Viladimir İliç Lenin
Emperyalizm[1*]
Kapitalizmin En Yüksek Aşaması
Halkı Amaçlayan Bir Deneme


Ocak-Temmuz 1916'da yazıldı
İlk kez, 1917 yılında Parus yayınları arasında çıkmıştır.

[V. İ. Lenin'in L'Imperialisme, Stade Suprême du Capitalisme -Editions Sociales, Paris ve Editions du Progrès, Moscou 1962- adlı kitabından Cemal Süreyya tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Sol Yayınları, Haziran 1979, Yedinci Baskı.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (426 KB)




ALTI
BÜYÜK GÜÇLER ARASINDA
DÜNYANIN PAYLAŞILMASI


      COĞRAFYACI A. Supan,[80] Avrupa Sömürgelerinin Toprak Bakımından Genişlemesi adlı kitabında, bu genişlemenin 19. yüzyıl sonundaki durumu için şu kısa özeti veriyor [tablo — 15]:
[TABLO — 15]
SÖMÜRGECİ AVRUPA DEVLETLERİNE VE BİRLEŞİK
DEVLETLER'E AİT TOPRAKLARIN YÜZDE ORANLARI

[Ülkeler]

1876

1900

Fark

Afrika
Polinezya
Asya
Avustralya
Amerika

10.8
56.8
51.5
100.0
27.5

90.4
98.9
56.6
100.0
27.2

+79.6
+42.1
+ 5.1
-----
- 0.3


      Şu sonuca varıyor A. Supan:, "Demek ki, bu dönemin ayırıcı özelliği, Afrika'nın ve Polinezya'nın paylaşılmasında kendini gösteriyor." Asya'da ve Amerika'da işgal edilmeyen, yani bir devlete ait olmayan toprak parçası kalmadığına göre, A. Supan'ın ulaştığı sonucu genişletmek ve sözkonusu dönemin ayırıcı özelliğinin, dünyanın sonal paylaşılması, [sayfa 92] olduğunu söylemek gerekir; son sözü, dünyanın artık yeniden paylaşılması olanaklı değildir —tersine, yeni paylaşmalar olanaklı ve hatta kaçınılmazdır—, ama kapitalist ülkelerin sömürge politikasıyla, gezegenimizdeki sahipsiz toprakların işgalinin tamamlandığı anlamındadır. İlk kez olarak, dünya paylaşılmış bulunmaktadır, öyle ki, topraklar ilerde ancak yeniden paylaşma konusu olabilir; yani efendisi bulunmayan toprağa bir "efendi"nin sahip olması yerine, toprak bir "sahip"ten diğerine geçebilir.
      Dünya sömürge politikasının sıkı sıkıya "kapitalist gelişmenin en yeni aşamasına", mali-sermaye aşamasına bağlı olduğu özel bir dönem içinde bulunmaktayız. Bu yüzden, bugünkü durumu iyi anlayabilmek, ve onu daha önceki dönemlerden ayıran öğeleri kavrayabilmek için, her şeyden önce, olayları ayrıntılı olarak incelemenin önemi vardır. İlkin, pratik iki soru beliriyor burada: sömürge politikasının yoğunluk kazanması ve sömürgeleri için yapılan savaşın iyice ağırlık kazanması, tamı tamına mali-sermaye çağına mı raslamaktadır?
      Amerikan yazarı Morris, Sömürgeciliğin Tarihi[81] adlı yapıtında, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın 19. Yüzyılın [sayfa 93] çeşitli dönemlerinde sahip oldukları sömürgelerle ilgili rakamları kıyaslamaya girişmiştir. Vardığı sonuçların kısaca özeti aşağıdaki gibidir [tablo — 16]:
[TABLO — 16]
SÖMÜRGELER

Yıllar


İngiltere


Fransa


Almanya

Yüzolçümü
(milyon mil2)

Nüfus
(milyon)

Yüzolçümü
(milyon mil2)

Nüfus
(milyon)

Yüzolçümü
(milyon mil2)

Nüfus
(milyon)


1815-30
1860
1880
1899

?
2.5
7.7
9.3

126.4
145.1
267.9
309.0

0.02
0.20
0.70
3.70

0.5
3.5
7.5
56.4

---
---
---
1.0

---
---
---
14.7


      İngiltere için sömürge fetihlerinin arttığı dönem 1860-1880 arasına raslar; özellikle 19. yüzyılın son yirmi yılı içinde bu artışın daha da hızlandığını görüyoruz. Fransa ve Almanya için ise genişleme, daha çok, bu yirmi yıl içinde olmuştur. Yukarda, tekel-öncesi kapitalizmin, serbest rekabetin egemen olduğu kapitalizmin gelişme sınırına 1860-1870 yılları arasında vardığını görmüştük; şimdi ise sömürge fetihleri konusundaki olağanüstü "ilerleyiş"in tam bu dönemden sonra olduğunu, dünyanın paylaşılması amacıyla yürütülen savaşımın gitgide daha sert hale geldiğini görüyoruz. Yani kapitalizmin, tekelci evresine, mali-sermaye evresine geçişi ile dünyanın paylaşılması için yürütülen savaşimın ağırlığı, birbirine bağlıdır.
      Hobson, emperyalizm üzerine yazdığı yapıtta, 1884-1900 yılları arasındaki döneme, bellibaşlı Avrupa devletlerinin büyük "genişleme" kazandığı bir dönem gözüyle bakar. Yaptığı hesaplara göre, bu dönemde, İngiltere 57 milyon [sayfa 94] nüfuslu, 3 milyon 700 bin mil kare; Fransa 36 milyon 500 bin nüfuslu, 3 milyon 600 bin mil kare; Belçika 30 milyon nüfuslu, 900 bin mil kare; Portekiz 9 milyon nüfuslu, 800 bin mil kare toprak kazanmıştır. Bütün kapitalist devletler tarafından, 19. yüzyılın sonunda, özellikle 1880'den sonra, bu sömürge avı, diplomasi ve dış politika tarihinde herkesce bilinen bir olaydır.
      İngiltere'de serbest rekabetin en yüksek düzeyine ulaştığı 1840 ve 1860 yılları arasında bu ülkedeki burjuva yöneticiler, sömürge politikasına karşıydılar; çünkü sömürgelerin kurtuluşunun, İngiltere'den tümüyle kopuşunun, yararlı ve kaçınılmaz bir şey olduğu kanısındaydılar. M. Beer, 1893'de yayımlanan "Bugünkü İngiliz Emperyalizmi"[82] başlıklı yazısında, emperyalist politikaya eğilimli bir İngiliz devlet adamının, Disraeli'nin 1852'de şöyle dediğini açıklıyor: "Sömürgeler, boynumuza asılmış değirmen taşlarıdır." Bu, böyle olmakla birlikte, 19. yüzyılın sonlarında, emperyalist politikayı öğütleyen ve bu politikayı en büyük arsızlık içinde uygulamakta olan kişi, Cecil Rhodes ile Joseph Chamberlain, gene de, günün adamı olmuşlardır!
      İngiliz burjuvazisinin bu siyasal yöneticilerinin daha o sıralarda, çağdaş emperyalizmin denebilirse, salt ekonomik, toplumsal ve siyasal köklerini anladıklarını belirtmek, oldukça ilginç bir saptamadır. Chamberlain, dünya pazarında, İngiltere'ye karşı Almanya'nın, Amerika'nın ve Belçika'nın uyguladığı rekabete dikkati çekerek, emperyalizmi, "gerçek, akıllıca ve ekonomik bir politika" olarak savunmaktaydı. Karteller, sendikalar ve tröstler kuran kapitalistler, kurtuluşun tekellerde olduğunu söylüyorlardı. Burjuvazinin siyasal liderleri dünyanın henüz paylaşılmamış parçalarını ele geçirmek için ivedi davranarak bu sese ses veriyorlar, kurtuluşun tekellerde olduğu sözüne sarılıyorlardı. Gazeteci Stead, yakın [sayfa 95] dostu Cecil Rhodes'in, 1895'te, emperyalist görüşlerini kendisine şöyle anlattığını söylüyor:
      "Dün East-End'deydim (Londra'da bir işçi semti), işsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Ateşli söylevler dinledim orda. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti: ekmek! ekmek! Dönüşte, bütün sahneyi yeniden yaşıyor ve emperyalizmin önemini bir kez daha kavrıyordum. Benim en büyük düşüncem, toplumsal soruna bir çözüm getirmek: Birleşik Krallığın 40 milyon nüfusunu kanlı bir içsavaştan kurtarmak için, bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştirebileceğimiz, fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar kazanabileceğimiz yeni topraklar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, imparatorluk bir mide sorunudur. İçsavaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız."[83]
      Milyoner, para kralı, İngiliz-Boer savaşının başlıca sorumlusu Cecil Rhodes, 1895'te, işte böyle konuşuyordu. Bu yüzdendir ki, onun emperyalizm savunusu biraz kaba ve arsızdır. Ama temelde, Maslov, Sudekum, Potressov, David ve Rus marksizminin kurucusu vb., vb. gibi bayların savunduğu "teori"den uzaklaşmış değildir. Cecil Rhodes biraz daha dürüst sosyal-şovendir...
      Dünyanın toprak bakımından bölüşülmesinin ve bu konuda son onar yıllık dönemlerde meydana gelmiş değişikliklerin olanaklı olduğunca doğru bir tablosunu verebilmek için, Supan'ın, daha önce sözünü ettiğimiz, dünyadaki bütün güçlerin sahip bulunduğu sömürgeleri konu edinen yapıtından yararlanacağız. Supan, 1876 ve 1900 yıllarını ele alıyor; biz 1876 yılını —çok iyi seçilmiş bir yıldır; çünkü Batıi Avrupa'da, kapitalizm, tekel-öncesi evresini, sonuçta, tam bu tarihe doğru tamamlamış bulunmaktadır— ve 1914 yılını ele alacağız; Supan'ın rakamları yerine de Hubner'in daha yeni [sayfa 96] olan Coğrafya ve İstatistik Tabloları adlı yapıtındaki verileri kullanacağız. Supan, yalnızca sömürgeleri inceliyor; biz ise, dünyanın paylaşılmasının tam bir tablosunu verebilmek için ondan edindiğimiz bilgilere, sömürge olmayan ve yarı-sömürge olan ülkelere ilişkin rakamları eklemeliyi de yararlı buluyoruz. İran'ı, Türkiye'yi ve Çin'i de bu son kategori içinde düşünüyoruz. Bugün İran hemen hemen tamamen bir sömürge durumundadır; Çin ile Türkiye de bu duruma girme yolundadır.
      Burada aşağıdaki sonuçlara varıyoruz [tablo - 17]:

[TABLO — 17]
BÜYÜK DEVLETLERİN YÜZÖLÇÜMLERİ
(YÜZÖLÇÜMÜ: MİLYON KM2; NÜFUS: MİLYON KİŞİ]

[Büyük Devletler]

Sömürgeler

Anayurt

Toplam

1876

1914

1914

1914

Km2

Nüfus

Km2

Nüfus

Km2

Nüfus

Km2

Nüfus

    İngiltere
    Rusya
    Fransa
    Almanya
    Birleşik Devletler
    Japonya

22.5
17.0
0.9
---
---
---

251.9
15.9
6.0
---
---
---

33.5
17.4
10.6
2.9
0.3
0.3

393.5
33.2
55.5
12.3
9.7
19.2

0.3
5.4
0.5
0.5
9.4
0.4

46.5
136.2
39.6
64.9
97.0
53.0

33.8
22.8
11.1
3.4
9.7
0.7

440.0
169.4
95.1
77.2
106.7
72.2

6 Büyük Devletin
Toplamı

40.4

273.8

65.0

523.4

16.5

437.2

81.5

960.6

      Öbür Ülkelerin Sömürgeleri (Belçika, Hollanda, vb.) . . . . . . . . . . .
      Yarı-Sömürge Ülkeler (İran, Çin, Türkiye) . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
      Öteki Ülkeler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

9.9
14.5
28.0

45.3
361.2
289.9

Bütün yeryüzünün yüzölçümü ve nüfusu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

