KURTULUŞ CEPHESİ - Temmuz-Ağustos 1999
PKK'de Çözülme, Uzlaşma ve
Güce Tapma Felsefesi
1970'li yılların sonlarına doğru kuruluşu ilan edilen ve bu ilanında Marksist-Leninist olduğunu belirten, "Türk sömürgeciliğine" karşı Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını "Bağımsız ve Birleşik Kürdistan" olarak kullanacağını açıklayan, Türkiye Kürdistan'ının "sömürge" olduğu tesbiti yapan, "Bağımsız ve Birleşik Kürdistan"ı kurarak sosyalizme geçmeyi savunan ve tüm bunları gerçekleştirebilmek için de ulusal temelde ayrı bir örgütlenmenin gerekliliğini baştan ilan eden PKK, 12 Eylül askeri darbesinden sonraki dönemde, Ağustos 1984'de Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla kır gerilla savaşına resmen başlamış, beş-altı yıl içinde belli bir gelişim göstermiş ve 1990'da "ordulaşma"dan, "kurtarılmış bölgeler kurmaktan" ve "halk savaşının stratejik denge aşamasında olunduğu"ndan sözetmeye başlamıştı.
Fakat 1993 yılından itibaren PKK, gittikçe güç yitirmeye, gerilemeye başlamış ve ilk kez Mart 1993'de, daha sonra 1995'de ve son olarak da 1 Eylül 1998'de ateş-kes ilan etmiş, "uzlaşma"dan, "diplomasi"den, "siyasallaşmak"tan sözeder olmuştu. Ve buna paralel olarak bir dizi "dönüşüm", "değişim" gündeme gelmeye başladı. PKK'nin ambleminde baştan beri var olan "orak-çekiç"in 1995 başında kaldırılmasıyla, bu "dönüşüm" ve "değişim" belirgin bir hal almıştı.
Bu gelişme karşısında Kurtuluş Cephesi' nin Mart-Nisan 1995 tarihli 24. sayısında şunları yazmıştık:
"Evet, sizler, kendinizi işçi-köylü ittifakının bir simgesi olan ve devrimin temel gücünü ifade eden çekiç-orak yerine, 'aydınlığın simgesi meşale'yi koyabilirsiniz. Hatta, kendinizi bir sınıf partisi değil, 'insanlık hareketi' partisi olarak da tanımlayabilirsiniz. Biraz daha ileri giderek, artık sınıf mücadelesinin öneminin kalmadığı, sınıf ideolojilerinin 'çağdışı' olduğunu da söyleyebilirsiniz. Ama bunları yapmakla kendinizi burjuvazinin yanına savurduğunuzu da bilmek zorundasınız.
Şu kesinkes bilinmek zorundadır: Çekiç-orak simgesi, hiçbir zaman revizyonizmin ya da 'reel sosyalizmin' simgesi olmamıştır. Çekiç-orak, her zaman işçi sınıfının köylülükle birlikteki mücadelesinin simgesi olmuştur ve bu mücadele yüzyılımıza damgasını vurmuştur. Bu tarihsel gerçekleri değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.
Ve artık, tüm gerçekliği ile PKK kendisini proletarya saflarından çıkarmıştır. Ezilen bir ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması yine de proletaryanın devrimci mücadelesi tarafından desteklenilecektir. Ama PKK ile Marksizm-Leninizm kapsamında ve bağlamında tartışılacak birşey kalmamıştır. Artık Kürt ulusal hareketine egemen olan orta ve küçük-burjuvazinin proletarya ideolojisi tarafından eleştirisi gündemdedir."
Aradan geçen zaman ve İmralı duruşmalarının da gösterdiği gibi, PKK, Marksizm-Leninizmle olan her türlü ilişkisini özenle keserken, kendisini "yeni bir sol parti" gibi sunma eğilimini de, "taktik"lere göre ve "karşı tarafı köşeye sıkıştırma" durumlarına bağlı olarak (ki bunun adı, "geniş ittifaklar politikası" olmaktadır) zaman zaman ön plana çıkarttığı da olmuştur. Bu öne çıkartışa paralel olarak, PKK'nin yayınlarında "sol", "sosyalizm" gibi sözcüklerin bolca yer alması gelenek haline gelmiştir. Bundaki amaç, PKK'nin, "kimilerinin iddia ettiği gibi", Marksizm-Leninizmden kopmadığı, tersine onu "derinleştirdiği" görünümü vermek olmaktadır. Bu yolla, özellikle Batı-Avrupa solunun desteğinin devam ettirilmesi sağlanmış olacağı gibi, "Türk solu"yla ittifaklar kurmak da olanaklı olacaktır. Batı-Avrupa solunun bireysel planda PKK'ye verdiği destek, çeşitli AB platformlarında "diplomasi" yapabilmek için zorunlu olduğu gibi, "Türk solu"yla yapılacak ittifaklar da, Türkiye oligarşisiyle pazarlık yapmak için gerekli olmaktadır. Bir başka deyişle, PKK'nin "Türk solu" ile yaptığı ittifaklar, Türkiye oligarşisine, "benimle anlaşırsan, her türlü illegal ve silahlı faaliyeti durdururum" mesajı için zorunludur.
Ancak, tüm "akıllı politika yapma"ya rağmen, PKK'nin emperyalist ülkelerle girdiği gizli ilişkiler ve ulu-orta söylenmiş anti-marksist sözler, kaçınılmaz olarak ülkemiz solunda, özellikle yeni yetişen devrimci kuşak arasında çeşitli "şüpheler", "kaygılar" yaratmaya başlamıştır. İşte böyle bir gelişme karşısında, PKK'deki "değişime güvenmeyen", buna şüpheyle bakanların "güvenini kazanmak" için ve daha da önemlisi Kürt kitlesini bu "değişime" hazırlamak için, bol sol terminolojili yayınlar sıkça gündeme gelmiştir. Bu tür yayınlar, A. Öcalan'ın "tarihi Roma seferi" ile birlikte yeniden bir "canlanma" göstermiştir.
Kasım 1999 tarihli Serxwebûn'un 203. sayısında A. Öcalan'ın İtalya'ya gidişi, "PKK yürüyüşü zafer yürüyüşüdür, sosyalizm yürüyüşüdür!" başlıkları, PKK'nin kurucularından Duran Kalkan'la yapılan "sosyalizm üzerine röportaj" tamamlanırken, bu "canlanma"nın içerdiği tüm anti-marksist kavrayışların ortaya konulduğu "değişim"in açık bir ifadesi olmuştur:
Şöyle diyor Duran Kalkan:
"Parti de sosyalist sistemi çok iyi anlayıp benimsedi, adım adım değiştirerek ilerlemek istedi, istiyor. Parti'nin temel bir yaklaşımı bu zaten. Şimdiki yönelim bunu daha iyi gösteriyor. Bu konuda bazıları güvenmiyor, böyle bir aldatma olarak değerlendiriyor. Tabii doğru değil; onların zayıflıklarından ileri geliyor, böyle eskisi kadar endişeli olmaları. Halbuki kendi anlayışının gereği olarak parti buna yöneldi, bu anlayıştadır ve bu temelde yürümek istiyor. Kuşkusuz bu değişim partinin özüdür, esasıdır. Değişim yaratmak istiyor. Fakat bunu yerinde, zamanında, uygun yöntemlerle gerçekleştirmek de partinin temel bir yaklaşımı oluyor. Bu temelde yürütüyor." [1*]
Ve herkesin de bileceği gibi, PKK'nin, "zamanında, uygun yöntemlerle" bugüne kadar gerçekleştirdiği değişimler, örgütün Marksist-Leninist olduğu belirlemesinin kaldırılması, amblemindeki orak-çekicin çıkartılması, sosyalizm amacından vazgeçilmesi, emperyalizme ve "Türk sömürgeciliğine" karşı savaştan vazgeçilmesi, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bir yana bırakılması ve nihayet bağımsız ve birleşik Kürdistan devleti kurmaktan vazgeçilmesi olarak özetlenebilir.
