Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi
ve Devrimci Taktiğimiz


"Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ve Devrimci Taktiğimiz", ilk kez 1987 yılında THKP-C/HDÖ tarafından yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ve Devrimci Taktiğimiz (705 KB)






GİRİŞ


      12 Mart 1971'den 12 Eylül 1980'e kadar ülkemizdeki gelişmeler, değişmeler ve yaşanan olayların doğru bir tahlili, şüphesiz, günümüzdeki devrimci görevlerin saptanması açısından büyük öneme sahiptir. Oligarşinin 12 Eylül darbesiyle, genel olarak sol hareket, özel olarak Marksist-Leninist hareket önemli kayıplara uğramıştır. Ülkemizin özel koşullarının belirlediği bir dönem yaşanmıştır. Ama bu, evrim aşaması çalışmalarının yetersizliğinin ortaya çıkardığı bir "yenilgi dönemi" değildir. Yani evrim-devrim aşamalarının birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı, kapitalizmin iç dinamikle geliştiği bir ülkede görülebilecek olan, öznel ve nesnel koşullar yeterince olgunlaşmadığı bir anda başlatılmış silahlı ayaklanmanın sonucu ortaya çıkan bir yenilgi ile ülkemizdeki durum birbirinden farklıdır. Yine de ülkemiz solunda, evrimci anlayışın (revizyonizm ve pasifizmin) yaygınlığı, klâsik bir yenilgi ortamı yaratmaktan da geri kalmamıştır. Devrimin zaferine olan güvenin sarsılması, bireyciliğin yükselişi, yılgınlık ve tasfiyecilik anlayışlarının gelişmesi, böyle bir ortamı ifade eder. Diyebiliriz ki, ülkemizde, revizyonist ve oportünist anlayışlar gerçek bir yenilgi içindedirler. Ancak bu 12 Eylül sonrasında silahlı devrimci hareketin başarılı olduğu ve kayıplara duğramadığı demek değildir.
      Evet, silahlı devrimci örgütler 12 Eylül sonrasında etkin ve yönlendirici bir güç olamamışlardır. Oligarşinin zor güçleri tarafından kadroların enterne edilmesiyle gerçekleşen bu durum, silahlı devrimci örgütlerin, revizyonizmin ve oportünizmin denetimindeki kitle hareketinin yok edilişi karşısında etkisizleşmesi demektir. Böylece kendiliğinden gelişen süreç önemli bir pasifikasyon ortamı yaratmıştır. Ekonomik-demokratik kitle örgütlerinin (dolayısıyla aynı mücadelenin) revizyonist ve oportünist denetimi ile kitlelerin silahlı devrimci örgütlere duydukları sempati ve güven arasındaki farklılık belirginleşmemiş olduğundan, bu pasifikasyonun nedenleri, kolayca silahlı devrimci mücadelede aranabilmektedir. Bugün her çeşit revizyonizm ve oportünizm, kitlelerin içinde bulundukları durumdan hiçbir biçimde sorumlu olmadıklarını ilan ederken dayanak noktaları işte bu belirsizliktir. Bir milyona dyakın üyeye sahip bir işçi sendikaları konfederasyonunun (DİSK) uzun yıllar denetimini elinde tutmuş ve silahlı devrimci örgütlerin işçi sınıfı içindeki faaliyetini engellemeyi temel görev saymış modern revizyonizm (özellikle T"K"P), bunları yok sayarak, işçilerin 12 Eylül sonrasındaki hareketsizliğinin ve hatta olaylar karşısındaki duyarsızlığının nedeni olarak, Öncü Savaşını yürüten örgütlerin "hatalı kitle anlayışları"na (!) bağlamaları, gelinen noktayı açıkça göstermektedir. Başta öğrenci dernekleri olmak üzere, tüm demokratik "kitle örgütleri"nde egemen olan oportünizmin niteliği, konuyu daha da önemli hale getirmektedir. Lafta Öncü Savaşını savunuyor görünen oportünizmin, pratikte tam anlamıyla modern revizyonizmin çalışma tarzını yürüttüğünü bilenler bile, bugünkü pasifizmin ve revizyonizmin çarpıtmalarından kolayca etkilenebilmektedirler.
      Hemen herkesin silahlandığı ve belli bir oluşum içinde yer aldığı 12 Eylül öncesi ile, "yenilgi"nin sorumluluğunun silahlı devrimci örgütlere mal edildiği 12 Eylül sonrası apayrı iki dünya gibidir. 12 Eylül öncesi olayları bugün tam tersi biçimde ele alınabilinmektedir. (Bazı çevreler bunu 1968'lerden itibaren yapmaktadırlar) Oysa nereden bakılırsa bakılsın, 12 Eylül sonrasında yaşananlar tek bir gerçeği tanıtlamıştır. Bu da, silahlı devrimci örgütlerin ideolojik-politik çizgisinin, yani Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin doğruluğudur. Şüphesiz aynı şey, bu stratejiyi gerçekten benimsemiş örgütlerin pratiği için söylenemez. Kimi zaman deneyimsizlik, kimi zaman eksik kavrayış doğru devrimci çizginin pratiğinde yer yer hatalar yapılmasına yol açmıştır. Stratejinin gereklerinin yerine getirilememesi ve stratejik rotadan sapılması, silahlı devrimci örgütler için bir "yenilgi" yarattığı da açıktır. Ama doğru devrimci çizginin hatalı ve kaba bir kavranışına dayalı bir pratiğin, "yenilgi" için ne derece ölçüt olacağı da açıktır. Bu nedenle diyebiliriz ki, silahlı devrimci hareket gerçek bir yenilgi yaşamamıştır.
      Burada 12 Eylül öncesinin, genel ve özel bir değerlendirmesini yapmayacağız. Ama gerçekler unutularak ya da unutturularak doğru bir mevcut durum tahlili de yapılamayacağı açıktır. "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl" adlı broşürümüzde, 12 Eylül öncesini kendi pratiğimiz açısından ayrıntılı olarak ele aldık. Ve o broşürümüzde, 12 Eylül sonrasındaki gelişmelerin, devrimci unsurlarda ve kitlelerde tüm değerlere, inançlara, yargılara, saptamalara karşı bir güvensizlik yarattığını da ortaya koyduk. İşte bu güvensizlik ortamı, günümüzde temel bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Ve revizyonizm, bu ortama dayanarak ve bu ortamdan beslenerek, geçmişi unutturmak ya da çarpıtmak için olanca gücünü kullanmaktadır. Her zaman olduğu gibi temel hedef, zaman ve mekan kavramlarına dayanarak, kavram kargaşası yaratmak ve Marksizm-Leninizmi revize etmektir.
      Dünya solunda yıllar önce ele alınmış, tartışılmış ve çözümlenmiş pekçok sorun, bugün oportünist tahrifatlarla ülkemiz solunun gündemine sokulmuştur. Ama en büyük saldırı Marksizm-Leninizmin evrensel tezlerine yöneltilmiştir. Geniş bir "anti-Stalinizm" kampanyası başlatılarak, mevcut güvensizlik ortamından beslenen her çeşit çürümüş değerler ve tezler öne sürülmektedir. Bunlar, "yiğittiler", "cesurdular" vb. sözlerle, oportünizmin günahlarını ödeyen devrimcileri kutsayarak yapılmaktadır. Küçük-burjuva bazı sol grupların üyelerinin, bu kutsamayı, büyük bir şevkle kendilerine mal etme çabaları, bu saldırıları desteklemektedir. Oportünizmin bu "yeni" saldırı ve tahrifatları karşısında, genel olarak Marksizm-Leninizm'in, özel olarak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ayrıntılı bir ortaya konuşu zorunludur. Üstelik bu, revizyonizm tarafından körüklenen güvensizlik ortamında yapılmak zorundadır. Öte yandan da silahlı devrimci mücadele sürdürülecektir. Böylesine çok yönlü ve ağır görevlerin ayrıntılı bir ortaya konuşu, devrimci kadrolar için büyük bir öneme sahiptir. İşte bu, broşürümüzün temel konusunu oluşturmaktadır.
      Yıkılmış değerlerin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne mal edildiği ve "yenilgi"nin bu stratejiyi benimsemiş örgütlere bağlanmaya çalışıldığı bir ortamda, "Ne Yapmalı?" sorusunun açık ve net bir yanıtının Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin doğru kavranışı ile mümkün olduğu açıktır. Deneyimlerin ışığında ve bu deneyimlerden çıkan derslerle, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ayrıntılı bir anlatımı, buna bağlı olarak ayrıntılı bir harekât planının yapılması ve pratiğe geçirilmesi, mevcut durumun öne çıkardığı acil görevlerdir. Somut harekât planları ve pratik, şüphesiz ülkemizdeki temel dinamikleri bulma ve bu dinamiklerin gelişim çizgisini saptama olarak durum tahlili, broşürümüzün ikinci konusunu oluşturmaktadır.
      Burada konuları, soyuttan somuta doğru bir rota izleyerek ele alacağız. Bilindiği gibi Marksist-Leninist tahliller, genellikle soyuttan somuta değil, somuttan soyuta gider. Ama ülkemiz solunun durumu özel bir durum yaratmaktadır. Solda var olan teorik keşmekeş nedeniyle, oportünist tahrifat yıllar boyu varlığını sürdürmüştür. Bu yüzden, 1970'lerde olduğu gibi, soyuttan başlayarak, sorunu en başından ele alarak somuta gideceğiz. Bu aynı zamanda, pratikte, çürümüş değerleri egemen kılmaya çalışan oportünist tahrifatları da engelleyecektir. Şüphesiz oportünizmin tahrifatlarını tümüyle ortadan kaldırmaya olanak yoktur. Ama sorunları tam bir açıklıkla ortaya koymak mümkündür ve bu da oportünizmin tahrifatlarını genel olarak etkisizleştirecektir.
      Burada, bazı konulara ya hiç değinilmemiş ya da kısaca değinilip geçilmiştir. Şüphesiz bu belli bir boşluk yaratacaktır. Ama yakından bakıldığında görülecektir ki, bu konular, ya yayınlanmış diğer broşürlerimizde ayrıntılı olarak ele alınmış konulardır, ya da Marksizm-Leninizm'in ustaları tarafından yıllar önce geniş olarak işlenmiş konulardır. Bu nedenle, kendimizi, mevcut durumun öne çıkardığı ve devrimci pratiğimize ilişkin konularla sınırlandırdık. Yine de bu, hiçbir eksik yanın kalmadığı demek değildir. Doğrudan pratiğe ilişkin öyle konular vardır ki, genel bir broşürde yer alması olanaksızdır. Bazı şeyleri çok soyut ya da genel bıraktıysak bu nedenledir.


BİRİNCİ BÖLÜM
POLİTİKİLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ



      Bir siyasal örgütün gerçek niteliğinin, onun eyleminin muhtevasıyla belirlendiğini herkes bilir. Ancak eylemin muhtevasının nasıl belirlendiği, hemen hemen hiç önemsenmeyen ya da daha sık yapıldığı gibi, unutulan bir konudur. Bu da kaçınılmaz olarak eylem biçimlerinin öne çıkmasına ve bunlara bakarak bir örgütün niteliğine ilişkin saptamalar yapılmasına yol açmaktadır.
      Bir devrimci örgütün eylemine yön veren ve belirleyen, onun devrim teorisidir. Devrim teorisi ise, yaşanılan somut tarihsel koşullarda, verili bir ülkede politik iktidarın nasıl fethedileceğinin ve kurulacak yeni iktidarın neler yapacağının teorisidir. Bu boyutuyla devrim teorisi, ulusal ve uluslararası düzeyde somut tarihsel koşulların ayrıntılı bir tahliline dayalı devrim stratejisi ve devrim programını içerir.
      Devrim stratejisi, mevcut politik iktidarın ele geçirilmesinin yolunu, yöntemini, sınıf güçlerinin mevzilenişini kapsar. Daha tam deyişle devrim stratejisi, bir bütün olarak devrimin temel darbesinin yöneltileceği hedefi (stratejik hedef), bu hedefe yönelik olarak devrimci sınıf güçlerinin mevzilenmesini (devrimde sınıfların mevzilenmesi), bu hedefe ulaşmada izlenecek rotayı (stratejik rota) ve kullanılacak yöntemleri (temel ve tali mücadele biçimlerini) içerir.

        Diyebiliriz ki, devrim stratejisi bir kez belirlendi miydi, o, artık tüm süreci yönlendiren temel unsur haline gelir. Somut hareketlerin doğru ya da yanlışlığı, bir eylemin uygun olup olmadığı hep stratejiye bakılarak saptanır. Bir başka deyişle, doğru bir devrim stratejisi, tüm devrim sürecine damgasını vuran bir kılavuz, bir hareket tarzıdır, temel ölçüttür.
      Devrimci bir örgütün devrim programı ise, mevcut politik iktidarın parçalanarak ele geçirilmesiyle kurulacak devrimci iktidarın programıdır. Bu da, tıpkı devrim stratejisi gibi, somut tarihsel koşulların ayrıntılı bir tahlilinden çıkar. Devrim programı, devrimci gücün mevcut iktidara alternatif bir politik güç olmasının olmaz-sa-olmaz koşuludur. Bu nedenle program (asgari ve azami program olarak) mevcut ekonomik, toplumsal ve siyasal düzene karşı ve bu düzenin yıkılmasının amacı olarak ortaya çıkar. Bu amaç (programın gerçekleştirilmesi), aynı zamanda kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi çalışmasının çerçevesini oluşturur.
      Devrim teorisinin bu iki unsuru, yani strateji ve program, tüm mücadele sürecinde devrimci örgütün eyleminin muhtevasını belirler.
      Marksist-Leninist bir örgüt olarak THKP-C/HDÖ, temelleri "Kesintisiz Devrim II-III"de ortaya konulmuş Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni, ülkemizde bugünkü devrim aşamasının stratejisi olarak benimsemiştir. Bu strateji, herşeyden önce, ülkemizin tarihsel koşullarının tahlilinden yola çıkarak, demokratik halk devriminin, daha tam deyişle, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin stratejisidir.
      Ülkemiz emperyalizmin hegemonyası altında bulunan ve yeni-sömürgecilik yöntemleriyle geliştirilmiş çarpık bir kapitalist ekonomiye sahip, burjuva anlamda demokratik hak ve özgürlüklerin bulunmadığı geri-bıraktırılmış bir ülkedir. İç dinamik, çarpıtılarak dış dinamiğe (emperyalizm) tabi kılınmış ve bu dış dinamikle "yukardan aşağı kapitalizm" geliştirilmiştir. Bu gelişme ülke içinde merkezi otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. (Oligarşik yönetim)         Böyle bir ülkede proletarya partisinin ilk ve yakın hedefi sosyalist devrim olamaz. Herşeyden önce sosyalist ekonominin gerektirdiği gelişmelere ulaşılabilinmesi için, kaldırılması gereken engeller vardır. Bu engellerin başında ülkenin iç dinamikle gelişmesini engelleyen emperyalizmin işgali gelir. Yine alt-yapıda büyük ölçüde tasfiye olmuş olsa da, varlığını sürdüren feodal ilişkiler diğer bir engel olarak ortaya çıkar. Ayrıca oligarşik yönetim, ülkede —burjuva anlamda da olsa— demokratik hak ve özgürlüklerin oluşmasına, gelişmesine ve kullanılmasına engel oluşturarak, toplumun gelişimini frenlemektedir. Bu nedenle bağımsız ve demokratik bir ülke yaratmak, bugünkü tarihsel evrede proletarya partisinin ilk ve yakın hedefi olmaktadır. Böyle bir ülke, geniş halk kitlelerinin gerçekleştireceği bir devrim olmaksızın yaratılamaz. Bu devrim, son tahlilde, burjuva demokratik muhtevada da olsa, çağımızda devrimciliğini yitirmiş olduğundan bizzat burjuvazi tarafından ve onun öncülüğünde yapılamaz. Bu görev, tüm çağların en devrimci sınıfı olan proletaryaya düşmektedir. Proletarya, kendi partisinin yönetimi altında, emperyalizme ve oligarşiye karşı, başta köylülük olmak üzere tüm halk kitlelerini harekete geçirmek ve demokratik halk devriminde onlara öncülük yapmak göreviyle karşı karşıyadır. Ama proletarya, hiçbir zaman bu devrimin kazanımlarıyla yetinemez. O insanlığın gerçek ve tam kurtuluşuna ulaşmak için devrimi kesintisiz kılar ve sosyalist devrimi gerçekleştirir.
      Ülkemizde anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin nesnel koşulları mevcuttur. Tam anlamıyla olgun olmasa da var olan milli kriz bunu ifade eder. Devrimin olabilmesi için nesnel koşulların mevcudiyeti yeterli değildir; ayrıca devrimi yapacak bir güç olmalıdır. Bu güç ise, bilinçlenmiş ve örgütlenmiş halk kitlelerinden oluşur. Böyle bir güç, merkezi bir önderliğe sahip olmaksızın, güçlerini belli noktalarda yoğunlaştıramaz, güçler arasında eşgüdüm sağlayamaz. Bu merkezi önderlik de politik bir örgüt demektir.
      Diyebiliriz ki, ülkemizdeki devrimci mücadelenin zafere ulaşabilmesi için devrimci bir öncünün mevcudiyeti ve kitlelerin bilinçli ve örgütlü olması şarttır. Kitleleri bilinçlendirmek, örgütlemek ve harekete geçirmek, doğrudan devrimci öncünün amaçlarını belirler. Devrimci öncü için ilk sorun, bu amaca nasıl ulaşılacağını belirleme sorunudur. Devrimci öncü, kitleleri nasıl bilinçlendireceğini, nasıl örgütleyeceğini ve hangi biçimde harekete geçireceğini saptamadan, doğru, tutarlı ve kararlı bir mücadele yürütemez.


