ÖNSÖZ'DEN SONSÖZ'E "BDS"
Giriş'de belirttiğimiz gibi, "BDS", 1979 sonlarında yayınlanmıştır. Dolayısıyla yayınlandığı dönemde örgütün içinde bulunduğu durumu bilmeksizin yazıda ifade edilenlerin kavranılması olanaksızdır. Bu açıdan öncelikle dönemi, örgütsel açıdan kısaca anımsatmakta yarar bulunmaktadır.
Bilindiği gibi, Aralık-1976'da THKP-C/HDÖ-Merkez Yönetimi, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya konulan saptamalar ışığında "asgari örgütlenmenin tamamlandığını" tespit ederek Öncü Savaşına başlama kararı almıştır. Bu karar gereğince, "26 Ocak Harekâtı" planlanılmış ve bu harekât büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Bazı nedenlerle "19 Şubat Harekâtı" sonrasında 1 Nolu HDÖ Bildirileri yayınlanmıştır. (Bkz. "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl")
"26 Ocak ve 19 Şubat Harekâtları" sonrasında yapılan değerlendirmede, örgütümüzün verilen kayıplara rağmen Öncü Savaşını planlandığı biçimde sürdürebilecek güçte olduğu saptanmıştır. Her ne kadar kayıplar, doğrudan örgütün Merkez Yönetimi ve Genel Komitesi'nden olmuşsa da, nitel kayıpların yaratılan etkinin örgütlenmesi ile gelen yeni unsurların katılımıyla kapatılabileceği düşünülmüştür.
Ancak Mayıs 1977 sonu itibariyle Merkez Yönetim'deki kayıpların yerlerinin sürgit nicelikle doldurulamayacağı kendisini ortaya koymaya başlamıştır. Özellikle Öncü Savaşının yönetiminin gerektirdiği bütünsel teorik bilgi ve deneyim eksikliği, kendisini olanca yakıcılığı ile bu tarihten itibaren ortaya koymaya başlamıştır. Şehirlerde yürütülen gerilla savaşının ilk harekâtları aşamaması, giderek atıl kalması; kırsal alanlardaki örgütlenmenin gereksinmelerinin karşılanmaması ve yeni kadrolarla takviye edilmemesi nedeniyle zaafa uğraması, Ağustos 1977 darbesiyle birlikte önemli sorunlar yaratma potansiyelini içinde taşıyordu.
Ağustos darbesinden bir süre önce, örgütün ilk yöneticilerinden olan ve pratikte hemen hemen pek az örgütsel deneyime sahip bulunan bir yoldaşın, Mayıs-Ağustos 1977 aylarında tüm pratik-örgütsel faaliyetten fiilen sorumluyken, Öncü Savaşı konusundaki teorik ve pratik yetersizlikleri nedeniyle genel bir çekingenlik durumuna yol açmıştı. Geçmiş dönemdeki ekonomist anlayışı, stratejik çekingenlik düzeyinden taktik çekingenlik düzeyine dönüşmede etkili olmuştu. Bu, örgüt Merkezi Yönetiminde büyük bir boşluk olarak kendisini örgütsel düzeyde ortaya koydu. Bu boşluğun yeni Genel Komite üyelerince doldurulamaması, giderek sağ anlayışların örgüt saflarında yeniden biçimlenmesine yol açtı.
Ağustos darbesinden sonra Genel Komite'nin bazı yeni üyelerindeki yanılsamalar sağ-sapmanın tohumlarını taşıyacak içerikte ortaya çıkmıştı. Bu da son derece doğaldı. Mahir yoldaşın belirttiği gibi, "her darbe sağ ve pasifist eğilimleri ortaya çıkarır".
İşte bu ortamda, 1976 yılında hazırlanıp-yayınlanmasına karar verilen, ancak ilk taslak çalışmalarının yoğun bir sağ anlayış içermesi ve aynı dönemde örgüt saflarında sağ-sapmanın ortaya çıkması üzerine, ilerki bir zamana ertelenen Öncü Savaşının ayrıntılaştırılmış bir kavranışını içeren broşürün yayınlanması yeniden gündeme gelmiştir. Kısaca "Öncü Savaşı" adıyla anılan yazının hazırlanıp yayınlanmasının Ağustos darbesinin sonrasına kalması, kaçınılmaz olarak yazının kapsamının genişletilmesini gerektirmişti. Örneğin Haziran 1977'de "THKP-C/HDÖ ve Tarihsel Gelişim" (Ocak-1977) yazısına yapılması düşünülen ekin bu yazının kapsamına alınması söz konusu olmuştu. Öte yandan, solda pasifist ve oportünistlerin yoğun bir biçimde Halk Savaşı teorisine saldırmaları ve bazı örgütlerin Halk Savaşı çizgisini reddetmeleri gündemdeydi. Bu da ister istemez 1974-76 döneminde yeterince ele alınmış olan Halk Savaşı teorisinin bir kez daha ortaya konulmasını zorunlu kılmaktaydı. Tüm bunlara Aralık 76 Kararı ile kesinleştirilmiş olan Öncü Savaşının ayrıntılı planlanmasının kadrolara aktarılması ve kadroların bu düzeyde de eğitilmeleri eklendiğinde, yazının kapsamı az çok belirginleşmiş olmaktaydı.
Mart 1977-Haziran 1977 arasında, kadroların genel politik eğitimi için hazırlanmış ve ilk iki bölümü yazılmış olan "Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur" adlı yazılar Ağustos darbesi sırasında kaybolmuştur. Bu durumda bu yazıların yeniden yazılması sorunu, Öncü Savaşı yazısıyla birlikte ele alınması düşünüldü. Böylece "Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur-III" başlıklı bir yazının yazımına Eylül 1977'de başlanmış ve Haziran 1978' de bitirilmiştir.
Kısaca Eylem Kılavuzu-III olarak bilinen yazının, örgütümüzün yayın politikasına uygun olarak, Genel Komite üyelerine iletilmesi Haziran 1978 tarihinde söz konusu olmuştur.
Haziran 1978'de örgütümüzün yayın politikasında ifadesini bulan kavrayışla, henüz taslak metin durumunda bulunan Eylem Kılavuzu-III, sözcüğün tam anlamıyla örgütümüzün 1972 yılından itibaren teorik ve pratik birikiminin ortaya konulmasını amaçlıyordu. Dolayısıyla yazı, sadece Genel Komite üyelerini değil, görece olarak eski tüm kadroları yakından ilgilendiriyordu.
Sadece beş nüsha olarak çoğaltılan metin Genel Komite üyelerine iletilmiştir. Tam bu sırada iki Genel Komite üyesinin, bazı konularda ileri sürdükleri sağ anlayışlar gündeme geldi. Doğal olarak bir örgüt yazısının yayınlanması görüşmeleri, bu sağ anlayışın ortaya çıkmasıyla ikincil hale gelecekti ve öyle de oldu. Sağcı unsurların ele aldıkları çeşitli konular, genel olarak Eylem Kılavuzu-IIIün kapsamında olmakla birlikte, metin üzerinde her hangi bir tartışmaya girilmedi.
Temmuz 1978'de ortaya çıkan sağ-sapma, Genel Komite içinde tartışılırken, bir yandan da bazı fiili ve pratik davranışlar içine girmeye başlamıştı. Gizlilik koşullarından yararlanarak, yöneticiliğini yaptıkları bir bölgenin fiilen örgütün merkezi işleyiş ve denetiminin dışına çıkartılmasıyla, teorik farklılık fiili bir ayrışma haline dönüşmüştü. II. Sağ-sapmanın örgütümüzün kuruluşundan itibaren benimsediği ve örgütsel faaliyetin muhtevasını oluşturan ideolojik-politik çizgisinin değiştirilmesi yönündeki faaliyetleri, kaçınılmaz olarak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin örgütümüzce kavranışının bir kez daha ortaya konulmasını gerektirdiği gibi, örgütümüzün Merkez Yönetim'ince çeşitli dönemlerde alınmış kararların bir kez daha anımsatılmasını da gerektiriyordu. Dolayısıyla, tartışmalar temel olarak 1977 öncesindeki Merkez Yönetim'de yer almış yaşayan yöneticiler arasında sürüyordu.
II. Sağ-sapmanın savunucuları, kır gerilla savaşına ilişkin olarak Nisan 1978'de alınmış kararları kendisine çıkış noktası olarak ele alıp, bu kararların yeniden gözden geçirilmesi istemi ile, sağcı anlayışlarını adım adım ortaya koymaya başlamışlardır. İlk anda kır gerilla savaşının hazırlıkları ve başlatılmasına ilişkin taktik bir sorun düzeyinde ortaya çıkan sağ-sapma, kısa bir süre sonra kır gerilla savaşının bizim gibi "kapitalizmin egemen olduğu" ülkelerde geçerli olmadığını ileri sürerek kendi tezlerini işlemeye girişmişti. Kır gerilla savaşının taktik değil, stratejik bir güç olması, kaçınılmaz olarak karşı çıkışın strateji düzeyinde tartışılmasını getirecekti. II. Sağ-sapmanın bu gelişimi beklemeksizin doğrudan Halk Savaşının devrimde zorunlu bir durak olmadığına ilişkin karşı tezler ileri sürmesi söz konusu oldu. Bu da bir bütün olarak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin tartışılması anlamına geliyordu. Ancak II. Sağ-sapma, ilkinden çıkardığı derslerle, 1978 yılında kendi anlayışını Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nden tam bir kopuş olarak ortaya koymak yerine, bu stratejinin "geliştirilmesi" paravanası ardında içsel bir öneri olarak sunmaya özel bir önem gösteriyordu. Bunun temel nedeni, örgüt saflarından bazı kadroları kendilerine bağlamak ve bu sayede belli bir hazır güç elde tutmaktır.
1978 sonlarına doğru II. Sağ-sapmanın, yöneltilen eleştirilere paralel olarak kendi tezlerini tüm yönleriyle ortaya koymaları söz konusu oldu. İlerde göreceğimiz gibi "BDS"nin geriye çekilmesini önerdiği yazılar, işte sağ-sapmanın her yönden kendisini açığa vurduğu bu dönemdeki yazılardır.
Geldikleri son durumuyla II. Sağ-sapmanın, yazımızın konusu ve "BDS"nin içeriğiyle bağlantılı olarak "yeni" tezlerini şu şekilde özetleyebiliriz:
1) Emperyalizm 1971'den itibaren III. bunalım döneminin III. evresine girmiştir.
2) 1975'de yayınlanan "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de "III. Bunalım Döneminde Ortaya Çıkan Gelişmeler" bölümündeki belirlemeler, bu yeni evrenin temel özelliklerini kapsamaktadır. Ancak bunlara "sosyalist bloğun parçalanması" ve "detant" olguları da eklenmelidir.
3) Bu gelişmelere paralel olarak, ülkemizde de kapitalizm egemen üretim ilişkisi olmuştur, feodalizm tümüyle tasfiye edilmiştir. Dolayısıyla demokratik halk devriminin özü toprak devrimi değildir. Demokratik halk devrimi anti-kapitalist hedefleri artan oranda kapsamak zorundadır. Stratejik hedef, anti-kapitalist demokratik halk devrimidir.
4) Ülkede kapitalizm egemen üretim ilişkisi olduğundan, genel nüfusun %60'nı teşkil eden kırsal nüfus, kentlere göre sürekli azalmaktadır. Dolayısıyla halk ordusu esas olarak köylülerden oluşmayacaktır.
5) Bu gelişmeler ülkemizde kır gerilla savaşının yürütülmesi için gerekli nesnel koşulların ortadan kalkması demektir. Dolayısıyla kır gerilla savaşı başlatılsa bile yaşayamayacaktır.
6) Aynı şekilde kırsal alanlarda kapitalist üretim ilişkisi egemen olduğu için otarşik bir yapı bulunmamaktadır. Bu gelişmeler nedeniyle, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de belirtildiği gibi, kurtarılmış bölgeler ülke çapında savunulsa bile yaşayamaz.
7) Kurtarılmış bölgeler yaratılamayacağı için, uzun süreli bir savaş, yani Halk Savaşı verilemez. Dolayısıyla Öncü Savaşının amacını Halk Savaşının başlatılması olarak belirlemek yanlıştır.
8) Artık Öncü Savaşının amacı, politik saldırı savaşından sonra stratejik darbeler dönemine geçmeyi sağlamak olmalıdır.
9) Kurtarılmış bölgeler yaratılamayacağından, Halk Savaşı verilemeyeceğinden, halkın demokrasi mücadelesinde eğitilmesinde şehirler temel olacaktır. Dolayısıyla bu eğitim, kurtarılmış bölgelerde değil, Öncü Savaşıyla suni dengenin bozulduğu yerlerde ve suni denge bozulduğu oranda gerçekleştirilecektir. Bu nedenle halkın yönetime katılımı, milis örgütlenmesi vb. için şehir temelinde gizli olarak kurulacak örgütlenmeler esastır.
10) Bizim gibi ülkelerde, artık sosyal-demokrasi tam olarak oligarşinin partisi durumundadır ve düzenin gerçek koruyucu gücüdür. Dolayısıyla sosyal-demokrat parti (CHP) modern faşist bir partidir.
Konumuzla ilintili olarak ortaya koyduğumuz bu sağ anlayışın, kendisini Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'yle ilintilendirerek sunması, bu sağ-sapmanın niteliğinin görülmesini güçleştiriyordu. Örneğin, örgütümüzün Genel Komitesi'nin kararı olmaksızın yayınlanmaya başlanan "CEPHE" dergisinde her türlü denetim dışında yayınlayabileceklerini düşündükleri "Öncü Savaşı ve DY-DS-DK'nın Eleştirisi" adlı yazı bu sağ anlayışı içeriyordu. "CEPHE" dergisinin Genel Komite denetimine alınmasıyla sözü geçen yazının yayınlanmasının olanaksız olduğu kararlaştırıldığında, sağcı unsurlar yazıyı el altından dağıtmaya çalışmışlardır.
Bu dağıtımda sağcı unsurların fiilen denetimlerinde tuttukları bölge ile İstanbul bölgesi esas alınmıştır. İlk anda bu örgüt bölgelerinde pek çok kadronun, yazının güncel bazı tartışmalara yanıt getirdiğini düşünerek, kolayca benimsemeleri söz konusu olmuştur. Yazıda sağ-sapmanın belirgin bir biçimde görülmemesi, kaçınılmaz olarak kadroların bundan olumsuz biçimde etkilenmelerini getirmiştir. Böylece yazıda örtük olarak ifade edilmiş sağ anlayışlar, bazı örgüt bölgelerinde örgüt anlayışı olarak savunulmak durumuna gelebilmiştir.
Henüz bu tarihte sağ-sapmanın kendi tezlerinin mantıki sonuçlarına ulaşmamış olması, kendilerini ülkede ve dünyada 1971'den sonra ortaya çıkan gelişmelere uygun tarzda "geliştirilmiş" Öncü Savaşı savunucusu olarak lanse etmeleri, kaçınılmaz olarak bu unsurların örgüt içinde Öncü Savaşının iç evreleri ve Öncü Savaşının genel gelişim çizgisi üzerine sürdürülen tartışmalara yeni "tezler" ile katılmalarını getirmişti. Ancak Öncü Savaşına ilişkin bu "tezler"in, doğrudan doğruya sağ anlayışın ürünü olması, bunların herhangi biçimde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmesi olanaksızdı.
Bugün, yani aradan on yıl geçtikten sonra, bu sağ-sapmanın SBKP'yi "yönetici ve yönlendirici merkez" olarak görmesi, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni tümüyle reddetmeleri ve bazılarının doğrudan ya da dolaylı olarak T"K"P'ye katılmaları, o dönemdeki tezlerinin mantıki sonucu olmuştur. Ancak bunu o dönemde görmek buna göre değerlendirme yapmak daha farklı bir olgudur.
İşte "BDS"nin 1979 yılı itibariyle örgütümüzle her türlü ilişkisi kesilmiş ve kendisini daha sonra "Acilciler" olarak lanse etme yüzsüzlüğünü göstermiş bu sağ-sapmayı ve onun gelişimini hiç ama hiç anlamamıştır. Üstelik bu konudaki yetersizliğini örtmek için, gerek bu dönemi, gerekse örgütümüzün bütünsel tarihini tahrif etmekten de kaçınmamıştır.
Örneğin, "BDS"ye göre, sağ-sapmayla sürdürülen tartışma ve eleştiriler, "uzun bir süre merkezi denetim dışında gelişmiş"tir!
Bu belirlemeyi, eğer belirleme olarak ele alacak olursak, "BDS"nin kendisini "merkez"le özdeşleştirmeye çalıştığını okuyucu hemen görecektir. Çünkü tüm gelişmeler örgütümüzün Genel Komite'si içinde ve Genel Komite'si bilgisi dahilinde olmuşken, böyle söyleyebilmenin başka bir anlamı yoktur.