133.9

1,657.0


      Bu tablo, bize, 19. yüzyılın eşiğinde, dünyanın nasıl bir tarzda paylaşılmış bulunduğunu açıkça göstermektedir. 1876'dan sonra sömürge edinme olayı, dev ölçüler içinde [sayfa 97] yayılıyor: 40 milyon kilometre kareden 65 milyon kilometre kareye, yani birbuçuk katına yükseliyor. Aradaki artış 25 milyon kilometre kare olup, anayurtların (métropole) yüzölçümü toplamının (16,5 milyon) birbuçuk katıdır. Üç büyük gücün 1876'da hiç sömürgesi yoktu; bir dördüncüsünün, Fransa'nın ise sömürgesi yok denecek kadar azdı. 1914'te, bu dört devlet, 14,1 milyon kilometre karelik sömürgeye sahiptır; bu sömürgelerin yüzölçümü, Avrupa'nın yüzölçümünden birbuçuk kez daha büyük olup, 100 milyon nüfusu barındırıyordu. Sömürgelerin genişlemesinde büyük bir eşitsizlik görülmektedir. Örneğin Fransa, Almanya, Japonya gibi yüzölçümü ve nüfusu bakımından birbirinden pek fazla farklı olmayan ülkeleri karşılaştırırsak, göreceğiz ki, bunlardan birincisi, öbür ikisinin toplamı kadar sömürgeye sahiptir. Ne var ki, sözünü ettiğimiz dönemin başlarında da Fransa, Almanya ve Japonya'nın toplamından zengindi belki. Sömürge edinmeyi etkileyen salt ekonomik nedenlerin yanında, bu işte büyük rolü olan coğrafi ve başka koşullar da vardır. Büyük sanayin, değişimlerin ve mali-sermayenin baskısı altında meydana gelmiş yaşam koşullarını ve ekonomik koşulları, şu son birkaç on yılda, belli bir düzeye getirme çabaları ne denli önemli olursa olsun, bugün, henüz ülkeler arasında büyük farklar vardır. Yukarda sözünü ettiğimiz altı büyük devletin bazıları, genç kapitalist devletlerdir (Amerika, Almanya, Japonya); bunlar çok hızlı bir tempo içinde gelişmektedir; ikinci olarak, gelişme hızları bunlardan çok daha yavaş olan eski kapitalist devletleri görüyoruz: İngiltere ile Fransa. Ensonu, ekonomik yönden en geri kalmış bir ülkeyi, denilebilir ki, kapitalizm-öncesi ilişkilerin kendine özgü bir ağ ile sardığı bir ülkeyi, çağdaş kapitalist emperyalizm kuşatmıştır.
      Büyük devletlerin sahip oldukları sömürgelerin yanına küçük devletlerin hafif bir yaygınlık gösteren sömürgelerini de koyduk. Bu sömürgeler, denebilirse, olanaklı ve olası bir [sayfa 98] "yeniden paylaşma"yı bekleyen topraklardır. Sözkonusu küçük devletlerin çoğu, kendi sömürgelerini, ganimeti paylaşmak için biraraya gelip anlaşamayan büyük kuvvetlerin çıkar çatışmaları ve sürtüşmelerinden ötürü, elde tutabilmektedir. Yarı-sömürge niteliğindeki devletlere gelince, bunlar, doğada ve toplumda raslanan geçici şekillerin örneğini oluştururlar. Mali-sermaye, ekonomik ve uluslararası ilişkilerde o denli önemli ve büyük bir güçtür ki, siyasal anlamda tam bağımsızlığa sahip devletlere bile boyuneğdirebilir; zaten eğdirmektedir de. Az ilerde bunun örneklerini göreceğiz. Ama, kuşku yok ki, mali-sermayeye en büyük "rahatlığı", en büyük üstünlükleri sağlayan şey, o boyuneğmiş bulunan halkların ve ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını da yitirmekte olmasıdır. Yarı-sömürge ülkeler, bu yönden, "yarı yolda" olan tipik örneklerdir. Dünyanın geri kalan kısmının tümüyle paylaşılmış bulunduğu bir çağda, özellikle mali-sermaye çağında, bu yarı-bağımlı ülkeleri ele geçirmek için yapılan savaşımın sertleşeceği anlaşılıyor.
      Sömürge politikası da, emperyalizm de, kapitalizmin çağdaş döneminden, hatta kapitalizmden önce vardı. Kölelik üstüne kurulu bulunan Roma, bir sömürge politikası izliyor ve emperyalizmi uyguluyordu. Ama, ekonomik ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezden gelerek ya da arka planlara iterek, emperyalizmin "genel düzeni" üzerine fikir yürütmek, tıpkı "Büyük Roma" ile "Büyük Britanya" arasında kıyaslamalara girmek gibi birtakım boş palavralara ve bayağılıklara düşürür kişiyi.[84] Çünkü kapitalizmin eski evrelerindeki sömürge politikası bile, mali-sermayenin sömürge politikasından temel ayrılıklar göstermektedir.
      Bugünkü kapitalizmi belirleyen temel özellik, en büyük girişimcilerce kurulmuş tekel birliklerinin egemenliğidir. Bu tekeller, özellikle, tüm hammadde kaynaklarını ellerine [sayfa 99] geçirdikleri zaman daha sağlam bir görünüm verirler. Uluslararası kapitalist birliklerin, rakiplerinin her türlü rekabet olanaklarını yoketmek, onları örneğin demir cevherinden, petrol kaynaklarından vb. yoksun bırakmak için nasıl büyük bir çabayla çalıştıklarını daha önce görmüştük. Yalnızca sömürgelere sahip bulunmak durumu, tekellere, rakipleriyle giriştikleri savaşımda çıkabilecek her türlü raslantıya karşı tam bir başarı güvencesi vermektedir; hatta karşı taraf, bir devlet tekeline başvurarak kendini savunmaya geçtiği zaman da durum aynıdır. Kapitalizm geliştikçe hammadde eksikliği de kendini o denli duyurmaktadır; rekabetin koşulları o denli sertleşmekte, bütün yeryüzünde hammadde kaynakları arama çabaları o denli alevlenmekte, sömürgelere sahip olma savaşımı o denli amansız olmaktadır.
      Şöyle diyor Schilder: "Bazı kimselere tuhaf gelse de, şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: yakın ya da uzak bir gelecekte, kent ve sanayi nüfusundaki artmalar, besin kıtlığından çok, sanayi hammaddeleri kıtlığıyla önlenecektir."
      Fiyatı durmadan artıp duran kereste kıtlığı gibi, deri kıtlığı gibi, dokuma sanayiinin hammaddelerinde görülen kıtlık gibi.
      "Sanayici birlikleri, tarım ile sanayi arasında dünya çapında bir denge kurmaya çalışıyor. Örnek olarak, 1904 yılından beri dünyanın birçok sanayi ülkesinde kurulmuş bulunan Pamuk İplikçileri Dernekleri Federasyonunu ve 1910'da aynı modele göre kurulmuş Yün İplikçileri Dernekleri Avrupa Birliğini anabiliriz."[85]
      Elbette, burjuva reformistleri, bu arada özellikle günümüzdeki kautskiciler, hammaddelerin, "pahalı" ve "tehlikeli" bir sömürge politikası olmadan da, serbest pazarlardan sağlanabileceğini; hammadde arzının genel olarak tarım koşullarında yapılacak basit bir "iyileştirme" işlemiyle [sayfa 100] artırılabileceğini ileri sürerek, bu gerçeklerin önemini hafifletmeye çalışıyorlar. Ne var ki, kötülüğü maskelemeye yarayan bu açıklamalar, daima emperyalizmin savunusu olmak eğilimini taşımaktadır; çünkü, çıkış noktasında, çağdaş kapitalizmin temel özelliğini, yani tekelleri görmezden gelmektedirler. Serbest pazar, gitgide daha büyük ölçüde, geçmişe ait bir şey haline geliyor; tekelci sendikalar ve tröstler, günden güne onu daha fazla daraltıyor, sınırlandırıyor. Tarım koşullarında yapılacak o "basit" iyileştirme işlemine gelince, o da, yığınların durumunu düzeltmeyi, ücretleri yükseltmeyi, kârı kısmayı içermektedir. Hem, tröstlerin, sömürgeler fethetmek dururken kalkıp yığınların durumuyla uğraşacağını düşünmek, tatlısu reformistlerinin hayalgüçlerinden başka neye yaraşır ki?
      Mali-sermaye, dikkatini yalnızca şimdiye değin bilinen hammadde kaynaklarına çevirmiş değildir; olası kaynaklarla da ilgilenir. Çünkü günümüzde, teknik, dev adımlarla ilerlemektedir; bugün elverişsiz durumda olan bir toprak, yarın yeni bir buluş sayesinde birden değer kazanabilir. (Büyük bir banka, bu amaçla, mühendislerden, tarım uzmanlarından meydana gelen bir ekip kurabilir.) Yeter ki, önemli ölçüde sermaye yatırılsın. Zengin maden yataklarının araştırılması da, hammaddelerin işlenmesi ve kullanılması, yeni yöntemlerin bulunması da böyledir. Mali-sermayenin ekonomik alanını, hatta bütün alanını genişletmek yolunda gösterdiği kaçınılmaz eğilim, bundan doğmaktadır. Aynı şekilde, tröstler, sahip oldukları şeylerin iki ya da üç katını hesaplayarak varlıklarını sermayeye çevirirler; bunu yaparken bugünkü kârları değil, gelecekteki "olası" kârları, tekelin ilerdeki sonuçlarını hesaba katarlar; aynı şekilde, mali-sermaye, genellikle, olası hammadde kaynakları umuduyla, henüz paylaşılmamış dünya köşelerinin ya da paylaşılmış olup da yeniden paylaşılması sözkonusu olan toprakların bölüşülmesi için yapılan çetin savaşımda, [sayfa 101] geride kalmaktan korkarak, nasıl olursa olsun, nereden olursa olsun, hangi araçlarla olursa olsun, olabildiğince topraklara elkoymak eğilimindedir.
      İngiliz kapitalistleri, kendi sömürgeleri olan Mısır'da, pamuk ekimini genişletmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. 1904'te, tarım yapılan 2,6 milyon hektar toprağın 600 bin hektarı, yani dörtte-birinden fazlası, pamuk ekimine ayrlımıştı. Ruslar, kendi sömürgeleri olan Türkistan'da, aynı şeyi yapmaktadırlar. Gerçekten, bu yolla, yabancı rakiplerine karşı daha kolay savaşım verebilmekte, hammadde kaynakları üstünde daha kolay bir biçimde tekel kurabilmekte, üretimin ve pamuğun işlenmesinin bütün evrelerini tek başına kucaklayan, "kombine" üretim yapan, daha ekonomik, daha avantajlı bir tekstil tröstü kurabilmektedirler.
      Sermaye ihracının da sömürgeler fethetmeyi desteklemekte çıkarı vardır; çünkü tekeller kurarak bir rakibi safdışı bırakmak, bir siparişi üstlenmek, gerekli "ilişkileri" kurmak, sömürge pazarında daha kolay olmaktadır (hatta böylesi durumları elde etmek yalnızca bu pazarda olanaklıdır).
      Mali-sermaye temelleri üzerine kurulu ekonomi-dışı üstyapı, mali-sermayenin politikası ve ideolojisi, sömürge fetihleri eğilimini uyarmaktadır. Hilferding çok doğru olarak "mali-sermaye özgürlük değil, egemenlik ister" diyor. Yukarda sözünü ettiğimiz Cecil Rhodes'i[*] bazı yönlerden tamamlayan ve geliştiren bir Fransız burjuva yazarı da, sömürge politikasının ekonomik nedenlerine, günümüzde, toplumsal nedenlerin eklenmesi gerektiğini ileri sürüyor: "Yalnız işçi yığınlarının değil, aynı zamanda orta sınıfların üstünde de ağırlığını duyuran bir sürü yaşam güçlüğü yüzünden eski uygarlığın bütün ülkelerinde sabırsızlık, öfke ve kin birikmekte, ve bunlar insanlık barışını tehdit edici bir kıvama [sayfa 102] gelmektedir: bunların yurt içinde infilak etmesi istenmiyorsa, dışarda kullanılmalıdır."[86]
      Kapitalist emperyalizm çağının sömürge politikasından sözederken şu noktayı özellikle belirtmek yerinde olacaktır ki, mali-sermaye ve büyük güçlerin dünyanın ekonomik ve siyasal yönden paylaşılması olarak özetleyeceğimiz dış politikası, çeşitli devletler için geçici bağımlılık biçimleri yaratmaktadır. Bu çağın özellikleri, başlıca ülkelerin, yalnızca, sömürge sahipleri ve sömürge ülkeler olarak iki ana grup halinde toplanması değildir; görünüşte siyasal bağımsızlıklarına sahipmiş gibi olan, ama gerçekte, mali ve diplomatik bir bağımlılığın ağı içine düşmüş değişik bağımlı ülke biçimleri de vardır. Bu biçimlerden birine, yarı-sömürgelere, biraz önce değinmiştik. Bir başka biçimin örneğini, bize, örneğin, Arjantin sunmaktadır.
      Schulze-Gaevernitz, İngiliz emperyalizmi üzerine yazdığı kitabında şöyle diyor: "Güney Amerika ülkeleri, özellikle Arjantin, mali yönden, Londra'ya o denli bağımlıdır ki, bu ülkenin, neredeyse, İngiltere'nin ticari bir sömürgesi olduğunu söyleyebiliriz."[87]
      Schilder, Buenos-Aires'teki Avusturya-Macaristan konsolosunun verdiği bilgilere dayanarak, Arjantin'e yatırılmış İngiliz sermayesinin, 1909'da, 8 milyar 750 milyon frank olduğunu hesaplamıştı. Bunun ise, İngiliz mali-sermayesine (ve onun sadık dostu diplomasiye) Arjantin burjuvazisiyle ve bu ülkenin bütün ekonomik ve siyasal yaşamını yöneten ortamla, ne sağlam bir ilişki ortamı hazırladığı açıktır.
      Portekiz, siyasal bağımsızlığının yanında, mali ve diplomatik bağımlılığın biraz farklı bir örneğini vermektedir. [sayfa 103] Bağımsız ve egemen bir devlettir Portekiz, ama aslında, ikiyüz yıldır, İspanya Veraset Savaşından (1701-1714) bu yana İngiliz himayesi altındadır. İngiltere, hasımları olan Fransa ve İspanya'ya karşı savaşımında, kendi durumunu kuvvetlendirmek için Portekizi ve sahip olduğu sömürgeleri savunmuştur. Buna karşılık, ticari üstünlükler, Portekiz'e ve Portekiz sömürgelerine meta ve özellikle sermaye ihracı konusunda ayrıcalıklar, Portekiz limanlarından ve adalarından, telgraf şebekesinden yararlanma hakları vb. elde etmiştir.[88] Böylesi ilişkilere büyük devletlerle küçük devletler arasında her zaman raslanmıştır. Ama kapitalist emperyalizm döneminde bunların genel bir sistem haline geldiği, "dünyanın paylaşılmasını" örgütleyen ilişkiler bütününün tamamlayıcı bir parçası olduğu görülüyor. Dünya mali-sermaye işlemleri zincirinin halkalarını meydana getiriyor.
      Dünyanın bölüşülmesi sorununa bir çizgi çekmek için şunu da belirtmeliyiz. Dünyanın bölüşülmesi sorunu, İspanyol-Amerikan savaşından sonra Amerikan yazını, İngiliz-Boer savaşından sonra İngiliz yazını, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında, çok net ve açık bir biçimde ortaya koyarken yalnız değillerdir. "İngiliz emperyalizmi"ni en büyük bir "kıskançlık" duygusuyla yakından gözleyen Alman yazını da bu olayı değerlendirmede artık tek değil. Fransız burjuva yazınında da, sözkonusu sorun burjuva görüş açısına uygun ölçüler içinde, yeterince net ve geniş bir biçimde ele alınmış bulunuyor. Tarihçi Driault'un 19. Yüzyılın Sonunda Siyasal ve Toplumsal Sorunlar adlı kitabının "Büyük Devletler ve Dünyanın Bölüşülmesi" bölümünde şunları okuyoruz: "Şu son yıllarda Çin hariç, dünyanın bütün boş alanları, Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri tarafından ele geçirilmiş bulunmaktadır: bununla ilgili olarak ve yakın bir gelecekteki korkunç karışıklıkların habercisi olan bazı [sayfa 104] çatışmalara ve yer değiştiren etkilere şimdiden tanık olunmaktadır. Çünkü ivedi davranmak gerekiyor: gerekli önlemleri almamış uluslar, gelecek yüzyılın [yani 20. Yüzyılın] en temel olaylarından biri olacak olan dünyanın bu korkunç sömürülüşü olayına katılmamak tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bunun içindir ki, bütün Avrupa ve Amerika, sömürgeleri genişletmenin, 19. yüzyıl sonunun en belirgin özelliği olan 'emperyalizm' hummasıyla harekete geçmiş bulunuyor." Ve ekliyor yazar: "Dünyanın bu bölüşülmesinde, yeryüzü hazinelerine ve pazarlarına doğru yapılan bu müthiş koşuda, bu yüzyılda kurulmuş imparatorlukların nispi gücü, bunları kurmuş bulunan ulusların Avrupa'da işgal ettikleri yerle mutlak ölçüde uyumlu değildir. Kendi yazgılarına hakim olan ve Avrupa'da bir nüfuz üstünlüğü taşıyan bu devletler, dünyada aynı ölçüde bir nüfuza sahip değillerdir. Ve, sahip olunan sömürgelerin büyüklüğü, henüz hesaplanmamış zenginlikler vaadi, elbetteki Avrupa devletlerinin nispi gücü üstünde yankılar uyandıracak, ve sömürge sorunu, (ya da isterseniz, "emperyalizm" diyelim), bizzat Avrupa'nın, şimdiden değiştirmiş olduğu siyasal koşullarını gitgide daha fazla değiştirecektir."[89] [sayfa 105]


