V. İ. Lenin'in
Question de-la Politique Natioanale et
de l'Internationalisme Prolétarien (Editions du Progrès, Moscou 1968) adlı derleme yapıtını, Fransızcasından Muzaffer Ardos dilimize çevirmiş ve kitap,
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı adı ile,.
Sol Yayınları tarafından, Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1968; İkinci Baskı: Ocak 1975; Üçüncü Baskı: Mart 1976; Dördüncü Baskı: Şubat 1977; Beşinci Baskı: Nisan 1978) tarihinde, Ankara'da,
İlkyaz Basımevi'nde dizdirilip bastırılmıştır.
Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (620 KB)
BÜYÜK-RUS ULUSAL GURURU
ÜZERİNE
12 ARALIK 1914
ULUSALLIK ve yurt üzerine, bugünlerde, ne kadar da çok söz ediliyor, ne iddialar ileri sürülüyor, bağırıp çağrılıyor! İngiltere'de liberal ve radikal bakanlar, Fransa'da (gerici meslektaşlarıyla tam görüş birliğine varmış bulunan "İlerigörüşlü" gazeteci sürüsü) ve Rusya'da (nice narodnikler ve "marksistler" dahil) resmi kadet ve ilerici kalem güruhu, hepsi, kendi "ülke"lerinin özgürlük ve bağımsızlığını, ulusal bağımsızlık ilkesinin yüceliğini öve öve bitiremiyorlar. Burada, Nikola Romanov kasabının ya da zencileri ve Hintlileri gaddarca ezenlerin övgüsünü yapan satılık dalkavuğun nerede bittiğini, ve basbayağı ahmaklıktan ya da yüreksizlikten ötürü "akıntıya uyan" darkafalı küçük-burjuvanın
[sayfa 124] nerede başladığını, insan kolay kolay kestiremiyor. Kökleri, egemen ulusların büyük toprak sahipleri ve kapitalistlerin çıkarıyla iç içe olan yaygın ve pek derin bir ideolojik akım ile karşı karşıyayız. Bu sınıfların çıkarına olan görüşlerin propagandası için her yıl yüz milyonlar harcanıyor: bu değirmeni büyücek bin akıntı döndürüyor ve bunun suyu (inanç bakımından bir şoven olan Menşikov'dan, Plehanov ve Maslov gibi, Rubanoviç ve Smirnov gibi, Kropotkin ye Burtsev gibi oportünistliklerinden ya da yüreksizliklerinden ötürü şoven kesilmiş olanlara kadar) birçok kaynaklardan gelmektedir.
Bu ideolojik akım karşısında, biz Büyük-Rus sosyal-demokratlar da, tutumumuzu belirlemeye çalışalım. Avrupa'nın uzak-doğusunda bulunan ve Asya'nın önemli bir bölümünü kaplayan bir egemen ulusun temsilcileri olarak bizim, (hele haklı olarak "halkların hapisanesi" diye adlandırılmış bir ülkede özellikle kapitalizmin Avrupa'nın uzak-doğusunda ve Asya'da birçok büyük ve küçük "yeni" ulusları canlandırdığı ve ulusal bilince ulaştırdığı bir zamanda; çarlık yönetiminin bazı ulusal sorunlarını; Birleşik Soylular Şurasının
[66] ve Guçkovların, Krestovnikov ve Dolgorukovların, Kutler ve Rodiçevlerin çıkarlarına uygun bir biçimde "çözümlemek" üzere, Rusları da, Rus olmayanları da silah altına çağırdığı bir anda) ulusal sorunun büyük önemini unutmamız çok yanlış olur.
Ulusal gurur duygusu" bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Rodiçev'i, dekabristleri ve 1870'lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük-Rusların, bu zulüm ve aşağılamalara
[sayfa 125] karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz. Büyük-Rus işçi sınıfının, 1905'te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük-Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz.
Yaşamını devrim davasına adamış olan büyük Rus demokratı Çernişevski'nin bundan yarım yüzyıl önce: "Zavallı bir ulus; tepeden tırnağa köleler ulusu; hepsi köle"
[67] dediğini anımsıyoruz. Açık ve gizli Büyük-Rus köleleri (çarlık boyunduruğunu taşımalarından ötürü Büyük-Rus köleleri) bu sözü anımsamaktan hoşlanmazlar. Oysa bu söz, bizce gerçek yurt sevgisini, Büyük-Rus halk yığınlarında bir devrimci ruhun olmayışından ötürü duyulan acıyı içeren bir sevgiyi ifade eder. Çernişevski'nin zamanında o ruh henüz yoktu. Şimdi de az var. Ama şimdiden o ruh mevcuttur. Büyük-Rus ulusu
da, bir devrimci sınıf yarattığı için, bu ulus
da insanlığa, yalnızca katliamlar, sıra sıra idam sehpaları, zindanlar, büyük .açlık ve papazlara, çarlara, büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere kölece bağlılık örnekleri değil, özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşımdan da örnekler verebildiği için, yüreklerimiz ulusal gururla doludur.
Yüreklerimiz ulusal gurur duygusuyla doludur; işte bundan ötürüdür ki, (toprak sahibi soyluların, Macaristan'ın, Polonya'nın, İran ve Çin'in özgürlüğünü boğmak için köylüleri savaşa sürdükleri) kölece
geçmişimizden özellikle nefret ederiz: aynı toprak sahiplerinin, kapitalistlerin de desteğiyle, Polonya ve Ukrayna'yı boğazlamak için, İran'da ve Çin'de demokratik hareketi ezmek için ve Büyük-Rus ulusal gururumuzun yüzkarası Romanovlar, Bobrinski ve Purişkeviçler çetesini güçlendirmek için, bizi savaşa sürdükleri zaman, bugünümüzden de nefret ederiz. Bir kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliğini haklı bulan ve onu öven bir köle (örneğin
[sayfa 126] Polonya'nın ve Ukrayna'nın vb. gırtlaklanmasına Büyük-Rusların "yurt savunması" diyen bir kimse), haklı olarak, öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir.
Devrimci proletaryanın öğretmenleri, 19. yüzyıl demokrasisinin tutarlı en büyük temsilcileri Marx ve Engels, "başka ulusları ezen bir ulus, özgür olamaz"
[68] dediler. Ve biz Büyük-Rus işçileri, yüreklerimiz ulusal gururla dolu olarak, ne pahasına olursa olsun, bağımsız, demokratik, cumhuriyetçi ve gururlu bir Büyük-Rusya istiyoruz; komşuları ile ilişkilerini, bir büyük ulus için o kadar alçaltıcı olan feodal ayrıcalık ilkesine değil, insani eşitlik ilkesine dayandıran bir Rusya istiyoruz. Ve işte bunu istediğimiz içindir ki, biz, 20. yüzyılda, Avrupa'da (hatta Avrupa'nın uzak-doğusunda bile),monarşiye karşı, yani
kendi yurdundaki toprakbeylerine ve kapitalistlere karşı, yani yurdumuzun
en kötü düşmanlarına karşı savaşmak için bütün devrimci olanakları kullanmadan "yurtsavunması"nın olanaksız olduğunu söylüyoruz. Hangi savaşta olursa olsun, çarlığın yenilgisini istemeden, Büyük-Rusların "yurtlarını savunamayacaklarını" ve bunun, Büyük-Rusya'da yaşayanların onda-dokuzu için ehvenişer olduğunu söylüyoruz. Çünkü çarlık, bu onda-dokuzu, iktisadi ve siyasal bakımdan ezmekle kalmıyor, başka ulusları ezmeyi ve bu utanç verici durumu, ikiyüzlü ve sözde yurtseverce sözlerle maskelemeyi öğreterek, bu onda -dokuzu soysuzlaştırıyor, manen düşürüyor, onursuzluğa, ahlaksızlığa sürüklüyor.
Bize karşı, çarlıktan başka, ve onun koltuğu altında bir yeni tarihsel gücün, Büyük-Rus kapitalizminin ortaya çıktığı ve güçlendiği ve bu gücün, geniş bölgeleri, iktisadi bakımdan bir merkeze bağlayarak ve birbiriyle kaynaştırarak, ilerici nitelikte bir iş başardığı görüşü ileri sürülebilir. Ama bu itiraz, (Marx'ın, lasalcıları, Prusya kraliyet sosyalistleri diye adlandırdığı gibi) çarcı Purişkeviç sosyalistleri diye nitelendirmemiz gereken sosyalist-şovenistleri haklı kılmaz, tersine
[sayfa 127] onları daha da suçlu duruma düşürür. Tarihin, yargısını, Büyük-Rus ulusu kapitalizmi lehine ve küçük ulusların aleyhine vereceğini varsaysak bile, bu, olanaksız değildir; çünkü sermayenin bütün tarihi" şiddet ve talap, kan ve ahlâksızlık' tarihidir. Biz, her ne pahasına olursa olsun, küçük ulusların muhafaza edilmesini savunuyoruz;
öteki koşullar eşit olduğu takdirde, kesinlikle merkezileşrneden yanayız ve federal ilişkileri yücelten, küçük-burjuva ülküsüne karşıyız. Varsayımımız doğru olsaydı bile, ilkin, Romanov-Bobrinski-Purişkeviç'e, Ukrayna'nın vb. boğazlanmasında yardım etmek, bize, ya da (sosyalistlerden vazgeçtik) demokratlara düşmez. Bismarck kendine özgü junker tarzıyla, ilerici ve tarihsel görevi yerine getirdi, ama bundan ötürü, Bismarck'ı sosyalistlerin desteklemesini haklı göstermeye kalkacak olan bir kimse, gerçekten pek tuhaf bir "marksist" olurdu! Üstelik Bismarck, başka uluslar tarafından ezilmekte olan parçalanmış Almanları birleştirerek iktisadi gelişmeyi sağlamıştır. Büyük-Rusyanın iktisadi gönenci ve hızlı gelişmesi ise, bu ülkede, Büyük-Rusların öteki ulusları ezmesine son vermesini gerektirir. İşte, geleceğin Rus Bismarklarının bizdeki hayranlarının gözden kaçırdıkları fark burada.
İkincisi, eğer tarih, yargısını, Büyük-Rusya egemen-ulus kapitalizmi
[20*] lehine verecekse bundan çıkalı sonuç, kapitalizmin doğurduğu komünist devrimin başlıca itici gücü olarak Büyük-Rus proletaryasının
sosyalist rolünün daha büyük olacağıdır. Proleter devrim, işçilerin tam bir ulusal eşitlik ve kardeşlik içinde uzun süre eğıtilmelerini gerektirir. Onun için Büyük-Rus proletaryasının çıkarları, Büyük-Rusların ezdikleri bütün ulusların tam eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı uğruna (en kararlı, tutarlı, yürekli bir biçimde ve devrimci biçimde) savaşım vermek üzere yığınların sistemli olarak eğitilmesini gerekli kılar. (Kölece bir anlam verilmedikçe)
[sayfa 128] Büyük-Rus ulusal gururunun çıkarları da, hem Büyük-Rus, hem öteki proleterlerin
sosyalist çıkarlarıyla bağdaşır. Uzun yıllar İngiltere'de yaşadıktan ve kendisi yarı-İngiliz olduktan sonra, İngiliz işçilerinin sosyalist hareketinin çıkarları gereği İrlanda için özgürlük ve ulusal bağımsızlık isteyen Marx, bize her zaman örnek olacaktır.
Ele aldığımız ikinci varsayımda, yerli sosyal-şovenlerimiz, Plehanov vb., yalnızca kendi ülkelerine (özgür ve demokratik Büyük-Rusya'ya) değil, Rusya'daki bütün ulusların proleter kardeşliğine, yani sosyalizm davasına ihanet etmektedirler.
Sosyal-Demokrat, n° 35
Aralık 1914 [sayfa 129]
ULUSAL POLİTİKA ÜZERİNE[69]
6 (19) NİSAN 1914
HÜKÜMETİMİZİN ulusal sorun ile ilgili siyaseti üzerinde durmak istiyoruz. İçişleri bakanlığı "yetkisine" giren sorunlar arasında, bu, önemli sorunlardan biridir. Bu bakanlık bütçesinin Devlet Dumasında son tartışılmasından beri, yönetici sınıflarımız ulusal sorunu, günün sorunu haline getirmektedir ve bu sorun, her geçen gün, daha da önem kazanmaktadır.
Beylis davası, yurdumuzdaki utanç verici durumu gözler önüne sererek, uygar dünyanın dikkatini bir kez daha Rusya 'nın üzerine çekmiştir. Rusya'da, hukuk devleti denen şeye, yakından ya da uzaktan benzerliği olan hiç bir şey yoktur. Yahudilere zulmetmek sözkonusu olduğu zaman, merciler [sayfa 130] ve polis, her şeyi yapmakta serbesttir; onlar için bir cinayetin gizlenmesi ve hasıraltı edilmesi dahil, her şeyi, merasimsiz ve utanmadan yapmaya izin vardır. ... Arasında sıkı bir bağın bulunduğunu tanıtlamış olan Beylis davasından anlaşılan budur. ... [21*]
Rusya üzerine çöken pogrom [Yahudi katliamı, -ç.] havasından sözederken abartmadığımı göstermek için, en muhafazakâr bir yazarın, "bakanları atayan" adamın tanıklığına başvurabilirim; Prens Meşçerski'nin sözünü ediyorum. Grajdanin adlı dergisinde sözlerini aktardığı "Kievli bir Rus", bakın ne diyor:
"İçinde yaşadığımız ortam bizi boğmaktadır: nereye gidilirse gidilsin, işittiğimiz, suikastçı fısıldaşmalarıdır, her yerde kana susamışlık, her yerde muhbirliğin pis kokusu, her yerde nefret, her yerde yakınmalar, her yerde iniltiler..."[22*]
Rusya'da ciğerlere çekilen siyasal hava. Böyle bir hava içinde, hukuktan, hukuk devletinden, anayasadan ve başka liberal safdilliklerden sözetmek, bunların hayalini kurmak gülünçtür; ya da daha doğrusu, eğer bir facia olmasaydı gülünç olurdu!
Ülkemizde yaşayan herkes, fazla bilinçli ve dikkatli olmasa da, bu durumun acısını her geçen gün çekmektedir. Ama herkeste bu pogrom havasının anlamını takdir edecek yüreklilik olamaz. Bu hava bizim ülkemizde niçin hüküm sürmektedir? Nasil hüküm sürebiliyor? Hüküm sürebiliyor, çünkü, ülkemiz gerçekte, ustaca gizlenemeyen bir iç savaş durumundadır. Bu gerçeği kabul etmek, bazıları için hiç de hoş olmayan bir şeydir, bazılarıda gerçeğin üzerine perde örtmek çabasındadırlar. Libarellerimiz -kadetlerimiz gibi ilericiler-, bu örtüyü, sözde "anayasacı" teori paçavralarıyla imal etmekten özel bir zevk duyarlar. Ama ben o görüşteyim ki, halkın temsilcileri için Devlet Dumasının kürsüsünden "yüksek perdeden yalanlar" va'zetmek kadar tiksindirici [sayfa 131] ve canice bir davranış olamaz.
Hükümetin, Yahudilere ve öteki "ayrı ırktan olanlara" -hükümetin kullandığı bu terimi hoşgörünüz- karşı siyasetinin, gerçeğe cepheden baktığımızda ve ülkenin kötü kamufle edilmiş bir iç savaşın sahnesi olduğu yadsınamaz gerçeğini teslim ettiğimizde, bütünüyle anlaşılır, doğal ve kaçınılmaz bir siyaset olduğu görülecektir. Hükümet, ülkeyi yönetmiyor, savaşıyor.
Eğer bu amaçla "Rusya'ya özgü" pogromlar gibi araçlara başvuruyorsa, bu, elinde başka araçlar olmadığından ötürüdür. Herkes becerebildiği şekilde kendini savunur. Purişkeviç ve dostları, ancak bir "pogram" siyasetiyle kendilerini savunabilirler, çünkü yararlanabilecekleri, emirlerinde başka bir siyasetleri yoktur. Yakınmak hiç bir şeye yaramaz, ve anayasa üzerine, hukuk ya da hükümet sistemi üzerine parlak sözlerden yardım beklemek ahmaklıktır, çünkü söz konusu olan, yalnızca Purişkeviç ve benzerlerinin sınıfının çıkarlarıdır, bu sınıfın içinde bulunduğu zor durumdur.
Ya Purişkeviç ve benzerlerinın hesabı tam olarak görülecektir, ya da Rusya'nın bütün siyasetinde bir "pogram" ortamımn varlığını kaçınılmaz ve mukadder sayacağız. Ya bu siyasete kendimizi uyduracağız, ya da bu siyasete karşı dikilen halk hareketini, yığınların hareketini destekleyeceğiz. Ya biri, ya öteki. Orta yol yoktur.
Rusya'da, hükümet istatistikleri, yani "hükümetin görüşlerine" uygun olarak abartmalar ve sahtekarlıklar içerdikleri bilinen istatistikler bile, ülkenin nüfusu içinde Rusların oranını %43 olarak göstermektedir. Ruslar, Rusya nüfusunun yarısından azını oluşturmaktadır. Bizde, Stalipin'in "bizzat" ilan ettiği gibi, Küçük-Rusyalılar ya da Ukraynalılar bile "öteki ırklardan" sayılmaktadırlar.. Bu demektir ki, Rusya nüfusunun %57'si, yani bu ülkede yaşayanların çoğunluğu, hemen hemen 3/5'i ve, gerçekte hiç kuşku yok ki, daha fazlası "ayrı ırklardan" gelmedirler. Ben, Dumada, nüfusun [sayfa 132] ezici çoğunluğunun Ukraynalılardan oluştuğu Ekaterinoslav eyaletini temsil etmekteyim. Şevçenko'yu anma töreninin yasaklanması, hükümete karşı propaganda olarak öyle mükemmel, öyle olağanüstü, öyle kusursuz ve öyle basarılı bir önlemdi ki, bu durumda, bundan daha iyisini düşünüp bulmak olanaksızdı. Öyle sanıyorum ki, en usta sosyal-demokrat ajitatörlerimiz bile, bu önlemin sağladığı başdöndürücü başarıyı, bu kadar kısa bir zamanda; hükümete karşı eylemlerinde sağlayamazlardı. Bu hükümet önlemi sayesindedir ki, milyonlarca "dargörüşlü küçük-burjuva" bilinçli yurttaşlar olmaya ve Rusya'nın gerçekte bir "halklar hapisanesi" olduğunu görmeye başladılar.