I.
POLİTİKİLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ
ve HALK SAVAŞI



      Hangi durumda olursa olsun, ilk belirlenecek şey, verili bir güçle düşmanın nasıl yenileceği, zafere nasıl ulaşılacağıdır. Bu ise, doğrudan doğruya devrimci güçler ile düşman güçleri arasındaki ilişki tarafından belirlenir (güçler dengesi). Anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, düşmanın zorla (devrimci şiddetle) yenilgiye uğratılması zorunludur. Bu zorunluluk devrimci bir savaşın yürütülmesi demektir. Maddi ve teknik olarak güçlü emperyalizm ve oligarşiye karşı kitlelerin savaşı bir Halk Savaşı olmak zorundadır. Kısa ya da uzun bir Halk Savaşı verilmeden, emperyalist işgalin sona erdirilmesi ve oligarşik yönetimin yıkılması söz konusu olamaz.
      Ülkemizde bir dönem, tartışmasız kabul edilen bu zorunluluk, oportünizm tarafından her yönden tahrif edilmiş ve revizyonizmin ideolojik etkisiyle unutturulmuştur. Bu nedenle bu konuyu biraz açalım:
      Bir ülkede mevcut toplumsal düzenin değiştirilmesi nasıl mümkün olabilir? Herşeyden önce bu soru yanıtlanmak zorundadır. Bir toplumsal düzen, eğer tarihsel olarak geri ise, yani üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki antagonizma kazanmışsa değiştirilebilinir. Bu nesnel koşulların olduğu bir çağda, bizim gibi "yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile, az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde ... şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu" (Che) yaratır. (abç) (Bu durum ifadesini suni denge kavramında bulur) Ancak bu barışçıl mücadeleyle, egemen sınıfların ve emperyalizmin ülkede köklü bir değişikliği "kabul" etmesi ve bu değişikliği yapacak güçlere politik iktidarı yasal yollarla devretmesi olanaksızdır. Bu, dünyada tüm gerçek halk devrimlerinin öğrettiği bir gerçektir. Tersi bir düşünce, halk kitlelerinin sırtından geçinen ve bunun bilincinde olan sömürücülerin "insan olduklarının bilincine" ulaştırılmasından öte bir değer taşımaz. Çünkü bu sömürünün nesnelliğinin unutulması demektir. Her zaman üretim ilişkileri, tek tek bireylerin ve sınıfların iradelerinden bağımsızdır ve insanlar bu ilişkilerindeki konumlarına göre hareket ederler ve buna uygun bilince sahiptirler. "İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez, tam tersine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler". (Marks) Küçük bir azınlığın büyük halk kitlelerinin üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmanın tek yolu şiddete dayalı bir devrimle mümkündür.
      Toplumların tarihinin gösterdiği gibi, "yeni bir topluma gebe olan her toplumun ebesi şiddettir". Egemen sınıfların varlıklarını korumak için kullandıkları zor karşısında, ezilen sınıfların yapabilecekleri ilk ve tek şey bu zoru alt etmektir. Sözün özü, gerçek bir halk hareketinin zaferi, onun bir devrim yapmasıyla mümkündür ve devrim bir zor eylemidir.
      Bu gerçek, yani devrimin kaçınılmazlığı ve zorunluluğu, bir adım ötede bunun nasıl yapılacağı sorusunu gündeme getirir. Bugün ülkemizde bu soruya verilen yanıtları iki ana bölümde toplamak mümkündür:
      Genellikle modern revizyonistlerin (T"K"P, TİP vb.) bu soruya yanıtını, yani devrim anlayışlarını "sovyetik tip ayaklanma" olarak formüle etmek mümkündür. Bu anlayış, şehirleri temel alan bir çizgi oluşturur. Bu çizgiye göre, ülkemizdeki politik güçler, kitle haberleşme araçları şehirlerde merkezileşmiştir; ülke nüfusunun büyük bir bölümü şehirlerde oturmaktadır; devrimin (isterse sosyalist devrimi ilk hedef olarak kabul eden revizyonistler olsun) temel gücü proletarya olacaktır ve proletarya şehirlerde bulunmaktadır.
      Ülkemizde kapitalizmin egemen olduğunu kanıtlamaya yönelik tahliller, son tahlilde, şehirlerde bir ayaklanma başlatarak politik iktidarın fethedileceğini ve sonra devrimin kırlara taşınacağını ileri sürmeye yönelik olarak kullanılır. Bunların en büyük dayanağı Rusya'daki Ekim Devrimi'dir. Ülkede silahlı ayaklanmanın nesnel koşullarının mevcut olmadığını bildikleri için de, günlerini sendikal çalışmayla, burjuva muhalefetiyle ittifak yolları aramakla geçirirler. Bu kesimin şiddetle karşı çıktığı devrimci saptama ise, milli krizin —olgun olmasa da— sürekli mevcudiyetidir.
      Ayaklanma stratejisi, ülkenin belli başlı kentlerinde —"sinir merkezleri"— nesnel ve öznel koşulların olgunlaştığı bir anda başlatılacak bir kitle hareketiyle iktidarın fethini öngörür. Burada silahlı ayaklanmanın yanında, ikincil olarak başka savaş biçimlerinin gündeme gelmesi önemli değildir. Diğer silahlı aksiyon yöntemleri, silahlı ayaklanmayı geliştirmek ve geciktirmemek koşuluyla kullanılır, yani talidir. Bizim gibi emperyalist hegemonya altında bulunan (açık ya da gizli işgal) bir ülkede, büyük kentlerde başlatılacak bir silahlı ayaklanma, ilk anda kentlerin iç denetimini sağlasa bile, gerek emperyalist orduların müdahalesi, gerekse kırsal alanlardan gelen karşı-devrimci güçlerin saldırısı karşısında iktidarı uzun süre elde tutamaz. Ekim Devrimi'nden bugüne yaşanmış devrim deneyimleri bunu açıkça kanıtlamıştır. Örneğin, Komintern'in direktifiyle 1927'de Çin'de başlatılan ayaklanmalar (Kanton, Güz Hasatı vb.), şehir merkezli bir stratejinin, ayaklanma yönteminin yanlışlığını gösterir. Keza İspanya İç Savaşı (özellikle Madrit savunması), bir ya da birkaç şehirde iktidarın ele geçirilmiş olmasının yeterli olamayacağını göstermiştir. Daha tek bir şehrin denetimini bile ele geçirmeden yenilmiş sayısız ayaklanma girişimleri, dünyanın pek çok yerinde görülmüştür.
      Bu gerçekleri çok iyi bilen revizyonistler düşmanı alt edebilecek ve şehirlerin fethini sağlayacak silahlı gücü, kitlelerin dışında bulmaya yönelirler ve ilk buldukları güç de ordu olur. Burjuva muhalefetiyle ittifak, son tahlilde, mevcut ordunun iktidara el koymasını —ama "sol" adına— sağlama çabasından başka birşey değildir. Ülkemizde bunun pek çok örnekleri görülmüştür. Özellikle bugün, silahlı devrimci örgütleri dolaylı olarak karalamaya yönelik 12 Mart değerlendirmelerinde "unutturulan" bir örnek ise Zeki Baştımar'ın Genel Sekreterlik'i altında T"K"P'nin 9 Mart 1971'deki "sol cunta" ile olan ilişkisidir. Bu öylesine bir ilişkidir ki, T"K"P'nin Genel Sekreteri'nin, aynı gün Karadeniz kıyılarına gelerek, Ankara'daki iktidarı almaya hazırlanmasına yol açabilmiştir. Keza Arap ülkelerinde Baas rejimlerine verilen destekler de, aynı stratejinin gerçekleşme olanağının hiç olmamasının ürünüdür.
      Düşmanın askeri gücü karşısında zaferi sağlayabilecek bir halk silahlı gücü, ancak ve ancak kırlarda oluşturulabilir. Kırların coğrafi yapısı, genişliği ve toplumsal yapısı böyle bir gücün oluşması ve gelişmesi için uygun manevra olanakları sağlar. Kırlar, emperyalizmin ve oligarşinin güçlerinin görece zayıf olduğu yerlerdir. (Zincirin zayıf halkası esprisi) Kırları temel alarak oluşturulacak bir silahlı halk gücü ve onun mücadelesi ise, bu niteliğine bağlı bir rota izleyeceği açıktır ve bu rota kesinlikle ayaklanmayı temel almaz. İşte bu yol, Halk Savaşının zorunluluğu ile, devrimde zorunlu bir durak oluşuyla çakışmaktadır.
      Halk Savaşı, genel bir deyim olarak halkın savaşıdır, ama tüm halk (kitle) savaşları Halk Savaşı olarak ifade edilemez. Halk Savaşının ayırıcı özelliği, maddi ve teknik olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı koşullarda Halk Ordusu tarafından yürütülen bir savaşın stratejisini ifade etmesidir. Mao ve Giap'ın yapıtlarında ayrıntılı olarak ortaya konan bu strateji, literatürde Uzun Halk Savaşı Çizgisi ya da Stratejisi olarak ifade edilir. (Günlük kullanımda bu ifade Halk Savaşı olarak kısaltılmıştır.)
      Halk Savaşı, devrimcilerin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında sağladıkları siyasi üstünlük temelinde yürütülür. Bu herşeyden önce, savaşın uzatılmış (uzun) savaş olmasının kaçınılmaz önkoşuludur. Bir başka deyişle, halk kitleleri devrimci değişim isteğini ortaya koyacak durumda değilken uzatılmış bir savaş yürütülemez. Halk Savaşı düşmanın maddi ve teknik üstünlüğü karşısında insan unsurunun öne çıktığı ve belirleyici olduğu bir savaştır. Halk Ordusu sürekli olarak gelişmeden, yani halk kitleleri devrim saflarına artan oranda katılmadan, düşmanın silahlı gücünü yenmek olanaksızdır. Diyebiliriz ki, mutlak siyasi üstünlüğün sağlanması, halk kitlelerinin, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin siyasal karar ve girişimlerini desteklemediği, ama öte yandan devrimcilerin (şüphesiz bu bir örgütlü güçtür) siyasal çözümlerini ve kararlarını desteklediği ve hepsinden önemlisi, bu doğrultuda harekete geçtiği durumdur. Bu da, genel olarak kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi görevi ile çakışır.
      Halk Savaşı, kırları temel alan bir savaştır. Bu, şehirlerin önemi olmadığı ya da önemsenmediği demek değildir. Bu Marksist-Leninist bir formülasyondur.