Evet, THKP-C/HDÖ bir örgüt olarak, parti düzeyinde Leninist bir parti olarak merkeziyetçidir. Dolayısıyla tüzüğünde belirtilmiş biçimde merkeziyetçiliği tanımlayan organlara sahiptir. Bu organlar, Kongre dışında, Genel Komite ve Merkez Komite'dir. Şubat 1977 yılında Genel Komite kararı ile Merkez Komite'nin o gün için oluşturulmaması kararı alınmıştır. (Bu kararı "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl" yazımızda geniş olarak ortaya koyduk.) Dolayısıyla II. Sağ-sapmanın ortaya çıktığı dönemde örgütün en yetkili ve en üst organı Genel Komite'dir. İşte "BDS"nin kendilerini yerleştirmeye çalıştığı "merkez" bu Genel Komite'den başka bir organ değildir. Nitekim yazının "Sonsöz"ünde Genel Komite'den söz ederek, bu şekilde ele aldıklarını ortaya koymuşlardır.
Bu tür beyanlar karşısında yapılabilecek tek şey 1978-79 döneminde örgütün merkezini oluşturan Genel Komite'nin bileşimini ortaya koymaktır. İllegalite ve gizlilik koşullarında böyle bir ortaya koyuşun ne anlama gelebileceğini ise, az çok devrimci faaliyetin içinde bulunan herkesin bileceği bir gerçektir. İşte "BDS", bu olanaksızlığı bildiği için kolayca kendisini "merkez"e oturtabileceğini düşünmüştür. (En azından kendileri ile ilişki içindeki kadrolara bunu böyle sunabileceklerdir.)
Ama belki de durum hiç de böyle değildir. Belki de "BDS"nin amacı hiç de böyle değildir. Belki de onlar gerçekten "merkez"dirler ve dolayısıyla "merkez" olduklarını söylemeye çalışmalarında hiçbir sakınca yoktur!
Şüphesiz illegalite koşullarında, bazı unsurların böyle düşünebilme durumu vardır. Ancak tüm HDÖ kadrolarının bildiği ve tüzüğünde açıkça yer alan gerçek, Genel Komite'nin, eski ve yeni üyeleriyle, doğrudan doğruya her bir örgüt bölgesini temsil eden birer kişiden oluştuğudur. Bu nitelikteki Genel Komite üyeleri, kimi zaman Bölge Komitesi'nden gelmekte, kimi zaman "Bölge Sorumlusu" durumundadır. (THKP/HDÖ Tüzüğü, Madde: 11-17) 1979 yılında, II. Sağ-sapmanın tasfiyesinden sonra "BDS"nin savunucusu konumunda bulunacak bir kişi Genel Komite'ye bu şekilde atanmıştır.
Tüm bu gerçeklerin yanında, II. Sağ-sapmayla mücadelenin "merkezi denetim dışında" yapıldığı iddiası, bir başka yönden de doğru değildir. Nisan 1978'de üst üste alınan darbelerin etkilerinin ortadan kaldırılması ve düzenlemelerin en kısa sürede yapılabilmesi için Genel Komite'nin bazı yetkilerinin üç üye tarafından kullanılması kararlaştırılmıştı. Ve II. Sağ-sapma bu kararı izleyen günlerde ortaya çıkmıştır ve dolayısıyla tartışmalar bu kararın getirmiş olduğu ilişki ve yetki alanı içinde yürütülmüştür.
İşte "BDS"nin gerçek dışı "merkez" olma iddiasının gizlediği gerçekler bunlardır. Bu gerçekler söz konusu edilen tüm tartışma ve eleştirilerin Genel Komite içinde ve belli bir sistematikle yapıldığını belirler. Bir başka deyişle, tartışmalar, gerek örgütümüzün taktikleri üzerine olsun, gerekse stratejiye ilişkin olsun kesinkes merkezi denetim altında gerçekleştirilmiştir. Bu öylesine kesindir ki, bu dönemdeki kadroların pek çoğunca bilindiği gibi, bu tartışmalara "BDS" savunucusu konumunda bulunacak Genel Komite üyesinin doğrudan sağcı unsurlarla son görüşmeleri yapması bile Genel Komite kararı ve görevlendirmesiyle olmuştur.
"BDS"nin gerçekleri, yaşanmış olayları kendince ifade etmesinin, diğer ve canalıcı bir örneği ise "Sonsöz"de ortaya konulmuştur.
"1977 Ağustos darbesinden itibaren örgütümüz askeri-politik liderliği yürütebilecek kadro sıkıntısı çekmiştir. Bunun nedenleri bellidir: Sistemli ve uzun vadeli bir programlama ile üstten alta kolektif politik çalışmanın yapılamamış olması, günlük olayların kuyruğuna takılıp kendiliğindenciliğe düşülmüş olması. Bunlar darbeden sonra kendisini iyice somutlaştırmıştır."
Bugün için bu sözler belki de hafifçe gülüp geçilecek çocuksu sözler olarak ele alınabilir. Ama ileri sürülen savlar öylesine suçlayıcı ve kesinlik taşıyıcı durumdadır ki, ister istemez örgütümüzün kuruluş ve gelişim sürecini muğlaklaştırıcı niteliktedir.
Bugün olduğu kadar, o günlerde de tüm örgüt üyeleri, örgütümüzün 1972 yılından itibaren nasıl faaliyet yürüttüğünü, bu faaliyetlerinde neleri esas aldığını, nasıl kararlar çıkardığını bilmektedirler. Hiç kimse 1977 Ağustos'undan önce kadroların politik ve askeri eğitimlerinin gerçekleştirilmediğini, bu eğitimlere ilişkin sistemli bir programın olmadığını ileri sürmemiştir ve süremez de. Her şeyden önce, örgütümüzün adını kitlelere duyuran ve bugüne kadarki prestijinin kaynağı olan ilk harekâta onlarca kadro katılmıştır. Bu kadroların bir kısmı ilerki aylarda ve yıllarda örgütün çeşitli düzeylerde yönetimini üstlenmişlerdir. Bir kısmı ise, oligarşi tarafından katledilmiş ve Öncü Savaşı sürecinde şehit düşmüşlerdir.
Hele ki, örgütümüzün "günlük olayların kuyruğuna takıldığı"nı ileri sürmek ve bunu örgüt üyesi olarak ileri sürmek kişisel acizliğin ve bilisizliğin (cehaletin) örgüte mal edilmesiyle özdeştir ve örgüte yöneltilmiş ağır bir hakarettir.
Şüphesiz her şeyi kendi küçük dünyalarından ibaret sanan küçük-burjuva unsurlar için bunların hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla ileri-geri konuşmaktan, tezler ileri sürmekten kendilerini alıkoyamazlar.
"BDS"nin kendisini esas aldığı alan, doğrudan doğruya kendilerinin örgüte katıldıkları bölgeyle sınırlıdır. Bu bölge aynı zamanda II. Sağ-sapmanın teorik tezlerini ortaya koyan kişinin bir yıl süreyle yöneticiliğini yaptığı bir bölgedir. Bu bölgenin genel bir değerlendirilmesi, yapılan hatalar ve eksiklikler gerek 1976-77 döneminde Merkez Yönetim'de, gerekse 1977-78 yılında Genel Komite içinde yapılmış ve çeşitli kararlara konu olmuştur. Aynı kararların en önemlileri ise bu bölgede, yöneticinin legalizme kaydığı, kendisini öğrenci çevrelerinde deşifre ettiği ve örgüte grupsal katılımlara olanak tanıyarak üyelerin politik-askeri eğitimlerinin geldikleri düzeyle sınırlandığı konularında olmuştur. Kısacası, öğrenci çevrelerinde kendilerini az çok "teorik bilgi" sahibi kişi olarak sunabilen ve aynı şekilde tabanca taşımakla kendisinin askeri niteliğe sahip olduğu sanısını uyandırabilen unsurların, bölgesel düzeydeki hatalar ve eksiklikler yüzünden örgüte girmeleri söz konusu olmuştur. Bu durumdaki kişilerin öğrenci çevresinden edindikleri alışkanlıklar ve kişisel böbürlenmeye karşı yöneticinin atıl kalması, ister istemez bu kişilerin kendi haklarında çevreye yaydıkları kanının örgüt içinde de sürmesine yol açmıştır. Bu durumdaki kişilerin politik ve askeri eğitime tabi tutulabilinmesi ise, onların bazı zaafları yüzünden, yönetici yoldaş tarafından gerçekleştirilememiştir. Kendisinin çok şey bildiğini düşünen bir kişiye, bilisizliğini söylemek ve göstermek sanıldığı kadar kolay değildir. Öğrenci çevrelerinde etkin olmanın devrimci faaliyetin esası sayıldığı bir ortamda, bu yönetici yoldaşın aynı hatalı eğilimi taşıması kaçınılmaz olarak nitelik yerine niceliğin öne geçmesini getirmiştir.
İşte "BDS"nin insan malzemesi bu bölgede ve bu şekilde ortaya çıkmıştır.
Eğer "BDS", kendilerinin örgütlendiği ve belli bir süre sonra bir dizi darbeler yenilmiş bir bölgeyi genelleştirme hatasına düşmemiş olsaydı, bu iddiaları bunca önemli olmayabilirdi. Ancak kerameti kendilerinden menkul saydıkları için, ağacı orman sanmışlardır.
"BDS"nin insan malzemesinin ortaya çıktığı bölgede 1976-77 döneminde yürütülen çalışma tarzının, Öncü Savaşının hazırlık aşaması görevlerini yalın bir biçimde "adam örgütleme"ye indirgenmesi çok önemli bir olgudur. "71'in yarattığı etkinin örgütlenmesi" olarak tanımladığımız ve amacı "asgari örgütlenmeyi" tamamlayarak Öncü Savaşına başlamak olan görevlerin bu bölgede, öğrenci hareketinde ağırlık sahibi olma anlayışına kayması, bu dönemde DG-DY ve KSD ile farklılaştığımız temel noktada meydana gelmiş bir sapma olmuştur. Bu pratik farklılaşmanın zaman içinde teorik düzeye yansıması sonucu örgüt saflarında Temmuz 1976'da nasıl bir sağ-sapmanın ortaya çıktığını "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl" yazısında ortaya koyduk. Haziran 1976'da alınmış Öncü Savaşına başlama kararına muhalefet olarak ortaya çıkan bu sağ-sapmanın Aralık-1976'da tasfiyesi sırasında, bu bölge yöneticisi yoldaş özeleştiri yaparak, tüm hata ve eksikliklerini kabul etmişti.
Ama bu, pratikte hataların ve eksikliklerin hemen giderileceği demek değildir. Ve aynı şekilde 1976 yılında yapılmış olan hataların sonuçları da zaman içinde ortaya çıkacaktı ve öyle de oldu.
Ve en önemli sonuç, örgüt üyeliğinin bireysel-kadro düzeyinde değil de, grupsal düzeyde gerçekleştirilmesinde ortaya çıktı. Niceliğe ve öğrenci hareketine gereğinden çok önem verilmesinin ürünü olan bu sonuç, örgütü bir oldu bitti ile yüz yüze getirerek, bir grup öğrencinin örgüt üyeliğine alınması şeklinde olmuştur. Bu unsurların tek tek örgüt üyeliği için aradığımız niteliklere sahip olup olmadıkları da araştırılmamıştır. Oysa bu çevre DG-Y anlayışının etkin biçimde savunulduğu, yani ikinci bir Dev-Genç yoluyla örgütlenmeyi benimsemiş bir öğrenci çevresiydi. Böylece örgüt saflarında yıllardır karşı çıkılan bir anlayışın izlerini taşıyan unsurlar, örgüte denetimsiz biçimde katılmıştır. (Burada aynı bölge yöneticisi yoldaşın, bir başka bölgede, aynı biçimde bir grubun örgüte katılımını sağlama faaliyetinin son anda önlendiğini de belirtelim.)
İşte bu yolla örgütümüzün bir bölgesinde genel çizgi dışı uygulama ile bazı öğrenciler örgütlenmiştir. Ki iki-üç yıl sonra yönetimsel değişmelerle bölge yönetimine gelen unsurlar bu dönemin ürünüdür.
"BDS"nin "sistemli ve uzun vadeli bir programlama" olmaksızın işlerin yürütüldüğünü iddia ettikleri durum budur ve bu doğrudan doğruya kendi somutlukları ile sınırlıdır. Bunu tüm örgüte mal etmek, aynı zamanda "BDS"nin II. Sağ-sapmanın niteliğini tam olarak kavrayamamasının da bir görüngüsüdür. İlerde göreceğimiz gibi, aynı sağ anlayış II. Sağ-sapmadan hemen hemen aynı biçimde "BDS"ye aktarılmıştır.[2*]
Gelelim "günlük olayların kuyruğuna takılma" savına.
Bu sav da, ilki gibi, tümüyle yereldir. Ancak bundan öte yanları bulunmaktadır. Ağustos darbesinden sonra, darbenin değerlendirilmesi yapılırken, bölge yöneticisi yoldaş, "BDS"nin savını destekleyici düzeyde özeleştiride bulunmuştur. Ancak "BDS"nin aksine bu özeleştiri, bir yöneticinin kendi hataları konusunda örgüte verdiği bir özeleştiridir ve bir bölgenin örgütün bütününden farklılaşması üzerinedir. Aşağıda göreceğimiz gibi, konu hiç de "BDS"nin istediği tarzda değildir.
Evet, 1977 Nisan-Ağustos ayları arasında, sözü edilen bölgede tam bir belirsizlik mevcuttu. Bu belirsizliğin asıl içeriği yönetici yoldaşın stratejik rota ile taktik görevler arasında doğru bir ilişki kuramaması ve örgüt bölgelerinin çeşitli istemlerinin kendi sorumluluğundaki bölgede gerçekleştirilebileceği izlenimini uyandırmasıdır. Bir başka deyişle, ortada tam bir kararsızlık mevcuttur.
Aralık-76 tarihinde Merkez Yönetim'e özeleştiri vererek sağcı anlayışını mahkum eden yönetici yoldaşın, 1977 Ocak-Nisan arasında yönetici yoldaşların yitirilmesinin getirdiği bir dizi sorun ile Öncü Savaşının gelişim sorunları karşısında acze düşmesi söz konusudur. Böylece, stratejik rotaya göre faaliyet gösterilemediği gibi, öğrenci çevrelerinden gelmiş unsurların "eylem" istemleri de karşılanamıyordu. Elinden gelen şey, örgütün geçmişteki bütün eylemlerine, stratejik ilkelerine ve çıkarlarına aykırı şeylerdi. Yapması gerekenler ise, gerçekleştirmesi mümkün olmayan şeylerdi.
İşte bu ikilem karşısında, örgüte maddi kaynak bulma eylemi güncelleşmiş ve bilinen darbe ortaya çıkmıştır.
Ayrıca, sözü geçen bölgede, "BDS"nin ifade ettiği gibi, küçümseyici ve sorumsuz bir anlamda "günlük olayların" peşine takılınmamıştır. Nisan-Ağustos 1977'de bu bölgede iki eylem planlanmış, biri gerçekleştirilmemiş, diğeri ise umulanın üstünde etki yaratmıştır. (İntercontinantal Otelinin 1 Mayıs Katliamı'ndaki işlevi yüzünden kurşunlanması eylemi) Böyle bir eylemin "günlük olayların" peşine takılma olarak yorumlanamayacağı da açıktır. "Güncel olarak da kitlelerin ekonomik-demokratik-politik istemleri doğrultusunda eylem" yapmaktan söz eden "BDS"nin, kendilerini şekillendiren bir bölgedeki "güncel"e uygun eylem yapılmasını "kuyrukçuluk" olarak, "kendiliğindencilik" olarak suçlayabilmesi, eğer basit bir yanılgı değilse, şarlatanlıktan başka bir şey değildir. Ama bu gerçeklere rağmen, konu "BDS" nin sandığından daha da karmaşıktır ve örgütümüzü birincil dereceden ilgilendiren bir konudur.
Örgüt içinde en çok ele alınan bir konu da sözü edilen "günlük olaylar" ya da kendisi için "BDS"nin "şirinleştirdiği" haliyle "güncel"i yakalamaktır.
Bu konu, örgütümüz tarafından iki düzeyde ele alınmıştır.
Birincisi Mahir yoldaşın bir yazısında işlediği "politik konjonktür" ya da "aktüel uğrak" düzeyidir. Bu düzey "belli bir toplumda, tarihin belli bir anında, o toplumdaki sınıflar ve güçler arasındaki güç dengesinin nesnel durumu"nun saptanması ve buna uygun taktiklerin geliştirilmesidir.