Şüphesiz, bu değişimleri ülkemiz solundan da, küçük-burjuva demokratları arasından da "gerekli" ve "akılcı" bulanlar olmuştur. Ve hatta, "PKK, zaten Marksist-Leninist değildi, ulusal ve milliyetçi bir hareketti; böyle yapmakla, özüne dönüyor, böylesi daha iyi değil mi?" diyenler de olmuştur.
Marksizm-Leninizmin ABC'sinden biraz haberdar olan hemen herkesin bileceği gibi, "durum" hiç de böyle değildir.
Yapılmak istenen, ulusal bir hareket olarak PKK'nin kendine komünist ya da sosyalist bir görünüm vermekten vazgeçme çabası değildir sadece. Yapılmak istenen, aynı zamanda, Kürt sorununu emperyalist sistem içinde, emperyalizmle uzlaşarak çözmek çabasıdır. Bunu sağlayabilmesi için de, emperyalistlerin istediği gibi, kendi "geçmişinden" kurtulması, bu "geçmişi" reddetmesi ve "doğru olmadığını" ortaya koyması gerekmektedir. PKK'deki son dönemlerin sosyalizm söylemi, bu çerçevede ortaya çıkmaktadır.
Bu yöntem, düşme tehlikesi gösteren bir balonun içindekilerin, kendileri için fazlalık olan ağırlıklardan kurtulma yöntemidir ve dünya tarihi kadar eski bir yöntemdir. Moda deyimle söylersek, bu "global" bir yöntemdir; SBKP revizyonistlerinden, Latin-Amerika'nın pekçok devrim kaçkınlarına kadar pekçok yerde uygulanmış bir yöntemdir.
Sosyalizmin dünya çapında güç kazandığı dönemlerde kendilerini sola atan küçük-burjuva aydınlarının devrim mücadelelerinin gerilediği dönemlerde sıkça kullandığı bu yöntem, sadece Marksizm-Leninizmin terkedilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda her türlü devrimci terminoloji ve Marksist-Leninist kavram da hızla terkedilir. Geçmişte belli bir düzeyi olan teorik yazılar giderek yüzeyselleşir, günlük konuşma diliyle ifade edilen ve ne denilmek istendiği yer yer anlaşılamayan metinler haline dönüşür. Bu yazılarda, geçmişin reddedildiğine ilişkin yapılan "yeminler" ile "sosyalizmin hazinesine" ne denli katkılar yapıldığından söz eden övünmeler yan yana görülür.
İdeolojisizleşmenin bir yansıması olan ve ideolojisizleşmeden beslenen bu yönelim ve söylem, dinsel söylemlerle de birleşerek, "vicdan"lara hitap eder. Biraz daha "derin" entellektüel birikime sahip olanları ise, 1905 Rus devriminin yenilgisinden sonra ortaya çıkan ampiryokritisistler gibi, "tanrıyı" keşfederler.
Lenin, "Materyalizm ve Ampiryokritisizm" adlı yapıtının önsözünde, "20. yüzyıldaki" gelişmelerin "Engels'in diyalektiğini çürüttüğünü" iddia edenleri şöyle tanımlıyor:
"Bütün bu sözde en modern öğretilere dayanarak, diyalektik materyalizm yıkıcılarımız, pervasızca, işi, doğrudan inancılığa (fideisme) vardırıyorlar: buna karşılık Marks ve Engels'e karşı tutumlarını açık bir şekilde belirlemek sözkonusu olduğunda, bütün cesaretlerini ve kendi inançlarına karşı bütün saygılarını yitiriyorlar. Gerçekte, diyalektik materyalizmden, yani marksizmden tam bir ayrılma; lafta, sadece sonu gelmez kaçamaklar, kurnazlıklar, sorunun özünden kaçma çabaları, kendi gerilemelerini maskeleme, genel olarak materyalizm yerine bir çeşit materyalizm koyma, kısaca Marks ve Engels'in sayısız materyalist tezlerinin doğrudan tahlillerini yapmayı kararlı bir şekilde reddetme. Bir marksistin çok doğru olarak nitelendirdiği gibi, gerçek bir 'diz çökerek isyan'dır. Bu, tipik bir felsefi revizyonizmdir, çünkü, marksizmin temel görüşlerinden uzaklaşarak ve terkettikleri fikirlerle açık sözlülük, dürüstlük, kararlılık ve açıklıkla 'hesaplarını kesmede' yeteneksiz ve aşırı korkaklık göstererek kötü bir ün kazanan sadece revizyonistlerdir." [2*]
"Klasikleri fazla okumayan", "Eflatun gibi bir metod, diyalog yöntemi" uygulayan A. Öcalan, "insanla uğraşmayı temel almış" ve bu çerçevede "kişilik çözümlemeleri" yapan bir yönelim ve yöntem sahibidir. Gerçekte ise, yarı-feodal ilişkiler içinde bulunan, yeni-sömürgecilik yöntemleriyle yukardan aşağıya geliştirilen kapitalizmin pazar ekonomisine uyum sağlayamayan bir kitlenin, burjuva felsefesine ve ideolojisine hazırlanması sözkonusudur. "Tarihteki peygamberlere benzer bir rol üstlenmiş olan ve kurtuluşu müjdelemeye çalışan" [3*] birisi olarak A. Öcalan, üst-yapı aracılığıyla kapitalizmin geliştirilmesinin müjdecisi konumuna gelmiştir. Ve bilinmektedir ki, kapitalizm, çarpık da olsa, yukardan aşağıya doğru da geliştirilse, dış dinamikle de gelişse, kapitalizmdir ve dolayısıyla sanayiyi ve işçi sınıfını yaratır. Bunlar olmadan "sosyalizm" olamayacağı için, A. Öcalan'ın İmralı savunmasında ifade ettiği gibi, "yeni dönem sosyalizmi", ancak bu gelişmelerden sonra "boy" gösterecektir.
Ama yine de, PKK'de "sosyalizm, gelecekte değil bugünden yaşanıyor", çünkü, A. Öcalan'a kadar sosyalizm, "kapitalizm sonrasında gelişecek olan bir sistem biçiminde öngörülmüştü. PKK bu yaklaşımı reddetmedi, fakat dar ve yetersiz buldu, geçmişten kopartılmış olarak gördü. Sosyalizm anlayışını genişletti, geliştirdi, geniş tuttu. Sadece bir ekonomik sistem olarak algılamadı, tam tersine genel tanımın da bir gereği olarak mücadele ve yaşam biçimi olarak gördü." [4*]
Böylece İmralı duruşmalarında farklı birşeyler söylenmişse de, "Apocu felsefe ve diyalektik", sosyalizmi "bugünden yaşanır" kılarken, aynı zamanda sosyalizmi, geçmişine geri döndürerek, "genel tanımın gereği"ni yaparak, büyük bir ilerleme göstermiştir. Daha ilerde göreceğimiz gibi, hernekadar "Apocu diyalektik" henüz yadsımanın yadsımasını kendisine içselleştirmemişse de, sosyalizmi, "genişleterek, geliştirerek, geniş tutarak" yadsımıştır. Hem de onun, geçmişine ve genel tanımına uygun olarak. Yani, "sosyalizm" sözcüğünün Türkçeleştirilen "toplumculuk" tanımına uygun ve tarihteki tüm "toplumcu" geçmişle birleştirerek. Tabii bu "toplumcu" geçmişin, Bay Dühring'in "sosyaliter" (toplumcu) toplumu olup olmadığı ise şimdilik belirlenmemiştir.
