THKP-C/HDÖ
Türkiye Devriminin
Acil Sorunları-I


"Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I", THKP-C/HDÖ'nün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi kavrayışını, sistemli olarak ortaya koyan ilk teorik metindir. Metin, 1974-75'de kaleme alınmış ve ilk kez Ağustos 1975'de THKP-C/HDÖ tarafından yayınlanmıştır. (İkinci baskı-Haziran 1976)
Eriş Yayınları-1993
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I (834 KB)


















DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DEVRİM STRATEJİSİ


      Türkiye devriminin acil sorunları açısından önemli olan gerilla savaşının ileri aşamalarında şu veya bu tip eylemin daha iyi olacağını tartışmak değildir. Türkiye ve dünya devrimci pratiği bize asıl önemli olanın, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni yürütecek bir örgütün nasıl kurulacağı, ne zaman ve nasıl eyleme geçeceği, kitlelere nasıl ulaşabileceği ve değişik şartlar altında nasıl davranacağı olduğunu göstermektedir. Latin-Amerikalı bir devrimcinin sözleriyle:       Bu plan bütününün hazırlanması ve uygulanması ancak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temel kavramlarının iyi anlaşılmasından sonra mümkündür.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temel tezlerinin anlaşılması, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyiş biçiminin iyi anlaşılmasının yanı sıra, dünya devrimlerinin de tarihsel bir incelenmesini gerektirir. 20. yüzyılın başından beri gerçekleşen devrimler genel hatlarıyla üçe ayrılabilir: Rus Devrimi, Çin Devrimi ve Küba Devrimi. Bu üç devrimin de genel özellikleriyle incelenmesi, gerçekleştirildikleri dünya ve ülke şartlarının açığa çıkartılması gerekir.
      Oportünizmin karakteri gereği bir yandan Marksist terminolojiyi kullanıp doğru şeyler söylüyor gibi görünmeye çalışırken, diğer yandan da teorinin özünü tahrif eder. Ancak onun devrimci hareketi yanlış yönlere sürükleyebilmesi için bu yeterli değildir. Kendine Marksist ustalar arasında bir dayanak noktası bulması, yani söylediklerini kanıtlayabilecek geçmişte söylenmiş ve yapılmış fikirler ve eylemler bulması gerekir. Oportünizm, bu amaçla, diyalektik materyalizmi tahrif eder; zaman ve mekanı göz önüne almadan geçmiş devrimlerde başka şartlar altında gerçekleşmiş uygulamalara dört elle sarılır; onları kendi sapmasına dayanak yapmaya çalışır. Devrimlerin tarihsel incelenmesi oportünizmin maskesinin düşürülmesi açısından da önemlidir.


I.
RUS DEVRİMİ



      Rus Devrimi, demokratik devrimin tamamlanmadığı ülkelerde birinci görevin bu devrimi gerçekleştirmek olduğunu, demokratik devrimin kesintisiz devrim süreci içinde hızla sosyalist devrime dönüştürülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Demokratik devrimde sınıflar mevzilenmesi, devrimin gerçekleştirilmesi sosyalist devrime dönüşüm, emperyalizmin farklı bunalım dönemlerinde farklı ülkelerde değişik yöntemlerle gerçekleştirilir.
      Rusya, kapitalizmin zayıf da olsa iç dinamikle geliştiği, dünyanın en büyük altı sömürgeci ülkesinden birisidir. Rusya'nın, Lenin'in deyişiyle, feodal emperyalist bir ülke olması ve I. bunalım döneminin özellikleri Rus Devriminin genel gelişim çizgisini belirler.
      Rus Devriminde önder ve temel güç proletaryadır, köylülük yedek güçtür. Proletarya, feodal büyük toprak sahipleri dışında bütün köylülüğü yanına alarak demokratik devrimi yapar (demokratik devrim programı işçi-köylü ittifakının sağlanmasında temeldir). Demokratik devrim sonucu köylülük içinde sınıfsal farklılaşma artar; işçi sınıfı köylülüğün proleter, yarı-proleter unsurlarını hatta küçük köylülüğü de yanına alarak sosyalist devrimi gerçekleştirir. İşçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidarı alabilmesi için demokratik devrimin tamamlanmış olması zorunlu değildir; demokratik devrim bu iktidar altında tamamlanır. [
102*]
      Rus Devriminin temel gelişim çizgisini belirleyen şartlar devrimin şehirden kıra doğru bir rota takip etmesini gerektirir. Rusya' da kapitalizm esas olarak birkaç büyük şehirde gelişmiştir, devrimin önder ve temel gücü proletarya çoğunlukla bu şehirlerde toplanmıştır. İç düşmanın (burjuvazi ve Çarlık) ve devrimin en güçlü olduğu yer şehirlerdir. Burada düşmana indirilecek darbe ülkenin geri kalan kısmında devrimin gelişimini belirler. Devrim şöyle bir gelişim izler: İşçiler ve aktif politikaya çekilen ordu, burjuvazi ve Çarlığı devirir. Burada önemli olan köylülüğün şehirlerdeki yeni iktidarı benimsemesidir. İşçi sınıfı devrimci bir programla köylülüğün karşısına çıkar ve onun desteğini kazanır. Lenin bu devrim anlayışını en özlü biçimde şöyle belirtir:
      Büyük merkezlerde düşmana indirilen darbe, köylülüğün de desteği kazanılınca, devrimin kırlardaki gelişimini belirler. Şehirlerde gerçekleştirilen devrim kırlara götürülür. Şehirlerde yönetimin ele geçirilmesi, iç düşman oldukça zayıf olduğundan kolaydır. Emperyalist ülkelerin paylaşım savaşı sırasında gerçekleşen devrim, böylece geçici bir süre iç düşmanı dış düşmandan ayırır.
      Rus devriminin başarıya ulaşmasının temelinde, emperyalistler arasındaki zıtlıkların kesinlikle askeri plana yansıyacağı, devrimin başlıca darbesinin indirildiği ve devrimin ülke içinde yayıldığı (kırlara götürüldüğü) dönemde dış müdahalenin olmaması gerçeği yatar. Nüfusun çoğunluğunu kazanmak için önce iktidarı almak görüşü ancak bu şartlar altında geçerlidir. Rus Devrimi bir bakımdan klâsik anlamda işleyen emperyalistler arası eşitsiz gelişim kanununun ürünüdür. Kırlardaki sınıf mücadelesi işçi sınıfının yönlendirici gücü oluşturduğu işçi-köylü iktidarı altında hızlandırılır; geniş köylü kitleleri sosyalizmin saflarına kazanılır, şehirlerden sonra kırlarda da Sovyet iktidarı pekiştirilir. Ancak bu aşamadan sonra gerçekleşebilen dış müdahale ise artık sağlamlaştırılmış Sovyet iktidarını yıkamaz.
      Bütün pasifistlerin, emperyalistler arası III. yeniden paylaşım savaşının mutlak çıkacağını savunmalarının "savaş olmayacağına göre, eskisi gibi tek tek ülkelerde devrim olması imkansızdır" [
104*] görüşünü savunduğumuzu ispatlamaya çalışmalarının nedeni şimdi anlaşılıyor. Yeniden paylaşım savaşı sayesinde ülkemiz şimdiye kadar görmediği bir krizin içine düşecek, bu kriz devrim için gerekli şartları olunlaştıracak ve hazır emperyalistler birbirleriyle uğraşırken onlar da fırsattan istifade ederek birkaç büyük şehirde iktidarı alıvereceklerdir (!)
      Böylece TSİP oportünizminin ikili teorik temeli tamamen açığa çıkmıştır: Emperyalizmin sürekli ve genel bunalımını ekonominin devrevi hareketine indirgemek ve emperyalistler arasında III. yeniden paylaşım savaşının mutlaka çıkacağını savunmak. Teorinin temelinde yapılan bu ikili tahrifat, bütün pasifist devrim teorisinin kuruluşu için yeterlidir.TSİP pasifistleri geçen dört yılda oportünizmi gerçekten bilimsel olarak incelemişler, pasifizmin günümüzdeki teorik temellerini açıklığa kavuşturmuşlardır. Böylece PDA gibi oportünizmi iyice incelemeden ortalığa teoriler sürme hatasına düşmediler, yüzeysel tahrifatlar yerine teorinin özünü tahrif ettiler. Böylece görünüşte doğru şeyler söylüyor, derin tahliller yapıyor görünmeyi başarabildiler. Yapılan bazı incelemelerin gerçekten de doğru olması (aslında temel çürük olduğundan bu hiç birşey ifade etmez) onlara pasifizmlerini hiç olmazsa teorik yönden oldukça gizleme olanağını sağladı. Ama artık çok geç! Silahlı mücadele geçmişte Türkiye devrimine damgasını vurmuştur. TSİP oportünistleri geç kaldılar. 1960'larda bu bilimsellikle epey kadro toparlayabilirlerdi ama bugün artık bu olanaksız. Pek çok samimi devrimci TSİP pasifizminin teorik temellerini kavrayamadıkları halde bugün silahlı mücadelenin saflarında yer alıyor.


II.
ÇİN DEVRİMİ



      Çin, yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkedir; bu, Çin Devrimi'nin rotasını Rus Devrimi'nden ayıran başlıca özelliktir. Çeşitli emperyalist ülkeler Çin'de kendilerine bağlı "Çin'in bir ucundan diğerine, ticari limanlardan uzak bölgelerine kadar uzanan bir komprador ve tüccar-tefeci sömürü şebekesi kurmuşlardır." [
105*] Liman şehirlerinde kapitalizm, dışa bağımlı olarak geliştirilirken, ülkenin iç kısmında feodal düzen geniş ölçüde egemendir. Emperyalist ülkeler Çin'de kendi sömürülerini emniyet altına almak için belli bölgeleri işgal etmişlerdir.
      Böylece Çin devrimcilerinin karşısında, devrim sürecinin gelişiminde uzun süre Rusya'da olduğu gibi yerli hakim sınıflar değil, emperyalist ülkeler vardır. Emperyalist ülkeler birleşik olarak yada tek tek olarak Çin'e müdahale etmekte yada devrimci mücadeleyi bastırmak için komrador burjuvazi-feodal mütegallibe yönetimine geniş ölçüde yardım etmektedir.
      Çin Devrimi'nin karşısında başlangıçtan itibaren düşman olarak sadece yerli hakim sınıflar değil, şartlara göre bütün olarak yada tek tek emperyalist ülkelerin bulunması Çin Devrimi'ne Rus Devrimi'nden oldukça değişik bir karakter kazandırmıştır. Devrim, bu derece güçlü düşman karşısında, onların sıkı kontrolü altında bulunan şehirlerde değil, ancak uzun bir süre içinde kırlık bölgelerde hazırlanabilir.
      Halk savaşının devrimde zorunlu bir durak oluşu, ülkedeki üretim ilişkilerinden değil, emperyalizm olgusundan kaynaklanır. Üretici güçlerin gelişim seviyesi ve kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının değişik dönemlerinde taşıdığı özelliklerin ülkeye yansıması ve ülkenin diğer özellikleri Halk Savaşının ara aşamalarını belirler. "Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup"da bu olgu şöyle tespit edilmiştir:       Çin Devrimi'nin kırlarda, büyük emperyalist güçlerden uzakta gelişmesi, belli bölgelerde zafere ulaşarak kurtarılmış bölgelerde Kızıl Politik İktidarı kurması, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının Çin'e yansıma biçimiyle ilgilidir. Çin'de evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmelerine ve sürekli bir milli krizin varlığına temel olan unsur, sadece ülkenin iç dinamiğinin saptırılması ve dışa göre belirlenmesinde yatmaz. Emperyalist ülkeler kapitalizmi esas olarak başlıca şehirlerde kendi amaçlarına uygun geliştirirler. Bunun dışında Çin'in bir ucundan diğer ucuna kadar örgütlenen tüccar-tefeci sömürü şebekesi, feodalizmi bir ölçüde çözmüş olmasına rağmen hakim üretim biçimi feodalizmdir. Ülkenin iç kısımlarında kapitalizm pek az gelişmiştir, ülkede bütünleşmiş bir kapitalist ekonomi değil, bölgesel tarım ekonomisi hakimdir. Bu durumda ülkede kapitalizmin yukardan aşağıya dışa bağımlı olarak geliştirilmesi ve ülkenin tümünün pazar ekonomisine açılması ve üretici güçlerinin gelişiminin çarpıtılması, ülkede henüz olgunlaşmamış da olsa bir milli krizin varlığı için birincil etken olamaz. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı Çin'e bu ülkelerle çıkarları ortak hakim sınfların çeşitli klikleri arasında çekişme biçiminde yansır. İç dinamiğin çarpıtılması ve dışa göre belirlenmesi milli krizin varlığında ikincil bir etkendir.
      Görüldüğü gibi sömürge ve yarı-sömürge veya geri-bıraktırılmış ülkelerde sadece henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin varlığını bilmek yetmez; bu krizin kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının hangi biçimde ülkeye şiddetle yansıması sonucu ortaya çıktığını da bilmek gerekir.
      Böylece Çin'de devrimci hareket düşman güçleriyle çevrilmiş bölgelerde kızıl iktidarı kurabilmiş ve yaşatabilmiştir. Mao, bu olağanüstü olayı şu nedene bağlar:
      Bu şartlar altında Çin'de devrimci mücadele karşı-devrimin baskısının zayıf olduğu bölgelerde hızla zafere ulaşır, kurtarılmış bölgelerde kızıl politik iktidar kurulur.       Devrimde Halk Savaşının zorunlu bir durak oluşu sonucu devrimde sınıfların mevzilenmesi değişir. İşçi sınıfı, Rus devriminde olduğu gibi temel ve önder güç değildir; köylülük temel güçtür. Proletaryanın önderliğinin niteliği ideolojiktir.
      Böylece sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde emperyalizm olgusundan doğan ve devrimde zorunlu bir durak olan Halk Savaşı, emperyalizmin II. bunalım döneminin ve Çin toplumunun özellikleri sonucu değişik aşamalardan geçerek zafere ulaşmıştır.
      Sonuç olarak:
      1- Köylülerin kendiliğinden gelme isyanları örgütlenerek, kitlelerin kısa sürede, o dönemde mücadelenin başlıca şekli olan gerilla savaşına geniş ölçüde katılmaları sağlanmıştır. Çin Devrimi'nde Öncü Savaşı yoktur.
      2- Kurtarılmış bölgeler kırlarda mücadelenin başlamasından kısa bir süre sonra kurulabildiğinden ve dar da olsa bazı bölgelerde kızıl politik iktidar sonuna kadar korunabildiğinden Çin Devrimi'nde mücadelenin başlangıcından itibaren temel örgütlenme biçimi Sovyet tipi kitle örgütlenmesidir. Beyaz rejim sürekli derin çelişki içinde olduğundan kurtarılmış bölgelerin kurulabilmesi için düşmana ülke çapında ağır bir darbenin indirilmesi zorunlu değildir.