Sağcı partilerimiz ve milliyetçilerimiz, şu günlerde, "mazeppacılara" karşı öyle yaygara koparıyorlar ki, ünlü Bobrinskimiz, Ukraynalıları Avusturya hükümetinin zulmüne karşı savunmak için öyle demokratça çabalar harcıyor ki, nerdeyse kendisine Avusturya Sosyal-Demokrat Partisine yazılma niyeti yakıştırılabilir. Ama eğer Avusturya'ya doğru bir eğilime ve bu ülkenin siyasal adetlerini tercih etmeye "mazeppacılık" deniyorsa, Bobrinski belki de "mazeppacıların" en sonuncusu olmaz, çünkü o, Avusturya Ukraynalılarının... uğradıkları zulme karşı protestolarda bulunmakta ve ateş püskürmektedir. Yoksa Rusya Ukraynalılarının, ve hatta yalnızca benim temsil ettiğim Ekaterinoslav eyaleti halkının böyle şeyler okuduklarında ya da dinlediklerinde neler duyabileceklerini bir düşünün! Eğer "bizzat" "Bobrinski, eğer milliyetçi Bobrinski, eğer kont Bobrinski, eğer büyük toprak sahibi Bobrinski, eğer fabrikatör Bobrinski, eğer yüksek sosyeteye (nerdeyse "en yüksek çevrelere") girebilen Bobrinski, ne Yahudiler için zorunlu ikamet bölgeleri gibi utanç verici bir şeyin, ne despot valilerin kaprislerine tabi olarak Yahudi sürgün etmeler gibi iğrenç davranışların, ne de okullarda kendi anadilinde eğitimin yasaklanması gibi bir şeyin bulunmadığı Avusturya'da ulusal azınlıkların durumunu, adaletle [sayfa 133] bağdaşmayan ve onur kıncı bir durum sayıyorsa, Rusya'da yaşayan "ayrı ırktan" olanlar için ne demeli?
Bobrinski'nin, öteki Rus milliyetçilerinin ve hatta sağın adamlarının, kendileri yüzünden Rusya'da "ayrı ırklardan olanların", yani ülke nüfusunun 3/5'inin, Avrupa devletlerinin en geri kalmışı olan Avusturya ile bile kıyaslandığında, . Rusya 'nın geri durumunun bilincine varacaklarını görmemeleri mümkün müdür?
Çünkü Purişkeviçler tarafından yönetilen, ya da daha doğrusu, Purişkeviçlerin çizmesi altında inleyen Rusya'nın durumunun şu özgün yanı vardır ki, milliyetçi Bobrinski'nin söylevleri, sosyal-demokrat propagandayı mükemmel olarak açıklamakta ve körüklemektedir.
Devam ediniz, devam ediniz, pek saygıdeğer fabrikatör ve büyük toprak sahibi Bobrinski: siz, kuşkusuz, Ukraynalıları, hem Rusya'nın, hem de Avusturya'nın Ukraynalılarını uyandırmamıza, aydınlatmamıza ve sarsmamıza yardım edeceksiniz! Ekaterinoslav'da birçok Ukraynalının, Ukrayna'nın Rusya'dan ayrılması lehinde yararlı propagandasından ötürü kont Bobrinski'ye bir teşekkür mektubu göndermek istediklerini işittim. Ve buna şaşmadım. Yüzünde Şevçenko'yu anma törenini yasaklayan kararname metninin yazılı bulunduğu ve arkasında da Bobrinski'nin Ukraynalılardan yana dokunaklı söylevlerinden parçaların bulunduğu bildiriler gördüm. Bu bildirilerin Bobrinski'ye, Purişkeviç'e ve öteki bakanlara gönderilmesini öğütledim.
Ama Purişkeviç ve Bobrinski'nin, Rusya'nın demokratik bir cumhuriyet haline gelmesi yolunda birinci sınıf propagandacılar olmalarına karşılık, bizim liberallerimiz, kadetler dahil, Purişkeviçlerle aralarındaki ulusal politikanın bellibaşlı sorunları üzerinde anlaşmalarını halktan gizli tutmak istemektedirer. Bilinen ulusal politikayı uygulayan içişleri bakanlığının bütçesinden sözederken, kadet partisinin bu bakanının benimsediği ilkelerde anlaşma durumundan sözetmezsem [sayfa 134] görevimi yerine getirmiş olmam.
Gerçekten, içişleri bakanlığına (ılımlı bir biçimde ifade edelim) "muhalefet etmek" isteyen bir kimsenin, bu bakanlılığın , kadetler kampındaki ideolojik müttefiklerini de tanıması gerektiği besbelli değil midir?
Reç'in yayınladığı bir habere göre, kadet partisi, ya da "halkın özgürlüğü partisi", bu yılın 23-25 Martında, St. Petersburg'da olağan kongresini toplamıştır.
"Ulusal sorunlar -diye yazıyor Reç (n° 83)- son derece canlı tartışmalara neden oldu. N. Nekrasov ve A.. Kolyubakin'in de, aralarında bulunduğu Kiev delegeleri, ulusal sorunun olgunlaşmakta olan güçlü bir etken olduğunu ve bu sorunu şimdiye kadar olduğundan daha kararlı olarak ele almak gerektiğini belirttiler. Ama F. Kokoşkin, programın ve şimdiye kadar edinilmiş olan siyasal deneyimin, 'ulusal-toplulukların' kendi siyasal kaderlerini serbestçe tayin etmeleri gibi 'esnek formüller' karşısında çok tedbirli ve dikkatli davranılmasmı gerektirdiğini belirtti."
Reç; böyle yazıyor. Her ne kadar bu açıklama, ustaca ve mümkün olduğu kadar az okurun sorunun özünü anlayabileceği biçimde kaleme alınmışsa da, dikkatli olan ve düşünebilen bir kimse bu özün ne olduğunu açıkça görememezlik edemez. Kadetlere sempati besleyen ve onların fikirlerini benimseyen KievskayaMysıl gazetesi, Kokoşkin'in bu sözünü naklettikten, sonra, şu açıklayıcı tümceyi de ekliyor: "Çünkü böyle bir şey, devletin dağılmasına neden olabilir."
Kuşkusuz, Kokoşkin'in söylevinin anlamı buydu. Ve onun görüşü, kadet partisi içinde, Nekrasov ve Kolyubakin'in pek ürkek demokratizmine üstün geldi. Kokoşkin'in tutumu, (Rusya'da Ruslar bir azınlık olmalarına karşın) Rus ayrıcalıklarını savunan, bunları içişleri bakanıyla elele savunan bir liberal burjuva milliyetçisinin tutumudur. Kokoşkin, bakanlığın siyasetini, "teorik planda" desteklemiştir, sorunun özü, düğüm noktası budur. [sayfa 135]
"Ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme ilkesini yavaştan alın!" yoksa "devlet dağılır"! Kokoşkin'in, içişleri bakanlığının siyasetinin temel çizgisiyle tam uygunluk halinde olan ulusal siyasetinin içeriği işte budur. Ama Kokoşkin olsun, öteki kadet partisi liderleri olsun çocuk değillerdir. Onlar şu sözü pek iyi bilirler: "İnsan, cumartesi için yapılmamıştır; cumartesi, insan için yapılmıştır." Halk, devlet için yapılmamıştır; devlet, halk için yapılmıştır. Kokoşkin ve kadetlerin öteki ileri gelenleri çocuk değillerdir. Onlar, bizde, devletin (gerçekte) Purişkeviçler sınıfı olduğunu pek güzel anlarlar. Devletin bütünlüğü, Purişkeviçler sınıfının bütünlüğüdür. Eğer politikalarının diplomatik küllerini atıp da özüne varırsak, Kokoşkinlerin derdi budur.
Meramımı somut olarak anlatabilmek için basit bir örnek vereceğim: bilindiği gibi, 1905'te, Norveç, İsveçli büyük toprak sahiplerinin sert protestolarına ve savaş tehditlerine karşın, İsveç'ten ayrıldı. Ne mutlu ki, İsveç'te feodaller, Rusya'da olduğu gibi her şeye hükmedecek güçte değildiler, ve savaş olmadı. Nüfusu, toplam nüfusun içinde bir azınlık olan Norveç, İsveç'ten barış yoluyla, demokratik biçimde, uygarca ayrıldı. Savaştan yana olan feodallerin istedikleri biçimde değil. Ve sonra ne oldu? İsveç halkı herhangi bir kayba uğradı mı? Kültürel çıkarlar darbelendi mi? Demokrasi ya da işçi sınıfının çıkarları baltalanmış oldu mu?
Kesinlikle, bunların hiç biri olmadı! Norveç, tıpkı İsveç gibi, Rusya İle kıyaslanmayacak ölçüde daha uygar olan ülkeler safındadır ve bu, ulusların "siyasal kaderlerini serbestçe tayin etme" formülünü demokratik biçimde uygulayabildikleri için böyle olabilmiştir. Zora dayanan birbağın koparılması, serbest iradeye dayanan iktisadi ilişkilerin sağlamlaştırılması, kültürel ilişkilerin sıkılaştırılması, dilleri ve öteki özellikleri bakımından birbirine bu kadar yakın olan bu iki halkın karşılıklı saygısının derinleştirilmesi anlamını taşıyordu. Ayrılma yüzünden İsveç ve Norveç halklarının ortak [sayfa 136] yaşamı ve dostluk duyguları kuvvetlenmiştir, çünkü bu ayrılma zora dayanan bağların koparılmasıydı.
Öyle umuyorum ki, bu örnek, Kokoşkin'in ve kadet partisinin, "devletin dağılması" bostankorkuluğuyla bizi korkutmaya kalkıştıkları zaman ve ulusal-toplulukların "kendi siyasal kaderlerini serbestçe tayin etmeleri" formülüne karşı, bütün uluslararası demokrasi için kesin olarak açık ve tartışma götürmez bu formüle karşı "dikkatli ve tedbirli bir tutum" öğütledikleri zaman, düpedüz içişleri bakanlığının görüşüne sahip çıktıklarını açıkça gösterir. Biz sosyal-demokratlar her türlü milliyetçiliğe karşıyız, ve demokratik merkeziyetçilikden yanayız. Biz, aynı zamanda, yerel özelciliğe, bölge milliyetçiliğine de karşıyız; biz, bütün öteki etkenler eşit olduğu takdirde, büyük devletlerin, iktisadiilerlemenin doğurduğu sorun1arı ve proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının getirdiği sorunları, küçük devletlerden çok daha başarılı olarak çözüme bağlayabilecekleri inancındayız. Ama biz, ancak serbest rızaya dayanan ve zorla kabul ettirilmeyen ilişkileri kabul ediyoruz. Her nerede, uluslar arasında zora dayanan bağlar görürsek, biz, her ulusun ayrılma gereğini va'zetmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, yani ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız savunuruz.
Bu hakkı savunmak, tanımak ve ondan yana olmak, ulusların hak eşitliğini savunmaktır, zora dayanan bağlara karşı çıkmaktır, hangi ulus olursa olsun, onun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşım vermektir, ve bu yüzden de ayrı ayrı ulusların işçileri arasında tam bir sınıf dayanışmasını geliştirmektir.
Zora dayanan feodal, askeri bağların yerine, serbest rızaya dayanan ilişkiler kurulduğunda, bundan, ayrı ayrı ulusların işçilerinin sınıf dayanışması kazançlı çıkar.
Biz, halkın özgürlüğü ye sosyalizm uğruna savaşım konusunda ulusların hak eşitliğine özel bir değer vermekteyiz.[23*] [sayfa 137]
… ve Rusların ayrıcalıklarının savunulması. Ve biz diyoruz, ki: hiç bir ulus için hiç bir ayrıcalık olmasın, ama ulusların tam hak eşitliği olsun, bütün ulusların işçileri arasında birlik ve dayanışma olsun.
Bundan 18 yıl önce, 1896'da, işçi ve sosyalist örgütlerin Londra Uluslararası Kongresi, ulusal sorun konusunda, gerçek bir "halkçı özgürlük" özlemlerini doyurmak için olsun, sosyalizme doğru yürümek için olsun, doğru yolları gösteren, biricik doğru kararı almıştır. İşte bu kararda söylenenler:
"Kongre bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etmek için tam hakka taraftar olduğunu ve şu anda bir askeri, ulusal ya da başka türlü despotizmin boyunduruğu altında bulunan bütün ülkelerin işçilerine sempati duyduğunu açıklar. Kongre bütün ülkelerin işçilerine, uluslararası kapitalizmi yenmek ve uluslararası sosyal-demokrasinin hedeflerine ulaşmak amacıyla birlikte savaşım verebilmek için bütün dünyanın bilinçli işçilerinin, saflarına katılmaları çağrısında bulunur."
Biz de Rusya'nın bütün uluslarının işçilerini birleşmeye çağırıyoruz, ancak bu birlik, ulusların hak eşitliğini, halkların özgürlüğünü ve sosyalizmin çıkarlarını güvenlik altına alabilir.
1905 yılı, Rusya'nın bütün uluslarının "işçilerini bir safta topladı. Gerici güçler, uluslararası düşmanlığı körüklemeye çalışmaktadırlar. Bütün ulusların liberal burjuvazisi, -ve hepsinden çok Büyük-Rus burjuvazisi- kendi öz ulusunun ayrıcalıkları için savaşım vermektedir. (Örnek: Polonya Kolosunun, Polanya'daki Yahudilerin hak eşitliğine karşı çıkması), ulusal özel çıkarlar için, ulusal tekelcilik için savaşım vermektedir ve bu yüzden de, bizim içişleri bakanlığımızın siyasetini desteklemektedir.
Ama gerçek demokrasi, işçi sınıfı başta olmak üzere, bütün ulusların tam hak eşitliği ve bütün ulusların işçilerinin sınıf savaşımlarında birleşmeleri bayrağını yükseltiyor. İşte bu bakımdandır ki, biz, "ulusal-kültürel" diye nitelendirilen [sayfa 138] özerkliğe, yani ayını devlet içinde eğitim kurumlarının ulusal-topluluklara göre bölünmesine ya da okulun devlet yönetiminden alınarak, ayrı ayrı kurulacak olan ulusal ligalara devredilmesine karşıyız. Demokratik bir devlet, ayrı ayrı bölgelerin ve özellikle ayrı ulusal bileşimde olan bölgelerin ve ilçelerin özerkliğini tanımalıdır. Bu özerklik, demokratik merkeziyetçilikle bağdaşmayan bir şey değildir; tersine, türdeş olmayan ulusal bileşimli bir büyük devlet içinde, gerçek demokratik merkeziyetçilik, ancak bölgelerin özerkliğiyle gerçekleştirilebilir. Demokratik bir devlet, ayrı ayrı dillerin tam özgürlüğünü kayıtsız şartsız tanımalı ve hangisi olursa olsun bu dillerden biri için ayrıcalığı reddetmelidir. Demokratik bir devlet, hiç bir ulusal-topluluğun bir başka ulusal-topluluk tarafından hiç bir alanda, hiç bir kamu eyleminde ezilmesini, vesayet altına alınmasını hoşgörüyle karşılayamaz.
Ama, okulu, ayrı ayrı ligalar içinde örgütlenmiş bulunan uluslar arasında bölüştürmek üzere devletin elinden almak, demokrasi bakımından ve hele proletarya açısından zararlı bir önlemdir. Bu, ancak ulusların ayrı özelliklerinin sağlamlaşması sonucunu doğurur, oysa biz, ulusları birbirine yaklaştırma yolunda çaba harcamalıyız. Böyle bir önlem, şovenliğin gelişmesi sonucunu verir, oysa biz, bütün ulusların işçilerinin en sıkı birliğine doğru, her türlü şovenizme karşı, her türlü ulusal tekelciliğe karşı ve her türlü milliyetçiliğe karşı yürümek zorundayız. Bütün ulusal-topluluklardan gelme işçilerin eğitim politikası birdir: anadilin özgürlüğü demokratik ve laik okul.
Sözlerimi bitirirken, Prusya'daki rejimin bütününe karşı yararlı propagandalarından ötürü, Rusya'nın bir demokratik cumhuriyet haline gelmesinin kaçınılmazlığı üzerine verdikleri eşya dersinden ötürü Purişkeviç'e, Markov II'ye ve Bobrinski'ye şükranlarımı, bir kez daha ifade ediyorum. [sayfa 139]
SOSYALİST DEVRİM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ
TAYİN HAKKI
(TEZLER)
OCAK-ŞUBAT 1916
I. EMPERYALİZM, SOSYALİZM VE EZİLEN
ULUSLARIN KURTULUŞU
Emperyalizm, kapitalizmin gelişmesinde en yüksek aşamadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye, büyüyerek, ulusal sınırların dışına taşmış, rekabetin yerine tekeli yerleştirmiş ve sosyalizmin gerçekleşmesi için tüm nesnel koşulları yaratmıştır. Onun için Batı Avrupa'da ve Birleşik Devletler'de, kapitalist hükümetlerin devrilmesi ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesi için devrimci savaşım günün görevidir. Emperyalizm, sınıf çelişkilerini büyük ölçüde keskinleştirerek, yığınların yaşam koşullarını kötüleştirerek, hem iktisadi -tröstler, yaşam pahalılığı- hem siyasal -militarizmin yaygınlaşması, savaşların daha sık patlak vermesi, daha azgın gericilik, ulusal baskının ve sömürge soygununun yoğunlaşması [sayfa 140] ve yayılması- bakımlardan yığınları bu savaşıma zorlar. Zafere ulaşan sosyalizm zorunlu olarak eksiksiz bir demokrasiyi kurmalı ve bunun sonucu olarak ulusların yalnızca tam eşitliğini getirmekle kalmamalı, aynı zamanda ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını da gerçekleştirınelidir. Şu anda, devrim sırasında ve devrimin zaferinden sonra, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla serbestçe birleşme esası üzerinde (ve serbestçe birleşme, ayrılma hakkını içermezse boş bir sözdür) ilişkiler kuracaklarıni eylemde göstermemiş olan sosyalist partiler, sosyalizme ihanet ederler.