YEDİ
EMPERYALİZM, KAPİTALİZMİN ÖZEL AŞAMASI


      ŞİMDİ, yukarda emperyalizm üstüne söylediklerimizin bir bilançosunu çıkarmak gerekiyor. Emperyalizm, genel anlamda, kapitalizmin bazı özelliklerinin gelişimi ve doğrudan doğruya devamı olarak ortaya çıkmıştır. Ama, kapitalizm, kapitalist emperyalizm haline ancak gelişmesinin belirli ve çok yüksek bir düzeyinde, kapitalizmin esas özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığı zaman; kapitalizmin yüksek bir ekonomik ve toplumsal yapıya geçiş döneminin bazı öğeleri bütün gelişme çizgisi boyunca biçimlenip belirdiği zaman gelebilmiştir. Bu süreç içinde, ekonomik yönden de önemli olay, kapitalist serbest rekabetin yerine kapitalist tekellerin geçmesidir. Serbest rekabet, [sayfa 106] kapitalizmin ve genel olarak meta üretiminin temel niteliğidir; tekel ise serbest rekabetin tam karşıtı oluyor; ama, serbest rekabetin, büyük üretime geçerek, küçük üretimi safdışı bırakarak, büyüğün yerine daha büyüğünü geçirerek, üretimdeki ve sermayedeki yoğunlaşmayı tekellerin doğduğu ya da tekelleri doğuran bir noktaya değin götürerek, gözlerimizin önünde, nasıl tekel durumuna dönüştüğünü daha önce görmüştük: işte karteller, sendikalar, tröstler; işte milyarlarlı çekip çeviren on kadar bankanın onlarla birleşip kaynaşan sermayeleri. Aynı zamanda şunu da görüyoruz: tekeller, kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yoketmiyor; onun üstünde ve yanında varoluyor; böylece de lyice keskin, şiddetli sürtüşmelere, çatışmalara yolaçıyor. Tekel, kapitalizmden daha yüksek bir düzene geçiştir.
      Emperyalizmin olanaklı en kısa tanımını yapmak gerekseydi, şöyle derdik: emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Bu tanımlama da, temel öğeyi kapsamış olurdu; çünkü, bir yandan, mali-sermaye, birkaç tekelci büyük banka sermayesinin, tekelci sanayi gruplarının sermayesiyle kaynaşmasının bir sonucudur; öte yandan, dünyanın paylaşılması da, herhangi bir kapitalist devletçe elkonmamış bölgelere kolayca yayılan sömürge polltikasından, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının, tekellerin mülkiyetine geçmesi için uygulanan sömürge politikasına geçişi ifade etmektedir.
      Ne var ki, en kısa tanımlar, temel özelliği özetledikleri için elverişli olsalar da, tanımlanacak görüngünün çok önemli bazı çizgilerini dışarda bırakmalarından ötürü, yetersiz kalmaktadır. Bu bakımdan, gelişme sürecindeki bir görüngünün birçok bağlantısını hiç kavrayamayan bütün genel tanımlardaki itibari ve göreli değeri unutmadan, emperyalizmin, asağıdaki beş temel özelliğini kapsayan bir tanımını yapalım:
      (1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle [sayfa 107] yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu "mali-sermaye" temel üzerinde bir mali-oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır. Emperyalizm, tekellerin ve mali-sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.
      Yukardaki tanımda olduğu gibi, yalnızca salt ekonomiktemel kavramları değil, aynı zamanda, genel olarak kapitalizm karşısında kapitalizmin bugünkü evresinin tarihsel yerini de, başka türlü söylersek, emperyalizm ile işçi hareketi içinde belirmiş iki temel eğilimin ilişkilerin de gözönünde tuttuğumuzda, emperyalizm hakkında yapılabilen ve yapılması gereken öbür tanımı ilerde göreceğiz. Şimdilik, yukardaki anlamda kavranan emperyalizmin, kaçınılmaz bir biçimde, kapitalist gelişmenin özel bir evresini temsil ettiği gerçeğine parmak basalım. Okurda yeterince oturmuş bir emperyalizm fikrini oluşturmak için, modern kapitalist ekonominin iyice yerleşmiş, tartışılmaz duruma gelmiş olgularırını, genellikle, kabul etmek zorunda kalan burjuva iktisatçılarının fikirlerini andık. Ayni amaçla, banka sermayesinin vb. tam hangi noktaya değin geliştiğini, nicelikten niteliğe geçişin nerde belirdiğini, gelişmiş kapitalizmin emperyalizme geçişinin tam nerde olduğunu görmek olanağını veren ayrıntılı istatistiklere gözattık. Kuşku yok ki, doğadaki ve toplumdaki bütün sınıf çizgilerinin koşullara bağlı ve [sayfa 108] değişebilir şeyler olduğunu söylemek bile gereksiz; bu bakımdan, örneğin, emperyalizmin "kesin" olarak ortaya çıktığı yılı ya da on yıllık dönemi tartışmak yararsız olacaktır.
      Ama emperyalizmin tanımlanması konusunda, II. Enternasyonal denen dönemin, yani 1889-1914 yılları arasındaki 25 yılın başlıca marksist teorisyeni olan Kautsky ile tartışmaya girmek, özellikle gereklidir. Kautsky, 1915'te, hatta 1914 Kasımında, emperyalizmin ekonominin bir "evresi ya da aşaması değil de, mali-sermayenin "yeğlediği" bir politika, belirlenmiş bir politika olduğunu söyleyerek, bizim yukardaki emperyalizm tanımımıza karşı çikmıştı; emperyalizmin, "çağdaş kapitalizm" ile özdeş 'tutulmaması gerektiğini; emperyalizm sözcügünden "çağdaş kapitalizmin bütün olguları" —karteller, himayecilik, maliyeciler egemenliği, sömürge politikası— anlaşıldığı takdirde, kapitalizm için emperyalizmin zorunlu olduğunu söylemenin, sorunu yavan bir totoloji" haline sokacağını; Çünkü bu takdirde emperyalizmin kapitalizm için mutlak bir zorunluluk olduğu" sonucuna varılacağını vb. ileri sürmüştü. Kautsky'nin bizim ortaya koyduğumuz düşüncelere taban tabana karsıt olan, emperyalizm tanımını vererek, fikirlerini tam anlamıyla açıklamış olacağız (çünkü uzun ylllardan beri bu çeşit fikirleri benimsemiş olan Alman marksistlerinden gelen karşı koymalar, Kautsky tarafindan, marksizmin içinden gelen belirli bir akımın karşı koymaları olarak kabul edilmistir).
      Kautsky'nin tanımı şöyledir:
      "Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınai kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun, gittikçe daha geniş tarım [italikler Kautsky'nindir] bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, ilhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz."
[90]
      Bu tanım, hiçbir değer taşımamaktadır; tek yanlıdır; [sayfa 109] yani ulusal sorunu keyfi olarak tek başına ele almakta, (ulusal sorun kendi başına olsun emperyalizm-de ilişkileri yönünden olsun, çok önemli bir basamak olmakla birlikte) onu keyfi ve yanlış olarak yalnızca başka ulusları ilhak eden ülkelerin sınai sermayelerine bağlamakta; daha az keyfi ve daha az yanlış diyemeyecegimiz bir tarzda, tarımsal bölgelerin ilhakını ön plana itmektedir.
      Emperyalizm, bir ilhak eğilimidir; Kautsky'nin tanımı, siyasal yönden bu noktaya indirgenmektedir. Doğru, ama çok eksik bir tanım; çünkü emperyalizm, genellikle, bir şiddet ve gericilik eğilimidir. Ne var ki, burda, bizi, sorunun, bizzat Kautsky'nin de değindiği, ekonomik yönü ilgilendiriyor. Kautsky'nin tanımında göze iyice batan yanlışlar var. Emperyalizmin ayırıcı özelliği sınai sermayede, değil, ama tümüyle mali-sermayededir. Fransa'da yavaşlayan sınai sermayeye karşı hızla gelişen mali-sermayenin 1880-1890 yılları arasında ilhakçı (sömürgeci) siyasetin aşırı ölçüde büyümesine yolaçması, hiç de raslansal bir olay değildir. Emperyalizm, yalnızca tarım bölgelerini değil, hatta en yüksek ölçüde sanayileşmiş bölgeleri de ilhak etmek istemesiyle belirlenmektedir (örneğin, Belçika'nın Almanya-'nın iştahını kabartması; Lorraine'in Fransa'nın ağzını sulandırması böyledir); çünkü, birincisi, dünyanın paylaşılmasının tamamlanmış olması, bir yeni paylaşma durumunda, her çeşit toprağa elatılmasını gerektirmektedir; ikincisi, emperyalizm için başta gelen şey egemenlik için çalışan büyük güçler arasındaki rekabettir" yani doğrudan doğruya kendisi için değil, ama rakipleri zayıflatmak, onların egemenliklerini sarsmak için de toprak ilhak edilmektedir (Belçika, İngiltere'ye karşı bir destek noktası olarak Almanya'yı ilgilendirmektedir; İngiltere'nin Bağdat'a ihtiyaç duyması, buranın Almanya'ya karşı bir destek noktası olarak kullanılmasındaki elverişliliktir vb.).
      Kautsky, "emperyalizm" sözcüğüne kendisi gibi salt [sayfa 110] siyasal bir anlam veriyor görünen İngiliz yazarlarına özellikle —hem de bir sürü— atıf yapar. Örneğin, İngiliz Hobson'un 1902'de yayımlanan Emperyalizm adlı yapıtını ele alalım:
      "Yeni emperyalizm, eskisinden, ilkin, büyüyen bir tek imparatorluğun tutkusu yerine, herbiri aynı siyasal genişleme ve ticari çıkar hırsıyla hareket eden birbirlerine rakip birçok imparatorluk teori ve pratiğini koyma bakımından, ikinci olarak, mali çıkarların ve yatırım çikarlarının ticari çıkarlara egemen olması bakımından ayrılmaktadır."[91]
      Görüyoruz ki, Kautsky, genellikle ingilizlerin düşüncesini ileri sürmekle (hiç değilse vülger emperyalistlere ya da emperyalizmin doğrudan savunucularına atıfta bulunmakla) kesenkes yanılmıştır. Gene görüyoruz ki, marksizmi hala savunmakta olduğunu öne süren Kautsky, gerçekte, sosyal-liberal Hobson'a göre bile bir adım geride kalmaktadır; çünkü Hobson, modern emperyalizmin özellikle somut ve tarihsel" iki özelliğine parmak basmaktadır (Kautsky ise yaptığı tanımlamada somut tarihsel özellikle alay eder): (1) birkaç emperyalist arasindaki rekabet; (2) mali-sermaye sahibinin tüccar karşısındaki üstünlüğü. Bu yüzden, hele, bir tarım ülkesinin sınai bir ülke tarafindan ilhaki sözkonusu ise, tüccarın üstün durumu da böylece belirmiş olacaktır.
      Kautsky'nin tanımı yalnızca yanlış ve marksist olmamakla kalmıyor. Daha ilerde göreceğimiz gibi, bu tanım, bütün çizgisi boyunca, marksist teoriyle ve marksist pratikle çatışan tam bir görüş sistemine temel oluyor. Kautsky'nin sözcüklerle oynayarak ortaya attığı tartışmanın, yani kapitalizmin yeni dönemine, "emperyalizm" mi yoksa "mali-sermaye dönemi" mi denmesi gerektiği gibi bir sorunun, hiçbir ciddi yanı bulunmamaktadır. Bu döneme ne ad [sayfa 111] verirseniz veriniz, hiç önemi olmayacaktır. Asıl olan şu ki, Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali-sermayece "tercih edilmiş" bir politika olduğunu ileri sürmekte; ve bu politikanın karşısına, güya olanaklı görünen ve gene mali-sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Burdan da, ekonomi içersinde tekellerin, tekeli, zoru ve fethi dıştalayan bir politik tutumla bağdaşabileceği sonucunu çıkarmaktadır. Bu da, tam anlamıyla mali-sermaye döneminde tamamlanmış olan ve en büyük kapitalist devletlerin arasındaki rekabetin günümüzdeki biçimlerinin kendine özgü temelini meydana getiren "dünyanın paylaşılması olayının" emperyalist olmayan bir politikayla bağdaşabileceği demek oluyor. Böylece, Kautsky, kapitalizmin -bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliğiyle ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye calışıyor. Vardığı sonuçda, marksizmin yerine, burjuva reformizmi oluyor.
      Kautsky, emperyalizmin ve ilhakların Almanya'daki savunucusu Cunow ile tartışıyor. Cunow'un vülger olduğu kadar sinik olan fikri şudur: emperyalizm, günümüz kapitalizmidir; kapitalizmin gelişmesi. kaçınılmaz ve ilericidir, öyleyse emperyalizm de ilericidir; şu halde onun önünde diz çökmek ve ona övgüler dizmek gerekir! Narodniklerin, 1894-1895 yllları arasındaki Rus marksistleri için çizdikleri karikatüre benzeyen bir şey var burda. Onlar da, marksistler, kapitalizme Rusya'da kaçınılmaz bir olgu ve ilerleyici bir etmen olarak bakıyorlarsa, bir meyhane açmalı ve kapitalizmi yerleştirmeye çalışmalıdırlar! diyorlardı. Kautsky, Cunow'a karsı çıkıyor: Hayır, emperyalizm, çağdaş kapitalizm değildir; yalnızca, onun politikasının biçimlerinden biridir; ve biz, politikaya, emperyalizme, ilhaklara vb. karşı savaşım verebiliriz, vermeliyiz de.
      Bu, ilk bakışta alkışlanacak bir yanıt gibi geliyor. Ama, aslında, emperyalizmle uzlaşmanın daha önce, daha iyi [sayfa 112] maskelenmiş (bu bakımdan da daha tehlikeli) bir propagandasını taşıyor; bankaların ve tröstlerin politikasına karşı yapılıp da bunların ekonomik temellerini kavramayan bir "savaşım", reformizmden ve burjuva pasifizminden başka bir şey değildir, masum ve iyi niyetli isteklerden öteye gidemez. Varolan çelişkileri bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine onlardan kaçmak, en önemlilerini gözden kaçırmak, Kautsky'nin marksizmle hiçbir ortak yanı olmayan teorisi böyledir işte. Böyle bir "teori"nin yalnizca Cunow gibilerle birlik olma fikrini savunmaya yarayacağı ortadadır.
      "Salt ekonomik açıdan, diye yazıyor Kautsky, kapitalizmin, kartellerce izlenen politikanın dış politika alanına taşacağı yeni bir evre, bir ultra-emperyalizm evresi olanaksız değildir."[92] Yani bir süper-emperyalizm evresi bütün dünya emperyalistlerinin kendi aralarındakı savaşımı bırakıp birleştikleri, kapitalist düzen içindeki savaşların bittiği bir evre, uluslararası ölçüde birleşmiş mali-sermayeyle "yeryüzünün hep birlikte, ortaklaşa sömürüleceği"[93] bir evre.
      Marksizmden kesin olarak ve dönüşsüz bir biçimde hangi noktada koptuğunu ayrıntılarıyla göstermek için daha ilerde bu "ultra-emperyalizm teorisi" üstünde durmamız gerekecek. şimdilik bu incelemenin genel planına uygun olarak, bu sorunla ilgili tam ekonomik verilere bir gözatmamız gerekiyor. "Salt ekonomik açıdan", bir ultra-emperyalizm olanaklımıdır, ya da ultra-saçma bir durum mu var burda?
      Salt ekonomik açı sözünden, "salt" bir soyutlama anlaşılıyorsa, söylenebilecek her şey bu görüşe getiriliyor demektir: gelişme, tekellere doğru, bunun sonucu olarak, evrensel tek bir tekele, tek bir dünya tekeline doğru gidiyor. [sayfa 113] Bunun itiraz götürür bir yanı yok, ama saçma olduğu kadar "evrimin" besin maddelerinin laboratuvarlarda üretilmesine doğru "gittiği" sözü gibi, anlamdan da yoksundur. Bu anlamda, bir "ultra-tarım teorisi", ne denli saçma olacaksa, ultra-emperyalizm "teorisi" de o kadar saçmadır.
      Ama mali-sermaye çağının "salt ekonomik" koşullarından, 20. yüzyılın başında kurulmuş somut bir tarih dönemi olarak sözediliyorsa, o zaman, ultra-emperyalizm hakkındaki ölü soyutlamaları (bu soyutlamalar, yalnızca gerici amaçlar taşır; örneğin, dikkati, varolan derin "çelişkilerden saptırmaya yarar) verilecek en iyi yanıt, bunların karşısına bugünkü dünya ekonomisinin somut ekonomik gerçeğini çıkarmak olacaktır. Kautsky'nin ultra-emperyalizm hakkındaki hiçbir anlam taşımayan sözleri de, öbür sözleri gibi, emperyalizm savunucularının değirmenlerine su taşıyan çok yanlış bir fikri, mali-sermaye egemenliğinin, dünya ekonomisindeki eşitsizlikleri ve çelişkileri azaltacağı fikrini desteklemektedir. Oysa, gerçekte, mali-sermaye bu eşitsizlikleri ve çelişkileri artırır.
      R. Calwer, Dünya Ekonomisine Giriş adlı broşüründe,[94] 19.ve 20. yüzyılların sınır çizgisi üzerine dünya ekonomisinin iç ilişkileri hakkında tam bir fikir verebilecek başlıca "salt ekonomik" verileri özetlemeyi denemişti. A. Calwer, dünyayı "başlıca beş ekonomik bölgeye" ayırıyor: (1) Orta Avrupa (Rusya ve İngiltere dışında bütün Avrupa); (2) Britanya; (3) Rusya; (4) Doğu Asya; (5) Amerika; sömürgeleri, bağlı bulundukları devletlerin "bölgelerine" sokuyor ve henüz bölgelere göre paylaşılmamış, Asya'da İran, Afganistan, Arabistan; Afrika'da Fas ve Habeşistan gibi birkaç ülkeyi de "bir yana atıyor".
      Bu bölgeler üzerine verdiği ekonomik veriler, kısaltılmış, olarak, aşağıdaki gibidir [tablo - 18]: [sayfa 114]


[TABLO - 18]

Dünyanın
Bellibaşlı
Ekonomik
Bölgeleri

Yüzölçümü

Nüfus

Ulaştırma

Ticaret

Sanayi

Milyon
(kilometre
kare)

Milyon

Demiryolları
(bin kilometre)

Ticaret
Filosu
(milyon
ton)

İthalat
ve
İhracat
(milyar
mark)

Pamuk
Sanayinde
İğ Sayısı
(milyon)

Maden
Kömürü
(milyon
ton)

Pik
Demir
(milyon
ton)



1. Orta Avrupa


2. Britanya


3. Rusya

4. Doğu Asya

5. Amerika



27.6
(23.6) *

28.9
(28.6) *

22

12

30



388
(146) *

398
(355) *

131

389

148


204


140


63

8

379


8


11


1

1

6


41


25


3

2

14


251


249


16

8

245


15


9


3

0.02

14


26


51


7

2

19


* Sömürgelere aittir.


      Kapitalizmin yüksek derecede gelişmiş olduğu (ulaştırmanın, ticaretin ve sanayiin iyice geliştiği) üç bölge görülüyor: Orta Avrupa, Britanya ve Amerika bölgeleri. Bunlar arasında dünyaya egemen olan üç devlet var: Almanya, İngiltere, Birleşik Devletler. Almanya'nın önemsiz ölçüde bölgeye ve az sayıda sömürgeye sahip olmasından ötürü, bu ülkeler arasındaki emperyalist rekabet ve savaşım son derece keskin bir durum kazanmıştır. Bir "Orta Avrupa"nın yaratılması, henüz geleceğe ilişkin bir sorundur ve aşırı bir savaşım ortamında oluşmaktadır. Şimdilik, bütün Avrupa'nın ayrıcı özelliği, siyasal bakımdan bölünmüş olmasidir. Oysa, Britanya ve Amerika bölgelerinde, tersine, siyasal yoğunlaşma çok kuvvetlidir; ancak, bunlardan birinin çok geniş sömürgeleri ile ötekinin önemsiz ölçüde sömürgelere sahip olması arasında göze batıcı bir uyumsuzluk vardır. Gene de, sömürgelerde, kapitalizmin, yalnızca geliştiğiz [sayfa 115] görülmektedir. Güney Amerika için yapılan savaş gittikçe sertleşmektedir.
      Öbür iki bölgede, Rusya ve Doğu Asya bölgelerinde ise, kapitalizm, az gelişmiştir. Nüfus yoğunluğu, birincisinde son derece az, ikincisinde çok fazladır. Siyasal yoğunlaşma birincisinde yüksektir; ikincisinde yoktur. Çin'in paylaşılması daha yeni başlamakta ve bu ülke için Japonya, Birleşik Devletler vb. arasındaki savaşım kızışmaktadır.
      Bu gerçeği, iktisadi ve siyasal koşulları, büyük değişiklikleriyle, çeşitli ülkelerin gelişim hızları arasındaki aşırı ölçüde eşitsizlikle, emperyalist devletlerin giriştikleri sert savaşımlarla birlikte, "barışçı" ultra-emperyalizm konusunda Kautsky'nin küçük, ahmakça masalıyla karşılaştırınız. Israrla beliren gerçekten köşe-bucak gizlenmek için çabalayan ürkek bir küçük-burjuvanın gerici tavrı değil midir onunki? Kautsky'nin, içlerinde "ultra-emperyalizm"in embriyonunu gördüğü uluslararası karteller (tıpkı laboratuvarın tablet üretiminde bir ultra-tarımın çekirdeğinin görülebileceği" gibi), dünyanın paylaşılmasının ve yeniden paylaşılmasının, barışçı paylaşmadan barışcı olmayan paylaşmaya, ve tersi bir duruma geçişin örnekleri değil midir? Eskiden, örneğin, Uluslararası Ray Sendikası ya da Uluslararası Deniz Ticaret Tröstü içinde, Almanya'nın da katılmasıyla dünyayı rahatça paylaşmış olan Amerika'yı ve başka ülkelere ait mali-sermaye, şimdilerde, hiç de barışçı olmayan usullerle işleyen yeni kuvvet ilişkileri içinde, bir yeniden paylaşma çabası içinde değil midir?
      Mali-sermaye ve tröstler, dünya ekonomisinin farklı unsurlarının gelişmesinin ritmleri arasındaki farklılıkları azaltmaz, çoğaltır. Oysa, kuvvetler arasındaki ilişki, değişikliğe uğradıktan sonra, kapitalist düzende çelişkilerin çözümünü sağlayacak kuvvetten başka şey var mıdır. Demiryolu istatistikleri[95], dünya ekonomisinde, kapitalizmin ve mali-sermayenin gelişmesinin farklı ritmleri konusunda [sayfa 116] dikkate değer ölçüde veriler sunmaktadır. işte, emperyalist gelişmenin son on yılllk dönemlerinde, demiryolu şebekesinde meydana gelmiş bazı değişiklikler [tablo - 19]:

[TABLO - 19]


1890

1913

Ülkeler

Demiryolları
(bin km.)