III.
III. BUNALIM DÖNEMİNİN ÖZELLİKLERİ
VE
BUNUN GERİ-BIRAKTIRILMIŞ ÜLKELER DEVRİMİNDE
MEYDANA GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER



      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. döneminde, önceden de açıklandığı gibi, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kapitalizm yukardan aşağıya dışa bağımlı olarak geliştirilir ve ülke geniş ölçüde pazar ekonomisine açılır. Kapitalizm ülkede hakim üretim biçimi haline gelir. Ancak gelişen kapitalizm iç dinamikle değil de, iç dinamik saptırılıp dışa bağımlı kılınarak geliştiğinden, ülke üretim ilişkileriyle klâsik kapitalist üretim ilişkileri, ülkedeki kapitalizm ile klâsik kapitalizm tarzı birbirinden farklıdır. Bu farkı belirtmek amacıyla emperyalist-kapitalist yada emperyalist üretim ilişkileri deyimi kullanılır. Emperyalist üretim ilişkileri kavramını eleştiri konusu yapmak [
109*] ise meselenin özünün iyi anlaşılmadığını gösterir.
      III. bunalım döneminde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde kapitalizmin dışa bağımlı olarak geliştirilmesi süreci içinde emperyalizmin en gözde müttefiki olarak yerli tekelci burjuvazi güçlendirilir. Ancak gelişen tekelci burjuvazi iç dinamikle değil de, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak geliştiğinden emperyalizmin III. bunalım döneminde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir.
      III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşme ve önceden açıklanan diğer nedenler sonucu, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler fazla keskinleşmemekte, mücadele askeri plana yansımamaktadır. Emperyalist ülkeler arasındaki bu bütünleşme geri-bıraktırılmış ülkelere de yansımış ve emperyalist ülkelerle bütünleşmiş hakim sınıfların çeşitli klikleri arasındaki çelişkiler de yumuşamıştır. Artık II. bunalım döneminde, Çin'de olduğu gibi, emperyalist ülkeler arasındaki sert çelişkilerin sömürge ülkeye hakim sınıfların çeşitli klikleri arasındaki savaş biçiminde yansıması kaybolmuştur. Ayrıca ülke içinde kapitalizmin geliştirilmesine paralel olarak mahalli otoriteler kırılmış, kapalı üretim birimleri pazara açılmış ve bunun sonucu güçlü bir merkezi devlet otoritesi kurulmuş yada var olan daha da güçlendirilmiştir.       Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. döneminde geri-bıraktırılmış ülkelere yansıma tarzı değişmiştir. Artık sürekli bunalımın I. ve II. dönemde olduğu gibi sömürge ülkelere şiddetle yansımasında ve ülkede henüz yeterince olgunlaşmamış da olsa sürekli bir milli krizin ortaya çıkmasında birinci unsur, hakim sınıfların kendi aralarında parçalanmaları ve sık sık savaşa girmeleri, ikincil unsur ise ülkenin iç dinamiğinin çarpıtılıp dışa göre belirlenmesi değildir. III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin varlığında temel unsur üretici güçlerin gelişiminin çarpıtılıp dışa göre belirlenmesi ve bunun sonucu sistemin sürekli ve genel bunalımının ülkeye şiddetle yansımasıdır. Hakim sınıfların çeşitli klikleri arasındaki çelişki artık çok tali bir nedendir.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, sistemin sürekli bunalımının sömürge ülkelere yansıma biçiminin ve dolayısıyla sürekli milli krizin nedenlerinin değişimini anlamak son derece önemlidir. Bu anlaşılmayınca, I. ve II. bunalım dönemlerinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde verilen Halk Savaşının şartları ile III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde devrimci stratejinin sorunları birbirine karıştırılır, Öncü Savaşı ve bu savaşın nasıl yürütülmesi gerektiği anlaşılmaz. Dünya devrimci pratiği bu karıştırma sonucu yenilgiyle biten pek çok örnekle doludur.
      III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nde meydana gelen değişimlerin incelenmesi bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

1. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi Geri-Bıraktırılmış Ülkelerde Temel Devrim Stratejisidir

      I. ve II. bunalım dönemlerinde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki devrimci hareketin karşısında şartlara göre bir ya da birkaç emperyalist ülke vardı. III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci hareketin karşısında ise, bir bütün olarak emperyalist dünya sistemi vardır. Geri-bıraktırılmış ülkenin maliyesi, tarımı, sanayisi vb. çeşitli uluslararası finans kurumları (IMF, Dünya Bankası) ve çokuluslu şirketler tarafından kontrol edilirken, diğer yandan ülke devrimcilerinin karşısında somut olarak askeri planda, ülkenin emperyalist devletlerce eğitilen, silahlandırılan, askeri uzmanlarınca kumanda edilen ordusu ve polisi çıkmaktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki oligarşik dikta, devrimci hareketin gelişimi karşısında zor duruma düştüğünde, emperyalist sistem ekonomik, politik, askeri ve her türlü yardımıyla oligarşiyi desteklemekte, gerekirse ülkede iktidar değişikliği yaparak daha az yıpranmış yönetimleri işbaşına getirmektedir. Öylesine güçlü bir düşman karşısında geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci mücadelenin uzun bir süre alacağı, oligarşik diktayı devirecek ve emperyalizmi ülkeden kovacak silahlı gücün uzun bir süre içinde hazırlanabileceği açıktır. Bu silahlı güç ülke içinde düşmanın en zayıf olduğu bölgelerde gelişecek ve giderek yayılarak düşmanın güçlü olduğu bölgeleri ele geçirecektir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin zayıf olduğu bölgeler kırlardır. Şehirler oligarşik diktanın ordusunun ve polisinin sıkı kontrolü altındadır, aynı zamanda emperyalist ülkeler de gerektiğinde bu merkezlere kolaylıkla müdahale edebilir. Devrim, emperyalizmin zayıf karnı kırlarda gelişerek, onun en güçlü olduğu şehirlerin ele geçirilmesiyle bitecek uzun bir savaş olacaktır. Halk Savaşı, geri-bıraktırılmış ülkeler devriminde zorunlu bir duraktır.
      Devrimde Halk Savaşının zorunlu bir durak oluşu, kırların temel savaş alanı olması, ülkedeki üretici güçlerin gelişim seviyesinden değil, emperyalizm olgusundan kaynaklanır. Halk Savaşının ara aşamaları, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının değişik dönemlerinin özelliklerinden, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesinden, tarihi gelenekler vb. tarafından belirlenir. Kırlar temel savaş alanı olduğundan köylülük temel güç, işçi sınıfı önder güçtür. İşçi sınıfının önderliği ideolojiktir.
      Oportünizmin, bütün devrim teorisini (ve dolayısıyla parti teorisini ve çalışma tarzını) belirleyen böyle bir meseleyi her yönden ve her biçimde tahrif edeceği açıktır. En bilimsel görünen tahrifat, devrimde sınıfların mevzilenmesini ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesine bağlamak ve bunun doğruluğu hakkında her türlü kanıtları saymaktır. Aşağıdaki uzun pasajı sabırla okuyalım:
      Başka bir yerde şöyle deniyor:       Sosyalist Birlik, İlke-Kitle'cilerden daha usta bir tahrifatçıdır. İdeolojik öncülüğün geçmişte feodal veya yarı-feodal üretim tarzının hakim olduğu ülkeler için geçerliliğini söylüyor ve İlke'ciler gibi Çin Devrimi'nde fiili öncülüğün varlığını kapalı biçimde savunarak [112*] Çin devrimcilerine aslında devrimi nasıl yaptıklarını öğretmiyor. Onun yaptığı şey, usta ve yıllanmış bütün oportünistlerin yaptığı, yani doğru söylüyormuş görünüp meselenin özünü tahrif etmektir. Türkiye'deki hakim üretim ilişkisinin emperyalizme bağımlı kapitalizm olduğunu söylüyor, ancak bunun sonuçlarını incelemeden işçi sınıfının fiili öncülüğünün buradan kaynaklandığını savunuyor (3. Enternasyonali de şahit gösteriyor). Bu yıllanmış pasifistin yaptığı tahrifatı açığa çıkartmak, karmakarışık ettiği teoriyi düzeltmek için üç noktaya dikkat etmek yeter.
      Birincisi, gerek İlke'nin, gerekse de Sosyalist Birlik'in savunduğu teze göre, strateji mücadele biçimi temeli üzerinde değil, sınıf ilişki ve çelişkileri temelinde çizilir ve Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlar da havadan strateji önermekle, sınıf ilişki ve çelişkilerini ihmal etmekle suçlanırlar.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi baştan beri anlatıldığı gibi emperyalizm tahlilinden çıkar. Emperyalizm tahlili ise, dünya ölçüsünde sınıfların, karşılıklı güçlerin, sömürü, egemenlik biçimlerinin tahlili değil de başka birşey midir?
      Emperyalizm tahlilinin devrim teorisi içindeki önemini küçümsemek, bir ülkedeki devrime o ülkenin iç gelişmesinin ürünü olarak bakmak demektir, anti-leninizmdir.
      II. ve III. bunalım dönemlerinde sömürge ülkeler devriminin emperyalizm tahliliyle ilişkisi şöyle şematize edilebilir:
      II. Bunalım Döneminde:       III. Bunalım Döneminde:       Görüldüğü gibi, her iki bunalım döneminde de emperyalizm tahlili, temel mücadele stratejisindeki değişim, ülkedeki baş çelişki ve mücadelenin temel gücünü oluşturan sınıfların göreli önemleri birbirine sıkıca bağlıdır. Sosyalist Birlik ve İlke'nin ikinci tahrifatı, ülkemizdeki kapitalizmin niteliğinden kaynaklanır. Ülkemizdeki kapitalizm iç dinamikle, devrimci yoldan gelişmiş bir kapitalizm değildir ki, buradan işçi sınıfının devrimde fiili öncü olması gerektiği çıkarılabilsin.
      Üçüncüsü, III. Enternasyonal'in önündeki temel sorun, emperyalist ülkeler ve sömürge ve yarı-sömürge devrimleri arasındaki farklılıkları, işçi sınıfı partilerinin izlemesi gereken değişik devrim stratejilerini açığa çıkarmaktı. 1920'lerde toplanan ve II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri için devrim stratejisini saptayan III. Enternasyonal'den, kapitalizmin hakim üretim tarzı haline getirildiği III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkeleri için de bir strateji saptaması beklenemezdi. Dolayısıyla III. Enternasyonel kararlarından aktarmalar yaparak işçi sınıfının fiili öncülüğünü savunmak tamamen saçmadır. III. Enternasyonal zamanından beri sömürge ülkelerde çok şey değişmiştir. Tabi ki bu değişim, pasifistler için hiç önemli değildir. Onların amacı devrim yapmak değil de, devrimci hareket içinde emperyalizmin beşinci kolu olarak faaliyet göstermek olduğundan, önemli olan geçmişten işlerine yarayabilecek, devrimci maskelerini koruyabilecek ne varsa almak, sonra da onlara dayanarak devrimcilere çamur atmaktır.
      İkinci biçim tahrifat, şarlatan PDA'dan gelmektedir. Bütün pasifistler gibi onlar da, devrim stratejisinin temellerinin emperyalizm tahlilinden çıkartılmasına karşı çıkıyorlar. Amaç, stratejiyi ülkedeki üretim ilişkilerinden çıkarmaya çalışmak ve sonra da, ülkemiz şu ayrı özelliklere sahiptir diyerek pasifist devrim teorisinin temellerini atmak, devrimci savaştan yan çizmektir.
      Yukardaki üç cümlede, yazının başından beri ortaya koyduğumuz ve pasifistleri çok rahatsız eden geri-bıraktırılmış ülkelerle ilgili devrim teorisinin temel taşları çok özlü biçimde sıralanmıştır: Tek emperyalizm (emperyalist sistemdeki bütünleşme), sürekli bunalım ve bunun geri-bıraktırılmış ülkelere (çok daha şiddetli) sürekli biçimde yansıması, izlenmesi gereken tek politika (devrim stratejisinin emperyalizm tahlilinden çıkması). III. bunalım dönemini bile anlayamamış PDA'nın bile bunları anlaması, son dört yılda oportünizmin ülkemizde gerçekten büyük ilerleme kaydettiğini gösterir !
      Üçüncü tip tahrifat, İlke-Kitle'nin yaptığıdır. "İlke-Kitle'nin Eleştirisi"nde parlak teorilerini inceleyeceğimiz E. Korkmaz, geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizmin yukardan aşağıya geliştirilmesinden, bu ülkelerde artık iç dinamiğin hiçbir önemi kalmadığı sonucunu çıkartmaktadır. [
114*] Amaç özünde aynıdır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde devrim teorisinin temellerinin emperyalizm tahlilinden çıkartılmasına karşı çıkmak ve kendini haklı çıkarmak için de bizleri yapmadığımız bir şeyle, ülkenin iç özelliklerini tamamen ihmalle suçlamaktadır. İşte, ülkemizde birbirine küfür eden, özünde ise aynı şeyleri söyleyen, aynı konularda tahrifata girişen pasifizmin üç ayrı çehresi !
      Sosyalist Birlik'in yıllanmış pasifisti de aslında meselenin tamamen farkında: İşçi sınıfının fiili öncülüğünü savunanların arasında devrim teorisi, parti teorisi ve çalışma tarzı konularında temel noktalarda ayrılık olamayacağını söylüyor. [
115*] Doğrudur. Devrimci savaş içinde ayrılar ayrı yerde, aynılar aynı yerde toplanacaktır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde devrim stratejisinin temellerinin emperyalizm tahlilinden çıktığını çarpıtan, daha doğrusu karma-karışık hale getiren bir görüş de, silahlı mücadelenin saflarında ortaya çıkmıştır. (Şurasını belirtelim ki, yenilgiden sonra silahlı mücadelenin saflarında çeşitli sağ görüşler ortaya çıkmıştır. Pasifizmlerini açıkça ilan edenlerin, silahlı mücadeleye açıkça türlü saldırılar yöneltenlerin ipliğinin bu kadar çabuk pazara çıkması, geriye kalanları korkutmuştur. Onun için sağ görüşlerin savunucuları, görüşlerini açıkça ifade etmemekte ya da dar çevrelerinde söylemektedirler. Aslında hem ideolojik önderliğin tartışılabileceğini, Öncü Savaşının yanlışlığını söyleyip, hem de örgüt isimlerinin arkasına sığınmak, ülkemizde silahlı devrimci mücadeleyi yürütmüş örgütlerin şerefli tarihine hakaretten başka birşey değildir. Bizler şimdilik sadece açıkça ifade edilmiş bir sağ ideolojiyi eleştireceğiz ve diğerlerine de bir an önce görüşlerini açıklığa kavuşturmalarını ve Türkiye Devrimi için savaşmaya niyetleri yoksa, hareketten namuslarıyla çekilmelerini tavsiye edeceğiz.)
      Silahlı devrimci hareketin saflarında ortaya çıkan bu sağ görüş kırların temel savaş alanı olmasını şöyle açıklamaktadır:
      Sosyalist Birlik, İlke-Kitle ya da PDA'cılar temel mücadele alanını bu şekilde tespit eden bu görüşü okudular mı bilemeyiz; ama eğer okudularsa sevinçten oynadıklarına hiç şüphe yok, çünkü temel savaş alanı meselesi emperyalizm olgusundan soyutlanmakta ve tamamen askeri bir meseleye indirgenmektedir. Bu sağ görüşün mantığına göre, ülkemizde hakim üretim biçimi kapitalizm olduğundan temel mücadele alanının şehirler ve dolayısıyla temel gücün de işçi sınıfı olması gerekir. Ancak iş bu alanların ele geçirilmesi meselesine geldi mi, askeri ve teknik güç sorunu da doğacaktır. Ve sonuç, askeri ve teknik sorun nedeniyle, ülkenin iktisadi yapısının gerektirdiğinin aksine, kırlar temel savaş alanıdır.
      Ülkemizde geliştirilen kapitalizmin normal bir kapitalizm olmadığını anlamayarak, emperyalist üretim ilişkileri kavramını eleştiren, temel savaş alanı tesbitini tamamen askeri bir meseleye indirgeyen, "Kesintisiz Devrim II-III"ü okudukları halde Lenin'den mekanik aktarmalar yaparak gerilla savaşını savunmaya çalışanların, gerilladan ne anladıklarının, nemenem şey olduğunu ilerde etraflıca göreceğiz.