A. Öcalan İmralı duruşmalarında şöyle söylemektedir:
"Yüzyılın başında demokratik ilerlemenin, bunun en ileri eşitçi ve özgürlükçü biçiminin, yani sosyalizmin öncülüğünde büyük alt üst oluşa uğrayan başta Rusya olmak üzere, giderek dünyada bir sisteme kadar giden kapitalizmi alabildiğine sıkıştıran sosyalizm yüzyılın sonlarında adeta solunum yetersizliğinden veda etmek durumunda kaldı."
Ama A. Öcalan'a göre, sosyalizmin "kökenleri üzerinde yeniden yeşereceği kuşkusuzdur. Yine temel insanlık problemlerine sosyalizm, yani bilimin daha da sosyal gerçekliği çözmesinin ifadesi olarak bilimsel sosyalizmin, olgunluk aşamasından yeşereceği kaçınılmazdır."
Böylece sosyalizmin "solunum yetmezliğinden" vefat ettiği ilan edilmektedir. Bu durumda, PKK'de yaşanılan sosyalizmin ne olacağı ise ortada kalmaktadır. Tabii, Duran Kalkan'ın sözünü etmiş olduğu, "bugünden yaşanan sosyalizm"in, gerçekte "sosyalist insan"ı ifade ettiği ve bu nedenle, —söylenenlerin yanlışlığı bir yana bırakılırsa— yaşanılanın sosyalizm değil, sosyalist yaşam tarzı olduğu kendisine söylense de, sosyalizm sözcüklerinin istenilen yerde, istenilen şey için kullanılmasının önü alınacak gibi görünmemektedir. Dolayısıyla, A. Öcalan'ın İmralı duruşmaları sırasında "vefat" ettirdiği sosyalizm ile Duran Kalkan'ın sosyalizminin yaşaması arasındaki çelişkinin de bir açıklaması vardır. "Apocu diyalektik"in bugün için kapsama alanına almamış da olsa yadsımanın yadsıması imdada yetişir:
"İktidarlar açısından da böyledir. Şimdi Kürt halkına bir parti kazandırdı, arkasından ordu, cephe kurdu, yarın böyle devlet denen şeyler de kurar, arkasından bu devlet dar gelir, onu aşan bir yığın peşinden koşar. Toplumun ve bireyin daha özgür, daha eşit, daha adil yaşamı için neler gerekiyorsa onu arar. Bu PKK sosyalizminin özü oluyor. İdealler peşinde koşma, büyük idealler önüne koyma, fakat günlük çalışmada da ulaşılabileceği somut hedefi çok net görüp, böyle bir somutluk içinde hareket etmek, yine PKK diyalektiğinin, sosyalizm anlayışının esaslarından birisi oluyor."
"PKK bir ulusal kurtuluş mücadelesi yürütüyor olmasına rağmen böyle ulusal devlet, ulusal iktidar organlarını, kuşkusuz Kürt halkı için yaratmak istedi, fakat bir araç olarak tanımladı, araç olarak ortaya koydu. Ulusun, halkın, toplumun, bireyin gelişimine hizmet ettiği ölçüde yararlı olur diye gördük, hizmet etmezse her şey değildir, atılmalıdır. PKK sosyalizmine göre esas olan -böyle araçlar değil de- insanın gelişimi, toplumun gelişimidir. Bu ulusun ruhta, duyguda, bilinçte, yine yaşamda, örgütlenmede gelişimini, çok değişik yaşamsal alanlarında gelişimini de ifade ediyor. Esas olan budur... İktidar, devlet gibi şeyler buna hizmet ettiği ölçüde iyidir, başvurulmalıdır, kullanılmalıdır. Bununla çeliştiği ölçüde uzak durulmalı veya çelişen yönleri azaltılmalıdır. Bir iktidar devlet olacaksa buna hizmet ettiği düzeyde olmalı, hizmet etmeyen biçimlere, düzeylere kesinlikle gidilmemeli. Çelişkiyi zamanla aşabilmek gerekli. Bu anlamda da gerektiğinde partiyi bile aşma gücü gösteriliyor. Önderlik, bir söyleşide, 'halkın, insanlığın gelişimi ile çeliştiği zaman biz kurduğumuz gibi bu PKK'yi kapatmasını da biliriz' diyordu." [5*] (abç)
A. Öcalan'ın söyleminde ifadesini somut olarak bulan bu değerlendirmelerde, araçları ve amaçları gördükleri "hizmete" göre biçimlendirmesinde şaşılacak bir şey de yoktur. Pragmatizmin en tipik özelliği, her türlü aracı ve amacı, onun "yararlılığına" göre ölçmesidir. Pragmatizme göre, bir şey "işe yaramıyorsa" bir yana bırakılmalı, atılmalıdır. Ve bugün İmralı duruşmalarında A. Öcalan'ın sergilediği tutum, bu pragmatizmin sonucudur: Eğer ulusal-devlet, ulusal iktidar bir şeye "hizmet etmiyorsa", kaçınılmaz olarak "atılacaktır".
Ve burada durup, pragmatizmin ölçütlerinden ve bunun PKK açısından ne denli geçerli olduğundan söz etmenin PKK'nin niteliğini göstermeye fazlaca "hizmet etmeyeceğini" de ifade etmeliyiz. Ancak bizler, yine de pragmatistler gibi davranıp, pragmatizmin niteliği konusundaki sözlerimizi bir yana "atmak" niyetinde de değiliz.
Evet, pragmatizmin yanlış olduğunu, burjuva ideolojisinin Amerikan kapitalizmi özgülünde şekillenişi olduğunu söylemek bir şeye "hizmet etmeyecektir". Çünkü pragmatizmin bizzatihi kendisi, böyle bir eleştiriye karşı geliştirilmiştir. 1920'lerde Sovyetler Birliği'nde tartışıldığı gibi, Amerikan pragmatizmi, Amerikadaki ekonomik gelişmenin itici gücü durumunda olmuştur. Pratiklik ile pragmatiklik arasındaki ince sınır çizgisi, kaçınılmaz olarak, pragmatizmin kolayca teşhirini engellemektedir.
Ulusal sorunlarda pragmatizm, ezilen ulusun burjuvazisi için yeni bir ideoloji haline getirilmiştir. Ezilen ulus burjuvazisi için, ulusal sorun, kendine ait bir pazara sahip olma sorunudur. Küçük de olsa belli bir toprak parçası üzerinde kendine ait bir pazara sahip olma amacıyla yola çıkan ezilen ulus burjuvazisi, eski-sömürgecilik koşullarında, emperyalizmin sermaye ihracının getireceği gelişim peşinde koşmak durumundadır. Ancak, emperyalist aşamada, ezilen ulusun kurtuluşu sorununun, emperyalizmden kurtuluş sorunu haline dönüşmesi, kaçınılmaz olarak ezilen ulus açısından önemli bir çıkmaz yaratmıştır. Ulusal kurtuluş, aynı zamanda, emperyalizmin sermaye ihracından yararlanamamayı getirmektedir. Böylece ulusal (milli) burjuvazi, giderek, ulusal kurtuluş hareketlerinden uzaklaşmaya başlamış ve bu hareketlerin başını ezilen ulusun küçük-burjuvazisi çekmeye başlamıştır.
