Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ulusal Sorun Üzerine (1.021 KB)



GİRİŞ


      Günümüzde ulusal sorunun, özellikle 1970'lerden itibaren en çok konuşulan ve tartışılan konulardan biri haline geldiği herkes tarafından bilinmektedir. Bu son derece doğaldır; öyle ki, 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonra Rusya'da proleter devrimci hareket içinde de aynı durum ortaya çıkmıştır. Bu durumu, Stalin şöyle ifade etmiştir:       "Rusya'da karşı-devrim dönemi yalnızca 'yıldırım ve gökgürültüsünü' değil, ama hareket karşısında düş kırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri 'parlak bir geleceğe' inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: Herşeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: Kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Herşeyden önce 'ulusal sorun'!...
      Ve yukardan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi 'özgürlük aşkı' adına çevreden öcünü alan 'iktidar sahipleri'nden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen, ve bazen kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yol açtı.
      İşçi yığınlarını sürükleme tehlikesi gösteren milliyetçilik dalgası, durmadan güçlenerek, yükseliyordu. Ve kurtuluş hareketi ne kadar güçten düşüyorduysa, milliyetçilik çiçekleri de öylesine açıyorlardı.
      Bu güç zamanda, sosyal-demokrasiye (Marksizme- B.n.) büyük bir görev düşüyordu: milliyetçiliğe saldırmak, yığınları 'genel salgın'dan korumak. Çünkü bunu, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmin denenmiş silahını, sınıflar mücadelesinin birlik ve bölünmezliğini çıkartarak, sosyal-demokrasi (Marksizm-B.n.), ve yalnızca sosyal-demokrasi (Marksizm-B.n.) yapabilirdi. Ve milliyetçilik dalgası ne kadar yükselirse, sosyal-demokrasinin (Marksizmin-B.n.) sesi de, Rusya'nın tüm milliyetleri proleterlerinin kardeşliği ve birliği yararına, o kadar yüksek olmalıydı. Bu durumda, milliyetçi hareketle doğrudan doğruya çatışan çevre-bölge sosyal-demokratları (Marksistleri-B.n.), özel bir sarsılmazlık örneği göstermeliydiler.
      Oysa, bütün sosyal-demokratlar (Marksistler-B.n.), ve herşeyden önce de çevre-bölge sosyal-demokratları (Marksistleri-B.n.), bu görev düzeyinde görünmediler." [1] (abç)
      12 Mart darbesinden sonraki yıllarda, Stalin'in sözünü ettiği "ayrışmalar" ve herkesin "kendi" başının çaresine bakması anlayışları, 1980 yılına kadar faşist milis saldırıların "yerel" düzeyde sürdürülüşüyle birleşerek kendisini yerleştirdi ve pekiştirdi. Tüm sol güçler, teorik düzeyde ulusal sorunun çeşitli nedenlerle ya da yanılsamalarla öne çıkartılmasında "ortak" bir anlayışa sahipmişcesine hareket ediyorlardı. Ama oligarşinin 12 Eylül askeri darbesinden sonra devrimci örgütlerin büyük oranda etkisizleştirilmesiyle birlikte, geçmişte ikincil kalmış tüm pratik sorunlar gibi, ulusal sorun da birden öne geçti. Sorunun önemi kadar, bu olgu da, bir dizi yeni sorunun ortaya çıkmasına yol açtı. Bu gelişmenin özenli bir biçimde ele alınması daha da zorunlu oldu.
      Genel olarak ulusal sorunun ne olduğunu ve Marksist-Leninistlerin bu konudaki bakış açısının neleri içerdiği yıllar önce ustalar tarafından ortaya konulmuştur. Ancak aradan geçen zaman ve II. yeniden paylaşım savaşından sonra sömürgelerin tasfiyesi olgusu yıllar önce ustalar tarafından yazılmış, çizilmiş konuların yeniden ele alınmasını kaçınılmaz kılmıştır. Hele ki, Marksist-Leninistlerin somut durumları kendi somutlukları içinde ele almaktan bir an bile vazgeçmelerinin olanaksızlığı düşünülecek olursa, bu kaçınılmazlık daha net biçimde anlaşılabilir.
      Bugün ulusal sorunu ya da tam deyişle söylemek gerekirse ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorununu ele alırken önemli engeller olduğu bilinmelidir. Bu engellerin başında, yıllar boyu yanlış anlayışlarla beslenmiş ve yer yer Marksizm-Leninizmin tahrifatına dayanan teorik yargılar ve bu yargıların oluşturduğu pratik tutumlar gelmektedir. Bir çeşit ulusal önyargılar haline gelen bu engeller, proletaryanın kesintisiz devrim esprisi içinde yürüteceği sınıf mücadelesinin önünde uluslararası engel niteliği taşırken, devlet sınırları içinde proletaryanın ulusal-topluluklara göre bölünmesinin nüvelerini oluşturmaktadır.
      Ülkemizde ulusal sorun karşısında devrimci saflarda ortaya çıkan değişik milliyetçi-şovenist anlayışlar, özsel olarak sorunun kendi somutluğu içinde ve proletaryanın devrimci mücadelesinin kazanımları ve zaferi çerçevesinde ele alınmasını ortadan kaldırıcı etkiler yaratmıştır. Bu milliyetçi-şovenist anlayışlar, ulusal sorunun çözümünü tek bir biçime indirgemektedirler. Bunlara göre, ülkemizde ulusal sorunun tek bir çözümü bulunmaktadır. Bu da "ezilen ulus" olarak Kürtlerin "ayrılmaları", "ayrı devlet kurmaları"dır ya da "misak-ı milli sınırları içinde federatif cumhuriyet"tir !
      Ülkemizdeki bu dogmatizm, ulusal sorun konusunda proleter enternasyonalizmi yerine, çeşitli biçimlerde ilkesiz ve dışsal ittifakların konulmasını getirmiştir. 60'lı yıllarda ortaya çıkan ve birleşik devrimci mücadeleye bir tepki olarak gelişen dogmatizm, aynı zamanda tehlikeli bir oportünizmin ideolojik dayanağı haline geldiği için özel öneme sahipti. Şüphesiz böylesine bir gelişmenin ortaya çıkmasının maddi temeli, ülkemizdeki küçük-burjuva hareketinin ve revizyonizmin ideolojik düzeyde bilinçsiz unsurların çekim odağı olmasıdır. Sorun tarihsel olarak ele alındığında gelişmenin nasıl ortaya çıktığı ve nerelere yöneldiği görülebilir.
      Özellikle son yıllarda ortaya çıkan bazı tahrifatlar ve tarihsel gerçeklerin tersyüz edilmesi yeni sorunlar da yaratmıştır. THKP-C'nin 1971-72 yıllarında yürüttüğü Öncü Savaşına yönelik değerlendirmeler bu konuda önemli bir olgu durumundadır. THKP-C'nin Türkiye devrim mücadelesinde belirleyici bir yere sahip olması karşısında, bu değerlendirmelerin önemi daha da büyümektedir. Son yıllarda sık sık duyulan sözler, THKP-C'nin ulusal soruna bir bakış açısına "sahip olmadığı" şeklindedir. Biraz daha objektif olmaya çalışanlar ise, THKP-C'nin ulusal sorun konusunda "sınırlı" bir bakış açısına sahip olduğu ve bunun da "kemalizm"le "lekelendiği"ni söylemektedirler.
      Böylece ulusal sorun, sınırlı bir sorun olmaktan çıkmakta, tarihin, özel olarak da Türkiye tarihinin kapsamlı bir irdelenmesini gerektiren bir sorun haline getirilmektedir. Kimi çevreler açısından sorunun böylesine genişlemesi de yeterli değildir. Bu çevrelere göre, sorun, daha henüz ulusların dünya tarihinde ortaya çıkmadığı bir evrede, Türklerin Anadolu'ya gelişlerinden itibaren ele alınmalıdır ! Ve tarihsel olarak Türklerin, her dönemde ve her yerde ortaya koydukları "topluluksal özellikleri"nin belirlenmesi de gereklidir ! Bir başka deyişle, bu çevrelerce "Türk ırkı"nın "ırksal" özellikleri, "genişletilmiş ve birincil hale getirilmiş" ulusal sorunun temel dayanağı haline getirilmesi istenilmektedir.
      Tarihin materyalist kavranışı kesinkes bilinirken, konuyu "ırksal" özelliklere kadar indirgemek, Marksizm-Leninizmle uzaktan yakından ilgisi olmadığı herkes tarafından bilinebilecek bir gerçektir. Marksist-Leninistler, tarihin, belli bir bölgede ya da zamanda, belli bir topluluğun "ırksal" özellikleriyle açıklanamayacağını açık biçimde ortaya koymuşlardır. Ve yine ortaya koymuşlardır ki, bu tür sorunlar da üretimden, üretim ilişkilerinden kaynaklanır ve ancak tarihin üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki ilişkiler düzeyinde çözümlenebilir. Yazılı tarih olarak "tarih, sınıf mücadelelerinin tarihidir". Marksizm-Leninizmin bu temel ve evrensel saptamalarına karşın, sorunun, farklı biçimlerde ele alınması tümüyle Marksizm-Leninizm dışı bir anlayıştır. Ancak ne gariptir ki, ülkemiz gerçeği, bu tür ele alışların Marksizm-Leninizm adına yapılmasının yaygınlığına sahnedir.
      Biz burada herşeyden önce, ülkemizdeki ulusal sorunun tarihsel bir serimini yapmak gibi bir zorunluluğa sahibiz. Ama bu, konunun alabildiğine genişlemesi demektir. Bir yandan III. Enternasyonal'den bugüne kadar Marksist-Leninist hareketin bölünmüşlüğü, öte yandan sorunun yüzyıllık bir ulusal sorun olması karşısında, konuyu sınırlandırmayı gerektirmektedir. Bu sınırlama da yeni bazı sorunlar ortaya çıkartabilecektir. Özellikle ulusal sorunun çok özenli ele alınması gereken bir sorun olması, yapılacak her sınırlamanın kendi içinde bir takım önyargılar yaratabileceği, ya da eski önyargıları pekiştirebileceği unutulmamalıdır.
      Bu nedenlerle, biz, konuyu üç ana kısım içinde ele almayı uygun bulduk. Birinci kısımda, genel olarak ulus, ulusların oluşumu, gelişimi ve Marks-Engels-Lenin'de ulusal sorunun ele alınışını göreceğiz. İkinci kısımda ise, Ekim Devrimi'yle birlikte ulusal sorunun proletarya tarafından çözümlenmesi yönündeki ilk tarihsel olumlu eylemi kapsayacaktır. Bu kısımda ayrıca Stalin ve III. Enternasyonal'in ulusal sorunlara bakışlarına yer vereceğiz. Son kısım ise, III. bunalım döneminde ulusal sorunlar ve Türkiye'de ulusal sorun konularını kapsayacaktır.
 
