Karl Marks
1844 Elyazmaları
Ekonomi Politik ve Felsefe


Manuscrits de 1844 - Économie Politique et Philosophie (Éditions Sociales, Paris 1962)
[Türkçe baskı, 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe, s: 89-268, Sol Yayınları, Temmuz 1976, Çev.Kenan Somer]


Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: 1844 Elyazmaları (509 KB)





BİRİNCİ ELYAZMASI[1*]

ÜCRET


      [I] Ücret, kapitalist ile işçi arasındaki açık savaşım aracıyla belirlenir. Kapitalist için utku (zafer) zorunluluğu. Kapitalist, işçisiz, işçinin kapitalistsiz yasayabileceğinden daha uzun zaman yaşayabilir. Kapitalistler arası birlik alışılmış ve etkin, işçiler arası birlik yasak ve onlar için üzücü sonuçlarla (sayfa 97) dolu. Ayrıca, toprak sahibi ile kapitalist, gelirlerine sınaî yararlar ekleyebilirler; işçi kendi sınaî gelirine ne toprak rantı, ne de sermaye faizi ekleyebilir. İşçiler arasındaki rekabet işte bu yüzden o kadar büyüktür. Demek ki, sermaye, toprak mülkiyeti ve emeğin ayrılması, yalnız işçi için zorunlu, özsel ve zararlı bir ayrılmadır. Sermaye ve toprak mülkiyeti bu soyutlama sınırları içinde kalamazlar, ama işçi emeği bu soyutlamadan çıkamaz.
      Öyleyse, işçi için, sermaye, toprak mülkiyeti ve emeğin ayrılması ölümcüldür.
      Ücret için en düşük ve tek zorunlu oran, işçinin çalışma sırasındaki geçimi, ve bir aileyi besleyebilmek ve işçiler soyunun sönmemesi için zorunlu artıdır (excédent). Olağan ücret, Smith'e göre, simple humanité[
1] ile, yani bir hayvan varlığı ile bağdaşabilen en düşük ücrettir.
      İnsan talebi, tıpkı herhangi bir başka meta gibi, insanların üretimini zorunlu olarak düzenler.[2] Eğer arz talepten daha büyükse, işçilerin bir bölümü ya dilenci durumuna düşer ya da açlıktan ölür. Demek ki işçinin varoluşu, başka herhangi bir metaın varoluş durumuna indirgenmiştir. İşçi bir meta durumuna gelmiştir ve bir iş bulabilmesi onun için bir talihtir. Ve işçi yaşamının bağlı bulunduğu talep, zenginlerin ve kapitalistlerin gönlüne bağlıdır. Eğer arz miktarı talebi [aşarsa],[3] fiyatı [oluş]turan[3] öğelerden biri (kâr, toprak rantı, ücret), fiyat'ının altında ödenecektir, bu belirlenimlerin [bir bölümü][3] demek ki bu işlemden kurtulur ve böylece pazar fiyatı kendi merkezi [yöresinde][3] doğal fiyat[4] [yöresinde][3] dolaşır. Ama l° işbölümünün yüksek bir (sayfa 98) düzeyinde, çalışmasına (emeğine) başka bir yönelim vermesi en güç olan kişi işçidir, 2° kapitaliste bağımlılık ilişkisi yüzünden, bu zarara ilk uğrayacak olan da odur.
      Pazar fiyatınını doğal fiyat yöresinde dolaşması sonucu, demek ki en çok yitiren ve zorunlu olarak yitiren kişi, işçidir. Ve kapitalistin, sermayesine başka bir yönelim verebilme olanağı, ya belirli bir etkinlik dalı ile sınırlanmış bulunan ouvrier'yi[2*] ekmekten yoksun etme, ya da onu bu kapitalistin tüm isterlerine boyuneğmeye zorlama sonucunu verir.
      [II] Pazar fiyatının olumsal (contingente) ve beklenmedik dalgalanmaları, toprak rantını, fiyatın kâr ve ücrete dönüşen bölümünden daha az, ama kârı da ücretten daha az etkilerler. Yükselen bir ücret karşılığı, çoğu kez biri durgun kalan, öbürü düşen başka iki ücret vardır.
      İşçi, kapitalist kazandığı zaman zorunlu olarak kazanmaz, ama onunla birlikte zorunlu olarak yitirir. Böylece, kapitalist, bir yapım ya da tecim gizemi gereği, tekeller ya da mülkünün elverişli konumu gereği, pazar fiyatını doğal fiyatın üstünde tuttuğu zaman, işçi kazanmaz.
      Ayrıca: emek fiyatları, geçim araçları fiyatlarından çok daha kararlıdırlar. Çoğu kez bunlar ters orantılıdırlar. Bir yaşam pahalılığı yılında, ücret, talebin düşmesi nedeniyle azalmış, geçim araçlarının yükselmesi nedeniyle çoğalmıştır. Demek ki ödünlenmiştir. Ne olursa olsun, bir miktar işçi ekmekten yoksundur. Ucuzluk yıllarında, ücret, talebin yükselmesi ile yükselmiş, geçim araçları fiyatları nedeniyle düşmüştür. Demek ki ödünlenmiştir.
      İşçinin öbür elverişsizliği:
      Çeşitli türden işçilerin emek fiyatları, sermaye yatırılan çeşitli dalların kazançlarından çok daha değişkendir. Emekte, bireysel etkinliğin tüm doğal, entelektüel ve toplumsal çesitliliği görünür ve ayrı ayrı ödenir, oysa cansız sermaye (sayfa 99) hep aynı adımla yürür ve gerçek bireysel etkinliğe kayıtsızdır.
      Genel bir biçimde, işçi ile kapitalistin aynı derecede sıkıntı çektiği yerde, işçinin kendi varoluşu içinde, kapitalistin kendi cansız altın buzağısının kârı içinde sıkıntı çektiğine dikkat etmek gerekir.
      İşçi sadece kendi fizik geçim araçları için savaşım verme zorunda değildir, iş bulmak için, yani etkinliğini gerçekleştirme olanağı için, etkinliğini gerçekleştirme araçları için de savaşım verme zorundadır.
      Toplumun içinde bulunabileceği başlıca üç durumu alalım ve işçinin toplumdaki durumunu görelim.
      1° Eğer toplumun zenginliği azalıyorsa, en çok sıkıntı çeken işçidir; çünkü: işçi sınıfı toplumun gönenç (refah] durumunda her ne kadar mülk sahipleri sınıfı kadar kazanamazsa da, toplumun gerileme durumunda hiç bir sınıf, işçiler sınıfı kadar sıkıntı çekmez.[5]
      [III] 2° Şimdi zenginliğin arttığı bir toplumu alalım. Bu durum, işçiye yararlı tek durumdur. Kapitalistler arası rekabet, bu durumda başgösterir. İşçi talebi, arzı aşar. Ama:
      Bir yandan, ücret artışı işçiler arasında aşırı çalışmaya yolaçar. Ne kadar çok kazanmak isterlerse, zamanlarını o kadar çok harcamak, her türlü özgürlüğü yitirerek, açgözlülüğün hizmetinde o kadar çok bir köle çalışması yapmak zorundadırlar. Bunun sonucu, yaşamak için sahip bulundukları zamanı kısaltırlar. Yaşam sürelerinin bu kısalması, tüm olarak işçi sınıfı için elverişli bir durumdur, çünkü durmadan yeni işçileri zorunlu kılar. Bu sınıf, tüm olarak yok olmamak için, kendinden bir bölümü hep kurban etmek zorundadır.
      Ayrıca: Bir toplum artan zenginlik durumunda ne zaman bulunur? Bir ülkenin sermayeleri ve gelirleri arttığı zaman. Ama bu ancak: (sayfa 100)
      a) Eğer çok emek yığılmışsa, olanaklıdır, çünkü sermaye birikmiş emekten oluşur; demek ki eğer ürünlerinin gitgide daha büyük bölümü işçinin elinden alınmışsa, eğer kendi öz emeği, başkasının mülkiyeti olarak, ona gitgide daha çok karşı çıkarsa ve eğer kendi varoluş ve etkinlik araçları, kapitalistin elinde gitgide daha çok toplanmışsa olanaklıdır.
      b) Sermaye birikimi işbölümünü artırır. İşbölümü, işçilerin sayısını artırır; tersine, işçilerin sayısı işbölümünü artırır, tıpkı işbölümünün sermayeler birikimini artırması gibi. Bir yandan bu işbölümü ve öte yandan da sermayeler birikimi sonucu, işçi işe, üstelik belirli, çok tek yanlı, mekanik bir işe gitgide daha arı bir biçimde bağlanır. Demek ki, nasıl entelektüel ve fizik bakımdan makine düzeyine düşürülmüş ve nasıl insan durumundan soyut bir etkinlik ve bir karın (mide) durumuna dönüştürülmüşse, pazar fiyatının tüm dalgalanmalarına, sermayelerin kullanımına ve zenginlerin keyfine de tıpkı öyle, gitgide daha çok bağlanır. Emeklerinden başka bir şeyleri olmayan insanlar sınıfının büyümesi [IV] işçilerin rekabetini bir o kadar artırır, öyleyse fiyatlarını düşürür. İşçinin bu durumu, fabrikalar rejiminde doruk noktasına varır.
      g) Gönenci artan bir toplumda, yalnız en zenginler hâlâ para faizi ile geçinebilirler. Bütün öbürleri, sermayelerini ya bir girişime yatırmak, ya da tecime bağlamak zorundadırlar. Bunun sonucu, sermayeler arasındaki rekabet artar, sermayeler birikimi daha büyük olur, büyük kapitalistler küçükleri yıkıma uğratırlar ve eski kapitalistlerin bir bölümü işçiler sınıfı içine düşer; işçiler sınıfı, bu katılma sonucu, bir bölümü bakımından yeni bir ücret indirimine uğrar ve birkaç büyük kapitaliste daha da büyük bir bağımlılık içine düşer; kapitalistler sayısındaki azalma sonucu, artık işçi bulmadaki rekabetleri hemen hemen hiç kalmamış, ve işçiler sayısındaki artma sonucu da, işçiler arasındaki rekabet (sayfa 101) o kadar büyük, doğaya o kadar aykırı ve o kadar zorlu bir duruma gelmiştir. Öyleyse işçi sınıfının bir bölümü, orta kapitalistlerin bir bölümünün işçi sınıfı içine düşmesi kadar zorunlu bir biçimde, dilencilik ve açlık durumuna düşer.
      Demek ki, hatta işçi için en elverişli olan toplum durumnda bile, işçi için zorunlu sonuç, aşırı çalışma ve zamansız ölüm, makine düzeyine, kendi karşısında tehlikeli bir biçimde biriken sermayenin kölesi düzeyine düşürülme, rekabetin yeniden canlanması, işçilerden bir bölümünün açlıktan ölmesi ya da dilenciliğidir.
      [V] Ücret yükselişi işçide kapitalistin zenginleşme susuzluğunu uyandırır, ama o, bu susuzluğu ancak kafasını ve gövdesini kurban ederek karşılayabilir. Ücret yükselişi sermaye birikimini öngerektirir ve ona yolaçar; böylece o, emek ürünü ile işçiyi, birbirine gitgide daha yabancı bir biçimde karşı karşıya getirir. İşbölümü işçinin darlık ve bağımlılığını gitgide nasıl artırırsa, tıpkı onun gibi sadece insanların değil, ama makinelerin bile rekabetine yolaçar. İşçi makine düzeyine düşmüş bulunduğu için, makine ona karşı çıkabilir ve onunla rekabete girebilir. Son olarak, sermaye birikimi, sanayii, dolayısıyla işçilerin sayısını artırdığından, aynı nicelikte sanayi, bu birikim sonucu, aşırı üretime dönüşen ve sonunda ya işçilerin büyük bir bölümünü ekmeklerinden yoksun bırakma, ya da ücretlerini en sefil asgariye indirme soriucunu veren daha büyük bir nicelikte yapıt üretir.
      İşçiye en elverişli olan bir toplumsal durumunun, yani artan ve ilerleyen zenginlik durumunun sonuçları işte bunlardır.
      Ama sonunda bu artış durumu doruk noktasına varacaktır. Nedir o zaman işçinin durumu?
      3° "Zenginliğinin olanaklı olan son derecesine varmış bulunan bir ülkede, ücret ve sermaye faizinin her ikisi de çok düşük olacaktır. İşçiler arasındaki iş bulma rekabeti zorunlu olarak öyle büyük olacaktır ki, ücretler ancak aynı sayıda işçiyi yaşatabilecek bir (sayfa 102) düzeye düşeceklerdir, ve ülke zaten tıkabasa dolu olduğundan, bu sayı hiç bir zaman artırılamayacaktır."[6]
      + [artan nüfus] ölmelidir.
      Öyleyse, toplumun gerileme durumunda, işçi sefaletinin gelişmesi; artan gönenç durumunda, sefalet karmaşası; yetkin gönenç durumunda, durgun sefalet.
      [VI] Ama, Smith'e göre, bir toplum "üyelerinin çok büyük bir bölümü sıkıntı içinde olduğu zaman elbette mutluluk ve gönenç içinde olamayacağı,"[7] toplumun en zengin durumu çoğunluğun bu sıkıntısına yolaçtığı ve ekonomi politik de (genel olarak özel çıkar toplumu) bu aşırı zenginlik durumuna götürdüğü için, toplumun mutsuzluğu, öyleyse ekonomi politiğin ereğidir.
      İşçi ile kapitalist arasındaki ilişkiye gelince, bir de şuna dikkat etmek gerekir ki, ücret yükselişi, çalışma zamam niceliğinin azalması ile kapitalist için çoğuyla ödünlenmiştir ve ücret artışı ile sermaye faizinin artışı, emtia fiyatları üzerinde yalın ve bileşik faiz gibi etkili olurlar.[8]
      O, bize, başlangıçta, ve hatta açıkça, "emeğin tüm ürünü işçiye aittir"[9] der. Ama bize aynı zamanda, gerçeklikte işçiye düşen şeyin ürünün çok küçük ve sıkı sıkıya zorunlu bölümü olduğunu da söyler; tam da insan olarak varolması için değil, işçi olarak varolması için; insanlığı sürdürmesi için değil, köle işçiler sınıfını sürdürmesi için zorunlu olan bölümü. (sayfa 103)
      İktisatçı, bize, her şeyin emekle satın alındığını ve sermayenin birikmiş emekten başka bir şey olmadığını söyler. Ama bize, aynı zamanda, işçinin, her şeyi satın alabilmek şöyle dursun, kendi kendini ve kendi insan niteliğini satma zorunda olduğunu da söyler.
      O tembel toprak sahibinin toprak rantı çoğu kez toprak ürününün üçte-birine yükselir ve becerikli kapitalistin kârı para faizinin iki katına erişirken, artık, işçinin en iyi durumda kazandığı şey, ancak dört çocuğundan ikisinin açlık ve ölüme mahküm edilebileceği kadardır. [VII] İktisatçılara göre, emek, insanın doğa ürünlerinin değerini kendisi ile artırdığı tek şey olduğu halde, insanın etkin mülkiyeti (özgülüğü) olduğu halde, aynı ekonomi politiğe göre, ayrıcalıklı ve aylak tanrılardan başka bir şey olmayan toprak sahibi ve kapitalist, toprak sahibi ve kapitalist oldukları için, her yerde işçiden üstündürler ve işçinin uyacağı yasaları onlar yaparlar.
      İktisatçılara göre emek, şeylerin tek değişmez fiyatı olduğu halde, hiç bir şey emek fiyatından daha olumsal, hiç bir şey emek fiyatından daha büyük dalgalanmalara uyruk değildir.
      İşbölümü emeğin üretken gücünü, toplumun zenginlik ve inceliğini artırırken, işçiyi bir makine durumuna düşürecek derecede yoksullaştırır. Emek, sermayelerin birikimine ve böylece toplumun artan gönencine yolaçarken, işçiyi kapitaliste gitgide daha bağımlı kılar, kapitalisti büyümüş bir rekabet içine atar ve bir o kadar derin bir durgunluk tarafından izlenen dizginsiz bir aşırı üretim düzününe götürür.
      İktisatçılara göre işçinin çıkarı toplumun çıkarı ile hiç bir zaman çatışmazken, toplum her zaman ve zorunlu olarak işçinin çıkarı ile çatışır.
      İktisatçılara göre, işçinin çıkarı: l° ücret yükselişi, yukarda açıklanmış bulunan öbür sonuçlardan başka, çalışma zamanı niceliğinin azalması yüzünden çoğuyla ödünlenmiş (sayfa 104) olduğu, ve 2° toplum bakımından tüm gayrisafi ürün olduğu ve safi ürün de ancak özel birey bakımından bir anlam taşıdığı için, hiç bir zaman toplum çıkarı ile çatışmaz.
      Nedir ki emeğin kendisi, sadece güncel koşullar içinde değil, ama genel elarak ereğinin yalın bir zenginlik artışı olması ölçüsünde, emeğin kendisinin zararlı ve öldürücü olduğu sonucu diyorum, iktisatçı bunu bilmeden, onun kendi açındırmalarından çıkar.

*


      Kendi kavramları gereği, toprak rantı ile kapitalist kazanç, ücretin uğradığı kesintilerdir. Ama gerçeklikte ücret, toprak ile sermayenin işçiye bıraktıkları bir kesinti, emek ürününden işçiye, emeğe verdikleri bir ödündür.
      İşçi en çok toplumun gerilleme durumunda sıkıntı çeker. Uğradığı baskının özgül ağırlığını kendi işçi durumuna, ama genel olarak baskıyı toplumun durumuna borçludur.
      Ama toplumun ilerleme durumunda, işçinin yıkımı ve yoksullaşması, kendi emeğinin ve yarattığı zenginliğin ürünüdür. Demek ki, güncel emeğin özünden doğan sefalet.
      Toplumun en günençli durumu, dünyada ancak yaklaşık olarak erişilebilmiş, ve burjuva toplumun olduğu gibi ekonomi politiğin de ereği olan bu ülkü, işçiler için durgun sefalet anlamına gelir.
      Ekonomi politiğin, proleteri, yani ne sermayesi ne de toprak rantı olan, sadece emekle ve tek yanlı ve soyut emekle yaşayan kişiyi, ancak işçi olarak gözönünde tuttuğu kendiliğinden anlaşılır. Öyleyse ekonomi politik, ilke olarak, onun tıpkı herhangi bir beygir gibi ancak çalışabilecek kadar kazanması gerektiğini tanıtlayabilir. Onu çalışmadığı zamanda, insan olarak düşünmez, bu özeni ceza mahkemelerine, hekimlere, dine, istatistik tablolarına, siyasete ve dilenciler çavuşuna bırakır. (sayfa 105)
      Şimdi ekonomi politik düzeyinin üzerine yükselelim, ve daha önce söylenmiş bulunan ve iktisatçıların hemen hemen kendi söylemiş bulundukları[10] şeylere göre, iki soruyu yanıtlamaya çalışalım.
      1° İnsanların çok büyük bir bölümünün bu soyut emeğe indirgenmesi, insanlığın gelişmesi içinde ne anlam kazanır?
      2° Ya ücreti yükseltmek ve böylece işçi sınıfının durumunu düzeltmek isteyen, ya da Proudhon gibi ücret eşitliğini toplumsal devrimin ereği olarak düşünen en detail[3*] reformcular hangi yanılgıya düşerler?[11]
      Emek, kendini, ekonomi politikte, ancak bir kazanç gözeten etkinlik biçimi altında gösterir.

*


      [VIII] "Özgül eğilimler ya da daha uzun bir eğitim öngerektiren işlerin, daha iyi bir ücret getirdikleri söylenebilir; oysa herhangi birinin kolayca ve çabucak yetiştirilebileceği tekdüze mekanik bir etkinliğe ilişkin ücret, rekabet arttıkça düşmüştür ve zorunlu olarak düşecektir. Ve emeğin güncel örgütlenme durumunda hâlâ en sık görülen çalışma da, bu türlü çalışmanın ta kendisidir. Öyleyse eğer birinci kategoriden bir işçi, şimdi sözgelimi bundan elli yıl öncekinden yedi kat çok, ve ikinci kategoriden bir başkası da elli yıl önceki kadar kazanıyorlarsa, her ikisi de ortalama olarak eskisinden dört kat çok kazanıyorlar demektir. Ama eğer, bir ülkede, birinci iş kategorisi 1.000 işçi ve ikincisi de bir milyon insan çalıştırıyorsa, bunların 999.000'i bundan elli yıl öncekinden daha iyi bir durumda bulunmaz, ve eğer, aynı zamanda, zorunlu aşlık (zahire) fiyatları da yükselmişse, bunlar daha kötü bir durumda (sayfa 106) bulunurlar. Ve nüfusun en kalabalık sınıfı üzerine, insanlar işte bu tür yüzeysel ortalama hesapları ile kendi kendilerini aldatmak isterler. Ayrıca, ücret büyüklüğü işçi gelirinin[12] belirlenmesinde bir etkenden başka bir şey değildir, çünkü bu geliri ölçmek için, işçi tarafından sağlanmış bulunan süreyi de gözönünde tutmak gerekir; oysa durmadan yinelenen dalgalanmaları ve duraklamaları ile birlikte, özgür rekabet denilen anarşi içinde bunu gözönünde tutmak kesenkes sözkonusu olamaz. Son olarak, önceki ve şimdiki alışılmış çalışma zamanını da gözönünde tutmak gerekir. Oysa, İngiliz pamuk sanayii işçileri için, yirmibeş yıldan beri, yani emek tutumu sağlayan makinelerin üretime sokulmasından beri, çalışma zamanı, girişimcilerin kazanç susuzluğu yüzünden, [IX] günde oniki-onaltı saate kadar yükselmiştir ve bir ülkedeki ya da bir sanayi kolundaki artış, kendini başka yerlerde de azçok duyuracaktır, çünkü henüz her yerde yoksulların zenginler tarafından mutlak sömürüsü tanınmış bir haktır."[13] (Schulz, Üretim Hareketi, s. 65.)
      "Ama hatta toplumun bütün sınıflarının ortalama gelirinin artmış bulunması yanlış olduğu kadar doğru olsaydı bile, görece gelir ayrılık ve sapmaları gene de büyümüş olabilir, ve bunun sonucu, zenginlik ve yoksulluk arasındaki karşıtlıklar, kendilerini daha büyük bir güçle gösterebilirler. Çünkü toplam üretimin artması sonucu ve bu artış ölçüsünde, gereksinmeler, istekler ve hevesler de artar ve bunun sonucu, mutlak yoksulluk azalırken, görece yoksulluk artabilir. Kendi balina yağı ve acımış balıkları ile Samoyed yoksul değildir, çünkü kendi kapalı toplumlarında, tüm Samoyedlerin gereksinmeleri aynıdır. Ama ilerleyen, ve örneğin bir on yıl içinde toplam üretimini topluma oranla[14] üçte-bir artırmış bulunan bir devlette, on yılın başında ve sonunda aynı şeyi kazanan işçi aynı gönenç düzeyinde kalmamış, ama üçte-bir yoksullaşmıştır." (Ibid., s. 65-66.)