Ancak ulusal kurtuluş hareketini başarıya ulaştıran küçük-burjuvazi, uzun yıllar süren sömürge ve ezilen ulus olma koşulları nedeniyle, belli bir sermaye birikimine sahip olamadığından, ya emperyalizmle yeniden uzlaşmak ya da bir başka yol bulmak zorundadır. Kimi ülkelerin küçük-burjuvazisi birinci yönde "değişim" gösterirken, kimileri Sovyetler Birliği'nin varlığından destek alarak "ulusal ekonomi" yaratmaya, SBKP revizyonistlerinin deyişiyle, "kapitalist olmayan kalkınma yolu" na yönelmişlerdir.
Birinci yöne yönelenler, emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemleriyle, ülke içinde, dışa bağımlı bir sanayileşmenin sağlayıcıları olarak kendi ulusal "itibarlarını" yükseltirken; ikinci yöne gidenler, salt Sovyetler Birliği'nin desteği ile ayakta kalır hale gelmişlerdir.
Bunun yanında çok daha az dikkat çeken diğer bir gelişme 1980'lerde belirginleşmiştir: Serbest bölgeler. Tayvan, Singapur, Malezya örneklerinde görüldüğü gibi, emperyalist tekellerin serbest bölgesi haline gelmek, burjuvazi için yeni "ufuklar" açmıştır. Bunun sonucu ise, mümkün olan en küçük parçada da olsa bir "devlet" sahibi olma istemidir.
Sovyetler Birliği'nin dağıtılmışlığı koşullarında, Sovyetler Birliği'ne bağlı olarak ortaya çıkan ulusal çözümlerin tümüyle ortadan kalkmasıyla birlikte, mevcut emperyalist sistem içindeki iki çözüm, ulusların tek "özgür" seçeneği haline gelmiştir. Ve A. Öcalan'ın İmralı savunmasında belirttiği gibi, her iki seçenek de Kürt ulusu açısından "reddedilmiş" ve Misak-ı Milli sınırları içinde bir "çözüm" yaratılmıştır. Bu "kavranabildiği" ölçüde, A. Öcalan'ın ne denli "gerçekçi" ve "tutarlı" olduğu da kavranacaktır!
İşte pragmatizmin yeniden boy gösterdiği alan bu "yeni çözüm"dedir. Yakından bakıldığında görülmektedir ki, ortadaki her iki seçim, doğrudan ve tek olarak emperyalizme bağlıdır ve emperyalistlerin "istemlerine" göre uygulanabilir. PKK, bu gerçeği çok açık olarak görmüş ve her fırsatta da açıklamıştır. Emperyalist ülkelerle, özellikle Amerikan emperyalizmiyle geliştirilmeye çalışılan ilişki, bu temelde olmuştur. Orak-Çekiç bu nedenle amblemden çıkartılmış, istihbarat örgütleriyle bu nedenle görüşülmüştür. Ve "İtalya seferi" de bu nedenle gündeme gelmiştir. İtalya'da ifade edildiği gibi, bu "devletleşme" seferidir. Daha tam deyişle, emperyalist ülkelerle, emperyalist bir ülkede doğrudan görüşmeler yapma olanağı ortaya çıkmıştır. Ve de herkesin bildiği gibi, bu gerçekleşmemiş, Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere, tüm emperyalist ülkeler A. Öcalan'ı muhatap almamışlardır. Bu durumda daha neler yapılacağı ortaya çıkmadan, Kenya olayı meydana gelmiş ve İmralı duruşmalarına gelinmiştir. Pragmatizm, sonuçta "hizmet edecek" yeni bir yer bulmuştur: Misak-ı Milli sınırları içinde Türkiye devletine hizmet.
İlkeler "karın doyurmaz!"
İlkelere bağlılık, ya da belirlenmiş ve kesinleştirilmiş belli bir amaç için çalışmak, mücadele etmek, amacın içerdiği tüm zorlukları peşinen kabul etmek ve bunlara rağmen ve bunlara karşın amaca ulaşma yönünde mücadeleye devam etmek demektir. Bunlar, ne olduğu bilinmeyen bir maceraya dalma ya da çocuk kandırmacası olamayacağına göre, ulusal kurtuluş gibi yüce bir amaç için yola çıkanlar, baştan nereye gideceklerini bilmek zorundadırlar. Ve emperyalist aşamada ulusal sorun, "ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline" [6*] geldiği bilinerek yola çıkıldığında, nereye varılmak istendiği de biliniyor demektir. Bu bilinçle yola çıkılıp, zaman içinde zafer elde edilemediği görüldüğünde, tüm geçmişin ters-yüz edilmesi, gerçekleri değiştirmeyecektir.
Bilinmek zorundadır ki, "gönüllü birliktelik", ancak ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu koşullarda geçerlidir. Ezilen ulus, kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğu koşullardadır ki, kendi özgür iradesi ile bu hakkı nasıl kullanacağına karar verir. Bu kararı, kendi özür iradesi ile ayrıldığı ulusla birleşme yönünde de olabilir, ayrı devlet kurma yönünde de olabilir. Ama hepsinde ortak temel, kendi kaderini tayin hakkına sahip olunmasıdır.
İkinci olarak, ezilen ulus kendi kaderini tayin hakkını ayrı devlet kurma yönünde kullandığında, kendi ulusal devletinin tüm şekillenişinden sorumludur ve bu bağlamda kendi kaderini tayin etmiştir. Daha sonra ortaya çıkacak zorluklar, sadece bu "kaderin" bir sonucu olacaktır. Dolayısıyla, bir ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı ile bu hakkı nasıl kullanacağını birbirine karıştıranlar ya da ulusların kendi kaderini tayin hakkını "mutlak ayrı devlet kurma" yönünde kullanma iradesi gösterenler, "bu iş çok zormuş" diyerek sonuçlardan kendilerini kurtaramazlar.
Üçüncü olarak, ulusal kurtuluş, gerçekleştiği koşullarda oluşturulacak olan ulusal-devletin niteliği ve programı, ulusal kurtuluş hareketini yöneten ya da yönetmek iddiasında bulunan her örgütün, partinin kendi programında ifadesini bulmak durumundadır. Bu programda ifade edilenler, aynı zamanda ulaşılacak hedefi ortaya koyar. Eğer programda ifade edilenler "ulusun, halkın, toplumun, bireyin gelişimini" ifade etmiyorsa, bu program sahipleri, o ulusal harekete öncülük edemezler. Eğer eskaza tersi gerçekleşecek olursa, bu öncülüğü kabul edenler bunun sorumluluğunu taşımak zorundadırlar. Ve ancak bu programa sahip olanlardır ki, dediğini yapmak ve İmralı'da yaptığını savunmak durumunda olacaklardır. Ayrı bir devlet kurmak, her koşulda, proletaryanın destekleyebileceği bir istem değildir. Proletarya, ezilen ulusun devlet kurma hakkını savunur, sonuna kadar savunur ve bu devletin, yeni bir sömürücü sınıf devleti, bir burjuva devleti olmaması için sonuna kadar mücadele eder. Bu bağlamda, proletarya, ulusal kurtuluş hareketinin öncüsü olmak durumundadır ve proletaryanın öncülüğünde gerçek bir ulusal kurtuluş gerçekleşir. Doğal olarak, bu kurtuluş, aynı zamanda, ezilen ulusun demokratik devriminin tamamlanması demektir. Proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilen bu demokratik devrim, demokratik halk devrimidir ve bunun programı da demokratik halk devrimi programıdır.