İkinci düzey ise, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ifade edilmiş olan "kitlelerin ekonomik-demokratik istemleri doğrultusunda eylem yapmak"tır. Bu kavrayışın kolayca "kitle kuyrukçuluğu" suçlaması için malzeme teşkil edebileceği bilinmekle birlikte, 1974 yılında henüz THKO'nun sol-fokocu çizgisinin etkinliğinin kırılmadığı koşullarda kitle düzeyine vurgu yapılması uygun görülmüştü. Bu dönemde yapılan değerlendirmelerde, bu belirlemenin oportünist tahrifata konu olma olasılığından çok, kadroların perspektifinin genişletilmesi esas alınmıştır. Aynı şekilde, bu belirlemenin örgüt saflarında gelecekte herhangi bir sağ-sapmaya yol açabilme olasılığı da, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temelleri reddedilmedikçe gerçekleşemeyeceği düşünülmüştür. Daha sonra yayınlanan yazılarda bu konudaki çeşitli sapmalar sergilenerek, konuya açıklık getirilmiştir. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de bu açıklamaların yer almamasının tek nedeni, broşürün genel anlayışı ortaya koyma amacıyla ilintilidir.
Tüm bunlara karşın, "BDS"nin "suçlaması"nın konusu "kitlelerin ekonomik-demokratik istemleri doğrultusunda eylem" yapılması olmadığı için, pratikte nasıl olduğuna da bakmak gerekmektedir. Bu konuda Öncü Savaşına başlanıldığı Ocak 1977 ile Ağustos 1977 arasındaki örgüt faaliyetlerinin söz konusu edilmesi kaçınılmazdır. Doğal olarak da "26 Ocak Harekâtı" ve "19 Şubat Harekâtı" gündeme gelecektir. Bunların "kuyrukçuluk"la ifade edilebilinmesi, "BDS" için bile olanaksızdır. Zaten DG-Y ve KSD'nin yıllar boyu örgütümüzün "günlük olaylar"a yüz çevirdiği iddiaları anımsanacak olursa, gerçeğin ne olduğu açıkça görülebilir.
Yine de "BDS"nin iddiaları bunlarla da sınırlı değildir. Örgütümüzün geçmiş mücadelesini ve pratiğini tahrifle yetinmeyen "BDS" son olarak da yalanlara başvurur. Şöyle diyor "BDS":
"Biz, cezaevlerinde yatan yönetici yoldaşlardan (ayrım yapmaksızın) Genel Komite'nin askeri ve politik liderliğini pekiştirici yönde tavır almalarını, Genel Komite' nin ideolojik tartışmaları karara bağlama yeri olduğunu ve Marksist-Leninist örgüt ilkesi olan 'azınlığın çoğunluğa uyması' zorunluluğunun gereği olarak Genel Komite' nin kararlarına uymaları ve kadrolar üzerindeki insiyatiflerini bu yönde kullanmalarını defalarca istedik. (Bunu 'herkes yazısını geri çeksin, Genel Komite meseleyi halledecek' şeklinde formüle ettik.)"[1] (abç)
İşte baştan sona gerçek dışı ve açık yalanlara dayalı değerlendirme budur. Bunun gerçek dışılığı ve yalan oluşu, o dönemdeki tüm Genel Komite üyeleri ile üyeler arası iletişim kanallarında yer alanlarca yeterince bilinir. Ancak bilmenin, gerçeği söylemek için kişiler üzerinde zorlayıcılığı yoktur.
Her şeyden önce "BDS", burada başta belirttiğimiz kendisini "merkez" sanma kuruntusunun ötesine geçmektedir. Artık her türlü derde deva olmuştur. Birilerinin otuz sayfalık bir yazının okunma süresi içinde bunca kariyer yapması yadırganmamalıdır. "BDS" bir yandan "yönetici yoldaşlar"dan söz ederken, öte yandan Genel Komite'den söz ederek, "yönetici"liğin ne menem şey olduğunu gizlemeye çalışmaktadır. Bunlar neyin yöneticisidirler? Bu "BDS" tarafından bile isteye muğlakta bırakılmıştır.
Böylece okuyucuya "daha tepede bir şeyler var" imajı verilmeye çalışılmıştır. Gerçekte ise sözü edilen "yönetici yoldaşlar" tümüyle Genel Komite üyeleridirler, yani "BDS"nin "meseleyi halledecek" olduğunu iddia ettiği Genel Komite'yi teşkil eden kişilerdir. Bu durumda "sizler hele bir susun, meseleyi biz, yani Genel Komite "halledecek" diyebilmek, Genel Komite üyelerini üyelikten "halletmek"ten başka bir anlamı yoktur.
İkinci olarak, "BDS"nin ileri sürdüğü gibi "yönetici yoldaşlara" "ayrım yapılmaksızın" söylediklerini vaaz ettikleri şeyler "ayrım yapılmaksızın" söylenmemiştir. Zaten söylenebilmesi de olanaksızdır. Ortada bir sağ-sapma ve bunların fiili denetiminde bulunan bir örgüt bölgesinin merkezi işleyişin dışında tutulması olgusu vardır. İşte bu olgu karşısında sağ-sapma içindeki Genel Komite üyelerine nihai görüşmenin yapılması ve kendilerine örgüt disiplinine uymaları çağrısı söz konusu olmuştur. Bu çağrının, doğrudan "BDS"nin ortaya çıktığı bölge aracılığıyla iletilmesi kararlaştırılmış ve bu amaçla bazı kişiler görevlendirilmiştir. Ancak bu, kesinkes "yazılarınızı geri çekin" türünden bir bayağılık taşımamaktadır. Eğer böyle bir şey iletilmiş ise, bu tümüyle görevlendirilmiş kişilerin bireysel tasarrufu ile yapılmış bir hatadır. Çünkü sağ-sapmaya karşı mücadele, hiçbir zaman sağ-sapmayı içeren yayınların yok edilmesiyle ilintili değildir ve olamaz da. İdeolojik mücadeleyi böylesine basit düzeyde ele alabilmek ise, sadece çocukluktur.
İşte bu nedenlerle, "yönetici yoldaşlar"ın tümüne, yani "ayrım yapmaksızın" aynı şeylerin iletilmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla tersi bir beyan yalan olarak nitelenmek zorundadır.
Üçüncü olarak, ortada bir sağ-sapma mevcutken, sağcı unsurlara "yazınızı geri çekin meseleyi biz hallederiz" demek sağ-sapmayı örgüt içinde tutmakla ve kendilerini gizleme faaliyetlerine destek olmakla özdeştir. Ama bu yadırgatıcı değildir. Daha ilerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, "BDS" nin görüşleri ile II. Sağ-sapmanın görüşleri arasında sadece terminolojik ve nüans farklılıklarından başka bir şey yoktur. Doğal olarak, onları örgüt saflarında tutmak istemi olacaktır. Bir başka deyişle II. Sağ-sapmayla uzlaşma zemini aranmış ve kendilerine ittifak önerilmiştir. Ama ne yazık ki, onlar "BDS"nin bu "iyi niyeti" ni görememişler, dolayısıyla ittifak önerisini reddetmişlerdir. Kim bilir kabul etmemekle neleri kaçırdılar!
Dördüncü olarak, "BDS" bu savlarıyla örgütlenmemizin Marksist-Leninist ilkelerini de işlemez hale getirmeye kalkışmıştır. Yönetici kadroların, kendine bağlı kadrolar üzerinde kişisel insiyatifleri olabileceğini vaaz eden "BDS"nin bu yaklaşımının kolektif bir mücadele ve örgütlenme açısından tehlikeleri açıktır. "Kadrolar üzerindeki insiyatif"i önsel olarak onaylayan "BDS"nin sadece bu insiyatifi kendilerince "doğru" gördükleri yönde kullanılmaması düzeyinde bir karşı çıkışı bulunmaktadır. Oysa Marksist-Leninist bir örgütte yönetime gelmiş kadroların, örgüt üzerindeki yetkileri resmi ve kurumsaldır. Hiçbir biçimde kişisel insiyatifler oluşturulamaz ve oluşturulmasına izin verilemez. Bir yöneticinin, kendine bağlı kadrolara görev verebilmesi, doğrudan onun yetkileriyle ilintilidir, kişiselliği ile değil. "BDS"nin kişisel insiyatiflere -kendi istedikleri biçimde kullanıldığı sürece- bu "olumlu" yaklaşımı, aynı oranda tehlikeli bir örgütsel oportünizmle birleşmiştir.
II. Sağ-sapmanın, ilk fırsatta yönetimine kesinkes sahip oldukları, yani kişisel insiyatiflerini pekiştirdikleri örgüt bölgesini merkezi yönetimin dışında tutmaları olgusu, "BDS" tarafından önemsenmemiştir. Dolayısıyla, bir yandan kişisel insiyatifleri tanıdığını beyan ederken, diğer yandan da "azınlık çoğunluk" ilişkisinden söz etmektedir. Oysa Lenin'in çok açık biçimde söylediği gibi, "dünyada hiçbir partinin hiçbir merkez organı, onun yönetimini kabul etmeyen kişileri yönetme yeteneğinde olduğunu gösteremez. Merkez organlarının yönetimini kabul etmemek partide kalmayı reddetmekle birdir, partiyi parçalamakla birdir; bu bir yıkma yöntemidir, inandırma yöntemi değil"dir.[2]
"BDS"nin, II. Sağ-sapmanın bu niteliğini görmezlikten gelerek "ayrımsız" davranışlar içinde olduğunu savlaması, tümüyle kendisini her şeyin dışında "merkez" olma sevdasına bağlamak gerekmektedir.
İşte "BDS"nin "Önsöz"den "Sonsöz"e kadar genel durumu budur. Buraya kadar gördüğümüz pragmatizmin, giderek nasıl bir eklektik anlayışa ulaştığını diğer bölümlerde daha açık göreceğiz.
II. SAĞ-SAPMA VE "BDS"
Bu bölümde "BDS" ile II. Sağ-sapmanın karşılıklı ilişkisini ele alacağız. "BDS"nin esas işlediği konu II. sağ-sapmanın tezleri ve bu tezlerin eleştirisi olmakla birlikte, bunun sadece biçimsel olduğunu göstermeye çalışacağız. Şüphesiz bunu yaparken, örgütümüzün II. Sağ-sapma konusundaki belirlemelerini de ortaya koyacağız. Ancak "BDS"nin görünüşte bu örgütsel belirlemeleri benimser görünürken, II. Sağ-sapmaya tutarlı bir eleştiri yöneltmediklerini de unutmamak gerekir. Ayrıca bu biçimsel eleştiri, "BDS"nin eklektizminin de temelini teşkil etmektedir.
Burada bu konuyu işlerken, asıl olarak, "BDS"nin izlediği konu dizimini izleyeceğiz. Bu düzeyde ve bu dizimle konuyu açalım:
"BDS", öncelikle II. Sağ-sapmanın Öncü Savaşının "yürütülüş biçimi" düzeyinde "eleştiri"siyle işe başlamıştır. II. Sağ-sapmanın Öncü Savaşında oluşturulacak "silahlı güç"ün "oligarşinin merkezi gücüne ülke çapında nitelik belirleyici bir darbe indirmeye uygun olarak tüm ülkede yaygın biçimde"[3] oluşturulması gerektiğini ileri sürmesine karşılık olarak "BDS" şöyle demektedir:
"Söylenmek istenen Öncü Savaşı sürecinde silahlı güçlerin yaygınlaşması ise, şehir gerillası taktikleri ile yürüyen kır gerillasının gelişimi zaten gizli silahlı güçlerin yaygınlaşmasını zorunlu kılar."[4] (abç)
"BDS", bu ifadeleriyle II. Sağ-sapmaya göz kırpmaktadır.
Söylenenin Türkçesi, aslında kendilerinin söyledikleri ile, yani "gizli" silahlı güçlerin Öncü Savaşında "yaygınlaştırılması" ile II. Sağ-sapmanın "yeni" Öncü Savaşının bir ifadesi olarak sundukları "tüm ülkede yaygın" "gizli silahlı güç yaratılması"nın Öncü Savaşının amacı olarak konulması arasında "zaten" bir fark olmadığı ileri sürülmektedir. Bunu da Eylem Kılavuzu-III'de formüle edilmiş olan Öncü Savaşının ayrıntılaştırılmış evrelerinden birini, "şehir gerilla taktikleriyle kır gerillası"nı ileri sürerek yapmaktadır. Ama yine de "BDS", II. Sağ-sapmayla uyum sağlayamaz, çatışma devam eder. Bunun arka fonu, II. Sağ-sapmanın Halk Savaşını reddetmesiyle bağlantılı olarak kır gerilla savaşını kabul etmemesi ile "BDS"nin şehir gerilla savaşı taktikleriyle kır gerillası formülasyonunun adaptasyonu arasındaki biçimsel çatışmadır. Özde ise, bir konuda anlaşmaktadırlar: Öncü Savaşı evresinde kır gerilla savaşı verilemez.
Ancak "BDS"nin böyle bir ortak noktayı öne çıkarmasına rağmen II. Sağ-sapmanın bunu kabul etmez tutumunun temel nedeni, kendilerinin Halk Savaşını reddetmeleri ise de, ikinci nedeni "BDS"nin ileri sürdüğü anlayışın, yani bir komprime (uzlaşma) olarak Eylem Kılavuzu-III'den adapte ettiği "şehir gerillası taktikleriyle kır gerillası"nın doğal ve kaçınılmaz olarak kır gerilla savaşına dönüşeceği ve bunun da Halk Savaşının yolunu fiilen açacağı gerçeğini bilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Evet, II. Sağ-sapmanın gördüğü bir gerçeği "BDS"nin görmemesi ya da görmezlikten gelmesi, eklektik biçimde, örgütün stratejik rotasının ayrıntılaştırılmış planlamasının bir bölümünü benimser görünüp, bu bölümü bütünden koparmış olmasındandır. (Kendi içinde bir bütünsellik taşıyan ayrıntılaştırılmış planlamada yer alan "şehir gerilla taktikleriyle kır gerillası" evresi, ilk kez Aralık-76 Kararıyla ortaya konulmuş ve Haziran 1978'de Eylem Kılavuzu-III'de yazılı hale getirilmiştir.)
Örgütümüzün ayrıntılaştırılmış politik-askeri tırmanma politikasının bazı yerlerini alarak II. Sağ-sapma ile uzlaşma yolları arayan "BDS"nin ihmal ettiği diğer bir yan ise, II. Sağ-sapmanın ortaya çıkışının bir süreci kapsadığı ve savunucularının örgütün tüm karar ve planlarını bildikleri ve de bunlara karşı çıkma durumunda olduklarıdır.
"BDS"nin her türlü çabaya karşın II. Sağ-sapmayla anlaşmaya varamaması, kendilerinin "yaygın gizli silahlı güçleri" Öncü Savaşının amacı olarak kabul etmelerine rağmen işe yaramamasıyla ilintilidir. II. Sağ-sapma, Öncü Savaşı evresinde yaratılacak "gizli silahlı güçler"i, oligarşiye karşı "ülke çapında nitelik belirleyici bir darbe vurmak" amacıyla ve bu darbeye bağlı olarak kısa sürede iktidarın ele geçirilmesi beklentisiyle ele almaktadır. Oysa "BDS", aynı silahlı güçleri Halk Savaşının başlatılması için kullanmayı düşünmektedir. Aksi halde diye savlar "BDS", "gizli silahlı güçler" "genel ayaklanma" için kullanılmış olacaktır, dolayısıyla Öncü Savaşının amacının "genel ayaklanmanın koşullarını yaratmak" şeklinde formüle edilmesi gerekir. Bu ise, örgütün en temel formülasyonu olan, "Öncü Savaşının amacı Halk Savaşını başlatmaktır" formülasyonunu açıkça reddetmeksizin olanaklı değildir. Ve "BDS", örgüt ilkelerini bu kadar net ve açık tarzda reddettiği koşullarda kendisini örgütün bir parçası (ve hatta "merkezi") gibi sunabilmesi için elinde II. Sağ-sapmanın sahip olduğu bazı "manevi" değerler de yoktur. Kaçınılmaz olarak II. Sağ-sapmayla Öncü Savaşı sonrasına ilişkin bir anlaşmaya varamamaktadır. Ama "BDS" için, böylesine önemli, yani Öncü Savaşının amacını belirleyen bir konu sadece bunla sınırlıdır. Daha ötesi onun için yoktur.
II. Sağ-sapmanın karşıt olarak geliştirdiği "stratejik darbeler dönemi" teorisi, aynı zamanda Öncü Savaşının Halk Savaşına nasıl dönüşeceği sorunuyla ilintilidir. Bu açıdan sorun, yalın biçimde bir şeylerin eleştirisi ile sınırlı değildir. Bu konu, 1974-75 arasında "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in hazırlıkları döneminde geniş ölçüde ele alınmıştı. Özellikle Halk Savaşının nasıl başlatılacağı üzerinde TİKKO ile olan farklılıkların netleştirilmesi açısından özel önem taşıyordu.