2. Sürekli Milli Kriz-Evrim ve Devrim Aşamalarının İç İçe Girmesi-Öncü Savaşı

      I. ve II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde olduğu gibi, III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkeler devriminde de Halk Savaşı zorunlu bir duraktır. Ancak emperyalizm, III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkeler devrimine geçmişe göre bazı yeni özellikler kazandırmıştır.
      Ülkede kapitalizmin dışa bağımlı olarak geliştirilmesi sonucu merkezi devlet otoritesi güçlenmiş, emperyalist baskı ve kontrol ülkenin her tarafına yayılmıştır.       Emperyalizmin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi ve işgalin gizli biçimde de olsa, ülkenin her yerine yayılması sonucu, artık mücadelenin başlangıcından itibaren ülkenin iç kesimlerinde bile olsa gücü kırılması gereken, II. bunalım döneminde olduğu gibi zayıf mahalli otorite değil, merkezi devlet ve onun bütünleştiği emperyalist bloktur. Proleter devrimcilerinin köylülüğün spontane isyanlarını örgütleyerek, ülkenin iç kısmında zayıf mahalli otoritenin gücünü kısa sürede kırarak, kurtarılmış bölgeler kurmaları ve mücadelenin başlarından itibaren kitleleri Sovyetler içinde örgütlemeleri artık olanaksızdır. Geri-bıraktırılmış ülkeler devriminde meydana gelen bu değişim askeri nedenlerden değil, III. bunalım döneminin özelliklerinden kaynaklanır.
      GN=left>I. ve II. bunalım dönemlerinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde devrimci hareketin gelişimi genel olarak şöyle bir çizgi izler: Ülkenin iç kısımlarında köylü kitlelerinin mevcut düzene karşı kendiliğinden gelme hareketleri gelişmektedir. Proleter devrimcileri bu hareketlerin içine girerler, gerekli siyasi çalışmayı yaparak onları örgütlerler. Zayıf mahalli otoritenin gücü kırılır ve bölgede Kızıl Siyasi İktidar kurulur. Kurtarılmış bölgede Sovyetler içinde örgütlenen kitleler, civardaki diğer mahalli otoritelere ya da şehirlerden hareketle kurtarılmış bölgeleri ezmeye çalışan düşmana karşı başlıca mücadele biçimi olan gerilla savaşına geniş ölçüde katılırlar. Öncünün başlattığı hareket kısa sürede ve büyük ölçüde kitle mücadelesiyle kaynaşır, Halk Savaşına dönüşür. II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde Öncü Savaşı farkedilmeyecek kadar kısadır, daha doğru bir ifadeyle yoktur.
      III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde ise, emperyalistler tarafından gereken her biçimde güçlendirilen merkezi devletin gücü ve otoritesi ülkenin her yerinde hazır ve nazırdır. (Şehirlerde daha fazla, kırlarda daha az. Ancak emperyalizmin aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi sonucu kırlardaki baskı geçmişe göre daha da artmıştır.)
      Bu şartlar altında kitlelerin kendiliğinden gelme hareketleri merkezi devlet örgütünün gücü, propaganda ve pasifikasyon araçları sonucu çok özel şartlar dışında, hiçbir zaman I. ve II. bunalım dönemindeki boyutlarına ulaşamaz. Böylece "... bu ülkelerdeki halk kitlelerinin, özellikle emekçi yığınların tepkileri pasifize edilerek, bu tepkilerle oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur." (Kesintisiz Devrim II-III).
      III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkilerinin (feodal düzendekine göre) azaltılması, kitleler üzerindeki geçmişe göre daha az açık baskı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Güçlü merkezi devletin ordusu, polisi ve her çeşit propaganda ve pasifikasyon araçlarıyla ülkenin her yerinde hazır ve nazır olması kitleler üzerinde büyük bir psikolojik baskı, düzene karşı tepkiyi pasifize eden güçlü bir etki yaratmıştır. Debray'ın sözleriyle: "Yeni-sömürgecinin ideali, kullanmamak için kuvvetini göstermektir. Fakat aslında bu da bir çeşit kullanmaktır". [
119*]
      Açıktır ki, günümüzde geri-bıraktırılmış ülkelerin iç kesimlerinde bile savunmasız kitle hareketlerini düzenin koyduğu sınırların ötesine götürmeye çalışmak, kitleleri katliama sürüklemekten başka sonuç vermez. Halk kitlelerinin düzene karşı mücadelesinin içine girerek hareketi daha ileri hedeflere yöneltmek, kitleleri bu mücadele içinde büyük birimler (Sovyet) halinde örgütlemek ve hareket belli bir seviyeye ulaştıktan sonra da bölgeyi kurtarmayı hayal etmek, kitle örgütleyicileri yakalanmasalar bile, Sovyet daha kurulmadan dağıtılmasa bile, hiçbir sonuca ulaşamaz. Kurtarılmış bölgenin kurulması için gücü kırılması gereken zayıf mahalli otorite değil, genel anlamda emperyalist dünya sistemi olduğundan, sonunda devrimciler düşmanın gücü karşısında çaresiz kalır, kitleleri kaçınılmaz olarak düşmanın eline, onun insafına teslim ederler. Günümüzde bu tür yanlış çalışma ve örgütlenme tarzı "silahlı savunma" olarak bilinmektedir ve ilerde bunu etraflıca inceleyeceğiz.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerine ulaşacak, onları merkezi örgütün psikolojik baskısından kurtaracak, kitle eylemlerini düzenin koyduğu sınırları aşmaya itecek ve en önemlisi, bu eylemleri koruyabilecek silahlı gücü yaratabilecek tek yol Öncü Savaşıdır. Kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda eylemler koyan öncü, bu eylemlere dayanan propaganda ile kitle içinde genişler. Kitle örgütlenmesi silahlı güç ile beraber, silahlı güç kitle örgütlenmesi ile beraber büyür. Emperyalizm olgusundan kaynaklanan Halk Savaşı, politikleşmiş bir askeri savaştır.       Geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin birinci aşaması Öncü Savaşıdır. Halk kitlelerinin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda verilen Öncü Savaşıyla devrimci hareket halk kitleleri arasında yayılır, onun mücadelesiyle bütünleşir. Öncü savaşı vasıtasıyla halk kitlelerinin düzene karşı pasifize edilmiş tepkileri canlandırılır, öncünün eylemleri üzerine oturtulmuş propaganda ile kitlelere siyasi gerçekler açıklanır, siyasi hedefler gösterilir. Öncü savaşını yürüten örgüt, mücadelenin başlangıcında asla kitlelerin büyük birimler içinde örgütlenmesini ya da belli bir bölgenin kurtarılmasını temel amaç olarak seçmez. Temel amaç, silahlı propaganda metodlarıyla kitle içinde genişlemek, düzenin koyduğu sınırları aşacak, düzenin kurumlarına karşı alternatif olarak ortaya çıkacak kitle örgütlerini koruyacak silahlı gücü yaratmaktır.
      Silahlı propagandanın temel çalışma tarzı olması, diğer mücadele biçimlerinin ihmalini gerektirmez.       Silahlı propagandanın temel ve öteki ekonomikdemokratik ve siyasi mücadele biçimlerinin silahlı propagandaya tabi olarak ele alınmasını doğru anlamak çok önemlidir. Bu, önce silahlı propaganda yapılır, sonra kitle mücadelesine gereken ilgi gösterilir anlamına gelmez. Öncü savaşını yürüten örgüt özellikle mücadelenin hazırlık aşamasında kitle içinde örgütlenmeye daha fazla önem verebilir. Ancak kitle örgütlenmesini ve kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi mücadelesi içine girmeyi herhangi biçimde değil, Öncü Savaşının başlatılması için gerekli asgari örgütlenmeyi oluşturacak, Öncü Savaşının sürekliliğini garanti altına alacak biçimde ele alır. Bütün diğer mücadele biçimleri Öncü Savaşının başlatılabilmesi, yayılması ve güçlendirilmesi açısından ele alınır. Bütün diğer mücadele biçimlerinin silahlı propagandaya tabi olması işte budur.
      Ülkemizdeki pasifizmin her çeşidine göre, Öncü Savaşı kitlelerden kopuk bir mücadele biçimidir, anarşizmin yeni bir çeşitidir. Gerekçe, böyle bir savaşın objektif şartlarının olmadığı, milli krizin henüz olgunlaşmadığıdır. Halbuki geri-bıraktırılmış ülkelerde henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin varlığı silahlı eylemin objektif şartlarını oluşturur. Ve pasifistler silahlı eylemin objektif şartlarıyla silahlı ayaklanmanın objektif şartlarının çok ayrı şeyler olduğunu anlamamışlardır. Bunun nedeni de, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki milli krizin Lenin'in tanımına uygun bir milli kriz olmamasıdır.       Devrim dönemi kısa, evrim dönemi uzun bir dönemdir ve silahlı eylem evrim döneminin temel mücadele metodu değildir. Pasifistler geri-bıraktırılmış ülkelerde de Lenin'in tanımına uygun bir milli kriz ararlar; bulamadıkları için de silahlı aksiyonun bu aşamada temel alınamayacağını, objektif şartların yetersiz olduğunu savunurlar. Gerçekte ise, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının çarpıtılan iç dinamik sonucu geri-bıraktırılmış ülkelere şiddetle yansımasıyla bu ülkelerde henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli bir milli kriz ortaya çıkar. Sürekli krizin varlığı, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesinin ve silahlı aksiyonun temel alınabilmesinin objektif şartıdır. Mahir Çayan yoldaş milli krizin değişen niteliğini şöyle açıklar:       Silahlı eylemin objektif şartlarının varlığı, yapılacak silahlı eylemlerin kitleler arasında derin yankılar uyandırması, silahlı eylemler üzerine oturtulmuş propaganda ile kitlelerin devrim saflarına çekilebileceği demektir. Ülkede silahlı ayaklanmanın objektif şartları yoktur. Halk kitlelerinin devrime büyük ölçüde katılmalarını sağlamak, ülkedeki milli krizi olgunlaştırmak için ise silahlı propagandadan başka yol yoktur.
      Dünyada Lenin'in milli kriz tanımına dört elle sarılarak, onu silahlı mücadeleye yan çizmek, pasifizme kılıf bulmak amacıyla kullanan Komünist Partileri az değildir. Örneğin, gerilla mücadelesine karşı çıkan Peru Komünist Partisine göre: Ayaklanmanın olabilmesi, yani iktidarın ele geçirilebilmesi için ülkede Lenin'in tanımına uygun bir milli krizin varlığı şarttır. Ancak gerilla hareketinin başlayabilmesi için böyle bir krizin varlığı zorunlu değildir (yani ülkede yeterince olgun olmasa bile milli krizin varlığı kabul edilmektedir). Olaylar PKP'sine ayaklanmanın objektif şartlarıyla silahlı eylemin objektif şartları arasında ayrımı zorunlu olarak yaptırmaktadır, çünkü gerilla savaşı başlamıştır. Bu ayrım açıkça olmasa bile yapıldıktan sonra meseleyi karıştırmak gerekir. "Ancak" der PKP'nin Merkez Komitesi, "silahlı mücadelenin temel alınmasını gerektirecek bir devrimci durum henüz mevcut değildir." Ve arkasından gerilla mücadelesinin sol harekete verdiği zararları saymaya başlar: "Gerilla savaşı sola karşı baskı kampanyası açılması için bahane olmuştur, solu millici ve demokratik unsurlardan tecrit etmiştir, açık faşizmi getirmiştir, karşı-devrim cephesi içindeki zıtlıkları azaltarak birleşmeyi sağlamıştır, vs." [
120*] (PKP, Marks'ın "devrim güçlü ve birleşmiş bir karşı-devrim doğurarak ilerler" sözünü de bu arada unutmuştur.)
      Silahlı devrimci mücadeleye karşı yapılan bu saldırıların ülkemizdeki pasifistlerin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne yönelttikleri saldırılara ne kadar benzediği açıkça ortadadır. Arada tek fark var: Latin-Amerika'nın pasifistleri daha ihtiyatlı. Küba'da gerilla savaşının, halkın öncüsü olması gereken komünist partisinin karşı çıkmasına rağmen, başarı kazanmasından sonra bu partiler taktik değiştirdiler. Başlangıçta gerilla savaşını yürüten örgütlerle dayanışma içinde olduklarını ilan ediyorlar, eleştiriye yenilgi kesinleştikten sonra başlıyorlar. Latin-Amerika komünist partileri için söylenmiş aşağıdaki sözler, ülkemizdeki sayıları beşe varan (TİİKP'si adlı sözde illegal burjuva kulübünü de sayarsak altı) legal partiler için de geçerlidir.
      1950-69 arasında 19 yıl gerilla savaşını yöneten, kurtarılmış bölgeler kuran, Latin-Amerika'nın tek partisi, Kolombiya Komünist Partisinin ülkedeki milli krizi değerlendirişi ise oldukça enteresandır. 1966'da yapılan 10. Kongre'de kabul edilen bir rapora göre köylülerin de geniş ölçüde katıldığı gerilla savaşı, ülkede devrimci bir durum olmadığı halde devam etmektedir. Kitlelerden doğan, onların özlemlerini yansıtan ve Marksist-Leninist prensiplerce yönetilen bir gerilla hareketi, düşman güçlü olsa ve şartlar henüz silahlı savaşı temel mücadele biçimi yapacak kadar olgunlaşmamış olsa bile, yenilemez. [122*] 1950'lerden beri silahlı savunma bölgeleri biçiminde gelişen, 1964'den itibaren gerilla savaşına dönüşen ve kitlelerin de geniş ölçüde katıldığı bir savaşı yöneten KKP'nin genel sekreteri 1966'da şöyle diyebilmektedir: "Ülkede henüz devrimci bir durum yoktur. Gerilla mücadelesi savaşın başlıca biçimi olamaz." [123*]
      Latin-Amerika'da köylülüğün de geniş ölçüde katıldığı silahlı mücadeleyi uzun yıllar yürüten KKP bile, dogmatik biçimde Lenin'in milli kriz tanımına sarılmaktadır ve sonunda teorik açıklamalarıyla yürüttüğü pratik birbirine ters düşmektedir. Toplumsal yapısı ülkemize oldukça benzeyen ve zengin bir mücadele tarihine sahip Latin-Amerika'da hiçbir örgüt politikleşmiş askeri savaşın teorik temellerini Mahir Çayan yoldaş kadar açıklıkla ifade etmemiştir. Kesintisiz Devrim II-III'ü burun kıvırarak okuyan ve "bu teorik bir yazı sayılmaz, yapılan bir şeyi haklı çıkartma çabasıdır" diyenlerin dikkatine sunarız.
      Bu arada Halk Savaşı teorisine gerçekten büyük bir katkıda bulunan (!) Mücadelede Birlik'çileri de unutmamak gerekir. Mücadelede Birlik 1970-71'de ülkemizdeki Marksist-Leninist hareketin niteliksel bir sıçrama yaparak silahlı mücadeleye başlamasını şu nedene bağlamaktadır:
      Bu dönemdeki silahlı mücadeleyi eleştirenlere karşı da şöyle deniyor: "Evrim ve devrim dönemlerini birbirinden ayırt edemeyerek, Türkiye'deki toplumsal hareketlerin silahlı çarpışma safhasına varması karşısında ..." [125*]
      Evrim ve devrim dönemlerini kesin çizgilerle birbirinden ayırdıktan sonra Halk Savaşının nasıl savunulabileceğini biz anlayamadık. Mücadelede Birlik'çiler ya Halk Savaşının ne olduğunu bilmiyorlar ya da zevahiri kurtarmak için sadece isme sahip çıkıp geriye kalanı reddediyorlar. Savundukları pasifist devrim teorisi ve çalışma tarzı da temeldeki bu çarpıtmadan kaynaklanmaktadır.