        Halk Savaşı çizgisi, kırları ve şehirleri diyalektik bir bütün olarak ele alan ve her iki alanda da savaşılan bir mücadelenin çizgisidir. Ancak uzun dönemli olarak, yani devrim sürecinin bütünü açısından (stratejik) kırlar temeldir ve şehirler kırlara tabidir, talidir. Kır ve şehrin bu konuş tarzı, çoğu zaman kelime yorumuna tabi tutularak mekanik biçimde yorumlanmaktadır. Temel-tali ilişkisi diyalektik bir ilişkidir ve bir bütün oluşturur. Devrim sürecinin bazı dönemlerinde şehirler ön plana geçebilir, yani bazı dönemler temel haline gelebilir. Ancak bu sürecin bütünü açısından temeldir anlamına gelmez. Bilinçli ve örgütlü bir mücadele geleneğinin olmadığı ülkemizde mevcut olan kavram kargaşası bu diyalektik ilişkinin karıştırılmasına yol açmaktadır. Öyle ki, kimileri "madem ilişki diyalektiktir, öyle ise somut durumlara göre temel-tali ilişkisi değişecektir" diyerek, planlı, programlı ve örgütlü bir mücadelenin yerine, kendiliğindenciliği koyabilmektedirler. Sözcüğün tam anlamıyla, iflah olmaz amatörlerin anlayışı olan bu değerlendirme, gerçek bir savaş bilincine ya da deneyimine sahip olunmamasıyla çakışır.
      Bir savaş —devrimci olsun, olmasın— iki silahlı gücün karşılıklı hareketidir. Ve her silahlı güç, savaşın kurallarına bağlı olarak, düşman gücünü nasıl yenebileceğini planlar ve buna uygun harekâtlar düzenler, manevralar yapar, güçlerini mevzilendirir vb. Savaşın ciddi bir iş, bir sanat olduğunu kavrayamamış bireylerin her akıl yürütmesi, kaçınılmaz olarak savaş gerçeği ile çatışacaktır. Hiçbir ciddi ve gerçek siyasal örgüt, belli bir komuta merkezi olmadan var olamaz ve bu komuta merkezinin saptadığı plan ve program olmadan var olamaz ve amacına ulaşamaz. Eğer bir yerde plan ve programdan (genel olarak devrim teorisinden) söz ediliyorsa, orada, örgütsüz değil, örgütlü bir mücadele; kendiliğindencilik değil, bilinçli eylem söz konusudur. Burada da, sürecin bütünü açısından, temel-tali, birincil-ikincil durumlar, görevler, güçler, mücadeleler vb. olacaktır. Bu devrimci mücadelenin ABC'sidir.
      Halk Savaşını yürütecek örgüt, bunun planlarını yapmadan savaşa giremez ve zafere ulaşamaz. Bu da uzun vadeli olarak görevleri, hedefleri saptamak, buna yönelik güçlerin düzenlenmesini gerçekleştirmek (mevzilenme) demektir. Bunlar, "her mücadele biçimi gerektiğinde kullanılır" ya da "hiçbir mücadele biçimi ilke olarak reddedilmez" türünden soyutlamalardan ve oportünist manevralardan farklıdır. Gerçek bir savaş örgütü, hiçbir devrimci mücadele biçimini ilke olarak da, somut olarak da reddetmez, ama ciddi bir savaş örgütü, hangi mücadele biçiminin ne zaman, nerede ve nasıl kullanılacağını saptayan ve buna göre savaşan örgüttür. Aynı biçimde Halk Savaşında kır ve şehrin birlikte ve birleşik olarak ele alındığını yinelemek yeterli değildir; sorun, kır ve şehrin diyalektik bütünlüğü içinde, temel güçlerimizi nerede toplayacağımızı, düşmanla temel olarak nerede savaşa girişeceğimizi ve onlara temel darbemizi nerede vuracağımızı saptamaktır. İşte bunlar "kırlar temeldir" formülasyonu ile, belli bir çözümlemeye ulaşmıştır.         Bu devrimci tesbitlerden çıkan sonuç, stratejik olarak, kırların temel olacağıdır. Bu tespit, her çeşit revizyonizm ve oportünizmin şiddetle karşı çıktığı bir tesbittir. Onlar, sorunun bu çözümlenişine, "herşeye namlunun ucundan bakıldığını" ileri sürerek karşı çıkarlar. Onlara göre, silahlı savaş, teknik ve taktik bir sorundur. Bunların bu değerlendirmeleri, teslimiyetçiliğe ideolojik kılıf geçirmekten başka birşey değildir.
      Savaşı ve silahlı güçlerin örgütlenmesini teknik ve taktik bir sorun olarak görmek, düşmanın zor güçlerinin niteliğini ve amacını hiç dikkate almamakla eşdeğerdir. Emperyalizm ve oligarşi, siyasal zoru kullanarak, halk kitlelerini baskı altında tutmakta ve kendi düzenlerine karşı hareketleri bu zor ile yok etmektedir. Bu siyasal zor, hiçbir biçimde, konjonktürel değildir ve bu nedenle de taktik nitelik taşımaz. Bu siyasal zor uygulaması, egemen sınıfların baskı aygıtının (devlet) niteliğinden kaynaklanır ve özseldir, süreklidir.
      Daha önce, devrimin zorunluluğunu ele alırken belirttiğimiz gibi, egemen sınıflar, egemenliklerini kendiliğinden ve barışçıl yollarla terk etmezler. Egemenliklerini "normal" yollardan (yasal biçimler altında ve yasalara dayalı olarak) sürdürme olanağını yitiren her sömürücü sınıf, varlığını korumak için artan oranda zora, şiddete başvurur. Bu, verili bir toplumda egemen sınıf için bir var oluş sorunu olduğundan, hiçbir biçimde geçici ya da taktik bir sorun değildir. Buna itiraz olarak tek söylenebilecek şey, ülkemizdeki egemen sınıfların ve emperyalizmin zora, şiddete (çoğu zaman yasal örgüsünden sıyrılmış olarak) başvurmadığı olabilir. Bu ise, uzun boylu değerlendirmeye gerek göstermeyecek kadar saçma bir iddiadır ve bu ülkede yaşayan herkes bunu açıkça bilmektedir. Kim ki, silahlı savaşı (bunun politik içeriğini şimdilik bir yana bırakıyoruz) taktik bir soruna indirgiyorsa, o, düşmana teslim olmaktan, oligarşinin zor güçleri karşısında halk kitlelerini silahsız bırakmaktan öte birşey yapmıyor demektir.
      Halk Savaşında kırların temel olması, diğer alanların ihmal edilmesi demek değildir. Şehirler, özellikle büyük kentler ve kasabalar, düşmanın komuta organlarının, egemenlik ve baskı araçlarının yoğunlaştığı politik, askeri, ekonomik ve kültürel merkezlerdir. Buralarda düşman kırsal alanlara göre daha güçlü olmakla birlikte, politik olarak buralarda da zayıftır. Düşman, uzun dönemde, herşeyden önce kasabaları (ilçeleri) devrimci savaşa karşı yürüttüğü saldırgan savaşı için bir art-bölge olarak kullanmak durumundadır. Bu nedenlerle şehirlerdeki devrimci savaş önemlidir. (Birleşik devrimci savaş esprisi)         Giap'ın bu sözleri, Lenin'in "ciddi olarak savaş sürdürmek için, güçlü ve örgütlü bir arka cepheye ihtiyaç vardır" değerlendirmesiyle aynılık taşır. İşte kırların temel alınması, bu güçlü arka cephenin yaratılmasına da olanak sağlar. Bu arka cephe, aynı zamanda, iktidarın parça parça alınması, adım adım zafere ulaşılması demektir. Gerilla üs bölgeleri, kurtarılmış bölgeler Halk Savaşının arka cepheleridir ve aynı zamanda halk iktidarının oluşturulmaya başlandığı ve oluşturulduğu yerlerdir.
      Ülkemizde Halk Savaşına karşı çıkanların bir itiraz noktası da burasıdır. Onlara göre, ülkemizde, Çin ve Vietnam'da olduğu gibi bir Halk Savaşı verilemez. Çünkü, bu ülkelerde Halk Savaşı, kurtarılmış bölgelere dayanılarak yürütülen bir savaş olmuştur; kısacası, kurtarılmış bölgeler yaratılmadan Halk Savaşı verilemez demektedirler. Onlara göre, ülkemizin somut tarihsel koşullarında kurtarılmış bölgelerin yaratılması olanaksızdır. Halk Savaşını reddedenler içinde az çok ciddiye alınabilecek bu anlayışa göre, "Mao'nun belirttiği gibi" "kızıl siyasi iktidarın" (kurtarılmış bölgeler) kurulabilmesi için, ilk şart "beyaz rejimin savaş içinde olması"dır. Bu ise, güçlü merkezi otoritenin bulunmadığı ve yerel devletçiklerin egemen olduğu I. ve II. bunalım dönemindeki sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri için geçerlidir. Yine bu anlayışa göre, —"Giap'ın da belirttiği gibi"— kurtarılmış bölgeler yaratılması (ve kırların temel olması) için, kırsal alanlarda kendine yeten bir ekonomi (otarşik yapı) olması şarttır. Aksi halde, bu bölgeler kuşatma altında, açlıkla yok olmak durumunda kalır. Bu ise, yani otarşik bir ekonomi sadece feodalizmin egemen olduğu durumlarda görülür ve ülkemizde kapitalizm egemen olduğundan, tüm otarşik yapılar yıkılmıştır.
      Bu iddia sahipleri ne kadar güvenilmez olursa olsun, yine de iddiaları özenle ele alınmalıdır. Yaşanılan olaylar, gerçek bir Halk Savaşının ülkemizde bilinmediğini göstermiştir. Düşmanı yenmeye cesaret etmek için, onu nasıl yenebileceğimizi bilmek gerekir. Bu bilgiden yoksun bir cesaret boştur, kırılmaya mahkumdur.
      Evet, III. bunalım döneminde yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasıyla, eski dönemlerin halkın üzerindeki zayıf feodal denetimi, yerini çok güçlü oligarşik devlet otoritesine (merkezi otorite) bırakmıştır. Şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi bir ağ gibi sarmıştır. Bu yüzden, halk kitlelerinin tepkileri açık halde bulunduğu dönemde, I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi yerel feodal devletçikleri yıkarak, buralarda kurtarılmış bölgeler (Mao'nun deyimiyle "kızıl siyasi iktidar") yaratılması olanaksızdır. Ve gene, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için Mao'nun öngördüğü "beyaz rejimin", yani egemen sınıfların kendi içlerinde savaşmaları olgusu söz konusu değildir. (Mao, daha sonra bu değerlendirmesini terk ederek, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesini "devrimci bunalımın sürekli derinleşmesi" koşuluna bağlamıştır.) Ama sorun, hiçbir biçimde Mao'nun çözümlemelerini aynen alarak, ülkemizde uygulama sorunu değildir. ("Mao Zedung düşüncesi" savunucularının dogmatizmi burada yatar.) Sorun, bir Halk Savaşının verilmesi zorunlu mudur ve Halk Savaşı —her savaş gibi— güçlü ve örgütlü bir arka cephe olmaksızın yürütülebilinir mi? sorularının yanıtlanmasıdır.
      Halk Savaşının yürütülebilinmesi için "güçlü ve örgütlü bir arka cephe" oluşturulmak zorundadır. Bu arka cephe, düşman denetiminin kırıldığı yerlerde oluşturulabilinir. "Kurtarılmış bölge" olarak bilinen bu arka cephenin yaratılması kadar, sürekliliğinin sağlanması (korunması) ve geliştirilmesi Halk Savaşının amaçları içine girer. Yani Halk Savaşı çizgisi (yada stratejisi), Giap'ın deyişiyle, "uzatılmış bir savaşın stratejisidir. Uzatılmış savaş, tüm yönleriyle, düşmana karşı sürekli bir saldırı sürecidir. Düşman, bu süreçde, parça parça imha edilir, adım adım geri sürülür, küçük küçük darbelerle yere serilir ve stratejik planları teker teker başarısızlığa uğratılır." (abç)[8*]
      Görüldüğü gibi, Halk Savaşı, bir bütün olarak, bir savunma savaşı değil, saldırı savaşıdır. Politik iktidarın fethine yönelik bir devrimci hareketin niteliği başka türlü olamaz. Savunma, ancak ve ancak, ele geçirilmiş bir politik iktidar söz konusu olduğunda stratejinin temelini oluşturabilir. Bunun kurtarılmış bölgeler açısından anlamı ise, bu bölgelerin savunmasının, süreç olarak ve ülke çapında düşmana saldırmakla ve geriletmekle mümkün olacağıydı. (Kimilerinin "aktif savunma" olarak ifade ettikleri de budur.) Demek ki, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin ilk koşulu, onunla eşgüdümlü ülke çapında bir saldırı sürecinin var olmasıdır. Bir başka deyişle, kurtarılmış bölge, ülke çapındaki mücadeleyle savunulabilinir. Bu ise, Giap'ın belirttiği gibi, bizatihi Halk Savaşının sürdürülmesi demektir. Sözün özü, Halk Savaşı stratejisi, kurtarılmış bölgelerin yaratılması, korunması ve geliştirilmesini kapsayan bir stratejidir. Böylece de Halk Savaşının planlanması, yönetilmesi sorunu ile yüzyüze gelinmektedir.
      Tüm bunlardan çıkan sonuç ise, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin koşulunun "beyaz rejimin savaş içinde olması" olmadığıdır. Kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin koşulu, onun bir saldırı stratejisi düşüncesinden yola çıkarak, ülke çapında savunulması olduğudur. Savaşı sürekli geliştirmek ise, mutlak siyasi üstünlüğün ele geçirilmiş olmasını gerektirir. Bu siyasi üstünlük var olduğu sürece, savaşın geliştirilmesi için gerekli kitle katılımı (insan gücü) var olacaktır. Bu en açık biçimde, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasıyla kitlelerin siyasal olarak kazanılması (bilinçlendirilmesi) ve bilinçlenmiş kitlelerin örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi demektir.
      Gelelim kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için otarşik bir ekonominin var olması gerektiği savına.
      Bilindiği gibi, "kendi kendine yeten ekonomi" anlamına gelen otarşik düzen, feodal ya da yarı-feodal ülke ekonomilerini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Buna göre, bu ülkelerde kapitalist pazar oluşmamış olduğundan, ticaret fazla gelişmemiş ve meta üretimi ve değişimi çok sınırlıdır. Her yöre, kendi yaşamını yeniden üretmek için gerekli olan ürünleri kendisi üretir. Kullanılan üretim araçları ilkeldir ve bu nedenle ürünlerde önemli bir fazlalık ortaya çıkmaz. Üretilmeyen ya da özel beceri isteyen çok az ürün trampa yolu ile elde edilir. Böyle bir düzen (genel olarak feodalizm) genellikle Avrupa'da "barbar" kavimlerin saldırıları sonucu dağılan köleci toplumun ürünüdür. Kendine yeten bir ekonomi içinde bulunan topluluklar, bu saldırılara karşı pek az ekonomik sıkıntı çekerek varlıklarını sürdürebilmektedir (kapalı üretim). Bu topluluklar, geniş kırsal alanlarda tarıma dayalı bir üretimde bulunurken, karşılıklı ilişkileri de çok sınırlıdır. Malikaneler ya da derebey şatoları bu oluşumun ifadesidir. Dağınık bu topluluklar, zamanla bir kentin etrafında toplanarak, yerel devletçikler oluşturmuşlardır. (Prenslikler) Yerel devletçikler arasındaki ekonomik ilişkiler ise, ticaret sermayesi tarafından kurulur. Ticaret sermayesinin gelişmesi, "her yerde, değişim değerleri üretimine doğru bir eğilim yaratmış, hacmini artırmış, çeşitlendirmiş, kozmopolitleştirmiş ve parayı, dünya-parası haline getirmiştir." [9*] Ticaretin bu niteliği, kapitalizmin gelişmesine hizmet etmiş ve meta-pazarı oluşturmuş, yeni meta eşdeğeri ortaya çıkarmıştır. Kısacası, ürünleri meta haline dönüştürmüştür (pazar için üretim). Artık kapalı ekonomiler yıkılmış, kapitalist pazarın belirlediği bir meta üretimi egemen olmuştur. Ulaşım ve haberleşmenin gelişmesi, en ücra köylere kadar meta ekonomisinin yayılmasına yol açmıştır.
      Genel olarak feodalizme denk düşen otarşik ekonominin durumu ve dağılması böyledir. Ancak otarşi, bir ekonomik düzendir ve bu da alt-yapısından üst-yapısına kadar bir toplumsal oluşum yaratır. Yoksa, şu ya da bu nedenle dış dünyaya kapalı ya da dış ticareti sınırlı bir ülkenin kendi kendine yeter olması, başka ülkelerden yardım almaması durumunda da, otarşik ekonomiden söz etmek pekala mümkündür. Bu boyutuyla, günümüzde emperyalizmden bağımsız gelişme içinde bulunan her ülke ekonomisi, otarşik ekonomi olarak ifade edilebilir. Bu nokta da, Halk Savaşına karşı çıkışın bu biçiminin ardındaki amaç açıkça ortaya çıkmaktadır. Oportünizm, devrim için savaşmaya cesareti olmadığından, otarşik sözcüğünün bu iki farklı kullanımını birbirine karıştırmakta ve böylece kurtarılmış bölgelerin yaşayamayacağını ilan etmektedir. Oysa sözcüğün gerçek ve ekonomist anlamı olarak "kendi kendine yeterlilik" ile üretim tarzına ilişkin olan ve feodalizme denk düşen kapalı ekonominin kendi kendine yeterliliği karıştırılamaz.
      III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, feodal anlamda bir otarşik düzen ya da ekonomi mevcut değildir. Ama gene de, toprağın doğal niteliğinden kaynaklanan tarımsal üretimin özellikleri, her zaman kırsal toplulukların kendine yeterli olmasına olanak sağlar. Bugün tarımda makina kullanımı yaygınlaşmış ve tarım ürünleri, meta olarak pazarda bir başka meta ile (sanayi ürünü olanla) değiştirilmektedir. Ülkemizde yaygın olan köylü aile tipi küçük-üreticiliğe dayanır. Küçük-üreticilik ise, genellikle kendi ailesinin temel gereksinimlerini —ki bu ağırlıklı olarak beslenme, barınmayı içerir— kendi üretimi ile sağlar ve ürünün bir kısmını pazara götürür. Pazarda sattığı ürün, ya mevsim koşulları nedeniyle, ya da aile içi tüketimi kısarak elde ettiği fazladır. Kimyasal girdiler, makine kullanımı yoluyla küçük-üreticinin elde ettiği ürün fazlası, doğrudan şehirlere (pazara) götürüldüğü için kırsal alanların dışında bir alanı ilgilendirir. Küçük-üretim, sözcüğün gerçek anlamında kendi kendine yeten bir üretimdir. Ülkemizdeki kırsal alanlardaki tarımsal işletmelerin (köylü ailesi) 1963 yılında % 86,88'i küçük-üreticiydi. Bu oran 1970'de % 87,51 ve 1980'de % 91,88'dir. Son tahlilde, yoksul köylülük ve küçük köylülük olarak devrimin temel güçlerini oluşturan bu kesimdir. Diyebiliriz ki, yaygın küçük-meta üretimi, bizim gibi ülkelerde, kırsal alanlarda yerel gereksinmeleri doyuran bir ekonomi oluşturmaktadır ve bu da kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için yeterlidir. Giap'ın deyişiyle, "yerel gereksinmeleri doyuran ekonomi, maddi ve teknik olarak üstün bir düşmana karşı bir Halk Savaşını başlatmak ve sürdürmek için özellikle elverişlidir." [10*]
