ÖNSÖZ
Uzayıp giden inatçı ve hararetli bir savaşım sürecine girildiği zaman, bir yandan ilerdeki girişimleri belirleyecek temel, ana noktalar ortaya çıkmaya başlarken, bir yandan da bu noktalara bakışla, savaşımın, göreceli olarak küçük ve önemsiz yanları giderek gerilere itilir.
Partimiz içinde, altı aydan beri bütün parti üyelerinin dikkatini üzerine çeken savaşımda da durum böyledir. Bugün, bütün savaşımın genel çizgileri içinde, pek az ilgi çekici olan birçok ayrıntıya ve temelde hiç ilgi çekici olmayan birçok kavgaya değinmek zorunda olduğum için, gerçekten önemli ve temel iki noktaya, hiç kuşkusuz tarihsel önemi olan ve bugün partimizin karşı karşıya bulunduğu
[sayfa 7] en ivedi siyasal ve son derece önemli iki noktaya, daha başından, okurun dikkatini çekmem gerekiyor.
Birinci nokta, partimizin "çoğunluk" ve "azınlık" olarak ikiye bölünmesinin siyasal önemine ilişkindir. Bu bölünme, partinin İkinci Kongresinde ortaya çıkmış, ve Rus sosyal-demokratları arasındaki bütün öteki bölünmeleri geriye itmiştir.
İkinci nokta, örgütlenme sorunlarında, yeni
İskra'nın
[2] tuttuğu yerin —bu yer gerçekten bir ilkeye dayandığı sürece— ilke olarak önemine ilişkindir.
Birinci nokta, partimizdeki savaşımın başlamasıyla, bu savaşımın kaynağıyla, nedenleriyle ve temel siyasal niteliğiyle ilgilidir. İkinci nokta, savaşımın kesin sonuçlarıyla, bitimiyle, ilke diye ne varsa hepsinin biraraya getirilmesi, kavga diye ne varsa hepsinin bir yana konmasıyla elde edilecek ilkeler toplamıyla ilgilidir. Birinci noktanın yanıtı, parti kongresindeki savaşımın tahliliyle; ikinci noktanın yanıtı ise yeni
İskra'nın ilkelerindeki yeni şeylerin tahliliyle verilmiştir. Broşürümüzün onda-dokuzunu kaplayan bu iki tahlil, "çoğunluğun" devrimci, "azınlığın" ise, partimizin oportünist kanadını oluşturduğu sonucunu ortaya koymuştur. Bugün partiyi iki kanada bölen ayrılıklar, program ya da taktik sorunlarına değil, genellikle örgütlenme sorunlarına ilişkindir. Yeni
İskra tutumuna derinlik kazandırmaya çalıştıkça ve bu tutum merkez kurullarına üye çağırma kavgalarından arındıkça, ortaya çıkan yeni görüşün, örgütlenme sorununda oportünizmden başka bir şey olmadığı daha iyi anlaşılmaktadır.
Partimizdeki bunalımla ilgili mevcut yazıların, gerçekleri yorumlama ve inceleme açısından başlıca eksikliği, parti kongresi tutanakları üzerine hemen hemen hiç eğilmemiş olmasıdır; temel örgütlenme ilkelerini aydınlatmaları açısından bakıldığı zaman, aynı yazılarda görülen eksiklik, bir yandan yoldaş Martov'la yoldaş Akselrod'un,
[sayfa 8] Tüzüğün birinci maddesini yazarken yapmış oldukları ana yanlış ve bu yanlışı savunmaları, öte yandan
İskra'nın örgütlenme ilkeleriyle ilgili tüm "sistemi" (burada bir sistemden sözedilebilirse) arasında bulunan, varlığı sugötürmez bağın tahlil edilmemesidir. "Çoğunluğun" yazılarında, birinci madde üzerindeki tartışmanın önemine birçok kez değinildiği halde,
İskra'nın şimdiki yazıkurulu, açıktır ki, sözkonusu ilişkiye dikkat bile etmemektedir. Gerçekte yoldaş Akselrod'la yoldaş Martov, birinci madde üzerinde yaptıkları ilk yanlışlığı şimdi yalnızca derinleştiriyor, geliştiriyor, genişletiyorlar. Aslında, oportünistlerin örgütlenme sorunu üzerindeki tutumları, birinci madde üzerindeki çekişmeler sırasında zaten ortaya çıkmaya başlamıştı: sımsıkı kaynaşmamış gevşek bir parti örgütünü savunmaları; parti kongresinden ve onun seçtiği kurullardan başlayarak, partiyi yukardan aşağı örgütleme düşüncesine (bu "bürokratik" düşünceye) düşmanlıkları; her profesöre, her yüksek okul öğrencisine, her "grevci"ye, kendini parti üyesi ilân etme olanağını verecek biçimde, partiyi aşağıdan yukarıya örgütleme eğilimi; bir parti üyesinin, parti tarafından tanınmış bir örgüte bağlı olmasını öngören "biçimciliğe" düşmanlıkları; "örgütlenme ilişkilerini yalnızca platonik olarak kabule" yatkın burjuva aydınının anlayışına kaymaları; oportünist anlayışta daha da derine gitme ve anarşistce sözlere bağlanma eğilimleri; merkeziyetciliğe karşı özerkliğe yatkınlık göstermeleri — kısacası bütün bunların hepsi, yeni
İskra'da şimdi bol bol çiçekleniyor ve ilk yanılgının, tümüyle ve somut biçimde giderek daha çok açığa çıkmasına yardım ediyor.
Parti kongresi tutanaklarına gelince, bu tutanakların haksız yere ihmal edilmesi, ancak, tartışmalarımızın kavgalarla içinden çıkılmaz bir duruma getirilmiş olması gerçeğiyle ve ola ki bu tutanakların, çok tatsız birçok gerçeği içermesiyle açıklanabilir. Parti kongresi tutanakları,
[sayfa 9] partimizdeki gerçek durumu ortaya koyması açısından kendi türünde tektir ve doğruluk, tamlık, kapsam, zenginlik ve sahih olma bakımından eşsizdir; harekete katılanların görüşlerini, duygularını, tasarımlarını ortaya koyan, bizzat onlar tarafından çizilmiş bir resimdir; partideki siyasal hizipleri, onların göreceli güçlerini, karşılıklı ilişkilerini ve savaşımlarını gözler önüne seren bir resimdir. Eskiye ait kalıntıların ve salt hizip bağlarının temizlenmesinde ve bunların yerine tek bir büyük parti bağının konmasında ne denli başarı sağlamış olduğumuzu bize gösteren şey, parti kongresi tutanaklarıdır ve yalnızca bu tutanaklardır. Partisinin işlerine bilinçli olarak katılmak isteyen her parti üyesine düşen görev, parti kongremizi incelemektir. İncelemekten sözediyorum, çünkü salt, tutanaklardaki hammadde yığınını okumak, kongrenin görünümünü kavramak için yeterli değildir. Kısa konuşma özetlerinin, kuru tartışma özetlerinin, küçük (görünüşte küçük) noktalar üzerindeki ufak çekişmelerin biraraya gelerek bir bütün halini alması, ancak dikkatli ve kendi başına yapılan bir incelemeyle sağlanabilir ve bir parti üyesi, ancak böylelikle, her ünlü konuşmacının canlı çehresini kavrayacağı ve parti kongresine gelmiş her temsilci grubunun siyasal yüzünü bütün yanlarıyla anlayacağı bir noktaya ulaşabilir (ulaşması gerekir). Bu satırların yazarı, okuru, parti tutanakları üzerinde geniş ve kendi başına bir inceleme yapmaya özendirebilirse, çalışmasının boşa gitmediğine inanacaktır.
Sosyal-demokrasinin karşıtlarına da bir-iki söz. Onlar, bizim tartışmalarımızı zevkle seyrediyor ve yüzlerini buruşturuyorlar; kuşku yok ki, benim bu broşürümden yalnızca partimizin başarısızlık ve kusurlarıyla ilgili bölümleri seçip, kendi amaçları için kullanmayı deneyeceklerdir. Ancak Rus sosyal-demokratları, savaş alanında öylesine çelikleşmişlerdir ki, bu tür iğnelemeler onlara vızgelecek ve işçi sınıfı hareketi büyüyüp gelişerek bu eksiklikleri
[sayfa 10] kesinlikle ortadan kaldırıncaya kadar, o kişiler ne derse desin, sosyal-demokratlar kendi işlerini özeleştirinin ölçüsüne vurmaya, kendi eksikliklerini amansızca sergilemeye devam edeceklerdir. Muhaliflerimize gelince, bırakalım, bizim İkinci Kongremizin tutanaklarıyla ortaya çıkarılan resme uzaktan bile benzese, kendi "partileri"ndeki gerçek durumun bir görünümünü gözler önüne sermeyi denesinler!
[sayfa 11]
Mayıs 1904 | | N. LENİN
A.
KONGRE HAZIRLIKLARI
Bir söz vardır, herkes sabahtan akşama kendi yargıcına sövme hakkına sahiptir, derler. Bizim parti kongremiz de, herhangi bir partinin kongresi gibi, önderliğe oynayan ama bozguna ugrayan bazı kişiler için bir yargıçtı. Bugün bu "azınlık" temsilcileri, zavallılık sınırına yaklaşan tam bir bönlükle "kendi yargıçlarına sövüyorlar", kongreye gölge düşürmek, onun önemini ve yetkisini küçültmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu çaba, belki de en canlı biçimde, 57 sayılı İskra'daki bir yazıda, kongrenin egemen "göksel bir varlık" olduğu düşüncesini tiksintiyle karşıladığını söyleyen "Pratik İşçi"[3] tarafından dile getiriliyor. Bu, yeni İskra'nın, suskunlukla geçiştirilmesi olanaksız, çok [sayfa 12] karakteristik bir özelliğidir. Çoğunluğu kongre tarafından reddedilen yazıkurulu, bir yandan kendisine "parti"nin yazıkurulu adını yakıştırıyor, öte yandan kongrenin göksel bir varlık olmadığını öne süren kişilere kucak açıyor. Ne güzel değil mi? Evet beyler, kongre gerçekte göksel bir varlık değildi; ama orada yenik düştükten sonra kongreye "sövüp sayanlara" ne demeli?
Gerçeği görmek için, kongre hazırlıklarının geçmişindeki başlıca olayları anımsayalım.
İskra, 1900'de yayın hayatına girişini duyururken,[1*] daha ilk baştan, birleşmemizden önce, sınır çizgilerinin belirlenmesi gerektiğini belirtmişti, İskra, 1902 konferansını[4] bir parti kongresi[2*] olarak değil, özel bir toplantı olarak gerçekleştirmeye çalışıyordu. İskra, konferansta seçilen hazırlık komitesini yeniden kurduğu 1902 yaz ve güz aylarında aşırı ölçüde ihtiyatlı davranıyordu. Sonunda, sınırların çizimi işlemi, hepimizin bildiği gibi, tamamlanmıştı. Hazırlık komitesi, 1902 yılının sonunda kurulmuştu. İskra, komitenin sağlam bir şekilde kuruluşunu olumlu karşıladı ve 32'nci sayısında yayınlanan bir başyazıda, bir parti kongresinin toplantıya çağrılmasının çok ivedi ve ciddi bir zorunluk olduğunu ilân etti.[3*] Bu durumda, bize yüklenebilecek en son suç, ikinci kongreyi toplamakta ivedi davranmış olmamızdır. Gerçekte bize rehberlik eden kural, kumaşı kesmeden önce yedi kez ölçünüz, kuralıydı; kumaş kesildikten sonra, artık yoldaşlarımızın sızlanmaya başlamamalarını ve kumaşı tekrar tekrar ölçmeye kalkışmamalarını beklemek hakkımızdı.
Hazırlık komitesi İkinci Kongre için çok dikkatli kurallar (şimdi bazıları, siyasal ürkekliklerini örtmek için bu [sayfa 13] kuralları biçimci ve bürokrat diye tanımlıyorlar) koydu; bu kuralları bütün öteki kurullardan geçirdı ve sonunda onayladı. Komite, başka noktaların yani sıra, 18'inci maddede şu koşulu da koydu: "Kongrenin bütün kararları ve yaptığı bütün seçimler, partinin kararlarıdır ve bütün parti örgütlerini bağlar. Hiç kimse, hiç bir bahane ile bu kararlara karşı koyamaz. Bu kararlar, ancak, bir sonraki parti kongeesi tarafından değiştirilebilir ya da kaldırılabilir."[4*] Zamanında, hiç bir yakınmaya neden olmaksızın kesin bir gerçek olarak kabul edilen bu sözler, kendi başlarına ne kadar masum, değil mi? Ama ne garip, bugün "azınlığa" karşı bir yargı olarak görünüyorlar. Bu noktaya neden yer verildi? Salt formalite olsun diye mi? Elbette değil. Bu madde gerekli görüldü. Gerçekten de gerekliydi. Çünkü parti, birbirinden ayrı, bağımsız birtakım gruplardan oluşuyordu. Bunlar kongreyi tanımayı reddedebilirlerdi. Bu madde gerçekte bütün devrimcilerin özgür iradesini yansıtıyordu. (şimdi bu "özgür" sözcüğü, yerli-yersiz ve gereğinden çok kullanılıyor, gerçekte "kaprisli" nitelemesini gerektiren durumlar için kullanılıyor.) Bu madde, bütün Rus sosyal-demokratları tarafından karşılıklı olarak üstlenilen bir "onur sözü"ydü. Amaç, kongrenin gerektirdiği giderlerin, büyük çabanın ve göze alınan tehlikenin boş yere olmaması, kongrenin bir güldürüye dönüşmemesinin güven altına alınmasıydı. Bu madde, kongrede alınan kararları ve yapılan seçimleri kabul etmemeyi, daha işin başında, bağlılığın ihlâli olarak niteliyordu.
Bu durumda yeni İskra, kongrenin göksel ve kararlarının da kutsal olmadığı hakkındaki yeni buluşuyla kime dudak büküyor? Bu buluş, "örgütlenme konusunda yeni görüşler"i mi ifade ediyor, yoksa yalnızca eski izleri örtmek için yapılan yeni bir girişimi mi? [sayfa 14]
B.
KONGREDEKİ ÇEŞİTLİ GRUPLAŞMALARIN ÖNEMİ
Kongre, çok titiz bir hazırlıktan sonra ve tam bir temsil temeline dayalı olarak toplantıya çağrıldı. Kongrenin yapısının doğru olduğu ve kararlarının kesinlikle bağlayıcı bir nitelik taşıdığı yolundaki genel kanı, kongre toplandıktan sonra başkanın söylevinde de (tutanaklar, s. 54) ifadesini buldu.
Kongrenin başlıca görevi neydi? İskra tarafından geliştirilmiş ve ayrıntılarıyla hazırlanmış ilkelere ve örgütlenme görüşlerine dayalı gerçek bir parti yaratmak. Kongre çalışmalarının bu doğrultusu, İskra'nın üç yıl süren çalışmalarıyla ve komitelerin çoğunluğunun İskra'yı tanımış olmasıyla önceden belirlenmişti. İskra'nın programı ve eğilimi, [sayfa 15] partinin programı ve eğilimi olacaktı; İskra'nın örgütlenme planları, Parti Örgüt Tüzüğünün maddeleri halinde somutlaşacaktı. Ama söylemeye bile gerek yok, bu, savaşım vermeksizin başarılamazdı. Çünkü kongre geniş ölçüde temsili bir nitelik taşıyordu; temsilciler arasında İskra'yla var gücüyle savaşan örgütlerin (Bund[5] ve Raboçeye Dyelo[6] ) temsilcileri ile İskra'yı önder organ olarak sözde tanımakla birlikte, gerçekte kendi planları doğrultusunda davranan ve ilke sorunlarında tutarlı olmayan örgütlerin temsilcileri (Yujni Raboçi grubu[7] ve bazı komitelerin bu grupla yakın ilişki kuran temsilcileri) de vardı. Bu koşullar altında kongre, İskra'nın yöneltisinin zaferi için verilen savaşımın arenasından başka bir şey olamazdı. Tutanakları şöyle bir okumak, kongrenin böyle bir arena durumuna geldiğini hemen gösterecektir. Şimdi bizim görevimiz, kongrede çeşitli konularda ortaya çıkan belli-başlı gruplaşmaları geriye doğru izlemek ve ana gruplardan herbirinin siyasal çehresini, tutanaklardaki açık, kesin verilere dayanarak ortaya koymaktır. Kongrede İskra'nın rehberliğinde bir tek parti içinde birleşecek olan bu gruplar, eğilimler ve farklılıklar nelerdi? Görüşmeleri ve oylamaları tahlil ederek göstermemiz gereken şey budur. Hem bizim sosyal-demokratlarımızın gerçekten ne olduklarını gösterecek bir inceleme için, hem de onlar arasındaki ayrılık nedenlerini anlamak bakımından, bunun aydınlatılması büyük bir önem taşımaktadır. Hem Birlik Kongresinde[8] yaptığım konuşmada, hem yeni İskra yazıkuruluna gönderdiğim mektupta, gruplaşmaların tahliline en önde yer vermemin nedeni budur. (Martov'un başı çektiği) "azınlık"ta olan muhaliflerim, sorunun özünü hiç kavrayamadılar. Birlik Kongresinde onlar, oportünizme kaydıkları suçlamasına karşılık, "haklı olduklarını göstermeye" çalışarak ayrıntı türünden noktaları düzeltmekle yetindiler, ama kongredeki gruplaşmalara dair benim çizdiğim resmi daha değişik bir resim çizerek karşılamaya [sayfa 16] bile kalkışmadılar. Şimdi Martov, İskra'da (n° 56), kongredeki değişik siyasal grupların sınırlarını ortaya koymaya dönük her çabayı "hizipçilik siyaseti" olarak göstermeye çalışıyor. Bu biraz kuvvetli bir ifade yoldaş Martov! Ama yeni İskra'nın bu sert dilinin şu garıp özelliği var: Bu sert dilin tümden ve herkesten önce şimdiki yazıkurulunu hedef almış bir dil haline dönüşmesi için, kongreden bu yana, aramızdaki farklılığın bütün aşamalarını ortaya koyuvermek yeter de artar bile. Hzipçi siyasetten sözeden siz, sözüm-ona parti yazıkurulu, önce bir kendinize bakın!
