Der: William J. Pomeroy
Marksizm ve Gerilla Savaşı
  II. Kısım - ÇAĞDAŞ TEORİ VE PRATİK
                I. SOVYETLER BİRLİĞİ
                II. AVRUPA





[Türkçesi: William J. Pomeroy, Marksizm ve Gerilla Savaşı, Belge Yayınları, Eylül 1992, Birinci Baskı]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Marksim ve Gerilla Savaşı (778 KB)
 

1.

I. Minz,

İç Savaşta Gerillalar
 

2.

A. Fyodorov,

İkinci Dünya Savaşında Sovyet Partizanları
II. Avrupa  
 

1.

James Connoly,

Sokak Savaşı
 

2.

Enrique Lister,

İspanya'da Gerilla Savaşı (1939-1951)
 

3.

J. Broz Tito,

Yugoslav Kurtuluş Mücadelesinin Belirli Özellikleri
 

4.

J. Broz Tito, Parti ve Kurtuluş Ordusu
 

5.

Fernand Grenier,

II. Dünya Savaşında Fransız Partizanları
 

6.

E. Joannides,

Nazi İşgaline Karşı Yunan Direnme Hareketi
 

7.

Zizis Zografos,

Yunan İç Savaşından Alınacak Dersler










      I. SOVYETLER BİRLİĞİ



      1 .
      İÇ SAVAŞDA GERİLLALAR
      I. Minz
     
      İç Savaş (1917-21), büyük bir kurtuluş savaşı, Sovyet halkının ilk büyük yurtsever mücadelesidir. Kızıl Ordu ve Donanma, bu savaş sırasında yaratılıp geliştiler, ülkeye sadakat ve yürekten bağlılık, yiğitlik ve kahramanlık gibi Kızıl Ordu'nun da bağlı olduğu bir takım sağlam geleneklerin tohumu hep bu iç savaş sırasında atıldı.
      Kızıl Ordu zaferi kazandı, çünkü Sovyet halkına sadakat göstermişti. Çünkü Sovyet halkı, Beyaz Muhafızların o eski, kokuşmuş yönetimi diriltmeğe çalıştığını, yabancı işgalcilerin ülkelerini bir sömürge haline getirmek istediklerini, bunun Almanya'nın Ukrayna'yı sömürgeleştirme çabasında gayet canlı olarak beliren bir niyet olduğunu biliyordu. Bunları bildikleri içindir ki, en yiğit oğullarını Kızıl Orduya yollamışlar ve onu, ellerinin erdiği, güçlerinin yettiği ölçüde desteklemekten geri durmamışlardır. (sayfa 138)
      İşçilerle köylülerin bu bağlılığı, bu kararlılığı sayesinde, bozuk donatımlı Kızıl Ordu, iyi donatımlı ve kendisinden sayıca yüksek olan Beyaz Muhafızları ve onun yardakçısı yabancı işgalcileri yenebilmiştir. Ruslar, Kazaklar, Ukraynalılar, Trajikler, Beyazruslar, Özbekler, Kafkas yaylalarının çocukları ve Kuzeyliler, Kızıl Ordu saflarında omuz omuza dövüştüler ve bu, Sovyetler Birliğinde yaşayan çeşitli halklar arasındaki kardeşlik bağlarını daha da sıkılaştırdı. Başlarında Büyük Rus halkı olmak üzere, Sovyet Cumhuriyetinin büyük halkları, anavatanı elbirliğiyle savundular ve gene elbirliğiyle Ukrayna'yı, Beyaz Rusya'yı, Azarbeycan'ı ve Türkmenistan'ı kurtardılar. Akıttıkları kan, Sovyetler Birliği halklarının dostluğunu pekiştiren harcın suyu olmuştur.
      Kızıl Ordunun zaferi konusunda Lenin şöyle yazıyor: "Zaferi kazanmamızın sebebi el ele verebilmiş olmamız, tutkunluğumuzdur."
      Kızıl Ordunun zaferine katkıda bulunan önemli öğelerden biri de, Komünist Partisi yönetimindeki hükümetin, ülkeyi savunma için örgütleyebilmiş olmasıdır. Bütün ülke, Kızıl Ordunun ardında, hiç bir çabayı esirgemeyen koskoca; birleşmiş bir kışla haline dönüştürülmüş bulunuyordu.
      Kızıl Ordunun zaferini perçinleyen çeşitli yardımlar arasında, düşmanın içinde savaşan gerillaların katkısı paha biçilmez niteliktedir. Bu kahraman gerilla savaşının bıraktığı deney ve yarattığı gelenekler Sovyet halkının tarihine silinmez harflerle yazılmıştır. Bugün de, (1942), halkımızın, faşist sürülerine karşı mücadelesinde o eski deney ve geleneklerin önemli yardımı oluyor. Yabancı işgalcilerin ve Beyaz Muhafızların eline düşmüş her bölgede, her cumhuriyette gerilla savaşı patlak verdi. Her bölgenin, kendi özelliklerine uygun özel savaş yöntemleri vardı; fakat bütünüyle ele alındığında, (sayfa 139) düşmanın gerilerinde durmadan onu vuran bir "küçük savaş" söz konusuydu. Bu "küçük savaş", özellikle Ukrayna'da, Beyaz Rusya'da ve Baltık ülkelerinde başarının doruklarına ulaşıyordu.
      Buğday hırsızlığı peşinde olan Almanlar 300.000 kişiyi aşkın bir orduyla Ukrayna'yı işgal etmişlerdi. Aslında bu büyük bir yağmacılık girişimiydi. Sadece şehirlerde değil, büyük köylerde de Alman garnizonları kurulmuş bulunuyordu. İşgal kuvvetleri köyler arasında mekik dokuyordu. İşte, Ukrayna halkının gerilla savaşına özelliğini veren, bu gerçekler oldu. Büyük gerilla birlikleri kurmak imkansız gibiydi. Çünkü büyük birlikler, Alman kuvvetlerinin eline kolayca düşebilir ve kolayca ezilebilirdi. Ülkenin özelliği de -geniş bozkırlar ve saklanma olanağı sağlayabilecek ormanların azlığı- büyük birlikler kurulmasını engelliyordu.
      Bir gerilla birliğinde genellikle 30 ila 50 çeteci bulunuyordu. Bunlar, dikkatle seçilmiş. Sovyet rejimine bağlılığı bilinen, yiğitlikleri ve tecrübeleri belli kişilerdi. Gerillacılar, farklı köylerden geliyor, gene kendi köyünde yaşamağa devam ediyor, işinin gücünün başında bulunuyordu. Silahları el altında bir yere dikkatle saklanmıştı. Çetenin başı, Alman garnizonuna bir baskın yapmağa karar verince, bütün arkadaşlarına özel ulaklarla haber gönderiyor ve kararlaştırılan gün, ellerinde silahları bütün çeteciler belli bir noktada buluşuyorlardı. Başarılacak işin büyüklüğüne göre, toplananların sayısı bir kaç yüze kadar çıkabiliyordu. Baskın gerçekleştikten, Alman garnizonu süpürüldükten sonra çeteciler gene köylerine dağılıyor, silahlarını iyi bir yere saklıyor ve eskisi gibi işlerinin başına geçiyorlardı. Gayet hareketli olan bu birlikler, baskından kısa bir zaman sonra, harekat alanından kilometrelerce öteye süratle kayarak gözden kaybolmasını biliyorlardı. Baskın haberi Alman (sayfa 140) Komutanlığına ulaşınca, derhal, yüzlerce kişilik bir kuvvet, hatta bazan koca bir tümen, gerillaların peşine gönderiliyordu. Bunlar derhal bölgeyi çembere alıyorlar, korulukları ve ovaları didik didik ediyorlar, fakat sonunda eli boş dönüyorlardı.
      Beyaz Rusya'daki gerilla savaşının da kendine özgü yanları vardı. Bu bölgede ormanlar, geniş bataklıklar yaygın olduğu için, saklanma olanağı da büyüktür. Fakat bunlar, büyük gerilla birlikleri kurmağa yetmiyordu. İşgal kuvvetleri anayolları ve tren yollarını tutuyor, ikide bir ormana, ya da bataklığa sapan küçük yollardan gitmekten çekiniyorlardı. Bu yüzden, muhabere hatları daimi tehlikede oluyor, bu da onların, yolları, özellikle köprüleri, zırhlı araba ve trenlerle ve makinalı tüfekle donatılmış özel piyade birlikleriyle korumalarına yolaçıyordu. Bu sıkı denetim, hiç de iyi donatılmamış olan gerillaların, eylemlerini, Kızıl Orduya ait birliklerin harekâtı ile işbirliği içinde yürütmeleri zorunluluğunu doğuruyordu.
      Bu tür gerilla savaşı, çetelerin Kızıl Ordu birlik karargahları ile doğrudan bağlantı kurabildiği ölçüde başarılı olmaktaydı. Bu bağlantı bir kere kurulunca, bu defa gerillacılar, nereye baskın yapılacağı, hangi köprünün uçurulacağı v.b. konularda, Kızıl Ordu Komutanlığının harekât planı içinde çalışmağa başlıyorlardı. Bu sıkı işbirliği sayesinde de Kızıl Ordu, düşmana daha etkili darbeler indirmekte başarılı oluyordu.
      Bu gerilla eylemleri düşmanı hayli yormakla kalmıyor, aynı zamanda devamlı bir gerginlik içinde bulunduruyordu: Göz açıp dinlenme fırsatı bulamayan düşman, iki cephede birden savaşmak zorunda bırakılmış oluyordu. Alman işgalciler, gece gündüz, yabancı bir toprakta olduklarını bir dakika bile akıllarından çıkaramıyorlar, tehlike, her kulübeye, her çalı dibine pusmuş durumda. (sayfa 141)
      Sibirya'da, Kolchak'ın gerilerinde, gerilla savaşı, eşi az bulunur bir yaygınlıktaydı. Burada yüzlerce gerilla birliğinin kurulmuş olduğunu görüyoruz. Bölgenin genişliği, Beyaz muhafızların her yerde üslenmesine elvermiyordu. Sadece büyük şehirlerde ve demiryolu boylarında garnizonlar kurabiliyorlar, demiryollarına yirmi kilometreden uzak bölgelerde yerleşmeğe cesaret edemiyorlardı. Bu sayede, büyük gerilla birlikleri, hatta tümenleri, alayları, taburlarıyla koskoca gerilla orduları kurulabiliyordu. Shchetinkin ve Kravchenko komutasındaki gerilla ordusundaki çeteci sayısı onbinlere ulaşmaktaydı. Kolchak hatlarının gerisindeki bütün bölgelerin Sovyetlerin denetiminde olmasını sağlayan güçler bunlardı. Buralarda, Sovyet yerel hükümeti olağan görevine devam ediyor, işleri yürütüyor, Sovyet gazeteleri muntazaman yayınlanıyordu. Taburlara, bölüklere ayrılmış olan gerilla kuvvetlerinin geri hizmetleri de gayet iyi örgütlenmiş durumdaydı. Bütün gizli eylemler, Kızıl Ordu Doğu-Cephesi Genel Kurmayının planları çerçevesinde yürütülüyordu.
      Gerilla kuvvetleriyle baş etme amacıyla Kolchak, kuvvetlerinin büyük bir kısmını dağıtmak zorunda kaldı. Sadece demiryollarını korumak amacıyla 200.000 kişi ayırmıştı. Zamanla bu büyüklükte bir kuvvetin bile yetersiz olduğu anlaşılacak ve Kolchak cepheden, demiryollarını korumak üzere, adam çekmek zorunda kalacaktır. Kızıl Ordu tarafından iyice sıkıştırılan Beyaz Kuvvetler çekilmeğe başladılar. Ancak, çekilme hatları da gerillaların devamlı tehdidi altındaydı. Bir kıskaç içine düşmüş, iki ateş arasında kalmış olan Kolchak kuvvetleri erimeğe başladı. Bir kısım kuvvetler, tümen tümen, Kızıl Ordu saflarına geçtiler. Sonunda, Kızıl Ordu ile gerillaların elbirliği sayesinde Kolchak bozguna uğratıldı. (sayfa 142)