      Tüm bu gerçeklere rağmen, kurtarılmış bölgelerin sanayi ürünlerine gereksinmesi olacağı ve sanayinin de şehirlerde merkezileştiğini söyleyerek, bazı çekinceler ileri sürülebilir. Bu, doğrudan Halk Savaşının çözmekle yükümlü olduğu sorunlardan biri olarak ele alındığı sürece anlaşılabilir ve tartışılabilir bir sorundur. Tersi bir tutumla, yani Halk Savaşının reddi amacıyla, bu sorunun ortaya konulması, yukardaki gerçeklerden sonra hiçbir değer taşımaz. Olsa olsa devrimci mücadeleden kaçmanın, zorluklardan yılmanın kılıfı olabilir. (THKP-C/HDÖ saflarında ortaya çıkmış olan II. sağ-sapmanın durumu böyleydi. Bugün modern revizyonizmin saflarına katılmış olmaları, amacın ne olduğunu açıkça göstermektedir.)
      Halk Savaşında yalnızca kurtarılmış bölgelerin, salt ekonomik nedenlerle sanayi ürünlerine gereksinme duyacağı ileri sürülemez. Daha önemli gereksinme, yetkin silahlara ve donatıma ilişkindir. Örneğin tarımsal makinalar için gerekli mazot, benzin, yedek parça vb. gereksinmesinin şehirlere bağlılık yarattığı ve bu nedenle de kurtarılmış bölgenin yaşayamayacağını söylemek, silah sanayine sahip olmayan bir ülkenin savaşamayacağını söylemekle özdeştir. Salt, mazot, benzin vb. gereksinmelerden yola çıktığımızda bile, halk ordusunun savaş için bunlara —ekonomik nedenlerin gerektireceğinden kat kat fazla olarak— gereksinmesi olacaktır, ama bu gereksinme savaşmamanın ya da Halk Savaşının reddedilmesinin gerekçesi olamaz. Halk Savaşı stratejisinin özü, maddi ve teknik olarak güçlü düşmana karşı savaşmak ve zafere ulaşmaktır. Traktörler için mazotun vb. kırsal alanlarda olmadığını ileri sürerek Halk Savaşından yan çizen zihniyet, mazot olmadan askeri araçların, tankların vb. çalışamayacağını ileri sürmeyecek kadar da bilinçli bir oportünist zihniyettir. Çünkü onlar, bu askeri araçların, savaşta, ne zaman ve nasıl kullanılacağını çok iyi bildikleri gibi, kırsal alanlardaki kurtarılmış bölgelere dayanarak zafere ulaşan Vietnam Halk Savaşını da iyi bilmektedirler. Ve gene bilirler ki, mazottan önce halk ordusunun bu askeri araçlara, tanklara sahip olması gerekir. Ama, değil kırsal alanların, ülkemizde oligarşinin bile bu askeri donanım için dışa bağımlı olduğunu, yani kendi kendine yeter olmadığını ve bunun da feodalizmle hiçbir alakası olmadığını onlar çok iyi bildiklerinden, bunlardan söz etmezler. Bu oportünistler, şehirlerde ayaklanmayla iktidar fethedilse bile, bu askeri araçların dışardan ya da düşmandan alınması gerektiğini ve mazot vb. gereksinmelerin karşılanmasının dışarıya bağımlı olduğunu da bildiklerinden, bunlardan söz etmek ve sorunu çözmek yerine, traktörlerden, traktörün mazotundan söz etmeyi ve sorunun çözümünden kaçmayı yeğlerler.
      Görüldüğü gibi, bizim gibi III. bunalım dönemi geri-bıraktırılmış ülkelerde, kurtarılmış bölgelerin yaşayamayacağını ve bu nedenle Halk Savaşının yanlış ve geçersiz olduğunu iddia edenler, tümüyle devrimin olanaksızlığını ileri sürmekten başka birşey yapmamaktadırlar. Çünkü, Halk Savaşını reddetmek için ileri sürdükleri her şey, şehirleri temel alan ve silahlı ayaklanma stratejisini savunanların başarıya ulaşma olanağını ortadan kaldıracak niteliktedir de. Tek farkla ki, kuşatılmış ve "kurtarılmış" kentler açlık tehlikesiyle yüzyüze kalabilirken, kuşatılmış kırlar için bu tehlike yoktur. (Kurtarılmış bölgelerin, sanayi ürünlerine gereksinme duysa da yaşayabileceğinin en son örneği El Salvador'dur. 1981'den bu yana kırsal alanlardaki —ülkenin 1/3'ünde— kurtarılmış bölgeler FMLN yönetiminde varlıklarını sürdürmektedir).
      Buraya kadar, kurtarılmış bölgelerin nasıl yaşayabileceğini, bir bakıma Halk Savaşının nasıl sürdürüleceğini gördük. Şimdi, bu bölgelerin nasıl yaratılacağı sorusunu yanıtlayabiliriz. Bu aynı zamanda, Halk Savaşının nasıl başlatılacağı demektir.
      Bu sorun, doğrudan doğruya somut tarihsel koşullara bağlıdır. Ve bu konuların doğru değerlendirilmesiyle çözümlenebilir.         Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, emperyalizmin I. ve II. bunalım döneminde, emperyalist hegemonya altında olan ülkelerdeki en önemli olgular, zayıf merkezi otorite, emperyalizmin açık işgali ve kitlelerin —özellikle köylülerin— spontane (kendiliğinden-gelme) mücadele ve patlamalarıdır. Bu dönemde Halk Savaşının örgütlenmesi ve kurtarılmış bölgelerin yaratılmasında, kitlelerin kendiliğinden-gelme patlamaları ve isyanlarının örgütlenmesi esastır. Kitleler, proletarya partisinin önderliğinde ve ulusal kurtuluş cephesi içinde büyük birimler halinde örgütlenir. Mücadelenin ilk evresinden itibaren kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesi, devrimci çalışmanın temelini oluşturur. Mevcut düzene karşı tepkileri açık halde bulunan, yani düzene karşı kendiliğinden-gelme isyanlara başvuran kitleler, örgütlü bir mücadeleye sokulduklarında, ilk değişen, ayaklanmaların, bilinçli, örgütlü ve planlı hale dönüşmesidir. Kırsal alanlarda başlatılan yerel ayaklanmalarla, buralardaki mevcut devlet aygıtı parçalanmakta ve düşmanın otoritesi yok edilmektedir. (Kurtarılmış bölgeler) Diyebiliriz ki, I. ve II. bunalım döneminde, kurtarılmış bölgeler, düzene karşı tepkileri açık halde bulunan kitlelerin kırsal ayaklanmaları yoluyla yaratılmaktadır. Ancak bu ayaklanmalar, proletarya partisinin önderliğinde örgütlenmiş ve az çok düzenli hale getirilmiş bir silahlı gücün hareketine paralel olarak yürütülmektedir. İlk evrede, bu silahlı güç gerilla savaşını temel alarak, silahlı ayaklanmaları örgütlemekte ve desteklemektedir.
      Bu sürecin Vietnam'daki gelişimi çok daha öğreticidir.
      Vietnam'da, mevcut düzene karşı tepkileri açık halde bulunan kitlelerin içine giren proleter devrimciler, bu kitle içinde gizli siyasi üsler oluşturmuştur. Yani düzene karşı kendiliğinden (bilinçsiz) başkaldıran ve başkaldırma durumunda olan halk kitlelerinin siyasal olarak kazanılmasıyla işe başlanılmıştır. Kitle içinde, devrimcilerin siyasal çalışması belli bir düzeye geldiğinde ise, doğrudan iktidarın ele geçirilmesi mücadelesine girişilmiştir. (Mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı koşullar) Siyasal olarak kazanılmış kitlelerin (gizli siyasi üsler) silahlı mücadeleye sokulmaları için hazırlıklar ikinci evreyi oluşturur. Giap'ın, "gizli silahlı üslerin oluşturulması" olarak tanımladığı bu evrede, siyasal olarak kazanılmış kitleler, silahlı mücadeleye uygun biçimde örgütlenir ve eğitilir. İşte bu noktada, partinin örgütlediği ilk gerilla birliği harekete geçirilir. (Açık savaşa giriş) Gerilla birliğinin temel görevi, kitleleri artan oranda devrim saflarına kazanmak (siyasal) ve gelecekteki silahlı mücadeleye uygun olarak onları örgütlemektir. Ho Chi Minh'in bu ilk gerilla birliğine verdiği "askeri faaliyetten çok politik eyleme önem verilmesi" ve "silahlı propagandanın yürütülmesi" talimatları bunu ifade eder. "Gizli silahlı üsler" yakın zamanda başlatılacak olan silahlı ayaklanmanın merkezleri ve kurtarılmış bölgelerin temelidir. Gerilla savaşını yürüten örgütlü silahlı güçlerin desteğinde başlatılan ve gizli silahlı üslerdeki kitlelere dayanan kısmi ayaklanmalar sonucunda, kurtarılmış bölgeler oluşturulmuştur. Bu üçüncü evredir. Bu evrede silahlı ayaklanma ile gerilla savaşı birlikte kullanılır. (Giap, bu gerilla savaşına, örgütlü ve planlı bir savaş olduğu için "devrimci savaş" demektedir.) Vietnam Halk Savaşın'da silahlı ayaklanma geçici bir yöntem değil, devrimci savaşı destekleyen ve onunla birlikte kullanılan bir yöntemdir (tali).         Vietnam'daki Halk Savaşı, daha hazırlık evresinden itibaren, ülke somutuna ilişkin ayrıntılı bir planın hazırlanmış olması gerektiğini açıkça tanıtlamaktadır. Bu plan doğrultusunda, çizilen rotaya uygun olarak savaş başlatılmış ve sürdürülmüştür. Uzatılmış bir savaşın stratejisi olarak bu plan, kendi içinde mücadelenin nasıl sürdürüleceği, geliştirileceği ve zafere ulaşacağını belirlerken, somut koşullar ve güçler dengesi sürekli irdelenerek pratiğe geçirilmiştir. Öznel koşullar uygun olduğu anda harekete geçirilen gerilla birliği, silahlı ayaklanmaların son hazırlıklarını tamamlamıştır. Bunların hazır olduğu saptandığında ise, belirlenen yerlerde —gizli silahlı üslerin olduğu yerler— silahlı ayaklanmalar başlatılmıştır. Ülkenin kuzey bölgesini temel alan bu ayaklanmalar, gerilla birliklerinin desteğinde kırsal alanlarda kurtarılmış bölgelerin oluşmasını sağlarken, diğer yörelerdeki —bunlar somut olarak belirlenmiştir— gerilla üs bölgeleri oluşturulmuştur. Kuzeydeki kurtarılmış bölge, Halk Savaşının arka cephesi olarak görev yapmıştır. Vietnam'da, diğer bölgelerin ele geçirilmesinde de aynı yol izlenmiştir, yani koşullar olgunlaştığında silahlı ayaklanmalarla birlikte, Halk Ordusunun saldırısı başlatılmış ve yeni kurtarılmış bölgeler yaratılmıştır. Bu son tahlilde, şehirlerin kırlardan kuşatılması ve fethidir.
      Vietnam Halk Savaşı'nın kendi somut planlaması ve somut gelişiminden yola çıkarak, onun genel gelişim çizgisini şöyle özetleyebiliriz:
      Ülkede halk kitlelerinin mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkileri açık haldedir. Bu nesnel koşullar altında, parti bu tepkileri örgütlemeye girişir. Kitlelerin siyasal olarak kazanılması, onlara belli bir devrimci programın ve mücadele yolunun konulması ile bütünleşir. Düşman (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) nesnel olarak, kitlelerden siyasal olarak tecrit olmuştur. Sorun düşmanın yitirdiği siyasal üstünlüğün devrimciler tarafından kazanılmasıdır. Böylece kitleler arasında gizli siyasi üsler oluşturulur. Klâsik ve illegal siyasal çalışma sonucu bireylerin örgütlenmesi değildir bu. Bu arada esas olan, kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesidir. (Üsler oluşturma esprisi) Ve yine bu kitle örgütlenmesi legal ekonomik ve demokratik örgütlenme de değildir. Tersine mevcut iktidarı devirmek ve halk iktidarını kurmaya yönelik "şiddete dayalı devrim" için yapılmış illegal politik örgütlenmedir. Bu örgütlenmenin önündeki yol "silahlı ayaklanma ve devrimci savaş"tır. Yani politik örgütlenme, ilk andan itibaren silahlı mücadeleyi hedef almaktadır. Ve kitlelerin örgütlenmesi henüz sovyetler biçiminde değildir, ama buna yöneliktir.
      Gizli siyasi üsler, gerilla birliğinin operasyonlarına paralel olarak gizli silahlı üsler haline dönüştürülür (Gerilla üs bölgeleri). Bu dönüşümün yeterli olduğu saptandığında Halk Ordusunun —gerilla savaşı temel savaş biçimidir— askeri harekâtıyla birlikte başlatılan kısmi silahlı ayaklanmalarla, bu üsler kurtarılmış bölge haline dönüştürülür.
      Görüldüğü gibi Halk Ordusu, daha ilk gerilla birliği evresinden itibaren, süreçte etkin ve temel güç olarak ortaya çıkmaktadır. İlk kurtarılmış bölgenin yaratılmasıyla, daha tam deyişle, açık ve kesin savaşa girişilmesiyle birlikte Halk Ordusu oluşur. Bu Halk Ordusu, stratejiye uygun olarak, yani stratejinin öngördüğü görevleri yerine getirecek biçimde örgütlenir. Bu da üç ana bölüm şeklindedir: a) düzenli birlikler; b) bölgesel birlikler; c) yerel birlikler (gerilla ve milis). Bu şekilde örgütlenmiş bir silahlı güç olmaksızın Halk Savaşı verilemez. (Bkz. Giap: Halk Savaşının Askeri Sanatı)
      İşte Halk Savaşı öz olarak budur.
      Şimdi ülkemiz somutuna girebiliriz. Ülkemizde bir Halk Savaşı verilmesi zorunlu mudur? Bir başka şekilde sorarsak, ülkemiz devrim sürecinde Halk Savaşı zorunlu bir durak mıdır? Bu soruya THKP-C/HDÖ olarak yanıtımız olumludur. Yukarda ele aldığımız gibi, ülkemizde Halk Savaşının geçersizliğine yol açacak herhangi özel bir durum mevcut değildir. Ancak böyle bir savaşın verilebilmesi için, gerekli öznel koşullar mevcut mudur? Bir başka deyişle, ülkemizde Halk Savaşını başlatmaya ve sürdürmeye olanak sağlayacak koşullar mevcut mudur? Eğer değilse bu nasıl yaratılacaktır? İşte devrimci öncünün yanıtlaması gereken soru budur.
      Halk Savaşının başlatılabilinmesinin nesnel koşulu, ülkede sürekli bir milli krizin mevcudiyetidir. Ancak sürekli milli kriz koşullarında Halk Savaşı verilebilinir. Bu ise, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği koşulların mevcuduyeti demektir. Bunun diğer bir ifadesi, kitlelerin mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin mevcut olmasıdır. Ancak milli krizin varlığı salt bunla sınırlı değildir. Ayrıca "bir barış zamanında sömürülmelerine sessizce katlanan, fakat ortalık karıştığında, hem buhranın bütün hal ve şartları yüzünden, hem de bizzat üsttekiler tarafından kendiliğinden tarihi eyleme itilen kitlelerin faaliyetlerinin önemli ölçüde artması" gerekir. Diğer bir deyişle, halk kitlelerinin tepkileri açık halde olması gerekir.
      Halk Savaşının başlatılabilmesi için gerekli öznel koşullar ise, devrimcilerin mutlak siyasi üstünlüğü sağlamış olması ve Halk Savaşına uygun bir silahlı gücün mevcudiyetidir. Bir başka deyişle, halk kitlelerinin siyasi olarak kazanılması (bilinçlendirme), silahlı savaşa uygun olarak örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi gereklidir. (Kitlelerin tepkilerinin kanalize edilmesi esprisi).
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki değişimler ve gelişmeler sonucunda oluşturulan suni denge, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açık hale gelmesinin engellenmesi demektir. Yani III. bunalım döneminde, bu ülkelerde kitlelerin kendiliğinden-gelme isyanları ve patlamaları söz konusu değildir; halkın tepkileri ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu nedenle Halk Savaşı, I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi başlatılamaz. Oligarşinin siyasal zoru ile sürdürülen suni dengenin bozulması şarttır. Bu ise, gerekli nesnel koşulların olgunlaştırılması demektir.
      Genel olarak III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde meydana gelen gelişmeleri daha önce görmüştük. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:
      1) Bu dönemde, geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir, ama bu kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden çarpıktır, dış dinamikle (emperyalizm) "yukardan aşağı" geliştirilmiştir ve bu dinamiğin taleplerine göre biçimlenmiştir.
      2) Çarpık kapitalizm ülke içinde şehirleşmenin, haberleşmenin ve ulaşımın gelişmesine paralel olarak gelişmiş ve bunları daha da yaygınlaştırmıştır.
      3) Bu ülkelerde güçlü merkezi otorite oluşturulmuştur.
      4) Emperyalist işgal gizlenmiştir.         Bu olgular, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki mevcut çelişkileri derinleştirdiği gibi, yeni çelişkilerin gelişmesine de yol açmıştır. Ülke alt-yapısından üst-yapısına kadar tam bir bunalım içindedir. Ancak bu bunalım tam anlamıyla olgun değildir. Yani III. bunalım döneminde de, bu ülkelerde milli kriz, tam anlamıyla olgun olmasa da, sürekli mevcuttur. Bu ise, yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemedikleri demektir. Bir başka deyişle, geniş halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkileri mevcuttur ve bu tepkilerini ortaya koymak koşulları içinde bulunmaktadırlar. Ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalım, her zaman halk kitlelerinde düzenin değişmesi talebini yaratmakta ve onları bu talep doğrultusunda mücadeleye (genellikle bilinçsiz) yöneltmektedir. Diyebiliriz ki, ülkede "kitlelerin faaliyetlerinin önemli ölçüde artmasının" nesnel koşulları mevcuttur, ama bu, siyasal zor ile engellenmektedir. (Kitlelerin tepkilerinin pasifize edilmesi ve suni dengenin kurulması). Bu engel ortadan kaldırılmadan —ki yapay bir engeldir— Halk Savaşı başlatılamaz.
      İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli koşulları yaratmak amacıyla yürütülen mücadeleye Öncü Savaşı adı verilir. Kısacası Öncü Savaşının amacı, Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli koşulları yaratmaktır. Bu ise, suni dengeyi bozarak milli krizi derinleştirmek ve halk kitlelerini bilinçlendirip örgütlemek demektir. Bundan sonra sorun, bu amaca ulaşmak için kullanılacak araçlar ve verilmesi zorunlu mücadeleleri saptamaktır. Ama herşeyden önce amaç açık ve net biçimde tanımlanmalıdır.
      Şimdi Öncü Savaşının ilk amacını belirleyen, suni dengenin ne olup ne olmadığını ele alalım.