      Ama ekonomi politik işçiyi ancak iş hayvanı olarak, en zorunlu dirimsel gereksinmelere indirgenmiş bir hayvan olarak tanır. (sayfa 107)
      "Bir halk entelektüel bakımdan daha özgür bir biçimde gelişebilmek için, artık fizik gereksinmelerinin köleliğinden kurtulmalı, artık kendi gövdesinin kölesi olmamalıdır: Öyleyse ona her şeyden önce entelektüel bakımdan yaratabilmesi ve tinsel sevinçleri tadabilmesi için zaman kalmalıdır. Emeğin örgütlenmesinde gerçekleştirilen ilerlemeler bu zamanı sağlarlar. Yeni itici güçler ve makinelerin iyileştirilmesi ile, pamuk fabrikalarındaki bir tek işç, çoğu kez eskiden 100, hatta 250-300 işçinin yaptığı işi yapmıyor mu? Tüm üretim kollarında benzer sonuçlar; çünkü dış doğa güçleri insanal çalışmaya gitgide [X] daha çok katılma zorundadırlar.[15] Eğer, belli bir nicelikteki maddi gereksinmeleri karşılamak için, eskiden, sonradan yarıya indirilmiş bulunan bir zaman ve insan gücü harcaması gerekiyor idi ise, entelektüel yaratma ve yararlanma için gerekli zaman genişliği, fizik gönenç bundan bir zarara uğramaksızın, böylece bir o kadar artmıştır.[16] Ama koca Kronos'tan[4*] kendi öz yurtluğunda kazandığımız ganimetin paylaşımı, gene de kör ve adaletsiz raslantının zar oyununa bağlıdır. Fransa'da, üretimin güncel düzeyinde, çalışabilecek herkesin çalışması koşuluyla, günde beş saatlik ortalama bir çalışma zamanının, toplumun tüm maddi gereksinmelerinin karşılanması için yeterli olduğu hesaplanmıştır. ... Makinelerin yetkinleşmesi sonucu gerçekleşen zaman artırımlarını (tasarruflarını) hesaba katmaksızın,[17] fabrikalardaki köle çalışması süresi, nüfusun büyük bir bölümü için, uzamaktan başka bir şey olmamıştır." (Ibid., s. 67-68.)
      "Karmaşık el çalışmasından [mekanik çalışmaya] geciş, bu çalışmanın yalın işlemlerine ayrılmasını öngerektirir; oysa, tekdüzeli yinelenen işlemlerin başlangıçta yalnız bir bölümü makinelere düşecek, öbürleri insanlara kalacaktır. İşin doğasına ve deneylerin uygun sonuçlarına göre, böyle sürekli olarak tekdüzeli bir (sayfa 108) etkinlik, beden için olduğu kadar kafa için de zararlıdır; ve böylece, makineciliğin, işin çok sayıda el arasındaki yalın bölünmesi ile bu birleşmesi içinde, bu sonuncunun bütün sakıncaları da kendilerini zorunlu olarak gösterirler. Bu sakıncalar, başkaları arasında, kendilerini, fabrika işçilerinin ölüm oranlarının yükselişinde de [XI] gösterirler.[18] ... İnsanların ne ölçüde makineler yardımı ile çalıştıkları ve ne ölçüde makine olarak çalıştıkları arasındaki bu büyük ayrım ... gözönünde tutulmamıştır."[19] (Ibid., s. 69.)
      "Ama halkların yaşam geleceği için, makineler içinde etkin olan ustan yoksun doğal güçler, bizim kölelerimiz ve hizmetçilerimiz olacaklardır." (Ibid., s. 74.)
      "İngiliz iplik fabrikalarında, yalnız 159.818 erkek ve 196.818 kadın çalıştırılır. Lancaster kontluğu pamuk fabrikalarında, her 100 erkek işçiye karşılık 103, ve İskoçya'da ise 209 kadın işçi var. Leeds'deki İngiliz kenevir fabrikalarında her 100 erkek işçiye karşılık 147 kadın sayılıyordu. Hatta Druden'de, ve İskoçya'nın doğu kıyısında, 280 kadın hesaplanıyordu. İngiliz ipek fabrikalarında, daha çok kadın işçi; daha büyük bir çalışma gücü isteyen yün fabrikalarında, daha çok erkek işçi.[20] ... Hatta Kuzey Amerika pamuk fabrikalarında bile, 1833 yılında, 18.593 erkek işçiye karşılık, kadın işçi sayısı 38.927'den aşağı değildi. Emeğin örgütlenmesinde ortaya çıkan dönüşümler sonucu, demek ki dişi cinse kazanç ereğiyle daha geniş bir etkinlik alanı düşmüştür. ... Daha bağımsız bir iktisadi konum [içindeki] kadınlar .. toplumsal ilişkileri içinde, birbirlerine daha yakın bir duruma gelmiş bulunan iki cins."[21] (Ibid. s. 71-72).
      "Buhar ve su gücü ile çalışan İngiliz iplik fabrikalarında, 1835'te 8-12 yaş arasmda 20.558; 12-13 yaş arasında 35.867 ve son olarak 13-18 yaş arası 108.208 çocuk çalışıyordu. ... Gerçi (sayfa 109) mekaniğin daha sonraki gelişmeleri, tüm tekdüzeli işleri gittikçe insanların elinden alarak, bu bozukluğu yavaş yavaş ortadan [XII] kaldırmaya yöneliyorlar. Ama kendi başına bu oldukça hızlı ilerlemelerin karşısına, kapitalistlerin hâlâ, yardımcı makineler yerine çalıştırmak ve kötüye kullanmak üzere, aşağı sınıfların çocuk yaşlarına kadar olan güçlerini, en kolay ve en ucuz biçimde çalıştırabilmeleri olgusunun ta kendisi çıkıyor." (Schulz, Üretim Hareketi, s. 70-71).
      Lord Brougham'ın işçilere çağrısı: "Kapitalist olun!"[22] ... "Kötülük şudur ki, milyonlarca insan, yaşama araçlarını ancak kendilerini fizik bakımdan kemiren, sağtörel ve entelektüel bakımdan solduran sıkıcı bir çalışma ile zarzor kazanabiliyorlar; hatta böyle bir iş bulmuş olma mutsuzluğunu bir talih saymaları gerekiyor." (Ibid., s. 60).
      "Demek ki yaşamak için, mülk sahibi olmayanlar, dolaylı ya da dolaysız olarak, mülk sahiplerinin hizmetine, yani onların bağımlılığı altına girme zorundadırlar." (Pecqueur, Yeni Toplumsal İktisat Kuramı vb., s. 409.)[23]
      "Hizmetçiler-hizmetçi aylıkları, işçiler-ücretler,[24] müstahdemler-aylık ya da maaşlar." (Ibid., s. 409-410.)
      "Emeğini kiralamak", "emeğini faize vermek",[25] "başkasınm yerine çalışmak".
      "Emek gerecini kiralamak", "emek gerecini faize vermek"[25] , "kendi yerine başkasını çalıştırmak." (Ibid., s. 411).
      [XIII] "Bu iktisadi kuruluş, insanları öylesine aşağılık işlere, öylesine üzücü ve acı bir alçalmaya mahküm eder ki, bunun karşısında yabanıllık kralca bir durum gibi görünür." (l. c., s. 417-418.) Mülk sahibi olmayan insanın bütün biçimler altında değerden düşürülmesi." (s. 421 Vd.) "Paçavracılar."

      Ch. Loudon,[26] Nüfus Sorununun Çözümü, vb. (Paris 1842) (sayfa 110) adlı yapıtında, İngiltere'deki orospu sayısını 60.000-70.000 olarak kestirir. Femmes d'une vertu douteuse[5*] sayısı da bir bu kadar büyükmüş. (s. 228.)
      "Bu bahtsız yaratıkların kaldırım üzerindeki yaşam ortalaması, bunlar kötülük mesleğine girdikten sonra, altı-yedi yıl dolaylarındadır. Öyle ki, 60.000-70.000 orospu sayısını sürdürebilmek için, üç krallıkta, kendini her yıl bu aşağılık işe veren en az 8.000-9.000, ya da günde 24 [27] dolaylarında kadın olması gerekir, bu da saat başına ortalama bir eder; ve buna göre, eğer bütün yeryüzünde aynı oran geçerlikteyse, sürekli olarak bu zavallılardan bir-buçuk milyon bulunması gerekir." (Ibid., s. 229.)
      "Sefiller nüfusu, sefaletleri ile birlikte artar, ve ... insan varlıkları, sıkıntı çekme hakkının kavgasını yapmak için, yoksulluğun en aşırı ucunda büyük bir sayı olarak yığışırlar. ... 1821'de,[28] İrlanda'nın nüfusu 6 milyon 801.827 idi. 1831'de, 7.764.010'a yükselmişti; on yılda %14 artış. En büyük geçim kolaylığının bulunduğu il olan Leinster'de, nüfus ancak %8 artmış, oysa en yoksul il olan Connaught'da, artış %21'e yükselmişti (İngiltere'de İrlanda Üzerine Yayımlanmış Bulunan Anket Özetleri, Viyana 1840)." Buret, Sefalet Üzerine vb., c. I, s. [36]-37.[29]
      "Ekonomi politik, emeği soyut biçimde bir şey olarak düşünür; emek bir metadır, eğer fiyatı yükselmişse, bu, metaın çok talep edilmiş olmasındandır; eğer, tersine, fiyat çok düşükse, bu da çok arz edilmiş olduğu içindir; meta olarak, emeğin fiyatı gitgide düşmelidir, ya kapitalistler ile işçiler arasındaki rekabet, ya da işçiler arasındaki rekabet, bunu zorunlu kılar.[30]
      "... Emek satıcısı olan işçi nüfus, zorla, ürünün en küçük bölümüne indirgenmiştir... meta-emek kuramı, kılık değiştirmiş bir kölelik kuramından başka bir şey midir?" ( s. 43.) "Öyleyse (sayfa 111) emekte bir değişim değerinden başka bir şey görmemek neden?" (Ibid., s. 44.) "Büyük atelyeler, erkek emeğinden daha ucuza malolan kadın ve çocuk emeğini yeğleyerek satın alırlar." (l. c.) "Emekçi, onu çalıştıran kimsenin karşısında, hiç de özgür bir satıcı konumunda değildir... kapitalist, emeği kullanmakta her zaman özgür, ve işçi de her zaman onu satma zorundadır. Eğer her an satılmamışsa, emeğin değeri tamamen yokolmuştur. Emek, gerçek [metaların] tersine, ne birikime, hatta ne de artırıma (tasarrufa) elverişlidir. [XIV] Emek, yaşamdır, ve eğer yaşam her gün besinlerle değişilmezse, sıkıntıya düşer ve çok geçmeden yokolur. İnsan yaşamının bir meta olması için, demek ki köleliği kabul etmek gerekir."[31]
( s. 49-50.)
      "Demek ki, eğer emek bir meta ise, en uğursuz özgülüklerle bezenik bir metadır. Ama. hatte ekonomi politik ilkelerine göre bile, meta değildir, çünkü özgür bir pazarlığın özgür sonucu değildir.[32] Güncel iktisadi rejim, emeğin hem fiyatını hem de ödüllendirilmesini düşünür, işçiyi yetkinleştirip insanı alçaltır." (l. c., s. 52-53.) "Sanayi bir savaş, ve tecim bir kumar durumuna gelmiştir." (l. c., s. 62.)
      "Pamuk işleyen makineler (İngiltere'de) tek başlarına 84 milyon zanaatçıyı orunlarlar."[33]
      "Sanayi şimdiye kadar fetih savaşı durumunda bulunuyordu. Ordusunu oluşturan insanların yaşamını, büyük fatihlerin kayıtsızlığı ile harcadı. Ereği, insanların mutluluğu değil, zenginliğe sahip olmak idi." (Buret, l. c., s. 20.)
      "Bu çıkarlar (yani iktisadi çıkarlar), kendi başlarına bırakıldıklarında.... zorunlulukla çatışacaklardır; onların savaştan başka kararlaştırıcıları yoktur, ve savaş kararları, kimilerine utkuyu vermek için, kimilerine yenilgi ve ölümü verirler... Bilim, düzen ve dengeyi, karşıt güçlerin çatışmasında arar: sürekli savaş, ona göre barışı elde etmenin tek yoludur bu savaşa rekabet adı verilir." (l. c., s. 23.)
      "Sınaî savaş, başarıyla yürütülmek için, aynı noktaya yığabileceği ve geniş ölçüde yokedebileceği kalabalık ordular ister. Ve (sayfa 112)bu ordunun erleri kendilerine dayatılan yorgunluklara, bağlılık ya da, ödev duygusu ile değil, ama sert açlık zorunluluğundan kurtulmak için katlanırlar. Üstleri için ne sevgi, ne de iç yükümü duyarlar; üstler, astlarına hiç bir iyilikçilik duygusu ile bağlanmazlar; onlara insan olarak değil, ama sadece olanaklı olan en azı harcayarak olanaklı olan en çoğu[34] getirecek üretim aletleri olarak bakarlar. Gitgide daha sıkışık bir duruma gelen bu emekçi nüfuslarının, her zaman çalıştırılma güvenceleri bile yoktur; onları çağırmış bulunan sanayi, onları ancak kendilerine gereksinme duyduğu zaman yaşatır, ve onlardan vazgeçebildiği an, en küçük bir kaygı duymaksızın onları yüzüstü bırakır; ve ... işçiler,[35] kendilerine ödenmek istenen fiyat karşılığı, kişiliklerini ve güçlerini sunmak zorundadırlar. Onlara verilen iş ne kadar uzun, ne kadar güç ve ne kadar cansıkıci ise, ücretleri o kadar düşüktür; aralarında, günde onaltı saat sürekli çalışma ile, ölmeme hakkını zarzor satın alanlar görülür." (l.c., s. [68]-69).
      [XV] "El dokumacılarının durumu üzerine anket yapmakla görevli komiserler tarafından ... paylaşılmış ... inancımıza göre, büyük sanayi kentleri eğer her an komşu kırlardan sağlıklı, kanlı canlı insan ordularını sürekli olarak çekmeselerdi, az zamanda kendi emekçi nüfuslarını yitirirlerdi." (l.c., s. 362.) (sayfa 113)



SERMAYE KÂRI

[1] 1° SERMAYE

      1° Sermaye, yani başkasının emek ürünlerinin özel mülkiyeti neye dayanır?
      "Sermayenin hiç bir soygun meyvesi olmadığı varsayılsa bile, onun mirasına yer vermek için gene de yasaların yardımı gerekir." (Say, c. I, s. 136, not.)
[36]
      Üretici fonlara nasıl sahip olunur? Bu fonlar yardımıyla üretilmiş bulunan ürünlere nasıl sahip olunur?
      Pozitif hukuk sayesinde (Say, c. II, s. 4).[37] (sayfa 114)
      Örneğin büyük bir servete konarak, sermaye ile ne kazanılır?
      "Miras yoluyla[38] [...] büyük bir servet edinen biri, böylece zorunlu olarak hiç bir siyasal güç kazanmaz [...] Bu varlığın ona hemen ve dolaysız bir biçimde geçirdiği güç türü, satın alma gücüdür; başkasının tüm emeği ya da o sırada pazarda varolan bu emeğin tüm ürünü üzerinde bir komuta hakkıdır." (Smith, c. I, s. 61.)
      Öyleyse sermaye, emeği ve onun ürünlerini yönetme gücüdür. Kapitalist, kendi kişisel ya da insanal nitelikleri nedeniyle değil, ama sermaye sahibi olduğu ölçüde, bu güce sahiptir. Onun gücü, hiç bir şeyin direnemeyeceği sermayesinin satın alma gücüdür.
      İlkin kapitalistin sermaye aracıyla emek üzerindeki yönetme gücünü nasıl kullandığını, sonra da sermayenin kapitalistin kendisi üzerindeki yönetme gücünü, daha ilerde göreceğiz.
      Sermaye nedir?
      "Biriktirilmiş ve yedeğe ayrılmış belli bir nicelikte emek"[39] (Smith, d. II, s. 312).
      Sermaye biriktirilmiş emektir.
      2° Fon, stok,
      "toprak ya da yapımevleri çalışmasının her türlü [herhangi bir][40] yığını anlamına gelir. Ancak sahibine [herhangi bir]40 gelir ya da kâr getirdiği zaman sermaye adını alır" (Smith, c. II, s. 191, not 1).

2° SERMAYE KÂRI

      "Sermaye kâr ya da kazancı, ücret'ten büsbütün ayrıdır. Bu (sayfa 115) ayrılık, ikili bir biçimde görünür. Bir yandan, denetim ve yönetim çalışması çeşitli sermayeler için aynı da olabilse, sermaye kazançları "bütünüyle kullanılmış bulunan sermayenin değerine göre ayarlanır." Buna, büyük fabrikalarda, "tüm bu işin", aylığı "yönetilmesini gözettiği sermaye ile hiç bir zaman ayarlanmış bir oran içinde bulunmayan bir baş görevliye bırakılmış [II] olduğu" eklenir. Mülk sahibinin çalışması hemen hemen hiçe indirgenmiş de olsa, "o, gene,de kârlarının sermayesi ile ayarlanmış bir oran içinde olmasını istemekten geri kalmaz." (Smith, c. I, s. 97-99.)
      Kapitalist, kazanç ile sermaye arasındaki bu oranı neden ister?
      "Eğer işçilerin yapıtının satışından, ücret için ödemiş bulunduğu fonlarını geri almak için gerekenden çok bir şey beklemeseydi, bu işçileri çalıştırmakta çıkarı
[41] olmazdı ve eğer kârları kullanılmış bulunan fonların genişliği ile belli bir oranı korumasaydı, küçük bir fon yerine büyük bir fon kullanmakta çıkarı olmazdı." (c. I, s. 97.)
      Demek ki, kapitalist, bir kazanç sağlar: Primo, ücretlerden, secundo, kullanılmış bulunan hammaddelerden.
      Peki kazancın sermayeye oranı nedir?
      "Belirli[42] bir yerde ve belirli bir zamanda emek ücretlerinin ortalama oranının ne olduğunu belirlemenin güç olduğunu daha önce belirtmiştik... Ama bu oran,[43] sermaye kârları karşısında daha kolay belirlenmez [...]. Bu kâr, sadece onun alıp sattığı metaların fiyatında görülen her değişikliğin değil, ama ayrıca rakipleri ve alıcılarının (müşterilerinin) işlerinin iyi ya da kötü gitmesi ve metaların kara ya da denizde taşınmaları sırasında olsun, depoda tutulmaları sırasında olsun karşı karşıya bulundukları daha binlerce başka raslantının da etkisinde kalır. Demek ki, sadece yıldan yıla değil, ama hatta günden güne ve hemen hemen saatten saate değişir." (Smith, c. I, s. 179-180.) "Ama ortalama sermaye kârlarının şu anda ya da daha önce ne olduklarını belirlemenin para faizine[44] göre bu konuda (sayfa 116) gene de bir fikir edinilebilir. Para aracıyla çok kâr edilebilecek her yerde, para kullanma yetkisine sahip olmak için genellikle çok şey verilecek; ve para aracıyla ancak az kâr edilebileceği zaman da genellikle de daha az verilecektir (Smith, c. I, s. [180]-181). Ortalama faiz oranı ile [...] ortalama safi kâr oranı arasındaki oran, kârın yüksek ya da alçak olmasına göre zorunlu olarak değişir. Büyük Britanya'da, tecimenlerin bir profit honnête, modéré, raisonnable[45] adını verdıkleri bir kâr, faizin iki katına yükselir. Yaygın, olağan bir kârdan başka bir anlama gelmeyen [...] deyimler." (Smith, c. I, s. 198.)
      En düşük kâr oranı nedir? En yükseği nedir?
      "Sermayelerin olağan kârlarının en düşük oranı, her sermaye kullanımının karşı karşıya bulunduğu kaza zararlarını karşılamak için gerekli olanın, her zaman ötesinde[46] bir şey olmalıdır. Kâr ya da net kazancı gerçekten oluşturan şey, sadece bu artıdır. En düşük faiz oranı için de, bu böyledir." (Smith, c. I, s. 196.)
      "[III] Olağan kârların yükselebilecekleri en yüksek oran, metaların en büyük bölümünde, toprak rantına gitmesi gereken şeyin tümünü[46] koparıp alan ve emek ücretini ödemek için sadece zorunlu olan şeyi46 emeğin ödenebileceği en düşük oranı46 [...] bırakan orandır. İşçinin her zaman, şu ya da bu biçimde, iş onu uğraştırdığı zaman boyunca[47] beslenmiş olması gerekir; ama toprak sahibinin rant almaması pekâlâ olabilir. Örnek: Bengal'de, Hindistan Tecim Ortaklığının adamları." (Smith, c. I, s. 197-198.)
      Kapitalist, bu durumda yararlanabileceği kısıtlı bir rekabetin tüm üstünlüklerinden başka, pazar fiyatını dürüst bir biçimde doğal fiyat üzerinde de tutabilir.
      "Bir yandan, tecimsel sır ile.
      "Eğer pazar, onu azıklandıran kimselerden çok uzakta ise: özellikle fiyat değişikliklerini gizli tutarak, fiyatı doğal durumun üzerine yükselterek.[48]
Bu sır, gerçekte öbür kapitalistlerin de sermayelerini bu kola yatırmamaları sonucunu verir.
      "Sonra, kapitalistin kendi metaını, daha düşük üretim (sayfa 117) masrafları, ve daha yüksek bir kâr ile, aynı, hatta rakiplerinden daha düşük bir fiyat üzerinden sürebilmesini sağlayan yapım sırrı ile (Gizli tutarak aldatmak töredışı değil. Borsa tecimi). — Ayrıca, üretimin belirli bir yere bağlı bulunduğu (örneğin değerli bir şarap gibi) ve edimsel talebin hiç bir zaman karşılanamadığı yerlerde. Son olarak bireyler ya da ortaklıklar tekelleri ile. Tekel fiyatı, yükseltilebildiği kadar yükseltilmiştir."[49] (Smith, c. I, s. 120-124.)
      "Sermaye kârını yükseltebilecek öbür raslansal nedenler. Yeni ülkeler ya da yeni tecim dallarının ele geçirilmesi, hatta zengin bir ülkede bile, sermayelerin bir bölümünü eski tecim kollarından çektiği, rekabeti azalttığı, pazarı daha az, ama o zaman da fiyatları yükselen metalar ile azıklandırttığı için, çoğu kez sermayelerin kârını artırır; bu kolların tecimenleri o zaman ödünç parayı daha yüksek bir oran üzerinden ödeyebilirler." (Smith, c. I, s. 190.)[50]
      "Bir meta ne kadar çok işlenirse, fiyatın ücret ve kârlara dönüşen bölümü, ranta dönüşen bölümüne göre o kadar büyür. İşgücünün (main-d'œuvre) bu meta üzerinde gerçekleştirdiği ilerlemelerde, sadece kârlann sayısı artmakla kalmaz, ama sonraki her kâr daha öncekinden daha büyüktür de, çünkü çıktığı sermaye [IV] zorunlu olarak daha büyüktür. Örneğin dokumacıları çalıştıran sermaye, iplik eğiricileri çalıştıran sermayeden daha büyüktür, çünkü sadece bu son sermayeyi kârları ile birlikte yenilemekle kalmaz, ama ayrıca dokumacıların ücretlerini de öder; ve [...] kârların her zaman sermaye ile belirli bir oran içinde bulunmaları gerekir." (c. I, s. 102-103.) (sayfa 118)
      Demek ki, insan emeğinin, işlenmiş doğa ürünü durumuna dönüştürdüğü doğal ürün üzerinde gerçekleştirdiği ilerleme, ücreti değil, ama ya kâr getiren sermayeler sayısını, ya da sonraki tüm sermayenin önceki sermayelere oranıni artırır.
      Kapitalistin işbölümünden sağladığı kâr üzerinde ilerde gene duracağız.
      Kapitalist, ilkin işbölümünden, ikinci olarak da insan emeğinin doğal ürün üzerinde gerçekleştirdiği ilerlemeden, ikili bir kâr sağlar. Bir metaya insanal katkı ne kadar büyükse, cansız sermayenin kârı da o kadar büyük olur.
      "Bir ve aynı toplumda, ortalama sermaye kazançları oranı, aynı bir düzeye, çeşitli emek türlerinin ücretinden daha yakındır.[51] (c. I, s. 228.) Sermayelerin çeşitli kullanımlarında, normal kâr oranı, gelirlerin az ya da çok kesinliğine göre, az ya da çok değişir. Kâr oranı[52] her zaman azçok tehlike ile birlikte yükselir. Gene de, tehlike oranında, ya da tehlikeyi büsbütün ödünleyecek bir biçimde yükselir gibi görünmez." (Ibid., s. 226-227.)
      Sermaye kârlarının, dolaşım araçlarının hafiflemesi ya da daha küçük maliyet fiyatı (örneğin kağıt para) ile birlikte de artacakları kendiliğinden anlaşılır.