Elbette ki demokrasi de bir devlet biçimidir, ve devlet ortadan kalktığında o da kalkacaktır, ama bu, ancak, kesin zafere ulaşmış ve sağlam temellere oturtulmuş sosyalizmden tam komünizme geçişte olacaktır.
II. SOSYALİST DEVRİM VE DEMOKRASİ
UĞRUNA SAVAŞIM
Sosyalist devrim tek bir hareket, bir cephede tek bir muharebe değil, çetin sınıf savaşlarının yer aldığı bütün bir çağ, tüm cephelerde, yani ekonomi ve siyasetin tüm sorunları üzerine uzun bir muharebeler dizisidir. Bu muharebeler, ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanabilir. Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulamayan başarılı sosyalizm olmazsa, aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz.
Demokratik programdaki maddelerden birini, örneğin, ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilgili maddeyi, emperyalizm koşullarında "gerçekleştirilemez" ya da "hayaldir" gerekçesiyle çıkarmaya kalkışmak paha az hatalı bir tutum [sayfa 141] olmaz. Ulusların kaderlerini tayin hakkının kapitalizmin sınırları içinde gerçekleştirilemeyeceği iddiası ya mutlak şekilde, iktisadi anlamda, ya da koşullara bağlı olarak, siyasal anlamda anlaşılabilir.
Birinci anlamda bu iddia, teori bakımından kesin olarak yanlıştır. İlkin, örneğin emek parası, bunalımların ortadan kaldırılması vb. gibi şeyler, kapitalist sistemde gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Ama ulusların kaderlerini tayin hakkının uygulanmasını aynı şekilde olanaksız saymak kesin olarak yanlıştır. İkincisi, Norveç'in 1905'te İsveç'ten ayrılması örneği, tek başına bile, bu anlamda "gerçekleşememe" iddiasını çürütmeye yeter. Üçüncüsü, örneğin Almanya ile İngiltere arasındaki siyasal ve stratejik ilişkilerde küçük bir değişikliğin bile, yeni bir Polanya ya da Hindistan devletinin ya da benzer durumda bir başka devletin kurulmasını olanaklı, "gerçekleştirilebilir" bir şey haline getlrebileceğini yadsımak saçma olur. Dördüncüsü, mali-sermaye, gelişme yolunda, en demokratik ya da cumhuriyetçi hükümeti, herhangi bir ülkenin, o ülke "bağımsız" olsa da seçimle başa geçen yetkililerini her zaman "serbestçe" satın alabilir. Mali-sermayenin ya da genel olarak sermayenin tahakkümü, siyasal demokrasi alanında herhangi bir reformla ortadan kalkacak değildir, ve ulusların kaderlerini tayin hakkı da ancak bu alana girer. Bununla birlikte, mali-sermayenin bu egemenliği, daha özgür, daha geniş ve daha açık bir sınıf egemenliği ve sınıf savaşımı olarak siyasal demokrasinin önemini ortadan kaldırmaz. Onun için siyasal demokrasinin kapitalist düzendeki istemlerinden birinin iktisadi anlamda "gerçekleştirilebilir" olduğu yolundaki iddialar, bir bütün olarak kapitalizm ile siyasal demokrasi arasındaki genel ve temel bağıntıların teorik bakımdan yanlış tanımlanmasından doğmaktadır.
İkinci anlamda da, bu iddia, eksik ve yanlıştır. Çünkü emperyalist sistemde, yalnızca ulusların kaderlerini tayin [sayfa 142] hakkı değil, siyasal demokrasinin tüm istemleri ancak kısmen "gerçekleştirilebilir", ve o da ancak çarpıtılmış bir biçimde ve istisnai durumlarda (örneğin Norveç'in 1905'te İsveç'ten ayrılmasında olduğu gibi). Bütün devrimci sosyal-demokratlar tarafından ileri sürülen, sömürgelerin derhal bağımsızlığa kavuşturulması istemi de, bir dizi devrimler olmadan, kapitalist düzende "gerçekleştirilebilir" bir şey değildir. Ama bundan çıkan sonuç, sosyal-demokrasinin bütün bu istemler için derhal verilmesi gereken en kararlı savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucu değildir (böyle bir şey, ancak burjuvazinin işine yarar), tam tersine, buradan çıkan sonuç, bu istemlerin, burjuva legalitesinin sınırları aşılarak, bu sınırlar yerlebir edilerek, parlamentoda söylevlerle, sözde kalan protestolarla yetinmeyerek, yığınları kesin eylemlere çekerek, her temel demokratik istem uğruna savaşımı yoğunlaştırıp, proletaryanın burjuvaziye saldırısına kadar, yani burjuvaziyi mülksüzleştiren sosyalist devrime kadar vardırarak, bu istemlerin, reformist değil devrimci biçimde formüle edilmesi ve eyleme geçirilmesidir. Sosyalist devrim, yalnızca büyük bir grev, sokak gösterileri ya da açlıktan doğan kargaşalıklar ya da bir askeri ayaklanma ya da sömürge isyanı dolayısıyla patlak vermeyebilir; bu devrim, Dreyfus skandalı[70] ya da Zavern olayı[71] gibi bir siyasal bunalım, ya da ezilen bir ulusun ayrılmak için yaptığı bir referandum vb. vesilesiyle de başlayabilir.
Emperyalist sistemde ulusal baskının artmış olması, sosyal-demokrasinin, burjuvazinin "hayali" dediği, ulusların ayrılma özgürlüğü uğruna savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucuna vardırmamalıdır bizi, tersine, sosyal-demokrasi, bu alanda da ortaya çıkan çelişkilerden, yığın hareketlerinin ve burjuvaziye karşı, devrimci saldırıların dayanağı olarak daha geniş ölçüde yararlanabilmelidir. [sayfa 143]
III. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN ETME HAKKININ
ÖNEMİ VE BU HAKKIN FEDERASYON İLE İLGİSİ
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ancak siyasal anlamda bağımsızlık hakkını, ezen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını içerir. Özgül olarak, bu siyasal demokrasi istemi, ayrılacak olan ulusun ayrılması lehinde ve bu konuda bir referandum lehinde ajitasyon yapmada tam özgürlüğünü içerir. Demek ki, bu istem, ayrılma isteminin eşdeğeri değildir. Bu, yalnızca, her türlü ulusal baskıya karşı devamlı bir savaşımı ifade etmektedir. Bir demokratik devlet sistemi tam ayrılma özgürlüğüne ne kadar yakınsa, ayrılma özlemi pratikte o ölçüde daha az yaygın ve hararetli olur, çünkü büyük devletler, hem iktisadi ilerleme bakımından, hem yığınların çıkarları bakımından tartışma götürmez üstünlüklere sahiptirler, üstelik bu üstünlükler, kapitalizmin gelişmesiyle artar. Ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması, federasyonun ilke olarak kabul edilmesiyle aynı anlama gelmez. Bir kimse bu ilkeye kesin olarak karşı olup, demokratik merkeziyetçilik yanlısı olabilir, ama tam demokratik-merkeziyetçiliğe varan biricik yol olarak, gene de, federasyonu, ulusal eşitsizliğe yeğ sayabilir. Bir merkeziyetçi olan Marx'ın, İrlanda ile İngiltere'nin federasyonunu, İrlanda'nın İngilizler tarafından zorla boyunduruk altında tutulmasına yeğ sayması, bu düşünceyle idi.[72]
Sosyalizmin amacı yalnızca insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç yalnızca ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. Ve işte bu amaca ulaşmak için biz, bir yandan, Renner ve Otto Bauer'in bilinen "ulusal kültür özerkliği"[73] fikrinin gerici niteliğini yığınlara açıklarken, öte yandan, ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ve korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda [sayfa 144], ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz, ve bu, havada, genel sözlerle, içi boş lafebelikleriyle ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana "erteleyerek" olmamalıdır. Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir.
IV. ULUSLARIN KADERLERİNİ TA YİN HAKKı
SORUNUNUN PROLETER DEVRİMCİ
SUNULUŞU
Küçük-burjuvazi, yalnızca ulusların kaderlerini tayin hakkını değil, giderek bizim asgari demokratik programımızın bütün noktalarını da, bizden çok önce, daha 17. ve 18. yüzyıllarda ileri sürmüştü. Onlar, sınıf savaşını ve bu savaşın giderek yoğunlaştığını göremedikleri için, ve "barışçı" kapitalizme inandıkları için, bu noktaları hala birer ütopik özlem gibi ileri sürüyorlar. Kautsky yandaşlarının savunduğu, halkı aldatan emperyalizm altında eşit ulusların barışçı birliği ütopyasının tam niteliği işte budur. Soşyal-demokrasinin programı, bu küçük-burjuva oportünist ütopya karşısında ağırlığını koyarken, ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmesini, emperyalist düzende temel, önemli ve kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmelidir.
Ezen ulusların proletaryası, her burjuva pasifistinin yineleyip durduğu türden, ilhaklara karşı ve genel olarak ulusların eşitliğinden yana, genel, beylik sözlerle yetinmemelidir. Proletarya, ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda, emperyalist burjuvazi için çok "tatsız" olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri [sayfa 145] uğruna savaştır. Proletarya, "kendi" ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı, ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu; ve bir yandan ulusların kaderlerini tayin hakkını savunurken, öte yandan "kendi" ulusları tarafından ezilen ve "kendi" devletleri sınırları içinde zorla tutulan ezilen ulusların durumu konusunda susan reformistlerin ve kautskicilerin ikiyüzlülüğü sergilenmemiş olurdu.
Bir yandan da, ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ulusal kurtuluş sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar (örneğin Avusturya ve Rusya'daki Polonyalılar, Yahudileri ve Ukraynalıları ezmek için gericilerle uzlaşırlar); dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar (küçük Balkan devletlerinin siyaseti vb.).
Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve malî soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumları, sosyal-demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden olamazsa, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka "büyük" devlet tarafından. aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.[24*] [sayfa 146]
V. ULUSAL SORUNDA MARKSİST VE
PRUDONCU GÖRÜŞ
Marx, küçük-burjuva demokratlardan farklı olarak, istisnasız bütün demokratik istemleri mutlak bir şey değil, burjuvazinin güdümündeki halk yığınlarının feodalizme karşı savaşımının tarihsel bir ifadesi saymıştır. Bu istemlerin içinde bir teki bile yoktur ki, belirli koşullar altında burjuvazinin elinde işçileri aldatmak için bir araç görevi yerine getirmesin, getiremesin ve fiilen getirmiş olmasın. Siyasal demokrasinin istemlerinden bir tekini bu bakımdan ayırdetmek, özellikle de ulusların kaderlerini tayin etme hakkını ele alıp, geri kalan demokratik istemlerin karşısına dikmek, teoride temel bir yanlıştır. Pratikte proletarya, ancak, cumhuriyet istemi dahil, tüm demokratik istemler uğruna savaşmını, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci savaşıma bağımlı kılarsa, kendi bağımsızlığını koruyabilir.
Öte yandan, ulusal sorunu "toplumsal devrim adına yadsımış olan" prudoncuların tersine, Marx, her şeyden önce, gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarını gözönünde bulundurarak, enternasyonalizmin ve sosyalizmin temel ilkesini ileri sürmüştür: özetle, başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını söylemiştir.[74] Marx'ın 1848'de Almanya'da muzaffer demokrasinin, Almanlar tarafından ezilen ulusların özgürlüğünü tanıması ve bu özgürlüğü vermesini istemesi, Alman devrimci işçi hareketinin çıkarları [sayfa 147] bakımındandır.[75] 1869'da, Marx, İrlanda'nın İngiltere'den ayrılmasını, hem de "bu ayrılmayı bir federasyon izleyecek olsa da ... "[76] istemesi, İngiliz işçilerinin devrimci savaşımı açısındandır. Marx, ancak bu istemi ileri sürmekle, İngiliz işçilerini enternasyonalizm zihniyeti içinde, gerçekten eğitmekteydi. O, aradan yarım yüzyıl geçtiği halde, bugün bile, İrlanda "reformunu" gerçekleştirmemiş olan oportünistlerle burjuva reformizmini, belirli bir tarihsel görevin devrimci çözümü ile karşılaştırabilirdi. Marx, ancak bu şekilde, küçük ulusların ayrılma özgürlüğünün pratik değeri olmayan bir hayal olduğunu ve yalnızca iktisadi değil, siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu bas bas bağıran sermaye sözcülerine karşı, böyle bir merkezileşmenin ancak emperyalist nitelik taşımadığı zaman ilerici olabileceği, ve ulusların zorla değil, ancak bütün ülkelerin proleterlerinin özgürce birleşmesiyle biraraya getirilebileceği görüşünü savunmuştur. Ancak böylelikle Marx, ulusların eşitliğinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının yalnızca sözde kalan ve çoğu kez ikiyüzlüce tanınmasına karşı, ulusal sorunun çözümünde de yığınların devrimci eylemini savunmuştur. 1914-1916 emperyalist savaşı, ve bu savaşın sergilemiş olduğu oportünistlerin ve kautskicilerin kirli çamaşırları ve ikiyüzlülükleri, Marx'ın çizgisini parlak bir biçimde doğrulamıştır; bu çizgi, bütün ilerici ülkeler için örnek olmalıdır, çünkü bunların hepsi şu anda başka ulusları ezmektedirler.[25*] [sayfa 148]
VI. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI
BAKIMINDAN ÜÇ TİP ÜLKE
Bu bakımdan, ülkeleri bellibaşlı üç tipe ayırmak gerekir.
Birincisi, Birleşik Devletler ve Batı Avrupa'nın gelişmiş kapitalist ülkeleri. Bu ülkelerde, ilerici burjuva ulusal hareketler çoktan sona ermiştir. Bu "büyük" uluslardan herbiri, hem sömürgelerde, hem kendi ülkesinde başka ulusları ezerler. Bu egemen ulusların proletaryasının görevi, 19. yüzyılda İngiliz proletaryasının İrlanda ile ilgili görevinin aynıdır.[26*]
İkincisi, Doğu Avrupa: Avusturya, Balkanlar ve özellikle Rusya. Burada burjuva demokratik ulusal hareketleri geliştiren ve ulusal savaşımı yoğunlaştıran, özellikle 19. yüzyıl olmuştur. Bu ülkelerdeki proletaryanın görevleri, hem kendi burjuva demokratik reformlarını tamamlamak, hem başka ülkelerdeki sosyalist devrime destek olmak bakımından ulusların kaderlerini tayin hakkına sahip çıkmadan yerine getirilemez. Burada en çetin ve en önemli görev, ezen ulusların işçilerinin sınıf savaşımını, ezilen ulusların işçilerininkiyle birleştirmektir.
Üçüncüsü, Çin, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ve tüm sömürgeler, ki bunlar bir milyarlık bir nüfusu barındırmaktır. Bu ülkelerde, burjuva demokratik hareketler ya henüz başlamıştır, ya da bu hareketlerin aşacakları [sayfa 149] daha uzun bir yol vardır. Sosyalistler, yalnızca sömürgelerin ödünsüz olarak derhal ve kayıtsız şartsız kurtuluşunu istemekle kalmamalıdırlar (ki böyle bir istem, siyasal ifadesinde, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımaktan başka bir anlam taşımaz), onlar bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşu amaçlayan burjuva demokratik hareketlerdeki daha devrimci olan öğeleri en kararlı bir biçimde desteklemeli, bu öğelerin kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışına (eğer böyle bir şey varsa, devrimci savaşına) yardımcı olmalıdırlar.
VII. SOSYAL-ŞOVENİZM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ
TAYİN HAKKI
Emperyalist çağ ve 1914-1916 savaşı, şovenizme ve egemen ülkelerdeki milliyetçiliğe karşı savaşımın önemini özellikle belirgin hale getirmiştir. Sosyal-şovenler arasında, yani "yurdun savunması" kavramını uygulayarak savaşın emperyalist ve gerici niteliğini gizleyen oportünistler ve Kautskiciler arasında, ulusların kaderlerini tayin ilkesi konusunda bellibaşlı iki akım var.
Bir yanda, emperyalizmin ve siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu iddia ederek ilhakları savunan ve ütopik, aldatıcı, küçük-burjuva vb. diye nitelendirdikleri ulusların kaderlerini tayin hakkını reddeden burjuvazinin maskesi düşmüş uşakları var. Cunow, Parvus ve Almanya'daki aşırı oportünistler, İngiltere'deki bazı fabyanlar ve sendika liderleri ve Rusya'da Semkovski, Liebmann, Yurkeviç vb. bu gruba girerler.
Öte yanda, aralarında Vandervelde, Renaudel, İngiltere'de ve Fransa'da birçok pasifistin vb. bulunduğu kautskicileri görüyoruz. Bunlar birinci grup ile birlikten yanadırlar ve pratikte aralarında hiç bir fark yoktur; ulusların kaderlerini tayin hakkını yalnızca sözde kalmak koşuluyla ikiyüzlüce savunurlar; siyasal bakımdan serbestçe ayrılma istemini [sayfa 150] "aşırı" bulurlar, ("zu viet verlangt": Kautsky, Die Neue Zeit, 21 Mayıs 1915) ezen ulusların sosyalistlerinin devrimci bir taktik uygulamaları gereğini savunmazlar, tersine, devrimci görevlerini karanlıklara boğarlar, oportünist tutumlarını haklı gösterirler, halkı kolayca aldatmanın koşullarını hazırlarlar, ezilen ulusları zorla yönetimi altında tutan , devletin sınırları sorununu ele almaya hiç yanaşmazlar.
Her iki grup da eşit olarak oportünisttir, Marx'ın İrlanda'yı örnek alarak açıkladığı taktiğin teorik anlamını ve pratik önemini anlama yeteneğini tümden yitirmiş olduklarından, marksizmi yozlaştırırlar.