 
 
BİRİNCİ BÖLÜM
ULUS VE PROLETARYA


      Ulus, insanlık tarihindeki gelişmenin kapitalist evresinde ortaya çıkmış bir toplumsal-tarihsel örgütlenmedir. Stalin'in tanımlamasıyla, "ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir". [
2] Tarihsel bir olgu olarak ulus ve buna ilişkin sorunların kavranabilmesi ve çözümlenmesi için, herşeyden önce tarihin materyalist biçimde ele alınması zorunludur.       "Herhangi bir toplumsal sorun incelendiğinde, o sorunun, belirli tarihsel sınırlar içinde formüle edilmesi, ve eğer özel olarak bir ülke söz konusuysa (örneğin belli bir ülke için ulusal program gibi) o ülkeyi öteki ülkelerden aynı tarihsel dönem içinde ayırteden özelliklerin hesaba katılması, Marksist teorinin kesin bir gereğidir." [3]       Tarih, "birbirinden ayrılmış kuşakların ardıllığı, tüm önceki bir kuşak tarafından diğerine kolayca aktarılmış malzemeler, sanayi fonları, üretici güçlerin kullanımı ve dolayısıyla bir taraftan tamamıyla değişim koşulları içindeki geleneksel etkinliğini sürdürmesi, diğer taraftan tamamiyle değişilmiş bir etkinlikle eski kuşakların değiştirilmesinden başka birşey değildir". [4] Bu nedenle tarihsel süreçler süreklilik gösterir. Marksizmin tarihi, bu bağlamda, kesintisiz bir süreç olarak ele alması, ulus ve ulusal sorunun bu kesintisiz sürecin belli bir evresine ilişkin olarak ele alınması gerektiğini gösterir.
 