      2.
      II. DÜNYA SAVAŞINDA SOVYET PARTİZANLARI
      A. Fyodorov

      Almanlar gemi azıya almış, saldırılarını günden güne geliştiriyorlardı. Ukrayna'nın batısı savaş bölgesi halini almıştı. Düşman uçaklarının Chernigov üstünde düzinelerce uçuş yapmalarına, şehirleri durmadan dinlenmeden bombalamalarına rağmen, biz, Chernigov bölgesi yöneticileri için Almanların, Ukrayna'nın ta göbeğinde olan bu alanı işgal edeceklerine inanmak imkansız görünüyordu.
      4 Temmuzda, Chernigov Demiryolu Deposunda toplanan işçilere yaptığımız konuşmada, faşistlerin şehrimize giremeyeceklerini ve sükunet içinde işimize devam etmemiz gerektiğini söyledim. Samimi inancım bu idi.
      Bölge Komitesi binasına döndüğüm zaman, Ukrayna Merkez Komitesi sekreteri Yoldaş Korotchenko'nun Kiev'den gelmiş olduğunu öğrendim. Chernigov'ta bir günden fazla kalmadı. Onun yardımıyla, bölgesel kuruluşlarca, önce kimlerin, hangi sanayi malzemesinin ve değerli malların kurtarılıp kaçırılması gerektiği konusunda planlar yapıldı. Ayrılmadan önce bize, İç Savaşa katılan partizanların kaydedilmesini salık verdi. "Onların tecrübesine çok iş düşecek!" dedi.
      O akşam Merkez Komitesinden bir telgraf aldım, Kiev'e çağrılıyordum. Hemen arabayla yola çıktım. (sayfa 143)
      Nikita Sergeyevich (Khrushchev) beni o gece kabul etti. Cephelerdeki durumu anlattı ve gerçekleri olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini belirtti. Alman taarruzunun küçümsenmemesi gerektiğini, düşmanın ülkenin göbeğine kadar ilerlemesinin bizi hazırlıksız yakalamaması için elden gelen herşeyin yapılması zorunluluğunu anlattı.
      Nikita Sergeyevich, derhal bir Bolşevik yeraltı hareketi için hazırlıklara girişmemizi ve henüz vakit varken her bölgede bir parti birliği örgütlenmesini bildirdi. "Chernigov'a döner dönmez, derhal halkın içinden seçeceklerinizi seçin, ormanlarda partizanlar için üsler kurun ve seçtiklerinizin askeri eğitimine hemen başlayın. Ayrıntılı emirleri Yoldaş Burmistrenko size verecektir".
      Mikhail Alexseyevich Burmistrenko bana yeraltı eylemleri için nasıl adam seçileceğini, bir partizan birliğinin nasıl bir örgüt olacağını, nasıl kurulacağını bir bir anlattı ve şifreleri verdi. Beni hayrete düşüren, Merkez Komitesinin yeraltı hareketinin planlamasını çoktan yapmış ve örgütlerin şemalarını bile çıkarmış olmasıydı...
      Chernigov'a varır varmaz Bölge Komitesini toplantıya çağırdım. Yeraltı hareketi örgütleyeceğimize dair haberim, üyeler üzerinde mavi gökte şimşek çakmışçasına bir etki gösterdi. Bir yeraltı hareketi örgütlemek mi! Bunlar gerçekçi olmaktan uzak, kitabi laflardı. "Bolşevik yeraltı hareketi." Bu da nereden çıktı? Bilinen, böyle bir hareketin partinin tarihinde yazılı oluşu, vaktiyle böyle bir harekete girişilmiş olması idi. Fakat birden herkes toparlandı, gençliğin o ilk çekingenliğine benzer şaşkınlıktan sıyrıldı. Sovyetlerin yetiştirdiği yeni kuşak bir yeraltı hareketi hazırlamağa başlıyordu...
      Bölge Komitesinin bütün üyeleri Chernigov (sayfa 144) bölgesinde kalacaklardı. Aynı toplantıda yedi kişilik bir yeraltı Bölge Komitesi seçtik. Yakalananların yerini alacak yedek üyeleri de saptadık. Yakalanma olanağını da elbette göz önünde bulundurmalıydık. Görev bölümü yaptıktan sonra. bir eylem plan taslağı hazırlamak üzere tartışma açtık.
      Herkes, kısa zamanda yeni duruma uymasını bildi. Partinin bölge komiteleri sayısı ikiye çıkmıştı: Yasal komite ve yeraltı komitesi. İkincinin varlığından sadece üyeleri haberdar olacaklardı. Bir iki gün sonra Komsomol (Genç Komünist Birliği) B.K. de bir yeraltı komitesi kurdu. Ben hem yasal, hem de yeraltı komitelerinin sekreteriydim. Ancak, ta başlangıcından beri, yasal işleri diğer yoldaşların üstüne yıkıp, bu yeni ve bilinmeyen yeraltı hayatının hazırlanmasıyla uğraşmaya yöneldim.
      Parti Merkez Komitesi, biz B. K. üyelerinden, hazırlıkları sıkı tutmamızı istiyordu. Yarınki partizanların günlük ihtiyaçlarına varıncaya kadar her şeyi inceden inceye düşünüp hesaplamalıydık.
      Geleceğin partizan komutanları şimdiden özel kurslara gidiyor ve köprü uçurmayı, tank yakmayı ve Alman kurmayından belge çalmayı öğreniyorlardı. Şimdiden ailelerinden uzaklaşmışlardı. Yeraltına geçecek olan partizanların adları da değişmişti: gerçek adlarıyla çağırıldıkları zaman cevap vermemeğe hazırlanmak üzere kendilerini yetiştiriyorlardı...
      Aramızda işbölümü yapmıştık. Benim görevim, yeraltı bölge ve Komsomol komitelerini örgütlemekti. Bölge halkının ve zenginliklerinin başka bir yere aktarılması işiyle de uğraşıyordum. Nikolai Nikitich Popudrenko, siper kazıcıların yetiştirilmesi görevini üzerine almıştı. Propaganda ve ajitasyon işleri sekreteri olan Petrik, yazı seçme, matbaa kurma, baskı ve paketleme işleriyle (sayfa 145) görevlendirilmişti; Novikov, Yaremenko ve Rudko, köy ve fabrikalardan yeraltı hareketinin çekirdeğini teşkil edecek kişileri seçme ve bunların yapacakları işe ne ölçüde uygun kişiler olduklarını inceleme işini yüklenmişlerdi. Kapranov yiyecek maddelerinin stok işleriyle meşguldü. Bir ay içinde, 900 kişiden fazlasını, yeraltı eylemlerine girişmeleri amacıyla bölgelere dağıttık.
      Bölgelerde yeraltı ve mukavemet eylemleri için yoğun birtakım hazırlıklara girişilmiş bulunuyordu. Sanayi donatımının ve hububat hasadının emin yerlere aktarılması konusunda telefon ya da telgraf yoluyla aldığımız raporların yanısıra, yeraltı hazırlıklarının durumunu bildiren günlük raporlar da -tabii hepsi şifreli- B.K.'ne muntazam ulaşıyordu.
      Kholmy bölgesinde eylem gösteren, gönüllülerden kurulmuş bir imha taburumuz vardı. Yoldaş Kurochka, ormanlarda düşmanla savaş konusunda şimdiden belli bir tecrübe kazanmış olan bu tabur mensuplarının, gelecekte aşağı yukarı aynı şartlar altında savaşacak olan yarınki savaşçı partizanların meydana getireceği alayın çekirdeğini teşkil etmesine haklı olarak karar vermişti. İmha taburundaki 240 kişinin hepsi de düşmanın gerisinde kalmayı ve partizanlara katılmayı kabul ettiler.
      Kholmy bölgesindeki komitenin bütün partili üyeleri, bölge yürütme komitesi üyeleri, İçişleri Halk Komiserliğinde çalışan partizanlar, tümüyle sözü geçen alaya katıldılar. Alay, atış ve elbombası eğitimine ve mukavemet gerilla taktiklerini öğrenmeğe başladı. Bölge, sivil Hava ve Kimya Savunma Kurumunun (Osoaviakhim) haddehanesi makina atölyesinde, eğitimde kullanılan bir makinalı tüfek, savaşta kullanılabilir hale getirildi...
      Kholmy bölgesi işgale uğramadan on beş gün önce, imha taburu ile ona sonradan katılan gönüllüler ormana (sayfa 146) çekildiler ve cephenin kendilerini geride bırakmasını sağladılar.
      Yoldaş Korotkov'un parti komitesi sekreteri olduğu Koryukhovka bölgesinde, Yoldaş Stalin'in radyodan halka hitabından sonra bütün partizanlar köylerin yolunu tutmuştu. Öyle ki. B.K. emrini beklemeksizin köylerdeki komünistleri ve kolektif çiftliklerin önde gelen kişilerini, Alman işgalinin kaçınılmazlığı ve düşmana karşı yürütülecek gerilla savaşı konularında hazırlama görevini, partizanlar kendiliklerinden yüklenmiş oluyorlardı. Zamanında, onbir komünist yeraltı savaş çekirdeği örgütlemeyi başardılar. Düşman cephesinin arkasında kalmağa razı olan herkese ayrıntılı emirler veriliyordu.
      Moskova bölge komitesi sekreteri yoldaş Stratilat (ki ilerde başarılı bir komutan olarak da kendisini gösterecektir), daha bu bölge işgale uğramadan çok önce, ilgi çekici bir karar verdi. Bu bölgeye yeni gelenlerle genç komünistlerin tümü bölge komitesine çağrıldı. Yeraltında kalmak isteyip de bu işe elverişli olduğu anlaşılanlar, kendilerini kimsenin tanımadığı köylere ve kasabalara gönderileceklerdi. Oralara varır varmaz, köy Sovyetlerinde, kolhozlarda, hastahanelerde v.s. önemsiz işlere girdiler. Bir süre sonra gizli toplantılar örgütlemeğe ve direnme gurupları kurmağa başladılar.
      Oster bölgesi yüz partizanı barındırabilecek bir üssün şimdiden hazır olduğunu bildirdi. Sekiz ay kadar yetecek yiyecek, silah, cephane ve daha pek çok gereç buraya saklanmış bulunuyordu. Biri onbeş, diğeri yirmi kişilik iki birlik kuruldu. Yeraltına geçecek bu bölge komünistleri hemen bir toplantıya çağrıldı. İşte, bu şekilde raporlar göndermeyen tek bir bölge bile yoktu.
      Chemigov Bölge Yürütme Komitesi eski, başkan yardımcısı ve şimdi yeraltı B.K. üyesi olan Vasili Logvinovich Kapranov, partizanlar için üsler kurup (sayfa 147) donatma görevini yürütüyordu. Bu küçük, topaç gibi adamın, bu dünyanın en yufka yürekli adamının yaptıkları, büyük bir gizlilik içinde sürüp gidiyordu.
      Tonlarca un, sandıklar dolusu konserve, fıçılarla içki, depolarda ona teslim ediliyordu. Kamyonlar yanaşıyor, ağır çuvalları yükleniyorlar, faturalar kesiliyor. Bütün bu malzemenin nereye gittiğini bilen tek kişi Kapranov. Kamyonun biri bir yerlerde, orman kıyısında bir tarlada durur, yükünü boşaltır ve döner. Boş kamyon gözden kaybolunca ormandan bir at arabası çıkar, arabacı malzemeyi yüklemeğe başlar. Beygir önce araba yolunu tutar, sonra ormana dalar ve kaybolur. Arabanın yanında yürüyen adam, tekerlek izlerini dal kırıklarıyla ve otlarla örtmeğe çalışır. Ama çokcası at arabası bile bulunmaz. Malzeme sırtlarda taşınır. Bunları taşıyanlar geleceğin partizanlarıdır. Mallar çok çeşitlidir: Şeker, bisküvit, fişek, makinalı tüfek, çizme, matbaa makinası...
      Normal bir depo, üç metre derinliğinde, otuz ila kırk metre kare genişliğindedir. Duvarlarına kalın keresteden payandalar vurulmuş, sağlam bir sipere benzetilmiştir. Tabii kereste, en az üçyüz adım ötedeki ağaçların kesilmesiyle elde edilir. Zemin önce sertleştirilir, sonra da malzeme nemden zarar görmesin diye dallarla örtülür. Artıklar mümkün mertebe uzağa götürülüp dağıtılır ya da bir ırmağa. bir ağaçlıklı dereye atılır.
      Böyle bir çukur -daha doğrusu inşaatı kaba yeraltı deposu- kereste ile örtülür, üstüne toprak atılır ve dam araziyle aynı hizada tutulur. Bundan sonra yapılacak iş, damı çim ya da yosunla kaplamak ve eğer mümkünse üstüne çalı ya da küçük ağaç dikmek. Kapranov sık sık beni bu gizli depoların yanına kadar götürmüştür. Bir keresinde bile olsun deponun nerde olduğunu keşfedemedim. Bana ağaç çentikleri ve diğer belirtileri gösterdikten sonra, çukurun yerini keşfetmemi isterdi. (sayfa 148)
      Kapranovo'un adamları böyle, tam dokuz çukur kazdılar. İşlerini gayet iyi biliyorlardı. Faşistler, bunlardan sadece birinin yerini keşfetmişlerdir, o da kaza eseri. Bölgemizdeki çukur1arın sayısı 200'ü buluyordu. Bunları bölgenin birlikleri inşa etmişti. Eğer bu iş başarılmasaydı, özellikle başlangıçtaki örgütlenme döneminde, partizan bir1iklerin hali haraptı. Çukurlar bir çok bir1iği kurtarmıştır. Halk bizi her zaman besleyemiyordu. Düşmanın yiyecek depolarını ele geçirebilmemiz için ise önce silah depolarını, cephaneliklerini ele geçirmemiz ve düşman sayesinde silahlanmamız gerekmekteydi...
      İşte, insanların toplanması, üslerin kurulması böyle oldu. Bize kalırsa artık davetsiz "misafirleri" ağırlayacak hale gelmiştik. Acaba, yeraltı işçilerimiz, en önemli işin, halkın desteğini sağlamak olduğunu, halkla beraber olmamızın kutsal görevimiz sayıldığını ve düşman, bölgemizde saltanatını sürerken, halkı da direnmeye katmamız zorunluluğunu tam anlamıyla kavramışlar mıydı? Biz komünistler, nihayet, örgütleyen kişiler olarak hareketin sadece çekirdeğini teşkil ediyorduk. Bunu aklımızdan hiç çıkarmamalıydık. Halkın desteğini sağlayabilirsek, hiç bir düşman kuvveti bizi yenemezdi...
      B.K.'nin komünistlere ve Komsomol üyelerine verdiği başlıca görevlerden biri, parti disiplinini en sıkı seviyede tutmak için ve gevşekliğe, tembelliğe, sorumsuzluğa karşı savaşmaktı.
      Bazılarına göre, partinin hareketi kendi başına, daha doğrusu başıboş, bırakmayacağı açıkça belirtilmeliydi. Tıpkı bir askerden beklendiği gibi, partizanlardan da disiplin, planlı eylem ve örgütlenme beklenmeli, ayrıca, çeşitli birliklerin ve insanların yardımlaşmasından emin olunmalıydı.
      Komünist her yerde komünisttir. İster ormanda, ister yeraltında, ister arkadaşları içinde, ister aile ocağında, (sayfa 149) bir komünist, komünist olduğunu unutmamalı, parti sorumluluğundan dışarı çıkmamalı ve parti kurallarını çiğnememelidir.
      Özellikle işgal başladıktan sonra örgütlenen bazı birliklerde, partinin eskiden beri yasak ettiği bir uygulamaya, subayların seçimle tayini usulüne başvurulduğu görüldü. B.K., bu uygulamayı yasakladı ve Chemigov bölgesindeki bütün birliklerin bölge karargahlarına bağlanarak komuta zincirine girmesini emretti. Aynı zamanda, B.K. tek kişi önderliğini ve komutan otoritesini güçlendirmeğe de çalışıyordu. Komutanın sözü kanundu. B.K., komutanın aldığı kararların ve verdiği emirlerin tartışılması amacına yönelmiş her türlü toplantıyı da yasaklıyordu.
      Partizanlar işgal edilmiş bölgelerde serbest bir takım vatandaşlardı. Fakat bu, ormanda keyfine dolaşmak için verilmiş bir serbestlik değildi. Bu savaştaki partizanlar, kendilerini, Kızıl Ordunun savaşçıları olarak görmek zorundaydılar.
      Her partizana, "Sovyet devletinin anayasası zorunlu kıldığı için, askerlik görevini yapıyorsun" diyorduk. "Şunu da hiç aklından çıkarma ki, sevgili yoldaş, düşman Ukrayna'ya girmişse de, Ukrayna Sovyetler Birliğinin bir parçasıdır. Partizan olmanın sebebi, Sovyet vatandaşı bilincinin seni partizan olmaya zorlamasıdır. Öyleyse, disipline gönül rızasıyla ve bilinçle uymalısın. Gönüllü yazılmış olman, disiplini bozma serbestliğinin bulunması anlamını katiyen tanımaz..." (sayfa 150)
     
      Fyodorov'un gerillada kullandığı takma adıyla yayınladığı aşağıdaki emir, Sovyet gerillalarının eylemlerini ve onlardan neler beklendiğini belirtmesi bakımından ilgi çekicidir.

