KURTULUŞ CEPHESİ - Temmuz-Ağustos 1999
Solda
Yanıt Bekleyen Sorular!
"Devlet aslında bu yıllarda genelde olduğu gibi ciddi kabuk değiştiriyor. Özellikle Sovyetler'in çözülüşü, Körfez Savaşı sonrası Türkiye'yi yakından ilgilendiren gelişmeler, Kürt meselesine çözümü hayati kılıyor ve bunun yolu da, gerçekten gecikmiş temel ihtiyaç olan kapsamlı, bir demokratikleşmeden geçiyordu. PKK burada direndi. Kendini geliştirmeden ziyade aşırı tekrarlayarak direndi. Tek çareyi bunda görüyordu. Halbuki reel-sosyalizmin çözülüşünden, demokratik çözüm tarzını çıkarabilmeliydi. 'Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi'nin artık geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel-teknik değişmenin aslında 17'ci yüzyıldan beri gelişmenin ürünü olan ulus-devlet anlayışını çözdüğünü aynı sınırlar dahilinde demokrasiyi geliştirerek, sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu görmeliydi." (A. Öcalan, 81 sayfalık savunması) (abç)
"Biz PKK, TKP(ML), MLKP, TKP/ML, TDP, DHP, Devrimci Sol, TKP (Kıvılcım) devrim mücadelesini ilerletmek için, eylem birliğini gerçekleştirmenin heyecanı ve coşkusuyla, halkımızı selamlıyoruz...
Türkiye Cumhuriyeti devleti, halklarımıza karşı topyekün bir savaş sürdürmektedir. Buna karşı çıkmadan demokrat dahi olunamaz...
Varlığı reddedilen, imhaya maruz bırakılan Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin etmesi hakkıdır. Bu hakkı gaspeden TC'nin kendisine dayattığı boyunduruğa baş kaldırması meşrudur...
Anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist ilkeler eylem birliğimizin harcıdır...
Eylem birliğimiz MGK yedekli ve emperyalist Yeni Dünya Düzeni sözde solculuğunu reddeder. Demokrasi devrimsiz olamaz."
(BDG Platformu (*) Kuruluş Bildirgesi, 4 Haziran 1998)(abç)
(*) “Birleşik Devrimci Güçler Platformu yeni katılımla şu partilerden oluşuyor: Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Devrimci Halk Partisi (DHP), Türkiye Komünist Partisi (MarksistLeninist)-TKP(ML), Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP), Türkiye Devrim Partisi (TDP), Devrimci Sol (DS), Türkiye Komünist Partisi-Kıvılcım (TKP-K), Bolşevik Parti/Kuzey Kürdistan-Türkiye (BP/KK-T), Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi (DSİH) ve Betnahrin Yurtsever Devrimci Örgütü (BYDÖ)” (21 Mayıs 1999, Özgür Politika)
"Benim pratiğim yakınen incelenirse şu çok açık görülecektir; ve kitap dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi, anlamlı ve mümkün olan özgürlük ve bağımsızlık, bu yer Kürdistan da olsa, ancak Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırları içinde mümkündür. Bilimsel olarak da kanıtlamak zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan bitmiş, veya bir gücün kuklası, işbirlikçilerinin malikanesi olmaktan öteye gidemeyecek bir Kürdistan'dır. Ayrılmış bir Kürdistan halkın değil, yabancı ve işbirlikçilerinin olabilir ki bu da, ağırlıklı olarak hayalidir, ancak çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır." (A. Öcalan, 81 sayfalık savunması) (abç)
"TC rejiminin varolduğu hergün insanlık açısından bir kayıptır ve ona karşı anladığı dilden direnmek insanlık görevidir.
Halklarımıza Çağrımızdır;
Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerden işçiler, emekçiler, köylüler, aydınlar, kadınlar, gençler, çeşitli inançlardan halkımız; kardeşliğin, barışın, özgürlüğün ve bağımsızlığın tek yolu devrimdir. Bu sefilleşen düzene taraf olmayan bütün onurlu insanlar, siyasi iradeler yapabildiği kadarını yapabildiği yerde Birleşik Devrimci Güçler bayrağı altında birleştirmeye ve harekete geçmeye; damlaları nehirlere, nehirleri denizlere çevirmeye çağırıyoruz." (Birleşik Devrimci Güçler Platformu Bülteni Eylem, sayı: 1, Ekim 1998)(abç)
"Partimiz, Başkan Apo'nun partisidir. Başkan Apo'nun Partisi olduğunu her koşulda kanıtlayacaktır...