I.
ULUSLARIN OLUŞUMU VE BURJUVAZİ


      Ulus, tarihsel bir olgu ve yükselen kapitalizmin ürünüdür. Bu nedenle burjuvaziyle birlikte ortaya çıkmıştır ve burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesiyle ilintilidir. Bu açıdan toplumun ulus olarak örgütlenmesi ile toplumun feodal örgütlenmesi arasında açık bir karşıtlık vardır. Bu yüzden toplumun feodal örgütlenmesinin ne olduğu bilinmeden ulusal örgütlenmenin anlaşılması olanaksızdır.
      Feodalizm, köleci toplumların "barbar kavimleri"nin saldırıları ile ortaya çıkmış sosyo-ekonomik bir oluşumdur. Feodalizmin temel özelliği, onun kırsal niteliği, kırsal alanlardaki büyük feodal toprak mülkiyeti ile bunların serfler tarafından işlenmesidir.
      "Nasıl ki, antik çağ kentten ve küçük bölgelerden başladıysa, orta çağ da (feodalizm) kırlardan başlamıştır. Bu farklı başlangıç noktası, aynı zamanda geniş topraklar üzerinde serpilmiş ve fetihler yüzünden artık artmayan nüfusun seyrekliğiyle de belirlenmiştir. Yunan ve Roma'nın tersine feodal gelişme bu yüzden geniş bölgeler üstünde başlar, Roma fetihleriyle hazırlanır ve onlarla birlikte tarımın ilk yayılması gerçekleşir. Roma İmparatorluğunun son yüzyılları ve barbarlar tarafından fethedilmesi üretici güçlerin önemli bir kısmının yok olmasına yol açmıştır; tarım gerilemiş, pazar bulunamadığından sanayi çökmüş, ticaret ölmüş ya da ciddi biçimde bozulmuş, kır ve kent nüfusu artmamıştır. Bu koşullar ve fetih örgütlenme tarzı, Cermen militarist kurumun etkisiyle birlikte, feodal mülkiyetin gelişmesini belirlemiştir. Kabile ve komünal mülkiyet gibi, bu da bir topluluğa (communite) dayanır, ama doğrudan üretici sınıf, antik toplumlarda olduğu gibi köleler değil, serfleştirilmiş küçük köylülerdir. Feodalizm gelişir gelişmez, burada da kentlerin antagonizması ortaya çıkar. Toprak sahiplerinin hiyerarşik yapısı ve işbirlikçi ücretli silahlı adamlar, serf üzerinde soyluların iktidarını kurdular. Bu feodal örgütlenme, antik komünal mülkiyet kadar, esas üretici sınıfa karşı bir birlikti, ama birliğin biçimi ve doğrudan üreticilerle ilişkileri, üretimin farklı koşulları nedeniyle ayrıydı.
      Toprak sahiplerinin bu feodal yapısı, toplu mülkiyet biçiminde kentlerdeki ticaretin feodal örgütlenmesine tekabül eder. Burada mülkiyet, her bireyin emeğinde esas olarak içerilir. Soyguncu-soyluların birliğine karşı birleşme zorunluluğu, sanayicilerin aynı zamanda bir tüccar olduğu bir çağda, topluluğa ait kapalı bir pazar gereksinmesi, gelişen kentlere sürü halinde yığılan kaçak serflerin büyüyen rekabeti, tüm ülkenin feodal yapısı; işte bunlar beraberinde loncaları getirdi. Bireysel zanaatçının derece derece biriken küçük-sermayesi ve nüfus artışına göre sabit sayıları, kırlardakine benzer bir hiyerarşiyi, kentlerde de usta-çırak ilişkisiyle oluşturmaya başladı.
      Geniş bölgelerin feodal krallık altında toplanması, kentler için olduğu kadar, toprak soyluluğu için de bir zorunluluktu. Bu yüzden yönetici sınıf soyluluğun örgütlenmesinin tepesinde her yerde bir monark (kral vb.) vardı." [
5] (abç)
      İşte burjuvazinin karşı karşıya olduğu tarihsel miras, bu feodal üretim ilişkileri temelinde oluşan siyasal üst yapısıyla bütün feodal toplumdur. Kapitalizm ve dolayısıyla burjuvazi, feodalizmin bağrında ve onun gözenekleri içinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Burjuva ilişkilerinin ortaya çıkması ve gelişmesi, kapitalizmin alt-yapıda gelişmesi demektir. Gelişen burjuva toplumu, her toplum gibi kendisini örgütlemek zorundaydı. Marks-Engels, 17. ve 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız yazarlarının kullandığı kavramla "sivil toplum" olarak ele alınan burjuva toplumunu şöyle tahlil ediyorlardı:       "Sivil toplum (burjuva toplum), üretici güçlerin gelişmesinin belirli bir evresinde bireylerin tüm maddi ilişkilerini kucaklar. O, verili bir evrede tüm ticari ve sinai yaşamı kucaklar ve öyle ki, devleti ve ulusu aşar; yine de diğer taraftan kendini yeniden dış ilişkilerinde ulus olarak ortaya koymak ve içsel olarak da kendini devlet olarak örgütlemek zorundadır.
      'Sivil toplum' deyimi, 18. yüzyılda mülkiyet ilişkileri kendilerini Antik ve Ortaçağ topluluklarından kurtardığı zaman ortaya çıktı. Böylece sivil toplum yalnız burjuvazi ile gelişir; tüm çağlarda devletin ve geri kalan idealistik (yani düşünsel, ideolojik) üst-yapının temelini oluşturan, doğrudan üretim ilişkilerinden doğan, evrilen toplumsal örgütlenme yine de her zaman bu adla belirtilmiştir." [6] (abç)
      "Alman İdeolojisi" adlı yapıtlarında sorunu böyle koyan Marks ve Engels, ilerki yıllarda toplumun ve üretim sürecinin ayrıntılı bir tahlilini yaparak, burjuvaziyi ortaya çıkaran ve onunla birlikte var olan toplumsal örgütlenmeye kapitalizm adının verilmesinin daha uygun olduğunu saptamışlardır. Kapitalizmin gelişmesi ve kendisini dış ilişkilerinde ulus olarak örgütlemesi süreci, feodalizme karşı burjuvazinin mücadelesiyle birlikte yürümüştür. Burjuvazinin feodal ayrıcalıkların kaldırılması istemi, onun kapitalist üretim ilişkileri önünde feodal üst-yapının engelleyici niteliğiyle ilintilidir.       "Batı-Avrupa'nın Cermenler tarafından istilası, yavaş yavaş o zamana kadar benzeri görülmemiş bir karmaşıklığa sahip toplumsal ve siyasal bir hiyerarşi kurulması nedeniyle, bütün eşitlik fikirlerini yüzyıllar için ortadan kaldırdı; ama, aynı zamanda, bu istila Batı ve Orta Avrupa'yı tarih hareketi içine çekti, ilk kez olarak sıkışık bir uygarlık bölgesi, ve bu bölge içinde, ilk kez olarak, birbirlerini etkileyen ve başarısızlıkta birbirlerine dayanan ve herşeyden önce ulusal nitelikte bir devletler sistemi yarattı. Böylece, bu istila, üzerinde daha sonraki çağlarda insanların eşit değerinden, insan haklarından sözedilebildiği tek alanı hazırlıyordu." [7] (abç)       Feodalizmin bağrında kapitalizmin gelişmesi, 17. yüzyıla kadar kendine özgü bir siyasal üst-yapı ile tamamlanamamıştır. Bu döneme kadar feodal siyasal üst-yapı ile burjuva (kapitalist) ilişkiler bir arada, karmaşık bir ilişkiler ağı oluşturarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Feodalizmden kapitalizme tam geçişin gerçekleşmesinin uzun bir zaman alması, bu geçiş döneminde gelecekte yeni sorunların ortaya çıkacağını gösteren ilişkileri yaratmıştır. İşte ulusal sorun açısından bu ilişkiler özel bir yere sahiptir. Örneğin 15. yüzyılda Batı-Avrupa'yı saran "para hırsı" deniz aşırı keşiflerin yapılabilmesi için seferlerin düzenlenmesine neden oluyordu. Gerçekte bu "para hırsı" feodalizmin, içten kapitalizm tarafından nasıl aşındırılmış ve kemirilmiş olduğunu göstermekteydi.
      Böyle başlayan deniz aşırı keşif seferleri, yepyeni bir sorun ortaya çıkarıyordu. Bunun nedeni, denizaşırı faaliyetlerin herşeyden önce feodal ya da yarı-feodal biçimler altında yapılmasıydı. Zaten "ana kıta"da siyasal üst-yapı feodal nitelikteydi. Feodalizmin özsel olarak "toprak kazanma" amacı ile "para hırsı" birbirleriyle bağdaşmaz bir çelişki yaratıyordu. Böylece feodal üst-yapı tarafından düzenlenen (toprak kazanma amacıyla), ama burjuva bir sanayiyle gerçekleştirilen (para-meta kazanma hırsı) denizaşırı toprakların fethi olayını yaratmıştı. Gelecekte kapitalizmin devralacağı tarihsel mirastan birisi de bu denizaşırı toprakların işgal edilmesiydi.
      Diğer taraftan toplumun feodal örgütlenmesi, feodal beyler arasında bitmez tükenmez savaşlara yol açıyordu. Bunlar karşısında halk kitleleri, özellikle de serf statüsündeki köylüler, kendi istemlerinin gerçekleşmesi için birbirleriyle dayanışma içine girerken (ki bunun temel aracı dildir), diğer taraftan güçlerini birleştirmeye (ki bunun temeli topraktır) başladılar. Belirli bir dili konuşan bireylerin, belirli toprak üzerinde toplanmaları, kentlerde sanayinin gelişmesiyle birlikte önemli bir gelişme gösteriyordu. Kırsal alanlardaki dağınık nüfus, kentlerde biraraya geliyordu. "Dil grupları bir kez sınırlandırıldıktan sonra, bu grupların devletlerin kuruluşu için temel veriler hizmeti görmeleri, milliyetlerin uluslar durumuna gelmek üzere gelişmeye başlamaları doğaldı... Gerçi tüm ortaçağ boyunca, dilsel ve ulusal sınırlar birbirleriyle örtüşmekten uzak kalmışlardır; ama, belki İtalya dışında, her milliyet gene de Avrupa'da büyük bir özel devlet tarafından temsil edilmiştir ve ulusal devletler kurma yolunda kendini durmadan daha açık ve daha bilinçli bir biçimde gösteren eğilim, ortaçağın belli başlı ilerleme kaldıraçlarından birini oluşturur." [8] (abç)       "Bu genel karışıklık içinde, krallığın, ilerleme ögesi olduğu açıktır. Krallık, düzensizlik içinde düzeni, düşman devletler biçimindeki ufalanma karşısında oluşma durumundaki ulusu temsil ediyordu. Feodalitenin yüzeyinde oluşan tüm devrimci ögeler, bundan ötürü, krallık ne denli onlara dayanmak zorunda idiyse, o denli krallığa dayanmak zorunda idiler." [9] (abç)       "Tüm devrimci ögeler" içinde en önemli kesim, şüphesiz burjuvaziydi. Burjuvaziyle krallığın bu "uzlaşması", doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin kendine ait siyasal bir üst-yapı kuramamış olmasıyla biçimlenmiştir. "Toplum, gitgide daha burjuva duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı." [10] Feodal devletçiklere karşı krallıkla burjuvazinin ittifakı, giderek "bağımsız devletler"in oluşması anlamına geliyordu. Ancak bunlar, gerçek anlamda burjuva devletler değildi. Yani ulusal-devlet olarak oluşmamışlardı.