Martov, bizim kongredeki savaşımımızın dayandığı gerçekleri öylesine tatsız buluyor ki, şimdi o gerçekleri tümden küçümsemeye, karalamaya çalışıyor. "Bir iskracı" diyor Martov, "parti kongresinde ve ondan önce, İskra ile tam dayanışma içinde olduğunu söylemiş, onun programını ve örgüt görüşünü savunmuş ve örgütlenme politikasını desteklemiş kişidir. Kongrede kırktan fazla böyle iskracı vardı; İskra'nın programıyla İskra'yı partinin merkez yayın organı olarak kabul eden önerge için verilen oyların sayısı buydu." Kongre tutanaklarını açın, göreceksiniz ki, program, çekimser kalan Akimov'un dışındakilerin hepsinin oybirliğiyle kabul edilmiştir (tutanaklar, s. 233). Böylece yoldaş Martov, bundcuların, Bruker'in ve Martinov'un, İskra'yla "tam bir dayanışma" içinde olduklarını gösterdiklerine, onun örgütlenme görüşlerini savunduklarına bizi inandırmak istiyor. Bu gülünçtür! Kongreden sonra, katılanların tümünün (gene de tümü değil, çünkü bundcular çekilmişti), partinin eşit üyeleri haline geldiği gerçeği, burada, kongredeki savaşımı yaratan gruplaşmalarla karıştırılıyor. Kongreden sonra "çoğunluğu" ve "azınlığı" meydana getiren öğeleri incelemek yerine, "programı kabul ettiler" yollu resmi bir sözle karşılaşıyoruz.
İskra'nın merkez yayın organı olarak kabul edilişine ilişkin oylamayı alın. Göreceksiniz ki, önergenin iki [sayfa 17] bölümünü, yani İskra'nın salt merkez yayın organı olarak kabul edilmesiyle, yaptığı hizmetlerin tanınmasına ilişkin bölümü birbirinden ayırmakta ısrar eden kişi, —şimdi yoldaş Martov'un, daha iyi bir dava uğruna harcaması gereken bir cesaretle, İskra'nın örgütsel görüşlerini ve örgüt siyasetini savunduğunu söyleyerek övdüğü— Martinov'du. Önergenin ilk bölümü (yani İskra'nın hizmetlerini kabul eden, onunla dayanışma içinde bulunulduğunu ifade eden bölümü) oya konduğu zaman, lehte yalnızca otuzbeş oy verildi; iki oy (Akimov'la Bruker) aleyhteydi; onbir kişi (Martinov, beş bundcu ve yazıkurulunun beş oyu, yani benim ve Martov'un ikişer oyu ile Plehanov'un bir oyu) çekimserdi. Görülüyor ki, Martov'un şimdi taşıdığı görüşler açısından onun hayli yararına olan ve bizzat kendisinin ortaya attığı bu örnekte bile İskra'ya karşı grup (beş bundcu ve üç Raboçeye Dyelo yanlısı) apaçık ortadadır. Önergenin ikinci bölümünün, yani herhangi bir biçimde dayanışma ifade etmeksizin, İskra'nın merkez yayın organı olarak kabulü hakkındaki bölümünün oylanmasını (tutanaklar, s. 147) alın: lehte verilen oylar, şimdiki Martov'un iskracı sınıfına soktuğu kırkdört kişiydi. Kullanılacak toplam oyların sayısı ellibirdi. Çekimser kalan yazıkurulunun beş oyunu bundan çıkarırsak elde kırkaltı oy kalır, iki oy (Akimov ve Bruker) aleyhteydi. Görüldüğü gibi, geri kalan krkdört oyun içinde beş bundcunun hepsinin oyu vardı. Ve böylece kongredeki bundcular, "İskra'yla tam bir dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler" — İşte resmi İskra, resmi tarihi böyle yazıyor. Bu noktayı bir parça öne alarak, okura, bu resmi doğrunun gerçek nedenlerini açıklayacağız: eğer bundcularla "Raboçeye Dyelo" yanlıları kongreden çekilmeselerdi, İskra'nın şimdiki yazıkurulu (bugünkü gibi, sözde parti yazıkurulu değil) gerçek parti yazıkurulu olurdu, olabilirdi. Bugünün bu güvenilir bekçilerinin, sözümona parti yazıkurulunun, iskracı olarak ilân edilmesi zorunda kalınması buradan ileri [sayfa 18] geliyor. Ama bu konudan, daha sonra, ayrıntılarıyla söz edeceğim.
İkinci sorun şudur: eğer kongre iskracılarla İskra-karşıtları arasında bir savaşım idiyse, bu ikisi arasında yalpalayan, kararsız, ortada öğeler yok muydu? Partimiz hakkında birazcik fikri olan ve hangi türden olursa olsun bütün kongrelerin gösterdiği manzarayı bilen herhangi bir kişi, bu soruya a priori, [önsel.-ç.] olumlu yanıt verme eğilimini gösterecektir. Yoldaş Martov, şimdi, bu kararsız öğeleri anımsamakta pek isteksiz görünüyor; bu nedenle de Yujni Raboçi grubunu ve ona yanaşan temsilcileri tipik iskracılar olarak, bizim onlarla ayrılığımızı da değersiz ve önemsiz şeyler gibi gösteriyor. Bereket versin, tutanakların tam metni önümüzde; bu soruyu —kuşkusuz gerçek soruyu— belgesel verilere dayanarak yanıtlama olanağına sahibiz. Kongredeki genel gruplaşmalara dair yukarda söylediklerimiz, kuşkusuz, soruya yanıt olma iddiasında değildir, yalnızca sorunu doğru olarak ortaya koymak içindir.
Siyasal gruplaşmaların tahlili yapılmaksızın, belli eğilimler arasındaki savaşımın niteliğiyle kongrenin görünümü ortaya konmaksızın, aramızdaki ayrılığı anlama olanağı yoktur. Martov'un, bundcuları bile iskracılar safına koyarak, farklı eğilimleri gizlemeye kalkışma çabaları, yalnızca sorundan kaçmaktır. Kongre öncesi Rus sosyal-demokrat hareketinin tarihi çerçevesinde (daha ilerdeki doğrulamalar ve ayrıntılı incelemeye temel olmak üzere) bellibaşli üç grup bulunduğu a priori belirtilmelidir: iskracılar, İskra-karşıtları ve kararsız, yalpalayan, sallantıda öğeler. [sayfa 19]
C.
KONGRENİN BAŞLANGICI
HAZIRLIK KOMİTESİ OLAYI
Görüşmeleri ve oylamaları en iyi biçimde tahlil etmenin yolu, bunları, kongrenin oturum sırasına göre ele almaktır. Böylece siyasal cepheler, giderek belirgin duruma geldikçe, onlara gereği gibi değinilebilir. Ancak birbiriyle yakından ilgili sorunları ya da benzer gruplaşmaları birlikte gözden geçirmek gerektiği zaman tarih sırasmdan ayrılınacaktır. Tarafsız olabilmek için, bütün önemli oylamaları belirtmeye çalışacağız, ama (bir ölçüde, konuları, komisyonlarla genel kurul arasında dağıtmaktaki deney eksikliğimiz ve yeterince etkin olamayışımız, bir ölçüde de engellemeye varan kaçamaklar yüzünden) kongrenin zamanını çok fazla alan küçük noktalar üzerindeki hadsiz hesapsız [sayfa 20] oylamaları bir yana bırakacağız.
Tartışmaya yolaçan ve görüş ayrılıklarını ortaya koymaya başlayan ilk sorun, "Bund'un parti içindeki durumu" konusunun (kongrenin "gündeminde") ilk maddede yer alıp almamasından çıktı (tutanaklar, s. 29-33). Plehanov, Martov, Trotski ve benim savunduğumuz iskracı görüşe göre, bu noktada kuşkuya yer yoktu. Bund'un partiden çekilmesi, bizim şu görüşümüzü pek açık biçimde doğruluyordu: Bund bizim yolumuzda yürümeyi ve parti çoğunluğunun İskra ile paylaştığı örgütlenme ilkelerini kabul etmeyi reddettiyse, bizim de aynı yolu tutacağımız "inancını yaratmak" ve (bundcuların yaptığı gibi) kongreyi uzatmak yararsız ve anlamsız olurdu. Sorun, her yönüyle, bizim yazınımızda esasen aydınlığa kavuşturulmuştu. Düşünen her parti üyesi için geriye kalan tek şey, sorunu içtenlikle ortaya koymak, seçimi dobra dobra ve dürüstçe yapmaktı: özerklik (bu durumda onların yoluna girmiş olurduk) ya da federasyon (bu durumda ise bundcularla yollarımız ayrılırdı).
Bundcular, tüm politikalarında nasıl kaçamak davranıyorlarsa, burada da kaçamak davranmak ve konuyu ertelemek istediler. Onlara, Raboçeye Dyelo'nun ardından gidenleri temsil ettiği apaçık belli olan Akimov yoldaş da katıldı ve örgütlenme sorunu üzerinde İskra ile aralarındaki ayrılıkları bir çırpıda ortaya döküverdi (tutanaklar, s. 31). Bund ve Raboçeye Dyelo, (kısa bir süre önce İskra ile dayanışma içinde olduğunu belirtmiş olan Nikolayev Komisyonunun iki oyunu temsil eden) Mahov yoldaş tarafından desteklendi. Mahov yoldaşa göre, sorun tümüyle aydınlığa kavuşmamıştı; ona göre bir başka "hassas nokta" da, "demokratik sistem mi, yoksa tam tersine [buna dikkat ediniz!] merkeziyetçilik mi sorunu"ydu — tıpkı kongrede henüz bu "hassas nokta"ya dikkat etmemiş olan şimdiki "parti" yazıkurulunun çoğunluğu gibi!
Böylece bize karşı kullanılan toplam on oyu denetim [sayfa 21] altında tutan Bund, Raboçeye Dyelo ve yoldaş Mahov iskracılara muhalefet ettiler (tutanaklar, s. 33). Otuz oy lehteydi — daha sonra göreceğimiz gibi, iskracıların oyu sık sık bu rakam dolaylarında dolaşmıştır. Onbir oy çekimserdi; açıkça görülüyordu ki, bu onbir kişi, çekişen "taraflar"dan birinin yanında yer almak istememişti. Şu nokta, belirtilmeye değer: Bund'un tüzüğünün 2'nci maddesi (Bund'un partiden çekilmesine bu maddenin reddi sebep olmuştur) oya konduğu zaman, bu madde lehindeki oylarla çekimser oyların toplamı da on olacaktı (tutanaklar, s. 289); üç Raboçeye Dyelo'cuyla (Bruker, Martinov ve Akimov) yoldaş Mahov çekimser kalacaktı. Açıkça görülüyor ki, Bund'un yeri konusundaki gündem maddesinin oylanışında ortaya çıkan gruplaşma raslantı değildi. Anlaşılıyordu ki, bütün bu yoldaşlar, yalnızca görüşme gündemine ait teknik sorunda değil, ama işin özünde de İskra'dan ayrılıyorlardı. Raboçeye Dyelo'nun, işin özünde gösterdiği ayrılık herkesçe bilinmektedir; yoldaş Mahov'a gelince, Bund'un çekilişi konusunda yaptığı konuşmayla, bu yoldaş, tutumunun eşsiz bir tanımını gözler önüne sermiştir (tutanaklar, s. 289-290). Bu konuşma üzerinde durmaya değer. Yoldaş Mahov, federasyonu reddeden karardan sonra, "Bund'un, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) içindeki yeri benim için artık bir ilke sorunu olmaktan çıkmış, ve tarihsel olarak gelismiş bir örgüte ilişkin pratik bir siyasal sorun halini almıştır" diyordu. "Burada" diye sürdürmüştü sözünü konuşmacı, "yaptığımız oylamayı izleyebilecek bütün sonuçları dikkate almaktan başka bir şey yapamazdım; 2'nci maddeye tümüyle oy vermemin nedeni de budur." Yoldaş Mahov "pratik siyaseti", hayran olunası bir biçimde içine sindirmişti: ilke olarak federasyonu çoktan reddetmişti ve bu nedenle, pratikte federasyonu ifade eden bir noktanın tüzükte yer alması için oy verebilirdi. Ve bu "pratik" yoldaş, derin tutumunu şu sözlerle açıkladı: "Ama [sayfa 22] [Şçedrin'in ünlü "ama"sı] benim oyum şu ya da bu biçimde, yalnızca ilke [!!] açısından bir önem taşıdığına ve hemen hemen kongredeki bütün temsilcilerin oybirliğinde oluşu karşısında herhangi bir pratik önemi bulunmadığına göre, ilke olarak [Tanrı bizi böyle ilkelerden korusun!] bu sorunda benim tutumumla, lehte oy veren Bund temsilcilerinin tutumu arasındaki farklılığı ortaya koymak için çekimser kalmayı yeğ gördüm. Tersine, Bund temsilcileri, ilkin israr ettikleri gibi çekimser kalsalardı, o zaman ben lehte oy verirdim." Yazı tura atar mısınız? Herkesin "hayır" dediği bir sırada "evet" demenin hiç bir pratik önemi olmayacağı için ilkelere bağlı bir insan, çekimser kalarak, yüksek sesle "evet" demekten geri duruyor.
Bund'un yeri konusundaki gündem maddesi için, yapılan oylamadan sonra, kongrede Borba grubu[9] sorunu patlak verdi. Bu sorun da hayli ilgi çekici bir gruplaşmaya yolaçtı; sorun, kongredeki "hassas" noktayla, adını koyalım, merkez organlarının kimlerden oluşacağı konusuyla yakından ilişkiliydi. Kongrenin kimlerden oluşacağına karar vermek üzere görevlendirilen komisyon, hazırlık komitesinin iki kez kabul ettiği karara (tutanaklar, s. 383 ve 375) ve komitenin bu komisyondaki temsilcilerinin raporuna (tutanaklar, s. 35) uyarak, Borba grubunun çağrılmaması kararına vardı.
Bunun üzerine, hazırlık komitesi üyelerinden yoldaş Egorov, "Borba sorunu"nun (Borba'ya dikkat edin, grubun bazı üyelerinden değil, tüm gruptan söz ediliyor) "kendisi için yeni" olduğunu söyledi ve görüşmenin ertelenmesini istedi. Hazırlık komitesinin üzerinde iki kez karar aldığı bir sorunun, o komitenin üyesi olan bir kişi için nasıl olup da yeni bir şey olduğu sır kalmaya devam ediyor. Görüşmelerin ertelendiği süre içinde, hazırlık komitesi bir toplantı yaptı (tutanaklar, s. 40); bu toplantıya, komitenin kongrede bulunan üyeleri katıldılar (hazırlık komitesinin birçok üyesi, [sayfa 23] İskra örgütünün eski üyeleri, kongrede değillerdi).[5*] Borba konusundaki tartışma böylece başladı. Raboçeye Dyelo yanlıları lehte (Martinov, Akimov ve Bruker - tutanaklar, s. 36-38), İskracılar (Pavloviç, Sorokin, Lange, Trotski, Martov ve ötekiler) aleyhte konuştular. Kongre bir kez daha, artık iyi bildiğimiz gruplara bölündü. Borba konusundaki çekişme hayli inatçıydı; yoldaş Martov çok ayrıntılı (tutanaklar, s. 38) ve "savaşkan" bir konuşma yaptı; konuşmasında, Rusya'daki ve yurtdışındaki grupların "temsilindeki eşitsizliğe" haklı olarak değindi; yabancı bir gruba "ayrıcalık" (pırlanta gibi sözler, kongreyi izleyen olayların ışığında, bugün özellikle öğretici nitelikte olan sözler) tanımanın hiç de "iyi" olmayacağını söyledi; "partide dağınıklığı gözler önüne seren ve hiç bir ilkenin haklı göstermediği bir örgüt kargaşası"nı (parti kongresindeki "azınlığın" gözünde bir hak!) teşvik etmememiz gerektiğini belirtti. Söz alan konuşmacıların sonuna gelinceye dek, Raboçeye Dyelo yandaşları dışında hiç kimse, açıkça ortaya çıkmadı ve Borba lehine makûl bir neden göstermedi (tutanaklar, s. 40). Yoldaş Akimov'la dostlarına haksızlık etmemek için belirtmek gerekir ki, onlar hiç değilse o yana, bu yana yalpalamadılar, tutumlarını saklamadılar, içtenlikle savundular, istediklerini açıkyüreklilikle söylediler.
Konuşmacılar listesi kapandıktan sonra, artık konu üzerinde konuşmanın usulsüz hale geldiği bir sırada yoldaş Egorov, "hazırlık komitesi tarafından henüz kabul edilmiş bir kararın açıklanmasını ısrarla istedi". Bu manevranın temsilcileri rahatsız etmiş olması hiç de şaşırtıcı değildir; nitekim başkan yoldaş Plehanov, "yoldaş Egorov'un isteğinde direnmesini hayretle karşıladığı"nı söyledi. Kişinin ya tüm kongre önünde şu ya da bu tutumu takınması, ya [sayfa 24] tartışma konusu üzerinde açık ve kesin bir tutum alması ya da hiç bir şey söylememesi beklenirdi. Ancak konuşmaların tamamlanmasına ses çıkarmamak ve ondan sonra, "tartışmaları yanıtlama" perdesi ardında, kongreyi, tartışma konusu sorun üzerinde hazırlık komitesinin yeni bir kararıyla karşıkarşıya getirmek, arkadan vurulmuş bir bıçak gibiydi.
Akşam yemeğinden sonra oturum yeniden açıldığı zaman, hâlâ şaşkınlık içinde olan Büro, "formaliteler"i bir yana koymaya, kongrelerde istisnai durumlarda benimsenen son yönteme, yani "yoldaşca anlatma" yöntemine başvurmaya karar verdi. Hazırlık komitesi sözcüsü Popov, komitenin bir oya, Pavloviç'in oyuna karşılık (tutanaklar, s. 43) bütün üyelerin oyuyla kabul ettiği kararı, kongreye, Riyazanov'u davet etmeyi salık veren kararını açıkladı.