Bir kez daha vurguluyoruz: 15 Şubat bizim için intikam gerekçesi; bizim için zafer gerekçesidir. İntikamımızın gerçek anlamı da özgür, bağımsız bir Kürdistan yaratmaktır. Özgür halkların oluşturduğu Anadolu ve Kürdistan Halk Federasyonu'nu yaratmaktır. Dahası, yine özgür halkların oluşturduğu Ortadoğu Halklarının Federasyonu'nu yaratmaktır. Bizim intikamımız böyle alınacaktır...
Zafer, Başkan Apo ve Apocu Özgürlük Öğretisi öncülüğünde savaşan Kürdistan halkının olacaktır!.. 20 Şubat 1999"
(M. Can Yüce, Tam da Başkan Apo gibi savaşma zamanıdır!, Serxwebun, sayı: 206, Şubat 1999, s: 7)(abç)
"Birinci ve ikinci tezler, sorunun bir vatan ve devlet yaratma olmadığını, vatanda özgür yaşamla devletle demokratik birlik olduğunu, bunun için tarihsel ve siyasal ve anayasal zeminin açık olduğunu iyi niyetli ve cesur yaklaşımlar, asgari demokratik ölçüler içinde kurulduğunda varolduğu sanılan sorunların o kadar da ağır olmadığı, aşılacak cinste olduğunu ortaya koymuştur.
Bununla birlikte, dil yasağı ve kültürel özgürlüğün önündeki engeller sorunun en özgün yönüdür. Bu özgün yön üzerinde yoğunlaşamama, çok karmaşık bir durum yaratmıştır. Siyasal boyutla kültürel boyutun karışmasına, hatta isyanlara yol açabilmiştir... Anayasa Mahkemesi Başkanı dil, kültür, ve ifade özgürlüğü önündeki engellerden ve kaldırılması gerektiğinden açıkça bahsetmiştir.
Devlet bu konunun farkına varmış ve doksanlı yıllardan beri bazı adımlara izin vermiştir. Kürtçe yayın, dil yasağının kaldırılması, bir Kürt Enstitüsü'nün kurulması, folklor derneklerinin faaliyetleri önemli adımlardır. Daha da güvence verildiğinde ve eğitimle bu kurumlar geliştiğinde çözümün can alıcı özünde gelişmeler artacaktır. En önemli bir eksiklik okuma yazmadır. Bunu da aslında ciddi bir yasal engeli yoktur. İmkan ve eğitim hazırlığı sorunudur ki rahatlıkla üstesinden gelinebilir." (A. Öcalan, Demokratik Birlik Çözümü İçin Tezler, 81 sayfalık savunması)
"Kürt ulusal sorununu, 'etnik sorun', 'kültürel sorun' derekesine indirgeyerek, 'alt kimlik' kavramı çerçevesinde kalan bir burjuva 'çözümü' kapsayan ve başlıca hatları henüz netleşmemiş bir duruşu benimsemektedir yeni Kemalizm. Ki, hemen burada da yolu militarizmin açtığını görmek gerekir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, 'kamusal alana kaymamak koşuluyla, mahalli ve kültürel özelliklerin gelişmesine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır' diyordu. Yeni Kemalist eğilim kendini burada buluyor, buradan güç alıyor. Ama tarihsel bir pespektifi de geliştirmeye, M. Kemal'in Kürt ulusal sorununda cumhuriyet öncesi de denilebilecek işgale karşı savaş yıllarındaki Kürt egemen sınıflarıyla ittifak tavrıyla ilişkilenmeye çalışılıyor. Henüz belirginleşmemiş olsa da, Türk burjuva milliyetçiliği ile Kürt burjuva milliyetçiliği arasında, Türk ulusunun ayrıcalıklarını esas olarak koruyan bir işbirliği, bir ittifak arayışının temellerinin atılmaya çalışıldığına dikkat çekmek yanlış olmayacaktır." (Sınıf Pusulası, Mart-Nisan 1999, sayı: 1, s: 11-12) (abç)
A. Öcalan'ın tutsak edilerek Türkiye'ye getirilmesi ve arkasından İmralı adasında başlayan ve geçen ay sonuçlanan mahkemesi, ülkemizde bir dönemin sona erdiğini gösteren pekçok olgulara sahip olmasına karşın, ülkemiz solunda egemen olan oportünizm, hemen hiçbir şey olmamışcasına "yaşama" devam etmektedir.