      Feodal aristokrasi, ekonomik planda kendi üretim ilişkilerinin, kapitalizm tarafından yok edilmesi karşısında, kendi ayrıcalıklarını koruyabilmek amacıyla elindeki tek ve son silaha, siyasal zora, silahlı adamlarına başvurmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu. Bu durumda kendisi de bir feodal-yerel güç olan krallık ile uzlaşan burjuvazi, krallığın feodal aristokrasiye karşı mücadelesinde önemli bir güç olarak siyasal alanda ortaya çıkıyordu. Bunun ilk ürünü, krallığın burjuvazinin ekonomik gücü ile kendini sınırlayan feodal ordulardan kurtulması oldu. 14. yüzyıldan itibaren Avrupa'da krallar kendilerine yeni ordular kurmaya başladılar. Bu ordular doğrudan kentlerdeki "yurttaşlar"ın askere alınması ile kuruluyordu ve eski feodal orduları oluşturan feodal beylerin kendi özel silahlı adamlarına dayanan askerlik sistemi terkediliyordu. Genellikle topraktan kopartılan köylüler (özellikle de kaçak serfler) bu yeni ordunun temelini oluşturuyordu. Ordunun tüm donatımı ise, burjuvazi tarafından, sanayi tarafından sağlanıyordu. 14. yüzyılda top barutu ve topçuluğun Araplar tarafından Avrupa'ya getirilmesi, krallığın feodal-yerel otoritelere karşı zaferini garantileyecek yeni bir araç sağlamıştı. Doğal olarak top ve barut üretilmek zorundaydı ve bu da doğrudan sanayi demekti. Bu aynı zamanda sanayinin gelişmesi için de önemli bir itici güç oluşturuyordu. Krallığa zorunlu olarak gereksinme duyan burjuvazi, bu yolla krallığı kendisine bağımlı kılıyordu. 14. yüzyıl sonlarında yerel feodal aristokrasi, büyük ölçüde sindirilmiş, yerel ayrıcalıkları sınırlandırılmış durumdaydı. Bu görece düzen, "düzensizlik içinde düzen", yeni bir savaşın gelişmesine yol açıyordu: Krallığa karşı burjuvazinin savaşımı.
      Yerel feodal otoriteleri belirli oranda sindiren veya sınırlandıran krallıklar, giderek düzenli ordularını beslemek amacıyla artan oranda paraya gereksinme duymaya başlamasıyla, burjuvazi ile çatışması gündeme geliyordu. Feodal krallığın gereksinmesi olan para, ancak kırsal ve kentsel alanlardan alınan vergilerin artırılması ile sağlanabilirdi. Bu da savaşın ekonomik temelini ortaya koyuyordu. Artık toplumdaki tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi, burjuvazinin genel istemi olarak belirginleşiyordu. Krallık biçiminde örgütlenmiş olan feodal üst-yapının yıkılabilmesi için, onun silahlı gücünün, silah tekelinin yıkılması şarttı.
      İşte bu tekel, bir yandan kentlerde, feodal ayrıcalıkların gözeneklerinden oluşan burjuva silahlı güçleriyle, öte yandan krallık ordusunda bulunan köylülerin karşı hareketi ile ortadan kaldırıldı. Burada kentlerdeki burjuvazi ile köylülük arasında kurulacak bir birlik, mevcut feodal üst-yapının yıkılmasını getirecekti. Bu en açık biçimde feodal aristokrasi ve kraliyet dışındaki tüm topluluğun birliğinin kurulması demekti. Bu birlik, ancak belirli bir sınıfın (burjuvazi) kendi özsel çıkarlarını yalın bir biçimde ifade etmeksizin, topluluğun genel çıkarı olarak ortaya koyabilmesi ile olanaklıdır.
      Tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi ile ortaya çıkan burjuvazinin, feodalizme karşı yürütülen mücadelenin başına geçmesi böylece gerçekleşmiştir. Bu durum kendisini, bir topluluk içersinde ayrıcalıkların tümden kaldırılması olarak ulusal bilincin oluşmasıyla belirginleşmiştir. Böylece ulus tüm feodal ayrıcalıkların ortadan kaldırıldığı bir topluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu andan itibaren feodalizme karşı yürütülen her mücadele, her hareket "ulusal hareket" olarak tanımlanmaya başlandı.       "Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı nihai zaferi dönemi, ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar ve bu dilin gelişmesini ve edebiyatta kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır." (Lenin) [11]       Feodalizme karşı mücadelede ortaya çıkan milliyetçilik, burjuvazinin demokratik istemleriyle bütünleşerek, onun bir ideolojisi haline gelmiştir.
      Burjuva anlamda demokrasi, tüm ayrıcalıkların kaldırılması ya da bir kesim için konulmuş olan hakların tüm kesimler için de geçerli hale getirilmesi şeklinde belirginleşiyordu. Böylece kendinden önceki toplumlardan olumlu yanların alındığı ve bunlara yenilerin eklendiği yepyeni bir toplum ortaya çıkıyordu. Burjuva demokrasisi olarak bu yeni oluşum, kendini burjuva hukukunda ifade ediyordu.
      Bu noktada burjuvazinin olumsuz eylemi ile olumlu eylemi açıklık kazanmaktadır. Burjuvazinin feodalizme karşı "tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi" olarak "eşitlik" istemi, ayrıcalıkların olmaması gerektiği anlamında, tüm geçmiş tarihi "olumsuz" olarak niteler. Bu anlamda olumsuz bir eylemdir. Bu temelde başlayan burjuva devrimleri, olumsuz bir eylem olarak tüm halkın birleşik eylemini oluşturabilmektedir (ulusal). Bu da "olumlu içerik yokluğu ve tüm geçmişi açıkça yadsıma biçimi nedeniyle, büyük bir devrim tarafından ayakta tutulmaya" [12] gereksinme duyar. Bu nokta en açık biçimiyle Fransız Devrimi'nde görülmüştür.
      Fransa'da 1793'den 1794'e kadar süren "terör" dönemi bu olumsuz eylemin ifadesidir. Tümüyle burjuvazinin formüle ettiği "tüm ayrıcalıkların ortadan kaldırılması"na dayanan "eşitlik" ve "demokrasi" için, eskinin tümüyle yok edilmesi Fransız burjuva devriminde "terör" yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Ama bu "terör" burjuvazi için, burjuvazisiz bir halk hareketi olarak ortaya çıkmıştır.       "Her iki devrimde de, (İngiliz ve Fransız devrimleri kastediliyor) hareketin gerçek öncüsünü oluşturan sınıf burjuvaziydi. Proletarya ve kentlilerin burjuvaziye dahil olmayan katmanları, ya henüz burjuvazininkinden ayrı çıkarlara sahip değillerdi, ya da henüz bağımsız olarak gelişmiş sınıflar ya da sınıfların alt-bölümlerini oluşturmuyorlardı. Bundan ötürü, örneğin Fransa'da, 1793' den 1794'e kadar olduğu gibi, burjuvaziyle karşı karşıya geldiklerinde, burjuvaziye özgü bir biçimde olmasa bile, yalnızca burjuvazinin çıkarlarının gerçekleşmesi için mücadele verdiler. Tüm Fransız terörizmi, burjuvazinin düşmanlarıyla, mutlakiyet ile, feodalizm ile ve darkafalılık ile avamca hesaplaşmaktan başka birşey değildi." [13] (abç)       Bir ulusal devrimin, olumsuz eylem döneminde, kendi amaçlarını gerçekleştirebilmesi için sonuna kadar sürdürülmesi, proletaryanın devrim okulunda öğrendiği ilk tarihsel ders oluyordu. Proletaryanın burjuva devrimlerini desteklemesindeki yan, işte bu olumsuz eyleme ilişkindir.
      Ancak ilk büyük burjuva devrimleri döneminde proletarya, Marks'ın belirttiği gibi henüz "ayrı çıkarlara sahip" bir sınıf durumunda değildi. Kaçınılmaz olarak devrim sonucunda iktidar burjuvazinin elinde kaldı. Ama bu durum burjuvazinin saf iktidarı olarak, feodalizmin uzun yıllar elinde tuttuğu kadar güçlü ve yalın bir iktidar olarak ortaya çıkmamıştır. Hareketin genel ve ulusal niteliği nedeniyle, burjuvazi, kendi yalın iktidarını kuramamıştır. Bu da feodalizmden devraldığı mirasla ilintilidir. Böylece kurulan burjuva-ulusal devletin biçimi belirlenmiştir.
      Artık "burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu biraraya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarlara, yasalara, hükümetlere ve vergi sistemlerine sahip bağımsız ya da birbirleriyle gevşek bağlara sahip eyaletler, tek bir hükümete, tek bir hukuk düzenine, tek bir ulusal sınıf çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarifesine sahip tek bir ulus içinde biraraya geldiler." [14]
      Bu dönem, "feodalizmin ve mutlakiyetin yıkılışı dönemi, ulusal hareketlerin ilk kez yığın hareketleri haline geldikleri ve basın aracılığıyla, temsili kurumlara katılma vb. yoluyla halkın bütün sınıflarının şu ya da bu biçimde politikaya çekildiği burjuva demokratik toplum ve devletlerin kuruluşu dönemi"dir. (Lenin) [15]
      Bu andan itibaren tarihte ulusal-devletler egemen bir duruma gelmişlerdir. Bu kaçınılmazlığı Lenin şöyle ifade etmektedir:       "... her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin gereksinmelerinin en iyi şekilde karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler, ve bundan ötürü bütün Batı-Avrupa için, hayır, bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir." [16]
 
