[sayfa 63]
Bu rakamlara göre büyük bankaların 4 milyar ruble kadar tutan "aktif" sermayesinin dörtte-üçünden fazlası, (yani 3 milyar rubleden fazla bir kısmı) aslında yabancı bankaların "bağlı şirketleri" durumunda olan bankalardan ilk planda da Paris bankalarından (ünlü üçünden
Union Parisienne, Paris ve
Pays-
Bas Bankası, Société Générale) ve Berlin bankalarından (özellikle
Deutsche Bank, ve
Disconto Gesellschaft) gelmektedir. En önemli iki Rus banksı,
Rus Bankası (Rus Dış Ticaret Bankası) ve
Uluslararası Banka (St. Petersburg Uluslararası Ticaret Bankası), 1906-1912 yılları arasında "dörtte-üç oranında Alman sermayesiyle çalışarak" sermayelerini 44 milyon rubleden 98 milyon rubleye, yedeklerini 15 milyon rubleden 39 milyon rubleye yükseltmişlerdir. Bunlardan birincisi Berlin
Deutsche Bank "konsorsiyumu"na, ikincisi Berlin
Disconto Gesellschaft konsorsiyumuna bağlıdır. Pek değerli Agahd, hisse senetlerinin çoğunca Berlin bankalarının elinde bulunmasını, bunun da Rus hissedarları güçsüz duruma düşürdüğünü görerek derin derin iç geçiriyor. Oysa, elbette ki, sermayeyi ihraç eden ülkeler aslan payını alacaklardır. Örneğin
Deutsche Bank, Sibirya Ticaret Bankasının hisse senetlerini Berlin'e getirmiş, bunları bir yıl kendi portföyünde muhafaza ettikten sonra 100 yerine 193 fiyatla, yani hemen hemen iki katına satmış; böylece de Hilferding'in "kurucu kârı" dediği 6 milyon rubleye yakın bir kazanç elde etmiştir.
Yazarımız Petersburg'un en büyük bankalarının toplam "gücünü" 8.235 milyon ruble, yaklaşık olarak 8,25 milyar ruble olarak tahmin ediyor. Holdinglere, daha doğrusu yabancı bankaların egemenlik derecesine gelince, onlar için aşağıdaki oranları veriyor. Fransız bankaları %55; İngiliz bankaları %10; Alman bankaları %35. Bu 8.235 milyon rublelik toplamın 3.687 milyonu, yani %40'ından fazlasını Produgol ve Prodamet sendikalarına, petrol, metalurji ve Çimento
[sayfa 64] sendikalarına düştüğünü hesaplıyor. Böylece kapitalist tekellerin kuruluşu sayesinde, banka ve sanayi sermayelerinin kaynaşması, Rusya'da da büyük ilerlemeler kaydetmiş oluyor.
Birkaç elde toplanmış olan ve fiilen tekel durumu yaratan mali-sermaye, mali-oligarşi egemenliğini güçlendirerek ve bütün bir toplumu tekelciler yararına haraca keserek, firmaların kuruluşundan, kıymetli evrak çıkarılmasından, devlet tahvillerinden çok büyük ve gittikçe artan ölçüde kârlar elde etmektedir. İşte Hilferding'in, Amerikan tröstlerinin "iş" yöntemlerinden binlercesi arasından çıkardığı bir örnek: 1887'de Havemeyer, 15 küçük şirketin kaynaşmasından doğan ve sermayesi 6,5 milyon dolara yükselen şeker tröstünü kurdu. Amerikalıların deyimine göre tröstün sermayesi şişirilerek 50 milyon dolar olarak gösterildi. Bu "sermaye yığın"la, ilerdeki bir tekel durumunun kârları amaçlanıyordu; tıpkı Amerika'da çelik tröstünün, olanaklı olduğunca fazla demir madeni alanını, ilerde getireceği tekel kârlarını umarak satın alması gibi. Gerçekte şeker tröstü, şeker için tekel fiyatını belirledi; bu da ona yedi kat şişirilmiş sermayeye %10 oranında,
yani tröstün kuruluş zamanındaki efektif sermayesine %70 oranında kâr sağladı. 1909'da bu tröstün sermayesi, 90 milyon dolara yükseliyordu. Yirmiiki yıl içinde, sermayesini on katından fazlasına çıkarmıştı.