A. Öcalan'ın İmralı duruşmaları sırasında sergilediği tutum ve savunmasında ortaya koyduklarının PKK'nin sürecini izleyen herkes için pek şaşırtıcı olmadığı da açıktır. Doğal olarak, oportünistlerin, böyle bir "doğal"lık karşısında hiçbir şey olmamışcasına davranmalarının da yadırganacak bir yönü olmadığı düşünülebilir. Ve hatta 1980 sonrasının kavrayışı ile, "onlar, onun düşüncesi, herkesin düşüncesine saygılıyız" bile denilebilecektir. Ve yine doğal olarak, böyle bir kavrayışa karşı, "demokrat" olduğumuzu sergilemek için bizlerde "bir şey" söylemeyebiliriz.
Örneğin, A. Öcalan'ın şu sözleri bizleri "demokratlık" ölçüsünde fazlaca ilgilendirmeyebilir:
"Lenin'in oldukça sosyalist yani gelişkin bir kişilik olduğu söylenebilir, tam istenilen düzeyde de olmasa." (A. Öcalan, Akt. Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek, s: 200, Nisan 1997)
Ve yine İmralı savunmasında ifade ettiği şu tümceler de "demokratik" bir tutumla bir yana bırakılabilir:
"Faşizmin, burjuva milliyetçiliğinin nefes aldırmaz totaliterizmiyle, işçi sınıfının aşırı eşitçiliğinin demokrasi yoksunluğu totaliterizminin başarısızlığı, bu çerçevenin dışına taşırılmış gerçeklikleriyle bağlantılıdır. 2000'li yılların zaferini kesinleştiren demokratik sistem, derinliğine ve tüm toplumlara yaygınlaşmasının önüne geçilemez gibi görünüyor. Buna karşı direnen kaybederken, başarıyla uygulayanın kazanacağı da aynı kesinliktedir...
Atatürk'te ne özel bir demokrasi karşıtlığı, ne de Kürt aleyhtarlığı söz konusudur. İlerlemeden yana ve beklentisi vardır... Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti etkilense bile ne Hitler'in Almanya'sı, ne Stalin'in Rusya'sı gibi, cumhuriyeti aşırı totaliter kılmak istemedi..." (A. Öcalan, 81 sayfalık savunması) (abç)
Amerikan emperyalizminin “demokrasi literatürü”nde, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki askeri darbeleriyle oluşturulan yönetimlerin “otoriterizm” ve sosyalist ülkelerdeki yönetimlerin “totoliterizm” olarak tanımlandığını bilmek de burada kişilerin “demokratlığı”na zarar vermeyecektir. Ve A. Öcalan’ın İmralı’da söylediği gibi, “Türkiye Cumhuriyeti istenilen düzeyde olmasa da demokratikleşmede epey mesafe aldığı” için, herkes düşüncesini özgürce söylemek durumundadır. Bundan birkaç yıl önce şöyle denilmiş olması da “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmelidir!
"Bu bir kara cehennem rejimidir yani... Türkiye'nin bazı Kemalist aydınları vardır. 'Şöyle rönesanstır' derler. Peki bu ne yani, bu hangi kara rejimde bu düzeye gelmiştir. Örneği yoktur ve en sivri uçtur. Hatta faşizmin babalığına soyunması da bu nedenledir bence. Faşizmin ilk (kapitalist faşizmin tabii) nüvesi burada gizli, Kemalizm'de gizlidir. Hitler'in Mussolini'nin Mustafa Kemal'e bizim öğretmenimizdir demesi, boşuna değildir.
Onun yaşadığı koşullar onu 1920'lerde dünya çapında faşizmin babası yapmıştır." (A. Öcalan, Akt. Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek, s: 112, Nisan 1997)
"Demokratlık" adına, yukarda aktardığımız sözlerin "bir düşünce" olarak nasıl açıklanırsa açıklansın, birbiriyle çelişen ve birbirini dışlayan yanları bir yana bırakılamayacak kadar açıktır. İster BDG adı altında PKK ile ittifak içinde bulunanlar, ister değişik dönemlerde benzer ittifak yapanlar, bu çelişen ve birbirini dışlayan açıklamalar karşısında kendi konumlarını ve tutumlarını açıkça ortaya koymak zorundadırlar. Öyleki yıllar önce ortaya konulmuş şu belirlemelere karşı akla gelebilecek her türden suçlamayı, karalamayı yapanlar bir kez daha düşünmek ve karar vermek zorundadırlar:
"Mihri Belli'ye göre, Türkiye'deki milli meselenin her zaman ve her şart altında tek bir çözüm yolu vardır; Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek formül vardır; o da, meseleyi şartlar ne olursa olsun, misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir.