     

CHERNİGOV MUKAVEMET HAREKETİ
BÖLGE KARAGAHININ GÜNLÜK EMRİ
(Ombishi ORMANI)

9 Kasım 1941

      Mukavemet hareketi bölge karargahından bildirilmiştir: Ichnya birliği önderleri -Yoldaş P .P .Sychov (birlik komutanı), Yoldaş V.D. Gorbat (Parti Komiseri) ve Yoldaş Popko (Bölge yeraltı parti komitesi sekreteri)- faşist Alman işgalcilerine karşı başarılı savaşlar verebilecek, sağlam bir mukavemet birliği çekirdeği kurmakla sonuçlanan örgütleme işlerine giriştiler. Fakat önderlik henüz fırsatlardan yararlanabilmiş değildir: Halk arasında, kitlelere siyasal bilinç verme ve partiyi güçlendirmeye de girişilmiş değildir; iyi bir istihbarat birimi kurulamamıştır; faşist Alman işgalcilerine karşı kitle halinde amansız ve merhametsiz bir saldırıya kalkışmamış; Alman işgalcilerle savaşta girişim üstünlüğü sağlanamamış; faşistlerin ve ajanlarının giriştiği şiddet hareketlerine karşı Kızıl Tedhişe başvurulmamış, daha şimdiden Ichnya bölgesinde düzinelerle tam anlamıyla masum insanı öldüren bu faşist saldırganlara kuvvetli darbeler indirilememiştir. Ölenler arasında Buromka köyünden Yoldaş Yaroshenkof, Rozhnovka köyünden bir kolhoz üyesi ve Zaudaika köyünden bir Kızıl Ordulu da vardır.
      Mukavemet hareketi bölge karargahı Ichnya parti birliği önderliğine şunları emreder:
      Hiç gecikmeden Kiev-Bakhmach demiryolunun tahrip; Kruty ile Plisky arasındaki demiryolu köprüsünü uçurmak; hiç ara vermeden Alman trenlerini raydan çıkarmak; motor1u araçları, zırhlı araçları ve cephanelikleri tahrip; Almanları ve ajanlarını temizlemek; Inchnya, Parafiyevka ve Kruty'deki Alman birliklerini püskürtmek.
      Almanlar tarafından hazırlanan komünist kayıt (sayfa 151) listelerinin ele geçirilmesi, Zauıdaika köyü muhtarı ile bu köydeki Ukrayna milliyetçilerini idam etmek; önümüzdeki on gün içinde komünistleri gruplar halinde toplayarak onlara, Alman işgalcilere karşı savaşmanın görevleri olduğunu anlatmak.
      Partizan birliği için, hiç vakit kaybetmeden, en iyi erkek ve kadınlardan en geniş şekilde üye kaydına başlamak. Sistemli arazi keşifleri yapmak, bölgedeki her köyde ve komşu bölgelerle temas kurmak; bu amaçla birliğe iki kadın, eğer mümkünse bir çocuk ve bir yaşlı adamı ulak olarak almak; her köyde, haber ve temas amaçlarıyla, iki ya da üç kişi bulundurmak ve böylece köyde olup bitenleri ve bölgenin genel durumunu günü gününe, hatta saati saatine bilmek.
      Her partizan, parti ve hükümet emirlerine kayıtsız şartsız uyar. Dolayısiyle, halk arasında siyasal bilinci arttıracak çalışmalar yapmak, emekçi halkın refahıyla ilgilenmek ve onlara maddi çıkarları konusunda yardımcı olmak her partizanın görevidir.
      Bütün bu işlerin yerine getirilmesi için, birlik, düzenli aralıklarla ve belli zamanlarda, savaş düzeninde olduğu halde, bölgedeki bütün köyleri dolaşacak, gerekirse başka bölgelere de gidecek ve yürüyüşü sırasında karşısına çıkan bütün görevleri yerine getirecektir: Düşman unsurları bölgeden süpürüp atmak; düşman üslerini, köprüleri, motorlu araçları, trenleri, v.s. tahrip etmek; halk arasında siyasi bilinci arttırmak için çaba göstermek; emekçi halka elle tutulur maddi yardım sağlamak v.b.
      Partizan eylemin ana ilkeleri, savaş görevleriyle birlikte halkı siyasal konularda eğitme görevlerini yerine getirmeyi de kapsamaktadır: Partizan, kendi siyasal ve ideolojik seviyesini de yükseltmeğe çalışmalı, halkla temasını sürdürmeli ve halka her yerde, her biçimde yardım (sayfa 152) etmeğe çalışmalı ve Alman işgalcilere karşı amansız bir savaşa girişmekten bir an bile geri durmamalıdır.
      Bu emrin yerine getirilmesi Chernigov Mukavemet Hareketi Bölge Karargahına bildirilecektir. (sayfa 153)

Kurmay Başkanı, Bölge Karargahı.
Fyodor Orlov







      II. AVRUPA

          1. Dünya Savaşından beri, Avrupa, bir çok devrimci silahlı mücadeleye sahne oldu. Giriş bölümünde sözünü ettiğimiz İrlanda, İspanya ve Avusturya olaylarının yanısıra, 1917 yılında batı, cephesindeki Fransız ordusunda ve 1919"da yeni Sovyet Cumhuriyetine karşı girişilen emperyalist müdahale sırasında, Karadeniz'deki Fransız donanmasında görülen ayaklanma olaylarını anmak yerinde olacaktır.
          İspanya iç savaşı (1936-1939), Avrupalı (ve Amerikalı) komünistlerin. gerektiği zaman. silahlı mücadeleye de hazır olduğunu gösteren en iyi örneklerden biridir: Uluslararası Alayları hatırlatalım. Bu Alaylara katılan komünistlerin Franko cephelerinin arkalarında gerilla savaşlarına girişmekten geri kalmadıklarını ve II. Dünya Savaşında, burada edindikleri deneyleri, gerilla direnme hareketlerine ya bizzat katılarak ya da müttefik irtibat takımlarında görev alarak kullandıklarını da belirtelim.
          Fazla yerimiz olmadığı için, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında karşılaşılan bütün gerilla direnme hareketlerine ait seçme yazıları bu kitaba alamadık. Bu yüzden, seçmeleri yaparken, çağdaş sorunlarla ilgili görünen olayları canlandıran parçalarla yetinmek zorunda kaldık. Direnme hareketleri, Nazi işgaline uğramış her ülkede ve faşist ülkelerin hepsinde görülmektedir. Yugoslav komünistlerinin önderliğindeki Yugoslav hareketi, klasik biçimde gelişmiş, önce partizan çeteleri kurulmuş ve bunlar zamanla düzgün ordu savaşı yürütecek hale gelmişlerdir. Yunanistan'da, savaşın bitiminde ELAS kuvvetleri bir hükümet kuracak, iktidarı alacak kadar güçlüydüler; bunu, İngiliz birlikleri önlemiştir. Tıpkı Yugoslavya'daki gibi, Arnavutluk'taki gerilla kuvvetleri de, (sayfa 154) savaştan sonra kurulan Arnavutluk sosyalist devletinin temelini teşkil ettiler. İtalya'da, partizan kuvvetler, Roma'da olsun, diğer şehirlerde ve kırsal yörelerde olsun, son derece önemli eylemlere giriştiler. Savaş boyunca dövüşen Çekoslovak gerillaları, daha Sovyet Kızıl Ordusu yetişmeden önce, ülkelerinin bir kısmını düşmandan temizlemiş bulunuyorlardı. Polonya'da, Macaristan'da, Bulgaristan ve Romanya'da gerilla kuvvetleri, çekilen Nazi ordularına, darbe üstüne darbe indirirken, Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika ve Fransa'daki çeteler de faşistlere karşı, uzun ve göğüs kabartıcı bir mücadeleden çıkmaktaydılar. Her yerde komünistler, gerilla savaşlarının örgütlenmesinde önemli bir rol oynamışlardır.
          James Connolly'nin sokak savaşlarını konu edinen aşağıdaki yazısı, 1916 Dublin ayaklanmasındaki taktikleri önceden kestirmektedir. Bu yazı, pekala, Milli Kurtuluş Cephesinin, Güney Vietnam'ın Saygon, Hue ve diğer şehirlerinde yürüttüğü sokak savaşları için de geçerli olabilecek niteliktedir.


      1.
      SOKAK SAVAŞI
      James Connolly

     
      Askeri anlamda sokak nedir? Sokak şehirde bulunan bir geçittir. Geçit, birliklerin cephe daraltarak geçmek zorunda oldukları, dolayısiyle düşman için iyi bir hedef teşkil ettikleri dar boğazlara verilen addır. Özellikle iki yakası düşman tarafından tutulmuşsa geçitte askerlerin manevra yapması son derece zordur.
      Bir dağ geçidinin iki yakası yamaçlarla sınırlıdır. Bir köprü de, iki yakası ırmakla sınırlanmış bir geçittir. Sokak ise, iki yakası evlerle çevrili bir geçittir.
      Bir dağ geçidini güven içinde aşmak için herşeyden önce iki yakanın yancı birlikler tarafından tutulması gerekir. Bir köprüyü geçerken de, ırmağın alt ve üst yakaları tüfek ya da makinalı tüfekle kontrol edilmeli, böylece geçiş güven altına alınmalıdır. İyi barikatlanmış bir sokağı ele geçirmek ve iki yanındaki evlerde üslenmiş kuvvetleri yakalamak için ise evlere girmek ve göğüs göğüse, yumruk yumruğa savaşı göze almak zorunluluğu vardır. Barikatı top ateşinden zarar görmeyecek bir yere kurulmuş olan sokağa karşı cephe saldırısına girişilemez. Yeter ki, barikat top ateşinden korunabilecek bir uzaklıkta olsun. Topçu bataryasını barikatın bir iki yüz metre yakınına kurmak, iyi eğitim görmemiş birliklerin bile (sayfa 156) tüfeklerle bu bataryayı zararsız hale getirmelerine yol açacaktır.
      Moskova devrimi sırasında, başkaldıranların elinde seksen yerine sekiz yüz tüfek bulunsaydı, topçuları yerle bir etmeleri işten bile olmayacaktı.
      Haziran 1848 Paris ayaklanmasında, kasaba ve köylerin nasıl ele geçirilmesi gerektiğini görüyoruz. Sokakların kilit noktalarına barikatlar kuruluyor. Anayollara değil, bunları denetleyebilen sokaklara kurulmaları gerekli. Evlere girilerek, sokaklar boyunca evlerde geçitler açılıyor. Hem yan hem de ön duvarlarda delikler açılıyor, pencereler, kum torbaları, taş ve toprak dolu kutular, tuğla, dolap ve içine akla ne gelirse doldurulmuş diğer ev eşyası ile kapatılıyor.
      İşte böyle savunma mevzileri ardından, isyancılar, askeri birlikler üstüne ateş yağdırmışlardır. Bunun için de duvarlarda bu amaçla açılmış deliklerden yararlandı1ar.
      Napolyon'a karşı savaşan müttefiklerin Paris'e saldırısında da, bu şekilde savunulan bir köy, İngiltere'nin Prusyalı müttefiklerinin bir çok hücumunu püskürtebilmişti. Prusyalıların imdadına İngilizler yetişince, bunlar da cephe taarruzunu göze alamadılar ve önce baştaki bir eve girmek, sonra da birer birer evlere sızmak suretiyle köyün bir kısmını e!e geçirdiler. Böylece bütün çarpışma evlerde cereyan etti, tüfek çok küçük bir rol oynadı. Sokağın sadece bir yakası İngilizlerin eline geçti. Ateş kes ilan edildiği zaman köyün yarısı İngilizlerde, yarısı Fransızlardaydı.
      Ateş kesin arkasından barış geldi. Barış antlaşması imzalandığında köyün tek sokağının iki yakası hâlâ düşman kuvvetlerinin elindeydi.
      Bir şehir, kasaba, köy binasının savunulması da aynı kurallar içinde yürütülmelidir. Bütün dayanakları (sayfa 157) yenilmiş bile olsa, ele geçirilmemiş bir bina her zaman için bir tehlike yatağıdır. Çevresindeki barikatlar tahrip edilmiş bile olsa, hiç bir birlik, binayı düşman elinde bırakıp geri çekilme yolunu tutamaz. Çünkü geri çekildikleri takdirde, ilerde buradan açılacak ateş altında kalmaları tehlikesi ortaya çıkacaktır. Böylece, geride ele geçirilmemiş bir düşman kuvvetini barındıran bir binanın bulunuşu, felaketin ta kendisidir. Demek oluyor ki, sağlam bir binayı bir kale haline getirerek, kasabanın ya da köyün savunmasını bu çekirdekten yürütmeğe kalkmak, ister düzgün ordu ister başkaldıranlar için olsun, savunma gücü hazırlıklarının başlıca amacı olarak ele alınacak bir tedbirdir.
      1870 Fransız-Prusya Savaşında, Geissberg şatosu ya da kalesi, 4 Ağustostaki Fransız cephesi için işte böyle bir durum arz ediyordu. Burası Fransızların elindeydi. Almanlar düşmanın bütün destekleme birliklerini sürüp şatonun dış avlularına kadar girmişler, fakat sonradan, pencerelerden ve duvar deliklerinden açılan yaylım ateşle geriye püskürtülmüşlerdi. Binanın sekiz yüz metre kadar yakınına dört topçu bataryası yerleştiren Almanlar duvarları şiddetli bir ateşle döğmüşlerdi. Ardı arası kesilmeden bataryanın biri bırakıyor, öteki alıyordu. Bu bina ele geçirilinceye kadar tüm Alman ordusunun ileri harekâtı durmuştu. Sadece iki yüz kişinin savunduğu bu şatoyu ele geçirmek için Almanlar, yirmiüç subay ve üç yüz yirmidokuz erlerini kaybettiler.
      Aynı savaşta, Bazeilles köyü de, iyi savunulmuş evlere dayanan bir savunma gücünün benzer örneğini verdi. Almanlar, Fransızları saf dışı ederek bir çatışmaya meydan vermeden köye girmişlerdi. Fakat köyün bir başından öteki başına geçebilmeleri için, bütün birliklerin tam yedi saat savaşmaları gerekti.
      Geçitleri ve vadileri yüzünden, dağlık bir ülkede girişilecek askeri eylemler her zaman güçlük arzetmektedir. (sayfa 158) Şehir de, sokakların ve dar yolların yarattığı büyük bir geçitler ve vadiler labirentinden başka bir şey değildir. Düzgün birliklerin dağlarda karşılaştığı her güçlük şehirde yüz misli artmaktadır. Düzensiz bir kuvvet ya da bir çete için dağlarda üstesinden gelinemeyecek kadar büyük güçlükler olmasına karşılık, sokaklarda, halkın sevgisi sayesinde işler tıkır tıkır yürümektedir.
      İncelediğimiz örnekten çıkartılması gereken genel kural, Vatandaş Ordusu gibi bir halk kuvveti için, katılacağı bir halk savaşında, savunmanın son derece önemli olduğudur. Bir yerin pasif savunması sadece değersiz bir eylem olarak kalmaz. Buna karşılık aktif savunma düşmanın oradaki üstünlüğünü, hatta varlığını tehdit eder. Komutanın dehası, böyle bir savunma için uygun yeri bulabilmekte, adamlarının hüneri, bu yeri hazırlayıp sağlam bir kale haline getirmekte ve cesaret, bu yeri savunabilmektedir. İşte bu deha, hüner ve cesaretin birleşmesinden, askeri başarının çiçekleri fışkıracaktır.
      Vatandaş Ordusu ve İrlandalı Gönüllüler, bu niteliklerini deneylerle ispatlamak isteyen herkese kapılarını açmış olan kuruluşlardır.