II.
SUNİ DENGE ve MİLLİ KRİZ



      Suni denge, dengesiz bir toplumda, belli bir süre için denge durumunun oluşturulmasıdır, yani dengesizliğin düzenlenmiş halidir. Konunun kavranılması için en önemli husus budur. Her denge durumu gibi, suni denge de geçici ve görelidir. Eğer bir toplumda genel bir denge mevcut ise, orada suni dengeden söz edilemez. Böyle bir toplumda oluşan genel denge, içsel gelişmeler sonucu oluşmuştur ve bu denge yapay (suni) değil, toplumsal gelişmenin ürünüdür. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerdeki toplumsal dengeler bu niteliktedir. III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal yapı (ekonomik, toplumsal ve politik planda) dengesizdir. Bu dengesizlik, sürekli milli krizin mevcudiyetiyle ifadesini bulur. Bu nedenle milli kriz ile suni denge birbirine bağlı iki olgudur, birincisi olmadan ikincisi olamaz. Bu yüzden öncelikle ülkede milli krizin var olup olmadığına bakmak gerekir. Acaba ülkemizde, iddia ettiğimiz gibi, sürekli bir milli kriz —tam anlamıyla olgun olmasa da— mevcut mudur?
      Bilindiği gibi milli kriz, Marksist-Leninist literatürde devrim durumunun saptanmasında ve gelişmesinde kullanılan bir kavram, bir ölçüttür. Lenin'in formüle ettiği bu kriz silahlı ayaklanma koşullarının ve anının (momentin) saptanmasında temel ölçüttür. Eğer bir ülkede milli bir kriz varsa, bu ülkede halk kitlelerinin politik iktidarı ele geçirmeleri için silahlı bir harekete girişmenin nesnel koşulları mevcuttur. Aksi halde silahlı eyleme (aksiyon) girişmek —ki bu ayaklanma biçiminde olabilir— aptallıktan öte, cinayettir. (Marksist-Leninistlerin insan yaşamına verdikleri değer, bu saptamayla iyice açığa çıkar.) Cinayettir, çünkü silahlı bir mücadelede, savaşta zafer ve yenilgi kesindir. Ve yenilen taraf pekçok elemanını yitireceğinden, uzun süre mücadeleyi sürdürecek gücü bulamaz. Bu nedenle silahlı bir harekete girişecek sınıf, bunun tüm sonuçlarına katlanabilecek durumda olması gerekir. Düşmanına durmaksızın saldırmak, onu silahtan arındırmak için, sürekli taarruz etmek, böyle bir eylemin temel yasasıdır. Engels, "Günümüzde ayaklanma, savaş türünden bir sanattır ve kendine aldırmayan partinin yıkılmasına yol açan belirli davranış kurallarına bağlıdır... Oynadığınız oyunun sonuçlarını göğüslemeye tamamen hazır olmadan, asla ayaklanmaya kalkışmayınız. Ayaklanma, değeri hergün değişen son derece belirsiz niceliklerle yapılan bir çeşit hesaptır; karşınızdaki kuvvetler her türlü örgütlenme, disiplin ve otorite alışkanlığı avantajına sahip olacaklardır; onlara karşı güçlü vuruşlar yapmadığınız sürece, yenilecek ve yok edileceksinizdir. İkinci olarak, bir kez ayaklanma yolunu tuttun mu, son derece kararlı davranacaksın ve saldıran taraf olacaksın. Savunma her türlü silahlı ayaklanmanın ölümü demektir; böylesi, daha düşmanla boy ölçüşmeden savaşı kaybetmek demektir" derken, silahlı aksiyonun niteliğini açıkça belirtmektedir.
      Bir devrim olabilmesi için, bir devrim durumu olması şarttır. Ve sorun, bu devrim durumunun varlığını ve boyutunu saptamaktır. Öyleyse bir devrim durumunun belirtileri nelerdir?

        Ama yine de, devrim durumunun mevcudiyeti bir devrime yol açmaz.         Lenin, "Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı" adlı yapıtında devrim durumunu şöyle tanımlar         Tüm bu tanımlamaları Mahir Çayan yoldaş şöyle özetlemektedir:         İşte devrim durumunun temelini oluşturan bu milli krizin, bir ülkede var olup olmadığının, eğer varsa düzeyinin ne olduğunun belirlenmesi devrimci öncünün eylemi için büyük öneme sahiptir. Çünkü milli kriz, "ezilen sınıfların memnuniyetsizliklerini dışa vurmalarına fırsat veren ve isyan etmelerine yol açan" bir durum yaratır.
      Milli kriz, bir ülkede, ezeni de ezileni de etkileyen ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımların derinleşerek tek bir bunalım halini almasıdır. Bu nedenle tek başına bir ekonomik bunalımın (aşırı-üretim bunalımı gibi) varlığı milli kriz için yeterli değildir. Aynı biçimde, tek başına bir toplumsal ya da siyasal bunalım milli kriz olarak değerlendirilemez. Örneğin, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da Dreyfus davasıyla başlayan bunalım ya da 1968'de başta Fransa olmak üzere Batı-Avrupa'daki öğrenci hareketlerinin yarattığı bunalım, bir toplumsal bunalım olmakla birlikte milli kriz değildir. Yine, meydana gelen hükümet bunalımları siyasal bunalım olarak, tek başına milli kriz yaratmazlar. Eğer bu üç bunalım aynı anda görülürse, işte o zaman ülkede milli bir kriz var demektir ve devrim aşamasına girilmiştir.
      Bizim gibi ülkelerde kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için çarpıktır. Bu, ülke ekonomisinin sürekli ve yapısal bir bunalım içinde olmasına yol açar. Ancak bizim gibi ülkelerdeki ekonomik bunalım, kapitalizmin irsi hastalığı olan ve belli aralıklarla yinelenen aşırı-üretim buhranından farklıdır. Yeni-sömürgeciliğin oluşturduğu ekonomik yapı, çarpık bir sanayileşme (dışa bağımlı bir sanayi) ve geri bir tarımsal üretim olarak kendini açığa vurur. Sanayi, baştan emperyalizm tarafından, kendi taleplerine uygun olarak geliştirilmiştir ve bu nedenle tekelci nitelikte bir yapılanmaya sahiptir. Tekelcilik ise, bilindiği gibi arzın sınırlandırılması olarak kendini dışa vurur ve eksik kapasite kullanımı ile artan oranda işsizlik demektir. Öte yandan, bu çarpık sanayi, yeniden üretimi gerçekleştirebilmek için, ithal edilmesi gereken ve sürekli miktarı artan aramallarına gereksinmesi vardır. Bu ara malları olmaksızın üretimin sürdürülmesi olanaksızdır (yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ürünü olan sanayinin temel açmazı). Tümüyle ülke içi tüketime yönelik olan bu sanayi (hafif ve orta sanayi), artan ithalat için artan oranda dövize gereksinmesi vardır. Bu döviz ise, ucuz ham-madde ve tarım ürünleri dış satımıyla, yurt-dışına gönderilmiş emek— gücüyle ve artan dış borçlanmayla temin edilir. Bunlar uzun dönemde döviz talebini karşılayamaz. Ülke sürekli bir dış ödemeler dengesi açığı içindedir. Sık sık bu açığı kapatmak için, devlet ekonomiye müdahale etmek durumundadır. Bu da büyük devalüasyonlara neden olur. Örneğin 1950 yılında 2,82 TL olan 1 dolar, 1957'de 3,96'ya çıkmıştır. 1958'de % 320'lik bir devalüasyonla 9 TL olmuştur. 1970 yılında 1 dolar 15,15 TL iken, 1976'da 16,83; 1977'de 19,63; 1978'de 25,50; 1979'da 47,80; 1980'de 71,40; 1981'de 125,25; 1982'de 184,90; 1983'te 219,35 TL olmuştur. 1986'da 1 dolar 690,75 TL'ye çıkmıştır.
      Görüldüğü gibi, 1950 yılından 1987'ye kadar bir devalüasyonlar zinciri yaşanmıştır. Bazı yıllarda, 1950-57, 1959-70, 1970-76 arasında önemli devalüasyonlar olmamış olması, durumun sürekli olmadığını göstermez. Bu yıllarda, devletin sübvansiyonlarıyla döviz fiyatları sabit tutulmaya çalışılmıştır. Oysa aynı dönemde, "serbest döviz piyasası" denilen Tahtakale'de oluşan döviz fiyatları sürekli artış göstermiştir. Bu artış belli bir düzeye geldiğinde, devlet zorunlu olarak TL'yi devalüe etmektedir. Örneğin, 1950-57 arasında, devletin ihracata uyguladığı döviz fiyatları, 1953'de 4,20; 1954'de 5,60; 1955'de 4,90; 1956'da 5,18 TL, 1 dolar şeklindedir. Oysa, 1958 devalüasyonundan önce resmi döviz kuru, 1 dolar 5,96 TL'dir.
      Ülkemizde ekonomik bunalımın sürekliliğini gösteren diğer bir olgu da enflasyondur. 1970'e kadar enflasyon oranı, genellikle % 10 civarında sürmüş ve 1970 sonrasında devletin ekonomiye müdahalesine rağmen sürekli yükselerek 1980'de % 107 gibi büyük bir orana varmıştır. Bu oran 1986 sonu itibariyle % 37 civarındadır ve 1970 öncesine göre 3-4 misli fazladır.
      Ekonominin içinde bulunduğu bunalım ve dengesizliğin en çarpıcı göstergelerinden biri de dış ticaret dengesidir. Dengenin sürekli ülke aleyhine olduğunu herkes bilmektedir. Ve yine dış borçların sürekli artışı ekonomik bunalımın diğer bir görüngüsüdür. Yıllar itibarı ile ülkenin dış ticaret açığı, dış borç toplamı ve dış borçların Gayri Safi Milli Hasıla'ya oranı şöyledir:
     

Dış Ticaret Açığı
(Mil. Dol.)
Dış Borçlar
(Mil. Dol.)
G.S.M.H.
(Mil. Dol.)
Dış Borç/ G.S.M.H.
(Mil. Dol.)
1963 319 830 7.300 % 11,3
1972 635 2.519 16.839 % 14,9
1975 3.337 3.800 35.019 % 10,8
1977 4.043 4.800 44.330 % 10,8
1980 4.999 15.173 56.351 % 26,9
19823.097 16.183 47.168 % 34,3
1985 2.975 23.000 28.666 % 80,2


      Görüldüğü gibi, dış ticaret açığı sürekli büyümüştür. 1980 sonrasında meydana gelen azalma ise, tümüyle ülkede "ihracat seferberliği" adı altında, satılabilir her malın ihracatıyla meydana gelmiştir. Ama aynı dönemde dış borçlar olağanüstü artış göstermiş ve gayri safi milli hasılanın % 80,2'sine ulaşmıştır. Bu aynı yılki devlet bütçesinden % 71 daha fazladır. Bunun anlamı ise, ülke nüfusunun % 80'inin, bir yıl boyunca ürettikleri tüm mal ve hizmetleri, hiçbir biçimde tüketmeyerek yaşayabildikleri takdirde ancak dış borçların ödenebileceği demektir. Bir insanın, açlık karşısında ortalama yaşam süresinin 50-60 gün olduğu düşünülecek olursa, dış borcun anlamı ortaya çıkar.
      Sanıyoruz tüm bunlardan sonra ülkemizde sürekli ve yapısal bir ekonomik bunalımın mevcudiyeti için daha fazla söz söylemeye gerek yoktur. Diğer bunalımlara geçmeden şunu da belirtelim: Ülkemizdeki ekonomik bunalım sürekli mevcut olmasına rağmen, her dönemde aynı şiddette değildir. Kimi zaman derinleşmekte, kimi zaman göreli bir düzelme olmaktadır. Ancak hiçbir zaman ortadan kalkmamaktadır.
      Milli krizi oluşturan toplumsal ve siyasal bunalımlara gelince. Herşeyden önce bu bunalımların temelinde ekonomik bunalımın yattığını belirtelim. Ancak bu, bire bir ilişki değildir. Yine de ülkemizde sürekli ekonomik bunalım mevcut olduğundan, görece özerk toplumsal ve siyasal bunalımlar, sadece milli krizin derinleşmesi bağlamında ele alınabilir. Ülkedeki toplumsal bunalımın temel unsuru, ekonomik bunalımın ürünü olan işsizliktir. Ülke nüfusu açısından, yaklaşık % 20'ye yakın bir nüfus işsizliğin doğrudan sonuçlarıyla yüzyüzedir. Böyle bir ortamda dengeli bir toplumsal yapıdan söz etmek mümkün değildir. Toplumsal bunalımın görüngülerini, günlük hayatın içinde her an bulmak mümkündür. Toplumun kadın-erkek ilişkisinde, aile ve mahalle yaşantısında, bunalımın ürünleri hergün üretilmektedir. Kırdan kente göçlerle dağılan aileler, gecekondulardaki sefaletin yarattığı lümpenlik, suç oranları ve nitelikleri, açık ya da gizli kadın ticareti, boşanmalar, ekonomik nedenlerle yapılan akraba evlilikleri ve sakat doğan çocukların sorunları, yetersiz sağlık hizmetlerinin getirdiği hastalıklar, yaşlılık nedeniyle ortaya çıkan ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki bozulmalar vb. İşte ülkedeki toplumsal bunalımın ifadeleri bunlardır. [*]
      Siyasal bunalım ise, ülkemiz solundaki kavram keşmekeşi içinde ve pasifizm nedeniyle doğru dürüst değerlendirilememiş bir olgudur. Kimi zaman bir hükümet kuruluşunda, kimi zaman bir gensoruyla başlayan tartışmalar, çekişmeler ve pazarlıklarda, egemen sınıfların kendi bunalımlarını görmek mümkündür. Oligarşinin iç çelişkilerinin ürünü olan hükümet bunalımlarının sıklığı, siyasal bunalımın sürekliliğini gösteren bir olgudur, ama tek olgu değildir. Bunun dışında oligarşik devlet aygıtının işleyişinde ve kitlelerle ilişkisinde siyasal bunalımın ifadelerini bulmak mümkündür. Egemen sınıfların yönetemezliklerinin dışa vurumu olan bu olgular siyasal bunalımın asıl içeriğini oluşturur. Oligarşinin yönetemezliğinin birer ifadesi olan 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri bunalımın şiddetini göstermektedir. Bu darbeler siyasal bunalımın varlığı kadar, bozulan ya da bozulmaya yönelen suni dengenin pekiştirilmesi girişimleridir de. Yine sık sık duyulan anayasa şikayetleri, değişiklik talepleri, siyasal bunalımın sürekliliğinin göstergeleridir. Devrimci mücadeleye karşı geliştirilen yöntemler, demokratik kitle örgütlerine ve sendikalara yapılan baskılar, engellemeler siyasal bunalımın ürünleridir. Diyebiliriz ki, siyasal bunalım, siyasal ilişkilerde, partilerde, parlamentoda, anayasa değişikliklerinde, politik uygulamalarda, askeri darbelerde vb. toplumun en çok gördüğü ve izlediği bir bunalım olarak mevcuttur.
      İşte bu nedenlerle diyoruz ki, ülkemizde, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda sürekli bir bunalım mevcuttur. Milli kriz olarak, bu bunalım tam anlamıyla olgun değildir. Olgunlaşması için yapay (suni) engeller kaldırılmalıdır ve bu da devrimcilerin görevidir.

