Karl Marks
1844 Elyazmaları
Ekonomi Politik ve Felsefe


Manuscrits de 1844 - Économie Politique et Philosophie (Éditions Sociales, Paris 1962)
[Türkçe baskı, 1844 Elyazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe, s: 89-268, Sol Yayınları, Temmuz 1976, Çev.Kenan Somer]


Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: 1844 Elyazmaları (509 KB)





ÜÇÜNCÜ ELYAZMASI[1]

[ÖZEL MÜLKİYET VE EMEK.
MERKANTİLİSTLERİN, FİZYOKRATLARIN, ADAM SMİTH'İN, RİCARDO VE OKULUNUN GÖRÜŞLERİ]



        [I] XXXVI. sayfa konusunda.
        Özel mülkiyetin öznel özü, kendisi için olan etkinlik olarak, özne olarak, kişi olarak özel mülkiyet, emektir. Öyleyse ancak emeği ilke olarak kabul etmiş bulunan —Adam Smith—, öyleyse özel mülkiyeti artık sadece insan dışında (sayfa 180) bir durum olarak kabul etmeyen ekonomi politiğin, ancak bu ekonomi politiğin bir yandan özel mülkiyet enerji ve gerçek hareketinin bir ürünü olarak,[
1*] modern sanayiin bir ürünü olarak düşünülmesi gerektiği, ve öte yandan onun bu sanayiin enerji ve gelişmesini hızlandırmış, kutlamış ve bunu bir bilinç erkliği durumuna getirmiş bulunduğu kolay anlaşılır. Öyleyse, zenginliğin öznel özünü —özel mülkiyet sınırları içinde— bulmuş bulunan bu aydınlanmış ekonomi politik gözünde, özel mülkiyeti insan için sadece nesnel bir öz olarak tanıyan parasal sistem ve merkantilizm yandaşları, tapıncakçılar, katolikler olarak. görünürler. Demek ki, Engels, Adam Smith'i ekonomi politiğin Luther'i olarak adlandırırken haklıydı.[2] Tıpkı Luther'in dini, imanı, gerçek dünyanın özü olarak tanıması ve dolayısıyla katolik paganizmine karşı çıkması gibi, tıpkı din duygusunu insanın içsel özü durumuna getirerek dışsal din duygusunu kaldırması gibi, tıpkı rahibi layikin yüreğine aktardığı için layik dışında varolan rahipleri yadsıdığı gibi, insanın dışında ve ondan bağımsız bulunan —öyleyse ancak dışsal bir biçimde korunup olurlanabilen— zenginlik de kaldırılmıştır; başka bir deyişle, servetin o saçma dışsal nesnelliği, özel mülkiyetin insanın kendisine katılması ve insanın da onun özü olarak tanınması sonucu, ortadan kalkmıştır; ama, sonuç olarak, insanın kendisi özel mülkiyet belirlenimi içine konulmuştur, Luther'de din belirlenimi içine konulmuş bulunduğu gibi. İnsanı tanıma bahanesi ile, ilkesi emek olan ekonomi politik, demek ki, tersine, insanın yadsınmasını tutarlı bir biçimde tamamlamaktan başka bir şey yapmaz, çünkü insan özel mülkiyetin dışsal özü ile artık aşırı bir gerginlik ilişkisi içinde değildir, ama kendisi özel mülkiyetin bu gergin özü durumuna gelmiştir. Eskiden kendine-dışsal-varlık, insanın gerçek (sayfa 181) yabancılaşması olan şey, şimdi yabancılaşma eyleminden, kendinin yabancılaşmasından başka bir şey olmamıştır. Öyleyse eğer bu ekonomi politik, insanı, onun bağımsızlığını, kendine özgü etkinliğini vb. tanır görünerek başlıyor, ve eğer, özel mülkiyeti insanın kendi özü içine aktardığı zaman, artık kendi dışında varolan öz olarak özel mülkiyetin yerel, ulusal. vb. belirlenimleri ile koşullandırılamıyorsa; öyleyse eğer bu ekonomi politik, kendini ortaya tek siyaset, tek evrensellik, tek engel ve tek bağ olarak koymak üzere her engel ve her bağı alaşağı eden kozmopolit, evrensel bir erke geliştiriyorsa, gelişmeye devam ederken bu ikiyüzlülüğü yadsıması ve tüm kinizmi içinde görünmesi gerekecektir; ve o, emeği, zenginliğin biricik özü olarak, çok daha salt, öyleyse daha açık ve daha tutarlı bir biçimde geliştirerek, —bu öğretinin onu sürüklediği tüm görünür çelişkilerden kaygılanmaksızın— bu işi yapar; emeğin, zenginliğin biricik özü olduğu yolundaki ilk görüşe karşıt olarak, tersine, bu öğretinin sonuçlarının insana düşman olduklarını tanıtlar ve eninde sonunda, emek hareketinden, özel mülkiyet hareketinden bağımsız son bireysel, doğal varlığa ve zenginlik kaynağina —toprak rantı—, feodal mülkiyetin iyice iktisadi duruma gelmiş ve bunun sonucu iktisada direnmekte yeteneksiz bulunan bu dışavurumuna son yumruğu indirir (Ricardo okulu). Smith'ten Say'a, ve ondan da Ricardo'ya, Mill'e, vb. kadar, sanayi sonuçlarının Ricardo ve Mill gibilerine daha gelişmiş ve daha çelişki dolu göründükleri ölçüde, ekonomi politiğin kinizmi, sadece Smith'e oranla büyümekle kalmaz, ama ayrıca, olumlu planda, Ricardo ve Mill gibileri, hem de sadece kendi bilimleri daha tutarlı ve daha doğru bir biçimde geliştiği için, insana yabancılaşmada, kendilerinden öncekilerden durmadan ve bilinçli olarak daha ileriye giderler. Etkin biçimi altındaki özel mülkiyeti özne, böylece insanı da (o bir hayalete[3] indirgedikleri insanı da) öz durumuna (sayfa 182) getirmeleri sonucu, gerçekliğin çelişkisi, onların ilke olarak benimsemiş bulundukları çelişkilerle dolu öze tastamam karşılık düşer. Sanayiin [II] parçalanmış gerçekliği, bunu çürütmek şöyle dursun, onların kendiliğinde parçalanmış ilkelerini doğrular. İlkeleri, gerçekte bu parçalanmanın ilkesidir.
        Doktor Quesnay'nin fizyokratik öğretisi, merkantilizmden Adam Smith'e geçişi oluşturur. Fizyokrasi, doğrudan doğruya feodal mülkiyetin iktisadi dağılmasıdır, ama bunun sonucu bir o kadar dolayımsız biçimde feodal mülkiyetin iktisadi dönüşümü, yeniden canlanmasıdır da; şu farkla ki, dili artık feodal değil, ama iktisadidir. Tüm zenginlik, toprak ve tarıma dönüşür. Toprak henüz sermaye değildir, henüz sermayenin, doğal özelliği içinde ve bu özellik nedeni ile geçerli olacak tikel bir varoluş biçimidir; ama toprak, gene de doğal, genel bir öğedir, oysa merkantilizm zenginliğin varlığı olarak sadece değerli madeni tanıyordu. Zenginlik nesnesi, maddesi, demek ki, doğal sınırlar çerçevesinde kendi evrenseliğini çabucak kazanmıştır — doğa olarak, dolayımsızca nesnel zenginlik de olduğu ölçüde. Ve toprak, insan için ancak emek, ancak tarım aracıyla vardır. Öyleyse zenginliğin öznel özü daha şimdiden emeğe aktarılmış bulunmaktadır. Ama aynı zamanda tarım tek üretken emektir de. Öyleyse, emek henüz kendi evrenselliği ve kendi soyutlaması içinde kavranmamıştır; o hâlâ tikel bir doğal öğeye, kendi maddesine bağlanmıştır, demek ki henüz ancak doğa tarafından belirlenmiş tikel bir varlık biçimi altında tanınmıştır. Demek ki, o, sadece insanın belirli, tikel bir yabancılaşmasıdır, tıpkı ürünün de henüz —insandan çok doğaya düşen— belirli bir zenginlik olarak kavranmış (sayfa 183) bulunması gibi. Toprak henüz burada insandan bağımsız; doğal varoluş olarak tanınmıştır, yoksa sermaye olarak, yani emeğin kendisinin bir uğrağı olarak tanınmamıştır. Daha çok emek, onun uğrağı gibi görünür. Ama sadece nesne olarak varolan eski dışsal zenginlik fetişizminin çok yalın bir doğal öğeye indirgenmiş ve özünün, parçasal bir biçimde de olsa, kendi öznel varlığı içinde tikel bir biçimde tanınmış bulunması sonucu, zorunlu ilerleme şu olacaktır ki, zenginliğin genel özü tanınacak, ve bunun sonucu, emek, eksiksiz mutlaklığı, yani soyutlaması içinde, ilke durumuna yükseltilecektir. Tarımın, iktisadi bakımdan, yani tek geçerli açıdan, başka hiç bir sanayiden ayrı olmadığı; öyleyse zenginliğin özünün, belirli bir emek, tikel bir öğeye bağlanmış emeğin özel bir dışlaşması değil, ama genel olarak emek olduğu, fizyokrasiye tanıtlanmış bulunacaktır.
        Fizyokrasi, emeğin zenginliğin özü olduğunu açıklayarak, sadece nesnel nitelikteki dışsal tikel zenginliği yadsır. Ama her şeyden önce emek onun için toprak mülkiyetinin öznel özünden başka bir şey değildir (fizyokrasi, tarihsel bakımdan egemen ve kabul edilmiş tür olarak beliren mülkiyet türünden yola çıkar); o, sadece toprak mülkiyetini yabancılaşmış insan durumuna getirir. Sanayiin (tarımın) onun özü olduğunu açıklayarak, toprak mülkiyetinin feodal niteliğini kaldırır; ama sanayi dünyası karşısında da olumsuz bir tutumu vardır, tarımın aslında tek sanayi olduğunu söyleyerek, feodaliteyi kabullenir.
        Özel mülkiyet ile karşıtlığı içinde, yani sanayi olarak kurulan sanayiin öznel özü kavranır kavranmaz, bu özün kendine özgü olan o karşıtı da içerdiği açıktır. Çünkü sanayi, kaldırılmış toprak mülkiyetini nasıl kapsıyorsa, öznel özü de toprak mülkiyetinin öznel özünü öyle kapsar.
        Tıpkı toprak mülkiyetinin özel mülkiyetin ilk biçimi olması, sanayiin ilkin onunla tarihsel bakımdan özel bir mülkiyet türü olarak çarpışması gibi —sanayi daha çok toprak (sayfa 184) mülkiyetinin kurtulmuş kölesidir—, özel mülkiyetin öznel özü, emek, bilimsel bir biçimde kavrandığı zaman, bu süreç de tıpkı öyle yinelenir; ve emek ilkin sadece tarımsal emek olarak görünür, ama daha sonra genel olarak emek biçiminde tanınmıştır.
        [III] Tüm zenginlik, sınai zenginlik, emek zenginliği durumuna dönüşmüştür, ve sanayi eksiksiz emektir; tıpkı fabrika rejiminin, sanayiin, yani emeğin gelişmiş özü, ve sınai sermayenin de özel mülkiyetin eksiksiz nesnel biçimi olması gibi.
        Özel mülkiyetin insan üzerindeki egemenliğini neden ancak şimdi tamamlayabildiğini ve, en evrensel biçimi altında, tarihsel bir dünya erkliği durumuna neden ancak şimdi gelebildiğini görüyoruz. (sayfa 185)




[ÖZEL MÜLKİYET VE KOMÜNİZM,
KOMÜNİST GÖRÜŞLERİN GELİŞME AŞAMALARİ.
KABA VE EŞİTÇİ KOMÜNİZM.
SOSYALİZM OLARAK KOMÜNİZM]