      2.
      İSPANYA'DA GERİLLA SAVAŞ], 1939-1951
      Enrique Lister

      İspanyol halkı ve Komünist Partisi, barışçı olan ve (sayfa 159) olmayan devrimci eylemlerde hiç de küçük olmayan bir deneye sahip. Savaş deneyi bakımından, zengin olan uzak geçmişe gitmeme lüzum yok. Sadece Aralık 1930 ile Nisan 1939 arasında geçen dokuz yıllık dönem üzerinde duracağım. Bu kısa dönemde bile, demokrat subayların başarısız ayaklanması gibi, 1931 Nisanında. silaha bile başvurulmadan, askeri diktatörlüğün, krallığın kaldırılması ve cumhuriyetin kurulması gibi, gerici subayların 1932 Ağustosunda girişip de başarıya ulaştıramadıkları darbe gibi, 1934 Ekimindeki halk ayaklanması ve nihayet 1936 Şubatında Halk Cephesinin zaferi gibi pek çok olay var. Sonra 1936 Temmuzundaki asker ve sivil faşistlerin ayaklanması, üç yıl kadar sürüp, bir milyon kişinin canına kıydıktan sonra, Mussolini ve Hitlerin silahlı müdahalesi sayesinde faşistlerin zaferiyle sonuçlanan iç savaş. Burada anlatmak istediğim iç savaş değil. İç savaştan yıllarca sonra halkın Franko diktatörlüğüne karşı giriştiği gerilla savaşından çıkarılması gereken dersler üzerinde duracağım.
      Daha iç savaş sona ermeden. Franko cephesi gerisinde kuvvetli bir gerilla hareketi kurma olanağı vardı. Franko faşistlerinin eline düşmüş bölgelerin dağlarında üslenmiş binlerce vatansever, eylem halindeydi. Fakat ardarda gelen Cumhuriyet hükümetleri ve savaş bakanları bu fırsatı bir türlü değerlendiremediler.
      Kendiliğinden örgütlenen gerilla birlikleri, Galiçya, Leon, Zamora, Endülüs, Estremadura, Asturyas ve diğer bölgelerde dövüşmeğe başladı. Gerek bunların gerekse Cumhuriyet bölgesindeki 14. Gerilla Kolordusunun eylemleri, Frankoyu, haberleşme hatlarıyla silah fabrikalarını korumak üzere, onbinlerce insanı görevlendirmeğe zorladı.
      1939 yılında, Cumhuriyetin yenilmesinden sonraki (sayfa 160) dönem, dağlara sığınmış binlerce anti-faşist için büyük güçlükler getirdi. Cumhuriyetin yenilgiye uğramasından sonra, bir süre gerçek bir gerilla savaşı olmadı. Gerillacılar, bir yandan, kendilerini Franko'nun kana susamış birliklerine karşı savunmağa çalışırken, bir yandan da yiyecek ve giyecek sıkıntısına bir çare arıyorlardı..
      Komünistler, dağlara sığınmış bu binlerce insanın mücadelesine bir yön verme çabasında idiler. Sonunda gerilla hareketi yeniden savaşçı gücünü kazandı. Halkın özgürlüğüne yeniden kavuşacağı inancını tazeleyen bu hareket, Frankonun İspanya'yı Hitlerin peşinden savaşa sürüklemesini de geniş ölçüde engelliyordu.
      İkinci Dünya Savaşı içinde olsun, ondan sonra gelen birkaç yıl boyunca olsun, Asturya-Santander, Galiçya-Leon, Endülüs, Katalonya, Levant, Aragon, Estremadura ve Kastilla bölgelerindeki gerilla birlikleri, hükümet birlikleriyle ve kamu düzenini koruma güçleri ile durmadan savaştılar. Kışlalara, levazım depolarına, haberleşme merkezlerine ve askeri trenlere baskınlar yaptılar. Levant ve Aragon bölgesindeki beş yüz gerilla yüzünden Valensiya, Kuenca, Castellon de la Plana ve Teruel illerinde kırk bir Franko askeri bulunduruluyordu.
      Biz İspanyol komünistleri, Hitlerin yenilgisinin Franko'nun da sonu olacağı düşüncesindeydik. Ancak bu inanç, kuvvetlerimizi gevşetmemiz sonucunu doğurmuyordu. Hitlerin yenilgisinden sonra, ABD Franko'ya yardım elini uzatıp onu rahatlattıktan sonra da, rejim aleyhindeki savaşımıza devam ettik. Aslında bu olay bizi kamçıladı, halkı ayaklandırmak umuduyla çabalarımızı arttırdık.
      1945-1948 yılları arasında, gerilla hareketi, örgütlenme, askerlik ve siyasal bilinç yönlerinden doruğuna erişmiş bulunuyordu.
      Bu yıllarda partimiz, hareketi desteklemek için (sayfa 161) elinden gelen herşeyi yaptı. Sadece harekete üye, malzeme ve para göndermekle kalmıyor, yurt boyunca bir tüm olarak parti hareketin emrine girmiş bulunuyordu. İşçilere ve köylülere gerillacıları desteklemelerini söylüyorduk. İşçilerin, köylülerin ve gerillacıların Franko'ya karşı giriştikleri mücadeleleri, bir bütün haline getirmek için elden gelen yapılıyordu.
      Bazı bölgelerde gerillacılar işçilerin tam desteğini sağladılar. Sayısı pek de fazla olmayan bu bölgelerde faşistler köylüleri kuşatıp bazılarını öldürmek, bazılarını sürmek suretiyle göz korkutmaya çalışıyorlardı.
      Bu yüzden, bu gibi bölgelerde gerillalar, köylünün desteğinden yoksun bırakılmış oldular.
      Parti, bazı şehirlerde de gerilla birlikleri kurdu. Hatta bazı şehirlerde cesur eylemlere girişip başardı. Ne var ki, bu çeşit mücadele bir türlü yaygınlık kazanamadı. Tabii bunun başlıca sebebi, o günlerdeki vahşi faşist baskısının azalmak nedir bilmeyişiydi.
      Bir gün gelecek, İspanya, kara, ya da deniz yoluyla gönderilen tonlarca malzemenin, bunları sıfırın altında 20 derece soğukta dağ yollarından İspanya'ya geçiren ve bu arada da sırtlarında 30-35 kilo silah ve donatım taşımakta olan bir çok parti üyesinin yiğitliklerini anlatabileceğiz. Bir çok hallerde bu insanlar, sınırda ya da yolda Franko nöbetçilerini atlatabilmişlerdir. Gün gelmiş savaşmak zorunda kalmışlar, birçokları eşit olmayan bir kavgada yere serilmiştir. Bu yiğitlerin, gerillacıların yararlanabilmesi için kurdukları yüzlerce gizli yeraltı deposu var. Partimiz, mücadelemizi duyurmak için geniş ölçüde radyo yayını kullanmış, gerilla kuruluşlarına şifreli talimat göndermiş, haberciler, ulaklar salmış, düşman planlarını çalıp gerillacılara iletmiştir.
      Gene geril1alara yardım amacıyla, partimiz Sivil Muhafızlar ve Ordu içinde, özellikle genç subay ve erler (sayfa 162) arasında propaganda yapmıştır. Bu eylemlerin meyvaları da görülmedi değil...
      O zamanlar gerilla birliklerinin hayati önemleri vardı, muazzam hizmetleri olmuştur... Fakat gerilla kuvvetleri, tek başlarına, İspanya'yı Franko'dan kurtaramadılar. Diktatörlüğü yıkmak için halkın kitle halinde mücadeleye katılması gerekiyordu.
      Döğüştükçe şunu anladık ki, gerilla birlikleri ve parti, tek başlarına rejimi yıkamazlar. Sonra, gerilla birliklerini silah ve gereçlerle donatmak günden güne zorlaşmaktaydı. Denetim sıkılaşmış, cezalar artmıştı. 1944'ten 1950'ye kadar faşist yönetim sınır boylarındaki kuvvetlerini durmadan takviye etti. 60 kilometre derinliğinde bir bölgeyi tutan bu birliklerde Sivil Muhafızlara ve polis birliklerine ek olarak, dörtyüz ellibin kişi görev almıştı.
      Bu şartlar altında, mücadeleyi yaygınlaştırmak için, diğer tedbirler arasında, Direnme Kurulları kurmak zorunda kaldık.
      Bir yandan halkın 1939 yılında uğradığı yenilginin yarattığı çöküntü, diğer yandan artık iyice yoğunlaşmış olan baskı tedbirlerinin verdiği yılgınlık sebebiyle, atılımlarımız bir türlü sonuç vermedi. Bu durumun bir başka sebebi de, Franko'ya karşı çıkan kuvvetler arasında birlik bulunmayışı ve bu kuvvetleri yönetenlerin çoğunda, iş, silah kullanmaya gelince hemen ortaya çıkan çekingen davranıştı.
      1948 Ekiminde, İspanya Komünist Partisi Siyasi Bürosu ile Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi Yürütme Kurulu, bazı siyasiler ve gerilla önderleriyle bir toplantı yaptı. Toplantıda, son yılların deneyleri, geleceğin görünüşü gibi konular değerlendirildi ve taktiklerin değiştirilmesi karar altına alındı. Yeni taktikler, özellikle, yeraltı işçi sendikalarının dağıtılmasının çalışmaların resmi işçi sendikaları içinde yürütülmesinin (zaten her işçi bunlara (sayfa 163) üye olmak zorundaydı), gerilla savaşına son verilmesini dağlarda parti eylemlerini yöneten dağ komitelerinin güvenliğini sağlayacak sağlam ve etkili örgütlerin sayıca artırılmasını öngörmekteydi. Diğer örgütler dağılacaktı.
      Bir çok insanın üstün cesaretle katılıp savaştıkları gerilla hareketine son vermek üzüntülü bir işti. Ancak gerilla hareketinin durdurulması siyası sebeplerle de zorunluydu. Geriye baktığımızda, yaptığımız tek yanlışlığı, bu işi bir iki yıl önce durdurmamakla yaptığımızı düşünüyorum. Bu noktayı açıkça belirtmekte fayda var.
      Şimdi de gerilla savaşının iyi bilinen fakat her zaman uygulanmayan bazı ilkelerinden söz etmek istiyorum.
      Gerilla savaşı sadece belli şartlar altında ve belli sebeplerle yürütülür. Bu şartlarla sebepleri birlikte hatırlamağa çalışalım:
      Gerilla savaşı, ülkenin bir kısmına girmiş bir işgal ordusuna karşı yürütülebilir. Bu durumda, ülkenin düzgün ordusunun savaş alanlarında yürüttüğü mücadeleye yardımcı niteliktedir. İkinci Dünya Savaşında Sovyetler Birliği halkları bunun güzel bir örneğini verdiler.
      İşgal ettiği ülkenin düzenli ordusunu yenmiş olan ve haksız bir saldırı savaşıyla bir ülkeye girmiş bulunan yabancı bir orduya karşı da gerilla savaşı yürütülebilir. Bu durumda, sivillerden yardım gören yenik ordunun kalıntıları, işgalcinin durumunu perçinlemesini önlemek ve ilerde daha büyük çapta bir savaşa girişmek üzere gerillaya başvurabilirler. 1808 yılında İspanya'daki durum ile son savaşta Fransa ve diğer ülkelerdeki durum buydu.
      Gerilla savaşı, bir iç savaşta ya da devrimci savaşta kendi ülkesindeki gerici güçler tarafından yenilgiye uğratılan halkın mücadelesini devam ettirmesi amacıyla da yapılabilir. 1939 İspanyasındaki durum buydu. (sayfa 164)
      Gerilla savaşı, halkın kendi ülkesindeki gerici rejime karşı silahlı ayaklanması şeklinde de olabilir.
      Şüphesiz, gerilla savaşının başka biçimleri de vardır ve zamanla yepyeni biçimleri de ortaya çıkacaktır.
      Gerilla örgütleme işinde, halkın sevgisini kazanmayı halkın desteğini kazanmakla bir tutma yanılgısına düşmemek gerekir; bunlar ayrı ayrı şeylerdir, çünkü İspanya'da gerillacılar, kendilerine kahraman gözüyle bakan halkın sevgisini kazanmışlardı. Fakat sevgi bundan öteye geçmiyordu. Bu sevgi, hiçbir zaman, gerilla eylemleri için bir çeşit dayanak teşkil eden ve gerillacıların başlıca desteği olan bir yaygın ve cömert kitle işbirliği haline dönüşmedi.
      Halkın üç yıl süren bir iç savaştan yenik çıkmış olduğu, daha uygun şartlarda geliştirilecek bir gerilla hareketinin daha büyük bir desteğe kavuşacağı öne sürülebilir. Ancak bu kesin değildir. Böyle olabilir de olmayabilir de. Her şey zamanı doğru seçmeğe bağlı. Gerilla savaşı günlerinden bu yana İspanya'da halkın duyguları çok değişti ve yeni bir kuşak yetişti. Bana sorarsanız. gerilla savaşına yeniden girişmemiz halinde, halkı silaha sarılmak konusunda ikna etme işinde geçmiştekinden daha başarılı olamayacağımızı söylerim.
      İspanya sorununun nasıl bir çözüme bağlanacağını bugünden kesinlikle söyleyemem. Fakat. zor kullanmakla, silahlı mücadeleye dayanan bir çözüme kalkışmayı en hafif deyimiyle çılgınlık sayıyorum. Zaten silahlanma çağrısına sadece öncüler kulak vereceklerdir. Halk kitlelerine, yani ana kaynağa gelince. bize hayranlık besleyecekler, yenildiğimiz zaman, eminim, müthiş üzülecek perişan olacaklar, fakat bugünkü durumda, silahlarını alıp bize katılmayacaklardır. Ayrıca, gene bugünkü durumda, öncülerin kendilerini feda etmesi. tıpkı yıllarca süren gerilla savaşlarının başaramadığı gibi, diktatörlüğe diş (sayfa 165) geçirmeğe güçleri yetmeyecektir. Tam tersine, böyle bir hareket, bütün gerici ve burjuva unsurların, hatta Franko'nun devrilmesini isteyen bazılarının, onun çevresinde birleşmelerine yol açabilecektir. Elbet bir gün gelecek işler değişecektir, bu değişiklik süratle olacaktır ve biz böyle bir durum için şimdiden hazırlanmak durumundayız...
      Deneyimiz bize şunu öğretti: Gerilla savaşına kalkışan bir partinin eylemleri, halkın başvurduğu diğer biçimlerden ayrı düşünülemeyecek bir siyasal mücadele yolundan başka bir şey değildir. Halk tarafından desteklenmedikçe bir gerilla savaşı pek de var sayılamaz. Halk katıldığı takdirde bir kitle hareketi haline dönüşür, o zaman durumun ve nesnel şartların gerektirdiği biçimler alır ve hatta topyekun silahlı bir ayaklanmaya dönüşür.
      Gerilla eylemlerinin, halkın duygu ve umutlarıyla uygun bir biçimde yürütülmesi gerçeğini akıldan çıkarmamalı. Bu uygunluk ortadan kalktığı gün, gerilla savaşı da ortadan kalkar, onun yerini şiddet ve intikam eylemleri alır. Bunların da devrime katkıları son derecede küçüktür.
      Yabancı işgalciye, bir iç savaş sırasındaki yerli sömürücülere karşı kitle ayaklanması niteliğinde olan gerilla, keyfi ve mutlak bir idareye karşı halk mücadelesi niteliğini kazanır. Her iki halde de, özellikle ikincide, siyasi yön ağır basar.
      Zaten böyle olması da gerekir. Gerilla hareketi, halk tarafından anlaşılıp desteklenmedikçe varlığını sürdüremez ve yaygınlaşamaz. Dolayısiyle, ortak düşmana karşı halkın yürüttüğü mücadelenin bir parçası, özel bir biçimi halini de alamaz. Hiç değilse biz, Franko rejimine son verecek olanların gerilla birlikleri değil, bir bütün olarak ayaklanan halk kitleleri olacağını anladık ve böyle bir ayaklanmayı örgütlemek için elimizden geleni yaptık. (sayfa 166)
      Ulaştığımız sonuçlardan biri de şu: Orta derecede kalkınmış ülkelerde -burada ileri derecede kalkınmış ülkeleri bir yana bırakıyoruz- bir yandan devrimci kitle mücadelesine, bir yandan da şehirlerde silahlı eylemlere yönelmedikçe bir gerilla savaşını uzun süre yürütmek mümkün değildir. Başka bir deyimle, başarılı olması için silahlı mücadelenin bütün bir ulusu kapsaması gerekir.
      İspanya deneyi, bir yandan köylük bölgelerde silahlı mücadele yürütürken diğer yandan şehirlerde yaygın bir mücadeleye girişmenin, bir yandan da kanuni eylemlerle kanunsuz eylemleri uyuşturmanın, ortada şiddetli bir devrim bunalımı, bir çöküntü bulunmadıkça, adamakıllı zor olduğunu da göstermiş bulunuyor. Devletin elinde güçlü bir baskı makinası, kuvvetlerini kolayca oradan oraya kaydırabilmesi olanağını doğuran haberleşme hatları varsa, devrime uygun bir ortamın yokluğu da buna ekleniyorsa, o zaman, gerilla savaşına uzun süre devam etmek büsbütün imkansız bir hale gelecektir.
      Bugünlerde, önüne gelen, özel bir "merkez"den bir devrim için gerekli şartların geliştirilebileceğinden söz ediyor. Bunu doğrulamak üzere eylemlere girişenler bile var. Bu iddia, hem Marksist-Leninist öğretinin bu tür mücadele hakkında söyledikleri, hem de devrimci deneyler tarafından, çürütülmektedir. Bir devrim için uygun ortam insan iradesiyle yaratılamaz. "Merkez" ya da "merkezler", tek başlarına, devrim için gerekli şartları yaratamazlar.
      Gerilla savaşı, devrimci bir ortamın yaratılmasında. olsa olsa, bir ayraç, bir yardımcı rolü oynayabilir. Bunun için de, şartların uygun olmasının yanısıra, halk kitlelerinin gerilladan başka mücadele biçimlerine de girişmiş olması zorunluluğu vardır.
      Lenin, gerilla birliklerini, daima halkın yürüttüğü mücadelenin bir parçası, hayli yoğun bir ürünü olarak (sayfa 167) görür ve bu mücadelenin dışında bir araç olmayacağını söylerdi. "Proletaryanın partisi, gerillayı, hiçbir zaman, biricik mücadele biçimi, hatta başlıca mücadele biçimi olarak görmez... Bu yöntem, başka yöntemlere yardımcı olmalıdır... Belli başlı savaş yöntemlerine uygun olması gerekir" diye yazıyor Lenin.
      Biz İspanyol komünistlerinin de bu konuda bir parça tecrübemiz var. İç savaşın bitiminden hemen sonraki yıllarda, halkı faşist çapulculara karşı savunma ve halkın moralini yükseltmek amacıyla Franko rejiminin ilanihayet sürüp gitmeyeceğini yayma görevlerini üstümüze aldığımızı daha önce de belirtmiştim. Mücadelemiz sayesinde İspanya, Hitler ve Mussolini'nin peşinden savaşa sürüklenmedi. Daha sonraları, gerilla hareketini devrim için elverişli bir ortam yaratmak amacıyla kullandık. Şartlar uygun olmadığı için, ülkede bir çok gerilla "merkezi" yarattığımız halde, sonuç başlangıçta umduğumuz gibi olmadı.
      Aldığımız derslerden biri de, gerilla savaşını zamanında kesmeyi bilmektir. İspanya bu yönden de bir istisna değildi. Yelkenleri zamanında indirip toplamayı bilmeli, seçilmiş olan yöntemin en uygun yöntem olmadığı anlaşılıp da devrimci öncülerin eriyip tükenmesi tehlikesi belirince bu işte ayak diremekten vazgeçmeyi kabullenmeliyiz.... (sayfa 168)