        Milli krizin mevcudiyeti, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizliklerini dışa vurmaları için uygun koşullar yaratır, onların tepkilerini açık olarak, isyanlar şeklinde göstermelerine neden olur. Ancak III. bunalım döneminde emperyalizm bu durumu engellemek için değişik yöntemler kullanmaktadır. İşgalini gizleyen emperyalizm, bu yolla halk kitlelerinin anti-emperyalist ve millici tepkilerini pasifize etme yoluna gitmiştir. Diğer taraftan güçlü merkezi otoriteler oluşturarak, halk kitlelerinin tepkilerini pasifize etmeye yönelmiştir. Milli krizin mevcudiyeti, emperyalizm ve oligarşinin karşı hareketinin maddi temelini oluşturur ve içeriğini belirler. Bu karşı hareketin amacı, milli krizin olgunlaşmasını engellemek ve kitlelerin tepkilerinin dışa vurumunu önlemektir. Bu da devletin biçimini ve uygulamasını belirler.         Oligarşik yönetimin tek amacının doğrudan devrimci mücadeleyi ezmek ve yok etmek olduğu sanılmamalıdır. Oligarşik yönetim, fiili ve aktif devrimci güçleri ve onun mücadelesini etkisizleştirmeye, yok etmeye yöneldiği kadar, devrimin potansiyel güçlerinin gelişmesini ve aktifleşmesini engellemeye yönelik uygulamalara girişir. Devlet aygıtının temel faaliyeti bu iki güce yöneliktir. Birinci amaç, devrimci örgütleri yok etmeyi kapsarken, ikincisi suni dengenin korunması olarak belirginleşir, yani kitlelerin düzene karşı tepkilerinin açık hale gelmesinin engellenmesi amaçlanır. Birinci amacın gerçekleşmesi ikinci amaca ulaşmayı kolaylaştırır ve güvenceye alır; ikinci amaca ulaşılması birinci amacın gerçekleşmesini çabuklaştırır. Ancak her iki amaç için kullanılan temel araç aynıdır: Siyasal zor.
      Sürekli milli krizin mevcudiyeti, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açığa çıkmasına olanak tanır ve isyanlarına neden olur. İşte bu koşullarda, kitlelerin memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri, siyasal zor ile pasifize edilerek, bu tepkilerle oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin eyleme dönüşmesi (nesnel koşulları milli kriz nedeniyle vardır) suni denge nedeniyle olamamaktadır. Bu da doğrudan siyasal zor aracıyla sağlanır.
      Oligarşinin (ve içsel olgu olduğu için aynı zamanda emperyalizmin) siyasal zoru, kendi siyasal iktidarını ve düzenini korumak amacıyla uyguladığı zordur. Bu zor, doğrudan devlet aygıtının niteliği ile bütünleşir. Bilindiği gibi devlet, egemen sınıfların baskı (zor) aygıtıdır. Siyasal bir kurum olarak devletin uyguladığı zor, Engels'in deyişiyle, "ordu ve donanma demektir".
      Bizim gibi ülkelerde siyasal zor, burjuva demokratik yasallık çerçevesiyle sınırlanmış değildir. Genel olarak anayasalarda ifadesini bulan yasal çerçeve, burjuva demokrasisi olarak ortaya çıkar. Ama bu çerçeveyi ilk kıran, kendi yasallığını ayaklar altına alan, her zaman burjuvazi olmuştur. Demokratik yönetim, burjuva iktidarının temellerini sarsmaya hizmet eder hale geldiği her yerde, burjuvazi tarafından yıkılmıştır. Faşist iktidarlar bunun en açık örneğidir. Marks 1848 Fransız Anayasası'nı irdelerken, demokratik yönetimin halk kitleleri yönünden anlamını şöyle belirtir:         Bu durum karşısında, başta proletarya olmak üzere emekçi kitlelerin siyasal gücü arttığı oranda, burjuvazi kendi kurduğu demokratik yönetim ve onun anayasasını ortadan kaldırmaya yönelir. Emperyalist dönemde, kapitalizm tarihsel olarak çöküş aşamasına girmesiyle, burjuvazi, her yerde demokratik yönetim ilkelerini, az ya da çok hızla terk etmiş, yerine oligarşik yönetim ilkelerini geçirmiştir. Bu yeni ilkelerin temelinde yasama ile yürütme gücü arasındaki dengenin yürütme lehine değiştirilmesi yatar. Bir başka deyişle, burjuvazi, geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitlelerin uzun süren kanlı mücadeleleriyle kazandıkları demokratik hak ve özgürlükleri tümüyle ortadan kaldıracak durumda değildir. Bu nedenle de parlamenter demokrasinin (genel oya dayalı) yeni bir düzenlenmesine, siyasal gericiliğe dayalı bir biçimine zorlanmıştır. Bu düzenleme, yürütme gücünün, halkın genel oyu ile seçilmiş parlamentoda cisimleşen yasama gücü karşısında daha çok güçlendirilmesi ve bağımsız hareket alanını genişletmesi şeklinde olmuştur. Ancak bu düzenlemeler kapitalist ülkelerde eşzamanlı olmamıştır. (Eşitsiz gelişim yasasının ürünü) ABD'de yürütme gücünün yasama karşısında güçlenmesi 1920'lerde tamamlanmışken,Fransa'da De Gaulle'ün 5. Cumhuriyet'inde (1958 sonrası) gerçekleşmiştir. İngiltere'de ise yazılı bir anayasa olmaması ve Lordlar Kamarasının yasama gücünün bir bölümünü oluşturması(halka —avama— karşı bir denge unsurudur), Fransa'daki gibi bir anayasal düzenlemeye gidilmeden, yürütmeye özel bir güç sağlanmıştır.
      Bizim gibi kapitalizmin iç dinamikle gelişmediği ülkelerde ise, yönetim, hiçbir zaman burjuva demokrasisi olmamış ve bunun güvencesi anayasa yapılmamıştır. Bu nedenle oligarşik yönetimin kurulmasında fazlaca zorlukla karşılaşılmamıştır. Ülkemiz tarihsel özellikleri nedeniyle, her zaman güçlü bir merkezi bir otoriteye sahne olmuş ve bu da güçler ayrımı ilkesinin uygulanmamışlığıyla birlikte mutlak bir yürütme gücü oluşturmuştur. 1946'dan sonra başlayan "çok partili dönem"de, yürütmenin yasama karşısındaki bu üstünlüğü sürmüştür. 27 Mayıs askeri darbesi ile hazırlanan 61 Anayasası, kitlesel bir dayanağı olmamakla birlikte, burjuva anlamda bazı demokratik hak ve özgürlükleri güvenceye alırken, yürütme gücünü sınırlandırmıştır. Dünyadaki gelişmelere ters görünen bu durum, gene de yasama gücünün güçlendirilmesi biçiminde olmamıştır. 61 Anayasası, yürütme gücünü, anayasal bazı özerk (üniversite, TRT vb.) ve bağımsız (yüksek yargı organları vb.) kurumlar aracılığıyla ve bunlar lehine sınırlandırmıştır. Böylece ülkemizde yeni bir dönem başlamıştır.
      61 Anayasası'yla, devrimci-milliyetçilerle oligarşi arasında nispi bir denge kurulmuştur. Bu yeni dönem, halk kitlelerinin siyasal planda ağırlıklarını ortaya koydukları bir dönemdir. Ancak oligarşi bu durumun yarattığı "tehlike" karşısında, anayasayı "lüks" ilan ederek,12 Mart askeri müdahalesini tezgahladı. Bu,devrimci-milliyetçilerin ordu içinden tasfiyesi ile, nispi dengenin bozulması ve 27 Mayıs'la başlamış olan dönemin sona ermesiydi. 12 Mart döneminde yapılan anayasa değişikliği ile, doğrudan yasama karşısında yürütme güçlendirilmemiş de olsa, yürütme gücünün denetimi dışında olan özerk kurumlar etkisizleştirilmiştir. Bu dönemde oligarşi devlet aygıtına tamamen egemen olmuştur. Bir başka deyişle yürütme gücü, militarizm ve bürokrasi ile, tam anlamıyla oligarşinin denetimine 12 Mart'ta geçmiştir. Böylece, "kökenini Osmanlı devletinden ve yirmibeş yıllık Cumhuriyet dönemi küçük-burjuva yönetiminden alan Türk ordusunun küçük-burjuva devrimci geleneği artık son bulmuş, ordu doğrudan emperyalizmin ve oligarşinin sömürgeci politikasının aleti olmuştur." [19*] Ancak oligarşinin egemenliği, bürokrasi içinde tamamlanmamış ve yürütmenin yasama üzerinde kesin üstünlüğü ile pekiştirilememiştir. THKP-C'nin (ve de THKO'nun) silahlı eylemleri ile açık faşizmin erken doğum yapması, bu gelişmeyi engelleyen temel faktör olmuştur. Ama oligarşi işin peşini bırakmamış ve 12 Eylül darbesi ile yarım kalan işleri halletmeye girişmiştir. 12 Eylül döneminde hazırlanan yeni anayasa ile yürütmenin üstünlüğü pekiştirilmeye çalışılmış, yasama gücü etkisizleştirilmiş ve özerk ya da bağımsız kurumlar tümüyle tasfiye edilmiştir.(Yine de oligarşi istediği sonucu alamamıştır.)
      Yürütme gücünün üstünlüğünün mevcudiyeti ve pekiştirilmesinin ülkemizdeki anlamı, oligarşik yönetimin önündeki tüm yasal engelleri "yasal" biçimde aşmasıdır. 1960-80 yılları arasında siyasal zorun kullanımında karşılaşılan "yasal" engellerin bu aşılması, suni dengenin sürdürülüş biçimi açısından önemlidir.Ancak bu bölüm açısından ele alacağımız yan, ülkemizdeki siyasal zorun "yasal görünümü" ve bunun burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmamasıdır. Meydana gelen gelişmeler, tümüyle, sömürge tipi faşizmin kendine uygun yasal bir kılıf bulmasına yöneliktir.
      İşte her türlü burjuva demokratik hak ve özgürlüklerini —anayasal olarak var görünse bile— ve insan haklarını açıkça çiğneyerek ya da yok kabul ederek uygulanan siyasal zor, ülkemizdeki dengesizliğin düzenlenmesinde, yani suni dengenin yeniden kurulması ve sürdürülmesinde temel araçtır, ama tek araç değildir.
      Ülkemizde suni dengenin kurulması ve sürdürülmesinde, siyasal zorun dışında, kapitalizmin gelişmesinin ürünü olan nispi refah da bir araç olarak kullanılır. Ancak gelişen kapitalizm iç dinamikle gelişmediğinden, bu araç uzun dönemli olarak kullanılabilir değildir. Sık sık uygulanan "istikrar tedbirleri", bu aracın ne kadar az kullanılabilir olduğunu göstermektedir.
      p;   Yine halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkilerinin pasifize edilmesinde kullanılan bir başka araç da "sandıksal demokrasi"dir. Düzenin siyasal partileriyle, parlamentosuyla, genel seçimlerle ortaya çıkan araç, halk kitlelerinde düzenin, "düzen içi" olarak değişebileceği "umudu" yaratmaktadır. Ülkede gerçek bir burjuva demokrasisi mevcut olmadığından ve işbirlikçi-tekelci burjuvazi tek başına oligarşiyi oluşturamadığından, düzen içi partiler, şu ya da bu oranda yahut biçimde oligarşinin siyasal taleplerini ifade ederler. Bu da, oligarşinin —bir bütün olarak da sömürücü sınıfların— siyasal üstünlüğü elinde tutmasına neden olmaktadır. Nesnel olarak siyasal tecrit koşulları içinde bulunan oligarşi, düzen partileri yoluyla ya da bunların içinde oluşturduğu gruplarla, bu koşulların gerçekliğini (siyasal üstünlüğü yitirmek) engellemeye çalışır. Yıpranmış yönetimlerin değiştirilmesi de aynı amaçla gerçekleştirilir. (Ancak gene de sorun, oligarşinin çeşitli manevralarla siyasal üstünlüğü elinde tutmasında değil, bu üstünlüğün devrimci öncü tarafından ele geçirilmemiş olmasında olduğu unutulmamalıdır.)
      İlk dönemde suni dengenin kurulmasında nispi refah etkin olmuşsa da, tüm süreç açısından siyasal zor temeldir. Oligarşinin siyasal zoru, daha önce belirttiğimiz gibi, "ordu ve donanma demektir", yani siyasal zor oligarşinin silahlı güçlerince yürütülür. Böylece devlet aygıtının kullanımına ilişkin bir olgu söz konusudur ve bu yüzden suni dengenin bozulması devlet aygıtına karşı bir mücadeledir. Diyebiliriz ki, oligarşi suni dengenin var oluşunu, somut olarak söylersek, sivil ve askeri mahkemeleriyle, ordusu, jandarması, polisi ve sivil silahlı güçleri ile, cezaevleriyle sağlar. Bu kurumlar ve güçlerle, halk kitlelerine devletin "güçlü" olduğu, "yenilmez" ve "karşı konulmaz" olduğu fikri empoze edilir. Bu fikir, "devlet gücü" olarak, zor güçlerini her fırsatta kitlelere göstererek ve zaman zaman fiilen kitlelerin gözü önünde kullanarak yaratılır. Yeni-sömürgecinin ideali, kuvvetini kullanmamak için göstermektir. Bu da zor güçlerinin devrimciler (kadrolar) üzerinde ve kitle hareketlerine karşı kullanılması demektir. Mahir Çayan yoldaş bu gücün, "yaygara, gözdağı ve demagojiye" dayandığını söylerken, oligarşinin özgücünün zayıf olduğunu gözönünde tutuyordu. Gerçeklikte oligarşinin zor güçleri sanıldığı gibi ya da kendi kendine gösterdiği gibi güçlü değildir. Elindeki silahlı güçler, herşeyden önce zorunlu askerlik sistemiyle oluşturulmuştur. Oligarşinin ordusunun % 80'i, bu sistemle silah altına alınmış halk kitlesinden oluşur. Geriye kalanlar ise, oligarşinin paralı askerleri, yani profesyonel silahlı güçleridir (subay, astsubay, polis). İşte bu güçler oligarşinin özgücü sayılır. Bu gerçek, zorunlu askerlik sisteminin işlemez hale gelmesiyle açıkça görülür.
      Suni dengenin korunması yönünden siyasal zorun kadro pasifikasyonu amacıyla kullanımı en sık görülen durumdur. Bu konuda fazlaca söz söylemeye gerek duymuyoruz. Şu açıktır ki, oligarşinin bu amaca ulaşmada başarılı olması, doğrudan devrimcilerin ilkel ve amatör çalışma tarzlarına bağlıdır. Profesyonel devrimcilerden oluşan bir örgüt, bu pasifikasyonu kolayca etkisiz hale getirebilir.
      Kitlelerin düzen sınırları içindeki, ama devrimcilerin etkisi ve hatta yönetimi altındaki hareketleri karşısında kullanılan zor ise, suni denge açısından önemli sonuçlar doğurur. Silahlı bir saldırıya karşı savunmasız (silahsız) bir kitle hareketinin oligarşinin zor güçlerince dağıtılması oldukça kolaydır. Zaman zaman açık zor kullanımına (silah kullanılmasıyla ifadesini bulur) sahne olan bu kitle hareketleri, sözcüğün gerçek anlamıyla bir "gözdağı" sahnesine dönüştürülür (kitle pasifikasyonu).
      Oligarşinin siyasal zorunun bu fiili, ama kısmi uygulamaları yanında, "kuvvet gösterisine" dayalı uygulamaları da suni dengenin sürdürülmesinde etkindir. Bu gösterme (fiili kullanım dışında), resmi bayramlardaki ya da yerel "kurtuluş günleri" vb. zamanlardaki silahlı güçlerin geçit törenleriyle yapıldığı gibi, doğrudan silahlı güçlerin ülke çapındaki mevzilenmesiyle (konuşlandırma) de yapılır. (Aynı zamanda açığa çıkmış tepkilerin pasifize edilmesi açısından da, bu konuşlandırma önemlidir.)
      Söylediklerimizi özetlersek, ülkemizde halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkileri sürekli olarak mevcuttur ve bunları dışa vurmaları, isyan etmeleri için nesnel koşullar vardır (sürekli milli kriz esprisi). Ancak bu memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkiler, siyasal zor, nispi refah ve düzen içi kurumlar ve uygulamalarla pasifize edilmiştir. Böylece tepkiler açık hale gelememektedir ve bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir denge oluşmuştur. Bu suni denge bozulduğu oranda halk kitlelerinin tepkileri açık hale gelecektir. Bu açığa çıkmış tepkilerin, belli bir stratejiye bağlı olarak örgütlenmesiyle Halk Savaşı başlatılabilinecektir. (Tepkilerin kanalize edilmesi) Bu amaca yönelik mücadelenin silahlı aksiyon yöntemlerini temel alması kaçınılmazdır ve bunun nesnel koşulları mevcuttur. Bu mücadele, halkın en ileri ve bilinçli unsurlarının yürüttüğü bir mücadele olacaktır.
      İşte Öncü Savaşının içeriği, kısaca budur.


