|
|
|
“Kürt Açılımı”ndan KCK Operasyonlarına, Mavi Marmara’dan İsrail’e, İran’dan Füze Kalkanına ve Suriye’den Dersim’e
Bugün Suriye ordusu, 215 bin askerden oluştuğu, 3.700 T-72 vb. Sovyet tankı, 6.600 zırhlı personel taşıyıcısı ve 241 savaş uçağı olduğu tahmin edilmektedir.[5*] Bunun karşılığında Türk ordusunun, 620 bin askerden oluştuğu, 4.300 tanka, 6.600 zırhlı personel taşıyıcı ve 302 savaş uçağına sahip olduğu tahmin edilmektedir.
Bu tahmini bilgilere göre, Türk ordusu kesin bir sayısal üstünlüğe sahiptir. Ancak Suriye’ye yönelik bir askeri işgal harekâtında en önemli unsur, Suriye’nin elinde bulunan tankların ve savaş uçaklarının etkisiz hale getirilmesidir. Bunun en güvenlikli yolu, bu savaş araçlarının hareketsizken yerde imha edilmesidir. Amerikan emperyalizminin Irak saldırılarında görüldüğü gibi, bunun yapılabilmesi için de, ağır bombardıman uçaklarıyla askeri üslerin vurulması, askeri gücünün belli ölçüde imha edilmesi önemlidir. Türk ordusunun elinde avcı-bombardıman uçakları olmakla birlikte, ağır bombardıman uçakları mevcut değildir. Yani Türk ordusu, Amerikan emperyalizminin yaptığı gibi, ağır bombardıman sonrasında kara harekâtına girişebilecek askeri donanıma sahip değildir. Bu yüzden, Suriye ordusunun tanklarının, zırhlı personel taşıyıcılarının ve savaş uçaklarının imha edilmesi, doğrudan bir çatışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu da, olası bir savaşta ağır kayıplara neden olabilecektir.
“Sizin Scud füzeleriniz varsa, bizim de 10 atom bombamız var!”
1 Aralık 2011 tarihli Vatan gazetesi, “Ceylan Filosu’nda 10 Atom Bombası” sürmanşetiyle çıktı.
İlhan Tanır imzalı sürmanşet haberin alt başlığında, “Türkiye’nin İncirlik Üssü’ndeki en az 10 atom bombasının kodlarına sahip olduğu ortaya çıktı. Olası bir NATO operasyonunda nükleer bombaları Ceylan Filosu’ndaki F-16’lar taşıyacak” sözlerine yer veriliyor.
Habere göre, “Atomic Scientists” adlı dergide Robert S. Norris ve Hans M. Kristensen tarafından yayınlanan bir araştırmada ABD’nin Türkiye’de olduğu hep söylenen ama şimdiye kadar detaylarına ulaşılamayan nükleer silah envanteri görülüyormuş.
Böylece “hızlı gazeteci”, bir çırpıda, tam da Suriye’ye yönelik askeri müdahale “seçeneği”nin tartışıldığı bir ortamda, “hep söylenen ama şimdiye kadar detaylarına ulaşılamayan nükleer silah envanteri”ne ulaşıvermiştir.
Tacirlerin Müteahhitlerle Büyük İttifakı “Sizi gidi gidi rantiyeciler sizi!” (Necmettin Erbakan)
Dinsel doğmalara göre, her insan, Ademoğlu olduğu için, Adem’in tanrının cennetinde işlediği “ilk günah”la sakatlanmış olarak, yani “günahkar” olarak doğar. Yeryüzü, yani Adem’in cennetten kovulduktan sonraki ilk ikametgahı olan yer, bu “günahkar” Ademoğullarının günahlarının “kefaretini” ödeyecekleri yerdir. Bu nedenle, yeryüzündeki tüm insanlar (Ademoğulları), Adem ile Havva’nın işledikleri “ilk günah”ın kefaretini ödemek için tanrıya hizmet etmekle yükümlüdürler.