IV.
KÜBA DEVRİMİ



      Küba Devrimi, daha önceden Mahir Çayan yoldaşın "Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine" ve Hüseyin Cevahir yoldaşın "Kitleler, Küba Devrimi ve Yeni Oportünizm" yazılarında etraflıca incelendiğinden biz sadece devrimin belirgin özelliklerini belirteceğiz:
      1- Küba'da kitlelerin uzun bir mücadele geleneği vardır. Küba Komünist Partisi işçi sınıfı içinde örgütlüdür, ancak partinin politikası pasiftir, kitle eylemlerinin gerisinde kalmaktadır.
      2- Emperyalizmin, burjuvazinin ve kilisenin ideolojisi kırlık bölgelere derin biçimde nüfuz etmemiştir. [
126*]
      3- Buhran olgunlaşmıştır. Mevcut iktidar her türlü meşruluğunu kaybetmiştir, sadece zora dayanarak ayakta durabilmektedir. Kırlarda köylülerle ordu arasında yer yer silahlı çarpışmalar başlamıştır.
      Bu şartlar altında başlayan Öncü Savaşı, orduya karşı kazandığı birkaç zaferden sonra kısa sürede şehirdeki ve kırdaki diğer örgütleri etrafında toplamış, yıllardan beri süren kitle içindeki çalışmalardan en geniş ölçüde yararlanılmıştır. Küba'da kazanılan birkaç askeri başarı, buhran olgunlaşmış olduğundan, kitlelerin hızla devrimci harekete katılmasını sağlamış, Öncü Savaşı kısa sürede Halk Savaşına dönüşmüştür. Her türlü meşruluğunu kaybeden, sadece zora dayanarak ayakta duran iktidar iki yıllık savaş sonucu yıkılmıştır.
      Küba Devrimi'nin doğru değerlendirilmesi geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin geleceği açısından büyük önem taşır. Küba Devrimi dünyadaki devrimci hareketler (özellikle Latin-Amerika'da) üzerinde büyük etki yaratmış, ABD'nin burnunun dibinde bile devrimin yapılabileceğini açıkça ortaya koymuştur. Ancak Küba Devrimi değerlendirilirken sık sık öz ve biçimin karıştırılması, esas incelenmesi gereken öz (emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerinden kaynaklanan Öncü Savaşı) olduğu halde; Küba'nın özel şartlarından doğan mücadelenin ara aşamalarının (Öncü Savaşının başlaması, gelişmesi, Halk Savaşına dönüşmesi) ön plana çıkarılması büyük hatalar ve ağır kayıplarla sonuçlanmıştır. Özellikle Latin-Amerika'daki devrimci hareket, Küba Devrimi'nin temel stratejisi ile (politikleşmiş askeri savaş) bu stratejinin uygulanma biçimini ve ara aşamalarını birbirine karıştırmanın, öz yerine uygulamanın biçimine aşırı önem vermenin bedelini çok pahalı ödemiştir.
      Küba Devrimi'ni hiçbir ön hazırlık yapmadan, kitlelerle hiç bir ilişki kurmadan, Sierra Maestra'ya çıkan bir avuç insanın gerçekleştirdiğini düşünen çeşitli gerilla grupları, aynı uygulamayı Latin- Amerika' nın diğer ülkelerinde de yapmaya çalışmışlar, silahlı bir grubun dağlara çıkmasıyla devrimin kısa sürede gerçekleşebileceğini düşünmüşlerdir. Özellikle Küba Devrimi'nden sonraki birkaç yılda gerilla gruplarında hayalcilik o kadar güçlüdür ki, Küba Devrimi'nde öz ve biçimi karıştırma şampiyonu Debray bile onları Blanquizmle suçlamaktadır.
      Karşı-devrim, devrimleri devrimcilerden daha hızlı öğrenir, daha kısa sürede gerekli dersler çıkarır. Küba'daki olgunlaşmış buhranı başka ülkelerde de arayan ve böylece birkaç eylemle halk kitlelerinin geniş desteğini kazanacaklarını sanan devrimciler büyük ölçüde yanılmışlardır. Emperyalizmin Küba Devrimi'nden çıkardığı birinci ders, yıpranan yönetimlerin derhal değiştirilmesidir. Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yönetimler gelişen mücadeleyi önleyemez hale geldiğinde, kitlelerin gözünde meşruluğunu kaybettiğinde değiştirilmekte, yerine yıpranmamış, kitlelere bir süre için de olsa şirin görünebilecek yönetimler getirilmektedir. (Türkiye'de 12 Mart, Yunanistan'da Papadopulos' un düşüşü bunun en açık örnekleridir.) Emperyalizm artık Küba'da Batista örneğinde olduğu gibi, iyice yıpranan yönetimler üzerinde sonuna kadar israr ederek buhranın derinleşmesine seyirci kalmamaktadır.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin uygulanmasında başlıca iki yanlış görüş ortaya çıkmaktadır:
     
      1- Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni örgütlü ve bi linçli kitle mücadelesine karşı alternatif olarak düşünmek:
     
      Bu öldürücü bir hatadır. Bütün devrimlerde iktidar, ancak ve ancak kitlelerin örgütlü ve bilinçli mücadelesiyle ele geçirilmiştir. Hiçbir doğru devrim stratejisi bilinçli ve örgütlü kitle mücadelesine karşı alternatif olarak ortaya çıkamaz; tersine bu mücadeleyi geliştirmeyi amaç edinir. Ancak zaman içinde gelişen kitle mücadelesinin yeni biçimlerinden, yeni mücadele metodlarından söz edilebilir; Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi de bu yönden değerlendirilmelidir.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin kitle mücadelesine karşı alternatif olarak düşünülmesi, sonunda kitle içinde çalışmanın küçümsenmesini, öncünün eylemlerinin kitlelerin ekonomik-demokratik- siyasi isteklerine dayandırılmasının reddini getirir. Sonuç, öncünün kitleden kopması, devrimi tek başına gerçekleştirmeye çalışmasıdır, anarşizmdir. Bu sapma esas olarak Debrayizmden kaynaklanır.
      Debrayizm, kitlelerin pasifliğine ve oligarşinin muazzam gücüne karşı bulunmuş bir çare olarak tanımlanabilir. Bu görüşe göre, içinde yaşadığımız dönemde kitleler tamamen pasifize edilmiştir ve silahlı eylem onları uyuşukluktan kurtaracak tek çaredir. Mevcut yönetimin her türlü meşruluğunu kaybettiği ve sadece zora dayanarak ayakta durduğu (buhranın olgunlaştığı) varsayıldığından, kitlelerin pasifliğine karşı tek çare olarak silahlı eylemin öne sürülmesi doğaldır. Çünkü pasifistliğin tek nedeni oligarşinin baskısıdır, bu baskı kırıldığı an kitleler ayaklanacaktır. Böylece silahlı propaganda, genel olarak emperyalist sistemin incelenmesinden doğan bir çalışma tarzı değil de, kitlelere dışarıdan kuvvet aşısı olarak düşünülür. Kitlelerin aktifliğinin somut tarihsel şartlara göre değerlendirilmesi gerektiği unutulup, hergün sokaklara dökülen Rus işçileri ve ayaklanarak hanedanları deviren Çin köylüleri için hatırlanır.
      Debray, Latin-Amerika'daki devrimci hareket üzerindeki görüşlerini başlıca üç yazıda ortaya koymuştur: "Castroism: The Long March in Latin America", "Problems of Revolutionary Strategy in Latin America" ve "Devrimde Devrim". Birinci yazısında gerilla çekirdeğinin hazırlanması ve eyleme geçişinin uzun bir zamanı gerektirdiğini savunan Debray, "Devrimde Devrim"de bunun aksini savunur. Birinci yazısında gerilla çekirdeğinin askeri hazırlığı ve organizasyonu aslında politik bir sorundur [
127*] diyen Debray, bu hazırlıktan neyi anladığını açıklamaz. Sadece harekete geçilmeden önce kitle içinde çalışma yapanların başlarına neler geldiğini anlatabilmek için Arjantin'de E.G.P.'yi örnek gösterir.
      E.G.P. örgütünün militanları Arjantin'de köylü kitleleri içine girmişler, onlara mahsul kaldırmakta, yeni alanlar açmakta yardım etmişler, hastaları tedavi etmişler, okuma yazma öğretmişler, bu arada askeri eğitim da yapmışlardır. E.G.P. 1964 yazında hasat zamanında harekete geçmeyi planlamıştı. Toprak ağaları her zaman olduğu gibi mahsulun yarısına el koymaya çalışacaklar, gerillalar ise artık sıkı ilişkiler kurdukları kitleleri savunacaklardı. Bir yıl kadar süren bu çalışma ve örgütlenme harekete geçilmeden kısa bir süre önce jandarma baskınıyla tahrip edildi. [
128*] "Devrimde Devrim"de de benzer örnekler veren Debray, buradan şu sonuca varıyor: Uzun süren kitle çalışması sırasında öncü saldırıya açıktır ve her an yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
      Debray, III. bunalım döneminde emperyalizmin aynı zamanda içsel bir olgu olması sonucu, I. ve II. bunalım dönemlerinde pek az mevcut olan bir tehlikenin (öncünün ülkenin iç kısımlarında kitlelerle ilişki kurduğu sırada yok edilmesi) oldukça büyüdüğünü gayet iyi anlamıştır. Debray, günümüzde klâsik kitle çalışmasından kitlelerin başlangıçtan itibaren Sovyetler içinde örgütlenmesini anlamaktadır. Ancak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni yürütecek örgüte, yaşaması ve yayılması için gerekli asgari kitle tabanını hazırlamak amacıyla en ileri unsurların örgütlenmesine yönelmiş kitle çalışmasına karşı Debray'ın gösterebileceği hiçbir gerekçe yoktur.
      Ayrıca onları koruyabilecek gerekli askeri güç oluşturulmadan büyük kitle örgütlenmesi kurmaya çalışmak ya da kitle gösterileri düzenlemek hatalıdır görüşü de, tek taraflı olduğundan yanlıştır. Oligarşinin koyduğu sınırlar içinde kalacak kitle hareketleri düzenlemek ya da örgütler kurmak başkadır, gücünü aşan hareketlere girerek kitleleri katliama sürüklemek başkadır. Bu tür çalışma ve örgütlenme asla temel alınmamak şartıyla faydalıdır.
     