Sorunun özü şudur: Halk Savaşı küçük de olsa kurtarılmış bölgeye dayanılarak halk ordusuyla verilebilen uzun (uzatılmış) bir savaştır. Bu durumda halk ordusu Öncü Savaşı evresinde yaratılan-geliştirilen ve yaygınlaştırılan kır gerillasının organik gelişimiyle oluşturulacaktır. (Kır gerillasının halk ordusunun çekirdeği olma esprisi). Ancak kurtarılmış bölgeler nasıl yaratılacak ve korunacaktır sorusu ayrıca yanıtlanmak zorundadır.
İşte bu soruya, 1974-75 döneminde, iki ana yaklaşım bulunmaktaydı.
Birinci yaklaşıma göre, suni dengenin bozulması koşullarında, tepkileri açık hale gelmiş halk kitlelerinin bir bütün olarak örgütlenmesi söz konusu olmayacaktır. Suni dengenin bozulması koşulları, kitlelerin tepkilerinin kısmi isyan ve patlamalarla açığa çıkmasını getirecektir. Bu durumda, kitlelerin bu isyan ve patlamalarını örgütleyen gerilla güçleri, halk ordusu haline dönüşerek kurtarılmış bölgeler oluşturacaktır. Böylece I. ve II. bunalım döneminde kendiliğinden ortaya çıkan kitlelerin isyan ve patlamalarının III. bunalım döneminde Öncü Savaşının suni dengeyi bozmasıyla gerçekleşmesi söz konusu olmaktadır.
İkinci yaklaşım ise, Çin ve Vietnam Halk Savaşlarının başlangıcında olduğu gibi, gerilla savaşı ile kitle ayaklanmalarının (genel ya da kısmi ayaklanmalar) eşzamanlılığıyla oligarşiye önemli bir darbe indirerek, bir ya da birkaç bölgenin kurtarılması söz konusu olabilecektir. I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi kitlelerin ayaklanmalarının kendiliğinden gelişme olasılığı, gerilla eylemi ile kitle ayaklanmaları arasında kurulması gerekli olan eşzamanlılığı ortadan kaldırabilir. Bu açıdan, Küba Devrimi'nde şehir ayaklanmalarının kullanılış tarzıyla kurtarılmış bölgelerin yaratılması söz konusu olabilecektir. Bu da, doğrudan suni dengenin bozulduğu koşullarda, tepkileri açık hale gelmiş olan kitlelerin ne ölçüde örgütlenebildiğine bağlıdır.
İşte bu iki yaklaşım, kendi içlerinde geliştirilmeden bırakılmıştır. Bu konudaki kesin belirlemenin ileriye bırakılması sözkonusu olmuş ve "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de sadece bazı noktaları ortaya konulmakla yetinilmiştir. Bunlar ise, III. bunalım döneminde kurtarılmış bölgelerin kurulabilmesi için gücü kırılması gereken mahalli-feodal otoriteler değil, güçlü merkezi otorite olduğu ve kurtarılmış bölgelerin, Çin ve Vietnam Devrimlerinde olduğu gibi bölgesel düzeyde değil, ülke çapında savunulmasının zorunlu olduğudur. (Bkz. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I, Devrim Stratejisi bölümü).
İşte II. Sağ-sapmanın Öncü Savaşının amacı açısından ortaya koyduğu savların arka planında bunlar bulunmaktadır. Onlar, kendi tezlerini ortaya koyarken dayandıkları temeli şu şekilde devriklemişlerdir: Oligarşiye önemli bir darbe indirdikten sonra kurtarılmış bölgeler yaratarak uzun süreli bir savaşa (Halk Savaşı) girmek yerine, çabuk sonuçlu bir savaş yürütülmelidir. ("stratejik darbeler dönemi") Böylece Öncü Savaşı reddedilmeksizin, Halk Savaşının reddedilmesinin mümkün olabileceği düşünülmüştür. Doğrudan "uzatılmış savaş" olarak Halk Savaşının neden zorunlu olduğunun kavranılmamış olmasına ve "çabuk sonuçlu bir savaş"ın nelere bağlı olduğunun bilinmemesine dayalı bu sağcı tezin elle tutulur bir yanı bulunmamaktadır. Dolayısıyla, böyle bir anlayışla Öncü Savaşının amacının tartışılmasına girişilmesi tümüyle gereksiz olacaktır. Tıpkı Halk Savaşının reddedildiği düzeyde Öncü Savaşının kapsamı ve görevlerinin tartışılmasının gereksiz olması gibi.
Şüphesiz "uzatılmış savaş" ile "çabuk sonuçlu savaş" ilişkisi, birkaç sözcükle çözümlenebilecek bir konu değildir. Ancak Halk Savaşı teorisinin ilk kez ortaya konulduğu ve uygulandığı Çin Devrimi'nde bunların ayrıntılı olarak ele alınmışlığı koşullarında bu konudaki temel tartışmayı yeniden ele almak gereksiz olacaktır. Maddi ve teknik olarak güçlü bir düşmana karşı "uzatılmış savaş" yürütülmesi nesnel bir zorunluluktur. "Çabuk sonuçlu bir savaş" verilebilmesi için, stratejik ve taktik düzeyde, düşmandan maddi ve teknik olarak güçlü olmak gerekir. Savaşların genel yasası bunu zorunlu kılmaktadır.
Tüm bunlar "BDS" için hiçbir şey ifade etmez. O, alışılageldiği üzere, öğrenci çevrelerindeki kısır tartışmaların havasıyla sağa sola laf yetiştirmeye çalışır. Bu açıdan II. Sağ-sapmanın niteliğini "tespit ettik"lerine ilişkin sözleri boş bir böbürlenmedir. Ama "BDS" için bunun da önemi yoktur. II. Sağ-sapmanın niteliğini tespit ettiğinden söz etmesine rağmen, onlarla ayrıntılarda tartışmayı sürdürür. Bunun anlamı ise, özde bir farklılık olmadığı ve olamayacağı düşüncesidir.
Evet, II. Sağ-sapma Halk Savaşını reddettikten sonra, Halk Savaşında gerçekleştirilmesi gereken bazı görevleri bir yana bırakmaz. Çünkü bu görevler her devrim mücadelesinde yerine getirilmesi gereken genel ve evrensel görevlerdir. Böylece Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, Halk Savaşı evresinde yerine getirilmesi gereken görevlerin Öncü Savaşı sürecinde yerine getirileceği ileri sürülür. Bunlar "eskiden Halk Savaşında gerçekleşen" görevler olarak "milis örgütlenmesi, kitlelerin birlikte hareketi, yönetime katılma vb." görevler olarak "kitlelerin demokrasi mücadelesinde eğitimi"[5] şeklinde Öncü Savaşının görevleri haline getirilmiştir.
Bu genelleştirilmiş haliyle "kitlelerin demokrasi mücadelesinde eğitimi" sorunu oldukça karmaşık bir konu olarak Lenin tarafından proletarya ve onun iktidarına ilişkin olarak formüle edilmiştir. Lenin şöyle yazmaktadır:
"Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle devrilebilir... Ne var ki, demokrasi mücadelesi okulunda okumamış olan bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir. Bankalara el koymaksızın, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmaksızın, kapitalizm yenik düşürülemez. Ne var ki, tüm halkı, burjuvazinin elinden alınan üretim araçlarının demokratik yönetimi için örgütlemedikçe, tüm emekçi halk yığınlarını, proleterleri, yarı-proleterleri ve küçük-köylüleri, saflarını ve güçlerini demokratik bir biçimde örgütlemeleri ve devlet işlerine katılmaları için seferber etmedikçe, bu devrimci önlemler uygulanamaz."[6] (abç)
İşte proletaryanın "demokrasi mücadelesinde eğitimi" ve "yönetime katılma" sorunsalı, öz olarak böyle bir muhtevaya sahiptir. Ama hemen görüleceği gibi, Lenin, emperyalizm ve kapitalizmin yenilgisinden ve iktisadi devrimden söz etmektedir. Bunlar proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek demokratik halk devriminde, yani bu demokratik devrim mücadelesinde proletarya ve diğer emekçi kitlelerin eğitimi sorunsalını gündeme getirmektedir. Kitlelerin demokratik biçimde örgütlenmesi, tüm halkın siyasal yönetime katılması ve üretimin demokratik biçimde örgütlenmesi gibi görevler Halk Savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerde, iktidarın bütün olarak ele geçirilmesinden sonra gerçekleştirilmesi söz konusu değildir. Halk Savaşında iktidar parça parça ele geçirileceği için, parçalarda halk iktidarı hemen örgütlenmeye başlanır. Kurtarılmış bölgelerde kurulan "kızıl siyasi iktidarlar" işte bu örgütlenmelerdir. Kurtarılmış bölgelerde halk iktidarının niteliği ve örgütlenmesi sorunu, kitlelerin demokrasi mücadelesinde eğitimi genel ifadesiyle karşılansa bile, Halk Savaşı sürecinde yerine getirileceği kolayca anlaşılır.
Marksist-Leninist literatürde değişik biçimlerde ifade edilen bu görevler, ülkemiz solunda en geniş ölçüde 1977 Aralık ayından itibaren DY'nin "direniş komiteleri" teziyle birlikte tartışılmıştır. DY'nin tezleri "gelecekteki halk iktidarının nüvelerinin" "bugünden yarına" kurulmasına dayanır. Bir başka deyişle Halk Savaşı sürecinde, halk iktidarının parça parça kurulması kavrayışının devrikleştirilmesi gündemdedir. Halkın yönetime katılımı ve üretimin demokratik biçimde örgütlenmesi vb. türden görevlerle faşist milis saldırılara karşı Halk Savaşının "özsavunma birlikleri"ni kullanmayı birbiri içine sokan bu "direniş komiteleri" DY'nin Öncü Savaşını "taktik bir evre" olarak kavrayışıyla çakışır.
DY'nin bu kavrayışı, bizim "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de eleştirdiğimiz başlangıçtan itibaren kitlelerin "büyük birimler halinde örgütlenmesi"ni ifade eder. Halk Savaşı evresinin görevlerinin bu şekilde Öncü Savaşına sokulması THKP-C çizgisinden bir sapmaya denk düşer. (DY'nin bu kavrayışının DS tarafından yüzeysel olarak aynen benimsediğini de söyleyebiliriz.)
Bu tartışmalarda ve getirilen çeşitli savlarda esas olan, Öncü Savaşını taktik evre olarak ele alanlar olsun, isterse başka bir şeylerin temeli olarak alanlar olsun, devrimin eşitsiz gelişiminin yarattığı sorunları pratik olarak çözümleme zorunluluğudur. Suni dengenin birden ve ülke çapında bozulamayacağı gerçeği, kitlelerin örgütlenmesinin ülke çapında eşitsiz olacağı olgusuyla birleşerek çok yönlü faaliyet ve görevler dizisi ortaya çıkarır. Ama farklılık, bu çok yönlülüğün zorunluluğunun kavranılması düzeyinde ortaya çıkmaz ve çıkamaz. Farklılığın temeli, bu zorunluluğun getirdiği çok yönlülük içinde temel-tali ilişkisinin belirlenmesidir.
DY'ye göre, "gelecekteki" halk iktidarının nüvelerinin oluşturulması temel görevdir ve bu görev aynı zamanda gelecekteki halk ordusunun da nüvelerini oluşturacaktır. Böylece kitlelerin başlangıçtan itibaren "büyük birimler" halinde örgütlenmesi temel alınmaktadır. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya koyduğumuz gibi bu tür örgütlenme, bu örgütlenmeyi koruyacak silahlı güç olmadığı sürece kitle katliamlarına yol açar. Kolombiya deneyiminin gösterdiği gibi, bu kitle katliamını önlemenin tek seçeneği teslimiyettir.
Buna karşın "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya koyduğumuz gibi, doğru çizgi, kitle örgütlenmesi ile silahlı gücü, silahlı güç ile kitle örgütlenmesini birlikte büyütmektir.[3*] Böylece Öncü Savaşı sürecinde gerilla savaşının gelişimi ve yaygınlaşması, aynı zamanda kitle örgütlenmesinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması olmaktadır. Öncü Savaşı aşamasında bu gelişim doğrudan THKP ve THKC örgütlenmesi olarak somutlaşır.
İşte bu farklılık düzeyinde ortaya çıkan II. Sağ-sapma, değişik bir yol izleyerek DY'nin çizgisine ulaşmıştır. II. Sağ-sapma, altı ay süreceğini varsaydığı "stratejik darbeler dönemi"nde yerine getiremeyeceği "yönetime katılma vb." görevleri Öncü Savaşına dahil ederek bunu gerçekleştirir. Suni denge de ülke çapında ve aynı zamanda bozulamayacağı için, bu görevler "suni denge bozulduğu oranda gerçekleşecektir"[7] (abç) saptamasını yaparlar.
II. Sağ-sapma, bu şekilde DY'nin "direniş komiteleri"ne kendince belli bir teorik katkıda bulunmaktadır!
Bunlar karşısında "BDS"nin tutumu ise, içeriğini anlayamadığı bir tartışmanın ortasına balıklama dalmaktan başka bir şey değildir. Ve bu dalmanın ürünü ise, sözü edilen görevlerin "Öncü savaşıyla suni denge bozulduktan sonra (suni dengenin varlığı buna engel teşkil eder) gündeme gelebilecektir" şeklindeki belirlemesidir. II. Sağ-sapmanın "bozulduğu oranda" deyişiyle karşıt olduğunu göstermek için de, II. Sağ-sapmanın belirlemesini aktarırken parantez açarak "bozulma sürecinde demek istiyorlar"[8] "yorumunu" eklemekten de kendisini alamamıştır.
Gerçekte ise, II. Sağ-sapmanın suni dengenin "bozulduğu oranda" deyişiyle "BDS"nin "bozulduktan sonra" deyişi arasında özsel bir farklılılk yoktur. Birincisi, suni dengenin bir bütün olarak ve eşzamanlı bozulmasının söz konusu olmadığı gerçeği karşısında, sözü edilen görevlerin suni dengenin bozulduğu her yerde ve zamanda yerine getirilmesini ifade eder. Bu, parçada suni dengenin "bozulduktan sonra"sından başka birşey değildir. Böylece "BDS" ile olan farklılık, sadece suni dengenin bir bütün olarak ve eşzamanlı bozulup bozulmayacağı ve bir bütün olarak bozulana kadar beklenip-beklenmeyeceği şeklinde bir tartışmaya bağlı kalmaktadır.
Bu noktada devrimin eşitsiz gelişiminin "BDS" tarafından hiç söz konusu edilmemiş olmasının, II. Sağ-sapmayla anlaşmazlığının nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Bu son derece doğaldır. Çünkü "BDS"nin Halk Savaşı kavrayışı da iktidarın parça parça alınmasını hiç bir biçimde içermez. Her şeyin birden ve bir bütün olarak gerçekleşeceği kavrayışı egemendir. Bu en açık biçimde Eylem Kılavuzu-III'ün zoraki "eleştirisi" yapılırken ortaya konulmuştur. Konunun daha açık olması için, önce "eleştiri" konusu edilen Eylem Kılavuzu-III'deki alıntıyı aktaralım:
"'Halk Savaşı, genellikle, bizden maddi olarak daha güçlü olan bir düşmana karşı mutlak bir siyasi üstünlüğü sağladığımız şartlarda verilir' (Giap) Fakat bu demek değildir ki, Halk Savaşında, düşmanın siyasal tecriti için, yani kitleleri (siyasal olarak) devrim safına çekme mücadelesi (politik mücadele) yürütülemez. Tersine, bu dönemde, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası yürütülür. Fakat, bu kampanyanın aracı askeri mücadeledir (savaş)."[9] (abç)
"BDS"nin bu alıntıladığı belirlemelere karşı ileri sürdükleri ise oldukça "eğitici"dir.