        XXXIX. sayfa konusunda.[
4]
        Ama mülkiyetsizlik ile mülkiyet arasındaki karşıtlık, emek ve sermaye karşıtlığı olarak anlaşılmadıkça, henüz etkin bağlantısı, içsel ilişkisi içinde kavranmamış, henüz çelişki olarak kavranmamış, önemsiz bir karşıtlıktır. Hatta eski Roma'da, Türkiye'de, vb. özel mülkiyetin gelişmiş hareketi olmaksızın bile, bu karşıtlık ilk biçim altında kendini gösterebilir. Böylece henüz özel mülkiyetin kendisi tarafından konulmuş [bir karşıtlık -ç.] olarak görünmez. Ama (sayfa 186) mülkiyetin dıştalanması olarak özel mülkiyetin öznel özü olan emek ile emeğin dıştalanması olarak nesnel emek olan sermaye, bu karşıtlığın çelişkiye kadar götürülmüş biçimi, öyleyse bu çelişkinin çözümüne götüren enerjik biçim olan özel mülkiyettir.
        Aynı sayfa konusunda. Kendinin yabancılaşmasının kaldırılması, kendinin yabancılaşması ile aynı yolu izler. Her şeyden önce özel mülkiyet salt nesnel yönü ile gözönünde tutulur — ama gene de öz olarak emek ile birlikte. Varlık biçimi, öyleyse "sermaye olarak" kaldırılması gereken sermayedir (Proudhon).[5] Ya da emeğin özel biçimi, bir düzeye getirilmiş, parçalanmış ve bunun sonucu özgür olmayan emek, özel mülkiyetin ve onun insana yabancılaşmış varoluşunun zararlılık kaynağı olarak kavranmıştır — tıpkı fizyokratlar gibi, Fourier de tarımsal emeği en azından en üstün derecede emek olarak tasarlar, oysa Saint-Simon'da, tersine, asıl önemli olan, sınai emek olarak sınai emektir ve o üstelik sanayicilerin salt (exclusive) egemenliğini ve işçilerin durumunun iyileşmesini de ister. Komünizm, son olarak kaldırılmış özel mülkiyetin, ve en başta da genel özel mülkiyetin olumlu dışavurumudur. Bu ilişkiyi kendi evrenselliği içinde kavrayarak komünizm,
        1. ilk biçimi altında, bu ilişkinin bir genelleşme ve bir tamamlanmasından başka bir şey değildir; tamamlanmış ilişki olarak, ikili bir görünüm altında görünür: Bir yandan maddi mülkiyetin egemenliği onun karşısında öylesine büyüktür ki, heskes tarafından özel mülkiyet olarak sahip olunmaya elverişli bulunmayan her şeyi yoketmek ister; yeteneği vb. zorla bir yana bırakmak ister. Dolaysız fizik temellük, onun için yaşamın ve varolmanın tek ereğidir; işçi kategorisi kaldırılmamış, ama bütün insanlara yayılmıştır; özel mülkiyet ilişkisi, topluluğun nesneler dünyası ile ilişkisi kalır. Son olarak, (sayfa 187) genel özel mülkiyeti özel mülkiyete karşı çıkarmaya dayanan bu hareket, kendini, kadının içinde ortak ve ortaklaşa bir mülkiyet durumuna geldiği kadın ortaklığının (kuşkusuz bir salt özel mülkiyet biçimi olan) evliliğe karşı çıkarıldığı o hayvansal biçim altında dile getirir. Bu kadın ortaklığı fikrinin, o henüz çok kaba ve çok düşüncesiz komünizmin açınlanmış gizini oluşturduğu söylenebilir. Kadın nasıl evlilikten genel fuhşa [2*] geçiyorsa, tüm zenginlik dünyası, yani insanın nesnel özü de, özel mülk sahibi ile salt evlilik ilişkisinden topluluk ile evrensel fuhuş ilişkisine öyle geçer. Bu komünizm, insan kişiliğini her yerde yadsiyarak, bu yadsınma[nın ta kendisi -ç.] olan özel mülkiyetin tutarlı dışavurumunun ta kendisinden başka bir şey değildir. Genel ve erk olarak oluşan kıskançlık, zenginlik susuzluğunun büründüğü ve altında kendini bir başka biçimde doyurmaktan başka bir şey yapmadığı gizlenmiş biçimdir. Özel mülkiyet olarak her özel mülkiyet fikri, kıskançlık ve eşitleştirme eğilimi biçimi altında, en azından daha zengin özel mülkiyete karşı çevrilmiştir; öyle ki, kıskançlık ve eşitleştirme eğilimi rekabetin özünün ta kendisini oluştururlar. Kaba komünizm, bir asgari tasarımından yola çıkarak, bu kıskançlık ve bu eşitleştirmenin tamamlanmasından başka bir şey değildir. Belgin, sınırlı bir ölçüsü vardır. Özel mümyetin bu kalkışının ne kadar az gerçek bir temellük olduğunun kanıtı, tüm kültür ve uygarlık dünyasının soyut yadsınmasının, [IV] sadece özel mülkiyet aşamasını geçmemiş olmakla kalmayan, ama henüz bu aşamaya bile erişmemiş bulunan yoksul ve gereksinmesiz insanın doğaya aykırı yalınlığına dönüşün ta kendisi tarafından verilmiştir.
        Bu ortaklık, emek ortaklığı ve ortak sermaye, [yani -ç.] genel kapitalist olarak topluluk tarafından ödenen ücretin (sayfa 188) eşitliğinden başka bir anlama gelmez. İlişkinin her iki yönü de mecazlı bir genelliğe yükseltilmiştir; emek, herkesin içine yerleştirildiği belirlenim durumuna gelir, sermaye de topluluğun kabul edilmiş evrensellik ve erki durumuna.
        Ortaklaşa şehvetin kurbanı ve hizmetçisi olan kadın karşısındaki ilişkide, insanın içinde kendisi için varolduğu sonsuz alçalma kendini dile getirir; çünkü bu ilişkinin gizi kendi ikirciksiz, kesin, açık, örtüsüz dışavurumunu, erkek kadın ilişkisinde ve doğal ve dolayımsız türsele [6] ilişkinin kavranma biçiminde bulur. İnsandan insana dolayımsız, doğal, zorunlu ilişki, kadın erkek ilişkisidir. Bu doğal, türsel ilişki içinde, insanın doğayla ilişkisi dolayımsız olarak insanla ilişkisidir, tıpkı insanla ilişkisinin dolayımsız olarak doğayla ilişkisi, kendine özgü doğal belirlenimi olması gibi. İnsan için, insanal özün ne ölçüde doğa durumuna, ya da doğanın ne ölçüde insanın insanal özü durumuna gelmiş bulunduğu, duyulur, somut bir olguya indigenmiş bir biçimde, demek ki bu ilişki içinde görünür. Bu ilişkiden yola çıkarak, demek ki, insanın tüm kültür düzeyi yargılanabilir. İnsanın kendisi için ne ölçüde türsel varlık, insan durumuna gelmiş, ve kendini böylece kavramış bulunduğu, bu ilişkinin özlüğünden çıkar; erkek kadın ilişkisi, insandan insana en doğal ilişkidir. Öyleyse insanın doğal davranışının ne ölçüde insanal duruma gelmiş ya da insanal özün onun için ne ölçüde doğal öz durumuna gelmiş, insanal özünün onun için ne ölçüde doğa durumuna gelmiş bulunduğu bu ilişkide görünür. İnsan gereksinmesinin ne ölçüde insanal bir gereksinme durumuna, öyleyse insan olarak öteki insanın onun için ne derecede bir gereksinme durumuna gelmiş bulunduğu, insanın, en bireysel varlığı içinde, aynı zamanda ne ölçüde toplumsal bir varlık olduğu da bu ilişki içinde görünür.
        Özel mülkiyetin ilk olumlu kaldırılışı, kaba komünizm, demek ki kendini olumlu ortaklık olarak koymak isteyen özel (sayfa 189) mülkiyet alçaklığının, kendisi altında göründüğü bir biçimden başka bir şey değildir.
        2. Komünizm a) henüz demokratik ya da despotik, siyasal nitelikte;
        b) devletin kalkışı ile birlikte, ama aynı zamanda henüz tamamlanmamış ve özel mülkiyetin, yani insanın yabancılaşmasının egemenliği altında. Bu iki biçim altında, komünizm, kendini daha şimdiden insanın kendine yeniden bütünleşmesi ya da dönüşü olarak, insanal kendinin yabancılaşmasının kalkışı olarak bilir; ama özel mülkiyetin olumlu özünü henüz kavramamış ve gereksinmenin insanal doğasını da bir o kadar az kavramış bulunması sonucu, henüz özel mülkiyet tarafından engellenmiş ve lekelenmiştir. Gerçi kavramını kavramış, ama henüz özünü kavramamıştır.
        3. Özel mülkiyetin (insanal kendinin yabancılaşmasının ta kendisi) olumlu kaldırılışı ve bunun sonucu insanal özün insan tarafından ve insan için gerçek temellükü; öyleyse kendisi için insanın, toplumsal, yani insanal insan olarak bütünsel dönüşü, bilinçli ve daha önceki gelişmenin tüm zenginliğini koruyarak yapılmış bulunan dönüş olarak komünizm. Bu komünizm, eksiksiz doğalcılık[7] olarak = insancılık, eksiksiz insancılık olarak = doğalcılık[tır ç.]; insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür; varoluş ile öz, nesnelleşme ile kendini olurlama, özgürlük ile zorunluluk, birey ile tür arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür. O, tarihin çözülmüş bilmecesidir ve kendini bu çözüm olarak bilir.
        [V] demek ki, tarihin tüm hareketi, bir yandan bu komünizmin gerçek doğurma belgesi —deneysel varlığının doğum (sayfa 190) belgesi— ve, öte yandan, onun düşünen bilinci için, kendi oluşunun kavranmış ve bilinen hareketidir. Buna karşılık, o, henüz tamamlanmamış öbür komünizm, özel mülkiyete karşı çıkan yalıtık tarihsel kuruluşlarda kendisi için tarihsel bir kanıt arar, hareketin tek tek uğraklarını ayırıp (Cabet, Villegardelle vb. özellikle bu işi yapmışlardır), tarihsel bakımdan safkan olduğunu tanıtlamak üzere bu uğrakları saptayarak, varolan şey içinde bir kanıt arar; böylece hareketin çok büyük bir bölümünün kendi kesinlemelerini yalanladığını ve eğer bir gün varolmuşsa bile, kendi geçmiş Varlığının, kendi özlük savının ta kendisini çürüttüğünü açıkça gösterir.
        Eğer tüm devrimci hareket, deneysel olduğu kadar kuramsal temelini de özel mülkiyet, [yani -ç.] iktisat hareketi içinde buluyorsa, bu devrimci hareketin zorunluluğu kolayca anlaşılabilir.
        Apansız duyulur bu maddi özel mülkiyet, yabancılaşmış insanal yaşamın duyulur maddi dışavurumudur. Hareketi —üretim ve tüketim—, tüm geçmiş üretim hareketinin duyulur açımlaması, yani insanın gerçekleşmesi ya da gerçekliğidir. Din, aile, devlet, hukuk, sağtöre, bilim, sanat, vb., tikel üretim biçimlerinden başka bir şey değildirler ve genel üretim yasasına uyarlar. Özel mülkiyetin olumlu kaldırılması, insanal yaşamın temellükü, demek ki tüm yabancılaşmanın olumlu kaldırılması, sonuç olarak din, aile, devlet, vb. dışı insanın, kendi insanal, yani toplumsal varlığına dönüşü anlamına gelir. Dinsel yabancılaşma, dinsel yabancılaşma olarak, ancak bilinç alanında, ancak insanın vicdanında olur; ama iktisadi yabancılaşma, gerçek yaşamın yabancılaşmasıdır — öyleyse kaldırılması da her iki yönü birden kapsar. Çeşitli halklarda, hareketin ilk kökeni, halkın tanınmış gerçek yaşamının daha çok bilinçte ya da dış dünyada yaşanmasına, daha çok düşüncel ya da gerçek yaşam olmasına bağlıdır. Komünizm tanrıtanımazlık ile birlikte araçsız (sayfa 191) olarak başlar (Owen). Tanrıtanımazlık, başlangıçta, henüz komünizm olmaktan çok uzaktadır, nasıl ki bu tanrıtanımazlığın henüz daha çok bir soyutlama olması gibi. Tanrıtanımazlığın insan sevgisi demek ki başlangıçta soyut felsefi insan sevgisinden başka bir şey değildir, komünizmin insan sevgisi ise, araçsız gerçek ve doğrudan doğruya eyleme (Wirkung) yönelmiştir.
        Olumlu olarak kaldırılmış özel mülkiyet varsayımında, insanın insanı, kendini ve öteki insanı nasıl ürettiğini; bireyselliğin dolayımsız etkinliğinin ürünü olan nesnenin, nasıl aynı zamanda onun öteki insan için kendi öz varlığı, öteki insanın varlığı ve öteki insanın onun için varlığı da olduğunu görmüş bulunuyoruz.[8] Ama, aynı biçimde, emek gereci olsun özne olarak insan olsun, hareketin sonucu olduğu kadar çıkış noktasıdırlar da (ve özel mülkiyetin tarihsel zorunluluğu da, işte onların bu çıkış noktası olmaları gereğine dayanır). Demek ki, toplumsal özlük, tüm hareketin genel özlüğüdür; toplumun kendisi insan olarak insanı ürettiği gibi, o da insan tarafından üretilmiştir.[9] Etkinlik ve yararlanma, köken türleri bakımından olduğu kadar, içerikleri bakımından da toplumsaldırlar; toplumsal etkinlik ve toplumsal yararlanmadırlar. Doğanın insanal özü, ancak toplumsal insan için sözkonusudur; çünkü doğa ancak toplumda onun için insan ile bağ olarak, öteki için onun ve onun için ötekinin varoluşu olarak, ve insanal gerçekliğin dirimsel öğesi olarak vardır; doğa, onun için ancak toplumda kendi öz insanal varoluşunun temelidir. Onun doğal varoluşu ancak toplumda onun için kendi insanal varoluşudur ve doğa ancak toplumda onun için insan durumuna gelmiştir. Öyleyse, toplum, insanın doğa ile özsel birliğinin tamamlanması, doğanın gerçek dirilişi, (sayfa 192) insaınn eksiksiz doğalcılığı ve doğanın eksiksiz insancılığıdır.
        [VI] Ortaklaşa etkinlik ve ortaklaşa yararlanma, yani kendilerini doğrudan doğruya öteki insanlar ile gerçek toplum biçiminde gösterip doğrulayan etkinlik ve yararlanma, her ne kadar toplumsallığın bu dolayımsız dışavurumunun, onların içeriklerinin özüne dayanmış ve bu içeriğin uydurulmuş bulunduğu yerlerde görülürlerse de, toplumsa etkinlik ve toplumsal yararlanma hiç bir zaman sadece araçsız, ortaklaşa bir etkinlik ve araçsız ortaklaşa bir yararlanma biçimi altında varolamazlar.
        Ama hatta benim etkinliğim bilimsel vb. ise, ve ben bu etkinliğe başkaları ile dolaysız ortaklık biçiminde çok seyrek girişebilsem bile, insan olarak davrandığım için toplumsal sayılırım. Sadece etkinliğimin gereci —düşünürün kendi etkinliğini sayesinde yürüttüğü dil gibi— bana toplumsal ürün olarak verilmekle kalmamıştır, ama benim kendi öz varoluşum da toplumsal etkinliktir; sonuç olarak kendimi getirdiğim durum da, toplum için ve toplumsal varlık olarak kendimin bilinci ile kendimi getirdiğim durum da toplumsal etkinliktir.
        Benim evrensel bilincim, gerçek ortaklığın, toplumsal örgütün yaşayan biçimi olduğu şeyin kuramsal biçiminden başka bir şey değildir; oysa günümüzde evrensel bilinç gerçek yaşamın bir soyutlamasıdır, ve bu nitelikle, onun karşısına düşman olarak dikilir. Demek ki, benim evrensel bilincimin —evrensel bilinç olarak— etkinliği, toplumsal varlık olarak benim kuramsal varoluşumdur da.
        "Toplum"u birey karşısında bir soyutlama olarak yeniden saptamaktan özellikle kaçınmak gerek. Birey, toplumsal varlıktır. Yaşamının belirtisi —hatta başkaları ile ve onlarla aynı zamanda yaşanmış ortaklaşa bir yaşam belirtisi dolayımsız biçimi altında görünmese bile— demek ki, toplumsal yaşamın bir belirti ve bir olurlanmasıdır. Bireysel (sayfa 193) yaşamın varoluş biçimi türsel yaşamın daha tikel ya da daha genel bir biçimi olmasına, ve türün yaşamı daha tikel ya da daha genel bir bireysel yaşam olmasına —ve zorunlu olarak böyle olmasına— karşın, insanın bireysel yaşamı ile türsel yaşamı birbirinden ayrı şeyler değildir.
        Türsel bilinç olarak insan kendi gerçek toplumsal yaşamını olurlar ve kendi gerçek varoluşunu düşüncede yinelemekten başka bir şey yapmaz; tıpkı türsel varlığın, tersine, kendini türsel bilinçte doğruladığı ve kendi evrenselliği içinde, düşünen varlık olarak, kendisi için (pour soi) olduğu gibi.
        İnsan —demek ki hangi derecede olursa olsun tikel bir birey ve tikelliği onu bir birey ve gerçek bireysel bir toplumsal varlık durumuna getirir— demek ki bir o kadar da bütünselliktir, düşünsel bütünsellik, gerçeklikte ya toplumsal varoluşun hayranlıkla seyri ve gerçek zevki, ya da yaşamın insanal belirtilerinin bütünselliği olarak varolan, düşünülmüş ve duyulmuş toplumun kendisi için varoluşu.
        Demek ki düşünce ile varlık gerçi birbirinden ayrıdırlar, ama aynı zamanda birarada bir birlik oluştururlar.
        Ölüm, türün belirli birey üzerindeki katı yürekli utkusu gibi görünür ve onların birliğini yalanlıyora benzer; ama belirli birey, belirli bir türsel varlıktan başka bir şey değildir, ve böyle olduğu için de ölümlüdür.
        {[10] 4. Nasıl ki özel mülkiyet, insanın hem kendi kendisi için nesnel, hem de aynı zamanda tersine yabancı ve insanal-olmayan bir nesne durumuna gelmesi, yaşamının belirtisinin yaşamının yabancılaşması, gerçekleşmesinin gerçeklikten yoksunlaşması, yabancı bir gerçeklik olması olgusunun duyulur dışavurumundan başka bir şey değilse, özel mülkiyetin olumlu kaldırılması, yani insanal yaşam ve insanal varlığın, nesnel insanların, insanal yapıtların, insanlar (sayfa 194) için ve insanlar tarafından duyulur temellükü de, tıpkı öyle, sadece salt, dolayımsız yararlanma anlamında, sadece sahip olma, malik olma anlamında anlaşılmalıdır. İnsan kendi evrensel varlığını evrensel bir biçimde, demek ki bütünsel insan olarak temellük eder. Dünya ile insanal ilişkilerinin herbiri, görme, işitme, koklama, tat alma, düşünme, seyir, duygu, irade, etkinlik, sevgi, uzun sözün kısası bireyselliğinin tüm örgenlikleri, kendi biçimleri içinde, apansız toplumsal örgenlikler olan örgenlikler gibi, [VII] nesnel davranışları ya da nesne ile ilişkilerinde, nesnenin temellükü, insanal gerçekliğin temellüküdürler; nesne ile ilişkileri, insanal gerçekliğin belirtisidir;[3*] insanal etkinlik ve insanal acıdır bu; çünkü, insanal anlamda kavrandığında, acı, insanın kendinden duyduğu zevktir.
        Özel mülkiyet bizi öylesine alıklaştırmış ve sınırlı kılmıştır ki, bir nesne ancak ona malik olduğumuz, demek ki [o nesne] bizim için sermaye olarak varolduğu, ya da bizim tarafımızdan araçsız sahip olunduğu, yenildiği, içildiği, giyildiği, içinde oturulduğu vb., kısacası bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir, —her ne kadar özel mülkiyet sırası geldiğinde sahip olmanın kendisinin bütün bu dolaysız gerçekleşmelerini ancak geçim araçları olarak etkisi içine alır, ve her ne kadar bunların araç hizmeti gördüğü yaşam, özel mülkiyet yaşamı, emek ve sermayeleştirme ise de.
        Bütün bu fizik ve entelektüel duyular yerine, demek ki, bütün bu duyuların yalın yabancılaşması, malik olma duyusu belirmiştir. İnsanal varlık, kendinden yola çıkarak kendi iç zenginliğini doğurmak için, bu mutlak yoksulluğa indirgenmeliydi. (Malik olma kategorisi üzerine, 21 Yaprak'taki Hess'e bakınız.[11] ) (sayfa 195)
        Özel mülkiyetin kaldırılması, demek ki, bütün insanal duyuların ve bütün insanal niteliklerin bütünsel kurtuluşudur; ama o [özel mülkiyetin kaldırılması -ç.], bu duyular ve bu nitelikler öznel bakımdan olduğu kadar nesnel bakımdan da insanal duruma geldikleri içindir ki, işte bu kurtuluştur. Göz, insanal göz durumuna gelmiştir, tıpkı nesnesinin de, insandan gelen ve insana yönelmış toplumsal, insanal bir nesne durumuna gelmiş bulunması gibi. Demek ki, duyular, kendi praxis'lerinde doğrudan doğruya kuramcı durumuna gelmişlerdir. Onlar nesne ile nesne için ilişkilidirler, ama nesnenin kendisi, kendi kendisine ve insana[4*] nesnel insanal bir ilişkidir ve tersi de böyledir. Gereksinme ve zevk bundan ötürü kendi bencil doğalarını yitirmişlerdir ve doğa da kendi yalın yararlılığını yitirmiştir, çünkü yararlılık insanal yararlılık durumuna gelmiştir.
        Aynı biçimde öteki insanların duyuları ve yararlanması da benim kendi temellüküm durumuna gelmişlerdir. Bu dolayımsız örgenlikler dışında, demek ki toplum biçimi altında toplumsal örgenlikler kurulur; böylece, örneğin ötekiler ile doğrudan doğruya ortaklık biçiminde etkinlik vb., benim yaşamımın bir belirti örgenliği ve insanal yaşamın bir temellük (sayfa 196) biçimi durumuna gelmiştir.
        Herkes bilir ki, insanal göz insanal-olmayan kaba gözden başka türlü görür, insanal kulak kaba kulktan başka türlü işitir, vb..
        Görmüş bulunduğumuz gibi, insan kendini kendi nesnesi içinde, sadece bu nesnenin onun için insanal nesne ya da nesnel nesne durumuna gelmesi koşulu ile, yitirmez. Bu da ancak, nesne onun için toplumsal bir nesne, o kendisi için toplumsal bir varlık, toplum onun için bu nesnede varlık durumuna geldiği zaman olanaklıdır.
        Öyleyse, bir yandan, toplumda her yerde nesnel gerçeklik insan için özsel insanal güçler gerçekliği, insanal gerçeklik ve bunun sonucu insanın kendi öz özsel güçlerinin gerçekliği durumuna geldiği ölçüde, tüm nesneler onun için kendi kendisinin nesnelleşmesi, onun bireyselliğini doğrulayan ve gerçekleştiren nesneler, kendi nesneleri durumuna gelirler, yani o kendisi nesne durumuna gelir. Nesneler ne biçimde onun nesneleri olurlar; bu, nesnenin doğası ile buna karşılık düşen özsel gücün doğasına bağlıdır; çünkü olurlamanın tikel, gerçek biçimini oluşturan şey, işte bu ilişki belirleniminin ta kendisidir. Bir nesne, göz için, kulak için olduğundan başka türlü algılanmıştır ve göz nesnesi kulak nesnesinden başka bir nesnedir. Her özsel gücün tikelliği, onun tikel özünün, öyleyse tikel nesnelleşmesi biçiminin, nesnel, gerçek, yaşayan Varlığının da ta kendisidir. Demek ki, insan, kendini nesnel dünyada, [VIII] sadece düşüncede değil, ama bütün duyular ile de olurlar.[12]
        Öte yandan, bu işleri öznel olarak alırsak: insanın (sayfa 197) insanın müzik duygusunu uyandıran şey, ilkin müziktir; müzikçi olmayan kulak için, en güzel müzik hiç bir anlam taşımaz,[13] bir nesne [değil]dir, çünkü benim nesnem ancak benim özsel güçlerimden birinin doğrulanması olabilir, öyleyse benim özsel gücüm öznel yeti olarak kendisi için neyse, o da benim için ancak o olabilir, çünkü benim için bir nesnenin anlamı (onun ancak kendisine karşılık düşen bir duyu için anlamı vardır) benim duyumun uzandığı yere kadar uzanır.[14] Toplumsal insanın duyuları, toplumsal-olmayan insanınkilerden işte bu nedenle başkadırlar; ancak insanal özün nesnel olarak açılmış zenginliği sayesindedir ki, insanın öznel duyma yetisinin zenginliği ilkin ya geliştirilmiş ya da üretilmiştir, [bu sayededir ki -ç.] bir kulak müzikçi olur, bir göz biçim güzelliğini görür, kısacası duyular insanal zevke elverişli hale gelir, kendilerini insanın özsel güçleri olarak olurlayan duyular olurlar. Çünkü sadece beş duyu değil, ama tinsel duyular, pratik duyular (istek, sevgi vb.) denilen duyular da, kısacası insanal duyu, duyuların insanlığı, ancak kendi nesnelerinin varoluşu, insanallaştırılmış doğa sayesinde oluşurlar. Beş duyunun oluşması, tüm geçmiş tarihin işidir. Henüz kaba pratik gereksinmenin tutsağı bulunan duyunun, ancak sınırlı bir anlamı vardır.} Açlıktan ölen insan için, yiyeceğin insanal biçimi değil, ama sadece yiyecek olarak soyut varlığı vardır; o, pekala en kaba biçimi altında bulunabilir ve bu beslenme etkinliğinin, hayvanal beslenme etkinliğinden ne bakımdan ayrıldığı söylenemez. Kaygı ve yoksulluk içindeki adam en güzel oyun karşısında bile duyusuzdur; maden tecimi yapan biri, madenin güzelliği ya da kendine özgü doğasını değil, ama sadece tecimsel değeri görür; madenbilimsel duyusu yoktur onun. Demek ki, insanal özün nesneleşmesi, (sayfa 198) kuramsal bakımdan olduğu kadar pratik bakımdan da, insan duyusunu insanal kılmak için olduğu kadar, insan ve doğa özünün tüm zenginliğine karşılık düşen insanal duyuyu yaratmak için de zorunludur.
        {Kurulmaya başlayan toplum, özel mülkiyetin ve onun zenginlik ve yoksulluğunun —maddi ve tinsel zenginlik ve yoksulluk— hareketi ile bu kuruluş için gerekli tüm gereci nasıl bulursa, kurulmuş bulunan toplum da, kendi sürekli gerçekliği olarak, varlığının bütün bu zenginliği ile birlikte insanı, zengin insanı, evrensel ve derinden derine gelişmiş duyularla bezenmiş insanı öyle üretir.}
        Öznelcilik ile nesnelciliğin, tinselcilik ile maddeciliğin, etkinlik ile etkinsizliğin kendi karşı-olumlarını, ve dolayısıyla bu türden karşıtlar olarak varoluşlarını, nasıl ancak toplum durumu içinde yitirdikleri görülüyor; {kuramsal karşı-olumların kendilerinin çözümünün, nasıl ancak pratik bir biçimde, insanların pratik enerjisi ile olanaklı olduğu, öyleyse çözümlerinin hiç bir zaman sadece bilinç işi değil, ama felsefenin onu sadece kuramsal bir iş olarak kavramış bulunduğu için çözemediği gerçek bir dirimsel iş olduğu da görülüyor ... }
        {Sanayi tarihi ve sanayiin yapılaşmış nesnel varoluşunun, nasıl özsel insanal güçlerin, nasıl somut olarak varolan insan, şimdiye kadar, —yabancılaşma içinde hareket edildiğinden— özsel güçlerinin gerçekliği ve türsel insan etkinliği olarak, ancak insanın evrensel varlığı, din, ya da evrensel soyut özü içindeki tarih (siyaset, sanat, edebiyat, vb.) tasarlanabildiği için, insanın özü ile bağlantısı içinde değil, ama her zaman salt dışsal bir yararlılık bağlantısı bakımından tasarlanmış, somut olarak varolan insan ruhbiliminin açık kitabı oldukları görülür. [IX] Günlük maddi sanayi içinde (—şimdiye kadar tüm irsanal etkinlik, emek, öyleyse sanayi, kendi kendine yabancılaşmış bir etkinlik olmuş olduğuna göre, bu sanayi, sözkonusu genel hareketin bir parçası (sayfa 199) olarak tasarlanabildiği kadar, bu hareketin kendisi de becerinin tikel bir parçası olarak tasarlanabilir—), karşımızda, somut, yabancı, yararlı nesneler biçimi altında, yabancılaşma biçimi altında, nesnelleşmiş insanın özsel güçlerini görürüz. Bu kitabın, yani tarihin en somut biçimde varolan, en anlaşılabilir parçasının kendisi için kapalı kaldığı bir ruhbilim, gerçek bir bilim, içerik bakımdan gerçekten zengin bir bilim durumuna gelemez.} Kısacası, yükseklerden bakarak, insanal emeğin bu büyük parçasını bir yana bırakan, ve insanal etkinliğin bütün bu açılmış zenginliği, ona belki tek sözcükle: "gereksinme", "kaba gereksinme"den başka bir şey söylemedikçe, eksikliklerinin bilincinde olmayan bir bilim üzerine ne düşünmeli?
        Doğa bilimleri engin bir etkinlik göstermiş, ve durmadan büyüyen bir gereci kendi gereçleri yapmışlardır. Bununla birlikte, onlar felsefeye ne kadar yabancı kalmışlarsa, felsefe de onlara o kadar yabancı kalmıştır. Bir anlık birlikleri >imgeleme yetisinin bir yanılsamasından başka bir şey değildi.[15] İstek vardı, ama yetenekler eksikti. Tarihçiler bile doğa bilimlerine, ancak arada bir, ancak bazı büyük buluşların açıkladıkları bilgilerin, yararlılığın bir gelişme uğrağı olarak iletmede bulunurlar. Ama sanayi yoluyla, doğa bilimleri insanal yaşama pratik olarak bir o kadar karışmış ve onu dönüştürmüş, ve doğrudan doğruya insandışılaştırmayı tamamlama durumunda kalmalarına karşın, insanal kurtuluşu hazırlamışlardır. Sanayi, doğanın, ve bunun sonucu doğa bilimlerinin, insan ile gerçek tarihsel ilişkisidir; demek ki eğer insanın özsel güçlerinin dışrak (exotérique) bir açınlanması olarak kavranırsa, doğanın insanal özü ve insanın doğal özü de kavranır; sonuç olarak doğa bilimleri soyut olarak maddi ya da daha doğrusu idealist yönelimlerini yitirecek ve insanal bilimin temeli olacaklardır, daha (sayfa 200) şimdiden —yabancılaşmış bir biçim altında da olsa— gerçekten insanal yaşamın temeli durumuna gelmiş bulundukları gibi; yaşam için bir temel ve bilim için bir başka temel vardır demek, daha ilk anda bir yalandır. {İnsanal tarih içinde oluş durumundaki doğa —insanal toplumun doğuş belgesi— insanın gerçek doğasıdır, öyleyse sanayiin oluşturduğu biçimdeki doğa, yabancılaşmış bir biçim altında da olsa, insanbilimsel (anthropologique) doğadır.} Duyulur dünya (bkz: Feuerbach) tüm bilimin temeli olmalıdır.[16] Bilim ancak hem duyulur bilinç ve hem de somut gereksinme ikili biçimi altında duyulur dünyadan yola çıktığı samandır ki —demek ki bilim eğer doğadan yola çıkarsa— gerçek bilimdir. Tüm tarih, "insan"ın duyulur bilinç nesnesi ve "insan olarak insan" gereksinmesini [somut doğal] gereksinme durumuna dönüştürmeye (geliştirmeye)[17] yaramıştır. Tarihin kendisi doğa tarihinin, doğanın insan durumuna dönüşmesinin gerçek bir parçasıdır. Daha sonra, insan biliminin doğa bilimlerini kapsayacağı gibi, doğa bilimleri de insan bilimini kapsayacaklardır: sadece bir tek bilim olacaktır.
        [X] İnsan, doğa bilimlerinin dolayımsız nesnesidir;[18] çünkü insan için dolayımsız duyulur doğa doğrudan doğruya (sayfa 201) insanal duyulur dünyadır (özdeş deyim); bu duyulur doğa, onun için araçsız biçimde somut olarak varolan öteki insandır; çünkü onun kendi öz duyulur dünyası, ancak öteki insan sayesinde onun kendisi için insanal duyulur dünyadır. Ama doğa da insan biliminin dolayımsız nesnesidir. İnsanın ilk nesnesi —insan— duyulur dünya olan doğadır, ve insanın tikel ve somut özsel güçleri, kendi nesnel gerçekleşmelerini ancak doğal nesnelerde bulduklarından, kendinin bilincine de ancak genel olarak doğabiliminde varabilirler. Düşünce öğesinin ta kendisi, düşüncenin dirimsel belirtisinin öğesi olan dil, somut niteliktedir. Doğanın toplumsal gerçekliği ile insanal doğal bilimler ya da doğal insan bilimleri özdeş deyimlerdir.
        {Zengin insan ile zengin insanal gereksinmenin, ekonomi politiğin zenginlik ve yoksulluğunun yerini nasıl aldıkları görülüyor. Zengin insan, aynı zamanda bir insanal dirimsel belirti bütünselliği gereksinmesi bulunan insandır da. Kendi öz gerçekleşmesi, kendinde içsel zorunluluk olarak, gereksinme olarak varolan insan. İnsanın sadece zenginliği değil, ama yoksulluğu da —sosyalizmde— aynı derecede insanal ve bunun sonucu toplumsal bir anlam kazanır. Yoksulluk insanlara en büyük zenginliği, [yani-ç.] öteki insanı, bir gereksinme olarak duyuran edilgin bağdır. Nesnel özün bendeki adlandırması, benim özsel etkinliğimin duyulur patlak verişi, böylece benim varlığımın etkinliği durumuna gelen tutkudur.[19] } (sayfa 202)
        5° Bir varlık, ancak kendi kendisinin efendisi olduğu andan sonradır ki, kendini bağımsız olarak görmeye başlar, ve o, ancak varoluşunu kendi kendine borçlu olduğu zamandır ki, kendi kendisinin efendisidir. Bir başkasının kayrası ile yaşayan bir insan, kendini bağımlı bir varlık olarak görür. Ama ben, sadece yaşamımın bakımını bir başkasına borçlu bulunmakla kalmayıp, ayrıca eğer yaşamımı da o yaratmış, yaşamımın kaynağı da o olmuş bulunuyorsa, tamamen bir başkasının kayrası ile yaşıyorum, ve yaşamım, eğer benim kendi öz yapıtım değilse, zorunlu olarak kendi dışında sözde bir temele sahip demektir. Bu nedenle, yaratma, halk bilincinden kovulması çok güç bir fikirdir. Doğa ile insanın kendi başlarına varoldukları olgusu, onun için kavranılmaz bir şeydir; çünkü bu olgu pratik yaşamın tüm apaçıklıklarına ters düşer.
        Dünyanın yaradılışı [inancı -ç], géognoise ile, yani kürenin oluşmasını, dünyanın oluşunu bir süreç, bir kendi-kendini-oluşturma süreci olarak tasarlayan bilim tarafından iyiden iyiye sarsılmıştır. Kendiliğinden üretme, yaratma kuramının tek pratik çürütülmesidir.
        Oysa, yalıtık bireye, Aristo'nun söylemiş bulunduğu şeyi söylemek gerçi kolaydır: "Sen baban ile annen tarafından dünyaya getirildin, sende insanı üretmiş bulunan şey, demek ki iki insanın çiftleşmesi, demek ki insanların cinsel bir eylemidir." Öyleyse insanın yaşamını, fizik bakımdan bile insana borçlu bulunduğunu görüyorsun. Oyleyse gözünü sadece bir yön üzerine, babamı dünyaya kim getirdi, onun büyük babasını dünyaya kim getirdi? ... vb. diye kendine sorular sormakta devam ettiğin sonsuz dizi üzerine dikmemelisin. Bu dizide somut olarak gözle görülür olan ve çoğalmada insanın kendi kendini yinelemesi, öyleyse insanın hep özne kalması sonucunu veren çevrimsel hareketi de görmelisin. Ama sen şu yanıtı vereceksin: Eğer ben seninle bu çevrimsel hareket üzerinde uzlaşırsam, sen de benimle, (sayfa 203) bana: ilk insanı ve genel olarak doğayı kim yarattı? sorusunu sordurmaya kadar götüren dizi üzerinde uzlaş. Sana ancak şu yanıtı verebilirim: Senin sorun, bir soyutlama ürününün ta kendisi. Kendine bu soruya nasıl vardığını sor; kendine senin sorunun, saçma olduğu için yanıtlayamadığım bir görüş noktasından yola çıkarak sorulup sorulmadığını sor. Kendine bu dizinin usa-uygun bir düşünce için böylece varolup olmadığıni sor. Sen doğa ile insanın yaradılışı sorusunu sorduğuna göre, insanı ve doğayı soyutluyorsun demektir. Onları varolmayan şeyler olarak koyuyor, ama gene de sana varolduklarını tanıtlamamı istiyorsun. O zaman sana şöyle derim: Soyutlamanı bir yana bırak, sorduğun soruyu da bir yana bırakacaksın, yok eğer soyutlamanda direnmek istiyorsan, tutarlı ol, ve insan ile doğayı varolmayan şeyler olarak düşünmene karşın [XI], gene de düşündüğüne, kendin de doğa ve insan olduğuna göre, o zaman kendi kendini varolmayan şey olarak düşün. Düşünme, bana soru sorma; çünkü düşündüğün ve bana soru sorduğun anda, doğanın ve insanın varlığını soyutlama biçiminin hiç bir anlamı kalmıyor. Yoksa her şeyi hiçlik olarak koyacak, ve sen kendin olmak isteyecek kadar bencil misin?
        Bana şöyle yanıt verebilirsin: Ben, doğanın vb. hiçliğini koymak istemiyorum; ben, sana,. onun doğuş belgesi sorusunu soruyorum, anatomiciyi kemikli yapılışlar vb. üzerinde sorguya çektiğim gibi.
        Ama, sosyalist insan için, evrensel tarih adı verilen şeyin tümü, insanın insanal emek tarafından oluşturulmasından, doğanın insan için oluşundan başka bir şey değildir; öyleyse o, kendisinin kendisi tarafından oluşturulmasının, kendi doğum sürecinin açık ve çürütülmez kanıtına sahiptir. Eğer insan ve doğanın özsel gerçekliği, eğer insan için doğanın varoluşu olan insan ve insan için insanın varoluşu olan doğa bir olgu, somut, apaçık bir şey durumuna gelmişlerse, yabancı bir varlık, doğanın ve insanın üstüne konmuş (sayfa 204) bir varlık sorunu —bu sorun, doğa ile insanın özselsizliğinin (inessentialité) itirafını içerdiğinden— pratik bakımdan olanaksız bir duruma gelmiştir. Tanrıtanımazlık, bu ikincil şeyi yadsıdığı ölçüde, artık anlamsızdır; çünkü tanrıtanımazlık Tanrının yadsınmasıdır ve bu yadsıma ile o insanın varoluşunu koyar, ama sosyalizm olarak sosyalizmin artık bu orta terime gereksinmesi yoktur. O, öz olarak insanın ve doğanın kuramsal ve pratik bakımdan duyulur bilincinden yola çıkar. O insanın artık orta terim aracıyla dinin kaldırılması olmayan olumlu kendinin bilincidir, tıpkı gerçek yaşamın, insanın, artık orta terim aracıyla özel mülkiyetin kaldırılması olmayan olumlu gerçekliği, [yani -ç.] komünizm olması gibi. Komünizm, olumluyu, yadsımanın yadsınması olarak koyar, öyleyse o insanın kurtuluş ve kendini onarımının gerçek uğrağı, tarihin gelecekteki gelişmesi için zorunlu uğraktır. Komünizm, yakın geleceğin zorunlu biçimi ve enerjetik ilkesidir, ama komünizm olarak komünizm, insanal gelişmenin ereği, — insanal toplumun biçimi değildir. (sayfa 205)



