Viladimir İliç Lenin
Ne Yapmalı?
Hareketimizin Canalıcı Sorunları


1901 yazıyla Şubat 1902 arasında yazıldı
İlk kez, Mart 1902'de Dietz tarafından Stuttgart'ta yayınlandı

[Türkçe çevirisi Muzaffer Ardos tarafından yapılmıştır. Sol Yayınları, Mart 1977, Birinci Baskı]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Ne Yapmalı? (716 KB)







İ Ç İ N D E K İ L E R


ÖNSÖZ

9

BİR — DOGMACILIK VE "ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ"

13

A . "Eleştiri Özgürlüğü" Ne Demektir?
B . "Eleştiri Özgürlüğü"nün Yeni Savunucuları
C . Rusya'da Eleştiri
D . Teorik Mücadelenin Önemi Konusunda Engels

13
18
24
32

İKİ — YIĞINLARIN KENDİLİĞİNDENLİĞİ
        VE SOSYAL-DEMOKRATLARIN BİLİNÇLİLİĞİ


40

A . Kendiliğinden-Gelme Kabarmanın Başlangıcı
B . Kendiliğindenlik Önünde Eğilme. Raboçaya Mysıl
C . Öz Kurtuluş Grubu ve Raboçeye Dyelo

41
46
57

ÜÇ — TRADE-UNIONCU SİYASET VE SOSYAL-DEMOKRAT SİYASET

70

A . Siyasal Ajitasyon ve Bunun Ekonomistler Tarafından Sınırlandırılması
B . Martinov, Plehanov'u Nasıl Derinleştirdi?
C . Siyasal Teşhirler ve "Devrimci Eylem Eğitimi"
D . Ekonomizm ile Terörizm Arasındaki Ortak Yan Nedir?
E . Demokrasi Uğruna Mücadelenin Öncüsü Olarak İşçi Sınıfı
F . Bir Kez Daha "İftiracılar", Bir Kez Daha "Aldatmacılar"

71
84
88
95
99
119

DÖRT — EKONOMİSTLERİN İLKELLİĞİ VE DEVRİMCİLER ÖRGÜTÜ

124
A . İlkellik Nedir?
B . İlkellik ve Ekonomizm
C . İşçiler Örgütü ve Devrimciler Örgütü
D . Örgütsel Çalışmanın Kapsamı
E . "Komplocu" Örgüt ve "Demokratçılık"
F . Yerel Çalışma ve Rusya'yı Kapsayan Çalışma
125
130
138
157
164
175

BEŞ — BÜTÜN RUSYA İÇİN BİR SİYASAL GAZETE "PLANI"

187
A . "Nereden Başlamalı" Makalesinden Kim Alındı
B . Bir Gazete Kolektif Bir Örgütleyici Olabilir mi?
C . Bize Gerekli Olan Nasıl Bir Örgüttür?
188
195
209

SONUÇ

218
EK — İskra'yı Raboçeye Dyelo ile Birleştirme Girişimi
222

Ne Yapmalı?'ya İlişkin Bir Düzeltme

231

Açıklayıcı Notlar

233

Adlar Dizini

260



Ne Yapmalı?
Hareketimizin Canalıcı Sorunları[1]



      "... Parti mücadeleleri, bir partiye güç
ve canlılık kazandırır; bir partinin zayıflığının
en iyi kanıtı, dağınıklık ve açık-seçik sınırların
bulanıklaşmasıdır; bir parti kendisini
arındırarak güçlenir. ..."
(Lassalle'in Marx'a 24 Haziran 1852 tarihli mektubundan)


ÖNSÖZ


      Yazarın ilk planına göre, bu kitapçık, "Nereden Başlamalı"[
2] (İskra,[3] n° 4, Mayıs 1901) [1*] başlıklı makalede belirtilen düşünceleri ayrıntılı bir biçimde geliştirecekti. Bu yazıda verdiğimiz sözü (ki bu söz, birçok sorulara ve özel mektuplara verdiğimiz yanıtlarda yinelenmiştir) yerine getirmekte geciktiğimiz için, okurdan özür dilememiz gerekir. Bu gecikmenin nedenlerinden biri, geçen yılın haziranında (1901), bütün yurtdışı sosyal-demokrat örgütlerin birleştirilmesi girişimidir. Bu yoldaki çabaların sonucunu beklemek doğaldı; çünkü, bu çaba [sayfa 9] başarılı olsaydı, belki de İskra'nın örgüt anlayışını biraz farklı bir yaklaşımla açıklamak gerekecekti; herhalde böyle bir başarı, Rus sosyal-demokrat hareket içindeki iki eğilimin varlığına çok çabuk bir son vermeyi vaadediyordu. Okurun da bildiği gibi, bu girişim başarısızlığa uğradı,[4] ve ilerde göstereceğimiz gibi de, Raboçeye Dyleo'nun[5] n° 10'da ekonomizme doğru yönelmesinden sonra, başarısızlığa uğramaya mahkümdu. Dağınık ve belirsiz, ama bu yüzden de daha inatçı ve kendisini çeşitli biçimlerde yeniden dayatmaya daha da yetenekli bu eğilime karşı kesin bir mücadele başlatmanın mutlak bir zorunluluk olduğu görüldü. Buna uygun olarak kitapçığın ilk planı değiştirildi ve oldukça genişletildi.
      Kitapçığın temel konusu "Nereden Başlamalı" makalesinde ortaya atılan üç sorun olacaktı - siyasal ajitasyonumuzun niteliği ve temel içeriği; örgütsel görevlerimiz; ve bütün Rusya'yı kucaklayacak militan bir örgütü aynı anda ve çeşitli yönlerden kurma planı. Bu sorunlar, Raboçaya Gazeta'yi[6] yeniden canlandırma yolundaki başarısız girişimlerden biri sırasında, bunları aynı gazetede ortaya atmaya çalışmış olan yazarın kafasını uzun zamandır kurcalıyordu (bkz: Beşinci Bölüm). Ama bu kitapçığı yalnızca bu üç sorunun tahliliyle sınırlandırma, görüşlerimizi hiç ya da hemen hemen hiç bir polemiğe girişmeksizin, olabildiğince olumlu biçimde sunma yolundaki ilk plan, iki nedenden ötürü gerçekleşememiştir: bir yandan ekonomizm bizim sandığımızdan çok daha dirençli çıkmıştır [burada ekonomizm terimini, bu kitapçığın, deyim yerindeyse, bir taslağı olan ve İskra, n° 12'de yayınlanan (Aralık 1901) "Ekonomizmin Savunucularlıyla Bir Konuşma" [2*] adlı makalede açıklandığı biçimde, geniş anlamıyla kullanmaktayız]. Sözü edilen üç [sayfa 10] sorunun çözümü konusundaki ayrılıkların, ayrıntılar konusundaki ayrılıklardan çok, Rus sosyal-demokrat hareket içindeki iki eğilim arasındaki temel anti-tez ile açıklanabilirliği, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde açığa çıktı. Öte yandan, İskra'daki görüşlerimizin pratiğe uygulanışının ekonomistlerde yarattığı şaşkınlık, çok kez, iki ayrı dil konuştuğumuzu ve bu yüzden, işe ta başından başlamadıkça bir anlaşmaya varamayacağımızı, ve bütün ekonomistlerle bütün temel görüş ayrılıklarımızı sistematik bir biçimde "açıklığa kavuşturmak" için, sayısız ve somut örneklerin de göstermiş, olduğu gibi, olabildiğince basit bir üslupla bir girişimde bulunmanın gerekli olduğunu açıkça göstermiştir. Ve ben, bu kitapçığın hacmini büyük ölçüde genişleteceğini ve yayınlanmasını geciktireceğini çok iyi bildiğim halde, böyle bir "açıklığa kavuşturma" girişiminde bulunmaya karar verdim; "Nereden Başlamalı" başlıklı makalede verdiğim sözü yerine getirmenin bir başka yolunu bulamadım. Dolayısıyla, gecikme yüzünden dilediğim özürlere, bu kitapçığın içerdiği ciddi yayınsal yetersizlikler için olanları da eklemeliyim. Çeşitli öteki görevlerin sık sık kesintiye uğrattığı büyük bir ivedilik içerisinde çalışmak zorunda kaldım.
      Yukarda sözü edilen üç sorunun incelenmesi, gene de bu kitapçığın ana konusu olarak kalmaktadır; ama daha genel nitelikte başka iki sorunla söze başlamayı gerekli buldum — "eleştiri özgürlüğü" gibi bunca "masum" ve "doğal" bir slogan niye bizim için gerçek bir savaş çığlığı olsun ve kendiliğinden yığın hareketi karşısında sosyal-demokratların rolü gibi temel bir sorunda niye görüş birliğine varamayalım? Bundan başka, siyasal ajitasyonun niteliki ve içeriği konusundaki görüşlerimizin açıklanmasi, trade-unioncu politika ile sosyal-demokrat politika arasındaki farkın açıklanması, ve örgütsel görevler konusundaki görüşlerimizin açıklanması da, ekonomistileri [sayfa 11] doyuran amatörce yöntemler ile bizim vazgeçilmezliğini savunduğumuz devrimcilerin örgütlendirilmesi arasındaki farkın açıklanması halini aldı. Ve ayrıca, bütün Rusya'yı kucaklayan bir siyasal gazete "plan"ı üzerinde daha da ısrarla durmaktayım. Çünkü buna yapılan itirazlar tutarsızdır ve çünkü "Nereden Başlamalı" başlıklı makalede ortaya attığım soruna, gereksindiğimiz örgütü her yönden ve aynı zamanda yaratma işine nasıl girişeceğimiz sorununa henüz gerçek bir yanıt verilmiş değildir. Ve nihayet, sonuç kısmında, ekonomistlerle kesin bir kopuşu, her şeye karşın kaçınılmaz olan bir kopuşu önlemek için, elimizden gelen her şeyi yaptığımızı; Raboçeye Dyelo'nun özel bir anlam, ya da dilerseniz "tarihsel" bir anlam kazandığını, çünkü tutarlı ekonomizmi değil, Rus - sosyal-demokrasisi tarihinin bütün bir döneminin ayırıcı özelliği olan fikir karışıklığını ve sallantıları tam olarak ve çarpıcı bir biçimde ifade ettiğini; ve bu yüzden de, ilk bakışta, Raboçeye Dyelo ile aşırı ölçüde ayrıntılı gibi görünen polemiğin de anlam kazandığını, çünkü bu döneme kesin bir son vermedikçe hiç bir ilerleme gösteremeyeceğimizi ortaya koymaya çalıştım. [sayfa 12]
     

      Şubat 1902                                                          N. LENİN



BİR
DOGMACILIK VE "ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ"



A. "ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ" NE DEMEKTİR?


      "Eleştiri özgürlüğü", hiç kuşkusuz, günümüzün en moda sloganı ve tüm ülkelerde sosyalistler ve demokratlar arasındaki tartışmalarda en sık kullanılan slogandır. İlk bakışta, tartışmaya giren taraflardan birinin eleştiri özgürlüğüne çiddiyetle başvurmasından daha garip gözüken bir şey olamaz. Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun, bilim ve bilimsel araştırma özgürlüğünü güvence altına alan anayasa hukukuna karşı, ileri partiler içerisinde sesler mi keseltilmiştir? Her fırsatta yinelenen bu moda sloganı duyan ama tartışanlar arasındaki anlaşmazlığın özüne henüz girememiş olan dişardan bir gözlemcinin yorumu, "burada yanlış bir şeyler olsa gerek" olacaktır; "besbelli [sayfa 13] ki, bu slogan, tıpkı lakaplar gibi kullanıla kullanıla meşru hale gelen ve neredeyse genel terimler halini alan, alışılagelen sözlerden biridir".
      Aslında da, bugünkü uluslararası sosyal-demokrasi [
3*] içerisinde bu iki eğilimin oluşmuş olduğu, kimse için bir sır değildir. Bu iki eğilim arasındaki çatışma kimi zaman alev alev parlamakta, kimi zaman da "ateşkes kararlarının" heybetli külleri altında sönmeye yüz tutmakta ve içten içe yanmaktadır. "Artık eskimiş doğmacı" marksizme karşı "eleştirel" bir tutum benimseyen bu "yeni" eğilimin özü, Bernstein tarafından yeterli açıklıkta sunulmuş ve Millerand tarafından sergilenmiş bulunmaktadır.
      Sosyal-demokrasi bir toplumsal devrim partisi olmaktan çıkıp, toplumsal reformların demokratik bir partisi haline gelmelidir. Bernstein bu siyasal istemi, koskoca bir iyi uyum sağlanmış "yeni" kanıtlar ve nedenlemeler dizisiyle kuşatmıştır. Yadsınan, sosyalizmi bilimsel bir temel üzerine oturtma ve tarihin materyalist kavrayışı açısından onun gerekliliği ve kaçınılmazlığını sergileme olanağı idi. Yadsınan, artan yoksulluk, proleterleşme süreci, ve kapitalist çelişkilerin yeğinleşmesiydi; "nihai amaç" kavramı bile geçersiz ilan edildi, ve proletarya diklatörlüğü [sayfa 14]düşüncesi ise tümden reddedildi. Yadsınan, liberalizm ve sosyalizm arasındaki ilke yönünden karşıtlıklardı. Çoğunluğun iradesine uygun olarak yönetilen tam demokratik bir topluma bunun uygulanamayacağı, vb. tezine dayanılarak yadsınan şey, sınıf mücadelesi teorisi idi.
      Böylelikle, devrimci sosyal-demokrasiden burjuva toplumsal-reformculuğuna kesin bir dönüş istemine, marksizmin tüm temel düşüncelerinin, burjuvaca eleştirisine daha az kesin olmayan bir dönüş eşlik ediyordu. Marksizmin bu eleştirisinin uzun zamandan beri siyasal kürsülerden, üniversite koltuklarından, sayısız broşürlerde ve bilgiççe yazılmiş bir dizi incelemelerde yönlendirilmekte olduğu olgusu karşısında, eğitim görmüş sınıfların genç kuşaklarının tümünün on yıllar boyunca sistemli bir biçimde bu doğrultuda yetiştirilmesi olgusu karşısında, bu "yeni eleştirel" eğilimin sosyal-demokrasi içerisinde, tıpkı Minerva'nin Jupiter'in kafasından fırlaması gibi, eksiksiz olarak firlayıp çıkmasında şaşırtıcı bir şey yok. Bu yeni eğilimin içeriğinin büyümesine ve biçimlenmesine gerek yoktu, burjuva yazınından sosyalist yazına olduğu gibi aktarılmıştı.
      Devam edelim, eğer Bernstein'in teorik eleştirisi ve siyasal özlemleri kimileri için hâlâ bulanık kalıyorduysa, Fransızlar, bu "yeni yöntemi" çarpıcı bir biçimde sergileme zahmetine katlandılar. Bu kez de Fransa, "tarihsel sınıf mücadelelerinin, her seferinde, herhangi başka bir yerde olduğundan daha fazla, kesin karara kadar südürüldüğü ... ülke" (Engels, Marx'in Der 18 Brumaire'ine Giriş) [4*] olma yolundaki eski ününü kanıtladı. Fransız sosyalistleri teori yapmaya değil, eyleme başladılar. Fransa'daki demokratik olarak oldukça yüksek bir düzeye ulaşmış [sayfa 15]siyasal koşullar, bütün sonuçlarıyla birlikte "bernşayncılığı pratiğe" hemen koymaya olanak sağlamıştı. Millerand, pratik bernştayncılığın kusursuz bir örneğini verdi; Bernstein ve Vollmar'ın onu böylesine büyük bir gayretkeşlikle savunmaları ve övmeleri nedensiz değildir. Gerçekten de, eğer sosyal-demokrasi, özünde salt bir reform partisi ise ve bunu apaçık kabul etmek yürekliliğini göstermek zorunda ise, o zaman, bir sosyalist, yalnızca burjuva hükümetine katılma hakkına sahip olmakla kalmaz, bu yolda her zaman çaba göstermek zorundadır da. Eğer demokrasi, özünde, sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılması anlamına geliyorsa, öyleyse niçin bir sosyalist bakan, tüm burjuva dünyasını sınıf işbirliği üzerine söylevlerle büyülemesin? İşçilerin jandarmalar tarafından kurşunlanması, sınıfların demokratik işbirliğinin gerçek niteliğini yüzlerce ve binlerce kez gözler önüne serdikten sonra bile, niçin bu bakan hükümette kalmasın ki? Bugün Fransız sosyalistlerinin knouteur, pendeur et déportateur [5*] adında. başka bir ad vermedikleri çarın selamlanmasına niçin katılmasın ki? Ve bütün dünyanın gözleri önünde sosyalizmin böylesine aşağılanması ve kendi kendini alçaltmasının karşılığındaki ödül, çalışan yığınların —zaferimizi güvenceye alabilecek bu biricik temelin— sosyalist bilincinin çürümesi karşılığındaki ödül, bütün bunların ödülü, zavallı reformlar, aslında burjuva hükümetlerden daha da fazlası elde edilmiş bulunan bu zavallı reformlar için şatafatlı projelerdir!
      Gözlerini bilerek kapatmayan bir kimse, sosyalizm içindeki bu yeni "eleştirel" eğilimin, oportünizmin yeni bir türünden ne daha fazla ne de daha az bir şey olmadığını görmemezlik edemez. Ve eğer insanları kuşandıkları parlak üniformaları ya da kendilerine verdikleri gösterişli [sayfa 16] unvanlarıyla değil de, eylemleriyle ve gerçekte savundukları şeylerle değerlendirirsek, "eleştiri özgürlüğünün", sosyal-demokrasi içinde oportünist bir eğilim özgürlüğü, sosyal-demokrasiyi demokratik bir reform partisine dönüştürme özğürlüğü, sosyalizme burjuva düşüncelerini ve burjuva unsurlarını sokma özgürlüğü anlamına geldiği apaçık ortaya çıkacaktır.
      "Özgürlük" büyük bir sözcüktür, ama sanayi özgürlüğü bayrağı altında en yağmacı savaşlar verilmiştir, emek özgürlüğü bayrağı altında çalışan halk soyulup soğana çevrilmiştir. "Eleştiri özgürlüğü" teriminin modern kullanımı, doğuştan taşıdığı aynı sahteliği içermektedir. Bilimde ilerlemeler kaydettiklerine kendilerini gerçekten inandırmış olanlar, eski görüşlerle yanyana yürümek için yeni görüşlerin özgürlüğünü istemezler, eskilerin yerine yeni görüşlerin konulmasını isterler. Bugün işitilmekte olan "yaşasın eleştiri özğürlüğü", boş fıçı masalını pek fazla anımsatıyor.
      Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilemmek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar: gelin bataklığa gidelim! Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da, karşılıkları şu oluyor: ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz? Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte [sayfa 17] özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük söcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte "özgürüz", yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz.!