"Ancak Halk Savaşındaki politik çalışma ile Öncü Savaşındaki politik çalışma, kullandığı araçlar yanında propagandanın yöneleceği hedefler ve muhtevasıyla da birbirinden farklıdır. Öncü Savaşında mevcut düzenin tüm işleyiş biçimi ve kurumlarıyla, emperyalizme bağımlılığının halka teşhir edilmesi yönünde politik çalışma yapılır. Halk Savaşı sürecindeki politik çalışmanın temeli ise, kitleleri demokrasi mücadelesi için eğitmek, devrimci bilinçlerini pekiştirmek ve gelecekteki demokratik halk iktidarını kavratmaktır."[10] (abç)
Görüldüğü gibi, "BDS", hiçbir biçimde Eylem Kılavuzu-III'de eleştirilen anlayışa, yani siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının Halk Savaşında sona ereceği anlayışına karşı herhangi bir şey getirmemektedir. Eylem Kılavuzu-III'de eleştirilen anlayış, Öncü Savaşında tüm politik görevlerin yerine getirilmiş, böylece tüm halk kitleleri bilinçlendirilmiş ve örgütlendirilmiş olduğu için, Halk Savaşında yalın bir askeri savaş yürütmek gerekir anlayışıdır. Yani Eylem Kılavuzu-III'de Öncü Savaşı politik mücadeledir, Halk Savaşı askeri mücadeledir anlayışı eleştirilmiştir. Ve "BDS" buna karşı hiç bir şey söylemeyerek ve Eylem Kılavuzu-III'deki bu kısmı anlamamışcasına "eleştirerek", bu hatalı anlayışın yanında tavır aldığı izlenimini uyandırmaktadır.
"BDS", salt bir şeylere karşı olduğunu gösterebilmek için bir şeyler söyleme çabası içinde olduğundan, sürekli olarak hata üstüne hata yapar. Halk Savaşının iktidarın parça parça ele geçirilmesi ve parçalarda kurtarılmış bölgeler yaratarak halk iktidarını kurmak olduğu "BDS" tarafından unutulur. "BDS" için demokratik halk iktidarı "geleceğin" sorunudur ve kitlelere bu "gelecekteki" halk iktidarının kavratılması için "politik çalışma" yapılır!
İşte bu anlayış II. Sağ-sapmanın "stratejik darbeler dönemi" kavrayışının bir tortusudur. II. Sağ-sapmanın Halk Savaşını reddetmesiyle birlikte, Halk Savaşında yerine getirilecek görevleri Öncü Savaşı sürecine taşıması karşısında "BDS", aynı görevlerin Halk Savaşında yapılacağını açık ve net biçimde ortaya koymadığı gibi, halk iktidarını "geleceğin" sorunu haline getirerek Halk Savaşının içeriğini boşaltmaktadır.
Bu konuda Giap şöyle demektedir:
"Bir halk savaşında üslerin ve ard-bölgelerin sağlamlığı, ekonomik, politik, askeri ve coğrafi faktörlere -hepsinin başında politik faktörler gelir-, halkın morali ve toplumsal rejime bağlıdır. Ard-bölgelerin inşası tüm alanlarda -politik, askeri, ekonomik ve kültürel- her şeyden önce politik planda, halkın politik ve moral bağlılığının güçlendirilmesiyle her açıdan yeni toplumsal rejimin üstünlüğünü artırarak, etkin ama tedrici olarak halkın maddi ve manevi yaşam koşullarını düzeltmeyi amaçlayan demokratik reformlar oluşturarak ve ard-bölgenin potansiyelini sürekli olarak güçlendirerek yürütülmüştür."[11] (abç)
Görüldüğü gibi Giap, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ard-bölgelerde "yeni toplumsal rejimin inşası"ndan söz etmektedir. Çin Halk Savaşındaki "kızıl politik iktidarlar"ın da aynı olguyu ifade ettiği açıktır. Ama bunların "BDS" için hiçbir anlamı yok gibidir. "BDS" nin "bildiği" tek şey, "gelecekteki demokratik halk iktidarını", Giap'ın deyişiyle "yeni toplumsal rejimi" kitlelere "kavratmak"la sınırlıdır. Bundan öte "kitlelerin bilinçlerini pekiştirmek" deyişi, sadece laf düzeyinde kalmaktadır. Çünkü, ilk durumdaki "gelecekteki" halk iktidarını "kavratmak" görevi de bilincin pekiştirilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla yalın bir totoloji gündeme gelir.
İşte "BDS"nin el çabukluğuyla Halk Savaşının kapsamı dışına ittiği kurtarılmış bölgeler ve bu bölgelerde halk iktidarının kurulması sorunu karşısındaki tutumu budur. Tabi okuyucu bunlar olmaksızın Halk Savaşının ne anlama geleceğini düşünecektir. Ama bunun için fazla kafa yormaya gerek yoktur. Bu, II. Sağ-sapmanın "stratejik darbeler dönemi"nden başka bir şey değildir. Sadece çocuğun adı konmamıştır.
"BDS"nin II. Sağ-sapmayla dördüncü ortak noktası ise, ülkemizin özelliği ve savaş alanlarına ilişkindir.
II. Sağ-sapma bir yazısında şöyle yazmaktadır:
"III. bunalım döneminin ilk iki evresinde (1945-71 arası dönem kastediliyor-b.n.) şehirlerin artan önemine paralel olarak bu dönemin formülasyonu, şehir ve kırı diyalektik bir bütün olarak ele alan birleşik devrimci savaştır ... III. bunalım döneminin üçüncü evresinde şehir ve kır ayrımı artık geçerli bir tanımlama olmaktan uzaktır. Bunun yerine kapitalizmin geliştiği alanlar tanımlamasını getirmek gerekir."[12] (abç)
"Öncü Savaşı bu niteliği gereği toplumsal üretimin yoğun, sınıf çelişkilerinin açığa çıktığı, kitlelerin politize olduğu alanları temel almak zorundadır ve ancak kapitalizmin geliştiği alanlar bu özelliğe sahiptir."[13]
Görüldüğü gibi Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi bu sözlerle tam olarak reddedilmektedir. II. Sağ-sapma, salt Halk Savaşını reddetmekle kalmaz, öznel amaçlar için salt kavramsal düzeyde kullandığı Öncü Savaşını da reddeder. Bundan sonra da kendi "özgün" (!) teorilerini ortaya koyar. Bu teori şehirlerin temel alınmasını içerir. Açıktır ki, "şehir merkezli" bir devrim anlayışı, geri-bıraktırılmış ülkelerde revizyonizmin klâsik teorisinden başka bir şey değildir. Ancak bunu, revizyonistler gibi "şehirler temeldir" ya da "proletarya temel güçtür" gibisinden formülasyonlarla değil, daha örtük bir ifade ile yapmaya çalışır. II. Sağ-sapmanın bu "örtük" ifadelerine karşı "BDS"nin ileri sürdükleri (isterse politik hamlıktan olsun) aynı revizyonist anlayışı savunmakla özdeştir.
"BDS"yi okuyan her kişinin kolayca göreceği gibi, yazı baştan sona kadar, sürekli bir biçimde "kırlar temeldir" ya da "kırsal alanlar stratejik alanlardır" formülasyonunu kabul etmemek için her türlü yolu kullanmaktadır. Bunu da, sadece ve sadece, kır gerilla savaşını Öncü Savaşının dışında tutabilmek için yapmaktadır. Eğer kırların, tüm süreç açısından stratejik alanlar olduğu kabul edilecek olursa, kaçınılmaz olarak kır gerillasını bu alanlarda oluşturulacak halk ordusunun çekirdeği olarak kabul etmek gerekecektir. Dolayısıyla "BDS", böyle bir stratejik tespiti benimsediği andan itibaren, kır gerilla savaşının başlatılması yönünüdeki faaliyetleri onaylamak zorunda kalacağını bilmektedir. Bu ise onların istemedikleri bir şeydir. Bu isteksizliğini şöyle ortaya koyar:
"... Kırların stratejik alan olarak görülmesinin ifadesi olan hareketli gerilla birliğini öncü savaşında uygulamaya çalışmak, bir işi vaktinden evvel yapmaya çalışmak olduğu için başarılı olamaz ve bunu yapmaya çalışanların stratejik' yenilgisiyle sona erer."[14]
Görüldüğü gibi, "istem" ortaya konulmakta, ama gerekçe oldukça muğlak bırakılmaktadır: "Bir işi vaktinden evvel yapmak". Hepsi bu!
"Bir iş" olarak, sözünü ettiğimiz konu "kır gerilla savaşı" olduğuna göre, bunun "vaktinden evvel" yapılıp yapılmadığının bazı ölçütleri olması gerekir. Bunlar kır gerilla savaşının yürütülebilinmesi için gerekli nesnel ve öznel koşullar olarak tanımlanır. Dolayısıyla "bir işi vaktinden evvel" yapmaktan söz edildiğinde, gerekli nesnel ve öznel koşulların yeterli olup olmadığından söz edilmek zorundadır. Tabi bunu yapabilmek için de, kır gerilla savaşının verilebilinmesi için gerekli nesnel ve öznel koşulların neler olduğunun bilinmesi ya da belirlenmiş olması şarttır. Ama "BDS"nin bu konuda söyleyebileceği fazla bir şeyi yoktur.
Genel olarak gerilla savaşının, özel olarak kır gerilla savaşının verilebilinmesinin nesnel koşulu silahlı aksiyon yöntemlerinin devrimci mücadelenin gündeminde olup olmamasıyla ilintilidir. Bir başka deyişle, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesi, bu evrelerin çalışma tarzlarının birlikte kullanılabilinmesinin koşullarının varlığına bağlıdır. Bu nesnel koşul, doğrudan milli krizin mevcudiyetine ilişkindir.
"Ülkemizdeki pasifistler evrim aşamasında olduğumuzu bu yüzden içinde bulunduğumuz evrede silahlı savaşın objektif şartlarının mevcut olmadığını iddia etmektedirler. Bu iddialar temelden sakat ve yanlıştır. Bu şekildeki tahlillerin tek amacı teslimiyetçiliğe ideolojik kılıf giydirmektir. Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde evrim ve devrim aşamaları bu şekilde bıçak gibi birbirinden ayrılamazlar. Bu aşamalar birbirinin içine girmişlerdir. Ayrıca, emperyalizmin işgali, karşı tarafın bizzat zora, şiddete, silaha başvurması demektir. Bu ise silahlı savaşın objektif şartlarının mevcudiyeti demektir."[15] (abç)
İşte kır gerilla savaşının nesnel koşullarının mevcudiyeti, hiçbir tartışmaya yer bırakmaksızın Mahir yoldaş tarafından böyle ortaya konulmuştur.
Kır gerilla savaşının öznel koşulları ise, kır gerillası için gerekli teçhizat, tecrübe, mühimmat gibi maddi ve manevi koşullar olarak belirginleşir. Bunlara araziyi tanımaktan, gerillanın operasyon alanında gerekli altyapı ilişkilerinin kurulmasını da ekleyebiliriz.
Bu nesnel ve öznel koşulların var olup olmadığına bakmaksızın, kır gerilla savaşını, el çabukluğuyla "bir iş" haline dönüştürmenin ve "vaktinden evvel yapma"dan söz etmenin hiçbir anlamı yoktur. Ve yine ortaya koyduğumuz nesnel ve öznel koşulların, Öncü Savaşı dışında oluşabileceğine ilişkin de hiçbir kanıt ortaya konulamaz.
"BDS" bu durumun bilincinde gibi görünmektedir. Çünkü bu söylediklerinin bir işe yaramayacağını görmüş olacak ki, konuyu temel savaş alanları düzeyinde ele almaya özel önem verir. "BDS"ye göre, kırlar Halk Savaşında stratejik alanlardır, ama Öncü Savaşında değil. Bunu kanıtlayabilmek için de kendisine "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"den destek aramıştır. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"den şu alıntıyı yaparak, kendi tezlerini savunmaya çalışır:
"Politikleşmiş askeri savaş şehirlerde ve kırlarda, şartlara göre şehirdeki ya da kırdaki mücadelenin ağır basmasıyla, yani şehir ve kır diyalektik bir bütün içinde ele alınarak yürütülür."[16] (abç)
"Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"den alıntılanan bu sözlerin "BDS"ce yorumu şöyledir.
"... bununla şu ya da bu alanın 'stratejik' olup olmamasının önemli olmadığı söyleniyor (tabi ki Öncü Savaşı aşamasında), ancak somut şartlarda temel-tali alanın tespit edilebileceği (değişkenlik) vurgulanıyor."[17] (abç)
"Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"den böyle bir sonuç çıkarabilmek için, kişinin olağanüstü "güçlere" sahip olması gerekir. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"deki alıntıda bile açıkça görülen bir gerçek, yani söylenenlerin politikleşmiş askeri savaş düzeyinde olması ile "BDS"nin "tabi ki Öncü Savaşı aşamasında" diye düzeltmesidir. Böylece "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya konanların sadece "Öncü Savaşı" için geçerli olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla da politikleşmiş askeri savaş ile Öncü Savaşı özdeşleştirilmektedir. Bu da Öncü Savaşı ile Halk Savaşının tek bir sürecin iki aşaması olmasından hiçbir şey anlaşılmadığını gösterir.
Ama belki de "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in "BDS"ce yorumu, doğrudur! Bu durumda, doğrunun ölçütünü bulmak zorunludur. Bizim için temel çıkış noktası, doğru ölçüt kaynağı Kesintisiz Devrim II-III olmuştur. Dolayısıyla bu konuda da bu kaynağa bakmak şarttır. Ancak bu konunun Mahir yoldaşın başka yazılarında da yer almış olması nedeniyle, bir bütün olarak ele almakta yarar vardır.
Mahir yoldaş, "ASD'ye Açık Mektup" yazısında "Birleşik Devrimci Savaş"ı şu şekilde ortaya koymuştur:
"Devrim kırlardan şehirlerin fethi şeklinde bir rota izleyecektir ... Türkiye devrimi(nde) ... şehir ve kır ilişkileri ve Halk Savaşının aşamaları kendine özgü olacaktır. Birinci dönemde şehirler temel kırlar yardımcı, ikinci dönemde kırlar temel, şehirler yardımcı. 'Birleşik devrimci savaş'."[18]
Tabi Mahir yoldaşın kır-şehir ilişkisine ilişkin tek yazdığını bu kadar sanıp, sonra da "birinci dönem" ile Öncü savaşını ikinci dönemle de Halk Savaşını kastettiği savlanarak, "BDS"ce yorum getirebilmek olanaklıdır. Ama gerçekler daha farklı yol izlemiştir.
Mahir yoldaş, "ASD'ye Açık Mektup" yayınlandıktan sonra PDA kalpazanlarının bu belirlemeye karşı eleştiriler (!) yöneltmeleri üzerine Mart 1971'de yayınlanan "Kurtuluş"un I. sayısında şöyle yazmıştır:
"Bilindiği gibi, biz ilk dönemde kısa bir süre için, taktik bir mesele olarak şehirleri temel aldık."[19] (abç)
Görüldüğü gibi, Mahir yoldaş, bir önceki yazısındaki belirlemeye, burada açıklık getirmekte ve belirlemenin "kısa bir süre için" "taktik bir mesele olarak" yapıldığını söylemektedir. Dolayısıyla "birinci dönem"in Öncü Savaşıyla özdeşleştirilmesi, Öncü Savaşının açık ve net biçimde "kısa bir süre" devam edecek olan "taktik" bir sorun olarak kavranıldığını tanıtlar.
Kesintisiz Devrim II-III'de "militan-sol çizgi" eleştirilirken şöyle söylenmiştir:
"Şehir-kır ilişkilerini, silahlı propaganda ve öteki mücadele biçimlerini diyalektik bir bütün olarak görmeyen, tek ve bütün olarak kırları ve silahlı propagandayı temel alan, şehirlerin ve öteki mücadele biçimlerinin tali rolünü önemsemeyen bir görüştür."[20] (abç)
Keza aynı yazıda, "neden şehir gerillası ile gerilla savaşına başlandı?" sorusuna yanıt veren Mahir yoldaş, nesnel nedenlerle birlikte öznel nedenleri ortaya koyarken şöyle demektedir:
"Silahlı propagandaya hazırlık döneminde işleri gevşek olarak ele almamızdan, hem de silaha sarılmakta geç kalmamızdan dolayı, kır gerillası için gerekli teçhizat, tecrübe, mühimmat gibi maddi ve manevi önkoşullardan yoksunduk."[21] (abç)
Görüldüğü gibi, Mahir yoldaş, "temel-tali alanlar somut durumlara göre belirlenir, bu nedenle stratejik olarak bunlardan söz etmek gerekmez" türünden bir bayağılığa düşmez. Daha 1970 yılında "Sağ-sapma, Devrimci Pratik ve Teori" yazısında Mahir yoldaş bu tür yaklaşımların "eklektik ve ciddi olmadığı"nı ortaya koymuştur.
Tüm bunlar "BDS"nin ileri sürdüklerinin, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"e yaslanma çabalarının hiçbir değerinin olmadığını tanıtlar. "BDS", "Kırların Halk Savaşında temel savaş alanı olması özünde doğrudur"[22] diyerek, bunun Öncü Savaşında "geçersiz" olduğunu ileri sürmektedir. Bunun mantıki sonucu ise, Öncü Savaşı evresinde "şehirler temeldir" olmak zorundadır. Ama bunu açıkça söyleyemez, dolayısıyla da Öncü Savaşı aşaması için temel-tali alanlar sorunu olmadığını ileri sürerek "işin" içinden sıyrılmayı dener.