Pavloviç, hazırlık komitesi toplantısının meşru olmadığını öne sürdüğünü, öne sürmeye devam edeceğini söyledi, komitenin yeni kararının "daha önceki kararıyla çeliştiği"ni ifade etti. Bu sözler gürültüye yol açtı. Hazırlık komitesinin ve Yujni Raboçi grubunun üyesi olan yoldaş Egorov, sözkonusu noktayı yanıtlamaktan kaçındı ve konuyu disiplin sorunu haline getirmeye çalıştı. Egorov, yoldaş Pavloviç'in öne sürdüğü itirazı hazırlık komitesinin dinlediğine ve "onun karşı görüşünü kongrenin dikkatine sunmamaya" karar verdiğine göre, yoldaş Pavloviç'in bu tutumuyla parti disiplinini ihlâl etmiş (!) olduğunu iddia etti. Görüşmeler, parti disiplini sorununa kaydı ve Plehanov, temsilcilerin alkışları arasında, yoldaş Egorov öğrensin diye, "bizim böyle bağlayıcı kurallarımız yok" şeklinde bir açıklama yaptı (tutanaklar, s. 42; karş: s. 379, kongre tüzüğü, madde 7: "Temsilcilerin yetkileri bağlayıcı kurallarla sınırlanamaz. Temsilciler, yetkilerini kullanmakta kesinlikle serbest ve bağımsızdırlar."). "Kongre en yüksek parti otoritesidir", bundan ötürü, parti yaşamına ilişkin herhangi bir sorunu doğrudan doğruya kongreye getiren kişiyi sınırlamaya [sayfa 25] çalışan, hem parti disiplinini, hem kongre tüzüğünü ihlal etmiş olur. Böylece sorun, hizipler mi parti mi sorununa geldi dayandı. Temsilcilerin hakları, çeşitli kurulların ya da hiziplerin var olduğu düşlenen hakları ya da kuralları adına, kongrede sınırlanacak mıydı, yoksa tüm alt düzeydeki kurullar ve eski gruplar, partinin gerçek resmi kurumlarının yaratılması için, salt sözde değil, gerçekten ve tamamen dağıtacak mıydı? Okurlar, amacı partiyi gerçekten ihya etmek olan kongrenin daha başında (üçüncü oturumda) ortaya çıkan bu anlaşmazlığın, ilke açısından ne kadar önemli olduğunu hemen göreceklerdir. Bu anlaşmazlığın odak noktasında bulunan şey, eski gruplar ve (Yujni Raboçi gibi) küçük topluluklarla, yeniden doğan parti arasındaki çatışmaydı. İskra'ya-karşı gruplar bir anda kendilerini ortaya koydular: bundcu Abramson, şimdiki İskra yazıkurulunun ateşli dostu yoldaş Martinov ve dostumuz yoldaş Mahov, hepsi hepsi, Pavloviç'e karşı Egorov'un ve Yujni Raboçi grubunun yanında yer aldılar. Şimdi örgütte "demokrasi" oyununda Martov ve Akselrod'la yarışa çıkan yoldaş Martinov, üst makama başvurunun ancak daha alt bir makam aracılığıyla yapılabildiği orduyu bile örnek diye gösterdi!! İskra'ya karşı kurulan bu "sağlam" muhalefetin gerçek anlamını, kongrede hazır bulunan herkes ya da kongre öncesinde partimizin iç tarihini dikkatle izlemiş olan herkes iyice biliyordu. Muhalefetin amacı (belki de muhalefetin her temsilcisinin her zaman kavramadığı, bazan süredurum kurallarının zorladığı amacı), küçük, önemsiz grupların bağımsızlığını, bireyselliğini ve grup çıkarlarını, İskra ilkeleri temelinde kurulmakta olan geniş bir partinin yutmasına karşı korumaktı.
Henüz Martinov'la güçbirliği yapmamış olan yoldaş Martov, soruna işte tam bu açıdan yaklaşıyordu. Yoldaş Martov "parti disiplini anlayışı, bir devrimcinin bağlı olduğu daha alt düzeydeki belli bir gruba karşı yükümlü olduğu [sayfa 26] görevleri yerine getirme anlayışının ötesine geçmeyenler"e karşı cesaretle ve haklı olarak ortaya atıldı. Martov, hizip kafasının şampiyonlarına, sözlerinin, kongrenin sonunda ve onun ardından kendi siyasal tutumu için nasıl bir harman döveni olabileceğini düşünmeksizin "birleşmiş bir parti içinde hiç bir zorunlu [italikler Martov'un] gruplaşma hoşgörülemez" dedi. Hazırlık komitesi sözkonusu olduğu zaman hiç bir zorunlu gruplaşma hoşgörülemez, ama yazıkurulu sözkonusu olduğu zaman pekâlâ hoşgörülebilir. Martov, merkezden baktığı zaman zorunlu gruplaşmayı kınıyor, ama merkezin kuruluşundan hoşnut olmadığı anda böyle bir gruplaşmayı savunuyor...
Yoldaş Martov'un, konuşmasında, yalnızca yoldaş Egorov'un "ciddi yanılgısı"na değil, aynı zamanda hazırlık komitesinin gösterdiği siyasal kararsızlığa da özel bir ağırlık verdiğini belirtmek ilgi çekici olacaktır. Martov haklı bir öfkeyle şöyle diyordu: "Hazırlık komitesi adına, komite raporuna [burada bu raporun, hazırlık komitesi üyelerinin raporuna dayandırıldığını ekleyelim - s. 43, Koltsov'un sözleri] ve hazırlık komitesinin daha önceki önerilerine karşıt bir öneri ortaya atılıyor" (italikler benim). Gördüğümüz gibi, Martov, Borba'nın yerini Riyazanov'un almasının, hazırlık komitesinin davranışlarındaki aşırı çelişki ve tutarsızlıkları ortadan kaldırmadığını, "dönüş yapmadan" önce, o zaman açıkça görmüştü (Martov'un dönüş yaptıktan sonra, konuyu nasıl düşündüğünü, parti üyeleri, Birlik kongresi tutanakları, s. 57'den öğrenebilirler). Martov, o zaman, yalnızca disiplin sorununu tahlille yetinmedi, hazırlık komitesine açıkça şunu sordu: "Değişikliği gerektiren yeni koşul nedir?" (italikler benim). Gerçekten de hazırlık komitesi yeni önerisini ortaya attığı zaman, fikrini —Akimov'la başkalarının yaptığı gibi— açıkça savunma yürekliliğini dahi gösteremedi. Martov bunu yadsıyor (Birlik tutanakları, s. 56), ama kongre tutanaklarını okuyanlar, onun hatalı olduğunu [sayfa 27] göreceklerdir. Hazırlık komitesinin önerisini sunan Popov, gerekçe üzerinde tek söz söylemedi (parti kongresi tutanaklan, s. 41). Egorov sorunu disiplin konusuna kaydırdı; sorunun kendisi üzerinde söylediği ise yalnızca şuydu: "Hazırlık komitesinin kendine göre bazı yeni gerekçeleri olabilir [ama yeni gerekçeleri var mıydı, varsa bunlar nelerdi, bilinmiyor]; komite, herhangi birini aday göstermeyi unutmuş olabilir, vb.. [Bu "vb.", konuşmacının sığınabileceği tek şeydi, çünkü hazırlık komitesi, iki kez kongre önünde, bir kez de komite toplantısında görüştüğü Borba'yı unutmuş olamazdı.] Hazırlık komitesi bu kararı, Borba grubuna karşı tutumunu değiştirdiği için almış değildir; komite, partinin gelecekteki merkez örgütünün yolu üzerindeki gereksiz taşları, daha çalışmalarının başında temizlemek istemektedir." Bu gerekçe değil, gerekçeden kaçınmaktır. Her içten sosyal-demokrat (kongre temsilcilerinden herhangi birinin içtenliği konusunda en ufak bir kuşkumuz yok), batık kayalar olarak gördüğü şeyleri temizleme ve salık verilebilir saydığı yöntemlerle temizleme endişesini taşır. Gerekçe vermek demek, kişinin sorunu nasıl göidüğünü ifade etmesi, açıklaması demektir, herkesçe bilinen gerçekleri ağzında gevelemesi demek değildir. "Borba'ya karşı tutumlarını değiştirmiş" olmaksızın, herhangi bir gerekçe gösteremezlerdi, çünkü hazırlık korriitesi daha önceki karşıt kararlarında, gömülü kayaları temizleme endişesini dile getirmişti, ama o zamanlar, "kayalar" olarak gördüğü şey, tam karşıt şeylerdi. Yoldaş Martov, öne sürülen savın "önemsiz" bir sav olduğunu, "sorundan sıyrılma" düşüncesinden esinlendiğini söyleyerek ve hazırlık komitesine "insanlar ne der diye korkmamalarını" öğütleyerek, çok haklı ve sert bir saldınıda bulundu. Kongrede önemli bir rol oynayan, ve bağımsızlık isteğiyle, küçük işlerle uğraşmasıyla, belirli bir çizgisi olmayışıyla, başkaları ne der korkusunu taşımasıyla, belli iki taraf arasmda yalpalayışıyla, inançlarını açıkça ortaya [sayfa 28] koymaktan korkmasıyla, kısacası bir "bataklığın"[6*] bütün özelliklerini göstermesiyle kesin olarak kendini belli eden siyasal cephenin ana yapısını, bu sözler çok iyi niteliyor.
Kararsız grubun bu siyasal ürkekliğinin sonuçlarından biri, yeri gelmişken belirtelim, bundcu Yudin dışında (tutanaklar, s. 53) hiç kimsenin, Borba grubu üyelerinden birinin davet edilmesine ilişkin herhangi bir önerge getirmemesi oldu. Yudin'in önergesi beş oy aldı — anlaşılan beşi de bundcuydu: yalpalayanlar yeniden taraf değiştirmişlerdi. Ortadaki grubun oylarının sayısının ne olduğunu, Koltsov'la Yudin'in bu soruna ilişkin önergesi üzerindeki oylama yaklaşık olarak göstermektedir: iskracılar otuziki oy aldılar (tutanaklar, s. 47); bundcular onaltı oy aldılar, yani iskracılara-karşı grubun sekiz oyu, yoldaş Mahov'un iki oyu (kare: s. 46), Yujni Raboçi grubu üyelerinin dört oyu ve iki başka oy. Bu saf tutmanın hiç bir biçimde raslantı olarak görülemeyeceğini birazdan göstereceğiz, ama ilkin, bu hazırlık komitesi olayında Martov'un şimdiki düşüncesi üzerinde kısaca duralım. Martov, Birlik kongresinde, "Pavloviç'le başkalarının ihtirasları körüklediği" görüşünde sonuna kadar direndi. Borba'ya ve hazırlık komitesine karşı en uzun, en ateşli, en keskin konuşmaların Martov tarafından yapıldığını görmek için kişinin, yalnızca kongre tutanaklarına bakıvermesi yeter. Martov "suçu" Pavloviç'e yıkmaya çalışarak yalnızca kendi kararsızlığını göstermişti: kongreden önce yazıkurulunun yedinci üyesi olarak Pavloviç'in seçilmesine yardım eden oydu; kongrede Egorov'a karşı Pavloviç'le [sayfa 29] tam bir işbirliği yaptı (tutanaklar, s. 44); ama daha sonra Pavloviç'e yenik düşünce onu "ihtirasları körüklemek"le suçlamaya başladı. Bu gülünçtür.
Martov İskra'da (n° 56), X'in ya da Y'nin çağrılmasına atfedilen önemle alay ediyor. Ne var ki, X'i ya da Y'yi Merkez Yönetim Kuruluna ya da merkez yayın organına davet etmek gibi böyle "önemli" bir sorunu ortaya çıkaran şey hazırlık komitesi olayı olduğuna göre, bu alay bir kez daha Martov'a geri dönüyor. İşin, sizin (partiye göre) "daha alt düzeyde olan kendi grubunuzu" ya da başkasınınkini ilgilendirişine bakarak iki farklı ölçü kullanmak yakışık almaz. Bu tamıtamına darkafalı bir grup davranışıdır, partili davranışı değil. Martov'un Birlik kongresindeki konuşmasıyla (tutanaklar, s. 57), kongredeki konuşmasını (tutanaklar, s. 44) şöyle bir karşılaştırmak, bunu göstermeye yeter. Martov Birlik kongresinde, inter alia, [Başka şeylerin yanısıra. -ç.] "insanların" diyordu, "hem kendilerine iskracı demekte israr etmelerini, hem de aynı zamanda iskracı olmaktan utanç duymalarını anlayamıyorum". "Kendine bir ad koymak"la "öyle olmak" arasındaki farkı, sözle eylem arasındaki farkı kavrayamama garipliği... Martov kongrede, kendisini zorunlu gruplaşmaların hasmı olarak nitelemişti, oysa kongreden sonra onların destekçisi oldu...[sayfa 30]
D.
YUJNİ RABOÇİ GRUBUNUN DAĞILIŞI
Temsilcilerin, hazırlık komitesi sorunundaki saflaşmaları bir raslantı gibi görünebilir. Ancak böyle bir düşünce yanlış olur; böyle bir düşünceyi silmek için olayları tarih sırasıyla incelemeyi bir yana bırakıp, kongrenin sonunda tanık olunan, ama tartışmakta olduğumuz konuyla yakından ilişkili olan bir olayı ele alacağız. Bu olay Yujni Raboçi grubunun dağılışıydı. İskra'nın örgüt anlayışı —parti güçlerinin tam anlamıyla kaynaştırılması ve o güçleri ayıran kargaşaya son verilmesi— bu noktada, ortada gerçek bir partinin bulunmadığı sıralarda çok yararlı hizmetler gören, ancak şimdi çalışmaların bir merkezde toplanmaya başlamasıyla, gereksiz hale gelen gruplardan birinin [sayfa 31] çıkarlarıyla çatışmaya düştü. Grup çıkarları açısından bakıldığı zaman Yujni Raboçi grubunun da "devamlılık" ve dokunulmazlık iddiasında bulunmaya, en az İskra yazıkurulu kadar hakkı vardı. Ancak parti çıkarları açısından bakıldığı zaman, o gruba düşen görev, kendi güçlerini "münasip parti örgütleri"ne (tutanaklar, s. 313, kongrece kabul edilen önergenin sonu) aktarmayı kabul etmekti. Grup çıkarları açısından ve "darkafalı" bir görüşle bakıldığı zaman, dağılmayı eski İskra yazıkurulundan daha fazla arzu etmemiş olan bir grubun dağılması (yoldaş Rusov'la yoldaş Deutsch'un kullandığı bir deyişle) "gıdıklayıcı bir sorun"du. Ancak parti çıkarları açısından bakıldığı zaman, grubun dağılması, (Gusev'in deyişiyle) parti içinde "özümlenmesi" gerekliydi. Yujni Raboçi grubu, dağıldığını ilân etmeyi "gerekli saymadığını" açıkladı ve "kongrenin kendi fikrini kesinlikle belirtmesini" ve "evet ya da hayır şeklinde, derhal" belirtmesini istedi. Eski İskra yazıkurulunun, dağıldıktan sonra öne sürdüğü süreklilik isteği gibi, Yujni Raboçi grubu da aynı "sürekliliği" açıkça istedi! "Gerçi" dedi yoldaş Egorov, "biz bireyler olarak bir partinin üyesiyiz, ama o parti birçok örgütlerden oluşmaktadır; o örgütleri tarihsel birimler olarak saymak zorundayız. ... Böyle bir örgüt partiye zararlı değilse, onu dağıtmak için neden yoktur."
Önemli bir ilke sorunu böylece açık-seçik ortaya atılmış oluyordu. Bütün iskracılar —kendi grup çıkarlarının henüz ön plana gelmemiş olduğunu dikkate alarak— kararsız öğelere karşı kesin bir tutum takındılar (bundcular ve Raboçeye Dyelo üyelerinden ikisi kongreden çoktan çekilmişti; kuşku yok ki bunlar "tarihsel birimleri hesaba katma" düşüncesini yürekten desteklerlerdi). Oylamada otuzbir kişi lehte, beş kişi aleyhte oy verdi, beş kişi de çekimser (Yujni Raboçi grubu üyelerinin dört oyu ile, daha önceki konuşmalarına bakarsak -tutanaklar, s. 308- büyük bir [sayfa 32] olasılıkla Byelov'un oyu) kaldı. On oyluk bir grubun, İskra'nın tutarlı örgütlenme tasarımına açık-seçik karşı durduğu ve parti anlayışına karşı grup anlayışını savunduğu, burada oldukça kesinlikle görülüyordu. Görüşmeler sırasında iskracılar sorunu üke açısından ortaya koydular (bkz: Lange'nin konuşması, tutanaklar, s. 315), amatör cemaatçiliğe ve dağınıklığa karşı durdular, tek tek örgütlerin "sempatisi"ni dikkate almayı reddettiler ve "eğer Yujni Raboçi grubundaki yoldaşlar, ilkelere daha erkenden, bir ya da iki yıl önce daha sıkıca sarılmış olsalardı, parti birliğinin ve burada onayladığımız program ilkelerinin zaferinin daha yakın bir zamanda gerçekleştirilebilecek olduğunu" açıkça belirttiler. Orlov, Gusev, Liyadov, Muravyov, Rusov, Pavloviç, Glebov ve Görin, hepsi bu doğrultuda konuştu. Yujni Raboçi'nin, Mahov'un ve ötekilerin izlediği siyasette ve "çizgi"de görülen ilke eksikliğine ilişkin olarak kongrede birçok kez öne sürülen bu tür kesin ifadelere itiraz etmek şöyle dursun, bu konuda bazı görüşleri saklı tuttuklarını öne sürmek şöyle dursun, "azınlığın" iskracıları, Deutsch'un kişiliğinde, büyük bir istekle bu görüşe katıldılar, "kargaşa"yı yerdiler ve o aynı oturumda, eski yazıkurulu sorununu tamamen parti temeline dayalı olarak (tutanaklar, s. 325) "dobra dobra ortaya koyma" cüretini gösteren —ne dehşet verici— aynı yoldaş Rusov'un "soruna açıkça parmak basması"nı (tutanaklar, s. 315) memnunlukla karşıladılar.