B. "ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ"NÜN
YENİ SAVUNUCULARI


      Şimdi, bu slogan ("eleştiri özgürlüğü" sloganı) son zamanlarda Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin (Union)[
14] organı Raboçeye Dyelo (n° 10) tarafından bir teorik postulat olarak değil, bir siyasal istem, "Yurtdışında faaliyet gösteren sosyal-demokrat örgütleri birleştirmek olanaklı mıdır?" sorusuna bir yanıt olarak ileri sürülmüştür: "Dayanıklı bir birlik için eleştiri özgürlüğü olmalıdır" (s. 36).
      Bu sözlerden iki kesin sonuç çıkar: l° Raboçeye Dyelo'nun, genel olarak, uluslararası sosyal-demokrasideki oportünist akımı kanadı altına aldığı, ve 2° Raboçeye Dyelo'nun Rus sosyal-demokrasisi içerisindeki oportünizm için özgürlük istediği. Bu sonuçları inceleyelim.
      Raboçeye Dyelo, "İskra ve Zarya'nın[15] uluslararası sosyal-demokrasi içerisindeki Montagne ile Gironde[16] arasında bir kopma kehanetinde bulunma eğilimi"nden "özellikle" hoşnut değildir. [6*] [sayfa 18]
      "Genel olarak söylemek gerekirse" diye yazıyor Raboçeye Dyelo editörü B. Kriçevski, "sosyal-demokrasinin saflarında işitilen bu Montagne ve Gironde sözleri, yüzeysel bir tarihsel andırışmayı temsil eder, bu da bir marksistin kalemine yakışmayan bir şeydir. Toplumsal düşünce tarihçilerinin sanabilecekleri gibi, Montagne ve Gironde farklı anlayışları ya da entelektüel eğilimleri temsil etmiyorlardı, onlar ayrı sınıfları ya da tabakaları temsil etmekteydiler: bir yandan orta burjuvazi, öte yanda küçük-burjuvazi ve proletarya. Oysa modern sosyalist hareket içinde sınıfsal çıkar çatışması yoktur; bütün [italikler Kriçevski'nindir] çeşitli biçimleriyle sosyalist hareket, tüm olarak, en aşırı bernştayncılar dahil, proletaryanın sınıf çıkarları ve onun siyasal ve iktisadi kurtuluşu için sınıf mücadelesi zemini üzerinde oluşmaktadır." (s. 32-33.)
      Cüretli bir iddia! Acaba Kriçevski, uzun zamandan beri belirtilmiş bir gerçeği, bernştayncılığın bu kadar hızla yayılışının, son yıllarda, bir "akademik" tabakanın sosyalist harekete geniş bir biçimde katılması yüzünden olduğu gerçeğini,hiç işitmemiş midir? Ve en önemlisi, yazarımız, "en aşırı bernştayncıların" bile, proletaryanın siyasal ve iktisadi kurtuluşu için sınıf mücadelesi zemini üzerinde durdukları yolundaki görüşünü neye dayandırmaktadır? Bilinmez. En aşırı bernştayncıların bu kararlı savunusu hiç bir kanıt ya da nedenleme ile desteklenmemektedir. Besbelli ki, yazar, en aşırı bernştayncıların kendi kendileri için söyledikleri şeyi yineleyecek olursa, iddialarının hiç bir kanıt gerektirmeyeceğine inanmaktadır. Ama bir akım hakkında, o akımın temsilcilerinin kendileri için söylediklerinden başka bir şeye dayanmayan [sayfa 19] bir yargıdan daha "yüzeysel" bir şey düşünülebilir mi? Partinin gelişmesinin izleyeceği iki ayrı yol, hatta birbirinin tam karşıtı iki ayrı tür ya da yol konusunda buradan kaynaklanan "vaız"lardan daha yüzeysel bir şey olabilir mi? (Raboçeye Dyelo, s. 34-35.) Bir başka deyişle, Alman sosyal-demokratları eksiksiz eleştiri özgürlüğünü kabul etmekteyken, Fransızlar buna karşıymışlar, ve işte "hoşgörü yoksunluğunun kötülüklerini" tanıtlayan Fransızların örneğiymiş.
      Bunun karşısında söyleyebileceğimiz tek şey, B. Kriçevski örneğinin marksist sıfatın, bazan, tarihi, "İlovaiski biçiminde" anlayan kimseler tarafından da benimsendiğine tanıklık ettiğidir. Alman Sosyalist Partisinin birliğini ve Fransız Sosyalist Partisinin bölünmüşlüğünü açıklamak için bu iki ülkenin tarihinin özelliklerini incelemenin, birindeki askeri yarı-mutlakiyet koşulları ile ötekindeki cumhuriyetçi parlamentarizm koşullarını kıyaslamanın, Paris Komününün etkileri ile Sosyalistlere Karşı Yasanın etkilerini tahlil etmenin, iki ülkenin iktisadi yaşamını ve iktisadi gelişmesini kıyaslamanın, ya da "Alman demokrasisinin eşi görülmedik gelişmesinin", sadece yanlış teorilere karşı değil (Mühlberger, Dühring, [7*] [sayfa 20] Katheder-Sosyalistler[20] ), aynı zamanda, yanlış taktiklere karşı da (Lassalle), sosyalizm tarihinde eşine raslanmadık çetin mücadelelerle gerçekleşmiş olması, vb. vb. üzerinde durmanın hiç gereği yok. Bütün bunlar gereksiz! Fransızlar hoşgörüden yoksun oldukları için aralarında kavga ediyorlar; Almanlar iyi çocuklar oldukları için birlik halindeler.
      Ve dikkat ediniz ki, bu eşi bulunmaz fikri derinlik ile, bernştayncıların savunmasını tamamen yıkan bir doğru "çürütülmek" istenmektedir. Bernştayncıların proletaryanın sınıf mücadelesi zemini üzerinde durup durmadıkları sorusu, ancak tarihsel deneyimle tam ve kesin olarak yanıtlandırılabilecek bir sorudur. Bunun sonucu olarak, Fransa örneği, bu bakımdan çok büyük anlam taşır, çünkü, bernştayncıların, Alman kafadarlarının yürekten onayı ile (kısmen de Rus oportünistlerinin onayıyla; bkz: Raboçeye Dyelo, n° 2-3, s. 83-84), bağımsız olarak kendi ayakları üzerinde doğrulmaya çalıştıkları tek ülke Fransa'dır. Fransızların "hoşgörü yoksunluğundan" (Nozdriyov [21] tarzında) sözetmek, "tarihsel" anlamı dışında, son derece nahoş gerçekleri öfkeli küfürlerle örtbas etme çabasından başka bir şey değildir.
      Zaten bizim, Almanları, B. Kriçevski'ye ve diger bir sürü "eleştiri özgürlüğü" savunucularına terketmeye niyetimiz yok. Eğer "en aşırı bernştayncıların" varlığı, Alman partisi saflarında hâlâ hoşgörüyle karşılanıyorsa, bu Bernstein'ın "tadil" teklifini kesin olarak reddetmiş olan Hanover kararına[22] ve (diplomatik bir dille yazılmış olmakla birlikte) Bernstein'a doğrudan doğruya bir ihtar niteliğinde olan Lübeck kararına[23] boyuneğdikleri içindir. Alman partisinin çıkarları bakımından diplomatik bir tutumun doğru olup olmadığı ve bu durumda kötü bir barışın iyi bir kavgadan daha iyi olup olmadığı tartışılabilir; kısacası, bernştayncılığın reddinde hangi yönteme [sayfa 21] başvurulmasının gerektiği konusunda ayrı görüşler bulunabilir, ama Alman partisinin, bernştayncılığı iki vesile ile reddetmiş olduğu, kimsenin görmezlikten gelemeyeceği bir olgudur. Onun için Alman örneğinin "'en aşırı bernştayncıların proletaryanın siyasal ve iktisadi kurtuluşu için sınıf mücadelesi zemini üzerinde durdukları" tezini doğruladığını sanmak, gözümüzün önünde olup bitenleri hiç anlamamak demektir. [8*]
      Üstelik Raboçeye Dyelo, gördüğümüz gibi, bununla da yetinmeyerek, "eleştiri özgürlüğü" istiyor ve Rus sosyal-demokrasisi önünde bernştayncılığı savunuyor. Besbelli ki, bu gazete, bizim, "eleştirici"lerimize ve bernştayncılara haksızlık ettiğimize kendisini inandırmış. Ama hangilerine? Kime? Nerede? Ne zaman? Bu haksızlık neymiş? Bunlar hakkında tek bir sözcük yok. Raboçeye Dyelo, tek bir Rus eleştiricisinin ya da tek bir bernetayncının adını anmıyor! Bu durumda iki olanaklı varsayımdan birini seçmemiz gerekiyor. Ya, haksızlığa uğrayan Raboçeye Dyelo'nun kendisinden başkası değildir (n° 10'daki iki makalede sadece, Raboçeye Dyelo'nun, Zarya ve İskra [sayfa 22] tarafından haksızlığa uğratıldığından sözedilmesi, bunu doğrulamaktadır). Eğer durum bu ise, bernştaycılarla her türlü dayanışmadan uzak durduğunu ısrarla iddia eden Raboçeye Dyelo'nun, "en aşırı bernştayncıları" ve eleştiri özgürlüğünü savunmadan, doğrudan doğruya kendisini savunamaması garip olgusu nasıl açıkılanacaktır? Ya da, haksızlığa uğrayan, bazı üçüncü şahıslardır. Eğer durum bu ise, bunların adlarını bildirmemek için ne gibi nedenler olabilir?
      Görüyoruz ki, Raboçeye Dyelo, kurulduğu günden beri oynamış olduğu saklambaç oyununu (ki bunu aşağıda da göstereceğiz) sürdürüyor. Ve ayrıca, ünlü "eleştiri özgürlüğü"nün bu ilk pratik uygulanışını da kaydedelim. Gerçekte bu, sadece, her türlü eleştiriden kaçınmaya indirgenmekle kalmamış, aynı zamanda, bağımsız fikirleri ifade etmekten tamamen kaçınmaya da indirgenmiştir. Sanki utanılacak bir hastalıkmış gibi Rus bernştayncılığının sözünü etmekten kaçınan Raboçeye Dyelo'nun kendisi (Starover'in yerinde deyimini kullanacak olursak[25] ) hastalığın tedavisi için, hastalığın Alman çeşidi için olan en son Alman reçetesinin sözcüğü sözcüğüne kopya edilmesini önermektedir! Eleştiri özgürlüğü yerine, kölece (daha kötüsü: maymunca) taklitçilik! Uluslararası modern oportünizmin bu aynı toplumsal ve siyasal içeriği, kendisini, ulusal özelliklere göre çeşitli biçimlerde ortaya koymaktadır. Oportünistler bir ülkede uzun zamandan beri ayrı bir bayrak altında birleşmişlerdir; bir diğerinde teoriyi savsaklamışlar ve gerçekte radikal sosyalistlerin siyasetini izlemişlerdir; bir üçüncüsünde devrimci partinin bazı üyeleri oportünizm kampına gelmişler ve amaçlarına, ilkeler ve yeni taktikler uğruna açık mücadeleyle değil, partilerini yavaş yavaş, hissedilmez ve, deyim yerindeyse, cezalandırılamaz bir biçimde yozlaştırarak ulaşmaya çalışmışlardır; bir dördüncü ülkede ise, [sayfa 23] aynı cinsten kaçaklar, "legal" eylemle "illegal" eylemi tamamen orijinal bir biçimde birleştirerek, siyasal köleliğin karanlıklarında aynı yöntemlere başvurmaktadırlar, vb.. Eleştiri özgürlüğünden ve bernştayncılıktan, Rus sosyal-demokratlarının birliğini sağlamanın bir koşulu olarak sözetmek ve Rus bernştayncılığının kendisini nasıl ortaya koyduğunu ve bunun ne gibi özel sonuçlar verdiğini açıklamamak, hiç bir şey söylememek amacıyla laf etmektir.
      Raboçeye Dyelo'nun söylemek istemediğini (ya da, belki de kavrayamadığını), birkaç sözcük ile de olsa, biz kendimiz söylemeye çalışalım.