[ÖZEL MÜLKİYET REJİMİNDE VE SOSYALİZMDE
İNSANAL GEREKSİNMELERİN ANLAMI.
SAVURGAN ZENGİNLİK İLE SINAİ ZENGİNLİK ARASINDAKİ AYRIM.
BURJUVA TOPLUMDA İŞBÖLÜMÜ]



        [XIV] 7° Sosyalizmde insanal gereksinmelerin zenginliğinin ne anlam kazandığını ve, bunun sonucu, yeni bir üretim biçimi ile yeni bir üretim nesnesinin ne anlam kazandıklarını görmüş bulunuyoruz: insanın özsel gücünün yeni bir belirtisi ve insanal özün yeni bir zenginleşmesi. Özel mülkiyet çerçevesinde, şeyler ters bir anlam kazanırlar. Her insan, öteki için, onu yeni bir özveriye zorlamak, yeni bir bağımlılık içine sokmak ve yeni bir yararlanma, ve bunun sonucu iktisadi yıkım biçimine götürmek üzere, yeni bir gereksinme yaratmaya çalışır. Herkes, onda kendi bencil gereksinmesinin doyumunu bulmak için, öteki insanları egemenlik altına alan yabancı bir özsel güç yaratma ardında koşar. Nesneler (sayfa 206) yığını ile birlikte, demek ki, yabancı varlıkların insanın uyruğu bulunduğu egemenliği de büyür ve her yeni ürün, bu karşılıklı aldatma ve karşılıklı soygunu daha da pekiştirir. İnsan insan olarak bir o kadar yoksullaşır, düşman varlığa egemen olmak için bir o kadar paraya gereksinme duyar, ve parasının erkliği de üretim hacmi ile tastamam ters orantılı olarak düşer, yani paranın erkliği arttığı ölçüde, onun yoksulluğu da artar. — Demek ki, para gereksinmesi, ekonomi politik tarafından üretilen gerçek gereksinme ve onun ürettiği tek gereksinmedir. Paranın niceliği gitgide onun tek ve erkli özgülüğü durumuna gelir; her şeyi kendi soyutlamasına indirgediği gibi, kendi öz hareketi içinde kendini de nicel bir varlığa indirger. Ölçü yokluğu ve ölçüsüzlük onun gerçek ölçüsü durumuna gelirler.
        — Öznel düzeyde de bu kendini, bir yandan ürünlerin ve gereksinmelerin genişlemesinin, türetici ve durmadan insanlık-dışı, incelmiş, doğaya karşı ve düşsel istekleri hesaplamakta olan köle durumuna gelmesinde gösterir — özel mülkiyet kaba gereksinmeyi insanal gereksinme durumuna dönüştürmeyi bilmez; imgelem, keyfe bağlılık, yelteklik (caprice) onun idealizmidir, ve [hiç -ç.] bir harem ağası, efendisini, sınai harem ağasından, [yani -ç.] üreticiden daha büyük bir bayağılıkla koltuklamaz ve ustalıkla göze girmek için, düzenbazlıkla para kazanmak ve çok hıristiyanca sevdiği komşusunun cebinden mangır çekmek için, ondan daha pis araçlarla efendisinin körelmiş yeteneklerini uyandırmaya çalışmaz. — (Her ürün, ötekinin varlığının parasının çekilmeye çalışıldığı bir yemdir; her gerçek ya da olanaklı gereksinme, sineği ökseye çekecek olan bir güçsüzlüktür: — insanın toplumsal özünün evrensel sömürüsü, tıpkı eksikliklerinden herbiri gibi, cennet ile bir bağ, insan yüreğinin rahibe açık olan bir köşesidir; her gereksinme, komşuya en sevimli bir biçimde yaklaşmak, ve ona şöyle demek için bir fırsattır: Sevgili dostum, senin için zorunlu olan şeyleri (sayfa 207) sana vereceğim; ama sen sine qua non
[20] koşulunu biliyorsun; seni bana bağlayan antlaşmayı hangi mürekkeple imzalayacağını biliyorsun; ben sana bir zevk sağlarken seni kazıklayacağım). Sınai harem ağası insanın en pis heveslerine katlanır, onun gereksinmesi ile onun arasında aracılık yapar, ondaki hasta istekleri uyandırır, daha sonra bu aracılıkların ücretini istemek üzere, onun kusurlarını gözetir.
        — Bu yabancılaşma öte yandan, bir yanda gereksinmelerin ve onları karşılama araçlarının aşırı inceliğini, öte yanda gereksinmenin tam, kaba ve soyut yalınlığı olan hayvanca bir yabanıllığa dönüşü üreterek kendini gösterir; ya da daha doğrusu, o, karşıt anlamı ile birlikte kendi kendini yeniden doğurmaktan başka bir şey yapmaz. Temiz hava gereksinmesi bile işçi için bir gereksinme olmaktan çıkar; insan, inine döner, ama o şimdi uygarlığın bulaşıcı ve pis kokulu soluğu ile bozulmuştur ve artık orada, ancak, her gün ondan kaçabilecek, eğer parasını ödemezse her gün atılabileceği yabancı bir erklik olarak, [XV] güvenilmez bir biçimde yaşar. Onun, bu ölüm evini ödemesi gerekir. Ahileus'da Prometheus'un yabanılı insana dönüştürmesini sağlamış bulunan en büyük armağanlardan biri olarak gösterdigi ışık evi, işçi için öyle olmaktan çıkar. Işık, hava, vb., ya da en ilkel hayvanal temizlik, insan için bir gereksinme olmaktan çıkarlar. Pislik, bu durgunluk, insanın bu kokuşması, uygarlığın bu (sözcük anlamında) çirkef kuyusu, onun yaşam öğesi durumuna gelir. Eksiksiz ve doğaya karşı savsama, çürümüş doğa yaşamının öğesi durumuna gelir. Duyularımın hiç biri, sadece insanal yönü altında değil, ama insanlık-dışı, yani hayvanaldan da beter yönü altında bile, yoktur artık. İnsanal emeğin en kaba biçimlerinin (ve aletlerinin) geri geldikleri görülür: Romalı kölelerin değirmentaşı,[21] birçok (sayfa 208) İngiliz işçisi için üretim biçimi, varoluş biçimi durumuna gelmiştir. İnsanın insanal gereksinmeleri olmaması yetmez, hayvanal gereksinmeler de ortadan kalkarlar. İrlandalı artık yeme gereksinmesinden, ve üstelik patates yeme, ve hatta en kötüsünden, domuz patatesi yeme gereksinmesinden başka bir şey bilmez. Ama İngiltere ve Fransa'nın her sanayi kentinde daha şimdiden küçük bir İrlanda var. Yabanıl olsun, hayvan olsun, hiç değilse av, hareket, vb., topluluk gereksinmesi duyarlar. —Makinenin, çalışmanın yalınlaştırılması, henüz oluşma aşamasında bulunan insanı, henüz hiç gelişmemiş bulunan insanı —çocuk—, işçi durumuna dönüştürmek için kullanılmıştır, oysa işçi yüzüstü bırakılmış bir çocuk durumuna gelmiştir. Makine, güçsüz insanı makine durumuna dönüştürmek için, kendini insanın güçsüzlüğüne uyarlar (uydurur).—
        {Gereksinmelerdeki ve onları karşılama araçlarındaki artış, gereksinmeler ve araçlar yokluğunun doğmasına nasıl yolaçar? İktisatçı (ve kapitalist: genel olarak, deneysel işadamlarının kusurları ve bilimsel varoluşlarından başka bir şey olmayan iktisatçılara başvurduğumuz zaman, hep deneysel işadamlarının sözünü ediyoruz) bunu şöyle kanıtlar: l° o işçinin gereksinmesini fizik yaşamın en zorunlu ve en yoksul sürdürülmesine ve etkinliğini de en soyut mekanik harekete indirger, ve sonuç olarak şöyle der: insanın ne başka gereksinmesi, ne başka etkinliği, ne de başka zevki vardır; çünkü bu yaşamı bile, o insanal yaşam ve varlık diye gösterir; 2° o olabilecek en yoksul yaşamı (varoluşu) kural olarak ve üstelik evrensel kural olarak hesaplar: insanların büyük yığını bakımından geçerli olduğu için evrensel; işçinin etkinliğini tüm etkinliğin arı bir soyutlaması durumuna getirdiği gibi, işçiyi de duyu ve gereksinimden yoksun bir varlık durumuna getirir; bunun sonucu işçinin her lüksü ona kınanacak bir şey, ve en soyut gereksinmeyi aşan her şey de —edilgin zevk ve etkinlik belirtisi olarak da olsa— lüks olarak görünür. (sayfa 209) Ekonomi politik, bu zenginlik bilimi, öyleyse aynı zamanda vazgeçme, yoksunluklar, esirgeme bilimidir de, ve gerçekten temiz hava ya da fizik hareket gereksinmesini bile insandan esirgeyecek kadar ileri gider. Bu tansıklı sanayi bilimi çilecilik (ascétisme) bilimidir de, ve onun gerçek ülküsü, çileci, ama tefeci cimri ile, çileci, ama üretici köledir. Sağtörel ülküsü, ücretinin bir parçasını Biriktirme Sandığına götüren işçidir, ve bu kendi gözde delice hevesi (lubie favorite) için, hatta aşağılık bir sanat bile bulmuştur. Bu delice heves, büyük bir duygululuk ile birlikte, tiyatroya taşınmıştır. Öyleyse ekonomi politik —din dışı ve tat almaya dönük yönüne karşın— gerçek bir sağtörel bir bilim, bilimlerin en sağtörel olanıdır. Kendinden vazgeçme, yaşamdan ve tüm insanal gereksinmelerden vazgeçme, onun baş savıdır. Ne kadar az yer, ne kadar az içer, ne kadar az kitap satın alır, tiyatroya, baloya, meyhaneye ne kadar az gider, ne kadar az düşünür, sever, kuram kurar, ne kadar az şarkı söyler, konuşur, kılıç oynarsan, vb., o kadar çok biriktirir, ne güvelerin ne de tozun yiyebilecekleri hazineni, sermayeni, o kadar çok artırırsın. Sen ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az belirtirsen, o kadar çoğa sahip olursun, yabancılaşmış yaşamın o kadar büyür, yabancılaşmış varlığından o kadar çok biriktirirsin. [XVI] İktisatçı senden yaşam ve insanlık olarak aldığı şeylerin yerine, para ve zenginliği koyar ve senin yapamadığın her şeyi, senin paran yapabilir: yiyebilir, içebilir, baloya, tiyatroya gidebilir; sanatı, derin bilgiyi, tarihsel ilginçlikleri, siyasal erkliği sınar; yolculuk edebilir; bütün bunları sana verebilir; bütün bunları satın alabilir; gerçek yetenektir o. Ama bütün bunlar olan onun [paranın -ç.], kendi kendini yaratmaktan, kendi kendini satın almaktan başka bir olanağı yoktur; çünkü geri kalan her şey onun uşağıdır ve eğer ben efendiye sahipsem onun uşağına da sahibim demektir, ve uşağına gereksinmem yoktur. Demek ki, bütün tutkular ve tüm etkinlik, zenginlik susuzluğu (sayfa 210) içinde yokomalıdırlar. Demek ki, işçi, tam yaşamak isteyecek kadarına sahip olmalı, ve sadece sahip olmak için yaşamayı istemelidir.}
        Gerçi şimdi iktisadi alanda bir tartışma başgösterir. Birileri (Lauderdale, Malthus, vb.) lüksü salık verir ve tutumu kargışlar, öbürleri ise (Say, Ricardo, vb.) tutumu salık verir ve lüksü kargışlar. Ama birinciler lüksü emek (yani mutlak tutum) üretmek için istediklerini, öbürleri de tutumu zenginlik, yani lüks üretmek için istediklerini gizlemezler. Birinciler, zenginlerin tüketimini belirlemesi gereken şeyin sadece kazanç susuzluğu olmadığı romantik yanılsaması içindedirler ve zenginleşme aracı olarak doğrudan doğruya savurganlığı göstererek kendi öz yasalarının tersini söylerler; ve öbürleri de sonuç olarak onlara, abartmalı bir ağırbaşlılık ve büyük bir ayrıntı lüksü ile, savurganlık aracıyla, benim varlığımı artırmayıp azalttığımı tanıtlarlar; ikinciler üretimin düpedüz geçici heves ve öykünme tarafından belirlenmiş bulunduğunu gizleme ikiyüzlülüğüne düşerler; "aşırı derecede incelmiş gereksinmeler"i unuturlar; tüketim olmaksızın üretilemeyeceğini unuturlar; üretimin rekabet aracıyla daha evrensel ve daha şatafatlı olacağını unuturlar; kendileri için nesnenin değerini kullanımın ve kullanımı da modanın belirlediğini unuturlar. Sadece "yararlı"nın üretildiğini görmek isterler, ama yararlı ürete ürete, üretimin yararsız bir nüfus aşırılığı ürettiğini unuturlar. Savurganlık ile tutumun, lüks ile yoksunluğun, zenginlik ile yoksulluğun, birbirleri ile eşdeğerde olduklarını birileri de, öbürleri de unuturlar.
        {Ve sen, eğer kendini iktisadın öğrettiklerine uydurmak istiyor, yanılsama içine düşmek istemiyorsan, sadece yemek vb. gibi dolayımsız duyularında tutumlu olmakla kalmamalı, kendini genel çıkarlara katılmak, acımak, güvenmek vb. gibi şeylerden de esirgemelisin.}
        Senin olan her şeyi, satılır, yani yararlı kılmalısın. Eğer (sayfa 211) ben iktisatçıya: Bedenimi bir başkasının isteğine bırakma, satma yoluyla para kazanırsam, iktisadi yasalara uymuş (Fransa'da fabrika işçileri, karılarının ve kızlarının fuhşunu ek çalışma saati olarak adlandırırlar, ki bu tamamıyla doğrudur), ya da dostumu Faslılara sattığım zaman iktisada uygun davranmamış mı olurum (ve asker vb. tecimi biçimi altında dolaysız insan satışı tüm uygar ülkelerde görülür) diye sorarsam, o bana şu yanıtı verir: Benim yasalarıma aykırı davranmış olmazsın, ama yeğenlerim olan sağtöre ve dinin söylediklerine dikkat et; benim iktisadi sağtörem ile iktisadi dinimin sana karşı söyleyecek hiç bir şeyleri yok, ama... Ama ben, o zaman daha çok ekonomi politiğe mi inanmalıyım, yoksa sağtöreye mi? Ekonomi politiğin sağtöresi, kazanç, emek ve tutumdur, azla yetinirliktir... ama ekonomi politik bana gereksinmelerimi karşılamayı söz verir. Sağtörenin ekonomi politiği bulunçta, erdemde, vb. zenginliktir, ama eğer yaşamıyorsam nasıl erdemli olabilir, eğer hiç bir şey bilmiyorsam nasıl iyi bir bulunç taşıyabilirim? Tüm bu durum, yabancılaşmanın özünde temellendirilmiştir: her küre (sphère, düzey, alan) bana ayrı ve karşıt bir kural uygular: sağtöre bana bir, ve iktisat bir başka kural uygular; çünkü herbiri insanın belirli bir yabancılaşmasıdır ve herbiri [XVII] yabancılaşmış özsel etkinliğin tikel bir küresini tutar, herberi öbür yabancılaşma ile bir yabancılaşma ilişkisi içindedir. Böylece M. Michel Chevalier, Ricardo'yu sağtöreyi bir yana bırakmakla kınar. Ama Ricardo, iktisadı kendi öz dili ile konuşturur. Eğer iktisat sağtörel değilse, Ricardo bu konuda bir şey yapamaz. M. Chevalier sağtöre yaptığı ölçüde iktisadı bir yana bırakır, ama ekonomi politik yaptığı ölçüde de, sağtöreyi zorunlu olarak ve gerçekten bir yana bırakır. İktisadın sağtöre ile bağlantısı, eğer ayrıca keyfe bağlı, olumsal, ve bunun sonucu temelsiz ve bilimsel özlükten yoksun değilse, eğer yapmacık olarak önem verilmiyor, ama özsel olarak gözönünde tutuluyorsa, iktisadi (sayfa 212) yasaların sağtöre ile bağlantısından başka bir şey olamaz: eğer bu görünmüyor, ya da daha doğrusu tersi oluyorsa, Ricardo'nun bunda suçu ne? Ayrıca iktisat ile sağtöre arasındaki karşıtlık bir görünüşten başka bir şey değildir ve eğer bir karşıtlık varsa, bu o karşıtlık değildir. Ekonomi politik, sağtörel yasaları kendi biçiminde dile getirmekten başka bir şey yapmaz.
        {İktisat ilkesi olarak gereksinme yokluğu, kendini en parlak biçimde iktisadın nüfus kuramında gösterir. Aşırı insan vardır. Hatta insanların varoluşu bile arı bir lükstür ve eğer işçi "sağtörel" ise (Mill cinsel bakımdan perhizli davranan kimseler için kamusal kutlamalar, ve evliliğin bu [ülküsel] kısırlığına karşı yanlışlık yapan kimseler için de kamusal bir kınama önerir[22] ... Sağtöre değil mi, çilecilik öğretisi değil mi bu?) üreme planında tutumlu olacaktır. İnsan kamusal bir yıkım olarak görünür.)
        Üretimin zenginler için taşıdığı anlam, açıkça yoksullar için taşıdığı anlamda belirir; yukarda bulunan kimselere göre, bu anlam kendini hep ince, eğreti kılıklı, belirsiz bir biçimde dışavurur, görünüştür; aşağıda bulunan kimselere göre [ise -ç] kendini kaba, dolaysız, içten bir biçimde dışavurur, özdür. İşçinin kaba gereksinmesi, zenginin incelmiş gereksinmesinden çok daha büyük bir kâr kaynağıdır. Londra'nın bodrum katları, kiraya verenlerine saraylardan daha çok gelir getirirler, yani mülk sahibine göre, onlar daha büyük bir zenginlik, demek ki iktisatçı gibi konuşmak gerekirse, daha büyük bir toplumsal zenginliktirler.
        Ve sanayi, gereksinmelerin inceliği üzerine hava oyunu (speculation) oynadığı gibi, kabalıkları, ama yapay olarak yolaçılmış kabalıkları üzerine de hava oyunu oynar. Bu kaba gereksinmelerin sağladıkları gerçek sevinç, demek ki kendi kendini avutmaya dayanır, demek ki bu sevinç, gereksinmenin o görünürdeki karşılanması, o kaba gereksinme (sayfa 213) barbarlığı içindeki uygarlıktır. Bunun sonucu İngiliz küçük kahveleri özel mülkiyetin simgesel örnekleridirler. Bu kahvelerin lüksü sınai lüks ve sınai zenginliğin insan ile gerçek ilişkisini gösterir. Demek ki, bu küçük kahveler, halkın, İngiliz polisi tarafından hiç değilse tatlılıkla davranılan tek gerçek pazar eğlenceleridirler.
       