II.
ULUSAL-DEVLETLER VE PROLETARYA


      Ulusal-devletlerin ortaya çıkması beraberinde üç yeni olgu yaratmıştır.
      Birincisi, ulusal-devlet sınırlarının çizilmesidir. Bu, toprak sorunu olarak kapitalist biçimde ortaya çıkan bir olgudur. Ulusal sınırların belirlenmesi, çeşitli devletler arasında uzun yıllar süren "sınır anlaşmazlıkları" sorununu ortaya çıkararak "ulusal-devletler" arası bir savaş olgusunu yaratmıştır. Feodal nitelikte toprak ilhakları yerini kapitalist ulusal-devletlerin toprak ilhaklarına bırakmıştır.
      İkinci olgu, burjuvazinin "olumlu eylemi"nin başlamasıdır. Feodal üst-yapının ele geçirildiği yerde burjuvazi, kendi düzenini kurmak için devleti biçimlendirmeye başlamıştır. Bu olgu, bir yandan proletaryanın "olumsuz eylemi"ni ortaya çıkarırken, diğer yandan burjuvazi içinde çıkarların ayrışmasını getirmiştir. (Bir bütün olarak burjuvaziyi ifade eden "tiers-etat"ın ayrışması.) Büyük burjuvazi olarak kapitalistler ellerindeki ekonomik gücü kullanarak, diğer burjuva unsurlar üzerinde egemenlik kurmuştur. Bunu yapabilmek için, gerektiğinde ülkesindeki eski feodal aristokrasi ile uzlaşmıştır. Bunun olmadığı yerlerde ise başka bir ülkenin desteğini almıştır. Böylece ulusal sorun uluslararası bir sorun haline dönüşmeye başlamaktadır.
      Üçüncü olgu íse, ulusal-devletler kurulur kurulmaz, yani burjuvazi iktidarı ele geçirir geçirmez, karşıt bir gücün, proletaryanın siyasal hareketinin ortaya çıkmasıdır.
      "... burjuvazi, feodal burjuvazi krizalitinden çıktığı, orta-çağ zümresi modern sınıf haline dönüştüğü andan başlayarak, burjuvazinin gölgesi olan proletarya, ona durmadan ve kaçınılmaz bir biçimde eşlik edecektir. Ve aynı biçimde, proleter eşitlik istemleri de burjuva eşitlik istemlerine eşlik edecektir. Sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması burjuva isteminin ortaya konduğu andan itibaren, bunun yanısıra, sınıfların kendisinin kaldırılması proleter istemi, önce ilkel hıristiyanlığa dayanarak, dinsel bir biçim altında, sonra burjuva eşitlik teorilerinin ta kendilerine dayanarak ortaya çıkar. Proleterler, burjuvazinin önerisini hemen benimserler: eşitlik yalnızca görünüşte, yalnızca devlet alanında değil, ekonomik ve toplumsal alanda da gerçek olarak kurulmalıdır. Ve özellikle Fransız burjuvazisinin, Büyük Devrimden başlayarak, yurttaş eşitliğini birinci plana koymasından sonra, Fransız proletaryası, ekonomik ve toplumsal eşitlik isteyerek, ona hemen yanıt verdi; eşitlik, Fransız proletaryasının özel savaş çığlığı haline geldi." (Engels) [17]       Ulusal-devletler, kurulduğu her yerde ve kurulduğu anda, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesini tarihsel hareketin birinci maddesi haline getirir.       "Eski toplumun hâlâ yetenekli olduğu en yüksek kahramanlık çabası, ulusal bir savaştır; ve şimdi ulusal savaşın, hükümetlerin, sınıf mücadelesini geciktirmeye yönelik, ve bu sınıf mücadelesi, iç savaş biçiminde patlak verir vermez bir yana atılan, katıksız bir aldatmaca olduğu da tanıtlanmıştır. Sınıf egemenliği, kendini artık ulusal bir üniforma altında gizleyemez; ulusal hükümetler, proletaryaya karşı ancak bir bütün oluştururlar." (Marks) [18] (abç)       Ulusların ve ulusal-devletlerin oluşumu ve gelişimi özetle böyledir. Burada ulusun oluşumu ve ulusal-devletlerin kuruluşunun kapitalizmle, burjuvaziyle olan bağlantısı açık biçimde görülmektedir. Yine görülmektedir ki, ulusal-devletlerin kuruluşu proletarya ile burjuvazinin mücadelesini gündemin birinci maddesi haline getirmektedir. Bu yakın ilişki, 19. yüzyıl ortalarında gecikmiş burjuva devrimleri sorunu ile birlikte daha belirgin olarak görülmüş ve proletaryanın siyasal tutumu da buna göre biçimlenmiştir. Artık insanlık tarihinin yeni bir safhası başlamaktadır. Bu, burjuvazi ile proletaryanın sınıf mücadelesine sahne olan kapitalist toplumdur.
      Kapitalist üretim ilişkileri, tarihsel olarak iki zıt eğilimi içinde barındırır. Birincisi, ulusal bir pazara gereksinme duyması ve bu bağlamda ulusal-devletlerin kuruluşunu sağlamasıdır. İkinci yön ise, kapitalist üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin artan gelişimi ve üretimin artan toplumsallaşması ile, uluslararası pazarlara gereksinmesi olması ve bu nedenle tüm ulusal kapalılığı, ulusal dargörüşlülüğü yıkmadan var olamamasıdır. Bu konuda "Komünist Manifesto"da şöyle denilmektedir:       "Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksinmesi, burjuvaziyi, yeryüzünün dört bir yanına kovalıyor. Her yerde barınmak, her yere yerleşmek, her yerle bağlantılar kurmak zorundadır.
      Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş olan bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. O ülkenin üretimi ile karşılanan eski gereksinmelerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinmeler alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığın aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları, ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve darkafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.
      Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızla iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün Çin Sedlerini yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yoketme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.
      Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı, ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı kentlere nasıl bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı." [19] (abç)
      Bu durumu Engels, bir başka yerde ulusal-devlet düzeyinde şöyle ifade etmektedir:       "Orta-çağın sonundan itibaren, tarih, büyük ulusal-devletlerden oluşmuş bir Avrupa'ya doğru ilerlemekteydi. Yalnızca böyle ulusal devletler, egemen Avrupa burjuva sınıfı için normal siyasal çerçeveyi oluşturmaktadır, ve ayrıca bunlar, ulusların, uyumlu uluslararası işbirliğinin sağlanması için, -ki bu yoksa proletarya yönetimi var olamaz-, vazgeçilmez önkoşullardır. Eğer uluslararası barış sağlanacaksa, önce, kaçınılması mümkün bütün ulusal sürtüşmeler giderilmeli, her halk bağımsız ve kendi evinin efendisi olmalıdır. Böylece, ticaretin, tarımın, sanayinin ve bunlarla birlikte, burjuvazinin toplumsal üstünlüğünün gelişmesiyle, ulusal duygu, her yerde gelişti, parçalanmış ve ezilmiş uluslar, birlik ve bağımsızlık istediler." [20] (abç)       Daha ilerki yıllarda Lenin, kapitalizmin bu iki zıt eğilimini ele almış ve şöyle ifade etmiştir:       "Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir: Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı mücadele, ulusal-devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.
      Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluşturur. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yolalan kapitalizmin niteliğidir." [21] (abç)
      Kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında ortaya çıkan ulusal hareketler ve ulusal-devletler, 1648 İngiliz ve 1789 Fransız Devrimi'yle burjuvazinin ulusal temelde iktidarı ele geçirmesiyle birlikte açık biçim almıştır. Bu iki devrim, burjuva demokratik devrimleri olarak kapitalizmin dünya çapında ekonomik gelişiminin siyasal gelişimiyle tamamlanması için ilk büyük temeli sağlamıştır. Diğer büyük temel ise, ABD'nin İngiltere'den ayrılarak "bağımsız devlet" haline gelmesidir. I. Napolyon döneminde Fransız Devrimi'nin bütün kıta çapında yaygınlaştırılmaya çalışılması (burjuvazinin devrim ihracı dönemi), tüm Avrupa'daki mevcut dengeleri (statüyü) alt-üst etmiş, ulusal sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Ama kapitalizmin gelişmesi buna karşın sürmüş ve dünya çapında kapitalizmin egemenliği sağlanmıştır.
      Genel olarak 1825 ekonomik buhranıyla kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu yıllarda, tarihsel gelişmenin getirdiği yeni sorunlar ortaya çıkmıştır.
      Bu sorunların genel olarak Avrupa çapında burjuva devrimlerinin tamamlanmamışlığından kaynaklandığı söylenebilir. Bir başka deyişle, feodaliteye karşı burjuvazinin kesin zaferi olarak burjuva demokratik devrimleri kıta çapında tamamlanmamıştı. (Gecikmiş burjuva devrimleri sorunu).
      İkinci olarak, gecikmiş burjuva devrimleri 1815 sonrası Avrupa'sında değişik bir siyasal iktidarlara ilişkin bir sorun haline gelmiştir. 1815'de Napolyon'un Waterloo'da yenilgisiyle birlikte, Avrupa'nın siyasal yapısı yeni bir biçim kazanmıştır. 1822 yılındaki Rus-Osmanlı savaşı ile birlikte, bu yeni durum, karmaşık bir Avrupa siyasal düzeni ve ilişkileri yaratmıştır.
      1825 yılı itibariyle Avrupa'da değişik devlet biçimleri görülmektedir. Bunlar içinde burjuvazinin kesin ve tam zaferini ifade eden demokratik cumhuriyet, İsviçre dışında mevcut değildir. Hemen her yerde feodal devletler (krallık) yeniden güçlenmiş ve kıta çapında egemen siyasal güç haline gelmişlerdir. Bu olgu, burjuvazi içindeki farklılaşma ve ayrışmanın netleşmesini, büyük burjuvazinin (kapitalistler) siyasal ilişkiler alanını "avam"a karşı aristokrasi ile paylaşmasını ya da tümüyle aristokrasiye terk etmesini ifade ediyordu. Tüm devlet sınırları Waterloo'nun ve Rus-Osmanlı savaşının galipleri tarafından belirlenmişti. Böylece yapay, ulusal-devletler ortaya çıkmış ve tarihsel olarak belli bir düzeye gelmiş ulusal-topluluklar parçalanmıştır. Büyük oranda gelecek savaşlara göre "tampon devletler" yaratmaya dayanan bu bölünme, toprak ilhaklarını içinden çıkılmaz bir kargaşa ile meşrulaştırmaya yönelmiştir. Napolyon ordularının önünde Avrupa çapında ulusların dağılması ile birleşen bu olgu, ulusal sorunun yeni içeriğini ortaya çıkarıyordu.
      Ulusal sorunun bu yeni içeriği, dağılmış, bölünmüş ya da birliğini yitirmiş ulusların yeniden örgütlenmesi ve ulusal hareketlerin yayılması ile nitelenebilir. Bu durumda genel olarak iki tip ulusal-topluluk ortaya çıkmıştır:
      a) Kapitalizmin geliştiği ve egemen üretim ilişkisi olduğu ulusal-topluluklar (ya da sadece uluslar),
      b) Feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkileri içinde olan ulusal-topluluklar (ya da sadece köylü uluslar)
      Her iki durumda da ulusal birliğin sağlanması ve ulusal-devlet olarak bunun maddeleştirilmesi gündemdedir. Ancak birincisinde, bunun ekonomik temeli güçlüyken (kapitalizm); ikincisinde ya çok zayıftır ya da hemen hiç yoktur. Böylece birinci tip ulusal-topluluklarda ulusal hareket bugünün sorunu iken, ikincilerinde "yarının" sorunu durumundadır. Birincisinde, burjuvazinin ulusal hareket karşısındaki konumu gündemdeyken; ikincisinde, henüz gerçek bir ulusal gelişme için maddi temel yoktur.
      Böylece burjuva demokratik devrimi evrensel bir düzeye yükseliyordu. Bu, doğrudan 1789-1793 arasındaki Fransız Devrimi'yle ortaya çıkan bütünsel bir sosyal ve siyasal düzenleme (yeniden yapılanma) anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, ulusal-devlet örgütlenmesinin mevcut olduğu Batı-Avrupa ülkelerinde burjuva demokratik devrimin tamamlanması sorunu, demokratik cumhuriyet istemi ile bütünleşerek, bu istemle nitelenebilir hale gelmektedir.
      Kapitalizmin fazla gelişmediği "bağımsız devletler"de ise, burjuva demokratik devrim, birincil olarak feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin egemenliğinin sağlanması olarak ön plana geçmektedir. Bunun siyasal üst-yapısının ulusal-devlet olarak biçimlenmesi ve ulusal-devletin biçimi, her ülkenin burjuvazisinin durumuna, burjuvazi içindeki farklılaşmanın geldiği düzeye ve ülkenin dış bağımlılığının oluşturduğu diğer ülkenin niteliğine bağlıdır. Bu ülkelerde burjuvazi, genel olarak aristokrasi ile uzlaşmasını esas alan bir meşruti monarşi için çalışabilmektedir.
      Feodalizmin egemen olduğu ülkelerde ise tümüyle kapitalizmin gelişmesi sorunu gündemdedir ve burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirme sorunu henüz bu ülkelerde gündeme girmemiştir. Bu da, bu ülkelerin Batı-Avrupa ile olan bağımlılık ilişkisinin belirleyiciliğini ifade eder. (Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler)
      Bunların dışında Avrupa'nın yeni siyasal düzenlenmesinde yer almayan, yani ulusal-devletine sahip olmayan uluslar vardı. Bu uluslar için "bağımsızlık", yani bağımsız bir devlete sahip olma birincil sorun olarak ortaya çıkmıştır.
      19. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa'da ortaya çıkan bu durum, yine de tüm tabloyu ortaya koymaktan uzaktır. Sorun yine de ülkeden ülkeye değişen olasılıklar olmaktadır. Örneğin, birinci durumda ele alınabilecek bir ülke olan Almanya, ulusal birliğin sağlanması ve merkezileşmiş bir devlet örgütlenmesi sorunuyla yüz yüzeyken; Fransa'da devlet biçimi sorunu birincil sorun olmaktaydı (Demokrasinin yeniden kazanılması sorunu). Böylece sözcüğün günümüzdeki anlamıyla ulusal sorun, tek bir çözüme bağlı olmayan, her somut tarihsel dönemde ve her özel ülke için ayrı ayrı ele alınması gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyordu.
      Özetlersek, burjuvazi kendi devrimini yaptığı bu dönemde, burjuvazi gelişmekte, kapitalizm yükselmekte ve dünya sistemi haline dönüşmekteydi. Burjuvazi alt-yapıda kapitalizmin gelişmesine ve feodalizme karşı egemenlik kurmasına paralel olarak, siyasal üst-yapıda buna uygun değişikliği gerçekleştirmek amacıyla, köylüleri ve şehirli kitleleri kendi etrafında (ulusal çıkar etrafında) birleştirerek, feodalizme son darbeyi vurur (burjuva demokratik devrim espirisi). Ve bu andan itibaren, belirli bir toprak üzerinde burjuva egemenliği kurulmuş olur. Bu aynı zamanda uluslaşma sürecinin tamamlanması ve ulusal-devletin kurulması demektir.
      Bu açıdan ele alındığında, bir bütün olarak burjuvazinin feodalizme karşı devrimci demokratik mücadele içinde bulunduğu ilk dönem 17. yüzyıldan başlar ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde sona erer. Bu dönemin ayırt edici özelliği, bir bütün olarak kapitalizmin dünya çapında egemen üretim ilişkisi haline gelmesidir. Bir başka deyişle, bu dönem, kapitalizmin ve dolayısıyla burjuvazinin dünya çapında egemenliğinin sarsılmaz bir biçimde sağlandığı bir dönemdir.
      Bu dönemde ulusal sorun, doğrudan uluslaşma sorunu olarak ortaya çıkar ve feodal üst-yapının burjuva demokratik devrimiyle dönüştürülmesine dayanır. Burjuvazi bu dönemde, feodalizmi devirdiği her yerde demokratik cumhuriyet idealini hayata geçirir. Böylece ulus olmanın önündeki feodal engeller kaldırılmakta, devlet demokratik cumhuriyet olarak yeniden örgütlenmektedir (ulusal-devlet olarak). Burjuvazi belli bir toprak üzerinde (ki buna eski feodal devlet sınırları demek pek yanlış olmayacaktır) feodalizme karşı tüm toplumsal sınıf ve tabakaları birleştirerek demokratik devrimi gerçekleştirdiği için, ulusal sorun, bir iç sorun olmakta ve iç gelişmeyle çözümlenmektedir. Zaten ulus, doğrudan bu demokratik devrimlerin bir ifadesidir.       "Bütün dünyada ulusal hareketler, her zaman böyle bir devrimin doğal sonucu olmuştur, olmaktadır." (Lenin) [22] (abç)
 
