[3*]
Görüldüğü gibi, ülkemizdeki pratik faaliyet içinde bulunan "insan sayısı" "yüzlerle" ifade edilebildiğinden söz edilmektedir. üstelik bu "yüzler", değişik örgütler arasında dağılmakta ve belirli bir ideolojik-politik niteliğe ulaşmamış bir niceliktir.
Kendisini DHKP-C olara örgütleyen DS'nin Gazi olayları sonrasındaki yayınlarına bakılacak olursa, kitleler "ayaklanmıştır" ve "iktidara yürünmekte"dir. Ancak Temmuz ayında çıkan kendilerinin Merkez Yayın Organı'nda D. Karataş imzalı yazıda şunlar söylenmektedir:
[4*]
Oligarşinin siyasal zorunun amacının kitlelerin pasifikasyonu olduğunu, bu nedenle sorunun oligarşinin siyasal zorunu bertaraf etme, yani kitle pasifikasyonu yönündeki uygulamalarını etkisizleştirme olduğunu ne kadar söylerseniz söyleyin, kendiliğindencilik ve pragmatizm, günlük faaliyetlerin derin anlamlarından söz etmekten geri kalmayacaktır. Oligarşinin katliamı ile yüzyüze gelen kitlede, oligarşiye karşı duyduğu tepkinin, öfkenin ve kininin artacağı düşüncesinin, nesnel gerçeklikle ne denli çakışmadığı yaşanılarak öğrenilmektedir. Ama bu öğrenme yönteminin ampirizm (deneycilik) olduğu ve Marksizm-Leninizmin ampirizme ne denli karşı olduğu bilinmediği sürece varlığını sürdüreceği de kesindir.
Aylar ve yıllar sonra, olayların düşünceler üzerindeki baskısı azaldığında yapılan değerlendirmelerin nesnel gerçekliğe yaklaşmış olması, elbette ileri doğru atılmış bir adımdır. Ancak yukardaki değerlendirmelerin, ne denli Marksist-Leninist teorinin gereği olarak yapıldığı, ne denli pratikte karşılaşılan zorlukların bir sonucu olduğu bilinmemektedir. Dolayısıyla, bu değerlendirmeler, Marksist-Leninist evrensel tezlerle ve belirlemelerle bütünleştirilmediği sürece, pragmatik bir kavrayışın sonucu olmaktan başka bir anlamı olmayacaktır.
Doğru devrimci çizgiye sahip olmaksızın, yani doğru bir devrim teorisine, örgütlenme anlayışına ve çalışma tarzına sahip olmaksızın, doğru devrimci mücadele yürütebilmek olanaksızdır. Örgütlerin karekterini belirleyen, onun eyleminin muhtevasıdır. Bu muhteva ise, kaçınılmaz olarak doğru devrim teorisinde kendisini tanımlar. İşte ülkemizde görülen ideolojisizleşme, Marksist-Leninist teorinin değersizleştirilmesi ve eylem kılavuzluğunun dışlanmasını getirmiştir. Devrimci mücadele içinde olan herkesin, bu gerçeği bilerek, Marksist-Leninist teorinin pratiğin yol göstericisi haline getirilmesi için büyük bir mücadele vermesi gerekmektedir. Devrimci teori olmadan, devrimci pratiğin olamayacağını hiçbir biçimde unutmamak gerekmektedir. Devrimci pratiğin yürütülmesinde ortaya çıkan sorunlar, devrimci teorinin varlığı koşullarında pratik sorunlar olarak ele alınır ve çözümlenir. Bu bağlamda, devrimci mücadele, devrimci pratiğin ortaya çıkardığı sorunların, devrimci teorinin ışığında ele alınıp çözümlenmesi olarak belirginleşir. Ancak devrimci teorinin yol göstericiliğinin olmadığı koşullarda, pratik sorunlar, o anki durumun ortaya çıkardığı olanaklar ve kavrayışlarla ele alınacaktır. Böylece, her pratik sorunun çözümü, bir önceki ya da bir sonraki pratiğin dışlanması ya da engellenmesi olarak somutlaşacaktır. Bu da, birbirini tamamlamayan, tamamlayamayan, doğal alarak sistemli ve uzun vadeli bir devrimci planın parçaları olamayan pratiğin ortaya çıkması demektir. Görünüşte ortaya çıkan her gelişme, bir sonraki gelişmenin engeli olacağı için de, iktidara yönelik stratejik bir mücadelenin parçaları olamayacaktır. Adına devrimci taktik denilebilecek ve devrim stratejisinin parçası olan faaliyetler bütünü oluşturulamayacağı için, sonuç, kısır bir döngü içine hapsolmak olacaktır.