Yujni Raboçi grubunun dağılmasına ilişkin önerge, grubun şiddetli bir öfke göstermesine yolaçtı. Bu öfkenin izleri tutanaklarda görülecektir (unutulmaması gerekir ki, tutanaklar, görüşmelerin yalnızca soluk bir çıkartmasıdır; çünkü tutanaklar konuşmaların tam metnini değil, yalnızca çok kısa bir özetini ve bazı parçalarım vermektedir). Hatta yoldaş Egorov, Yujni Raboçi grubunun yanı sıra Raboçaya Mysıl[11] grubunun adının da anılmasını bir "yutturmaca" diye niteledi — kongrede tutarlı bir ekonomizm doğrultusunda kendini [sayfa 33] gösteren davranışın karakteristik bir örneği... Çok sonraları bile, 37'nci oturumda, Egorov, Yujni Raboçi grubunun dağılmasından büyük bir sinirlilikle söz etti (tutanaklar, s. 356), Yujni Raboçi grubuna ilişkin görüşmelerde, grup üyelerine, ne yayına ayrılan kaynaklar, ne de merkez yayın organı ya da Merkez Yönetim Kurulu tarafından denetlenme konularında hiç bir şey sorulmadığının tutanaklara geçirilmesini istedi. Yujni Raboçi grubu hakkındaki görüşmelerde, yoldaş Popov, sağlam bir çoğunluğun grubun yazgısı hakkında önceden kararını vermiş olduğunu ima etti. "Şimdi", dedi yoldaş Popov (tutanaklar, s. 316), "Gusev ve Orlov yoldaşların konuşmalarından sonra, her şey açık-seçik ortaya çıkmıştır." Bu sözlerin anlamı, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bellidir: şimdi, iskracılar kendi görüşlerini ifade ettikten ve bir önerge sunduktan sonra her şey açık-seçik ortadadır, yani Yujni Raboçi, kendi isteğine karşın dağıtılacaktır. Bu noktada Yujni Raboçi sözcüsü, iskracılarla (hatta Gusev ve Orlov gibi iskracılarla) kendilerini destekleyenler arasında, örgütlenme siyasetinde ayrı "çizgiler"i temsil eden taraflar olarak bir ayrım yaptı. Bugünkü İskra, Yujni Raboçi grubunu (ve büyük bir olasılıkla Mahov'u bile) "tipik iskracılar" diye gösterirken, yalnızca, yeni yazıkurulunun, (o grup bakımından) kongrenin en önemli olaylarını unuttuğunu ve "azınlık" olarak bilinen şeyi hangi öğelerin oluşturduğunu gözlerden gizlemekte çok istekli olduğunu ortaya koymuş oluyor.
Popüler bir yayın organı sorunu, kongrede, ne yazık ki görüşülmedi. Konu gerek kongreden önce, gerek kongre sırasında oturumlar dışında bütün iskracılar tarafından uzun uzadıya tartışılmıştı; iskracılar, o sıralarda, partinin çalışmalarında böyle bir yayına girişmenin ya da var olan yayınlardan birini bu amaçla değiştirmenin akıl-dışı olduğunda görüş birliğine vardılar. İskraci-karşıtları kongrede karşı görüşü dile getirdiler; Yujni Raboçi grubu da kendi [sayfa 34] raporunda aynı seyi yaptı. Bu konuda hazırlanan on imzalı bir önergenin kongreye sunulmaması gerçeği, yalnızca şansa ya da "çıkmaz" bir işi ortaya atma isteksizliğine yorulabilir. [sayfa 35]
E.
DİLLERİN EŞİTLİĞİ OLAYI
Kongre oturumlarının tarih sırasına dönelim yeniden.
Gayet inandırıcı bir biçimde gördük ki, henüz kongre asıl işlerini görüşmek üzere toplanmadan önce, yalnızca iskracı-karşıtlarından (sekiz oy) oluşan tam anlamıyla kesin bir grubun değil, ara yerde kararsız öğelerden oluşan, sekiz iskracı-karşıtını desteklemeye ve bu oyları yaklaşık onaltı ya ya da onsekize çıkarmaya hazır bir grubun daha var olduğu açığa ortaya çıkmıştı.
Kongrede alabildiğine ve ayrıntılarıyla tartışılan Bund'un parti içindeki yeri sorunu, pratik karar, örgüt konusundaki tartışmalara kadar ertelenirken, gelip ilke konusunda karar vermeye dayanmıştı. Buna ilişkin noktalara kongreden [sayfa 36] önce basında geniş geniş yer verildiği için, kongredeki görüşmeler yeni pek az şey getirdi. Ancak belirtilmesi gerek ki, Raboçeye Dyelo yandaşları (Martinov, Akimov ve Bruker) bir yandan Martov'un önergesini benimserken, bir yandan da önergeyi yeterli bulmadıklarını ve bu önergeden çıkarılan sonuçlarla görüş birliğinde olmadıklarını belirttiler (tutanaklar, s. 69, 73, 83 ve 86).
Kongre, Bund'un yeri sorununu tartıştıktan sonra programa geçti. Bu konudaki görüşmeler, daha çok, pek az ilgi çekici olan ayrıntılara ilişkin değiştirgeler üzerinde yoğunlaştı. İlke sorunlarında iskracı-karşıtlarının muhalefeti, kendiliğindenlik ve bilinçlilik sorununun ünlü sunuluşuna yoldaş Martinov'un yönelttiği saldırıda ifadesini buldu. Kuşku yok ki, Martinov'u, bundcular ve Raboçeye Dyelo yandaşları, son neferlerine kadar desteklediler. Martinov'un itirazlarının çürüklüğünü, başkalarının yanı sıra, Martov'la Plehanov gözler önüne serdi. İşin dikkati çeken garip yanı şu ki, İskra yazıkurulu (anlaşılan bir kez daha düşünüp taşındıktan sonra) şimdi Martinov'un yanında yer almıştır ve bugün, bir zamanlar kongrede söylediklerinin tersini söylüyorlar![12] Bu, ünlü "süreklilik" , ilkesinden ileri geliyor olsa gerek. ... Bize, yazıkurulunun sorunu tümden aydınlığa çıkarmasını ve Martinov'la hangi noktalarda, ne zamandan beri, ne ölçüde görüş birliğinde olduklarını açıklamalarını beklemek kalıyor. Bu arada yalnızca şunu soralım: Herhangi bir kişi, şimdiye dek, kongrede söylediğinin tam tersini söyleyen bir parti organı yazıkurulu görmüş müdür?
İskra'nın merkez yayın organı olarak kabulüne ilişkin savları (bunu yukarda ele almıştık) ve tüzük üzerindeki görüşmelerin başlangıcını (bu konuyu tüzük görüşmelerinin tümü içinde incelemek daha yerinde olacaktır) bir yana bırakarak, program görüşmelerinde ortaya çıkan ilke ayrılıkları üzerinde duralım. Her şeyden önce, çok karakteristik bir nitelikte olan bir ayrıntıya, nispi temsil üzerindeki [sayfa 37] görüşmeye değinelim. Yujni Raboçi'den yoldaş Egorov, bu noktanın programa alınmasını istedi; ancak bunu öyle bir biçimde öne sürdü ki, (azınlık iskracısı) Posadovski, haklı olarak, "ciddi bir görüş ayrılığı" bulunduğuna işaret etti. "Hiç kuşku yok ki", dedi yoldaş Posadovski, "şu temel sorunda aynı görüşte değiliz: Gelecekteki siyasetimizi belli temel demokratik ilkelere bağlamalı ve o ilkelere mutlak bir değer mi vermeliyiz, yoksa tüm demokratik ilkeler partimizin çıkarlarına bakışla ikinci derecede mi gelmeli? Ben kesinlikle ikincisinden yanayım." Plehanov da, daha kesin ve kuvvetli ifadelerle "demokratik ilkelerin mutlak değeri"ne ve o ilkelerin "soyut biçimde" ele alınmasına itiraz ederek, Posadovski'ye "tam olarak katıldığı"nı belirtti. "Teorik olarak" dedi Plehanov, "biz sosyal-demokratların genel oya karşı çıkabileceğimiz bir durum sözkonusu olabilir. Bir zamanlar İtalyan cumhuriyetleri burjuvazisi, soyluları siyasal haklarından yoksun bırakmıştı. Yüksek sınıflar devrimci proletaryanın siyasal haklarını nasıl sınırladıysa, devrimci proletarya da onların siyasal haklarını aynı biçimde sınırlayabilir." Plehanov'un konuşması alkışlarla ve ıslıkla karşılandı. Plehanov, salondakilerden birinin Zwischenruf'unu [Müdahalesini. -ç.] protesto ederek "ıslıklamamanız gerekir" dediği ve yoldaşlara, tezahüratlarını gemlememelerini söylediği zaman yoldaş Egorov ayağa kalktı: "Böyle konuşmalar alkışlandığı zaman, ben ıslıklamak zorundayım" dedi. Yoldaş Goldblatt'la (Bund temsilcisi) birlikte yoldaş Egorov, Posadovski'yle Plehanov'un görüşlerine karşı çıktı. Ne yazık ki, görüşmeler sona ermişti, bu nedenle o görüşmeler sırasında ortaya çıkan bu sorun, çabucak sahneden çekildi. Ama şimdi yoldaş Martov'un Birlik kongresinde "Bu sözler [Plehanov'un sözleri] bazı temsilcilerin öfkesine yolaçtı; eğer yoldaş Plehanov, proletaryanın, kendi zaferini [sayfa 38] pekiştirmek için, basın özgürlüğü gibi siyasal hakları ayaklar altına alması kadar trajik bir durumu düşünmenin bile kuşkusuz olanak dışı olduğunu ekleseydi, temsilcilerin öfkesinden sakınılabilirdi... (Plehanov: 'Mersi') dediği zaman, bu olayın önemini küçümsemeye hatta tümden yadsımaya çalışıyor. Oysa bu yarar sağlamaz (Birlik kongresi tutanakları, s. 58). Martov'un bu yorumu, yoldaş Posadovski'nin "ciddi görüş ayrılığı" hakkında ve "temel sorunda" beliren anlaşmazlık konusunda kongrede söylediği sözlerle cepheden çelişiyor. Bu temel sorunda, kongredeki bütün iskracılar, İskra'ya-karşı olan "sağ"ın (Goldblatt) ve kongre "merkezi"nin (Egorov) sözcülerine karşı durdular. Bu bir gerçek. Üstelik rahatlıkla söylenebilir ki, eğer "merkez" (umarım bu sözcük, ılımlılığın "resmi" yandaşlarını, başka herhangi bir sözderi daha az sarsacaktır) "sınırlama olmaksızın" (yoldaş Egorov ya da Mahov'un ağzıyla) bu konuda ya da benzer sorunlarda konuşma fırsatını bulsaydı, ciddi görüş ayrılığı derhal kendini gösterirdi.
Ama ciddi görüş ayrılığı, gene de "dillerin eşitliği" sorununda daha da göze batıcı biçimde ortaya çıktı (tutanaklar, s. 171 ve devamı). Bu nokta üzerinde belagatli olan şey, görüşmelerden çok, oylamaydı: sayarsak tam onaltı kez oylama yapıldı. Ne üzerinde? Programda bütün yurttaşların, cins, vb., ve dil ayrımı gözetmeksizin eşit olduğu koşulunu belirtmek yeterli miydi, yoksa "dillerin eşitliği" ya da "dil özgürlüğü" esası mı getirilmeliydi? İşte bunun üzerinde... Birlik kongresinde yaptığı konuşmada yoldaş Martov: "Programın bir noktasının yazılışı üzerindeki önemsiz bir tartışma, sonunda tam bir ilke sorununa dönüştü. Çünkü kongrenin yarısı, program komisyonunu devirmeye hazırlanmıştı" dediği zaman, bu olayı oldukça doğru bir biçimde dile getirmişti. Gerçekten böyle![7*] Anlaşmazlığın ilk ağızdaki [sayfa 39] nedeni gerçekten önemsizdi; bununla birlikte bir ilke sorununa dönüştü ve sonunda program komisyonunu "devirme" girişimine, bazı kişilerde "kongreyi yanlış yola yöneltme" isteğinin var olduğundan kuşkulanılmasına (Egorov'un Martov'dan kuşkulanması), en çirkininden kişisel sövgülere (tutanaklar, s. 178) kadar varan acı biçimlere büründü. Hatta yoldaş Popov bile, "küçücük şeylerin", üç oturum boyunca (16, 17 ve 18'inci oturumlar) egemen olan "böyle bir havaya yolaçmasından üzüntü duyduğunu belirtti".
Bütün bu sözler, kesinlikle ve açıkça çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: "kuşku" havası ve en tatsız çatışma biçimleri ("devirme"), —ki sonradan, Birlik kongresinde bundan iskracı çoğunluk sorumlu tutulmuştur— biz daha çoğunluk ve azınlık diye bölünmeden çok önce ortaya çıkmıştı. Bir kez daha belirtiyorum, bu çok büyük önem taşıyan bir gerçektir, temel bir gerçektir; bunu kavrayamamak birçok kişiyi, kongrenin sonundaki çoğunluğun yapay olduğu şeklinde düşüncesiz yargılara sürüklemiştir. Kongredeki temsilcilerden onda-dokuzunun iskracı olduğunu iddia eden yoldaş Martov'un şimdiki görüşü açısından, "ufaktefek şeyler"in, "önemsiz" bir nedenin, sonunda "ilke sorunu"na dönüşen ve bir kongre komisyonunun neredeyse devrilmesine varan bir çatışmaya yolaçmış olması gerçeği, kesinlikle anlaşılmaz ve saçma bir şeydir. Yakınıp sızlanarak [sayfa 40] ve "zarar verici" nükteler için üzülerek bu gerçekten kaçınmak gülünçtür. Hiç bir kırıcı nükte çatışmayı bir ilke sorunu haline getiremezdi; böyle bir şey, ancak kongredeki siyasal gruplaşmaların karakteri nedeniyle ortaya çıkabilirdi. Çatışmaya yolaçan şey, kırıcı ifadeler ya da nükteler değildi — bu ifadeler ve nükteler, kongredeki siyasal gruplaşmanın kendisinin bir "çelişki"yi içinde taşıdığı, çatışmayı yaratacak bütün her şeyi içinde barındırdığı, en küçük bir konuda, en ufak bir neden üzerine her yerde kendini gösteren bir güçle patlak veren bir iç benzeşmez (heterogen) yapıyı barındırdığı gerçeğinin belirtileriydi.
Öte yandan, benim kongreye bakış açımdan, olayların belli bir siyasal yorumu olarak yüce tutmayı görev saydığım görüş açısından —her ne kadar bu yorumu bazı kişiler saldırgan görseler de—, evet bu görüş açısından, "'ufak" bir nedenden çıkan deva bulmaz müzmin ilke çatışması hem anlaşılır bir şeydir, hem de kaçınılmaz bir şey. Kongremizin başından sonuna kadar iskracılarla iskracı-karşıtları arasındaki bir savaşım sürüp gittiğine, bunların arasında kararsız öğeler bulunduğuna ve bu kararsız öğeler iskracıkarşıtlarıyla birlikte oyların üçte-birini denetim altında tuttuğuna göre (51 oydan, benim yaklaşık hesabıma göre, 8 + 1 0 = 18), apaçık ve doğal olarak ortada ki, iskracılardan ufak bir azınlığın kopması bile, İskra'ya-karşı olan eğilimin zaferi olasılığını yaratabilirdi; "çılgınca" bir savaşıma yolaçması bundandır. Bu durum, yersiz, kırıcı ifadelerin ve saldırıların değil, siyasal toplaşmaların sonucuydu. Siyasal çatışmaya yolaçan şey, kırıcı ifadeler değildi; kırıcı ifadelere ve saldırılara yolaçan şey, kongredeki gruplaşmaların kendisinde siyasal çatışmanın var olmasıydı. Bu karşıtlık, kongrenin siyasal önemini ve sonuçlarını değerlendirmede Martov'la benim aramda bulunan büyük ilke anlaşmazlığını gözler önüne seriyor.
Kongre boyunca toplam üç büyük konuda az sayıda iskracı [sayfa 41] çoğunluktan koptu. Bu üç konu, dillerin eşitliği sorunu, tüzüğün birinci maddesi ve seçimlerdi. Her üç konuda da çok şiddetli bir savaşım ortaya çıktı, bugün partide tanık olduğumuz sert bunalıma yolaçtı. Bu bunalımı ve savaşımı siyasal yönden kavrayabilmek için, nüktelerin yakışıksızlığına dair sözlerle yetinmemeli, kongrede çatışan görüşlerin siyasal gruplaşmalarını incelemeliyiz. Farklılığın nedenleri açısından, "dillerin eşitliği" olayı iki kat ilginçti. Çünkü o noktada Martov iskracıydı (evet, henüz idi!) ve iskracı-karşıtlarıyla ve "merkez"le belki de herkesten daha sert savaşmıştı.
Savaş, yoldaş Martov'la, bundcuların önderi Lieber arasındaki bir tartışmayla başladı (tutanaklar, s. 171-172). Martov, "yurttaşların eşitliği" isteminin yeterli olduğunu iddia etti. "Dil özgürlüğü" reddedildi, ama hemen "dillerin eşitliği" önerisi ortaya atıldı ve yoldaş Egorov bu kavgada Lieber'e katıldı. Martov, "konuşmacıların, ulusal toplulukların eşitliğinde ısrar edip eşitsizliği dil alanına aktarmalarının" fetişizm olduğunu söyledi, "oysa sorun tam ters açıdan ele alınmalıydı: ulusal toplulukların eşitsizliği ortadaydı, bunun görünümlerinden biri de belli bazı uluslara bağlı olan insanların kendi ana dillerini kullanmaktan yoksun bırakılmalarıydı" (tutanaklar, s. 172). Bu noktada Martov, kesinlikle haklıydı. Lieber'le Egorov'un, kendi formüllerinin doğruluğunda direnmeleri ve bizim, ulusal toplulukların eşitliği ilkesini yüce tutmadığımız ya da bunda isteksiz olduğumuzu kanıtlama şeklindeki temelsiz çabaları, gerçekten bir tür fetişizmdi. Gerçekten de "fetişe tapanlar" gibi, ilkeyi değil, sözcüğü savunuyorlardı, bir ilke yanılgısına düşme korkusundan değil, insanlar ne der korkusundan hareket ediyorlardı. Hazırlık komitesi olayıyla ilgili olarak daha önce belirttiğimiz bu zayıf ruh hali (acaba "başkaları" ne der?) bu noktada tüm "merkez"cilere egemendi. Sözcülerinden bir başkası, Yujni Raboçi grubuna daha yakın olan, [sayfa 42] maden bölgesi temsilcisi Lvov şöyle dedi: "Sınır bölgelerinin ortaya attığı, dillerin baskı altına alınması sorunu ciddi bir sorundur. Programımızda dil konusunda bir maddeye yer vermek ve sosyal-demokratların ruslaştırma eğilimi taşıdıklarına dair herhangi bir olası kuşkuyu böylece gidermek önemlidir." Sorunun "ciddiliği" hakkında dikkate değer bir açıklama! Çok ciddi, çünkü sınır bölgelerinin duyabileceği kuşkuların yatıştırılması gerekiyor! Konuşmacı, sorunun özü hakkında kesinlikle hiç bir şey söylemiyor, fetişizm suçlamasını çürütmüyor, ama tamamen doğruluyor, çünkü kendi savlarını ortaya koymuyor, yalnızca sınır bölgelerinin ne diyeceğini söylüyor. Kendisine, onların söyleyebileceklerinin doğru olmayacağı anlatılıyor. Ama o, bunun doğru olup olmadığını araştırmaksızın şu yanıtı veriyor: "Kuşkulanabilirler."