C. RUSYA'DA ELEŞTİRİ


      İncelemekte olduğumuz konu bakımından Rusya'nın başlıca ayırıcı özelliği, bir yandan işçi sınıfının kendiliğinden hareketinin başlangıcının, ve öte yandan ilerici kamuoyunun marksizme yönelmesinin, heterojen unsurların, ortak düşmana karşı (zamanını doldurmuş siyasal ve toplumsal dünya görüşüne karşı) savaşmak üzere tek bir bayrak altında bileşmeleri sonucunu vermiş olmasıdır. "Legal marksizm"in en canlı olduğu günlerin sözünü ediyoruz. Genel olarak söylemek gerekirse, bu, 80'lerde ya da 90'ların başlarında olanaklılığına kimsenin inanmayacağı tümüyle ilginç bir olguydu. Otokrasinin egemen olduğu bir ülkede, tamamen köleleştirilmiş bir basınla, en küçük bir siyasal huzursuzluk ve karşı gelme filizlenmesinin ezildiği kudurgan bir siyasal gericilik döneminde, devrimci marksizmin teorisi, birdenbire, sansür altında bulunan yazına girme yolunu buluyor ve Ezop dilinde ifade edilmekle birlikte, "ilgili" herkes tarafından anlaşılıyor. Hükümet, sadece, (ihtilâlci) Narodnaya Volya'nın teorisini tehlikeli saymaya kendisini alıştırmıştır, ve [sayfa 24] alışılageldiği gibi bu organın geçirdiği iç evrimi izleyememektedir ve ona karşı yöneltilen her eleştiriyi sevinçle karşılar. Hükümetin olup biteni anlamasına kadar, ve koca sansürcüler ve jandarmalar ordusu yeni düşmani keşfedip üzerine çullanana kadar (bizim Rus ölçülerimize göre) epey zaman geçti. Oysa bu süre içinde, marksist kitaplar birbiri ardından yayınlanıyordu, marksist dergiler ve gazeteler kuruluyordu; hemen hemen herkes marksist olmuştu, marksistler övülüyorlardı, onlara binbir iltifat yağıyordu, yayınevleri marksist yapıtların olağanüstü hızlı satışından çok memnundular. Bu yüzden bu ortama kendini kaptırmış acemi marksistler arasında, birden fazla "kendini beğenmiş yazar..."[
26] bulunması çok doğaldı.
      Şimdi artık, bu dönemden rahatça, geçmişte kalmış bir olay olarak sözedebiliriz. Marksizmin yazın alanında çiçek açtığı bu kısa dönemin aşırı ve çok ılımlı görüş sahibi kimseler arasındaki ittifaktan ileri geldiği bir sır değildir. Aslında, bu ılımlı unsurlar, burjuva demokratlardı; bu durum (ki bu onların daha sonra gösterdikleri "eleştirel" gelişme ile açıkça doğrulanmıştır), daha henüz "ittifak" yürürlükte iken, bazıları tarafından anlaşılmıştı. [9*]
      Durum bu olduğuna göre, sonraki "fikir karışıklığı"nın başlıca sorumluları, geleceğin "eleştiricileri" ile ittifaka girmiş olan devrimci sosyal-demokratlar değil midir? Bu soru, olumlu yanıtıyla birlikte, çok katı görüşlü kimselerden, zaman zaman işitilmektedir. Ama böyleleri tamamıyla yanılmaktadırlar. Güvenilmez kimselerle bile olsa, geçici ittifaklara girmekten korkanlar, ancak [sayfa 25] kendisine güvenemeyenlerdir; böyle ittifaklar olmasaydı tek bir siyasal parti varolamazdı. Legal marksistlerle birleşme, bir bakıma, Rus sosyal-demokratlarının girdikleri gerçekten siyasal ilk ittifaktı. Bu ittifak sayesindedir ki, narodniklere karşı şaşılacak hızla zafer kazanıldı ve marksist düşünceler (kaba bir biçimde de olsa) çok yaygınlaştı. Üstelik bu ittifak hiç bir "koşula" dayandırılmamıştı. Bunun kanıtı, Rusya'nın İktisadi Gelişmesi Sorunu Üzerine Materyal adlı marksist koleksiyonunun, 1895'te, sansür tarafından yakılmasıdır. Eğer legal marksistlerle yapılan yazınsal anlaşma bir siyasal ittifakla kıyaslanabilirse, o zaman bu kitap da bir siyasal antlaşmayla kıyaslanabilir.
      Bağların kopması, elbette ki, "müttefiklerin" burjuva demokrat olduklarının anlaşılması yüzünden olmadı. Tersine, burjuva demokrasisi akımının temsilcileri, Rusya'nın bugünkü durumu demokratik görevleri ön plana çıkardığı sürece, sosyal-demokrasinin doğal ve özlenen müttefikleridirler. Ama böyle bir ittifakın zorunlu koşulu, sosyalistlerin, işçi sınıfına, onların çıkarlarının burjuvazinin çıkarlarına taban tabana karşıt olduğunu gösterme olanağına tam olarak sahip bulunmaları olmalıdır. Legal marksistlerin çoğunluğunun kapıldığı bernştayncılık ve "eleştirel" eğilim ise, sosyalistleri bu olanaktan yoksun bırakmaktaydı ve marksizmi kabalaştırarak, toplumsal çelişkileri körletme teorisini savunarak, toplumsal devrim ve proletarya diktatörlüğü düşüncesinin saçma olduğunu ilân ederek, işçi sınıfı hareketini ve sınıf mücadelesini dar trade-unionculuğa ve küçük tedrici'reformlar uğruna "gerçekçi" mücadeleye indirgeyerek, sosyalist bilinci baltalamaktaydılar. Bu, sosyalizmin bağımsızlık hakkının ve bunun sonucu olarak da varlık hakkının burjuva demokrasisi tarafından yadsınmasıyla aynı anlama geliyordu; bu, o zamanlar, henüz başlangıç [sayfa 26] aşamasında olan işçi sınıfı hareketini, pratikte, liberal hareketin bir eklentisi haline getirmesiyle aynı anlama geliyordu.
      Bu koşullar altında, kopuş, doğal olarak zorunluydu. Ama Rusya'nin "kendine özgü" özelliği, kendisini, bu kopuşun, sosyal-demokratların en ulaşılabilir ve yaygın "legal" yazından safdışı edilmesi anlamına gelişinde ortaya koydu. "Eleştiri" bayrağına sarılan ve marksizmi "yıkmanın" neredeyse tekelini elinde bulunduran "eski marksistler", bu legal basında mevzilendiler. (Şimdi Raboçeye Dyelo tarafından benimsenen) "ortodoksluğa karşıyız" ve "yaşasın eleştiri özgürlüğü" sloganları moda oldu. Ve sansürün ve jandarmaların bile bu modanın karşısında duramadıklarının kanıtı, ünlü Bernstein'ın (Herostratean anlamında ünlü) yapıtının[28] üç Rusça baskısının yayınlanması ve Bernstein'ın, Bay Prokopoviç ve ötekilerin yapıtlarının Zubatov[29] tarafından salık verilmesidir (İskra, n° 10). Şimdi sosyal-demokratlara, zaten çetin olan, ama dıştan yaratılan engellerle büsbütün çetinleşen bir görevi yerine getirmek düşüyordu — yeni akımla mücadele etme görevi. Ama bu akım, kendisini, yalnızca yazın alanıyla sınırlamıyordu. "Eleştiriciliğe" doğru eğilim ile birlikte, pratik içinde olan bazı sosyal-demokratlar, ekonomizme kapıldılar.
      Legal eleştiricilikle illegal ekonomizm arasındaki ilişki ve bağımlılığın ortaya çıkış ve gelişme biçimi ilginç bir konudur; özel bir makalenin ana konusunu oluşturabilecek bir konu. Biz, burada, bu bağın tartışma götürmez varlığını belirtmekle yetineceğiz. Credo'nun haklı olarak eriştiği kötü ün, bu bağlantıyı açık sözlülükle formüle etmesinden ve ekonomizmin temel siyasal eğilimini açıklamasından ileri gelmekteydi — işçiler, iktisadi mücadeleyi (ya da daha doğrusu, özgül işçi sınıf siyasetini de kucakladığı için, trade-unioncu mücadeleyi) yürütürlerken, [sayfa 27] marksist aydınlarda siyasal "mücadele"yi yürütmek için liberallerle birleşsinler. "Halk arasında" trade-unioncu eyleme girişmek bu görevin ilk yarısını yerine getirmekti, legal eleştiri de ikinci yarısını. Bu sözler, ekonomizme karşı öyle kusursuz bir silahtı ki, Credo olmasaydı onu yaratmak gerekirdi.
      Credo yaratılmadı; yazarlarının izni alınmadan ve belki de onların isteklerine karşın yayınlandı. Her ne hal ise, yeni "programın" [10*] günışığına çıkarılmasına yardımcı olan bu satırların yazarı, sözcülerin kendileri tarafından kâğıda aktarılan görüşlerinin özetinin çoğaltılarak Credo başlığı altında dağıtılmasından ve hatta buna karşı protestoyla birlikte basında yayınlanmasından ötürü yakınmalar ve suçlamalar duymuştur! Bu olaya değinmiyoruz, çünkü bu, ekonomizmimizin çok kendine özgü bir özelliğini açığa vurmaktadır — açıklık korkusu! Bu, ekonomizmin genel bir özelliğidir, yalnızca Credo'nun yazarlarının değil. Bu özelliği ekonomizmin en açık sözlü ve en dürüst savunucusu olan Raboçaya Mysıl, (Vademecum'da[32] ekonomist belgelerinin yayınlanmasından ötürü öfkeye kapılan) Raboçeye Dyelo, iki yıl önce kendi profession de foi'sının[33] bunun reddi ile beraber yayınlanmasına izin vermeyen Kiev Komitesi [11*] ve ekonomizmin birçok öteki bireysel temsilcileri de göstermiş1erdir.
      Eleştiri özgürlüğü yandaşlarının bu eleştiri korkusu, yalnızca kurnazlık olarak açıklanamaz (ama kurnazlığın [sayfa 28] da zaman zaman burada işin içine sokulduğundan kuşku yoktur; yeni akımın genç ve henüz narin filizlerini muhaliflerin saldırılarına maruz bırakmak ihtiyatsızlıktır!). Hayır, ekonomistlerin çoğunluğu, (ekonomizmin niteliği gereği) her türlü teorik çatışmalara, hizip anlaşmazlıklarına, geniş siyasal sorunlara, devrimcileri örgütleme planlarına vb. içten bir kırgınlıkla bakmamaktadırlar. Oldukça tutarlı bir ekonomist, bir gün, bana, "bütün bunları yurtdışındakilere bırakalım!" dedi, o, böylelikle çok yaygın bir görüşü (ve gene salt trade-unioncu bir görüşü) ifade ediyordu; bizi ilgilendiren işçi sınıfı hareketi, buradaki, kendi yöremizdeki işçi örgütleridir; gerisi yalnızca doktrinerlerin icadıdır, İskra n° 12'de yayınlanan mektubun yazarlarının Raboçeye Dyelo n° 10 ile uyum içerisinde ifade ettikleri gibi, "ideolojinin abartılması"dır.
      Şimdi şu sorun ortaya çıkıyor: Rus "eleştiriciliği"nin ve Rus bernştayncılığının kendine özgü özelliği bu olduğuna göre, oportünizme yalnız sözle değil, eylemle karşı durma çabasını göstermiş olanların görevi ne olmalıydı? Birincisi, legal marksizm döneminde henüz başlamış olan ve yeniden yeraltında çalışan yoldaşların omuzuna yüklenen teorik çalışmayı başlatma çabalarına girişmeliydiler. Böyle bir çalışma olmaksızın hareketin başarılı bir biçimde büyümesi olanaksızdı. İkincisi, halkın kafasını geniş ölçüde karıştıran legal "eleştiricilik"e karşi etkin olarak mücadeleye girişmeliydiler. Üçüncüsü, programımızı ve taktiklerimizi aşağılama yolundaki her türlü bilinçli ya da bilinçsiz çabanın içyüzünü açığa çıkararak ve çürüterek pratik hareketteki fikir kargaşalığına ve sallantılara etkin biçimde karşı durmalıydılar.
      Raboçeye Dyelo'nun bunlardan hiç birini yapmadığı iyi bilinmektedir; aşağıda bu çok iyi bilinen olguyu ayrıntılı olarak ve çeşitli yönlerden inceleme fırsatını bulacağız. Ama şimdilik, biz, yalnızca "eleştiri özgürlüğü" istemiyle [sayfa 29] bizim yerli eleştiriciliğimizin ve Rus Ekonomizminin özel çizgileri arasında varolan çarpıcı çelişkiyi belirtmekle yetineceğiz. Bunun için, Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratları Birliğinin Raboçeye Dyelo'nun görüşünü onayladığı karar metnine bir gözatmak yetecektir.
      "Sosyal-demokrasinin daha ileri ideolojik gelişmesinin çıkarı bakımından, sosyal-demokrat teorinin sınıf ve devrimci niteliğine aykırı düşmediği sürece, bu teorinin parti yazınında eleştirilmesi özgürlüğünün tanınmasını kesin olarak gerekli saymaktayız." (İki Konferans, s. 10.)
      Peki bunun nedeni nedir? Bu kararın "birinci bölümünün, Lübeck Parti kongresinde Bernstein hakkında alınan kararla çakışması". ... Safdilliliklerinden ötürü "birlikçiler" bu kopyacılıkla nasıl da kendi kendilerine bir Testimonium Paupertatis (yoksulluk tasdiknamesi) verdiklerinin farkında değiller... "Ama ... kararın ikinci bölümü, eleştiri özgürlüğünü, Lübeck Kongresinin yaptığından çok daha fazla sınırlandırmaktadır."
      O halde Yurtdışı Birlik, Rus bernştayncılarını mı hedef almaktadır? Eğer almıyorsa, o zaman, Lübeck Kongresine yapılan atıf tamamen anlamsız kalır. Ama kararın "eleştiri özgürlüğünü sınırladığı"nı söylemek doğru değildir. Hanover kararını kabul ederken, Almanlar, Bernstein'in önerdiği tadilleri tek tek reddettiler, ve Lübeck kararlarında da, adını anarak, şahsen Benstein'a ihtarda bulundular. Bizim "özgürlük" taklitçilerimiz ise, Rus "eleştiriciliğinin" ve Rus ekonomizminin tek bir belirtisine bir defacık bile atıfta bulunmamaktadırlar. Bu ihmal karşısında, sadece teorinin sınıf ve devrimci karakterinden sözetmek, özellikle Yurtdışı Birlik, "ekonomizm denen şeyi" oportünizmle özdeşleştirmeyi reddettiği zaman, yanlış yorumlara alanı boş bırakmaktadır. (İki Koneferans, s. 8, § 1.) Bütün bunları geçerken söylüyoruz. Asıl sorun, Rusya'da, oportünistlerin, devrimci sosyal-demokratlar [sayfa 30] karşısındaki konumlarının, Almanya'dakinin tam karşıtı olduğunu belirtmektir. O ülkede, bildiğimiz gibi, devrimci sosyal-demokratlar, mevcut olanı —evrensel olarak bilinen ve onyıllar boyu deneyimlerle bütün ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulmuş olan eski program ve taktikleri— muhafaza etmekten yanadırlar. Ama "eleştiriciler", değişiklikler getirmek istemektedirler; ve bu eleştiriciler önemsiz bir azınlığı temsil ettiklerine göre, revizyonist çabalarında pek pısırık davrandıklarına göre, çoğunluğun "yenilikleri" sadece reddetmekle yetinmesindeki nedenleri anlayabiliriz. Rusya'da ise, mevcut olanı muhafaza etmekten yana olan eleştiriciler ve ekonomistlerdir: "eleştiriciler" kendilerini marksist saymaya devam etmemizi ve şimdiye kadar tam olarak yararlandıkları "eleştiri özgürlüğünü" kendileri için güvence altına almamızı istemektedirler (çünkü gerçekte bunlar hiç bir zaman herhangi bir parti bağını [12*] tanımamışlardır, ve üstelik öğütlerde bulunma dışında biz, eleştiri özgürlügünü "sınırlayabilecek" genel olarak kabul edilmiş bir parti örgütüne hiç bir zaman sahip olmadık); ekonomistler, "bugünkü hareketin egemen niteliğini" devrimcilerin tanımasını istemektedirler (Raboçeye Dyelo, n° 10, s. 25) [sayfa 31] yani mevcut olanın "meşruluğunu" kabul etmemizi istemektedirler; "ideologların", hareketi, "maddi unsurlarla maddi ortamın karşılıklı etkisi sonucu meydana gelen" yolundan "saptırmaya" çalışmamalarını istemektedirler ("Mektup", İskra n° 12'de); "bugünkü koşullarda işçiler için olanaklı olan mücadelenin özlenen bir mücadele olduğunun ve şu anda gerçekten yürütülen mücadelenin" olanaklı tek mücadele olduğunun kabul edilmesini istemektedirler. ("Raboçaya Mysıl'ın Özel Eki", s. 14.) Biz devrimci sosyal-demokratlar ise, tam tersine, kendiliğindenliğe, yani "şu anda" mevcut olana bu tapınma ile yetinmiyoruz. Son yıllarda egemen olan taktiklerin değiştirilmesini istiyoruz; "birleşmeden önce ve birleşebilmemiz için, her şeyden önce sağlam ve kesin sınır çizgilerini çizmemiz gerekir" diyoruz (İskra'nin yayına başlama duyurusuna bakınız). [13*] Kısacası Almanlar mevcut olanı savunuyorlar ve değişiklikleri reddediyorlar; biz ise mevcut olanın değişmesini istiyoruz, ve mevcut olana boyuneğmeyi, onunla uzlaşmayı reddediyoruz.
      Alman kararlarının "özgür" kopyacıları, bu "önemsiz" farkı gözden kaçırmışlardır.