        İKTİSATÇININ emek ve sermaye birliğini çeşitli biçimde nasıl koyduğunu görmüş bulunuyoruz. 1° Sermaye, birikmiş emektir; 2° İster sermayenin kâr ile birlikte yeniden-üretimi olsun, ister hammadde (emek gereci) olarak, isterse kendi başına çalışan alet olarak sermaye olsun (makine, araçsız emek ile özdeş olarak konmuş bulunan sermayedir), sermayenin üretim içindeki belirlenimi, üretken emektir; 3° İşçi bir sermayedir; 4° Ücret sermaye harcamaları içine girer; 5° İşçiye ilişkin olarak, emek onun dirimsel sermayesinin yeniden üretimidir; 6° Kapitaliste ilişkin olarak, emek onun sermayesinin bir etkinlik etkenidir; son olarak 7° İktisatçı, emek ve sermayenin ilkel birliğini, kapitalist ve işçi birliği olarak varsayar; cennetsel ilkel durumdur bu. İki kişinin cisimleştirdiği bu iki yön [XIX] birbirinin gırtlağına sarıldığı sırada, bu durum iktisatçı için olumsal ve bunun sonucu ancak dıştan açıklanabilecek bir olaydır (bkz: Mill).[23]
        Henüz değerli madenlerin duyulur parlaklığı ile körleşmiş bulunan ve bunun sonucu henüz madensel para tapıncakçıları olan uluslar — henüz eksiksiz para ulusları değildirler. Fransa ile İngiltere arasındaki karşıtlık. —Kuramsal bilmecelerin çözümünün ne derecede bir praxis işi olduğu ve praxis aracıyla gerçekleştiği, doğru praxis'in ne derecede gerçek ve olumlu bir kuram koşulu olduğu, örneğin tapıncakçılık dolayısıyla görünür. Tapıncakçının duyulur bilinci, Yunanlının bilincinden ayrıdır, çünkü onun duyulur varoluşu da ayrıdır. İnsanın doğa duyusu, insanal doğa duyusu, (sayfa 214) öyleyse doğal insan duyusu da, henüz insana özgü emek tarafından üretilmediği sürece, duyarlılık ile tin arasındaki soyut düşmanlık zorunludur.—
        Eşitlik, Fransızcaya, yani siyasal dile çevrilmiş Almanca ben = ben'den başka bir şey değildir. Komünizmin nedeni olarak eşitlik, onun siyasal temelidir; ve Alman, komünizmin temelini, insanı evrensel kendinin bilinci olarak tasarlayarak kavradığı zaman da, aynı şey olur. Anlaşılması kolaydır ki, yabancılaşmanın kaldırılması, her zaman yabancılaşmanın egemen erklik olan biçiminden, Almanya'da kendinin bilincinden, Fransa'da siyaset nedeniyle eşitlikten, İngiltere'de [ise -ç.] sadece kendi kendisi ile ölçüşen pratik maddi gerçek gereksinmesinden yola çıkar. Proudhon'u eleştirmek ve değerlendirmek için yola, işte buradan çıkmak gerekir.[24]
        Eğer henüz komünizmin kendisini —yadsımanın yadsınması, kendi kendisi ile orta terim olarak özel mülkiyetin yadsınmasına sahip bulunan insanal özün temellükü olduğu için, bunun sonucu olumluyu henüz kendi kendinden değil, ama tersine özel mülkiyetten yola çıkarak doğru biçimde koymadığı için,[25] —
        ... nın ... böylece eski Alman biçiminde — Hegel Görüngübilimi biçiminde ... nitelendiriyorsak ...
        ... şimdi aşılmış bir hareket olarak ortadan kaldırılmış ve ...
        ... ve dinginlik bulunabilsin çünkü bilincinde ...
        ... sadece insanal özün böylece gerçek ...
        ... düşüncesinin tıpkı önce de olduğu gibi kaldırılması ...
        demek ki insanal yasamın gerçek yabancılaşması ve yabancılaşma olarak ne kadar bilincine varılırsa o kadar (sayfa 215) büyük bir yabancılaşma onunla birlikte kaldıklarından — gerçekleştirilebilir, öyleyse o, kendini ancak komünizm aracıyla gerçekleştirebilir.
        Özel mülkiyet fikrini kaldırmak için, düşünülmüş komünizm iyice yeter. Gerçek özel mülkiyeti kaldırmak için, gerçek bir komünist eylem gerekir. Tarih bunu getirecek, ve düşüncede daha şimdiden onun kendi kendini kaldırdığını bildiğimiz bu hareket, çok sert ve çok yaygın bir süreç aracıyla gerçekliğe geçecektir. Daha ilk anda, tarihsel hareketin sınırının olduğu kadar ereğinin de bir bilincine, ve bu hareketi aşan bir bilincine ermiş bulunmamızı gerçek bir ilerleme saymalıyız.—
        Komünist işçiler biraraya geldikleri zaman, amaçları ilkin öğreti, propaganda vb. gibi şeylerdir. Ama aynı zaman da böylelikle yeni bir gereksinme, toplum (topluluk) gereksinmesini de edinirler, ve araç olduğu sanılan şey, amaç durumuna gelmiş bulunur. Sosyalist Fransız işçilerinin biraraya geldikleri görüldüğü zaman, bu pratiksel hareketin en parlak sonuçları gözlemlenebilir. Sigara, içki içme, yemek yeme vb., artık orada toplanma bahaneleri ya da birleşme araçları değildirler. Topluluğun amacı durumuna gelmiş bulunan toplantı, ortaklık, konuşma onlara yeter, insanal kardeşlik onlarda boş bir söz değil, ama bir, doğruluktur (vérité), ve insanlığın soyluluğu, çalışma ile sertleşmiş bu çehrelerde parlar.—
        [XX] {Ekonomi politik her ne kadar arz ile talebin her zaman birbirlerini dengelediklerini ileri sürerse de, kendi öz kesinlemelerine göre, insan arzının (nüfus kuramı) talebi her zaman geçtiğini, demek ki tüm üretimin özsel sonucunun —insanın varoluşu—, arz ile talep arasındaki oransızlığı en parlak biçimde gösterdiğini hemen unutur.—}
        {Başlangıçta araç olan paranın, ne derecede gerçek erklik ve tek erek olduğu, —genel olarak beni bir varlık durumuna getiren, yabancı nesnel varlığı benim varlığım yapan aracın, (sayfa 216) ne ölçüde kendi başına bir erek olduğu... toprağın yaşam kaynağı olduğu yerlerde toprak mülkiyetinin, gerçek geçim araçları oldukları yerlerde at ile kılıcın, yaşamın gerçek siyasal erklikleri olarak tanınmış bulunmaları biçiminde de görülebilir. Ortaçağda bir sınıf, kılıç taşıma hakkına sahip olur olmaz, kurtulmuş demektir. Göçebe halklarda, at, beni özgür bir insan, bir topluluk (ortaklık) üyesi durumuna getiren şeydir.—}
        Yukarda insanın inine vb. döndüğünü, ama onu bu kez yabancılaşmış ve düşman bir biçim altında bulduğunu söylemiştik. Mağarasındaki —yabanıla kendini yararlanması ve sığınması için kendiliğinden sunan bu doğa öğesindeki— yabanıl, kendini sudaki balıktan daha yabancı değil, daha doğrusu onun kadar kendi evinde duyar. Ama yoksulun oturduğu bodrum, düşman bir şeydir, onun kendini, —sonunda: burada kendi evimdeyim diyebileceği kendi öz evi saymadığı—, daha çok bir başkasının evinde, her gün yolunu bekleyen ve eğer kirayı ödemezse onu kapı dışarı eden bir yabancının evinde bulduğu, kendi öz evi sayamadığı, "kendinde düşman bir erklik içeren, kendini ona, onun terini kendisine verdiği ölçüde veren bir konut"tur. Aynı biçimde nitelik bakımından da, o, kendi konutunu öbür dünyada, zenginlik cennetinde bulunan insanal konutun karşıtı olarak görür.
        {Yabancılaşma, benim geçim araçlarımın bir başkasına ilişkin olmasında, benim isteğim olan şeyin bir başkasının erişilmez mülkiyetinde olmasında olduğu kadar, her şeyin kendi kendinden başka olmasında, etkinliğimin başka şey olmasında, son olarak —ve bu kapitalizm için de doğrudur— egemenlik sürenin eninde sonunda insanlık dışı erklik olmasında da görünür.
        Sadece zevke adanmış, etkin olmayan, savurgan zenginliğin tanımı: bir yandan, bu zenginlikten yararlanan kişi, gerçi, kararsız delice heveslerden vazgeçerek, sadece geçici bir birey gibi davranır, ve aynı zamanda başkasının köle (sayfa 217) emeğini, insanın kanlı terini de kendi isteğinin kurbanı olarak görür; bu nedenle insanın kendisini, öyleyse kendi kendisini de kurban edilmiş ve hiç olarak bilir (bununla birlikte onun insanları horgörmesi kibir olarak, yüzlerce insanal yaşamı uzatabilecek şeylerin saçılıp savrulması ya da dizginsiz savurganlığı ile coşkun ve üretken olmayan tüketiminin emeği ve bunun sonucu başkasının geçimini koşullandırdıkları iğrenç yanılsama olarak görünür); insanın özsel güçlerinin gerçeklesmesini, o sadece kendi canavarlığının, kendi yeltekliğinin ve kendi keyfi ve tuhaf delice heveslerinin gerçekleşmesi olarak tanır. Ama bu zenginlik, öte yandan, zenginliği yalın bir araç, ve yokedilmeye değer bir şey elarak tanır, demek ki bu zenginlik, aynı zamanda, onun hem kölesi, hem de efendisidir, aynı zamanda, hem yüce gönüllü hem de aşağılık, hem maymun iştahlı, kendini beğenmiş, kibirli, hem de incelmiş, gelişmiş, tinsel bir zenginliktir; o henüz zenginliği, onu egemenlik altına alan büsbütün yabancı bir erklik olarak denememiştir; onda daha çok kendi öz erkliğini görür ve [bu] zenginlik [değil], [onun için] ... son erek [olan][26] zevktir. Bu ... [XXI] ve zenginliğin özünün duyulur görünüşü ile körleşmiş, parlak yanılsama karşısına, emekçi, azla yetinir, iktisada göre düşünen, bayağı —zenginliğin özünün ta kendisi üzerine aydınlanmış bulunan— sanayici çıkar ve savurganın zevk susuzluğuna daha geniş bir alan sağlayarak, ona üretimleri ile güzel pohpohlardan başka bir şey söylemeyerek, —sanayicinin ürünleri savurganın isteklerine yönelik aşağılık okşantıların ta kendileridir—, ötekinin elinden kaçan erkliği tek yararlı biçimde kendisi için ele geçirmesini bilir. Demek ki sınai zenginlik ilkin her ne kadar savurgan, maymun iştahlı zenginliğin sonucu olarak görünürse de, — birincinin hareketi, kendine özgü bir hareket ile, bir o kadar etkin bir biçimde onun yerini alır. Faiz oranının düşmesi, gerçekte, sınai hareketin bir vargısı (sayfa 218) ve zorunlu bir sonucudur. Rantları (gelirleri) ile geçinen savurganın araçları, tastamam zevk araçlarının ve onların tuzaklarının artışı ile ters orantılı olarak, böylece her gün azalırlar. Demek ki, o, ya sermayesini yemeli, böylece yokolmalı, ya da sanayici kapitalist durumuna dönüşmelidir... Öte yandan, toprak rantı gerçi sınai hareketin gidişi sayesinde, sürekli bir biçimde doğrudan doğruya yükselir, ama —görmüş bulunuyoruz— toprak mülkiyetinin, tüm öbür mülkiyet gibi, kendini kâr ile birlikte yeniden üreten sermaye kategorisi içine gireceği bir an ister istemez gelir — ve, üstüne üstlük, bu da o aynı sınai hareketin sonucudur. Demek ki, savurgan toprak sahibi de, ya sermayesini yiyecek, böylece yokolacak ... ya da kendi öz toprağının çiftlik kiracısı —tarım yapan sanayici— durumuna gelecektir}
        {Demek ki —Proudhon'un sermayenin kalkışı ve sermayenin toplumsallaşma eğilimi olarak düşündüğü— para faizinin azalması, daha çok savurgan zenginliğe tebelleş olan sermayenin eksiksiz utkusunun dolaysız bir belirtisinden, yani tüm özel mülkiyetin sınai sermaye durumuna dönüşmesinden —özel mülkiyetin görünüşte hâlâ insanal tüm nitelikleri üzerindeki eksiksiz utkusu ve özel mülk sahibinin özel mülkiyetin özüne (emek) bütünsel uyrukluğu— başka bir şey değildir. Gerçi sanayici kapitalist de zevk alır. Gereksinmenin doğa dışı yalınlığına hiç bir zaman geri dönmez, ama onun zevki ikincil, dinlenme niteliğinde, üretime bağımlı bir zevkten başka bir şey değildir, ve böylece bu zevk hesaplı, öyleyse iktisada da uygun bir zevktir, çünkü sanayici kapitalist onu sermaye harcamalarına ekler ve bunun sonucu bu zevkin sanayici kapitaliste, onun için harcamış bulunduğu şeyin, sermayenin yeniden üretimi aracıyla kârla birlikte yerine konması için gerekenden daha çoğuna malolmaması gerekir. Demek ki zevk sermayeye, zevk alan birey de sermayeleştiren bireye bağımlıdır, oysa eskiden bunun tersi oluyordu. Faizin azalması, demek ki sermayenin tamamlanma (sayfa 219) yolundaki egemenliğinin, öyleyse tamamlanan ve kendi kalkışma doğru hızla giden yabancılaşmanın bir belirtisi olduğu ölçüdedir ki, sermayenin kalkışının bir belirtisi olabilir. Kısacası, varolan şeyin kendi karşıtını tek doğrulama biçimidir bu.}
        Bunun sonucu, iktisatçıların lüks ve tutum konusundaki tartışması, zenginliğin özünün açık bir kavramına erişmiş bulunan ekonomi politiğin, hâlâ romantik ve sanayi düşmanı anılarla lekelenmiş bulunan ekonomi politik ile tartışmasından başka bir şey değildir. Ama her iki yan da tartışmalarının konusunu onun yalın dışavurumuna indirgemesini bilmez ve bunun sonucu birbirlerinin üstesinden gelemezler.
       