III.
ÖNCÜ SAVAŞI



      Öncü Savaşı, en kısa tanımıyla, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu dönemin ve ülkenin özelliklerine uygun olarak Halk Savaşını başlatmak amacıyla, silahlı propagandayı temel, diğer ekonomik, demokratik ve politik mücadele biçimlerini tali olarak ele alan halkın devrimci öncülerinin (Parti ve Cephe kadrolarının) yürüttüğü mücadeledir. Bu nedenle Öncü Savaşı, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, Halk Savaşı gibi, stratejik nitelikte bir aşamadır ve başarısı stratejik sonuçlar doğurur.
      Halk Savaşını başlatmak amacına yönelik tüm faaliyetlerin Öncü Savaşının kapsamını belirlemesi, çok yönlü bir mücadele yürütülmesi demektir. Bu öylesine bir mücadeledir ki, temelini Halk Savaşının kitlesel ve örgütsel koşullarını yaratmak oluşturur ve diğer amaçlar buna tabidir. Öncü Savaşını niteleyen ikinci özellik, bu amaçlara ulaşmada kullanılan temel araca ilişkindir. Bu da silahlı propagandadır. Böylece temel açısından, amaç-araç uyumu ortaya çıkar. Silahlı propagandanın hedefleri, bu durumda, Halk Savaşının başlatılmasının koşullarını yaratmak olarak belirginleşir. Ama bu hedef, aynı zamanda tali mücadele biçimlerinin de hedefini oluşturur.
      Öncü Savaşının amacı, suni dengeyi bozmak ve halk kitlelerini bilinçlendirmek, örgütlemek ve harekete geçirmek olarak da ifade edilebilir. Burada örgütlenmenin ve harekete geçirmenin biçimini belirliyen Halk Savaşıdır. Yani Öncü Savaşındaki örgütlenme, Halk Savaşının yürütülmesine uygun örgütlenmeye temel oluşturacak ve bu örgütlenmeye kitlesel düzeyde geçişi sağlayacak biçimde olmak zorundadır. Halk kitlelerinin siyasal olarak kazanıldığı koşullarda (tepkileri açıktır) yürütülecek Halk Savaşı için silahlı devrimci güçlerin üç ana bölümde örgütlenmesinin gerekli olduğunu daha önce gördük. Öncü Savaşı, bu üç ana bölüm içinde bir silahlı gücün oluşturulmasına yönelmek zorundadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşındaki örgütlenme bu üç birliğin çekirdeği (nüvesi) olmak durumundadır. Gene aynı biçimde Öncü Savaşının yoğunlaştırılacağı alanlar (ki bunu gerilla savaşının operasyon alanı olarak tanımlıyoruz), gelecekteki (Halk Savaşındaki) kurtarılmış bölgelerin ve gerilla üs bölgelerinin oluşturulacağı alanlar olmak zorundadır.
      Öncü Savaşının amaçlarının belirlenişi, başlangıçtan itibaren örgütün mevzilenmesinin (stratejik) nerede ve nasıl yapılacağını belirler. Öncü Savaşında doğru bir mevzilenme yapılabilinmesi, demek ki, ülke somutuna ilişkin ayrıntılı bir tahlili gerekli kılmaktadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşında "nerede olanak varsa orada örgütlenilir" ya da "nerede somut hedef varsa orada eylem yapılır" demek tam bir kendiliğindenciliktir. Bilinçli ve örgütlü bir mücadele süreci olarak Öncü Savaşı, başlangıçtan itibaren belirli hedeflere yönelik olarak planlanır, örgütlenir ve yürütülür.
      Öncü Savaşı, bir yandan suni dengeyi bozma yönünde, yani bozma temelinde yürütülürken, diğer yandan kitleleri bilinçlendirme ve örgütleme çalışması olarak yürütülür. Bu iki amaç birbirine bağlıdır, ama yine de kendilerine özgü yanlar taşırlar. Suni dengeyi bozma amacı, suni dengenin kurulmasını, korunmasını ve pekiştirilmesini sağlayan koşulların ortadan kaldırılması ve bunun için kullanılan güçlerin işlemez hale getirilmesi olarak belirginleşir. Suni dengenin oligarşinin siyasal zoruna dayanması nedeniyle, Öncü Savaşı, oligarşinin siyasal zorunu işlemez hale getirmeyi amaçlar, ama şu ya da bu biçimde değil, suni dengeyi korumak, sürdürmek ve pekiştirmek amacıyla kullanılan siyasal zorun etkisizleştirilmesi, işlemez hale getirilmesi, söz konusudur. Yoksa oligarşinin siyasal zorunu (somut ifadesi olarak tüm zor güçlerini) bütün olarak ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek Öncü Savaşının amacı olamaz; bu amaç doğrudan Halk Savaşının kapsamına girer.
      Demek ki, Öncü Savaşı aşamasında oligarşinin siyasal zorunu ortadan kaldırmak söz konusu değildir. Bu evrede bu zorun belli bir amaçla (suni denge) sınırlı kullanımını etkisizleştirmek amaçlanır.
      Suni denge, siyasal zorla, yani oligarşinin silahlı güçleriyle toplumsal dengesizliğin düzenlenmesi olduğu gerçeği, ilk görevin bu güçlerin bu amaçla kullanımını engellemek olduğunu tanıtlar. Bu yüzden Öncü Savaşında oligarşinin zor güçlerinin (resmi ve sivil) faaliyetine özel önem verilir. Oligarşi kuvvetini kullanmamak için gösterirken, bir bakıma "kuvvet gösterisi" yaparak "yenilmez ve karşı konulmaz" bir güç olduğunu halk kitlelerinin kafalarına, sabit bir fikir olarak yerleştirmeyi amaçlar. Bu durumda Öncü Savaşını yürüten örgüt, kuvvetini göstermek için kullanmak zorundadır. Bu, devrimci örgütün "kitlelere hakim sınıfların baskı örgütünün yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığını, aslında çürük ve kof olduğunu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiden ibaret olduğunu askeri eylemleriyle" göstermesi demektir. (Kuvvet gösterisi) Bu da herşeyden önce silahlı devrimci örgütün önemli bir güç olduğunun, yenilmez ve yok edilemez olduğunun gösterilmesi demektir. Bir başka deyişle, devrimci öncünün, mücadelesini (politikleşmiş askeri savaşı) sürekli hale getirmesi ve sürdürmesi gereklidir. Bunun yolu ise, öncünün bir dizi askeri zaferidir.

        Görüldüğü gibi, oligarşinin siyasal zorunun kadro pasifikasyonu yönünde kullanımının engellenmesi gerilla savaşının "devamlı ve istikrarlı" hale getirilmesiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle de suni dengenin bozulmasında birincil dereceden önem taşır. Gerilla savaşının devamlı ve istikrarlı kılınması, kitleler açısından siyasal ve askeri bir gücün varlığı demektir. Böylece sürekli ve istikrarlı kılınan gerilla savaşı, halk kitlelerine "şikayetlerini iletecekleri" ve iletmelerine değecek bir güç, bir "kürsü" sağlayacaktır. Lenin'in halk kitleleri arasında siyasi gerçekleri açıklama (teşhir) tutkusunun yaratılması için öngördüğü "kürsü" işte böyle sağlanır.
      Bilindiği gibi Lenin, "Ne Yapmalı?"da kitlelerin bilinçlendirilmesi için geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının yürütülmesi gerektiğini belirtir. Yani, kitlelere mevcut düzenin —Lenin'in deyişiyle otokrasinin— siyasal niteliğini göstermek zorunludur. Kitleler, ancak bu yolla siyasal olarak kazanılabilinir. Ama siyasi gerçekleri açıklama (teşhir), yalnızca devrimci öncünün yürüteceği bir faaliyet değildir, siyasal teşhir halk kitlelerinin katılımıyla bir kampanya haline dönüştürülerek yürütülür. Bu ise, kitlelerin tüm şikayet ve taleplerini bize, yani devrimci öncüye iletmeleri demektir. Lenin, bunun gerçekleşebilmesi için, herşeyden önce devrimcilerin siyasal bir güç olmaları ve halk kitlelerine bir kürsü sağlaması gerektiğini belirtir. Kitlelerin tüm şikayet ve taleplerini devrimci örgüte iletmeleri, ancak ve ancak bunun bir işe yaradığını görmeleriyle mümkün olacaktır. Kitlelerin seslerini duyuracakları bir siyasal kürsü olmadıkça, bunun bir işe yaramayacağı açıktır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Lenin: Ne Yapmalı?)
      Gerilla savaşı, ülkemizde halk kitlelerine şikayet ve taleplerini seslendirecekleri (dışa vuracakları) kürsüyü sağlar. Gerilla gücü politik bir güç olarak ve gerilla savaşı bir "kürsü" olarak ortaya çıkar. Böyle bir güç ve "kürsünün" sürekliliğini sağlamak zorunludur. Halk kitleleri, günlük yaşamlarında karşılaştıkları her türlü haksızlığı, suistimali, baskıyı, rüşveti, işkenceyi, zorbalığı vb. bize iletmelidirler. Ve bu gerçekleştiği oranda onları örgütlemek ve mücadeleye sokmak mümkündür. Bu da gerilla savaşının sürekliliğinin sağlanması ve gerilla eylemlerinin zaferi demektir.
      Sözün özü, gerilla savaşı siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı, ama temel aracı olarak kullanılması zorunludur. Bu da iki boyutlu bir mücadele ortaya çıkarır. Birincisi, doğrudan stratejik hedefinortaya konulması yönünde, örgütlü ve planlı siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının yürütülmesidir. Yani emperyalizmin ve oligarşinin siyasal teşhir ve tecridine yönelik genel propaganda ve örgütlendirme faaliyeti yürütülür. İkinci olarak, somut koşullarda ortaya çıkan ve halk kitlelerinin bize ilettiği şikayet ve talepleri doğrultusunda mücadele yürütülür. Bu, kitlelerin doğrudan kendilerinden gelen siyasi teşhir konularını kapsar ve taktik eylemleri belirler. Bu ikinci yön birinciye bağlıdır, ama burada yapılacak bir yanlışlık kitle kuyrukçuluğuna yol açarak, mücadeleyi kendiliğinden-gelmeciliğe dönüştürür.
      "Kitlelerin ekonomik, demokratik ve siyasal talepleri doğrultusunda eylem koymak" olarak bilinen bu ikinci yön, birinci yönden (stratejik) bağımsız olarak ele alınması halinde, kitlelerin taleplerinin devrimci içeriğini saptamak ve stratejik mücadelenin parçası olarak yürütmek olanaksızlaşır. Söz konusu olan, kitlelerde uyanan siyasal teşhir tutkusu sonucu bize ilettikleri her konuda (şikayet ve talep olarak) devrimci öncünün eylem yapması değildir. Böyle bir tutum mücadeleyi yerelleştirir ve kitleleri pasifize eder. Öncü Savaşını yürüten örgüt başlangıçta her yere koşmaz, gücünü aşan hareketlerin içine girmez, güçlerini bölmez. Bu nedenle, başlangıçta, genel siyasi hedefler somut durumun öne çıkardığı taktik hedefler olarak belirdiği ve geliştiği biçimiyle ele alınır. Yani burada önemli olan, herhangi bir siyasi gerçeği teşhir etmek değil, genel siyasi hedefle bağlantısı açık ve görünür olan bir siyasi gerçeği teşhir etmektir. Öncü Savaşının gelişimine bağlı olarak, bu teşhir kampanyası geliştirilir ve yaygınlaştırılır. Öncü Savaşının başlangıcında bu kampanyanın merkezi ve ülke çapında yürütülmesi esastır. Yerel nitelikteki siyasi gerçekleri teşhir edecek bir güç ve yapıya ulaşıldığında ve ulaşıldığı oranda, genel ve merkezi hareket ile koordineli olarak yerel siyasi gerçeklere yönelik gerilla eylemleri gündeme gelir. (Ülkemizde, genellikle, silahlı mücadeleyi benimsemiş oluşumlar yerel düzeyde örgütlenerek genele geçtikleri için, bu alanda önemli sapmalar ortaya çıkmıştır. Bu açıdan bu son nokta özellikle önemlidir.)
      Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Acaba kitle içinde, ülke çapında belirtilen biçimde bir kampanyanın yürütülmesi için gerekli zemin var mıdır? Yoksa bu zemin belirli yerlerle sınırlı olarak mı mevcuttur? Bir başka deyişle "somut hedefler" nerelerde ortaya çıkar?
      Siyasi gerçekleri teşhir için ülkenin her yerinde ve her kesiminde uygun zemin ve koşullar mevcuttur. Bu, devrimin nesnel koşullarının mevcut olması, toplumun bir devrime gebe olmasının gerçeğinin ifadesidir. Lenin'in deyişiyle, kim ki ülke çapında ve kitleler arasında böyle bir teşhir kampanyası için gerekli zeminin olmadığını düşünür, o kişi hiçbir biçimde kitleleri anlamamıştır. Ülke çapında uygun zeminin var olması, devrimci pratik için yeterli değildir. Devrimci öncü, bilinçli ve örgütlü bir güç olarak, böyle bir zeminde, ama ülke çapında bir mücadeleyi yürütmek, yönetmek ve belli hedeflere yöneltmek görevi ile yüzyüzedir. Bu ise planlı ve programlı bir mücadele demektir. Devrimci örgütün görevi mevcut düzenin planlı ve örgütlü olarak yıkılmasına yönelik mücadeleyi yürütmektir. Her ne kadar tarihsel olarak, kitlelerin kendiliğinden-gelme isyanları ve mücadelesiyle mevcut düzenin yıkılması büyük bir olasılıksa da, devrimci öncü ne kadar planlı, programlı ve örgütlü mücadele ederse, böyle bir tarihsel gelişme karşısında hazırlıksız yakalanmaktan kurtulur ve kendiliğinden-gelme kitle hareketlerini yönlendirebilir ve yönetebilir. (Bkz. Lenin: Nereden Başlamalı?) Bu saptama Öncü Savaşının Halk Savaşına dönüşmesi açısından da önemlidir. Suni dengenin bozulması kitlelerin tepkilerinin açığa çıkmasına yol açacaktır. Bu da kitle hareketlerinin kendiliğinden yükselmesi olasılığını tarihsel olarak fazlalaştırır. Kitlelerin öncünün eylemleri sonucu, tepkilerini silahlı ayaklanmalar ve eylemler olarak dışa vurmaları söz konusu olacaktır. Devrimci öncü, bunları başlangıçtan itibaren denetimli ve örgütlü olarak yaratması olanaksızdır. Devrim kitlelerin eseridir ve onların mücadelesiyle gerçekleşir. Devrimci örgütün görevi, böyle bir gelişmeyi, en kısa sürede, bilinçli ve örgütlü hale getirmek, ona öncülük yapmaktır (açığa çıkmış tepkilerin kanalize edilmesi). Öncü Savaşı aşamasında kitleler büyük birimler halinde örgütlenmeyeceği için ve de toplumsal ve siyasal gelişmelerin önceden pozitif bilimlerin kesinliği ile ölçülüp, saptanamayacağı için, suni dengenin bozulduğu koşullarda kitlelerin kendiliğinden hareketleri yükselecek ve yaygınlaşacaktır. Devrimci öncü, ne kadar bu süreci bilinçli ve örgütlü olarak yaratmaya yönelirse, bu gelişme karşısında, kitle hareketini düzenlemesi ve Halk Savaşı stratejisine uygun örgütlemesi o kadar mümkün olacaktır. Bu da devrimci örgütün, Halk Savaşına ilişkin bir planı ve savaşın yürütülmesine uygun bir yapılanışı olduğu oranda başarılabilinir. Çekirdek halindeki bu yapı etrafında kitleler büyük birimler halinde örgütlenir ve Halk Savaşı yürütülür. Bu yüzden devrimci öncü, her zaman ve her yerde planlı, programlı ve örgütlü olarak mücadeleyi geliştirmeyi ve yürütmeyi amaçlamalıdır.
      Görüldüğü gibi, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile suni dengeyi koruma ve sürdürme amacıyla kullanılan oligarşinin siyasal zoruna karşı alınacak tavır birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır. Oligarşinin bu amaçlı siyasal zor uygulamasına (doğal olarak zor güçlerine) yönelik gerilla savaşı genel (stratejik) bir siyasi gerçeğin teşhiri de demektir ve diğer siyasi gerçeklerin teşhiriyle birlikte ele alınır. Buna paralel olarak kitleler bilinçlendirilir ve örgütlenir. Ancak bu ana kadar, gene de temel mücadele biçiminin dışına çıkmış değiliz. Oysa Öncü Savaşı kır ve şehir, silahlı propaganda ve diğer (ekonomik, demokratik, politik) mücadele biçimlerinin diyalektik bir bütün halinde ele alınmasını gerektirir. Bu durumda tali mücadele biçimlerinin yeri ve temel mücadele biçimiyle ilişkisi ortaya konulmalıdır. Bunun için de, öncelikle temel mücadele biçiminin açık ve net bir belirlenmesi zorunludur.