III.
YUKARDAN AŞAĞIYA DEMOKRATİK DEVRİMLER
VE ULUSAL SORUN


      1815 yılında Napolyon ordularının Waterloo'da yenilgisiyle başlayan ve 1848 devrimleriyle belirginleşen dönemin en önemli özelliği, burjuvazinin dünyanın her yerinde, o güne kadar düşman olarak savaştığı aristokrasi ile uzlaşmaya başlamasıdır. Bir başka deyişle, burjuvazi ile aristokrasi arasındaki mücadele, özellikle Avrupa çapında genel bir denge durumu yaratmıştır. İki taraf kesin bir üstünlük sağlayamamaktadırlar.
      1848 devrimleri dönemine gelinmesiyle birlikte burjuvazinin "uzlaşma" yönündeki tutumu yeni bir içerik kazanmıştır. Bu, tarih sahnesine proletaryanın siyasal olarak çıkması ile belirlenmektedir. Özellikle Fransa'da, yani Marks'ın deyişiyle "herşeyin sonuna kadar götürüldüğü" ülkede, bu çok açık biçimde ve tarihsel olarak diğer ülkelerden önce ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel geçişi Engels şöyle belirlemiştir:
      "Aşağıdan yukarı devrimler dönemi şimdilik sona ermişti; bunu yukardan aşağı devrimler dönemi izledi." [23] (abç)       Bu dönemin görünür ilk özelliği, burjuvazinin eski bütünsel hareketinin ortadan kalkmasıdır. Çeşitli burjuva kesimleri "ayrı çıkarlara sahip" hale gelmişlerdir. Büyük burjuvazi (kapitalistler), sözcüğün tam anlamıyla demokratik devrimden uzaklaşmışlar ve hemen her yerde bu devrimlerin karşısında yer almışlardır. Gerçekte demokratik devrimlerin öncüsü olan bu kesimin bu değişimi, burjuvazinin devrimci niteliğini yitirmesinin ilk kanıtıdır. Ancak bir bütün olarak burjuvazinin devrimci niteliğini yitirmesi gündemde değildir ve sorun aşağıdan yukarı devrimlere ilişkindir. Büyük burjuvazinin dışındaki diğer burjuva kesimleri (küçük burjuvazi ve liberal burjuvazi) hâlâ kendi devrimlerinin gerçekleştirilmesi için mücadele etmektedirler. Ancak bu kez karşılarında sadece feodal aristokrasi değil, aynı zamanda mali sermaye ve sanayi sermayesi de bulunmaktadır. Bu gelişme burjuva demokratik hareketlerin ekonomik temelle olan ilişkisinin kesilmesi, güçsüzleşmesi demektir.
      Bu dönemin diğer bir özelliği ise, proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak politik arenada yerini almasıdır. Yer yer proletaryanın ulusal sınırlar içinde politik örgütlenmesi gerçekleşmeye başlamıştır. Ancak henüz Avrupa çapında ulusal-devletler oluşumu tamamlanmamış olduğundan proletaryanın ulusal sınırlar içindeki örgütlenmesinden çok, uluslararası örgütlenmesi gündemdedir. I. Enternasyonal olarak bilinen "Uluslararası İşçiler Birliği" böyle bir örgütlenmedir. Enternasyonalizm, bu dönemde, proletarya örgütlenmesinde temel ilke durumundadır.
      Proletaryanın uluslararası örgütü, 1847 ekonomik buhranlarına bakarak, (Marks ve Engels tarafından) kapitalist düzenin "son saatinin geldiği, toplumun sosyalist örgütlenmesi için koşulların mevcut olduğu" düşünülmekteydi. Ulusal hareketler karşısında proletaryanın tutumu da bu temelle belirlenmektedir. Yakın olan bir dünya devrimi (Avrupa devrimi olarak) anlayışı, kaçınılmaz olarak tüm sorunların komünist toplum perspektifi içinde ele alınmasını getirmiştir. [1*] Aristokrasi ile uzlaşan büyük burjuvazinin, demokratik cumhuriyet yerine, feodal imparatorluk temelinde meşruti monarşilerin destekçisi olduğu bu dönemde, proletaryanın tavrı, proletaryanın devrimci mücadelesinin bu çok-uluslu imparatorluklardaki düşmanlarının güçlenmesini engellemeyi esas alması şeklinde belirginleşmiştir.
      Artık demokratik devrim, demokrasi ve demokratik mücadele yeni bir içerik kazanmaktadır. (Sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü) Marks, 1848 Haziran ayaklanmasını irdelerken, bu yeni gelişmeyi şöyle ortaya koyuyordu:       "Paris proletaryasını Haziran ayaklanmasına zorlayan burjuvazi olmuştur ... Proletaryanın dile getirilmiş en yakın gereksinmeleri de değildi. Zor yoluyla burjuvaziyi devirme isteğine onu iten, henüz bu işi yapacak boyda değildi. Şimdiki zamanın artık, cumhuriyetin, proletaryanın hayallerini gerçekleştirmeyi düşündüğü o eski zaman olmadığını Monituer resmen ona öğretmek zorunda kaldı ve burjuva cumhuriyetinin bağrında, kendi durumunda en ufak bir iyileşmenin, bir ütopya olarak, gerçekleştirilmek istenir istenmez cinayete dönüşen bir ütopya olarak kaldığı gerçeğine onu yalnız yenilgi inandırabilirdi. Şubat devriminden ödün olarak koparmak istediği, biçim bakımından abartılmış, içerik olarak çocuksu, bu yüzden de burjuvaca olan hak istemlerinin yerini devrimci mücadelenin gözüpek sloganı aldı: Burjuvazinin devrilmesi, işçi sınıfının diktatoryası !" [24]       Ancak yine de, bu dönemde kapitalizm, henüz ömrünü tamamlamış değildi. Bu dönemde kapitalizm üretici güçleri olanca hız ve bereketi ile geliştiriyordu. Engels bu durumu ve yanılgılarını şöyle ortaya koymuştur:       "Tarih bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih gösterdi ki, Kıta üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır; ve tarih, bunu, 1848'den bu yana bütün Kıtayı kaplamış olan ve Fransa' da, Avusturya'da, Macaristan'da, Polonya'da ve son olarak da Rusya'da büyük sanayiye ancak şimdi gerçekten söz hakkı veren ve Almanya'yı da birinci sınıf bir sanayi ülkesi durumuna getiren -bütün bunlar kapitalist bir temel üzerinde, yani 1848'de pekala genişlemeye elverişli bir temel üzerinde, olmak üzere- iktisadi devrim ile tanıtladı." [25]       Böylece ilginç bir çelişki ya da paradoks ortaya çıktı: Bir yandan üretim ilişkileri düzeyinde burjuva ilişkileri toplumun ilerleticisi ve devrimcileştiricisi iken, öte yandan burjuvazinin bir bölümü, büyük ve orta-burjuvazi kendi ilişkilerinin üst-yapısal tamamlayıcısı olan ve kendi egemenliklerini pekiştirmesi anlamına gelen demokratik devrimlerin en büyük düşmanı (aristokrasi) ile ittifak kurmuştur.
      Proletaryanın bağımsız bir siyasal güç olarak tarih sahnesinde yer alması, bir yandan "yukardan aşağıya devrimler"i ortaya çıkarırken; diğer yandan burjuva demokratik devrim kapsamını da değiştirmiştir. Bu değişiklik demokratik devrimin sınırlarının sosyalist devrime doğru genişlemesi ve sosyalist devrimle tamamlanmasıdır.
      Marks-Engels'in ayrıntılı biçimde tahlil ettikleri bu dönemde, kapitalist sömürgecilik (kolonyalizm) ile feodal imparatorluklar arasında büyük bir mücadele başlamıştır. Son tahlilde, demokratik devrimini tamamlamış ve böylece burjuva devlet yapısına sahip ülkelerin, kapitalizmin pazar sorununu ve azami kâr amacını karşılama ereği ile diğer ülkeleri ele geçirme faaliyetinin ürünü olan bu savaş, kaçınılmaz olarak feodal devletlerin (özellikle de çok-uluslu feodal imparatorluklar) yenilgisi ile sonuçlanacaktır. Ancak kapitalist ülkelerin feodal devletlerin bulunduğu ülkelere karşı tutumları, ikincilerin kapitalist gelişmeleri tamamlamaları yönünde değil, tam tersine onların iç dinamikle gelişmelerinin engellenmesi temelinde olmuştur. Bu da, kaçınılmaz olarak, feodal devletlerin parçalanması demektir. Ama öte yandan, büyük feodal devletlerin (özellikle Osmanlılar ve Çarlık Rusyası) büyük askeri güçleri, Batı-Avrupa'da kapitalist ülkelerin amaçlarına kolayca erişmelerini engelliyordu. Bu durum kaçınılmaz olarak bazı ittifakların ortaya çıkmasına yol açmıştır.
      Osmanlı İmparatorluğunun egemen olduğu toprakların doğunun hammadde kaynakları ile Batı-Avrupa kapitalizminin arasında yer alması, öncelikle buraların fethini zorunlu kılıyordu. [2*] Osmanlı İmparatorluğunun büyük askeri gücü karşısında, Batı-Avrupa kapitalizminin bulduğu çare, hemen hemen aynı feodal askeri devlet yapısına sahip Çarlık Rusyası'nın Batı-Avrupa ile ittifakını sağlayarak, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasını gerçekleştirmek şeklinde olmuştur. Bu ise, Marks'ın belirttiği gibi, Avrupa proletaryasının üzerinde yeni bir gerici-askeri gücün tehdidini yaratmak demektir. Yani 1871'de Paris proletaryasının deneyimleriyle gördüğü gibi, burjuvazi proletarya karşısında hemen dış feodal devletleri yardıma çağırmaktadır. Bu, aynı zamanda, Avrupa'da gecikmiş burjuva demokratik devrimlerinde, burjuvazinin kendi devrimini yapamaması ve dolayısıyla feodallerle anlaşarak kapitalist gelişmenin önündeki engelleri kaldırmaya çalıştığını tanıtlamaktadır. Özellikle Almanya'daki yukardan aşağı demokratik devrim bunun en açık kanıtıdır.       "Ama Rusya'nın Türkiye'ye sahip olmasına izin verilirse ve gücü, böylece, hemen hemen yarı yarıya artarsa, Avrupa'nın tüm geri kalan kesiminde üstün duruma gelecektir. Böyle bir gelişme, devrim davası için anlatılmaz bir felaket olabilir. Türkiye'nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı İmparatorluğunun olası çözülüşü durumunda, Rusya'nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi, en önemli sorundur. Böyle bir durumda, devrimci demokrasi ile İngiltere'nin çıkarları aynı doğrultudadır. Çarın, İstanbul'u başkentlerinden biri yapmasına ne devrimci demokrasi, ne de İngiltere izin verebilir. Köşeye sıkıştığı zaman her birinin öteki kadar Çar'a karşı direndiğini göreceğiz." (Marks) [26] (abç)       Marks'ın bu değerlendirmesiyle, bu dönemin özelliklerinden birine karşı proletaryanın tutumu açıklık kazanmaktadır.
      Bu dönemin diğer bir özelliği de, tekelci kapitalizmin koşullarının oluşmaya başladığı dönem olmasıdır. Bunun sonucu ise, dünyanın kapitalist birlikler ve devletler tarafından toprak olarak paylaşılmasının gerçekleştirilmesidir.
      Bilindiği gibi tekelci kapitalizm, yani emperyalist aşama, dünyanın büyük kapitalist devletler arasında toprak olarak paylaşımının tamamlandığı bir dönemdir. Bu nedenle de kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişim yasası sonucu toprakların yeniden paylaşımı kaçınılmaz olmakta ve bu da yeni paylaşım savaşlarına yol açmaktadır. İşte 1848 devrimleriyle başlayan ve 20. yüzyıl başlarına kadar süren bu dönem, bu koşulların oluştuğu dönemdir.
      Dünyanın kapitalist ülkeler tarafından paylaşılmaya başlanılması, kapitalist gelişme içine girmiş ya da girmemiş ülkelerin bağımsız gelişmelerinin (iç dinamikle) sona erdirilmesi ya da önemli ölçüde kesintiye uğratılması demektir. Bir başka deyişle, bu ülke topluluklarının ulusal gelişimleri engellenmektedir. Böylece dünya çapında bir ulusal sorun, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı sorunu ortaya çıkmış olmaktadır.