        [XXXIV] Toprak rantı ayrıca toprak rantı olduğu için ortadan kalkmıştır — çünkü toprak sahibini tek gerçek üretici durumuna getiren fizyokratların kanıtına karşıt olarak, modern ekonomi politik, tersine, onun toprak sahibi olarak hiç üretken olmayan tek hazır yiyici (rentier) olduğunu tanıtlamıştır. Tarım, eğer alışılmış kârı bekleme durumundaysa, sermayesine bu kullanımı verecek olan kapitalistin işi olacaktır. Fizyokratlar tarafından konulan ilke —toprak mülkiyeti tek üretici mülkiyet olduğundan, devlet vergisini sadece onun ödemesi, öyleyse devlet yönetimine de sadece onun katılması gerektiği yolundaki ilke— demek ki ters tanımlama durumuna dönüşür: Toprak rantı üzerinden alınan vergi, üretken olmayan bir gelir üzerinden alınan ve bunun sonucu ulusal üretim için zararlı olmayan tek vergidir. Bu görüşe göre, toprak sahiplerinin siyasal ayrıcalığının artık verginin başlıca yükünü onların taşımasından çıkmadığı da açıktır.—
        Proudhon'un, emeğin sermayeye karşı hareketi olarak anladığı şeylerin tümü, emeğin, kendi sermaye, sınai sermaye belirlenimi içinde, sermaye olarak, yani sınai bir biçimde tüketilmeyen sermayeye karşı hareketinden başka bir (sayfa 220) şey değildir. Ve bu hareket kendi utkulu (muzaffer) yolunu, yani sınai sermayenin utku yolunu izler. Öyleyse görülüyor ki, iktisadın hareketi de, ancak emek bir kez özel mülkiyetin özü olarak kavrandıktan sonra, kendi gerçek belirlenimi içinde, iktisadın hareketi olarak ortaya konulabilir.—
        Toplum —iktisatta görüldüğü biçimiyle— içinde her bireyin bir gereksinmeler topluluğu olduğu ve birbirleri için bir araç durumuna geldikleri ölçüde, [XXXV] ötekinin orada ancak onun için bulunduğu gibi, onun da orada ancak öteki için bulunduğu burjuva toplumdur. İktisatçı —siyasetin kendi insan haklarında yaptığı gibi— her şeyi insana, yani onu kapitalist ya da işçi olarak alıkoymak üzere tüm belirlenimden soyduğu bireye indirger.
        İşbölümü, emeğin toplumsal özlüğünün, yabancılaşma çerçevesi içindeki iktisadi dışavurumudur. Ya da, emek, insan etkinliğinin yabancılaşma çerçevesi içindeki bir dışavurumundan, yaşam belirtisinin yaşamın yabancılaşması olarak dışavurumundan başka bir şey olmadığına göre, işbölümünün kendisi, insanal etkinliği, gerçek bir türsel etkinlik, ya da insanın türsel varlık biçimindeki etkinliği olarak, yabancı duruma gelmiş, yabancılaşmış bir biçimde koyma olgusundan başka bir şey değildir.
        İşbölümünün —emek özel mülkiyetin özü olarak tanınır tanınmaz, zenginlik üretiminin elbette özsel bir etkeni olarak tasarlanacak işbölümünün— özü üzerinde, yani türsel etkinlik olarak insanal etkinliğin yabancı durumuna gelmiş ve yabancılaşmış biçimi üzerinde, iktisatçılar çok belirsizdirler ve birbirleri ile çelişirler.
        Adam Smith:[27]
        "[Kendinden bu kadar yarar doğan] bu işbölümüne, başlangıcında, bir insanal bilgelik sonucu olarak bakmalıdır... işbölümü (sayfa 221) bir şeyi bir başka şeyle o alışveriş, değiştokuş, değişim eğiniminin... yavaş ve kerteli bir biçimde de olsa, zorunlu sonucudur. Bu eğinim(in) [insanal doğanın o ilk ilkelerinden biri mi... yoksa] daha olası göründüğü gibi, usavurma ve söz kullanımının zorunlu bir sonucu-[mu olduğu benim inceleme konum değildir]-dur. Bu eğinim tüm insanlara özgü bir şeydir ve başka hiç bir hayvanal türde görülmez ...[28] Hemen bütün öbür hayvan türlerinde, her birey, tam büyüme çağına eriştiği zaman, büsbütün bağımsızdır... [Ama] insan hemen hemen sürekli olarak benzerlerinin yardımına gereksinme duyar ve bunu sadece onların iyi dilekliliğinden beklemesi de boşunadır. Onların özel çıkarlarına yönelir, ve onları, kendilerinden istediği şeyi yapmakta kendi öz çıkarları bulunduğuna inandırırsa, durumu çok daha güvenli olacaktır... Biz onların insanlığına[29] değil, ama bencilliğine[29] yöneliyoruz; ve onlara sözünü ettiğimiz şey, hiç bir zaman kendi gereksinmelerimiz değil, ama hep onların çıkarıdır.[30] Başkalarından, birbirimize karşılıklı olarak zorunlu bulunan bu uzlaştırma araçlarının çoğunu işte böyle anlaşma, değiştokuş, satın alma aracıyla elde ettiğimize göre, başlangıçta işbölümüne[31] yolaçan şey, bu aynı alışveriş[31] eğilimidir. Örneğin, bir avcı ya da çoban aşiretinde, bir kişi ok ve yayı bir başkasından daha büyük bir çabukluk ve ustalıkla yapar. Çoğu kez bu türlü yapıtları arkadaşları ile sürü ya da av hayvanlarına karşı değiştokuş eder, ve çok geçmeden de, bu yoldan, kendi başına elde edebileceğinden daha çok sürü ve av hayvanı sağlayabileceğini görür. Demek ki, çıkar hesabı sonucu, ok ve yay yapmayı kendi baş uğraşı durumuna getirir... Gerçeklikte, bireyler arasındaki doğal[31] yetenek ayrılıkları[32] ... işbölümünün nedeninden[33] çok sonucudur[33] ... İnsanların alışveriş ve değişim eğilimi olmasaydı, herkes yaşamın tüm zorunluluk ve rahatlıklarını kendi başına sağlama zorunda kalırdı. Herkesin yerine getirilecek aynı görevi ve yapacak aynı işi olur, ve büyük bir yetenekler ayrılığını doğurabilecek tek şey olan o büyük uğraşlar ayrılığı[33] ortaya çıkmazdı. Çeşitli (sayfa 222) meslekten insanlar arasındaki öylesine ilginç bu yetenekler ayrılığını bu değiştokuş eğinimi doğurduğuna göre, bu çeşitliliği yararlı kılan şey de bu aynı eğinimdir. Aynı türden oldukları kabul edilen birçok hayvan soyu, eğilimleri bakımından, doğadan, alışkanlıklar ve eğitimin etkisinden önce insanlar arasında gözlemlenebileceklerden çok daha ilginç ayırdedici belirtiler almışlardır. Doğal olarak, yetenek ve anlak (intelligence) bakımından, bir filozof bir hamaldan, bir bekçi köpeğinin bir tazıdan, bir tazının bir İspanyol köpeğinden, ve bir İspanyol köpeğinin de bir çoban köpeğinden olduğunun yarısı kadar bile farklı değildir. Bununla birlikte, bu çeşitli hayvan soylarının, aynı türden olmalarına karşın, birbirlerine hemen hiç bir yararı dokunmaz. Bekçi köpeği, tazının hafifliğinden yararlanarak, kendi gücüne [XXXVI] bir şeyler ekleyemez... Bu çeşitli yetenek ya da anlak derecelerinin sonuçları, bir alışveriş ya da değişim yetenek ya da eğiniminin yokluğu yüzünden, birleştirilemez ve türün yarar[34] ya da ortak rahatlığına[34] en küçük bir katkıda bulunamazlar. Her hayvan kendi başına ve öbürlerinden bağımsız olarak kendini yaşatmak ve savunmak zorundadır ve doğanın kendi benzerleri arasında dağıtmış bulunduğu o yetenekler çeşitliliğinden en küçük bir yarar sağlayamaz. İnsanlar arasındaysa, tersine, en uygunsuz yetenekler birbirleri için yararlıdırlar, çünkü herbirinin kendi değişken sanayilerinin çeşitli ürünleri,[34] o evrensel değiştokuş ve alışveriş eğinimi aracıyla, her insanın, kendi gereksinmesine göre, başkalarının sanayiinden herhangi bir ürün parçası satın alabileceği, deyim yerindeyse ortak bir yığın durumuna getirilmiş bulunurlar. İşbölümüne yolaçan şey değişim[34] yeteneği olduğuna göre, bunun sonucu bu [iş -ç.] bölümün[ün -ç.] artışının[34] her zaman değişim yeteneğinin genişliği, ya da bir başka deyişle, pazarın genişliği ile sınırlanmış bulunması gerekir. Eğer pazar çok küçükse, kendi emeğinin kendi öz tüketimini aşacak o tüm ürün artığını, başkasının elde etmek isteyeceği benzer bir emek ürünü artığı ile değiştirememesi sonucu, kimse kendini büsbütün tek bir uğraşa vermek için özendirilmiş olmayacaktır..."[35] İlerlemiş durumda: "Böylece her insan varlığını değişimler aracıyla sürdürür ya da bir tür tecimen durumuna gelir ve (sayfa 223) toplumun kendisi de tam anlamıyla tecimen bir toplumdur." (Bkz. Destut de Tracy: "Toplum sürekli bir değişimler dizisidir, ve tecim de tüm toplumdur."[36] ... Sermayelerin birikimi işbölümü ile, işbölümü de sermayelerin birikimi ile artar.[37]
        Adam Smith için bu kadar.
        "Eğer her aile kendi tüketim nesnelerinin topunu kendisi üretseydi, hiç bir değişim olmasa da, toplum böylece de yürüyebilirdi; değişimlerin, temel olmasalar da, toplumlarımızın ilerlemiş durumunda zorunlu olduklarını biliyorum.[38]
Emeklerin (işlerin) ayrılmasının insan güçlerinin ustaca bir kullanımı olduğu, sonuç olarak toplumun ürünlerini, yani onun erklik ve zevklerini artırdığı, ama bireysel olarak alınan her insanın yeteneğinden bir şey aldığı söylenebilir. Değişim olmaksızın üretim olamaz."[39]
        J. B. Say böyle der.
        "İnsanın içinde bulunan güçler şunlardır: anlağı ve fiziksel çalışma anıklığı. Toplum durumundan türeyenler ise: çeşitli işleri insanlar arasında bölme ve dağıtma yeteneği ... ile, bu araçları oluşturan karşılıklı hizmet ve ürünleri değişim yeteneğine dayanırlar... İnsanı, kendi hizmetlerini başkasına adamaya razı eden güdüler ... bencilliktir, — insan ... başkasına yapılmış hizmetler için bir ödül ister.[40]
... Demek ki insanlar arasında değişimin kurulabilmesi için salt (exclusive) mülkiyet hakkının varlığı zorunludur.[41] ... Sanayi bölümünün değişim ve değişimin bu bölünüm üzerindeki karşılıklı etkisi.[42]
        Skarbek'in dediği de bu.
        Mill gelişmiş değişimi, [yani -ç.] tecimi, işbölümünün bir sonucu olarak tasarlar.
        İnsan eylemi çok yalın öğelere indirgenebilir. İnsan, gerçekte, hareket üretmekten başka bir şey yapamaz; şeyleri birbirlerine (sayfa 224) yaklaştırmak ya da uzaklaştırmak için, onların [XXXVII] yerini değiştirebilir; tüm geri kalanı da, maddenin özellikleri yerine getirirler...[43] Emeğin ve makinelerin kullanımında ... birbirini engelleme eğilimi gösteren bütün işlemleri ayırıp, ne biçimde olursa olsun, birbirini kolaylaştırabilen işlemleri birleştirerek, çoğu kez sonuçların artırılabildikleri olur, genel olarak insanlar birçok çeşitli işlemi, küçük bir sayıdaki işlemi alışkanlık sonucu yapabildikleri aynı hız ve aynı ustalıkla yapamadıklarından, her bireye verilen işlemlerin sayısını elden geldiğince sınırlandırmak her zaman yararlıdır. İşi bölmek ve insan ve makine güçlerini en elverişli biçimde dağıtmak için, birçok durumda, büyük bir ölçek üzerinde çalışmak, ya da başka bir deyişle, zenginlikleri büyük yığınlar biçiminde üretmek zorunludur. Büyük yapımevlerini doğuran da işte bu üstünlüktür. Bu yapımevlerinden en uygun konumlar içine konmuş birkaçı, bazan bir değil, ama birçok ülkeyi, ürettikleri nesnelerden istenilen nicelikte azıklandırırlar.[44]
        Mill'in dediği de işte bu.
        Ama tüm modern iktisat, işbölümü ile üretim zenginliğinin, işbölümü ile sermaye birikiminin birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırdıkları olgusu üzerinde uyuşur, tıpkı en yararlı ve en geniş işbölümünü, ancak kurtulmuş, kendi başına bırakılmış özel mülkiyetin üretebileceği olgusu üzerinde uyuştuğu gibi.
        Adam Smith'in açındırması şöyle özetlenebilir: İşbölümü emeğe sonsuz bir üretim yeteneği kazandırır. İşbölümü, herhalde raslansal olmayan, ama us ve dilin kullanılması aracıyla koşullandırılmış bulunan özgül olarak insanal bir eğilime, değişim ve alışveriş eğilimine dayanır. Değişimde bulunan kişinin devindirici gücü insanlık değil, ama bencilliktir. İnsanal yeteneklerin çeşitliliği, işbölümünün, yani değişimin nedeni olmaktan çok, sonucudur. Bu çeşitliliği yararlı kılan da, sadece değişimdir. Bir hayvanal türün (sayfa 225) çeşitli soylarının tikel nitelikleri, doğa tarafından, insanal yetenekler ve etkinlik çeşitliliğinden daha güçlü olarak belirtilmişlerdir. Ama hayvanlar değişim yapamadıklarından, aynı türden ama değişik soydan bir hayvanın değişik özgülüğü, hiç bir hayvan bireyine yaramaz. Hayvanlar kendi türlerinin değişik niteliklerini birbirlerine katamazlar; kendi türlerinin ortak yarar ya da rahatlığına hiç bir katkıda bulunamazlar. Çeşitli ürünlerini, herbirinin satın alabileceği ortak bir yığın biçiminde biraraya getirebildikleri için, en uyumsuz yetenek ve etkinlik biçimlerinin birbirlerine yararlı oldukları insan için durum böyle değildir. İşbölümü değişim eğiliminden doğduğu gibi, değişimin, pazarın genişliği ile büyür, aynı genişlik ile sınırlanır. İlerlemiş durumda, her insan tecimendir, toplum bir tecim toplumudur. Say, değişimi raslansal ve temel olmayan bir şey olarak görür. Toplum, varlığını onsuz da sürdürebilir. Değişim, toplumun ilerlemiş durumunda zorunlu duruma gelir. Gene de o olmadıkça üretim de olamaz. İşbölümü, toplumsal zenginlik bakımından kullanışlı ve yararlı bir araç, insanal güçlerin ustaca bir kullanılmasıdır, ama bireysel olarak alınmış her insanın yeteneğini azaltır. Bu son gözlem, Say'ın bir ilerlemesidir.
        Skarbek, insanın içinde bulunan bireysel güçleri, anlak ve fiziksel emek eğilimini, toplumdan türemiş güçlerden, birbirlerini karşılıklı olarak koşullandıran değişim ve işbölümünden ayırır. Ama değişimin zorunlu koşulu özel mülkiyettir. Skarbek, burada, bencilliği, özel çıkarı, değişimin temeli, ya da alışverişi, değişimin özsel ve upuygun biçimi durumuna getirdikleri zaman, Smith'in, Say'ın Ricardo'nun vb. dediklerini, nesnel bir biçim altında dile getirir.
        Mill, tecimi, işbölümünün sonucu olarak tasarlar. İnsanal etkinlik ona göre mekanik bir harekete indirgenir. İşbölümü ile makinelerin kullanılması, üretim zenginliğini artırır. Her insana elden geldiğince küçük bir işlem alanı (sayfa 226) verilmelidir. Kendi köşelerinden, işbölümü ile makinelerin kullanılması da yığınsal zenginliği, öyleyse üretimi koşullandırırlar. Büyük yapımevlerinin temelidir bu.—
        [XXXVIII] İşbölümü ile değişimin incelenmesi son derece yararlıdır, çünkü bunlar, türsel etkinlik ve özsel güç olarak insan etkinliği ve özsel gücünün gözle görülürcesine yabancılaşmış dışavurumudurlar.
        İşbölümü ile değişmin özel mülkiyete dayandıklarını söylemek, emeğin özel mülkiyetin özü olduğunu olurlamaktan başka bir şey değildir — iktisatçının tanıtlayamayacağı ve bizim onun hesabına tanıtlayacağımız olurlama. Bir yandan, insanal yaşamın gerçekleşmek için özel mülkiyete gereksinme duymuş bulunduğu, ve öte yandan da şimdi özel mülkiyetin kaldırılmasını gereksindiği ikili kanıtı, işbölümü ile değişimin özel mülkiyet biçimleri oldukları olgusunun ta kendisine dayanır.
        İşbölümü ve değişim, iktisatçının kendi biliminin toplumsal özlüğü ile kurum satması ve, bilinçsiz olarak, tek bir solukta biliminin çelişkisini, toplumun toplumsal olmayan özel çıkar tarafından kurulmasını dile getirmesi sorununu veren iki görüngüdür.
        İncelememiz gereken yönler şunlardır: bir yandan —güdüsü bencillikte bulunan— değişim eğilimi, işbölümünün nedeni ya da dönüşlü sonucu olarak görülmüştür. Say, toplumun özü bakımından, değişimin temel olmadığını düşünür. Zenginlik, üretim, işbölümü ve değişim ile açıklanmıştır. İşbölümünün, bireysel etkinliğin yoksullaşması ve alçalmasına yolaçtığı kabul edilir. Değişim ile işbölümü, insanal yeteneklerin, yararlılığını değişim sayesinde bulan büyük çeşitliliğinin üreticileri olarak tanınmışlardır. Skarbek, üretim biçimlerini ya da insanın özsel üretken güçlerini, l° onun içinde bulunan bireysel güçler, anlakı ile emek yetenek ya da özgül eğilimi; 2° toplumdan —gerçek bireyden değil— türemiş bulunan güçler, işbölümü ile değişim [olmak üzere -ç.] (sayfa 227) iki parçaya böler. Ayrıca, işbölümü pazar ile sınırlandırılmıştır. — İnsanal emek yalın bir mekanik harekettir; özsel olan, nesnelerin maddi özgülükleri tarafından yapılmıştır. Bir bireye elden geldiğince az işlem vermek gerekir. Emeğin ayrılması ve sermayenin toplanması, bireysel üretimin önemsizliği ve yığınsal zenginlik üretimi. — Özgür özel mülkiyetin işbölümünde kavranması.[45] (sayfa 228)