Sorunun böyle konması, üstelik ciddi ve önemli olduğu savıyla pekiştirilmesi, ortaya gerçekten bir ilke sorunu çıkarır, ama Lieber'lerin, Egorov'ların ve Lvov'ların anladıkları türden bir ilke sorunu değil. Ortadaki ilke sorunu şudur: Programın genel ve temel tezlerini, kendi özel koşullarına uygulamayı ve o tezleri böyle bir uygulama amacıyla geliştirmeyi partinin örgütlerine ve üyelerine mi bırakmalıyız, yoksa salt kuşku duyulur korkusuyla programı, küçük ayrıntılarla, ufak-tefek şeylerle, yinelemelerle ve kaçamaklı safsatayla mı doldurmalıyız? Ortadaki ilke sorunu şudur: Sosyal-demokratlar, kaçamaklı safsatayla savaşta nasıl olur da temel demokratik hakların ve özgürlüklerin sınırlandırılması çabasını görebilirler ("bundan kuşkulanabilirler"). Kaçamaklı safsataya fetişist tapınıdan kendimizi ne zaman kurtaracağız? "Diller" konusundaki çekişmeyi gözlerken aklımıza gelen düşünce bu oldu.
Birbirini izleyen ve ad okunarak yapılan oylamalar, bu konudaki çekişmede temsilcilerin gruplaşmasını özellikle gözler önüne serdi. Üç kez oylama yapıldı. iskracılara-karşı [sayfa 43] olanlar (sekiz oy), her oylamada, İskra çekirdeğine, tam bir birlik içinde karşı durdular. Tüm merkez de (Mahov, Lvov, Egorov, Popov, Medvedev, İvanov, Çaryov ve Byelov — ilk kez son ikisi yalpaladı, gâh çekimser kaldı, gâh bizimle birlikte oy kullandı ve tutumları ancak üçüncü oylamada açıklığa çıktı) hafif dalgalanmalarla İskra çekirdeğine muhalefet etti. İskracılardan bazıları —daha çok da Kafkasyalılar (altı oyu olan üç temsilci)— ve bu sayede, "fetişist" eğilim sonunda üstünlük kazandı. Her iki eğilimin yandaşlarının tutumlarını tam olarak aydınlığa çıkardıkları üçüncü oylamada, altı oya sahip üç Kafkasyalı, çoğunluk iskracılardan koptular ve karşı tarafa geçtiler; iki oya sahip iki temsilci —Posadovski ve Kostiş— azınlık iskracılardan koptu. İlk iki oylamada aşağıdaki kişiler ya karşı tarafa geçti ya çekimser kaldı: Çoğunluk iskracılardan Lenski, Stepanov ve Gorski ve azınlıktan Deutsch. İskracıların (toplam otuzüç oyundan) sekizinin karşı tarafa geçmesi, iskracılara-karşı olanlarla kararsız öğeler arasındaki koalisyona üstünlük kazandırdı. Tüzüğün l'inci maddesiyle seçimler için yapılan oylamada (bu kez başka iskracıların ayrılmasıyla) yinelenen şey, kongredeki bu temel gruplaşma gerçeği idi. Seçimlerde yenilgiye uğrayanların, şimdi, bu yenilginin siyasal nedenlerine ve bunun yanı sıra kararsız ve siyasal yönden zayıf olanları giderek ortaya çıkaran ve partinin gözünde, ne olduklarını amansız bir biçimde sergileyen çatışmaların hareket noktasına gözlerini dikkatle yummaları hiç de şaşırtıcı değildir. Dillerin eşitliği olayı, bize, bu çatışmayı daha da açıklıkla göstermektedir. Çünkü o zaman yoldaş Martov, henüz Akimov'la Mahov'un onayını ve övgülerini kazanmamıştı. [sayfa 44]
F.
TARIM PROGRAMI
İskracılara-karşı olanlarla "merkez"in ilke tutarsızlıkları, kongrenin epey zamanını alan tarım programı görüşmelerinde de kendini gösterdi (tutanaklar, s. 190-226) ve hayli ilginç bir sürü noktayı ortaya çıkardı. Beklendiği gibi programa karşı kampanyayı (Lieber ve Egorov yoldaşların ufak-tefek çıkışları ardından) yoldaş Martinov başlattı. Martinov eski savı öne sürdü; "bu tarihsel adaletsizliği" düzeltirken, dolaylı olarak "başka tarihsel adaletsizlikleri onayladığımızı" iddia etti. Ona yoldaş Egorov katıldı. Hatta Egorov "programın anlamının iyi aydınlanmadığı" kanısındaydı; "Bu program bizim için mi, yani bizim istemlerimizi mi tanımlıyor, yoksa bu programı popüler hale mi [sayfa 45] getirmek istiyoruz?" (!?!?) dedi. Yoldaş Lieber de "yoldaş Egorov'un ortaya attığı noktaları belirtmek istemiş olduğunu" söyledi. Yoldaş Mahov alışılagelen olumlu tavrıyla konuştu, "konuşmacıların çoğunluğu [?] sunulan programın anlamını ve amaçlarını olumlu biçimde anlayamamışlardır" dedi. Önerilen program, görüyorsunuz ki, "pek de sosyal-demokrat bir tarım programı sayılamaz"; bu program "tarihsel adaletsizlikleri düzeltme oyununun kokusunu taşıyor"; "safsatanın ve serüvenciliğin izlerini" taşıyor. Bu derin düşünceleri teorik açıdan haklı çıkarmak üzere de bayağılaştırılmış marksizme özgü olan karikatür ve aşırı basitleştirme imdada koştu: Bize, iskracılar "köylüleri, yapıları bakımından türdeş (homogeneous) bir şey gibi ele alıyorlar; oysa köylüler çok zaman önce [?] sınıflara bölündüğüne göre, tek bir program öne sürmek, tüm programı, ister-istemez safsataya dönüştürür ve uygulamaya konduğunda da serüvenci hale getirir" dendi (tutanaklar, s. 202). İskra'yı (Mahov'un yaptığı gibi) "tanımaya" hazır olan, ama onun doğrultusunu, teorik ve taktik tutumunu hiç bir biçimde kavrayamayan birçok sosyal-demokratın, bizim tarım programımızı beğenmeyişinin gerçek nedenini yoldaş Mahov burada "ağzından kaçırdı". Bu programı kavrayamamanın nedeni, ayrıntılar üzerindeki görüş ayrılığı değil, bugünkü Rus köylü ekonomisi gibi örgün (complex) ve çok yanlı bir görüngüye (phenomenon), bayağılaştırılmış bir marksizmle yanaşılmasıydı; kavrayamama nedeni bugün de budur. İskra'ya-karşı olanların önderleriyle (Lieber ve Martinov) "merkez"in önderleri (Egorov ve Mahov) bu bayağımarksist görüşte çabucak buluştular ve uyuştular. Yoldaş Egorov aynı zamanda Yujni Raboçi'nin ve onun çevresinde toplanan gruplarla toplulukların karakteristik özelliklerinden birini de dile getirdi. Bu özellik, onların, köylü hareketinin önemini kavrayamamalarıydı; ilk ünlü köylü ayaklanmaları sırasında bizim sosyal-demokratlarımızın zayıf [sayfa 46] yanının, bu önemi abartmak değil, tam tersine, yeterince değerlendirmemek (ve ondan yaralanacak güçlerden yoksun bulunmak) olduğunu kavrayamamalarıydı. Yoldaş Egorov, "Ben yazı kurulunun köylü hareketine karşı duyduğu karasevdayı, köylü karışıklıklarından bu yana birçok sosyal-demokratın dayanamadığı karasevdayı paylaşmaktan çok uzağım" dedi. Ama ne yazık ki, Yoldaş Egorov, yazıkurulunun bu karasevdasının neleri kapsadığına dair kongreye kesin bir fikir verme zahmetine girmedi; İskra'da yayınlanan herhangi bir yazıya özel olarak değinme zahmetine katlanmadı. Üstelik Egorov, bizim tarım programımızın bütün temel noktalarının, köylü karışıklıklarından çok önce İskra'nın üçüncü sayısında[8*] geliştirilmiş olduğunu da unuttu. İskra'yı "tanımaları" sözde kalmayanlar, onun teorik ve taktik ilkelerine biraz daha fazla dikkat gösterebilirlerdi!
Yoldaş Egorov, "hayır, köylüler arasında çok fazla bir şey yapamayız!" diye haykırdı, bu haykırışın herhangi bir "karasevda"yı protesto anlamını taşımadığını ama tüm tutumumuzun yadsınması anlamını taşıdığını gösteren sözlerle devam etti: "Demek istiyorum ki, bizim sloganımız, serüvencilerin sloganıyla yarışamaz." Her şey farklı partilerin sloganları arasında bir "yarış"a indirgeyen ilkesiz bir tutumun çok karakteristik bir ifadesi! Üstelik bu sözler, uyarma girişimlerimizde, geçici başarısızlıklardan düş kırıklığına uğramaksızın ömürlü bir başarı için çalıştığımızı ve program sağlam bir temele sahip olmadıkça (bizimle "yarışanlar"in kısa bir süre için çın çın çınlayan yaygaralarına karşılık) bu ömürlü başarının olanaksız olduğunu gösteren teorik açıklamalardan (tutanaklar, s. 196) konuşmacımızın "tatmin olduğunu" belirtmesinden sonra söylendi. Bayağı bazı düşünceleri izleyen bu "tatmin olmuşluk" güvencesinin ortaya döktüğü şaşkınlık, her şeyi, yani [sayfa 47] yalnızca tarım sorununu değil, ama iktisadi ve siyasal savaşımın tüm program ve taktiklerini kararlaştıran şeyin "sloganlar yarışı" olduğuna inanan eski ekonomizmden[13] miras kalmadır! Yoldaş Egorov, "Tarım işçilerini büyük ölçüde zengin çiftçilerin elinde bulunan otrezkiler[14] için, o zengin çiftçilerle yanyana çarpışmaya inandıramayacaksınız" diyordu.
Bir kez daha, hiç kuşkusuz bizim oportünist ekonomizmimizle akraba olan aşırı bir basitleştirmeyle yüzyüzeyiz. Oportünist ekonomizm de, büyük ölçüde burjuvazinin elinde olan ve gelecekte daha büyük çapta eline geçecek olan şey için çarpışmaya proletaryayı "inandırma"nın olanaksız olduğunda ısrar ederdi. Bir kez daha, tarım işçisiyle zengin köylü arasındaki genel kapitalist ilişkilerin Rusya'ya özgü yanlarını unutan bir bayağılaştırmayla yüzyüzeyiz. Gerçekte, otrezkiler bugün tarım işçisini de eziyor; bu nedenle o tarım işçisinin, kölelik durumundan kurtulmak için "inandırılması" gerekmiyor. "İnandırılması" gerekenler, görevlerine daha geniş bir açıdan bakmaya, özel sorunları tartışırken basmakalıp formülleri bir yana koymaya, amaçlarımızı örgünleştiren ve değiştiren tarihsel durumu dikkate almaya inandırılması gerekenler, belli bazı aydınlardır. Tarım programına karşı olanların, bizim tarım işçimizin gerçek yaşam koşullarını unutmalarının nedeni, yoldaş Martov'un haklı olarak işaret ettiği gibi (tutanaklar, s. 202), yoldaş Mahov'un ve tarım programına karşı olanların konuşmalarında kendini gösteren, mujik budaladır yollu boşinandır.
Sorunu çırılçıplak bir işçi-kapitalist karşıtlığına indirgeyip basitleştiren bizim "merkez" sözcüleri, sık sık yaptıkları gibi kendi darkafalılıklarını mujiğe yüklemeye çalıştılar. "Mujiği, kendi dar sınıf bakış açısı içinde zeki bir adam saydığım içindir ki" dedi yoldaş Mahov, "o, toprağa elkoyma ve bölüşme şeklindeki küçük-burjuva düşüncesinden [sayfa 48] yana çıkacaktır." Burada, açıkça görüldüğü gibi, iki şey birbirine karıştırılıyor: Mujiğin sınıf görüşünün küçük-burjuva görüşü olarak tanımlanmasıyla, bu görüşün "dar sınırlar"la sınırlanması, o sınırlara indirgenmesi, birbirine karıştırılıyor. Egorov'larla Mahov'ların yanılgısı, (Martinov'larla Akimov'ların yanılgısının proletaryanın görüşünü "dar sınırlar"a indirgeyişleri gibi) işte bu indirgemede yatıyor. Çünkü gerek mantık, gerek tarih, bize, küçük-burjuvanın ikili statüsü nedeniyle, küçük-burjuva sınıf görüşünün az ya da çok dar veya az ya da çok ilerici olabileceğini öğretiyor. Mujiğin darkafalılığı ("budalalığı") nedeniyle, ya da ona "önyargılar" egemendir diye umutsuzluk içinde, elimiz-kolumuz yanımıza düşeceğine, onun görüşünü genişletmek, mantığının önyargısı üzerinde utkunluk sağlaması için yardım etmek üzere durup dinlenmeksizin çalışmalıyız.
Rus tarım sorununa bayağı "marksist" bakış, yoldaş Mahov'un sözlerinin sonunda, tepe noktasına ulaştı. O, sözlerinde, eski İskra yazıkurulunun bu sadık şampiyonu, kendi ilkelerini ortaya döktü. O sözlerin, alkışlarla karşılanması boşuna değildi. Her ne kadar, bu alkışlar istihza dolu idiyse de... Plehanov'un, Genel Yeniden Dağıtım[15] hareketi karşısında hiç bir şekilde telaşa kapılmadığımızı ve bu ilerici (burjuva ilerici) hareketi gemleyecek kişilerin bizler olmadığımızı söylemesinden öfkelenen yoldaş Mahov "neye talihsizlik adını vereceğimi gerçekten bilemiyorum" dedi. "Ama bu devrim, eğer ona bu ad verilebilirse, devrimci bir devrim olmaz. Buna devrim değil, gericilik demek (gülüşmeler), daha çok ayaklanmaya benzer bir devrim demek daha doğru olur. ... Böyle bir devrim bizi geriye götürür, bugünkü durumumuza geri gelebilmemiz için belli bir süreyi gerektirir. Bugün, Fransız devriminden çok daha fazla şeylere sahibiz (alaycı alkışlar), bir sosyal-demokrat partiye sahibiz (gülüşmeler)..." Evet, Mahov gibi düşünen ya da Mahov'un inancını taşıyan merkez kuruluşlarına sahip olan bir [sayfa 49] sosyal-demokrat partiye yalnızca gülünür...
Böylece görüyoruz ki, tarım programının ortaya çıkardığı salt teorik sorunlarda bile, artık iyice bilinen gruplaşma hemen kendini gösterdi. İskracılara-karşı olanlar (sekiz oy), bayağılaştırılmış marksizm adına kavgaya koştular, "merkez"in önderleri Egorov'larla Mahov'lar, sürekli hata yaparak ve aynı darkafalı görüşe sürüklenerek, onları izlediler. Bu nedenledir ki, tarım programının belli bazı noktaları üzerinde yapılan oylamada lehteki oyların otuz ve otuzbeş olması (tutanaklar, s. 225 ve 226) çok doğaldı. Gündemde, Bund'un yeri sorununda beliren tartışmada, hazırlık komitesi olayında ve Yujni Raboçi'nin kapatılması sorununda da oy sayısı yaklaşık buydu. Ortada, yerleşik ve alışılmış modele pek de uymayan ve Marx'ın teorisinin, özgün ve yeni (Almanlar için yeni) toplumsal ve ekonomik ilişkilere ayrı olarak uygulanmasını gerektiren bir sorun vardı ve bütün "merkez" dönüp Lieber'lerle Martinov'ları izlerken, sorunları aynı tutumla ele alan iskracılar oyların ancak beşte-üçünü elde ettiler. Ama yine de yoldaş Martov, görüş cepheleşmelerini açıkça ortaya koyan oylamaları anmaktan köşe-bucak kaçıyor ve bu apaçık gerçeğin üstüne sünger çekiyor!