Oysa bu görüş, temelden yanlış ve anti-sosyalist bir görüştür. Bilindiği gibi, devrimci proletarya milli meseleyi ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında ele alır. Biz, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında diyoruz ki: 'Her şart altında, her zaman meseleyi misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır' diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri, her iki tarafın burjuva ve küçük-burjuva milliyetçi unsurlarıdır." (ASD'ye Açık Mektup, Ocak 1971)
Yıllar önce yapılmış bu belirlemeleri "kemalistlik"le suçlayanlar, yıllar sonra İmralı'da söylenen şu sözlerin karşısında açık bir tutum almak zorundadırlar:
"Türkiye'yi Misak-ı Milli olarak başta ortak bir vatan olarak kabul, hem Kürtler hem Türkler için bir ulusal yemin olarak kabul edilir. Tamamı uygulanmasa da mevcut sınırlar yeminli vatan parçasıdır. Belgelidir. İnkara gelmez." (A. Öcalan, 81 sayfalık savunması)
A. Öcalan'ın Misak-ı Milli konusunda THKP-C ile Mihri Belli arasındaki tartışmaya ilişkin olarak birkaç yıl önce söylediklerini de anımsatalım:
"Türkiye devrimci hareketinin içindeydim. Şüphesiz Kürt sorunu benim için yakıcıydı. Hatta Mahir'in İstanbul Teknik Üniversitesi'nde Sinan Kazım Özüdoğru ve Yusuf Küpeli'yle birlikte 'şovenizme ve modern revizyonizme karşı biz bir kopuş yürüteceğiz' dedi. Şimdi de değerli bir abimiz olan Mihri Belli'ye karşı böyle bir polemikleri vardı. Ben o zaman onların tavrını çok yiğitçe (ki, bütün anfide bine yakın genç vardı) buldum. Orada onlara karşı bu cesaretli tavrı sergilediler. Çıktılar, anfiye bir daha girdiler. Hatta birkaç kez tabanca mermisi patladı. Ama sonuna kadar tavırlarını koydular. Halen kulağımda yankılandığı kadarıyla en önemli bir çelişki de Kürt sorunuydu. 'Kemalizm' in etkisinden kurtularak bu soruna sonuna kadar doğru yaklaşım göstereceğiz'.
Bu beni etkiledi."
(A. Öcalan, Akt. Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek, s: 72, Nisan 1997)
Burada A. Öcalan'ı "etkileyen" "Mahir"lerle Mihri Belli arasındaki Kürt sorunu konusundaki tartışmayı da anımsatmak gerekmektedir:
"Toplantıda [29-30 Ekim 1970 günü yapılan toplantı] Kürt meselesini de tam bir şovenist, bir küçük-burjuva milliyetçisi gibi ele almıştır Mihri Belli. 'Türkiye'de aşağı-yukarı dört milyon Kürt yaşıyor. Bu Kürt topluluğu ile, Türklerin kardeşliği tarihin sınavından geçmiştir. 19. Yüzyıla kadar, Kürtler Osmanlı İmparatorluğunun doğu sınırlarını korudular (altını biz çizdik)... 1880'den 1925 Şeyh Said isyanına kadar sözü edilecek bir Kürt isyanı olmadı. O dönem, Osmanlı imparatorluğunun dağıldığı, bölündüğü dönemdir. Milli toplulukların hemen hepsi isyan etti. Ermenisi, Rumu, Bulgarı, Arabı. Ama Kürtler isyan etmediler o çöküş döneminde (altını biz çizdik).' Bu lafları edenin Mihri Belli olduğunu bilmesen, Osmanlı Hanedanının son şehzadesinin konuştuğunu zannedersin. Daha milli şuurun uyanmadığı bir dönemde Kürtlerin feodal beylerin emrinde Osmanlı İmparatorluğunun doğu sınırlarını korumasını; feodal beylerin baskısı altında uluslaşamamış iki halkın aynı sınırlar içinde yaşamasını, Birinci Dünya Savaşında iki halkın bilinçsizce emperyalist güçlerden birinin ve yerli hakim sınıfların kontrolünde omuz omuza cepheye sürülmelerini övgüye değer birşeymiş sanki iki halk hep ortak menfaatleri için savaşmışlar ve bu yüzden aralarında geleneksel bu dostluk doğmuş gibi göstermeye çalışmaktadır Mihri Belli. Artık işin bu kadarına da ne demeli, 'deli saçması' mı demeli bilemiyoruz? Ve Bay Mihri Belli devam ediyor. 