      3.
      YUGOSLAV KURTULUŞ MÜCADELESİNİN
      BELİRLİ ÖZELLİKLERİ
      Josip Broz Tito

      Aralarında, yurdumuza dost bazı solcuların da bulunduğu bir çok yabancı, kahraman halkımızın verdiği kurtuluş savaşını olduğu kadar, sonraki devrimci dönüşümü ve yeni bir Yugoslavya'nın yaratılışını, yeni bir toplumsal sistemin kuruluşunu ve kalkınma yolunda gösterdiğimiz başarıları, talihimizin yaver gitmesine, tesadüflere ve şansa bağlama yoluna sapıyorlar. Bunu, dün de yaptılar, bugün de yapıyorlar. Halkın topyekün ayaklanması ve kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanması, ülkemizde yüksek dağların ve ormanların bulunuşu, savaş öncesi Yugoslavya'sında bulunan milliyetler arası eşitsizliklere ve hatta, bütün ilkel halklar gibi halkımızda da hayat ve ölüm karşısında, kaderci, umursamaz bir tutumun yerleşmiş bulunduğuna bağlamak isteniyor.
      Bütün bu sayılan sebepler, aslında, yanlıştır, akılsızca öne sürülmüştür ve halkımızı hor görmekte olanların marifetidir. Yugoslavya'daki ayaklanmayı bilinçsiz bir kendiliğindenliğe, serüven ve intihara umutsuzca atılmaya bağlayan bu görüşler halkımıza hareket etmek amacıyla öne sürülmüştür. Aslında Yugoslav halkı atıldığı mücadelenin güçlüğünü pekala biliyor, katlanacağı fedakarlıkları kavrıyor ve bu şekilde derin bir toplumsal bilinç ve (sayfa 169) tam uyanık bir tutumla kurtuluş savaşına girişmiş bulunuyordu.
      Ayrıca, bu çarpık görüşleri öne sürenler, Yugoslavya halklarının ülkemizi işgal edip tutsaklaştıran faşistlere karşı duyduğu sınırsız öfkeyi ya unutuyorlar ya da düpedüz görmezlikten geliyorlar. Halklarımızın özgürlük ve atalarımızın yüzyıllar boyu türlü çilelere katlanıp uğrunda bunca kan döktüğü bağımsızlık konularındaki köklü aşklarını ve gerektiği zaman, en değerli bildikleri şeyleri bile esirgemeyeceklerini bir türlü anlamak istemiyor, bu adamlar. Sadece ayaklanmayı gerçekleştirmekle kalmayıp, onun başarıya ulaşmasını da mümkün kılan, yani, ayaklanmanın iyi örgütlenip iyi yönetilmesini sağlamış bulunan Yugoslav Komünist Partisinin rolünü unutuyor ya da küçümsüyorlar. Parti üyeleri, tarihlerinin en elem verici günlerinde halkı yalnız bırakmadılar. Silaha ilk sarılanlar onlardı, savaşın yolunu ilk defa onlar tuttu. Halka bağlılığın kahramanca örnekleri ilk onlardan geldi. Şu da bir gerçektir ki, o yorucu mücadelenin daha ilk günlerinden itibaren, sosyalizmin büyük ülkesinin -Sovyetler Birliğinin- yenilmezliğine inanıyorduk; onun yanında yer aldık ve ortak düşmana karşı biz de payımıza düşeni yaptık.
      Yugoslavya'da sadece dağlar ve ormanlar yoktu. Ayaklanma bütün ülkeyi, baştan başa sarmıştı. Srem ovalarından, Bosna tepelerine kadar dört bucak dövüşüyordu. Hayatı sevdiği için, özgürlüğü sevdiği için katılıyordu halkımız savaşa. Gençlerimiz, hayattan bıktıkları için değil, aksine hayatı sevdikleri, daha iyi ve daha mutlu bir hayata, daha iyi bir geleceğe inandıkları için gidip ölüyorlardı. Savaş öncesi Yugoslavya'sında, geniş ölçüde yöneticilerin hatalarına dayanan eşitsizlikler, nefret ve anlayışsızlık, ayaklanmanın gerçek sebebi olamazdı; aksine bu durumlar, işgalcilerin, Yugoslav halklarını tutsak hale getirmelerini daha da kolaylaştırıyordu... (sayfa 170)
      Bütün milliyetleri, milli hakları kazanmanın, eski yöneticilerinden arınmış, tamamen yeni temellere dayanan bir Yugoslavya kurmanın sadece ve sadece halkın Kurtuluş savaşıyla, işgalcilere ve onların işbirlikçisi yerli hain gericilere karşı savaşmakla sağlanabileceği konusunda ikna etmek için büyük bir sabır gerekiyordu. Bütün Yugoslav halkları bu yolun doğru olduğunu, Yugoslav Komünist Partisi ağzından dinleyip kavrayınca, milliyetler sorunu da, kurtuluş savaşında güçlü bir kaldıraç haline gelmiş oldu...
      Yugoslav halklarının verdiği kurtuluş savaşının özellikleri nelerdir?
      İlk olarak şunu belirtelim: Yüksek rütbeli subaylarının korkaklığı, yeteneksizliği ve ihaneti yüzünden, zayıf bir direnmeden sonra, Yugoslav Ordusu teslim oldu; askerlerinin çoğu esir kamplarına gönderildi, eldeki bütün silah ve askeri donatım da işgal kuvvetlerinin eline geçti. Askeri ve sivil önderlerince ihanete uğrayan halkımız, şimdiye kadar tanıdığı en güçlü düşman karşısında. sadece tutsaklaştırmağa değil, yok etmeğe gelmiş bir düşman karşısında ordusuz ve silahsız kalakaldı.
      İkinci özellik şu: Kral başta olmak üzere hükümet, arkasında dağılmış bir yönetim bırakarak ve tutsak ülkeyi kaderine terkederek yurt dışına kaçtı.
      Üçüncüsü, ordusuz, silahsız. donatımsız, generalsiz ve subaysız (bir kaç subay dışında) kalan Yugoslav halkları, Yugoslav Komünist Partisi önderliğinde, işgalcilerle savaşmak için çıplak elle düşmandan silah kaçırma yoluyla ayaklandı ve özgürlük ve bağımsızlık uğruna bir ölüm kalım savaşına girişti.
      Dördüncüsü, halkın işgalcilere karşı savaşı yükselmeğe başladığı sıralarda, diğer partiler eyleme seyirci kalıyorlardı. Bunların önderlerinden bir kısmı düpedüz işgalcilerle işbirliği içinde diğer bir kısmı ise kenarda "hele (sayfa 171) bir bekleyelim bakalım" havasındaydı. Yugoslavya'nın hemen her tarafında durum buydu (Kuruluş Cephesinin kurulmuş olduğu Slovenya hariç). Komünist Partisinin çağrısı üzerine. halk; parti, milliyet ve din farkı gözetmeksizin savaşa katıldı.
      Beşincisi, savaş koyuldukça. çekirdeğini halkın arasından fışkıran ve eğitimlerini ardı arası kesilmeyen, kanlı ölüm kalım savaşlarında edinmiş yeni subayların yönetiminde partili birliklerinin teşkil ettiği yeni bir halk ordusunun çelikleşerek geliştiğini gördük.
      Altıncısı, ne partili birlikler, ne de yeni halk ordusu (bu ordunun ilk tugayı 1941 Aralığına kadar tamamlanmış, bunun için düzgün orduların uyduğu kurallar çerçevesinde kalmış, buna süratle yeni yeni tugaylar katılmış, tümenler meydana gelmiş ve 1942 yılında güçlü bir Halk Kurtuluş Ordusu doğmuştu) savaşı bir serüven olarak almıyordu. Bütün sonuçlarını kabullenerek sürekli, amansız bir dövüşe girişmişlerdi. Bu, işgalcilerle. yerli hainleri yoketme savaşıydı. Bütün ulusu sarmış, iyi örgütlenmiş. merkeze bağlanmış bir savaştı bu. Partili çetelerin savaşı ile cephe savaşını birlikte yürüten, hangi türden savaşılacağını, kurtarılmış toprakların ve tümen, kolordu gibi büyük birliklerin kurulmuş olup olmadığına bağlı bir biçimde saptayan Başkomutanlık Karargahı, hareketin merkeziydi.
      Yedincisi, düşmanın sayıca ve teknik yönden üstünlüğüne bakılmaksızın ve Yugoslavya'nın dört bir yanında dövüşülmesine rağmen, düşman, savaşın hiç bir anında halkımızı yıldıramadı. Aksine, kuvvet1erimiz her çatışmadan daha güçlü olarak çıkmaktaydı.
      Sekizincisi, hem can hem de mal olarak büyük fedakarlıkları gerektirmesine rağmen bu son derece de çetin mücadeleye sırt çeviren bir tek kişi bile yoktu. Aksine, can ve mal kaybı (çok defa, koca bir bölgenin tamamı (sayfa 172) yakılıp yıkılıyordu) halkımızı, mücadeleyi sonuna kadar götürme konusunda kamçılıyordu.
      Dokuzuncu özellik ise, Yugoslav halkının sadece işgalcilere karşı değil, onlarla işbirliğine girmiş olan yerli hainlere karşı da, yani Paveliç, Nedic, Pupnik ve Draza Mihailoviç çetelerine karşı da dövüşmek zorunda kalmış olmasıydı.
      İşte Yugoslav halkları kurtuluş savaşının özellikleri bu noktalarda toplanıyor, işin büyüklüğü de burada yatıyor. Avrupa'da işgale uğrayan hiç bir ülke, böyle bir mücadele vermiş olmakla öğünemez: halkımız verdiği mücadeleden dolayı ne kadar gurur duysa hakkıdır.
      Kurtuluş savaşı içinde yeni bir devlet de belirmeğe başladı. Savaş öncesi Yugoslavya'sından tamamen farklı bir toplumsal sisteme sahip olan bu devlet geniş halk kitleleri için hem daha iyi, hem daha adaletliydi. Yugoslav Federal Halk Cumhuriyeti, beceriksiz krallığın yerini alıyordu. Milliyetle:r sorununu doğru olarak çözen yeni devlet, yeni demokratik temellere dayanıyor, yeni bir toplumsal ve ekonomik örnek getiriyordu. Böyle büyük bir dönüşüm. genellikle. sadece bir devrimci halkın iradesine rağmen iktidarı elinde tutanlara karşı açık bir mücadele vererek elde edildiği halde, nasıl oluyordu da Yugoslavya'da gerçekleşebiliyordu?
      Yeni Yugoslavya'nın yaratılmasında ve gelişmesindeki özellik de işte bu noktada aranmalıdır.
      Yeni Yugoslavya, kurtuluş savaşı sırasında, düşman işgalini görür görmez dağılıp kaçan eski devletin kalıntıları üstüne kurulmuştur. Halklarımızın işgal ile içine düştükleri korkunç trajedi ve gerici yönetici kliğin ihaneti, bütün vatanseverlerin gözlerini açtı. Eski yönetici kliğin ihanet ve korkaklığını ve savaş öncesi yönetimlerinin gayri milli tutumunu gören Yugoslav halkları geçmişten nefret etmeğe başladı ve bir daha ona bağrını açmamağa (sayfa 173) karar verdi... Halka, mücadelesinin yeni bir düzen getireceğini anlatmadan, eskinin bir daha geri dönmeyeceğini söylemeden sadece işgalcilere karşı mücadeleye katılmasını söylemek, ne bu derece yoğun bir katılmayı sağlayabilir, ne de sonuna kadar, zaferi sağlayıncaya kadar, bu ölçüde sıkı bir direnmeyi gerçekleştirebilirdi.
      İşte bu sebeplerle, mücadelenin başında, daha 1941 yılında, gerek köylerde gerekse kasabalarda yeni hükümetin ilk kuruluşlarına biçim vermeğe, adını özelliğinden alan halk kurtuluş komiteleri dediğimiz örgütlerle yeni iktidar organları yaratmağa başladık. Bu komitelerin özellikleri yeni tip bir demokrasi getiren kuruluşlar olmalarıydı. Bunları kurmakla halkın duygularını en iyi şekilde ve doğru olarak değerlendirmiş olduğumuzun delili, sadece kurtarılmış bölgelerde değil, düşman elindeki bölgelerde de, hem köylerde hem de kasabalarda, derhal bu komitelerin kurularak çalışmağa başlamasıydı.
      İşgalcilere ve yerli hainlere karşı yürütülen kurtuluş savaşı süreci içinde yavaş yavaş ortaya çıkan yeni devletin çekirdeğini bu komiteler teşkil ediyordu. Bu ne bir rastlantı, ne de kendiliğinden gelişen bir olaydı; son derece iyi hazırlanmış, kararlı, örgütlü ve büyük, kanlı mücadeleler içinden geçilerek kurulmakta olan çekirdeklerdi bunlar. İşgalcilerin yanında, yeni devletin kurulmasını engellemek için elinden geleni yapan ve canla başla eski sistemi korumağa çalışan yerli hainlere karşı kanlı, büyük mücadeleler vermek gerekiyordu.
      İşte, savaşımızın bu iki özelliği -bir yanda işgalcilere, diğer yanda hain yerli gericilere karşı verilmiş olması- yeni devlete de niteliğini veren unsurlar oldu...
      Yukarda belirtilen gerçeklerden anlaşılmış olacağı üzere, bütün vatansever güçlerin seferber edilişi, direnme cephesinin yaygınlaşıp kökleşmesinin sağlanması, bu savaştaki en büyük güçlüklerin bile üstesinden gelebilmemizi (sayfa 174) sağladı. Savaş için doğru olan bu yargı, ülkemizin barış içinde kalkınması için de aynı ölçüde doğrudur...