3° SERMAYENİN EMEK ÜZERİNDEKİ EGEMENLİĞİ
VE KAPİTALİSTİN GÜDÜLERİ

      "Bir sermaye sahibinin, onu tarım ya da yapımcılıkta, ya da herhangi bir toptan ya da perakende tecim dalında kullanmasını belirleyen tek güdü, kendi kâr bakımıdır.
[53] Bu çeşitli kullanım türlerinden herbirinin ne kadar üretken emeği[54] etkinliğe geçireceği ya da [V] ülkesinin yıllık toprak ve emek ürününe ne kadar değer ekleyeceği kapitalistin düşüncesinde hiç bir yer tutmaz." (Smith, c. II, s. 400-401.)(sayfa 119)
      "Kapitalist için en elverişli sermaye kullanımı, eşit güvenlikte, ona en büyük kârı getiren kullanımdır; ama bu kullanım toplum için en elverişli kullanım olmayabilir. [...] Doğanın üretici güçlerinden yararlanmakta kullanılmış bulunan tüm sermayeler, en elverişli biçimde kullanılmış bulunan sermayelerdir." (Say, c. II, s. 130-131.)
      "Emeğin en önemli işlemleri, sermayeyi kullananların plan ve kurgularına göre düzenlenip yöneltilmişlerdir; ve onların bütün bu plan ve kurgularda gözettikleri erek de, kârdır. Demek ki,[55] kâr oranı, rant ve ücretler gibi, toplumun gönenci ile yükselmez, ve gene onlar gibi, gerilemesi ile düşmez. Tersine, bu oran, zengin ülkelerde doğal olarak düşük, yoksul ülkelerde de yüksektir; ve hiç bir zaman hızla yıtımlarına giden ülkelerdeki kadar yüksek değildir. Demek ki, bu [...] sınıfın çıkarı, toplumun genel çıkarı ile öbür iki sınıfın çıkarı arasındaki bağlılıktan yoksundur... Özel bir tecim ya da yapım kolunda iş yapan kimselerin özel çıkarı, bazı bakımlardan, kamu çıkarından her zaman ayrı ve hatta ona karşıttır. Tecimenin çıkarı her zaman pazarı büyütmek ve satıcıların rekabetini kısıtlamaktır... Bu sınıf, çıkarı hiç bir zaman toplumun çıkarı ile tıpkı olamayacak olan, ve genellikle, halkı aldatmak ve [...] onu ezmekte çıkarları bulunan kimselerin sınıfıdır." (Smith, c. II, s. 163-165.)

4° SERMAYELERİN BİRİKİMİ VE
KAPİTALİSTLER ARASINDAKİ REKABET

      "Sermayelerin, ücretleri yükselten birikimi, aralarındaki rekabet aracıyla kapitalistlerin kârını düşürmeye yönelir." (Smith, c. I, s. 179.)
      "Örneğin, bir kentin bakkallık tecimi için gerekli sermaye iki ayrı bakkal arasında bölünmüş bulunduğu zaman, rekabet sonucu, bunlardan herbiri, sermayenin sadece birinin elinde bulunacağı duruma göre daha ucuza satacaktır; ve eğer bu sermaye yirmi kişi arasında bölünmüşse, [VI] bunun sonucu rekabet o kadar daha (sayfa 120) etkin, ve metalarının fiyatını yükseltmek için aralannda anlaşabilme olanakları o kadar daha az olacaktır." (Smith, c. II, s. 372-373.)

      Tekel fiyatlarının olabildiklerince yüksek olduklarını, kapitalistlerin çıkarının hatta bayağı ekonomi politiğin gözünde bile topluma karşıt olduğunu, sermaye kârındaki artışın meta fiyatı üzerinde bileşik faiz gibi etkili olduğunu daha önceden bildiğimize göre (Smith, c. I, s. 199-201),
[56] kapitalistlere karşı tek çıkar yol, ekonomi politiğin verilerine göre, ücretlerin yükselmesi üzerinde olduğu kadar, tüketici halk yararına metaların ucuzluğu üzerinde de iyilikçi bir biçimde etkin olan rekabettir.
      Ama rekabet ancak, eğer sermayeler çoğalırlar, ve üstelik çok sayıda ellerde çoğalırlarsa olanaklıdır. Genel olarak sermaye ancak birikim aracıyla doğduğu, ve çok yanlı birikim zorunlu olarak tek yanlı birikime dönüştüğü için, çok sayıda sermayelerin doğuşu, ancak çok yanlı birikim aracıyla olanaklıdır. Sermayeler arasındaki rekabet, sermayelerin birikimini artırır. Özel mülkiyet rejimi altında, sermayenin az sayıda ellerde derişmesi (concentration) demek olan birikim, eğer sermayeler kendi doğal akışlarına bırakılırlar, ve sermayenin bu doğal yönelimine yolu gerçekten sadece rekabet açarsa, genel olarak zorunlu bir sonuçtur.
      Bize sermaye kârının, onun büyüklüğü ile orantılı olduğu söylendi. Her şeyden önce bile isteye yapılan rekabet bir yana bırakılırsa, demek ki, büyük bir sermaye, kendi büyüklüğüne göre, küçük bir sermayeden daha hızlı birikir.
      [VII] Sonuç darak, hatta rekabet bir yana bırakılsa bile, büyük sermayenin birikimi, küçük sermayenin birikiminden çok daha hızlıdır. Ama bunun gidişini izleyelim.
      Sermayeler artığı ölçüde, rekabet sonucu, bunların kârları (sayfa 121) azalır. Öyleyse sıkıntıya ilk düşecek olan, küçük kapitalisttir.
      Sermayelerin artışı ve çok sayıda bir sermaye, ayrıca ülke zenginliğinin gelişmesini öngerektirirler.
      "Zenginlik ölçüsünün doruğuna erişmiş bulunan bir ülkede, [...] olağan safi kâr oranı çok küçük olacağından, bunun sonucu, bu kârın ödemeye yetebileceği olağan faiz oranı, zenginlerden başkalarının kendi paralarının faiziyle yaşayamayacakları kadar düşük olacaktır. Serveti sınırlı ya da şöyle böyle olan bütün insanlar, kendi sermayelerinin kullanımını kendi elleri ile yönetme zorunda kalacaklardır. Herkesin azçok işlerin içinde, ya da herhangi bir tecim türü içine karışmış olması gerekecektir." (Smith, c. I, s. [196]-197.)
      Bu durum, ekonomi politiğin en üstün tuttuğu durumdur.
      "Sanayi ile aylaklığın içinde bulunacakları oranı, her yerde sermayelerin tutarı ile gelirlerin tutarı arasında varolan oran belirler; sermayelerin ağır bastığı her yerde, egemen olan sanayidir; ağır basanın gelirler olduğu her yerde, aylaklık üste çıkar." (Smith, c. II, s. 325.)
      Peki bu artan rekabet içinde sermaye nasıl kullanılır?
      "Sermayeler çoğaldığı ölçüde, fonds à prêter à intérêt,[57] niceliği gitgide daha büyük olur. Faizle ödünç verilecek fonlar niceliği arttığı ölçüde, faiz, [...] sadece niceliği artan her şeyin pazar fiyatının bu artış ölçüsünde düşmesi sonucunu veren o genel nedenler gereğince değil, ama bu duruma özgü başka nedenler gereğince de, zorunlu olarak düşecektir. Bir ülkede semayeler çoğaldığı ölçüde,[58] bu sermayeleri kullanarak elde edilebilecek kâr zorunlu olarak azalır; bu ülkede yeni bir sermayeye kârlı bir kullanma biçimi bulmak zamanla gitgide daha güç bir duruma gelir. Sonuç olarak, çeşitli sermayeler arasında, bir sermaye sahibinin, bir başkası tarafından tutulmuş bulunan işi onun elinden koparmak için her türlü çabayı gösterdiği bir rekabettir başlar. Ama çoğu kez, daha iyi davranma koşulları sunmadıkça, bu öbür sermayeyi işinden koparıp atmayı umamaz. Sadece sattığnı daha ucuza satma (sayfa 122) zorunda kalmaz, ama bir de, satma olanağı bulabilmek için bazan aldığını daha pahalıya alma zorunda da kalır. Üretken emeğin bakımına ayrılmış fonlar günden güne büyüdüğünden, bu emeğin talebi de günden güne daha büyük bir duruma gelir: işçiler kolayca iş bulurlar, [IX] ama sermaye sahipleri çalıştıracak işçi bulmakta güçlük çekerler. Kapitalistlerin rekabeti emek ücretlerini yükseltir ve kârları düşürür." (Smith, c. II, s. 358-359.)
      Demek ki, küçük kapitalistin iki seçeneği var: l° artık faizle yaşayamayacağına göre, ya sermayesini yemek, öyleyse kapitalist olmaktan çıkmak. Ya da 2° kendi başına bir iş kurmak, metaını daha zengin kapitalistten daha ucuza satıp, alacağını ondan daha pahalıya almak, ve yüksek bir ücret ödemek; demek ki, yüksek bir rekabetin varsayılmasi sonucu pazar fiyatı zaten çok düşük olduğundan, servetini yitirmek. Buna karşılık, eğer büyük kapitalist küçüğü işinden etmek istiyorsa, onun karşısında, kapitalistin, kapitalist olarak, işçi karşısında sahip bulunduğu bütün üstünlüklere sahiptir. Küçük kârlar, onun bakımından sermayesinin büyüklüğü tarafından ödünlenmişlerdir ve hatta, küçük kapitalist yıkılana ve bu rekabetten kurtulduğunu görene kadar, geçici zararlara da katlanabilir. Böylece, küçük kapitalistin kazançlarını kendi yararına biriktirir.
      Ayrıca: büyük kapitalist, daha büyük niceliklerle aldığı için, her zaman küçükten daha ucuza satın alır. Öyleyse, zarara uğramadan, daha ucuza satabilir.
      Ama, eğer para [faiz -ç.] oranındaki düşüş, ortalama kapitalistleri rantiye durumundan işadamı durumuna dönüştürürse, tersine, işe yatırılmış bulunan sermayelerin artması ve bunun sonucu kârın azalması da, para oranının düşmesi sonucunu verir.
      "Bir sermayenin kullanılması ile sağlanabilecek kârın azalması sonucu, bir sermayenin kullanılması için ödenecek fiyat da zorunlu olarak düşer." (Smith, c. II, s. 359.)[59] (sayfa 123)
      "Servetler, sanayi ve nüfus arttığı ölçüde, para faizi, öyleyse sermayelerin kârı azalır, ama serrmayelerin kendileri gene de artmaktan geri kalmazlar; hatta eskisinden de çok daha hızlı artmaya. devam ederler, [kârların azalmasma karşın]... Küçük kârlarla da olsa, büyük bir sermaye, büyük kârlar getiren küçük bir sermayeden genel olarak daha hızlı artar. Atasözü, para parayı çeker, der. " (c. I, s. 189.)
      Demek ki, eğer bu büyük sermayenin karşısına, varsayımımızın güçlü rekabet durumunda olduğu gibi, şimdi küçük kârlar getiren küçük sermayeler çıkarsa, onları ezer geçer.
      O zaman bu rekabette, metalardaki genel nitelik düşüklüğü, bozukluk, öykünme, büyük kentlerde görüldüğü gibi genel zehirlenme, zorunlu sonuçlardır.
      [X] Ayrıca capital fixe ile capital circulant[60] arasındaki oran da, büyük ve küçük sermayelerin rekabetinde önemli bir konudur.
      "Döner sermaye, yapım ya da tecim için, geçim araçlarını üretmekte kullanılan sermayedir. Bu biçimde kullanılan sermaye, sahibinin elinde kaldıkça ya da aynı biçim altında kalmaya devam ettikçe, sahibine gelir ya da kâr getiremez [...]. Bu sermaye, bir başka biçim altında dönmek üzere, onun elinden, durmadan bir biçim altında çıkar, ve işte bu ardı arkası kesilmeyen dolaşım ya da değişimler aracıyladır ki, ona bir kâr getirebilir. Sabit sermaye, toprakların iyileştirilmesinde ve yararlı makineler ile aletleri ya da öbür benzeri şeyler satın alınmasından kullanılan sermayeden bileşir." (Smith, [c. II], s. 197-198.)
      "Sabit sermayenin bakım masrafındaki her tutum (tasarruf), [toplumun] safi gelirinde bir iyileştirmedir. Herhangi bir iş girişimcisinin sermaye bütünü, zorunlu olarak onun sabit sermayesi ile döner sermayesi arasında paylaştırılmıştır. Toplam sermayesi (sayfa 124) aynı kaldıkça, iki parçadan biri ne kadar küçük olursa, öbürü zorunlu olarak o kadar büyük olacaktır. Emek gereç ve ücretlerini sağlayan ve sanayii etkinliğe geçiren, döner sermayedir. Bundan ötürü, sabit sermayenin [bakım harcamasında], emekteki üretici gücü azaltmayan her tutum, fonu artıracaktır." (Smith, c. II, s. 226.)[61]