'Ve proleter devrimcileri, bütün milli davaların savunucusu oldukları gibi, Türkiye'nin toprak bütünlüğünün de en tutarlı savunucularıdırlar. Ve Türkiye' nin toprak bütünlüğü bu 1970 yılında bir tek şekilde savunulabilir: Kürt halkına eşit haklar tanımakla, onun varlığını tanımakla, bu halka ana dilini konuşma hakkını tanımakla ve bu halkın gönül rızasıyla Türkiye'de kardeş Türk halkıyla birlikte yaşamayı istemesini sağlamakla, biz meseleyi böyle koymaktayız.' Arkasından hemen bilimsel sosyalizmin de meseleyi böyle koyduğunu (!) ilave ediveriyor! Aslında her zaman olduğu gibi Mihri Belli, sosyalistlere değil, küçük-burjuva radikallerine hitab etmektedir burada da. Onlara, 'sakın bizim hakkımızda yanılmayın, bizler enternasyonalist değil, gerçek milliyetçileriz. Siz bize dokunmayın, biz de sizin gerinizden emekleyerek gelelim, sizlere omuz verelim. Bu arada sakın ha sizden öncekilerin yaptığı gibi yanılıp da Kürtler üzerinde asimilasyon politikası falan da uygulamaya kalkmayın. Akıllılık edip onlara kendi dillerini konuşma ve kültürlerini geliştirme hakkını lütfederseniz milli sınırları daha iyi koruyabilirsiniz!' diyor. Marksist-leninistlerin bütün meselelere halkların gerçek mutluluğunu, gerçek barışı sağlayacak olan sosyalist hareketi güçlendirme açısından bakacaklarını ve milli meseleye de bu açıdan bakmak gerektiğini; şartlara göre ayrılmak, bölgesel özerklik, federasyon haklarının savunulacağını veya sadece asimilasyon politikasına karşı çıkılacağını unutuyor! Aslında bir küçük-burjuva radikalinden pek farklı olmayan bu kerameti kendinde kişiyi sanki marksist-leninistmiş gibi eleştirmeye kalkmak da biraz tuhaf oluyor!" (1965-71 Türkiye'de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç)
İşte A. Öcalan'ı yıllar önce "etkileyen" tartışma özetle böyledir. Ve bugüne gelindiğinde, İmralı'da söylenenlere bakıldığında, kimin daha çok "etkilediği" açıkça görülmektedir.
Ancak, sorular bunlarla sınırlı değildir.
Tarih konusunda en az bilgisi olan birinin de bileceği gibi, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının 1920'de Osmanlı İmparatorluğunun asgari sınırlarını belirleyen Misak-ı Milli'si, yani milli andı, 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan BMM'nde de kabul edilmiş bir "yemin"dir. 1925 yılında İngiltere ile yapılan Ankara Anlaşması sonucunda, Misak-ı Milli, içerdiği Musul ve Kerkük bölgesi dışında kalan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ifade eden bir belirleme olmuştur.
Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığı koşullarında ortaya çıkan Türki Cumhuriyetlerle birlikte "Adriyatik'ten Çin Denizi'ne kadar Türk dünyası" tezi, Körfez Savaşı sonrasında Musul ve Kerkük bölgesini de kapsayan bir boyuta ulaştırılmaya çalışılmıştır. T. Özal'ın ifade ettiği ve kendisini "2. Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan küçük ve orta ticaret ve sanayi sermayesinin bir bölümü tarafından savunulan bu tez, "bölgenin en büyük gücü" olan Türkiye'nin "kendi kabuğundan çıkarak", bu Türk dünyası boyunca yayılması istemine denk düşmüştür. Dönemsel olarak ANAP ve DYP içinde siyasal ilişkiler sürdüren bu küçük ve orta ticaret ve sanayi sermayesi, bugün MHP çevresinde toplanmış durumdadır.
Kimilerince "alt-emperyalizm olma isteği" olarak adlandırabilecekleri bu tez, Türkiye'nin yayılmacı ve sömürgeci bir dış politika izlemesi gereğine dayanmaktadır. Amerikan emperyalizminin Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığının ilk yıllarında ortaya çıkan boşluklar nedeniyle Türkiye'ye bu yönde hareket olanağı sağlamak zorunda kalması da, bu tez sahiplerini umutlandırmıştır. Gerçekleşmesi olanaksız olan bu tez, "Turan" düşlerinin yeniden güncelleşmesini de beraberinde getirmiştir.