Demokratik halk devrimi programı, proletaryanın elinde, sosyalizme geçişin programıdır ve bu amaç dışında, her ülkenin kendi özgül koşullarına göre şekillenir. Sözkonusu olan Kürdistan olduğunda, kendi kaderini tayin hakkının ayrı bir devlet kurma yönünde kullanıldığında ne yapılacağı, neler yapılabileceği ve ülkenin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel, askeri gelişiminin nasıl sağlanacağı programatik olarak belirlenmek zorundadır. Ve birilerinin, tüm bunları bir yana bırakarak, Kürt ulusunun karşı karşıya kaldığı olağanüstü baskı koşullarında meydana gelen kendiliğinden tepkileri milliyetçilik temelinde örgütleyerek varacakları tek yer, eldeki belli bir güçtür. Bu güç varolduğu sürece varolacaklardır. A. Öcalan'ın İmralı duruşmalarında açık biçimde ifade ettiği gibi, 1984 sonrasında PKK'nin gelişiminde belirleyici olan temel unsur, Kürtçe üzerindeki yasak ve bu yasağın en geniş ölçüde ve de askeri güçler aracılığıyla uygulanması olmuştur.
Kürtçe yasağın ve bu yasağın uygulanışının yarattığı uygun bir ortamda (konjonktür) sağlanan gelişme, salt güç sahibi olmayla sınırlı bir amaç için kullanılmıştır. "Hele Kürdistan'ı kurtaralım, gerisini sonra düşünürüz" mantığı ile yıllar geçirilmiştir. Doğru ya da yanlış gerçek bir programa sahip olunmadığından, yürütülen mücadele "Türk düşmanlığı" dışında hiçbir yönelime sahip olmamıştır. 1980 öncesindeki zayıf da olsa varolan anti-feodal yön tümüyle terkedilmiştir. Kürt feodalitesine yönelmeyen PKK, kaçınılmaz olarak feodalitenin kendi içsel evriminin bir izleyicisi olarak kalmıştır. Bunlar görmezlikten gelinerek, İmralı duruşmalarında, "bölge halkının yaşadığı ağır feodal koşullar da demokratik boyutu karşımıza çıkarmaktadır. Etnik-aşiretsel yapı, dini siyasi örgütlülük, ağalık kalıntıları demokratikleşmenin önündeki en önemli engellerdir" demek birşeyi değiştirmeyecektir.
İşte pragmatizm, böylesine açmazlar yaratarak bugüne gelinmesini sağlamıştır. Bu durumda, "peki ne yapılmalıydı?" diye sormak, pragmatizmin ortamında gelişmiş her birey için en kolay çıkış yoludur. (Diğer bir yol da, "madem biliyorsunuz, öyleyse niye yapmıyorsunuz?" söylemidir. Oysa ki, sorunun yanıtı kendi içindedir: "madem bizim bildiğimizi biliyorsunuz, neden ordaydınız?")
Tüm bunları bilmezlikten gelerek, A. Öcalan'ın İmralı'da "çok iyi savunma" yaptığından, "devlet adamı sorumluluğuna yaraşır" bir tutum sergilediğinden söz edenler, her örgütlenmenin, partinin belirlenmiş bir programa sahip olması gerektiğini unutmuş görünmektedirler. Kimilerinin "hiç beğenmediği" bir THKO savunmasında bile belirgin bir program vardır ve sadece okuyan ve okuduğunu gören gözler için vardır. Ondan sonra çıkıp da, "A. Öcalan bir Deniz Gezmiş olamazdı, çünkü Deniz Gezmişlerin bir programı bile yoktu" demek için, kişinin aklının fazla erginleşmiş olması gerekir!
Tüm bunlara rağmen, yine de pragmatizmin yarattıklarını ve çarpıttıklarını ifade etmiş olmuyoruz.
A. Öcalan, Kürt halkına "bir parti kazandır"mış, "arkasından ordu, cephe kur"muş ve ardından da "devlet" bile kurarmış! Ve hiç kimsenin çıkıp şunu söyleyemeyeceği varsayılıyor: Peki nerede bu ordu, bu cephe?
Soru sorulamayacağı varsayıldığı için, pragmatist yoluna devam etmekte bir sakınca görmez:
"Aslında günümüz emperyalizmi, kapitalizmi, burjuvazisi marksist felsefeyi, marksist diyalektiği çözmüştür ve onlar üzerinde egemen olmuştur. O temelde gelişen sosyalist gelişmeleri yıkmayı, tersine çevirmeyi de başarmıştır. Bu anlamda mevcut gerçekleşen sosyalizme -reel sosyalizme- karşı onu çözücü bir üstünlüğe ulaşmıştır. Fakat emperyalizm bunu PKK ve PKK Önderlik gerçeği karşısında şimdiye kadar yapamadı. Yapmamasının temel nedeni bu felsefede aranmalı. Kapitalizm ve sömürgecilik PKK felsefesini çözebilmiş değil..." [7*] (abç)
Ve bakın, "günümüz emperyalizmi, kapitalizmi, burjuvazisi"nin çözdüğü ve üzerinde egemen olduğu diyalektik nasıl birşeymiş:
"Burjuva diyalektiği -ki burjuvazi de materyalist diyalektikle uzlaştı, diyalektiği tanımlamaya çalıştı- esas olarak çelişkinin ana, hakim yönü üstünde duruyor. Çelişkiyi farklı iki kutuptan oluşan bir mantıkla ifade ediyor. Biri hakim yön, diğeri tali yön. Üzerinde hakimiyet kurulan yön ikincil, yani tali olandır. Burjuva diyalektiği bir çelişikliği ifade ederken, yani maddeyi oluşturan çelişkiyi tanımlarken daha çok ana, hakim yönle tanımladı. Buna göre kapitalist düzeni geliştirdi aslında. Kapitalist gelişme, kapitalist sistem bunun yaşam düzenine tam denk düşüyor.
Marksist diyalektik bu konuda biraz ileri gitmek istedi. Ana yönle birlikte ikincil yanı, tali olan yanı böyle görmek istedi, tanımlamak istedi. Fakat bu noktada çok ileriye gidemedi bizce. Tekrar bütün çelişkilerde onu tanımlamada, onu ele almada ana yönü yine birincil planda aldı, esas aldı. Yaşam tarzını, gelişme yönlerini bunun üzerine kurdu. Bu, giderek de burjuva diyalektiğine yaklaştı. Reel-sosyalizmin bu kadar gelişme sonucunda yıkılması, böyle bir bakış açısına dayanmasından kaynaklanıyor. Haliyle böyle bir aynılaşma, farklı yöne gidemedi." [8*] (abç)
Yazının ne dediğine bakmadan, şu sözleri de okumak da yarar vardır:
"Apocu diyalektik bu noktada varolandan ayrıdır. Çelişkiyi ana yönüyle tanımlayan bir diyalektik değil; tersine tali, ikincil yanı tanımlayan, ikincil yönü üzerinde duran ve onun üzerinde gelişme yaratmayı esas alan bir yaklaşımı ifade ediyor. Böyle bir bakış açısı, yaklaşım tarzı oluyor.
Örneğin sınıf çelişkisini, burjuva-proletarya çelişkisini ele alırken, bu çelişkiyi burjuvayla değil, proletaryayla tanımlamayı esas alıyor. Proletarya üzerinde durmak, tahlil etmek, tanımlamak, onun güçlü-zayıf yönlerini görmek ve gelişme yaratmaya çalışmak, yaklaşımın özüdür... Yani çelişkinin o zaman tali, ikincil, zayıf görünen yönü üzerinde durmak, onu anlamaya, tanımlamaya çalışmak, içinde bulunduğu durumu inceleyip zayıf yönlerini, dinamiklerini görüp oradan bir gelişme yaratmak Apocu diyalektiğin, Apocu çelişkileri inceleme-çözme biliminin esası oluyor." [9*] (abç)
İşte "Apocu felsefe" olarak lanse edilen ve daha da önemlisi "Apocu çelişkileri inceleme-çözme bilimi"nin "özü" buymuş!