Fransa'da mali-oligarşi egemenliği (Lysis'in 1908'de Paris'te beşinci baskısı yapılmış ünlü kitabının adı
Fransa'da Mali-
Oligarşiye Karşı'dır) az farklı bir biçim içinde görünmüştür. En güçlü bankalardan dördü, kıymetli evrak çıkarmak bakımından nispi değil, "mutlak tekel" durumu yaratmıştır. Gerçekte bu, bir "büyük bankalar tröstü"dür. Ve uygulanan tekelden kıymetli evrak çıkarılması dolayısıyla büyük kârlar elde edilir. Borçlanma yoluna başvuran bir ülke, genellikle borç miktarının %90'ından fazlasını
[sayfa 65] alamamaktadır; geriye kalan %10, bankalara ya da başka aracılara akmaktadır. Örneğin 400 milyon franklık Rus-Çin istikrazından bankaların elde ettiği kâr, %8'e dek yükselmiştir; 1904'teki 800 milyonluk Rus istikrazından bankalara düşen kâr oranı %10'du; 1904'teki 62.500 milyon franklık Fas istikrazından elde edilen kâr oranı ise %18,75'i bulmuştu. Gelişme çizgisinde ilk çıkışını küçük tefecilikle yapan kapitalizm, bu çizgiyi, büyük tefecilikle sona erdirmektedir. Lysis şöyle der: "Fransızlar, Avrupa'nın tefecileridir." Bütün bu ekonomik yaşam koşulları, kapitalizmin bu dönüşümüyle derinden derine değişmektedir. Nüfusta bir değişiklik olmadığı; sanayide, ticarette ve deniz yollarında bir durgunluk hüküm sürdüğü halde, ülkenin tefecilikle zenginleşmesi olanaklıdır. "8 milyon franklık bir sermayeyi temsil eden elli kişi, 4 bankaya yatırılmış bulunan
2 milyar frankı denetleyebilir." Yukarda gördüğümüz holding sistemi de aynı sonucu hazırlamaktadır: sözgelimi, en büyük bankalardan biri,
Société Générale, "bağlı şirket"lerinden biri olan
Mısır Şeker Rafinerileri için 64.000 tahvil çıkarmıştır. Bu tahvillerin ihraç fiyatı %50'den olduğu için banka daha yekten frank başına 50 santim kazanmaktadır. Bu şirketin temettüleri farazi olarak yükselmiş ve "kamu", 90-100 milyon frank zarar etmiştir. "
Société Générale'in müdürlerinden biri, aynı zamanda,
Şeker Rafinerileri'nin yönetim kurulunda bulunuyordu." Yazarın "Fransa cumhuriyeti mali bir krallıktır; hiç kuşkusuz büyük bankalarımızın egemenliği mutlaktır; basını da, hükümeti de kendi çizgilerinde sürükler"
[55] sonucuna varmasında şaşılacak bir yan yoktur.
Mali-sermayenin başlıca işlemlerinden biri olan menkul kiymetler ihracının sağladiğı olağanüstü kârlılık, mali-oligarşinin gelişmesinde ve güçlenmesinde çok önemli bir rol oynar. Alman dergisi Die Bank'ta şöyle deniyor: "Her [sayfa 66] ülkede, bir yabancı istikrazının plase edilmesine aracılıktan doğan kârlar kadar, hatta ona yaklaşacak kadar, yüksek çıkar sağlayan ikinci bir uğraş alanı daha gösterilemez." [56]
"Menkul kıymet ihracından daha fazla bir kâr sağlay an hiç bir bankacılık işlemi yoktur."
Alman Ekonomist'e göre sınai hisse senetleri çıkarılmasıyla sağlanan kârlar, ortalama olarak şöyledir [tablo - 7]:
[TABLO - 7]
1895 . . . . . . . . . . . . . .
1896 . . . . . . . . . . . . . .
1897 . . . . . . . . . . . . . .
|
38.6
36.1
66.7
|
1898 . . . . . . . . . . . . . .