Tarım sorunu üzerindeki görüşmeler apaçık göstermiştir ki, iskracılar kongrenin hiç değilse beşte-ikisine karşı savaşmak zorundaydılar. Bu sorunda Kafkasya temsilcileri kesinlikle doğru bir tutum takındılar. Büyük bir olasılıkla bu, Kafkasyalıların kendi bölgelerinde feodalizmin birçok kalıntısının büründüğü biçimler hakkında birinci elden edindikleri bilgilerin, onları, Mahov gibileri tatmin eden, okul çocuklarına özgü soyut ve çıplak karşıtlamalardan (contrasts) uzak tutmasının ürünüydü. Martinov'la Lieber'e, Mahov'la Egorov'a karşı savaşanlar, Plehanov, ("Rusya'da faaliyet gösteren yoldaşlar arasında", "kırsal alandaki çalışmalarımız hakkında" yoldaş Egorov'unki gibi "karamsar [sayfa 50] görüşlerle sık sık karşılaştığını" söyleyen) Gusev, Kostrov, Karski ve Trotski'ydi. Trotski, haklı olarak, tarım programını eleştirenlerden gelen "iyi niyetli öğütler"in "çok fazla darkafalılık koktuğunu" söyledi. Kongredeki siyasal gruplaşmaları incelemekte olduğumuza göre, şu nokta belirtilmelidir ki, Trotski, konuşmasının bu bölümünde (tutanaklar, s. 208), yoldaş Lange'yi, Egorov ve Mahov'la aynı yere koyarken pek de haklı değildi. Tutanakları dikkatle okuyanlar, Lange'yle Gorin'in, Egorov'la Mahov'dan hayli farklı bir tutum takındığını göreceklerdir. Lange'yle Gorin, otrezki topraklar hakkındaki maddenin yazılışını beğenmediler; bizim tarım programımızın kapsadığı düşünceyi tam olarak anlamışlardı, ama o programı daha başka bir yolda uygulamaya çalışıyorlardı; daha kusursuz gördükleri bir ifade biçimi bulabilmek üzere yapıcı bir biçimde çalıştılar; önergelerini sunarken, programın yazarlarını ikna etmeyi, bu olmazsa bütün iskracı-olmayanlara karşı programı yazanların yanında yer almayı düşünüyorlardı. Örneğin, Mahov'un, tüm tarım programının reddini öngören önerileriyle (tutanaklar, s. 212; önerge lehinde dokuz, aleyhinde otuzsekiz oy) ya da o önergelerdeki bazı noktalarla (tutanaklar, s. 216, vb.) otrezki topraklar hakkında kendi maddesini öneren Lange'nin tutumunu karşılaştırmak, ikisi arasındaki kökten ayrılığı görmeye yeter.[9*]
"Darkafalılık" kokan savlara değinen yoldaş Trotski, "yaklaşan devrimci dönemde köylüyle bağlantı kurmamız gerektiğini" belirtti; "Bu görev karşısında, Mahov'la Egorov'un kuşkuculuğu ve siyasal uzak-görürlüğü, kısa-görüşlülüğün her türlüsünden daha zararlıdır." dedi. Azınlıktaki iskracılardan bir başkası, yoldaş Kostiş, gayet yerinde olarak, yoldaş Mahov'un "kendisinden, ilkelerinin kararlılığından emin olmayışına" değindi — bizim "merkez"imize uyan [sayfa 51] bir unvan biçen bir tanım bu. Yoldaş Kostiş, "Gerçi farklı eğilimdeler ama, yoldaş Mahov kötümserlikte yoldaş Egorov'dan geri kalmıyor" dedi ve sözünü sürdürdü: "Sosyal-demokratların, zaten köylüler arasında çalışmakta olduklarını, köylü hareketini olabildiği ölçüde zaten yönlendirmekte olduklarını unutuyor. Bu karamsarlığı, bizim çalışmalarımızın çapını daraltıyor." (Tutanaklar, s. 210.)
Kongrenin program görüşmelerine ilişkin incelememizi bitirirken, muhalif eğilimleri destekleme konusunda yapılan kısa görüşmeyi anmakta da yarar var. Bizim programımız, sosyal-demokrat partinin "Rusya'da var olan toplumsal ve siyasal düzene yönelik her muhalif ve devrimci hareketi" desteklediğini açıkça belirtiyor. Bu satırlarda ortaya konan kaydın bizim tam hangi muhalif eğilimleri desteklediğimizi açık-seçik belirlemiş olması gerekir. Ama her ne kadar, bunca zaman ağızlarda sakız olmuş bir sorunda "karışıklığın ya da yanlış anlamanın" olası olmadığı varsayılsa bile, partimizde uzun süre önce gelişen farklılıklar, bu konuda da kendilerini derhal ortaya koymuşlardır. Apaçık görünüyordu ki, sorun bir yanlış anlama sorunu değil, farklılıklar sorunuydu. Mahov, Lieber ve Martinov derhal tehlike çanlarını çaldılar ve bir kez daha "sağlam" bir azınlık olduklarını kanıtladılar. Yoldaş Martov olsaydı, büyük bir olasılıkla, bunu da entrikaya, dolap geçirmeye, diplomasiye ve "sağlam" bir azınlık ve çoğunluk grupları kurulmasının siyasal nedenlerini anlayamayan insanların başvurduğu öteki hoş şeylere (birlik kongresinde yaptığı konuşmaya bakınız) bağlama gereğini duyardı.
Mahov, bir kez daha marksizmi kabaca bayağılaştırarak işe başladı. "Bizim tek devrimci sınıfımız proletaryadır" diye ilân etti ve bu doğru önermeden hemen yanlış bir sonuç çıkardı: "Geri kalanlar hesaba katılmaya bile değmez, onlar yalnızca asalaklardır (genel gülüşmeler). ... Evet onlar yalnızca asalaktırlar ve yalnızca parsayı toplamak [sayfa 52] için ortaya çıkarlar. Onların desteklenmesine karşıyım." (tutanaklar, s. 226). Yoldaş Mahov'un, kendi durumunu eşsiz bir biçimde ortaya koyması (onun destekçilerinden) birçok kişinin canını sıktı, ama Lieber'le Martinov, "muhalefet" sözcüğünün çıkarılmasını ya da "demokratik muhalefet" diye bir ekleme yaparak sınırlanmasını önererek onunla birleştiler. Plehanov, Martinov'un bu değiştirgesine karşı, haklı olarak ortaya atıldı. "Liberalleri eleştirmeliyiz" dedi Plehanov, "onların gönülsüzlüklerini sergilemeliyiz. Bu doğrudur. ... Ama sosyal-demokrat hareketin dışındaki bütün hareketlerin darkafalılığını ve sınırlılığını sergilerken, genel oyu kabul etmeyen bir anayasanın bile, mutlakiyetle karşılaştırıldığı zaman ileri bir adım olduğunu ve bu nedenle yerleşik düzeni böyle bir anayasaya yeğ tutmaması gerektiğini proletaryaya anlatmak görevimizdir." Martinov, Lieber ve Mahov yoldaşlar bunu kabul etmediler, tutumlarında direndiler. Onların bu tutumunu Akselrod, Starover, Trotski ve bir kez daha Plehanov kınadılar. Yoldaş Mahov, bu konuda, kendini aşmayı başardı; ilkin, öteki sınıfların (proletaryadan başka sınıfların) "hesaba katılmaya" değmez olduğunu ve "onların desteklenmesine karşı" olduğunu söylemişti; daha sonra "gerçi esasta gerici olmakla birlikte burjuvazi sık sık devrimcidir — örneğin feodalizme ve onun kalıntılarına karşı savaşımda" diye itirafta bulunma alçakgönüllüğünü gösterdi. "Ama bazı gruplar vardır" diye sürdürdü sözünü Mahov kendini iyice batağa saplayarak, "ki o gruplar her zaman [?] gericidirler — zanaatkârlar böyledir." İşte, "merkez"in, daha sonra ağzından köpükler saçarak eski yazıkurulunu savunan bu önderlerinin teori incileri bunlardı. Lonca düzeninin çok kuvvetli olduğu Batı Avrupa'da bile, mutlakiyetin düşüş çağında istisnai bir devrimci anlayış gösterenler, kentlerin bütün öteki küçük-burjuvaları gibi, zanaatkârlardı. Üstelik, hele hele bir Rus sosyal-demokratın, mutlakiyetin devrilmesinden yarım ya da [sayfa 53] bir yüzyıl sonra bugün batılı yoldaşların zanaatkârlar hakkında söylediklerini düşünmeksizin yinelemesi özellikle saçmadır. Rusya'daki zanaatkârların, burjuvaziyle karşılaştırıldığı zaman siyasal bakımdan gerici olduklarından sözetmek ezberlenmiş bir kalıp sözü yinelemekten başka bir şey değildir.
Ne yazık ki, Martinov, Mahov ve Lieber'in reddedilen bu konuya ilişkin değiştirgeleri hakkında kaç oy kullanıldığına dair tutanaklarda herhangi bir kayıt yoktur. Söyleyebileceğimiz tek şey, burada da, İskra'ya-karşı olanların önderleriyle "merkez"in önderlerinden birinin[10*] iskracılara karşı artık iyi bilinen gruplaşma içinde güçbirliği yaptıklarıdır. Program üzerindeki görüşmelerin bütününü toparlarken, genel bir ilgi çeken ve uyandıran tartışmalarda, şimdi yoldaş Martov'un ve yeni iskra yazıkurulunun dikkatle görmezlikten geldiği fikir cephelerini ortaya koymayan bir görüşme bile bulunmadığını söylememek elden gelmiyor. [sayfa 54]
G.
PARTİ TÜZÜĞÜ
YOLDAŞ MARTOV'UN TASARISI
Kongre, programdan sonra parti tüzüğüne geçti (yukarda değinilen merkez yayın organı sorununu ve temsilcilerin çoğunun doyurucu bir biçimde sunamadığı temsilci raporlarını bir yana bırakıyoruz). Söylemeye bile gerek yok, tüzük sorunu, hepimiz için çok büyük bir önem taşıyordu. Her şey bir yana, ta başından bu yana, İskra, yalnızca bir yayın organı olarak değil, aynı zamanda bir örgüt çekirdeği olarak davranmıştı. İskra dördüncü sayısındaki başyazısında ("Nereden Başlamalı?"), üç yılı aşkın bir süreden beri sistemli ve kararlı olarak izlediği tüm bir örgütlenme planı önesürmüştü.[11*] İkinci parti kongresi, İskra'yı merkez [sayfa 55] yayın organı olarak kabul ettiği zaman, konuya ilişkin kararın giriş bölümündeki üç maddeden ikisi (tutanaklar, s. 147), işte bu örgütlenme planına ve İskra'nın örgütlenme görüşlerine ayrılmıştı; gazetenin, pratikteki parti çalışmalarını yönetmesine ve birliğin sağlanmasında oynadığı role ayrılmışı. İşte bu nedenledir ki, tüm parti, örgütlenmeye ilişkin belirli görüşleri benimseyip resmen yasalaştırmadıkça, İskra'nın çalışmaları ve partinin örgütlenmesi işleri, gerçekte partinin canlandırılması çalışmaları tamamlanmış sayılamazdı. Bu amaca partinin örgütlenme tüzüğüyle varılacaktı.
İskra'nın, parti örgütüne temel yapmaya çalıştığı iki ana fikir vardı: birincisi, örgütlenmenin bellibaşlı ve ayrıntılı sorunlarını kararlaştırma yöntemini ilke olarak belirleyen merkeziyetçilik fikri; ikincisi de, ideolojik önderlik için bir organın, bir gazetenin özel işlevi fikri — varolan siyasal kölelik koşulları altında, Rus sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin geçici ve özel gereksinmelerini, ilk eylem üssünü yurt dışında kurma düşüncesi çerçevesinde dikkate alma fikri. Bir ilke sorunu olarak birinci düşüncenin tüm tüzüğe egemen olması gerekiyordu; ikinci fikir, geçici yer ve eylem biçimi koşullarının zorladığı özel bir fikir oluşuyla, biri merkez yayın organı, öteki de Merkez Yönetim Kurulu olmak üzere iki merkez kurulmasını öngören önerge çerçevesinde, merkeziyetçilikten bir çeşit ayrılış gibi görünüyordu. Partinin örgütlenişine ilişkin bu iki belli-başlı İskra fikrini, İskra'nın , başyazısı (n° 4) "Nereden Başlamalı?"da ve Ne Yapmalı'da ben geliştirmiştim. Bu fikirler, [sayfa 56] son olarak, Bir Yoldaşa Mektup'ta, pratik olarak tamamlanmış bir tüzük biçiminde, ayrıntılarıyla açıklanmıştı. Gerçekte, eğer İskra'nın tanınması salt sözde kalmayacaksa, salt beylik bir söz olmayacaksa, geriye kalan tek şey, bu fikirleri somutlaştıracak bir tüzüğün maddelerinin yazılmasından ibaretti. Bir Yoldaşa Mektup'un yeni baskısına yazdığım giriş yazısında, parti tüzüğünün o broşürle şöyle bir karşılaştırılmasının, her ikisindeki örgütlenme fikirlerinin tam bir özdeşlik içinde olduğunu görmeye yeteceğini belirtmiştim.
İskra'nın örgütlenme düşüncelerinin tüzükte biçimlendirilmesi çalışmalarından söz ederken, yoldaş Martov'un andığı bir olaya, à propos[12*] değinmem gerekiyor. "Bir gerçeğin ortaya konması" dedi Martov birlik kongresinde (tutanaklar, s. 58), "Lenin'in, benim bu madde üzerinde [yani birinci madde] oportünizme kaymamı beklememiş olduğunu göstermeye yetecektir. Kongreden bir-buçuk ya da iki ay kadar önce, tasarımı Lenin'e gösterdim. O tasarıdaki birinci madde, tam kongreye önerdiğim madde gibi yazılmıştı. Lenin, tasarıma çok ayrıntılı olduğu gerekçesiyle itiraz etti ve bana, beğendiği tek şeyin birinci maddedeki —yani parti üyeliğinin tanımı maddesindeki— fikir olduğunu söyledi, benim maddeyi yazış şeklimin iyi olmadığını, bu nedenle o maddedeki fikri bazı değişikliklerle kendi tüzüğüne geçireceğini ifade etti. Görüldüğü gibi, Lenin benim maddeyi yazış şeklimi çok önceden biliyordu, bu konudaki görüşlerimden haberdardı. Görüyorsunuz ki, ben kongreye açık-seçik bilinen görüşlerimle geldim, düşüncelerimi gizlemedim. Karşılıklı üye seçimine, merkez yönetim kuruluyla merkez yayın organına üye seçiminde oybirliği ilkesine, vb., karşı duracağıma dair kendisini uyardım." [sayfa 57]
Söz, karşılıklı üye seçimine karşı durma uyarısına geldiği zaman, o konudan söz ederken, işin aslını göreceğiz. Şimdi bu noktada, Martov'un tüzüğünün "açık-seçik bilinen görüşleri" üzerinde duralım. Birlik kongresinde, münasebetsiz tüzüğüyle ilgili bu olayı belleğinden çıkarıp yeniden ortaya koyarken (ki o tüzüğü, münasebetsiz olduğu için kongrede geri almış, ama kongreden sonra, kendisine özgü tutarlılığıyla, bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır) Martov, sık sık olduğu gibi, birçok şeyi unuttu ve bu nedenle de işleri birbirine karıştırdı. İnsan düşünüyor da, özel konuşmaları aktarmaması ve belleğine dayanmaması için, (insanlar ellerinde olmadan, yalnızca kendi yararlarına olan şeyi anımsarlar), şimdiye dek gelmiş-geçmiş bazı olayların kendisini yeter ölçüde uyarmış olması gerekirdi — ama yine de yoldaş Martov, elinde daha başka malzeme olmadığı için, çürük malzeme kullandı. Bugün yoldaş Plehanov bile onu taklit etmeye başlıyor — anlaşılan kötü örnek bulaşıcı.
Martov'un tasarısının birinci maddesindeki "fikri" "beğenmiş" olamazdım; çünkü kongreye gelen bu tasarıda herhangi bir fikir yoktu. Belleği kendisini yanıltıyor. İyi bir talih eseri, Martov'un tasarısını, kâğıtlarımın arasında buldum. Bu tasarıda, "birinci madde, kongrede önerdiği biçimde yazılmış değildi." Bu kadarı "açık-seçik görüşler" için yeterlidir!
Martov'un tasarısındaki birinci madde şöyle: "Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının [aynen böyle!] denetim ve yönetimi altında, partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir."
Benim tasarımdaki birinci madde şöyle: "Parti üyesi, parti programını kabul eden ve hem mali yönden, hem parti örgütlerinden birine bizzat katılarak partiyi destekleyen kişidir." [sayfa 58]
Martov'un kongrede yazdığı ve kongrece kabul edilen birinci maddesi şöyle: "Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul eden, partiyi mali yönden destekleyen ve parti örgütlerinden birinin yönetimi altında partiye düzenli olarak kişisel yardımda bulunan kişidir."
Maddeleri böyle yanyana koyunca açıkça görülüyor ki, Martov'un tasarısında herhangi bir fikir yoktur, yalnızca boş bir tümce vardır. Parti üyelerinin, parti organlarının denetim ve yönetimi altında çalışmak zorunda olduklarını söylemeye gerek yoktur; başka türlü olamaz. Böyle bir maddeden, ancak hiç bir şey söylemeksizin konuşmayı sevenler, "tüzüğü" bir söz kalabalığı ve bürokratik formüller (yani iş için yararı olmayan ama gösteriş için yararlı olduğu düşünülen formüller) içinde boğmayı sevenler söz edebilir. Birinci maddenin fikri, ancak şu soru sorulduğu zaman ortaya çıkıyor: Parti organları, parti örgütlerinden herhangi birine bağlı olmayan parti üyelerini gerçekte yönlendirebilirler mi? Yoldaş Martov'un tasarısında bu düşüncenin izi bile yoktur. İşte bundan ötürüdür ki, "bu konu üzerinde" yoldaş Martov'un "görüşleri"ni bilmiş olamazdım. Çünkü yoldaş Martov'un tasarısında bu konuda hiçbir görüş yoktur. Yoldaş Martov'un gerçekleri dile getirişi, işleri yüzüne gözüne bulaştırmaktır.
Öte yandan, yoldaş Martov'a şu noktanın belirtilmesi gerekir ki, "benim bu konudaki görüşlerimi" tasarımdan biliyordu; görüşlerimi protesto etmedi; tasarımı kongreden iki-üç hafta önce herkese gösterdiğim halde, Martov, görüşlerimi, ne yazıkurulunda, ne de yalnızca benim tasarımı bilen temsilcilerle konuşmalarında reddetmiş değildir. Dahası var, kongrede bile, ben tüzük tasarımı[13*] sunduğum [sayfa 59] ve tüzük komisyonunun seçiminden önce savunduğum zaman, yoldaş Martov açıkça şöyle dedi: "Lenin yoldaşın vargılarıyla birleşiyorum. Ondan yalnızca iki noktada ayrılıyorum" (italikler benim) — konseyin kuruluş biçiminde ve karşılıklı üye seçmenin oybirliğine dayanmasında (tutanaklar, s. 157). Birinci madde üzerinde herhangi bir ayrılık olduğuna dair henüz tek sözcük söylenmiş değil.