İlhaklara gelince, bu sorun, savaş dolayısıyla özellikle acil bir hal almıştır. Ama ilhak ne demektir? İlhaklara karşı çıkmanın, eninde sonunda ya ulusların kaderlerini tayin etme hakkını tanımaya vardığı, ya da statükoyu savunan ve her türlü zora, hatta devrimci zora bile karşı olan pasifist lafebeliğine dayandığı besbellidir. Bu tür lafebelikleri temelden yanlıştır ve marksizm ile bağdaşmaz.
VIII. ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE PROLETARYANIN
SOMUT GÖREVLERİ
Sosyalist devrim pek yakın bir gelecekte başlayabilir. Bu olduğu takdirde proletarya, iktidarı ele geçirmek, bankaları mülkten tecrit etmek ve benzeri diktatörlük önlemlerini almak gibi derhal yerine getirilmesi gerekli bir görevle karşılaşacaktır. Burjuvazi (ve özellikle fabyan ve kautskici tipteki aydınlar) böyle bir anda, devrimi, ona, sınırlı, demokratik hedefler yükleyerek bölmeye ve frenlemeye çalışacaktır. Burjuva iktidarın temellerine karşı proletarya saldırısı başlamışsa, herhangi bir salt demokratik istem, bir anlamda devrimi geriletici etken olabileceğine göre, tüm ezilen halklara özgürlük (yani kendi kaderlerini tayin etme hakkı) tanımak ve vermek, burjuva demokratik devrimin zaferi için, örneğin 1848'de Almanya'da ya da 1905'te Rusya'da [sayfa 151] ne kadar acil bir sorun idiyse, sosyalist devrim için de böyle olacaktır.
Bununla birlikte, sosyalist devrimin başlaması için daha beş-on yıl ya da daha uzun bir zamanın geçmesi mümkündür. Bu, yığınların devrimci ruhla eğitilmesi zamanı olacaktır, öyle ki sosyalist-şovenler ve oportünistler, işçi sınıfı partisi üyesi olamasınlar ve bunlar 1914-1916'da olduğu gibi başarı sağlayamasınlar. Sosyalistler yığınlara açıklamalıdırlar ki, sömürgeler ve İrlanda için İngiltere'den ayrılma hakkı istemeyen İngiliz sosyalistleri; Alman sömürgeleri, Alsaslılar , Danimarkalılar ve Polonyalılar için ayrılma özgürlüğü istemeyen Alman sosyalistleri, devrimci kitle eylemlerini, doğrudan doğruya ulusal baskıya karşı savaşım alanına yaymayan ya da Zavern'deki gibi olaylardan, ezen ulusun proletaryası saflarında en geniş illegal propaganda için, sokak gösterileri ve devrimci yığın hareketleri için yararlanmayan bu sosyalistler; Finlandiya, Polonya, Ukrayna vb., vb. için ayrılma özgürlüğü istemeyen Rus sosyalistleri, bütün bu tür sosyalistler, şovenler gibi ve kana bulanmış iğrenç emperyalist krallıkların ve emperyalist burjuvazinin uşakları gibi davranmaktadırlar.
IX. RUS VE POLONYALI SOSYAL-DEMOKRATLARIN
VE II. ENTERNASYONALİN
ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI
İLKESİNDEKİ TUTUMU
Rusya'nın devrimci sosyal-demokratları ile Polonya sosyal-demokratları arasında ulusların kaderlerini tayin hakkı konusundaki görüş ayrılığı, daha 1903'te, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin programını kabul eden ve Polanyalı sosyal-demokrat delegasyonun itirazlarına karşın, ulusların kaderlerini tayin eden 9. maddeyi programa alan kongrede açığa vurulmuştur. O zamandan beri Polonya sosyal-demokratları, hiç bir zaman partileri adına 9. maddeyi parti programımızdan [sayfa 152] çıkarma ve bunun yerine bir başka formül koyma yolundaki önerilerini yinelemediler.
Rusya'da, ezilen ulusların, nüfusun yüzde-elliyedisinden ya da yüz milyondan az olmadığı bu ülkede, bu ulusların çoğunlukla sınır bölgelerinde yaşadıkları ve bunların bir kısmının Büyük-Ruslardan daha yüksek bir kültüre sahip bulunduğu, siyasal sistemin özellikle barbarca ve ortaçağa yaraşır bir sistem olduğu, burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı bir ülkede, Rusya'da, çarlık tarafından ezilen ulusların serbestçe Rusya'dan ayrılma hakkının tanınması, sosyal-demokratlar için demokratik ve sosyalist davalarını ilerletmede kesenkes zorunlu bir şeydir. 1912 Ocağında yeniden örgütlenen partimiz, 1913'te ulusların kaderlerini tayin hakkını doğrulayan ve bunu tastamam yukardaki somut anlamda açıklayan bir karar aldı.[79] 1914-1916'da kudurgan Büyük-Rus şovenizminin hem burjuvazi hem de oportünist sosyalistler arasında (Rubanoviç, Plehanov, Naşe Dyelo vb.) alıp yürümesi, bizi, bu istemde direnmekte ve bunu reddedenleri Büyük-Rus şovenizminin ve çarlığın fiilen destekleyicileri saymakta haklı kıldı. Partimiz, ulusların kaderlerini tayin hakkına karşı bu tür tutum ve davranışların sorumluluğunu reddettiğini en kesin bir biçimde ilim eder.
Polonya sosyal-demokratlarının ulusal sorundaki tutumlarının en son formülasyonu (Polonya sosyal-demokratlarının Zimmerwald Konferansındaki beyanı) şu fikirleri içerir:
Bu bildiri, "Polonya halkını kendi kaderlerini tayin etme olanağından yoksun bırakarak", "Polonya'nın bölgelerini" önümüzdeki ödün verme oyununda yatırılacak rehin sayan Alman hükümetini ve öteki hükümetleri mahkum ediyor. "Polonya sosyal-demokratları, koca bir ülkenin bölünüp parsellenmesini en kesin şekilde protesto ederler." ... "Ezilen halkları kurtarma" işini Hohenzollern'lere bırakan sosyalistleri en sert şekilde eleştirirler. Onlar; ancak uluslar arası devrimci proletaryanın yaklaşmakta olan savaşımına katılmanın, [sayfa 153] sosyalizm uğruna savaşın, "ulusal baskı zincirini kıracağına, her türlü yabancı egemenliği yıkacağına, Polanya halkı için uluslar topluluğunun eşit üyesi olarak tüm alanlarda serbestçe gelişme olanağı sağlayacağına" inançlarını ifade ederler. Bildiri, savaşın "Polonyalılar için", "iki kez kardeş savaşı" olduğunu kabul ediyor. (Uluslararası Sosyalist Komitesinin Bülteni, n° 2, 27 Eylül 1915, Rusça çevirisi Enternasyonal ve Savaş sempozyumunda, s. 97.)
Her ne kadar kullanılan siyasal ifade biçimi, II. Enternasyonalin program ve kararlarının çoğunda kullanılandan bile daha muğlak ve daha belirsiz ise de, yukardaki sözler, özde, ulusların kaderlerini tayin hakkından pek farklı değildir. Bu fikirleri tam ve açık formüller içinde ifade etmek ve bunların kapitalist düzene ya da yalnızca sosyalist düzene uygulanabilip uygulanamayacağını belirleme yolunda herhangi bir çaba, Polonyalı sosyal-demokratların ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini reddetmekle yaptıkları yanlışı daha da açık bir biçimde gözönüne serer.
Ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini kabul etmiş olan 1896 Londra Sosyalist Enternasyonal Kongresi kararı, yukardaki tezler temel alınarak tamamlanmalı ve şu noktalar açıklığa kavuşturulmalıdır: (1) bu isternin emperyalizm altında özel bir ivedilik kazanmış olması; (2) sözkonusu istem dahil, siyasal demokrasinin tüm istemlerinin, siyasal geleneksel niteliği ve sınıf içeriği; (3) ezen ulusların sosyal-demokratlarının görevlerini, ezilen ulusların sosyal-demokratlarınınkilerden ayırdetme gereği; (4) ulusların kaderlerini tayin etme hakkının oportünistler ve kautskiciler tarafından tutarsız ve yalnızca sözde kalacak bir biçimde kabul edilişi, bunun da siyasal anlam bakımından ikiyüzlü bir tutum olduğu; (5) şovenlerle "kendi" ulusları tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların ayrılma özgürlüğünü tanımayan sosyal-demokratların, özellikle büyük devletlerin (Büyük-Rus, AngloAmerikan, Alman, Fransız, İtalyan, Japon) sosyal-demokratlarının, [sayfa 154] gerçekte aynı niteliği taşıdıkları; (6) sözkonusu olan isternin ve siyasal demokrasinin tüm temel istemlerinin, burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek uğruna devrimci yığın savaşına doğrudan doğruya bağlı kılma gereği.
Bazı küçük ulusların görüşünün, özellikle, milliyetçi sloganlarla halkı aldatan Polonya burjuvazisine karşı savaşımlarında ulusların kaderlerini tayin ilkesini reddetme yanılgısına sürüklenmiş olan Polonya sosyal-demokratlarımn görüşünün Enternasyonal tarafından benimsenmesi, teorik bir yanılgı, marksizmin yerine prudonculuğun konması olur ve bu, pratikte ister istemez büyük devletlerin uluslarının en tehlikeli şovenizminin ve oportünizminin desteklenmesidir.
RSDİP Merkez Organı
Sosyal-Demokrat'ın Yazıkurulu
Not: Henüz yayınlanmış olan 3 Mart 1916 tarihli Die Neu, Zeit'ta, Kautsky, Habsburgların Avusturya'sındaki ezilen uluslar için ayrılma özgürlüğünü tanımayarak, ama Rusya Polonyası için bunu kabul ederek, Alman şovenizminin en bayağı temsilcilerinden olan, Austerlitz'e hıristiyanca uzlaşma elini uzatıyor. Hindenburg'a ve Wilhelm II'ye uşakça bir hizmet! Kautskiciliğin bundan iyi bir sergilenmesi olamazdı!
Ocak-Şubat 1916'da yazıldı
Vorbote, n° 2
Nisan 1916 [sayfa 155]
ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI ÜZERİNE
BİR TARTIŞMANIN ÖZETİ
EKİM 1916
ZİMMERWALD solunun Vorbote adlı dergisi (n° 2, Nisan 1916), merkezi organımız Sosyal-Demokrat'ın ve Polonyalı sosyal-demokrat muhaliflerin organı Gazeta Rabotnicza'ın yazıkurulları tarafından imzalanmış olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından yana ve bu hakka karşı tezleri yayınlıyor. Okur, yukarda, birinci tezin tam metnini[27*] ve ikinci tezin de çevirisini bulacaktır.[80] Bu sorunun böylesine ayrıntılı olarak uluslararası alanda sunulması ilk kez oluyor: Konu, daha önce, yalnızca, üç ayrı görüşü temsil eden Rosa Luxemburg, Karl Kautsky ve Polanyalı "bağımsızlar" [sayfa 156] tarafından, 1896 Sosyalist Enternasyonalin Londra Kongresinden önce, Neue Zeit adlı Alman marksist dergisinin 1895-1896 yıllarında çıkan sayılarında, bundan yirmi yıl önce ele alınmıştı.[81] Bildiğimiz kadar, o zamandan beri, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorunu, sistemli bir biçimde, ancak Hollandalılar ve Polonyalılar tarafından tartışılmıştır. Umalım ki, Herald dergisi, bugün bu kadar önem kazanmış olan bu sorunun, İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Almanlar ve İtalyanlar arasında tartışılmasını sağlayabilsin. "Kendi" hükümetlerinin doğrudan doğruya destekleyicisi Plehanovlar, David'ler ve şürekâsı, ve oportünizmi el altından savunanlar, kautskiciler ( ve bunların yanında Akselrod, Martav, Çheydze ve ötekiler) tarafından temsil edilen resmi sosyalizm, bu konuda o kadar çok yalan söylemiştir ki, uzun süre, bir yandan, bu konuda susma ve konudan kaçma çabaları, öte yandan da işçilerin bu "lanetli sorunlar" hakkında "doğrudan doğruya yanıtlar" istemeleri kaçınılmaz olarak uzun zaman sürüp gidecektir. Biz, okurlarımızı, yurtdışındaki sosyalistler arasındaki akımların birbiriyle çatışmasından haberdar etmeye çalışacağız.
Bu sorun, biz Rus sosyal-demokratlar için özel bir önem taşır; buradaki tartışma, 1903 ve 1913 yıllarında yapılmış olan tartışmanın bir devamıdır;[82] savaş yıllarında, bu sorun, parti üyelerinin düşüncelerinde bazı dalgalanmalara neden olmuştu; Gvozdev'in bellibaşlı önderlerinin ya da şoven işçi partisinin Martov ve Çheydze gibi liderlerinin, sorunun özünden kaçma çabalarında yaptıkları düzenbazlıklar yüzünden, sorun, ivedi bir hal almıştır. Bu bakımdan, uluslararası alanda başlamış olan tartışmanın hiç değilse ilk sonuçlarını özetlemek önem taşır.
Bu tezlerden anlaşılacağı gibi, Polanyalı yoldaşlarımız bizim ileri sürdüğümüz bazı iddialara, örneğin marksizm ve prudonculuk konusunda olduğu gibi, doğrudan yanıt veriyorlar. Ama onlar, daha çok, kendi iddialarını bizimkilere karşı [sayfa 157] ileri sürerek, doğrudan değil, dolaylı olarak bize karşılık veriyorlar. Doğrudan ve dolaylı yoldan yanıtlarını inceleyelim.
I. SOSYALİZM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ
TAYİN HAKKI
Biz, sosyalist düzende ulusların kendi kaderlerini tayini hakkını uygulamamanın sosyalizme ihanet olacağını ileri sürdük. Bize yanıt olarak, "ulusların kaderlerini tayin hakkı, sosyalist topluma uygulanamaz" dendi. Bu, temelde bir görüş ayrılığıdır. Bu ayrılık nereden gelmektedir? Karşı-tezi savunanlar, "sosyalizm, ulusal baskıya neden olan sınıf çıkarlarını ortadan kaldırdığına göre, bu baskının her türünü de ortadan kaldıracaktır..." diyorlar. Siyasal baskının biçimlerinden biri, yani bir ulusun zorla bir başka ulusun sınırları içinde tutulması üzerine bir tartışmada, ulusal baskının ortadan kalkmasının, iktisadi önkoşulları ile ilgili pek iyi bilinen ve tartışma götürmez bir iddianın yeri var mı? ,Bu, siyasal sorundan kaçma çabasından başka bir şey değildir. Ve bunu izleyen iddialar da, bizim görüşümüzü doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor: "Sosyalist bir toplumda ulusun bir iktisadi ve siyasal birim niteliği taşımasına inanmamız için hiç bir neden yoktur. Pek olası olarak ulus, ancak bir kültür ve dil birliği niteliği taşıyacaktır, çünkü bir bölgesel sosyalist kültürel grup olarak bölünmesi, eğer olacaksa, ancak üretimin gerekleri sonucu olacaktır ve üstelik böyle, bir bölünme sorunu ["ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı"nın emrettiği gibi] birey olarak ve tam egemenliklerine sahip durumda uluslar tarafından değil, tüm ilgili yurttaşlar tarafından ortaklaşa çözüme bağlanacaktır. ..."
Polonyalı yoldaşlarımız ulusların kendi kaderlerini tayin yerine ortaklaşa tayin iddiasını o kadar beğeniyorlar ki, tezlerinde bunu üç kez yineliyorlar! Ama ne yazık ki sık sık yinelemek, bu oktobrist ve gerici iddiayı bir sosyal-demokrat iddia haline getirmiyor. Bütün gericiler ve burjuvalar, [sayfa 158) belirli bir devletin sınırları içinde zorla tuttukları uluslara ortak bir parlamentoda, kaderlerini "ortaklaşa tayin etme" hakkını tanırlar. Wilhelm II de, Belçikalılara, Alman İmparatorluğunun kaderini, bir ortaklaşa Alman parlamentosunda "ortaklaşa tayin etme" hakkını tanıyor.
Karşı-görüşü savunanlar, asıl sözkonusu olan ve burada tartışılan tek konu bulunan sorundan, ayrılma hakkından kaçıyorlar. Eğer bu, bu kadar yürekler acısı olmasaydı gülünç olabilirdi!
Biz ilk tezimizde ezilen ulusların kurtuluşunun siyasal alanında çifte biçim değiştirmeyi içerdiğini ileri sürdük: (1) Ulusların tam eşitliği. Bu, tartışılmıyor ve devlet içinde olup bitenlere uygulanıyor. (2) Siyasal ayrılma özgürlüğü.[28*] Bu da devlet sınırlarının çizilmesiyle ilgilidir. Tartışma yalnızca bu nokta üzerinedir. Ama karşı-görüşü savunanların sustukları nokta da budur. Onlar, devlet sınırları üzerine, hatta devletin kendisi üzerine düşünmek istemiyorlar. Bu, 1894-1902 döneminin eski ekonomizmi gibi, bir tür "emperyalist ekonomizm"dir. Eski ekonomizm şunu iddia ediyordu: Kapitalizm muzafferdir, onun için siyasal sorunlarla uğraşmak, zaman yitirmek demektir! Emperyalizm muzafferdir, onun için siyasal sorunla uğraşmak zaman yitirmek demektir! Böyle bir siyaset-dışı görüş, marksizm için son derece zararlıdır.
Gotha Programının Eleştirisi'nde, Marx şöyle yazar: "Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna, bir siyasal geçiş dönemi de tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz."[83] Şimdiye kadar, bu gerçek, sosyalistler için tartışma götürmezdi ve bu gerçek, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir. Engels'in, devletin tedricen yok [sayfa 159] oluşu konusunda söyledikleri bilinir. Biz, ilk tezimizde, demokrasinin, devletin yok olmasıyla demokrasinin de tedricen ortadan kalkacak olan bir devlet biçimi olduğunu özellikle vurguladık. Ve hasımlarımız, marksizmin yerine "devleti yadsıyan" bir görüşü koymalarına dek, onların iddiaları, büyük bir yanılgı oluşturacaktır.