1899 . . . . . . . . . . . . . .
1900 . . . . . . . . . . . . . .
|
67.7
66.9
55.2
|
"1891-1900 arasındaki on yılda Alman sınai hisse senetleri çıkarmaktan
bir milyardan fazla kâr elde edilmiştir."
[57]
Sanayiin atılım dönemlerinde, mali-sermayenin kârları, son derece büyük olmaktadır; çöküntü dönemlerinde ise, küçük ve iğreti işletmeler mahvolur; büyük bankalar çok aşağı fiyatlarla bunları satınalır, ya da "yeniden kurulmaları", "yeniden örgütlenmeleri" gibi kazançlı tasarılarla bunların sermayelerine "katılıp" holdingler yaratırlar. Açık veren işletmelerin "sağlamlaştırılması"nda sermaye-hisseleri düşük tutulmuştur, yani kârlar en küçük sermaye üzerinden dağıtılmakta, ve ona göre hesaplanmaktadır. Ya da henüz, gelirler sıfıra düşmüşse, o zaman yeni sermayeye başvurulur: bu da, eski ve en az gelir getiren sermayeye eklenmekle, yeterince kârlı bir durum yaratmaktadır." Bütün bu 'yeniden kuruluşlar' ve 'yeniden örgütlenmeler' ", diye ekliyor Hilferding, "bankalar için iki bakımdan önemli olmaktadır: bir kez bunlar kârlı işlemlerdir; sonra, o dağılmış şirketleri denetim altına almak için bulunmaz birer fırsattır."[58] [sayfa 67]
Bir örnek. 1872'de, yaklaşık olarak 40 milyon marklık bir sermaye ile kurulan Dortmund Maden Birliği Anonim "Şirketi", ilk yılında %12 temettü dağıttıktan sonra, hisselerin fiyatı %170'e yükselmişti. Mali-sermaye aslan payını aldı, 28 milyon marklık ufak-tefek bir miktarı o devşirdi. Bu şirketin kuruluşunda en önemli rol, 300 milyon marklık bir sermayeye ulaşmayı başarmış olan büyük Alman bankası Disconto Gesellschaft'ın idi. Daha sonra, şirketin temettüleri sıfıra düştü. Hissedarlar, sermayenin bir kısmının "kâr-zarar" hesabına geçirilmesine, yani bütününü yitirmemek için bir parçasından fedakârlık etmeye razı oldular. Böylece, otuz yıl içinde, bir "sağlamlaştırma" işlemleri dizisiyle "Birlik"in hesaplarından 73 milyon markın düşüldüğü görüldü.
"Bugün, kurucu hissedarları, hisselerinin nominal değerlerinin ancak %5'ine sahiptirler."[59] Ama bankalar her "sağlamlaştırma" işlemi yapıldığında az para vurmadılar.
Büyük gelişme halindeki kentlerin çevresinde bulunan topraklar üzerine yapılan spekülasyonlar da mali-sermaye için son derece kazançlı bir işlem olmaktadır. Bankalar tekeli, burada, toprak rantı ve ulaştırma yolları tekelleri ile kaynaşır; çünkü fiyatların yüksekliği ve toprağın büyük kârlarla satılması olanağı vb. özellikle kentin merkeziyle rahat ve kolay bir ulaştırma düzenine bağlıdır; bu ulaştırma bağlantısı da, holding sistemi ve müdürler arasındaki mevki paylaşılması yoluyla sözkonusu bankalara bağlı şirketlerin elindedir. O zaman da, özellikle toprak satış ve ipotekleri konusunda incelemeler yapmış Die Bank dergisi yazarlarından birinin, Alman L. Eschwege'in, "bataklık" olarak nitelendirdiği durum ortaya çıkar; banliyö arsaları üzerine yapılan dizginsiz spekülasyonlar; Berlin'deki Boswau ve Knauer gibi inşaat işletmelerinin iflası (bu firma, kuşkusuz, [sayfa 68] holding sistemiyle perde arkasında kalan ve işten "yalnızca" 12 milyon mark zararla sıyrılan büyük ve "saygıdeğer" Deutsche Bank'ın aracılığıyla 100 milyon mark toplamıştı); sonra, hayali inşaat şirketlerinden ücretlerini alamayan işçilerin ve küçük mülkiyet sahiplerinin yıkımı; "fedakâr" Berlin polisi ve idarecileri ile imar durumları ve inşaat ruhsatlarının belediyece verilmesini ele almak için çevrilmek istenen dolaplar vb..[60]
Avrupalı profesörlerin ve iyi düşünen burjuvaların, sözünü ederken hınzırca göz kırptıkları "Amerikan ahlakı", mali-sermaye döneminde, her ülkenin herhangi bir kentindeki ahlak haline de gelmeye başlamıştır.