      Capital fixe ile capitat circulant arasındaki oranın, büyük kapitalist için küçük kapitalistten çok daha elverişli olduğu daha ilk anda görülür. Çok büyük bir bankacının, çok küçük bir bankacıdan, ancak çok küçük nicelikte daha çok bir sabit sermaye gereksinmesi vardır. Sabit sermayeleri, büroları ile sınırlanır. Büyük bir toprak sahibinin aletleri, toprağının büyüklüğü ile orantılı olarak artmazlar. Aynı biçimde, büyük bir kapitalistin, elinde bulundurma üstünlügüne küçük bir kapitalistten çok sahip olduğu kredi de, sabit sermayeden, yani hep elinde bulundurması gereken paradan bir o kadar büyük bir tutumdur. Son olarak, sınai emeğin yüksek bir gelişme derecesine erişmiş, demek ki hemen tüm el emeğinin fabrika emeği durumuna dönüşmüş bulunduğu yerlerde, küçük kapitalistin tüm sermayesinin, onun sadece zorunlu capital fixe'e sahip olması için bile yetmeyeceğini kendiliğinden anlaşılır. On sait que les travaux de la grande culture n'occupent habituellement qu'un petit nombre de bras. [62]
      Genel olarak, büyük sermayelerin birikiminde, küçük kapitalistlere oranla capital fixe'te görece bir merkezleşme ve bir yalınlaşma da olur. Büyük kapitalist, kendisi için [XI] emek araçlarının bir örgütlenme tipini uygular.
      "Aynı biçimde, sanayi alanında, her yapımevi ve her fabrika, daha şimdiden oldukça büyük maddi bir servetin, ortak bir üretim amacında, entelektüel yetenekler ve çok sayıda ve çeşitli (sayfa 125) teknik beceriler ile oldukça geniş bir birleşmesidir... Yasaların geniş toprak mülklerinin varlıklarını sürdürmelerine olanak verdikleri yerlerde, artan bir nüfusun artık bölümü sanayilere üşüşür ve bunun sonucu, Büyük Britanya'da olduğu gibi, proleterlerin en büyük bir bölümü her şeyden önce sanayi alanında birikir. Ama yasaların toprağın sürekli paylaşmasına izin verdiği yerlerde, sürekli parçalanmanın gelişmesi sonucu, yoksullar ve hoşnutsuzlar sınıfı içine atılmış bulunan borçlu küçük toprak sahipleri sayısının, Fransa'da olduğu gibi, arttığı görülür. Eğer sonunda bu parçalanma ve borçların bu artışı daha yüksek bir dereceye varırsa, büyük sanayiin küçük sanayii yıkması gibi büyük toprak mülkiyeti de küçük toprak mülkiyetini yeniden yutar; ve büyük toprak mülklerinin yeniden kurulmaları üzerine, toprağın işlenmesi için çok gerekli olmayan malsız mülksüz işçiler yığını yeniden sanayie doğru itilir." (Schulz, Üretim Hareketi, s. [58]-59.)
      "Aynı türden metaların özlüğü, üretim biçimindeki değişiklikler ve özellikle makinelerin kullanılması sonucu, değişir. 3 şilin 8 peni değerindeki yarım kilo pamuktan, 167 İngiliz mili, yani 36 Alman mili bir uzunlukta ve 25 Ginelik bir tecimsel değerde 350 çile, ancak insan gücü yerine makine geçirerek olanaklı bir duruma gelmiştir." (Ibid., s. 62.)
      "İngiltere'de pamuklu fiyatları 45 yıldan beri ortalama olarak 11/12 düştü ve, Marshall'ın hesaplarına göre, 1814'te 16 şilin ödenen yapılmış ürünlerin eşit niceliği, şimdi 1 şilin 10 peniye veriliyor. Sanayi ürünlerindeki büyük ucuzlama, hem iç tüketimi, hem de dış pazarı büyütmüştür; ve Büyük Britanya'da makinelerin kullanılmaya başlanmasından sonra işçi sayısının sadece düşmemekle kalmaması, ama 40.000'den 1,5 milyona yükselmesi de buna bağlıdır. [XII] şimdi sanayi girişimci ve işçilerinin kazancına gelince, fabrika sahipleri arasındaki artan rekabet sonucu, bunların kârı, teslim ettikleri ürünlerin miktarına göre zorunlu olarak azalmıştır. 1820-1833 arasında, Manchester'deki bir fabrikacının gayrisafi kârı, bir pamuklu parçası için 4 şilin ll/3 peniden, 1 şilin 9 peniye düşmüştür. Ama, bu yitiği karşılamak için, imalat hacmi de bir o kadar artırılmıştır. Bunun sonucu ... şudur ki, çeşitli sanayi kollarında, zaman zaman bir aşırı üretim görünür; kapitalistler ve iş sahipleri sınıfı içinde, mülkiyetin pek güvenli olmayan bir kararsızlık ve (sayfa 126) dalgalanması sonucunu veren birçok iflaslar olur, bu da iktisadi bakımdan yıkıma uğramış bulunanların bir bölümünü proletarya içine atar; sık sık ve hoyratça, işin, zararını hep ücretliler sınıfının acı acı çektiği bir durdurulma ya, da bir azaltılması zorunlu duruma gelir." (Ibid., s. 63.)
      "Emeğini kiralamak demek, köleleşmeye başlamak demektir; emek gerecini kiralamak demek, kendi özgürlüğünü kurmak demektir... Emek, insandır;[63]
gerecin ise, tersine, insanla hiç bir ilgisi yoktur." (Pecqueur, Théorie sociale vb., s. 411-412.)[64]
      "Emek öğesi olmadıkça, zenginlik yaratma bakımından hiç bir şey yapamayan gereç öğesi, onlar için, sanki onlar bu zorunlu öğeyi oraya kendi çalışmaları ile koymuşlar gibi, verimli olma büyülü etkililiğini kazanır." (Ibid., l.c..)
      "Bir işçinin günlük emeğinin ona yılda ortalama 400 frank getirdiği ve bu tutarın her yetişkin insanın kabaca bir yaşam yaşamasına yettiği varsayılırsa, 2.000 franklık çiftlik kirası, kira vb. geliri olan her varlıklı, demek ki dolaylı olarak beş insanı kendisi için çalışmaya zorlar; 100.000 franklık gelir ikiyüzelli insanın emeğini, 1.000.000 franklık gelir 2.500 bireyin emeğini (öyleyse 300 milyon (Louis-Philippe), 750.000 işçinin emeğini)[65] orunlar." (Ibid., s. 412-413).
      "Varlıklılar, insanların yasasından, kullanma ve kötüye kullanma, yani tüm emek konusunda ne isterlerse onu yapma hakkını almışlardır ... yasa tarafından, varlıksızlara zamanında ve her zaman ne iş sağlamaya, ne de onlara her zaman yeterli bir ücret ödemeye zorlamışlardır, vb..." (l.c., s. 413.) "Üretimin özlüğü, niceliği, niteliği, yerindeliği bakımından, zenginliklerin kullanımı, tüketimi bakımından, her tür emek gerecinin kullanımı bakımından tam bir özgürlük. Herkes sahip olduğu şeyi, kendi öz birey çıkarından başka bir şey düşünmeksizin, istediği gibi değişimde özgürdür." (l.c., s. 413.)
      "Rekabet, kendisi de her tür üretim aletlerinin bireysel kullanma ve kötüye kullanma hakkının yakın ve mantıksal sonucu (sayfa 127) olan istemli değişimden başka bir şeyi dışavurmaz. Aslında bir birlik oluşturan şu üç iktisadi uğrak: kullanma ve kötüye kullanma hakkı, değişim özgürlüğü ve isteğe bağlı rekabet, şu sonuçlara yolaçarlar: Herkes istediği şeyi, istediği gibi, istediği zaman, istediği yerde üretir, iyi ya da kötü, çok ya da az, er ya da geç, pahalı ya da ucuz fiyatla üretir; satıp satmayacağını, kime satacağını,[66] nasıl satacağını, ne zaman satacağını, nerede satacağını kimse bilmez; ve alımlar konusunda bu böyledir. [XIII] Üretici gereksinmeleri ve kaynakları, talepleri ve arzları bilmez. istediği zaman, satabildiği zaman, istediği yerde, istediği kişiye, istediği fiyata satar. Ve ayni biçimde satın alır. Bütün bu durumlarda, o hep raslantının oyuncağı, en güçlünün, en sıkıntısızın, en zenginin koyduğu yasanın kölesidir. ... Bir yerde bir zenginliğin kıtlığı varken, bir başka yerde aşırı bolluğu ve saçılıp savrulması vardır. Bir üretici büyük nicelikte, ya da yüksek fiyatla ve büyük bir kârla satarken, öbürü ya hiç bir şey satmaz ya da zararına satar. ... Arz talebi bilmez, talep de arzı. Siz tüketiciler topluluğu içinde kendini gösteren bir zevk, bir moda inanına göre üretirsiniz; ama daha siz malı teslime hazır olduğunuz zaman, heves geçmiş ve başka tür bir ürün üzerinde karar kılmıştır... kesin sonuçlar, iflasların süreklilik ve genelleşmesi; kırılmış umutlar, apansız yıkımlar ve beklenmedik servetler; tecimsel bunalımlar, işsizler, devirli tıkanıklık ve kıtlıklar; ücretler ile kârların kararsızlık ve değerden düşmesi; amansız bir rekabet alanında zenginlik, zaman ve çabaların yitirilmesi ve saçılıp savrulması." (l.c. s. 414-416.)
      Ricardo, kitabında[67] (Toprak ranta): Uluslar, üretim atelyelerinden başka bir şey değildirler. İnsan bir üretim ve tüketim makinesidir; insan yaşamı bir sermayedir; iktisadi yasalar dünyayı körü körüne yönetirler. Ricardo için, insanlar hiç bir şey, üretim her şeydir. Fransızca çevirinin 26. bölümünde,[68] şöyle der:[69]
      "20.000 sterlinlik bir sermaye üzerinden, yılda 2.000 sterlin kâr (sayfa 128) eden biri için, sermayesinin yüz insanı mı, yoksa bir insanı mı çalıştırdığı hiç bir önem taşımayacaktır. ... Bir ulusun gerçek çıkarı da aynı değil mi? Safi ve gerçek geliri, toprak kiraları ve kârları aynı olduktan sonra, nüfusunun on ya da oniki milyon olmasının ne önemi var?" (c. II, s. 194-195.) "Aslında, der M. de Sismondi[70] (c. II, 331), adada tek başına oturan kralın, bir kolu durmadan çevirerek, İngiltere'nin bütün işini otomatlara yaptırtmasından başka isteyecek bir şey yoktur."
      "İşçinin emeğini, en zorunlu gereksinmelere ancak yetecek kadar düşük bir fiyata satın alan patron, ne ücretlerin yetersizliğinden sorumludur, ne de işin çok uzun süresinden: o kendi koyduğu yasaya kendi de boyun eğer. ... Sefalet insanlardan çok, nesnelerin erkinden gelir.' ([Buret,] l.c., s. 82).[71]
      "Büyük Britanya'da, halkının topraklarını işlemek, ve iyileştirmek için yeterli sermayelere sahip bulunmadıkları birçok yerler vardır. İskoçya'nın güney illerinin yünü, büyük bölümü bakımından, yetiştiği yerlerde işlenmek için sermaye yokluğu nedeniyle, York Kontluğunda işlenmek üzere, çok kötü yollar üzerinde uzun bir kara yolculuğu yapar. İngiltere'de, halkı, kendi öz sanayilerinin ürününün talep edileceği ve tüketiciler bulacağı o uzak pazarlara taşımak için yeterli sermayelerden yoksun birçok küçük fabrika kentleri vardır. Her ne kadar bu kentlerde bazı satıcılar görülürse de, bundan [XIV] aslında bazı büyük tecimsel kentlerde oturan daha zengin satıcıların görevlilerinden (agents) başka bir şey değildirler. (Smith, c. II, s. 381-382.) Toprak ve emeğin yıllık ürün değerini artırmak için, ya üretici işçileri sayı[72] bakımından artırmak, ya da daha önce işe alınmış bulunan işçilerin üretici yeteneğini [72] erk bakımından artırmaktan başka bir yol yoktur... Her iki durumda da, hemen her zaman bir sermaye artışı gerekir." (Smith, c. II, S. 338.)[73] (sayfa 129)
      "Demek ki, işlerin doğasında, bir sermaye birikimi[74] işbölümunün zorunlu bir önkoşuludur, iş, ancak sermayelerin daha önce gitgide birikmiş bulundukları oranda daha ayrıntılı bir biçimde bölünebilir. İşbölümü ileri götürüldüğü ölçüde, eşit bir sayıda insanın işleyebileceği maddelerin niceliği büyuk bir oran içinde artar; ve her işçinin görevi giderek büyük bir yalınlık derecesine indirgenmiş bulunduğundan, bu görevleri kolaylaştırıp kısaltmak için bir yığın yeni makine türetilir. Demek ki, işbölümü genişledikçe, eşit bir sayıdaki işçinin sürekli olarak çalıştırılabilmesi için, önceden eşit bir yiyecek yedekliği ile, daha az ilerlemiş bir durumda gerekli olacaktan daha çok bir gereç ve alet yedekliğinin biriktirilmesi gerekir. Oysa, her işkolundaki işçi sayısı, işkolundaki işbölümünün artması ile birlikte, genel olarak artar, ya da daha doğrusu onları bu biçimde sınıflanıp bölünecek duruma getiren şey, sayılarının artışıdır." (Smith, c. II, s. 193-194.)
      "Emeğin, üretici erkin bu büyük genişlemesini, sermayelerin daha önceki bir birikimi olmaksızın kazanamaması gibi, sermayelerin birikimi de doğal olarak bu genişlemeye yolaçar. Kapitalist, gerçekte kendi sermayesi aracıyla erden geldiğince büyük nicelikte yapıt üretmek ister. Öyleyse hem işçileri arasında en uygun iş dağılımını kurmaya, hem de onlara düşünebildiği ya da elde edebilecek durumda bulunduğu en iyi makineleri sağlamaya çalışır. Bu iki amaca da erişebilme olanakları [XV] genel olarak sermayesinin genişliği ya da bu sermayenin çalıştırabileceği kişilerin sayısı ile orantılıdır. Böylece, bir ülkedeki sanayiin niceliği, sadece onu devinime getiren sermaye[74] çoğaldığı ölçüde artmakla kalmaz, ama bir de, bu çoğalmanın bir sonucu olarak, aynı sanayi niceliği çok daha büyük bir nicelikte yapıt üretir." (Smith, l.c., s. 194-195.)
      Öyleyse aşırı üretim.
      "Sanayi ve tecimde, daha büyük ölçekte işletmeler ereğiyle, daha çok sayıda ve daha çeşitli insanal güçlerle dogal güçlerin biraraya getirilmesi aracıyla ... daha geniş üretici güçler bağdaşımları. Şurada burada da ... daha şimdiden bellibaşlı üretim kollarının kendi aralarındaki daha sıkı ilişkiler. Böylece büyük fabrikacılar, hiç değilse kendi sanayilerine gerekli hammaddelerin bir bölümünü ilkin üçüncü elden edinme zorunda kalmamak için, aynı (sayfa 130) zamanda büyük toprak mülkleri edinmeye de çalışacaklar; ya da, sadece kendi öz ürünlerini satmak için değil, ama başka türlü ürünler satın almak ve bunları kendi işçilerine satmak için de, kendi sanayi işletmeleri ile tecim arasında bir bağ kuracaklardır. Bazı fabrika patronlarının bazan 10.000-12.000 işçinin başında bulunduklari İngiltere'de ... çeşitli üretim kollarının bir tek yönetici kafanın yönetimi altındaki bu türlü birleşmeleri, devlet içinde bu türlü devlet ve eyaletler ender değil. Böylece son zamanlarda Birmingham maden ocakları sahipleri, eskiden çeşitli girişimci ve çeşitli ocak sahipleri arasında paylaşılan tüm demir üretim sürecini kendi ellerine almışlardır. Bkz: Birmingham maden bölgesi, Deutsche Viertelj[ahresschrift] 3, 1838.[75] Son olarak sayıları o kadar artmış bulunan büyük hisse senetli işletmelerde, mali güçlerin, bilimsel ve teknik bilgi ve deney sahibi birçok hisse sahibinin, işin yürütülmesi kendilerine bırakılmış başka kişilerin geniş bağdaşımlarını da görüyoruz. Böylece, kapitalistler için artırımlarını (tasarruflarını) daha çesitli ve ayrıca tarımsal, sinai ve tecimsel üretimde eşzamanlı biçimde kullanabilme olanağı doğar, bu da aynı zamanda çıkar çevrelerini genişletir, [XVI] tarım, sanayi ve tecim çıkarları arasındaki karşıtlıklar bütününü yumuşatıp birleştirir. Ama sermayeyi bu en çeşitli biçimde üretici kılma artan olanağının bile, varlıklı sınıflar ile varlıksız sınıflar arasındaki karşıtlığı artırması gerekir." (Schulz, l.c., s. 40-41.)
      Konut sahiplerinin sefaletten elde ettikleri engin kâr. Ev kirası, sinai sefalet ile ters orantılıdır.
      Yıkıma uğramış proleterlerin kusurlarından sağlanan kazançlar da böyle. (Fuhuş, sarhoşluk, pratêur sur gages.[76])
      Sermaye ile toprak mülkiyetinin tek bir elde bulunmaları sonucu, ve bir de sermayenin, genişliği aracıyla, çeşitli üretim kollarını bağdaştırma olanağına sahip bulunması nedeniyle, sermayelerin birikimi artar ve rekabetleri azalır. (sayfa 131)
      İnsanlar karşısında, kayıtsızlık. Smith'in yirmi piyango bileti.[77]
      Say'ın revenu net et brut'ü.[78] (sayfa 132)