İdeolojisizliğin Sonuçları
Ülkemiz solundaki ideolojisizlik ve Marksist-Leninist teorinin kılavuzluğunun dışlanmışlığının bir sonucu da, kendine özgü bir devrim teorisine sahip olmayan örgütlerin ortaya çıkmış olmasıdır.
Hemen herkesin açık biçimde kabul ettiği gibi, ülkemiz solunda iki "çizgi" ortaya çıkmıştır. Mevcut düzenin yasallığı çerçevesinde örgütlenerek politika yapmak durumundaki örgütlenmeler ile yasa-dışı faaliyet gösteren ve örgütlenen örgütler olarak bu iki çizgi tanımlanabilmektedir. Örgütlerin faaliyetlerinin biçimi ve alanı ile ilgili olan böyle bir ayrım muhtevaya ilişkin olmadığı için nitelik bilerleyici bir ayrım durumunda değildir. İllegal (yasa-dışı) örgütlerin, kimi durumlarda legal olanaklardan yararlanmaları söz konusu olduğu ve olacağı düşünülecek olursa, böyle bir ölçütün nitelik belirleyici olamamayacağını kavramak zor değildir. Öyle ki, bugün kendisinin illegal olduğunu söyleyen, ama ağırlıklı olarak legal alanda örgütlenmiş ve faaliyet yürüten örgütler söz konusudur. Bu da, ayrımın legal ya da illegal olmasına göre yapılamayacağının bir göstergesidir.
Ülkemiz solunda çalışma alanlarına ve yöntemlerine ilişkin ayrımların, devrimci örgütler ile oportünist ve revizyonist örgütler arasındaki ayrımı tanımlayamaması, kaçınılmaz olarak, her örgütün eyleminin muhtevasına bakılmasını gerekli kılmaktadır. Aksi halde, 1980 öncesinin "illegal" T"K"P'si ile günümüzdeki herhangi bir illegal örgütün birbirinden farklılığını ortaya koymak olanaksız olacaktır. Ancak bir örgütün niteliğini belirleyebilmek için, o örgütün Marksizm-Leninizmle, Marksist-Leninist devrim teorisi ile ilişkisine ve bunların eylemine ne oranda ve nasıl yansıdığına bakmak gerekir. Bu durumda, her örgütün devrim teorisi, devrimin rotasına ilişkin belirlemeleri ve mücadele biçimlerini ele alışı önem kazanmaktadır. İşte solda ortaya çıkan ideolojisizlik ve devrimci teoriden uzak duruş, bu yöndeki belirlemelerin yapılmasını engellemektedir. Bunun doğal ve kaçınılmaz sonucu ise, özde birbirine benzer, pratikte aynılaşmış, ancak söylemde farklılı olan örgütlenmelerin ortaya çıkmış olmasıdır. Böylece yeni yetişen devrimci kuşak, örgütlerin devrim teorilerine ve bunun pratik sonuçlarına göre karar vermek durumunda olamaktadırlar. Sonuç, şu ya da bu örgütün, o anki somut koşullarda verdiği imgelere göre (günlük dildeki ifadesiyle "imaj"a göre) hareket eden unsurlar ve onların pratikleri olmaktadır. Böylece, bu durumdaki örgütlerin, pratikte sergiledikleri biçimsellikten, yayınlarındaki içeriğe kadar her şey birbirine benzemektedir. Bu benzerlik öylesine bir düzeye ulaşmıştır ki, bu örgütlerden birinin yaptığı bir hareket ya da biçimsel davranış, hemen diğer örgütlerin unsurları tarafından benimsenilmektedir. Örneğin, yayın organınlarının mizanpajlarına (sayfa düzenlerine) bakıldığında, tümünün birbirine benzediği görülmektedir. Yine 1 Mayıs 1996'da görüldüğü gibi, tarihsel olarak ve ideolojik köken olarak birbirleriyle ilgisi olmayan örgütlerin (DS ve MLKP gibi) kendi kitlesine verdikleri imaj ve biçim birbirinin benzeri durumundadır. Aynı şekilde, herhangi bir pratik eylemde kullanılan simgeler (yazılı baş bandı gibi), ayrımsız ve sorgusuz hemen genelleşebilmektedir. [5*]