D. TEORİK MÜCADELENİN ÖNEMİ KONUSUNDA
ENGELS


      "Dogmacılık, doktrincilik" "partinin kemikleşmesi —düşüncenin zincire vurulmasının sonucu olan kaçınılmaz ceza—" bunlar Raboçeye Dyelo'daki "eleştiri özgürlüğünün" şövalyece savunucularının silaha sarıldıkları düşmanlardır. Bu sorunun gündeme alınmasından pek memnunuz ve sadece bir başka sorunun da eklenmesini öneririz:
      Peki yargıçlar kimlerdir? [sayfa 32]
      Önümüzde iki yayıncı duyurusu var. Biri, "Yurtdışı Rus Sosyal-Demokratlar Birliğinin Yayın Organının Programı - Raboçeye Dyelo" (Raboçeye Dyelo, n° 1'den yeniden basılmış) ve öteki, "Emeğin Kurtuluşu Grubunun Yayınlarının Yeniden Başlayacağı Duyurusu". Her ikisi de 1899 tarihini, "marksizmin bunalımı"nın uzun süreden beri tartışma konusu olduğu bir tarihi taşıyor. Peki ne buluyoruz? Birinci duyuruda bu olayla ilgili herhangi bir değinmeyi ya da bu sorunla ilgili olarak bu yeni organın benimsemek eğiliminde olduğu konuma ilişkin belirli bir ifadeyi boşuna aramış olacağız. Bu programda olsun, Yurtdışı Birliğin 1901'deki Üçüncü Kongresinde[
34] benimsenmiş olan ek kararda olsun (İki Konferans, s. 15-18), teorik çalışma konusunda ve şu anda karşı karşıya bulunduğu ivedi görevler konusunda tek bir sözcük söylenmemektedir. Bütün bu zaman boyunca Raboçeye Dyelo'nun yazıkurulu, bu teorik sorunları, bu sorunlar bütün dünyadaki sosyal-demokratların zihinlerini karıştıran sorunlar olmasına karşın, görmezlikten gelmişlerdir.
      Öteki duyuru ise, tersine, her şeyden önce son yıllarda teoriye karşı azalan ilgiye parmak basıyor, "proletaryanın devrimci hareketinin teorik yönüne uyanık bir dikkat" gösterilmesini ısrarla istiyor, ve hareketimiz içindeki "bernştayncı ve öteki karşı-devrimci eğilimleri amansızca eleştirmeye" çağırıyor. Zarya'nın bugüne kadarki sayıları bu programın nasıl yürütülmekte olduğunu göstermektedir.
      Böylece, görüyoruz ki, düşünce kemikleşmesine vb. karşı üst perdeden söylenen sözler, teorik düşüncenin gelişmesi konusundaki ilgisizliği ve çaresizliği gizlemektedir. Rus sosyal-demokratlarının durumu, genel olarak Avrupa'daki (çok önceleri Alman marksistleri tarafından da belirtilen) bir olguyu, yani o pek övülen eleştiri özgürlüğünün [sayfa 33] bir teorinin yerine bir başkasının konması demek olmayıp, bu türden bütünleşmiş ve işlenmiş teoriden özgür olmak anlamına geldiğini; seçmecilik ve ilke yoksunluğu anlamına geldiğini açıkça göstermektedir. Hareketimizin gerçek durumuyla azçok tanışıklığı olanlar, marksizmin geniş bir biçimde yaygınlaşmasının yanında, teorik düzeyin belli ölçüde düşmekte olduğunu görmemezlik edemezler. Pek çok insan, çok az bir teorik eğitimle, hatta hiç eğitilmeden, hareketin pratik önemi ve pratik başarıları yüzünden, harekete katılmışlardır. Bundan Raboçeye Dyelo'nun, bir zafer havasıyla Marx'ın şu sözlerini aktarırken nasıl patavatsız olduğunu değerlendirebiliriz: "İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir." [14*] Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yaslılara "gözünüz aydın!" demeye benzer. Üstelik Marx'ın bu sözleri, içerisinde ilkelerin formülasyonundaki seçmeciliği şiddetle mahküm ettiği, Gotha Programı[35] konusunda yazdığı mektuptan alınmıştır. Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marx, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik "ödünler" vermeyin. Marx bu düşüncede idi, ve hâlâ aramızda -onun adına- teorinin önemini küçümseme yolunu arayan kimseler var!
      Devrimci teori olmadadan, devrimci hareket olamaz. Moda halinde oportünizm övgüsünün, pratik eylemin en dar biçimlerine delicesine bir kapılmayla elele gittiği bir zamanda, bu düşünce üzerinde pek güçlü olarak direnilemez. Ancak Rus sosyal-demokratları için teorinin önemi, çoğu kez unutulan şu üç durumdan ötürü önem kazanmaktadır: [sayfa 34] birincisi, partimizin sadece oluşum sürecinde olması, özelliklerinin daha yeni belirlenmeye başlaması, ve hareketi doğru yolundan saptırma tehdidinde bulunan devrimci düşüncenin öteki eğilimleriyle henüz hesaplaşmadan uzak oluşuyla. Tersine tam da şu yakın geçmiş, (Akselrod'un uzun zaman önce ekonomistleri uyardığı bir durum olan)[36] sosyal-demokrat olmayan devrimci eğilimlerin yeniden canlanışı ile damgalanmıştır. Bu koşullar altında, ilk bakışta "önemsiz" gibi görünen bir yanılgı en kötü sonuçlara yolaçabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve görüş ayrılıkları arasındaki en keskin farklılıkları zamansız ya da gereksiz sayabilir, Rus sosyal-demokrasisinin yazgısı gelecek birçok yıllar boyunca şu ya da bu "ayrılığın" güçlenmesine bağlıdır.
      İkincisi, sosyal-demokrat hareket, özünde, uluslararası bir harekettir. Bu, sadece ulusal şovenizmle savaşmak zorunda olduğumuz demek değil, genç bir ülkede yeni bir hareketin ancak öteki ülkelerin deneyimlerinden yararlanacak olursa başarılı olabileceği demektir de. Bu deneyimlerden yararlanmak için bunları salt tanımak ya da yalnızca en son kararlarını kopya etmek yetmez. Gerekli olan, bu deneyimleri eleştirici bir tutumla ele almak ve bunları bağımsız olarak sınamadan geçirmektir. Modern işçi sınıfı hareketinin ne büyük ölçüde geliştiğini ve dallandığını kavrayan bir kimse, bu görevi yerine getirmek için nasıl bir teorik kuvvetler yedeğine ve siyasal (aynı zamanda da devrimci) deneyime gerek olduğunu anlayacaktır.
      Üçüncüsü, Rus sosyal-demokrasisinin ulusal görevleri, dünyada başka hiç bir sosyalist partinin daha önce karşılaşmadığı türdendir. İlerde, halkın tümünün otokrasinin boyunduruğundan kurtarılması işinin bize yüklediği siyasal ve örgütsel görevlere eğilme firsatını bulacağız. Şu noktada, yalnılzca, öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin [sayfa 35] kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini belirtmek istiyoruz. Bunun ne demek olduğunun somut bir kavrayışına sahip olmak için okur, Herzen, Belinski, Çernişevski gibi Rus sosyal-demokrasisinin öncellerini ve yetmişlerin parlak, devrimci yıldızlarını anımsasın; Rus yazınının şimdi kazanmakta olduğu dünya ölçüsündeki önem üzerine kafa yorsun; bir de... ama bu kadar yeter!
      Sosyal-demokrat harekette teorinin önemiyle ilgili Engels'in 1874'te söylediklerini aktaralım. Engels, sosyaldemokrasinin büyük mücadelesinin, aramızda olduğu gibi iki biçimini (siyasal ve iktisadi) değil, teorik mücadeleyi ilk ikisi ile bir tutarak üç biçimini kabul ediyor. Hem pratik yönden hem de siyasal yönden güçlü hale gelmiş bulunan Alman işçi sınıfı hareketine öğütleri, bugünün sorunları ve anlaşmazlıkları yönünden öylesine öğreticidir ki, uzun zamandan beri kütüphanelerde büyük bir güçlükle bulunabilen Der deutsche Bauernkrieg'e [15*] yazdığı önsözden uzunca bir bölüm aktardığımızdan ötürü okuru sıkmayacağımızı umarız:
      "Alman işçilerinin, öbür Avrupa işçilerine göre, başlıca iki üstünlüğü var. Birincisi, Alman işçileri, Avrupa'nın en teorisyen halkına mensupturlar; üstelik, sözümona 'kültürlü' Almanya'da iyiden yitip gitmiş olan teorik anlayışı korumuşlardır. Eğer daha önce Alman felsefesi hele Hegel felsefesi olmasaydı, Alman bilimsel sosyalizmi —olmuş olacak tek bilimsel sosyalizm— hiç bir zaman kurulamazdı. İşçilerin teorik anlayışı olmasaydı, onlar bu bilimsel sosyalizmi hiç bir zaman özümlemiş oldukları derecede özümleyemezlerdi. Ve bu üstünlüğün ne kadar büyük bir üstünlük olduğunu, bir yandan, her türlü teoriye karşı, çeşitli sendikaların kusursuz örgütlenişine karşın, İngiliz [sayfa 36] işçi hareketinin pek bir ilerleme göstermemesinin başlıca nedenlerinden biri olan kayıtsızlık, ve öte yandan da, prudonculuk tarafından, ilk biçimi içinde Fransızlar ve Belçikalılarda, sonradan, Bakunin eliyle karikatürleştirilmiş biçimi içinde, İspanyol ve İtalyanlarda yaratılan anlaşmazlık ve karışıklık tanıtlar.
      "İkinci üstünlük, Almanların, işçi hareketine, zaman bakımından aşağıyukarı en son gelmiş olmalarıdır. Tıpkı teorik Alman sosyalizminin, doktrinlerinin tüm fantezi ve ütopyalarına karşın, bütün zamanların en büyük kafaları arasında sayılan ve bugün doğruluklarını bilimsel olarak tanıtladığımız birçok fikirleri öncelemiş bulunan üç adamın, Saint-Simon, Fourier ve Owen'ın omuzları üzerinde yükseldiğini hiç bir zaman unutmayacağı gibi, pratik Alman işçi hareketi de, İngiliz ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin omuzları üzerinde geliştiğini, onların pahalıya edinilmiş deneylerinden sadece yararlanıp, şimdi o zaman çoğu kaçınılmaz olan yanılgılarından kaçınılabildiğini hiç bir zaman unutmamalıdır. İngiliz trade-unionları ile Fransız siyasal işçi mücadelelerinin geçmişi olmasaydı, hele Paris Komünü tarafından verilen devsel atılım olmasaydı, bugün hareketin neresinde olurduk?
      "Alman işçilerinin, durumlarının üstünlüklerinden, az görülür bir kavrayışla yararlanmasını bildiklerini kabul etmek gerek. Bir işçi hareketi varolalı beri, mücadele, ilk kez olarak, —teorik, siyasal ve pratik-iktisadi (kapitalistlere karşı direnç)— üç yönü içinde, uyum, bağlantı ve sistematik bir biçimde yürütülmüştür. Alman [işçi -ç.] hareketinin yenilmez gücü, işte, deyim yerindeyse, bu tek merkezli (concentrique) saldırıdadır.
      "Bir yandan, elverişli konumları nedeniyle, öte yandan İngiliz [işçi -ç.] hareketinin adasal özellikleri ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin zorla bastırılması sonucu, Alman işçileri, şimdilik proleter mücadelenin ön safında [sayfa 37] yer almış bulunuyorlar. O1ayların, bu şeref yerini ne kadar zaman onlara bırakacağı önceden söylenemez. Ama, bu yeri tuttukları sürece, görevlerini, gerektiği gibi yerine getireceklerdir, bunu ummak gerek... Bunun için, tüm mücadele ve ajitasyon alanlarındaki çabalarını bir kat daha artırmalıdırlar. Önderlerin ödevi, özellikle, bütün teorik sorunlar üzerinde gitgide daha çok bilgi edinmek, günü geçmiş dünya görüşlerinin geleneksel lakırdılarının etkisinden kendilerini gitgide daha çok kurtarmak, ve sosyalizmin bir bilim durumuna geldiğinden bu yana, bir bilim olarak yürütülmek, yani irdelenmek istediğini hiç mi hiç unutmamak olacaktır. Buna göre, böylece kazanılan gitgide daha açık görüşleri, işçi yığınları arasında artan bir çabayla yaymak, ve parti ve sendikalar örgütünü gitgide daha güçlü bir biçimde sağlamlaştırmak önem kazanacaktır. ...
      "Eğer Alman işçileri böyle davranmakta devam ederlerse, hareketin başında yürüyeceklerdir demiyorum —sadece herhangi bir ulus işçilerinin hareketin başında yürümeleri, hareketin yararına değildir—, ama savaş çizgisi uzerinde şerefli bir yer tutacaklar ve, hesapta olmayan ağır sınavlar ya da büyük olaylar, onlardan daha çok cesaret, daha çok karar ve daha çok enerji istediği zaman, pusatlanmış ve hazır olacaklardır." [16*]
      Engels'in sözlerinin kehanet olduğu çıktı ortaya. Birkaç yıl içerisinde Alman işçileri Sosyalistlere Karşı Yasa biçiminde beklenmedik çetin, sınavlarla karşı karşıya geldiler. Ve bu sınavları savaşa hazır halde karşıladılar ve bundan zaferle çıkmayı başardılar.
      Rus proletaryası çok daha çetin sınavlardan geçmek zorunda kalacaktır; onun savaşmak zorunda kalacağı canavar yanında, anayasal bir ülkedeki anti-sosyalist yasa [sayfa 38] ancak bir cüce olarak kalır. Tarih bizi şu anda herhangi başka bir ülkenin proletaryasının karşı karşıya kaldığı bütün ivedi görevlerin en devrimcisi olan bir görevle karşı karşıya getirmiştir. Bu görevin yerine getirilmesi, yalnızca Avrupa gericiliğinin değil, (şimdi denebilir ki) Asya gericiliğinin de bu en güçlü kalesinin yıkılması, Rus proletaryasını, uluslararası devrimci proletaryanın öncüsü yapacaktır. Ve biz, bin kez daha geniş ve daha derin olan hareketimizi, aynı fedakâr kararlılık ve tutkuyla başlatacak olursak, öncellerimizin, yetmişlerin devrimcilerinin, kazanmış bulundukları bu onurlu unvanı elde edeceğimize güvenme hakkına sahip olacağız. [sayfa 39]



İKİ
YIĞINLARIN KENDİLİĞİNDENLİĞİ VE
SOSYAL-DEMOKRATLARIN BiLİNÇLİLİĞİ




      Yetmişlerin hareketinden çok daha geniş ve derin olan bizim hareketimizin, o sıra hareketin esinlendiği aynı fedakâr kararlılık ve enerjisiyle esinlenmesi gerektiğini söyledik. Gerçekten, öyle sanıyoruz ki, bugünkü hareketin gücünün, yığınların, (özellikle sanayi proletaryasının) uyanmasında olduğundan ve zayıflığının da devrimci liderler arasında bilinç ve inisiyatif yokluğundan ileri geldiğinden şimdiye kadar kimse kuşku duymamıştır.
      Bununla birlikte, son zamanlarda, şimdiye kadar bu sorun konusunda geçerli olan bütün görüşlerin altüst olması tehlikesini yaratan şaşırtıcı bir keşifte bulunuldu. Bu keşif, İskra ve Zarya ile giriştiği polemikte özel noktalar [sayfa 40] üzerindeki itirazlarla yetinmeyen ve "genel anlaşmazlığı" daha derin bir köke bağlamaya çalışan Raboçeye Dyelo'nun eseridir. Bu gazete, görüş ayrılığının, özünde, "kendiliğinden unsur ile bilinçli 'yöntemsel' unsurun göreli öneminin farklı değerlendirilmesinden" ileri geldiğini yazmaktadır. Raboçeye Dyelo, suçlamasını, "gelişmenin, nesnel ya da kendiliğinden unsurunun önemini küçümseme" [
17*] olarak ifade etmektedir. Buna biz şu karşılığı veririz: bu tez, o kadar anlamlıdır ki, bugün, Rus sosyal-demokratlarını ayıran teorik ve siyasal görüş farklarını öyle derinliğine aydınlatmaktadır ki, İskra ve Zarya ile girişilen polemik Raboçeye Dyelo'nun bu "genel anlaşmazlığı" keşfetmesinden başka bir sonuç vermemiş olsaydı bile, biz, bu sonuçtan da büyük memnunluk duyardık.
      Bu yüzden, bilinç ile kendiliğindenlik arasındaki ilişki sorunu işte bu kadar büyük bir genel ilgi uyandırmaktadır, ve onun için, bu sorun, ayrıntılı olarak incelenmelidir.


A. KENDİLİĞİNDEN-GELME KABARMANIN
BAŞLANGICI


      Bir önceki bölümde, Rusya'nin eğitim görmüş gençliğinin doksanların ortalarında marksizmin teorilerini genel olarak nasıl yuttuğunu belirttik. Aynı dönemde, ünlü 1896 St. Petersburg sanayi savaşını[
37] izleyen grevler, aynı şekilde genel bir niteliğe büründü. Bunların bütün Rusya'ya yayılması, daha yeni uyanmakta olan halk hareketinin derinliğini açıkça gösterdi, ve eğer "kendiliğinden unsurdan" sözedeceksek, o halde, hiç kuşkusuz, kendiliğinden olarak kabul edilmesi gereken şey, her şeyden önce bu grev hareketidir. Ama kendiliğindenlik vardır, kendiliğindenlik [sayfa 41] vardır. Yetmişlerde ve altmışlarda (ve hatta 19. yüzyılın ilk yarısında) Rusya'da grevler oldu, ve bunlara makinelerin vb.'nin "kendiliğinden" tahribi eşlik etmişti. Bu "başkaldırmalarla" karşılaştırıldığında doksanların grevleri, bu dönemde işçi sınıfı hareketinin yaptığı ilerlemeyi belirtmesi ölçüsünde, "bilinçli" diye bile tanımlanabilirdi. Bu da göstermektedir ki, "kendiliğinden unsur", özünde, tohum halindeki bir bilinçlenmeden başka bir şey değildir. İlkel başkaldırmalar bile, bilinçliliğin belli bir ölçüde uyanmış olduğunu ifade ediyordu. İşçiler, kendilerini ezen sistemin kalıcılığına ilişkin çağlar boyu sürüp gelen inançlarını kaybediyorlardı... otoriteye kölece boyuneğmeyi kesin bir biçimde terkederek ortak direnmenin gereğini, anlamaya demeyeceğim ama, hissetmeye başlıyorlardı. Ama bu gene de bir mücadele niteliğinden çok, umutsuzluk ve öç alma patlamaları niteliğindeydi. Doksanların grevleri, bilinçliliğin çok daha büyük parıltılarını açığa vuruyordu; belirli istemler ileri sürülmüştü, grevin zamanı iyi seçilmişti, başka yerlerdeki durumlar ve örnekler üzerinde tartışılmıştı vb.. Başkaldırmalar ezilenlerin sadece direnmeleriydi, oysa sistemli grevler tohum halindeki sınıf mücadelesini temsil ediyordu, ama yalnızca tohum halindeki. Kendi başlarına alındıklarında, bu grevler, salt sendika mücadeleleriydi, henüz sosyal-demokrat mücadeleler değillerdi. Bunlar işverenlerle işçiler arasında uyanmaya başlayan düşmanlıkları gösteriyordu, ama isçiler, kendi çıkarlarının, modern siyasal ve toplumsal sisteminin tümüyle uzlaşmaz bir biçimde çatıştığının bilincinde değillerdi ve olamazlardı da, yani onların bilinci henüz sosyal-demokrat bir bilinç değildi. Bu anlamda, doksanların grevleri, "başkaldırmalarla" karşılaştırıldığında çok büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine karşın, salt kendiliğinden bir hareket olarak kaldı.
      İşçiler arasında sosyal-demokrat bilincin olamayacağını [sayfa 42] söyledik. Bu bilinç onlara dışardan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. [18*]) Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların iyi eğitim görmüş temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen, felsefi, tarihsel ve iktisadi teorilerden doğup gelişmiştir. Toplumsal konumlarıyla, modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels de, burjuva aydın tabakasına mensupturlar. Tam aynı yolda, Rusya'da sosyal-demokrasinin teorik ögretisi, işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişmesinden tamamen bağımsız olarak doğmuştur; devrimci sosyalist aydın tabaka arasındaki düşünce gelişmesinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak doğmuştur. Sözünü etmekte olduğumuz dönemde, doksanların ortalarında, bu ögreti yalnızca Emeğin Kurtuluşu grubunun tam olarak formüle ettiği programını temsil etmekle kalmamış, Rusya'daki devrimci gençliğin çoğunluğunu da kendi yanına kazanmış bulunuyordu.
      Böylece, hem çalışan yığınların kendiliğinden uyanışına, onların yaşam bilincine ve mücadele bilincine yönelik bir uyanışına, hem de sosyal-demokrat teoriyle silahlanmış ve işçilere yönelmeye zorlanan devrimci bir gençliğe sahiptik. Buna ilişkin olarak, bu dönemin ilk sosyal-demokratlarının ekonomik ajitasyonu büyük bir gayretle yürüttükleri halde (bu eylemlerinde, onlara, o zamanlar hâlâ elyazması halinde bulunan Ajitasyon Üzerine adlı kitapçığın içerdiği gerçekten de yararlı görüşler kılavuzluk [sayfa 43] etmekteydi), bunu tek görevleri olarak görmedikleri yolundaki çoğu kez unutulan (ve oldukça az bilinen) bir olguyu belirtmek özel önem taşımaktadır. Tersine daha başında Rus sosyal-demokrasisi için genel olarak en uzak tarihsel görevleri, ve özel olarak da otokrasiyi devirme görevini koymuşlardı. Böylece, 1895'in sonlarına doğru İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliğini[38] kuran sosyal-demokratların St. Petersburg grubu, Raboçeye Dyelo adındaki bir gazetenin ilk sayısını hazırladı. Bu sayı, 8 Aralık 1895 gecesi grubun üyelerinden olan Anotoli Alekseyeviç Vaneyev'in [19*] evine yapılan bir baskınla jandarmanın eline geçtiğinde basıma hazır durumdaydı, böylelikle Raboçeye Dyelo'nun ilk basımı günışığına çıkma firsatına kavuşamadı. Bu sayının başyazısı (belki de otuz yıl sonra bir Russkaya Starina,[39] polis arşivlerinden bunu günışığına çıkaracaktır), Rusya'daki işçi sınıfının tarihsel görevlerini özetliyor ve siyasal özgürlüklerin gerçekleştirilmesini bu görevlerin başına koyuyordu. Bu sayı aynı zamanda "Bakanlarımız Ne Düşünüyor?" [20*] başlığı altında, polisin temel eğitim komitelerini ezmesini ele alan bir makaleyi de içeriyordu. Bunlardan başka St. Petersburg'dan ve Rusya'nın başka yerlerinden gelen mektuplar da (örneğin Yaroslavl Guberniyasındaki işçilerin katliami[40] konusunda bir mektup) vardı. Doksanların Rus sosyal-demokratlarının, eğer yanılmıyorsak bu "ilk çabası", tümüyle yerel, hele de "ekonomik" bir gazete değildi, tersine otokrasiye karşı grev hareketini devrimci hareketle birleştirmeye ve gerici bilisizlik polltikası altında ezilen [sayfa 44] herkesi sosyal-demokrasinin saflarına kazanmayı amaçlıyordu. Bu dönemin hareketinin durumuyla biraz olsun tanışıklığı olan hiç kimse, böyle bir gazetenin başkentin işçileri ve devrimci aydın tabaka arasında sıcak bir karşılık göreceğinden ve yaygın bir tiraji sağlayacağından kuşku duyamazdı. Girişimin başarısızlığı, sadece, bu dönemin sosyal-demokratlarının devrimci deneyim ve pratik eğitimden yoksun oluşları yüzünden zamanın ivedi gereksinmelerini karşılayamadıklarını göstermiştir. Bunlar St. Peterburgski Raboşi Listok[41] için ve özellikle Raboçaya Gazeta ve 1898 ilkyazında kurulan Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Bildirge'si' için de söylenmelidir. Kuşkusuz, o zamanin sosyal-demokratlarını hazırlıksız oldukları için kınamak aklımızın ucundan bile geçmez. Ama bu hareketin deneyiminden yararlanabilmek ve ondan pratik dersler çıkarabilmek için şu ya da bu eksikliğin nedenlerini ve önemini iyice anlamamız gerekir. Bu nedenle, 1895-98 döneminde faal olan sosyal-demokratların bir bölümünün (belki de hatta çoğunluğunun), haklı olarak, o zaman bile, "kendiliğinden" hareketin hemen başında, en kapsamlı bir programla ve en militan taktiksel bir çizgiyle çıkmanın olanaklı olduğunu düşündükleri olgusunu belirtmenin büyük önemi vardır. [21*] Devrimcilerin çoğunluğunun [sayfa 45] eğitimden yoksun oluşu, bu tümüyle doğal olgu, herhangi bir özel korku yaratamazdı. Bir kez görevler doğru bir biçimde belirlenince, bir kez bu görevleri gerçekleştirmek yolunda yinelenen girişimler için enerji olunca, geçici başarısızlıklar sadece küçük talihsizlikleri temsil ediyordu. Devrimci deneyim ve örgütsel yetenek elde edilebilecek şeylerdir, yeter ki bunları erde etme isteği olsun, yeter ki, eksiklikler kabul edilsin, devrimci eylemde bu eksikliklerin kabul edilmesi bunların yarı yarıya giderilmesi demektir.
      Ama bu bilinç (ki bu, sözü edilen grubun üyeleri arasında çok canlı idi) sönmeye başladığında, eksikliklere erdemler olarak bakmaya hazır, hatta kendiliğindenlik önünde kölece boyuneğişlerine teorik bir temel bulmaya çalışan kimseler —ve hatta sosyal-demokrat organlar— boygöstermeye başladığında, sadece ufak-tefek talihsizlikler olan şeyler, başlıbaşına talihsizlikler haline geldi. Bu eğilimden, içeriği yanlış olarak ve çok dar bir biçimde ekonomizm olarak nitelenen bu eğilimden, sonuçlar çıkarmanın zamanıdır.