TOPRAK RANTI


      [I] Toprak sahibinin hakkı, kökenini soygundan alır. (Say, [l.c.,] c. I, s. 136, not.) Toprak sahipleri, bütün öbür insanlar gibi, ekmedikleri yeri biçmeyi sever, ve hatta toprağın doğal ürünü için bile bir rant isterler. (Smith, c. I, s. 99.)
      "Toprak rantının, çoğu kez toprak sahibinin, toprağın iyileşmesi için kullandığı sermayenin [...] kârından başka bir şey olmadığı düşünülebilir. ... Ranta biraz da böyle bakılabileceği durumlar vardır ... ama toprak sahibi: l° iyileştirilmemiş toprak için bile bir rant ister, ve iyileştirme harcamalarının faiz ya da kârı varsayılabilecek şey, genel olarak bu ilk ranta bir katmadan başka bir şey değildir; 2° öte yandan bu iyileştirmeler her zaman toprak sahibinin fonları ile değil, ama bazan çiftlik kiracısının fonları ile yapılırlar; gene de, kira sözleşmesini yenileme sözkonusu olduğu (sayfa 133) zaman, toprak sahibi, genellikle, sanki bütün bu iyileştirmeler kendi öz fonları ile yapılmışlar gibi, aynı rant artışını ister; 3° bazan insanların eli ile kesenkes düzeltilemeyecek şeyler için de bir rant ister." (Smith, c. I, s. 300-301.)
      Smith bu son duruma örnek olarak, yakıldığı zaman sabun, cam, vb. yapmak için kullanılan bir alkali tuzu veren bir deniz bitkisi olan çöğen otunu verir. Bu bitki Büyük Britanya'da, özellikle İskoçya'nın çeşitli yerlerinde, ama sadece günde deniz suları ile iki kez örtülen, ve bunun sonucu üretimi insanların ustalığı ile hiç bir zaman artırılamamış bulunan, yüksek gelgit altında bulunan kayalar üzerinde biter. Gene de, bu tür bir bitkinin bittiği bir toprağın sahibi, tıpkı kendi buğday tarlaları gibi, bu toprak için de bir rant ister. Shetland adalarının dolaylarında, deniz, balık bakımından olağanüstü zengindir... Adalarda yaşayanların büyük bir bölümü [II] balıkçılıkla geçinir.
      Ama deniz ürününden yararlanabilmek için, komşu toprak üzerinde bir konut sahibi olmak gerekir. Toprak sahibinin rantı, sadece çiftlik kiracısının toprakla yapabileceği şeyle değil, ama hem toprak hem de denizle, birarada yapabileceği şeyle orantılıdır. (Smith, c. I, s. 301-302.)
      "Bu rant, toprak sahibinin çiftlik kiracısına kullanımını ödünç verdiği bu doğa erkinin
[79] ürünü sayılabilir. Bu ürün, bu erkin az ya da çok geniş varsayılmasına, ya da başka bir deyişle, toprağın az ya da çok doğal ya da yapay verimlilikte varsayılmasına göre, az ya da çok büyüktür. İnsan yapıtı olarak bakılabilecek şeyler çıkarıldıktan ya da düşüldükten sonra geride kalan şey, doğanın yapıtıdır." (Smith, c. II, s. 377-378.)
      "Toprağın kullanımı için ödenmiş fiyat olarak düşünülen toprak rantı,[80] demek ki doğal olarak bir tekel fiyatıdır.[80] Toprak sahibinin toprağını iyileştirmek için yatırmış bulunabileceği, ya da zarara uğramamak için alması gerekeri şeyle değil, ama çiftlik kiracısının zarara uğramaksızın verebileceği şeyle orantılıdır." (Smith, c. I, s. 302.)
      İlk[81] üç sınıf arasında, bu sınıf (toprak sahipleri), "geliri ona (sayfa 134) ne emek, ne de kaygıya malolan, ama deyim yerindeyse kendiliğinden, onun hiç bir tasarısı,[82] hiç bir planı olmaksızın gelen tek sınıftır." (Smith, c. II, s. 161.)
      Bize daha önce, toprak rantının, toprağın orantılı verimliliğine bağlı olduğu söylenmişti.
      Toprak rantının belirlenmesinin bir başka etkeni de, toprağın konumudur.
      "Rant, ürünü ne olursa olsun toprağın verimliliğine,[83] ve verimliliği ne olursa olsun konumuna[83] göre değişir." (Smith, c. I, s. 306)
      "Eşit bir verimlilikteki topraklar, maden ocakları ve balıkçılık alanları alındığında, bunların verecekleri ürün, ekim ya da işletmelerinde kullanılacak sermayelerin genişliğine, ve bu sermayelerin [III] kullanilacakları az ya da çok uygun biçimle orantılı olacaktır. Sermayelerin eşit ve aynı derecede iyi kullanıldıkları varsayılırsa, bu ürün, toprakların, maden ocaklarının ve balıkçılık alanlarının doğal verimliliği ile orantılı olacaktır." ([Smith], c. II, s. 210.)
      Smith'in bu tümceleri önemlidir, çünkü eşit üretim harcamaları ve eşit genişlikte, toprak rantını toprağın az ya da çok büyük verimliliğine indirgerler. Böylece de, toprağın verimliliğini toprak sahibinin bir niteliği durumuna dönüştüren ekonomi politikteki kavramların devrikliğini açıkça gösterirler.
      Ama şimdi toprak rantını, insanların gerçek alışverişlerinde büründüğü biçim altında görelim.
      Toprak rantı, çiftlik kiracısı ile toprak sahibi arasındaki savaşım tarafından saptanmıştır. İktisatta, her yerde, toplum örgütlenmesinin temeli sayıman açık çıkar çatışmaları, savaşımlar, savaşlar görürüz.
      Şimdi toprak sahipleri ile çiftlik kiracıları arasındaki ilişkilerin ne olduğunu görelim.
      "Toprak sahibi, kira sözleşmesi koşullarının saptanması sırasında, üründen [çiftlik kiracısına], elinden geldiğince, tohumluğu (sayfa 135) sağlayan, emeği ödeyen, hayvanları ve öbür toprak işleme aletlerini satın alıp yaşatan sermayeyi karşılamak, ve ayrıca da ona kantondaki öbür çiftliklerin verdikleri olağan kârları vermek için gerekli olandan daha büyük bir parça bırakmamaya çalışır. Bu parça elbette çiftlik kiracısının zarara uğramaksızın yetinebileceği en küçük parçadır ve toprak sahibi de ona daha çoğunu bırakmayı çok ender düşünür. Ürünün kendinden ya da fiyatından [...] bu parçanın üstünde tüm geri kalanı, bu artı ne olursa olsun, toprak sahibi toprağının rantı olarak kendine alıkoymaya çalışır; bu rant, elbette, toprağın güncel durumunda, çiftlik kiracısının ödeyebileceği en yüksek [IV] ranttır. [...] Bu artıya her zaman toprağın doğal rantı, ya da toprakların çoğunun doğal olarak kendisi üzerinden kiralandıkları düşünülebilen rant olarak bakılabilir." (Smith, c. I, s. 299-300.)
      "Toprak sahipleri, der Say, çiftlik kiracılarına karşı bir tür tekel [...] uygularlar. Onların, toprak olan mallarının talebi, durmadan genişleyebilir: ama mallarının niceliği ancak belli bir noktaya kadar genişler... Toprak sahibi ile çiftlik kiracısı arasında yapılan pazarlık, her zaman toprak sahibi için olabildiğince yararlıdır. ... Toprak sahibi, işlerin doğasından sağladığı bu üstünlükten başka, ona çiftlik kiracısı üzerinde daha büyük bir servetin, ve bazan da saygınlık ve toplumdaki yerin söz dinletme gücünü veren konumun bir başka üstünlüğünden daha yararlanır; ama bu üstünlüklerden birincisi, toprak yararına elverişli koşullardan her zaman tek başına onun yararlanacak durumda bulunması için yeter. Bir kanalın açılması, bir yol, bir kantondaki nüfus ve gönenç (refah) artışı, her zaman çiftlik kiralarını yükseltirler. ... Çiftlik kiracısının kendisi de gerçi[84]
kendi harcamaları ile fonu (toprağı) iyileştirebilir; ama bu, onun ancak sözleşme süresince çıkar sağlayabileceği, ve sözleşme süresi sonunda, götürülemediği için,[85] toprak sahibine kalan bir sermayeden başka bir şey değildir, sözleşme süresi bittikten sonra, toprak sahibi, hiç bir yatırım yapmadığı halde, bunun faizlerinden yararlanır, çünkü toprak kirası bu ölçüde yükselir." (Say, c. II, s. 142-143.) (sayfa 136)
      "Toprağın kullanılması için ödenmiş fiyat olarak düşünülen rant, toprağın şimdilik içinde bulunduğu koşullarda, elbette çiftlik kiracısınıri ödeyebilecek durumda olduğu en yüksek fiyattır." (Smith, c. I, s. 299.)
      "Toprak üstündeki bir mülkün rantı, genel olarak toplam ürünün üçte-biri olduğu varsayılan düzeye yükselir, ve bu, normal olarak, ürünün ilineksel değişikliklerinden bağımsız ve değişmez bir [V] ranttır (Smith, c. I, s. 351). Bu, toplam ürünün [...] dörtte-birinden, ender olarak büyüktür." (Ibid., c. II, s. 378.)[86]
      Toprak rantı bütün metalar için ödenmiş olamaz. Örneğin, birçok bölgelerde taşlar için toprak rantı ödenmez.
      "Genel olarak pazara, sadece toprak ürünlerinin, olağan fiyatı onları oraya getirmek için kullanılması gereken sermaye ile, bu sermayenin olağan kârlarını karşılamak için yeterli olan bölümleri getirilebilir. Eğer olağan fiyat yeterli olmaktan da yüksekse, artı, (surplus), doğal olarak toprak rantına gidecektir. Eğer tastamam yeterli olacak kadarsa, meta pazara getirilebilecektir, ama toprak sahibine ödenecek bir rant sağlayamaz. Fiyat yeterli olandan yüksek olacak mı, olmayacak mı? İşte bu, talebe bağlıdır." (Smith, c. I. s. 302-303.)
      "Rant, metaların fiyatının bileşimine, ücret ve kârların girdiğinden bir başka biçimde girer. Ücret ve kârların yüksek ya da düşük oranı, yüksek ya da düşük emtia fiyatının nedenidir: rantın yüksek ya da düşük oranı ise, fiyatın sonucudur."[87]
(Smith, c. I. s. 303.)
      Her zaman bir toprak rantı getiren ürünler arasında, yiyecek maddeleri bulunur.
      "İnsanlar, bütün öbür hayvan türleri gibi, doğal olarak geçim araclarına oranla çoğaldıklarından, her zaman az ya da çok yiyecek maddesi talebi vardır. Yiyecek maddesi her zaman [VI] az ya da çok büyük nicelikte bir emek [...] satın alabilecek, ve onu kazanmak için bir şeyler yapmaya hazır biri her zaman bulunacaktır. Aslında, satın alabileceği emek, eğer en iktisadi bir biçimde dağıtılmış (sayfa 137) olaydı, besleyebileceği emeğe her zaman eşit[88] değildir ve bunun nedeni de, bazan emeğe verilen yüksek ücretlerdir. Ama her zaman besleyebileceği kadar emeği, bu tür emeğin ülkede genellikle beslendiği oran üzerinden satın alabilir. Oysa toprak, hemen hemen olanaklı bütün durumlarda, ürettiği yiyecek maddelerinin pazara sunulmasında elbirliği eden tüm emeği beslemek için gerekli olandan daha çok yiyecek maddesi üretir. [...] Bu yiyecek maddeleri artığı da, bu emeği çalıştıran sermayeyi kârlı bir biçimde yenilemek için gerekli olandan her zaman daha çoktur. Böylece, toprak sahibine bir rant vermek için her zaman bir şeyler kalır." (Smith, c. I, s. 305-306.) "Rant ilk kaynağını sadece besin maddelerinden almakla kalmaz, ama toprak ürününün eğer herhangi bir başka bölümü de sonradan bir rant getirmeye başlarsa, o bu değer katılmasını, toprağın ekim ve işlenmesi aracıyla, yiyecek maddeleri üretmek üzere emeğin kazanmış bulunduğu erk artışına borçludur." (Smith, c. I, s. 345.) "İnsan yiyeceği, toprak sahibine her zaman [ve zorunlu olarak] ödenecek bir rant sağlayan [tek toprak ürünü olarak görünür]."[89] (c. I, s. 337.) "Ülkelerin nüfusu, ürünlerinin giydirip barındırabileceği sayı oranında değil, ama bu ürünün besleyebileceği sayı oranında artar." (Smith, c. I, s. .342.)
      "İnsanın beslenmekten sonra gelen iki en büyük gereksinmesi giysi, konut, ısınmadır. Bunlar da çoğu zaman, ama her zaman zorunlu olarak değil, bir rant getirirler." (Ibid., c. I, s. 337-338).[90]
      [VIII] Şimdi toprak sahibinin, toplumun tüm yararlarını nasıl sömürdüğünü görelim.
      1° Toprak rantı nüfus ile birlikte artar (Smith, c. I, s. 335).
      2° Say, toprak rantının, demiryolları vb. ile, güvenliğin iyileştirilmesi ve ulaştırma araçlarının çoğalması ile birlikte (sayfa 138) nasıl arttığını bize daha önce söylemişti.
      3° "Toplum durumunda yapılan her iyileştirme, dolaylı ya da dolaysız bir biçimde,[91] toprağın gerçek rantını yükseltmeye, toprak sahibinin gerçek zenginliğini, yani onun başkasının emeğini ya da başkasının emek ürününü satın alma erkliği artırmaya yönelir. ... Toprakların ve ekimin iyileştirilmesindeki genişleme buna dolaysız bir biçimde yönelir. Ürün arttığı ölçüde, toprak sahibinin ürün içindeki payı da zorunlu olarak artar. Bu türlü gayrisafi ürünlerin gerçek fiyatında başgösteren yükselme, [...] örneğin hayvan fiyatının yükselmesi de, toprak sahibinin rantını, dolaysız bir biçimde ve daha da büyük bir oranda artırmaya yönelir. Ürünün gerçek değeri ile birlikte, sadece toprak sahibinin payının gerçek değeri, bu payın ona başkasının emeği üzerinde verdiği erklik artmakla kalmaz, ama bu payın toplam ürüne göre oranı da, bu değer ile birlikte artar. Bu ürün, kendi gerçek fiyatı içinde yükseldikten sonra, toplanmak [...] ve bu emeği çalıştıran sermayeyi, bu sermayenin olağan kârları ile birlikte yenileyebilmek için, daha çok emek istemez. Ürünün geri kalan ve toprak sahibinin olan parçası, demek ki bütüne oranla, eskiden olduğundan daha büyük olacaktır." (Smith, c. II, s. 157-159.)
      [IX] Hammaddeler talebinin artışı ve dolayısıyla değerinin yükselmesi, kısmen, nüfus artışı ve nüfusun gereksinmelerindeki artış sonucu olabilir. Ama her yeni türetim, eskiden kullanılmayan ya da az kullanılan bir hammaddeden sanayiin her yeni kullanımı, toprak rantını artırır. Böylece, örneğin kömür ocaklarının rantı, demiryolları, buharlı vapurlar vb. ile birlikte büyük ölçüde yükselmiştir.
      Toprak sahibinin yapımcılıktan, türetimlerden, emekten sağladığı bu yarardan başka, hemen bir başka yarar daha göreceğiz.
      4° "Emeğin üretici erkinde, yapımevi ürünlerinin gerçek fiyatını doğrudan doğruya indirmeye yönelen bu türlü iyileştirmeler, toprağın gerçek rantını dolaylı olarak yükseltmeye yönelirler. Toprak sahibi, kendi gayrisafi ürününün kendi kişisel tüketimini aşan (sayfa 139) bölümünü, ya da [...] bu bölümün fiyatını, yapılmış ürünle değiştirir. Bu ikinci tür ürünün gerçek fiyatını düşüren her şey, birincinin gerçek fiyatını yükseltir; bu gayrisafi ürünün eşit bir niceliği, bundan böyle bu yapılmış ürünün daha büyük bir niceliğine eşit olur, ve toprak sahibi, edinmek istediği konfor, süs ya da lüks nesnelerinden daha büyük bir nicelikte satın alabilecek bir durumda bulunur." (Smith, c. 11, s. 159.)
      Ama, eğer toprak sahibinin toplumun bütün yararlarını sömürdüğü olgusundan, Smith [X] toprak sahibinin çıkarının toplum çıkarı ile her zaman özdeş olduğu sonucunu çıkarırsa (c. II, s. 161), bu bir alıklıktır. Ekonomi politikte, özel mülkiyet rejimi altında, herhangi birinin toplumdan sağlayabileceği çıkar, toplumun ondan sağlayabileceği çıkarla tam bir ters orantı içindedir, tıpkı tefecinin savurgan birinden sağladığı çıkarla (faizle), savurganin çıkarının kesenkes özdeş olmaması gibi.
      Toprak sahibinin, yabancı ülkelerin toprak mülkiyeti karşısındaki, örneğin buğday yasaları ile başlayan tekel susuzluğunun sözünü, ancak şöyle edip geçeceğiz.[92] Aynı biçimde, ortaçağ toprakbentliğine (servage), sömürgelerdeki köleliğe, Büyük Britanya kır gündelikçilerinin sefaletine de burada değinmeyeceğiz. Sadece ekonomi politiğin kendi tezleri ile yetinelim.
      1° Toprak sahibinin, toplumun iyiliğinde çıkarı olduğunu söylemek, iktisat ilkelerine göre, toplum nüfusunun, sanayi üretiminin gelişmesinden, gereksinmelerinin büyümesinden, kısacası zenginlik artışından çıkarı olduğunu söylemek demektir; ve buraya kadar görmüş bulunduklarımıza göre, bu artış, sefalet ve kölelik artışı ile elele gider. Ev kirasının artışı ile sefalet artışı arasındaki bağlılık, toprak sahibinin (sayfa 140) toplumdan sağladığı çıkara bir örnektir, çünkü ev kirası ile birlikte, toprak rantı, toprağın üzerine kurulmuş bulunduğu toprağın kazanç payı da artar.
      2° İktisatçıların kendilerine göre bile, toprak sahibinin çıkarı, çiftlik kiracısının çıkarının doğrudan doğruya karşıtıdır; demek ki, daha şimdiden toplumun önemli bir bölümünün karşıtı.
      [XI] 3° Çiftlik kiracısı ne kadar az ücret öderse, toprak sahibi çiftlik kiracısından o kadar çok rant isteyebileceğine ve toprak sahibi ne kadar çok toprak rantı isterse çiftlik kiracısı ücreti o kadar çok düşüreceğine göre, yapımevi patronlarının çıkarı kendi işçilerinin çıkarlarına ne kadar karşıtsa, toprak sahibinin çıkarı da tarım emekçilerinin çıkarlarına o kadar aykırıdır.
      4° Mamul ürünlerin gerçek fiyat düşüşü toprak rantını yükselttiğine göre, yapımevi işçilerinin ücret düşüşünde, kapitalistler arası rekabette, aşırı üretimde, yapımevinin yolaçtığı tüm sefalette, toprak sahibinin dolaysız bir çıkarı vardır.
      5° Demek ki toprak sahibinin çıkarı, toplum çıkarı ile özdeş olmak şöyle dursun, çiftlik kiracılarının, tarım emekçilerinin, yapımevleri işçileri ve kapitalistlerin çıkarının dolaysız karşıtıdır, hatta şimdi gözden geçireceğimiz rekabet sonucu, bir toprak sahibinin çıkarı bir başka taprak sahibinin çıkarı ile bile özdeş değildir.