1914 başlarında, Berlin'de, bir "ulaştırma tröstü"nden, yani Berlin'deki üç ulaştırma kurumu arasında, kent elektrikli treni, tramvay şirketi, omnibüs şirketi arasında bir "çıkar birliği" kurulmasından sözedilmekteydi.
Die Bank dergisinde şöyle deniyordu: "omnibüs şirketinin hisselerı diğer iki ulaştırma kurumu tarafından ele geçirildiğinden beri nasıl bir niyetle hareket edildiğini herkes bilir. ... Ulaştırma işlerinin birleştirilmesiyle tasarruf sağlanacağı, bu tasarrufun bir kısmının, sonunda, halk için de yararlı olabileceği yolundaki tasarılar ileri sürenlerin iyi niyetlerinden kuşku duyulamaz. Ancak, kurulmakta olan tröstün arkasında bankalar olduğunu unutmamalı; bunlar, isterlerse, tekellerinde tuttukları taşıt araçlarını, kendi toprak ticareti işlerinde rahatça kullanabilecek durumdadır. Böyle bir varsayımın gerçeğe ne denli yakın olduğunu anlamak için, kent elektrikli tren şirketinin kuruluşu sırasında, demiryolu yapımına destek olmuş büyük bankanın çıkarlarının işe nasıl karışmış olduğunu anımsamak yeter. Özellikle şunu bilmek gerekiyor: bu ulaştırma kurumunun çıkarları ile toprak alım-satımındaki çıkarlar içiçeydi. Demiryolunun [sayfa 69] doğu hattının nereden geçeceği belli olunca, banka, oradaki toprakları kendisi ve bazı ortakları için büyük kazanç sağlayacak fiyatlarla elden çıkardı."[61]
Bir tekel, bir kez kurulup milyarları çekip çevirmeye başladı mı, siyasal rejimden ve daha başka "ayrıntı sorunları"ndan bağımsız olarak karşı konmaz bir biçimde toplumsal yaşamın bütün alanlarına sızacaktır. Alman ekonomi yazınında, Fransızların Panama rezaletine, [15*] Amerika'daki siyasal konuşmaya ilişkin imaların yanında, Prusyalı memurların görev saygılarına karşı aşağılık övgülere de raslanmaktadır. Oysa gerçek şu ki, Alman bankacılık sorunlarıyla ilgili aynı burjuva yazınında bile, salt bankacılık işlemlerinin ötesine taşılmış, sözgelimi gitgide bankalarda daha çok görev kabul eden devlet memurlarına "bankaların çekici gelmesi" konusunda şöyle denmeye başlanmıştır: "İçinden Behrenstrasse'de küçük bir yer kapmayı geçiren bir devlet memurunun dürüstlüğünden sözedilebilir mi?"[62] (Behrenstrasse, Berlin'de, Deutsche Bank genel merkezinin bulunduğu cadde.) Die Bank dergisinin editörü Alfred Lansburgh 1909'da "Bizantinizmin Ekonomik Anlamı" başka bir yazı yayınlamıştı; bu yazısında sözü Guillaume II'nin Filistin gezisine ve bunun yakın sonucu olarak Bağdat demiryolunun yapılmasına getiriyor, tümünde "kuşatma"dan dolayı, öbür siyasal günahlarımızın tümünden daha sorumlu olan bu uğursuz "Alman girişim zihniyetinin büyük yapıtına"[63] değiniyordu. ("Kuşatma" ile Almanya'ya karşı emperyalist bir ittifak çemberi içinde Almanya'yı tecrit eden Edward VII'nin politikası anlatılmak isteniyor.) 1911'de aynı derginin yukarda sözünü ettiğimiz yazarı, Eschwege, "Plütokrasi ve Memurlar" başlıklı bir yazı yayınlamış, bu yazısında, Alman memurlardan Völker adlı birinin durumunu ele almıştı; [sayfa 70] karteller komisyonu üyesi olan ve çalışkanlığıyla tanınmış bulunan Völker, bir süre sonra, en büyük kartelde, Çelik Sendikasında, kazançlı bir görev koparmıştı. Hiç de raslantı sonucu olmayan daha birçok benzer olay karşısında sözünü ettiğimiz burjuva yazarı, "Alman Anayasası" tarafından güvence altına alınmış ekonomik özgürlüğün, ekonomik yaşamın birçok alanında "boş bir tümceden ibaret olduğunu" ve plütokrasinin egemenliği bir kez kurulduktan sonra "en geniş siyasal özgürlüğün bile, bizi, özgür olmayan insanlardan meydana gelen bir halk olmaktan kurtaramayacağını"[64] kabul etmek zorunda kalmıştır.