B. KENDİLİĞİNDENLİK ÖNÜNDE EĞİLME
RABOÇAYA MYSIL


      Kendiliğindenliğe bu boyuneğişin yazınsal ifadelerini ele almadan önce, Rus sosyal-demokrasisindeki geleceğin iki çatışan eğiliminin St. Petersburg'da çalışan yoldaşlar arasında hangi koşullar altında doğduğu ve büyüdüğüne ışık tutan (yukarda sözü edilen kaynak tarafından bize ulaştırılan) şu ilginç olguyu belirtmek isteriz. 1897'nin başında, sürgünlerinden hemen önce, A. A. Vaneyev ve birkaç yoldaşı, İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliğinin "eski" ve "genç" üyelerini biraraya getiren özel bir toplantıya katıldılar.[
42] Konuşmaların ağırlık noktasını örgüt sorunları, özellikle de son biçimi ile "Listok" [sayfa 46] Rabotnika, n° 9-10, s. 46'da[43] yayınlanmış olan "işçilerin karşılıklı yardım fonu tüzüğü" konusu oluşturuyordu. "Eski" üyelerle (St. Petersburg sosyal-demokratları bunları alaya alarak "dekabristler," olarak adlandırırlardı) "genç" üyeler (ki bunlar, daha sonra Raboçaya Mysıl çalışmalarına aktif olarak katıldılar) arasında kesin ayrılıklar hemen kendini gösterdi, ve aralarında şiddetli tartışmalar başladı. "Genç" üyeler yayınlanmış haliyle tüzüğün temel ilkelerini savunuyorlardı. "Eski" üyeler birincil gereksinmenin bu olmadığını, ama Mücadele Birliğinin bütün değişik işçi yardımlaşma fonlarının, ögrenci propaganda çevrelerinin, vb. bağlı olacağı bir devrimciler örgütü halinde güçlendirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Hiç söylemeye gerek yok ki, tartışma içinde bulunan taraflar, bu sıradaki anlaşmazlıkların, bir bölünmenin başlangıcı olduğunu kavramaktan uzaktılar; tersine, bunları, tek başına ve raslansal şeyler olarak görüyorlardı. Bu olgu da gösteriyor ki, Rusya'da da ekonomizm, "eski" sosyal-demokratlara karşı bir mücadele olmaksızın ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış değildir (ki bu, bugünün ekonomistlerinin unutmak istedikleri bir şeydir). Ve eğer, esasında, bu mücadele, ardından "belgesel" izler birakmamış ise, bunun tek nedeni o sırada faaliyet gösteren çevrelerin üyeliğinin öylesine sürekli bir değişiklikten geçmesidir ki, hiç bir süreklilik sağlanamamış ve bunun sonucu olarak da görüş ayrılıkları herhangi bir belge ile kaydedilmemiştir.
      Raboçaya Mysıl'ın kuruluşu ekonomizmi günışığına çıkardı, ama bir çırpıda değil. Yeni eğilimin çeşitli kentlerdeki başarıları ve başarısızlıklarında raslantının ne ölçüde olduğunu ve bunun gerçekte ayrı bir eğilimi mi ifade ettiği, yoksa salt belli kimselerin eğitim yoksunluğundan mi ileri geldiği konusunda, ne "yeninin" savunucularının ne de karşıtlarının karar verebildikleri -ve bunu yapma firsatını gerçekten de bulamadıkları- zaman süresini [sayfa 47] anlayabilmek için, eylem koşullarını ve Rus çalışma gruplarının çoğunluğunun kısa ömürlü niteliğini somut bir biçimde kafamızda canlandırmamız gerekir (bu, ancak, bunu bizzat yaşamış olanların yapabilecekleri bir şeydir). Örneğin, Raboçaya Mysıl'ın ilk teksir edilmiş kopyaları sosyal-demokratların büyük bir çoğunluğuna hiç bir zaman ulaşmadı, ve eğer ilk sayısındaki başyazıya değinebiliyorsak, bunun tek nedeni, yukarda belirtilen gazetelerden ve gazete projelerinden oldukça farklı olan bu yeni gazeteyi, hiç kuşkusuz, büyük bir gayretle, olduğundan fazla abartan V. İ.[44] tarafından yazılan bir makalede ("Listok" Rabotnika, n° 9-10, s. 47 ve devami) yeniden yayınlanmış olmasıdır. [22*] Raboçaya Mysıl'ın tüm havasını ve genel olarak ekonomizmi büyük bir açıklıkla ortaya koyduğu için, bu başyazı üzerinde durmaya değer.
      "Mavi ceketliler"in[45] silahının işçi sınıfı hareketini hiç bir zaman duraksatamayacağını belirttikten sonra, başyazı, sözlerini şöyle sürdürüyor: "... işçi sınıfı hareketinin canlılığı, işçilerin, sonunda, kendi yazgılarını liderlerinin ellerinden koparıp kendi ellerine almaları olgusundan ileri gelmektedir"; bu temel tez daha sonra ayrıntılarıyla geliştirilmektedir. Gerçekte, liderler (yani sosyal-demokratlar, Mücadele Birliğinin örgütleyicileri), denebilir ki, polis tarafından işçilerin ellerinden koparılıp alınmıştır; [23*] ama işçiler liderlerine karşı mücadele ediyorlarmış gibi ve liderlerinin [sayfa 48] boyunduruğundan kendilerini kurtarıyorlarmış gibi gösterilmektedir! Devrimci örgütün güçlendirilmesi ve siyasal faaliyetin genişletilmesi yönünden ileri adımlar atma çağrısı yerine, tümüyle sendika mücadelesine geri çekilme çağrısı yapılmıştır. "Hareketin ekonomik temelinin siysal ülküyü hiç bir zaman unutmama çabasıyla gölgelendiği" ve işçi sınıfı hareketinin parolasının "ekonomik koşullar için mücadele" (!) ya da daha da iyisi "işçiler, işçiler içindir" parolası olduğu ilân edildi. Grev fonlarının "hareket için öteki örgütlerden yüz kez daha yararlı olduğu" (1897 Ekiminde söylenmiş bu sözleri, 1897'nin başlangıcında genç üyelerle "dekabristler" arasındaki tartışmayla kıyaslayınız) vb. açıklandı. "İşçilerin 'kaymağına' değil, 'ortalamaya', işçi yığınlarına ağırlık vermeliyiz"; "siyaset her zaman itaatle ekonomiyi izler"[24*] vb. vb. gibi ucuz deyişler, hareket tarafından çekilen ama çoğu durumlarda, ancak legal olarak ortaya çıkan yayınlardaki kadarıyla marksizm kırıntılarıyla tanışıklığı olan gençlik yığınları üzerinde, karşı durulmaz bir etki yaratan moda haline geldi.
      Siyasal bilinç, kendiliğindenlik —Bay V. V.'nin "fikirlerini" yineleyen "sosyal-demokratların" kendiliğindenliği, bir rubleye bir kopek katmanın her türlü sosyalizmden ve siyasetten daha değerli olduğu ve "gelecek kuşaklar için değilde kendileri ve çocukları için savaştıklarını bilerek savaşmaları" gerektiği (Raboçaya Mysıl, n° 1, başyazı) yolundaki savlarla kandırılan işçilerin kendiliğindenliği— tarafından tümüyle boğulmuştu. Bu çeşit sözler, [sayfa 49] sosyalizme olan nefretleri içerisinde, İngiliz trade-unionculuğunu kendi topraklarına taşımak ve işçilere, katıksız sendikal mücadeleye girişmekle, [25*] geleceğin bilmem hangi sosyalizmi için, bilmem hangi kuşakları için değil, kendileri ve çocukları için mücadele etmiş olacaklarını öğütlemeye çalışan (Alman "Sozial-Politiker"i Hircsh gibi) Batı Avrupa'nın burjuvazisinin her zaman gözde bir silahı olmuştur. Ve şimdi de "Rus sosyal-demokrasisinin V. V.'leri", bu burjuva sözleri yinelemeye girişmiş1erdir. Bu noktada çağdaş ayrılıkları, tahlilimizin bundan sonrasi için yararlı olacak üç durumu kaydetmek önemlidir. [26*]
      Birincisi, yukarda değindiğimiz siyasal bilincin kendiliğindenlik tarafından boğulması da, kendiliğinden oldu. Bu bir sözcük oyunu gibi görünebilir, ama ne yazık ki acı gerçek budur. Bu, birinin ötekine üstün geldiği, birbirlerine tamamen karşıt iki görüş arasındaki açık bir mücadelenin bir sonucu olarak olmamıştır, bu, giderek daha çok "eski" devrimcinin jandarma tarafından "koparılıp alınması" ve giderek daha çok sayıda "Rus sosyal-demokrasisinin" "genç" "V. V.'lerinin" sahnede gözükmesi olgusu yüzünden olmuştur. Bugünkü Rus hareketine katılmış olanlar demeyeceğim, ama en azından onun havasını koklamış olan herkes, durumun tamamen bu olduğunu pek iyi bilir. Ve eğer biz, yine de bu herkesçe bilinen olgu konusunda okurun iyice açıklığa kavuşması yolunda fazla direniyorsak, ve eğer, daha da açıklığa kavuşturmak için Raboçeye Dyelo'nun ilk basımındaki ve 1897'nin başında "eskiler" ile "gençler" arasındaki tartışmalardaki [sayfa 50] olguları aktarıyorsak, bunu "demokrasi"leriyle övünen kimselerin geniş kamuoyunun (ya da çok genç kuşağın) bu olgular konusundaki bilisizliği üzerine spekülasyona girmelerinden ötürü yapıyoruz. Bu nokta üzerinde daha ilerde duracağız.
      İkincisi, ekonomizmin yazınsal ifadesinin hemen başlarında, "işçi hareketinin katıksız ve yalın" yandaşlarının, proleter inücadele ile en yakın "organik" ilişkilere (Raboçeye Dyelo'nun deyimi) tapanların, işçi olmayan aydın tabakanın (sosyalist bir aydın tabakanın bile) karşıtlarının, durumlarını savunmak için "katıksız" burjuva "trade-unionculuğu" tezlerine sığınmak zorunda kalmaları gibi son derece ilginç bir durum —bugünün sosyal-demokratları arasında egemen olan bütün ayrılıkları anlamak için çok tipik bir durum— gözlemliyoruz. Bu, Raboçaya Mysıl'ın, daha hemen başında —bilinçsiz olarak—, Credo'nun programını uygulamaya başladığını göstermektedir. Bu, (Raboçeye Dyelo'nun kavrayamadığı bir şeyi) işçi sınıfı hareketinin kendiliğindenliğinin her türlü putlaştırılmasının, "bilinçli unsurun" sosyal-demokrasinin rolünün her türlü küçümsenmesinin, bunu küçümseyenin onu isteyerek yapıp yapmamasından tamamen bağımsız olarak, işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmek anlamını taşıdığını göstermektedir. Bütün bu "ideolojinin öneminin abartılması" [27*] konusunda, bilinçli unsurun rolünün abartılması [28*] vb. konusunda sözedenler, katıksız ve yalın işçi hareketinin, eğer işçiler yalnızca "kendi yazgılarını liderlerinin ellerinden kurtarılirlarsa", kendisi için bağımsız bir ideolojiyi geliştirebileceğini ve geliştireceğini düşünmektedirler. Ama bu derin bir yanılgıdır. Yukarda söylenenleri tamamlamak için, Karl Kautsky'nin Avusturya [sayfa 51] Sosyal-Demokrat Partisinin yeni program taslağıyla ilgili olarak şu son derece doğru ve önemli sözlerini aktaracağız. [29*]
      "Revizyonist eleştiricilerimizden pek çoğu, Marx'ın, ekonomik gelişme ve sınıf mücadelesinin yalnızca sosyalist üretimin koşullarını yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda, ve doğrudan doğruya onun gerekliliğinin bilincini [italikler K. K.'nin] de yarattığını ileri sürdüğüne inanırlar. Ve bu eleştiriciler, İngiltere'nin, kapitalist gelişmenin en yüksek düzeyine ulaştiği bu ülkenin, bu bilince herhangi başka bir ülkeden daha uzak olduğunu öne sürerler. Taslağa bakıldığında, böylece çürütülen bu sözde ortodoks marksist görüşün Avusturya programının taslağını hazırlayan komitece de paylaşıldığını düşünmek mümkündür. Program taslağında şöyle denmektedir: 'Kapitalist gelişme arttıkça, proletaryanın sayısı da artar, proletarya arttıkça kapitalizme karşı savaşa zorlanır ve bu savaşa uygun duruma gelir. Proletarya sosyalizmin olabilirliği ve zorunluluğu bilincine ulaşır. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç, proleter sınıf mücadelesinin zorunlu ve doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkar.' Ama bu kesenkes yanlıştır. Elbette, bir öğreti olarak, sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır ve sosyalizm, ikincisi gibi kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden ortaya çıkar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, yanyana doğar, birbirinden değil; herbiri farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur, ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini [sayfa 52] ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır [italikler K. K.'nin]: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır, ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışardan [von aussen Hinein getragenes] verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan [urwüchsig] bir şey değildir. Bu yüzdendir ki, eski Hainfeld programı pek haklı olarak, sosyal-demokrasinin görevinin, proletaryayı, konumunun bilinci ve görevinin bilinci ile doldurmak [aslında: proletaryayı doyurmak] olduğunu söylemektedir. Eğer bilinç, sınıf riücadelesinden kendi başına doğsaydı buna gerek olmazdı. Yeni taslak, bu önermeyi, eski programdan aynen almıştır ve bunu yukarda belirtilen önermeye iliştirmiştir. Ama bu, düşünce çizgisini tümüyle koparmaktadır..."
      Çalışan yığınların hareketlerinin süreci içerisinde kendi başlarına formüle edecekleri bağımsız bir ideolojiden sözedilemeyeceğine göre, [30*] tek seçenek şu oluyor [sayfa 53] —ya burjuva ideoloisi, ya da sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur (çünkü insanlık "üçüncü" bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca da sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda sınıf-dışı ya da sınıf-üstü bir ideoloji sözkonusu olamaz). Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir. Kendiliğindenlikten çok sözedilmektedir. Ama işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişmesi, onun burjuva ideolojisine tabi olmasına, Credo programı doğrultusunda gelişmesine yolaçar; çünkü kendiliğinden işçi sınıfı hareketi, trade-unionculuktur, Nur-Geurerkschaftlerei'dir, ve trade-unionculuk, işçilerin burjuvaziye ideolojik köleliği demektir. Demek oluyor ki, görevimiz, sosyal-demokrasinin görevi, kendililindenliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı hareketini burjuvazinin kanatları altına sokmak yolundaki bu kendiliğinden trade-unioncu çabadan uzaklaştırmak, ve devrimci sosyal-demokrasinin kanadı altına sokmaktır. İskra, n° 12'de yayınlanan ekonomist mektubun yazarları tarafından kullanılan, en güçlü ideologların işçi sınıfı hareketini maddi öğelerin karşılıklı etkileşimi ve maddi ortamla belirlenmiş yolundan uzaklaştırma çabalarının başarısızlığa uğradığı yolundaki sözleri, bu nedenle, sosyalizmden vazgeçmeyle aynı şeydir. Eğer bu yazarlar, yazın ve toplumsal faaliyet alanına giren herkesin yapması gerektiği gibi, ne söylediklerini korkusuzca, tutarlı bir biçimde ve derinlemesine değerlendirebilselerdi, onlar için "o işe yaramaz kollarını boş göğüsleri üzerinde bağlamak" ve eylem alanını, işçi sınıfı hareketini "en az direnme çizgisine" doğru, yani burjuva trade-unionculuğu çizgisine doğru çeken Struve'lere, Prokopoviç'lere, ya da bu hareketi kilise ve [sayfa 54] jandarma "ideolojisi" çizgisine doğru çeken Zubatov'lara terketmekten başka yapacakları bir şey kalmazdı.
      Almanya örneğini anımsayalım. Lassalle'ın Alman işçi sınıfı hareketine sunduğu tarihsel hizmet neydi? Bu hareketi (Schulze-Delitsch ve benzerlerinin iyi yürekli yardımlarıyla), ilerlemeci trade-unionculuk ve kooperatifçilik yolundan uzaklaştırıp, kendiliğinden gitmekte olduğu yola çevrilmiş olmasıydı. Böyle bir görevi yerine getirmek için kendiliğinden öğenin değerinin küçümsenmesinden, süreç olarak taktiklerden, unsurlarla ortam arasındaki karşılıklı etkileşimlerden, vb.'den sözetmekten çok farklı bir şeyler yapmak gerekiyordu. Kendiliğindenliğe karşı amansız bir mücadele gerekiyordu, ve ancak birçok yılları kapsayan böyle bir mücadeleden sonradır ki, örneğin Berlin'in çalışan halkını ilerlemeci partinin bir dayanağı olmaktan çıkarıp sosyal-demokrasinin en sağlam kalelerinden biri haline getirmek, mümkün olabilmiştir. Bu mücadele bugün bile (Alman hareketinin tarihini Prokopoviç'ten, felsefesini ise Struve'den öğrenenlerin sanabilecekleri gibi) hiç bir biçimde bitmiş değildir. Şimdi bile Alman işçi sınıfl, deyim yerindeyse, bir sürü ideolojiler arasında parçalanmıştır. İşçilerin bir kesimi katolik ve monarşist sendikalar içerisinde örgütlenmiştir; bir başka kesimi İngiliz trade-unionculuğunun burjuva müritleri tarafından kurulan Hirsch-Duncker sendikaları[47] içerisinde örgütlenmiştir; üçüncü kesimi sosyal-demokrat sendikalar içerisinde örgütlenmiştir. Son grup, geri kalanlardan çok daha kalabalıktır, ama sosyal-demokrat ideoloji bu üstünlüğü yalnızca bütün öteki ideolojilere karşı kararlı bir mücadele vererek sağlayabilmiştir ve böyle koruyabilecektir.
      Ama niye, diye soracaktır okur, kendiliğinden hareket, en az direnme çizgisini izleyen hareket, burjuva ideolojisinin egemenliğine yolaçıyor? Şu basit nedenle ki, [sayfa 55] burjuva ideolojisi köken bakımından sosyalist ideolojiden çok daha eskidir, çok daha gelişkindir, ve boy ölçüşemeyecek kadar daha çok yayılma olanaklarına sahiptir. [31*] Ve herhangi bir ülkede sosyalist hareket ne denli genç ise, sosyalist olmayan ideolojiyi güçlendirme yolundaki bütün girişimlere karşı o denli gayretli mücadele verilmeli, ve işçiler o denli kararlı bir biçimde, "bilinçli unsurun abartılması" vb.'ye karşı feryat eden kötü danışmanlara karşı uyarılmalıdır. Ekonomist mektubun yazarları, Raboçeye Dyelo ile birlik içinde, hareketin çocukluğunun özelliği olan hoşgörüsüzlüğe sövüp saymaktadır. Buna bizim yanıtımız şudur: evet, hareketimiz gerçekten de çocukluk dönemindedir, ve onun daha hızla büyümesini sağlamak için, kendiliğindenliğe yaltaklanmalarıyla onun büyümesini geciktirenlere karşı hoşgörüsüzlükle dolu olmalıdır. Hiç bir şey, çok uzun süre önce mücadelenin her türlü kesin aşamalarını geçirmiş olan "ustalar" olma havasına bürünmemiz kadar gülünç ve zararlı olamaz.
      Üçüncüsü, Raboçaya Mysıl'ın ilk sayısı "ekonomizm" teriminin (elbette ki, biz, bu ifade şu ya da bu yolda kendini kabul ettirmiş olduğuna göre, onun terkedilmesini önermiyoruz) bu yeni akımın gerçek niteliğine tam olarak uymadığını gösteriyor. Raboçaya Mysıl, siyasal mücadeleyi tümden reddetmiyor; ilk sayısında yayımlanan işçilerin yardım sandığının tüzüğü, hükümete karşı [sayfa 56] mücadele etmekten sözetmektedir. Ne var ki, Raboçaya Mysıl "siyasetin ekonomiyi itaatle izlediğine" inanmaktadır (Raboçeye Dyelo, programında "Rusya'da ekonomik mücadelenin siyasal mücadeleden, herhangi başka bir ülkeden çok daha fazla ayrılamaz olduğunu" ileri sürdüğünde bu tezi değişikliğe uğratmaktadır). Eğer siyasetten kastı sosyal-demokrat siyaset ise, o zaman Raboçaya Mysıl ve Raboçeye Dyelo'nun tezleri baştanbaşa yanlıştır. İşçilerin ekonomik mücadelesi (ayrılmaz olmamakla birlikte) burjuva siyasetiyle, kilise siyasetiyle, vb., görmüş olduğumuz gibi çoğu kez ilişkilidir. Eğer siyasetle, sendika siyasetini, yani bütün işçilerin, hükümetin, içerisinde bulundukları durumu ortadan kaldırmayan, yani emeğin sermayeye bağımlılığını yoketmeyen, ama bu koşulların ortaya çıkardığı sıkıntıları hafifleten önlemler almasını sağlamak yolundaki ortak çabalarını kastediyorsa, Raboçeye Dyelo'nun tezleri doğrudur. Bu çaba, sosyalizme karşı olan İngiliz trade-unioncularının, katolik işçilerin, "Zubatov" işçilerinin, vb. gerçekten de ortak özelliğidir. Siyaset vardır, siyaset vardır. Böylece görüyoruz ki, Raboçaya Mysıl siyasal mücadelenin kendiliğindenliğine, bilinçsizliğine boyuneğdiği ölçüde, siyasal mücadeleyi yadsımıyor. Bizzat işçi sınıfı hareketinden kendiliğinden çıkan siyasal mücadeleyi (daha doğrusu işçilerin siyasal istek ve istemlerini) tümüyle kabul ederken, sosyalizmin ve Rusya'nın günümüz koşullarının genel görevlerine uygun düşen özel bir sosyal-demokrat politikanın bağımsız olarak ortaya çıkarılmasını kesenkes reddediyor. Daha ilerde Raboçeye Dyelo'nun da aynı yanılgılara düştüğünü göstereceğiz.