Onlar, devletten (ve dolayısıyla devletin sınırlarının saptanmasından) sözedeceklerine, bir "sosyalist kültürel grup"tan sözediyorlar, yani kasıtlı olarak muğlak bir deyim seçiyorlar; amaçları devletle ilgili bütün sorunlardan kaçabilmektir! Bu, gereksiz sözleri yineleme gülünçlüğüne düşmektir: eğer devlet yoksa, elbette ki, devletin, sınırları söz konusu olamaz. Bu durumda, demokratik siyasal programın tümü gereksiz hale gelmektedir. Devlet "sönüp yok olduğu zaman" cumhuriyet de olmayacaktır.
5. tezin notlarında sözünü ettiğimiz yazılarda[29*] Alman şoveni Lensch, Engels'in Po ve Ren başlıklı yapıtından ilginç bir pasaj aktarıyor. Engels, burada, özetle, bir dizi küçük ve canlılığı olmayan ulusları, tarihsel gelişmeleri sırasında yutmuş olan "Avrupa'nın canlılığı olan büyük uluslarının" sınırlarının, gittikçe daha çok "halkın dili ve sempatileri"ne uygun olarak saptandığını söylemektedir. Engels, bu sınırları "doğal" olarak nitelendiriyor.[84] Avrupa'da ilerici kapitalizm döneminde, yaklaşık olarak 1848'den 1871'e kadar durum böyleydi. Bugün, bu demokratik biçimde saptanmış olan sınırlar, gün geçtikçe daha çok gerici, emperyalist kapitalizm tarafından yıkılmaktadır. Bütün belirtiler şunu gösteriyor ki, emperyalizm, mirasçısı olan sosyalizme, miras olarak, Avrupa'da ve dünyanın öteki bölgelerinde daha az demokratik sınırlar ve bir dizi ilhaklar bırakacaktır. Muzaffer sosyalizmin, bütün alanlarda tam demokrasiyi kurup uygularken, devlet sınırlarını demokratik biçimde saptamaktan çekineceği ve halkların "sempatilerini" görmezlikten geleceği [sayfa 160] düşünülebilir mi? Polanyalı meslektaşlarımızın marksizmden emperyalist ekonomizme kaymakta olduklarını anlamak için bu soruları sormak yeter.
Marksizmin karikatürünü çıkaran eski ekonomistler, işçilere, marksistler için "yalnızca iktisadi olanın" önemli olduğunu söylerlerdi. Yeni "ekonomistler", ya muzaffer sosyalizmin demokratik devletinin (maddesi olmayan bir "duyular bileşimi" gibi) sınırsız olarak varlığını sürdürebileceğini düşünüyorlar, ya da sınırların "yalnızca" üretimin gerekleri sonucu çizileceğine inanıyorlar. Gerçekte bu sınırlar, demokratik bir biçimde, yani nüfusun istek ve "sempatilerine" uygun olarak saptanacaktır. Kapitalizm, bu sempatileri, ayaklar altında çiğniyor ve böylelikle ulusların birbirine yaklaşması önünde yeni güçlükler yaratıyor. Sosyalizm, sınıf baskısı olmaksızın üretimi örgütlendirerek, devletin bütün üyelerinin mutluluğunu gerçekleştirerek, halkın "sempatilerinin" serbestçe açılıp gelişmesine olanak sağlıyor ve böylelikle ulusların birbirine yaklaşmasını, birbiriyle kaynaşmasını kolaylaştırıyor ve pek büyük ölçüde hızlandırıyor.
Okuru, "ekonomizmin" kaba-saba ve beceriksizce iddialarından dinlendirmek için, bizim tartışmamızın dışında kalan bir yabancı sosyalist yazarın tahlilinden aktarma yapalım. Bu yazar, "ulusal kültür özerkliği" diye "okşamadan edemediği bir sevimli hayvanı" olan, ama bununla birlikte birçok temel sorunlarda çok doğru bir uslamlama yürütebilen Otto Bauer'dir. Örneğin, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi adlı kitabının 29. bölümünde, o, emperyalist siyaseti, ulusal ideoloji maskesi altında gizlemekten başka bir şey olmayan hileyi pek haklı olarak suçluyor. "Sosyalizm ve Milliyet ilkesi" başlıklı 30. bölümde şöyle diyor:
"Sosyalist toplum, koca ulusları zora başvurarak kendi yapısı içine hiç bir zaman alamayacaktır. Ulusal kültürün bütün nimetlerinden yararlanan, yasamaya ve hükümete tam ve etkin olarak katılan ve ensonu, silahlanan halk yığınlarını [sayfa 161] gözünüzün önüne getiriniz - böyle bir ulusu, bir yabancı toplumsal organizmaya zorla bağımlı kılmak mümkün olabilir mi? Her türlü devlet iktidarı silah kuvvetine dayanır. Bütün halkın katıldığı bugünün orduları, ince bir mekanizma sayesinde, hala belirli bir kişinin, bir ailenin ya da sınıfın elinde tuttuğu bir alettir, tıpkı geçmişteki feodallerin paralı askerlerden oluşan orduları gibi. Bir sosyalist toplumun demokratik topluluğunun ordusu da, baskı olmaksızın sosyalist işyerlerinde çalışan ve siyasal yaşamın bütün alanlarına katılan yüksek kültürlü kimselerden oluştuğuna göre, silahlanmış halktan başka bir şey değildir. Bu koşullarda, herhangi bir yabancı yönetim olanağı ortadan kalkar."
Bu doğrudur. Kapitalist düzende ulusal (ya da herhangi bir diğer siyasal) baskıyı ortadan kaldırmak olanaksızdır, çünkü bunun için sınıfların ortadan kaldırılması, yani sosyalizmin kabul edilmesi gereklidir. Ama ekonomiye dayanmakla birlikte, sosyalizmi, yalnızca ekonomiden ibaret sayamayız. Ulusal baskıyı ortadan kaldırabilmek için bir temel (sosyalist üretim) şarttır, ama bu temel, aynı zamanda, demokratik biçimde örgütlendirilmiş bir devleti, demokratik bir orduyu vb. taşımalıdır. Kapitalizmi sosyalizm biçimine sokmakla proletarya, ulusal baskıyı ortadan kaldırmanın olanağını yaratır; "ancak" -"ancak"!- halkın "sempatilerine" uygun olarak devlet sınırlarının çizilmesi dahil, tam ayrılma özgürlüğü dahil, tam demokrasinin bütün alanlarda gerçekleştirilmesiyledir ki, bu olanak, gerçek olur. Ve bu da, devlet tedricen yokolduğu zaman tamamlanacak olan en küçük ulusal sürtüşmenin bile, en küçük ulusal güvensizliğin bile pratikte ortadan kaldırılması için, ulusların gittikçe daha büyük bir hızla birbirine yaklaşması, birbiriyle kaynaşması için bir temel görevini yerine getirecektir. Marksist teori işte budur; ve Polonyalı meslektaşlarımız yanılgıya düşerek bu teoriden uzaklaşmışlardır. [sayfa 162]
II. EMPERYALİZM ÇAĞINDA DEMOKRASİNİN
"GERÇEKLEŞMESİ OLANAĞI" VAR MIDIR?
Polonyalı sosyal-demokratların, ulusların kaderlerini tayin ilkesine karşı sürdürdükleri polemik, tamamıyla, bunun kapitalist düzende "gerçekleşemeyeceği" iddiasına dayanır. Daha 1903'te, biz, İskra yanlıları, RSDİP İkinci Kongresinin, program komisyonunun iddialarına, gülmüş ve bunların (kötü şöhretli) ekonomistler tarafından savunulan marksizmin çarpıtılması niteliğindeki görüşün bir yinelenmesi olduğunu söylemiştik. Tezlerimizde bu yanılgı üzerinde özellikle durduk; oysa bütün tartışmanın teorik temeli olan asıl bu noktadaki iddialarımızdan hiç birine Polanyalı yoldaşlar yanıt vermemiştir (ya da verememiştir?).
Ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesinin iktisadi bakımdan olanaksızlığı, tıpkı bizim, makineleri yasaklamanın ya da emek parasının vb. kabulünün pratikte uygulanamaz olduğunu tanıtladığımız gibi bir iktisadi tahlil ile tanıtlanmalıydı. Kimse böyle bir tahlile yanaşmıyor. Emperyalizmin en saldırgan olduğu bir çağda, bir küçük ülkenin, hatta savaş ya da devrime başvurmaksızın, "istisnai olarak" pratikte uygulanmayan ulusların kaderlerini tayin ilkesini gerçekleştirebildiğinin tanıtlanabildiği(Norveç 1905 gibi) kapitalist düzende, "emek parasının dünyanın tek bir ülkesinde bile "istisnai olarak" da kabul ettirmede başarı' sağlandığını kimse iddia edemez.
Genel olarak, siyasal demokrasi ("saf" kapitalizm için teorik olarak normal üstyapı olmakla birlikte) kapitalizm üzerinde yükselmesi olanaklı olan üstyapı biçimlerinden ancak biridir. Gerçekler, hem kapitalizmin, hem emperyalizmin herhangi bir siyasal biçiminin çerçevesi içinde geliştiğini ve bunların tümünü kendisine bağımlı kıldığını gösterir. Bu bakımdan demokrasinin biçimlerinden birinin, onun istemlerinden birinin "gerçekleştirilemez" olduğunu iddia etmek [sayfa 163] temel teorik yanılgıdır.
Polonyalı meslektaşlarımızdan bu iddialarımıza yanıt niteliğinde herhangi bir şey gelmediğinden, biz, tartışmayı bu noktada kapanmış sayıyoruz. İddiamızı tanıtlama yolunda, biz, içinde bulunduğumuz savaşın stratejik ve öteki yönlerine bağlı bulunan Polanya devletinin yeniden kurulmasının "pratikte olanaklı" olduğunu yadsımanın "gülünç" olduğu yolunda son derece somut bir iddia ileri sürdük. Herhangi bir yanıt gelmedi!
Polonyalı yoldaşlar, "yabancı toprakların ilhakı konusunda siyasal demokrasinin biçimleri bir yana itilir, burada zora başvurma belirleyici roloynar. ... Sermaye, halkların devlet sınırları sorununu kendilerinin belirlemerine hiç bir zaman izin vermeyecektir. ..." diyerek (II'nci bölüm, l'inci paragraf) yalnızca, açıkça yanlış olan bir iddiayı yinelemişlerdir. Sanki "sermaye" emperyalizminin hizmetkarı olan kendi devlet memurlarını "halkın seçmesine" izin verirmiş gibi! Ya da, sanki, krallık yerine bir cumhuriyetin kurulması gibi, ya da düzenli ordu yerine milis kuvvetlerinin getirilmesi gibi, önemli demokratik sorunlar üzerine kararlar genel olarak "zora başvurulmadan" düşünülebilirmiş gibi. Öznel olarak,Polonyalı yoldaşlar, marksizmi "derinleştirmek" istiyorlar. Ama bunu başaramadıkları ortada. Nesnel olarak, onların pratikte uygulanamama üzerine sözleri oportünizmdir" çünkü onların üstü örtülü varsayımı, bunun, bir dizi devrimler olmaksızın "pratikte uygulanamayacağı"dır, tıpkı bir tüm olarak demokrasinin bütün istemleriyle birlikte emperyalist çağda pratikte uygulanamayacağı gibi.
Yalnızca bir yerde, II'nci bölümün l'inci paragrafının sonunda, Alsace sorununu tartışırken, Polonyalı meslektaşlarımız, emperyalist ekonomizm tutumunu bıraktılar ve sorunu demokrasinJn biçimlerinden biri, olarak ele alarak ona, "ekonomiye" genel atıfta bulunmadan somut bir yanıt getirmeye çalıştılar. Burada da temel yanlış, böyle bir yaklaşımdı! [sayfa 164] Alsalsıların o tek başlarına, Fransızlara danışmadan, Alsace ülkesinin bir parçası Almanlara eğilim duyarken ye bunun bir savaş tehlikesi yaratacağı sözkönusuyken, Fransızlara Alsace'ın Fransa ile birleşmesini olup bittiye getirerek kabul ettirmeleri "bölgeci (particularist) ve demokratik olmayan" bir tutum olur!!! Buradaki kafa karışıklığı gerçekten eğlendirici: ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesi, ezen bir devletten ayrılma özgürlüğünü varsayar (bu besbellidir ve bunu tezlerimizde özellikle belirttik); ama bir devletle birleşmenin, o devletin rızasını gerektiren bir şey olduğunu siyasette söylemek "adet değildir", nasıl ki, bir kapitalistin kâr alması için ya da bir işçinin ücreti kabul etmesi için "rızasının" gerektiği iktisatta söylenemezse.
Eğer bir kimse marksist siyaset adamı olmak istiyorsa, Alsace'tan sözederken, Alsace'ın ayrılma özgürlüğü uğruna savaşım vermedikleri için Alman sosyalist alçaklafına saldırmahdır ve bütün Alsace'ı zorla ilhak etmek isteyen Fransız burjuvazisiyle uzlaştıkları ıçin, Fransız sosyalist alçaklarına da saldırmalıdır ve hem Alman, hem Fransız sosyalistlerine "kendi" ülkelerinin emperyalizmine hizmet ettikleri ve küçük de olsa ayrı bir devletten korktukları için saldırmalıdır- sorun, ulusların kaderlerini tayin ilkesini tanıyan sosyalistlerin, sorunu Alsaslıların iradesine karşı gelmeden nasıl birkaç hafta, içinde çözüme bağlayabileceklerini gösterebilmektir.
Bunun yerine Fransız Alsaslıların kendilerini Fransa ya "zorla" kabul ettirmelerinin oluşturduğu korkunç tehlike üzerine tartışmak gerçekten inci yumurtlamaktır.
III. İLHAK NEDİR?
Biz bu sorunu en açık biçimde tezlerimizde ele aldık (paragraf 7).[30*] Polonyalı yoldaşlar buna yanıt vermediler: onlar, [sayfa 165] ısrarla (1) ilhaklara karşı olduklarını belirterek, (2) ilhaklara niye karşı olduklarını açıklayarak asıl konuyu tartışmaya yanaşmadılar. Kuşkusuz, bunlar çok önemli sorunlardır. Ama bunlar, başka tür sorunlardır. Eğer ilkelerimizin teoride sağlam bir temele dayanmasını istiyorsak, eğer bu ilkelerin açıkça ve tam olarak ifade edilmesini istiyorsak, ilhakın ne olduğu sorununa yanaşmamazlık edemeyiz çünkü biz bu kavramı, siyasal propaganda ve ajitasyonumuzda kullanmaktayız. Yoldaşlar arası bir tartışmada bu sorundan kaçılması, ancak, kendi tutumumuzu terkettiğimiz biçiminde yorumlanabilir.
Niçin bu sorun üzerinde durtıyoruz? Konuyu ele alırken bunu açıkladık. Çünkü "ilhaka karşı çıkmak, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımaktan başka bir şey değildir". İlhak kavramı genellikle şunları içerir: (1) Zor kavramını (zorla kendine bağlama); (2) başka bir ulus tarafından ezilme kavramını ("yabancı" bölgelerin ülke topraklarına katılması vb.), ve, bazan da (3) statükonun bözulması kavramını. Biz tezlerde bunu belirttik ve herhangi bir eleştiriyle de karşılaşmadık.
Sosyal-demokratlar genel olarak zorun kullanılmasına karşı olabilirler mi diye sorulabilir. Besbelli ki, olamazlar. Bu demektir ki, biz, ilhaklara, zorla gerçekleştirildiği için değil, başka nedenlerle karşıyız. Sosyal-demokratlar statükodan yana da olamazlar. Ne kadar evirip çevirirseniz, gene de ilhak, bir ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının çiğnenmesidir, halkın iradesine karşı olarak devlet sınırlarının saptanmasıdır.
İlhaklara karşı olmak, ulusların kaderlerini tayin etme hakkından yana olmak demektir. "Herhangi bir ulusun belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı" olmak, ulusların kaderlerini tayin ilkesinden yana olmakla birdir (biz, tezlerimizin IV. kesiminde[31*] aynı fikrin bu biraz değişik [sayfa 166] ifadesini özellikle kullandık, ve Polonyalı yoldaşlar, I'inci bölümün, 4'üncü paragrafının başlangıcında, bize tam açıklıkla yanıt vererek "ezilen ulusların ilhakçı devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı olduklarını" belirttiler). Biz, sözcüklerin anlamı üzerine tartışmaya girişmek istemiyoruz. Eğer programında (ya da herkesi bağlayanbir kararında, biçim önemli değildir) ilhaklara karşı olduğunu,[32*] ezilen ulusların kendi devletinin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı olduğunu ilân etmeye hazır bir parti varsa, biz bu parti ile tam bir ilke birliği halinde olduğumuzu söylemeye hazırız. "Ulusların kaderlerini tayin hakkı" deyimine sarılmak, saçma birşeyolur. Ve eğer bizim partimizde, programın 9. paragrafının sözcüklerini ve formüle ediliş biçimini, bu zihniyetle değiştirmek isteyen kimseler varsa, biz, bu yoldaşlarla görüş ayrılığını bir ilke ayrılığı saymayız!
Burada önemli, olan tek şey siyasal açıklıktır ve sloganlarımızın teorik bakımdan olgunluğudur.
Bu sorun üzerindeki sözlü tartışmalar sırasında (ve sorunun özellikle şimdi, savaş koşulları içinde önemi kimse tarafından tartışılmamaktadır) şu iddia ileri sürüldü (buna basında raslamadık): Belirli bir kötülüğe karşı çıkmak, mutlaka bu kötülüğü ortadan kaldıran olumlu bir kavramın benimsendiği anlamını taşımaz. Bu iddianın sakat olduğu açıktır, ve herhalde bundan ötürüdür ki, basında hiç bir yerde yinelenmedi. Eğer bir 'sosyalist' parti, "ezilen bir ulusun onu ilhak etmiş olan devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı" olduğunu ilan ediyorsa, bu parti, iktidara geldiğinde aynı şeyi zorla yapmama taahhüdüne giriyor demektir.