Genel Türkçe kuralları içinde konuşursak, "Apocu" sözcüğü, "Marksçı", "Leninci" sözcüğü gibi (ki geçmiş dönemde T"K"P bu sözcükleri sıkça kullanırdı), belli bir düşünceye bağlı olma durumunu ifade eder. Bu nedenle, "Apocu" deyimi, "Marksist", "Leninist" deyimleri gibi bir tanımlamadır, tıpkı günümüzde TKP-ML'nin "Maocu" olması gibi, PKK de "Apocu"dur. Böylece "Apoist felsefe", "Apoist diyalektik" ve nihayet "Apoizm"e doğru bir evrim sözkonusu olmaktadır. Duran Kalkan'ın tüm ayrımları, yani "burjuva diyalektiği", "Marksist diyalektik" ve "Apocu diyalektik" ayrımları, "Apoizm" çizgisini ifade eden ayrımlar olarak sunulmaktadır. Yukarda ifade edildiği gibi, kapitalizmin, "marksist felsefeyi, marksist diyalektiği" "çözerken", "Apocu felsefeyi" "çözememiş" olduğunun söylenmesi bile bu ayrılışmayı net ortaya koymaktadır. Salt mantıksal olarak, felsefik olarak, diyalektik olarak, bilimsel olarak, PKK hareketi, kendisini, tümüyle Marksizm-Leninizmin dışında ve onu "aşmış" bir konumda tanımlamaktadır. Böylece Marksizm-Leninizmle olan ilişkisi, burjuva felsefesinin, diyalektiğinin ilişkisi gibidir.
Ve A. Öcalan, 1995'de şöyle diyordu:
"Lenin, Mao ve diğerlerinin yaptıkları tarihi çalışmalardır, küçümsemiyorum. Fakat parti için yürütmüş oldukları çalışmaları zayıf buluyorum. Birçok şey ihmal edildi, klasik bir tarzda çalışmalar yürütüldü. Demokrasiyi, bilimsel sosyalizmi tam anlamıyla uygulamadılar." [10*] (abç)
Ve bunları okuduktan sonra, A. Öcalan'ın neden "klasikleri fazla okumadığı"nı, Marks, Engels, Lenin ve diğer Marksist-Leninist ustaları "önemsemediğini" daha kolay anlamak olanaklıdır. Ve yine kolayca anlaşılacaktır ki, PKK hareketi, tepeden en alt düzeyine kadar her kademede Marksizm-Leninizmden kopmuştur. Onlara göre, bütün keramet A. Öcalan'dadır. Herşeyi o, yapmış bırakmış, yapmış bırakmış, yapmış...
"Toplumlar, sınıflar, çeşitli dinsel kesimler için de böyle bir şey geliştirmeye çalışır, onlara bu tür gelişmeler armağan eder, yaratır. Fakat kendisi işin özü olarak bunlara bağlı kalmaz. Bunlar yaratıldıktan sonra üzerinde oturup da iş yürütmek istemez; şimdiye kadar istememiştir de zaten. İsteseydi bir yere çakılır kalırdı; gelişiminin belli bir aşamasında dururdu. Durmamıştır, şimdi de durmuyor. Aslında felsefede bir değişim yaşamazsa durmayacaktır da. Tam tersine hep bir şeyler yaratacak, onu insanlık yaşamına sunacak, onun arkasından da derhal kendisi yeni arayışlara, yeni şeyler yaratmaya yönelecektir. Bu Apocu felsefenin özü oluyor." [11*] (abç)
Bunun ne denli "felsefe" olduğu bilinemese de, kesin olarak tek şey, yazılanların "kişiye tapınma" ve "kişinin yüceltilmesi"nden başka birşey değildir. Şu ünlü "totaliter Stalin"e yöneltilen revizyonist iddia gibi.
Bütün bunların felsefedeki ifadesi çok yalındır: Kişi, kuyudaki kurbağa gibi, gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanıyor.
İnsanlara, dinsel kesimlere, sınıflara, örgütler "armağan eden" A. Öcalan'ın en son armağanı PJKK olmuştur. (Kürdistan İşçi Kadın Partisi-Partiya Jinen Karkeren Kurdistan)
Sanırsınız ki, "Apocu diyalektik" çelişkinin ikincil, tali yönleriyle ilgilendiği için ve Marksist-Leninist diyalektik temel, ana yönlerle ilgilendiğinden, bu türden "armağanlar" verememiştir! Doğal olarak dünya çapındaki ve tüm tarihsel dönemde Marksist-Leninistlerin kurdukları ya da kurulmasını sağladıkları partiler, kitle örgütleri, sendikalar vb. "armağan" edilmedikleri için hesaba katılamazlar.
Herhangi bir dili konuşan birini düşününüz. Öyle ki, bu kişi, belli bir eğitim almamış ve günlük yaşamında 5-10 sözcükten fazlasını kullanmadığından kendi dilindeki sözcüklerden bile habersiz olsun. Böyle bir kişi, birşeyler söylerken, kaçınılmaz olarak bildiği sözcüklerle sınırlı bir ifade içinde olacaktır. Ve yine aynı kişi, o güne kadar bilmediği birşeyleri ifade ederken ise, bildiği sözcükleri farklı anlamlarda kullanmak ya da bildiği sözcüklerden yeni sözcükler üretmek zorundadır. İşte "PKK sosyalizmi", "PKK diyalektiği" bilinen üç-beş sözcükle açıklanan, "yeni" bir şeydir. Bir örnek olması açısından D. Kalkan'ın açıklamasına bir kez daha bakalım:
"PKK'de şöyle bir gerçek ortaya çıkıyor, tartışılabiliyor: İnsan gerçekten kapitalist burjuvanın iddia ettiği gibi bireysel bir varlık mı, yoksa sosyalizmin iddia ettiği gibi toplumsal bir varlık mı? Bu soruyu PKK içerisinde -ki sorunları yaşadığında- insan her zaman kendine soruyor... İnsan bu kadar ayrılıyor, çözülüyor PKK içersinde. İnsan çözümlemesi bu düzeyde bir derinliğe ulaşmış bulunuyor.
İnsan tabii bireysel bir varlık değil, toplumsal bir varlık. Toplum-birey ayrılığı ve bütünlüğü de var, çok karşı karşıya da koymamak gerekiyor." [12*] (abç)
İşte bildik-duyduk birkaç sözcükle, ilkokul öğrencilerinin münazara konuları böylesine "ciddi" ortaya konulunca, "insan çözümlemesi" PKK'de "derinleşmiş" oluyor.
Oysa, daha henüz G. Politzer'in "Felsefenin Temel İlkeleri"ni okumuş biri bile, toplum-birey ilişkisinin diyalektik bir bütün oluşturduğunu bilir. Doğal olarak, diyalektik her bütün gibi, iki yön, zıtların birliği ve mücadelesi çerçevesinde vardırlar. Ve yine doğal olarak, bunların "karşı karşıya konulması" diye bir durum, sadece, hangisinin temel, hangisinin tali, ikincil olduğu bağlamında bir ifade içinde, zorlanarak bulunabilir. Yoksa kapitalizmde bireyi esas alan ve bireyin gelişiminden toplumun gelişimine gidilmesini savunan anlayış ile "insan bireysel bir varlık mı, yoksa toplumsal bir varlık mı" ikilemi, çok zorlanırsa aynılaştırılabilir. Bireysel mülkiyete, özel mülkiyete dayanan bir toplumda, bireyin "esas" alınması, "toplum"un "ikincil" alınması, yani birincinin doğal bir parçası olarak alınması anlayışı (burjuva anlayış), hiç de bu iki yanın "karşı karşıya" konması olmadığı da açıktır. Ve zaten Marksist diyalektik bu iki yanı bir bütün olarak aldığı için, arada bir "karşı karşıya koyma" mevcut da değildir.