[BURJUVA TOPLUMDA PARANIN ERKLİĞİ]


        [XLI] Eğer insanın duyumları, tutkuları vb. sadece [dar][
46] anlamda insanbilimsel belirlenimler değil, ama gerçekten özsel (doğal) varlıkbilimsel olurlamalar (afirmations) iseler — ve eğer ancak kendi nesnelerinin onlar için duyulur olması olgusu ile kendilerini gerçekten olurluyorlarsa, açıktır ki l° olurlamalarının biçimi kesenkes bir tek ve aynı biçim değildir, ama tersine, kendilerini olurladıkları ayrı biçim, varlıklarının, yaşamlarının özlüğünü oluşturur; nesnenin onlar için varolduğu biçim, her özgül zevkin kendine özgü özlüğünü oluşturur; 2° duyulur olurlamanın, nesnenin kendi bağımsız biçimi altında dolaysız kaldırılması olduğu yer (sayfa 229) (yeme, içme, nesnenin biçimlendirilmesi vb.) nesnenin olurlanmasıdır; 3° insanın insanal olduğu, öyleyse duyumunun da vb. insanal olduğu ölçüde, nesnenin bir başkası tarafından olurlanması da onun kendine özgü zevkidir; 4° insanal tutkunun varlıkbilimsel özü, kendi bütünsellik ve insanlığına, ancak gelişmiş sanayi aracıyla, yani özel mülkiyetin orta terimi aracıyla erişir; insan bilimi, demek ki insan tarafından kendini pratik olarak göstermenin bir ürününden başka bir şey değildir; 5° —kendi yabancılaşmasından kopmuş— özel mülkiyetin anlamı, zevk nesneleri olduğu kadar etkinlik nesneleri olarak da, insan için özsel nesnelerin varoluşudur.
        Demek ki para, her şeyi satın alma niteliğine sahip olarak, tüm nesneleri temellük etme niteliğine sahip olarak, üstün eldecilik (possession, tasarruf) olarak nesnedir. Niteliğinin evrenselliği, özünün sonsuz erkidir. Öyleyse sonsuz erk olarak görünür... Para, gereksinme ile nesne arasında, insanın yaşam ile geçim aracı arasında aracıdır. Ama benim yaşamıma orta terim işini gören şey, benim için öteki insanların varlığına da orta terim işini görür. O, benim için öteki insandır.—
        "Hay kör şeytan! Ellerinin de ayaklarının da
        Kafanın da kıçının da senin oldukları açık;
        Ama sevine sevine zevkine vardığın tüm bu şeyler
        Bu yüzden daha mı az benim?
        Eğer altı damızlık atın parasını verirsem,
        Onların güçleri benim güçlerim olmaz mı?
        Hızla gidenim ve zengin bir beyim ben,
        Sanki yirmidört ayağım, varmış gibi."
                                                        Gœthe, Faust (Méhistophélés)[47]
        Atinalı Timon'da Shakespeare:[48]
        Altın! Sarı, pırıl pırıl, değerli altın! Hayır, gök tanrıları, ben hafifmeşrep aşık değilim... (sayfa 230) Şu azıcık altın, akı kara, güzeli çirkin, haklıyı haksız, soyluyu soysuz, genci yaşlı, yiğidi alçak kılmaya yeter... Bu altın sizin rahip ve hizmetkarlarınızı mihraplarınızdan uzaklaştıracak, cançekişenlerin başı altından başyastığını çekip alacak; bu sarı köle antları tutturup bozduracak, kargışlıları kutsayacak, cüzamlıya taptıracak, hırsızlara senatörler sırası üzerinde yer, şan, saygı ve övgü kazandıracaktır; iki gözü iki çeşme dulu yeniden evlenmeye götüren de odur. Bir iğrenç, yaralar hastanesinde memelerini kestirecek kadını, altın güzel kokular sürer, mis gibi yapar, yeni baştan bir nisan gününe çevirir onu. Hadi, kargışlı maden, tüm insanlığın orta malı orospu, sen ki uluslar arasına anlaşmazlık sokarsın..."[Eriş Yayınlarının Notu]
        Ve daha ilerde:[49]
        "Ey sen, tatlı kral katili, baba ve oğul arasında sevgili ayırma görevlisi, Hymen'in tertemiz yatağının parlak kirleticisi, her zaman genç, taze, ince, sevimli, baştancıkarıcı, yiğit Mars, gözkamaştırıcı parlaklığı Diana'nın kucağını kaplayan kutsal karı eriten sen, uyuşmazlar[50] topluluğunu kaynaştırıp onları birbiriyle öpüştüren görünür tanrı[50] sen, bütün ağızlarda [XLII] ve bütün anlamlarda konuşan sen, yüreklerin denek taşı, insanlığa, kölene, başkaldırmış gibi davran, ve, hayvanların dünya egemenliğini ellerine geçirmeleri için, kendi etkililiğin ile onları kendilerini yokedecek[50] kavgalar içine at."[Eriş Yayınlarının Notu]
        Shakespeare paranın özünü yetkin bir biçimde betimler. Bunu anlamak için, önce Gœthe'nin parcasını açıklamakla başlayalım.
        Para sayesinde benim için olan şey, ödeyebildiğim, yani paranın satın alabildiği şey, ben kendimin, para sahibi olan ben. Paranın gücü ne kadar büyükse, benim gücüm de o kadar büyüktür. Paranın nitelikleri, benim niteliklerim ve özsel güçlerimdirler — onun sahibi olan benim. Ne olduğum ve ne olabileceğim demek ki hiç de benim bireyselliğim tarafından belirlenmemiştir. Ben çirkinim, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki ben çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, itici gücü, para tarafından yokedilmiştir. Bireyselliğim (sayfa 231) bakımından, ben kötürümüm, ama para bana yirmidört ayak sağlar; öyleyse kötürüm değilim; ben kötü, namussuz, vicdansız, kafasız bir insanım, ama para saygındır, öyleyse sahibi de; para en yüksek iyiliktir, öyleyse sahibi de iyidir, para beni ayrıca namussuz olma güçlüğünden de kurtarır; bunun sonucu beni dürüst sayarlar; ben kafasızım ama para her şeyin gerçek tinidir, nasıl olur da sahibi kafasız olabilir? Üstelik, para tinsel erk sahibi insanları satın alabilir ve kafa adamları üzerinde erklik sahibi olan kişi, kafa adamından daha tinsel erk sahibi değil midir? Para aracıyla bir insan yüreğinin özlediği her şeyi yapabilen ben, tüm insanal erkliklere sahip değil miyim? Öyleyse benim param benim tüm yeteneksizliklerimi kendi karşıtlarına dönüştürmüyor mu?
        Eğer para beni insanal yaşama, toplumu bana ve beni doğa ve insana bağlıyorsa, o bütün bağların bağı değil midir? Bütün bağları çözüp bağlayamaz mı o? Bunun sonucu evrensel ayırma aracı da değil mi? O, gerçek birlik aracı, toplumun evrensel[51] kimyasal gücü olduğu gibi, gerçek bozuk paradır da.[52]
        Shakespeare özellikle paranın iki özgülüğünü vurgular: l° Görünür tanrısallık, tüm insanal ve doğal niteliklerin kendi karşıtlarına dönüşümü, şeylerin karışıklık ve evrensel bozulmasıdır o; olanaksızlıkları bağdaştırır.
        2° Evrensel kibar orospu, insanların ve halkların pezevengidir.
        Paranın tüm insanal ve doğal nitelikleri bozup karıştırması, olanaksızlıkları bağdaştırması —tanrısal güç— onun, insanların yabancılaşmış, yabancılaştıran ve yabancılaşan türsel özü olarak özünde içerilmişlerdir. İnsanlığın yabancılaşmış erkliğidir o. (sayfa 232)
        İnsan olarak yapamadığım şeyi, demek ki benim tüm özsel, birey yeteneklerimin yapamadıkları şeyi, para aracıyla yapabilirim. Demek ki para bu özsel güçlerden herbirini, aslında olmadığı bir şey durumuna getirir: yani onu kendi karşıtı yapar.
        Eğer canım bir şeyi yemek istiyor ya da yaya yürümek için yeterince güçlü olmadığımdan posta arabasına binmek istiyorsam, para bana yiyeceği de posta arabasını da sağlar, yani benim isteklerimi tasarımlar olmaktan çıkarır, onları düşünülmüş, betimlenmiş, istenmiş varoluşlarından, duyulur, gerçek varoluşlarına aktarır; onları tasarımdan yaşama, betimlenmiş varlıktan gerçek varlığa çevirir. Bu orta terim rolünü oynayan o [para], gerçekten yaratıcı güçtür.
        Talep, parası olmayan kişi için de vardır, ama onun talebi, benim üzerimde, bir üçüncü kişi üzerinde, öbürleri üzerinde [XLIII] etkisi, varoluşu olmayan, öyleyse benim için gerçek dışı nesnesiz kalan arı bir tasarım varlığıdır. Paraya dayanan, gerçek talep ile, gereksinmeme, tutkuma, isteğime vb. dayanan talep arasındaki ayrım, Varlık ile Düşünce, bende varolan yalın tasarım ile, benim dışımda, benim için olduğu biçimiyle, gerçekten nesne olarak tasarım arasındaki ayrımdır.
        Eğer yolculuk için param yoksa, gereksinmem de, yani gerçek ve yolculuğu gerçekleştiren gereksinmem de yoktur. Eğer bilimsel çalışma eğilimim var, ama bu işi yapmak için param yoksa, bilimsel çalışma eğilimim de, yani etkin, gerçek eğilimim de yoktur. Buna karşılık, bilimsel çalışma eğilimim gerçekten yoksa, ama bu iş için iradem ve param varsa, üstelik gerçek bir eğilimim de vardır. Para, —insan olarak insandan ve toplum olarak insanal toplumdan gelmeyen evrensel, dışsal araç ve erklik—, tasarımı gerçekliğe ve gerçekliği yalın tasarıma dönüştürme araç ve erkliği, insanın gerçek ve doğal özsel güçlerini, salt soyut tasarım ve bunun sonucu yeteneksizlikler durumuna, acı veren kuruntular (sayfa 233) durumuna dönüştürdüğü kadar, öte yandan gerçek yeteneksizlikler ve kuruntuları, bireyin sadece imgeleminde varolan gerçekten erksiz özsel güçleri de, gerçek özsel güçler ve erklik durumuna dönüştürür. Daha şimdiden bu tanıma göre, bireysellikleri kendi karşıtı durumuna getiren ve onlara kendi öz nitelikleri ile çelişen nitelikler veren şey, demek ki bireyselliklerin genel bozulmasıdır para.
        O zaman para, kendisi için özler (e s s e n c e s pour soi) olduklarını ileri süren bireye ve toplumsal bağlara vb. karşı, o bozulma erkliği olarak da görünür. Sadakati sadakatsizlik, sevgiyi nefret, nefreti sevgi, erdemi kusur, kusuru erdem, uşağı eflendi, efendiyi uşak, aptallığı zeyreklik, zeyrekliği aptallık durumuna dönüştürür.
        Varolan ve görünen değer kavramı olan para, her şeyi karıştırıp değişime soktuğuna göre, her şeyin evrensel karışıklık ve yer ve görev değişimi, öyleyse tersine çevrilmış dünya, tüm doğal ve insanal niteliklerin karışıklık ve yer ve görev değiştirmesidir.
        Yiğitliği satın alabilen kişi, korkak da olsa, yiğittir. Para, belirli bir nitelik, belirli bir, şey, insanın özsel güçleri ile değil; ama insan ve doğanın tüm nesnel dünyası ile değişildiğine göre, demek ki —sahibi bakımından— her niteliği her öbür nitelik ile değiştirir — ve kendi karşıt nitelik ve karşıt nesnesini de; o, olanaksızlıkların bağdaşmasıdır. Çelişen şeyi kucaklamaya zorlar.
        Eğer sen insanı insan olarak ve onun dünya ile ilişkisini de insanal bir ilişki olarak görürsen, sevgiyi ancak sevgi ile, güveni ancak güven ile vb. değiştirebilirsin. Eğer sanattan zevk almak istersen, sanat kültürüne sahip bir insan olman gerekir; eğer öbür insanlar üzerinde etkili olmak istersen, öbür insanlar üzerinde gerçekten canlandırıcı ve uyarıcı bir etkisi bulunan bir insan olman gerekir. İnsan ile —ve doğa ile— ilişkilerinin herbiri, senin gerçek bireysel yaşamının, iradenin nesnesine uygun düşen belirli bir belirtisi (sayfa 234) olmalıdır. Eğer sen karşılıklı sevgi uyandırmadan seversen, yani seven insan olarak senin dirimsel belirtin ile sen kendini sevilen insan durumuna dönüştürmüyorsan, senin aşkın da bir mutsuzluktur. (sayfa 235)



[HEGEL DİYALEKTİĞİNİN VE GENEL OLARAK
HEGEL FELSEFESİNİN ELEŞTİRİSİ]



        6. Açındırılmış bulunan fikirleri açıklamak ve doğrulamak için, genel olarak Hegel diyalektiği ve özel olarak da bunun Görüngübilim ve Mantık'taki açıklaması üzerine, son olarak modern eleştirel hareketin Hegel ile ilişkisi üzerine bazı bilgiler vermenin uygun düşeceği zaman ve yer,
[53] belki burasıdır.
        Modern Alman eleştirisi, eski dünyanın içeriği ile öylesine uğraşmış, konusu içinde kösteklenip kalmış olmasına (sayfa 236) karşın, öylesine bir güç ile olgunlaşmıştır ki, bundan, eleştirel yöntem karşısında tam bir eleştirel davranış yokluğu ve görünüşte biçimsel, ama gerçekte özsel bir soru olan: Hegel diyalektiği ile ilişkimiz nedir? sorusu karşısında tam bir bilinçsizlik sonucu çıktı. Bilinçsizlik —modern eleştirinin genel olarak Hegel felsefesi ve özel olarak diyalektiği ile ilişkileri konusunda— öylesine büyüktür ki, Strauss[54] ve Bruno Bauer gibi eleştiriciler, birincisi büsbütün, ikincisi (Strauss ile karşıtlık durumunda, "soyut doğa"nın tözü yerine, soyut insanın "kendinin bilinci"ni geçirdiği) Sinoptikler'inde[55] ve hatta Örtüsü Kaldırılmış Hıristiyanlık'ta[56] bile, hiç olmazsa gücül olarak, Hegel mantığı içinde kösteklenip kalmışlardır. Böylece, örneğin Örtüsü Kaldırılmış Hıristiyanlık'ta şöyle okuyoruz: "Sanki kendinin bilinci, dünyayı koyarken, ayrımı koyarken, ve ürettiği şey içinde kendi kendini üretirken, çünkü o doğurduğu şey ile kendisi arasındaki ayrımı yeniden ortadan kaldırır, çünkü o sadece doğurma eylemi ve kendi öz hareketi içindedir — sanki bu kendinin bilincinin ereği bu hareket içinde değilmiş gibi, vb.".[57] Ya da: "Onlar (Fransız materyalistleri), Evren hareketinin, ancak kendinin bilincinin hareketi olarak gerçekten kendisi için durumuna gelmiş ve kendinin bilinci aracıyla kendi kendisi ile birliğe erişmiş bulunduğunu henüz kavrayamamışlardır"[58] Bu anlatımlar, hegelci görüşün sözlüğünden bile ayrılmaz, ama tersine onu sözcüğü sözcüğüne yinelerler.
        [XII] Eleştiriye girişirken (Bauer, Sinoptikler), bu kişilerin hegelci diyalektik ile ilişkilerinin ne kadar az bilincinde (sayfa 237) olduklarını, hatta maddi eleştiri eylemi bir kez tamamlandıktan sonra bile, bu bilincin ne kadar az doğmuş bulunduğunu, İyi Özgürlük Davası[59] adlı kitabında, Bay Gruppe'nin: "Peki şimdi Mantık ne olacak?" yolundaki patavatsız sorusunu, geleceğin eleştiricilerine havale ederek bir yana bıraktığı zaman, Bauer gösterir.
        Ama hatta şimdi, Feuerbach —Anekdota'lardaki Tezler'inde[60] olduğu kadar, Geleceğin Felsefesi'nde[61] de ayrıntılı bir biçimde— eski diyalektik ve eski felsefeyi kökünden yıktıktan sonra bile, buna karşı bu işi yapmakta yeteneksiz, ama onun yapıldığını görmüş bulunan o ünlü eleştiri, arı, kesin, mutlak eleştiri ilan edildikten sonra bile, kendi tinselci gururu içinde, bu eleştiri tüm tarih hareketini, kendisi ile, dünyanın —kendisi karşısında "yığın"[62] kategorisi içine giren— geri kalan bölümü arasındaki ilişkiye indirgedikten ve tüm dogmatik karşıtlıkları kendi öz bilgeliği ile dünyanın budalalığı arasındaki, eleştirici İsa ile "yığın" olarak insanlık arasındaki tek dogmatik karşıtlık biçiminde çözdükten sonra bile, yığının kafa yoksulluğunu tanıtlayarak, her gün ve her saat, kendi öz yetkinliğinin kanıtını gösterdikten sonra bile, herbiri kendisine kendi yoksulluk belgesinin verildiğini gören kümeler biçiminde ondan ayrılmış bulunan[63] tüm gerileyici (décadente) insanlığın kendi karşısında toplanacağı (sayfa 238) günün yaklaştığını açıklayarak, sonunda eleştirel son yargı gününü haber verdikten sonra bile, insanal duyguların ve dünyanın üzerindeki, sadece yüce bir yalnızlık içindeki tahtından, üstünde zaman zaman alaycı dudaklarının düzeyinde Olimpos tanrılarının gülüşünü çınlattığı dünyanın üzerindeki yüksekliğini kağıtlara bastırdiktan sonra bile, — eleştiri biçimi altında cançekişen idealizmin ("genç-hegelciler"in) bütün bu eğlendirici el-kol sallamalarından sonra bile, bu eleştiri, kendi anası olan Hegel diyalektiği ile eleştirel bir açıklamaya sahip olma zorunluluğuna en uzak bir anıştırmada bile bulunmamış, hatta Feuerbach diyalektiği karşısındaki eleştirel davranışı üzerine bile [hiç bir] bilgi verememiştir. İşte kendi kendisine karşı eleştiriden büsbütün yoksun bir davranış.
        Feuerbach, hegelci diyalektik karşısında ciddi, eleştirel bir davranışa sahip ve bu alanda gerçek buluşlar yapmış bulunan tek kişidir; kısacası eski felsefenin gerçek yenicisi (vainqueur) odur. Yapmış bulunduğu şeyin büyüklüğü ve bu büyüklüğü dünyaya sunuşundaki ölçülü yalınlık, öbürlerinin tersine davranışları ile şaşırtıcı bir karşıtlık gösterir.
        Feuerbach'ın büyük eylemi şudur: l° felsefenin, fikirler biçimi altına konmuş ve düşünce tarafından açındırılmış dinden başka bir şey olmadığını;[64] insan yabancılaşmasının bir başka biçimi ve bir başka varoluş biçiminden başka bir şey olmadığını; öyleyse bir o kadar kınanabilir olduğunu tanıtlamış bulunmak;
        2° "İnsandan insana" toplumsal ilişkiyi kuramın temel ilkesi durumuna getirerek, gerçek maddecilik ve gerçek bilimi kurmuş bulunmak;[65] (sayfa 239)
        3° [ve bunları -ç.] mutlak olumlu, kendisi üzerine olumlu olarak temellenmiş ve kendisi üzerine dayanan varlık olduğunu ileri süren yadsımanın yadsınmasına karşı çıkarak [yapmak -ç.].[66]
        Feuerbach, HegeI diyalektiğini işte şöyle açıklar —(ve olumludan, duyulur kesinlikten yola çıkılmasını da böyle temellendirir)—:
        Hegel, tözün yabancılaşmasından (Mantık terimleri ile: sonsuzdan, soyut evrenselden), mutlak ve hareketsiz soyutlalamadan — yani halk diliyle söylenirse, dinden ve tanrıbilimden yola çıkar.
        İkinci olarak: Sonsuzu kaldırır; Gerçeği, duyuluru, sonluyu, sonluyu, tikeli koyar (felsefe, din ve tanrıbilimin kaldırılması).
        Üçüncü olarak: sırası gelince olumluyu kaldırır: soyutlamayı, sonsuzu yeniden kurar. Dinin ve tanrıbilimin yeniden kurulması.
        Feuerbach için yadsımanın yadsınması demek ki felsefenin kendi kendisi ile çelişkisinden tanrıbilimi (aşkın, vb.) yadsıdıktan sonra doğrulayan, öyleyse onu kendi kendisi ile karşıtlık durumunda olurlayan felsefeden başka bir şey değildir.[67]
        Olumlu olurlama ya da yadsımanın yadsınmasında (sayfa 240) içerilmiş bulunan kendini olurlama ve doğrulama, henüz kendi kendinden güvenli olmayan, demek ki kendi karşıtının etkisi altında kalmış, kendi kendinden kuşkulu, demek ki kanıt gereksinmesi duyan bir şey olarak, kendi varoluşu ile kendi kendini tanıtlamayan bir şey olarak, kabul edilmemiş bir şey olarak tasarlanmıştır, [XIII] ve duyulur kesinliğin kendi üstüne kurulu olumlu olurlaması öyleyse doğrudan doğruya ve dolayımsız olarak ona karşı çıkar.[67*]
        Ama Hegel, yadsımanın yadsınmasını —tek gerçek olumlu olarak içerdiği olumlu yön altında— tek gerçek eylem olarak ve tüm varlığın kendini belirtme eylemi olarak içerdiği olumsuz yön altında gözönünde tutarak, henüz önceden verilmiş özne olarak insanın gerçek tarihi olmayan, ama sadece insanın doğurma eylemi, doğum tarihi olan tarihin hareketinin soyut, mantıksal, kurgusal dışavurumundan başka bir şey bulmamıştır. — Biz, bu hareketin hem Hegel'deki soyut biçimini hem de ona özgü olan ve onu modern eleştiriye, Feuerbach'ın Hıristiyanlığın Özü'ndeki aynı sürecine karşı çıkaran ayrımını açıklayacak, ya da daha doğrusu bu hareketin Hegel'de henüz eleştirel olmayan eleştirel biçimini açıklayacağız.
        Hegel sistemine bir gözatalım. Hegel felsefesinin gerçek kaynak ve gizemi olan Görüngübilim ile başlamak gerekiyor. (sayfa 241)