Rusya'nın durumuna gelince, bu konuda bir örnek vermekle yetineceğiz. Birkaç yıl önce, Maliye Bakanlığı Krediler Müdürü Davidov'un büyük bir bankanın hizmetine girmek üzere resmi görevinden ayrıldığı haberiyle bütün gazeteler çalkalanmıştı; banka, kendisine, sözleşme gereğince, birkaç yıl içinde bir milyon rubleyi aşacak miktarda bir ücret vermeyi önermişti. Krediler Müdürlüğünün görevi, bütün devlet kredi kurumlarının, çalışmalarını birleştirmektir; bu cümleden olarak, başkentteki bankalara, 800 ila 1.000 milyon rubleye kadar yükselebilen krediler verir.[65]
Kapitalizmin özelliği, genel olarak, sermaye sahipliğini, bu sermayenin sanayide uygulanışından; para-sermayeyi, sınai ya da üretken sermayeden, yalnızca para-sermayeden elde ettiği gelirle yaşayan rantiyeyi, sanayiciden ve sermayenin yönetimi ile doğrudan ilgili herkesten ayırır. Bu ayrılma, geniş ölçülere ulaştığı zaman, mali-sermayenin egemenliği ya da emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşama çizgisine gelir. Mali-sermayenin bütün öbür sermaye çeşitlerinden üstünlüğü rantiyenin ve mali-oligarşinin egemenliği anlamını da taşır; mali yönden "güçlü" birkaç devletin bütün öbür devletler karşısındaki üstün durumunu da açıklar. [sayfa 71] Bu ayrılma, nereye dek gidebilir? Bu konuda, emisyon istatistiklerinden, yani her çeşit menkul kıymetlerin hangi ölçülerde çıkarıldığına ilişkin verilerden bir yargıya varılabilir
Uluslararası İstatistik Enstitüsü Bülteni'nde, A. Neymarck,[66] bütün dünyada kıymetli evrak çıkarılması üstüne çok geniş, tam ve karşılaştırmaya elverişli, ekonomi yazınında daha sonra defalarca parça parça yararlanılmış rakamlar vermişti.
İşte, onar yıllık dört dönem için verdiği rakamlar [tablo - 8]:
[TABLO - 8]
KIYMETLİ EVRAK EMİSYON TOPLAMI
(MİLYAR FRANK)
1871-1880 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
1881-1890 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
1891-1900 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
1901-1910 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
| 76.1
64.5
100.4
197.8
|
1870-1880 yılları arasında emisyon miktarı bütün dünyada, özellikle, Fransız-Prusya savaşından ve Almanya'da onu izleyen "Gründerzeit" dolayısıyla çıkarılan istikraz tahvilleriyle, artmıştır. 19. yüzyılın son üç on yıldaki artış, genellikle, pek hızlı değildir. Oysa, 20. yüzyılın ilk on yılında hemen hemen %100'ü bulan oranıyla çok hızlı bir artış görülmektedir. Şu halde, 20. yüzyılın başları, yalnızca daha önce sözünü ettiğimiz tekellerin (karteller, sendikalar, tröstler) değil, aynı zamanda mali-sermayenin de gelişme gösterdiği bir dönüm noktasıdır.