Gerçekten Öncü Savaşı aşamasında temel-tali alanlar belirlemesinin "önemi" yok mudur ya da böyle bir stratejik belirleme Öncü Savaşı aşaması açısından "gereksiz" midir?
Bu soruya o dönemde en net cevabı II. Sağ-sapma vermiştir.
Daha önce gördüğümüz gibi, onlar, mevcut koşulları ileri sürerek, yani ülkemizde kapitalizmin egemen üretim ilişkisi olduğunu ileri sürerek kır-şehir diyalektik bütünlüğünün gereksiz olduğunu, bunun yerine "kapitalizmin geliştiği yerler-gelişmediği yerler" ilişkisinin konulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bunlar, Mahir yoldaşın "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" yazısında temel-tali alanların nasıl belirlendiğine ilişkin saptamalarına rağmen konulmuştur.
"BDS" ise, II. Sağ-sapma, ile aynı şeyleri düşünmekle birlikte, aynı biçimde düşüncesini ortaya koymaz. Bunun yerine olmadık yerlerde "şehirler önemlidir" gibisinden beyanlarda bulunarak II. Sağ-sapmaya göz kırpar.
"Şehirler önemlidir" diyen "BDS", bir başka yerde "kır gerillasının geliştirilmesine-yaygınlaştırılmasına şehir gerillasındaki gelişmeden ve yaygınlaştırmadan başka anlamlar yükleme"nin "yanlış"lığından söz ederek asıl amacını ortaya koyar. Eylem Kılavuzu-III'deki formülasyondan çekip almaya çalıştığı "şehir gerillası taktikleriyle kır gerillası"nın hedeflerini de "suni dengeye psikolojik yıpratma kapsamında yönelmesi yanında, tarım proletaryası ve köy emekçilerinin sorunlarıyla ilgili hedeflere de yönelmesi"[23] (abç) olarak koyarken mantıki sonuçlarına ulaşır.
Bilindiği gibi "tarım proletaryası" ve "kır emekçileri" tanımları doğrudan kapitalizme ilişkindir ve ancak kapitalizmin geliştiği alanlarda böyle bir belirlemeden söz edilir. Gerisi de, yani kapitalizmin geliştiği diğer yerler de şehirler olduğuna göre, II. Sağ-sapmayla tam bir anlaşmaya varılır.
Bu son derece doğaldır. Çünkü biri Halk Savaşını reddetmekte, diğeri ise Halk Savaşının içeriğini boşaltarak belirsizleştirmektedir. Sonuçta, her ikisinin de Öncü Savaşı ile sınırlandırılmış bir süreç görmeleri ve bu süreçte temel-tali alanlar ilişkisine aynı şekilde bakmaları kaçınılmazdır.
Ama "BDS"nin içi yine de rahat değildir. Bu nedenle bazı şeyleri yinelemek ister:
"Sonuç olarak, Öncü Savaşında, şehir-kır diyalektik bütünlüğünden anlaşılması gereken: Birincisi, diyalektik bütünlüğün temel-tali ilişkisi içersinde olmasıdır. İkincisi, temel-tali ilişkisinin, Öncü Savaşı süreci içinde öncü savaşının niteliği ve siyasal görevlerinin kapsamı gereği birbirine dönüşebileceğidir. Yani, sürecin bütününde temel olan taliye, tali olan temele dönüşebilir."[24] (abç)
Daha önce Öncü Savaşı ile sınırlandırılmış olarak, bu süreçte "stratejik olarak" temel-tali alan belirlemesinin önemli olmadığını söyleyen "BDS", "sonuçta" "sürecin bütününde" temel-tali alan belirlemesinin, var olduğunu "ima" etmektedir. Tabi şu büyük tespiti de unutmamak gerekir: "şehir-kır diyalektik bütünlüğünden anlaşılması gereken... diyalektik bütünlüğün temel-tali ilişkisi içinde olmasıdır."! Böylece "BDS" "Öncü Savaşında şehirler temeldir" tespiti açığa çıktığında kendisini koruyacak (!) siper de bulmuş olmaktadır: "Her ne kadar biz şehirler temeldir diyorsak da, temel taliye, tali temele dönüşebilir". Ama aynı şeyi kesinkes kırlar için söyleyemezler.
Bütün bu eklektizmin, totolojinin ve sözcük oyunlarının amacı tektir: Kır gerillası savaşını yürütmekten kaçmak. "BDS"nin bu amaçla, her şeyi geleceğe bırakması, yani agnostizmi böyle belirginleşmektedir.
Gelelim şu ünlü (!) "kır gerillası Halk Savaşında geçerlidir" savına.
"BDS"nin ağırlıklı olarak işlediği konuların başında, Öncü Savaşında kır gerilla savaşının olamayacağı tezidir. "BDS"ye göre, kim ki bunu önerir ve savunur, kesinkes yanlış yapmaktadır! Ama bu savını, her zaman olduğu gibi, açık bir biçimde değil, kavram keşmekeşi yaratarak, birbirinden farklı kavramları eşanlamlı kullanarak işlemektedir. Bu nedenle bazı ön belirlemeler yapılması gerekmektedir.
"BDS"nin ilk yaptığı kır gerilla savaşının dünya çapında kullanılan anlamı ile Eylem Kılavuzu-III'den aldığı bir ara taktiği birbirine karıştırmaktadır. Böylece, onun dilinde "kır gerillası" kimi zaman "hareketli gerilla birliği"dir, kimi zaman "şehir gerilla taktiğiyle kır gerillasıdır". Sonra birincisini "hedefe yöneliş biçimi" açısından ele alarak "imha savaşı" işlevine sahip olduğu imajını verir.
"Hareketli gerilla birliği ... düşmanın askeri güçlerini açık savaş içersinde, maddi yıpratma temelinde artan oranda (küçükten büyüğe) yok etmeye yönelmesi zorunluluğu bilinen şeylerdir."[25] (abç)
Öncelikle şu netlik kazanmalıdır: Dünyanın neresinde olursa olsun, genel olarak gerilla savaşı kırsal alanlarda yürütülen bir savaş biçimi olarak ele alınır. Dolayısıyla Che'den Mao ve Giap'a, Latin-Amerika'daki çeşitli örgütlerden FSLN'ye kadar herkes aynı dili kullanır ve bu düzeyde bir kavram çatışkısına düşmezler.
Küba Devrimi'yle geri-bıraktırılmış ülkeler için belirleyici konuma gelen gerilla savaşı, herkesin bildiği gibi, asıl olarak Sierra Maestra Dağlarında yürütülmüştür. Yine herkesin bildiği gibi, Che' nin Bolivya' daki gerilla savaşı Nancahuazu-Kuzey Rio Grande ırmağı çevresindeki kırsal alanda yürütülmüştür. "Birleşik devrimci savaş" formülasyonunu ilk kez yapan Venezüellalılar başta Falcon ve Lara bölgesi olmak üzere altı kırsal alanda gerilla savaşını başlatmış ve sürdürmüşlerdir. Tüm bu gerilla savaşlarında, kır gerillası, her zaman "stratejik birlik" ya da "hareketli gerilla birliği" olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bunlar bir ve aynı şeyi ifade ederler.
Ancak 1960'larda yeni-sömürgeciliğin geniş ölçüde uygulandığı bazı Latin-Amerika ülkelerinde, şehirlerde de gerilla savaşının yürütülmesine paralel olarak "şehir gerillası" kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavramı en açık biçimde kullanan Brezilya'da Carlos Marighella olmuştur. Bu dönemden itibaren, literatürde "şehir gerilla savaşı" ile "kır gerilla savaşı" birbirinden ayrı teknikleri ifade eden kavramlar halinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle ilkin Carlos Marighella'nın şehir ve kır gerillasını nasıl ele aldığını görmekte yarar vardır:
"Propaganda ve günlük eylemlerle halk kitlelerini silahlı bir gerilla savaşının zorunluluğuna ikna edecektir. İkmal cephesi ya da lojistik, silahlı gerilla eylemleri için gerekli malzemeyi sağlayacaktır. Gerilla cephesi, şehirlerde faaliyet gösteren silahlı taktik gruplardan ve köylük bölgelerde eylem yapan kişilerden oluşur. Bu taktik gruplar, kır gerillası için özel bir hazırlığa tabi tutulurlar ve neticede stratejik çatışmaya geçilir."[26] (abç)
"Bizim çarpışma biçimlerimiz yenidir. Brezilya'da kesinlikle gerilla ocağı (foco) yaratmaya niyetimiz yok. Devrimci savaş stratejimiz, birbirini bütünleyen üç durumu göz önüne alır: Şehir gerillası, kır gerillası ve psikolojik savaş. Gücümüzün en büyük bölümünü kır gerillasına ayırmak gereklidir. Kır gerillası fokocu kavramların ürünü değildir."[27]
"Şehir gerillacısının hedefi, kır gerillacısına destek olmak, silahlı halk kuvvetleriyle birlikte yepyeni bir devrimci-sosyal ve politik yapı kurmaktır." [28] (abç)
"Niçin şehir gerillasından başlandı?
Ülkenin içinde bulunduğu dikta ortamında, propaganda ve kamuoyunda tanınma olanakları, özellikle şehirlerde vardır. Özellikle öğrencilerin, aydınların, sendikacı bazı militan grupların düzenledikleri kitle eylemleri, ülkenin belli başlı şehirlerinde, daha sert bir savaşın (silahlı eylemler) yadırganmayacağı bir ortam yarattı ... Durum, kırlarda daha az elverişlidir. Kır gerillası, işlevi daha çok taktik olan şehir gerillasına göre ikincil bir duruma düşüyor ... Diğer yandan, kırlarda mücadele edecek savaşçılar, ilk önce şehir mücadelesinde deneneceklerdir. Bunların arasından en yetenekliler seçilecektir."[29] (abç)
İşte şehir gerilla savaşının kuramcısı olarak bilinen ve aynı zamanda "şehir fokoculuğu"nu geliştiren Carlos Marighella'nın söyledikleri bunlardır. Burada bile, şehir gerillasının "taktik işlevi", kır gerillasının "destek gücü" olması, kır gerillasına tabi olması ve de kır gerillasının stratejik bir güç olması ortaya çıkmaktadır. "Şehir fokoculuğu"na yol açan Carlos Marighella'da şehirlerin böylesine ikincil işlevlere sahip olması sanırız "BDS"nin şehir sapması açısından bile nettir. Ama belki de bu kanıt yeterli olmaz. Bu nedenle "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de oldukça geniş olarak ele alınmış olan bir başka ülkeye bakalım.
Venezüella'da 1962'de başlatılan gerilla savaşı iki ana alanda, yani şehir ve kırlarda, birlikte yürütülmüştür. Yani Venezüella'da gerilla savaşı, şehirlerde ve kırlarda eşgüdümlü olarak eşzamanlı başlatılmıştır. Böyle bir başlangıç için yeterli güçlerin mevcudiyeti ve VKP ile MIR'in ittifak kurmaları ile sağlanmıştır. Kır gerilla birlikleri Merida, Zulia, Miranda, Lara, Trujillo, Falcon bölgelerinde eşzamanlı olarak harekete geçirilmiştir. Başlangıçta birden çok cephede gerilla savaşının başlatılmasının temel nedeni, düşman güçlerini ülke çapında dağınık tutmak, yani onları bölmekti. Ama "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya koyduğumuz gibi, pratikte kendi zayıf ve küçük gücünü bölerek gerillaya zarar vermiştir.
Diğer savaş alanı ise, büyük kentler, özellikle başkent Caracas'tır. Buradaki şehir gerilla savaşını 1966 yılında Debray şöyle anlatmaktadır:
"Latin-Amerika'da gerilla savaşının yeni bir biçimi de, ilkin Venezüella'da geliştirildi: Şehir gerilla hareketi. Barakalar (gecekondular) operasyonların üssü ve yeni savaşçıların kaynağıydı. UTC'lerin görkemli eylemleri oldukça çoktur. Düşman askerlerinin tutsak alınması, para, silah ve belgelere el konulması ve emperyalist kuruluşlara sabotaj yapılması. Bu operasyonlar çok az sayıda insan gerektirir ve kullanılan silahlar mümkün olduğu kadar küçüktür. Ve eylemler genellikle geceleri yapılır.
UTC'lerin operasyonları, baskı güçlerini taciz etme, pusu kurma, orduyla çatışma ve hatta bir semtin işgal edilmesi -bu semtler küçük bir arazide silahlı grupların yoğunlaştırılmasıyla birkaç saat için kurtarılmış bölgeler haline geliyor ve savunulamaz duruma gelince geri çekiliniyordu- biçimindeydi. Amaç Caracas'taki askeri birliklerin hareket özgürlüğünü sınırlamak, onları yormak, moral bozukluğu ve firarları hızlandırarak onları bölmektir. Diğer amaç ise, gözetim merkezlerinden bireysel ya da kolektif firarlar gibi eylemlerle, diğer operasyonlar için düşmanı oyalamak ya da şaşırtmaktır."[30] (abç)
İşte Venezüella'da kır gerillasıyla birlikte şehirlerdeki gerilla savaşının durumu budur. Venezüella'da şehir gerillasının resmi adı UTC (United Tactical Combat) dır. UTC adı doğrudan, bu savaş gücünün kullanımından gelmektedir ve Türkçe karşılığı "taktik savaş birimi"dir. Böylece "birleşik devrimci savaş"da şehir gerillasının ne anlama geldiği ve Venezüellalı devrimciler tarafından nasıl tanımlandığı açıklık kazanmış olmaktadır.
Ve yine J. Quartim, "Brezilya'da Diktatörlük ve Silahlı Mücadele" adlı kitabında, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar net biçimde şehir gerillasının sınırlılığını ve kır gerillasının halk ordusunun çekirdeği olan "hareketli stratejik birlik" olduğunu ortaya koyar.[31] [4*]
Tüm bu gerçekler karşısında "BDS"nin "bilinen şey" olarak sunduklarının hiç bir değeri olmadığı görülecektir. Bunlara bir de "BDS"nin "eleştirmek" adına karşı çıktığı ve tahrif ettiği şu belirlemeleri okuyarak bakmakta yarar vardır:
"'Silahlı propaganda kır ve şehir gerilla savaşını, psikolojik ve yıpratma savaşını içerir.' Ancak, her diyalektik bütün gibi, bunlar da temel-tali ilişkisi içindedirler. Stratejik olarak, halk ordusunun (köylü ordusu değildir) kırsal alanlarda (şehirlere göre) kurulabileceğinden, kır gerilla savaşı temeldir. Gerek Öncü Savaşının, gerekse Halk Savaşının gelişimini belirleyen kır gerillasıdır. Kır gerillası, stratejik öneme sahip, stratejik bir güçtür."[32]
"Kır ve şehir gerilla savaşının birlikte kullanıldığı dönemlerde, şehir gerilla savaşı kır gerillasına tabi olup, tek bir bütün içinde, birlikte ele alınırlar. Bu zamanda silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşının birlikteliğini (ama temel-tali ilişkisi içinde) ifade eder."[33]
Evet, bunlar aynı zamanda örgütümüzün meseleye nasıl baktığını ifade eden belirlemelerdir. Herhangi bir kişinin bu belirlemeleri doğru bulup-bulmaması ayrı bir konudur. Ama örgütümüzün stratejik rotasını ifade eder ve her örgüt üyesi, önkoşul olarak bunu kabul ettiği sürece örgüt üyesi olabilir. Kim ki, bu stratejik rotaya aykırı hareket eder, o, örgütün stratejik rotasının dışına çıkmıştır, dolayısıyla örgüte karşı konumdadır. İşte bunlar en açık "bilinen şey"dir.
Ve yine bilinir ki, her devrimci örgüt, iktidar mücadelesi yapar ve bu mücadele de stratejik bir mücadeledir. Dolayısıyla yenilgisi tüm stratejik güçlerinin kaybıyla olduğu koşullarda "stratejik yenilgi"dir. Tıpkı Öncü Savaşının Halk Savaşı gibi "stratejik nitelikte bir aşama" olması ve "başarısının stratejik öneme" sahip olması gibi.
Bunlar bilinmek zorunda olunan gerçeklerdir. Buna rağmen kim ki, örgüt saflarında ve örgüt adına "kırların stratejik alan olarak görülmesi stratejik yenilgiye yol açar" ya da "kır gerillasını Öncü Savaşında yürütmek yok olmak demektir" derse, bu, kadroların zafere olan bilinçlerini belirsizleştirmek, zaferden umut kesilmesini sağlamak, dolayısıyla teslimiyetçi ve pasifist bir bilinç oluşturmak için çaba göstermek demektir. Her savaşta olduğu gibi, bizim savaşımızda da, zafer ile yenilgi söz konusudur. Ve soyut planda kalındığı sürece, devrimci savaşta her zaman yenilgi olasılığı vardır. Bu olasılığı azaltmanın ve giderek ortadan kaldırmanın yolu, devrimci unsurlarda karamsarlık yaratmak değildir. Zaferlerin kesin güvencesi, kadroların, zafer için mücadele eden kadroların niteliği, zafere olan inançları ve devrimci örgüte bağlılıklarıdır.