Böylece insanlık, “tanrısal bir buyruk”la, sadece “tanrının hizmetkarları” olarak yaşam sürerler. Ama tanrı, elle tutulur, gözle görülür maddi bir varlık olmadığından, hemen her zaman tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi olan bir başka varlıkla insanların karşısına çıkar. Bu “tanrısal varlık”, Ademoğulları görünümünde olsa da, “tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi” olarak ayrıcalıklı bir varlıktır. Bu ayrıcalıklı “tanrısal varlık”, ilk ortaya çıktığı andan itibaren tüm insanların “hizmet” etmekle, emirlerine “itaat” etmekle mükellef oldukları insan-varlıklardır.[1*]
İşte bu insan-varlıklar, yeryüzünün belli bölgelerini, başka herkesi dışlayarak, tamamen kendi özel irade alanları şeklinde tekelleri altına alırlar. Toprak mülkiyeti adı verilen bu toprak tekeli, bu insan-varlıklarının “kutsal ayrıcalığı”dır. Onlara tabi olmak, onlara biat etmek, onlara hizmet etmek, “tanrıya hizmet etmek”tir; onlara hizmet ederek, günahların kefareti ödenecektir.
İnsanlık, bu dinsel dogmalarla, yüzyıllar boyu toprak sahiplerine sorgusuz-sualsiz boyun eğmiş, onlara hizmet etmiştir. Toprakla birlikte alınmışlar, toprakla birlikte satılmışlardır.
“Özgürlüklerin de bir sınırı var… 25 kuruşa simit yok artık”! (Recep Tayyip Erdoğan)
“Kusura bakmayın beyler. İstediğiniz kadar düşünce adamı olun. İstediğiniz kadar medyanın mensubu olun. Özgürlüklerin de bir sınırı vardır. Siz siyasetçiyi eleştirme hakkına sahip olacaksınız. Siyasetçinin sizi eleştirme hakkı olmayacak. 25 kuruşa simit yok artık.” (Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan, 16 Kasım 2011.)
Dersim
Bu noktaya gelinmesiyle birlikte eski tartışmalar yeniden başlatıldı: Recep Tayyip Erdoğan’ın “belge”sine göre, 1936-1939 arasında 13.806 kişinin katledildiği “Dersim olayları”, bir “isyanın bastırılması harekatı” mıydı? Yoksa Dersim Kürtlerini sindirmek, yıldırmak ve teslim almak amacıyla, önceden planlanmış bir “tenkil politikasının” ürünü müydü?
Her ikisini de belli ölçüde kabul eden, ama belli ölçüde “itirazı” olanlara göre ise, “Dersim olayları” ya da Dersim Katliamı, “yeni ve genç Cumhuriyet’in merkezi otoritesini güçlendirmek” ve “feodal-aşiret ilişkisini tasfiye etmek” amacıyla yürütülen bir harekatın sonucuydu. Bu “tarih yorumu”na göre, Dersim bölgesi Cumhuriyet’in merkezi otoritesine boyun eğmemiş, Osmanlıdan kalan feodal ayrıcalıklarını korumaya çalışmış ve bu amaçlarla da isyan etmiştir. Bu “yorum” açısından, “yeni ve genç Cumhuriyet”in Dersim harekatı, bir devletin kendi otoritesine başkaldıranlara, isyan edenlere karşı zor kullanması, “kendini savunma hakkı” bağlamında “meşru” olarak kabul edilmektedir.
Bir devletin kendi otoritesine başkaldıranlara, isyan edenlere karşı zor, şiddet ve tenkil uygulaması bir kez “devletlerin meşru hakkı” olarak kabul edilince de, kaçınılmaz olarak 1937-1938 yıllarında Dersim bölgesinde bir “devlete karşı isyan” olup olmadığı tartışması ortaya çıkmaktadır.