Neymarck, 1910'da, bütün dünyada çıkarılmış kıymetli evrak toplamını aşağıyukari 815 milyar frank olarak tahmin ediyor. Yinelenebilecek rakamları düşerek bu toplamı
[sayfa 72] 575-600 milyara indiriyor; bunun da ülkeler arasındaki dağılışı şöyledir (toplam 600 milyar alırsak) [tablo - 9]:
[TABLO - 9]
1910'DA KIYMETLİ EVRAK TOPLAMI
(MİLYAR FRANK)
İngiltere . . . . . . . . . .
Birleşik Devletler . . . . . . .
Fransa . . . . . . . . .
Almanya . . . . . . . . .
Rusya . . . . . . . . . . .
Avusturya-Macaristan . . . . .
İtalya . . . . . . . . .
Japonya . . . . . . . . . . . .
|
142
132
110
95
31
24
14
12
|
|
479
|
Hollanda . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Belçika. . . . . . . . . . . . . . . . .
İspanya . . . . . . . . . . . . . . . . .
İsviçre . . . . . . . . . . . . . . . . .
Danimarka . . . . . . . . . . . . .
İsveç, Norveç,
Romanya vb. . . . . . . . . . . . . . . .
|
12,5
7,5
7,5
6,25
3,75
2,5
|
| | | |
Toplam . . . . . . . . . . . . . . . . .
|
600
|
Kolayca görülebildiği gibi, bu rakamlar, herbiri elinde 100-150 milyarlık kıymetli evrak tutan en zengin dört kapitalist ülkede belirgin olmaktadır. Bunlardan ikisi —İngiltere ve Fransa—, en eski kapitalist ülkelerdir, ve göreceğimiz gibi sömürgecilik yönünden en zengin olanlarıdır; diğer iki ülke —Birleşik Devletler ve Almanya—, gelişme hızı bakımından da, sanayideki kapitalist tekellerin genişlik derecesi bakımından da en ileri gitmiş ülkelerdir. Bu dört ülke, toplam olarak 479 milyar franka, yani dünya mali-sermayesinin hemen hemen %80'ine sahiptir. Dünyadaki öbür ülkelerin hemen hemen hepsi, bu uluslararası banker ülkelere, dünya mali-sermayesinin bu dört "direğine", az ya da çok borçlu durumdadır, az ya da çok miktarda onlara haraç vermektedir.
[sayfa 73]
DÖRT
SERMAYE İHRACI
SERBEST rekabetin tam olarak hüküm sürdüğü eski kapitalizmin ayırdedici niteliği meta ihracıydı. Tekellerin hüküm sürdüğü bugünkü kapitalizmin ayırdedici niteliği ise, sermaye ihracıdır.
Kapitalizm, emek-gücünün kendisinin meta haline geldiği gelişmesinin en yüksek aşamasındaki meta üretimidir. Ulusal ve özellikle uluslararası değişimlerin artması, kapitalizmin belirgin çizgilerinden biridir. İşletmelerin, sanayilerin ve farklı ülkelerin, eşit olmayan ve kesintili gelişmeler içinde oluşu, kapitalist rejimde, kaçınılmazdır. İlk kapitalist ülke olan İngiltere, 19. yüzyılın ortalarına doğru serbest ticareti kabul ederek, "bütün dünyanın atelyesi" olmak, bütün [sayfa 74] ülkelere, aldığı hammadde karşılığında mamul eşya vermek iddiasındaydı. Ancak İngiltere, 19. yüzyılın son çeyreğinde, bu tekel durumunu yitirmeye başlamıştır; çünkü kendilerini "koruyucu" gümrük tarifeleriyle savunan diğer ülkeler de gelişerek, bağımsız kapitalist ülkeler haline gelmiştir. 19. yüzyılın eşiğinde ayrı bir tekel türünün kurulduğu görülüyor: ilkin, bütün gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelci kapitalist birleşmeler; sonra, sermaye birikimi dev ölçülere ulaşmış çok zengin bazı ülkelerin kurduğu tekel durumu. Böylece ilerlemiş ülkelerde muazzam bir "sermaye fazlası" meydana gelmiş bulunuyor.