Bu nedenle diyoruz ki; "BDS"nin iddia ettiği gibi, kır gerilla savaşı sadece Halk Savaşı aşamasında geçerli olan bir savaş biçimi değildir. Kır gerillası, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin bütünselliği içinde ve halk kurtuluş savaşı sürecinde stratejik nitelikte ve stratejik görevler yerine getirme özelliğine sahiptir. Bu savaş, kaçınılmaz olarak kırsal alanların özelliklerine ve bu alanlardaki düşmanın savaş tekniğine uygun olarak donatılmış ve eğitilmiş bir silahlı güçle yürütülür. İşte bu silahlı güç hareketli gerilla birliğidir. Kırsal alanlarda, kırsal alanlara uygun olmayan bir silahlı gücün uzun süre yaşayabilmesi ve kendisini halk ordusuna dönüştürebilmesi olanaksızdır. Sözü edilebilecek bazı yöntemler, bu temele bağlı olarak, bu temelden çıkartılmıştır. İşte "şehir gerilla savaşı taktikleriyle kır gerillası" formülasyonumuz, şehir gerillasından kır gerillasına, yani kır gerillasının yaratılması aşamasına geçiş biçimi olarak ortaya konulmuş bir ara evreyi tanımlar. (Geniş bilgi için bkz. THKP-C/HDÖ, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ve Devrimci Taktiğimiz 1987)
Böylece "BDS"nin bu konulardaki savlarından, tahrifatlar çıkartıldıktan sonra, geriye sadece II. Sağ-sapmanın "Öncü Savaşında temel alanlar kapitalizmin geliştiği alanlardır" formülasyonundan başka bir şey kalmaz. Onlar gibi, "BDS" de, bunu, gerçek anlamda ve pratik olarak kır gerilla savaşını dışlayarak ortaya koymaktadır. Böylece ellerinde sadece "şehir gerillası" kalmaktadır. Günümüzde bu kalan parçayı da klâsik revizyonist anlayışın içinde yer alan "şok grupları" ile özdeşleştirerek, terminolojik düzeyde bile Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni terk etmiş bulunan [5*] II. Sağ-sapmanın, "BDS"nin bir adım önünde gitmesine de şaşmamak gerekir. Çünkü onlar bu anlayışı "BDS"den önce keşfetmişlerdir (!) ve doğal olarak mantıki sonuçlarına onlardan önce varacaklardır.
Ülkemiz solunda özellikle önemli bir konu olan "şok grupları" kavrayışını da kısaca ele alalım.
Genellikle revizyonist çevreler içinde TİP, TSİP ve T"K"P dışında kalanların da ve THKP-C içinde ortaya çıkan sağ-sapmalarda silahlı propagandaya karşı ve ondan bir "kurtuluş" yolu olarak, örgütlenme anlayışı düzeyinde (dikkat edilsin devrim anlayışı düzeyinde değil) "şok grupları" özel bir yere sahiptir. Bu anlayış sahipleri genel olarak Leninist parti yapılanışı içinde özel bir uzmanlık birimi olarak oluşturulan silahlı grupları (hücreler) politik mücadele biçimi olarak tanımlamış ve yürütülen silahlı propaganda ile karıştırmak ve birinciyi ikincinin yerine koymak durumundadırlar. Lenin'in örgütlenme konusuna ilişkin çeşitli yazıları bu konuda belli bir dayanak durumundadır. Bu nedenle Lenin'in örgütlenme anlayışı içinde "silahlı gruplar"ın yerine bakmak gerekir.
Lenin, RSDİP düzeyinde ilk örgütlenme anlayışını ortaya koyarken, merkezi, periyodik ve illegal bir yayın organı etrafında örgütlenmenin gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemiştir. Böyle bir örgütlenme, proletarya partileri için temel birim olan fabrika grupları içersinde çeşitli görev grupları oluşturulmasını içermektedir. Bu görev gruplarını şöyle özetlemek olanaklıdır:
a) Merkez yayın organını ulaştırılması ve dağıtılması ile görevli gruplar,
b) İllegal yayını okuma grupları,
c) Sendikal hareket ve ekonomik mücadeleyi yöneten gruplar,
d) Legal ajitatör ve propagandist grupları,
e) Ajan-provokatörlerin izini sürüp tespit eden gruplar,
f) Özel savaş grupları.[34]
Lenin, "ajan-provokatörlerin ve hainlerin öldürülmesi bazen elbette kaçınılmaz olabilir. Ama bunu sistemleştirmek hiç istenilmeyen ve hatalı bir şeydir."[35] diye düşündüğü için özel silahlı grupları "gösterilerde ve hapisten adam kaçırma eylemlerinde vb. görevlendirilmek üzere askerlik yapmış ya da özellikle güçlü ve atılgan işçilerin"[36] "oluşturduğu gruplar" olarak tanımlamıştır. Bu gruplar, şüphesiz ajan-provokatör ve hainlerin öldürülmesinin "kaçınılmaz" olduğu durumlarda, bu görevleri de yerine getireceklerdir. Ayrıca milli krizin ortaya çıkmasına paralel olarak bu silahlı gruplar ayaklanmaya ilişkin görevler üstlenmişlerdir. Ayaklanma aşamasında silahlı gruplar, barikat savaşlarının yardımcı unsuru olmanın yanında, iki ayrı amaç da güderler: "Birincisi, bu çarpışma, bazı kimseleri, ordudaki ve polisteki şefleri, asları öldürme amacındadır; ikincisi, hem hükümetten hem özel kişilerden para müsadere etmek."[37]
Lenin'in kapitalizmin iç dinamikle geliştiği, evrim ve devrim aşamalarının kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı Çarlık Rusyası için öngördüğü bu örgütlenme modeli içinde özel uzmanlık alanı olarak "silahlı gruplar"ın yeri budur. Lenin, gerek evrim aşamasında, gerekse devrim aşamasında, bu grupların silahlı eylemlerinin asla temel olamayacağını açık ve net biçimde ortaya koymuştur.
İşte silahlı propagandayı politik değil, askeri bir mücadele biçimi olarak kavrayan çevreler, Lenin'in bu örgütlenme modelini kendilerine esas alarak, kendilerinin de silahlı mücadele yanlısı olduklarını göstermeyi ihmal etmezler. Bunların dilinde "şok grupları" ya da Lenin'in deyişiyle "savaş grupları", Öncü Savaşının da alternatifidir! Mahir yoldaş bu revizyonist örgütlenme anlayışını Kesintisiz Devrim II-III' de şöyle eleştirilmiştir:
"Bu çizginin kitleleri bilinçlendirme politikası:
- Merkezi periyodik yayın organı (siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak)
- Broşürler,
- Nakil görevini yapan, merkezi organın dağıtım şebekesinde mahaller birim alınarak, örgütün bürokratik kademelerini kurmak.
- Ve de sözde askeri hareketlerin (silahlı propaganda değil) asgari örgütlenmesi.
Bütün bunlara revizyonistler 'stratejik örgütlenme' derler. Önce bu sözde stratejik örgütlenme için çalışılır."
Mahir yoldaş "silahlı mücadeleye sözde evet diyen pasifizmin çalışma tarzı pratikte budur" diyerek, bu anlayışın çıkmazlarını ortaya koymuştur. Yine Mahir yoldaş aynı yazıda revizyonist-klâsik ortodoks çizginin karakteristiklerini şöyle belirlemiştir:
"Askeri yan ile politik yanı birbirine zıt şeylermiş gibi görüp, askeri yanın küçümsenmesi. Şehir proletaryasının siyasi işlevini, proletaryanın anahtar rolü oynadığı Sovyetik modelin ışığı altında görerek aşırı abartma.
Silahlı propagandanın prestij kazanması üzerine solda prestij kaybına maruz kalan bu örgütler, sonradan gerilla yapan bir şube de açmışlardır. Tabi bu gerilla hikaye olmuştur.
Milli bir krizin ülkede olmasına rağmen barışçıl mücadele metotlarının temel alınmasının ve de evrim ve devrim aşamalarının kesin çizgilerle ayrılmasının, Öncü Savaşının reddinin oluşturduğu kendiliğindencilik."[38]
İşte Lenin'in örgütlenme modeli ve bunun THKP-C açısından, III. bunalım döneminde revizyonizmin bir kılıfı oluşu değerlendirmesi budur. Burada önemli olan yan, bu revizyonist anlayışın THKP-C içinde ve THKP-C adına savunuluyor olması ve silahlı propagandanın bu düzeye indirilmesidir. 1980 öncesinde çeşitli sağ-sapmalar bu düzeyde ortaya çıkmıştır. Son yıllarda MLSPB içinde böyle bir sağ anlayış ortaya çıktığı gözlenmektedir. 80 öncesinde DY'nin "partileşme süreci"nin öngördüğü model de aynı niteliktedir. II. Sağ-sapmanın zaman içinde böyle bir kavrayışa ulaşarak bugün vardıkları yer burasıdır. "BDS"nin de bu mantıki ve kaçınılmaz yolu izleyeceği kesindir.
II. Sağ-sapmayla "BDS"nin beşinci ortak noktası, demokratik halk devriminin "özü"ne ilişkindir.
"Halk Savaşı ülkemizde yalnızca köylülerin ve köylü ordusunun savaşı olmayacaktır. Devrimde köylülükle birlikte işçilerin de temel sınıf olması, mücadelenin anti-oligarşik, yani sınıfsal yönünün ulusal yöne göre ağır basması, devrimin özünün toprak devrimi olmaması (bilinen sebepler: Anti-feodal sürecin olmaması durumu vb., ancak bu toprak sorununun ortadan kalkması demek değildir, (devrimimizde toprak sorunu vardır, fakat devrimin özü değildir) gibi farklı temeller, ülkemizdeki Halk Savaşının ve halk ordusunun gelişimini belirler"[39] (abç)
Bu belirlemenin, son sözcükler hariç, tümüyle II. Sağ-sapmanın "Öncü Savaşı ve DK-DY-DS'nin Eleştirisi" yazısında yer aldığını görüyoruz.
Doğrudan bugünkü ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel ilişkiler içinde bulunan ülkemizdeki devrimin niteliğine ve muhtevasına ilişkin belirleme, kendisini en açık biçimde stratejik hedef değişikliği ile ortaya koyar. Ancak "BDS"nin II. Sağ-sapmadan "beğendiği" için "benimsediği" bu savın niteliğini kavradığını da söylemek yanlış olacaktır. Eklektik teori kurma çizgisi kaçınılmaz olarak bu tür, istem dışı konuların içine balıklama dalmak zorunda bırakmıştır "BDS"yi.
"BDS" diyor ki, "bilinen sebeplerle" yani "anti-feodal sürecin olmaması" "vb." ile "devrimin özü toprak devrimi" olmaktan çıkmıştır!
Tabi böyle bir durumda "devrimin" ne olduğunu da bilmek gerekir. Ancak "BDS" ilgili yerlerde bundan söz etmez. Ama ilgisiz yerlerde bunun "demokratik halk devrimi" olduğunu söylemekten de geri kalmaz. Yani "BDS"ye göre, "demokratik halk devriminin özü toprak devrimi değildir"! (Tabi "BDS" için bir "toprak sorunu" vardır, ama özsel değildir, yani biçimseldir.)
Demokratik devrimde toprak sorununun özsel olmaması için kapitalist tarımın, kendi gelişimi ile feodal toprak mülkiyeti ve ilişkileri içindeki kırsal üretimi değiştirmiş ve kapitalist nitelikte biçimlendirmiş olması şarttır. Yani feodalizmin tarımdan tümüyle tasfiye edilmiş olması gerekir. Ve böylece toprak sonunun "sosyalist çözümü" gündeme gelir. Sosyalist devrimde de kaçınılmaz olarak toprak devrimi demokratik ve burjuva muhtevasının dışında söz konusu olur.
Demokratik devrimde toprak devrimi, kendisini toprağın "ulusallaştırılması" ve bu ulusallaştırılmış toprakların dağıtılması ya da kiralanması olarak ortaya koyar. Ancak demokratik devrim sadece tarımsal ekonomik düzeyde değil, aynı zamanda siyasal özgürlükler alanında da söz konusudur. Ve bu siyasal özgürlüklerin elde edilmesi proletaryanın demokratik devrimde yer alışının muhtevasını belirler. Siyasal özgürlüklerin elde edilmesi ve toprak devrimi, her zaman demokratik devrimlerin temeli, özü olmuştur. Ancak bizim gibi emperyalist hegemonya altında olan ülkelerde, demokratik devrim, aynı zamanda anti-emperyalist hedefe sahiptir ve bu da ulusal bağımsızlıktır. İşte anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin özü budur.
Ülkemizdeki kapitalizmin gelişimini iç dinamikle gelişim olarak ele almak ve oligarşik yönetim içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazinin egemen olması olgusunu "burjuvazinin" egemenliği olarak değerlendirmek, kaçınılmaz olarak bu özü değiştirmek zorundadır. Ve aynı zamanda anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim kavramının, "kavram olarak MDD'den pek farklı" olmamasını, "ancak daha geniş muhtevayı ve niteliği belirtmesi"[40] bir yana bırakılmak zorundadır. Şüphesiz bu yöntemi izleyenler vardır, ama Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunduğunu ileri sürenlerin, bu durumu açıklamak ve nedenlerini ortaya koymak diye bir zorunlulukları vardır.
"BDS" gibi, çeşitli çevreler, ülkemizde onlarca yıldır, demokratik devrimin tamamlandığını ispatlama peşinde koşmuşlardır. Ama hemen hemen her seferinde, bağımsızlık, siyasal özgürlük ve toprak devrimini yeniden keşfetmek zorunda kalmışlardır.
Demokratik halk devrimi ile işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünün kurulacağını, hiçbir Marksist bilmeden edemez. Böyle bir iktidarın işçiler için neleri sağlayacağı yanında, köylülük için de neleri sağlayacağı bilinmek zorundadır. Eğer proletaryanın, verili aşamada temel istem ve çıkarları, siyasal özgürlüklerin elde edilmesi ve bağımsızlık ise, köylülüğün istemi de topraktır. Köylülüğün örgütsüz ve siyasal partisine sahip olmaması koşullarında "toprak istemi"ni açık biçimde ortaya koyamamasından yararlanarak, nesnel bir gerçeğin üstünden atlamak ya da biçimsel bir sorun haline getirmek, proletaryanın ittifaklarını bozmak demektir. Hele ki bunu, suni dengenin mevcut olduğu bir ülkede, yani halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepki ve memnuniyetsizliklerini açık biçimde ortaya koyamadıkları bir ülkede ileri sürmek yanlıştır, makyavelizmdir. Bu unutularak, proletaryanın demokratik halk devriminde öncülüğünü, sadece kendi çıkarları açısından ele almasını ve diğer halk sınıflarının sorunlarını, ancak bunların kendi çıkarlarıyla çakıştığı oranda ele alacağını ileri sürmek ya da bu tür sonuçlar doğurucu yaklaşımlar içinde olmak, proletaryayı müttefiklerinden ayırmakla özdeştir. (Troçkizm, son tahlilde bunu yapar.)
Demokratik halk devriminin kapsamından, "özsel"lik adına toprak devrimini çıkarmak ya da ikincil kılmak, üstelik bunu ne olduğu belirsiz bir "toprak sorunu" ile yer değiştirmek, proletaryanın demokratik halk devrimindeki ittifaklarını özsel değil, biçimsel ve sözel düzeye indirmektir. Hangi biçimde olursa olsun, demokratik halk devriminin gündemde olduğu ülkelerde, toprak devrimini ve köylülüğün devrimdeki rolünü azaltıcı her türlü anlayış yanlıştır. Bu anlayışlar, proletaryaya, tek başına kaldıramayacağı kadar yük yüklemekle ve köylülüğün devrimci potansiyelini küçümsemekle özdeştir.
"İhtilalci insiyatiften yoksun olan bütün sağ oportünistler ve pasifistler de, daima görünüşte proletaryaya sıkı sıkı sarılarak, köylü kitlelerinin devrimci potansiyelini azımsayarak, pasifizmlerine ideolojik kılıf bulmaya çalışmışlardır."[41]
İşte hepsi bu.
Yukarda ele aldığımız savlarında "BDS" "mücadelenin anti-oligarşik, yani sınıfsal yanının ulusal yanına göre ağır basmasından" söz etmesi de, diğer bir kafa karışıklığı ürünüdür.