C. ÖZ KURTULUŞ GRUBU[48] VE
Raboçeye Dyelo


      Raboçaya Mysıl'ın birinci sayısındaki pek az bilinen ve şimdi hemen hemen unutulmuş olan başyazı üzerinde [sayfa 57] uzun uzadıya durmamızın nedeni, bu yazının, sonraları bir sürü derecikler halinde günışığına çıkmış olan o genel düşünce selinin ilk ve en çarpıçı ifadesi olmasıdır. V. İ., Raboçaya Mysıl'ın ilk sayısını ve başyazısını överken, yazının, "keskin ve ateşli" bir üslupla yazılmış olduğunu söylemekte haklıydı ("Listok" Rabotnika, n° 9-10, s. 49). Yeni bir şey söylediğine inanan inançlı herkes, "ateşli" bir üslupla yazar ve görüşlerini yüreklilikle belirtir ve savunur. Ancak iki tarafı idare edenler "ateşli" üsluptan yoksundurlar; ancak böyleleri, bir gün Raboçaya Mysıl'ın ateşini överken, ertesi gün onun hasımlarının "ateşli polemiğine" saldırabilirler.
      "Raboçaya Mysıl'ın Özel Eki" üzerinde durmayıp (ilerde ekonomistlerin düşüncelerini en tutarlı biçimde ifade eden bu yapıtı inceleme firsatını bulacağız), "İşçilerin Öz Kurtuluşu Grubunun Çağrısı"na (Mart 1899, Londra'da yayınlanan Nakanune[49] , n°, 7, Temmuz 1899'da yeniden basılmıştır) kısaca değineceğiz. "Çağrı"yı kaleme alanlar, haklı olarak "Rusya işçilerinin daha yeni yeni uyanmakta olduklarını, çevrelerine henüz bakındıklarını, ve elde etikleri ilk mücadele araçlarına içgüdüyle sarıldıklarını" söylemektedirler. Ama bununla birlikte, içgüdüyle olan bir şeyin, sosyalistlerin yardıma koşmalarını gerektiren bilinçsiz (kendiliğinden) bir şey olduğunu, modern toplumda "elde edilen ilk mücadele aracının" her zaman sendikal mücadele aracı olacağını, ve "ilk elde edilen" ideolojinin de burjuva (sendika) ideolojisi olacağını unutarak, bundan Raboçaya Mysıl'ın varmış olduğu aynı yanlış sonuçları çıkarmaktadırlar. Aynı şekilde, bu yazarlar, siyaseti "reddetmiyorlar", sadece (sadece!) Bay V. V.'nin siyasetin üstyapı olduğu, ve bundan ötürü de, "siyasal ajitasyonun iktisadi mücadele uğruna yapılan ajitasyonun üstyapısı olması gerektiği; ve bu siyasetin bu mücadele temeline dayanması ve onu izlemesi [sayfa 58] gerektiği" yolundaki görüşlerini yineliyorlar.
      Raboçeye Dyelo'ya gelince, bu gazete, faaliyetine ekonomistleri "savunmakla" başlamıştır. İlk sayısında (n° 1, s. 141-142), ünlü broşüründe [32*] ekonomistleri uyaran "Akselrod'un, hangi genç arkadaşları kastettiğini bilmediğini" iddia ettiği zaman, düpedüz gerçeğe aykırı konuşmuştur. Bu gerçeğe aykırı beyan üzerine, Akselrod ve Plehanov'la giriştiği polemikte, Raboçeye Dyelo "kimlerin sözkonusu edildiğini bilmiyormuş gibi görünerek, yurtdışındaki bütün genç sosyal-demokratları, bu haksız suçIamaya karşı savunmak isteğini" teslim etmiştir. (Suçlama, Akselrod'un ekonomistlere yönelttiği dargörüşlülük suçlamasıydı.)[50] Gerçekte bu suçlama tamamen haklıydı, ve Raboçeye Dyelo, suçlamanın, başkalarıyla birlikte kendi yazıkurulunun bir üyesi olan V. İ.'yi de hedef aldığını çok iyi biliyordu. Geçerken belirteyim ki, bu polemikte, Rus Sosyal-Demokratların Görevleri [33*] başlıklı broşürümün yorumlanması konusunda, Akselrod tamamen haklıydı ve Raboçeye Dyelo da tamamen hatalıydı. Broşür, 1897'de Raboçaya Mysıl'ın çıkmasından önce, yukarda niteliğini belirttiğim St. Petersburg Mücadele Birliğinin ilk eğiliminin egemen olduğunu haklı olarak sandığım bir sırada yazılmıştı. Ve bu eğilim, hiç değilse, 1898'in ortalarına kadar egemendi. Onun için Raboçeye Dyelo'nun ekonomizmin varlığını ve tehlikesini yadsıyabilmek için, 1897-1898'de St. Petersburg'da, ekonomist görüşler tarafından safdışı edilmiş görüşleri açıklayan bir broşürü dayanak olarak göstermeye hakkı yoktu. [34*]
      Ama, Raboçeye Dyelo, ekonomistleri "savunmakla" [sayfa 59] kalmadı, kendisi de durmadan aynı temel hatalara düştü. Bu fikir karışıklığınının kaynağı, Raboçeye Dyelo'nun programının şu tezine getirilen yorumun bulanıklığında aranmalıdır: "Birliğin görevlerini ve yayın faaliyetinin niteliğini esas olarak belirleyecek olan [italikler bizim] Rus yaşantısının en önemli olayı, bizce, son ylllarda ortaya çıkmış olan yığınsal işçi sınıfı hareketidir [italikler Raboçeye Dyelo'nun]." Yığın hareketinin çok önemli bir olay olduğu tartışma götürmez. Ama sorunun özü, yığınsal işçi sınıfı hareketinin "görevleri belirleyeceği" sözünün nasıl anlaşılacağındadır. Bu, iki şekilde yorumlanabilir. Bu, ya bu hareketin kendiliğindenliği önünde boyuneğmek, yani sosyal-demokrasinin rolünü işçi sınıfı hareketine tabi duruma indirgemektir (ki, Raboçaya Mysıl, Öz Kurtuluş Grubu ve öteki ekonomistler, bunu böyle yorumlamaktadırlar), ya da bu, yığın hareketinin karşımıza yeni teorik, siyasal ve örgütsel görevler, yığın hareketinin ortaya çıkmasından önceki dönemde bizim için doyurucu olabileceklerden çok daha karmaşık görevler çıkardığı anlamına gelmektedir. Raboçeye Dyelo birinci yoruma eğilim göstermiştir ve hâlâ göstermektedir; çünkü bu gazete, yeni görevler hakkında, belirli hiç bir şey söylemeyip ve bu "yığın hareketi", sanki önümüze koyduğu görevleri açıkça anlama ve onları yerine getirme zorunluluğundan bizi kurtarıyorcasına savlar ileri sürüp durmuştur. Bu bakımdan, Raboçeye Dyelo'nun, otokrasinin [sayfa 60] devrilmesi görevini, işçi sınıfı hareketinin birinci görevi olarak kabul etmenin olanaksız olduğunu düşündüğünü, ve bu görevi (yığın hareketi adına) kısa vadeli siyasal istemler uğruna mücadele derekesine düşürdüğünü belirtmemiz yeter (Yanıt, s. 25).
      Raboçeye Dyelo'nun editörü B. Kriçevski'nin bu gazetenin n° 7'de yayınlanan ve aynı hataları yineleyen "Rus Hareketinde İktisadi ve Siyasal Mücadele" başılklı makalesi [35*] üzerinde durmayarak doğrudan doğruya Raboçeye Dyelo, n° 10'a geçeceğiz. Elbette ki, Kriçevski ve Martinov'un Zarya ve İskra'ya karşı yönelttikleri çeşitli itirazlar üzerinde ayrıntılı olarak duracak değiliz. Biz burada, sadece, Raboçeye Dyelo, n° 10'un dayandığı ilkelerin temelleriyle ilgilenmekteyiz. Şu halde, Raboçeye Dyelo'nun aşağıda sunulan iki önerme arasında "taban tabana karşıt bir çelişki" görmesi garip olgusunu incelemeyeceğiz: [sayfa 61]
      "Sosyal-demokrasi kendi elini-kolunu bağlamaz, eylemlerini daha önceden tasarlanmış herhangi bir planla ya da siyasal mücadele yöntemiyle sınırlandırmaz; partinin elinde bulunan güçlere denk düştüğü sürece bütün mücadele araçlarını benimser" vb.. (İskra, n° 1.) [36*]
      Bir de şu önerme:
      "... Her koşul altında ve her an, siyasal mücadeleye girişmekte ustalaşmış güçlü bir örgüt olmadan, sağlam ilkelerle aydınlanmış ve azimle yürütülen, taktik diye adlandırılmaya layık o sistemli eylem planından sözedilemez." (İskra, n° 4.) [37*]
      Akla-uygun olmak koşuluyla, bütün mücadele araçlarını, bütün mücadele plan ve yöntemlerini ilke olarak kabul etmek ile belirli bir siyasal anda sıkı sıkıya uygulanan bir plan gereğince hareket yönünü belirleme istemini birbirine karıştırmak, eğer taktikten sözediyorsak, hastalıkları tedavi etmenin çeşitli yöntemlerinin tip tarafından tanınması ile belli bir hastalığa belli bir tedavi yönteminin uygulanması gereğini birbirine karıştırmayla aynı şeydir. Ama gerçek şu ki, Raboçeye Dyelo'nun kendisi de, bizim kendiliğindenliğe boyuneğme diye adlandırdığımız bir hastalığa tutulmuştur, ve bu hastalık için her türlü "tedavi yöntemini" reddetmektedir. Onun için bu gazete "plan-olarak-taktiklerin marksizmin özüyle çeliştiği" (n° 10, s. 18) yolunda, taktiklerin "partiyle birlikte büyüyen parti görevlerinin büyüme süreci" olduğu yolunda (s. 11, italikler Raboçeye Dyelo'nun) parlak bir keşifte bulunmuştur. Bu sözler ünlü bir özdeyiş olma, Raboçeye Dyelo "eğiliminin" kalıcı bir anıtı haline gelme şansına sahipti. "Nereye?" sorusuna bu yönetici organın verdiği karşılık şudur: hareket, başlangıç noktası ile hareketin bir sonraki noktası arasındaki uzaklığı degiştirme sürecidir. [sayfa 62] Bu eşi görülmedik derinlik örneği, sadece merak konusu bir şey olmayıp (öyle olsaydı üzerinde uzun boylu durmanın gereği kalmazdı), koca bir akımın programıdır, R. M.'nin ("Raboçaya Mysıl'in Özel Eki"nde) şu sözcüklerle ifade ettiği, programın ta kendisidir: Özlemi duyulacak olan mücadele, mümkün olan mücadeledir, ve. mümkün olan mücadele belli bir anda verilmekte olan mücadeledir. Bu, kendini edilgen olarak kendiliğindenliğe uyduran sınırsız oportünizm eğiliminin ta kendisidir.
      "Plan-olarak-taktikler marksizmin özüyle çelişir!" Ama bu, marksizme iftira etmektir; marksizmin, narodniklerin bize karşı mücadelelerinde karşımıza diktikleri karikatüre benzetilmesidir. Sınıf bilincine ulaşmiş olan militanların inisiyatif ve enerjisini küçümsemek demektir, oysa marksizm, tam tersine, sosyal-demokratın inisiyatif ve enerjisine devasa bir iti kazandırır, onun önünde en geniş bakış açısı sağlar, ve (eğer böyle ifade edilmesi uygun görülürse) milyonlarca işçinin "kendiliğinden" mücadeleye giren büyük gücünü onun emrine verir. Uluslararası sosyal-demokrasinin bütün tarihi, bazan şu, bazan da bir başka siyasal lider tarafından ileri sürülen, bazıları liderin ileri görüşIülüğünü ve doğru siyasal ve örgütsel görüşIerini doğrulayan, bazıları da kısa görüşlülüğü ve siyasal hataları yansıtan planlarla doludur. Almanya, tarihinin bir dönüm noktasında iken, imparatorluğun kurulması, Reichstag'in açılması ve bütün halka seçim hakkının tanınması sözkonusu iken, sosyal-demokrat siyaset ve genel çalışma için, Liebknecht'in bir planı, Schweitzer'in ise bir başka planı vardı. Sosyalistlere Karşı Yasa Alman sosyalistlerinin tepesine indiği zaman, Most ve Hasselmann'in bir planı vardı - bunlar hemen şiddete ve teröre başvurmaya hazırdılar; Höchberg, Schramm ve (kısmen de) Bernstein'ın ise bir başka planları [sayfa 63] vardı -bunlar, sosyal-demokratlara, aşırı ölçüde sert ve devrimci oldukları için yasanın çıkarılmasına kendilerinin neden olduklarını ve şimdi bağışlanabilmeleri için tutum ve davranışlarının kusursuz olması gerektiğini va'zetmeye koyuldular. İllegal bir yayın organını[51] hazırlayan ve sürdürenlerin de bir üçüncü planı vardı. Geriye bakarak, hangi yolun tutulacağı konusunda mücadele verildikten sonra, ve seçilen yolun doğru olup olmadığı konusunda tarih hükmünü verdikten sonra, partiyle birlikte büyüyen parti görevleri hakkında derin vecizeler söylemek elbette ki kolaydı. Ama fikir kargaşalığının hüküm sürdüğü bir anda, [38*] Rus "eleştiricilerinin" ve ekonomistlerinin sosyal-demokrasiyi trade-unionculuk derekesine düşürdükleri bir zamanda ve teröristler eski hataları yineleyen "plan-olarak-taktiklerin" kabul edilmesini olanca güçleriyle savundukları bir sırada böyle bir zamanda, bu türden derin sözler etmekle yetinmek, kendi kendine "yoksulluk tasdiknamesi" vermeye benzer. Birçok Rus sosyal-demokratının, inisiyatif ve enerji yoksunluğundan, "siyasal propagainda, ajitasyon ve örgütlenme alanının" [39*] yetersizliğinden, devrimci çalışmanın daha geniş ölçüde örgütlendirilmesi için "planların" yokuluğundan yakındıkları bir sırada, böyle bir zamanda, "plan-olarak-taktiklerin marksizmin özüyle çeliştiğini" ilan etmek, sadece marksizmi teori alanında kabalaştırmak değil, pratikte de partiyi geriye doğru sürüklemek demektir.