a) Temel Mücadele Biçimi: Silahlı Propaganda


      Öncü Savaşında kullanılacak araçlar amaçlara bağlıdır. Amaç suni dengeyi bozarak Halk Savaşını başlatmak olduğundan ve bu amaca ulaşmak için oligarşinin siyasal zoruna karşı mücadele yürütmek gerektiğinden, araç devrimci zor olarak ortaya çıkar. Devrimci zor temel araçtır (ama tek araç değildir). İşte, bir zor uygulaması ya da bir savaş biçimi olarak gerilla savaşının, devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak ele alınmasına, yani politik kitle mücadele biçimi olarak yürütülmesine silahlı propaganda denir. Silahlı propaganda bir politik mücadele biçimidir ve her mücadele biçimi gibi kendine özgü bir mekanizmayı gerektirir. Verili bir evrede temel mücadele biçiminin kendi mekanizması devrimci örgütün karakterini belirler.
        Lenin'in belirttiği gibi temel mücadele biçimi, doğrudan örgütün yapısını ve bileşimini belirleyecek kadar önemli sonuçlar doğurur. Bu yüzden silahlı propagandayı temel alan bir örgüt, bu mücadele biçimine büyük dikkat ve özen göstermek zorundadır. Onun gerektirdiği mekanizma, örgüt içinde ağır basacaktır.
      "Silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içerir." Bu onun askeri yönünü tanımlar ve politik amaca göre belirlenir. Unutulmaması gereken en önemli nokta, silahlı propagandanın politik mücadele biçimi olması ve her politik mücadele biçiminde görülen genel özellikleri de taşımasıdır. Bugüne kadar tüm politik mücadelelerde görülen ortak özelliklerden fazlaca söz edilmemiştir. Çünkü bu özellikler genel nitelikte olduğundan, bilindiği varsayılmıştır. Ve sorun silahlı propagandanın diğer politik mücadele biçimlerinden farkını, (ayırıcı özelliklerini) ortaya koyarken, bu genel özelliklerin ikinci planda kalması kaçınılmazdır. Ama ülkemizdeki pratik ve özellikle pragmatizm, genel özelliklerin vurgulanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
      Politik mücadele biçimi olarak silahlı propagandanın kendine özgü tekniğini ve mekanizmasını doğru kavramak için tüm politik mücadele biçimleri için geçerli olan genel özellikleri bilmek gerekir.
      Bilindiği gibi politik mücadele biçimleri, Marksist-Leninist literatürde çok çeşitlidir. Bu çeşitliliği iki ana başlık altında toplamak mümkündür: a) silahlı aksiyon ve b) barışçıl (uzlaşıcı değil) biçimler. Ama her politik mücadele biçimi, verili bir evredeki devrimci görevlerin yerine getirilmesinin araçlarıdır. Bu devrimci görevlerin başında gelen ve her zaman geçerli olan görev kitleleri bilinçlendirmek ve örgütlemektir. Politik mücadele biçimlerini, genel olarak, verili bir evrede ve bu evrenin koşullarına bağlı olarak, kitleleri bilinçlendirme ve örgütlendirme mücadelesinin sürdürülüşü olarak tanımlayabiliriz. Bu nedenle sorun, kitlelerin nasıl bilinçlendirileceği ve örgütleneceğidir.
      Kitlelerin bilinçlendirilmesi, onlara devrimci siyasi bilincin iletilmesi demektir. Bu bilinç mevcut düzenin niteliğinin sergilenmesi, değişmesinin gerekliliğinin anlatılması ve değişimin nasıl olacağının ortaya konulması ile oluşan bir bilinçtir. Daha tam deyişle, mevcut düzenin ekonomik, toplumsal, politik, kültürel vb. her alanda teşhiri, değişimin neden zorunlu olduğunun sergilenmesi ve nasıl değişeceğinin ortaya konulması devrimci örgütün faaliyetinin temel ve genel içeriğidir. Bu faaliyet, propaganda ve ajitasyon çalışması olarak da ifade edilebilir. Genellikle bu çalışma, ajitatörler ve propagandistler ile yürütülür (sözlü). Bunun yanında yayın yolu ile de yürütülebilinir. Ve tüm bu faaliyetler sonucunda bilinçlenen kitleler örgütlenir. Lenin bu durumu, siyasi gazete temelinde şöyle ifade etmektedir: "Bir gazete yalnızca kollektif bir propagandacı ve kollektif bir ajitatör değil, aynı zamanda kollektif bir örgütleyicidir." [22*]
      Lenin'in bu sözleriyle, propaganda ve ajitasyonun doğrudan örgütlenmeye yönelik olduğu ve örgütlenmeyi sağladığı iyice açığa çıkmaktadır. Lenin, siyasi gazeteyi temel araç olarak ele alır. (Biz bu mücadele biçimini klâsik politik kitle mücadele biçimi olarak tanımlıyoruz.) Burada her mücadele biçiminde görülen genel özellikler belirginleşmektedir: Ajitasyon, propaganda, siyasi eğitim ve örgütlenme. İşte silahlı propaganda da, bir politik mücadele biçimi olarak, herşeyden önce ajitasyon, propaganda, siyasi eğitim ve örgütlenme faaliyetlerini içerir. Ancak klâsik politik kitle mücadelesinden farklı olarak, araç, bir siyasi gazete değil, gerilla savaşıdır. Bu, silahlı propagandayı diğer mücadele biçimlerinden ayıran özelliğidir (karakteristiği). Bu nedenle diyoruz ki, gerilla, kollektif bir ajitatör ve kollektif bir propagandacı olduğu kadar, kollektif bir örgütleyicidir de. İşte ülkemizde revizyonistler ve oportünistler bu gerçeği tahrif ederek, bu genel özellikleri salt siyasi gazeteye özgüymüşcesine ele almışlar ve buna bağlı olarak da silahlı propaganda bir askeri mücadele biçimi gibi sunulmuştur. Bu durum somutta, silahlı eylem ile gerilla eyleminin, gerilla eylemi ile silahlı propagandanın karıştırılması şeklindeki yanılgılara yol açmıştır. Son tahlilde, tüm sağ sapmaların çıkış noktası olan bu karışıklık sonucunda, silahlı propaganda politik değil askeri, kitlevi değil ferdi bir mücadele olarak tanıtılmaktadır. Ve çoğu zaman devrimci unsurların da, konuyu bu şekilde kavramalarına neden olmaktadır.
      Öncü Savaşını yürüten örgüt için sorun, politik mücadele biçimi olarak silahlı propagandanın, genel ve özel nitelikleriyle ve bütünsel olarak ortaya konulmasıdır. Revizyonistlerin ve oportünistlerin tahrifatları ancak bu yolla önlenebilinir.
      Silahlı propaganda, gerilla savaşını araç olarak ele alan bir politik mücadele biçimidir. Bu araç, yani gerilla savaşı, yürütüldüğü alana ve koşullara göre iki ana bölüme ayrılır: Kır gerilla savaşı ve şehir gerilla savaşı. Kır gerilla savaşı, niteliği gereği açık savaştır ve bu savaş hareketli gerilla birliği ya da birliklerince yürütülür. Kır gerilla savaşının bu özelliği, onu şehir gerilla savaşından ayıran yanıdır.
      Kır gerilla savaşı, amiyane bilgiyle bir "vur-kaç" savaşı olarak tanımlanır. Ama "vur-kaç" taktiği sanıldığının aksine, ne kır gerilla savaşına özgüdür, ne de genel olarak gerilla savaşına. Örneğin, bir hareketli savaş da "vur-kaç" taktiğini uygular. Biz, bu tür amiyane bilgiye dayalı günlük dilin sözcükleriyle gerilla savaşının tanımlanamayacağını söylüyoruz. Gerilla savaşı, kır ve şehir gerillası olarak, basit ve yalın bir "vur-kaç" taktiği değildir. Gerilla savaşı, bir bütün olarak bir savaş biçimidir. Bu savaş biçimi hem yıpratma işlevini, hem imha görevini yerine getirebilecek özelliklere sahiptir. Gerilla savaşı bu çok yönlülüğü ve esnekliğiyle, diğer savaş biçimleriyle birlikte ele alınabilir. Düzenli orduya yardımcı bir güç olarak gerilla, düşman mevzilerinin gerisinde yıpratma ve imha eylemlerini gerçekleştirir. (Halk Savaşında, çoğu zaman, gerilla bu şekilde tali bir yere sahiptir.) Bizim Öncü Savaşı bağlamında ele aldığımız gerilla savaşı, düzenli halk ordusunun bulunmadığı ve halk kitlelerinin savaşa fiilen girmediği koşullarda, emperyalizme ve oligarşiye karşı ve onların denetiminde bulunan bir arazide (kır ya da şehir) yürütülen bir savaş biçimidir. Bu savaş, Öncü Savaşında gerçek ve sabit bir gerilla üs bölgesi olmaksızın yürütülür ve bu nedenle gerilla gücü sürekli hareket halindedir ve yine düşmanın kırsal alanlardaki güçlerine karşı durabilecek bir güçtür (birlik) (kırsal alanlarda, bu savaş gücünü hareketli gerilla birliği olarak tanımlıyoruz).
      Kır gerilla savaşı alanında Latin-Amerika'da ortaya çıkmış yanlış anlayışları ele alarak konuyu biraz açalım. Bu yanlış anlayışların başında "sabit üsler teorisi" gelir. Bu teori, Öncü Savaşı ile Halk Savaşını birbirine karıştırdığından, kır gerilla savaşının başlangıçtan itibaren bir gerilla üssüne, daha tam deyişle söylersek gerilla üs bölgesine dayanarak yürütülmesi gerektiğini ileri sürer. Onlara göre, bu gerilla üssü savaşın arka cephesi olarak ele alınır ve buna göre örgütlenir. Böylece başlangıçtan itibaren kitleler büyük birimler halinde (bölge olarak) örgütlenir. Sonuçta gerilla savaşı, düşman saldırılarının başlamasıyla birlikte bu kitle örgütlerini, üs bölgelerini korumaya yönelir. Ve doğal olarak işin başında yok edilir. Che, devrimcileri bu konuda, "gerillanın arka cephesi, onun sırt çantasıdır" diyerek uyarmıştır. Kır gerilla savaşının hareketliliğinin bu öne çıkışı, bir başka hatalı anlayışın gelişmesine de yol açmıştır. R. Debray'ın formüle ettiği fokoculuk, Che'nin uyarısını yanlış değerlendirerek, kır gerilla savaşının hiçbir ön hazırlık olmaksızın ve ülke çapında örgütlü bir yapıya dayanmaksızın verilebileceği düşüncesine dayanır. Bu anlayışa göre, gerilla, bazı teknik hazırlıktan (malzeme, silah temini, askeri eğitim, malzeme depoları ve kısmi arazi bilgisigibi) sonra kırsal alanlarda harekete geçmelidir. Ülkede milli krizin olgun olduğu düşünüldüğünden (ya da hiç önemsenmediğinden), gerillaya kısa sürede büyük güçlerin (kitlelerin) katılacağı ve Öncü Savaşının hızla Halk Savaşına dönüşeceği beklenilir. Kaçınılmaz olarak bu anlayışla harekete geçen gerilla, düşmanın stratejik ve taktik kuşatması ile hareketliliğini yitirir ve sonra da yok edilir. (Burada gerillanın açık sınıra sahip olması belli bir avantaj olarak görünse de, uzun dönemli bir avantaj oluşturmadığı için önemsizdir.)
      Diğer bir hatalı anlayış da "gizli silahlı propaganda" adı verilen yöntemde görülür. Bu anlayışa göre, 3-5-7 kişilik küçük silahlı güçler (gerilla da denilebilinir) kırsal alanlara dağılır ve köylüler arasında propagandaya girişirler. Bu faaliyetin ilk döneminde silahlar gizlenmiştir.Köylüler arasına giren bu unsurlar, bir yandan hasat dönemine kadar köylülerle birlikte çalışır ve üretime katılırken, diğer yandan araziyi yakından tanırlar. Zamanı geldiğinde silahlarını alarak, bu faaliyetle örgütlenen köylüleri de yanlarına alarak gerilla savaşına başlarlar. Bunlar, merkezi bir örgüte bağlı olarak gerilla savaşını yürütse de, eldeki silahlı güç, düşmanın en küçük silahlı gücünden zayıftır ve bu da mekanda güçlerin yoğunlaştırılması yoluyla bile giderilemez. Son tahlilde Öncü Savaşı ile Halk Savaşının bir ve tek olarak ele alınmasının ve milli krizin olgun halde bulunduğu varsayımına dayanan bu anlayış, Çin ve Vietnam Halk Savaşı'nın dogmatik ele alınışından başka birşey değildir. Ülkemizde İ. Kaypakkaya tarafından savunulan bu anlayış pratikte tam bir çıkmaza girmiş