Ülkemiz solundaki pekçok örgüt arasında ideolojik-politik farklılığın belirsizleşmesi, pragmatizmin başlı başına bir çizgi haline gelmesinin yansısıdır. Böyleci, birbirlerine benzeyen, aralarında ideolojik-politik farklılık bulunmayan örgütlerin "birlik" kurmaları ya da kurduklarını ilan etmeleri şaşırtıcı olmamaktadır. Şaşırtıcı olan, bu durumdaki örgütlerin, tarihsel ve köken olarak, birbirleriyle benzeşliklerinin olmamasıdır. Örneğin TKP(ML) çizgisinin en sağında yer alan DHB'nin yeni oluşumu MLKP ile THKP-C çizgisinden gelen DS'nin ittifak kurması, 1 Mayıs 1996'da görüldüğü gibi, tüm unsurlarının birbiriyle benzeşmesiyle paralellik göstermektedir. Her iki örgütün de, zaman içinde kendi ideolojik-politik köklerinden ayrılmaları, benzerliklerinin diğer bir ortak noktasıysa da, belirleyici olanan belirli bir devrim çizgisine bağlı olmaksızın kendiliğinden gelme bir pratik çizgi izlemeleridir.
Bu konuda verilebilecek sayısız örnek mevcuttur. Genellikle pratik faaliyet içinde görülen benzeşmeler, aynı zamanda, devrimci unsurların değişik örgütler arasında gidiş-gelişlerinde de yansımaktadır. Daha düne kadar DS saflarında bulunan bir unsurun, kolaylıkla ve zorlanmadan eski dönemin "sosyal-emperyalizm" teorisini savunan bir örgüte geçebilmeleri ideolojisizliğin tipik sonucu durumundadır. Birkaç yıl öncesine kadar ülkemiz solunda benzer geçişler PKK'ye yönelik olarak ortaya çıkmıştı. Hemen tüm geçişlerde ortaya konan gerekçe, PKK'nin "birşeyler yaptığı" şeklinde olmaktaydı. Oysa Marksizm-Leninizmle az çok tanışıklığı olan bir kişinin, böyle bir gerekçeden çok, Marksizm-Leninizmle olan yakınlık ya da uzaklık durumuna göre tavır belirlenmesini beklemesi doğaldı.
İdeolojisizliğin yarattığı bu sonuçlar, kaçınılmaz olarak, ideolojik-politik çizgilerin belirsizleşmesine, ideolojik-politik belirlemelerin ikincil hale getirilmesine neden olmuştur. Böylece bir sol örgütün yaptığı bir eylem, faaliyet ya da simgesel davranışlar, hemen diğer örgütler tarafından benimsenmektedir. Çünkü, pratikte bunların yeni yetişen genç kuşak arasında etkili olduğu görülmekte ve bu kesimleri kendi yanına çekebilmek için aynı biçim kullanılmaktadır. 1992'lere kadar, hemen tüm sol yayınlarda "silahlı gerilla" fotoğraflarının birbiri ardına yayınlanmaya başlaması, aynı gelişmenin bir ürünü olmuştur. Gerilla savaşıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan örgütlerin bile, fotoğraf çektirme düzeyinde de olsa kendilerine gerilla "şübeleri" açmaları öylesine uç noktalara kadar ulaşmıştır ki, pekçok samimi unsur bunların etkisinde kalarak tavır belirleyebilmişlerdir. Ve gelişmeler tümüyle "medyatik" olmaya, reklamcılığa yönelmiştir. (Bu konuya ilişkin olarak daha ayrıntılı bir değerlendirme Kurtuluş Cephesi' nin 30. sayısındaki "Kitle Gösterilerinde Görsellik Ya Da "Medyatik Olmak" yazısında bulunmaktadır.)