+


Avrupa . . . . . . . . . . . . . . . .
ABD . . . . . . . . . . . . . . . . .
Sömürgeler . . . . . . . . . . . .
Bağımsız ya da yarı-bağımsız
Asya ve Amerika
devletleri . . .


224
268
82


43




125


346
411
210


137




347


+ 122
+ 143
+ 128


+ 94




+222

Toplam . . . . . . .

617

1,104



      Demek ki, demiryollarının gelişmesi, en hızlı ölçüde sömürgelerde ve Asya'daki, Amerika'daki bağımsız (ya da yarı- bağımsız) ülkelerde olmuştur, Buralarda, dört ya da beş büyüklere ait mali-sermayenin mutlak surette hüküm sürdüğünü biliyoruz, Sömürgelerde ve diğer Asya, Amerika ülkelerinde kurulmuş 200 bin kilometrelik yeni demiryolu şe-
      bekesi, özellikle elverişli koşullar içnde, özel gelir güvenceleriyle, sağlanmış çelik siparişleriyle vb. yeni yatırılmış 40 milyar marklık bir sermayeyi temsil etmektedir.
      Kapitalizm, sömürgelerde ve denizaşırı ülkelerde en büyük bir hızla büyümektedir. Buralarda yeni emperyalist kuvvetler (Japonya) belirmektedir. Dünya emperyalistleri arasındaki savaşım kızışmaktadır. Mali-sermayenin, özellikle karlı,denizaşırı ve sömürge işletmelerden aldığı haraç artmaktadır. Bu "ganimet"in paylaşılması sırasında, yağlı bir parçanın da, üretici güçlerin gelişme ritmi bakımından her [sayfa 117] zaman birinci sırayı tutmayan devletlere düştüğü görülmektedir. En önemli ülkelerde (sömürgeleriyle birlikte) demiryollarının toplam uzunluğu şöyledir [tablo - 20]:

[TABLO - 20]


1890

1913

Ülkeler

Demiryolları
(Milyon Kilometre)


ABD . . . . . . . . . . . . . . . .
Britanya İmparatorluğu . . . .
Rusya . . . . . . . . . . . . . . .
Almanya . . . . . . . . . . . . .
Fransa . . . . . . . . . . . . . . .


268
107
32
43
41


413
208
78
68
63


+ 145
+ 101
+ 46
+ 25
+ 22


Beş devlet toplamı
. . . . . .


491


830


+ 339



      Şu halde, mevcut demiryollarının yaklaşık olarak %80'i beş büyük devletin ellerinde toplanmış bulunuyor. Ama, bu demiryollarının mülkiyetinin yoğunlaşması, yani mali-sermaye mülkiyetindeki yoğunlaşma çok daha büyüktür. Çünkü, örneğin, İngiliz ve Fransız milyonerleri, Amerikan, Rus ve başka ülkelerin demiryolu tahvil ve hisse senetlerini biiyük ölçüde ellerinde tutmaktadırlar.
      İngiltere, sömürgeleri sayesinde, demiryolu şebekesini 100.000 km., yani Almanya'da olanın dört katı kadar artırmış bulunuyor. Yalnız, herkesçe bilindiği gibi, bu dönemde, Almanya'da üretici güçlerin, özellikle kömür ve demir sanayiinin gelişme hızı, Fransa ve Rusya şöyle dursun, İngiltere'dekiyle bile kıyaslanamayacak kadar hızlı olmuştur. 1892'de Almanya'da 4,9 milyon ton, İngiltere'de 6,8 milyon ton pik demir üretilmişti. Ama daha 1912'de, bu rakamların, Almanya'da 17,6 milyon ton, İngiltere 9 milyon ton olduğunu görüyoruz. Bu da Almanyanın İngiltere karşısında ne ezici bir üstünlük kurduğunu belirtiyor![96] Sorun şudur: bir yandan, üretici güçlerin gelişmesi ile sermaye birikimi arasında; [sayfa 118] öte yandan, mali-sermaye için sömürgelerin ve "nüfuz bölgelerinin" paylaşılmasında mevcut oransızlıkların ortadan kaldırılması konusunda, kapitalizmin bulunduğu yerde, savaştan başka bir araç var mıdır? [sayfa 119]


SEKİZ
KAPİTALİZMİN ASALAKLIĞI VE ÇÜRÜMESİ


      ŞİMDİ, emperyalizmin, bu konudaki yargılarda pek az. önem verilmiş en temel özelliklerinden birini daha inceleyeceğiz. Marksist Hilferding'in hatalarından biri, onun, bu noktada, marksist olmayan Hobson'a göre geriye bir adım atmasıdır. Emperyalizme özgü asalaklıktan sözetmek istiyoruz.
      Daha önce de gördüğümüz gibi, emperyalizimin başlıca ekonomik temeli, tekeldir. Bu tekel, kapitalisttir, yani kapitalizmden doğmuştur, ve kapitalizmin, meta üretiminin, rekabetin genel koşulları içinde, bu genel koşullarla sürekli ve çözülmez bir çelişki halindedir. Bununla birlikte, bütün tekeller gibi, kapitalist tekel de şaşmaz bir biçimde bir [sayfa 120] durgunluk ve çürüme eğilimine yolaçar. Tekel fiyatlarının, geçici olarak bile sabit tutulması, bir noktaya kadar, ilerlemedeki itici öğeleri yokeder, bunun sonucu olarak da bütün ilerlemeleri frenler. Ayrıca, teknik ilerlemeyi yapay olarak frenleme yolunda ekonomik birtakım olanaklar da doğurur. Bir örnek olarak verelim: Amerika'da, Owens adında biri, bir şişe yapımında devrim yapacak bir makine icat etmişti. Alman şişe fabrikatörleri karteli, Owens'ın patentini satın aldı; ama kullanacağı yerde çekmeceye aıtıp sakladı. Elbette, bir tekel, kapitalist rejimde, dünya pazarındaki rekabeti tümüyle ya da uzun bir süre için ortadan kaldıramaz (ultra-emperyalizm teorisinin saçmalığını kanıtlayan nedenlerden biri de budur). Kuşku yok ki, üretim giderlerini azaltma ve uygulanan teknik düzeltme işlemleriyle kârı artırma olanağı, birtakım değişikliklere yolaçmaktadır. Ancak tekellere özgü o durgunluk ve çürüme eğilimi işlemeye devam etmekte, bazı ülkelerde, bazı sanayi dallarında, bir zaman için üste çıkmaktadır.
      Çok geniş zengin ve uygun yerlerdeki sömürgelere sahip olma tekeli de aynı yönde işler.
      Devam edelim. Emperyalizm, az sayıda ülkede, daha önce de gördüğümüz gibi 100-150 milyar frankı bulan büyük bir nakdi-sermaye birikimidir. Rantiye sınıfın ya da, daha doğrusu rantiye tabakanın, yani "kırptıkları kuponlarla" yaşayan insanların, herhangi bir işletmenin çalışmasına hiçbir biçimde katılmayan insanların, meslekleri işsizlik olan insanların olağanüstü bir biçimde çoğalması bundandır. Emperyalizmin başta gelen ekonomik temellerinden biri olan sermaye ihracı, rantiye tabakasının üretimden kopuşunu daha da artırır ve denizaşırı bazı ülkelerin ve sömürgelerin emeğinin sömürüsüyle yaşayan ülkenin topuna asalaklık damgasını vurur.
      "1883'te yabancı ülkelere yatırılmış İngiliz sermayesi, Birleşik Krallığın bütün servetinin yaklaşık olarak %15'ine [sayfa 121] yükseliyordu", diye yazar Hobson.
[97]
      1915'te, bu sermayenin ikibuçuk kat daha fazla bir miktara yükseldiğini anımsatalım.
      "Vergi yükümlüleri için bu denli pahalıya malolan, sanayici ve tüccar için ise pek az şey ifade eden saldırgan emperyalizm, sermayesini yatıracak yer arayan kapitalist için büyük kazançların kaynağı olmaktadır," ... (İngilizcede bu kavram tek bir sözcükle açıklanmaktadır: Investor, "yatırımcı", rantiye.)
      "Büyük Britanya'nın bütün sömürge ve dış ticaretinde, ihracat ve ithalatından elde ettiği toplam yıllık gelir —istatistikçi Giffen tarafından, 1889 için 800 milyon İngiliz liralık iş hacmi üzerinden %2,5 hesabıyla— 18 milyon İngiliz lirası (yaklaşık olarak 170 milyon ruble) olarak tahmin edilmiştir.
      Bu rakam ne denli büyük olursa olsun, gene de İngiliz emperyalizminin saldırgan yönünü açıklamaya yetmeyecektir. Bunu asıl ortaya koyan, "yatırılmış" sermayenin gelirini, rantiye tabakasının gelirini temsil eden 90-100 milyon sterlin tutarındaki paradır.
      Rantiyelerin elde ettiği gelir, dış ticaret gelirinden, hem de dünyanın en büyük ticaret ülkesinin dış ticaret gelirinden beş kat daha fazladır! Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın esası budur işte.
      Bunun için, "rantiye-devlet" (Rentnerstaat) ya da tefeci-devlet kavramı, emperyalizmi işleyen iktisat yazınında, sık sık kullanılan bir deyim olmuştur. Dünya, bir avuç tefeci devlete ve bir borçlu devletler coğunluğuna bölünmüş bulunmaktadır.
      Schulze-Gaevernitz söyle yazıyor: "Dış ülkelere yapılan yatırımlar arasında, ilk sırayı, siyasal bakımdan bağımlı ülkelere ve müttefik ülkelere yapılmış sermaye yatırımları [sayfa 122] almaktadır: örneğin İngiltere Mısır'a, Japonya'ya Çin'e, Güney Amerika'ya borç verir. Gerektiğinde savaş donanması da icra memuru rolünü oynamaktadır. İngiltere'nin siyasal gücü kendisini borçluların isyanından korur."[98]
      Sartorius von Waltershausen, Yurtdışı Sermaye Yatırımlarının Ekonomik Sistemi adlı yapıtında "rantiye-devlet" modeli olarak Hollanda'yı ele alır; İngiltere ve Fransa'nın da bu duruma gelmek üzere olduklarını belirtir.[99] Schilder de, şu beş sanayi devletinin "tam anlamıyla alacaklı" devletler olduğunu söyler: İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika ve İsviçre. Hollanda'yı listeye almamasının nedeni, yalnızca, bu ülkenin "az sanayileşmiş" olmasıdır.[100] Birleşik Devletler ise, yalnızca, Amerika kıtasından alacaklıdır.
      Schulze-Gaevernitz'e göre: "İngiltere, yavaş yavaş sanayi devleti olmaktan ikrazcı devlet olmaya doğru gitmektedir. Sınai mamuller üretiminin ve ihracının mutlak ölçüde artış göstermesine karşın, ulusal ekonominin tümünde faiz ve temettü gelirlerinin emisyon, komisyon ve spekülasyon gelirlerinin nispi önemi büyümektedir. Bence, emperyalist yükselişin ekonomik temelini tamamıyla bu olay oluşturmaktadır. Alacaklının borçluya bağlılığı, satıcının alıcıya bağlılığından daha sıkıdır."[101] Almanya'ya gelince, Berlin'de çıkan Die Bank dergisinin editörü A. Lansburgh, 1911'de, bu ülke için, "Almanya, Rantiye-Devlet" başlıklı yazısında şunları yazıyordu:
      "Almanya'da, Fransizların rantiye olmak özlemiyle alay edilir. Ama burjuvazi yönünden Almanya'daki durumun da gitgide Fransa'dakine benzediği unutuluyor."[102]
      Rantiye-devlet, asalak, çürüyen kapitalizmin devletidir; ve bu olgu, genellikle ülkelerin toplumsal ve siyasal koşullarını, [sayfa 123] özellikle de işçi hareketinin iki temel eğilimini etkilemekten geri kalmamaktadır. Bunu daha iyi gösterebilmek için, sözü, "ortodoks marksizm" yandaşlığından kimsenin kuşkulanamayacağı en "güvenilir" bir tanığa, Hobson'a bırakalım; öte yandan, İngilizdir Hobson; emperyalist deney yönünden, sömürgelere ve mali sermayeye sahip olma yönünden dünyanın en zengin ülkesindeki işlerin durumunu iyi bilmektedir.
      İngiliz-Boer savaşının henüz tazeliğini yitirmemiş izlenimleriyle Hobson, emperyalizmle maliyecilerin çıkarları arasındaki, savaş taahhütlerinden, savaş siparişlerinden kazanılan kâr artışları arasındaki bağı anlatırken şöyle diyordu: "Tam anlamıyla asalak nitelikteki bu siyaseti yürütenler kapitalistlerdir; ancak, aynı itici nedenler, bazı özel işçi gruplarını da etkilemektedir. Birçok kentte, büyük sanayi kolları, hükümetin iradesine göre hareket etmektedir; metalurji ve gemi yapım merkezleri, emperyalizme, önemli ölçüde bağlıdır." Yazara göre, eski imparatorlukların gücünü aşağıdaki iki durum dizisi zayıflatmaktaydı: (1) "ekonomik asalaklık"; (2) ordunun bağımlı halklardan meydana getirilmesi. "Bunlardan birincisi ekonomik asalaklık geleneğidir; egemen devlet, bununla, kendi yöneten sınıfını zenginleştirmek ve sakin dursunlar diye alt sınıflarına rüşvet vermek için, eyaletlerini, sömürgelerini ve bağımlı ülkeleri sömürmektedir." Böylesi bir rüşvetin ister şeklen, ister ekonomik bakımdan olanaklı olması için, yüksek kârların, yüksek tekel kârlarının gerekli olduğunu da biz eklemeliyiz.
      İkinci duruma gelince, Hobson, bu konuda şöyle diyor: "Emperyalizmdeki körlüğün en tuhaf belirtilerinden biri de, Büyük Britanya, Fransa ve öbür emperyalist devletlerin bu yola girerken takındıkları kayıtsızlıktır. Hele İngiltere, bu bakımdan, öbür ülkelere göre, çok daha ileri gitmiştir. İmparatorluğumuzun Hindistan'da kazanmış olduğu savaşların [sayfa 124] çoğu, yerlilerden oluşan askeri birliklerimizin eseridir. Pek yakınlarda Mısır'da olduğu gibi, Hindistan'da da, pek çok sürekle ordu, İngilizlerin komutası altına verilmiştir. Güney Afrika'yı saymazsak, Afrika kıtasındaki bütün savaşlarımız, bizim adımıza, yerliler tarafından kazanılmıştır."
      Çin'in paylaşılması tasarısı da Hobson'a şu ekonomik değerlendirmeyi yaptırmıştır: "O zaman Batı Avrupa'nın büyük kısmı, İngiltere'nin güneyi, Riviera, İtalya ve İsviçre'nin, zenginlerin oturduğu ve en çok turist çeken bölgeleri gibi bir görünüm ve nitelik kazanacaktır: temettüler ve Uzak-Doğudan gelen kâr paylarıyla yaşayan küçük bir zengin aristokrat grubu; biraz daha geniş bir tacir ve serbest meslek sahibi grubu; daha geniş bir uşaklar ve mamul maddelerin sona erdirme işlerinde çalışan işçiler grubu. Bellibaşlı sanayi dallarına gelince, bunlar ortadan kalkacak, gıda maddelerinin ve yarı-mamul maddelerin büyük bir kısmı Asya ve Afrika ülkelerinden haraç olarak gelecektir." "Batı devletlerinin geniş bir ittifakı, büyük devletlerden meydana gelmiş bir Avrupa Federasyonu, bize, işte bu olanakları sunmaktadır: evrensel uygarlığı ilerletmekten uzak olan böyle bir birlik, büyük bir Batı asalaklığı tehlikesi getirecektir; sanayice ilerlemiş bir grup ulusu öbürlerinden ayıracaktır; öyle ki, bu ulusların üst sınıfları, Asya ve Afrika'dan muazzam bir haraç alacak, ve bu haracın yardımıyla yeni mali aristokrasinin denetimi altında, artık tarım ve sanayi ürünleri üretiminde değil de, kişisel ya da tamamlayıcı hizmetlerde, ikinci derecede sınai işlerde büyük bir memur ve uşak kitlesi besleyecektir. Bu teoriyi [aslında bu amacı demek daha doğrudur ya] incelenmeye değmez sayarak reddedenler, Güney İngiltere'nin daha şimdiden bu duruma gelmiş bölgelerinin ekonomik ve toplumsal koşulları üstünde düşünmelidirler. Ayrıca, Çin'in yukarda sözü edilenin benzeri olan ve dünyada şimdiye değin ilk kez görülen en büyük potansiyel hazinesini tüketim amacıyla Avrupa'ya akıtan mali grupların, [sayfa 125] "sermaye yatırımcıları"nın, onların siyasal memurlarının, sınai ve ticari alandaki adamlarının ekonomik denetimine girmesi olanaklı olsaydı, bu sistemin ne büyük bir genişleme kazanacağını düşünmeleri gerekirdi. Kuşku yok ki, durum çok karmaşıktır; dünya güçleri arasında dönen oyun, gelecekteki olayların tek yönde gelişeceği hakkındaki bu öngörünün —ya da bir başkasının— olasılığını kestirmeye olanak vermeyecek kadar nazik bir durumdadır. Ancak, gerçek şu ki: günümüzde, Batı Avrupa emperyalizmini yöneten etkiler bu yola girmiş bulunmaktadır; bu etkiler, herhangi bir direnmeyle karşılaşmadığı, başka bir yöne doğru kaymadığı takdirde, tam böyle bir sonuca doğru gidecektir."[103]
      Yazar, elbette ki haklıdır: gerçekten de, emperyalizmin güçleri bir direnmeyle karşılaşmadığı takdirde, tam o belirtilen sonuca varacaktır. "Avrupa Birleşik Devletleri" sözünün anlamı, bugünkü emperyalist durum içinde, tam olarak değerlendirilmiştir. Buna yalnızca şunu eklemek gerekir: ülkelerin çoğunda şimdilik zafer kazanmış olan oportünistler, işçi sınıfı hareketi içinde de sistemli ve sürekli bir şekilde, bu yönde "çalışmaktadırlar". Dünyanın paylaşılması ve, yalnızca Çin'in değil, başka ülkelerin de sömürülmesi anlamını taşıyan, bir avuç çok zengin ülkeye çok yüksek tekel kârları sağlamak demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakalarına ekonomik bakımdan rüşvet verme olanağı yaratmıştır; bu yolla oportünizmi besler, ona vücut verir ve güçlendirir. Ama genel planda emperyalizme, özel planda ise oportünizme karşı koyan ve, pek doğal olarak, sosyal-liberal Hobson'un gözünden kaçmış bulunan güçleri unutmamalıyız.
      Geçmişte emperyalizmi savunmuş olduğu için partiden atılmış bulunan, bugünse Alman "sosyal-demokrat" partisinin lideri olmaya layık Alman oportünisti Gerhard Hildebrand, [sayfa 126] Afrika zencilerine karşı, "büyük İslam hareketi"ne karşı, "Çin-Japon koalisyonu"na karşı, "güçlü bir ordu ve donanma" bulundurmak amacıyla, (Rusya hariç olmak üzere) bir "Batı Avrupa Birleşik Devletleri" kurulmasını savunarak, Hobson'un düşüncesini tamamlamaktadır.[104]
      İngiliz emperyalizmi hakkında Schulze-Gaevernitz'in yaptığı tasvirler de, bize, asalaklığın aynı özelliklerini anımsatıyor. İngiltere'nin ulusal geliri 1865-1898 yılları arasında, hemen hemen iki katına yükselmişti; oysa "yurtdışından sağlanan" gelirin aynı süre içinde artışı dokuz kata çıkmıştı. Emperyalizmin "erdemi", "zenciyi işe alıştırmak" (ki bu da, zor kullanmadan yapılamaz) ise, tehlikesi de şu noktada yatmaktadır: "Avrupa, önce tarımda ve maden işlerinde, sonra da daha kaba sanayi alanında, günlük işleri, beyaz olmayan insanlığın sırtına yükleyecek, kendisi rantiye rolüyle kalacak, böylece de, belki, beyaz olmayan ırkların önce iktisadi, sonra siyasal kurtuluşunu hazırlamış olacaktır."
      Sözgelimi İngiltere'de gittikçe daha büyük yüzölçümlerine ulaşan bir toprak parçası, tarımdan ayrılarak spor işlerine, zenginlerin eğlence işlerine verilmektedir. Av ve spor yönünden en aristokrat ülke olan İskoçya için şöyle denmektedir: "Geçmişine ve Bay Carnegie'ye [bir Amerikan milyarderi] dayanarak yaşar." İngiltere'nin yalnız at yarışlarına ve tilki avına yılda harcadığı para, 14 milyon sterlindir (yaklaşık olarak 130 milyon ruble). Bu ülkedeki rantiye insan sayısı, yaklaşık olarak, 1 milyona yükselmektedir. Aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, üretimle uğraşanların sayısında azalma vardır [tablo - 21]: [sayfa 127]