      Böylece bu dönemin ikinci önemli sonucuna varmış bulunuyoruz: Burjuva devrimini tamamlamış ülkelerin (kapitalist) ulusal-devletlerinin, dünya çapında uluslaşma sürecinin engeli haline gelmesi. Artık ulus olarak var olmak isteyen topluluklar, her şeyden önce ülkelerini toprak olarak ele geçirmiş olan kapitalist ülkelere karşı mücadele etmek durumundadırlar. Bu mücadele, tekelci-kapitalizmin dünya çapında egemen olmasıyla birlikte anti-emperyalist mücadele haline gelmektedir.
      Dönemin, serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş özelliğine sahip olması, öte yandan demokratik devrimini tamamlamış ülkelerin diğer ülkeleri sömürgeleştirmeye başladığı bir dönem olması, pek çok olgunun yan yana görülmesine yol açmıştır. Bunların başında, bir yandan zayıf da olsa iç dinamikle kapitalizmin gelişmeye başladığı ve dolayısıyla bir uluslaşma (kendi pazarına sahip olmak isteyen milli (ulusal) burjuvazinin önderliğinde) çabası içinde olan ülkelerin ulusal kurtuluş mücadeleleri gelir. Özellikle bu dönemde Polonya'da yoğun biçimde görülen bu hareket, Prusya ve Çarlığın askeri güçleri tarafından ezilmiştir. Böylece bir kez daha Avrupa çapında demokrasinin gelişimi sorunu ve bunun önünde feodal askeri devletlerin yarattığı engel ortaya çıkmıştır. Proletarya, bu koşullar içinde "demokrasiyi kazanmak" için, bu ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek durumunda olmuştur.
      Polonya'nın ulusal bağımsızlığı konusunda Marks-Engels şöyle diyorlardı:       "Avrupalı işçiler bu sorunla niye ilgileniyorlar? Birincisi, çünkü orta sınıf yazarları ve ajitatörleri, kıta üzerindeki her türden milliyetleri, İrlanda'yı bile himaye ederlerken, bu sorunu örtbas etmede gizlice işbirliği yapıyorlar. Bu suskunluk neden? Çünkü, hem aristokratlar, ve hem de burjuvalar, geri plandaki karanlık Asyatik güce, işçi sınıfının artan üstünlüğü karşısında başvurulacak son kaynak gözüyle bakıyorlar. Bu güç, ancak, Polonya'nın demokratik bir temel üzerinde yeniden kurulması ile etkin bir biçimde altedilebilir." [27] (abç)       Diğer bir olgu ise, Batı-Avrupa kapitalizmi ile ittifak kuramamış ya da kurulmamış feodal-askeri devletlerin parçalanması ve bu süreçte ortaya çıkan özgün ulusal kurtuluş hareketleridir.
      Marks-Engels, proletaryanın devrimi açısından olaylara bakarak, burjuvazinin feodal-askeri devletler ile kurdukları ilişkiyi, proletaryaya karşı, proletarya devrimine karşı daha güçlü bir askeri gücün yaratılması olarak değerlendirmişlerdir. Bunun sonucu olarak da, özellikle "Avrupa Türkiye'si" olarak ele aldıkları Balkanlar'da gelişen "ulusal" hareketlerin "gerici" niteliğini ortaya koymuşlar ve buna karşı kararlı bir tutum alınmasını savunmuşlardır. Marks-Engels'in bu tavrı, doğrudan proletaryanın yakın zamanda gerçekleştireceği devrimine bağlıdır. Onlar, her zaman ulusal savaşları ve ulusal gelişmeleri proletaryanın devrimci mücadelesine göre ele almışlardır. Bu da Marks ve Engels'teki enternasyonalizmin temellerini ortaya koyar. Bu açıdan büyük devletlerin (feodal ya da kapitalist) parçalanmasına, özellikle de bir başka feodal devlet tarafından fethine (ilhak) karşı çıkmışlardır. [3*]
      1848 devrimlerinden 1900'lere kadar Avrupa' da iki ana sorun, ulusal sorun ve ulusal gelişmenin kapitalist devletler tarafından engellenmesi olarak belirginleşmektedir. Böylece Osmanlı İmparatorluğu ve Doğu-Avrupa ulusal-toplulukları iki ana konu olarak belirginleşmektedir.
      Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde ortaya çıkan "ulusal hareketler", dünya çapında yeni bir olgunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu da "Balkanizasyon" adı verilen, geri ülkelerin ulusal-topluluk esasına göre küçük parçalara bölünmesi olgusudur. Bu, emperyalist-kapitalist ülkeler tarafından temel bir politika olarak benimsendiği oranda geniş ölçüde uygulanmıştır. Bu politikanın esası, ulusal-topluluklar içinde en geri ve en milliyetçi ulusal önyargıları kullanarak, birbirlerinden ayrılmış ve bir araya gelmeleri olanaksızlaştırılmış, (ulusal) devletler kurulmasıdır. Bu politikaların uygulandığı dönemin belirleyici özelliği ise, dünyanın toprak olarak paylaşımının tamamlandığı koşullarda, yeniden bir paylaşım savaşına girilmediği bir ortamda, kalıcı bir askeri zaferin elde edilmemesidir. Ve böyle bir dönemde yeni-sömürgelerin sağlanmasının tek yolu bu olmaktadır. Böylece ortaya çıkan ulusal-devletler, baştan itibaren Batı-Avrupa kapitalist ülkelerine bağımlı ülkeler olarak ortaya çıkmıştır. Siyasal yönden bağımsızlıkları uluslararası anlaşmalarla garanti altına alınmış, ama öte yandan ekonomik ve mali ilişkilerle emperyalist-kapitalist ülkelerin sömürü alanı haline gelmiş ulusal-devletler gündemdedir. Yarı-sömürge olarak tanımlanabilecek bu ülkeler, ulusların kendi kaderlerini, yani siyasal kaderlerini belirleme hakkına görünüşte sahiptirler. Ancak ulusal-devletin kuruluşu, doğrudan emperyalist-kapitalist ülkeler eliyle sağlandığı için, yaşamları da bu ülkelere bağlıdır.
      Sömürgelerin (kolonilerle birlikte) yanında yarı-sömürgelerin ortaya çıkması, 19. yüzyılın sonlarında dünya-tarihsel bir olgu haline gelmiştir. Bu yarı-sömürgeler, her şeyden önce, daha önce içinde yer aldıkları feodal devletlerden ayrılarak, belli bir ulusal-topluluk temelinde örgütlenmişlerdir. Birinci dönemde feodal devletlerin, burjuva devrimleriyle içsel olarak dönüşümlerinin tersi bir gelişmenin ürünüdürler.
      Sonal olarak ulusal sorunun, her aşılışının proletaryanın iktidar mücadelesinin gelişmesine hizmet ettiği, 1848 sonrası Avrupa tarihi ile iyice belirginleşmiştir. Bu olgu, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tavrının temelini oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, ulusal sorun, çözümlenmediği sürece, sınıfsal mücadelenin başatlık kazanması ve gelişmesi önünde engel oluşturacağı görülmüştür. Bu nedenle, proletarya, bu sorunu sınıf mücaadelesine bağlayarak çözümlemek ve ulusal planda birincil sorun haline gelmesini önlemek durumundadır.
      Ulusal sorunu "ikincil dereceye koymak, bu mücadelenin (proletaryanın iktidar mücadelesinin-B.n.) çıkarınadır. Ulusal soruna bizim yaklaşımımızla burjuva-demokratça yaklaşım arasındaki bütün farklılığı yaratan şey, işte bu noktadan çıkıyor." (Lenin) [28]
      Lenin, Marks-Engels'in bu dönemde, özellikle Polonya sorunu karşısındaki tutumlarını şöyle değerlendirmektedir:       "...bu somut örnek bize neyi gösterir? Sadece şunu: 1) Avrupa'nın birkaç büyük ve çok büyük ulusunun kurtuluşunun çıkarları, küçük ulusların kurtuluş hareketinden üstündür; 2) demokrasi istemi bir ülkenin dar sınırları içinde değil, Avrupa ölçüsünde -bugün dünya ölçüsünde denmelidir- ele alınmalıdır." [29] (abç)
      "Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar, dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşme olanağı vardır; o zaman parça atılır. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareket, bir başka ülkenin entrikalarının aleti olabilir ve bu işe kilise, mali çevreler ya da kralcılar katılabilir; biz o zaman, bu somut hareketi desteklememekle görevliyiz."[30] (abç)
      Görüldüğü gibi, ulusal sorun ve ulusal hareketler karşısında proletaryanın tutumu belirli bir "koşullama" içermektedir. "Bu koşullama, her zaman gereklidir. Ulusal bağımsızlık, hangi durumda olursa olsun, savaşkan proletaryanın sınıf çıkarlarıyla, uğrunda hiçbir koşul koymaksızın savaşmayı gerektirecek bir bağdaşlık içinde değildir." [31] (abç)
      Özetlersek:       "Marks ve Engels, somut durumların somut tahlilini yaparken, proletarya devrimine kapitalist ülkelerin bütünü açısından bakmışlardır. Marks ve Engels, proletarya ve dünya emekçilerinin kurtuluşunu, her şeyden önce Avrupa'da ve Amerika'da proleter enternasyonalizminin -I. Enternasyonal'iniktidara gelmesine bağlamışlardır. Onlar dar milli sınırlar içinde, millet çerçevesinde devrim mücadelesinin hapsedilmesine daima karşı çıkmışlardır. Onlara göre, proletaryanın devrimci mücadelesinin amacı, burjuvazinin çizdiği sınırları aşmak ve ulusların enternasyonalizmini gerçekleştirmektir. Proleterlerin vatanı yoktur, onların vatanı enternasyonaldir.
      'Proleterler, bütün ülkelerde bir tek ve aynı menfaatin; bir tek ve aynı düşmanın, bir tek ve aynı savaşın karşısındadırlar, proleterlerin çoğu daha şimdiden tabii olarak milli peşin hükümlerden sıyrılmışlardır; onların bütün hareketleri, temel bakımından insancıl ve milliyet karşıtıdır. Milliyeti yalnız proleterler ortadan kaldırabilir.' (Marks)
      Fakat bu, her ülkede proletaryanın o sınırlar çerçevesi içinde kendi burjuvazisi ile savaşarak, milli iktidarını kurmaması anlamında yorumlanmamalıdır. Tam tersine, her ülkenin işçi sınıfı, sınıf olarak her şeyden önce kendi ülkesinde iktidarı ele alabilecek şekilde teşkilatlanmalı, kısa ve uzun vadeli taktiklerini, mücadele zemini olarak kabul ettiği ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi şartlarına, yani sosyal yapının tutarlı analizine, hal ve şartların doğru değerlendirilmesine dayandırmalıdır.
      Bu açıdan, proletaryanın sınıf mücadelesi, içeriği bakımından değil, sadece formu bakımından millidir.
      Lassalle'cilerin etkisi altında kaleme alınmış olan Gotha Programı'ndaki "işçi sınıfı, bütün uygar ülkelerin işçilerinin ortak çabası olan gayretinin zorunlu sonucunun halkların uluslararası kardeşliği olacağını bilerek, kurtuluş için ilk önce bugünkü ulusal devlet çerçevesi içinde çalışır" metnini meseleyi dar ulusal açıdan aldığı için eleştiren Marks bu konuda şunları söylemektedir:
      "Komünist Manifesto'nun ve daha önceki sosyalizmin tümünün tersine, Lasselle, işçi hareketini en dar ulusal açıdan kavramıştır. Program tasarısında Lasselle'nin bu yolu izlenmektedir. Ve bu, Enternasyonalin eyleminden sonra yapılmaktadır !
      Besbelli ki, işçi sınıfı, mücadele edebilmek için, sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenmelidir ve her ülke ayrı ayrı bu sınıf mücadelesinin sahnesidir. İşte işçi sınıfının mücadelesi, bu anlamda ulusal nitelik taşır, muhtevası bakımından değil, ama Komünist Manifesto'sunda dediği gibi 'şekil bakımından' ulusal !""[32] (Mahir Çayan) [33] (abç)