      4.
      PARTİ VE KURTULUŞ ORDUSU
      Josip Broz Tito

      Bölgenizdeki parti (KP Makedonya Örgütü-Ed.), gerek askeri örgütlenmede, gerekse komutanlığın teşkilinde yanlış bir yol tutmuştur.
      Ordu içindeki parti örgütlenmesini, her bölükteki partililer bir hücre teşkil edecek şekilde kurmuş bulunuyorsunuz. Ordudaki parti birimi böyle bir bölük-bir hücre, Parti üyelerinin sayıları çoksa, hücre de guruplara, müfrezelere bölünüyor. Hücre sekreteri aynı zamanda bölüğün siyasi komiser yardımcısı oluyor. Tabur ya da alaydaki hücre sekreterleri, tabur ya da alayın parti komitesini meydana getiriyor. Komitenin sekreteri, tabur ya da alayın siyasi komiser yardımcısıdır. Parti örgütünün başında bulunan bu arkadaş, savaş alanında toplanan parti forumlarıyla, belediye komitesiyle ve bölge komitesiyle irtibat kurarak hem ordu içinde hem de savaş (sayfa 175) alanında parti görevlerinin yerine getirilmesine çalışıyor.
      Karargahlar, askeri eylemlerin önderliğinin toplandığı, askeri ve taktik görevler konusunda kararların alındığı, harekatın yönetildiği ve partili birliklere komut verilen merkezler. Bir karargahta şu görevliler yer alıyor: komutan, komutan yardımcısı, siyasi komiser ve siyasi komiser yardımcısı. İşler ortak önderlikle yürütülüyor, fakat. birliklerin ve eylemlerinin sorumluluğu komutanda toplanıyor. Tabur ya da alay karargahı da böyle bir komutan, bir komutan yardımcısı, bir siyasi komiser, bir de siyasi komiser yardımcısı. Karargahın bütün hücreleri mümkünse parti üyelerinden alınmış olmalı, komutan yardımcılarıyla küçük birlik komutanları partili olmayanlar arasından da seçilebilir. Parti forumlarında partinin emir, talimat ve yorumları, karargah parti hücreleri aracılığıy1a uygulama alanına indirilmiş olur. Karargahtaki bütün parti üyeleri karargahın hücresini meydana getirirler. Taburun ya da alayın siyasi komiser yardımcısı bu hücrenin sekreteridir. Bölüğün ayrı bir karargah hücresi yoktur, karargah mensupları doğrudan doğruya bölüğün hücresine katılırlar. Siyasi komiser karargah hücresi sekreteri olmayabilir. Karargah mensupları, askeri disiplin çerçevesinde, üstlerine karşı sorumludur. Fakat parti üyesi olarak da partiye karşı sorumludurlar. Parti, uygun görmediği takdirde kendilerini değiştirebilir. Görevden alma, normal yollarla. komutanlığa bildirilerek olur. Hücre toplantılarında, parti üyeleri, diğer parti görevleri yanısıra, eleştirme ve özeleştirme ile de uğraşırlar. Böylece parti ordunun işleyişine nüfuz etmekte ve onu denetlemektedir. Sorumlu yerlerdeki parti görevlileri sayesinde parti etkili olur ve yön verir. Siyasi çalışmalar ve eğitim yoluyla, halk kurtuluş mücadelesinin amaçlarını anlatarak partililer, partili olmayan savaşçıları yetiştirmeğe ve partiye kazanmağa çalışırlar. (sayfa 176)
      Siyasi komiser, Ordudaki parti delegesidir. Birlikteki savaşçılar arasındaki siyasi çalışma ve eylemler (ki bunların arasında siyasi çalışmalar yanında. kültürel çalışmalar, eğitim ve benzer eylemler de vardır) hep siyasi komiserin sorumluluğu altında yürütülür. Komiser, askerin sağlığıyla ve beslenmesiyle de ilgilidir. Görev ve talimatın yerine getirilip getirilmediğini karargahtan denetleyen de odur. Son olarak. birliğin dövüşme etkinliği, morali, siyasi seviyesi ve tutkunluğu da onun sorumluluğundadır. Parti örgütü ona. toplantılar (bölük ve taburda), konferanslar, raporlar, ders gurupları (teori ve genel eğitim), okuma yazma kursları, kora çalışmaları, amatör tiyatro çalışmaları v.s. gibi bir çok işte elinden gelen yardımı yapacaktır. Müfrezelerde siyasi delegeleri (parti üyeleri) vardır; bütün parti üyelerinin ve savaşçıların yardımıyla, ilgili birliğin yerleştiği bölgedeki halkı eğitmek için çaba gösterme işi de gene siyasi komiserin omuzlarına yüklenmiştir.
      Siyasi komiser yardımcısı parti örgütünun başıdır. Karargah mensubu olan siyasi komiser ve yardımcısı, askeri konularla da ilgilenmeli, bunlar üzerinde kafa yormalı ve karargaha bu konuda da yardımcı olmağa çalışmalıdır.
      Şunu anlamanız şart: birlikteki parti örgütü olsun, alandaki forumlar olsun, birliğin akıl hocaları haline gelmemelidir. Parti, önderliği fiilen elinde bulundurmakla birlikte, komutanlığın bağımsızlığını ve üstünlüğünü engelleyecek hiç bir eyleme girişmemeli, parti, emirleri ile komutanın arasına girmemelidir. Diğer taraftan, komutanlık, halk kurtuluş mücadelesinde önderlik eden parti örgütünün her türlü destek ve yardımına sonuna kadar güvenmelidir.
      Parti çizgisinin yanısıra bir de "ordu çizgisi" (bu terim sık sık kullanılmağa başlandı) bulunduğu, yani, (sayfa 177) askeri ve siyasi önderlikte bulunan parti üyelerinin, parti görev ve sorumluluklarına sıkı sıkıya bağlı olmaktan çıkıp, parti örgütlerine bağlılıklarını azaltarak sadece askeri görevlerini yerine getirdikleri görülüyor. Bu tutuma son verilmelidir. Bu tutum, uğruna savaştığımız siyasi hedef ten bizi uzaklaştırmaktan ve birliklerde parti önderliğinin yitirilmesinden başka bir sonuç vermez. Bazı birliklerde eylemlerin siyasi yönü ihmal edilmiş, savaşçılar sadece "asker" olarak kalmıştır. Bu durum belli kötülüklere yol açabilecek niteliktedir. Bunlar arasında, yenilgiyi, dağılmayı, aç kalmayı, düşmanın zararlı propagandasına zemin hazırlamayı ve korkak unsurların aleyhte konuşmasına çanak tutulmasını sayabiliriz. Parti örgütü ve parti üyeleri gözlerini dört açmalı ve parti görevlerinin hiç aksamadan yürümesini sağlamalıdır.
      Parti örgütünü güçlendirerek, siyasi çizgiyi doğru uygulayarak, kadrolarımızı eğiterek ve daima uyanık bulundurarak, siz yoldaşlarımın en kısa zamanda başarıya ulaşacağından asla şüphem yoktur.
      Faşizme ölüm. Halka Özgürlük!


      5.
      II. DÜNYA SAVAŞINDA
      FRANSIZ PARTİZANLARI
      Fernand Grenier

      FTP*, manga. takım ve bölüklerden meydana geliyordu. Taburlar yeni yeni kurulmaktaydı. (Francs-Tireurs et Partisans Français (Fransız Gerillaları ve Partizanları)
      Her FTP mangasında yedi kişi var. Manga komutanının iki yardımcısı var: 1° silah, cephane, patlayıcı madde, demiryolu sabotajında kullanılacak özel malzeme, lokomotif, yük vagonu, telgraf hatları ve elektrik santrallarını uçurmak için gerekli özel malzeme gibi donatım sağlayan bir yardımcı; 2° haberalma işiyle, belli kişilerin alışkanlıkları ve adresleri, demiryolu haritaları, enerji santrallarının, polis ve özel birliklere ait karargah ve kışlaların krokileri gibi konularda. mümkün olan en geniş bilgiyi toplamaktan sorumlu bir başka yardımcı. Güvenlik amacıyla her manga üçer kişilik iki guruba bölünüyor. Böylece ünlü üç kişilik gurup ilkesi (hücre ilkesi -çev.) uygulanmış oluyor: hiç bir gurup diğer gurubun üyelerini tanımadığı gibi, gurup başkanı da bağlı olduğu örgütü kimin yönettiğini bilmiyor.
      Üç ya da dört manga bir takım ediyor. Takım komutanın da iki yardımcısı var. Ayrıca, takım komutanın yanında, siyası eğitimi yürüten ve propaganda işlerini denetleyen bir kurmay yardımcı var.
      Bir bölgedeki takımlar o bölgenin askeri komitesine bağlı. Bölgedeki takım sayısı üçe çıkıp da mangaları görevlerini yerine getirmeğe başladılar mı, bölge komitesi, bir bölük kurmağa çalışıyor. Bölüğün kurmay heyeti, bir komutan (yüzbaşı) ile bir siyasi eğitim (sayfa 179) görevlisi ve haberalma, haberleşme, gereç depoları ve ulaştırma işleriyle görevli bir "teknisyenden" ibaret.
      Her zaman, her yerde üç kişi ilkesi! Bölgedeki bölük sayıları üçü bulunca, askeri komite. bir tabur teşkiline girişebiliyor.
      FTP'nin örgütlenmesi işte bu şekilde oluyor: Bölge askeri komiteleri eylemlerini, bölgeler arası askeri komiteler aracılığıyla birleştirmekte, bütünlüğe kavuşturmakta. Bu sonuncular da milli askeri komiteye karşı sorumlu.
      Saldırı ve yoketme görevleri mangalarca yürütülüyor. Bir yıldırım baskınını yürütmek için yedi kişi gerekli: bir ya da iki kişi baskını yapıyor, diğerleri kaçmayı sağlıyorlar. Trenlere ve enerji santrallarına karşı girişilen saldırıları, bu eylemler daha çok insanı gerekli kıldığı için, takımlar yürütüyor.
     