Sıkıyönetim hakkındaki broşüründe yoldaş Martov, kendi tüzüğünü geniş ayrıntılarıyla bir kez daha anımsamayı uygun görmüş. Bu broşürde Martov, birkaç ufak nokta dışında şimdi bile (Şubat 1904 — bundan üç ay sonra ne olacağını söyleyemeyiz) imzasını atacağını söylediği tüzüğünün, "merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesini onun onaylamadığını açıkça gösterdiği"ne dair bize güvence veriyor (s. IV). Yoldaş Martov'un şimdi yaptığı açıklamaya göre, bu tüzüğü kongreye sunmamasının nedenlerinden birincisi, "İskra'dan öğrendiklerinin onda tüzüğü küçük görme duygusunu yaratmış olması"dır (işine geldiği zaman İskra sözcüğü yoldaş Martov'un gözünde dar bir hizip ruhunu değil, ama eğilimlerin en kararlısını ifade ediyor! Ne yazık ki, İskra'dan öğrendikleri, üç yıl içinde, aydın bir kişinin kararsız ruh halinin, ortak rızayla kabul edilmiş tüzüğün ihlalini haklı gösterebilmek için başvurduğu anarşist sözleri, yoldaş Martov'un küçük görmesini sağlayamamıştır). İkincisi, görmüyor musunuz, yoldaş Martov, "İskra'nın ortaya çıkardığı temel örgüt çekirdeğinin taktiklerine herhangi bir uyumsuzluk getirmek"ten sakınmak istemiştir! Çok tutarlı, değil mi? [sayfa 60] Birinci maddenin oportünist biçimde yazılışıyla ya da merkeziyetçiliğin aşırı serpilmesiyle ilgili bir ilke sorununda yoldaş Martov (yalnızca dar hizip kafasıyla dehşet verici olan) bir uyumsuzluktan öylesine korkuyor ki, yazıkurulu gibi bir çekirdekle ilgili görüş ayrılığını bile ortaya koymuyor! Merkez organlarının kuruluşuna ilişkin pratik sorunda ise yoldaş Martov, İskra örgütünün (bu gerçek temel örgüt çekirdeğinin) çoğunluğunun oyuna karşı Bund'un ve Raboçeye Dyelo'cuların yardımını isteyebilmiştir. Yoldaş Martov, en yetkili yargıcıların sorunu değerlendirişindeki "hizip ruhu"nu reddedebilmek için, salt bunun için giriştiği sözümona yazıkurulunu savunma çabalarına sızan kendi hizipçiliğindeki "uyumsuzluğu" görmüyor bile. Onu cezalandırmak için, tüzüğünün tam metnini, hangi görüşleri ve hangi aşırı serpilmeleri ortaya koyduğunu göstererek, buraya aynen alıyoruz:[14*]
"Parti tüzük tasarısı. — 1. Parti Üyeliği. — l° Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin üyesi, parti programını kabul ederek, parti organlarının denetim ve yönetimi altında partinin amaçlarını gerçekleştirmek için faal olarak çalışan kişidir. — 2° Bir üyenin, parti çıkarlarıyla bağdaşmayan işler dolayısıyla partiden çıkarılmasına Merkez Yönetim Kurulu karar verir. [Gerekçeli çıkarma cezası, parti dosyalarında saklanır ve istek halinde bütün parti yönetim kurullarına bildirilir. Merkez Yönetim Kurulunun kararına karşı iki ya da daha fazla yönetim kurulunun isteğiyle kongreye başvurulabilir.]" ... Ben, Martov'un tasarısında yer alan açıkça anlamsız, herhangi bir "fikir" içermemekle kalmayan, ama herhangi bir belirli koşul ya da istemi de içermeyen maddeleri —çıkarma cezasına ilişkin kararın tam nerede saklanacağı hükmünün tüzükte yer alması gibi eşsiz bir tanımı ya da Merkez Yönetim Kurulunun bir üyeyi çıkarma kararına karşı kongreye başvurma (genel olarak bütün kararlarına karşı değil mi?) maddesi gibi maddeleri— köşeli ayraçlar içinde göstereceğim. Bu, gerçekte, gereksiz, açıkça yararsız ya da kırtasiyeci madde ve [sayfa 61] esasları biçimleyen bir laf kalabalığı ya da gerçekten bürokratik bir biçimselliktir. "II. Yerel Yönetim Kurulları. — 3° Yerel çalışmalarda partiyi, parti yönetim kurulları temsil eder." (Ne yeni ve zekice bir şey!) "4° [İkinci Kongre sırasında varolan ve kongrede temsil edilen yönetim kurulları parti yönetim kurulları olarak kabul edilir.] — 5° Dördüncü maddede anılanlara ek olarak partinin yeni yönetim kurulları Merkez Yönetim Kurulu tarafından atanır. [Merkez Yönetim Kurulu, ya halen varolan belli bir yerel örgütün üyelerini yönetim kurulu olarak onaylar, ya da eski örgütü yenileyerek bir yerel yönetim kurulu oluşturur.] — 6° Yönetim kurulları, kendi üye sayılarını, kurul içinde seçim yaparak artırabilirler. — 7° Merkez Yönetim Kurulu, bir yerel yönetim kurulunun üye sayısını, (kendisince bilinen) yoldaşlarla, yönetim kurulunun toplam üye sayısının üçte-birini geçmemek üzere, artırma hakkına sahiptir." Bürokrasinin mükemmel bir örneği. Niçin üçte-birini geçmiyor? Amaç nedir? Artırma tekrar tekrar yapılabileceğine göre, hiç bir şeyi sınırlamayan bu sınırlamanın anlamı nedir? "8° [Bir yerel yönetim kurulunun adli kovuşturma nedeniyle dağılması ya da parçalanması durumunda" (bu, bütün üyelerin tutuklanmaması mı demek oluyor?) "Merkez Yönetim Kurulu, o yerel yönetim kurulunu yeniden kurar.]" (7'nci maddeyi dikkate almaksızın mı? Yurttaşlara, hafta içinde çalışmalarını, tatil günleri dinlenmelerini emreden Rus yasalarıyla bu 8'inci madde arasında yoldaş Martov bir benzerlik görmüyor mu?) "9° [Eğer herhangi bir yerel yönetim kurulunun çalışmaları partinin çıkarlarıyla bağdaşmazsa, olağan parti kongresi, Merkez Yönetim Kuruluna, o yerel yönetim kurulunu yenileme emrini verebilir. Böyle bir durumda, o yönetim kurulu dağılmış sayılır ve o kurulun çalışma alanındaki yoldaşlar ona bağlı olmaktan[15*] çıkarlar.]" Bu maddede yer alan hüküm, "Her türlü sarhoşluk yasaktır" yollu Rus yasasının bugüne kadar gelen maddesi kadar yararlı görünüyor. "10° [Partinin yerel yönetim kurulları, kendi bölgelerinde, partinin bütün propaganda, uyarma ve örgütlenme işlerini yürütürler ve partinin Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının, kendilerine emanet edilmiş parti görevlerini yerine getirme çalışmalarına yardımcı olmak üzere bütün güçleriyle çalışırlar.]" Öf! Kutsal bildiğiniz tüm şeyler aşkına söyleyin, bunun [sayfa 62] amacı nedir? "11° [Yerel bir örgütün iç düzenlemeleri, bir yönetim kurulu ile ona bağlı gruplar arasındaki karşılıklı ilişkiler" (işitiyor musunuz yoldaş Akselrod?) " ve bu grupların yetki ve özerklik sınırları" (yetki sınırlarıyla özerklik sınırları aynı şey değil mi?) "bizzat yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacak ve Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarının yazıkuruluna bildirilecektir.]" (Bir şey unutulmuş: Bu bildirimlerin nerede dosyalanacağı belirtilmemiş.) "12° [Yönetim kurullarına bağlı bütün gruplar ve parti üyesi bireyler, herhangi bir konudaki düşüncelerinin ve tavsiyelerinin, parti Merkez Yönetim Kuruluyla merkez yayın organlarına iletilmesini isteme hakkına sahiptirler.] — 13° Yerel parti yönetim kurulları, kendi gelirlerinden, Merkez Yönetim Kurulu fonlarına, Merkez Yönetim Kurulunun saptayacağı miktarda yardımda bulunurlar. — III. Rusçadan Başka Dillerde Girişilecek Ajitasyon Çalışmaları İçin Kurulacak Örgütler. — 14° [Rusça dışındaki herhangi bir dilde yürütülecek ajitasyon çalışmaları için ve aralarında böyle bir ajitasyon işinin yürütüleceği işçileri örgütlemek amacıyla, böyle bir özel ajitasyon işinin ve bu tür örgütler ortaya çıkarılmasının gerekli görüldüğü yerlerde bu tür ayrı örgütler kurulabilir.] — 15° Böyle bir zorunluk olup olmadığına parti Merkez Yönetim Kurulu ve anlaşmazlık hallerinde parti kongresi karar verir." Tüzüğün daha sonraki maddeleri düşünülürse, bu maddenin ilk bölümü gereksizdir; anlaşmazlık halleriyle ilgili ikinci bölümü ise yalnızca gülünçtür. "16° [14'üncü maddede anılan yerel örgütler, özel işlerinde özerk olacaklardır, ancak yerel yönetim kurulunun denetimi altında çalışacaklar ve ona bağlı olacaklardır; bu denetim biçimi ve yönetim kuruluyla özel örgüt arasındaki örgütsel ilişkilerin niteliği, yerel yönetim kurulu tarafından kararlaştırılacaktır." (Tanrıya şükürler olsun! Bu boş söz kalabalığının ne kadar gereksiz olduğu artık iyice ortaya çıkmış bulunuyor.) "Partinin genel çalışmaları açısından bu örgütler, yönetim kurulunun bir parçası olarak hareket ederler.] — 17° [14'üncü maddede anılan yerel örgütler, özel görevlerini daha etkin biçimde yerine getirebilmek üzere, özerk birlikler kurabilirler. Bu birlikler kendi özel gazetelerine ve yönetim organlarına sahip olabilirler; bunların her ikisi de parti Merkez Yönetim Kurulunun doğrudan denetimi altındadırlar. Bu birlikler kendi tüzüklerini bizzat hazırlarlar, ancak bu tüzüklerin parti Merkez Yönetim Kurulunca onaylanması gereklidir.] — 18° [17'nci maddede sözü edilen özerk birlikler, yerel koşullar gereği yerel parti yönetim kurulları, esas itibariyle belli bir dilde ajitasyon [sayfa 63] çalışmaları yapıyorlarsa, onları da içine alabilir. Not: Özerk birliğin bir parçasını oluştururken, böyle bir yönetim kurulu, partinin yönetim kurulu olma niteliğini yitirmez.]" (Bu madde bütünüyle, müthiş yararlı ve çok zekice. Hele not'a diyecek yok.) ."19° [Özerk bir birliğe bağlı olan yerel örgütlerin o birliğin merkez organlarıyla ilişkileri, yerel yönetim kurullarının denetimi altındadır.] — 20° [Özerk birliklerin merkez basınının ve yönetim organlarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi, yerel yönetim kurullarının parti Merkez Yönetim Kuruluyla ilişkisi gibidir.] IV. Parti Merkez Yönetim Kurulu ve Basın Organları. — 21° [Parti bir bütün olarak Merkez Yönetim Kuruluyla siyasal ve teorik basın organlar tarafından temsil edilir.] — 22° Merkez Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır: partinin bütün pratik çalışmalarının genel yönünü yürütmek; bütün güçlerinin tam yerinde ve yararlı bir biçimde kullanılmasını sağlamak; partinin bütün kesimlerinin çalışmalarını denetlemek; yerel örgütleri yayınlarla beslemek; partinin teknik yapısını örgütlemek; parti kongrelerini toplamak. — 23° Partinin basın organlarının görevleri şunlardır: partinin ideolojik yönünü yürütmek, parti programı için propaganda yapmak, sosyal-demokrasinin dünya görüşünün teorik ve popüler yönden işlenmesini gerçekleştirmek. — 24° Partinin bütün yerel yönetim kurulları ve özerk birlikler, hem Merkez Yönetim Kuruluyla, hem parti yayın organlarının yazıkuruluyla, doğrudan haberleşme ilişkisi kurarlar ve onları, hareketin gelişiminden ve kendi bölgelerindeki örgütlenme çalışmalarından, belli aralıklarla haberdar ederler. — 25° Parti yayın organlarının yazıkurulu parti kongrelerinde atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. — 26° [Yazıkurulu kendi içişlerinde özerktir] ve her defasında Merkez Yönetim Kuruluna haber vererek, iki kongre arasında, kendi üyelerinin sayısını artırabilir ya da değiştirebilir. — 27° Merkez Yönetim Kurulunun yayınladığı ya da onayladığı bütün bildiriler, Merkez Yönetim Kurulunun isteği üzerine, parti organında yayınlanır. — 28° Merkez Yönetim Kurulu, parti organlarının yazıkuruluyla anlaşarak, yayın çalışmalarının çeşitli yönleri için özel yazarlar grubu kurabilir. — 29° Merkez Yönetim Kurulu, kongre tarafından atanır ve gelecek kongreye kadar görev yapar. Merkez Yönetim Kurulu, herhangi bir sınırlama olmaksızın, üyelerinin sayısını, kendi içinde yapacağı seçim yoluyla artırabilir. Bu durumda, her defasında parti merkez yayın organlarının yazıkuruluna haber verir. — V. Parti Yurtdışı Örgütü. — 30° Yurtdışındaki parti örgütü, yurtdışında yaşayan Ruslar arasında propaganda [sayfa 64] yapar ve onların içindeki sosyalist öğeleri örgütler. Yurtdışındaki parti örgütüne, seçimle gelmiş bir yönetim organı önderlik eder. — 31° Partiye bağlı özerk birlikler, özel görevlerini yürütmelerine yardım etmesi için yurtdışında şubeler bulundurabilirler. Bu şubeler, yurtdışındaki genel örgüt içinde özerk grupları oluştururlar. — VI. Parti Kongreleri. — 32° En yüksek parti otoritesi kongredir. — 33° [Parti kongresi programı, tüzüğü ve parti çalışmalarının rehber ilkelerini saptar; bütün parti organlarının çalışmalarını denetler ve bu organlar arasında çıkan anlaşmazlıkları çözümler.] — 34° Kongrelerde temsil hakkı şunlara aittir: a) Yerel parti yönetim kurulları, b) Partiye bağlı bütün özerk birliklerin merkez yönetim organları; c) Parti Merkez Yönetim Kurulu ve merkez yayın organlarının yazıkurulu; d) Yurtdışındaki parti örgütü. — 35° Temsilcilere vekâlet verilebilir, ancak hiç bir temsilci, üçten fazla geçerli vekâlet yüklenemez. Bir vekâlet iki temsilciye bölüştürülebilir. Bağlayıcı talimatlar yasaktır. — 36° Merkez Yönetim Kurulu, bulunmasında yarar umulan danışman yoldaşları kongreye çağırma yetkisine sahiptir. — 37° Parti program ve tüzüğünde değişiklik için üçte-iki çoğunluk gereklidir; öteki sorunlar salt çoğunlukla kararlaştırılır. — 38° Kongrenin yapıldığı tarihte işbaşında olan parti yönetim kurullarının yarıdan fazlası kongrede temsil ediliyorsa, o kongre geçerli sayılır. — 39° Kongreler, olanak elverdiği ölçüde, iki yılda bir toplanır. [Eğer Merkez Yönetim Kurulunun elinde olmayan nedenlerle, kongre bu süre içinde toplanamazsa, Merkez Yönetim Kurulu, kendi sorumluluğu altında, kongreyi erteler.]"
Bu sözümona tüzüğü, istisnai bir sabır göstererek, başından sonuna kadar okuyan herhangi bir okur, aşağıda vardığım sonuçlar için, her halde benden gerekçe sormayacaktır. Birinci sonuç: Tüzük, onmaz bir aşırı şişkinlik hastalığına tutulmuştur. İkinci sonuç: Bu tüzükte, aşırı ölçüde gelişmiş bir merkeziyetçiliğin onaylanmadığını gösteren özel herhangi bir örgütlenme görüşünün izini bulmak olanaksızdır. Üçüncü sonuç: Yoldaş Martov, hazırladığı tüzüğün 39'da 38'inden çoğunu dünyanın gözünden gizlemekle (ve kongrede tartışmadan geri tutmakla) gayet akıllıca davranmıştır. Ne var ki à propos böyle bir gizlemeye sapması, ama bir yandan da açık-seçik davranmaktan sözetmesi gariptir. [sayfa 65]
H.