Ve belki denilmek istenen, "reel-sosyalizmin", yani SBKP revizyonizminin, sosyalizmin inşası sorununda, toplumun genel gelişimi sağlandığı ölçüde, bireyin gelişimi de sağlanacaktır ifadesini mekanik olarak yorumlayarak, tüm faaliyeti toplumun genel gelişimine ve bunun içinde de ekonomik gelişmeye yöneltmesinin "yanlış olduğu"dur. Ama bu revizyonizmin genel eleştirisi çerçevesinde her zaman ortaya konulmuş gerçeklerden başka birşey değildir.
Sonunda, elimizde kala kala "insan çözümlemesi" kalmaktadır. Şu ünlü, "Dersim kişiliği", "Antep kişiliği", "Botan kişiliği" türünden "çözümleme"! Ve birileri, bunun büyük bir şey olduğunu, bugüne kadar hiçbir Marksist-Leninistin bunu yapmadığı ve hatta ustaların bile bunlardan uzak durduğu, A. Öcalan'ın deyişiyle, bu konuda "zayıf" olduklarını düşünebilir.
Bu durumda, insan kendisinin psikiyatri kliniğinde olduğunu düşünebilir. Çünkü, en yaygın kişilik çözümlemeleri psikiyatride yapılır ve bunun en gelişmiş teknikleri Freud'da mevcuttur.
Yok eğer, toplumların, ulusların, halkların sınıflardan meydana geldiğini kabul ediyorsanız, kaçınılmaz olarak sizin tahlilleriniz, sınıfsal tahliller olmak zorundadır. Çünkü insanlar, bireyler, belli bir toplum içinde, belli sınıfların üyeleri olarak vardırlar. Onların bilinci de, kaçınılmaz olarak, içinde bulundukları sınıfın bilincidir ve bu da içinde yaşadıkları maddi koşulların ürünüdür. Ve her sınıf, kendi içinde, değişik meslek kollarına, üretim birimlerine bağlı olarak alt bölümlere sahiptir ve bu alt bölümler, genel içinde, kendi özgül yanlarıyla tanımlanırlar.
PKK'nin "insan çözümlemeleri"ni azçok okuyan herkesin görebileceği gibi, tüm tahliller, özelleştirilmiş ve sınırlandırılmış bir alan içinde yapılır. Böyle bir özelleştirme ve sınırlandırmanın, az ya da çok genel bir sonuç üretebilir bir tahlile konu olabilmesi için de, bu alanın belli bir homojenlik göstermesi gerekir. Ele alınan alanlar, kapalı üretim birimleri olduğu sürece, PKK'nin "insan çözümlemeleri", belli bir bölgesel geçerliliğe sahiptir. Ancak, alınan alan ya da onların ifadesiyle "kişilik", değişik sınıf ilişkilerinin geliştiği yerler olduğu andan itibaren, bu geçerlilik tümüyle ortadan kalkar. Doğal olarak, sınıf ilişkilerinin geliştiği "alanlara" ilişkin olarak A. Öcalan da dahil, hiçbir PKK yazınında bir "çözümleme" görülmez. Örneğin, "İstanbul kişiliği" gibi.
İşte "Apocu felsefe", böyle bir özgünlük içinde bir zorlamanın ürünü olmuştur. Proletarya-burjuvazi çelişkisinde, "Apocu felsefe" protetaryayı "esas" alır. Ama Marksist-Leninist diyalektik, bu çelişkide "hakim yön" "ana yön" üzerinde durur. Eh! Kapitalist toplumda, topluma "hakim olan" burjuvazi olduğuna göre, Marksist-Leninist diyalektik burjuvaziyi "esas" alır. Reel-sosyalizm de bundan çöktü! Yani reel-sosyalistler felsefeyi kötü yönetmişlerdir! Zaten "burjuva diyalektiği" "çelişkiyi farklı iki kutuptan oluşan bir mantıkla ifade ettiği" için, kapitalizmi geliştirmiştir! Oysa "Apocu diyalektik", kesindir ki, "çelişkiyi farklı iki kutuptan oluşan bir mantıkla ifade" etmez. Sadece, "çelişkiyi ikincil yanıyla tanımlar". Böylece "Apocu diyalektik"te, çelişkinin farklı iki kutuptan oluşan bir şey olmadığını, örneğin üçgen, dörtgen, beşgen gibi birşey olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Doğal olarak, felsefe dünyasından geometri dünyasına atlamak gerekiyor. Bu atlayışı, Bay Dühring'in bile becerebileceğini sanmıyoruz.
Görülen odur ki, PKK hareketine "hakim olan" pragmatizme teorik bir çerçeve çizilmeye çalışılmaktadır. Ancak pragmatizmin ne olduğu konusunda bilgi sahibi olunamadığından, sadece birşeyler uydurulmaktadır.
Ve söz Duran Kalkan'dan A. Öcalan'a geçince şunlar söylenmektedir:
"Siz düşmanı çözemediğiniz için mi kaybettiniz, yoksa düşman sizi iyi çözdüğü için mi yenilgi noktalarına getiriyor? Bunların hepsi doğru. Siz düşmanı çözemediniz. Sözde anladınız ama, pratikte anlamadınız veya pratikte yanıt vermediniz. Düşman sizi çok iyi çözdü ve yanıt verdi." [13*] (abç)
Evet, A. Öcalan'a göre, yani "Apocu felsefenin", "Apocu diyalektiğin" kurucusu ve sahibine göre, "düşman" sadece Marksist diyalektiği değil, "onları" da "çözmüş" bulunuyor. Ama A. Öcalan bir başka yana da "parmak" basıyor: "Siz düşmanı çözemediniz"!
"Düşmanı çözmek" nedir? Yani "düşman", "Apocu diyalektiğe" göre, çelişkinin hangi yanıdır? "Hakim" yan mı, "tali" yan mı? Eğer "düşman", proletarya için burjuvazi, ulusal hareket için ezen ulus burjuvazisi ise, "Apocu diyalektiği" uygulayan Duran Kalkan, kaçınılmaz olarak çelişkinin tali yönü üzerinde durduğu için, bu ikincil yanı esas aldığı için, "düşmanı" çözmek, onun üzerinde "durmak", onu "tahlil etmek", onu "tanımlamak", onun "güçlü-zayıf yönlerini görmek" gibi bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle, A. Öcalan'ın söyledikleri, Duran Kalkan'ın "Apocu" bakış açısına göre "marksist diyalektik" demektir, o zaman reddedilmelidir!
Tabii, "Apocu felsefe"nin sorunları bunlarla sınırlanamaz. Herşey çok açık olmasına karşın bir örnek daha verelim.
Şöyle diyor Duran Kalkan:
"Fakat Kürdistan'da gerilla, dünyanın diğer alanlarında varolduğu ölçülerde gelişmiyor. Birçok ülkede rahatlıkla küçük-burjuva yaşam çerçevesi içerisinde gerilla örgütlemek, gerillayı, partiyi varetmek mümkün. Böyle birçok özel yaşamlar kurarak çeşitli yaşam örgütlenmeleriyle işi yürütmek mümkün." [14*] (abç)
Burada küçük bir parantez açıp, "Apocu felsefe"nin dilinden bazı çevirmeler yapmak gerekmektedir.