      FTPnin 20 SAYlLI BİLDİRİSİ.
      8-20 Ocak. 1943.
      8-20 Ocak tarihleri arasında. FTP, Hitler'in haydutlarına ve yerli hainlere karşı mücadelesine cesaretle devam etmiş, düşman haberleşme sistemlerine zarar vermiştir. Vimy'de bir tren raydan çıkarılmış: zarar büyük olmuştur. Başka bir trene ait yirmi yük vagonu ile lokomotif tahrip edilmiştir. Almanya'ya doğru yol alan, balık yüklü bir tren uçurulmuş, balıklar o bölge halkı tarafından yağma edilmiştir.
      Lille'de, bir Alman eğlence merkezine el bombasıyla saldırılmış, altı kişi ölmüştür. Bethune sokağındaki başka bir saldırıda 15 ölü ve 20 yaralı var. Bassé'de bir Gestapo ajanı, Sailly'de beş, Avion'da üç Alman öldürüldü. Maubcuge'de bir yüksek gerilim dağıtım direği tahrip edildi. Caruin'de bir geneleve el bombasıyla saldırıldı: iki Alman subayı öldü. Louvroil'deki Heudemont fabrikalarım besleyen yüksek gerilim kabloları kesildi: zırh plakası yapılan bir fabrika üç gün tatil etti ve 600 işçi (sayfa 180) boş kaldı. Valenciennes'de tahrip edilen bir direk yüzünden bir çok fabrika paydos etmek zorunda kaldı. Maubeuge-Aunoye telefon irtibatı kesildi.
      Falaisc'de yeraltı telefon hatları kesildi. İki uçaksavar topu tahrip edildi. İşbirlikçilerinin ürününü depo ettiği ve Almanların emrine verilmiş iki depo yakıldı. Silah ve patlayıcı madde ele geçirildi. Saman dolu yük vagonları yakıldı. Seine-Inferieure (Aşağı Seine) bölgesinde dört Alman iş bürosu ve iki faşist karargah yakıldı. Üç Alman subayı yere serildi. Melante'taki SNAM fabrikası transformatörü yakıldı. Corbeil'de 1500 ton, Fitz Jeann'da 1000 ton, Framc'da 700 ton buğday ve yulaf yok edildi. Creil dolaylarında, Alman donatımıyla dolu bir yük treninin lokomotifi altında patlayan mayın, trafiği tam 12 saat aksattı. Abbeville ile Amiens arasında bir yol tahrip edildi (trafik sekiz saat işlemedi), bir tren raydan çıkarıldı. Alman birliklerini taşıyan iki kamyon uçuruldu.
      Toul'da bir düşman birliğine el bombasıyla hücum edildi; Homicourt'da bir tren dolusu donatım mayınla uçuruldu; Almanların eline geçmek üzere olan 500 ton buğday Meuse Irmağına döküldü. Pompey'de, bir yüksek gerilim direği yakıldı, beş yük vagonu ile bir lokomotif ırmağa döküldü: çoğunluğu subay olmak üzere 78 ölü saydık.
      Genlisıe (Cote D'or), 17 vagonlu bir marşandiz raydan çıkarıldı. Chatellerault ve Poitiers hattında bir başka tren raydan çıkarıldı.
      Chatellerault'da bir Alman birliğine hücum edildi, beş ölü ve bir çok yaralı. Angers'da bir bara el bombasıyla yapılan hücum sonucu 15 ölü ve yaralı. İşaretlerin sökülmesi demiryolu trafiğini altı saat aksattı. Saumur'da Almanlara çalışan bir içki fabrikası ateşe verildi; 80000 litre alkol yandı. Cholet'de bir yem deposu (sayfa 181) yakıldı. Orleans"da bir Alman birliği bombalandı. Bourges'te iki Gestapo ajanı öldürüldü; Vierzon'da üç lokomotife sabotaj yapıldı. Bordeaux'da Piquet adlı hain idam edildi. Bölge karargahı telefon hatları kesildi.
      Nantes'da iki casus idam edildi. Silah ve cephane ele geçirildi. Lorient'de bir Alman lokantası yakıldı; sekiz kişi öldü. Morlaix'te Lejyon karargahına, bir yatakhaneye ve ana binaya saldırıldı. Brest'te bir sinemaya saldırı ve altı Almanın öldürülüşü. St. Brieuc demiryolu istasyonu su kulesi yakıldı. Aynı kasabada bir Alman lokantasına ateş açıldı: beş ölü ve yaralı. Lezardrieux'da iki Alman lokantasına el bombasıyla saldırı. Bir demiryolu uçuruldu. Bir buharlı inşaat makinası tahrip edildi; Finistere, Morbihan ve Cotes du Nord'daki vatansever eylemler yüzünden gece 8'den sonra sokağa çıkma yasağı konuldu. Mans'da bir Alman eğlence merkezinde patlayan bomba; ölü ve yaralıları taşımak için altı cankurtaran geldi. İki lokomotif sabotaja uğradı, bir transformatör tahrip edildi.
      Paris'te, Boissy d'Anglas sokağında el bombasıyla bir Alman lokaline saldırıldı; Bourdonnais Caddesinde, Lafayette sokağında ve Piere Premier de Serbie Caddesinde de benzer lokallere el bombası atıldı. Laborde sokağında bir Alman garajı tamamen imha edildi. Coustou sokağındaki, Daumsenil Caddesindesi ve Maubeuge sokağındaki Alman yurtlarına molotof kokteyli atıldı. Billabcourt'daki Nazi stüdyoları yakıldı; Naziler hesabına çalışan bir doğrama atölyesi de yakıldı. Versailles-Chantier yakınlarındaki Stain bölgesinde bir Alman birlik treni saldırıya uğratıldı.
      Lyon'da Metral adlı hain, vatanseverler tarafından öldürüldü. Roanne'da enerji santralı yakıldı. Grenoble'da, İtalyanların gittiği bir bar tahrip edildi.
      Marsilya'da, Garibaldi Bulvarında, Grand Hotel'in (sayfa 182) girişinde bir gurup Alman subayına el bombası fırlatıldı: bir yüzbaşı öldü, bir yarbay ve bazı subaylar yaralandı. İki tanker gaz, 250 ton kömür ve 85 yük vagonu tahrip edildi. Nimes'da bir gaz kamyonu yakıldı. Clermont'dan gelen bir Alman tireni St. Germain des Fosses dolaylarında raydan çıkarıldı. Pontmort'da raydan çıkarılan bir tren 200 metre yolu da peşinde sürükledi; Clermont-Ferrand'da da bir tren raydan çıkarıldı. Limoges'da enerji santrali ile bir uçak fabrikası yakıldı.
      Bütün bu eylemler sırasında, FTPnin bazı savaşçıları cesaret ve disiplinleriyle yüceldiler; bir tek kayıp bile verilmedi; biri ağır olmak üzere dört vatansever yaralandı o kadar.


      6.
      NAZİ İŞGALİNE KARŞI. .
      YUNAN DIRENME HAREKETİ
      E. Jeonnides

      ... Almanların Selanik'e girmesinden beş gün sonra*, Komünist Partisi bölge komitesi gizlice toplandı ve (sayfa 183) işgalciye karşı silaha sarılmayı kararlaştırdı. Silahlar bulunur bulunmaz, bir iki hafta içinde, Langadas dağlarında küçük gerilla gurupları çalışmağa başladı. 1941 Eylülünde, Makedonya'nın Kerdillia bölgesinde işgal kuvvetlerine ilk darbe indirilmiştir.
      * Yunanistan'ın Almanya tarafından işgali 6 Nisan 1941'de başladı, Selanik 9 Nisanda düştü.
      Alman gücüne karşı durmak kolay bir iş değildi. Yokuş yukarı bir savaştı bu. Metaksas diktatörlüğü** ve Alman çizmesi, gerek haberleşme gerekse insangücü ve örgüt konularında bir hayli hasara yol açmışlardı. Direnme hareketi, yavaş yavaş ve zorlaya zorlaya bütünleşip olgunlaşıyordu; düşman öldürülüp silahı alınıyor ya da halktan saklanan silahlar ele geçiriliyor, bu da kurtuluş savaşçılarının silah donatımını sağlıyordu. Kasabalarda ve dağlarda eylem yürüten silahlı birliklerin tohumu böyle atılıyordu.
      ** General Metaksas 1936'da diktatör oldu, 1941 Ocağında, ki ölümüne kadar diktatör kaldı. Ölümünden önce Nazi saldırısına çanak tutmuş biridir.
      EAM (Ethiko Apclefterotiko Metopo) yani Milli Kurtuluş Cephesi, işgali takip eden birkaç ay içinde kurulmuş oldu. Başlangıçta. bu cepheye, sadece Komünistler, Çiftçi ve Sosyalist partileri katılmıştı. Bütün bu partilerin siyasi geçmişleri temizdi. Hiç biri savaş öncesi darbelerine ya da diktatörlüklerine bulaşmamıştı. Hepsi de Metaksas'a karşı dövüştüler. Yavaş yavaş, sabır ve fedakarlıkla, EAM, örgütü genişletti, etkisini yaydı ve mücadelenin önderliğini eline aldı. Bir çok parti ve örgütü saflarına çekti. Bunlar arasında, İleri Liberallerin bir kanadı, Liberal Gençlik, İşçi Sendikaları Genel Federasyonu, Memur ve Demiryolcu Sendikaları, çeşitli kadın kuruluşları v.s. vardı. Mataksas'ı ve Almanları atlatıp kazasız belasız kurtulabilmiş bütün siyasi ve ekonomik örgütler bu özgürlük cengine katılmıştır. Hiç bir (sayfa 184) zaman örgütlü bir parti haline gelememiş bulunan Liberal Parti, diktatörlüğün darbeleri altında paramparça olmuştu. Önderleri, -ki bunların çoğu yaşlı kimselerdi- EAM'ye katılmadılar, en iyileri bile tarafsız kaldı, Liberallerin birçoğu ise, birer ikişer EAM'ye katıldılar. Köklü partilerin hiç biri direnme hareketine karışmamıştır.
      1942 yılı başlarında bile EAM hatırı sayılır bir kuvvet olmuştu. Çeşitli gerilla guruplarını bütünleyip tek bir merkezi yönetime, yani ELAS'a (Yunan Halk Kurtuluş Ordusu) bağladı. Ülkenin dört bir yanı EAM komiteleriyle örülmüş, bir petek haline gelmişti; kasabalardaki sabotajlar daha sistemli ve örgütlü bir hale geldi. Dağlardaki çeteler de askeri eylemlerini plan çerçevesinde yürütmeğe başladı.
      EAM, bütün Yunanlılara, aralarındaki farkları unutmalarını ve ortak düşmana karşı birleşmelerini öğütlüyordu. Program şu şekildeydi:
      (a) Yunanistan'ı faşist işgalcilerden temizlemek ve tam bağımsızlığı ve egemenliği sağlamak,
      (b) Kurtuluştan sonra, gerçek anti-faşist elemanlardan kurulu bir geçici hükümet kurmak. Bu hükümet, halkın kaybettiği demokratik hakları yeniden verecek, herkese ekmek ve iş sağlayacak, Yunanistan'ın bağımsızlığını ve bütünlüğünü gerçekleştirecek, siyasi hükümlüler için af çıkaracak ve serbest seçimleri düzenleyecekti.
      (c) Vatan hainlerini ve savaş suçlularını cezalandıracaktı.
      (d) Halk, serbest plebisit ile krallık konusunda bir karar verinceye kadar kral Yunanistan'a dönmeyecekti.
      İşgalin ilk kışı içinde, EAM tam anlamıyla eyleme girişti. Atina sokaklarından her gün yüzlerce ceset toplanıyordu. Bunlar, Almanların halkı aç bırakma kampanyalarının bir marifetiydi. Yoksullar en çok ezilenlerdi. Elinin erdiği, gücünün yettiği kadar, EAM, yiyecek (sayfa 185) dağıtıyor, köylerden kasaba halkına üleştirilmek üzere gizli gizli, ihtiyaç maddeleri taşıyordu. Zaman zaman, zengin köylüleri ve tefecileri, ambarlarının bir kısmını boşaltmağa razı edebilmek için sert yöntemlere başvurmak gerekiyordu. Atina ve Pire halkı örgütlendi, karaborsacılar ve istifçiler mağazalarını açmak zorunda bırakıldılar. Askeri harekatında EAM'yi engelleyen bir gerçek vardı: zalim Almanların halka misilleme yaptığı konusundaki bilgimiz. Bu yüzden her saldırı ayrı ve dikkatle planlanıyordu; Yunan halkına ve müttefiklere yardımcı olacak bir biçimde dikkatle yürütmek ve tehlikelerini hesaba katmak gerekiyordu. İş artık dağınık gurupların kişisel çatışmalarından çıkmış, planlı bir milli savaş düzeni kurulmuştu. Bu düzen içinde düşmanla çatışmalarımız başarılı oluyordu. Bu çatışmalar, EAM'in askeri örgütü olan ELAS'a durmadan silah kazandırıyordu.
      Şiddet kullanan mücadele yöntemlerinin yanısıra yumuşak direnme araçlarına da başvuruluyordu. Yanına bir Alman sokulunca her Yunanlı sağır, dilsiz ve cahil kesiliyordu. Emirleri kimse anlayamıyordu! Metotlu çalışmağa alışık Almanlar şaşırıp kalıyorlardı bu durum karşısında. Üstüne üstlük grevlerden de geçilmiyordu. Atina ve Pire'de EAM tarafından yönetilen iki genel grev (Nisan ve Eylül 1942) işgal otoritelerinin ücret ve maaşları arttırmasıyla sonuçlandı. Ayrıca, ücretlerin bir kısmı mal olarak ödenecek, emekçiler ve emekçi aile1eri için aşevleri kurulacak ve bundan böyle Yunanistan'dan yiyecek maddesi ihraç edilmeyecekti. Bunlardan bir iki ay sonra, Almanlar Yunanistan'dan işçi sevketmeğe kalkınca derhal direnmenin her çeşidine başvuruldu ve düşman taktik değiştirmek zorunda kaldı. Bu defa da kuvvet yerine ikna yolunu denemeğe kalktılar. Bundan da bir sonuç çıkmadı. Bin1erce insanımızın Almanya'ya esirliğe götürülmüş olduğu doğrudur. Ancak, işgale uğramış diğer (sayfa 186) ülkelere oranla Yunanistan'ın Alman Devini beslemeğe çok küçük bir katkıda bulunmaktaki payı büyüktür.