Gerçekleşmesi olanaksızdır, çünkü, Amerikan emperyalizminin Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığı koşullarında ortaya çıkan yeni pazarlara ilişkin olarak belirlenmiş bir politikası ve hazırlığının mevcut olmadığı koşullarda, zaman kazanmak amacıyla Türkiye'yi yönlendirdiği bir dönem geçilmiştir. Bugün Azerbaycan-Ermenistan sorunu da dahil olmak üzere, bu alandaki her sorun doğrudan emperyalizmin denetimi altında ele alınmaya başlanmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'nin zaman kazanmak için kullanıldığı dönem sona ermiştir ve artık Türkiye'nin devreden çıkartılması aşaması başlamıştır.
İkinci olarak, bu tezin, "alt-emperyalizm" çerçevesinde gerçekleşmesi olanaksızdır. Çünkü "alt-emperyalizm", "bir ülkenin belli bir bölgede emperyalizm adına ekonomik sızma, denetim ve müdahele görevini yüklenmesidir". (THKP-C/HDÖ: Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I, s: 95) Bir başka deyişle, "gizli işgalin bölgesel uygulaması"dır. Bu nedenden dolayı, tez, "alt-emperyalizm" uygulamasıyla görüntüsel bir ilişkiye sahiptir.
Ve şöyle söylenebilmektedir:
"Bu birlikte vatanın, daha bağımsız cumhuriyetin daha güçlü olacağına kuşkumuz yoktur. Bu sorunu çözmüş cumhuriyetin tarihe yaraşır bir önderliği Ortadoğu'dan Balkanlara, Kafkasya'dan Orta Asya'ya taşıyacağına da inancımız tamdır." (A. Öcalan'ın mahkemeye verdiği 31 Mayıs tarihli dilekçesi)
Yanıt bekleyen sorular olarak ortaya koyduklarımız, soruların belli başlılarını içermektedir. Küçük-burjuva aydınlarının bu sorular karşısındaki tutumları, hiç şüphesiz, ulusal sorunun yaratmış olduğu çatışma ortamının getirmiş olduğu "gerilim"le belirlenmektedir. Lenin'in deyişiyle, "demokratik kurumlar getirmekte umutsuzluğa kapılan ve bir dizi ('kültürel') sorunda her ulusun proletaryasıyla burjuvazisini yapay olarak birbirinden ayrı tutarak, burjuvazinin ulusal kavgalarından kurtulmaya çalışan kişilerin oportünist düşünden başka bir şey" olmayacaktır.
Ancak kendilerini "marksist-leninist" olarak ya da "marksist-leninist-maoist" olarak tanımlayanlar, kaçınılmaz olarak, bu sorular karşısında kendi ideolojik belirlemelerini ve buna uygun politik tutumlarını ortaya koymak zorundadırlar. Bu zorunluluk, herhangi bir taktik sorunla ilgili bir zorunluluk değildir. İdeolojik ve politik olarak ülkemiz devriminin geleceğini belirleyecek nitelikte sorular gündemdedir. Yetişen yeni devrimci kuşak, bu konulardaki kesin belirlemelerle biçimlenecektir. Bu sorularda ortaya konulacak belirsizlikler, tutarsızlıklar, doğrudan Marksizm-Leninizmin çarpıtılması sonucunu doğuracaktır. Ve daha da ötesi, bu konuda tutum belirlemeyenler, örgütsel olarak oportünizmin ve şovenizmin batağına batmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır.
Öyle ki şu belirlemeleri yapanlar için gelişmeler çok daha yaşamsaldır:
"Örgütsel düzeyin geriliği, kadrosal birikimin aşırı zayıflığı, ciddi bir yeraltı hiyerarşisine sahip olmamak ve çoğunlukla İstanbul'a sıkışmışlıkla karakterize olan, daha çok bir dergi çevresi gerçekliği içinde bulunan ve de kendi güçleriyle bağımsız bir kitle eylemi örgütlemeyi başaramayan bu zayıf, fakat eldeki güçleriyle kesintisiz politik faaliyette ısrar eden dergi çevreleri '98'de asıl olarak daralma yaşamışlardır...
En önemli sorun 'belli başlı' parti ve örgütlerin hiçbirinin '98 yılında sınıf mücadelesinin gerektirdiği politik faaliyet ve eylem düzeyini yakalayamamış, devrimin o süreçteki ihtiyaçlarını yanıtlama pratiği sergileyememiş oluşudur...