      2- Silahlı propagandanın temel, diğer bütün mücadele biçimlerinin tali olmasından, silahlı propagandanın her ay, her gün ve hatta her saat temel alınması gerektiği sonucunu çıkartmak; bütün tali mücadele biçimlerini ihmal etmek:
     
      Silahlı propaganda devrim süreci bir bütün olarak alındığında temeldir, ancak bundan herhangi bir zaman aralığında da temel alınmalıdır sonucu çıkmaz.
      Uzun dönemde silahlı propaganda temel, diğer bütün politik kitlevi mücadele biçimleri talidir. Ancak temel ile tali arasındaki ilişki metafizik değil, diyalektiktir; hangisinin temel hangisinin tali olacağını somut şartların somut tahlili belirler. Uzun dönemde temel olanın bazı kısa dönemlerde tali olması, diğer politik kitlevi mücadele biçimlerinin öne çıkması kaçınılmazdır. Bunun aksini savunmak, meseleyi metafizik şekilde ele almak, somut durumların somut tahlilinin gereğini inkar etmektir.
      Silahlı propagandanın her an temel alınmasını savunanlar, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının içeriğini, sürekli bunalımın ekonomik bunalımdan nispi bağımsızlığını da anlamamışlardır. Nispi bağımsızlık tam bağımsızlık olarak anlaşılır. Sürekli bunalımın ekonomik bunalımdan ve ülke içinde meydana gelebilecek diğer değişimlerden hiç etkilenmediği kabul edilir. Sürekli bunalım aynı zamanda homojen bunalım olarak anlaşılır. Buhranın şiddetinin hiç değişmediği görüşünden de silahlı propagandanın her an temel alınması gerektiği sonucuna varılır.
      F. Castro I. OLAS Kongresi kapanış söylevinde temel mücadele biçiminin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklar:
      Debray'ın önderliğini yaptığı bütün tali mücadele biçimlerini ihmal eden anlayış şu temellere dayanır:
      1- Ülkede kriz iyice olgunlaşmıştır, iktidar her türlü meşru görünümünü kaybetmiştir ve sadece zorla ayakta kalabilmektedir. Bu durumda iktidarın zor kuvvetlerine saldırmak, onlara darbeler indirmek başlıca devrimci eylemdir. Latin-Amerikalı bir devrimci bu çizgiyi şöyle değerlendirir:
      Buhran olgunlaşmış olarak değerlendirilip, iktidarın tek dayanağının kaba kuvvet olduğu varsayılınca doğal olarak,
      2- Birkaç başarılı eylemden sonra kitlelerin hemen devrime katılacağı düşünülür (Öncü Savaşı kısa sürede Halk Savaşına dönüşecektir). Politik yön zaten hazır kabul edildiğinden politik çalışma küçümsenir.
      Küba Devrimi'nin biçimi ve muhtevası karıştırıldığından ve muhteva biçimine göre biçimlendirilmek istendiğinden, Sierra Maestra'da gerilla hareketi başlamadan önce köylülerin zor kuvvetlerine karşı silahla direndikleri, devrimin başarıya ulaşmasında büyük katkısı olan şehir ve kır proletaryasının zaten var olan yüksek örgütlenme düzeyi unutulmaktadır. Küba Devrimi'nin yanlış değerlendirilmesi sonucu zor kuvvetlerine saldırmak öncünün başlıca amacı olur. Öncü Savaşı kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi isteklerinden kopar; "siyasal yönden zayıf askeri harekâta girerek hareketin geri kalan kısmından ..." [132*] kopar, sola sapar. Proletaryanın sınıf mücadelesinin çok yönlü olduğunu unutan, sadece tek mücadele biçimine (silahlı propaganda) ve tek mücadele biçimi içinde de tek yöne ağırlık veren (zor kuvvetlerine saldırmak) öncü, kısa sürede kitlelerden tecrit olur.       Bu çizginin pratikteki görünümü "nerede hareket orada bereket" şeklindedir; sonuçları değerlendirilemeyen, propagandası yapılmayan sürekli eylem. Açıktır ki, bu çizgiyi sürdüren öncü, subjektif niyeti ne olursa olsun mücadelenin kısa sürede zafere ulaşacağına inanır, devamlı saldırarak gücünü tüketir ve doğal olarak fazla yaşayamaz. Douglas Bravo bu çizginin Venezüella'daki sonuçlarını şöyle değerlendiriyor:       Debrayizm, bütün bu genel özelliklerinin sonucu silahlı propaganda ile silahlı eylemi özdeş kabul eder. Bu görüşe göre, önemli olan eylemi yapmaktır, eylemin kitle içindeki propagandası, yaratılan etkinin örgütlenmesi kendiliğinden gerçekleşir; bunun için eylemden önce ya da sonra kitle içinde herhangi bir çalışma yapmaya gerek yoktur. Aynı görüş ülkemizde de bir dönem oldukça taraftar bulmuştur. Bunun nedeni askeri eylemlerin propagandasını burjuva basın organlarının yapması ve bunun daima böyle olacağının zannedilmesidir. Ülkemizde sıkıyönetim döneminde sadece eylemi yapmanın yetmeyeceği, onu kitlelere duyuracak, propagandasını yapacak, eylemin kitle içinde etkisini değerlendirecek bir çalışmanın gerekliliği açıkça ortaya çıkmıştır. Mahir Çayan yoldaş yapılan eylemlerin gereken ölçüde propagandasının yapılamadığını şöyle anlatır:       Görüldüğü gibi eylemlerin burjuva yayın organlarındaki yankıları ve kitlelerin bunları kendi kendilerine değerlendirmeleri propaganda sayılmamaktadır. Başka bir deyişle:       Sadece zor kuvvetlerine saldırmakla kitlelerin devrime kazanılabileceğini sanan, Küba Devrimi'nin yanlış yorumundan kaynaklanan bu çizgi -Mahir Çayan yoldaşın da belirttiği gibi- aslında bir sol kendiliğindenciliktir.


V.
POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ'NİN UYGULANMASINDA ORTAYA ÇIKAN GENEL SORUNLAR


1- Etkinin Yaratılması ve Örgütlenmesi:


      Günümüzde dünyanın dört bir yanında halkların kurtuluşu için savaşan, Öncü Savaşını yürüten devrimcilerin pratikte önlerine çıkan birincil sorun, Öncü Savaşının kitleler üzerinde büyük etki yaratması, ancak bu etkiye ulaşamaması, onu örgütleyememesidir. Etkinin yaratılması, ancak örgütlenememesi iki biçimde kendini gösterir: Birincisi, geri-bıraktırılmış ülkelerde özellikle ekonomik bunalımın derinleştiği ve siyasi ortamın da uygun olduğu dönemlerde birkaç askeri eylem kitleler arasında derin yankılar yaratır. Ülkemizde 1970'in sonlarındaki durum silahlı mücadeleyi yürütmüş örgütlerden biri tarafından şöyle değerlendirilir:
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli bunalımın nispi olarak derinleştiği dönemlerde yapılan birkaç askeri eylem kitleler içinde büyük yankılar yaratır. Aynı tür eylemlerin diğer dönemlerde aynı etkiyi yaratamayacağı da doğrudur; ancak iki şeyi karıştırmamak gerekir: Kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda yapılan ve propagandası da yeterli ölçüde gerçekleştirilen eylemler kitleler üzerinde her dönemde derin etki yaratır; bunun nedeni, ülkede henüz yeterince olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin varlığıdır. Krizi kendi örgütlü gücümüzle derinleştirme esprisi budur.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli milli krizin derinleştiği dönemlerde -siyasal ortam da uygunsa- yapılan silahlı eylemlerin (silahlı propaganda değil) kitleler arasında derin yankılar yaratması sonucu öncü bazen bu kadar az güçle bu kadar büyük etki yaratabilmenin cazibesine kapılabilir. Şehirlerde birkaç askeri harekâtı gerçekleştirebilmek için sağlam ve geniş temellere oturan bir örgütlenme gerekmez; saklanacak birkaç ev, silahlı, inançlı, kararlı 8-10 kişi (belki daha az) yeter. Öncü yarattığı etkinin cazibesine kapılır, böyle bir şeyin ancak çok özel şartlar altında gerçekleşebileceğini düşünmez, her zaman birkaç askeri eylemle aynı etkiyi yaratabileceğini düşünür. Sonuç: Öncünün ön çalışma-silahlı eylemle etki yaratma-etkiyi örgütleme-daha üst düzeyde eylem olarak ifade edilen ve parçaların diyalektik bir bütün içinde düşünülmesi gereken süreçte, sadece etki yaratılmaya çalışılması ve geriye kalanın kendiliğinden olduğunu ya da olacağını düşünmesidir. Sonuç, öncünün etkiyi yaratması, ama ona ulaşamaması, onu örgütleyememesi ve kaçınılmaz olarak yenilmesidir. Dünya devrimci pratiği, sadece etkiyi yaratacak güçle, etkiyi yaratacak ve örgütleyecek gücün nitelik ve nicelik olarak birbirinden çok farklı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
      Burada yanlış bir görüşe, daha doğrusu görünüşe aldanmaya değinmek gerekir: Politikleşmiş askeri savaşı yürüten bir örgütün militanlarının çoğunun çeşitli emekçi sınıflardan gelmesi her zaman örgütün kitlelere ulaşabildiği, onları örgütleyebildiği anlamına gelmez. Buna en açık örnek Tupamaros'tur. Polis raporlarına göre, 1969'da örgüt üyelerinin %53,1'i, 1972'de %44,1'i işçi, esnaf ve ücretlilerden meydana geliyordu. [
137*] Buna karşılık Tupamaros'un pratikte karşılaştığı en büyük sorun kitleler üzerindeki etkisiyle bu etkinin örgütlenmesi arasındaki uyumsuzluktur. [138*] Örgüt kitleleri etkileyebilmekte, ancak bu etkiyi örgütleyip aktif desteğe dönüştürememektedir. Tupamaros yenilgisini başlıca iki nedene bağlar:       Aynı Tupamaros 1973'de yenilgiden sonra özeleştirisini şöyle yapar:       İkinci neden ise, gizli bir örgütün yapısıyla kitlelere ulaşmanın olanaksızlığıdır.
      Tupamaros'un yenilgisinden çıkardığı dersler ve dünya devrimci pratiğinden diğer örnekler, Öncü Savaşının (sadece lafta değil eylemde de) iki askeri örgüt arasındaki çatışmaya indirgenmemesini, Öncü Savaşının kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi isteklerinden bağımsız yürütülemeyeceğini ortaya koymuştur. Buradan tali mücadele biçimlerinin kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Dar ve sağlam bir örgüt kurmak ve temel mücadeleyi yürütmek yetmez; kitlelere ulaşacak, eylemin etkilerini örgütleyecek ve aktif desteğe dönüştürecek, yani savaşın devamını garanti edecek yan örgütlere ve tali mücadale biçimlerine kesin ihtiyaç vardır.
      Kitlelere ulaşabilmek için ise, başından itibaren belirli hedeflere yönelmiş, örgütün ilerdeki eylemlerine taban teşkil edecek bir kitle çalışmasına girmek gerekir. Ancak önce harekete geçip, örgüte prestij kazandırdıktan sonra örgütlemeye geçmek daha kolay olmaz mı? Aslında Tupamaroların önceden planlamadıkları halde yaptıkları budur. Tupamarolar yenilgileri sırasında neden sonuna kadar ısrar etmediklerini şöyle açıklarlar:
      Ancak bazı ülkelerde şartların zorunlu sonucu makine zamanında durdurulamayabilir, kitle örgütlenmesine başlanamayabilir.
     

2- Uygun Alan-Uygun Nüfus:


      Halk Savaşı politikleşmiş bir askeri savaştır ve bu savaşın özellikle kırlarda gerilladan başlayarak yayılması ve güçlenmesi, savaşa uygun bir alanın yanında daha da önemlisi uygun bir nüfusu gerektirir. Dünyada pasifizmin her çeşidine göre bu açık bir çelişkidir. Onlara göre, geri-bıraktırılmış ülkelerin çoğunluğunda -özellikle şehir nüfusunun kırdakine yakın ya da daha fazla olduğu ülkelerde- mücadeleyi en kolay benimseyebilecek, en aktif ve en kolay örgütlenebilecek nüfus şehirlerde toplanmıştır. Örneğin, önce silahlı mücadele için gerekli objektif şartların var olduğuna karar veren, 1963 yenilgisinden sonra da devrim silahlı mücadeleyle zafere ulaşır ama önce gerekli şartları hazırlamak gerek diyerek savaştan yan çizen Venezüella Komünist Partisine göre: Nüfusun %70'inden fazlasının şehirlerde yaşadığı bir ülkede kırlarda gerilla savaşı temel alınamaz, esasen Venezüella tarihinde de bütün devrimci hareketler şehirlerde olmuştur. [
142*]
      1962'de kırlarda başlayan gerilla mücadelesinin 1970'lere kadar (1967'de şehirlerdeki örgütlenme tamamen yıkıldığı halde) Falcon ve Lara bölgelerinde yaşayabilmesi pasifistlere verilecek en iyi cevaptır.
      III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde kapitalizmin dışa bağımlı olarak geliştirilmesi sonucu şehirlerin önemi, II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerine göre artmıştır. Özellikle şehirlerin önemli ölçüde geliştiği ülkelerde, devrimci savaş çizgisi, şehir ve kırı diyalektik bir bütün içinde ele alan birleşik devrimci savaştır. Douglas Bravo, Venezüella şartlarında bu çizginin nasıl uygulanacağını şöyle açıklar:
      Daha sonra D. Bravo, kısa dönemde şehir eylemlerinin mücadelenin ülke çapında gelişmesi yönünden büyük önem taşıdığını belirtir.
      Mahir Çayan yoldaş "Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup"da ve "Kesintisiz Devrim II-III"de ülkemizde, emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerinden, üretici güçlerin gelişme seviyesinden, devrimci mücadelenin geçmişinden ve silahlı devrim hareketinin içinde bulunduğu diğer şartlar sonucu mücadelenin başlangıç döneminde şehirlerdeki savaşın birincil önem taşıdığını, şehir ve kırı mücadelenin her döneminde diyalektik bir bütünlük içinde düşünmek gerektiğini açıklamış ve bu çizgiyi birleşik devrimci savaş olarak isimlendirmiştir. Daha sonra şehirlerdeki mücadeleye, özellikle başlangıç döneminde birincil önem verilmesinde subjektivizm kokusu arayanlar çıktı:
      Sanki Mahir Çayan yoldaş bunun aksini iddia etmiştir. Anlaşılan bu görüşün sahipleri, silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olmasından, silahlı propaganda her an temel alınmalıdır sonucunu çıkartanlar gibi, kırların temel savaş alanı olmasından da kırlar her an temeldir sonucunu çıkartmaktadırlar.
      Ayrıca D. Bravo'nun da belirttiği gibi, şehirlerin önemli bir yer tuttuğu ülkelerde (ülkemiz de buna dahildir) kırlar tek başına temel savaş alanı olarak alınamaz, halk ordusu ve köylü ordusu özdeş değildir. Politikleşmiş askeri savaş şehirlerde ve kırlarda, şartlara göre şehirdeki ya da kırdaki mücadelenin ağır basmasıyla, yani şehir ve kır diyalektik bir bütün içinde alınarak yürütülür. Esasen Öncü Savaşını diğer bütün yanlış çalışma tarzlarından ayıran temel etken de, şehrin ya da kırın temel alınması değil; kitle örgütlenmesinin silahlı güçle birlikte büyümesidir.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin uygulanma sürecinde, dünya ölçüsünde, uygun alan-uygun nüfus ilişkisinde ortaya çıkan birincil sorun şehir ve kırın diyalektik birliğinin sağlanamaması iken, ikincil sorun kırlarda uygun alan ve nüfusun her zaman bir arada bulunmamasıdır. Bazı Latin-Amerika ülkelerinde önemli bir taktik sorun olarak ortaya çıkan bu durum, ülkemiz açısından önemsizdir.