      Şimdiden, genel bir biçimde, büyük toprak mülkiyeti ile küçük toprak mülkiyeti arasındaki ilişki, büyük sermaye ile küçük sermaye arasındaki ilişki gibidir. Ama buna, zorunlu bir biçimde büyük mülkiyetin birikimine, ve küçüğün bunun tarafından yutulmasına götüren özel koşullar da eklenir.
      [XII] l° İşçilerin ve aletlerin görece sayısı, fonun büyüklüğü ile birlikte, hiç bir yerde toprak mülkiyetinde olduğu kadar azalmaz. Bunun gibi, bütün biçimleri altındaki sömürü olanağı, üretim harcamaları tutumu (tasarrufu) ve (sayfa 141) becerikli işbölümü, fonun büyüklüğü ile birlikte, hiç bir yerde toprak mülkiyetinde olduğu kadar artmaz. Bir tarla ne kadar küçük olursa olsun, istediği saban, bıçkı vb. gibi aletlerin altına inilemeyeceği belli bir sınırı vardır, oysa mülkün küçüklüğü bu sınırın çok altına inebilir.
      2° Büyük toprak mülkiyeti, çiftlik kiracısı sermayesinin toprağın iyileştirilmesi için uygulamış bulunduğu çıkarları kendi yararına biriktirir. Küçük toprak mülkiyetinin kendi öz sermayesini kullanması gerekir. Bütün bu kâr, demek ki, onun için yitirilmiştir.
      3° Tüm toplumsal iyileştirme büyük toprak mülkiyetine yararken, küçük toprak mülkiyetine zarar verir, çünkü ondan daima daha çok nakit para ister.
      4° Bu rekabet için daha incelenecek iki önemli yasa var:
      a) İnsanların yiyecek maddelerinin üretilmesi için ekilmiş toprakların rantı, öbür ekilmiş topraklardan çoğunun rantını düzenler. (Smith, c. I, s. 331.)
      Sürü hayvanlari vb. gibi geçim araçları, son çözümlemede, ancak büyük mülkiyet tarafından üretilebilirler. Öyleyse öbür toprakların rantını büyük mülkiyet düzenler ve onu bir asgariye indirebilir.
      Kendi başına çalışan küçük toprak sahibi, o zaman büyük toprak sahibi karşısında, kendi öz aletlerine sahip bir zanaatçının fabrika patronu karşısındaki durumunda bulunur. Küçük mülkiyet yalın bir emek aleti durumuna gelmiştir. [XVI] Küçük toprak sahibi için rant büsbütün yok olur, ona olsa olsa, sermayesinin faizi ile ücreti kalır; çünkü rekabet rantın, artık toprak sahibinin kendi yatırmadığı sermayenin faizinden başka bir şey olmamasına yolaçar.
      b) Öte yandan, toprakların, maden ocakları ve balıkçılık alanlarının eşit verimlilik ve eşit işletme ustalığında, ürünün, sermayelerin genişliği ile orantılı durumda bulunduğunu daha önce görmüştük. Demek ki, büyük toprak mülkiyetinin (sayfa 142) utkusu (zaferi). Aynı biçimde, sermayelerin eşitliğinde, verimlilik ile orantılı durumda. Demek ki, sermayelerin eşitliğinde, kazanan en verimli toprağın sahibidir.
      c) "Genel olarak bir maden ocağının verimli ya da verimsiz olduğu, belli nicelikte bir emeğin o ocaktan çılkarabildiği maden niceliğinin, eşit nicelikte bir emeğin aynı türden öbür maden ocaklarının çoğundan çıkarabileceği maden niceliğinden az ya da çok olmasına göre belirlenir." (Smith, c. I, s. 345-346.) "En verimli kömür ocağının fiyatı, çevresindeki bütün öbür maden ocaklan için kömür fiyatını düzenler. Ocak sahibi ile girişimci, her ikisi de, bütün komşularından biraz düşük satarak, biri daha yüksek bir rant, öbürü daha yüksek bir kâr yapabileceklerini görürler. Komşular, çok geçmeden, bununla yetinecek durumda bulunmamalarına, ve bu fiyatın durmadan azalıp hatta bazan rant ve kârlarını ellerinden almasına karşın, aynı fiyatla satma zorunda kalırlar. Bazı ocaklar o zaman büsbütün yüzüstü bırakılır, başka bazıları artık rant getirmez olur ve ancak ocak sahibi tarafından işletilebilirler." (Smith, c. 1, s. 350.) "Peru madenlerinin bulunmasından sonra, Avrupa gümüş madenlerinin çoğu yüzüstü bırakıldı. ... Potosi ocaklarının bulunmasından sonra da, Küba ve Saint-Domingo madenlerinin, hatta eski Peru madenlerinin başına aynı şey geldi." (c. I, s. 353.)
      Smith'in burada maden ocakları üzerine tüm söyledikleri, genel olarak toprak mülkiyeti için de azçok geçerlidir.
      d) "Yürürlükte olan (cari) toprak fiyatlarının her yerde yürürlükte olan faiz oranına bağlı bulunmasi ilginçtir. ... Eğer toprak rantı para faizinin çok altına düşseydi, kimse toprak satın almak istemez, bu da çok geçmeden yürürlükte olan toprak fiyatlarını düşürürdü. Tersine, rant, faizin oldukça üstüne çıksaydı, herkes toprak satın almak ister, ve bu da çok geçmeden yürürlükte olan toprak fiyatını yükseltirdi." ([Smith], c. II, s. 367-368.)
      Toprak rantı ile para [faiz -ç.] oranı arasındaki bu ilişkiden, toprak rantının gitgide düşmesi gerektiği sonucu çıkar; öyle ki, sonunda sadece en zengin insanlar toprak rantı ile yaşayabileceklerdir. Demek ki, topraklarını kiraya vermeyen toprak sahipleri arasında durmadan büyüyen rekabet. (sayfa 143) Aralarından bir bölümünün yıkımı. — Büyük toprak mülkiyetinde yeni birikim.
      [XVII] Bu rekabetin bir de toprak mülkiyetinin büyük bir bölümünün kapitalistlerin eline geçmesi ve kapitalistlerin böylece aynı zamanda toprak sahibi de olmaları gibi bir sonucu var; tıpkı küçük toprak sahiplerinin, eninde sonunda artık kapitalistten başka bir şey olmamaları gibi. Tıpkı büyük toprak mülkiyetinin bir bölümünün, aynı zamanda sanayici olması gibi.
      Son sonuç, demek ki, kapitalist ile toprak sahibi arasındaki ayrımın kalkmasıdır; öyle ki, genel olarak, nüfusun artık sadece iki sınıfı var: işçi sınıfı ile kapitalistler sınıfı. Toprak mülkiyetinin bu alışveriş konusu olması, toprak mülkiyetinin bu meta durumuna dönüşümü, eski soylular sınıfının kesin düşüşü ve para soyluları sınıfının da kesin yükselişidir.
      1° Romantizmin bu konuda döktüğü duygusal gözyaşlarını paylaşmıyoruz. O, topraktan kazanç sağlama alçaklığı ile, toprağın özel mülkiyetinin alışveriş konusu olmasının içerdiği, özel mülkiyet çerçevesinde son derece ussal, istenir ve zorunlu mantığı birbirine karıştırır. İlkin, feodal toprak mülkiyeti, doğası gereği, zaten kazanç konusu edilmiş, insana yabancılaşmış, ve bunun sonucu onun karşısına birkaç büyük toprakbeyi kişiliğinde çıkan toprağın mülkiyetidir.
      Feodal mülkiyet, toprağın insanlar üzerindeki, onlara yabancı bir erk biçimindeki egemenliğini içerir. Serf, toprağın ekidir. Aynı biçimde, meşruta sahibi (majorataire), büyük oğul da toprağa bağlıdır. Onu miras olarak alan, topraktır. Genel olarak, özel mülkiyet egemenliği toprak mülkiyeti ile başlar, özel mülkiyetin temeli toprak mülkiyetidir, Ama feodal toprak mülkiyetinde, bey hiç değilse mülkün kralı gibi görünür. Aynı biçimde, henüz mülk sahibi ile toprak arasında yalın bir maddi zenginlik ilişkisinden daha içli (sayfa 144) dışlı bir ilişki görünüşü vardır. Toprak, sahibi ile bireyselleşir, sahibinin düzeyindedir, onunla birlikte baronluk ya da kontluktur, onun ayrıcalıklarına, yargılama yetkisine, siyasal bağlantılarına vb. sahiptir. Beyinin örgensel-olmayan bedeni olarak görünür. Toprakbeyliği ile toprak mülkiyeti arasındaki kaynaşmayı dile getiren "nulte terre sans maître"[93] atasözü de buradan gelir. Aynı biçimde, toprak mülkiyetinin egemenliği, doğrudan doğruya yalın sermayenin egemenliği olarak görünmez. Uyrukları onun karşısında, daha çok kendi yurtları karşısındaymış gibidirler. Sıkı bir ulusllık (nationalité) tipidir bu.
      [XVIII] Bir krallığın kralına kendi adını vermesi gibi, feodal toprak mülkiyeti de beyine kendi adını verir. Ailesinin tarihi, evinin tarihi, vb., bütün bunlar, toprak mülkiyetini onun için bireyselleştirir ve onu biçimsel olarak kendi evi durumuna, bir kişi durumuna getirirler. Aynı biçimde, beyin toprak mülkiyetini işleyen kimseler ücretli gündelikçiler durumunda değil, ama ya serfler gibi onun mülküdürler, ya da onun karşısında bir bağlılık, uyrukluk ve yükümlülük ilişkisi içindedirler. Demek ki, beyin onlar karşısındaki durumu doğrudan doğruya siyasaldır, ama duygusal bir yanı da vardır. Töreler, özlük, vb. bir topraktan öbürüne değişir ve toprak parçası ile aynı şeymiş gibi görünürler, oysa daha sonra insanı toprağa bağlayan şey, onun özlük ya da bireyselliği değil, sadece ve sadece para kesesidir. Son olarak, bey kendi toprak mülkiyetinden olabilecek en büyük yararı sağlamaya çalışmaz. Tersine, ortada ne varsa onu tüketir ve gerekli olanı sağlama işini serfe ya da kiracıya bırakır. Toprak mülkiyetinin, beyine romantik bir hâle kazandıran soylu durumu işte budur.
      Bu görünüşün ortadan kalkması; özel mülkiyetin kökü olan toprak mülkiyetinin, bütünüyle özel mülkiyet hareketi içine sürüklenip bir meta durumuna gelmesi; mülk sahibinin (sayfa 145) üstünlüğünün, tüm siyasal renkten arınmış, salt özel mülkiyet, salt sermaye üstünlüğü olarak görünmesi; mülk sahibi ile işçi arasındaki ilişkinin, sömüren ile sömürülen arasındaki iktisadi ilişkiye indirgenmesi; mülk sahibinin mülkiyeti ile tüm kişisel ilişkisinin ortadan kalkması ve bu mülkiyetin sadece somut maddi zenginlik durumuna gelmesi; toprakla onur birleşmesinin yerini, toprakla çıkar birleşmesinin alması ve insanın olduğu gibi toprağın da tecimsel bir değere indirgenmesi zorunludur. Toprak miilkiyetinin kökü olan şeyin, pis açgözlülüğün de, kendi kinik biçimi altında görünmesi zorunludur. Taşınmaz tekelin, taşınır ve tedirgin edilmiş tekel durumuna, rekabet durumuna dönüşmesi; başkasının kan ter içinde kalmasından aylakça yararlanmanın, bundan yapılan bir tecim işi biçimini alması zorunludur. Son olarak, sermaye biçimi altında, mülkiyetin bu rekabet içinde kendi egemenliğini, işçi sınıfı üzerinde olduğu kadar, sermayenin hareket yasalarının onları yıkıma uğratıp yükselttiklerine göre, mülk sahiplerinin kendileri üzerinde de göstermesi zorunludur. O zaman, "nulle terre sans seigneur" ortaçağsal atasözü yerine, cansız maddenin insanlar üzerindeki tüm egemenliğini dile getiren "l'argent n'a pas de maître"[94] modern atasözü geçecektir.
      [XIX] 2° Toprak mülkiyetinin bölünmesi ya da bölünmemesi tartoşmasına gelince, aşağıdaki gözlemleri yapmak gerek.
      Mülkiyetin bölünmesi, büyük toprak mülkiyeti tekelini yadsır, onu kaldırır, ama ancak onu genelleştirerek. Tekelin temelini, özel mülkiyeti ortadan kaldırmaz. Tekelin varoluşuna karşı çıkar, ama özüne karşı çıkmaz. Bunun sonucu, özel mülkiyet yasalarının etkisi altında kalır. Toprak mülkiyetinin bölünmesi, gerçekte sınai alandaki rekabet hareketine karşılık düşer. Aletlerin bu bölünmesi ve herkesin (sayfa 146) çalışmasının bu yalıtıklaşmasının iktisadi sakıncalarından başka (herkesin çalışmasının bu yalıtıklaşması işbölümünden iyice ayrılmalı: iş, birçok birey arasında dağıtılmamıştır, ama aynı işi herkes kendisi için yapar, aynı işin bir çoğaltılmasıdır bu), bu parçalara ayrılma, rekabetin tekele dönüşmesi gibi, zorunlu olarak yeni baştan birikime dönüşür.
      Öyleyse toprak mülkiyetinin bölündüğü yerlerde, ya daha da kötü bir birim altındaki tekele geri dönmek, ya da mülkiyetin bölünmesini yadsımaktan, kaldırmaktan başka yapacak hiç bir şey kalmaz. Ama bu, feodal mülkiyete geri dönme anlamına değil, tersine, genel olarak toprağın özel mülkiyetinin kaldırılması anlamına gelir. Tekelin ilk kaldırılışı, her zaman onun genelleştirilmesi, varoluşunun genişletilmesidir. Olanaklı en geniş ve en kapsayıcı varoluşuna erişmiş bulunan tekelin kaldırılışı, onun eksiksiz yok edilişidir. Toprağa uygulanmış ortaklık (association), iktisadi bakımdan, büyük toprak mülkiyetinin üstünlüklerini paylaşır, ve bölünmenin ilk eğilimini, yani eşitliği ilk o gerçekleştirir, — tıpkı insan ile toprak arasındaki duygusal il!şkiyi, artık kölelik, egemenlik ve saçma bir mülkiyet gizemseli dolayımı ile değil, ama ussal bir biçimde yeniden kurduğu gibi: gerçekte, toprak bir alım satım konusu olmaktan çıkar, ve emek ve özgür yararlanma aracıyla, yeniden insanın gerçek ve kişisel bir mülkiyeti olur. Bölünmenin bir büyük üstünlüğü şudur ki, artık köleliğe dönüşemeyen yığın, burada, mülkiyetten, sanayide olduğundan bir başka biçimde bezer.
      Büyük toprak mülkiyetine gelince, onun savunucuları, büyük-ölçekli tarımın sunduğu iktisadi üstünlükleri, her zaman yanıltıcı bir biçimde büyük toprak mülkiyeti ile özdeşleştirmişlerdir — sanki bu üstünlüklere hem en büyük genişliklerini, hem de toplumsal yararlılıklarını vermeye başlayan şey, mülkiyetin kaldırılmasının ta kendisi [XX] değilmiş gibi. Aynı biçimde, onlar küçük toprak mülkiyetinin (sayfa 147) bezirgânca (mercantile) anlayışına da saldırmışlardır — sanki büyük mülkiyet, hatta daha feodal biçimi altında bile, çıkar düşkünlüğünü örtük bir biçimde içermiyormuş gibi. Mülk sahibinin feodalizmi ile çiftlik kiracısının bezirgânca anlayışı ve sanayiinin bağdaştığı modern İngiliz biçimi üzerine hiç bir şey söylemiyorum.
      Bölünme de özel mülkiyet tekeli üzerine kurulmuş bulunduğu için, nasıl büyük toprak mülkiyeti, mülkiyetin bölünmesinin kendisine yönelttiği tekel eleştirisini ona karşı çevirebilirse, toprak mülkiyetinin bölünmesi de, bölünme eleştirisini tıpkı öyle, büyük mülkiyete karşı çevirebilir; çünkü orada da bölünme egemendir, ama sert, donmuş bir biçim altında. genel olarak, özel mülkiyet bölünmeye dayanır. Öte yandan, toprak mülkiyetinin bölünmesi, nasıl kapitalist zenginlik biçimi altında büyük mülkiyete yolaçıyorsa, feodal mülkiyetin de tıpkı öyle, ne yaparsa yapsın, zorunlu olarak bölünmeye kadar gitmesi, ya da hiç olmazsa kapitalistlerin ellerine düşmesi gerekir.
      Çünkü büyük toprak mülkiyeti, İngiltere'de olduğu gibi, nüfusun ezici çoğunluğunu sanayiin kollarına iter ve kendi öz işçilerini tam bir sefalete düşürür. Yoksulları ve ülkenin tüm etkinliğini öbür kampa atarak büyük toprak mülkiyeti demek ki düşmanlarının, sermayenin, sanayiin gücünü yaratıp artırır. Ülke çoğunluğunu sanayicileştirir, demek ki büyük toprak mülkiyetinin düşmanı durumuna getirir. Eğer sanayi, bugün İngiltere'de olduğu gibi, büyük bir erke erişmiş bulunursa, büyük mülkiyetin elinden, yabancı [tekeller] karşısındaki tekellerini yavaş yavaş söküp alır ve onları yabancı ülkelerdeki toprak mülkiyeti ile rekabetin içine atar. Sanayi egemenliği altında, toprak mülkiyeti kendi feodal büyüklüğünü, gerçekte ancak, tecimin kendi feodal doğasına aykırı genel yasalarından kendini korumak üzere, yabancı ülkelere karşı tekeller aracıyla sağlayabilirdi. Bir kez rekabet içine atıldıktan sonra, rekabete uyruk başka her meta gibi, (sayfa 148) onun yasalarına uyar. Aynı dalgalanmalara, aynı artış ve azalışlara, aynı bir elden öbürüne geçmelere boyun eğer, ve hiç bir yasa onu artık birkaç cennetlik elde tutamaz. [XXI] Dolaysız sonuç, birçok ellerdeki dağılmadır; toprak mülkiyeti, eninde sonunda, sanayi sermayelerinin erkliği altına girer.
      Son olarak, böylece zorla korunup sürdürülmüş ve kendi yanında korkunç bir sanayi yaratmış bulunan büyük toprak mülkiyeti, sanayiin erkinin onun yanında hep ikinci sırada kaldığı toprak bölünmesinden de hızlı bir biçimde bunalıma yolaçar.
      Büyük toprak mülkiyeti, İngiltere'de gördüğümüz gibi, feodal özlüğünü çoktan yitirmiş, ve elden geldiğince çok para kazanmak istediği ölçüde, bireysel bir özlük kazanmıştır. Mülk sahibine olanaklı en yüksek rantı, çiftlik kiracısına sermayesinin olanaklı en büyük kârı[nı verir]. Tarım işçileri, demek ki, çoktan en düşük ücrete indirgenmişlerdir ve, toprak mülkiyeti içinde, çiftlik kiracıları sınıfı daha şimdiden sanayi ve sermayenin erkini orunlar. Yabancı ülkeler ile rekabet sonucu, toprak rantı büyük bölümü bakımından bağımsız bir gelir oluşturabilmekten çıkar. Toprak sahiplerinin büyük bir bölümü, zorunlu olarak, bu biçimde proletarya durumuna düşen çiftlik kiracılarının yerini alır. Öte yandan, birçok çiftlik kiracısı da toprak mülkiyetini ellerine geçireceklerdir; çünkü, kolay gelirler ile birlikte, çoğu kendini saçıp savurmaya vermiş ve çoğu zaman da büyük ölçekli tarımı yönetecek durumda olmayan büyük mülk sahiplerinin bir bölümünün toprağı işletmek için ne gerekli sermayesi, ne de gerekli yetenekleri vardır. Demek ki, aralarından bir bölümü adamakıllı yıkıma uğramıştır. Son olarak, zaten en aza indirgenmiş bulunan ücretin, rekabete karşı koyabilmek için daha da düşürülmesi gerekir. Bu da o zaman zorunlu olarak devrime yolaçar.
      Toprak mülkiyetinin, her ikisinde de kendi zorunlu (sayfa 149) çöküşünü görmesi için, iki biçimin ikisinde de gelişmesi gerekiyordu — tıpkı sanayiin de, insana inanmayı öğrenmek için, tekel biçimi altında da, rekabet biçimi altında da, yıkıma uğramasının gerektiği gibi. (sayfa 150)