İdeolojisizleştirme, 1980 sonrasında ülkemizde ve dünyada emperyalizmin temel amaçlarından biri olduğu açık bir gerçektir. Böyle bir ortamda, ideolojiden kaçınma ya da ideolojik yaklaşımlardan uzak durma, sadece emperyalizme ve oligarşiye hizmet edeceği kesindir. Bugün ülkemiz solundaki en temel sorunlardan birisi de, örgütlerin kendi eylemlerine muhteva veren, nitelik sağlayan ideolojik-politik çizgilerini belirsizleştirmeleridir. Bu belirsizlik, oligarşinin her türlü propaganda aracını kullanarak yürüttüğü ideolojik saptırmalar karşısında, devrimci mücadelenin gelişimini engelleyeceği ve giderek yönünü saptıracağı bilinmek zorundadır. Marksist-Leninist ilkelere ve belirlemelere bağlı kalmanın "dogmatizm", "dinazorluk" olarak sunulduğu bir ortamda, Marksist-Leninist ilkelere ve belirlemelere bağlı olarak mücadele etmek elbette pek çok zorluklar içerecektir. Pratikte, bu zorluklar, pragmatik anlayışlara yatkın ve pragmatizmin etkisinde bulunan unsurların örgütlenmesinde çok daha fazla olacaktır. Öyleki, bilimsel olarak yanlışlığı kesin olarak kanıtlanabilen yöntemler, ideolojik-politik eleştirilerle etkisizleştirilemiyecektir. Çoğu durumda, bu pragmatik yöntemler ve faaliyetler, kendi içinde ve kendi kendine mantıki sonuçlarına kadar gitmesi ve yanlışlığının bu süreçte kendi kendine açığa çıkmasıyla etkisizleşebilmektedir. PKK pratiğinde açık bir biçimde görüldüğü gibi, böyle bir sonuç ortaya çıktığında da, geriye pek bir şey kalmamaktadır. Yeni yetişen devrimci kuşak, tüm ideolojik-politik bilinçlerini böyle bir ortamda edinmektedirler. Tümüyle örgütlerin kendi yayınlarından alınan bilgilere dayanan bu bilinç ile, örgütlerin çizgileri ile Marksist-Leninist ideolojinin pek fazla ilgisi olmadığını anlamaları bile olanaksız olmaktadır. Kendisine "sosyalist" ya da Marksist-Leninist diyen bir kişinin, kolaylıkla sosyalizmin "bir ütopya" olduğunu zannedebilmektedir. Salt A. Öcalan'ın konuşmalarını ve PKK yayınlarını izleyen bir kişinin, Eflatun'un Milatan önce eski Yunanda ortaya koyduğu "İnsanlık Cumhuriyeti" ile sınıfsız toplumun (komünist toplum) farkını kavrayamaması doğaldır. Hatta Eflatun'un "İnsanlık Cumhriyeti"nin köleci toplumun içindeki köle sahiplerine ilişkin bir ütopya olduğunu bile bilmesi olanaksızdır. Doğal olarak, böyle bir bilisizlik ortamında, küçük ve orta sermayenin çıkarlarıyla çakışan bir anlayış, kendileri için "Marksist-Leninist" bir anlayışın PKK tarafından "geliştirilmiş" hali olduğu sanılacaktır.
Bu koşullarda ne yapılmalıdır sorusunun cevabı açıktır. Birey olarak, her devrimci unsur, Marksist-Leninist teoriyi bilmeli ve kavramalıdır. Örgütler ise, kendi pratiklerinin teorisini bile yapacak olsalar, yine de kendi içinde bir bütünlük taşıyan görüşlerini ortaya koymalıdırlar.
[6*]
Elbette sorun bu gerçeği ifade etmekle bitmemektedir. Aklın yolu birdir. Ancak dünyayı ayrı yorumlayanların, değiştirme tarzları da ayrı olacaktır. DHKP-C'nin bugün için kendilerine ait ve kendilerini tanımlayan bir ideolojik-politik çizgiye sahip olmadıkları düşünülecek olursa, kendilerinin yapmaları gerekenin böyle bir çizgiye sahip olmak olduğu da açıktır. Ancak pragmatik kavrayışla oluşturulacak çizginin de eklektik bir teori ürünü olacağı da bilinmek zorundadır. Ve belki solun yakın geleceği eklektik teorilerin oluşturulmaya çalışıldığı bir döneme sahne olacaktır. DHKP-C, belirli bir devrimci teoriye sahip olmadan yürütülen faaliyetlerin kalıcı sonuçlar vermeyeceğini tesbit etmiş olması, THKP-C çizgisinden kopuşlarının yarattığı bir boşluğu belirlemekten öte geçmemektedir. Şimdi bu boşluğu doldurmak istemektedirler.
[7*]