Kuşkusuz, eğer yarın Hindenburg Rusya'ya karşı bir yarı-zafer elde ederse, ve bunun sonucunda (İngiltere'nin ve Fransa'nın, çarlığı bir ölçüde zayıf düşürme özlemlerine karşılık olarak) bir yeni Polonya devleti kurulursa (ki bu, kapitalizmin [sayfa 167] ve emperyalizmin iktisadi yasaları bakımından pekâlâ "gerçekleşebilir" bir şeydir), ve sonra da, ertesi gün, sosyalist-devrim, Petrograd'da, Berlin'de ve Varşova'da muzaffer olursa, Polonya sosyalist hükümeti de, Rus ve Alman sosyalist hükümetleri gibi, örneğin Ukraynalıların "Polonya devletinin sınırları içinde", "zorla tutulmasına" karşı çıkacak, buna son verecektir. Ve eğer, Gazete Robotnicza'nın yazıkurulu üyeleri bu hükümete katılmış bulunurlarsa, kuşkusuz, bunlar, "tezlerinden" vazgeçecekler ve böylelikle "ulusların kaderlerini tayin hakkının sosyalist bir toplumda uygulanamayacağı" yolundaki "teorilerini" reddedeceklerdir. Eğer biz böyle düşünmeseydik, gündemimize Polonyalı sosyal-demokratlarla yoldaşça tartışma diye bir şey yazmazdık, onları şovenler sayarak kendilerine karşı amansız bir savaşa girişirdik.
Diyelim ki, ben, herhangi bir Avrupa kentinin sokaklarına çıkarak, kendime bir köle satın almama izin verilmediği için açıkça protestoda bulunsaydım ve bunu basında da yayınlasaydım; hiç kuşkusuz herkes, beni, bir köle sahibi, kölelik ilkesinin ya da sisteminin bir savunucusu saymakta haklı olurdu. Ve kimse, benim kölelikten yana olan sempatilerimin, ("ben kölelikten yanayım" gibi) olumlu bir biçimde değil de, bir protestonun olumsuz biçimde ifade edilmesi nedeniyle aldanmış olmazdı. Bir siyasal "protesto", bir siyasal programın mutlak karşılığıdır; bu, o kadar belli bir şeydir ki, bunu açıklamak zorunda kalmak, insanı rahatsız ediyor. Durum ne olursa olsun, biz, hiç değilse Zimmerwald solunda (Zimmerwald grubundan bir bütün olarak sözetmiyoruz, çünkü Martov ve öteki kautskiciler de bu gruptadırlar), bir siyasal protestoyu siyasal programdan ayıracak, birini ötekinin karşıtı gibi gösterecek vb. kimselere III. Enternasyonalde yer olmayacaktır dediğimizde, herhangi bir "protesto" ile karşılaşmayacağımıza kesin olarak inanıyoruz.
Sözcükler üzerinde pazarlığa girişecek değiliz, Polonyalı [sayfa 168] sosyal-demokratların, bir yandan partimiz programının, 9. maddesinin (kendi programlarının ilgili maddesini de), ve aynı biçimde Enternasyonalin programının ilgili maddesini (1896 Londra Kongresi kararı) kaldırma yolundaki önerilerini ve öte yandan da "eski ve yeni ilhaklar", konusunda olduğu gibi "ezilen bir ulusun onu ilhak etmiş olan devletin sınırları içinde zorla tutulması" konusunda da kendi siyasal görüşlerini pek yakında resmen formüle etme yolunda çaba harcayacaklarını kuvvetle umuyoruz. -Bundan sonraki soruna geçelim.
IV. İLHAKLARDAN YANA MI, YOKSA İLHAKLARA
KARŞI MI?
Tezlerinin I'inci bölümünün 3'üncü paragrafında, Pölonyalı yoldaşlar, her türlü ilhaka karşı olduklarını kesinlikle ilân ediyorlar. Ama ne yazık ki, aynı bölümün 4'üncü paragrafında, ilhakçı diye nitelendirmek zorunda olduğumuz ifadelere raslıyoruz. Bu paragraf, (en ılımlı bir ifadeyle) şu garip tümce ile başlıyor:
"Sosyal-demokrasinin ilhaklara karşı, ezilen ulusların onları ilhak etmiş olan devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı savaşının hareket noktası, her türlü yurt savunmasının reddidir [italikler yazarların]; ki bu, emperyalizm çağında, kendi burjuvazisinin yabancı halkları ezme ve talan etme haklarının savunmasından başka şey değildir. ..."
Bu, ne demektir? Burada söylenen nedir?
"İlhaklara karşı savaşın hareket noktası, her türlü yurt savunmasının reddidir..." Ama her ulusal savaşı, her ulusal ayaklanmayı "yurt savunması" diye adlandırabiliriz, ve bugüne dek, bunlar, genellikle böyle adlandırılmıştır! Biz, ilhaklara karşıyız, ama... biz bununla, ilhak edilmiş olanların, kendilerini ilhak etmiş olanlardan kurtulmak için savaş açmasına karşı olduğumuzu kastediyoruz, ilhak edilmiş olanların, kendilerini ilhak edenlerden kurtarmak için ayaklanmalarına [sayfa 169] karşı olduğumuzu kastediyoruz! Bu, ilhakçı bir beyan değil midir?
Tezleri yazanlar, bu tuhaf beyanlarını haklı göstermek için, "emperyalizm çağında yurt savunmasının, kendi burjuvazisinin yabancı halkları ezme hakkını savunmak olduğunu ileri sürüyorlar. Ama bu, yalnızca emperyalist savaş için doğrudur, yani emperyalist devletler ya da emperyalist devletler grupları arasındaki savaş için, savaşan iki tarafın "yabancı halkları" ezmekle yetinmeyerek, kim daha çok halkı ezecek diye birbirlerine karşı savaş açtıkları durumlar içindoğrudur.
Besbelli ki, bu tezlerin yazarları, "yurt savunması" sorununu, partimizden çok farklı olarak koymaktadırlar. Biz, emperyalist savaşta, "yurt savunmasını" reddediyoruz. Bu, partimizin merkez komitesi bildirisinde olsun, Fransızca ve Almanca olarak yayınlanan Sosyalizm ve Savaş broşürüne alınan Bern kararlarında olsun[33*] tam bir açıklıkla belirtilmiştir. Biz, bunu, ayrıca, tezlerimizde iki kez belirttik (4. ve 6. kesimlerin notları).[34*] Görüldüğü gibi, tezlerin Polonyalı yazarları, genel olarak yurt savunmasını, yani belki de bunlar, "emperyalizm çağında" olanak-dışı oldukları için ulusal savaşları da reddediyorlar. "Belki" diyoruz, çünkü bu görüş Polonyalı yoldaşların tezlerinde açıklanmamıştır.
Buna karşılık, bu görüş, Alman grubunun tezlerinde "Enternasyonal" ve özel bir yazıda ele aldığımız Junius'un broşüründe açıkça ifade ediliyor.[35*] Burada söylediklerimize ek olarak şunu belirtelim ki, bir bölgenin ya da bir ülkenin kendisini ilhak etmiş olan devlete karşı ulusal ayaklanması, pekâlâ, savaş değil de ayaklanma olarak nitelendirilebilir (biz, bu itirazla karşılaştık, onun için burada sözünü ediyoruz, ama gene de terminoloji üzerine bu tartışmayı pek ciddi saymamaktayız). [sayfa 170] Herhalde ilhaka uğramış olan Belçika'nın, Sırbistan'ın, Galiçya'nın, Ermenistan'ın, kendilerini ilhak etmiş olan ülkelere karşı "ayaklanmalarını", "yurt savunması" olarak nitelendireceklerini, ve bunda haklı olacaklarını yadsımaya kalkışacak kimselerin ortaya çıkması pek olası değildir. Öyle görülüyor ki, Polonyalı yoldaşlar için sorun bir "ezme hakkı" sorunu olduğuna göre, onlar, bu ilhak edilmiş ülkelerde de bir burjuvazi olduğu ve bu burjuvazinin de yabancı halkları ezdıği ya da daha doğrusu, ezebileceği gerekçesiyle bu tür ayaklanmalara karşıdırlar. Onlar, bir savaş ya da ayaklanma hakkında bir hükme varırken onun gerçek toplumsal içeriğini (ezilmekten kurtulmak amacıyla ezilen ulusun savaşımı) gözönünde tutmuyorlar, ama yalnızca şu anda ezilmekte olan bir burjuvazinin, eninde sonunda "ezme hakkını" kullanacağı olasılığını gözönünde tutuyorlar. Bir örnek verelim: eğer Belçika 1917' de Almanya tarafından ilhak edilirse ve eğer bu ülke kurtuluşunu elde etmek için 1918'de ayaklanırsa, Polonyalı yoldaşlar, Belçika burjuvazisinin "yabancı halkları ezme hakkına" sahip bulunduğu gerekçesiyle, bu ayaklanmaya karşı çıkacaklardır.
Böyle bir iddiada marksizmin zerresi yoktur, bunu genel olarak devrimci de sayamayız. Eğer sosyalizme ihanet etmek istemiyorsak, başlıca düşmanımız olan büyük devletlerin burjuvazisine karşı her türlü ayaklanmayı desteklemeliyiz, yeter ki, bu ayaklanma, gerici sınıfın bir hareketi olmasın. İlhak edilmiş bölgelerin ayaklanmasını desteklemeyi reddetmekle, biz, nesnel olarak ilhakçı durumuna düşeriz. Proletarya, özellikle, doğan toplumsal devrimin çağı olan "emperyalizm çağında" ilhak edilmiş bögelerin ayaklanmasını bugün olanca gücüyle destekleyecektir ki, yarın ya da aynı anda, bu ayaklanma yüzünden zayıflamış bulunan "büyük" devletin burjuvazisine karşı saldırıya geçebilsin.
Ama Polonyalı yoldaşlar ilhakçılıklarında bununla da kalmıyor. Onlar, ilhak edilmiş bölgelerin ayaklanmasına karşı [sayfa 171] çıkmakla yetinmiyorlar, bu bölgelerin her ne şekilde olursa olsun, barışçı yollardan olsa bile, bağımsızlıklarının gerçekleşmesine karşı çıkıyorlar! Bakın ne diyorlar;
"Emperyalizmin baskı siyasetinin sonuçlarının her türlü sorumluluğunu reddeden ve bu sonuçlara karşı olanca gücüyle savaşım veren sosyal-demokrasi, Avrupa'da yeni sınır taşlarının dikilmesine, emperyalizmin yıktıklarının yeniden konmasına kesin olarak karşıdır." (İtalikler yazarların.)
Şu anda emperyalizm, Almanya ile Belçika'yı ve Rusya ile Galiçya'yı ayıran "sınır taşlarını yıkmış" bulunuyor. Uluslararası sosyal-demokrasi, bu sınır taşlarının hangi biçimde olursa olsun yeniden dikilmesine genel olarak karşı olacakmış! 1905'te, "emperyalizm çağında", özerk Norveç meclisi, bu ülkenin İsveç'ten ayrıldığını ilan! ettiği zaman, ve İsveçli işçilerin direnmesi yüzünden olduğu kadar, emperyalizmin uluslararası koşulları sonucu olarak da, İsveç gericilerinin kışkırttıkları, Norveç'e karşı savaş patlak vermediği zaman, bu anlayışa göre, sosyal-demokrasi, Norveç'in ayrılmasına karşı olmalıydı, çünkü bu ayrılma tartışma götürmez biçimde "Avrupa'da yeni sınıf taşlarının dikilmesi" anlamını taşıyordu!
Bu kez, artık bu, doğrudan doğruya itiraf edilmiş ilhakçılıktır. Bunu çürütmenin gereği yok, bu, kendi kendisini çürütmektedir. Hiç bir sosyalist parti böyle bir tutumu benimsemeye cüret edemez: "Biz, genel olarak ilhaklara karşıyız, ama Avrupa'ya gelince, ilhaklar gerçekleşir gerçekleşmez, biz, bunları kabul ederiz ya da kendimizi onlara uydururuz..."
Polonyalı yoldaşlarımızı bu kadar açık... "olanaksız bir tutuma" itmiş olan teorik yanılgının kökenleri üzerinde durmakla yetineceğiz. "Avrupa'nın" kaderini, dünyanın geri kalan kısmından ayrı tutmanın ne kadar yanlış olduğunu ilerde göstereceğiz. Tezlerin aşağıya aldığımız iki tümcesi, bize, yanılgının öteki kaynaklarını açıklıyor:
" Emperyalizmin tekerleği, kurulmuş bir kapitalist [sayfa 172] devleti ezerek nereden geçti ise, orada, emperyalist zulmün vahşi biçiminde, kapitalist dünyanın siyasal ve iktişadi merkezileşmesi oluşur ki, bu da, sosyalizmi hazırlar. ... "
İlhakların bu tarzda haklı gösterilmesi struveciliktir, marksizm değil. 1890'lar Rusya'sını anımsatan Rus sosyal-demokratları, Struvelere, Cunow'lara, Legien ve şürekâsına özgü olan marksizmin bu tür yozlaştırılmasını iyi bilirler.
Polonyalı yoldaşların bir başka tezinde, (II, 3), "sosyal-emperyalistler" diye adlandırılan Alman struvecileri hakkında özellikle yazılmış olan şu satırları okuyoruz:
(Ulusların kaderlerini tayin hakkı sloganı) "sosyal-emperyalistlere, bu sloganın hayali niteliğini tanıtlayarak, ulusal baskıya karşı savaşımımızı tarihsel bakımdan temelsiz duygusallık olarak gösterme olanağını sağlamakta ve böylelikle proletaryanın, sosyal-demokratik programın bilimselliğine olan inancını sarsmaktadır. …"
Bu demektir ki, tezlerin yazarları Alman struvecilerinin tutumunu. "bilimsel" saymaktadırlar! Kendilerini kutlarız.
Ama Lensch'lerin, Cunow'ların ve Parvusların bize kıyasla haklı oldukları tehdidini taşıyan bu şaşırtıcı iddiayı yere sermek için bir "ayrıntı"yı belirtmek yeter: bu da Lensch'lerin kendi tarzlarında tutarlı kimseler oldukları ve Alman şoven dergisi Glocke n° 8 ve 9'da (biz tezlerimizde kasıtlı olarak aktarmalar yaptık), Lensch hem ulusların kaderlerini tayin hakkı sloganının "bilime aykırılığını" (ki Polonyalı sosyal-demokratlar, görünüşe göre, yukarda aktardığımız tezlerde ileri sürdükleri iddialardan da anlaşılacağı gibi, Lensch'in bu iddiasını çürütülemez saymaktadırlar), hem de ilhaklara karşı sloganının "bilime aykırılığını" tanıtlamaktadır!
Çünkü Lensch, bizim Polanyalı meslektaşlarımıza belirttiğimiz ve onların da yanıtlamakta istekli gözükmedikleri basit gerçeği pek güzel anlamaktadır: ulusların, kaderlerini tayin ilkesini "tanımakla"" ilhaklara karşı "protesto" ile karşı çıkmak arasında "ne siyasal, ne de iktisadi hatta ne de [sayfa 173] mantıksal bakımdan bir fark olmadığı gerçeğini. Eğer Polonyalı yoldaşlar, Lensch'lerin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına karşı iddialarını çürütülme sayıyorlarsa, onlar aynı şekilde şu olguyu da kabul etmek zorundadırlar: bütün bu iddiaları Lensch'ler ilhaklara karşı savaşımı çürütmeye çalışırlarken de kullanıyorlar.
Polonyalı meslektaşlarımızın uslamlamalarının temelinde yatan teorik yanılgı, onları, tutarsız ilhakçılar durumuna düşürmüştür.
V. SOSYAL-DEMOKRASİ NİÇİN İLHAKLARA
KARŞIDIR?
Bizim açımızdan bu sorunun yanıtı açıktır: çünkü ilhak, ulusların kaderini tayin etme hakkını engeller, ya da başka bir deyişle, çünkü ilhak, ulusal baskının biçimlerinden biridir.
Polonyalı sosyal-demokratların görüşüne göre, burada özel açıklamalar gereklidir, ve bu açıklamaları yapan yazarlar (tezler 1,3), kaçınılmaz olarak yeni bir dizi çelişkiler içine düşmüşlerdir.
(Lensch'lerin "bilimsel" iddialarına karşın) ilhaklara karşı olduğumuz gerçeğini "haklı göstermek" için ileri sürdükleri iki iddia var. Birinci iddia:
"... Avrupa'da ilhakların muzaffer emperyalist devletin askeri savunması için vazgeçilmez olduğu görüşüne karşı, sosyal-demokrasi, ilhakların ancak uzlaşmaz karşıtlıkları güçlendirdiği ve böylelikle savaş tehlikesini artırdığı gerçeğini ileri sürer. ..."
Bu yanıt Lensch'ler için yetersizdir, çünkü onların başlıca iddiası, askeri zorunluluk değil, emperyalizm çağında bir merkezileşmeyi sağlayan ilhakların iktisadi bakımdan ilerici niteliğidir. Polonyalı sosyal-demokratların tümü birden, bir yandan Avrupa'da emperyalizm tarafından kaldırılmış olan sınır taşlarını yeniden dikmeyi reddederek böyle bir [sayfa 174] merkezileşmenin ilerici niteliğini kabul ederlerken, öte yandan ilhaklara karşı çıkarlarsa, bunda mantık var mıdır?
Devam edelim. İlhaklar hangi tür savaşların çıkması tehlikesini artırırlar? Emperyalist savaşlaıın değil, çünkü, bunların patlak vermesini sağlayan nedenler başkadır: şu andaki emperyalist savaşta başlıca uzlaşmaz karşıtlıklar, besbelli ki, bir yandan İngiltere ile Almanya'yı, öte yandan da Rusya ile Almanya'yı karşı karşıya getiren karşıtlıklardır. Bu uzlaşmaz karşıtlıkların ilhaklarla bir ilgisi yoktur. Burada artmasından korkulan ve karşı çıkılan tehlike, ulusal savaşların ve ulusal ayaklanmaların patlak vermesi tehlikesidir. Ama bir yandan ulusal savaşların "emperyalizm çağında" olanaksız olduğunu iddia ederken, öte yandan, ulusal savaşların "tehlikesinden" nasıl sözedebiliriz? Bu mantıksal değildir.