VI.
YANLIŞ ÇALIŞMA TARZLARI



      Dünya devrimci pratiğinde fokoculuğun yanı sıra, politikleşmiş askeri savaşın uygulanışında başlıca iki yanlış çalışma tarzı görülür:
     
     

1- Gizli Silahlı Propaganda:


      Bazı Latin-Amerika ülkelerinde uygulanan bu çalışma tarzında, gerillalar belli bir bölgede köyleri dolaşırlar. Devrimin amaçlarını köylülere anlatırlar ve onları etkilemek, bir güç olduklarını göstermek amacıyla silahlarını göstermeye özen gösterirler. Köylüyü çeşitli eylemlere teşvik ederler ve onları koruyacaklarını söylerler. Başlangıçtan itibaren Sovyet tipi örgütlenmeyi temel alan, kitleleri kolaylıkla katliama sürükleyebilen bu yanlış çalışma temelde bir başka yanlış çalışma tarzından kaynaklanmaktadır.
     
     

2- Silahlı Savunma:

     
      Silahlı devrim hareketinin bütün dünyada bedelini çok pahalı ödediği yanlış bir çalışma tarzıdır. Her yanlış çalışma tarzı gibi, bu da yanlış bir devrim teorisinden kaynaklanır.
      1958'de Peru'da Troçkist Hugo Blanco, ülkenin iç kısımlarındaki bir bölgede köylü birlikleri örgütlemeye başladı. Bu birlikler içinde köylüler sınıf bilincine kavuşturulmaya çalışıldı. Troçkist düşünceye göre, bu birlikler köylülüğün toprak reformu mücadelesindeki örgütleri ve gelecekteki Peru devrimci hükümetinin temeli olacaklardı. Daha sonra iyi çalışma şartları için grevler ve toprak işgalleri organize edildi. Polis ve ordu 1962'de sözde örgütlenmiş, ancak tamamen savunmasız hareketi darmadağın etti. Sadece bir bölgedeki köylü birliklerinin sayısı 148 olduğu halde, bu, baskıyı karşılamaya yetmedi. [
145*]
      Blanco daha sonra sorunun özünü gayet iyi kavramıştır:
      Bu teoriye göre, köylü birlikleri gelecekteki halk iktidarının temeli olacaklar, sömürücülerin iktidarıyla beraber yaşayacaklardır (ikili iktidar). Silahlı mücadele parti tarafından yönetilen milisler tarafından gerçekleştirilir. Mücadelenin acil hedefi iktidarın ele geçirilmesi değil, elde edilenin (işgal edilen topraklar) korunmasıdır. [147*]
      Hemen anlaşılacağı gibi, bu yanlış çalışma tarzı, III. bunalım döneminin özelliklerinin anlaşılmamasından kaynaklanır. I. ve II. bunalım dönemlerinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde olduğu gibi zayıf mahalli otorite kısa sürede kırılarak kurtarılmış bölgelerin kurulması, bu bölgelerin karşı-devrimci güçlerin hakim olduğu bölgelerle çevrilmiş olduğu halde yaşaması ve yayılması; değişen şartlar göz önüne alınmadan III. bunalım döneminde de uygulanmaya çalışılmaktadır. Emperyalizmin aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği, işgalin gizli biçimde de olsa önemli merkezlerden bütün ülkeye yayıldığı geri-bıraktırılmış ülkelerde, artık kırlarda kurtarılmış bölgeler kurulabilmesi için gücü kırılması gereken zayıf mahalli otorite değil, emperyalizmle bütünleşmiş oligarşik diktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalist baskı ve sömürü mekanizmasını kırmanın, kitlelere ulaşmanın ve onları örgütlemenin, kitleleri sonu katliamlarla bitecek eylemlere sürüklemeden onları devrimci mücadeleye çekmenin tek yolu Öncü Savaşıdır. Öncü Savaşı, doğru emperyalizm tahlilinden hareketle kitle örgütlenmesi ve silahlı gücün diyalektik bir bütünlük içinde birlikte büyümesini sağlar, mücadelenin başından itibaren Sovyet tipi örgütlenmeyi reddeder.
      Silahlı savunmada ise, başlangıçtan itibaren Sovyet tipi örgütlenme (birlik, sendika vb.) esastır. Silahlı savunmada kitleler düzenin koyduğu sınırları çok aşan eylemlere teşvik edilir, ama onları koruyabilecek silahlı güç yoktur ve sonunda kitle, baskı güçlerinin insafına terk edilir.
      Ülkemizde silahlı savunmayı en açık biçimde TİKKO savunmaktadır. Bu arkadaşlar, kızıl siyasi iktidarın doğması ve yaşaması şartları ile, silahlı mücadelenin başlatılması için gerekli şartların aynı olmadığını anlamışlardır. Yine bu arkadaşlar, ülkenin her yanında örgütlenelim, kitleleri tamamen kontrolümüze alalım, sonra silahlı mücadeleye başlarız diyen görüşün Halk Savaşını inkar ettiğini ve uzun süreli savaşa karşı olduğunu da anlamışlardır. Temel-tali mücadele ilişkisinin, Halk Savaşının emperyalizm olgusundan kaynaklandığını da anlamışlardır.
      Bunun yanı sıra, gerilla savaşının örgütlenmesi ve gelişimi konusundaki görüşleri oldukça karışıktır. Çin'deki devrimci savaşı, savaşın başlangıç ve gelişimini aynen ülkemizde de uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu arada III. bunalım döneminin bazı özelliklerini de fark etmişlerdir ve bu özellikler ülkemizde aradıkları II. bunalım dönemi şartları içinde adeta sırıtmaktadır.
      TİKKO'nun kitle örgütlenmesi ve kurtarılmış bölgeler konusunda başlıca görüşleri şunlardır:
      TİKKO Öncü Savaşını reddetmekte ve silahlı mücadelenin başlangıcından itibaren Sovyet tipi örgütlenmeyi savunmaktadır. Çin Devrimi aynen kopye edilmekte ve silahlı savunma önerilmektedir:       TİKKO, emperyalizmin III. bunalım dönemini ve bu dönemin özelliklerinin politikleşmiş askeri savaşta meydana getirdiği değişimleri (Öncü Savaşı), silahlı gücün ve kitle örgütlenmesinin savaşın başlangıcından itibaren diyalektik bir bütün içinde birlikte gelişmesi gerektiğini anlamamıştır. Ancak somut pratik, genel planda anlaşılmasa bile, bu meseleleri devrimci örgütlerin gözünün içine sokar:       Kitle içinde en ileri unsurları örgütleyerek, öncüye kitle içinde yayılma, propaganda ve kadro kaynağı olarak gerekli tabanı hazırlamak ve savaş içinde silahlı güçle kitle örgütlenmesini diyalektik bir bütün içinde birlikte geliştirmek. Emperyalizmin III. bunalım döneminin poltikleşmiş askeri savaşta meydana getirdiği değişim, mücadelenin başlangıcında köylü milisleri örgütlemenin yerine geçirilmesi gereken görev budur. Üretime bağlı köylü milisleri örgütlemek ile, ileri unsurları gerilla grupları içinde örgütlemek birbirinden çok farklı, temelinde apayrı dünya görüşleri yatan iki çalışma yöntemidir.
      Çin Devrimini kopye etmek ve pratik içinde zorunlu olarak III. bunalım döneminin bazı özelliklerini fark etmek TİKKO'nun görüşlerine tam bir karışıklık kazandırmıştır. Örneğin, kurtarılmış bölgelerin kuruluşu ile ilgili görüşlerini ele alalım:
      Somut pratik kurtarılmış bölgelerin kurulabilmesi için gücü kırılması gerekenin zayıf mahalli otorite değil de, genel olarak emperyalist dünya sistemi olduğunu açıkça göstermektedir. Güçlü kızıl orduyu kurabilmek için ise, işe Öncü Savaşıyla başlamaktan başka yol yoktur. Üretime bağlı (yani yerleşik) köylü milisleri kurmak, kitleleri katliama sürüklemekten başka sonuç vermez. III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, emperyalizmin gücü şehirde ne ise, kırda fazla geniş olmayan bir bölgede de odur. Güçlü bir kızıl ordunun kurulabilmesi için köylü milisleri örgütlemeyi savunanlar, emperyalist işgalin gizli biçimde de olsa ülkenin her yanına yayıldığı III. bunalım döneminde bu köyleri güçlü bir kızıl ordu olmadan nasıl koruyabileceklerini de düşünmelidirler. Sorunun daha fazla açıklığa kavuşması için TİKKO' nun kurtarılmış bölgelerle ilgili görüşlerini öğrenmek gerekir:       Üçüncü bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının ülkeye şiddetle yansıma ve dolayısıyla henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin ortaya çıkış nedenleri değişmiştir. I. ve II. bunalım dönemlerinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde sürekli krizin temel nedeni emperyalist ülkeler arasındaki sert çelişkiler ve bunun ülkeye yansımasıdır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde ise, sürekli milli krizin temel nedeni (I. ve II. bunalım dönemlerinde tali neden olan) ülkede kapitalizmin dışa bağımlı olarak önemli ölçüde geliştirilmesidir. TİKKO'nun emperyalizmin bunalım dönemleri konusunda bilgisi yoktur ama, yanlış biçimde de olsa gerçekten devrim için -önceleri Çin'den- yola çıktıklarından ülkemizde her gün, her saat apaçık olan gerçeği, beyaz rejimin savaş içinde olmadığı gerçeğini görmüşlerdir. (Şarlatan PDA bir ara yolunu iyice şaşırmış ve bin dereden su getirerek bunun aksini kanıtlamaya çalışmıştır.)
      O halde kurtarılmış bölgeleri mümkün kılan nedir?       III. bunalım döneminde, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının derinleşmesi, geri-bıraktırılmış ülkelerde devrimci hareketin gelişimi için elverişli şartlar yaratır. Ancak bu arkadaşlar, her şeyi Çin'e göre düşündüklerinden, devrimci hareketin gelişmesiyle kurtarılmış bölgelerin gelişmesini aynı kabul ederler ve III. bunalım döneminin özelliklerinin kurtarılmış bölgelerin kuruluşunu zorlaştırdığını anlamazlar. Dünya devrimci pratiği, çok özel şartlar dışında, kurtarılmış bir bölgenin sadece o bölgede değil, ülkenin her yanında savunulmadıkça yaşayamayacağını ortaya koymuştur. O halde kurtarılmış bölge ancak savaşın ileri aşamalarında, kitlelerin ülke çapında örgütlendiği ve savaşa katıldığı zaman kurulabilir. Bu önce bütün kitleyi örgütleyelim, sonra harekete geçelim demek değildir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde kitlelere ulaşmanın, onları örgütlemenin ve savaşa sokmanın tek yolu Öncü Savaşıdır. Halk Savaşını başlatmanın tek yolu Öncü Savaşıdır.
      İtiraz olarak bazı Afrika ülkelerinde silahlı savunmanın başarı kazandığı söylenecektir. Çin şartlarını ülkemize uygulamaya çalışanların aynı şeyi emperyalizmin henüz içsel bir olgu haline gelmediği açık işgalin var olduğu Afrika ülkeleri için de yapacakları açıktır. Bu arkadaşlar Çin Devrimi'nden mekanik aktarmalar yapacaklarına, günümüz devrimci pratiğini ve özellikle Kolombiya'da kurulan, birkaç yıl yaşayan ve sonra da yok edilen kızıl cumhuriyetlerin tarihini inceleseler iyi ederler.
      Sonuç olarak, silahlı savunmayı benimseyenler II. bunalım döneminin şartlarını III. bunalım döneminde ararlar, Öncü Savaşını reddederler, kitleleri maceraya ve katliama sürüklerler. Silahlı savunma, fokoculuk gibi, dünya devrimci hareketinin özellikle Kolombiya'da bedelini çok ağır ödediği yanlış bir çizgidir. [
154*]


VII.
ÖNCÜ SAVAŞI



      Öncü Savaşının hangi aşamalardan geçerek Halk Savaşına dönüşeceğini önceden bilmek olanaksızdır. Ancak Öncü Savaşının başlaması konusunda ülkenin ve dünya devrimci pratiği dikkatle incelenmesi gereken pekçok dersle doludur.
     