GÖRÜNGÜBİLİM[69]


A. — K e n d i n i n     B i l i n c i

        I. Bilinç. a) Duyulur kesinlik ya da şu ve benim şu ereğim. b) Algı ya da özgülükleri ile birlikte şey ve yanılsama. c) Güç ve anlık, görüngü ve duyulur-üstü dünya.
        II. Kendinin bilinci. Kendinin kesinliğinin doğruluğu. a) Kendinin bilincinin bağımsızlık ve bağımlılık, egemenlik ve bağımlılık. b) Kendinin bilincinin özgürlüğü. Stoacılık, kuşkuculuk, mutsuz bilinç.
        III. Us. Usun kesinlik ve doğruluğu. a) Gözlem yapan us; doğanın ve kendinin bilincinin gözlemlenmesi. b) Ussal kendinin bilincinin kendi öz etkinliği ile edimselleşmesi. Zevk ve zorunluluk. Yürek yasası ve kendini beğenme taşkınlık. Erdem ve dünyanın gidişi. c) Kendini kendinde ve kendisi için gerçek bilen bireysellik. Hayvanal tin dünyası ve aldatma ya da şeyin kendi. Yasamacı us. Yasaları inceleyen us.

B. — T i n

        I. Doğru tin; aktörel düzen
        II. Kendi kendine yabancılaşmış tin, kültür
        III. Kendinden kuşkusuz tin: sağtörelilik.

C. — D i n

        Doğal din. Estetik din. Açımlanmış din.