İkinci iddia: İlhaklar, "egemen ulusun proletaryası ile ezilen ulusun proletaryası" arasında bir uçurum kazar. ... Bu durumda ezilen ulusun proletaryası, kendi burjuvazisi ile birleşir ve egemen ulusun proletaryasını düşman sayar. Uluslararası proletaryanın uluslararası burjuvaziye karşı sınıf savaşımının yerini, proletaryanın bölünmesi, onun ideolojik bakımdan yozlaşması alır. ..."
Biz bu iddialara kesin olarak katılıyoruz. Ama ayın sorun için, aynı zamanda, birbirini geçersiz kılan iddialar ileri sürmek mantıksal mıdır? Tezlerin I. bölümünün 3. paragrafında, ilhakların proletaryanın bölünmesine neden olacağını doğrulayan, yukarda sözünü ettiğimiz iddiaları, buluyoruz, ve hemen yanında, 4. paragrafta, bize, Avrupada şimdiden gerçekleşmiş olan ilhakların sona erdirilmesine karşı çıkılması gerektiği "ezilen ulusların ve ezen ulusların işçi yığınlarının dayanışma halinde, bir savaş için eğitilmesi"nden, yana olmak gerektiği söyleniyor. Eğer ilhakların sona erdirilmesi, gerici nitelikte bir "duygusallık"tan ileri geliyorsa, o zaman ilhakların "proletaryada" bir "uçurum" açtığını ve [sayfa 175] onun "bölünmesine" neden olduğunu söylemek olanaksızdır; tam tersine, ilhaklarda ayrı ayrı ulusların proletaryasının birbirine yaklaşmasının koşullarını görmek gerekir.
Biz diyoruz ki: sosyalist devrimi başarabilmek ve burjuvaziyi devirebilmek için işçiler sımsıkı birleşmelidir, ve ulusların kaderlerini tayin hakkı uğruna savaşım, yani ilhaklara karşı savaşım, bu sıkı birliğin gerçekleşmesine yardımcı olur. Biz tutarlıyız. Bunun tam tersi olarak, Avrupa'da ilhakların "dokunulmazlığını" ve ulusal savaşların "olanaksızlığını" kabul eden Polonyalı yoldaşlar, ulusal savaşları ileri surerek ilhaklara "karşı" çıkarken kendi kendilerini mat ediyorlar! Bu iddialar, ilhakların, ayrı ayrı ulusların işçilerinin birbirine yaklaşmasını ve kaynaşmasını engellediği yolundaki iddialardır!
Başka bir deyişle, Polonyalı sosyal-demokratlar ilhaklara karşı çıkabilmek için, iddialarını, bizzat kendilerinin ilkelerini reddettikleri bir teorik kaynaktan almakzorundadırlar.
Sömürgeler sorununda, bu, daha açık-seçik bir biçimde ortaya çıkıyor.
VI. BU SORUNDA "AVRUPA'YI" SÖMÜRGELERLE
KIYASLAMAK DOĞRU MUDUR?
Bizim tezlerimizde, sömürgelerin derhal kurtuluşu yolundaki istemin kapitalist düzende ulusların kaderlerini tayin hakkı kadar, memurların halk tarafından seçilmesi, demokratik cumhuriyet vb. istemleri kadar "gerçekleştirilmesi olanaksız" (yani bir dizi devrimler olmadan gerçekleştirilemez ve sosyalizm olmadan eğreti) olduğu söylenmektedir; öte yandan bu istemin "ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınmasından" başka bir şey olmadığı da belirtilmektedir.
Polonyalı yoldaşlar, bu iddialardan hiç birine yanıt vermediler. Onlar, " Avrupa" ile sömürgeler arasında bir ayrım yapmaya kalkıştılar. Onlar, ilhaklar yapıldığı andan başlayarak bunları kaldırmayı reddetmekle, yalnızca Avrupa için [sayfa 176] tutarsız ilhakçılar durumuna düşmektedirler. Ama sömürgeler konusunda kesin bir istem ile ortaya çıkıyorlar: "Sömürgelerden dışarı! "
Rus sosyalistleri, "Türkistan'dan, Kiva'dan, Buhara'dan vb. dışarı!" istemini ileri sürmelidirler, ama Polonya için, Finlandiya, Ukrayna vb. için aynı şeyi isterlerse, "hayalciliğe", "duygusallığa", "bilimsel olmayan tutuma" vb.düşecekleri iddia ediliyor. İngiliz sosyalistlerinin sloganı, "Afrika'dan, Hindistan'dan, Avustralya'dan dışarı!" olmalıdır; ama "İrlanda'dan dışarı!" olmamalıdır. Yanlışlığı böylesine göze batan bir ayrım, hangi teorik iddialara dayandırılabilir? Bu sorudan sıyrılmak olanaksızdır.
Ulusların kaderini tayin hakkına karşı çıkanların "temel iddiası" bunun "gerçekleştirilemeyeceği"dir. "İktisadi ve siyasal merkezileşme" ile ilgili olarak ufak farkla aynı fikir ileri sürülüyor.
Besbelli ki, sömürgelerin ilhakında da merkezileşme olmaktadır. Eskiden sömürgeler ile Avrupa halkları -hiç değilse bunların büyük çoğunluğu- arasındaki iktisadi fark, sömürgelerin meta değişimine katılmakla birlikte henüz kapitalist üretime katılmamış olmalarıydı. Emperyalizm bütün bunları değiştirdi. Emperyalizmin bellibaşlı niteliği, sermaye ihracıdır. Kapitalist üretim; Avrupa mali-sermayesine bağımlılıktan kurtulması olanaksız hale gelen sömürgelerde, gittikçe artan bir hızla kök salmaktadır. Genel kural olarak, askeri bakımdan olsun, genişleme bakımından olsun, sömürgelerin ayrılması ancak sosyalizm ile gerçekleşebilir; kapitalist düzende, bu, ancak istisnai olarak ya da sömürgede olsun metropolde olsun, bir dizi devrimler ya da ayaklanmalar yoluyla olabilir.
Avrupa'da, bağımlı ulusların büyük çoğunluğu (ama hepsi değil: Arnavutlar, Rusya çevresinde bulunan birçok halklar) kapitalist bakımdan sörnürgelere oranla daha gelişmiştir . Ama ulusal baskıya ve ilhaklara karşı direnişi güçlendiren de [sayfa 177] budur! Asıl bu yüzdendir ki, Avrupa'da, siyasal koşullar, ayrılma durumu dahil, ne olursa olsun, kapitalizmin gelişmesi, sömürgelerdekinden daha güvenlidir. Polonyalı yoldaşlar, sömürgelerden sözederken (I, 4) "Orada", diyorlar, "kapitalizm, üretici güçlerin bağımsız gelişmesini sağlama göreviyle henüz karşı karşıyadır. ..." Avrupa'da bu çok daha iyi görülebilir: kuşkusuz, kapitalizm, üretici güçleri, Polonya'da, Finlandiya'da, Ukrayna'da, Alsace'ta, Hindistan'dakinden, Türkistan'dakinden, Mısır'dakinden ve öteki salt sömürge bölgelerinkinden çok daha güçlü, çok daha hızlı ve daha bağımsız olarak geliştirmektedir. Meta üretiminin hüküm sürdüğü bir toplumda, sermaye olmadan hiç bir bağımsız gelişme, genel olarak herhangi bir gelişme olanaklı değildir. Avrupa'da bağımlı ulusların hem kendi sermayeleri vardır,hem de bunlar çok çeşitli koşullarla sermaye edinme olanaklarına sahiptirler. Sömürgelerin kendi sermayeleri, ya da sözü edilecek kendi sermayeleri yoktur. Ve mali-sermaye altında, siyasal bağımlılık koşulu dışında, hiç bir sömürge sermaye edinemez. Öyleyse, bu koşullarda, sömürgeleri derhal ve kayıtsız şartsız olarak bağımsızlıklarına kavuşturma isteminin anlamı nedir? Bu, Struvelerin, Lensch'lerin, Cunow'ların ve ne yazık ki, onların peşinden giden Polonyalı yoldaşların kullandıkları gibi, sözcüğün bayağı, karikatürü çıkarılmış "marksist" anlamıyla, daha "hayalci" değil midir? Özünde, bunlar, devrimci olan dahil, bir darkafalı küçük-burjuva için olağanın sınırlarını aşan her şeyi "hayalcilik" sayarlar. Ama, ulusal hareketler dahil, tüm devrimci hareketler, Avrupa'da, sömürgelerdekinden daha olanaklı, daha gerçekleşebilir, daha inatçı, daha bilinçli, yenilmesi daha zordur.
Sosyalizm, diyor Polonyalı yoldaşlar (I, 3), "sömürgelerin gelişmemiş halklarına, onlara hükmetmeksizin çıkarcı olmayan bir kültürel yardım sağlamayı bilecektir". Çok doğru. Ama büyük bir ulusun, büyük bir devletin, sosyalizme geçişi [sayfa 178] gerçekleştirince, Avrupa'nın ezilen bir küçük ulusunu, "çıkarcı olmayan bir kültürel yardım" aracıyla kendisine doğru çekmeyi başaramayacağını hangi hakla düşünebiliriz? Polonyalı sosyal-demokratların sömürgelere "tanıdıkları" ayrılma özgürlüğünün kendisi, Avrupa'nın ezilen, küçük ama kültürlü ve siyasal bakımdan titiz uluslarını, büyük sosyalist devletlerle birleşmeye doğru itecektir; çünkü sosyalist düzende büyük devlet teriminin anlamı, günde şu kadar daha az iş saati, günde şu kadar daha çok ücret olacaktır. Burjuvazinin boyunduruğundan kurtulan emekçi yığınlar, o "kültürel yardımı" alabilmek için, gelişmiş büyük sosyalist uluslarla birleşmeye ve kaynaşmaya doğru olanca güçleriyle meyledeceklerdir, yeter ki, günün ezenleri, uzun zaman ezilmiş olan bir ulusun gururu ile ilgili olarak taşımakta olduğu yüksek derecede gelişmiş demokratik duyguyu yaralamasın, yeter ki, ezilen ulusa kendi devletini, yani "öz" devletini kurmak dahil, bütün alanlarda eşitlik sağlansın. Kapitalist düzende bu yolda bir "deneyim" savaş demektir, soyutlanma, kendi içine kapanma ve ayrıcalıklı küçük ulusların (Hollanda, İsviçre) dar bencilliği demektir. Sosyalist düzende emekçi yığınların kendileri, yukarda belirtilen salt iktisadi nitelikteki nedenler yüzünden, kendi içlerine kapanmayı asla istemeyeceklerdir; ve siyasal biçimlerin çeşitliliği, ayrılma özgürlüğü, devletin kuruluşu alanında edinilen deneyimler, bütün bunlar -genel olarak devletin tedricen yokolmasından önce- zengin bir kültürel yaşamın temeli ve ulusların gittikçe artan bir hızla birbirine yaklaşacağının ve kaynaşacağının güvencesi olacaktır.
Sömürgeleri ayırarak onları Avrupa ile kıyaslamakla Polonyali yoldaşlar, yanlış iddialarını bir darbede yıkan bir çelişkiye düşüyorlar.
VII. MARKSİZM Mİ, PRUDONCULUK MU?
Bizim, Marx'ın İrlanda'nın ayrılması konusundaki görüşünü [sayfa 179] belirtmemiz, Polonyalı yoldaşların bir seferlik de olsa, dolaylı değil ama doğrudan doğruya bizi yanıtlamalarına neden oldu. İtirazlarının özü nedir? Onlar, 1848-1871 yılları boyunca Marx'ın tutumuna atıfta bulunmanın "hiç bir değer taşımadığı" görüşündedirler. Bu şaşılacak derecede sert ve kesin iddialarını desteklemek için ileri sürdükleri kanıt, Marx'ın, "aynı zamanda Çeklerin, Güney Slavlarının vb."[85] bağımsızlık çabalarına karşı çıkmış olmasıdır.
Eğer bu iddia, bu kadar sertlikle ifade edilmişse, bu, son derece yanlış olmasından ötürüdür. Polonyalı marksistlere göre, Marx, "bir solukta" birbirine aykırı şeyler söyleyen, kafası karmakarışık birinden başka şey değildir! Bu, kesin olarak yanlıştır ve kuşkusuz marksizm de değildir. Polonyalı yoldaşların istedikleri, ama hiç de uygulamadıkları "somut" tahlil, bize, Marx"ın ayrı somut "ulusal" hareketler karşısındaki farklı tutumunun bir tek ve aynı sosyalist kavramdan doğup doğmadığını araştırma görevini yüklemektedir.
Bilindiği gibi, Marx, çarlığın gücüne ve nüfuzuna karşı -burada, çarlığın mutlak gücüne ve üstün gerici nüfuzuna karşı da denebilir- savaşımında, Avrupa demokrasisinin çıkarları bakımından, Polonya'nın bağımsızlığından yanaydı. 1849'da feodal Rus ordusu Macaristan'ın ulusal kurtuluşu uğruna demokratik devrimci ayaklanmasını ezdiği zaman, bu görüş, en parlak ve en somut biçimde doğrulandı. O andan başlayarak Marx'ın ölümüne kadar ve giderek daha sonralara, 1890'a kadar, Fransa ile ittifak kurmuş olan çarlığın gerici nitelikte bir savaşının patlak vermesi tehlikesi belirdiğinde, Engels, her şeyden önce ve her şeyin üzerinde çarlığa karşı savaşılmasından yana oldu. Marx'ın ve Engels'in Çeklerin ve Güney Slavlarının ulusal hareketine karşı oluşları yalnızca bundan ötürüdür. Marksizm ile, onu çürütmek için değil de başka nedenlerle ilgilenenlerin, o dönemde Marx ve Engels'in açık ve kesin bir biçimde, Avrupa'da [sayfa 180] "Rusya'nın ileri karakolu" görevini yerine getiren "tümüyle gerici halklar" ile "devrimci halkları" (Almanları, Polonyalıları, Macarları) karşıt şeyler olarak kıyasladığına kendilerini inandırmak için, Marx ve Engels'in 1848-1849 yıllarında yazdıklarını okumaları yeter. Bu bir gerçektir ve bu gerçek o dönemde tartışma götürmezdi: 1848'de' devrimci halklar, özgürlük için savaşıyorlardı ve onların baş düşmanı çarlıktı, Çekler. vb. ise gerici halklardı, çarlığın ileri karakollarıydı.
Eğer marksizme bağlı kalınacaksa, somut olarak tahlil edilmesi gereken bu somut örnek bize neyi gösterir? Yalnızca şunu: (1) Avrupa'nın birkaç büyük ve çok büyük ulusunun kurtuluşunun çıkarları, küçük ulusların kurtuluş hareketinden üstündür; (2) demokrasi istemi bir ülkenin dar sınırları içinde değil, Avrupa ölçüsünde -bugün dünya ölçüsünde denmelidir- ele alınmalıdır.
Sorun bundan ibaret. Bu, Polonyalı yoldaşların unuttukları ama Marx'ın her zaman bağlı kaldığı basit sosyalist ilke ile, başkasını ezen bir ulusun özgür olamayacağı ilkesi ile asla çelişmez. Eğer çarlığın uluslararası politika üzerinde egemen nüfuzunu yürütebildiği dönemde, Marx'ın karşı karşıya bulunduğu somut durum yeniden meydana gelseydi, örneğin, şu anlamda ki, birçok ulus (tıpkı 1848 Avrupa'sında burjuva demokratik devrime giriştikleri gibi) sosyalist devrime girişseydi, ve öteki uluslar da burjuva gericiliğinin dayanakları durumunda bulunsalardı, bizim de sözkonusu küçük uluslar içinde hareketlerin niteliği ne olursa olsun bu gerici ulusları "ezmek", onların ileri karakollarını yıkmak için onlara karşı bir devrimci savaştan yana olmamız gerekirdi. Onun için, Marx'ın taktiğinin örneklerini reddetmek şöyle dursun, ki bu, marksizmi sözde, kabul edip, eylemde ondan kopmak olurdu, biz, onların somut tahlillerinden, gelecek için paha biçilmez dersler çıkarmalıyız. Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler [sayfa 181] değildir, bunlar, dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşmesi olasılığı vardır; o zaman parça atılır. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareket bir başka ülkenin entrikalarının aleti olabilir ve bu işe kilise, mali çevreler ya da kralcılar katılabilir; biz o zaman, bu somut hareketi desteklememekle görevliyiz, ama bu bahane ile uluslararası sosyal-demokrasinin programından cumhuriyet sloganını silmek gülünç olur.
1848-1871'den 1898-1916'ya kadar somut durum hangi bakımdan değişmiştir (burada emperyalizmin en önemli nirengi noktalarını bir dönem olarak ele alıyorum: emperyalist İspanyol-Amerikan savaşından Avrupa emperyalist savaşına kadar)? Çarlık artık açıkça ve tartışma götürmez biçimde gericiliğin başlıca kalesi olmaktan çıkmıştır, ilkin, uluslararası mali-sermaye, özellikle Fransız mali-sermayesi tarafından desteklendiği için, ve sonra 1905'ten ötürü. Eski dönemde büyük ulusal devletler sistemi -Avrupa demokrasileri-, dünyaya, demokrasiyi ve sosyalizmi, çarlığa karşın getiriyorlardı.[36*] Marx ve Engels, emperyalizm döneminı görecek kadar yaşayamadılar. Bugünkü sistem sayısı beş ya da altıyı bulan) bir avuç emperyalist "büyük" devletten herbirinin başka ulusları ezmesi sistemidir; ve bu eziş, kapitalizmin çöküşünü yapay yollardan geciktirmenin, ve dünyaya hükmeden emperyalist uluslarda oportünizm ve sosyal-şovenizmi yapay olarak desteklemenin kaynağıdır. Eskiden, [sayfa 182] Batı Avrupa demokrasisi büyük ulusları özgürlüğe kavuştururken, gerici amaçlarla bazı küçük ulus hareketlerini kullanan çarlığa karşıydı. Bugün, bir yanda şovenler, "sosyal-emperyalistler", öte yanda devrimciler olmak üzere ikiye bölünmüş olan sosyalist proletarya, çarlık emperyalizmi ile, gelişmiş kapitalist Avrupa emperyalizminin ittifakıyla karşı karşıyadır, ve bu ittifak, her ikisinin birçok ulusları ezmelerine dayanır.