En sıkı illegal örgütlülüğün ve 'profesyonel devrimciler örgütü'nün olmazsa olmazlığı şartlarında, bir başka ifadeyle sömürgeci faşizm altında bir gazete çevresi haline gelişin engellenememesi, dahası buna dönemsel bir gerçek olarak boyun eğilişi, fiilen legalleşmiş örgütlerden 'daha sonra' sağlam bir gizli yapı kurulacağı avuntularının adeta teorileştirilmesi (buna yanlışların, hastalıkların, geriliklerin teorileştirilmesi de diyebiliriz), sürece uygun bir örgütsel ve politik çizgi geliştirmeye elbette imkan vermemiştir ve veremeyecektir. Yaşamsal bir önem taşıyan devrimci çalışma ve eylemin sürekliliğinin böyle bir yoldan asla güvencelenemeyeceği bir sır değildir." (Sınıf Pusulası, Mart-Nisan 1999, sayı: 1, s: 21) (abç)
Kendilerinde "belli başlı devrimci parti ve örgütler" ayrımı yapma yetisi gören, "eldeki güçleriyle kesintisiz bir politik faaliyette ısrar eden dar gruplar"ın ölçüsüne sahip olduğunu düşünen bu yazının sahipleri, A. Öcalan'ın şu belirlemeleri karşısında tavırlarını ortaya koymak zorundadırlar:
"Başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgüt barışla birlikte normal siyasal ve yasal sürece kendini uyarlamalıdır.
Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkması, yıllardır yasadışı konumda olan birçok örgütü, demokratik ortamla bütünleşmeye itecektir. Özellikle çıkarılacak bir af ve yasal, siyasal çalışmanın önü açık tutulduğunda, demokratikleşmenin daha da kökleşmesine yol açacaktır. Doksanlı yıllarda örgütsel özgürlük ilerleme sağlamıştır. Genel siyasal ortamı, gergin tutmanın anlamsızlığını, son seçim süreçleri ortaya koymuş, toplumun demokratik normalleşme isteği ve tekrar değil, şiddetle çözümlemeyen parti ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Kısır yolda inat edenler terk edilmektedir. Bu hem sağ, merkez ve tüm sol örgütler için geçerlidir. Klasik ve fazla demokratik değeri olmayan siyasal çalışma dönemi geride kalmıştır. Bu sol için daha da geçerlidir. Kendini yenileme ve yasallaşma, bununla birlikte toplumun önündeki sorunlara gerçekçi demokratik çözüm projelerini koymakla ortaya çıkma, bunun için kapsamlı ittifakları gerçekleştirme, gelişmenin iktidarlaşması için kaçınılmaz gereğidir. Klasik söylem, örgüt ve kadro anlayışları toplumun gündemini yakalayamaz...
Bu çerçeve PKK için de geçerlidir. Yetmişlerin klasik sağ-sol, faşizm, sosyalizm ve ulusal sorun kavramlarıyla yazılan program, örgüt biçimleri ve eylem anlayışı, aslında doksanlarda masaya yatırılmalı ve dönüşme tedbirleri alınmalıydı. Türkiye genelinde bir demokratikleşmeyle, bölge toplumunun feodal ağırlıklı toplumsal yapısı için daha özgül bir program, özellikle dil, kültür özgürlüklü derinliğine bir demokrasi programı, bunun barışçıl siyasal örgüt yapısı, silahlı mücadele yerine siyasal çalışmanın yasal biçimlerini ortaya koymalıydı." (A. Öcalan, Demokratik Birlik Çözümü İçin Tezler, 81 sayfalık savunması) (abç)
A. Öcalan'ın 1990 yılından itibaren Türkiye oligarşisine gönderdiği her mesajda ifade edilen sözler bir kez daha yinelenmiştir: Eğer bizimle anlaşırsanız, Türkiye'deki her türlü silahlı ve illegal faaliyeti sona erdiririz.
Yıllarca A. Öcalan'ın oligarşiye gönderdiği bu mesajlar karşısında sessiz kalanların, dolaylı olarak bunu kabul edeceklerini de kabul etmiş olmaları bir yana bırakılacak olursa, İmralı savunmasında söylenen bu son söz karşısında açık beyanda bulunmak zorundadırlar. Daha dün (Eylül 1998) PKK ateş-kes ilan ettiğinde, bunun kendileri için de geçerli olup olmadığı konusunda hiçbir şey söylemeyenler, bugün aynı kolaycılığa sahip değillerdir.