     

1- Hazırlık Aşaması:


      J. Quartim hazırlık döneminin önemini şöyle belirtir:
      Hazırlık döneminde bir yandan Öncü Savaşını yürütecek örgütün temel askeri yapısı, güvenlik örgütü, teknik eğitimi gerçekleştirilirken; diğer yandan kitle içinde belirli hedeflere yönelmiş, öncünün gelecekteki eylemlerine taban teşkil edecek bir çalışmaya girmek gerekir. Hazırlık döneminde bizim kitle çalışması anlayışımız pasifistlerden amaç ve kapsam yönünden farklıdır:
      Kitle içindeki çalışma bütün kitleyi değil, en ileri unsurları örgütlemeye yönelmiştir. Sendikalar, birlikler vb. gibi kitlelerin büyük birimler içinde örgütlenmesi asla temel alınamaz (ancak ihmal de edilemez).
      Kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda eylemler koyarak harekete geçmek için bütün ülkedeki ileri unsurların örgütlenmiş olması gerekmez; bir bölgede yapılacak eylemler diğer bölgelerdeki örgütlenmeyi hızlandıracaktır.
      Öncü Savaşını yürüten örgüt, bazen şartların zorlaması sonucu gerekli kitle bağlarını kuramadan harekete geçer; ancak her durumda bu bağın kurulması için çalışmak gerekir. Öncü ile kitleler arasındaki bağ kendiliğinden kurulamaz. (Küba'da bu bağın kolaylıkla kurulabilmesinde kitlelerin ileri örgütlenme düzeyinin büyük payı vardır) Bu konuda geçmişte ülkemizde silahlı devrimci mücadeleyi yürütmüş örgütlerden birinin, büyük bir berraklıkla meselenin temeline inen özeleştirisini okumak gerekir:
      Öncü Savaşını özünde askeri bir mücadele olarak gören örgüt, en başarılı eylemleri gerçekleştirse bile, onların yarattığı etkiye ulaşamaz, yarattığı etkiyi örgütleyemez. Burada tali mücadele biçimlerinin ihmali öldürücü bir hata olarak ortaya çıkar. Öncü eylemi gerçekleştirir, ancak onun propagandasını yapamaz; çünkü silahlı eylem ancak tali mücadele biçimlerinin de yardımıyla silahlı propagandaya dönüşebilir.
     
     

2- Öncü Savaşını Yürütecek Örgütün Niteliği:


      Öncü Savaşını yürütecek örgütün nasıl bir şey olması gerektiği, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlar arasında uzun süreden beri tartışma konusudur. Örgütün adı parti mi, yoksa ordu mu olmalıdır, askeri kadro-siyasi kadro ayrımına gidilmeli midir tartışması bugün de kesin bir sonuca ulaşmamıştır.
      Bir görüşe göre, Öncü Savaşı birbirinden bağımsız, çok sayıda küçük grup tarafından yürütülür. Bu örgütler mücadele içinde büyürler, gelişirler ve hareketin ileri bir aşamasında birleşirler. Ve parti bu şekilde doğar. Bazıları 10-20 kişiden ibaret bu gruplar ileride mücadele içinde halk ordusunu doğuracak olan çekirdeklerdir. Merkezi bir örgüte bağlılık hareketi bürokratizme, pasifizme götürür; Latin-Amerika komünist partileri örneği açıktır. Parti ancak ordudan doğabilir.
      Fokoculukla pek çok ortak yönleri bulunan bu görüş, öz ve biçimi karıştırır, öz yerine biçimle uğraşır. Latin-Amerika komünist partilerinin pasifizmi, reformist ideolojiden değil de, parti olarak örgütlenmelerinden kaynaklanıyormuş gibi değerlendirilir. Öncü Savaşını yürütecek örgüte fonksiyonları açısından değil de, ismi açısından bakılır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni ve stratejinin birinci aşaması olan Öncü Savaşını yürütecek örgütün, önceden açıklanan ilkeler ışığında, şehir ve kırı, silahlı propaganda ve diğer tali mücadele biçimlerini diyalektik bir bütün içinde ele alacak, proletaryanın ekonomik-demokratik-siyasi ve ideolojik mücadelesini yürütecek bir örgüt olması gerektiği açıktır. Marksizm-Leninizmde böyle bir örgütün adına parti denir.
      Şekilci küçük-burjuva kafası hemen karşı çıkacaktır: Küba'da silahlı devrimci hareket parti dışında gelişmiştir ve aynı örnek pekçok Latin-Amerika ülkesi için de verilebilir. Şekilci kalıplar içinde sıkışmış, bu küçük-burjuva kafası, önemli olanın örgütün ismi değil de örgütün fonksiyonları olduğunu düşünemez. Küba'da gerillayı oluşturan politik bir organizasyondur (26 Temmuz Hareketi) ve gerek Castro'nun ve gerekse Guevara'nın Küba Devrimi' ne ilişkin yazılarını dikkatle inceleyen herkes Sierra Maestra'daki organizasyonun adından başka herşeyiyle parti olduğunu görecektir. (Aynı durum Venezüella'da D. Bravo'nun içinde bulunduğu FALN için de geçerlidir.)
      Dünya devrimci pratiği, Öncü Savaşını yürütecek örgütün (ya da örgütlerin) parti fonsiyonlarını yerine getirmesi gereken, merkeziyetçi bir örgüt olduğunu göstermektedir. Çok sayıda ve küçük grupların varlığını teşvik ederek harekete canlılık kazandırmak ve düşman gücünü bölmek çizgisini dünya devrimci pratiği mahkum etmiştir. III. bunalım döneminde küçük ve bağımsız çok sayıda grupla işe başlayıp da gelişebilen bir tek gerilla mücadelesi yoktur. Venezüella ve Peru'da merkezi bir kumandaya bağlı olmayan gerilla grupları ülkenin çeşitli bölgelerine dağılmışlardır. Venezüella'da bu grupların çoğunluğu henüz hazırlık aşamasında ordu tarafından dağıtılmıştır. Peru'da ise, gerilla savaşı küçük gruplarca başlatılmış ve başlangıçta oldukça da başarılı olmuştur. Ancak diğer etkenlerin yanı sıra, merkezi bir kumandanın bulunmaması sonucu gruplar arasında eylem birliği sağlanamamış, birkaç grup ileri atılırken, diğerleri geride kalmış ve ordu gerilla gruplarını birer birer yok etmiştir. Düşmanı parçalamak isterken öncü kendini parçalamıştır.
      Gerilla hareketi içinde çok sayıda ve küçük grupların varlığını teşvik, subjektivizmi de beraberinde getirir, önce harekete geçenin diğerlerini de peşinden sürükleyeceği görüşü yaygınlaşır.
      Parti-ordu ayrımı meselesi ise, ülkemizde oldukça karışıktır. Başlangıçta parti-ordu ayrımı yapmaya gerek yoktur, savaşmaya niyeti olan herkes aynı örgütlenme içinde yer alırlar; ya da parti-ordu ayrımı gereklidir, askeri ve siyasi kadro ayrılmalıdır tartışması halen sürmektedir. Parti teorisi ve örgütlenme devrim teorisinden çıkar. Parti-ordu ilişkisi meselesinde değişik yorumların temelinde poltikleşmiş askeri savaşın farklı değerlendirilmesi yatar. Bu konuda üç görüş vardır:
     
      1- Sol Görüş (fokocu görüş):
      Politikleşmiş askeri savaşın ilk aşaması Öncü Savaşıdır. Bu savaş merkezi bir örgüt tarafından değil, çok sayıda birbirinden bağımsız küçük gruplar tarafından yürütülür. Parti, mücadelenin ileri aşamalarında bu grupların birleşmesinden doğacaktır. Öncü Savaşı aşamasında parti-ordu ya da parti-cephe ayrımına gerek yoktur. Temel mücadele biçimi silahlı propagandadır. Temel mücadele biçimi, aynı zamanda tek mücadele biçimi demektir. İdeolojisi ne olursa olsun savaşmaya niyeti olan herkes aynı örgütlenme içinde savaşır. Politik kadro-askeri kadro ayrımı yoktur. Önceden de belirtildiği gibi, dünyada bu görüşlerle başarıya ulaşmış bir tek gerilla mücadelesi yoktur.
     
      2- Sağ Görüş:
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi doğrudur; ancak Öncü Savaşı meselesi biraz karışıktır. Silahlı mücadele örgütlü ve kitle bağları olan bir öncü tarafından başlatılamaz. Silahlı mücadele, ancak kitleler ona büyük ölçüde (ülke çapında olmasa bile bölgesel olarak) katılmaya hazır oldukları zaman başlayabilir. Kitleleri silahlı mücadeleye hazırlamak için kitle çalışmasına girmek gerekir. Bu çalışmalarda kitleler büyük birimler halinde (Sovyet tipi) örgütlenmelidir. Bu arada eğer gerekirse para temini ya da gövde gösterisi için birkaç silahlı eylem yapılabilir. Kitle çalışması kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi istekleri için mücadele ile silahlı mücadele ayrı şeylerdir. Dolayısıyla askeri ve politik kadronun ve sonuç olarak parti-ordu ayrımı gerekir.
      Bu sağ görüş en açık biçimde THKO'nun bir kanadı olan Mücadelede Birlik tarafından savunulmaktadır:
     
      3- Devrimci Görüş:
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ilk aşaması Öncü Savaşıdır. Öncü Savaşı merkezi bir örgüt (parti) tarafından yürütülür. Kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi mücadelesiyle silahlı mücadele bir bütündür, ayrı olarak ele alınamaz. Politik kitle mücadelesi ve silahlı mücadele birlikte gelişir; kitle örgütlenmesi ve silahlı maddi güç birlikte büyür. Buradan çıkan sonuç, politik kadroların aynı zamanda askeri kadrolar olmalarıdır. Öncü savaşçısının genel niteliği, hem savaşçı hem de örgütçü olmaktır. Bu ise politik ve askeri liderliğin birliğini getirir.
      Parti, (sağ görüşün savunduğu gibi) bürokratik, pasif bir örgüt; yönetici kadrolar da sadece siyasi çalışma ve teoriyle uğraşan kişiler değildir. Parti bir savaş örgütüdür. Politik kadrolar da (dar anlamda) sadece siyasi çalışma içinde değil, her türlü askeri çalışma içinde de bulunan, politik ve askeri çalışmayı yönlendiren, bizzat savaş meydanlarında yer alan kişilerdir.
      Öncü Savaşı aşamasında parti-ordu ayrımı yapılmaz. Bu ayrım yapılmazsa siyasi çalışmanın ihmal edileceği iddiası tamamen safsatadan ibarettir. Öncü, hem örgütçü, hem de savaşçıdır. Askeri ve politik yönün böylesine kaynaşması parti-ordu ayrımı yapılmadığı halde, örgüt içinde ileri bir işbölümünü, yani uzmanlaşmayı mümkün kılar.
      Öncü Savaşının başlangıcından itibaren mücadeleye Marksist olmayan, anti-emperyalist, anti-oligarşik unsurlar da katılacağından, parti-cephe ayrımının yapılması zorunludur. Parti içinde yer almak için sadece emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmak yetmez; Marksist-Leninist olmak ve Leninist bir parti üyesinin diğer özelliklerini de taşımak gerekir.
     
     

3- Reformizm ve Oligarşinin Yüzünün Açığa Çıkartılması:


      Dünya devrimci pratiğinde olduğu gibi, ülkemizde de önem kazanan bir mesele, az çok normal yollardan işbaşına gelmiş hatta reformist bir iktidara karşı öncünün nasıl davranması gerektiğidir.
      "Castroism: The Long March in Latin America" yazısında Debray, gerilla savaşını yürütecek bir örgütün ne zaman harekete geçeceğini tartışır: Gerilla aniden ya da herhangi bir anda değil, politik bir kriz sonucu doğar. Gerillanın etkin olabilmesi için olgunlaşan şartlar içinde kendine bir yer, bir çıkış noktası bulması gerekir. Ancak bu hiçbir zaman oturup beklemek ve zamanı gelince dağlara çıkmak değildir, çünkü gerillanın kuruluşu çok uzun bir çalışmayı gerektirir. Yangının başlayabilmesi için şartların olgunlaşmış olması yetmez, kıvılcımın da hazır olması gerekir. Debray, örnek olarak Venezüella'da Miranda bölgesinde harekete geçilmeden çok önce çalışmalar yapılmasını ve gerilla savaşının da herhangi bir anda değil, halkçı görünüşlü Leoni hükümetinin gerçek yüzünün açığa çıkmaya başladığı anda (Temmuz 1964) başlamasını gösterir. [
161*]
      Bu değerlendirme Che'nin 1960'da söylediği: Az çok normal yollardan işbaşına gelmiş, meşru görünümünü koruyan bir hükümete karşı gerilla mücadelesi başarı kazanamaz sözünü de eklersek, ortaya bazıları için çok inandırıcı görünen, demokratik görünüşlü bir hükümete karşı harekete geçilemez sonucu ortaya çıkar. Yüzeysel değerlendirmelerin, sorunlara tek yönlü yaklaşımın doğal sonucudur bu.
      Debray, gerilla mücadelesine başlamanın uzun bir hazırlık ve ülkedeki politik durumun dikkatli bir incelenmesini gerektirdiğini söylerken tamamen haklıdır. Ancak, o, harekete geçmeyi bir ya da birkaç bölgede kurulan örgütlerin kısa sürede Halk Savaşını başlatabileceklerini ve iktidar için ciddi bir alternatif olabilecekleri yönünden değerlendirir. Bunun yanında ülkede henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli bir milli krizin varlığı ve onun varlığının ise Öncü Savaşının objektif temelini oluşturduğu unutulur. Debray, günümüzde geri-bıraktırılmış ülkelerin bu temel özelliklerini değerlendirmediği gibi, Küba Devrimi'nden sonra emperyalist müdahale mekanizmasındaki meydana gelen değişikliği de -olgunlaştırılmayan buhranlar- anlamamıştır. Debray'a göre, devrimciler gerilla savaşını yürütecek örgütün kuruluşu için gerekli çalışmayı yaparlar; bu arada ülkede buhran belli bir olgunluğa erişir ve örgüt harekete geçer. Ancak emperyalizm artık Küba'da olduğu gibi iyice yıpranan yönetim için sonuna kadar ısrar etmeyecektir, yıpranmamış yeni bir yönetim getirilecektir işbaşına; yeni yönetim de başlangıçta kitlelere pekala şirin görünebilir. Bu durumda -ki 1960'dan sonra oldukça sık görülen bir durumdur bune yapılacağına Debray cevap veremez.
      Ülkede demokratik görünüşlü, az çok normal yollardan işbaşına gelmiş bir yönetimin bulunması, yani hakim sınıfların mevcut düzeni sadece zora dayanarak sürdürmemeleri, ülkedeki krizin tam anlamıyla olgunlaşmamış olması sonucu, Öncü Savaşının hızla Halk Savaşına dönüşmesinin objektif şartları mevcut değildir. Che'nin sözlerinin de bu şekilde değerlendirilmesi gerekir. Ancak Öncü Savaşının hızla Halk Savaşına dönüşümünün objektif şartlarının bulunmaması, Öncü Savaşının da objektif şartlarının bulunmadığı anlamına gelmez.
      Geri-bıraktırılmış bir ülkede üretim ilişkilerinde köklü değişiklikler olmadıkça işbaşına gelen ve çeşitli iddialara sahip yönetimler, ya emperyalizmin politikasına uyarlar, ya devrilirler ya da çeşitli yollardan geçerek onunla işbirliği yaparlar. Bu açıdan hükümetin demokratik, reformist, legal vb. görünümde olması ne ülkenin içinde bulunduğu sürekli krizi, ne de ülkedeki egemen güçlerin niteliğini değiştirmez; olsa olsa çelişkiler biraz yumuşar, bu ise Öncü Savaşının objektif şartlarını ortadan kaldırmaz.
      Ülkemizde PDA, TSİP ve diğerlerinin yanı sıra Mücadelede Birlik de muhtemel bir CHP iktidarı altında silahlı eylem yapılamayacağı görüşündedirler. (Aslında bunlara teorik olarak hiçbir şey söylemeyen, ancak açık oynamakta hiçbir mahzur görmeyenleri de eklemek gerekir.) Teoride CHP'ye küfredip, pratikte ise onun kuyruğuna takılmak işte budur.
      Che, 1963'de daha önceki sözlerinin nasıl anlaşılması gerektiğini şöyle açıklar: Reformist bir rejim, yönetimi geniş çapta kuvvet kullanmadan sürdürmeye çalışır; onu, gerçek yüzünü göstermesi, yani gerici sınıfların diktatörlüğü olduğunun anlaşılması için zorlamak gerekir.
      Bu değerlendirme mekanik olarak yorumlandığında büyük yanlışlıklara yol açar. Hakim sınıfları temsil eden ya da onlarla yakın işbirliği yapan, kitleleri şu ya da bu biçimde geniş ölçüde pasifize edebilen iktidarların yüzünün açığa çıkartılması, silahlı gücün büyümesi ve kitle örgütlenmesiyle birlikte yürütülmelidir. Aksi durumda, örgüt bazı eylemlerle iktidarı gerçek yüzünü açığa çıkarmaya zorlayabilir; ve yönetim kısa sürede kitlelerin önünde prestij kaybedebilir; ancak mevcut yönetimin yıpratılması yetmez, doğan hoşnutsuzluğu da örgütleyebilmek gerekir. Dünya devrimci pratiği bize kitlelerle gerekli bağı kurmadan mevcut yönetimi harekete geçmeye, gerçek yüzünü göstermeye zorlayan, ya da zorlamaya mecbur kalan örgütlerin fazla yaşamadığını, oligarşi karşısında yalnız kaldığını göstermektedir. Bu durumda iktidarın gerçek yüzü açığa çıkmakta, ancak kitlelerdeki hoşnutsuzluktan faydalanacak, onu örgütleyecek güç bulunmamaktadır.


SONUÇ



      1971'den dört yıl sonra ülkemizdeki sosyalist hareketin durumu şudur: Revizyonizm ve pasifizmin her çeşidi silahlı devrimci hareketin yenilgisinden faydalanarak güçlenmiştir.
      Özellikle "12 Mart sosyalisti" olarak bilinen TSİP'çiler oportünizmi bilimsel temellerine oturtmakta oldukça başarılı adımlar atmışlardır. PDA eski şarlatanlığını sürdürürken, legal sosyalist partiler de kısa sürede beşe çıkmıştır. Ancak bizim esas dikkatle eğilmemiz gereken, ülkemizdeki silahlı devrimci hareketin bugünkü durumudur.Ülkemiz solunda genel olarak hakim olan revizyonizm ve pasifizm, silahlı devrimci hareket saflarında da oldukça taraftar bulmuştur. Önceleri 1971 ve sonrasındaki pratiğin küçük-burjuva anarşizmi olduğunu söyleyerek ortaya çıktılar. Maskeleri çabuk düştü; bunun üzerine proleter devrimci harekete saldırı yöntemini değiştirdiler. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni ve özellikle bu stratejinin savunulduğu "Kesintisiz Devrim II-III"ü tamamen kabul etmiş göründüler. Amaç stratejinin temel tezlerine görünüşte sahip çıkıp onları deforme etmek, bozmak, yozlaştırmaktı.
      Böylece silahlı devrimci hareket içinde enteresan bir durum ortaya çıktı: THKP-C'nin geçmişte yarattığı büyük sempatiden faydalanmak isteyenler "Kesintisiz Devrim II-III"deki bütün stratejik kavramlara sahip çıktılar, ancak bu kavramların yorumuna açık biçimde hiçbir zaman yaklaşmadılar. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temel kavramlarını görünüşte kabul ettiler; sonra da Marksist lafızlar ardına gizlenerek sürekli ve genel bunalımı, henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizi, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesini ve Öncü Savaşını reddettiler. Buna rağmen büyük şarlatanlıkla THKP-C'nin adını kullanmaya devam ettiler; geçmişte bu örgütün saflarında çalışmayı onun adını kullanmak için yeterli saydılar. Böylece "Cephe", THKP-C olmaktan çıktı, gerçek anlamda içinde herkesin bulunduğu bir cepheye döndü.
      Bu cephe içinde politikleşmiş askeri savaşın ve bu stratejinin savunulduğu "Kesintisiz Devrim II-III"ün üç türlü yorumu gelişti:

      1- Fokocu Yorum:
 
      Ülkemizdeki kriz iyice olgunlaşmıştır, başarılı birkaç eylem kitleleri geniş ölçüde harekete geçirebilir. Öncü Savaşını başlatabilmek için fazla hazırlık gerekmez; uzun sürecek olan Halk Savaşıdır, Öncü Savaşı değildir. Silahlı propaganda tek mücadele biçimidir. Mahir Çayan yoldaşın "Kesintisiz Devrim II-III"de savunduğu Öncü Savaşının ilk aşamalarında savaşın psikolojik yıpratma yönü ağır basar görüşü, taktik bir formülasyon değil; Öncü Savaşının bütünü için geçerli stratejik bir görüştür. (Böylece Öncü Savaşı kitlelerin ekonomik- demokratik-siyasi mücadelesinden ayrılır) Ülkedeki krizi iyice derinleşmiş olarak düşünmek bu yanlış görüşün temelidir.
 
      2- Sağ Yorum:
 
      Sağ görüş kendi içinde büyük bir çeşitlilik gösterir. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin savunulduğunu iddia edip Halk Savaşını reddedenler de vardır. Bu sağ görüşler içinde diğerlerine göre daha tutarlı ve oldukça yaygın olan bir tanesini ele alacağız:
      Öncü Savaşı yanlıştır. Önce kitleleri ekonomik-demokratik talepler etrafında örgütleyerek silahlı mücadeleye hazırlamak gerekir. Ülkedeki kriz derinleştiğinde ve büyük kitlelerin örgütlenmesi de yeterli düzeye ulaştığında Halk Savaşı başlayacaktır. (Bu görüş kaçınılmaz olarak mücadelenin başlangıcından itibaren kurtarılmış bölgeler kurulabileceği teorisine sarılacaktır.)
      Sağ görüşün diğer bir çeşidi de Öncü Savaşını kabul eder; ancak uygulamada kitleleri büyük birimler halinde örgütlemeyi temel alır. Böylece teoride kabul ettiği Öncü Savaşını pratikte reddetmiş olur.
      Sağ görüşün temelinde emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerini yanlış değerlendirmek, özellikle Çin ve Vietnam Devrimlerinin yanlış anlaşılması yatar.
 
      3- Devrimci Yorum:
 
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ilk aşaması Öncü Savaşıdır. Öncü Savaşı ülkenin şartlarına göre değişen, savaşın sürekliliğini sağlayacak yeterli bir ön hazırlıktan sonra başlar. Ülkede henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli krizin varlığı (evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi), yani objektif şartların hazır olması Öncü Savaşının başlayabilmesi için yeterli değildir. Subjektif şart (asgari örgütlenme) da gerçekleşmiş olmalıdır.
      Silahlı mücadele ile kitlelerin ekonomik-demokratik-siyasi mücadelesi bir bütündür. Kitle örgütlenmesi ve silahlı güç birlikte büyür. III. bunalım döneminde Halk Savaşını başlatmanın tek yolu uzun ve başarılı bir Öncü Savaşıdır.
      Yukarda görüşlerini çok kısa olarak açıkladığımızın dışında, silahlı devrimci hareket içinde başkaları da vardır. Bunlar kariyerlerine güvenip THKP-C'nin şerefli tarihine sahip çıkmayı kimselere bırakmazlar, ancak henüz neyi savunacaklarına da karar vermemişlerdir. Şimdilik ülkemiz devriminin acil sorunlarını bir yana bırakıp felsefe ile uğraşmaktadırlar. Bu arada kendileri gibi neyi savunacaklarına henüz karar verememiş olanlarla her türlü dedikodu ve karalamayı da yapmaktadırlar.
      İşte genel olarak silahlı devrimci hareketin, özel olarak THKP-C'nin durumu budur. Günümüzde devrimci görüşü savunanlar azınlıktadır ve bir süre daha böyle kalacaklardır. Ancak önemli olan azınlıkta ya da çoğunlukta olmak değil, sonuna kadar doğru devrimci çizgiyi sürdürmektir.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni doğru olarak kavrayan ve pratiğe uygulayanlar, ancak onlar, sadece THKP-C'nin değil, genel olarak silahlı devrimci hareketin şerefli tarihini sürdürebilirler.


YAŞASIN ÖNCÜ SAVAŞI TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
YAŞASIN HALK SAVAŞIHALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ
KURTULUŞA KADAR SAVAŞTHKP-C/HDÖ




Dördüncü Bölümün Dipnotları

(101*) D. Bravo: Milli Kurtuluş Cephesi, s: 110
(102*) Geniş bilgi için bkz.: Rus Devriminden Çıkan Dersler
(103*) Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 127. Sol yay.
(104*) Türkiye'de Sol Sapma, İlke, Sayı: 16, s: 101
(105*) Mao Zedung: Yeni Demokrasi, s: 36. Hasat yay.
(106*) Mao Zedung: Seçme Eserler, I. cilt, II. kitap, s: 203, Ser yay.
(107*) Mao Zedung: Seçme Eserler, I. cilt, I. kitap, s: 79
(108*) Mao Zedung: Yeni Demokrasi, s: 44
(109*) Mücadelede Birlik, s: 109
(110*) Sosyalist Birlik, Sayı: 2
(111*) Sosyalist Birlik, Sayı: 2
(112*) İlke, Sayı: 5, s: 59-60
(113*) PDA, Sayı: 45
(114*) İlke, Sayı: 14, s: 103
(115*) Sosyalist Birlik, Sayı: 1
(116*) Mücadelede Birlik, s: 100
(117*) Mücadelede Birlik, s: 101
(118*) Mücadelede Birlik, s: 102
(119*) R. Debray: Devrimde Devrim, s: 49
(120*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 383-384
(121*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 21
(122*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 519
(123*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 256
(124*) Mücadelede Birlik, s: 68
(125*) Mücadelede Birlik, s: 88
(126*) S. Torres - J. Aronda: Debray and the Cuban Experience, Regis Debray and the Latin American Revolution, s: 46
(127*) R. Debray: Strategy for Revolution, s: 49, Monthly Review Press
(128*) R. Debray: Strategy for Revolution, s: 43, Monthly Review Press
(129*) Fidel Castro Speaks, s: 223
(130*) J. Quartim: R. Debray ve Latin-Amerika Devrimi
(131*) R. Debray: Devrimde Devrim, s: 51
(132*) D. Bravo: Milli Kurtuluş Cephesi, s: 116
(133*) J. Quartim: R. Debray ve Latin-Amerika Devrimi
(134*) D. Bravo: Milli Kurtuluş Cephesi, s: 107
(135*) J. Quartim: R. Debray ve Latin-Amerika Devrimi
(136*) Geçmişin Eleştirisi, s: 13
(137*) Yeni Gün 8.9.1973
(138*) National Liberation Fronts 1960-70, s: 284
(139*) National Liberation Fronts 1960-70 s: 283
(140*) Le Monde ya da Yeni Ortam: 7. 10. 1973
(141*) Le Monde ya da Yeni Ortam: 7. 10. 1973
(142*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin-America, s: 211-12
(143*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 185
(144*) Gençlik Hareketi Açısından Yakın Geçmişin Değerlendirilmesi, s: 5 (İsim belirtilmemekle birlikte TİKKO tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır.)
(145*) R. Gott: Guerilla Movements in Latin America, s: 130
(146*) The Soviet Union and Latin America, s: 130
(147*) H. Bejar: Peru 1965, s: 55
(148*) Genel Eleştiri, s: 5
(149*) Genel Eleştiri, s: 14
(150*) Genel Eleştiri, s: 24
(151*) Genel Eleştiri, s: 35
(152*) Genel Eleştiri,. s: 51
(153*) Genel Eleştiri, s: 50
(154*) Geniş bilgi için bkz. R. Debray: Devrimde Devrim, s: 24
(155*) J. Quartim: R. Debray ve Latin-Amerika Devrimi
(156*) Geçmişin Eleştirisi, s: 8
(157*) Geçmişin Eleştirisi, s: 13
(158*) Geçmişin Eleştirisi, s: 15
(159*) C. Marighella: Şehir Gerillası, s: 83
(160*) Mücadelede Birlik, s: 115
(161*) R. Debray: Strategy for Revolution, s: 47