Durumdaki somut değişiklikler bunlardır, ve her ne kadar somut olacaklarını vaadediyorlarsa da, Polonyalı sosyal-demokratların görmezlikten geldikleri de budur! Aynı sosyalist ilkelerin uygulamasındaki somut değişiklik bundan ileri gelmektedir: eskiden asıl sorun "çarlığa karşı" (ve çarlığın demokratik olmayan amaçlarla kullandığı küçük ulus hareketlerine karşı) ve Batının büyük devrimci halklarından yana savaşmaktı; bugün asıl sorun, artık birleşmiş olan emperyalist devletlerin, emperyalist burjuvazinin, sosyal-emperyalistlerin cephesine karşı savaşmak, ve emperyalizme karşı olan tüm ulusal hareketleri sosyalist devrim yararına kullanmaktır. Proletaryanın emperyalist cepheye karşı savaşımı ne kadar saf olursa enternasyonalist ilkenin, "başkasını ezen bir ulus özgür olamaz" ilkesinin o ölçüde önem kazanacağı açıktır.
Toplumsal devrimin doktriner kavramı adına prudoncular, Polonya'nın uluslararası rolünü görmezlikten geldiler ve ulusal hareketleri önemsemediler. Sosyal-emperyalistlere karşı uluslararası savaşım cephesini bölen, ve ilhaklar konusunda duraksamalarıyla (nesnel olarak) sosyal-emperyalistlere yardım eden Polonyalı sosyal-demokratlar, kesinlikle aynı doktriner biçimde hareket etmektedirler. Çünkü küçük ulusların somut durumlarına kıyasla biçim değiştirmiş olan, proleter savaşın uluslararası cephesidir: daha önce (1848-1871), küçük ulusların "batı demokrasisi"nin ve devrimci halkların olsun, çarlığın olsun, olası müttefiki olarak [sayfa 183] belirli bir ağırlıkları vardı; bugün (1898-1914), bu önemi taşımamaktadırlar; küçük uluslar, artık "egemen büyük ulusların" asalaklığını ve bunun sonucu olan sosyal-emperyalizmi besleyen kaynaklardan biridir. Önemli olan, küçük ulusların sosyalist devrimden önce beşte-birinin ya da yüzde-birinin kurtulup kurtulmayacağı değildir; önemli olan, emperyalizm çağında, nesnel nedenlerden ötürü proletaryanın iki uluslararası kampa bölünmüş olması, bunlardan birinin, büyük devletlerin burjuvazisinin masasından düşen kırıntılarla, özellikle küçük ulusların ikili ve üçlü sömürüsünden ötürü soysuzlaşmış bulunması ve öteki kampın küçük ulusları kurtarmadan, yığınları şovenliğe karşı bir zihniyetle, ilhaklara karşı, yani "ulusların kaderlerini tayin hakkından" yana bir zihniyetle eğitmeden, kendi kendisini kurtaramayacağıdır.
Sorunun bu en önemli yanını, sorunlara emperyalizm çağında temel nitelik kazanmış bulunan açıdan, yani uluslararası proletaryanın iki kampa bölünmüş olduğu gerçeği açısından bakmayan Polonyalı yoldaşllar görememektedirler.
Prudonculuklarının işte başka göze çarpan örnekleri: (1) ilerde sözünü edeceğimiz 1916 İrlanda ayaklanmasındaki tutumları; (2) tezlerinin (II, 3, 3. paragrafın sonu) sosyalist devrim sloganının "ne olursa olsun, hiç bir şeyle gölgelenmemesi gerektiği" yolundaki beyanları. Sosyalist devrim sloganını, ulusal sorun dahil, herhangi bir sorunda tutarlı bir devrimci tutumla birleştirmenin bu sloganı "gölgeleyeceğini" sanmak, kesin olarak marksizme aykırı bir görüştür.
Polonyalı sosyal-demokratlar, bizim programımızı, "ulusal-reformist" buluyorlar. Şu iki pratik öneriyi kıyaslayınız:" (1) özerklik için (III, 4, Polonyalıların tezleri) ve (2) ayrılma özgürlüğü için. Programlarımız özellikle ve yalnızca bu noktada birbirinden ayrılmaktadır! Bunlardan birincisinin [sayfa 184] reformisf olduğu ve onu ikinciden ayırdeden şeyin, bu reformizm olduğu açık değil mi? Reformist bir değişiklik, egemen sınıf iktidarının temellerini sarsmayan, bu sınıfın bir ödünü olan ve onun tahakkümünü sürdüren bir değişikliktir. Devrimci bir değişiklik ise, bu iktidarı temellerine kadar sarsar. Ulusal programda reformizm, egemen ulusun bütün ayncalıklarını ortadan kaldırmaz; reformizm, ulusal baskının tüm biçimlerini yoketmez. "Özerk" bir ulus, "egemen" bir ulusla, haklar bakımından eşit durumda değildir; Polonyalı yoldaşlar (eski "ekonomistler" gibi) siyasal kavramların ve kategorilerin tahlilini yapmamakta direnmeselerdi, bunun farkına varmazlık etmezlerdi. Özerk Norveç, 1905'e kadar, İsveç'in bir parçası olarak, çok geniş bir özerkliğe sahipti, ama haklar bakımından İsveç'le eşit durumda değildi. Norveç ancak kendi özgürce ayrılmasıyla haklar bakımından eşit durumda olduğunu pratikte göstermiştir (arada şunu söyleyelim ki, asıl bu özgürce ayrılış, eşit haklara dayanan daha sıkı ve daha demokratik bir yakınlaşma zemini yaratmıştır). Norveç yalnızca özerk iken, İsveç aristokrasisinin fazladan bir ayrıcalığı vardı, ve bu ayrıcalık, ayrılma sonucu "azaltılmakla" kalmadı (reformizmin özü, kötülükleri azaltmaktır, onları yoketmek değil), tamamen yokedildi (devrimci nitelikte bir programın başlıca belirtisi budur). Reform olarak özerklik ile devrimci bir önlem olarak ayrılma özgürlüğü arasında ilke farkı vardır. Bu, tartışma götürmez. Ama herkesin bildiği gibi, reform, pratikte, devrim doğrultusunda bir adımdır. Bir devletin sınırları içinde zorla tutulan bir ulusun, kesin olarak uluslaşma sürecini tamamlamasına, kuvvetlerini toplayıp onları tanımayı ve örgütlendirmeyi ögrenmesine, ve Norveçlilerin yaptığı gibi, en uygun zamanı seçerek, "biz falan ulusun ya da falan bölgenin özerk meclisi olarak, bütün Rusya çarının bundan böyle Polonya kralı vb. olmadığını" ilân etmesine olanak sağlayan, özerkliğin kendisidir. Buna genellikle "itiraz" edilir, [sayfa 185] ve bu gibi sorunların bildirilerle değil savaşlarla çözüme bağlandığı söylenir. Doğrudur: çoğu durumda savaşla çözüme bağlanır (nasıl ki, büyük devletlerin hükümet biçimi ile ilgili sorunlar da çoğu durumda savaşlar ya da devrimlerle çözüme bağlanırsa). Ama, devrimci bir partinin siyasal programına bu tür bir "itirazın" mantıksal olup olmadığı sorulabilir. Biz, adalet için, proletaryanin iyiliği için, demokrasi ve sosyalizm için girişilen savaşlara ve devrimlere karşı mıyız?
"Ama biz, belki de 10 ya da 20 milyonluk bir küçük ulusun özgürlüğe kavuşacağı umuduyla, iki büyük ulus arasında bir savaştan yana, 20 milyon insanıp öldürülmesinden yana olamayız"! Hayır, elbette ki olamayız. Ama, bu, programımızdan ulusların tam eşitliğini sildiğimiz için değil, bir tek ülkede demokrasinin çıkarlarının, birçok ülkede ve bütün ülkelerde demokrasınin çıkarlarına bağımlı kılınması gerektiği için böyledir. Diyelim ki, iki büyük krallığın arasında küçük bir krallık vardır ve bunun küçük kralı komşu iki ülkenin krallarına akrabalık ya da başka bağlarla "bağlıdır" ve gene diyelim ki, küçük ülkede cumhuriyetin ilanı ve kralın sınırdışı edilmesi, pratikte, herbiri şu ya da bu kralı küçük ülkeye zorla kabul ettirmek isteyen iki büyük komşu ülke arasında savaşın başlaması anlamına gelecektir. Kuşkusuz, böyle bir durumda uluslararası sosyal-demokrasi ve küçük ülke sosyal-demokrasisinin gerçekten enternasyonalist olan kolu, krallığın yerine cumhuriyetin getirilmesine karşı çıkacaktır. Krallığın yerine cumhuriyetin getirilmesi istemi mutlak bir şey değildir, genel olarak demokrasinin (ve elbette ki daha çok sosyalist proletaryanın) çıkarlarına bağımlı olan, demokratik bir istemdir. Böyle bir durumla karşılaşılsaydı, bunun, hangi ülkeden olursa olsun sosyal-demokratlar arasında en ufak bir görüş ayrılığına neden olmayacağı kesindir. Ama eğer, bir sosyal-demokrat, bu örneğe dayanarak, uluslararası sosyal-demokrasinin programından cumhuriyet [sayfa 186] sloganının silinmesini önerirse, onu herkes deli sayar. Ona söylenecek şey şudur: özel İle genel arasındaki mantıksal ayrımı gene de unutmamak gerekir.
Bu örnek, bizi, biraz dolambaçlı yoldan da olsa, işçi sınıfının enternasyonalist eğitimi sorununa getiriyor. Sol zimmervaldcılar arasında gereği ve birinci derece önemi hiçbir görüş ayrılığına neden olamayacak plan bu eğitim, ezen büyük uluslarda ve ezilen küçük uluslarda, ilhak eden uluslarda ve ilhak olunanlarda somut olarak birbirinin aynı olabilirmi?
Hayır, olamaz. Bir tek hedefe doğru yürüyüş: haklarda tam eşitlik, bütün ulusların en sıkı biçimde birbirine yaklaşmasının ve sonra da birbiriyle kaynaşmasının ayrı ayrı somut yollardan geçilmesini gerektirdiği açıktır, nasıl ki, örneğin, bir sayfanın merkezindeki noktaya giden yol, sayfanın bir kenarından hareket edildiğinde sola, öteki kenarından hareket edildiğinde sağa gidilmesini gerektirirse. Eğer ulusların genel olarak birbiriyle kaynaşmasını savunan, ilhak eden ye ezen bir büyük ulusun sosyal-demokratı, "kendi" Nikola II'sinin "kendi" Wilhelm'inin "kendi" George'unun, "kendi" Poincaré'sinin ve benzerlerinin de (ilhaklar yoluyla) küçük uluslarla kaynaşmadan yana olduğunu unutursa -Nikola II, Galiçya ile "kaynaşmadan" yanadır, Wilhelm II, Belçika ile "kaynaşmadan" yanadır vb.-, böyle bir sosyal-demokrat, teoride gülünç bir doktriner ve pratikte de emperyalizmin yardımcısı durumuna düşer.
Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak, her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa, ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir. [sayfa 187]
İşçilerde ulusal ayrılıklar karşısında "ilgisizliği" geliştirmek görevimizdir. Bu, tartışma götürmez. Ama bu, ilhakçıların savunduğu "ilgisizlik" değildir. Ezen bir ulusun bireyi, küçük ulusların, eğilimlerine göre, kendi devletinin mi yoksa komşu devletin mi bir parçasını oluşturduğu ya da bağımsız olup olmadığı sorunu karşısında "ilgisiz" kalabilmelidir: eğer, o, "ilgisiz" kalamıyorsa, sosyal-demokrat değildir. Enternasyonalist bir sosyal-demokrat olabilmek için, yalnızca kendi ulusunu düşünmemeli, bütün ulusların çıkarlarını, onların özgürlüğünü ve eşitliğini, kendi ulusunun üzerinde tutabilmelidir. "Teoride" bu noktada herkes görüş birliği halinde; ama uygulamada, ilhakçılara özgü ilgisizlik gösteriliyor. Kötülüğün kökeni buradadır.
Bunun karşıtı olarak, küçük bir ulusun sosyal-demokratı, ajitasyonunun ağırlık merkezini bizim genel formülümüzün son sözcüğü üzerine getirmelidir: ulusların "serbestçe kabullendiği birlik". O, enternasyonalist olarak görevlerine sırt çevirmeden hem kendi ulusunun siyasal bağımsızlığından yana olabilir, hem de ulusunun bir komşu devlet (x, y, z, vb.) ile birleşmesinden yana olabilir. Ama o, her durumda küçük ulus darkafalılığına karşı, kendi içine kapanmaya karşı savaşım vermeli, bütünü ve geneli gözönünde tutmalı, özeli genel çıkara bağımlı kılmalıdır.
Sorunu derinliğine incelememiş olanlar, ezen ulusların sosyal-demokratları "ayrılma özgürlüğü" üzerinde ısrar ederlerken, ezilen ulusun sosyal-demokratlarının "birleşme özgürlüğü" üzerinde direnmelerinin çelişki olduğunu düşünürler. Ama biraz düşününce, enternasyonalizme ve bugünkü durumdan hareket ederek, ulusların birbiriyle kaynaşmasına varabilmek için başka yolun olmadığı, olamayacağı anlaşılır.
Ve şimdi Hollanda ve Polonya sosyal-demokratlarının özel durumlarına gelmiş bulunuyoruz. [sayfa 188]
VIII. HOLLANDA VE POLONYA SOSYAL-DEMOKRAT
ENTERNASYONALİSTLERİNİN TUTUMUNDA
ÖZEL VE GENEL
En küçük kuşku yok ki, ulusların kaderlerini tayin ilkesine karşı çıkan Hollanda ve Polanya marksistleri, uluslararası sosyal-demokrasideki en devrimci ve enternasyonalist öğeler arasındadırlar. O halde nasıl oluyor da bunların teorik iddiaları baştanaşağı yanlış olabiliyor? Burada doğru olan bir tek genel iddia yok, yalnızca "emperyalist ekonomizm"!
Bu, Hollandalı ve Polonyalı yoldaşların özellikle kötü olan öznel niteliklerinden ötürü değildir, bunların ülkelerinin özgül nesnel koşullarından ötürüdür. Her iki ,ülke, (1) bugünün büyük devletler "sistemi" içinde küçük ve güçsüz durumdadırlar; (2) her iki ülke birbiriyle amansız rekabet içinde olan son derece güçlü emperyalist talancılar arasında bulunuyorlar (İngiltere ve Almanya; Almanya ve Rusya); (3) her iki ülke de kendilerinin büyük devlet oldukları zamanların korkunç biçimde güçlü anılarını ve geleneklerini taşıyor: Hollanda, İngiltere'den daha büyük bir sömürgeci devletti, Polanya, Rusya'dan da, Prusya'dan da "daha kültürlü ve daha güçlü bir büyük devletti; (4) her ikisi de başka halklara tahakküm etmekten başka bir şey olmayan ayrıcalıkları korumaktadırlar: Hollanda burjuvaları, pek zengin olan Hollanda Doğu Hindistanı'na sahip bulunuyor; Polonyalı büyük toprak sahibi, Ukraynalı ve Beyaz Rusyalı köylüyü eziyor, Polonyalı burjuva da, Yahudiyi vb..
Bu dört noktanın bileşiminden doğan özellik, İrlanda'da, Portekiz'de (Portekiz bir zamanlar İspanya tarafından ilhak edilmişti), Alsace'ta, Norveç'te, Finlandiya, Ukrayna, Letonya ve Beyaz Rusya topraklarında ve başka yerlerde yoktur. Ve sorunun asıl özünü oluşturan da bu özelliktir! Hollanda ve Polanya sosyal-demokratları, genel iddialara, yani genel olarak emperyalizmi, genel olarak sosyalizmi, [sayfa 189] genel olarak demokrasiyi, genel olarak ulusal baskıyı ilgilendiren iddialara dayanarak, ulusların kaderlerini tayin ilkesine karşı çıktıklarında, gerçekten, kendilerinin yanılgı üzerine yanılgıya düştüklerini söyleyebiliriz. Ama onların açıkça yanlış olan genel iddialar kabuğunu çıkarıp attığımızda ve sorunun özünü Hollanda'daki ve Polonya'daki özgül koşullar açısından incelediğimizde, onların özel tutumu derhal anlaşılabilir ve oldukça haklı gözüküyor. Paradoksal bir duruma düşmekten korkmaksızın söylenebilir ki, Hollandalı ve Polonyalı marksistler ulusların kaderlerini tayin ilkesine karşı savaşım verirken kastettikleri şeyi pek söylemiyorlar ya da, başka bir deyişle, onlar söylediklerini fazlasıyla kastediyorlar.[37*]
Tezimize bir örneği aktarmış bulunuyoruz.[38*] Gorter, kendi ülkesinde ulusların kaderlerini tayin hakkına karşıdır ama "kendi" ulusu tarafından ezilen Hollanda Doğu-Hindistanı için bundan yanadır! Bizim, onu daha içten bir enternasyonalist ve ulusların kaderlerini tayin hakkını Almanya'da Kautsky gibi, bizde Trotski ve Martov gibi, biçimsel olarak ikiyüzlüce kabul edenlerden, kendimize çok daha yakın bir militan saymamıza şaşılabilir mi? Marksizmin genel ve temel ilkelerinden, "benim kendi" ulusum tarafından ezilen ulusların özgürlüğü ve ayrılması uğruna savaşım, tartışma götürmez bir biçimde doğmaktadı