"Yıllarca yasadışı konumda olan birçok örgüt" kapsamına girip girmediklerini, "çıkarılacak bir af yasası" ile "yasal siyasal çalışmaya" girip girmeyeceklerini açıklamak zorundadırlar.
Özellikle kendilerini PKK'yle birlikte "Birleşik Devrimci Güçler Platformu" içinde birleştirenler, A. Öcalan'ın bu açık beyanları karşısında tutumlarını açıklamak zorundadırlar.
A. Öcalan'ın belirttiği koşulları kabul edip etmediklerini, bu koşullar ortaya çıktığında "silahlı mücadele yerine siyasal çalışmanın yasal biçimleri"ne geçip geçmeyeceklerini açıklamak zorundadırlar.
Bu stratejik nitelikteki sorular yanında, örgütlenme konusunda ortaya çıkan sorular da aynı kesimler tarafından yanıtlanmak zorundadır. "Devrimci, dediğini yapan, yaptığını savunan kişidir" belirlemesini dillerinden düşürmeyenler, A. Öcalan'ın İmralı duruşmaları boyunca sergilediği tutumu, bu belirlemeyle bağlantılı olarak değerlendirmek zorundadırlar.
Kendilerini en keskin Stalin "savunucusu" ilan edenlerin, A. Öcalan'ın Stalin'i Hitler'le aynı kefeye koyması ve "totaliter" ilan etmesi karşısında sessiz kalamazlar.
"Adriyatik'ten Çin Denizi'e kadar Türk yurdu" söyleminin, Türk milliyetçiliğinin yayılmacılığının en açık ifadesi olarak kabul eden herkes, A. Öcalan'ın ve PKK Başkanlık Konseyi üyelerinin açıklamaları karşısında tavırlarını ortaya koymak zorundadırlar. Türklerin ve Kürtlerin bir araya gelerek, Osmanlı İmparatorluğu'nun "yaptığını" yaparak, yayılmacı ve sömürgeci bir devlet istemi karşısında sessiz kalmak, hertürlü yayılmacılığa, sömürüye, baskıya ve ulusların ezilmesine karşı sessiz kalmakla eşdeğer olduğu açıktır. Ezilen ulus milliyetçiliğinin zaman zaman saldırgan milliyetçiliğe dönüşümünün bu yeni olguları karşısında alınacak her tutum, aynı zamanda Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı konusundaki tutumla çakışmak durumundadır.
"Şunu herkesin bilmesi gerekiyor; biz ABD'nin Kürdistan'da, bölgede kendisine göre istikrar yaratmasına bir şey demiyoruz. Kendi çıkarlarına göre düzenleme yapabilir." (PKK Başkanlık Konseyi üyesi Cemil Bayık, 20 Haziran 1999, Özgür Politika)
"Şimdi 21. Yüzyıla girerken Türkiye'nin önünde 16. Yüzyılda olduğu gibi bir sorun var. İlerlemeyi sağlayabilmek için kendisini güçlü kılacak ilişki ve ittifaklara ihtiyacı var. ...
Türkiye devletinin Kürdistan ile çelişki, çatışma ve savaş içerisinde olması kesinlikle böyle bir yönelimi için engeldir. ...
Eğer Osmanlı yöneticilerinin yaptığına benzer biçimde tarihten ders çıkarırsa, güncel duruma uyarlamış politikalar üretebilir. Kürtlerle çözümü, anlaşmayı esas alırsa, Kürt ulusunun gücünü arkasına alır ve onun desteği ile birleşirse Doğu'ya ve Güney'e yönelik açılımını yürütebilir." (PKK Başkanlık Konseyi üyesi Duran Kalkan, 23-24 Nisan 1999, Özgür Politika)
Tüm bu sorular karşısında yine de "geleneksel" tutumlarını sürdürenler elbette olacaktır. Onlara son olarak Lenin'in ezilen ulus burjuvazisinin niteliğine ilişkin şu sözlerini anımsatmak istiyoruz:
"Uluslara yapılan her baskı, geniş halk yığınlarının direncini davet eder; ulus olarak baskı altında kalan halkın direnci, her zaman, ulusal ayaklanma eğilimi gösterir. Ezilen ulus burjuvazisinin (hele hele Avusturya ve Rusya'da) bir yandan pratikte, kendi halkından gizli olarak ve ona karşı, ezen ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalara girerken, bir yandan da ulusal ayaklanmadan söz etmesi hiçte seyrek görülen bir şey değildir." (Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 73-74) (abç)