Kuşkusuz, kapitalizm, bugün her yerde sanayie göre çok geri kalmış olan tarımı geliştirebilseydi, baş döndürücü teknik ilerlemeye karşın, her yerde aç ve yokluk içinde bulunan halk kitlelerinin yaşam düzeyini yükseltebilseydi, bir sermaye fazlası sorunu olmayacaktı. Kapitalizmin küçük-burjuva eleştirmenleri her fırsatta bu "kanıtı" ileri sürmektedirler. Ama o zaman da kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkacaktı; çünkü gelişmesindeki eşitsizlik, yığınların yarı-aç yaşıyor olması bu üretim tarzının koşulları ve kaçınılmaz, temel öncülleridir. Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, belli bir ülkede yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye değil —çünkü bu durumda kapitalistlerin kazançlarında bir azalma sözkonusudur—, dış ülkelere, geri kalmiş ülkelere sermaye ihracı yoluyla, bu kârları artırmaya yönelirler. Geri kalmış ülkelerde, kâr her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye pek az, toprak fiyatı nispeten düşük, ücretler az, hammadde ucuzdur. Sermaye ihracı olanağı, bir kısım geri kalmış ülkenin öteden beri dünya kapitalist çarkına kapılmış olmasından ileri gelmektedir; bu ülkelerde büyük demiryolları yapılmıştır ya da yapılmak üzeredir, sınai gelişmenin vb. gerekli koşulları yaratılmış bulunmaktadır. Sermayenin ihraç zorunluluğu, (tarımın geri kalmış olması ve yığınların yoksulluğu nedeniyle) sermayenin [sayfa 75] kârlı" yatırım alanı bulamadığı bazı ülkelerde, kapitalizmin "yüksek derecede bir olgunluk" kazanmasına bağlıdır.
Başlıca üç ülke tarafından yabancı ülkelere yatırılmış sermayenin önemini yaklaşık olarak gösteren veriler aşağıdadır[67] [tablo - 10]:
[TABLO - 10]
YABANCI ÜLKELERE YATIRILMIŞ SERMAYE
(MİLYAR FRANK]
|
Yıllar
|
İngiltere Tarafından
|
Fransa Tarafından
|
Almanya Tarafından
|
|
1862 . . . . . . . . . . .
1872 . . . . . . . . . . .
1882 . . . . . . . . . . .
1893 . . . . . . . . . . .
1902 . . . . . . . . . . .
1914 . . . . . . . . . . .
|
  3.6
15.0
22.0
42.0
62.0
75-100.0
|
---  
    10 (1869)  
    15 (1880)  
    20 (1890)
27-37   
60  
|
  ---  
  ---  
  ?  
  ?  
  12.5  
  44.0  
|
Bu tablo, sermaye ihracının, ancak 19. yüzyılın başlarında büyük bir gelişme kazandığını gösteriyor. Savaştan önce, başlıca üç ülke tarafından yabancı ülkelere yatırılan sermaye miktarı, 175-200 milyar frankı buluyordu. %5 gibi mütevazi bir oranla, bu sermayenin yılda 8-10 milyar frank gelir getirebileceğini düşünebiliriz. Burada, birkaç, zengin devletin kapitalist asalaklığı adına, dünya ülkelerinin ve halklarınm çoğunun emperyalist baskı ve sömürü altına girmesi için sağlam bir temel vardır!
[sayfa 76]
Dış ülkelere yatırılmış bu sermaye, çeşitli devletler arasında nasıl dağılmaktadır? Nerelere gitmektedir? Bu sorulara ancak yaklaşık bir yanıt verilebilir; ama bu da modern emperyalizmin belli bazı genel çizgi ve ilişkilerine ışık tutmaya elverişlidir [tablo -11]:
[TABLO - 11]
ÇEŞİTLİ KITALAR ARASINDA
YABANCI SERAYENİN (YAKLAŞIK) DAĞILIMI
(1910 YILLARIND