[YABANCILAŞMIŞ EMEK]


      [XXII] Ekonomi politiğin öncüllerinden yola çıktık. Onun dilini ve onun yasalarını benimsedik. Özel mülkiyeti, bir yandan emek, sermaye ve toprağın, öte yandan, ücret, kapitalist kâr ve toprak rantının ayrılmasını varsaydık; tıpkı işbölümü, rekabet, değişim-değeri kavramı vb. gibi. Ekonomi politiğin kendisinden yola çıkarak, onun kendi terimlerini kullanarak, işçinin meta, hem de en sefil meta düzeyine düşürülmüş bulunduğunu, işçinin sefaletinin, onun üretiminin erki ve büyüklüğü ile ters orantılı olduğunu,
[95] rekabetin zorunlu sonucunun, sermayenin az sayıda elde birikmesi, öyleyse tekelin daha da korkunç bir yeniden kurulması (sayfa 151) olduğunu; son olarak kapitalist ile toprak sahibi arasındaki ayrımın, köylü ile yapımevi işçisi arasındaki ayrım gibi, yok olduğunu ve tüm toplumun iki sınıfa, mülk sahipleri sınıfı ile mülk sahibi olmayan işçiler sınıfına bölünmesi gerektiğini gösterdik.
      Ekonomi politik, özel mülkiyet olgusundan yola çıkar. Onu bize açıklamaz. Sonradan kendisi için yasa değeri taşıyan genel ve soyut formüller biçiminde, özel mülkiyetin gerçeklikte izlediği maddi süreci dile getirir. Bu yasaları anlamaz,[96] yani özel mülkiyetin özünden nasıl çıktıklarını göstermez. Ekonomi politik, emek ile sermayenin, sermaye ile toprağın ayrılma nedeni üzerine bize hiç bir açıklama vermez. Örneğin ücretin sermaye kârına oranını belirlerken, onun için son neden olan şey, kapitalistlerin çıkarıdır; yani açındırmanın sonucu olacak olan şeyi, verilmiş varsayar. Aynı biçimde, rekabet her yerde başgösterir. Rekabet dışsal koşullar aracıyla açıklanmıştır. Görünüşte olumsal bir nitelik taşıyan bu dışsal koşulların, ne ölçüde zorunlu bir gelişmenin dışavurumundan başka bir şey olmadıklarını ekonomi politik bize öğretmez. Değişimin bile, ona nasıl bir raslantı sonucu olarak göründüğünü gördük. Onun devinime geçirdiği güdüler, sadece zenginlik susuzluğu ile açgözlülükler arasındaki savaş, [yani] yarışımdır.
      İktisat hareketinin zincirlenişini anlamadığı içindir ki, örneğin rekabet öğretisi tekel öğretisinin, sınai özgürlük öğretisi lonca öğretisinin, toprak mülkiyetinin bölünmesi öğretisi büyük toprak mülkiyeti öğretisinin karşısına yeni baştan çıkabilmiştir; çünkü rekabet, sınaî özgürlük, toprak mülkiyetinin bölünmesi, tekelin, loncanın ve feodal mülkiyetin zorunlu, kaçınılmaz ve doğal sonuçları olarak değil, ama sadece olumsal, yönelimsel, zorla çıkarılmış sonuçlar olarak açındırılmış ve anlaşılmışlardır.
      Demek ki, şimdi özel mülkiyeti, zenginlik susuzluğunu, (sayfa 152) emek, sermaye ve mülkiyetin ayrılmasını bağlayan özsel zincirlenmeyi, değişim ve rekabet, insanın değeri ve değerden düşmesi, tekel ve rekabet, vb. özsel zincirlenmesini, kısacası bütün bu yabancılaşma[97] ile para sistemi arasındaki bağlılığı anlamak zorundayız.
      Bir şey açıklamak istediği zaman, kendini kendi uydurduğu bir kökensel durum içine koyan iktisatçi gibi yapmayalım. Bu türlü kökensel durum hiç bir şeyi açıklamaz. Sorunu uzak ve bulanık bir düş içine itelemekten başka bir sonuç vermez. Olgu, olay biçimi içinden çıkarmak istediği şeyi, yani iki şey arasındaki, örneğin işbölümü ile değişim arasındaki ilişkiyi, olay biçimi içinde verilmiş varsayar. Böylece tanrıbilimci, kötülüğün kökenini ilk günah ile açıklar, yani açıklaması gereken şeyi, tarihsel biçim altında, bir neden olarak görür.
      Biz güncel bir iktisadi olgudan yola çıkıyoruz.
      İşçi ne kadar çok zenginlik üretir, üretimi erk ve hacim bakımından ne kadar artarsa, o kadar yoksul duruma gelir. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar. Emek sadece emtia üretmekle kalmaz; genel olarak emtia ürettiği ölçüde, kendi kendini ve işçiyi de meta olarak üretir.
      Bu olgu sadece şunu dile getirir: emeğin ürettiği nesne, onun ürünü, yabancı bir varlık olarak, üreticiden bağımsız (sayfa 153) bir erk olarak, ona karşı koyar. Emek ürünü, bir nesne içinde saptanmış, bir nesne içinde somutlaşmış emektir, emeğin nesneleşmesidir. Emeğin edimselleştirilmesi, onun nesnelleştirilmesidir. İktisat aşamasında, emeğin bu edimselleşmesi, işçi için kendi gerçekliğinin yitirilmesi olarak, nesnelleşme nesnenin yitirilmesi ya da nesneye kölelik olarak, temellük yabancılaşma, yoksunlaşma olarak görünür.
      Emeğin gerçekleşmesi kendini gerçekliğin öylesine bir yitirilmesi olarak gösterir ki, işçi kendi gerçekliğini açlıktan ölecek derecede yitirir. Nesnelleşme kendini nesnenin öylesine bir yitirilmesi olarak gösterir ki, işçi sadece yaşamak için en gerekli nesnelerden değil, ama çalışma nesnelerinden de yoksun bırakılmıştır. Evet, çalışmanın kendisi ancak en büyük çabalar gösterilerek ve en düzensiz kesintilerle elde edilebilen bir nesne durumuna gelir. Nesnenin temellükü kendini öylesine bir yabancılaşma olarak gösterir ki, işçi ne kadar çok nesne üretirse, o kadar az temellük edebilir ve kendi ürünü olan sermayenin egemenliği altına o kadar çok girer.
      Bütün bu sonuçlar, şu belirlenimin içinde bulunurlar: işçi, kendi emek ürünü karşısında, yabancı bir nesne karşısındaki ile aynı ilişki içindedir. Çünkü bu durum, varsayım gereği açıktır: işçi kendi emeği içinde kendini ne kadar dışlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya o kadar erkli bir duruma gelir; kendi kendini ne kadar yoksullaştırır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine özgü o kadar az şeye sahip olur. Bu, dinde de böyledir. İnsan Tanrıya ne kadar çok şey verirse, kendinde o kadar az şey kalır. İşçi, yaşamını nesneye koyar. Ama o zaman yaşamı kendisinin değil, nesnenindir. Demek ki bu etkinlik ne kadar büyükse, işçi o kadar nesnesizdir.[98] O, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar büyükse, işçi o kadar az kendisidir. İşçinin (sayfa 154) kendi ürünü içinde yabancılaşması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş durumuna geldiği anlamına değil, ama emeğinin kendi dışında, ondan bağımsız, ona yabancı, ve onun karşısında özerk bir erk durumuna gelen bir varlık olarak varolduğu, ve nesneye çevirdiği yaşamın, hasım ve yabancı bir yaşam olarak, ona karşı çıktığı anlamına da gelir.
      [XXIII] Şimdi nesnelleşmeyi, işçinin üretimini, ve bu üretimde de, nesnenin, kendi ürününün yabancılaşmasını, yitimini daha yakından inceleyelim.
      İşçi, doğa olmadıkça, duyulur dış dünya olmadıkça, hiç bir şey üretemez. Doğa, işçi emeğinin içinde gerçekleştiği, işçinin içinde etkin olduğu, ona dayanarak ve onun aracıyla ürettiği maddedir (matière).
      Ama, nasıl ki doğa, emeğe, emeğin üzerlerinde çalıştığı nesneler olmaksızın yaşayamayacağı anlamında, geçim araçları sunarsa, tıpkı öyle, öte yandan da dar anlamda geçim araçları, yani işçinin kendisinin fizik geçim araçlarını da sağlar.
      Öyleyse, işçi, emeği ile dış dünyayı, duyulur doğayı ne kadar çok temellük ederse, kendini geçim araçlarından şu iki açıdan o kadar çok yoksunlaştırır: ilkin, duyulur dış dünya, onun emeğine ilişkin bir nesne, onun emeğine bir geçim aracı olmaktan; ikincisi, dolayımsız anlamda bir geçim aracı, işçinin bir fizik geçim aracı olmaktan gitgide daha çok çıkar.
      Bu ikili açıdan, demek ki, işçi, kendi nesnesinin, birincisi bir emek nesnesini, yani işi, ikincisi de geçim araçlarını ondan aldığı bir kölesi durumuna gelir. Demek ki, birincisi işçi olarak, ikincisi de fizik özne olarak varolma olanağını kendi emek nesnesine borçlu olduğu anlamında. Bu köleliğin doruğu şudur ki, fizik özne olarak varlığını sürdürebilmesini artık sadece işçi niteliği sağlar, ve artık ancak fizik özne[99] olarak işçidir. (sayfa 155)
      (İşçinin kendi nesnesi içinde yabancılaşması, iktisat yasalarına göre, kendini şu biçimde dile getirir: işçi ne kadar çok üretirse, o kadar az tüketecek nesnesi vardır; ne kadar çok değer yaratırsa, o kadar çok değerden düşer ve saygınlığının azaldığını görür; ürünü ne kadar biçimliyse, işçi o kadar biçimsizdir; nesnesi ne kadar uygarsa, işçi o kadar barbardır; iş ne kadar erkliyse, işçi o kadar erksizdir; iş ne kadar us işi olmuşsa, işçi ustan o kadar yoksunlaşmış ve doğanın o kadar kölesi durumuna gelmiştir.)
      Ekonomi politik, işçi (emek) ile üretim arasındaki dolaysız ilişkiyi gözönünde tutmaması sonucu, emeğin özündeki[100] yabancılaşmayı gizler. Gerçi emek zenginler için tansıklar (harikalar), ama işçi için yoksunluk (dénuement) üretir. Saraylar, ama işçi için inler üretir. Güzellik, ama işçi için solup sararma üretir. Emeğin yerine makineleri geçirir, ama işçilerin bir bölümünü barbar bir çalışma içine atar ve öbür bölümünü de makine durumuna getirir. Us, ama işçi için budalalık, aptallık üretir.
      Emeğin kendi ürünleri ile dolayımsız ilişkisi, işçinin kendi üretim nesneleri ile ilişkisidir. Servet sahibi insanın üretim nesneleri ve üretimin kendisi ile ilişkisi, bu ilk ilişkinin bir sonucundan başka bir şey değildir. Ve onu doğrular. Bu öbür görünümü daha sonra inceleyeceğiz.
      Demek ki, emeğin özsel ilişkisi nedir sorusunu soruyorsak, işçinin üretim ile ilişkisi sorusunu soruyoruz demektir.
      İşçinin yabancılaşmasını, yoksunlaşmasını şimdiye kadar sadece tek bir görünüm, onun kendi emek ürünü ile ilişkisi görünümü altında gözönünde tuttuk. Nedir ki yabancılaşma (sayfa 156) sadece sonuç içinde değil, ama üretim eylemi içinde, üretici etkinliğin kendi içinde de görünür. İşçi, eğer üretim eyleminin ta içinde kendi kendine yabancılaşmasaydı, kendi etkinlik ürünü ile yabancı olarak nasıl karşılaşabilirdi? Ürün, gerçekte, etkinliğin, üretimin özetinden başka bir şey değildir. Öyleyse, eğer emek ürünü yabancılaşma ise, üretimin kendisinin de, eylem durumundaki yabancılaşma, etkinliğin yabancılaşması, yabancılaşmanın etkinliği olması gerekir. Emek nesnesinin yabancılaşması, emeğin etkinliğinin kendi içinde, yabancılaşmanın, yoksunlaşmanın özetinden başka bir şey değildir.
      Peki, emeğin yabancılaşması neye dayanır?
      İlkin, emeğin işçinin dışında olması, yani onun özüne ilişkin olmaması, demek ki, emeğinde, işçinin kendini olurlamayıp yadsıması, mutlu değil mutsuz duyması, özgür bir fizik ve entelektüel etkinlik göstermeyip bedenine ve tenine eziyet etmesi olgusuna. Sonuç olarak, işçi ancak çalışmanın dışında kendi kendisinin yanında[101] olma duygusuna sahiptir, ve çalışmada, kendini kendi dışında duyar. Çalışmadığı zaman kendi evinde gibidir, ve çalıştığı zaman da kendini kendi evinde duymaz. Öyleyse çalışması istemli değil, ama istemsizdir, zorlama çalışmadır. Öyleyse bir gereksinmenin karşılanması değil, ama sadece çalışma dışındaki gereksinmelerin bir karşılama aracıdır. Emeğin yabancı niteliği, fizik ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, insanın içinde kendine yabancılaştığı emek, bir kendini kurban etme, bir onur kırılması çalışmasıdır. Son olarak, emeğin işçiye dışsal niteliği, onun işçinin kendi öz malı değil, ama bir başkasının malı olması, işçiye ilişkin olmaması, işçinin emekte (çalışmada) kendine değil, ama bir başkasına ilişkin olması olgusunda da görünür. Dinde, insan imgeleminin, insan kafasının ve (sayfa 157) insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani tanrısal ya da şeytansal yabancı bir etkinlik olarak etkili olursa, işçinin etkinliği de, tıpkı öyle, kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına ilişkindir, kendi kendinin yitirilmesidir bu etkinlik.
      Bundan şu sonuca varılır ki, insan (işçi) artık kendini ancak yemek, içmek ve çoğalmak gibi hayvanal işlevlerinde, bir de olsa olsa konutta, süste, vb. özgürce etkin duyabilir, insan işlevlerinde ise ancak hayvanlığını duyar. Hayvanal insanal, ve insanal da hayvanal durumuna gelir.
      Gerçi yemek, içmek ve çoğalmak da gerçek insanal işlevlerdir. Ama, insanal etkinlikler alanının üst yanında soyut olarak ayrılmış ve böylece son ve tek erek durumuna gelmiş biçimde, hayvanal işlevlerdirler.
      Pratik insanal etkinliğin yabancılaşma belgesini, emeği, iki görünüm altında gözönünde tuttuk: Birincisi, işçinin, yabancı ve kendi üzerinde egemen nesne olarak emek ürünü ile ilişkisi. Bu ilişki aynı zamanda duyulur dış dünyaya, onun karşısına yabancı ve düşman bir biçimde çıkan dünya olan doğa nesneleri ile de ilişkidir. İkincisi, emeğin, çalışma içindeki üretim eylemi ile ilişkisi. Bu ilişki, işçinin, kendine ilişkin olmayan yabancı etkinlik olarak kendi öz etkinliği ile ilişkisidir, edilginlik olan etkinlik, erksizlik olan kuvvet, iğdişlik olan dölverme, işçinin kendine özgü fizik ve entelektüel enerjisi, onun, ona ilişkin olmayan, ondan bağımsız, onun kendisine karşı yöneltilmiş etkinlik olan —çünkü yaşam etkinlikten başka nedir— kişisel yaşamıdır bu. Daha yukarda [gördüğümüz -ç.] şeyin yabancılaşması gibi, yabancılaşması.
      [XXIV] Ama, yabancılaşmış emeğin bundan önceki iki belirleniminden, bir üçüncü belirlenim daha çıkarmak zorundayız.
      İnsan, türsel bir varlıktır.[102] Sadece pratik ve kuramsal (sayfa 158) düzeyde, kendi öz türünü olduğu kadar başka şeylerin türünü de kendi nesnesi (konusu) durumuna getirdiği için değil, ama —ve bu aynı şeyi bir başka anlatma biçiminden başka bir şey değil— kendi kendine karşı, yaşayan güncel türe karşı olduğu gibi davrandığı, kendi kendine karşı, evrensel, öyleyse özgür bir varlığa karşı olduğu gibi davrandığı için de.
      Türsel hayat, insanda olduğu kadar hayvanda da, ilkin, fizik bakımdan, insanın (hayvan olarak) örgensel-olmayan doğada yaşaması, ve insan, hayvana oranla ne kadar evrenselleşirse, yasadığı örgensel-olmayan doğa alanının da o kadar evrenselleştiği olgusuna dayanır. Bitkiler, hayvanlar, taşlar, hava, ışık vb., kuramsal bakımdan, ister doğa bilimleri nesneleri, ister sanat nesneleri olarak, nasıl insan bilincinin bir bölümünü oluştururlarsa —bunlar onun örgensel-olmayan entelektüel doğasını oluştururlar, insanın yararlanıp sindirmek için önce hazırlaması gereken entelektüel geçim araçlarıdır bunlar—, pratik bakımdan da tıpkı böyle, insan yaşamı ve insan etkinliğinin bir bölümünü oluştururlar. Bunlar ister besin, ister ısı, ister giysi, ister konut vb. biçimi altında görünsünler, fizik bakımdan, insan, ancak bu doğal ürünler aracıyla yaşar. İnsanın evrenselliği, pratikte, ilkin doğanın dolayımsız bir geçim aracı olması ölçüsünde olduğu kadar, [ikinci olarak] insanın dirimsel etkinliğinin maddesi, nesnesi ve aleti olması ölçüsünde de, tüm doğayı kendi örgensel-olmayan bedeni durumuna getiren evrenselliğin ta kendisinde görünür. Doğa, yani kendisi insan bedeni olmayan doğa, insanın örgensel-olmayan bedenidir. İnsan, doğa aracıyla yaşar, şu anlama gelir: doğa, (sayfa 159) insanın, ölmemek için kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiç bir anlama gelmez, çünkü insan doğanın bir parçasıdır.
      Yabancılaşmış emek, l° doğayı; 2° kendi kendini, kendi öz etkin işlevini, kendi dirimsel etkinliğini insana yabancılaştırırken, türü de yabancılaştırır ona: türsel yaşamı, onun için bireysel yaşam aracı durumuna getirir. İlkin, türsel yaşam ile bireysel yaşamı yabancılaştırır, ve ikinci olarak da soyutlamaya indirgenmiş bulunan bireysel yaşamı, gene soyut ve yabancılaşmış biçimi altında alınmış bulunan türsel yaşamın ereği durumuna getirir.
      Çünkü, ilkin, emek, dirimsel etkinlik, üretken yaşam, bunlar insana ancak bir gereksinmenin, fizik varlığı koruma gereksinmesinin bir karşılama aracı olarak görünürler. Ama üretken yaşam, türsel yaşamdır. Yaşamı doğuran yaşam. Dirimsel etkinlik biçimi, bir türün[103] tüm özlüğünü, türsel özlüğünü kapsar, ve özgür, bilinçli etkinlik, insanın türsel özlüğüdür. Yaşamın kendisi bile ancak geçim aracı olarak görünür.
      Hayvan kendi dirimsel etkinliği ile doğrudan doğruya özdeşleşir. Kendini ondan ayırmaz. O, bu etkinliktir. İnsan kendi dirimsel etkinliğinin kendisini, kendi irade ve bilincinin nesnesi (konusu) durumuna getirir. Onun bilinçli bir dirimsel etkinliği vardır. Kendisine doğrudan doğruya kaynaştığı bir belirlenim değildir bu. Bilinçli dirimsel etkinlik, insanı, hayvanın dirimsel etkinliğinden doğrudan doğruya ayırır. İşte o tastamam bundan, ve sadece bundan ötürü türsel bir varlıktır.[104] Ya da o sadece ancak türsel bir varlık olduğu (sayfa 160) için bilinçli bir varlıktır; başka bir deyişle kendi öz yaşamı onun için bir nesnedir. Etkinliği, sadece bundan ötürü özgür etkinliktir. Yabancılaşmış emek, ilişkiyi tersine çevirir; öyle ki, insan, bilinçli bir varlık olması sonucu, kendi dirimsel etkinliğini, kendi özünü, ancak varoluşunun bir aracının ta kendisi durumuna getirir.
      Nesnel bir dünyanın pratik üretimi ile, örgensel-olmayan doğanın işlenmesi ile, insan bilinçli türsel varlık olarak, yani tür karşısında kendi has özü karşısındaymış, ya da kendisi karşısında, türsel varlıkmış gibi davranan varlık olarak, yararlığını gösterir. Gerçi hayvan da üretir. Arı, kunduz, karınca vb. gibi, kendine bir yuva, barınaklar kurar. Ama o sadece kendisi ya da yavrusu için dolayımsız gereksinme duyduğu şeyleri üretir;.tek yanlı bir biçimde üretir, oysa insan evrensel bir biçimde üretir; hayvan araçsız fizik gereksinme egemenliği altında üretir, oysa insan hatta fizik gereksinmeden bağımsız olarak bile üretir ve ancak ondan bağımsız olduğu zaman gerçekten üretir; hayvan sadece kendi kendini üretir, oysa insan tüm doğayı yeniden üretir; hayvanın ürünü doğrudan doğruya kendi fizik bedeninin bir parçasıdır, oysa insan kendi ürünü ile özgürce karşı karşıya gelir. Hayvan sadece kendi türünün ölçü ve gereksinmelerine göre yapar, oysa insan her türün ölçüsüne göre üretir ve nesneye her yerde kendi iç doğasını uygulamasını bilir; demek ki (sayfa 161) insan güzellik yasalarına göre de üretir.
      İnsan türsel varlık olduğunun kanıtlarını, demek ki tam da nesnel dünyayı işleyip geliştirme olgusunda gerçekten vermeye başlar. Bu üretim onun etkin türsel yaşamıdır. Bu üretim aracıyla, doğa, onun yapıtı ve onun gerçekliği olarak görünür. Çalışmanın (emeğin) amacı demek ki insanın türsel yaşamının nesneleşmesidir: çünkü insan, bilinçte olduğu gibi, kendini sadece entelektüel bir biçimde değil, ama etkin bir biçimde, gerçek bir biçimde ikiler, ve böylece kendini yaratmış bulunduğu bir dünyada seyreder. Demek ki, yabancılaşmış emek insandan kendi üretim nesnesini çekip alırken, ondan türsel yaşamını, onun gerçek türsel nesnelliğini de koparıp alır, ve insanın hayvan karşısında sahip bulunduğu üstünlüğü, örgensel-olmayan bedeninin, doğanın, elinden alınması elverişsizliğine dönüştürür.
      Aynı biçimde, insana özgü etkinliği, özgür etkinliği, araç durumuna düşürürken, yabancılaşmış emek, insanın türsel yaşamını, onun fizik varlık aracı durumuna getirir.
      İnsanın kendi türü üzerine sahip olduğu bilinç, demek ki yabancılaşma sonucu, türsel yaşam onun için bir araç durumuna gelecek biçimde dönüşür.
      Öyleyse yabancılaşmış emek şu sonuçlara yolaçar:
      3° İnsanın türsel varlığı, doğa kadar onun türsel entelektüel yetileri de, ona yabancı bir varlık durumuna, onun bireysel varoluş aracı durumuna dönüşürler. O, onun dışındaki doğayı olduğu gibi, onun tinsel özünü, insanal özünü olduğu gibi, kendi öz bedenini de insana yabancılaştırır.
      4° İnsanın kendi emek ürününe, kendi dirimsel etkinliğine, kendi türsel varlığına yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu da şudur: insan insana yabancılaşmıştır. İnsan kendi kendisinin karşısında iken, onun karşısında olan ötekidir.[105] İnsanın kendi emeğine, kendi emek ürününe ve kendi (sayfa 162) kendine ilişkisi için doğru olan şey, insanın öbür insana, ve onun emek ve emek nesnesine ilişkisi için de doğrudur.
      Genel bir biçimde, türsel varlığının insana yabancılaştığı önermesi, bir insanın öbürüne olduğu gibi, onlardan her birinin de insanal öze yabancılaştığı anlarmına gelir.
      İnsanın yabancılaşması, ve genel olarak insanın kendi kendisi ile içinde bulunduğu her ilişki, ancak insanın öteki insanlarla bulunduğu ilişki içinde edimselleşir, dışavurulur.
      Demek ki, yabancılaşmış emek ilişkisi içinde, her insan ötekini, kendi kendisi ile işçi olarak içinde bulunduğu ilişkinin ölçü ve niteliğine göre değerlendirir.
      [XXV] İktisadi bir olgudan, işçinin ve üretiminin yabancılaşması olgusundan yola çıktık. Bu olgunun kavramını dile getirdik: yabancı kılınmış, yabancılaşmış emek. Bu kavramı, demek ki sadece iktisadi bir olguyu çözümledik.
      Şimdi yabancı kılınmış, yabancılaşmış emek kavramının, gerçeklikte kendini nasıl dışavurup nasıl orunlayacağını görelim.
      Eğer emek ürünü bana yabancı ise, karşıma yabancı erk olarak çıkıyorsa, o zaman bu ürün kime ilişkindir?
      Eğer benim öz etkinliğim bana ilişkin değilse, eğer yabancı bir etkinlik, bir komuta aracı ise, o zaman bu etkinlik kime ilişkindir?
      Benden başka bir varlığa.
      Kimdir bu varlık?
      Tanrılar mı? Gerçi, eski çağlarda, örneğin Mısır, Hindistan, Meksika'da tapınaklar yapımı vb. gibi en önemli üretim, tanrı hizmeti olduğu kadar, tanrılara ilişkin ürün olarak da görünür. Ama sadece tanrılar hiç bir zaman emeğin egemenleri olmamışlardır. Doğa da öyle. Ve insan, emeği aracıyla doğayı egemenliği altına aldığı, tanrıların tansıkları, sanayiin tansıkları aracıyla gereksiz kılındıkları ölçüde, insanın bu erkler aşkına üretme sevinci ve ürün zevkinden (sayfa 163) vazgeçme zorunda kalması da büyük bir çelişki olurdu.
      Emeğin ve emek ürünün kendisine ilişkin olduğu, emeğin kendi hizmetinde bulunduğu ve emek ürününün kendi kullanımına yaradığı yabancı varlık, insanın kendisinden başkası olamaz.
      Eğer emek ürünü işçiye ilişkin değilse, eğer bu ürün işçi karşısında yabancı bir erk ise, bu, ancak o ürün işçi dışında bir başka insana ilişkin olduğu için olanaklıdır. Eğer işçinin etkinliği onun için bir işkence ise, bir başkasının zevki ve bir başkası için yaşama sevinci olmalıdır. İnsan üzerindeki bu yabancı erk, ne tanrılar olabilir, ne de doğa; ancak insanın kendisidir bu.
      Yukardaki önermeyi bir kez daha düşünelim: insanın kendi kendisiyle ilişkisi, onun için ancak başkası ile ilişkisi aracıyla nesnel, gerçek bir ilişki olabilir. Öyleyse o kendi emek ürününe karşı, kendi nesnelleşmiş emeğine karşı, yabancı, düşman, güçlü, ondan bağımsız bir nesne olarak davrandığı zaman, bu nesne ile, kendisine yabancı, düşman, güçlü, kendisinden bağımsız bir başka insan ona sahipmiş gibi bir ilişki içindedir. O kendi öz etkinliği karşısında, özgür-olmayan bir etkinlik karşısındaymış gibi davrandığı zaman, ona karşı, bir başka insanın hizmetinde, bir başka insanın egemenliği, zorlaması ve boyunduruğu altında bir etkinlik olarak davranır.
      İnsanın kendisi ve doğa karşısındaki kendinin her yabancılaşması, kendisinden ayrı öteki insanlar ile kurduğu, kendini ve doğayı içine koyduğu ilişkide görünür. Bu nedenle kendinin dinsel yabancılaşması, zorunlu olarak, layikin rahip ile, ya da burada entelektüel dünya sözkonusu olduğuna göre, bir aracı, vb. ile ilişkisi içinde görünür. Pratik gerçek dünyada, kendinin yabancılaşması ancak öbür insanlar karşısındaki gerçek pratik ilişki aracıyla görünebilir. Yabancılaşmayı oluşturan aracın kendisi pratik bir araçtır. Yabancılaşmış emek aracıyla, demek ki insan sadece nesne ve üretim (sayfa 164) eylemi ile, yabancı ve kendine düşman erkler olarak ilişkisini oluşturmaz; öteki insanların kendi üretimi ve kendi ürünü karşısında içinde bulundukları ilişkiyi ve kendisinin bu öteki insanlar ile içinde bulunduğu ilişkiyi de oluşturur. Kendi öz üretimini nasıl kendi öz gerçeklik yoksunluğu, kendi cezalandırılması, ve kendi öz ürününü nasıl bir yitik durumuna getiriyorsa, üretmeyen kişinin üretim ve ürün üzerindeki egemenliğini de, tıpkı öyle yaratır. Kendini kendi öz etkinliğine nasıl yabancılaştırıyorsa, yabancıya da kendinin olmayan etkinliği tıpkı öyle verir.
      Buraya kadar ilişkiyi sadece işçi bakımından gözönünde tuttuk, daha sonra onu işçi-olmayan bakımından da inceleyeceğiz.
      Demek ki, yabancı kılınmış, yabancılaşmış emek aracılığıyla, işçi bu emek ile ona yabancı ve onun dışında bulunan bir insanın ilişkisini oluşturur. İşçinin emek karşısındaki ilişkisi, kapitalistin, kendisine verilen ad ne olursa olsun, emeğin efendisinin ilişkisini oluşturur. Özel mülkiyet, demek ki yabancılaşmış emeğin, işçinin doğa ve kendi kendisi ile dışsal ilişkisinin ürünü, sonucu zorunlu vargısıdır.
      Öyleyse özel mülkiyet, çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından doğar.
      Gerçi yabancılaşmış emek (yabancılaşmış yaşam) kavramını ekonomi politikten özel mülkiyetin hareketi sonucu olarak çıkardık. Ama bu kavramın çözümlenmesinden, özel mülkiyet her ne kadar yabancılaşmış emeğin kanıtı, nedeni olarak görünürse de, daha çok bunun bir sonucu olduğu çıkar, tıpkı tanrıların başlangıçta insan anlığındaki sapıncın nedeni değil, ama sonucu olmaları gibi. Daha sonra, bu ilişki, karşılıklı etki durumuna dönüşür.
      Özel mülkiyete özgü bu giz, yani onun bir yandan yabancılaşmış emeğin ürünü ve öte yandan emeğin kendisi aracıyla (sayfa 165) yabancılaştığı araç olması, bu yabancılaşmanın gerçekleşmesi olması, kendini ancak özel mülkiyetin gelişmesinin doruk noktasında yeniden gösterir.
      Bu açındırma henüz çözülmemiş çatışmaları hemen aydınlatır.
      1. Ekonomi politik gerçek üretimin ruhu olarak emekten yola çıkar, ama gene de emeğe hiç bir şey vermez, her şeyi özel mülkiyete verir. Proudhon, bu çelişkiden yola çıkarak, özel mülkiyete karşı emekten yana bir sonuca varmıştır. Ama bu göze çarpan çelişkinin, yabancılaşmış emeğin kendi kendisi ile çelişkisi olduğunu, ve ekonomi polltiğin yabancılaşmış emek yasalarını dile getirmekten başka bir şey yapmamış bulunduğunu görüyoruz.
      Sonuç olarak ücret ile özel mülkiyetin özdeş olduklarını da görüyoruz: çünkü ürünün, emek nesnesinin, içinde emeğin kendisini ödüllendirdiği ücret, emeğin yabancılaşmasının zorunlu bir sonucundan başka bir şey değildir, ve ücret içinde emek, artık kendiliğinde erek olarak değil, ama ücret köleliği olarak görünür. Bu konuyu daha sonra açındıracağız ve şimdilik bundan sadece birkaç sonuç [XXVI] çıkartacağız.
      Zorla bir ücret yükselmesi (bütün öbür güçlükler bir yana bırakılırsa, bir düzgüsüzlük (anomalie) olduğu için, bu yükselmenin ancak zorla sürdürülebileceği bir yana bırakılırsa), öyleyse kölelere daha iyi bir emek karşılığı ödenmesinden başka bir şey olamaz ve işçi için de emek için de kendi yerlerini ve insanal saygınlıklarını sağlayamaz.
      Proudhon'un istediği biçimdeki ücret eşitliği bile, güncel işçinin kendi emeği ile ilişkisini, bütün insanların emek ile ilişkisi durumuna dönüştürmekten başka bir sonuç vermez. Toplum o zaman soyut bir kapitalist olarak tasarlanmış bulunur.
      Ücret, yabancılaşmış emeğin dolaysız bir sonucu ve yabancılaşmış emek de özel mülkiyetin dolaysız nedenidir. Bunun sonucu, terimlerden birinin yok olması, öbürünün de yok (sayfa 166) olması sonucunu verir.
      2. Yabancılaşmış emeğin özel mülkiyet ile bu ilişkisinden, ayrıca, toplumun özel mülkiyetten vb., kölelikten kurtuluşunun, sadece işçilerin kurtuluşu sözkonusu olduğu için değil, ama bu kurtuluş insanın evrensel kurtuluşunu içerdiği için, kendini işçilerin kurtuluşu siyasal biçimi altında dile getirdiği sonucu da çıkar; insanın tüm köleliği işçinin üretim ile ilişkisinde içerildiği ve bütün kölelik ilişkileri bu ilişkinin çeşit ve sonuçlarından başka bir şey olmadığı için, insanlığın evrensel kurtuluşu, işçilerin kurtuluşu içine konmuştur.
      Yabancılaşmış, yabancı kılınmış emek kavramından, çözümleme aracıyla, özel mülkiyet kavramını çıkarmış bulunduğumuz gibi, bu iki etken yardımıyla da, iktisadın bütün kategorileri açıklanabilir, ve örneğin alışveriş, rekabet, sermaye, para gibi her kategori içinde, bu ilk temellerin belirli ve gelişmiş bir dışavurumundan başka bir şey görmeyiz.
      Gene de, bu biçimleri gözönüne almadan önce, iki sorunu çözmeye çalışalım:
      l° Yabancılaşmış emeğin sonucu olarak göründüğü biçimde özel mülkiyetin genel özünü, gerçekten insanal ve toplumsal mülkiyet ile ilişkisi içinde belirlemek.
      2° Emeğin yabancılaşmasını, onun kendinin yoksunlaşmasını bir olgu olarak kabul ettik, ve bu olguyu çözümledik. İnsan nasıl olur da, diye soruyoruz şimdi, kendi emeğini yabancılaştırmaya, onu yabancı kılmaya kadar gidebilir? Bu yabancılaşma insanal gelişmenin özünde nasıl temellendirilmiştir? Özel mülkiyetin kökeni sorununu, yabancılaşmış emeğin insanlığın gelişmesinin gidişi ile ilişkisi sorunu durumuna dönüştürerek, bu sorunun çözümünde daha önce büyük bir adım atmış bulunuyoruz. Çünkü özel mülkiyetten sözedildiği zaman, insanın dışındaki bir şeyden sözedildiği düşünülür. Ve emekten sözedildiği zaman da, doğrudan doğruya insanın kendisi sözkonusu edilmiş demektir. Sorunun bu yeni konuş biçimi, onun çözümünü de içerir.[106] (sayfa 167)
      1. nokta konusunda. Özel mülkiyetin genel özü ve gerrekten insanal mülkiyet ile ilişkisi.
      Yabancılaşmış emek bize göre birbirlerini karşılıklı olarak koşullandıran ya da bir tek ve aynı ilişkinin çeşitli dışavurumlarından başka bir şey olmayan iki öğeye ayrılmıştır. Temellük, yabancılaşma, yoksunlaşma olarak, ve yoksunlaşma temellük, yabancılaşma da yurttaşlık haklarına gerçek kavuşma olarak görünür. [107]
      Görünürlerden birini, işçinin kendisine oranla yabancılaşmış emeği, yani yabancılaşmış emeğin kendi kendisi ile ilişkisini gözönüne aldık. İşçi-olmayanın işçi ve emek ile mülkiyet ilişkisini, bu ilişkinin ürünü olarak, bu ilişkinin zorunlu sonucu olarak gördük. Yabancılaşmış emeğin özetlenmiş maddi dışavurumu olan özel mülkiyet, her iki ilişkiyi de, işçinin ile, kendi emeğinin ürünü ve işçi-olmayan ile ilişkisini de, işçi-olmayanın işçi ve işçinin emek ürünü ile ilişkisini de kapsar.
      Oysa, eğer şimdiye kadar, doğayı emekle temellük eden işçiye oranla, temellükün yabancılaşma olarak, has etkinliğin bir başkası için ve bir başkasının etkinliği olarak, dirimsel sürecin, yaşamın kurban edilmesi olarak, nesne üretiminin, nesnenin yabancı bir erk, yabancı bir insan yararına yitirilmesi olarak göründüğünü görmüş bulunuyorsak, şimdi de emeğe ve işçiye yabancı bu insanın, işçi, emek ve nesnesi ile ilişkisini gözönüne alalım.
      İşçide yoksunlaşma, yabancılaşma etkinliği olarak (sayfa 168) görünen şeyin, işçi-olmayanda yoksunlaşma, yabancılaşma durumu olarak göründüğüne dikkat etmek gerek.[108]
      İkinci olarak, işçinin üretimdeki ve kendi ürününe oranla gerçek pratik davranışının (ruh durumu olarak), karşısına çıkan işçi-olmayanda kuramsal davranış olarak göründüğüne.
      [XXVII] Üçüncüsü, işçinin kendi kendisine karşı yaptığı her şeyi, işçi-olmayan işçiye karşı yapar, ama işçiye karşı yaptığı şeyleri kendi kendisine karşı yapmaz.
      Bu üç ilişkiyi ayrıntılı olarak gözönüne alalım. (sayfa 169)