"Apocu felsefe"nin terminolojisine göre, "küçük-buruva yaşam çevresi"nden kastedilen, demokratik kitle örgütlenmeleridir. Bunları kurarak "işi yürütmek", yani gerillayı örgütlemek "mümkün"müş! Tabii, konuları az çok bilen herkesin anlayabileceği gibi, burada ifade edilen "virgülle" ayrılan iki sözcüğün ikincisidir: "gerillayı, partiyi". Bu ikincisi de ("parti") böyle bir çerçevede "varedilmeyeceği" için, kaçınılmaz olarak, legal, oportünist ve revizyonist bir parti olmak durumundadır. Ama "Apocu felsefe", Kürdistan'da "küçük-burjuva yöntemleriyle bu işi yürütme"nin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Ve işte bunun kanıtı:
"III. Kongre belgeleri okunursa Parti Önderliği şunu diyordu: 'Yani ben size hak veriyorum. Diyorsunuz ki 'şu dünyada her şey biraz küçük-burjuvaca oluyor, bizimki de biraz küçük-burjuvaca olursa ne olur? Giderek bu konuda biraz taviz verin'. Yani 'reddetmiyorum' diyordu, 'siz de haklı olabilirsiniz ama Kürdistan gerçeği çok farklı. O biçimde yürümüyor. Yürüseydi ben de sizle olabilirdim, ben de başka şeyler istemezdim. Ama yürümüyor, yürütebilmemiz için bunu aşmamız gerekiyor.'" [15*]
Kendisini belli bir ulusun (Kürt ulusunun) bir sınıf partisi (işçi sınıfının) olarak tanımlayan bir örgütün (Kürdistan İşçi Partisi) işleri "küçük-burjuvaca" yürütmesinden sözedip edemeyeceğine, sadece onun kendi sınıfsal konumu karar verir elbette. Ama bir sınıf partisinin, bir başka sınıfın ölçüleriyle, kavrayışlarıyla işleri yürütmesi demek, açık biçimde kendi sınıfını terketmesi anlamına gelir ve bu hiç de Kürdistan gerçeği falan değil, sınıfsal bir gerçektir.
"Bunlar (küçük-meta üreticileri) proletaryayı dört bir yandan bir küçük-burjuva ortamıyla çevirirler. Bunu ona içerirler, bununla onun moralini bozarlar, sürekli olarak proletarya içinde küçük-burjuva karaktersizliğine düşmelere, dağılmaya, bireyciliğe, kimi coşkunluğa ve kimi de cesaretsizliğe neden olurlar. Proletaryanın siyasi partisi içinde, buna karşı koymak, proletaryanın örgütleyici rolünü (zaten bu onun baş rolüdür) doğru, başarılı ve zafere ulaşıcı biçimde gerçekleştirmek için en sıkı merkezcilik ve disiplin zorunludur. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı sert bir savaşımdır, kanlı ve kansız, zoraki ve barışçı, askeri ve ekonomik, eğitsel ve yönetsel bir savaşımdır. Milyonların ve milyonların alışkanlığının gücü korkunç bir güçtür. Demirden ve savaşımla çelikleşmiş bir parti olmaksızın, söz konusu sınıf içersinde onurlu olan herkesin güvenini kazanmış bir parti olmaksızın, yığınların ruhsal durumunu izlemesini ve etkilemesini bilen bir parti olmaksızın, böyle bir savaşımı başarıyla yürütmek olanaksızdır. Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca ve milyonlarca küçük-mülk sahibini 'yenmekten' bin kez daha kolaydır; çünkü bunlar, hergünkü günlük, farkedilemeyen, kavranamayan parçalayıcı çalışmalarıyla, burjuvazinin gereksediği, burjuvazinin iktidarının yeniden kurulmasına yarayan sonuçları yaratır. Proletarya partisinin demir disiplinini (özellikle proletarya diktatörlüğü sırasında) en ufak ölçüde bile zayıflatan kimse, gerçekte proletaryaya karşı burjuvaziye yardım eder." [16*]
Lenin, tüm bunları söylerken, şüphesiz, D. Kalkan'ın düşündüğünün tersine, proletarya partisinin sınıfsal niteliğini gözeterek ve proletarya iktidarının sınıf niteliğini esas alarak küçük-burjuvaziye karşı nasıl bir tutum takınılması gerektiğini yıllar önce söylemiş oluyor.
Tabii, bunlar, şu ünlü burjuvazinin "çözdüğü" Marksist diyalektikle ilgili olduğu için, PKK'nin "Apocu diyalektiği"ni bozmayacaktır. Bunun yerine daha anlaşılır bir ifade bulmak gerekir. İşte A. Öcalan'ın Duran Kalkan'a yanıtı:
"Bana göre bir savaşın, bir partinin kazanması, onun başlangıçta doğru uygulanmasıyla belirginleşir, belirleyici olur. Bu sizin aklınızdan bile geçmiyor ve böyle bir şeye yaklaşmak dahi istemiyorsunuz... En azından düşmanın disiplinine, uygulama tarzına, her hangi bir politik alanda, herhangi bir hırs, tarzda, tempoda aldığı sonuçlara bakın. Bunlar sizde gözükmüyor. Sizde gözüken laubalilik, bireycilik, kendine en zorunlu, en gerekli olan şeyleri bile anlayamama, rahatlıkla planlayabileceği, vurabileceği darbeyi vuramama çok belirgin. Bunu sizin kişiliklerinizde dobra dobra görüyorum.
Bunu aşmak için, Ortadoğu'daki çalışmalar ölümcüldü, amansızdı. Fakat en son bundan sıkıldınız, fıçı gibi şiştiniz, fayda vermedi." [17*]
Şüphesiz, bu "dobra dobra" ifadelerden sonra, Engels'in Dühring eleştirisinin sonunda söylediği şu sözler fazla bilimsel olacaktır:
"Çoğu kez gerçi hayli kuru ve can sıkıcı olmuş bulunan konumuzdan, bir sevinç ve uzlaşma havası içinde ayrılmamıza izin verilsin. Ortaya konmuş bulunan çeşitli sorunları incelemek zorunda kaldığımız sürece yargı, söz götürmez nesnel olgulara bağlı idi; ve bu olgular nedeniyle de ister istemez çoğu kez oldukça kesin, hatta oldukça sert bir biçime bürünüyordu. Felsefeyi, iktisadı ve sosyaliteyi arkamızda bıraktığımız ve üzerinde ayrıntılı bir yargıya varma durumunda bulunduğumuz yazarın tüm kişilik portresi de önümüzde dikildiği şu anda; artık insanal düşünceler ön plana geçebilir, artık başka türlü anlaşılmaları olanaklı olmayan birçok yanlışlık ve birçok bilimsel böbürlenmeyi kişisel nedenlere indirgeyebilir ve bay Dühring üzerindeki genel yargımızı şu sözlerle özetleyebiliriz: Büyüklük hastalığına bağlı sorumsuzluk." [18*]
Bir son söz de, beğenilse de beğenilmese de, Marks'tan:
"İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkalarından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar." [19*]
Hepsi bu!
Dipnotlar
[1*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor. Aynı röportaj, Özgür Halk, Özgürlük Hareketi'nde Sosyalizm ve Temel Özellikleri, Sayı: 98, s: 58
[2*] Lenin: Materyalizm ve Ampiryokritisizm, s: 8
[3*] PKK VI. Kongre Sonuç Bildirgesi
[4*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor.
[5*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor.
[6*] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 97-98
[7*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor.
[8*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor.
[9*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportaj, Sosyalizm gelecekte değil bugünden yaşanıyor.
[10*] Serxwebûn, sayı: 166, Ekim 1995.
[11*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportajı.
[12*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportajı.
[13*] Serxwebûn, sayı: 205, Ocak 1999
[14*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportajı.
[15*] Serxwebûn, sayı: 203, Kasım 1998. Duran Kalkan'la röportajı.
[16*] Lenin: "Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, s: 38-39
[17*] Serxwebûn, sayı: 205, Ocak 1999
[18*] Engels: Anti-Dühring, s: 455
[19*] Marks: Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, Seçme Yapıtlar, c: I, s: 477