[TABLO - 21]

[Yıllar]


İngiltere'nin Nüfusu
(Milyor)

Bellibaşlı Sanayi
Dallarında Çalışan
İşçi Sayısı
(Milyon)

Toplam
Nüfusa
Oranı

1851
1901

17.9
32.5

4.1
4.9

23%
15%


      "20. yüzyılın başlarında, İngiliz emperyalizmi"nin burjuva araştırıcısı, İngiliz işçi sınıfından sözederken, işçilerin "üst tabakası" ile "gerçek proletarya demek olan alt tabaka" arasında sistematik bir ayrım gözetmek zorunda kalmıştır. Birincisi kooperatifçileri, sendikaları, spor derneklerinin ve birçok dinsel mezhebin üylerini içine alır. İngiltere'de "gerçek anlamıyla proletarya alt tabakasını dışarda bırakacak biçimde yeterince sınırlandırılmış bulunan"!! seçim sistemi, bu tabakanın düzeyine uydurulmuştur. İngiliz işçi sınıfının koşullarını daha elverişli göstermek için genellikle proletaryanın içinde yalnızca küçük bir azınlık olan bu üst tabakadan sözedilmektedir: sözgelimi işsizlik sorunu, "özellikle Londra'da ve proletaryanın alt tabakasında görülmektedir; bu yüzden de, bu soruna, politika adamlarınca pek önem verilmez."[105] Aslında, "burjuva politikacılarınca ve 'sosyalist' oportünistlerce pek önem verilmez" denilse daha doğru olacak.
      Emperyalizmin, sözünü ettiğimiz olaylar dizisine bağlanabilir özellikleri arasında, bir de, emperyalist ülkelerden dışarı yapılan göçlerde bir azalma, buna karşılık ücretlerin düşük olduğu daha geri ülkelerden buralara akan işçi göçünde artma görülmesi gerçeğini anımsatmalıyız. Hobson, İngiltere'den dışarı göç olaylarının 1884'ten başlayarak düşüş gösterdiğine dikkati çekiyor: 1884'te 242 bin olan göçmen sayısı, 1900'de 169 bine düşmüştür. Almanya'dan dışarı göçmen akışı ise 1881-1890 yılları arasında maksimuma ulaşıyor: 1.453.000 göçmen. Daha sonraki onar yıllık iki dönemde [sayfa 128] bu miktar azalmıştır. Tersine, Almanya'ya Avusturya'dan, İtalya'dan, Rusya'dan gelen işçi sayısında artma görülmüştür. 1907 sayımına göre Almanya'da 1.342.294 yabancı vardı; bunun 440.800'ü sanayi işçisi, 257.329'u tarım işçisiydi.[106] Fransa'da maden sanayiinde çalışan işçilerin "büyük kısmı" yabancıdır: Polonyalı, İtalyan, İspanyol.[107] Birleşik Devletler'de Doğu ve Güney Avrupa'dan gelen işçiler en düşük ücretli işlerde çalışmaktadırlar; oysa Amerikan işçileri gözeticilerin ve daha iyi ücret ödenen işleri yapan işçilerin en geniş kısmını sağlamaktadırlar.[108] Emperyalizm, işçiler arasında da ayrıcalıklı kategoriler yaratma, onları proletaryanın büyük yığınından ayırma eğilimi taşıyor.
      İngiltere'de, emperyalizmin, işçileri bölmek, onlar arasında oportünizmi kuvvetlendirmek, işçi hareketinin ani bozulmasını kışkırtma eğiliminin, 19. yüzyılın sonundan ve 20. yüzyılın başından çok önce ortaya çıktığını belirtelim. Çünkü emperyalizmin iki temel özelliği —geniş sömürgelere sahip olma ve dünya pazarının tekel altına alınması— İngiltere'de, 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak ortaya çıkmıştır. Marx ve Engels, işçi hareketi içinde beliren oportünizm ile İngiliz kapitalizminin emperyalist özellikleri arasındaki bu bağıntıyı onar yıllık dönemler içinde yöntemli bir biçimde yakından gözlemlemişlerdi. Nitekim Engels, 7 Ekim 1858'de Marx'a şöyle yazmıştı:
      "Gerçekte, İngiliz proletaryası gitgide daha fazla burjuvalaşmaktadır; öyle görünüyor ki, başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanısıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya yönelmekte. Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için bu, elbette, bir dereceye kadar mantıksal bir şeydir." [Karl Marx-Friedrich Engels, Correspondance, Costes 1932, c. V, s. 263.]
      Aşağıyukarı çeyrek [sayfa 129] yüzyıl sonra, 11 Ağustos 1881'de, yazdığı bir mektupta da, "burjuvazi tarafından satın alınmış, hiç değilse beslenmiş adamların yöneticiliğine ses çıkarmayan berbat İngiliz işçi sendikaları"ndan sözeder. [K, Marx-F. Engels, Gesamtausgabe, III. 2, Berlin 1930, s. 340.] Engels, Kautsky'ye yazdığı (12 Eylül 1882 tarihli) bir mektubunda da şöyle diyordu:
      "İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini mi soruyorsunuz bana? Genel olarak politika konusunda ne düşünüyorlarsa, onu düşünüyorlar. ... İşçi Partisi yok burda; sadece tutucu radikaller ve libareller var; işçilere gelince onlar da İngiltere'nin sömürgeler ve dünya pazarı üstünde kurduğu tekele rahatça katılıyorlar."[109] [K. Marx-F. Engels, Gesamtausgabe, III, 4, Berlin 1931, s. 511.] (Engels, İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu adlı kitabının 1892'de yapılan ikinci baskısının önsözünde de aynı görüşü ileri sürmüştür.)
      Böylece nedenler ve sonuçlar açıkça beliriyor. Nedenler: (1) İngiltere tarafından dünyanın sömürülmesi; (2) dünya pazarı üzerindeki tekeli; (3) sömürgeci tekeli. Sonuçlar: (1) İngiliz proletaryasının bir kısmının burjuvalaşması; (2) bu proletaryanın bir kısmının, burjuvazi tarafından satın alınmış, hiç değilse beslenmiş adamların yöneticiliğine ses çıkarmaması. 20. yüzyıl başlarının emperyalizmi, dünyanın bir avuç devlet arasında paylaşılmasını tamamlamıştır; bu devletlerden herbiri, bugün, bütün dünyanın, İngiltere'nin 1858'de sömürdüğünden daha küçük bir kısmını, "aşırı kârlar" çekerek sömürmektedir; herbiri, karteller, mali sermaye, alacaklı-borçlu ilişkileri sayesinde, dünya pazarı üstünde kurdukları tekel durumunu korumaktadırlar; herbiri , bir dereceye kadar, sömürge tekelinden yararlanır. (Dünyadaki bütün sömürgelerin yüzölçümü toplamı olan 75 milyon kilometre [sayfa 130] karenin %86'sının altı büyük devletin elinde toplandığını, %81'inin ise üç büyük devlete ait olduğunu yukarda görmüştük.)
      Bugünkü durumun ayırıcı özelliği, oportünizm ile işçi hareketinin genel ve hayati çıkarlarını zorunlu olarak daha da uyumsuz kılacak iktisadi ve siyasal koşulların varlığında beliriyor: kapitalist tekeller iktisadi ve siyasal alanda birinci sırayı almıştır; dünyanın paylaşılması olayı sonuna değin götürülmüş bulunuyor; öte yandan, İngiltere'nin bölünmez tekeli yerine, şimdi bu tekele katılmak için, birkaç emperyalist güç arasında savaşım vardır; bu savaşım 20. yüzyılın bütün başlangıç döneminin ayırıcı özelliğidir. Oportünizm, bugün 19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'de olduğu gibi, on yıllar boyunca bir ülkenin işçi hareketi içinde tamamıyla zafer kazanamaz. Ancak, şu da var ki, bir dizi ülkede tam olgun bir hale gelmiştir; sosyal-şovenizm biçimi altında burjuva politikasıyla her noktada kaynaşarak olgunluk dönemini de aşmış ve çürümüştür.[110] [sayfa 131]