Gelecek Bölüm İKİNCİ BÖLÜM



Dipnotlar


[1*] Bu aynı zamanda, bu dönemdeki teorik değerlendirmelerin evrensel karakterini de açığa çıkartır.
[2*] Bazı araştırmacılar bu olguyu dini nedenlere bağlamaktadırlar. Gerçekte ise Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki savaş ekonomik bir içeriğe sahiptir. Çeşitli nedenlerle, bu savaşın ideolojik olarak "meşrulaştırılması", kendini en üst soyutlama noktasında dinsel ideoloji ile ortaya koymuştur. Savaşın dinsel ideolojilerle yalanlaştırılması, gerçek özün gözden yitirilmesini sağlamış olmakla birlikte, savaşta, savaşan güçlerin birliğini sağlamasına hizmet ettiği de bir gerçektir. "Milliyetçilik" burada gerçek bir birlik aracı olarak görülmez.
[3*] İlginç bir durum olarak, Marks-Engels'in bu perspektiflerinin, toprak devrimine bakış açılarıyla çakıştığını belirtebiliriz. Marks ve Engels (daha sonra da Lenin), iktidara geçen proletaryanın büyük toprakları parçalara bölerek, küçük köylü mülkiyetinin yaygınlaştırılmasına karşı çıkmışlardır. Devlet mülkiyeti haline getirilen topraklar, bölünmeyerek (genellikle kapitalist büyük çiftlikler olarak düzenlendikleri için) kollektif çiftlikler haline dönüştürülmesi temel sosyalist uygulama olarak ortaya çıkar.


[1] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 7-10, Sol yay.-III. Baskı
[2] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 15
[3] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 60, Sol yay. V. Baskı
[4] Marks-Engels: Alman İdeolojisi, s: 50
[5] Marks-Engels: Alman İdeolojisi, s: 32-33, Edition Social
[6] Marks-Engels: Alman İdeolojisi, s: 53, Edition Social
[7] Engels: Anti-Dühring, s: 189, Sol yay.-II. Baskı
[8] Engels: Anti-Dühring, s: 601
[9] Engels: Anti-Dühring, s: 602
[10] Engels: Anti-Dühring, s: 190
[11] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 55
[12] Engels: Anti-Dühring, s: 517
[13] Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, C: I, s: 171, Sol yay. I. Baskı
[14] Marks-Engels: Komünist Manifesto, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 137
[15] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 60
[16] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 55
[17] Engels: Anti-Dühring, s: 192
[18] Marks: Fransa'da İç Savaş, Seçme Yapıtlar, C: II, s: 288-89, Sol yay. I. Baskı
[19] Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, C: I, s: 135-136
[20] Engels: Tarihte Zorun Rolü, s: 60, Sol yay. II. Baskı
[21] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 25
[22] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 133, Sol yay. I. Baskı
[23] Engels: Fransa'da Sınıf Savaşımları'na Giriş, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 234
[24] Marks: Fransa'da Sınıf Savaşımları, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 275
[25] Engels: Fransa'da Sınıf Savaşımları'na Giriş, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 233
[26] Marks-Engels: Doğu Sorunu, s: 33-34
[27] Marks-Engels : Seçme Yapıtlar, C: II, s: 201
[28] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 14
[29] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 181
[30] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 181-182
[31] Kautsky: akt. Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 14-15
[32] Marks-Engels: Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, s: 36
[33] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I


Gelecek Bölüm İKİNCİ BÖLÜM