      7.
      YUNAN İÇ SAVAŞINDAN
      ALINACAK DERSLER
      Zizis Zografos

      Britanyalı emperyalistlerin ve Yunanlı gericilerin iç savaşın patlak vermesi için ellerinden gelen herşeyi yaptıkları artık ispatlanmış bulunuyor. Bunlar, sadece akan kanların sorumlusu değil (18 Mart 1952 tarihli Elefteria gazetesinde bildirildiğine göre, iç savaşta ölenlerin sayısı 154.561'i bulmaktadır) aynı zamanda, hem Geçici Devrim Hükümetinin tekrar tekrar öne sürdüğü teklifleri, hem de Sovyetler Birliğinin Yunanistan'ı sürekli bir barışa götürecek çözümlerini geri çevirmenin de sorumlusu oldular.
      Komünist Partisi önderliğinin işlediği sağcı oportünist hatalar, halkın ideolojik, siyasi ve örgütsel olarak hazırlıksız ve 1944 Aralığında Britanya'nın silahlı müdahalesi karşısında çaresiz kalması sonucunu doğurdu. Aralıktan sonra solcu oportünistlerin işlediği hatalar ise, Aralık ayında giriştiklerini tamamlamak, demokratik hareketi ezmek ve iktidarlarını pekiştirmenin tek yolu (sayfa 187) olarak gördükleri iç savaşı başlatmak için gericilere ve emperyalistlere fırsat vermiş oldu.
      Partimizin Sekizinci Kongresinde (1961), o zamanki parti önderliğinin işlediği hatalar şu şekilde sıralanmıştır: Birincisi, savaş sonrası dönemini (1945-1946) yanlış değerlendirmiş, halkın emekçiler çevresinde toplanmasına imkan verecek barışçı mücadele biçimlerini küçümsemiş, şartların hiç de elverişli olmadığı bir zamanda silahlı mücadeleye girişmiştir; ikincisi, silahlı mücadeleye karar verdikten sonra da işleri ağırdan almış ve düşman bundan yararlanarak üstünlük sağlamasını bilmiştir. Bu temel hatalar, bunlardan ve genel olarak o zamanki parti önderliğinin sol sekterliğinden doğan diğerleri, demokratik hareket için felaketli sonuçlar getirmiştir.
      Bir devrimci mücadelede halkın duygularını anlamanın önemi son derece büyüktür, nesnel şartlar ve baskılarla biçimlenen bu duygular, sağlam bir parti siyasetine somut, elle tutulur anlam kazandıran ileri sloganlarla istenilen yöne pekala çekilebilir.
      Kitle ruh durumunun ve devrimci bir mücadeleye hazır olup olmadığının anlaşılması, doğru değerlendirilmesi, özellikle, partizan savaşı biçimine dökülecek bir silahlı mücadele söz konusu olduğu zaman büsbütün önem kazanmaktır.
      Gericiler ve emperyalistler 31 Mart l946'da genel seçimlerin yapılacağını ilan etti. Bu şekilde, onların saldırılarına karşı savaş kritik bir safhaya girmiş oluyordu. İşte Komünist Partisi önderliği böyle bir aşamada, yukarda belirtilen noktaları dikkate almamak hatasını işlemiştir.
      Bu sırada ülkenin durumu ve kitlelerin ruh haleti ne merkezdeydi?
      Devrim için elverişli bir bunalım olgunlaşıyordu. Fakat henüz doruğuna erişmiş değildi. Komünist Partisi (sayfa 188) emekçi sınıfın çoğunluk desteğine sahipti. Sendika seçimleri bunu gösteriyordu. İşçilerin çevresinde köylüler ve şehirlilerin orta kesimleri toplanıyordu. Partimiz, halkın derinden bir istekle beklediği bağımsızlık, demokrasi ve barış için savaşmış ve bu kitleleri böylelikle kazanmıştı.
      Bu şartlarda tek doğru siyaset, bütün demokratik güçleri, "İç Savaşı körükleyen Britanyalı emperyalistler dışarı!" ve "Normal Demokratik Hayat!" gibi sloganların çevresine toplayarak seçimlere katılmaktı. Böylece iç savaş önlenebilirdi. Durum bu siyaseti gerekli kılmaktaydı. Bu yol tutulmuş olsaydı, Komünist Partisinin ve EAM'nin itibarı artacak, kitlelerle bağları daha da sıkılaşacak, daha güçlü durumlar elde edecekler (partinin seçimleri boykot kampanyasına tepki bunu kanıtlıyor) ve barışçı araçlarla demokratik amaçlara ulaşmanın yeni fırsatları değerlendirilmiş olacaktı. Elle tutulur bir olanaktı bu (hareket sadece halk kitleleri çoğunluğunca desteklenmekle de kalmıyordu çünkü, dünya arenasındaki güçler dengesi ile Balkanlardaki durum da lehimizeydi). Yerli gericiler ve Britanyalı emperyalistler gene de iç savaş çıkarmak için direnecek olurlarsa, bu defa, bizzat halk kitleleri kendiliklerinden silaha sarılmanın bir zorunluluk olduğunu anlayacaklardı.
      İşte böyle kritik bir kavşakta, Komünist Partisi önderliği, hiç de haklı sebeplere dayanmaksızın, barış için, hazırlıksız da olsa ardımızdan gelmekten çekinmeyen kitlelerin, gene hazırlıksız olarak, silahlı mücadele için de peşimize takılacağını, seçimleri boykot edeceğini, durumun elverişsiz olduğuna aldırmadan silaha sarılmakta bir sakınca bulmayacağını varsayıyordu. Bu varsayım altında önderlik, iç savaşa girişti ve böylece Britanyalı emperyalistlerin ve yerli gericilerin oyununa düşmüş oldu.
      Ayrıca, tutarsız siyasetinde kararlı olan o günkü parti önderliği, anti-emperyalist demokratik aşamadan (sayfa 189) geçmeden doğrudan doğruya sosyalist aşamaya yönelen bir devrimi gerçekleştirmek amacı içinde olduğunu da belirtmeliyiz. N. Zakariyades*, sonradan Yunan Halk Ordusunun "ta başından beri sosyalist devrim için savaştığını" ve "başarıya ulaştığı her yerde proletarya diktatörlüğünü kurduğunu" yazıyordu.
      Tutulan yanlış yol, Makedonya sorunundaki yeni tutum, EAM içindeki müttefiklerin küçük görülmesi ve silahlı mücadeledeki öznel (sübjektivist) davranış gibi yeni yeni hatalara yol açıyordu.
      Sekizinci Parti Kongresi, o günlerdeki parti önderliğinin temel hatalarından birinin de, partiyi silahlı mücadeleye sokarak, böyle bir mücadeleye hazırlamak için 18 aylık bir zamanı boşa harcadığı görüşünü de benimsemiştir.
      O günlerdeki parti önderliği, her şeyden önce, açıkça çelişmeli ve kararsız bir durumdaydı
. Bunun göstergelerinden biri, 16-17 Nisan 1946 tarihlerinde toplanan kurultayda alınan kararlardır: iki ay önce başlamış bulunan silahlı mücadelenin kararı ancak şimdi çıkartılmağa çalışılıyordu. Komünist Partisi mücadeleye çoktan başlamıştı. Ancak bazı üyelerin durumdan haberleri bile yoktu. Yedinci Kongrenin (1945 Ekim ayında toplanmıştı), partinin köy ocaklarının kapatılması, buralara kayıtlı üyelerin Çiftçi Partisine katılmaları hakkındaki kararı artık uygulama alanına geçecekti. Partinin bütün örgütlerinin kuvvetlendirilmesi gerektiği böyle bir zamanda, silaha sarılacağımız bir sırada -silahlı mücadele bilfiil başlamıştı bile-, köylerdeki parti ocaklarını dağıtmağa kalkmak tam bir çelişmeydi.
      İkinci olarak,
devrimci stratejide en önemli sorunlardan biri olan yedek güçler sorunu doğru biçimde (sayfa 190) çözülmemişti. Bildiğimiz gibi, bir silahlı mücadele için yeterli güçlerle yedek güçleri toparlamak için, l° doğru bir siyaset, 2° güçlerin, özellikle parti güçlerinin, zamanında, siyasi, ideolojik ve örgütsel yönlerden hazırlanması ve 3° düşmanın, halk hareketini, yedek güçlerinden yoksun bırakmak için girişeceği teşebbüslerin önceden kestirilerek, zamanında gerekli eylemlere girişilmesi zorunlukları vardır. Yedek güçlere hakim olmakta, düşmandan önce davranmak ve onları eyleme sokmak üstünlüğünü elden kaçırmamak son derece önemlidir.
      Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılmış olacağı üzere, birinci şart yerine getirilmedi. Silahlı mücadele kararı halkın duygularına ters geliyordu. Hatta birçok parti görevlisi ve üyesi bunu kabul etmiyordu. Bu yüzden de ikinci şartı -güçlerin siyasi, ideolojik ve örgütsel yönden silahlı mücadeleye hazırlanmasını- gerçekleştirmek çok daha güç bir sorun haline geliyordu. Çünkü, ne de olsa, parti kararlarını uygulayacak olan, görevliler ve üyelerdi. Lenin, "Kitleler, silahlı, kanlı ve ümitsiz bir mücadeleye girmekte olduklarını bilmelidirler. Ölüm korkusunu küçümseme aralarında ne kadar yaygın olursa zafer o kadar garantilidir." diyor.**
      * O zamanki, Yunan Komünist Partisi genel sekreteri.
      ** V. İ. Lenin, "Lessons of Moscow Uprising" (Moskova Ayaklanması Dersleri) Birinci Bölüme bakın.
     
      Silahlı mücadele, sadece kırlık bölgelerde gerilla eylemi biçiminde yürütülürse, eninde sonunda, partinin ve demokratik kuruluşların yasaklanması sonucu ortaya çıkacaktır. Dolayısiyle, yeraltı parti eylemlerini daha işin başında garantileyecek adımların atılması zorunluğu vardı. Bu zorunluluk, özellikle, düşman denetiminde olan ve devrimin başlıca öncüsü işçi sınıfının yaşadığı şehirlerde yürütülecek eylemler için doğrudur.
      Bunların hiç biri yapılmadı. Bu yüzden de, (sayfa 191) düşmanın, partiyi ve Halk Ordusunu yalnız bırakmak için giriştiği çabalar hiç bir kararlı direnme hareketi karşısında kalmadı.
      Parti yalnız kalınca, kendi güçlerinin bir kısmına dayanmak zorunda kaldı; bu güçlerin de sadece küçük bir kesimi savaşıyordu. Bu kesim de diğer devrimci güçlerden ve özellikle halk kitlelerinden kopmuş durumdaydı. Bu sadece parti önderliğinin bir hatası olarak kalmıyordu: İşin içinde hazırlıkların eksik tutulması da vardı.
      Üçüncü olarak,
ordu karşısında da yanlış bir tutuma saplanıldı. "Ordu birliklerindeki çalkalanma, her halk hareketinde kaçınılmaz bir olaydır. Bu çalkalanma. devrimci mücadele sertleştiği zaman orduyu kazanmak için mücadele haline dönüşür" diyor Lenin, "Moskova ayaklanması, gericilerle devrimciler arasında, orduyu kendi tarafına çekmek için kıyasıya, çılgın bir mücadelenin açık örneklerinden biridir".
      Yunanistan'da silahlı mücadele kararı alındığı zamanki durumu incelediğimizde ve parti önderliğinin bu konuda daha sonra takındıkları tutumu gözden geçirdiğimizde, ordu birliklerini kazanma, hazırlama ve silahlı mücadeleye ondan sonra kalkışma konusundaki Leninci ilke de ihmal edilmiştir.
      1946 yılında, Merkez Komitesi, dümeni silahlı mücadele yönüne doğru kırdığı zaman, ordudaki durum bir halk hareketi için elverişli bir ortam teşkil ediyordu. Silah altında 60.000 kişiden fazla olmamasına rağmen, askerler arasında demokratik duyguların hayli yaygın olduğu anlaşılıyordu. Temmuz 1946'da, General Sakalatos'un, İkinci Kolorduya bağlı alaylardan birinde askerin yarısının tutuklu olduğunu söylemesi bunun göstergesi değil de nedir? O sırada İkinci Kolordu Larissa'da bulunuyordu. (sayfa 192) Bu, tek bir olay olarak da kalmıyordu. Bütün ordu bu durumdaydı. Ne var ki, Parti, Merkez Komitesi kararından ancak 15 ay sonra kımıldamağa ve silahlı mücadele için gerekli hazırlıklara başlayabilecekti. Bu zamana kadar ordu, 1946'da olduğundan çok daha değişik bir niteliğe bürünmüştü. Hem örgüt, hem de insan gücü yönünden köprülerin altından çok sular akmış, subaylar ve askerler değişmişti. Korkutmaktan işkenceye, kurşuna dizmeden "beyin yıkamaya", yolsuzluktan rüşvete kadar her yolu deneyen gericiler durumu değiştirmeyi başarmışlardı.
      Şurası da akılda bulundurulmalı: parti önderliği ELAS'ın askeri kadrolarını elde tutma konusunda çok az dikkat sarfetmiş, özellikle eldeki muvazzaf subayları elinden kaçırmıştır. Oysa bunların, bir Halk Ordusu kurmakta ve özellikle yönetmekte bilgi ve yetenek sahibi oldukları açıktır.
      Uzun süre, silahlı mücadeleyi yürütecek bir askeri merkez kurulamamış olmasının yanısıra, stratejik bir planın yokluğu da burada belirtilmelidir. Partinin taşra örgütleri bir süre kendi hallerine bırakıldı. Talimattan yoksun, kendi yağıyla kavrulan bu örgütler eylemlerini akıllarına nasıl eserse o şekilde yürütüyorlardı. 1946 baharında kurulmağa başlanan silahlı birliklere kimin alınıp kimin alınmayacağı konusu kendilerine bırakılmıştı. Mesela, 1947 yılında, bir çok birlik, kendilerine katılmağa gelen gönüllüleri yüz geri etmiş, köylerine göndermiş ve tutuklanmanın kucağına atmıştı.
      Stratejik bir planın yokluğu, diğer şartlara eklenince, eylemlerin örgütlenmesi ve yönetilmesi de başarısız oluyor, düşmanın keşfi, olanaklarının incelenmesi ve mücadelenin alacağı biçim gibi konular bir yana bırakılmış oluyordu.
      1946 ve 1947 yıllarında durum o hali aldı ki, (sayfa 193) gericiler, halk kuvvetlerine karşı saldırıya geçmeğe başladılar.
      Britanyalı emperyalistlerin yardımıyla ordularını yeniden düzenlediler, devlet yönetimlerini kurdular ve baskılarını yoğunlaştırdılar. Komünist Partisi yasaklandı, EAM dağıtıldı, demokratik örgütlere ve 62 demokrat gazeteye yasak kondu, şehirli nüfusun hareketleri türlü kayıtlar altına alındı.
      1947 yılı sonuna kadar, adalardaki esir kampları mevcudu 30.000'ni aştı; Makronisos'taki bir kampta 20.000' subay ve er tutukluydu. 15.000 kişi cezaevine sokulmuştu.
      Şehirlerin ve emekçi halkın Halk Ordusuyla bağlarının koparılması, parti örgütlerinin bir bir kapatılması ve sonuç olarak kitle hareketi diye bir şeyin kalmayışı, iç savaş sırasında halkın silahlı mücadelesi üstünde olumsuz bir etki bırakmaz da ne yapardı?
      İlk silahlı guruplarımızın teşkilinden sonra bile, parti önderliğinin olaylara seyirci kalması sayesinde, Halk Ordusunun, kırlık bölgelerde de halk kitlelerinden koparılması için düşman zaman kazanmış oluyordu. Yarım milyon köylü şehirlere yakın, gözaltında bulunan kamplara doldurulmuştu. Büyük topraklar bu yüzden çöle dönmüştü: ıssızdı. Böylece Halk Ordusu, son donatım ve bilgi kaynağından da yoksun bırakılmış oluyordu. Şehirli halkla ilişki kurmasına yarayan son araç da böylece elinden alınmıştı. Issız dağ köylerinde partili savaşçılardan başka kimseler kalmamıştı desek yeridir.
      İşte böyle, daha kendini toparlayıp gücüne kavuşamadan Halk Ordusu bütün savaş süresince kitleden kopuk bir duruma getirildi. Parti önderliğinin seçimleri boykot etmesi, erken ve kötü hazırlanmış bir ayaklanmayı yürütmeğe kalkışması ve bir de düşmanın ustaca oyunları sebebiyle parti kendini kitlelerden kopmuş, cansız bir halde buluverdi. (sayfa 194)










Sayfa başına gidiş