Bakın Kesintisiz Devrim II-III'de Mahir yoldaş ne diyor:
"Ülkemizdeki baş çelişki oligarşi ile halkımız arasındadır. (Bunun pratikteki görünümü, halkın devrimci öncüleri ile oligarşi arasındadır). Oligarşi içinde bizzat emperyalizm yer aldığı için devrimci savaş sadece sınıfsal planda yürümeyecektir. Savaş, sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir. Şüphesiz oligarşik devlet cihazının militarize gücü yetersiz kalıp, Amerikan ordularının açıkça savaş içinde yer almasına kadar, sınıfsal yan ağır basacaktır."[42] (abç)
Görüldüğü gibi, "BDS"nin çıkış noktası ile Kesintisiz Devrim II-III'de ortaya konanların çıkış noktası farklıdır ve "BDS"nin tüm süreç için mutlaklaştırdığı durum, Mahir yoldaşda koşulludur.
Mahir yoldaş ülkemizdeki baş çelişkiyi oligarşi ile halk arasında olduğunu belirlerken, kesin bir uyarı yapmaktadır. Bu uyarısı, baş çelişkinin bu şekilde belirlenmiş olmasının emperyalizmin hegemonyasının ve emperyalizme karşı savaşın unutulması anlamına gelmeyeceğine ilişkindir. Sınıfsal yanın ne zamana "kadar" ağır basacağını belirleyen Mahir yoldaş, bunu, ulusal yanın ağır basacağı koşulları belirleyerek ortaya koyar. Buradaki ölçüt, oligarşik devlet cihazının militarize gücünün, devrim güçleri karşısında "yetersiz" kalması durumudur. Böylece sınıfsal yan ile ulusal yan diyalektik bir bütünlük oluşturmaktadır.
Bu kesin belirlemelere rağmen, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunan bir örgüt saflarında "BDS"nin, "mücadele"nin bütünü için sınıfsal yanın "ağır basacağı"nı neden ve hangi tahlille bağlantılı olarak ileri sürdüğünü tespit etmek çok zordur. Ama bunun anlamı açıktır: Bütün olarak mücadele sürecinde oligarşik devlet cihazının militarize gücü, hiçbir zaman yetersiz kalmayacaktır!
Bu iddia temelden sakat ve yanlıştır. "BDS" açısından ise, hiçbir şey ifade etmez. "BDS" bunun anlamını bilmeden ileri sürmüştür. Ama biz pratik açısından da önemli olan bu konu üzerinde birkaç söz söylemek istiyoruz.
Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına doğrudan müdahalesi, bazı uluslararası konjonktürlerde gerçekleşmeyebilmektedir. Özellikle III. bunalım döneminde, yeni-sömürgecilik uygulamalarının güçlü olduğu yerlerde güçlü merkezi otoriteler yaratılmıştır. Ancak 1975 Vietnam yenilgisi emperyalizmin askeri müdahalelerinin önüne, Amerika ve Batı-Avrupa'daki kamuoyunun tepkisini de getirmiştir. Genel olarak söylersek, devrimciler için elverişli uluslararası konjonktürler, emperyalist orduların devrimci savaşta bizzat yer almalarını engelleyebilmektedir. Ama bu tür konjonktürlerin önceden hesaplanması olanaksızdır ve hiçbir devrimci örgüt stratejik planlarını bu tür konjonktürel gelişmeleri esas alarak yapmaz ve yapamaz. 1959 Küba Devrimi'nde olduğu gibi, 1979 Nikaragua Devrimi'nde de Amerikan emperyalizmi doğrudan müdahalede bulunamamıştır. Ancak bunlardan kısa bir süre sonrasında, 1965'de Vietnam'a ve 1989'da Granada'ya doğrudan müdahalelerde bulunmuştur. Aynı şekilde Nikaragua'ya iktidarın ele geçirilmesinden sonra Contra güçleriyle müdahalesini sürdürmektedir.
Bu gerçekler unutularak, sınıfsal yanın ağır basmasını olmadık yerlerde ortaya koymanın getirecekleri açıktır. Emperyalizmin devrimci savaş karşısında, açık bir biçimde yer almayacağını öngören hiçbir devrim anlayışı başarılı olamaz. Kır-şehir ilişkisi söz konusu olduğunda "diyalektik bütünlük"ü işine geldiği gibi ele alan ve somut duruma "göre" temel-tali ilişkisinin belirleyiciliğinden söz eden "BDS"nin, bu kez bunu unutması (!) sanıyoruz, "ağır basan yan ikincil yan" sözleri ile "temel yan-tali yan" ifadelerinin aynı şeyleri ifade ettiğini anlayamamasından kaynaklanmaktadır.
Bir kez daha yineleyelim:
Ülkemizde ve tüm geri-bıraktırılmış ülkelerde, devrimci savaş, sadece sınıfsal planda yürümeyecektir. Savaş, sınıfsal ve ulusal planda birlikte yürüyecektir. Bu iki yan savaşın başından itibaren gündemdedir. III. bunalım döneminde, emperyalizm işgalini gizlemiş ve bizatihi oligarşinin içinde yer almaktadır. Dolayısıyla anti-oligarşik mücadele ile anti-emperyalist mücadele birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Ancak sınıfsal yan ile ulusal yan birbiriyle eşdeğerlilik içinde değillerdir. Oligarşik devlet cihazının militarize gücü yetersiz kalana dek, sınıfsal yan ağır basacaktır. Emperyalizmin müdahalesi, elverişli uluslararası konjonktüre bağlı olarak açık askeri güç kullanımı düzeyinde gerçekleşmeme olasılığı mevcuttur. Ancak bu durum konjonktüreldir. Emperyalizm, niteliği gereği, hiçbir zaman kendi pazarlarını yitirmesi karşısında kayıtsız kalamaz. Hele ki, III. bunalım döneminde ekonomisini askerileştirmiş bir emperyalizmin saldırgan özelliği çok daha fazla güçlenmiştir. [6*]
"BDS"nin II. Sağ-sapmayla altıncı ortak noktası ise, Öncü Savaşına ilişkindir.
Önce bu konuda II. Sağ-sapmanın ne dediğine bakalım:
"Siyasal tecrit, siyasal zorun meşruluğunu sağlayan kurumların fonksiyonlarının açığa çıkartılması, bu kurumların işlemez hale getirilmesi ve böylece siyasal zorun açık askeri zor biçimine dönüştürülmesi demektir."[43]
Bu belirlemeyi "eleştiren" "BDS" şöyle demektedir:
"Oligarşinin parlamento vs. gibi kurumlarının yüzünün açığa çıkartılması, suni dengeyi kırma görevinde temel bir rol oynamaz. Ayrıca bu kurumların niteliklerinin açığa çıkarılması bir görev olsa bile bu kurumların işlemez hale getirilmesi diye bir tespit, siyasi tecridi sağlama görevi olarak karşımıza çıkarılamaz."[44] (abç)
Ama biraz ötede şunları da kolayca söyleyebilmektedirler:
"Bu (siyasal tecrit-b.n.) oligarşinin askeri kurumlarının, mevcut üretim ilişkilerini koruma görevinin sergilenmesi ve politik kurumların mevcut üretim ilişkilerini yasalarla düzenleme görevinin kitlelere gösterilmesidir."[45]
Eklektizmin kaçınılmaz çelişkisidir bu.
Aynı konuda şu sözler, varılabilecek noktaları gösterecek niteliktedir:
"Kitle pasifikasyonunda (ki temel sorun budur) askeri biçimde maddeleşmenin temel, parlamento vs. Gibi kurumların tali olması demektir ... Bu, oligarşinin ve mevcut üretim ilişkilerinin niteliğinin zorunlu sonucudur. Burjuvazi genel olarak üretim ilişkilerini koruyabilmek, uyguladığı zorunu gizleyebilmek için, çeşitli kurumlarını harekete geçirir."[46] (abç)
İlker yoldaşın yazısından bazı sözcüklerin burada "fon" olarak kullanılmasını bir yana bırakırsak, II. Sağ-sapma ile birlikte "kurumlar" a bakışları bu kadardır: Oligarşinin uyguladığı zoru gizleyebilme fonksiyonu. Oysa "BDS"nin bu tanımlamasının II. Sağ-sapmanın bu kurumların oligarşinin siyasal zoruna "meşruluk sağlama" fonksiyonu ile bir farkı yoktur. Çünkü "meşruluk", din, örf ve adetlere uygunluk yanını bir tarafa bırakırsak "yasalara uygunluk" demektir. Yani bir şeyin "meşruluğunun" sağlanması, onun yasalara uygun olması ya da yasal bir dayanağının bulunması demektir. Burada toplumsal düzen ve üstyapı ilişkileri söz konusu olduğundan, yasallığın toplumsal ve sınıfsal özelliklerinden de söz etmek gerekir. Ancak bunlar "BDS"nin "bildiği şey"ler olmadığı için değinmeyeceğiz. "BDS"yi ilgilendiren sadece "gizlemek"tir. Tabi böyle olunca da, bir devletin uyguladığı zorunu nasıl gizlediğini de belirtmek gerekir. Bunun da tarihsel olarak hukuktan ibaret olduğu açıktır. Yani II. Sağ-sapmanın söylediğinden başka bir sonuç çıkmamaktadır.
Devlet aygıtının, yani egemen sınıfın bu baskı, zor aygıtının böylesine sıradan ele alınışı "BDS"nin tüm hatalarının da kaynağı olarak ortaya çıkar. Söz konusu olan devlet kurumları olduğundan bunları "askeri kurumlar-politik kurumlar" diye geçiştirmek de olanaksızdır. Marksist devlet teorisi hakkında az çok bilgisi olan herkes, konunun bunca basit ve sıradan olmadığını pekâlâ bilir. (Bu konu başlı başına bir yazı konusu olacak kadar geniştir. Burada bunun ayrıntılarına girmeyeceğiz. Ancak daha geniş bilgi için "Gramsci Üzerine" adlı incelememize bakılabilir.)
İşte "BDS" ile II. Sağ-sapmanın belli başlı ortak noktaları bunlardır. Eklektik bir anlayışın bu türden ortak noktalar içermesi kadar doğal bir şey de olamaz. Ancak yanlış ve yadırgatıcı olan, tüm bunların örgütümüzün stratejik çizgisini değiştirmeye kalkışan ve bu girişimlerini başaramayınca örgütten ayrılan sağ-sapmanın temel teorik tezleri ile olan ortaklıktır. Bu da "BDS"deki eklektizmin ağır basan yanının sağ-sapma olmasını ifade etmektedir.
HALK SAVAŞI VE "BDS"
Emperyalist hegemonya altındaki ülkeler devriminde Halk Savaşı zorunlu bir duraktır. Bu temel belirleme, bugüne kadar gerek ülkemizde, gerekse başka geri-bıraktırılmış ülkelerde revizyonistlerin ve oportünistlerin şiddetle karşı çıktıkları temel belirleme durumundadır. Çin Devrimi'yle birlikte Marksist-Leninist literatüre giren Halk Savaşı stratejisi, 1960'lardan itibaren geri-bıraktırılmış ülkelerde devrim stratejisini tanımlayan egemen unsur olmuştur. Mao ve Giap'ın belirlemeleriyle belli bir netliğe sahip olan ve kendisini stratejik bir kavrayış olarak ortaya koyan Halk Savaşı üzerine yapılan her türlü tartışma, tanımlanmış bir Halk Savaşı üzerinden yapıldığı sürece belli bir gelişim gösterebilmiştir. Latin-Amerika'da "uzun halk savaşı çizgisi" (prolonged people's war) olarak da tanımlanan bu anlayış, düşmanın maddi ve teknik üstünlüğü koşullarında, zayıf bir gücün, politik ve moral üstünlüğe dayanarak düşmanını yenmesinin yolunu ifade eder.
Halk Savaşının ne olduğunu tanımlamaksızın yapılacak bir değerlendirme ya da karşı çıkış, ya taraflar arasında geçmişten gelen bir ortak tanımlama birliği olduğunu, ya da karşılıklı bir "sağırlar diyalogu" geliştirilmek istendiğini öngörür.
Bizim açımızdan Halk Savaşından ne anlaşıldığının ortaya konulması, yalnızca Halk Savaşını reddedenlere karşı yürütülen mücadele açısından değil, aynı zamanda Öncü Savaşının ne olduğunun belirlenmesi açısından da önemlidir. Öncü Savaşının en kısa tanımlamasının bile, amacın Halk Savaşını başlatmak için belirlenmişken, amacın, yani Halk Savaşının tanımlanmaması, ya da ne anlaşıldığının ortaya konulmaması, Öncü Savaşının amaçla olan organik ilişkisini ortadan kaldırarak, onu yalın bir amaç haline dönüştürmeyi getirir.
İlkin 1977-Şubat ayında yayınladığımız bir yazımızdaki şu belirlemeyi anımsatmak istiyoruz:
"Öncü Savaşının amacı, geniş halk kitlelerini silahlı mücadeleye kazanmak, yani Halk Savaşını başlatmaktır. Halk Savaşı maddi olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı şartlarda verilir. O halde Öncü Savaşının amacı oligarşinin siyasal tecrididir."[47] (abç)
Aynı konuda Mahir yoldaş şöyle yazmaktadır:
"Devrimimiz Halk Savaşı ile zafere erişecektir. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, içinde yaşadığımız tarihsel durum ve ülkemizin özelliklerinden dolayı, Halk Savaşı Öncü Savaşı aşamasından geçecektir."[48]
Bu belirlemelerin temelini "devrimde Halk Savaşının zorunlu bir durak olması"nın oluşturduğu açıktır. Dolayısıyla III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan, Öncü Savaşı ile Halk Savaşının birbirinden ayrılamayacağıdır. III. bunalım döneminde, Öncü Savaşına dayanmayan bir Halk Savaşı kavrayışı ne kadar hatalıysa, aynı oranda Halk Savaşına bağlanmayan bir Öncü Savaşı kavrayışı da o kadar hatalıdır. Görüntüsel olarak Öncü Savaşı ile Halk Savaşının ilişkisini kabul edip, Öncü Savaşının amacını Halk Savaşının dışında aramak bir sapmayı ifade eder. Öncü Savaşının kendi başına ya da kendi kendine bir amacı yoktur ve olamaz da. Öncü Savaşının amacını ve muhtevasını belirleyen Halk Savaşıdır. Öncü Savaşının amacı işte bu temel ve organik ilişki içinde tanımlanabilir.
Ancak böyle bir belirleme, Halk Savaşının ara aşamalarının belirlenmesi demek değildir. Bir başka deyişle, Öncü Savaşının amacı düzeyinde Halk Savaşının ele alınması, bunun ara aşamalarının bugünden belirlenmesini öngerektirmez. Fakat öte yandan Halk Savaşının ortaya konulmasını, yani Halk Savaşının tanımlanmasını, bunun "ara evreleri tartışılıyor" diyerek yadsımak da, bu belirlemeye dayandırılamaz. "BDS" bu konuda önemli bir hata ve tutarsızlık içindedir:
"Sanırız şimdiden Halk Savaşının ara aşamaları konusunda, kurtarılmış bölgeler nasıl kurulacak, muhtevası ne olacak biçiminde bir araştırma (!) (ünlem işareti "BDS" ye aittir-b.n.) yapmak yararsız olacaktır. Öncü Savaşının gelişimi, Halk Savaşının gelişim çizgisine bakışımızı berraklaştıracaktır. (Buna 'dar deneycilik' denemez)."[49] (abç)
Böyle bir kavrayış içinde olan "BDS", hemen tüm yazı boyunca, Halk Savaşının ara aşamaları ve hatta geçiştirmeye çabaladığı kurtarılmış bölgeler hakkında, gerilla üs bölgeleri hakkında vb. bir dizi beyanda bulunmaktan da geri kalmaz. Bu beyanlarının ciddiye alınabilmesi ise, bizatihi kendi belirlemeleriyle olanaksız kılınmaktıdır. Çünkü, gördüğümüz gibi, bunların bir "araştırmaya" dayanmadığını söylemektedirler. Böylece "BDS"nin Halk Savaşı üzerine, örneğin kır gerilla savaşı Öncü Savaşında değil, Halk Savaşında geçerlidir türünden belirlemelerine yanıt vermek, bunları ciddiye almak, "berrak" bakış açısı olarak değerlendirmek gereksiz olmaktadır. Ama bu basit bir oyundur. "BDS" bir yandan bunu söyleyerek tartışmadan kaçarken, öte yandan ileri geri konuşarak beyanlarda bulunmaktadır. Bizim hiç de böyle bir niyetimiz yoktur. Bu "berraklaşma"mış ama "bilinen" savalarını tek tek ele alacağız.
Bilindiği gibi, örgütümüz, Öncü Savaşı ile Halk Savaşını tek bir s