DOKUZ
EMPERYALİZMİN ELEŞTİRİSİ


      EMPERYALİZMİN eleştirisinden, sözcüğün geniş anlamıyla, toplumun farklı sınıflarının kendi genel ideolojileri yönünden emperyalist politikaya karşı takındıkları tutumu anlıyoruz.
      Bir yandan, birkaç elde yoğunlaşmış, ve yalnızca küçük ve orta kapitalisti değil, çok küçük kapitalist ve çok ufak patronları da kendine bağlayan yaygın ve sıkı bir ilişki ağı kurmuş olan mali-sermaye, öte yandan, dünyayı paylaşma ve başka ülkelere egemen olma yolunda başka ulusal mali gruplara karşı girişilen gitgide yoğunlaşan savaşım, bütün mülk sahibi sınıfların tamamıyla emperyalizm safına geçmesine neden olmaktadır. Emperyalizmin geleceği konusunda [sayfa 132] "genel" tutku, onu coşkuyla savunmak, her yönden süsleyip püslemek — günümüzün özelliği işte budur. Emperyalist ideoloji, işçi sınıfının içine de sızmaktadır. Çünkü bu sınıfı öteki sınıflardan ayıran bir Çin Seddi yoktur. Bugün Alman "sosyal-demokrat" partisi denen partinin önderlerine pek haklı olarak "sosyal emperyalistler", yani sözde sosyalist, gerçekte emperyalist deniyor. Daha 1902'lerde Hobson, İngiltere'de, oportünist "fabyan derneğine" bağlı "emperyalist fabyanlar"dan sözetmişti.
[16*]
      Burjuva bilim adamları ve yazarları, genellikle, emperyalizmi biraz kapalı bir şekilde savunuyorlar; emperyalizmin tam egemenliğini ve derin köklerini gizliyorlar; özel ve ikinci derecede kalan ayrıntıları, birinci plana getirmek, bankaların ve tröstlerin vb. polis denetimi gibi kesinlikle gülünç "reform" tasarılarıyla dikkati temel noktalardan kaydırmak için çaba gösteriyorlar. Emperyalizmin temel özelliklerinde, reform yapma düşüncesinin saçmalığını kabul edecek kadar cesur olan alaycı ve açıksözlü emperyalistlere çok seyrek raslanmaktadır.
      İşte bir örnek. Alman emperyalistleri, Dünya Ekonomisi Arşivi dergisinde, sömürgelerdeki ve kuşkusuz özellikle Almanya'ya ait olmayan sömürgelerdeki, ulusal kurtuluş hareketlerini izlemeye girişmiş durumdalar. Hindistan'da ortaya çıkan karışıklıklara ve protestolara, Natal'daki (Güney Afrika), Hollanda Hindistan'ındaki hareketlere vb. değiniyorlar. Bunlardan biri, yabancı egemenliği altında bulunan Asya, Afrika ve Avrupa halklarının, çeşitli bağımlı ulus ve ırkların temsilcilerinin katıldığı 28-30 Haziran 1910'da toplanmış olan bir konferans üzerine düzenlenmiş bir İngiliz raporunu sözkonusu ediyor ve bu konferansta yapılmış konuşmaları şöyle değerlendiriyordu.
      "Bize, emperyalizme karşı savaşmamız gerektiği; egemen devletlerin, bağımlı hakların bağımsızlık haklarını tanımaları gerektiği, büyük güçlerle zayıf halklar arasında [sayfa 133] yapılan anlaşmaların uygulamasına uluslararası bir mahkemenin bakması gerektiği söyleniyor. Konferans, bu masum dileklerin ötesine pek geçmiyor. Bugünkü biçimiyle emperyalizmin kapitalizmle sıkı sıkıya bağlı olduğu, bu yüzden [!!] belki de, onun özellikle iğrenç bazı aşırılıklarına karşı protestolarla yetinilmedikçe, emperyalizme karşı açık bir savaşımın umutsuz olacağı konusunda hiçbir anlayış izi görülmüyor."[111] Emperyalizmin temelden düzeltileceği düşüncesi, bir aldatmacadan, bir "iyi dilek"ten ibaret olduğu için; ezilmiş ulusların burjuva temsilcileri bir adım "daha" ileri gidemedikleri için; ezen ulusun burjuva temsilcisi "daha" geriye gidiyor, "bilimsel"lik iddiası örtüsü altında emperyalizmi pohpohlamaya yöneliyor. Gerçekten güzel bir "mantık" bu!
      Reformlar yoluyla emperyalizmin temellerini değiştirmek olanaklı mıdır? Emperyalizmdeki çelişkileri artırmak ve derinleştirmek için ileriye mi; yumuşatmak için geriye mi gitrriek gerekir? Bunlar, emperyalizmin eleştirisinin temel sorularıdır. Emperyalizmin kendine özgü siyasal özellikleri şunlardır: mali-oligarşinin baskısı ve serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda gericilik ve artan ulusal baskı. Bu yüzden hemen bütün emperyalist ülkelerde 20. yüzyılın başından beri bir demokratik küçük-burjuva muhalefeti başlamıştır. Kautsky'nin ve büyük uluslararası geniş kautskici akımın marksizmden kopuşu, tamı tamına, Kautsky'nin, ekonomik temeliyle aslında gerici olan bu küçük-burjuva reformist muhalefete karşı koymak zahmetine girmemiş, girememiş olmakla kalmayıp, uygulamada onunla birleşip kaynaşmış olmasındadır.
      Birleşik Devletler'de, 1898'de, İspanya'ya karşı açılan emperyalist savaş, "anti-emperyalistler"in, burjuva demokrasisinin son mohikanlarının muhalefetini uyarmış oldu; bunlar, bu savaşı "caniyane" olmakla nitelendiriyorlar; yabancı toprakların ilhakını anayasaya aykırı buluyorlar; [sayfa 134] Filipin yerlilerinin önderi Aginaldo'ya reva görülen işlemi "şoven yasa tanımazlığı" diye tanımlıyorlar (Amerikalılar, Aginaldo'ya, önce ülkesinin bağımsızlığa kavuşacağı konusunda söz vermişler, ama sonra, oraya asker çıkartıp, ilhak etmişlerdi); Lincoln'un, sözlerini yineliyorlardı: "Bir beyaz kendi kendini yönetiyorsa, burda bir kendini yönetme vardır; ama bir beyaz hem kendini, hem de başkalarını yönetiyorsa bu artık bir kendini yönetme değil, zorbalıktır."[112]
      Ancak, bu eleştiri, büyük-ölçekli kapitalizmin ve gelişiminin doğurduğu güçlere katılmaktan kaçınırken emperyalizmle tröstler arasında, ve dolayısıyla emperyalizmle kapitalizmin temelleri arasında bulunan çözülmez bağları görmekten de kaçındığı sürece, "masum bir dilek" olarak kalacaktır.
      Emperyalizmi eleştirirken, Hobson'un takındığı temel tavır da böyledir. Hobson, "emperyalizmin kaçınılmazlığı" fikrine karşı çıkmakta ve (kapitalist rejimde!) halkın "tüketim gücünü yükseltmek" gereğini ileri sürmekte Kautsky'den önce davranmıştır. Emperyalizmin eleştirisinde küçük-burjuva görüş açısı, bankaların her şeye gücü yettiği mali-oligarşi vb., sık sık aktarmalarda bulunduğum Agahd, A. Lansburgh, L. Eschwege ve Fransız yazarlarından, 1900 yılında İngiltere'de yayınlanmış İngiltere ve Emperyalizm adlı yüzeysel bir kitabın yazarı Victor Berard gibi yazarlarca da benimsenmiştir. Bütün bu yazarlar, marksist olduklarini hiç iddia etmeksizin, emperyalizmin karşısına serbest rekabeti ve demokrasiyi çıkarırlar, anlaşmazlıkları ve savaşı körükleyen Bağdat demiryolu projesini suçlarlar, barış için birtakım "masum dilekler"de bulunurlar vb.. Bu durum, çıkartılan uluslararası hisse senedi istatistiklerini derleyen A. Neymarek için de sözkonusudur; uluslararası menkul kıymetleri temsil eden yüz milyonlarca frankın toplamını yapan A. Neymarck 1912'de şöyle haykırıyordu: "Barışın [sayfa 135] bozulabileceğine... bu büyük rakamlar karşısında bir savaşı kışkırtmak cesaretinin gösterilebileceğini inanılabilir mi?"[113]
      Burjuva iktisatçılarının bu saflığına hiç de şaşmamak gerekir; üstelik, böyle "saf" görünmek ve emperyalizmin egemenliği altında "ciddi ciddi... barıştan sözetmek, onların yararınadır. Ama 1914, 1915 ve 1916 yıllarında aynı burjuva-reformist görüş açısını benimseyen ve barış konusunda herkesin (emperyalistlerin, sahte sosyalistlerin, sosyal-pasifistlerin) aynı kanıda birleştiklerini ileri süren Kautsky'de, marksizm adına geriye ne kalmıştır ki? Emperyalizmi tahlil etmek ve çelişkilerinin derinliğini sergilemek dururken, bu çelişkilerden kaçmaya, sıyrılmaya çalışan reformist bir "iyi niyet"ten başka ne görüyoruz ki karşımızda?
      Kautsky'nin, emperyalizmi ekonomik açıdan eleştirisine bir örnek verelim. 1872 ve 1912 yilları için. İngiltere'nin Mısır'la olan ihracat ve ithalât istatistiklerini inceliyor; bunların İngiltere'nin bütün ihracat ve ithalâtına göre daha zayıf bir ölçüde geliştiği görünmektedir. Kautsky bundan şu sonucu çıkarıyor:
      "Mısır askeri işgal altında bulunmasaydı, yalnızca, salt ekonomik etkenlerin işleyişinin bir sonucu olarak İngiltere ve Mısır arasındaki ticaretin daha az olacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur." "Sermayedeki yayılma dürtüsü emperyalizmin baskı ve şiddet yöntemleriyle değil, barışçı demokrasiyle en elverişli ölçülere ulaşabilir."[114]
      Kautsky'nin Rusya'daki bayrakları (ve sosyal-şovenlerin Rus maskeleyecisi) Bay Spectator[*] tarafından her perdeden yinelenen bu iddia, emperyalizmin kautskici eleştirisinin temelini oluşturur; bunun için de daha ayrıntılı bir incelemeyi haketmektedir. İşte, Kautsky'nin, defalarca ve özellikle [sayfa 136] 1915 Nisanında, çalışmalarında vardığı sonuçların "bütün sosyalist teorisyenler tarafından oybirliğiyle benimsendiğini" söylediği Hilferding'in şu sözleriyle başlayalım.
      "Daha ilerlemiş bulunan kapitalist politikanın karşısına, günü geçmiş serbest ticaret döneminin politikasını ya da devlet düşmanlığını çıkarmak, proletaryanın işi değildir." diye yazıyor Hilferding, "Emperyalizme, mali-sermayenin ekonomik politikasına proletaryanın vereceği karşılık, serbest ticaret değil, sosyalizm olabilir. Proleter siyasetin amacı, bugün gerici bir ülkü haline gelmiş bulunan serbest rekabet düzenini yeniden kurmak değil, kapitalizmin yokedilmesi yoluyla rekabetin tamamıyla ortadan kaldırılmasıdır."[115]
      Kautsky, mali-sermaye çağı için, "gerici bir ülküyü", "barışçı demokrasi"yi, "salt ekonomik öğelerin işleyişini" savunduğundan ötürü marksizmden kopmuştur. Çünkü, nesnel olarak, bizi tekelcilikten tekelci-olmayan bir kapitalizme geriye doğru çeken bu ülkü, reformist bir düzenbazlıktır.
      Mısır'la (ya da başka herhangi bir sömürge ya, da yarı-sömürge ülke ile) olan ticari ilişkiler, askeri işgal olmasaydı, emperyalizm olmasaydı, mali-sermaye olmasaydı, "çok daha artardı". Ne demektir bu? Serbest rekabet, genel olarak tekellerle ya da mali-sermaye "ilişkileri" ya da egemenliğiyle (ki o da, tekel anlamına gelir), ya da bazi ülkelerin sömürgeler üstünde kurmuş oldukları tekelci mülkiyetle sınırlandırılmış olmasaydı, kapitalizm daha hızlı mı gelişecekti?
      Kautsky'nin düşüncelerinin yukardakinden daha başka bir anlamı olamaz; bu "anlam" da anlamsızlığın ta kendisidir. Olumlu yönden varsayalım, diyelim ki herhangi bir tekel durumu olmaksızın serbest rekabet, kapitalizmi ve ticareti daha hızlı geliştirebilirdi. Ancak, ticaretin ve kapitalizmin gelişmesi ne denli hızlı olursa, tekelciliği doğuran [sayfa 137] üretimin ve sermayenin yoğunlaşması da, o denli büyük olur. Ve tekeller zaten tamı tamına serbest rekabetten doğmuştur! Bugün, tekeller, gelişmeyi frenlemeye başlamış olsalar da, bu durum, tekelleri yarattıktan sonra, olanaksızlaşan serbest rekabet lehine bir kanıt olarak kullanılamaz.
      Kautsky'nin iddiasını ne yana çevirirsek çevirelim, içinde gericilikten ve burjuva reformizminden başka bir şey bulamıyoruz.
      Yukardaki uslamlamayı düzeltsek ve Spectator gibi İngiliz sömürgelerinin İngiltere ile olan ticaretinin diğer ülkelerle olan ticaretlerine göre daha yavaş ölçüde geliştiğini söylesek de, yine Kautsky'yi kurtaramayız. Aslında İngiltere'ye karşı zafer kazanan da g e n e tekellerdir, g e n e emperyalizmdir; ama başka ülkelerin (Amerika'nın, Almanya'nın) tekelleri ve emperyalizmi. Bilindiği gibi karteller yeni ve kendine özgü bir himayeci gümrük tarifesi tipi yaratmıştır; Engels'in, Kapital'in III. cildinde belirttiği gibi,[*] özellikle ihraç edilmeye elverişli ürünler himaye edilmektedir. Aynı şekilde kartellerin ve mali-sermayenin kendilerine özgü bir "ucuz fiyatla ihraç" sistemi ya da İngilizlerin dediği gibi bir "damping" sistemi olduğunu da biliyoruz; kartel, ülke içinde yüksek tekel fiyatlarıyla satış yapmakta; ancak rakiplerin ayağını kaydırmak ve kendi üretimini en yüksek ölçüde genişletmek vb. için aynı malları yabancı ülkelere üç kat ucuza verebilmektedir. Almanya'nın İngiliz sömürgeleriyle ticareti bizzat İngiltere'nin bu sömürgelerle olan ticaretinden daha hızlı gelişiyorsa bu, yalnızca Alman emperyalizminin İngiliz emperyalizmine göre daha genç, daha güçlü, daha iyi örgütlenmiş olduğunu, ondan üstün olduğunu kanıtlar; ama hiçbir biçimde serbest ticaretin "üstünlüğü"nü kanıtlamaz. Çünkü burada serbest rekabet ile himayecilik ve sömürge bağımlılığı arasında bir savaşım [sayfa 138] değil, iki rakip emperyalizm, iki tekel, iki mali-sermaye grubu arasında bir savaş sözkonusudur. Alman emperyalizminin İngiliz emperyalizmine üstünlüğü, sömürge sınırlarının ya da koruyucu gümrük tarifelerinin meydana getirdiği duvarlardan daha güçlüdür: buradan serbest ticaret ya da "barışçı demokrcisi" lehine bir kanıt çıkarmak bayağı bir iş olur; bu, emperyalizmin temel özelliklerini ve çizgilerini unutmak demektir; marksizmin yerine küçük-burjuva reformizminin geçirilmesi demektir.
      İlginç bir olay: emperyalizm eleştirisi Kautsky'ninki kadar küçük-burjuva olan burjuva iktisatçısı A. Lansburgh bile, ticaret istatistiklerini Kautsky'den daha bilimsel bir tavırla incelemiştir. Rasgele ele aldığı tek bir ülkeyi, tek bir sömürgeyi, öbür ülkelerle karşılaştırmakla yetinmemiş; emperyalist bir ülkenin: (1) mali yönden ona bağlı borçlu ülkelere; (2) mali yönden bağımsız ülkelere olan ihracatını da incelemiştir. Ulaştığı sonuçlar aşağıdadır [tablo - 22]:

[TABLO - 22]
ALMANYA'NIN İHRACATI


1889

1908

Artış
yüzdesi

Mali yönden
Almanya'ya
bağımlı olan
ülkeler


      Rumanya. . . . . . . . . . . . .
      Portekiz. . . . . . . . . . . . .
      Arjantin. . . . . . . . . . . .
      Brezilya . . . . . . . . . . . . . .
      Şili . . . . . . . . . . . . . . .
      Türkiye. . . . . . . . . . . . . .


48.2
19.0
60.7
48.7
28.3
29.9


70.8
32.8
147.0
84.5
52.4
64.0


47%
73%
143%
73%
85%
114%



Mali yönden
Almanya'dan
bağımsız olan
ülkeler

Toplam . . . . . . . . . . . .

      İngiltere . . . . . . . .
      Fransa. . . . . . . . . . . . . .
      Belçika. . . . . . . . . . . . .
      İsviçre. . . . . . . . . .
      Avusturalya. . . . . . . . . . . .
      Hollanda Hindistanı. . . . . .

234.8

651.8
210.2
137.2
177.4
21.2
8.8

451.5

997.4
437.9
322.8
401.1
64.5
40.7

92%

53%
108%
135%
127%
205%
363%


Toplam . . . . . . . . . . .  


1,206.6


2,264.4


87%

[sayfa 139]