ISKRACILAR ARASINDAKİ BÖLÜNMEDEN ÖNCE
MERKEZİYETÇİLİK KONUSUNDAKİ TARTIŞMALAR
Cephe ayrılıklarının varlığını hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya döken bir soruna, birinci maddenin yazılışına ilişkin gerçekten ilginç soruna geçmeden önce, kongrenin 14'üncü oturumuyla 15'inci oturumunun bir bölümünü alan genel tüzük tartışmaları üzerinde kısaca duralım. Bu tartışma, merkez organlarının kuruluşu konusunda İskra örgütü içindeki kesin ayrılıktan önce olduğu için bazı yönlerden önem taşıyor. Genel olarak tüzük üzerinde, özel olarak organlara üye çağırma konusunda onu izleyen tartışmalar ise, İskra örgütündeki bu kesin ayrılığı izlemiştir. Bu ayrılıktan önce, görüşlerimiz, hepimiz için çok önemli bir sorun haline gelen Merkez Yönetim Kurulunun kimlerden [sayfa 66] oluşacağına ilişkin düşüncelerden etkilenmemişti. Bu nedenle doğal olarak, görüşlerimizi daha tarafsız ifade edebiliyorduk. Daha önce belirtmiş olduğum gibi yoldaş Martov, benim örgüt konusundaki görüşlerimi paylaşıyordu (tutanaklar, s. 157), yalnızca ayrıntılara ait iki noktada kendi görüşlerini saklı tutuyordu. Buna karşılık gerek iskracılara karşı olanlar, gerek "merkez", İskra'nın örgütlenme planının (ve dolayısıyla bütünlüğü içinde tüzüğün) iki temel görüşüne karşı bir anda savaş alanına atılmışlardı: merkeziyetçiliğe ve "iki merkez"e karşıydılar. Yoldaş Lieber, benim tüzüğümden, "örgütlü güvenmezlik" diye söz ediyordu; (Popov ve Egorov yoldaşların yaptığı gibi) iki merkez önerisinde ademi merkeziyetçilik bulmaktaydı. Yoldaş Akimov, yerel yönetim kurullarının yetkilerini genişletmek ve özellikle, onlara "kendi kuruluşlarını değiştirme hakkı"nı vermek istiyordu. "Yerel yönetim kurullarına daha geniş hareket özgürlüğü verilmelidir. ... Merkez Yönetim Kurulu nasıl Rusya'da faal olan bütün örgütlerin temsilcileri tarafından seçiliyorsa, yerel yönetim kurulları da kendi bölgelerinde faal olan işçiler tarafından seçilmelidir. Eğer bu olmazsa, yerel yönetim kurullarına Merkez Yönetim Kurulunun atayabileceği üyelerin sayısı sınırlanmalıdır..." (tutanaklar, s. 158). Görüldüğü gibi yoldaş Akimov, "merkeziyetçiliğin aşırı gelişmesi"ne karşıt bir sav öne sürüyordu, ama ağırlığı olan bu savlara karşı yoldaş Martov'un kulakları tıkalıydı, çünkü henüz merkez organlarının kuruluşu konusuna ilişkin olarak yenilgiye uğramış değildi, o nedenle Akimov'un izinden gitmeye zorlanmamıştı. Yoldaş Akimov, yoldaş Martov'a kendi tüzüğünün "fikri"ni (Madde 7 - Merkez Yönetim Kurulunun, yönetim kurullarına üye atama hakkının sınırlanması) önerdiği zaman bile kulaklarını tıkamaya devam etti. O sıralarda yoldaş Martov henüz bizimle uyuşumsuzluk içinde olmak istemiyordu; bu nedenle de hem yoldaş Akimov'la hem kendisiyle uyuşumsuzluğa düşmeye [sayfa 67] gözyumdu. O sıralarda "canavar merkeziyetçiliğin" karşıtları, yalnızca, İskra merkeziyetçiliğini kendileri için açıkça yararsız bulanlardı: bu merkeziyetçiliğe karşı duranlar Akimov, Lieber ve Goldblatt'tı. Onları da ihtiyatla ve gayet dikkatle (çünkü onlar her zaman geri dönebilirlerdi) Egorov (tutanaklar, s. 156 ve 276) ve onun gibiler izliyordu. O sıralarda, merkeziyetçiliğe yönelen tepkiyi yaratan şeyin, Bund, Yujni Raboçi, vb.'nin çevre ve hizip çıkarları olduğunu, partinin büyük bir çoğunluğu açık-seçik biliyordu. Merkeziyetçiliğe şimdi de İskra'nın eski yazıkurulunun karşı durmasının, aynı biçimde, onun grup çıkarlarıyla ilgili olduğunu partinin çoğunluğu yine biliyor.
Örneğin yoldaş Goldblatt'ın konuşmasını (tutanaklar, s. 160-161) ele alalım. Goldblatt, benim "canavar" merkeziyetçiliğimi eleştiriyor; bu merkeziyetçiliğin, daha alt düzeydeki örgütlerin "yıkımı"na yolaçacağını, "merkeze, her şeye karışabilmesini sağlayacak sınırsız bir güç ve sınırsız bir hak tanıma arzusuyla dolup taştığını", örgütlere "yalnızca, yukardan gelen buyruklara gık çıkarmaksızın boyuneğme hakkını" tanıdığını, vb., öne sürüyor. "Tasarının önerdiği merkez, kendisini bir boşluk içinde bulacaktır; çevresinde yan örgütler değil, merkezin yetkili temsilcilerinin içinde at oynatacağı, belli bir biçimden yoksun bir yığın bulacaktır." Bu, kongredeki yenilgileri ardından Martov'larla Akselrod'ların bize yönelttikleri sahte laf ebeliğinin tam aynısıdır. Bund, kendi merkez kuruluna daha da kesin sınırsız haklar, (yani üye atama ve çıkarma; hatta temsilcilerin kongreye girmesine izin vermeyi reddetme hakları) tanırken, bizim merkeziyetçiliğimizle savaştığında, herkes gülmüştü. İşin aslı ortaya çıktığı zaman, insanlar, azınlığın ulumalarına da güleceklerdir; çünkü onlar merkeziyetçiliğe ve tüzüğe karşı azınlıkta oldukları zaman yaygarayı basmışlar, ancak kendilerini bir kez çoğunluk haline getirmeyi başardıktan sonra tüzükten yararlanmakta bir saniye bile geri kalmamışlardır. [sayfa 68]
İki merkez sorunu üzerinde de gruplaşma açıkça ortadaydı; İskracıların tümüne karşı duranlar Lieber, (merkez yayın organının konseyde, Merkez Yönetim Kuruluna ağır bastığı yollu, şimdi pek tutulan Akselrod-Martov havasını ilk kez çalan) Akimov, Popov ve Egorov'du. İki merkez planı, eski İskra'nın her zaman savunduğu (ve Popov'larla Egorov'ların sözle onayladıkları) örgütlenme düşüncesinin ürünüydü. Eski İskra'nın siyaseti, Yujni Raboçi'nin planlarına, aynı zamanda popüler bir yayın organı yaratma ve sonunda bu organı egemen organ haline çevirme planlarına kestirmeden gidiyordu. İlk bakışta çok garip görünen paradoksun, bütün iskracılara-karşı olanlarla tüm Bataklığın bir tek merkez kurulundan, yani görünüşe göre daha geniş bir merkeziyetçilikten yana olmalarındaki paradoksun kökleri burada yatıyor. Kuşkusuz, (özellikle Bataklık içinde), Yujni Raboçi'nin örgütlenme planının neye yolaçacağını ve işin yapısı gereği neye yolaçmak zorunda olduğunu bilmeyen, bu konuda açık bir fikri olmayan bazı temsilciler vardı, ama bunlar, kararsızlıkları ve kendilerine güven duymayışları nedeniyle iskracılara-karşı olanları izlemek zorunda kalmışlardı.
Tüzük üzerinde (iskracılar arasındaki bölünmeden önce yapılan) bu görüşme sırasında iskracıların yaptığı konuşmalardan özellikle belirtilmesi gerekenler, yoldaş Martov'un (benim örgütlenme görüşlerimle "birleşen") konuşmasıyla Trotski'nin konuşmasıdır. Trotski'nin, Akimov ve Lieber yoldaşlara verdiği yanıtın her sözcüğü, "azınlığın" kongre sonrası tutumunun ve teorilerinin tüm sahteliğini gözler önüne sermektedir. Trotski şöyle demişti: "Yoldaş Akimov, Merkez Yönetim Kurulunun yetkilerini, tüzüğün yeter açıklık ve kesinlikle tanımlamadığını söyledi. Kendisiyle aynı görüşte değilim. Tam tersine bu tanımlama kesindir ve parti bir bütün olduğu ölçüde, Merkez Yönetim Kurulunun yerel yönetim kurulları üzerindeki denetiminin sağlama [sayfa 69] bağlanmasını ifade etmektedir. Yoldaş Lieber, benim bir sözümü kullanarak, tüzüğün 'örgütlü güvenmezlik' olduğunu söyledi. Doğrudur. Ama ben bu sözü, Bund sözcülerinin önerdiği tüzük için, partinin bir kesimi adına partinin tümüne karşı gösterilen örgütlü güvenmezliği temsil eden tüzük için kullandım. Öte yandan bizim tüzüğümüz" (o sıralarda, yani merkez kurullarının kuruluşu konusunda henüz yenilgiye uğranmadığı sıralarda, tüzük, "bizim" tüzüğümüzdü) "partinin, kendine bağlı tüm bölümlere karşı örgütlü güvenmezliğini, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetimini temsil etmektedir." (tutanaklar, s. 158). Evet, bizim tüzüğümüz burada doğru bir biçimde tanımlanmaktadır. "Örgütlü güvenmezlik" ya da aynı şey demek olan "sıkıyönetim"i tasarlayan ve ortaya atanların entrikaya başvuran çoğunluk olduğunu rahat rahat öne sürebilenlere, bu sözleri sürekli olarak akıllarında tutmalarını salık veririz. Sorunun kendi gruplarını ya da başka bir grubu ilgilendirmesine bakarak Martov ve hempasının görüşlerinin nasıl değiştiğinin örneğini, yani siyasal kaypaklığın örneğini görmek isteyenlerin bu konuşmayla, Yurtdışı Birliği Kongresinde yapılan konuşmaları şöyle bir karşılaştırmaları yeter de artar bile. [sayfa 70]
İ.
TÜZÜĞÜN BİRİNCİ MADDESİ
Kongrede ilgi çekici bir tartışmaya yolaçan farklı metinleri daha önce belirtmiştik. Bu tartışma hemen hemen iki oturum boyunca sürdü ve tek tek ad okunarak yapılan iki oylamayla sona erdi (tüm kongre boyunca, eğer yanılmıyorsam, ad okunarak sekiz oylama yapılmıştı; çok fazla zaman yitirilmesine yolaçtığı için, ancak çok önemli konularda bu yola başvuruluyordu). Bu sorun da kuşkusuz bir ilke sorunuydu. Kongrenin tartışmaya gösterdiği ilgi çok büyüktü. Bütün temsilciler oy kullandı - bu, (herhangi bir büyük kongrede olduğu gibi) bizim kongremizde de az görülen bir olaydı. Tartışmacıların gösterdiği ilgiyi, bu durum da tanıtlıyor. [sayfa 71]
Öyleyse, tartışılan sorunun özü neydi? Kongrede söylediğim ve ondan sonra birçok kez yinelediğim gibi, "Ben [birinci madde üzerindeki] ayrılığımızı hiç bir biçimde partinin ölüm-kalım sorunu sayacak kadar hayati saymıyorum. Tüzükteki yersiz bir madde yüzünden, kuşkusuz, yok olacak değiliz!" (tutanaklar, s. 250).[16*] Her ne kadar, birbirinden farklı eğilimlerini ortaya koyduysa da bu farklılık, kongreden sonra ortaya çıkan ayrılığa (hatta açık konuşalım, bölünmeye) yolaçmayabilirdi. Ama üzerinde ısrar edilirse, öne çıkarılırsa, insanlar ayrılığın köklerini-kollarını araştırmaya koyulurlarsa, her küçük ayrılık büyük bir ayrılık haline gelebilir. Eğer belli hatalı görüşlere sapmakta başlangıç noktası olarak iş görürse, eğer bu hatalı görüşler ek yeni ayrılıklardan ötürü, partiyi bölünme noktasına getiren anarşist girişimlerle birleşirse, her küçük farklılık çok büyük bir önem kazanır.
Bu olayda da böyle olmuştur. Birinci madde üzerinde, göreceli olarak, ufak bir ayrılık, şimdi çok büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Çünkü, azınlığın (özellikle Birlik Kongresinde ve aynı zamanda yeni İskra'nın sütunlarında) oportünizmin derinliklerine ve anarşist laf ebeliğine sapmasını başlatan şey budur. İskracı azınlığın, iskracılara-karşı olanlarla ve Bataklıkla, son ve kesin biçimine seçimler sırasında bürünen koalisyonunun başlangıcını belirleyen işte buydu; bu koalisyonu anlamaksızın, merkez kurullarının kuruluşu hakkındaki büyük ve temel azınlığı anlamak olanaksızdır. Martov'la Akselrod'un birinci madde üzerindeki ufak yanılgısı, (Birlik Kongresinde de belirttiğim gibi) bizim çanağımızdaki ufak bir çatlaktı. Çanak (Birlik Kongresinde isterinin sınırına varan Martov'un yanlış anladığı gibi bir cellat düğümüyle değil) sağlam bir düğümle bağlanabilirdi; ya da bütün çabalar çatlağı büyütmeye ve çanağı ikiye bölmeye, [sayfa 72] yönelebilirdi. Gayretkeş martovcuların boykotu ve benzeri anarşistçe hareketleri sonucu, olan budur. Birinci madde üzerindeki ayrılık, merkez kurullarının seçiminde az rol oynamadı; seçimlerde yenik düşmesi, Martov'un, büyük ölçüde mekanik ve hatta (Yurtdışındaki Rus Devrimci Sosyal-Demokrat Birliğinin kongresindeki konuşmaları gibi) gürültülü patırtılı yöntemler kullanarak, "ilkeler üzerinde bir savaşım"a girişmesine yolaçtı.
Şimdi, bütün bu olup-bitenlerden sonra, birinci madde sorunu çok büyük bir önem kazanmıştır. Bundan ötürü hem kongrede bu madde üzerindeki oylamada görülen gruplaşmaların özelliğini, hem de -daha önemlisi- kendilerini birinci madde üzerinde gösteren ya da göstermeye başlayan fikir eğilimlerinin gerçek yapısını iyice anlamamız gerekiyor. Şimdi, artık okurların yabancısı olmadıkları olaylardan sonra, sorun şudur: Martov'un, Akselrod tarafından desteklenen madde metni, benim parti kongresinde ifade ettiğim gibi (tutanaklar, s. 333), onun (ya da onların) kararsızlığını, yalpalamalarını ve siyasal bakımdan belirli olmayışlarını, ya da Plehanov'un Birlik Kongresinde söylediği gibi (Birlik tutanakları, s. 102 ve başka yerlerde) onun (ya da onların Jorecilike (Jauresism)[16] ve anarşizme saptıklarını mı yansıtıyordu, yoksa, benim, Plehanov tarafından da desteklenen madde metnim yanlış, bürokratik, biçimci ve sosyal-demokratça olmayan bir merkeziyetçilik fikrinin mi ifadesiydi? Oportünizm ve anarşizm mi, yoksa bürokrasi ve biçimcilik mi? Küçük bir ayrılığın büyük bir ayrılığa dönüştüğü noktada, sorun şimdi işte böyle görünüyor. Benim metnimin lehinde ve aleyhinde söylenebilecekleri, kendi değerleri çerçevesinde tartışırken, sorunun ortaya böyle konmasına bizi olayların zorladığını, akıldan çıkarmamalıyız; eğer çok tantanalı bir laf olmasaydı, bunu tarih zorlamıştır, derdim.
Bu lehte ve aleyhte konuşmaları incelemeye, kongre [sayfa 73] görüşmelerini tahlille başlayalım. Birinci konuşma, yani yoldaş Egorov'un konuşması bir noktadan ilgi çekicidir. Onun davranışı (non liçuet,[17*] henüz benim yönümden aydınlanmış değil, gerçeğin ne olduğunu henüz bilmiyorum) bu gerçekten yeni ve oldukça örgün (complex) sorunun doğru ve yanlış yanlarını anlamakta güçlük çeken birçok temsilcinin davranışındaki karakteristik özellikleri taşıyordu. İkinci konuşma, yani yoldaş Akselrod'un konuşması, sorunu bir anda ilke sorununa dönüştürdü. Bu, yoldaş Akselrod'un kongrede ilke sorunları üzerinde yaptığı ilk konuşmaydı, hatta yaptığı ilk konuşmaydı, denebilir; sahneye ilk çıkışının ünlü "profesör"le birlikte olmasının pek de talihli olduğu söylenemez. "Sanırım" dedi yoldaş Akselrod, "parti ve örgüt kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bu iki kavram burada birbirine karıştırılmaktadır. Ve bu karıştırma tehlikelidir." Benim madde metnime karşı öne sürülen ilk sav buydu. Bu savı daha yakından inceleyelim. Ben, parti örgütlerin[18*] toplamı (yalnızca aritmetik toplamı değil, örgün toplamı) olmalıdır derken, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını "birbirine karıştırıyorum" mu demek oluyor? Kuşkusuz değil. Ben o sözümle, sınıfın öncüsü olarak, partinin, olabildiği ölçüde örgütlenmesi, kendi saflarına, hiç değilse asgari ölçüde örgütlenmiş öğelerin girmesine izin vermesi dileğimi [sayfa 74] ve isteğimi açıkça ve kesinlikle belirtmiş oluyorum. Benim muhalifimse, tam tersine, örgütlenmiş ve örgütlenmemiş öğeleri, yönlendirilebilir, ve yönlendirilemez öğeleri, ileri olanlarla düzeltilemeyecek ölçüde geri olanları -düzeltilebilecek olan geri öğeler bir örgüte bağlanabilir- biraraya getiriyor. Bu karıştırma gerçekten tehlikelidir. Yoldaş Akselrod bununla yetinmedi, "geçmişin tam anlamıyla gizli ve merkeziyetçi örgütleri"ni (Zemliya i Volya[17] ve Narodnaya Volya[18] ) andı, bu örgütlerin çevresinde, dedi, "örgüte bağlı olmayan ancak ona şu ya da bu yönde yardım eden ve parti üyeleri sayılan bir sürü insanı biraraya getirdik. ... Bu ilke, sosyal-demokrat örgütte daha da titizlikle izlenmelidir." Burada sorunun kilit noktalarından birine geliyoruz: "Bu ilke", yani partinin herhangi bir örgütüne bağlı olmayan ama yalnızca "ona şu ya da bu yönde yardım eden" kişilerin kendilerine parti üyesi demelerine izin veren bu ilke, gerçekten sosyal-demokratça bir ilke midir? Plehanov, bu soruya verilebilecek olası tek yanıtı verdi; "Akselrod 70'leri anarken yanılıyor" dedi, "o tarihlerde çok iyi örgütlenmiş ve mükemmel bir disipline sahip bir merkez vardı. Bu merkezin çevresinde, onun yarattığı çeşitli kategorilerden örgütler toplanmıştı. Bu örgütlerin dışında kalan şey ise kaos ve anarşiydi. Bu kaosun içindeki öğeler, kendilerine parti üyesi diyorlardı. Ama bu, davaya yarar sağlamaktan çok zarar verdi. 70'lerdeki anarşiyi taklit etmemeliyiz, ondan kaçınmalıyız." Görüldüğü gibi, yoldaş Akselrod'un sosyal-demokrat bir ilke gibi göstermek istediği "bu ilke", gerçekte bir anarşist ilkedir. Bu savı çürütmek için, denetim, yönlendirme ve disiplinin, bir örgütün dışında da mümkün olabileceğini ve "kaosun öğeleri"ne parti üyesi unvanını vermenin gerekli olduğunu gösterme zorunluğu vardır. Yoldaş Martov'un metnini destekleyenler, bunlardan hiç birini göstermemişler, gösterememişlerdir. Yoldaş Akselrod, "kendisini sosyal-demokrat g |