      Raboçeye Dyelo vaızına şöyle devam ediyor:
      "Devrimci sosyal-demokratin görevi, sadece, kendi [sayfa 64] bilinçli çalışmasıyla nesnel gelişmeyi hızlandırmaktır, bu gelişmeyi ortadan kaldırmak, ya da kendi öznel planlarını bunun yerine koymak değildir. İskra bütün bunları teoride bilir; ama, marksizmin bilinçli devrimci çalışmaya haklı olarak yüklemiş olduğu büyük önem, İskra'yı, uygulamada, taktikler konusundaki doktriner görüşIeri yüzünden, gelişmenin nesnel ya da kendiliğinden unsurunun önemini küçümsemeye sürüklemektedir." (s. 18)
      Bay V. V. ve ortaklarına layık olağanüstü bir teorik kargaşalığın bir başka örneği. Filozofumuza şunu sormak isteriz: Öznel planlar hazırlayan bir kimse, nasıl olur da nesnel gelişmeyi "küçümseyebilir"? Bu, ancak, nesnel gelişmenin bazı sınıfları, tabaka ya da grupları, bazı ulusları ya da ulus gruplarını vb. yarattığını ya da güçlendirdiğini, yıktığını ya da zayıf düşürdüğünü, ve böylelikle nesnel gelişmenin güçler arasında belirli bir uluslararası siyasal mevzilenmeyi, ya da devrimci partiler tarafından takınılan tutumu vb. belirlediği gerçeğini gözden kaçırmakla olabilir. Eğer planları hazırlayan bunu yaptıysa, onun suçu kendiliğinden unsuru küçümsemek olmayacak, tersine, bilinçli unsuru küçümsemek olacaktır; çürikü o zaman, plan hazırlayıcının nesnel gelişmeyi anlamada gerekli "bilinçten" yoksun olduğunu göstermiş olacaktır. Onun için kendiliğindenlikle bilinçliliğin "göreli öneminin değerlendirilmesi" (italikler Raboçeye Dyelo'nundur) konusundaki bu sözlerin kendisi tam bir "bilinç" yoksunluğunu açığa vurmaktadır. Eğer "gelişmenin" bazı "kendiliğinden unsurları", genel olarak, insan bilinci tarafından kavranabiliyorsa, bu durumda bunların yanlış değerlendirilmesi, "bilinçli unsurun küçümsenmesi" ile aynı şey olacaktır. Ama eğer bunlar, kavranamıyorsa, bu durumda bunları bilemeyiz ve üzerinde konuşmamız olanaksızdır. Öyleyse B. Kriçevski neden sözediyor? Eğer İskra'nın "öznel planlarının" yanlış oldukları [sayfa 65] görüşünde ise (ki, bu görüşte olduğunu bildiriyor), bu planların hangi nesnel olguları hesaba katmadıklarını göstermesi, ve ancak o zaman bunları göremediği için İskra'yı siyasal bilinçten yoksun olmakla, —ya da onun sözcüklerini kullanarak— "bilinç unsurunu küçümsemekle" suçlaması gerekirdi. Ama eğer o, nesnel planlardan memnun kalmayarak, bize karşı "kendiliğinden unsuru küçümseme"nin dışında bir iddia ileri süremiyorsa (!), bu, şunu gösterir: l° teorik olarak, marksizmi, Beltov[52] tarafından yeteri kadar alaya alınan Karayev ve Mihaylovski tarzında anladığını; ve 2° pratikte legal marksistlerimizi bernştayncılığa doğru, ve sosyal-demokratlarımızı da ekonomizme doğru çekmiş olan "gelişmenin kendiliğinden unsurları" ile pekâlâ tatmin olduğunu, ve Rus sosyal-demokrasisini her ne pahasına olursa olsun "kendiliğinden" gelişme yolundan ayırmaya kesin karar vermiş olanlara karşı "öfke ile dolu" olduğunu.
      Bundan sonra gerçekten eğlendirici olan şeyler gelmektedir. "insanlar nasıl, doğal bilimlerin bütün keşiflerine karşın, gene eski biçimde üreyeceklerse, yeni bir toplumsal düzenin doğuşu da, gelecekte, toplumsal bilimlerdeki keşiflere ve bilinçli savaşçıların sayısının artmasına karşın, esas olarak kendiliğinden bir patlamanın sonucu olarak gerçekleşecektir." (s. 19.) Tıpkı atalarımızın o eski tarz bilgelikleriyle, "Herkes dünyaya bir çocuk getirebilir" demeleri gibi, bugün de (Nartsis Tuporilov tarzında)[53] "modern sosyalistler", kendi bilgelikleriyle, "yeni bir toplumsal düzenin kendiliğinden doğuşuna herkes katılabilir", demektedirler. Biz de herkesin katılabileceği görüşündeyiz. Bu tür katılma için gerekli olan tek şey, ekonomizm egemen olduğunda ekonomizme, [sayfa 66] ve terörizm ortaya çıktığında da terörizme teslim olmaktır. Nitekim Raboçeye Dyelo bu yılın ilkyazında, terörizm salgınına karşı uyarıcı birkaç söz söylemenin o kadar önemli olduğu bir anda, kendisi için "yeni" olan bu sorunla karşı karşıya gelince şaşırıp kaldı. Ve şimdi altı ay sonra, sorunun azçok küllendiği bir sırada, şöyle bir beyanla ortaya çıkıyor: "Biz, terörist duyguların yükselmesine karşı çıkmanın sosyal-demokrasinin görevi olmadığı ve olmaması gerektiği görüşündeyiz." (Raboçeye Dyelo, n° 10, s. 23.) Bu konuda bir de Konferans kararını ileri sürüyorlar: "Konferans, sistemli ve saldırgan nitelikte terörün zamansız olduğu görüşündedir." (İki Konferans, s. 18.) Bütün bunlar ne kadar açık-seçik ve tutarlı! Karşı çıkmamak ama zamansız ilân etmek, ve bu da öyle bir biçimde ilân ediliyor ki, sistemli ve saldırgan nitelikte olmayan terör, "kararın" kapsamına girmiyor. Böyle bir kararın son derece tehlikesiz, ve hataya karşı güvence altına alınmış bir karar olduğunu teslim etmek gerekir; tıpkı konuşup da bir şey söylemeyen bir kimsenin kendisini hataya karşı güvence altına almış olması gibi. Böyle bir kararı kaleme almak için gerekli olan tek şey, hareketin kuyruğunda gidebilme yeteneğini göstermektir. İskra, terör sorununu yeni bir şey olarak ilân ettiği için Raboçeye Dyelo'yu alaya aldığında, [40*] bu gazete, İskra'yı, "Parti örgütüne, 15 yılı aşan bir süre önce, bir göçmen yazarlar grubu tarafından önerilen taktik sorunlarla ilgili çözümleri dayatmak gibi inanılmaz bir küstahlık" ile suçladı (s. 24). Gerçekten küstahlık, hem de bilinç unsurunun aşırı bir önemsenmesi: önceden teorik sorunları bir çözüme bağlayacaksın, sonra da örgütü, partiyi ve yığınları bu çözümün doğru olduğuna inandırmaya çalışacaksın. [41*] Öyle yapacağına şimdiye kadar [sayfa 67] söylenmiş şeyleri yineleseydin, ve hiç kimseye hiç bir şey "dayatmadan", her "'dönemeçte", bazan ekonomizm doğrultusunda, bazan terörizm doğrultusunda zikzaklar çizseydin ne kadar daha iyi olurdu. Raboçeye Dyelo, dünyasal bilgeliğin bu büyük kuralını bile genelleştiriyor ve İskra ile Zarya'yı "programlarını şekilsiz kaos üzerinde dolaşan bir ruh gibi, hareketin karşısına çıkarmak"la (s. 29) suçluyor. Ama sosyal-demokrasinin işlevi, kendiliğinden hareketin üzerinde dolaşan bir "ruh" olmak ve bununla yetinmeyip bu hareketi "kendi programı" düzeyine yükseltmek değildir de nedir? Bu işlev, herhalde hareketin kuyruğunda sürüklenmek olamaz; bu, en iyi durumda bile harekete hiç bir yarar sağlamaz, ve en kötüsü hareket için son derece zararlı olur. Ama Raboçeye Dyelo, sadece bu "süreç-olarak-taktikler"i izlemekle kalmıyor, onu, ilke düzeyine yükseltiyor, öyle ki, bu gazetenin eğilimini oportünizm olarak değil (kuyruk sözcüğünden gelen) kuyrukçuluk olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Ve teslim etmek gerekir ki, hareketi arkadan izlemeye, onun kuyruğu olmaya azmetmiş olan kimseler, "gelişmenin kendiliğinden unsurunu küçümsemeye" karşı, kesin olarak ve sonsuza dek güvence altına alınmışlardır.

*

      Ve böylece, Rus sosyal-demokrasisinde, "yeni akım" tarafından işlenen temel hatanın, bu akımın kendiliğindenliğe boyuneğmesi ve yığınların kendiliğindenliğinin biz sosyal-demokratlardan yüksek derecede bir bilinç gerektirdiğini anlayamamış olduğu sonucuna varmış bulunuyoruz. Yığınların kendiliğinden kabarışı, ne kadar büyük ve hareket de ne kadar yaygın olursa, sosyal-demokrasinin teorik, siyasal ve örgütsel çalışması için daha yüksek bir bilinç göstermesi gereği de o ölçüde artar.
      Rusya'da yığınların kendiliğinden kabarışı, [sayfa 68] öyle büyük bir hızla gelişti (ve halen de gelişmektedir) ki, genç sosyal-demokratların bu devasa görevleri yerine getirmekte hazırlıksız oldukları ortaya çıktı. Bu hazırlıksızlık, hepimizin ortak talihsizliğidir, bütün Rus sosyal-demokratlarının talihsizliğidir. Yığınların kabarışı kesintisiz bir süreklilikle gelişti ve yayıldı; sadece başladığı yerlerde devam etmekle kalmadı, yeni yörelere, toplumun yeni katlarına yayıldı (işçi sınıfı hareketinin etkisi ile öğrenci gençlik arasında, genel olarak aydınlar arasında ve giderek köylü arasında yeniden kaynaşmalar oldu). Ama devrimciler bu kabarışın gerisinde kaldılar, hem "teorileriyle", hem de eylemleriyle gerisinde kaldılar; onlar bütün harekete yön verebilecek olan değişmez ve sürekli bir örgüt kuramadılar.
      Birinci Bölümde, Raboçeye Dyelo'nun teorik görevlerimizi küçümsediğini ve moda olan "eleştiri özgürlüğü" sioganını "kendiliğindenlik"le yineleyip durduğunu belirttik; bu sloganı yineleyenler, Almanya'daki ve Rusya'daki oportünist "eleştiriciler"in tutumu ve devrimcilerin tutumunun birbirinin tam karşıtı olduğunu anlayacak "bilinç"ten yoksundular.
      Bundan sonraki bölümlerde kendiliğindenliğe bu boyuneğişin, siyasal görevler alanında ve sosyal-demokrasinin örgütsel çalışmasında nasıl ifadesini bulduğunu göstereceğiz. [sayfa 69]



ÜÇ
TRADE-UNİONCU SİYASET VE
SOSYAL-DEMOKRAT SİYASET




      Sözümüze, gene, Raboçeye Dyelo'yu övmekle başlayacağız. Raboçeye Dyelo n° 10'da, Martinov'un İskra ile olan görüş ayrılıklarını inceleyen yazıya koyduğu başlık, "Teşhir Yazını ve Proleter Mücadele"dir. Yazar görüş ayrılıklarının özünü şöyle formüle ediyor: "Biz, [işçi partisinin] gelişmesini engelleyen düzeni teşhir etmekle yetinemeyiz. Biz, aynı zamanda, proletaryanın bugünkü ivedi çıkarlarını da savunmak zorundayız. ... İskra ... aslında, devrimci muhalefetin, yurdumuzdaki durumu ve özellikle siyasal durumu teşhir eden bir organdir... Biz ise, proletaryanın mücadelesiyle sıkı organik bağ içinde, işçi sınıfının davası için çalışmaktayız ve [sayfa 70] çalışacağız." (s. 63.) Bu formülden ötürü Martinov'a ancak gönül borcu duyulabilir. Bu formül, genel bir ilgiye lâyıktır, çünkü, özünde sadece Raboçeye Dyelo ile değil, aynı zamanda, genel olarak bizimle ekonomistler arasında, siyasal mücadele konusundaki mevcut bütün fikir ayrılıklarını da kucaklamaktadır. Ekonomistlerin "siyaseti" tümüyle reddetmediklerini, durmadan siyasetin sosyal-demokrat anlayışından trade-unioncu anlayışına doğru saptıklarını yukarda gösterdik. Martinov da işte tamamen böyle bir sapma içindedir; ve bu yüzden de, bu sorun konusunda onun görüşlerini ekonomist yanılgının bir modeli olarak alacağız. Ne, "Raboçaya Mysıl'ın Özel Eki"nin yazarlarının, ne "Öz Kurtuluş Grubu" ve ne de İskra, n° 12'de yayınlanan Ekonomist Mektup'un yazarlarının bu seçimimizden ötürü bizi kınamaya hakları olamayacaklarını tanıtlamaya çalışacağız.