      Lansburgh, bu verilerden sonuçlar çıkarma yoluna gitmemiş ve, tuhaf bir dikkatsizlik sonucu, bu rakamlar eğer bir şeyi kanıtlıyorsa, onun kendi düşüncelerine karşıt olduğunu farkedememiştir, çünkü mali yönden Almanya'ya bağımlı ülkelere yapılan ihracat, mali yönden bağımsız ülkelere yapılan ihracata göre, az da olsa daha hızlı bir gelişme göstermiştir. (Yukarda "eğer" sözcüğünü vurguladık, çünkü Lansburgh'un rakamları tam olmaktan uzaktır.)
      İhracat ile ikraz arasındaki bağı kuran Lansburgh şöyle yazıyor:
      "1890-1891 yılında, Alman bankalarının aracılığıyla, bir Romen ikraz anlaşması yapıldı; bu bankalar, daha önceki yıllarda bu borca mahsuben avans açmışlardı. Bu istikraz, daha çok Almanya'dan demiryolu malzemesi alımında kullanılmıştır. 1891 yılında, Almanya'nın Romanya'ya ihracatı, 55 milyon marka yükselmişti. Bir sonraki yılda, 39 milyon 400 bin marka, ve dalgalanmalarla 1900'de, 25 milyon 400 bin marka düştü. Ancak, şu son yıllarda, yapılan iki yeni ikraz sayesinde, 1891'deki düzeyine geldiği görülüyor.
      "Almanya'nın Portekiz'e ihracatı, 1888-1889 ikrazlarının ardından, 21,1 milyon marka yükselmişti (1890), daha sonraki iki yıl içinde ise 16,2 ve 7,4 milyon marka düştü; eski düzeyini ise ancak 1903'te kazandı.
      "Almanya'nın Arjantin'le ticaretine ilişkin rakamlar daha da çarpıcıdır. 1888 ve 1889 ikrazlarının ardından Almanya'nın Arjantin'e ihracatı, 1889'da, 60,7 milyon marka ulaşmıştı. Bundan iki yıl sonra ise, bu miktar 18,6 milyon marka, yani eski rakamın üçte-birinin altına düştü. İhracat miktarı, ancak Almanya'da devlet ve belediyelerin yaptığı yeni ikraz anlaşmalarının, elektrik santralları kurulması için verilen avansların ve başka kredi işlemlerinin sonucu olarak, 1889'daki düzeyini bulmuş ve onu aşmıştır.
      "1889 ikrazının sonucu olarak, Şili'ye yapılan ihracat 45,2 milyon marka yükselmişti (1892); bir yıl sonra bu miktar [sayfa 140] 22,5 milyon marka düştü. Alman bankalarının aracılığıyla imzalanan yeni bir ikraz anlaşmasından sonra ihracat 1907'de 84,1 milyon marka yükseldi, ancak bu da 1908'de gene 52,4 milyon marka düştü."[116]
      Lansburgh, bu gerçeklerden, eğlendirici bir küçük-burjuva ibret dersi çıkarıyor: ikrazlara bağlı ihracatın ne denli kararsız ve düzensiz bir şey olduğunu, ulusal sanayii "doğal" ve "uyumlu" bir biçimde geliştirmek dururken sermayeyi tutup yabancı ülkelere yatırmanın nice kötü bir şey olduğunu, dış ikrazlar dolayısıyla bol keseden dağıtılan milyonların Krupp firmasına ne denli "pahalıya" oturduğunu anlatıyor. Ne var ki, gerçekler, apaçık ortadadır: ihracat miktarı, burjuva ahlakını hiç umursamayan ve aynı öküzü iki kez yüzmekten çekinmeyen mali-sermaye önce ikraz kârlarını cebe atıyor; sonra borcu alanın, Krupp'un ürettiği malların alımında ya da Çelik Sendikasından demiryolu malzemesi alımında kullandığı yine o ikrazdan doğmuş öteki kârları cebe indiriyor, vb..
      Yineleyelim: Lansburgh'un istatistiklerini hiç de tam ve yetkin olarak kabul etmiyoruz. Ancak bunları, burada, aktarmam gerekiyordu; çünkü, Kautsky'nin ve Spectator'unkilerden daha bilimseldiler; çünkü Lansburgh, soruna yaklaşmanın doğru yolunu göstermiştir. İhracat konusunda mali-sermayenin rolü tartışılırken özellikle ve yalnızca ihracatla mali-sermaye dalavereleri arasında, özellikle ve yalnızca ihracatla kartellerin mal sürümü arasında varolan ilişkiyi görüp anlayabilmek gerekir. Oysa, sömürgeleri sömürge olmayan ülkelerle, bir emperyalizmi başka bir emperyalizmle bir yarı-sömürgeyi ya da sömürgeyi (Mısır'ı) bütün öbür ülkelerle karşılaştırmakla yetinmek, sorunun asıl özünü karanlıkta bırakmak, onu saptırmak demektir.
      Bunun gibi, Kautsky tarafından emperyalizme yöneltilen [sayfa 141] teorik eleştirinin de marksizmle hiçbir ortak yanı yoktur; bu eleştiri ancak oportünistlerle ve sosyal-şovenlerle barış ve birlik propagandasına bir başlangıç görevi yapabilir; çünkü emperyalizmin en derin ve temel çelişkilerinden kaçınmakta, onları gizlemektedir: tekellerle onların yanısıra varolan serbest rekabet arasındaki çelişkileri, sermayenin muazzam "işlemleri" ve muazzam kârları ile serbest piyasadaki "dürüst" ticaret arasindaki çeliskileri, bir yanda karteller ve tröstlerle öbür yanda kartelleşmemiş sanayi arasındaki çelişkileri, vb..
      Kautsky tarafından uydurulmuş ünlü "ultra-emperyalizm" teorisi de gerici bir nitelik taşımaktadır. Onun 1915'te bu konudaki görüşleri ile Hobson'un 1902'deki görüşlerini karşılaştırınız:
      Kautsky:
      "... Bugünkü emperyalist siyasetin yerini, ulusal mali-sermayeler arasındaki savaşımın yerine uluslararası düzeyde birleşmiş mali-sermayeyle dünyanın ortaklaşa sömürüleceği yeni, ultra-emperyalist bir siyaset alamaz mı? Kapitalizmin bu yeni aşaması her halde anlaşılır bir şeydir. Bu, gerçekleşebilir mi? Bu soruyu yanıtlamamızı olanaklı kılacak yeterli öncüllere henüz sahip değiliz."[117]
      Hobson:
      "Herbiri bir dizi uygarlaşmamış sömürgeye ve bağımlı ülkeye sahip birkaç büyük federal imparatorluk temeline yerleşmiş bulunan hıristiyanlık, çok kişiye, çağdaş eğilimlerin en mantıksal gelişimi olarak, inter-emperyalizmin sağlam bir temel üzerine kurulacak sürekli bir barış umudunu en çok taşıyan bir gelişim gibi görünmüştü."
      Böylece Hobson'un onüç yıl önce inter-emperyalizm olarak adlandırdığı şeye, Kautsky, ultra-emperyalizm ya da süper-emperyalizm demektedir. Latince bir örnek yerine bir başkasını koymaktan ibaret, bilgiççe bir-iki yeni söz icadı [sayfa 142] dışında, Kautsky'nin "bilimsel" düşüncesinde gördüğümüz tek ilerleme, Hobson'un İngiliz papaz takımının hilekarlığı olarak gösterdiği şeyi, marksizm adına yutturmaya çalışmasıdir. İngiliz-Boer savaşından sonra bu pek saygıdeğer kastın, birçok yakınlarını Güney Afrika savaşlarında yitirmiş ve İngiliz maliyecilerinin daha yüksek kârlar elde etmeleri için daha yüksek vergiler vermek zorunda kalmış bulunan İngiliz küçük-burjuvasini ve işçilerini avutmak yolunda büyük çabalar göstermesi çok doğal bir olaydı. Emperyalizmin pek o denli de kötü olmadığına, sürekli bir barışı sağlamaya elverişli bir inter-(ya da ultra-)emperyalizme yakın olduğuna inandırmaktan daha avutucu ne vardi ki? İngiliz papaz takımının ya da duygusal Kautsky'nin iyi niyetleri ne olursa olsun, Kautsky'nin teorisinin tek nesnel, yani gerçek toplumsal önemi şudur: en gerici bir amaçla, kapitalizm içinde sürekli barışın olanaklı olduğu umudunu uyandırarak, dikkatleri günün keskin uzlaşmaz karşıtlıklarından ve ağır sorunlarından çevirip, gelecekteki düşsel bir ultra-emperyalizmin yalan umutlarına doğru yönelterek yığınları avutmak. Yığınların aldatılması, Kautsky'nin "marksist" teorisinde bundan başka hiçbir şey yoktur.
      Gerçekten de Kautsky'nin Alman işçilerine (aynı zamanda bütün dünya işçilerine) aşılamaya çalıştığı umutların kesin sahteliğini anlamak için herkesçe kabul edilmiş, tartışılmaz gerçekleri karşılaştırmak yeter. Hindistan'ı, Çin-Hindi'ni ve Çin'i düşünelim. Biliyoruz ki, 600-700 milyon nüfusu barındıran bu üç sömürge ve yarı-sömürge ülke, birkaç emperyalist devletin mali-sermayesinin sömürüsü altındadır. İngiltere, Japonya, Birleşik Devletler vb.. Bu emperyalist devletlerin, sözü edilen Asya ülkelerindeki mallarını, çıkarlarını, "nüfuz bölgelerini" korumak ya da genişletmek için birbirlerine karşı antlaşmalar yaptıklarını kabul edelim. Bu antlaşmalar, "ultra-emperyalist" ya da "inter-emperyalist" antlaşmalar olacaktır. Diyelim ki, bütün emperyalist devletler [sayfa 143] bu Asya ülkelerini "barışçı" yoldan bölüşmek için aralarında birlik kurdular. Bu birlik, "uluslararası düzeyde birleşmiş bir mali-sermaye" birliği olacaktır. 20. yüzyılda böylesi birleşme örneklerine raslanmaktadır; örneğin Çin [17*] karşısında büyük devletlerin birbirleriyle ilişkileri böyle olmuştur. Kapitalist düzenin sürüp gitmesi koşuluyla (Kautsky tam da bu koşulu varsaymaktadır), bu ittifakların kısa süreli olmayacakları, olanaklı olan her biçimde ortaya çıkacak sürtüşmeleri, anlaşmazlıkları, savaşımı önleyecekleri düşünülebilir mi?
      Yanıtın yalnızca olumsuz olabileceğini görmek için sorunu açıkça ortaya koymak yetecektir. Çünkü, kapitalist düzen içinde, nüfuz bölgelerinin, çıkarların, sömürgelerin paylaşılması konusunda, paylaşmaya katılanlarin gücünden, bunların genel ekonomik, mali, askeri vb. gücünden başka bir esas düşünülemez. Oysa paylaşmaya katılanların gücü aynı şekilde değişmemektedir, çünkü kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröslerin, sanayilerin, ülkelerin, eşit şekilde gelişecekleri düşünülemez. Almanya, yarım yüzyıl kadar önce kapitalist gücü o zamanki İngiltere'nin gücüyle karşılaytırıldığı zaman, zavallı, önemsiz bir ülkeydi; Rusya'yla karşılaştırıldığı zaman Japonya da aynı durumdaydı. On ya da yirmi yıllık bir süre içinde, emperyalist güçlerin nispi kuvvetlerinin değişmeden kalacağını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle söyleyemeyiz.
      Bu nedenle İngiliz papaz takımının ya da Alman "marksisti" Kautsky'nin bayağılık akan küçük-burjuva fantezilerine göre değil de, kapitalist sistemin gerçeklerine göre hangi biçime bürünürse bürünsün, ister bir emperyalist grubun bir başkasına karşı birleşmesi, ister bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak biçiminde olsun, "inter-emperyalist" ya da "ultra-emperyalist" ittifakları, kaçınılmaz olarak, savaşlar arasındaki dönemlerin "mütarekeleri" olmaktan başka anlam taşımamaktadır. Barışçı ittifaklar, [sayfa 144] savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde, dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve barişçı olmayan savaşımın almaşık biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır. Ne var ki işçileri yatıştırmak ve burjuvazinin safına geçmiş sosyal-şovenlerle onları uzlaştırmak için, aklıevvel Kautsky'nin tek ve aynı zincirlerin iki halkasını ayırdığını görüyoruz; Çin'in "pasifikasyonu" için (Boxer ayaklanmasının [18*] bastırılışını anımsayınız) bütün büyük devletlerin bugünkü barışçı (ultra-emperyalist ya da ultra-ultra-emperyalist de diyebiliriz) birliğini, übür gün, örneğin Türkiye'nin paylaşılması için bir başka "barışçı" genel ittifaka zemin hazırlayacak olan, yarının barışçı olmayan anlaşmazlığından ayırıyor vb., vb.. Kautsky, emperyalist barış dönemleriyle emperyalist savaş dönemleri arasındaki diri bağlantıyı göstermek yerine, işçilere ölü bir soyutlama sunmakta, onların ölü liderleriyle uzlaşmalarını istemektedir.
      Amerikan yazarı Hill, Avrupa'nın Uluslararası Gelişiminde Diploması Tarihi adli kitabının önsözünde, çağdaş diploması tarihini üç döneme ayırıyor: 1° devrim çağı 2° anayasa hareketi; 3° günümüzdeki "ticari emperyalizm" çağı.[118] Bir başka yazar, 1870'ten beri, Büyük Britanya'nın "dünya politikası"nı dört döneme ayırmaktadır: l° Birinci Asya dönemi (Rusya'nın Orta Asya'da Hindistan'a doğru sarkmasına karşı savaşım dönemi); 2° Afrika dönemi (yaklaşık olarak 1885-1902): Afrika'nın paylaşılması konusunda Fransa ile savaşım dönemi (Fransa ile savaşa girmesine ramak kalan 1898 "Fachoda" olayı); 3° İkinci Asya dönemi (Japonya ile Rusya'ya karşı ittifak); 4° Özellikle Almanya ile savaşım olarak tanımlanabilecek Avrupa dönemi.[119] Bankacılık dünyasının "ünlü" kişisi Riesser, 1905'te, "maliye [sayfa 145] alanında, ileri karakolların siyasal çatışmalarının göründüğü"nü yazıyor ve İtalya'daki Fransız mali-sermayesinin iki ülkenin siyasal ittifakına nasıl zemin hazırladığını; Almanya ile İngiltere arasında İran konusunda, bütün Avrupa kapitalistleri arasında Çin'e kabul ettirilecek borçlar konusunda nasıl bir savaşım geliştiğini gösteriyordu. İşte barışçı "ultra-emperyalist" ittifakların basit emperyalist anlaşmazlıklara sıkı sıkıya bağlı ilişkileri içindeki canli gerçeği böyledir!
      Emperyalizmin en derin çelişkilerinin Kautsky tarafından hafifletilmesi, ki bu hafifletme kaçınılmaz bir biçimde emperyalizmi yüceltmeye götürür, bu, yazarın emperyalizmin siyasal özellikleri konusundaki eleştirisini etkilememiş değildir. Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren mali-sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: siyasal rejim ne olursa olsun, her planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı ölçüde yoğunlaşması. Aynı biçimde ulusal baskı ve ilhak eğilimleri de, yani ulusal bağımsızlığın bozulması da özellikle yoğunlaşmaktadir (çünkü ilhak, ulusların kendi kendini yönetme hakkının çiğnenmesinden başka bir şey değildir). Hilferding, emperyalizm ile ulusal baskının artışı arasındaki bağıntıyı, çok doğru bir biçimde belirtiyor:
      "İthal edilmiş sermaye, yeni açılmış ülkelerdeki uzlaşmaz karşıtlıkları iyice derinleştirir; ulusal bilinçleri uyanmakta olan halklarda, o çağrısız konuklara karşı büyüyen direnmeyi uyarır; bu direnme, kolayca, yabancı sermayeye karşı tehlikeli birtakım önlemlere dönüşebilir. Eski toplumsal ilişkiler temelden değişikliğe uğrar; 'tarihin kenarında kalmış uluslar'ın binlerce yıldan beri süregelen tarımsal yanlızlıkları bozulur; onlar da kapitalist girdaba sürüklenirler. Bizzat kapitalizm, yavaş yavaş, boyuneğmiş toplumlara kurtuluşun yollarını ve araçlarını hazırlar. Ve bu toplumlar, bir zamanlar, Avrupa uluslarının en yüce amacı olan bu amaca, ekonomik ve kültürel özgürlüğün bir aracı olarak, [sayfa 146] birleşmiş ulusal bir devlet kurmaya doğru yönelirler. Bu bağımsızlık hareketi, Avrupa sermayesini, en değerli ve en umut veren sömürü alanlarında tehdit etmektedir ve Avrupa sermayesi, ancak askeri güçlerini durmaksızın artırmak yoluyla egemenliğini koruyabilmektedir."[120]
      Hemen ekleyelim ki, emperyalizmin, ilhaka, artan ulusal baskılara, bunun sonucu olarak da, artan bir direnmeye yolaçması, yalnız yeni açılmış ülkelerde değil, eski ülkelerde de sözkonusudur. Kautsky, emperyalizmin siyasal gericiliği yoğunlaştırmasına karşı çıkarken, özellikle acil bir sorunu, yani emperyalizm döneminde oportünistlerle birlik kurmanın olanaksızlığı sorununu karanlıkta bırakıyor. İlhaklara karşı çıkarken, itirazlarını en kabul edilebilir ve oportünistleri en az incitici bir biçimde sunuyor. Doğrudan doğruya bir Alman dinleyiciye hitap ediyor, ama çok önemli, çok güncel bir noktayı, örneğin Alsace-Lorraine'in bir Alman ilhakı olduğunu, karanlıkta bırakmayı ihmal etmiyor. Kautsky'nin bu "zihinsel sapıklığını" değerlendirmek için bir örnek verelim. Diyelim ki, bir Japon, Filipinler'in Amerika tarafından ilhakını suçluyor. Onun, bunu, Filipinler'i kendileri ilhak edemedikleri için değil de, genellikle, ilhak denen şeyden nefret ettiği için yaptığına inanan çıkar mı acaba? Ve Japonun ilhaklara karşı "savaşımının" içtenliği ve siyasal yönden dürüstlüğünü ancak, Kore'nin Japonya tarafından ilhakına karşı direndiği ve Kore'nin Japonya'dan ayrılma özgürlüğünü savunduğu zaman, kabul etmek durumunda değil miyiz?
      Kautsky'nin emperyalizmi teorik tahlili de, emperyalizmi ekonomik ve siyasal yönden eleştirisi de baştanbaşa marksizmle hiç bağdaşmayacak bir havayla doludur: emperyalizmin temel çelişkilerini hafifletmek, yumuşatmak ve Avrupa işçi hareketi içindeki oportünizmle olan tehlikeli birliği, ne olursa olsun, muhafaza etmek. [sayfa 147]