Ekonomide Manzara-i Umumiye
Türkiye ekonomisi, giderek “ısınan”, yüksek dış ticaret açığı, dolayısıyla cari açık veren bir ekonomi olarak, cari açığı finanse etmek amacıyla daha fazla borçlanmaya gitmek durumundadır. Öyle ki, 2010 yılında 47,7 milyar dolar olan cari açık, 2011 yılının ilk dokuz ayında %63,5 artarak 77,5 milyar dolara yükselmiştir. Bu durumda cari açığı finanse etmek için daha fazla borçlanmak durumundadır. Ama Avrupa zaten borç kriziyle boğuşmaktadır. Diğer ifadeyle, Avrupa bankaları daha önce verdikleri borçları tahsil etmekte zorlanmaktadırlar. Avrupa bankalarının Türkiye’den alacakları 162 milyar dolardır. Bu durumda, Türkiye’nin daha fazla borçlanma olanağı azalırken, diğer yandan Avrupa bankalarının borç krizi nedeniyle içine düştükleri zor durumdan kurtulmak için “Türkiye riskini azaltma seçeneği”ni gündeme getirmeleri, yani kısa vadeli borçları tahsil etmeye başlamaları, Merkez Bankası rezervlerinin azalmasına ve giderek “Avrupa borç krizi” girdabına sürüklenmesine yol açacaktır.
Ama bundan daha da önemlisi, iç pazarın tümüyle ithalata bağımlı olması nedeniyle, dolar kurundaki artışla birlikte enflasyonda meydana gelecek olan yükseliştir. Her ne kadar son dönemde dolar kurundaki yükseliş fiyatlara tam olarak yansımamışsa da, Ekim ayı itibariyle ÜFE %12,58’e ve TÜFE %7,6’ya yükselmiştir. Merkez Bankası’nın “beklenti anketi”nde, yıl sonu enflasyon beklentisi (TÜFE) %9,22 olmuştur.
%288 (Güngör Uras)
Time dergisi Sn. Erdoğan’ın başarılarını şöyle övüyor: “Erdoğan’ın iktidarda olduğu 8 yılda, Türkiye’nin kişi başına düşen GSYH (Milli Gelir) üç kat artarak 3 bin 492 dolardan 10 bin 79 dolara çıktı. Sıradan Türklerin hayatındaki dramatik iyileşme, muhafazakâr, ekonomiyi iyi yöneten AKP’nin haziran ayındaki seçimleri üçüncü kez, büyük farkla kazanmasının ana nedenlerinden biridir.”
Sn. Erdoğan’ın Time dergisine kapak olmasına ve dergide yer alan yazıda başarılarının anlatılmasına sevinmemek mümkün değil.
Ancak dergide kişi başı milli gelirin 8 yılda 3 kat (yüzde 288 oranında!) arttığı konusundaki ifade yanlış. Ben neden yanlış olduğunu anlatacağım ama... Hesaba gerek olmadan siz kendi kendinize sorarak cevaplayınız. Son 8 yılda halkımızın geliri 3’e katlandı mı?
“Savaşın ve kahramanların manasızlığı!” ya da Savaş Karşıtı Hamaset
“Bireylerin yaşamındaki ya da ulusların tarihindeki her bunalım gibi savaş da bazılarını baskı altına alır ve ezer, bazılarını çelikleştirir ve yeni bilgilerle donatır.
Bu gerçek, kendini, sosyal-demokrasinin savaş hakkındaki düşünüşünde ve savaşla ilgili olarak da gösteriyor. Çok gelişmiş bir kapitalizmin ürünü olan emperyalist savaşın nedenleri ve önemi, böyle bir savaşa ilişkin sosyal-demokratik taktikler, sosyal-demokratik hareket içindeki bunalımın nedenleri, vb. üzerinde ciddi olarak düşünmek başka şeydir, savaşın, düşüncenizi baskı altına almasına izin vermek, onun yarattığı korkunç izlenimlerin ve azap verici ağırlığın altında düşünmekten ve tahlil etmekten vazgeçmek başka bir şeydir.” (Lenin)
|
|