Gelecek Bölüm İKİNCİ ELYAZMASI




Birinci Elyazması'nın Dipnotları

[1] (Yalın insanlık. -ç.) A. Smith, Recherches sur la nature et les causes de la richesse des nations ("Ulusların Zenginliğinin Doğa ve Nedenleri Üzerine Araştırmalar"), Germain Garnier çevirisi, Paris 1802, c. I, s. 138'den.
[2] Loc. cit., c. I s. 162.
[3] Anlama göre yerine konmuş sözcükler. Elyazması burada mürekkeple lekelenmiş.
[4] Burada Marx'ın, sonradan da olduğu gibi, bu ilk bölümlerde düşüncelerini özetleyip yorumlamaktan başka bir şey yapmadığı iktisatçıların terminoloji ve tanımlarını benimsediğini belirtmek gerek.
[5] A. Smith, Loc. Cit., c. II, s. 162.
[6] A. Smith, loc. cit., c. I, s. 193. Marx burada Adam Smith'i özetliyor. Tam metin şöyle: "Zenginliğinin, toprak ve ikliminin niteliğinin ve öbür ülkeler karşısındaki durumunun varmasına izin verdiği, öyleyse ötesine geçemeyeceği, ve elindekini de yitirmeyeceği son derecesine varmış bulunan bir ülkede, emek ücretleri ile sermayeler faizlerinin her ikisi de, büyük bir olasılıkla çok düşük olacaklardır. Toprağının doyurabileceği ya da sermayesini kullanabilecek kimseler ölçüsünde nüfusa sahip bir ülkede, işçiler arasındaki iş bulma rekabeti zorunlu olarak öyle büyük olacaktır ki, ücretler ancak aynı sayıda işçiyi yaşatabilecek bir düzeye düşeceklerdir ve ülke zaten tıkabasa dolu olduğundan, bu sayı hiç bir zaman artırılamayacaktır."
[7] Ibid., c. I, s. 160.
[8] Ibid., c. I, s. 201.
[9] <> Ibid., c. 1, s. 129.
[10] Gerçekten, bundan önceki açındırmaların çoğu, Adam Smith tarafından dile getirilmiş fikirleri sözcüğü sözcüğüne almadıkları zaman, gene bu fikirlerin özetidir.
[11] Proudhon, ilk yapıtı olan Mülkiyet Nedir? (Paris 1840) adlı kitabında şöyle der: "Topluluk üyesi olarak emekçiler birbirlerine eşittirler, ve birinin ö nden çok ücret alması çelişki içerir." (s. 99.)
[12] Schulz'da: emek geliri.
[13] Die Bewegung der Produktion, Eine geschichtlich-statistische Abhandlung von Wilhelm Schulz, Zurich und Winterthur 1843.
[14] Schulz'da: nüfusa oranla.
[15] Marx burada Schulz'un şu tümcesini özetler: "Tüm üretim kollarında, hatta aynı genişlikte olmasalar bile, benzer sonuçlar görülebilir; dış doğa güçlerinin insanal çalışmaya gitgide daha çok katılma zorunda olmaları olgusunun zorunlu sonuçları gibi."
[16] Schulz'da. Marx'ın almadığı şu tümce var: "Ve böylece, maddi üretimdeki ilerlemelerle birlikte, ulusların aynı zamanda yeni bir tinsel dünyayı kazandıklarını da kabul etmemiz gerek."
[17] Schulz'da: "Ama bu hareket ne olursa olsun, şurası kesindir ki, makinelerin ..."
[18] Bu tümce gerçeklikte, Schulz'da bir dipnotun başlangıcıdır. Sonraki tümce, metnin devamıdır.
[19] Schulz'da: "her zaman gözönünde tutulmamıştır.".
[20] Schulz'da: "İngiliz ipek fabrikalarında da daha çok kadın işçi bulnur; oysa daha büyük bir fizik güç isteyen yün fabrikalarında, daha çok erkek işçi çalıştırılır."
[21] Schulz'da: "Ama eğer, bundan ötürü, kadınlar sanayiin ilerleyen gelişmesi sonucu her ne kadar daha bağımsız bir iktisadi konum kazanıyorlarsa da, sonuçta toplumsal ilişkileri içinde iki cinsin birbirlerine nasıl yaklaştıklarını da görüyoruz."
[22] Schulz'da: "Ama güncel koşullar içinde, Lord Brougham'ın işçilere yaptığı: "Kapitalist olun" çağrısı, ister istemez acı bir alay olarak görünüyor.
[23] C. Pecqueur Théorie nouvelle d'économie sociale et politique ou étude sur l'organisation des sociétés, Paris 1842. Pecqueur'dan alıntılar, Marx metninde Fransızcadır.
[24] Pecqueur'de: ücret.
[25] Pocqueur'de: faize.
[26] Charles Loudon, Solution du problème de la population et de la subsistance, soumise à un médecin dans une série de lettres, Paris 1842.
[27] Elyazmasında, Marx yanlışlıkla 80 olarak yazar. Tüm alıntı Fransızca olarak yazılmıştır.
[28] Buradan sonra alınmış bulunan tüm parça, Buret'de not biçiminde bulunur.
[29] Eugène Buret, De la misère des classes laborieuses en Angleterre et en France, 2 cilt, Paris 1840.
[30] Ibid., s. 42-43. İtalik tümceler, Marx tarafından Fransızca yazılmış. Son tümce, Buret'nin kanıtlamasını özetler.
[31] Bu alıntı elyazmasında Fransızcadır.
[32] Tümce Marx'ta Fransızcadır. Buret'de: özgür bir alışverişin sonucu.
[33] Ibid., s. 193, not. Alıntının başlangıcı, Marx'ta Fransızcadır.
[34] Buret, olanaklı olan en çoğu değil, sadece en çoğu der.
[35] Burası Buret'de: "reformdan geçirilmiş işçiler"
[36] Jean-Baptiste Say, Traité d'Économie politique, 3. baskı, 2 cilt, Paris 1817. Biz burada J.-B. Say'ın metnini veriyoruz. Marx, "soygun"dan sonra: "ve hile" sözcüklerini de ekler. Tümcenin sonunu: "mirasını kutsallaştırmak için" diye çevirir.
[37] İşte Say'ın, Marx tarafından özetlenliş bulunan metni: "Bu üretici fonlara nasıl sahip olunur? ve bunun sonucu bunlardan çıkabilen ürünlere nasıl sahip olunur? Burada pozitif hukuk, doğal hukuka onayını eklemeye gelmiştir."
[38] Smith'te: "Ama büyük bir servet kazanan ya da bunu miras yoluyla edinen biri..."
[39] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[40] Köşeli ayraç [] içindeki "herhangi bir" sözcüğü Smith'te vardır ve Marx tarafından alınmamıştır.
[41] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[42] Smith'te: özel.
[43] Smith'te: oranın kendisi.
[44] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[45] Dürüst, ölçülü, usa-uygun bir kâr.
[46] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[47] Marx'ta: bir işte çalıştırıldığı sürece.
[48] Smith, c. 1, s. 121.
[49] Smith'te: "Tekel fiyatı, her an, elde edilmesi olanaklı en yüksek fiyattır."
[50] Smith'te: "Yeni bir ülkenin ya da bazı yeni tecim kollarının elde edilmesi, hatta bolluğa doğru hızlı ilerlemeler yapan bir ülkede bile, bazan sermaye kârlarını, ve onlarla birlikte de para faizini yükseltebilir. ... Eskiden başka işlerde kullanılmış bulunan sermayelerin bir bölümü, daha kârlı olan bu yeni işlere yatırılmak üzere, o işlerden zorunlu olarak çekilmiştir; böylece, bütün bu eski iş kollarında, rekabet eskisinden daha az bir duruma gelir. Pazar, çok çeşitli emtia türleri ile daha eksik bir biçimde azıklandırılma durumunda kalır. Bu metaların fiyatı zorunlu olarak azçok yükselir ve bunların tecimini yapan kimselere daha büyük bir kâr sağlar; bu durum da, onları, kendilerine verilen ödünçleri daha yüksek bir faiz ile ödeyebilecek bir duruma getirir."
[51] Smith'te: "... aynı bir toplum ya da kantonda, sermayelerin çeşitli kullanımlarındaki normal ortalama kârlar oranı, aynı düzeye, çeşitli emek türlerinin parasal ücretlerinden çok daha yakın bulunacaktır..."
[52] Smith'te: "Normal kâr oranı".
[53] Smith'de: "görünüşüdür".
[54] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[55] Smith'te: Oysa.
[56] Smith'te: "Ücretlerin yükselişi, bir metaın fiyatını yükseltirken, bir borcun birikiminde yalın faizin etkili olduğu gibi etkili olur. Kârların yükselişi ise bileşik faiz gibi etkili olur."
[57] Faizle ödünç verilecek fonlar.
[58] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[59] Smith'te: "Oysa bir sermayenin kullanılması ile sağlanabilecek kâr böylece deyim yerindeyse iki ucundan birden kemirilmiş bulunduğu zaman, bu sermayenin kullanılması için ödenecek fiyatın da bu kârla aynı zamanda zorunlu olarak düşmesi gerekir."
[60] Metinde Fransızca. Marx burada A. Smith'in verdiği sabit sermaye ve döner sermaye tanımını benimser. Daha sonra Kapital'in İkinci Cildinde, Onuncu Bölümde bunun eleştirisini yapacaktır. Smith, Marx'ın dolaşan sermaye adını vereceği şeye, döner sermaye, der. Sabit sermayeye gelince, bu, Smith'e göre, kârın yaratıcısıdır. İngiliz iktisatçı, sermayesini yatırmanın iki biçimini birbirinden ayırır; bu, bilimsel bir ayrım değildir.
[61] Bu alıntıyı Adam Smith'in terimleri ile veriyoruz. Marx'ın almamış bulunduğu parçaları [ ] içine koyduk.
[62] "Büyük ekim çalışmalarının genellikle ancak küçük bir sayıdaki kolu çalıştırdığı bilinir."
[63] Pecqueur'de: insan demektir.
[64] Pecqueur'ün bunu izleyen tüm alıntıları elyazmasında Fransızcadır.
[65] Bu ayraç, Almancadadır. Marx'ın, Pecqueur'den yaptığı alıntıya bir katma.
[66] Pecqueur'de: "kime satacağını" en sonra gelir.
[67] David Ricardo, Des principes de I'économie politique et de l'impôt, İngilizceden çeviren F.-S. Constancio, 2. baskı, 2 cilt. Paris 1835.
[68] Ibid., Bölüm XXVI: Gayrisafi ve safi gelir.
[69] Marx burada Fransızca çeviri metnini kopya etmiştir.
[70] J.-C.-L. Simonde de Sismondi: Nouveaux principes d'économie politique, 2 cilt, Paris 1819. Aktarılan parça, Ricardo'ya karşı yöneltilmiş bir notta bulunur; alıntıdan önceki tümceler, şunlar: "Neymiş? Zenginlik her şey, insanlar hiç bir şeymiş! Efendim? Zenginliğin kendisi de ancak vergilere oranla mı bir şeymiş? ..." Tüm bu paragraf Buret'den alınmıştır, l.c., c. I, s. 6-7.
[71] Marx'ın metninde bütün bu alıntı Fransızcadır.
[72] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[73] Marx'ın metninde bu son alıntı Fransızcadır.
[74] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[75] Deutsche Vierteljahresschrift, Stuttgart und Tübingen 1838 (I. Jg.) Helft 3, s. 47 vd.: Der Bergmnänische Distrikt Zwischen Birminghain und Wolverhampton, von A.-V. Treskow.
      Bu parça, "Böylece son zamalarda"dan itibaren, Schulz'un kitabında, not bölümündedir.
[76] Rehin karşılığı borç veren, ya da kısaca tefeci anlamında.
[77] Marx burada A. Smith'in şu parçasını düşünür (l.c., c. I, s. 216): "Kazanma olanağı herkes için eşit bir piyangoda, kazanan biletleri çeken kimselerin, boş biletleri çeken kimseler tarafından yitirilmiş bulunan her şeyi kazanmaları gerekir. Başarı kazanan bir kişiye karşı başarısızlığa uğrayan yirmi kişinin bulunduğu bir meslekte, bu bir kişinin, yirmi bahtsız tarafından kazanılabilecek olan her şeyi kazanması gerekir."
[78] Safi ve gayrisafi gelir.
[79] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[80] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[81] Daha önceki bir tümceyi özetleyen bu sözcük, elyazmasında dalgınlıkla "Üretken" olarak yazmıştır.
[82] Elyazmasında Marx "Absicht" (tasarı) yerine "Einsicht" (yargı) yazar.
[83] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[84] Bu sözcük Marx'ın bir katmasıdır.
[85] Bu "götürülemediği için" sözcükleri Marx'ın elyazmasında yer almamış.
[86] Smith'te: "Bu, toplam ürünün dörtte-birinden ender olarak düşük ve çoğu kez üçte-birinden yüksektir."
[87] Bu tümcede italik dizilen sözcüklerin tümünün altı, Marx tarafından çizilmiş.
[88] Altı Marx tarafından çizilmiş.
[89] Köşeli ayraç içindeki parçalar Marx tarafından alınmamış, ve tümce, elyazmasında aslında şu biçimde yazıllıştır: "İnsan yiyeceği, toprak sahibine her zaman ödenecek bir rant sağlar."
[90] Smith'in terimleri ile: "İnsanın beslenmekten sonra gelen iki en büyük gereksinmesi, giysi ve konuttur. Bunlar da, koşullara göre, bazan bir rant getirebilir ve bazan da getirmezler."
[91] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[92] Marx, burada, 1815 İngiliz buğday yasalarına anış da bulunuyor. Daha sonra Kapital'in III. kitabında [Üçüncü Cildinde] (c. VIII, s. 18, Éditions sociales) şöyle yazacaktır: "Bu yasalar, yasacıların itirafına göre, aylak toprak sahiplerinin, Jacobin'lere karşı savaşlar sırasında olağanüstü artmış bulunan rantlarına süreklilik sağlamak üzere ülkeye dayatılmış, ekmek üzerinden alınan bir vergi koyuyorlardı."
[93] "Beysiz (senyörsüz) toprak olmaz."
[94] "Paranın efendisi yoktur."
[95] Yani ne kadar çok üretirse, sefaleti o kadar büyür.
[96] Begreift, yani: bu yasaları kendi kavramları içinde kavramaz.
[97] Marx burada Entfremdung terimini kullanır. Ama, hemen hemen eşit bir sıklıkla, Entäusserung terimini de kullanır. Sözcük kaynağı bakımından, Entfremdung daha çok yabancı fikrini vurgular, oysa Entäusserung daha çok yoksunlaşma fikrini belirtir. Her iki terimi de aynı anlamda kullandığına göre, Marx'ın gözetmediği bir ayırtıyı gözetmekten, kendi hesabımıza biz de vazgeçiyoruz. Hegel de ayrım gözetmiyordu, ve bize kalırsa, Görüngübilim çevirisinde, extranéation sözcüğünü yaratmış bulunan M. Hippolyte gibi davranmanın bir yararı yoktur. Marx'ın, vurgulamak için, her iki terimi de arka arkaya kullandığı yerlerde, bunlardan birini yoksunlaşma (dessaisissemet) ile çevirdik. Marx'ın entfremdet sıfatını kullandığı yerlerde, bunu, olanaklı olduğu zaman, yabancılaştırılmış ile çevirdik. Ama yabancılaşmış (aliéné) terimi sadece entäussert'i karşılamak için kullanılmadı.
[98] Almanca deyim "gegenstandslos"dur.
[99] İnsan için kişiliğinin belirtisi olan emek (iş, çalışma), işçi için geçinme aracından başka bir şey değildir. O fizik özne olarak varlığını ancak işçi niteliği ile sürdürebilir, yoksa doğanın sunduğu geçim araçlarından doğrudan doğruya yararlanabilme olanağına sahip insan niteliği ile değil.
[100] Marx için emeğin özü, onun, insanın özgül bir etkinliği, kişiliğinin belirtisi, nesnelleşmesi olmasıdır. Ekonomi politik, emeği, insanla ilişkisi içinde değil, ama sadece yabancılaşmış biçimi altında gözönünde tutar: değer üreticisi olduğu, ve insanın "özsel güçleri" olmaktan çıkıp, kazanç gözeten bir etkinlik durumuna dönüştüğü ölçüde.
[101] Bei sich, yani kendi varlığının dışındaki belirlenimlerden kurtulmuş.
[102] O çağın felsefesinde çok kullanılan bu deyim, bugün bizim için o kadar anlaşılır değil. Ansiklopedi'de (§ 177), Hegel, türü (die Gattung) "somut Evrensel" olarak tanımlar. Hegel onun "somut tözü olduğu öznenin tekilliği ile kendinde olduğundan, yalın bir birlik oluşturduğunu" da söyler (§ 367). İnsanın türsel bir varlık olduğunu söylemek, öyleyse insanın kendi öznel bireyselliği üstüne yükseldiğini, nesnel evrenseli kendinde tanıdığını ve sonlu varlık olarak kendini aştığını söylemek demektir. Başka bir deyişle, o bireysel olarak İnsan'ın oruncusudur.
[103] Species.
[104] Feuerbach'tan şu alıntı (Hıristiyanlığın Özü, Giriş), Marx ile Feuerbach'ın karşılıklı konumlarının benzerliği ile onları ayıran şeyi iyi gösterir: "Öyleyse insanı hayvandan ayıran o özsel ayrım nedir? Bu soruya verilen yanıtların en yalın ve en geneli, ama aynı zamanda da en popoleri şudur: bilinç. Ama dar anlamda bilinç; çünkü kendinin duygusunu, duyulur nesneleri ayırdetme, dış şeyleri duyu organları ile duyulan belirli göstergelere göre algılama, hatta yargılama yetisini belirten bilincin, hayvanlarda da varolmadığı söylenemez. En dar anlamda anlaşılmış bilinç, ancak kendi öz tür ve kendi has özünü konu alan bir varlık için sözkonusudur. ... Bilinçle bezenmiş olmak demek, bilime yetenekli olmak demektir. Bilim, türlerin bilincidir. ... Oysa ancak kendi öz türünü, kendi has özünü konu olarak alan bir varlık, kendinden başka şey ve varlıkları, özsel anlamları içinde, konu olarak almaya yeteneklidir.
      "Bundan ötürü hayvanın sadece yalın ve insanın ikili bir yaşamı vardır: hayvanda iç yaşam dış yaşam ile karışır, insan, tersine, bir iç ve bir de dış yaşama sahiptir." (Ludwig Feuerbach: Manifestes philosophiques, Louis Althusser çevirisi, Paris 1960, s. 57-58.)
[105] Feuerbach'ta şöyle bir parça bulunur: "Nesne olmaksızın insan hiçtir. Oysa bir öznenin öz ve zorunluluk gereği ilişikli olduğu nesne, bu öznenin has, ama nesnelleşmiş özünden başka bir şey değildir." (Ibid., s. 61.)
[106] Marx için, düşüncesinin oluşmasının bu aşamasında, bu sonuçlar son derece önemlidirler. Emeğin yabancılaşması insanal gelişmenin zorunlu bir aşamasıdır, ama bu yabancılaşmanın tarihte bir kökeni de vardır. Özel mülkiyet emeğin yabancılaşmasından doğmuştur, öyleyse o da tarihseldir. Bu, her ikisinin de, insanlığın gelişmesinin bir gün aşılacak olan iki evresi oldukları anlamına gelir.
[107] İnsan doğayı temellüke çalıştığı ölçüde, yabancılaşma içine düşmüştür. Özel mülkiyetin kökeni olan bu yabancılaşma, temellük idi. İnsan, yabancılaşarak, doğasının, dünyasının zenginliğini geliştirmiştir, ve şimdi yabancılaşmanın, şimdilik kendisine yabancı olan bu dünyada eski yerini sözgötürmez bir biçimde yeniden alabileceği aşamasındadır.
[108] İşçi, üretici, kendi etkinliği ile, ona yabancı duruma gelen kendi insan doğasına yabancılaşır. İşçi-olmayana, çalışıp üretmeyen kapitaliste gelince, o, bu olgu sonucu, insanın, üretmenin ta kendisi olan doğasına yabancı durumdadır.
[1*] Bu birinci elyazması, Marx tarafından defter biçiminde biraraya getirilmiş ve romen rakamları ile sayfa numaları verilmiş dörder yapraklık 9 formadan (yani 36 sayfadan) oluşur. Her sayfa, iki dikey çizgi ile, herbiri: Ücret, Sermaye Kârı, Toprak Rantı başlığını taşıyan üç sütuna bölünmüştür. Her sayfada bulunan bu başlıklar, Marx'ın elyazmasını aşağı yukarı eşit üç bölüme ayırmayı tasarladığını, ve her sayfaya, metni kaleme almadan önce sütun başlıkları yazdığını düşündürür. Ama XXII. sayfadan sonra, başlıklar ve sütunlar biçimindeki bölünme tüm anlamını yitirir. Bu sayfadan sonra metin tam sayfa üzerine yazılmış ve içeriğine göre başlıklandırılmıştır: Yabancılaşmiş emek. Birinei elyazması, XXVII. sayfada biter.
[2*] İşçi.-ç
[3*] Perakende. -ç.
[4*] Kronos, Yunan Mitolojisinin Zaman Tanrısı.
[5*] İffeti kuşkulu kadınlar. -ç.






Gelecek Bölüm İKİNCİ ELYAZMASI