A. SİYASAL AJİTASYON VE BUNUN EKONOMİSTLER
TARAFINDAN SINIRLANDIRILMASI


      Rus işçilerinin iktisadi mücadelesinin, [
42*] iktisadi (çalışma ve meslek) koşulları teşhir eden "yazın"ın yaratılmasıyla zamandaş olarak, yaygın bir gelişme ve pekişme gösterdiğini herkes bilir. "Bildiriler" esas olarak fabrika sistemini teşhir ediyorlardı, ve böylece kısa bir süre içinde işçiler arasında gerçekleri teşhir etme tutkusu ortalığı sardı. İşçiler, sosyal-demokrat çalışma çevrelerinin kendilerine, yoksul yaşamları konusunda, dayanılmaz ağırlıktaki çalışmaları ve haklardan yoksun oluşları konusunda [sayfa 71] bütün gerçekleri açıklayan yeni türden bir bildiri sunmayı istediklerini ve bunu yapabileceklerini anlar anlamaz, bizi, fabrikalardan ve atelyelerden gelen mektup yağmuruna tutmaya başladılar. Bu "teşhir yazını", sadece bildiride sözü edilen fabrikada değil, ama teşhir edilen gerçeklerin yayılabildiği bütün fabrikalarda da büyük bir etki yaratmiştir. Ve ayrı ayrı işIetmelerde ve mesleklerde bulunan işçiler arasında yoksulluk ve yoksunluk durumu hemen hemen aynı olduğuna göre, "işçilerin yaşamları konusundaki gerçekler" herkesi harekete geçiriyordu. En geri işçiler arasinda bile "basında kendilerinden sözettirme" tutkusu uyandı — soyguna ve baskıya dayanan mevcut toplumsal düzenin tümüne karşı, savaşın bu ilkel biçimi için duyulan soylu bir tutkuydu bu. Ve çoğunlukla, bu "bildiriler", gerçekten bir savaş ilânıydılar, çünkü bu teşhirler, işçileri harekete getiriyor, onları en göze batan haksızlıkların kaldırılmasını istemeye ve isteklerini grevlerle desteklemeye yöneltiyordu. Nihayet işverenler de, bu bildirilerin savaş ilânı anlamını taşıdıklarını kabul etmek zorunda kaldılar, o kadar ki, birçok hallerde çatışmaların patlak vermesini bile beklemediler. Her zaman olduğu gibi, bu teşhirlerin salt yayınlanması bile, derhal etkili oluyordu ve güçlü bir manevi baskı yaratıyordu. Birden çok durumda, bildirinin salt ortaya çıkışı bile, öne sürülen istemlerin tümünün ya da bir kısmının yerine getirilmesine yetiyordu. Tek sözcükle, iktisadi (fabrika) teşhirler, iktisadi mücadelenin önemli bir manivelasıydı, ve şimdi de öyledir. Ve işçilerin kendi kendilerini savunmalarını zorunlu kılan kapitalizm varoldukça, bunlar, bu önemlerini korumayı sürdüreceklerdir. Avrupa'nin en ileri ülkelerinde bile, geri bir sanayi kolundaki, ya da unutulmuş bir ev sanayii kolundaki aşırı haksızlıkların teşhir edilmesinin, sınıf bilincinin uyanması için, sendikal mücadelenin başlaması [sayfa 72] ve sosyalizmin yayılması için bir başlangıç noktası olabildiği hâlâ görülebilir. [43*]
      Rus sosyal-demokratlarının büyük çoğunluğu, son zamanlarda, hemen hemen bütün zamanlarını fabrika koşullarının teşhirinin örgütlendirilmesine ayırmışlardır. Bunun ne kadar doğru olduğunu anlamak için —o kadar ki, bunun, kendi başına ele alındığında, özünde henüz sosyal-demokrat olmayıp, yalnızca sendikal çalışma olduğu gerçeğini gerçekten de gözden kaçırmışlardır— Raboçaya Mysıl'a bir gözatmak yeter. Nitekim yapılan teşhirler, yalnızca belirli bir sanayi kolunda işçilerle işverenler arasındaki ilişkilere değiniyordu, ve bunların sağladığı tek şey, işgücü satıcılarının "metalarını" daha iyi koşullarla satmayı ve salt ticari alışveriş konusunda alıcılarla savaşmayı öğrenmeleri oldu. Bu teşhirler (eğer bir devrimciler örgütü tarafından gerektiği gibi kullanılsaydı), sosyal-demokrat eylemin bir başlangıcı ve onu oluşturan bir parçası olabilirdi; ama öte yandan bunlar, "salt sendikal" mücadeleye ve sosyal-demokrat olmayan bir işçi sınıfı hareketine de yolaçabilirdi (ve kendiliğindenliğe tapınma tutumu veri olarak alındığında yolaçması kaçınılmazdı da). Sosyal-demokrasi, yalnızca işgücünün [sayfa 73] daha uygun koşullarla satılması için değil, aynı zamanda mülksüzlerin kendilerini zenginlere satmaya zorlayan toplumsal düzenin kalkması için de işçi sınıfı mücadelesine önderlik eder. Sosyal-demokrasi, yalnızca belirli bir işverenler grubuyla değil, modern toplumun bütün sınıflarıyla ve örgütlenmiş bir siyasal güç olarak devletle de ilişkilerde işçi sınıfını temsil eder. Demek ki, sosyal-demokratlar, kendilerini, yalnızca iktisadi mücadeleyle sınırlamakla kalmamalı, iktisadi teşhirlerin örgütlendirilmesi işinin başlıca eylemleri haline gelmesine de izin vermemelidirler. İşçi sınıfının siyasal eğitimi ve bu sınıfın siyasal bilincinin geliştirilmesini etkin olarak ele almak zorundayız. Zarya ve İskra, ekonomizme karşı ilk saldırılarını artık yapmış olduklarına göre, bu konuda "herkes görüş birliğine varmıştır" (ama aşağıda göreceğimiz gibi, bazıları için bu, yalnızca, sözde kalmaktadır).
      Karşımıza şu sorun çıkıyor: siyasal eğitim neyi içermelidir? Bu otokrasiye karşı işçi sınıfı düşmanlığının propagandasından ibaret olabilir mi? Elbette ki hayır. İşçilere siyasal bakımdan ezildiklerini açıklamak yetmez (nasıl ki, onlara çıkarlarının işverenlerin çıkarlarına uzlaşmaz karşıtlıkta olduğunu açıklamak da yetmezse). Ajitasyon, bu baskının her somut örneği ele alınarak yürütülmelidir (tıpkı iktisadi baskının somut örnekleri etrafında ajitasyon yürütmeye başlamış olmamız gibi). Bu baskı toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında -meslek, kamu, özel, aile, din, bilim vb. alanlarında- ortaya koyduğuna göre, otokrasinin siyasal teşhirini bütün yönleriyle örgütlemeye girişmeyecek olursak, işçilerin siyasal bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir? Baskının somut belirtileri etrafında ajitasyon görevini yerine getirebilmek için, bu [sayfa 74] belirtileri teşhir etmek gerekir (nasıl ki ekonomik ajitasyonu yürütebilmek için fabrikalarda yapılan haksızlıkları teşhir etmek zorunluysa).
      Bunun yeterince açık olduğu düşünülebilir. Ama durum şudur ki, siyasal bilincin bütün yönleriyle geliştirilmesinin gereği konusunda, "herkes", ancak lafta görüş birliğindedir. Örneğin Raboçeye Dyelo, çok yönlü siyasal gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlendirme görevine sarılma (ya da bu yolda ilk adımı atma) şöyle dursun, bu görevi üzerine alan İskra'yı yolundan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Söylediklerini dinleyiniz: "İşçi sınıfının siyasal mücadelesi sadece (hiç de "sadece" değil) iktisadi mücadelenin en gelişmiş ve en etkili biçimidir." (Raboçeye Dyelo'nun programı, Raboçeye Dyelo, n° 1, s. 3) "Sosyal-demokratlar, şu anda, iktisadi mücadelenin kendisine olabildiğince siyasal bir nitelik kazandırma göreviyle karşı karşıya bulunmaktadırlar." (Martinov, Raboçeye Dyelo, n° 10, s. 42) "İktisadi mücadele, yığınları etkin siyasal mücadeleye çekmek için en geniş uygulanabilirliğe sahip bir araçtır." (Yurtdışı Birlik Konferansının aldığı karar, ve bu kararda yapılan "değişiklikler", İki Konferans, s. 11 ve 17) Görüldüğü gibi, Raboçeye Dyelo, ilk sayısından son "Yazıkuruluna Talimat"a kadar, hep bu tezleri benimsemiştir, ve bunlar, besbelli ki, siyasal ajitasyonla siyasal mücadele konusunda tek bir görüşu ifade etmektedir. Bu görüşü, ekonomistler arasında yaygın olan ve siyasal ajitasyonun iktisadi ajitasyonu izlemesi gerektiği yolundaki görüş açısından ele alalım. İktisadi mücadelenin, genel olarak [44*], yığınları siyasal [sayfa 75] mücadeleye sürükleyebilecek "en geniş uygulanabilirliğe sahip araç" olduğu doğru mudur? Tamamiyle yanlıştır. Yalnızca iktisadi mücadeleyle olan bağlantısı bakımından değil, polis zorbalığının ve otokratik zulmün bütün belirtileri, yığınları "çekmekte" hiç de daha az "geniş uygulanabilirliğe sahip" bir araç değildir. Zemskiye naçalniki [54] ve köylülerin kırbaçlanması, memurların rüşvetçiliği ve polisin kentlerde "sıradan halka" karşı davranışı, açlara karşı mücadele, halkın aydınlanma ve bilgi için olan çabasının baskı altına alınması, vergilerin zorla tahsili ve dinsel mezheplerin ezilmesi, erlere karşı aşalayıcı davranışlar ve öğrencilerle liberal aydınlara kışla yöntemlerinin uygulanması -bütün bunlar, ve zorbalığın buna benzer binlerce belirtisi, "iktisadi" mücadeleyle doğrudan doğruya bağlantılı olmamakla birlikte, siyasal ajitasyon için ve yığınları siyasal mücadeleye çekmek için, genel olarak, daha az "geniş uygulanabilirliğe sahip" fırsatlar mıdır? Doğru olan, bunun tam tersidir. İşçilerin (bizzat kendilerinin ya da onlarla yakın bağları olanların), zulümden, zorbalıktan ve hak yoksunluğundan acı çektiği durumların toplamı içinde, sendikal mücadeledeki polis zorbalığı durumları, hiç şüphe yok ki, azınlıkta kalır. O halde sosyal-demokratların, genel olarak söylemek gerekirse, hiç de daha az "geniş uygulanabilirliğe sahip" olmayan öteki araçlara da sahip bulunması gerekirken, niçin araçlardan yalnızca birini "en geniş uygulanabilirliğe sahip araç" ilan ederek siyasal ajitasyonun kapsamını önceden sınırlandıralım?
      Artık belirsiz bir hal almış uzak geçmişte (bundan [sayfa 76] tam bir yıl önce!..) Raboçeye Dyelo şöyle yazıyordu: "Hükümet, polisi ve jandarmayı karşılarına çıkarır çıkarmaz", "yığınlar, bir grevden sonra, ya da hiç değilse birkaç grevden sonra, kısa vadeli siyasal istemleri anlamaya başlıyorlar". (Ağustos 1900, n° 7, s. 15.) Bu oportünist aşamalar teorisi, Yurtdışı Birlik tarafından artık terkedilmiştir; Birlik, şu sözleriyle şimdi, bize, bir ödünde bulunmaktadır: "Daha başlangıçta siyasal ajitasyonu tamamıyla bir iktisadi temel üzerinde yürütmenin hiç de gereği yoktur." (İki Konferans, s. 11.) Birliğin, geçmişteki hatalarının bir kısmından bu şekilde dönmesi, geleceğin Rus sosyal-demokrasisi tarihçisine, ekonomistlerimizin sosyalizmi nerelere kadar alçalttıklarını bir sürü kanıttan daha açık olarak gösterecektir! Ama siyaseti sınırlandırmanın bir biçiminin terkedilmesinin. bize öteki biçimleri kabul ettireceğini sanıyorsa, Yurtdışı Birlik, gerçekten çok saf olmalıdır. Bu durumda da, iktisadi mücadelenin mümkün olduğu kadar geniş bir temel üzerinde yürütülmesi gerektiğini, bundan her zaman siyasal ajitasyon için yararlanılması gerektiğini, ama bunun için iktisadi mücadeleyi yığınları etkin siyasal mücadeleye çekmek için en geniş uygulanabilirliğe sahip araç saymanın "hiç de gereği olmadığını" söylemek daha mantıki olmaz mı?
      Yurtdışı Birlik, Yahudi İşçileri Birliğirin (Bund)[55] Dördüncü Kongresinin kararlarından birinde yer alan "en iyi araçlar" deyimi yerine, kendisinin "en geniş uygulanabilirliğe sahip araçlar" deyimini koymuş olmasına önem vermektedir. Bu kararlardan hangisinin daha iyi olduğunu söylemekte güçlük çektiğimizi itiraf edelim. Bizce her ikisi de, bir diğerinden daha kötüdür. Hem Yurtdışı Birlik, hem de Bund, (belki de kısmen farkında olmayarak geleneğin etkisi altında) siyasete, ekonomist, trade-unioncu bir yorum getirme hatasına düşmektedirler. [sayfa 77] Bu hataya "en iyi" sözcüklerini kullanarak mı, yoksa ,"en geniş uygulanabilirliğe sahip" sözcüklerini kullanarak mi düşüldüğü, temelde hiç bir şeyi değiştirmez. Eğer Yurtdışı Birlik "iktisadi bir temel üzerindeki siyasal ajitasyonun en geniş ölçüde uygulanan ("uygulanabilirliğe sahip" değil) araç olduğunu söyleseydi, bu, sosyal-demokrat hareketimizin gelişiminin belli bir dönemi için doğru olurdu. Bu, [Ekonomistler bakımından ve 1898-1901 döneminde] pratik içinde çalışanların (eğer çoğunluğu bakımından değilse bile) birçoğu bakımından doğru olurdu; çünkü pratik içindeki bu ekonomistler, siyasal ajitasyonu (eğer uyguladılarsa), hemen tamamıyla, iktisadi bir temel üzerinde uygulamışlardır. Böyle bir çizgiyi izleyen siyasal ajitasyon, Raboçaya Mysıl ve Öz Kurtuluş Grubu tarafından kabul edilmiş ve, hatta gördüğümüz gibi, örgütlenmiştir de. Raboçeye Dyelo iktisadi ajitasyon gibi yararlı bir işin, siyasal mücadelenin sınırlandırılması gibi zararlı bir şeyin eşliğinde yürütülmüş olmasını sert biçimde suçlamalıydı; bunu yapacağına, (ekonomistler tarafından) en geniş ölçüde uygulanan araçların, en geniş uygulanabilirliğe sahip araçlar olduğunu ilân etmektedir! Bu durumda, bu kimselere ekonomist dediğimizde, karşılığında bize sövmekten, bize "yalancılar", "bozguncular", "Papalık elçileri" ve "iftiracılar" demekten, [45*] ve kendilerine hakaret ettiğimiz iddiasıyla bütün dünya önünde bizden yakınmaktan, ve yemin edercesine "şu anda ekonomizmle lekelenmemiş tek bir sosyal-demokrat örgüt yoktur" [46*] demekten başka ellerinden bir şey gelmiyor. Ah şu kötü, iftiracı siyasetçiler! Ekonomizm denen şeyi, sırf insanlığa düşman oldukları için ve başka insanları en amansız hakaretlere uğratmak için icat etmiş olmalılar. [sayfa 78]
      Martinov "iktisadi mücadelenin kendisine siyasal bir nitelik kazandırmak"tan sözederken, sosyal-demokrasiye yüklediği görevin somut ve gerçek anlamı ne olabilir? İktisadi mücadele, işçilerin, işgüçlerini daha elverişli koşullarla satmak için, çalışma koşullarını, yaşam koşullarını iyileştirmek için, işverenlere karşı kolektif mücadelesidir. Bu mücadele, zorunlu olarak, sendikal bir mücadeledir, çünkü çalışma koşulları far