ON
TARİHTE EMPERYALİZMİN YERİ


      EKONOMİK özüyle, emperyalizmin, tekelci kapitalizm olduğunu gördük. Yalnız bu bile emperyalizmin tarih içindeki yerini belirlemeye yeter; çünkü serbest rekabet toprağında —ve tamamıyla serbest rekabetten— doğan tekel, kapitalist rejimin daha yüksek bir topiumsal ve ekonomik düzene geçişini ifade etmektedir. Başlıca dört tekel tipine ya da incelediğimiz dönemin ayırıcı özelliği olan tekelci kapitalizmin başlıca dört belirtisine özellikle değinmemiz gerekir.
      İlkin, tekel, daha yüksek bir gelişim aşamasına ulaşmış üretimin yoğunlaşmasından doğmuştur. Bunlar, tekelci kapitalist gruplar, karteller, sendikalar ve tröstlerdir. Bunların cağdaş ekonomik yaşamda oynadıkları önemli rolü [sayfa 148] gördük. Tekeller, 20. yüzyılın başlarında, gelişmiş ülkelerde, tam bir egemenlik kurdular. Kartelleşme yolunda ilk adımların, yüksek gümrük himayesinden yararlanan ülkelerde (Almanya, Amerika) atılmış olmasına karşın, serbest ticaret sistemi içinde olan İngiltere'de de, biraz geç olmakla birlikte, aynı temel olay, yani tekellerin üretimin yoğunlaşmasından doğuşu, görülmüştür.
      İkinci olarak, tekeller, özellikle kapitalist toplumun en fazla kartelleşmiş ana-sanayi kollarında —kömür ve demir sanayiinde—, başlıca hammadde kaynaklarına elkonmasını gerektirmiştir. Başlıca hammadde kaynaklarının böyle tekel altına alınması ise büyük sermayenin gücünü geniş ölçüde artırmış ve kartelleşmiş sanayi ile kartelleşmemiş sanayi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı keskinleştirmiştir.
      Üçüncü olarak, tekeller, bankalardan çıkmıştır. Eskiden mütevazi birer aracı olan bankalar, bugün mali-sermaye tekelini ellerinde tutmaktadırlar. En gelişmiş kapitalist ülkelerdeki üç-beş büyük banka, sınai sermayenin ve banka sermayesinin "kişisel birliği"ni gerçekleştirmiş ve bütün ülkelerdeki sermaye ve gelirin en büyük bölümünü oluşturan milyarların denetimini kendi ellerinde toplamış bulunuyorlar. Günümüz burjuva toplumunda, istisnasız, bütün ekonomik ve siyasal kurumların üzerine sımsıkı bir bağımlılık ağı germiş bir mali-oligarşi: tekelin en çarpıcı özelliği budur.
      Dördüncü olarak, tekeller, sömürgecilik siyasetinden doğmuştur. Mali-sermaye, sömürge siyasetinin bir sürü "eski" dürtüsüne, hammadde kaynakları sermaye ihracı için, "nüfuz bölgeleri" için, yani kârlı işlemler, ayrıcalıklar, tekel kârları vb. bölgeleri için, ensonu, genellikle, ekonomik önem taşıyan topraklar için savaşımı da eklemiştir. Avrupalı güçlerin sömürgeleri, 1876'da olduğu gibi, Afrika kıtasının onda-birini geçmediği sıralarda, sömürge siyaseti de tekelciliğin dışında ve bir çeşit "ilk işgal" hakkının çevresinde gelişebiliyordu. Ama Afrika'nın onda-dokuzu ele [sayfa 149] geçirildiği (1900'de) ve dünyanın paylaşılması gerçekleştiği zaman, kaçınılmaz olarak bir sömürge tekeli çağı açılmış, bunun sonucu olarak da dünyanın bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi yolunda son derece şiddetli bir savaşım başlamıştı.
      Tekelci-kapitalizmin, kapitalizmdeki bütün çelişkileri ne denli ağırlaştırdığı herkesçe bilinmektedir. Bu konuda yüksek fiyatları ve kartellerin zorbalığını anımsamak yeter. Çelişkilerdeki bu ağırlaşma, dünya mali-sermayesinin kesin zaferiyle açılmış olan geçici tarihsel dönemin en büyük itici gücü olmuştur.
      Tekeller, oligarşi, özgürlük eğilimi yerine egemenlik eğilimi, sayıları gitgide artan küçük ya da zayıf ulusların zengin ya da güçlü birkaç ulus tarafından sömürülmesi bütün bunlar, emperyalizme, onu asalak ve çürümüş bir kapitalizm haline getiren ayırdedici özellikler kazandırmıştır. Burjuvazinin, gitgide artan bir ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlar ve "kupon kırpmak"la yaşadığı, "rantiye-devlet"in, tefeci-devletin yaratılması, gitgide daha belirgin biçimde emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini önleyeceğini sanmak yanlış olur. Önlemez. Emperyalist dönemde, bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı katmanları, bazı ülkeler, bu eğilimlerden birini ya da ötekini, küçük ya da büyük ölçüde gösterirler. Genel olarak, kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genellikle gitgide daha eşitsiz hale gelmekle kalmayıp gelişme eşitsizliği, sermaye bakımından en zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini özellikle göstermektedir.
      Büyük Alman bankaları üzerine yapılmış bir incelemenin yazarı Riesser, Almanya'daki ekonomik gelişmenin hızı konusunda şöyle yazıyor: "Eski dönemin (1848-1870) pek de yavaş olmayan gelişmesi, bütün Alman ekonomisinin ve [sayfa 150] özellikle bu dönemdeki (1870-1905) Alman bankacılığının gelişme hızı karşısında, başdöndürücü hızlarıyla yalnızca sokaktaki kaygısız yayalar için değil, otomobil kullananlar için de bir tehlike olan modern araçlar karşısındaki eski zaman atlı arabalarının hızı gibi kalmaktadır." Buna karşılık, böylesine olağanüstü bir hızla büyümüş olan bu mali-sermaye, tamı tamına sözkonusu büyüme nedeniyle, daha zengin uluslardan —ve yalnızca barışçı yöntemlerle de değil— ele geçirilmesi gereken sömürgelerin daha "sakin" bir biçimde elde edilmesine yönelmeye isteksiz değildir. Birleşik-Devletler'e gelince, son on yıllık dönemde, bu ülkedeki gelişme, Almanya'dakinden de hızlı olmuştur. Tam da bu nedenle, çağdaş Amerikan kapitalizminin asalak niteliği iyice göze çarpar şekilde belirmiştir. Öte yandan, örneğin, Birleşik-Devletler'in cumhuriyetçi burjuvazisinin, monarşist Japon ya da Alman burjuvazileriyle karşılaştırılması gösteriyor ki, emperyalist dönemde, en büyük siyasal farklar, iyice azalmaktadır; bu da, genellikle önemsiz olduğu için değil, bütün bu durumlarda çok açık bir biçimde belirmiş asalak nitelikte bir burjuvazinin varlığından ötürü böyle olmaktadır.
      Kapitalistlerin, birçok sanayi dallarının birinden, birçok ülkelerin birinden vb. elde ettikleri yüksek tekel kârları, onların bazı işçi kesimlerini ve bir süre için oldukça önemli bir işçi azınlığını elde etmelerini ve onları bütün ötekilere karşı, belli bir sanayiin ya da belli bir ulusun burjuvazisinin tarafına kazanmalarını iktisaden olanaklı kılar. Dünyayı paylaşmak için savaşım veren emperyalist devletler arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkların yoğunlaşması da bu eğilimi kuvvetlendirmektedir. Ve böylece emperyalist gelişimin belirli özellikleri başka ülkelere göre, İngiltere'de çok daha önce görülebildiği için, ilkin ve en açık biçimde orada kendini gösteren emperyalizm ve oportünizm arasındaki bağ yaratılmıştır. Örneğin, L. Martov gibi bazı yazarlar, [sayfa 151] işçi sınıfı hareketi içinde emperyalizm ve oportünizm arasındaki bağlantıyı —günümüzün özellikle göze çarpan bir gerçeğidir bu—, şöyle bir "ısmarlama iyimserlik"le, (Kautsky ve Huysmans zihniyetiyle hareket ederek), bir kıyıya itmek istiyorlar: oportünizmin artmasına yolaçan şey ilerleyen kapitalizm olsaydı ya da oportünizme eğilimli olanlar en iyi ücret alan işçiler olsalardı, o zaman, kapitalizme karşıt olanların davaları umutsuz birer dava olurdu. Böyle bir "iyimserlik" tuzağına düşmemek gerek: oportünist açıdan bir iyimserliktir bu, oportünizmi gizlemeye yarayan bir iyimserlik. Gerçekte oportünizmin gelişmesindeki olağanüstü hız ve özellikle iğrenç nitelik, hiç de onun zaferinin sürekli olacağının güvencesi değildir; sağlıklı bir bedende bir çıbanın hızla büyüyüp baş vermesi, nasıl yalnızca o çıbanın daha çabuk patlaması ve organizmanın iyileşmesi sonucunu doğurursa, bu da, tıpkı öyle. Bu bakımdan, emperyalizme ve oportünizme karşı savaşım, sıkı sıkıya birbirine bağlı olarak yürütülmedikçe, birincisinin de boş ve yalan bir sözden ibaret olacağını bir türlü anlamak istemeyenler, en tehlikeli kimselerdir.
      Emperyalizmin ekonomik niteliği üzerine yukarda bütün söylenenlerden şu sonuç çıkıyor: emperyalizmi, bir geçiş kapitalizmi, daha doğrusu cançekişen bir kapitalizm olarak tanımlamak gerekir. Bu yönden alınırsa, burjuva iktisatçılarının modern kapitalizmi betimlerken sık sık "içiçe geçme", "bir başına kalma yokluğu" vb. gibi deyimler ve sözler kullandıklarını belirtmek çok öğretici olacaktır; bankalar, "görevleri ve gelişmeleri gereği, ekonomik yönden, yalnızca özel nitelik taşıyan işletmeler değildir, giderek yalnız özel nitelik taşıyan ekonomik düzeni alanının dışına çıkmaktadırlar". Bu sözleri söylemiş olan aynı Riesser, en büyük bir ciddiyetle marksistlerin "toplumsallaştırma"yla ilgili "kehanetlerinin" "gerçekleşmediğini" rahatça ilan edebiliyor.
      Şu "içiçe" sözcüğü ne demek acaba? Gözlerimizin [sayfa 152] önündle oluşup giden sorunun en belirgin çizgilerini anlatıyor yalnızca. Gözlemcinin ağaçlardan sözettiğini, ama onları göremediğini gösteriyor. Dışta olanı, rasgele ve karmakarişık olanı, bayağı bir biçimde kopya ediyor. Gözlemcinin hammadde karşısında ezildiğini, hammaddenin anlam ve değerini kavrama yeteneğini taşımadığını açıklıyor. Hisse senetleri sahipliği, özel mülk sahipleri arasındaki ilişkiler, "rasgele içiçe geçmiş"tir. Ama bu "içiçe"liğin altındaki temel, üretimin toplumsal ilişkilerinde ortaya çıkan değişikliklerdir. Büyük bir işletme, dev boyutlara ulaştığı ve türlü verilerin tam hesabını yaparak plana göre on milyonlarca insan için gerekli bütün hammaddenin üçte-ikisini ya da dörtte-üçünü sağlamayı örgütlediği zaman; hammaddeler sistemli ve örgütlü bir biçimde bazan birbirinden yüzlerc, binlerce verst uzaklıktaki en uygun üretim yerlerine ulaştırıldığı zaman; türlü mamul madde dizilerinin yapımına kadar hammadderin birbirini izleyen işlenme evreleri bir el tarafından yönetildiği zaman; bu ürünler, tek bir plan içinde, on milyonlarca, yüz milyonlarca tüketiciye dağıtıldığı zaman (Amerikan petrol tröstünün Amerika'da ve Almanya'da petrol satışı) —bütün bunlar olduğu zaman, artık bellidir ki, yalnızca basitçe "içiçe" geçmiş bir üretimin değil, aynı zamanda üretimin toplumsallaşmasının karşısındayız; özel ekonomik ilişkiler ve özel mülkiyet ilişkileri, artık içeriğine uymayan bir kabuktan çıkarılması yapay olarak geciktirilirse kesenkes çürüyecek olan, belki bu çürüme durumunu oldukça uzun bir süre sürdürecek (en kötü olasılıkla, oportünist çıbanın iyileşmesi, uzun bir zaman alsa da), ama sonuçta kesenkes atılacak olan bir kabuktan ibarettir.
      Alman emperyalizminin coşkun hayranı, Schulze-Gaevernitz şöyle haykırıyor:
      "Alman bankalarının yönetimi, kesin olarak, sayıları bir düzineyi geçmeyen kimselerin eline öylesine bırakılmıştır ki, bugün, bunların çalışmaları, kamu yararı yönünden [sayfa 153] kabinedeki bakanların çoğundan daha önemlidir." (Bankacıların, bakanların, sanayicilerin, rantiye kişilerin "içiçe" kenetlenmesi burda sessizce geçiştiriliyor.) ... "Sözkonusu gelişme eğilimlerinin sonuçlandığını düşünelim: ulusun para-sermayesi bankalarda toplanmış olacak; bankalar kendi aralarında bir kartel halinde toplanacak, ulusun yatırım sermayesi menkul kıymetler halinde akmaya başlayacak. Ve o zaman Saint-Simon'un deha dolu sözleri gerçekleşecek: 'Ekonomik ilişkilerin tek bir düzene uymaksızın geliştiği gerçeğine dayanan bugünkü üretim anarşisi, yerini, bir üretim örgütlenmesine bırakmak zorundadır. Üretimin evrimi artık birbirinden bağımsız ve insanın ekonomik gereksinmelerini bilmeyen girişimcilerin eseri olmaktan çıkacak, toplumsal bir kurum tarafından yönetilmeye başlanacaktır. Geniş toplumsal ekonomi alanını daha yüksek bir açıdan görmeye yetenekli olan merkezi yönetim yetkilileri, onu, bütün toplumun yararına olacak biçimde ayarlayacak, üretim araçlarını uzman ellere teslim edecek, özellikle üretim ile tüketini arasında sürekli bir uyum bulunmasını gözetecektir. Görevleri arasında ekonomik çalışmanın örgütlenmesi de bulunan kurumlar, şimdiden vardır: bankalar.' Gerci Saint-Simon'un bu sözlerinin gerçekleşme durumundan henüz uzaktayız, ama gidiş bu yöndedir; bu, marksizmdir, Marx'ın belirttiğinden ayrı, ama yalnız biçim bakımından."
[121]
      Doğrusu, Marx'ı ne güzel bir "çürütme" bu; öyle bir çürütme ki, Marx'ın o eksiksiz bilimsel tahlilinden, Saint-Simon'un kuşkusuz dahice olan, ama gene de bir kehanetten başka bir şey olmayan kehanetine doğru, bir adım geri gitmekte. [sayfa 154]


      V. İ. LENİN




Gelecek Bölüm
EKLER: ENTERNASYONAL BİLDİRİSİ

Dipnotlar


[80] A. Supan, Die Territoriale Entwicklung der europäischen Kolonien, 1906, s. 254.
[81] Henry C. Morris, The History of Colonisation, New York 1900, c. II, s. 88: c. I, s. 419; c. II, s. 304.
[82] Die Neue Zeit, XVI, 1, 1898, s. 302.
[83] Die Neue Zeit, XVI, 1, 1898, s. 304.
[84] C. P. Lucas, Greater Rome and Greater Britain, Oxford 1912, ya da Earl of Cromer, Ancient and modern imperialism, Londra 1910.
[85] Schilder, adı geçen yapıt, s. 38 ve 42.
[*] Bkz: s. 96. -Ed.
[86] Wahl, La France aux colonies, Henri Russier'den naklen; Le partage de l'Oceaine, Paris 1905, s. 165.
[87] Schulze-Gaevernitz, Britischer Imperialismus und Englischer Freihandel zu Beginn des 20-ten Jahrhunderts, Leipzig 1906, s. 318. Sartorius von Waltershausen de, aynı görüşü, Das volkwirtschaftliche System der Kapitalanlage im Auslande, Berlin 1907, s. 46'da belirtiyor.
[88] Schilder, adı geçen yapıt, c. I, s. 160-161.
[89] J. E. Driault, Problémes politiques et sociaux, Paris 1907, s. 299.
[90] Die Neue Zeit, 1914 (32. yıl), s. 921, 11 Ekim 1914. Yine bkz: 1955. 2, s. 107 ve devamı.
[91] Hobson, Imperialism, London 1902, s. 324.
[92] Die Neue Zeit, 1914, 11 (32. yıl). s. 921, 11 Eylül 1914. Ayrıca bkz: 1941. 11, s. 107 ve devamı.
[93] Die Neue Zeit, 1915, 1, s. 144, 30 Nisan 1915.
[94] R. Calwer, Einführung in dei Weltwirtschaft, Berlin 1906.
[95] Statistisches Jahrbuch für das deutsche Reich, 1915; Archiv für Eisenbahnwesen, 1892. 1890 yılı için, sömürgelere demiryolu dağılımı konusunda yaklaşık rakamlar verilmekle yetinilmiştir.
[96] Edgar Crammond'a bkz: "The Economic Relations of the British and German Empires", The Journal of the Royal Statistical Society, 1914, s. 477 vd.
[97] Hobson, adı geçen yapıt, s. 59 ve 60.
[98] Schulze-Gaevernitz, Britischer Imperialismus, s. 320 ve devamı.
[99] Sartorius von Waltershausen, Das volkswirtschaftliche Sysem, vb., Berlin 1907, c. IV.
[100] Schilder, adı geçen yapıt, s. 393.
[101] Schulze-Gaevernitz, Britischer Imperialismus, s. 122.
[102] Die Bank, 1911, 1, s. 10-11.
[103] Hobson, adı geçen yapıt, s. 103, 205, 144, 335, 386.
[104] Gerhard Hildebrand, Die Erschütterung der Industrieherrschaft und des Industriesozialismus, 1910, s. 229 ve devamı.
[105] Schulze-Gaevernitz, Britischer Imperialismus, s. 246, 301, 317, 323, 324, 364.
[106] Statistik der Deutschen Reichs, s. 211.
[107] Henger, Die Kapitalsanlage der Franzosen, Stuttgart 1913.
[108] Hourwich, Immigration and Labour, New York 1913.
[109] Briefwechsel von Marx und Engels, Bd. II, s. 290; IV, 433; K. Kautsky, Sozialismus und Kolonialpolitik, Berlin 1907, s. 79; Kautsky'nin henüz marksist olduğu, o çok uzakta kalmış günlerde yazdığı broşür.
[110] Rus sosyal-şovenizmi açık biçim altında Potressovlar, Çenkeliler, Maslovlar vb, tarafından temsil edilmektedir, ve kapalı biçimi de (Çheydze, Skobelev, Akselrod, Martov vb.) oportünizmin Rusya'ya özgü bir çeşidinden, yani tasfiyecilikten ortaya çıkmıştır.
[111] Weltwirtschaftliches Archiv, II, s. 193.
[112] J. Patouillet, L'impérialisme américain, Dijon 1904, s. 272.
[113] Bulletin de l'Institut international de statistique, c. XIX, kitap II, s. 225.
[114] Kautsky, Nationalstaat, imperialistischer Staat und Staatenbund, Nüremberg 1915, s. 72, 70.
[*] Spectator, menşevik S. Nahimson'un takma adı. -Ed.
[115] Hilferding, Das Finanzkapital, s. 504.
[*] Karl Marx, Kapital, Üçüncü Cilt, Sol Yayınları, Ankara 1978, s. 129-130, dipnot. -Ed.
[116] Die Bank, 1909, 2. s. 819 ve devamı.
[117] Die Neue Zeit, 30 Nisan 1915, s. 144.
[118] David Jayne Hill, A History of the Diplomacy in the international development of Europe, c. I, s. X.
[119] Schilder, adı geçen yapıt, s. 178.
[120] Hilferding, Das Finanzkapital, s. 433 ve 434.
[121] Grundriss der Sozialökonomik, s. 146.