D. — M u t l a k     b i l g i

        Hegel'in Ansiklopedi'si
[70] mantık ile, salt kurgusal düşünce ile başlayıp, mutlak bilgi ile, felsefi ya da mutlak, yani (sayfa 242) insanüstü ve soyut, kendi bilincinde olan ve kendi kendini kavrayan tin ile bittiğinden, kendi bütünselliği içinde, felsefi tinin açılmasından, kendini nesnelleştirmesinden başka bir şey değildir; felsefi tin, kendinin yabancılaşmasından çıkmaksızın, kendini anlıkla, yani soyut olarak kavrayan yabancılaşmış dünya tininden başka bir şey değildir. Mantık, tinin parası, insanın ve doğanın düşünülmüş, kurgusal değeridir — tüm gerçek ve bundan ötürü de gerçek dışı belirlenime büsbütün kayıtsız duruma gelmiş özü — yabancılaşmış, demek ki doğayı ve gerçek insanları bir yana bırakan düşünce: soyut düşüncedir. — Bu soyut düşücenin dışsallığı ... bu soyut düşünce için olduğu biçimiyle doğa. O [doğa -ç.] tinin dışındadır, tinin kendi kendini yitirmesidir; ve tin de onu dışardan soyut bir düşünce, yabancılaşmış soyut düşünce olarak kavrar — son olarak tin, o kendi öz kaynağına dönen, insanbilimsel, görüngübilimsel, ruhbilimsel, sağtörel, sanatsal, dinsel biçim altında, sonunda kendi kendini mutlak bilgi, ve bunun sonucu mutlak, yani soyut tin olarak bulana kadar, kendi kendine uygun düşene ve kendine uygun bilinçli varoluşu kazanana kadar, kendisi için olduğunu hiç düşünmeyen düşünce. Çünkü tinin gerçek varoluşu soyutlamadır
        Hegel'de ikili yanılgı.
        Birincisi, en açık biçimde, Hegel felsefesinin kökensel kaynağı olan Görüngübilim'de görünür. Hegel, örneğin zenginliği, devlet erkliğini vb., insanal varlığa yabancılaşmış özler olarak kavradığı zaman, onları sadece kendi soyut biçimleri içinde ele alır ... Düşünülmüş varlıklar — öyleyse sadece arı, yani soyut felsefi düşüncenin bir yabancılaşmasıdır bunlar. Bu nedenle tüm hareket mutlak bilgi ile sona erer. Bu nesnelerin yabancılaşması oldukları, ve gerçeklik olduklarını ileri sürerek korkusuzca saldırdıkları şey, soyut düşüncenin ta kendisidir. Filozof —yabancılaşmış insanm soyut biçiminin ta kendisi— kendini yabancılaşmış dünyanın (sayfa 243) ölçüsü sayar. Bu nedenle tüm, yabancılaşma tarihi ve bu yabancılaşmanın tüm onarımı, soyut, yani mutlak düşüncenin, kurgusal mantıksal düşüncenin üretim tarihinden [XVII] başka bir şey değildirler. Bu yoksunlaşma ve onun kaldırılmasının, demek ki asıl önemli yanını oluşturan yabancılaşma, düşüncenin kendi içinde, Kendinde ile Kendisi İçin, bilinç ile kendinin bilinci, nesne ile özne karşıtlığıdır, yani soyut düşünce ile duyulur gerçeklik ya da gerçek duyulur karşıtlığı. Tüm öbür karşıtlıklar ve onların hareketleri, o öbür karşıtlıkların, yabancı karşıtlıkların anlamını oluşturan tek ilginç karşıtlıklar olan bu karşıtlıkların görünüşünden, dış görünüşünden, dışrak biçiminden başka bir şey değildirler. Yabancılaşmanın konulmuş ve kaldırılacak özü olarak görünen şey, insanal varlığın, kendi kendine karşıt olarak, insanal- olmayan biçimde nesnelleşmesi değil, ama soyut düşünceden ayrılarak ve ona karşıt olarak nesnelleşmesidir.
        [XVIII] bunun sonucu, insanın, nesneler, ve yabancı nesneler durumuna gelmiş bulunan özsel güçlerinin temellükü, ilkin bilinçte, arı düşüncede, yani soyutlamada olup biten bir temellüküdür, bu nesnelerin düşünceler ve düşünce hareketleri niteliğiyle temellüküdür ve temellük; bu nedenle daha Görüngübilim'de —dipten doruğa olumsuz ve eleştirel görünümüne karşın ve içerdiği ve daha sonraki açındırmayı çoğu kez geniş ölçüde önceleyen eleştiriye karşın— Hegel'in daha sonraki üretimlerinin eleştirel olmayan olguculuğu ile gene eleştirel olmayan idealizmi —varolan deneysel gerçekliğin o felsefi ayrıştırma ve yeniden kurulması— daha o zamandan gizli, tohum olarak varolan, gücül durumda ve giz olarak, görülür. İkinci olarak. Nesnel dünyanın insana dönüş istemi, — örneğin duyulur bilincin soyut olarak duyulur bir bilinç değil, ama insanal olarak duyulur bir bilinç olduğunu, dinin, zenginliğin vb., insanal nesnelleşmenin, yapıtlaşmış insanal özsel güçlerin yabancılaşmış gerçekliğinden başka, ve öyleyse gerçek insanal gerçekliğe götüren yoldan (sayfa 244) başka bir şey olmadıklarınım kabul etmek, — bu sürecin temellük ya da kavranması, demek ki, Hegel'de, duyulur dünyanın, dinin, devlet erkliğiniri vb., tinsel özler olmaları biçiminde görünür — çünkü sadece tin insanın gerçek özüdür ve gerçek tin biçimi de düşünen tin, kurgusal mantıksal tindir. Doğanın ve tarih tarafından oluşturulan doğanın, insan ürünlerinin insanal özlüğü, onların soyut tinin ve bunun sonucu, bu ölçü içinde, tinin uğraklarının, düşünülmüş varlıkların ürünleri olmalarında görünür. Bu nedenle Görüngübilim gizli, henüz kendi başına karanlık ve yalanlaştırıcı (mystifiante) eleştiridir, ama insanın yabancılaşmasını alıkoyduğu ölçüde, —insan orada ancak tin biçimi altında görünse de,— onda eleştirinin tüm öğelerinin gizli olarak varoldukları görülür, ve bunlar çoğu kez hegelci görüş açısını çok aşan bir biçimde hazırlanmış ve geliştirilmiş bulunurlar. "Mutsuz bilinç", "dürüst bilinç", "soylu bilinç ile soysuz bilinç" arasındaki savaşım vb., bu kesimlerin herbiri, —henüz yabancılaşmış bir biçim altında da olsa— din, devlet, uygar yaşam vb. gibi koca koca alanların eleştiri öğelerini içerirler. Ve öz, nesne, nasıl onun için her zaman düşünülmüş öz ise, özne de aynı biçimde her zaman bilinç ya da kendinin bilincidir, ya da daha doğrusu nesne ancak soyut bilinç ve insan da kendinin bilinci olarak görünür. Bu nedenle Görüngübilim'de görünen çeşitli yabancılaşma biçimleri, bilincin ve kendinin bilincinin çeşitli biçimlerinden başka bir şey değildirler. Nesnenin kavranma biçimi olan soyut bilinç, kendinde nasıl ki kendinin bilincinin bir ayrımlaşma uğrağından başka bir şey değilse, kendinin bilinci ile bilincin özdeşliği, mutlak bilgi, soyut düşüncenin artık dış yönünde değil, ama sadece kendi içinde oluşan hareketi de hareket sonucu olarak tıpkı öyle elde edilir, yani sonuç olarak arı düşünce diyalektiği elde edilir.
        [XXIII] Hegel'in Görüngübilim'i ile onun sonal (final) sonucunun —itici ve yaratıcı ilke olarak olumsuzluk (sayfa 245) diyalektiği— büyüklüğü, demek ki bir yandan Hegel'in, insanın kendisi tarafından üretimini bir süreç olarak, nesnelleşmeyi nesnelsizleşme olarak, yabancılaşma ve bu yabancılaşmanın kaldırılması olarak kavramasına; demek ki emeğin özünü kavramasına ve gerçek (réel) olduğu için nesnel, doğru (veritable) olan insanı da, kendi öz emeğinin sonucu olarak tasarlamasına dayanır. İnsanın kendi kendisi ile türsel varlık olarak etkin gerçek ilişkisi ya da gerçek türsel varlık olarak, yani insanal varlık olarak kendini göstermesi, ancak insan kendi tüm tinsel güçlerini yaratma ile gerçekten dışlaştırdığı —bu da ancak tarihin sonucu olarak, insanların toplu etkinliği etkisi ile olabilir—, bu güçler karşısında nesneler karşısındaymış gibi davrandığı için olanaklıdir, ki bu da ilkin ancak yabancılaşma biçimi altında olanaklıdır.
        Şimdi Görüngübilim'in son bölümünü, mutlak bilgiyi —aynı zamanda hem Görüngübilim'in özetlenmiş özünü, hem kurgusal diyalektik ile ilişkisini, ve hem de Hegel'in bir yandan bu ikisi, ve öte yandan karşılıklı ilişkileri üzerinde sahip bulunduğu bilinci içeren bölüm— irdeleyerek, Hegel'in darlık ve sınırlılığını ayrıntılı bir biçimde açıkyacağız.
        Öncelemek için, geçici olarak şundan çoğunu söylemeyeceğiz: Hegel, modern ekonomi politiğin bakış açısında yer alır. O, emeği öz olarak, insanın doğruluğu gösterilmiş özü olarak kavrar; emeğin sadece olumlu yönünü görür ve olumsuz yönünü görmez. Emek, insanın, yabancılaşma içinde ya da yabancılaşmış insan olarak, kendisi için oluşudur. Hegel'in bildiği ve kabul ettiği tek emek, tinin soyut emeğidir. Kısacası, demek ki, felsefenin özünü oluşturan şeyi, kendinin bilgisine sahip insanın yabancılaşmasını ya da kendi kendini düşünen yabancılaşmış bilimi, Hegel emeğin özü olarak kavrar ve bu nedenle, daha önceki felsefe karşısında, onun çeşitli uğraklarını biraraya getirip kendi felsefesini tek Felsefe olarak sunabilir. Öbür filozofların yaptıkları şeyi, —doğanın ve insanal yaşamın çeşitli uğraklarını kendinin (sayfa 246) bilincinin, ve üstüne üstlük soyut kendinin bilincinin uğrakları olarak kavramak— Hegel felsefesinin eylemi olarak bilir. Bu nedenle, bilimi mutlaktır.
        Şimdi konumuza geçelim.
        Mutlak Bilgi. Görüngübilimin son bölümü.
        Özsel fikir, bilinç nesnesinin, kendinin bilincinden başka bir şey olmaması, ya da nesnenin ancak nesnelleşmiş kendinin bilinci, nesne olarak bilinç olduğudur. (İnsanı koymak = kendinin bilinci.)
        Öyleyse bilinç nesnesini aşmak gerekir. Nesnellik olarak nesnellik, insanın yabancılaşmış bir ilişkisi, insanal öze, kendinin bilincine uygun düşmeyen bir ilişkidir. Yabancılaşma belirlenimi içinde, insanın, yabancı olarak oluşturulmuş nesnel özünün yeniden temellükü, demek ki sadece yabancılaşmanın değil, ama nesnelliğin de kaldırılması anlamına gelir; yani demek ki, insan, nesnel- olmayan, tinselci (spiritualiste) bir varlıktır.
        Hegel, bilinç nesnesinin aşılması hareketini işte şöyle betimler:
        Nesne, sadece (ve bu, Hegel'e göre, bu hareketin tek yönlü —demek ki yönlerden ancak birini kavrayan— görüşüdür) Kendi içinde dönen bir şey olarak görünmez.[71] İnsan, Kendine eşit olarak konulmuştur. Ama Kendi, soyut olarak kavranmış ve soyutlama ile oluşturulmuş insandan başka bir şey değildir. İnsan, Kendi doğasındandır.[72] Gözü, kulağı, vb., (sayfa 247) kendi doğasındandırlar; özsel güçlerinden herbirinin insanda Kendi[73] niteliği vardır. Ama bundan ötürü: kendinin bilincinin gözleri, kulakları, özsel güçleri vardır demek, çok yanlıştır. insanal doğa kendinin bilincinin bir niteliği değil, daha çok kendinin bilinci insanal doğanın, insanal gözün vb. [XXIV] bir niteliğidir.
        Soyut ve kendisi için saptanmış Kendi, soyut bencil olarak insan, kendi salt soyutlamasına, düşünceye yükseltilmiş bencilliktir. (Bu konuya gene döneceğiz.)
        Hegel için, insanal öz, insan, kendinin bilincine eşittir. Bunun sonucu, insanal özün tüm yabancılaşması, kendinin bilincinin yabancılaşmasından başka bir şey değildir. Kendinin bilincinin yabancılaşması, insanal özün gerçek yabancılaşmasının, düşünce ve bilgide yansıyan dışavurumu değildir. Tersine, somut olarak görünen gerçek yabancılaşma, en içten —ve sadece felsefe tarafından aydınlatılmış— gizli özüne göre, gerçek insanal özün yabancılaşmasının, kendinin bilincinin yabancılaşmasının belirtisinden başka bir şey değildir. Bu nedenle, bunu kavrayan bilime Görüngübilim adı verilir. Yabancılaşmış nesnel özün tüm yeniden temellükü demek ki kendinin bilincinde bir bütünleşme olarak görünür; kendi özüne egemen olan insan, nesnel özü egemen olan kendinin bilincinden başka bir şey değildir. Nesnenin Kendi içinde dönüşü, demek ki nesnenin yeniden temellüküdür.
        Evrensel bir biçirnde dile getirildiğinde, bilinç nesnesinin aşılması şuna dayanır:
        l° Nesne olarak nesne, kendini, bilince yokolmak üzere bulunan bir şey olarak sunar; 2° şeyliği (choséité) koyan şey, kendinin bilincinin yabancılaşmasıdır; 3° bu yabancılaşmanın olumsuz değil, olumlu bir anlamı da vardır; 4° o bu anlama yalnız bizim için ya da kendinde değil, ama kendisi için de sahiptir; 5° onun için,[74] nesnenin olumsuzunun ya da onun (sayfa 248) kendi kendini kaldırışının (autosuppression) olumlu bir anlamı vardır, başka bir deyişle, kendinin bilinci, kendi kendine yabancılaştığı için nesnenin bu hiçliğini bilir, çünkü bu yabancılaşmada o kendi kendini nesne olarak koyar, ya da, kendisi- için- Varlık'ın bölünmez birliği gereğince, nesneyi kendi kendisi olarak koyar. 6° Öte yandan bu, onun bu yabancılaşma ve bu riesnelliğe kendinde sahip olmuş, kaldırmış ve onarmış bulunduğu ve bunun sonucu kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında olduğu o öbür uğrağı da içerir. 7° Bilinç hareketi böyledir ve demek ki o uğraklarının bütünselliğidir. 8° O aynı biçimde nesneye onun belirlenimlerinin bütünselliğine göre uygun gelmeli ve onu böylece onlar içinden herbirine göre kavramış olmalıdır. Belirlenimlerinin bu bütünselliği kendinde nesneyi tinsel öze yükseltir ve, bilinç için, bu gerçekte tikel belirlenimlerinden herbirinin Kendi olarak kavranması ya da onlara karşı daha önce sözü edilmiş bulunan tinsel davranışla olur.[75]
        l° konusunda. Nesne olarak nesnenin kendini bilince yokolmak üzere bulunan bir şey olarak sunması olgusu, nesnenin Kendi içinde yukarda sözü edilmiş bulunan dönüşüdür.
        2° konusunda. Kendinin bilincinin yabancılaşması, şeyliği koyar. İnsan = kendinin bilinci olduğundan, onun yabancılaşmış nesnel varlığı ya da şeylik — (şeylik onun için nesnedir, ve ancak onun için özsel nesne olan şey onun için gerçekten nesnedir, öyleyse şeylik onun nesnel varlığıdır. Özne olan gerçek insan olarak gerçek insan olmadığına, öyleyse doğa da olmadığına, —insan insanal doğadan başka bir şey değildir—, ama sadece insan soyutlaması olduğuna göre, kendinin bilinci, şeylik, yabancılaşmış kendinin bilincinden başka bir şey olamaz) yabancılaşmış kendinin bilincine eşittir, (sayfa 249) ve şeylik bu yabancılaşma tarafından konulmuştur. Canlı, doğal, nesnel, yani maddi özsel güçlerle donanıp bezenmiş bir varlığın, varlığının gerçek ve doğal nesnelerine sahip bulunması, ve kendinin yabancılaşmasının da, gerçek, ama kendini dışsallık (extéorité) biçimi altında sunan, demek ki onun özüne ilişkin olmayan ve onu egemenliği altına alan nesnel bir dünya koyması çok doğaldır. Burada garip ve anlaşılmaz hiç bir şey yok. Asıl karşıtı garip ve anlaşılmaz olurdu. Ama bir kendinin bilincinin, kendi yabancılaşması ile, gerçek bir şeyi değil, ancak şeyliği, yani ancak kendi başına soyut bir şeyi, bir soyutlama şeyini koyabileceği de bir o kadar açık. Ayrıca [XXVI] şeyliğin, kendinin bilincine göre hiç de bağımsız, özsel bir şey olmadığı, ama sadece yalın bir yaratık, kendinin bilincinin koymuş bulunduğu bir şey olduğu, ve konulmuş bulunanın, kendi kendini olurlayacak yerde, bir an için erkesini ürün biçimi altında saptayan ve görünüşte —ama sadece bir an için— ona bağımsız, gerçek bir varlık rolünü veren koyma eyleminin bir olurlamasından başka bir şey olmadığı da açıktır.
        Gerçek, etten kemikten, sağlam ve kararlı toprak üstünde yaşayan insan, doğanın tüm güçlerini soluyan insan, kendi gerçek nesnel özsel güçlerini yabancılaşması ile yabancı nesneler olarak koyduğu zaman, özne olan koyma olgusu değildir; eyleminin de nesnel olması gereken nesnel özsel güçlerin öznelliğidir. Nesnel varlık nesnel bir biçimde davranır, ve eğer özünün belirleniminde nesnellik olmasaydı, nesnel olarak davranamazdı. O sadece nesneler yaratır, nesneler koyar, çünkü kendisi nesneler tarafından konulmuştur, çünkü başlangıçta o, Doğadır. Öyleyse, koyma eyleminde, o kendi, "arı etkinlik"inden bir nesne evrenine düşmez, ama nesnel ürünü kendi nesnel etkinliğini, kendi doğal nesnel varlık etkinliğini doğrulamaktan başka bir şey yapmaz.
        Burada tutarlı doğalcılık ya da insancılığın, idealizmden olduğu kadar materyalizmden de ayrıldığını, ve aynı zamanda (sayfa 250) onların, onları birleştiren doğrulukları (vérité) olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda, evrensel tarih eylemini kavramaya, sadece doğalcılığın yetenekli olduğunu da görüyoruz.
        İnsan, araçsız olarak doğa varlığıdır. Doğal varlık, ve yaşayan doğal varlık niteliği ile, o bir yandan doğal güçlerle, dirimsel güçlerle donatılmıştır; etkin bir doğal varlıktır; bu güçler onda anıklıklar ve yetenekler biçimi altında, eğilimler biçimi altında vardırlar. Öte yandan, doğal, etten ve kemikten, duyarlı, nesnel varlık niteliği ile, insan, hayvanlar ve bitkiler gibi, edilgin, bağımlı ve sınırlı bir varlıktır; yani eğilimlerinin nesneleri, bağımsız nesneler olarak, onun dışında vardırlar; ama bu nesneler onun gereksinmelerinin nesneleridirler; onun özsel güçlerinin kullanılması ve doğrulanması bakımından zorunlu, özsel nesnelerdir bunlar. İnsanın etten ve kemikten, doğal, canlı, gerçek nesnel güçlerle donanmış olduğunu söylemek, onun kendi varlığı, kendi yaşam belirtisinin nesnesi alarak, gerçek, duyulur nesnelere sahip olduğunu, ve yaşamını ancak gerçek, duyulur nesneler aracıyla belirtebileceğini söylemek demektir.[76] Nesnel, doğal, duyulur olmak demek, nesne, doğa ve duyguya kendi dışında sahip olmak ya da bir üçüncü kişi için nesne, doğa ve duyu olmakla aynı şey demektir. Açlık doğal bir gereksinmedir; bu nedenle, onu karşılamak, onu yatıştırmak için, ona kendi dışında bir doğa, bir nesne gerekir. Açlık, benim bedenimin, kendi dışında bulunan, onu tamamlamak ve varlığını göstermek için zorunlu olan bir nesneye karşı duyduğu açıklanmış gereksinmedir. Güneş, bitkinin nesnesi, onun için (sayfa 251) zorunlu olan ve yaşamını doğrulayan bir nesnedir; aynı biçimde, bitki de, güneşin canlandırıcı gücünü, güneşin nesnel özsel gücünü belirten bir şey olarak, güneşin nesnesidir.[77]
        Doğası kendi dışında olmayan bir varlık doğal bir varlık değildir, doğanın varlığına katılmaz. Kendi dışında hiç bir nesne olmayan bir varlık, nesnel bir varlık değildir. Bir üçüncü varlık için kendisi nesne olmayan bir varlık, nesne olarak hiç bir varlığa sahip değildir, yani nesnel biçimde davranmaz, varlığı nesnel değildir.
        [XXVII] Nesnel-olmayan bir varlik, bir yokluktur (Unwesen) .[78]
        Kendisi nesne olmayan ve nesnesi de olmayan bir varlık düşünün. Böyle bir varlık, ilkin biricik varlık olacak; onun dışında hiç bir varlık olmayacak, o, yalnızlığı içinde, tek başına varolacaktır. Çünkü benim dışımda nesneler var olur, ben tek başıma olmaktan çıkar çıkmaz, bir başkası, benim dışımdaki nesneden bir başka gerçeklik olurum. Demek ki, bu üçüncü nesne için, ben ondan başka bir gerçekliğim, yani ben onun nesnesiyim. Bir başka varlığın nesnesi olmayan bir varlık, demek ki, hiç bir nesnel varlığın varolmadığını varsayar. Ben bir nesneye sahip olur olmaz, o nesne de bana nesne olarak sahip olur. Ama nesnel olmayan bir varlık, gerçek olmayan, duyulur olmayan, sadece düşünülmüş, yani sadece imgelenmiş bir varlıktır, bir soyutlama varlığıdır. Duyularla donatılmış olmak demek, gerçek olmak, duyuların nesnesi, duyulur nesne olmak, demek ki kendi dışında duyulur nesnelere, duyularının nesnelerine sahip olmak demektir. Duyulara sahip olmak, acı çekmek[79] anlamına gelir. (sayfa 252)
        Bu nedenle insan, duyulur nesnel varlık olarak, acı çeken bir varlıktır ve acısını duyan bir varlık olarak, tutkulu bir varlıktır. Tutku, kendi nesnesine doğru yılmadan yönelen insanın özsel gücüdür.[80]
        Ama insan sadece doğal bir varlık değildir, insanal bir doğal varlıktır da; yani kendisi için varolan bir varlık, öyleyse varlığı ve bilgisi içinde kendini türsel varlık olarak doğrulayıp göstermesi gereken türsel bir varlıktır da. Öyleyse ne insanal nesneler, kendilerini araçsız olarak sundukları biçimleri ile, doğal nesnelerdir, ne de insanal duyu, araçsız olarak, nesnel olarak olduğu biçimi ile insanal duyarlık, insanal nesnelliktir. Ne doğa —nesnel anlamda— ne de öznel anlamda doğa, insanal varlığa upuygun bir biçimde araçsız olarak vardırlar. Ve nasıl ki, doğal olan her şey doğmak zorunda ise, insan da kendi doğum belgesine, tarihe sahiptir, ama bu onun için bilinen bir tarihtir ve bunun sonucu, doğum belgesi olarak, kendi kendini bile bile ortadan kaldıran bir doğum belgesidir. Tarih, insanın gerçek doğal tarihidir — (bu konu üzerine gene gelinecek).
        Üçüncü olarak, şeyliği koyma olgusu, kendi başına sadece bir görünüşten, sadece arı etkinliğin özü ile çelişen bir eylemden başka bir şey olmadığından, sırası gelince kaldırılmalı, şeylik yadsınmalıdır.
        3, 4, 5, 6. noktalar üzerine: 3° Bilincin bu yabancılaşmasının sadece olumsuz değil, ama olumlu bir anlamı da var ve 4° o bu olumlu anlama sadece bizim için ya da Kendinde değil, ama kendisi için, bilinç için de sahip. 5° Onun [81] bakımından, (sayfa 253) kendi kendine yabancılaştığı için nesnenin olumsuzu ya da onun kendi-kendini kaldırışı olumlu bir anlama sahiptir (ya da o nesnenin hiçliğini bilir), çünkü bu yabancılaşmada, Kendisi-için-Varlığın bölünmez birliği gereğince, o kendini nesne ya da nesneyi kendisi olarak bilir. 6° Öte yandan bu, onun bu yabancılaşma ve bu nesnelliğe kendinde sahip olmuş, kaldırmış ve onarmış bulunduğu ve bunun sonucu kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında olduğu o öbür uğrağı da içerir.
        Görmüş bulunduğumuz gibi, yabancılaşmış nesnel varlığın temellükü, ya da —zorunlu olarak kayıtsız yabancı özlükten gerçek düşman yabancılaşmaya kadar giden— yabancılaşma belirlenimi içinde nesnelliğin kaldırılması, Hegel için aynı zamanda, ya da hatta başlıca, nesnelliğin kaldırılması anlamına gelir; çünkü kendinin bilinci için davranış töresine aykırılık ve yabancılaşma olan şey, nesnenin belirli özlüğü değil, ama nesnel özlüğüdür. Öyleyse nesne bir olumsuzdur, kendi kendini kaldıran bir şeydir, bir hiçliktir. Nesnenin bu hiçliğinin bilinç için sadece olumsuz bir anlamı değil, ama olumlu bir anlamı da var; çünkü nesnenin bu hiçliği, onun nesnel-olmayışının, kendi soyutlamasının kendi kendini doğrulamasının [XXVIII] ta kendisidir. Bilincin kendisi için, nesnenin hiçliğinin olumlu bir anlamı vardır; çünkü o bu hiçliği, nesnel varlığı, kendi kendinin yabancılaşması olarak bilir, çünkü o bu nesnel varlığın ancak bu kendinin yabancılaşması aracıyla varolduğunu bilir...
        Bilincin varoluş ve şeylerin bilinç için varoluşları biçimi, bilgidir. Bilgi, onun tek eylemidir. Bu nedenle, herhangi bir şey, bilinç için, bilinç bu herhangi bir şeyi bildiği ölçüde vardır. Bilgi, onun tek nesnel davranışıdır. — Oysa bilinç nesnenin hiçliğini bilir, yani nesne ondan ayrılmaz, o nesnenin onun için yokluğunu bilir — çünkü o nesnenin kendi kendinin yabancılaşması olduğunu bilir, yani kendi kendini tanır —nesne olarak bilgi— çünkü nesne, hangi tansıkla bilmem, (sayfa 254) bir nesnenin görünüşünden başka bir şey değildir, ama özü gereği, kendi kendine karşı çıkan ve demek ki, bir hiçlik bilgi dışında hiç bir nesnelliği olmayan bir şey karşısına çıkartılmış bilginin kendisinden başka bir şey değildir; başka bir deyişle, bilgi, bir nesne ile ilişkili olduğu sürece, sadece kendi dışında olduğunu, kendine yabancılaştığını; kendisinin nesne olarak görünmekten başka bir şey yapmadığını, ya da ona nesne olarak görünen şeyin, kendisinden başka bir şey olmadığını bilir.
        Öte yandan, der Hegel, bu aynı zamanda, şu kendinin bilinci bu yabancılaşma ve bu nesnelliğe kendinde sahip olmuş, kaldırmış ve onarmış bulunduğu ve bunun sonucu kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında olduğu öteki uğrağı da içerir.
        Bu usavurmada, kurgunun tüm yanılgılarını biraraya gelmiş buluyoruz. Birinci olarak. Bilinç, kendinin bilinci — kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında bulunur. Demek ki o —ya da burada eğer hegelci soyutlamayı bir yana bırakır ve kendinin bilinci yerine insanın kendinin bilincini geçirirsek— demek ki, o, kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında bulunur. Bu bir yandan bilgi olarak bilincin —bilgi— düşünce olarak düşüncenin, — doğrudan doğruya öteki kendisi olduğunu, duyulur dünya, gerçeklik, yaşam olduğunu ileri sürdüğünü içerir. Düşüncede kendi kendini aşan düşüncedir bu (Feuerbach).[82] Bilinç olarak bilinç, sadece yabancılaşmış nesnellikten değil, ama nesnellik olarak nesnellikten de incindiği ölçüde, bu yön burada içerilmiştir.
        İkinci olarak, bu, kendinin bilincinde olan insanın tinsel dünyayı —ya da kendi dünyasının evrensel tinsel varoluşunu— kendinin yabancılaşması olarak tanımış ve kaldırmış bulunduğu kadarıyla, gene de bu dünyayı bu yabancılaşmış biçim altında yeniden olurladığını, onu kendi gerçek varlığı (sayfa 255) olarak sunduğunu, yeniden kurduğunu, insanın kendi öteki varlığı içinde kendi öteki varlığı olarak kendi yanında bulunduğunu içerir. Ve böylece, örneğin dini kaldırdıktan sonra, onda bir kendinin yabancılaşması ürününü tanıdıktan sonra, gene de din olarak dinde kendi doğrulanmasını bulur. Hegel'in yanlış olguculuğunun (positivisme) ve görünüşten başka bir şey olmayan eleştiriciliğinin kökü işte burada yatar; Feuerbach'ın din ve tanrıbilimi koyma, yadsıma ve yeniden kurma[83] adını verdiği, ama daha evrensel bir biçimde kavranabilecek olan şey, işte budur. Öyleyse us, ussuzluk olarak ussuzluk içinde kendi yanında bulunur. Hukukta, siyasette, vb., yabancılaşmış bir yaşam sürdüğünü kabul etmiş bulunan insan, bu yabancılaşmış yaşam içinde, yabancılaşmış yaşam olarak, kendi gerçek insanal yaşamını sürer. Kendinin, kendi kendisi ile, bilgi ile olduğu kadar, nesnenin özü ile de çelişki durumundaki olurlanması, doğrulanması, gerçek bilgi ve gerçek yaşamdır.
        Böylece, Hegel tarafından dine, devlete vb. verilmiş ödünler artık sözkonusu bile edilemez, çünkü bu yalan, onun ilkesinin yalanıdır.
        [XXIX] Eğer ben dinin insanın yabancılaşmış kendinin bilinci olduğunu biliyorsam, din olarak dinde doğrulamasını bulan şeyin, benim kendimin bilinci değil, ama benim yabancılaşmış kendimin bilinci olduğunu da biliyorum demektir. Demek ki, o zaman, benim kendi kendine, kendi özüne bağlı (sayfa 256) bulunan kendimin bilincimin, kendini dinde değil, ama tersine yıkılmış, kaldırılmış dinde olurladığını da biliyorum demektir.
        Bu nedenle Hegel'de yadsımanın yadsınması, görünüşteki özün yadsınmasının ta kendisi aracıyla, doğru özün doğrulanması değil, ama görünüşteki özün ya da kendi yadsınması içinde kendine yabancılaşmış özün doğrulanması, ya da bu görünüşteki özün, insanın dışında bulunan ve ondan bağımsız nesnel öz olarak yadsınması ve özne durumuna dönüştürülmesidir.
        Demek ki yadsıma ile korumanın, olurlamanın içinde birbirlerine bağlı bulundukları aşamanın[84] (Aufhebung) oynadığı rol, kendine özgü bir roldür.
        Böylece örneğin Hegel'in Hukuk Felsefesi'nde aşılmış kişi hukuku sağtörelliğe, aşılmış sağtörellik aileye, aşılmış aile uygar topluma, aşılmış uygar toplum devlete, aşılmış devlet evrensel tarihe eşittir.[85] Gerçeklikte, kişi hukuku, sağtöre, aile, uygar toplum, devlet vb., oldukları gibi kalırlar; ama onlar, insanın, kendi başlarına değer taşımayan, eriyen ve birbirlerini doğuran uğrakları, varoluşları ve varlık biçimleri durumuna gelmişlerdir. Hareketin uğrakları.
        Gerçek varoluşlarında, devingen özleri gizlenmiştir. Bu öz, ancak düşüncede, felsefede belirir, kendini açınlar, ve bu nedenle benim gerçek dinsel varoluşum, din felsefesindeki varoluşum; gerçek siyasal varoluşum, hukuk felsefesindeki (sayfa 257) varoluşum; gerçek doğal varoluşum, doğa felsefesindeki varoluşum; gerçek sanatsal varoluşum, sanat felsefesindeki varoluşum; gerçek insanal varoluşum, felsefi varoluşumdur. Aynı biçimde, dinin, devletin, doğanın, sanatın gerçek varoluşu da, din felsefesi, doğa felsefesi, devlet felsefesi, sanat felsefesidir. Ama eğer sadece din felsefesi vb. benim için dinin gerçek varoluşu ise, ben, ancak din filozofu olduğum kadar gerçekten dindarımdır ki, bu da bana gerçek din duygusunu ve gerçekten dindar insanı yadsıtır. Ama aynı zamanda, ister kendi öz varoluşum içinde, ister ötekinin bunları karşısına çıkardığım varoluşu içinde olsun, bunları doğrularım da, çünkü varoluş bunların felsefi dışavurumlarından başka bir şey değildir; ister onların kendine özgü ilkel biçimleri içinde olsun, çünkü onlar benim için sadece görünüşteki öteki varlık, kendi öz gerçek varoluşlarının, yani benim felsefi varoluşumun duyulur görünüşleri altında gizlenmiş allegoriler, simgeler değerini taşırlar.
        Tıpkı, aşılmış niceliğin niteliğe, aşılmış niteliğin ölçüye, aşılmış ölçünün öze, aşılmış özün görüngüye, aşılmış görüngünün gerçekliğe, aşılmış gerçekliğin kavrama, aşılmış kavramının nesnelliğe, aşılmış nesnelliğin mutlak fikre, aşılmış mutlak fikrin doğaya, aşılmış doğanın öznel tine, aşılmış öznel tinin sağtörel, nesnel tine, aşılmış sağtörel tinin sanata, aşılmış sanatın dine, aşılmış dinin mutlak bilgiye eşit olması gibi.[86]
        Bir yandan bu aşma, düşünülmüş varlığın bir aşılmasıdır, demek ki düşünülmüş özel mülkiyet, sağtöre fikrinde aşılır. Ve düşünce kendinin doğrudan doğruya öteki kendi olduğuna, duyulur gerçeklik olduğuna inandığı, bunun sonucu eylemi onun için duyulur gerçek eylemi değerini taşıdığı için, düşünce tarafından, gerçeklikte nesnesini olduğu gibi bırakan bu aşma, onun gerçekten üstesinden geldiğini (sayfa 258) sanır; öte yandan, bu nesne onun için düşüncenin bir uğrağı durumuna gelmiş bulunduğundan, kend! gerçekliği içinde nesne onun için kendinin, kendinin bilincinin, soyutlamanın kendi kendini doğrulaması değerini de taşır.
        [XXX] Bir yandan Hegel'in felsefeye aktararak aştığı bir varoluş, demek ki din, devlet, gerçek doğa değil, ama daha şimdiden bilgi nesnesi niteliğiyle dindir, dogmatiktir,[87] ve hukuk (türe) bilimi, siyasal bilim ve doğa biliminde de durum böyledir. Bir yandan, demek ki o, hem gerçek varlık ile, hem de felsefi-olmayan araçsız bilim ya da bu varlığın felsefi-olmayan kavramları ile karşıtlık durumundadır. Bunun sonucu, günlük (courant) kavramların tersini söyler.
        Öte yandan, dindar insan vb., Hegel'de kendi sonal doğrulamasını bulabilir.
        Şimdi Hegel diyalektiğinin olumlu uğraklarını gözönünde tutalım — yabancılaşma belirlenimi içinde.
        a) Aşma, yabancılaşmayı kendinde onaran nesnel hareket. — {Yabancılaşmanın içinde dile getirilmiş, nesnel gerçekliğin kendi yabancılaşmasını kaldırması ile temellükü fikridir bu. İnsanın gerçek nesnelleşmesinin, kendi nesnel özünün, nesnel dünyanın yabancılaşmış belirleniminin yokolması ile, kendi yabancılaşmış varoluşu içinde ortadan kalkması ile temellükünün yabancılaşmış kavranışı, — tıpkı Tanrının kaldırılması olan tanrıtanımazlığın, kuramsal insancılık oluşu olması; özel mülkiyetin kaldırılması olan komünizmin, insanın gerçek yaşamının, onun özgürlüğü olarak, pratik insancılık oluşu olarak istenmesi olması gibi; başka bir deyişle, tanrıtanımazlık, dinin kaldırılması orta terimi aracıyla kendi kendine indirgenmiş insancılıktır; komünizm özel mülkiyetin kaldırılması orta terimi aracıyla kendi kendine indirgenmiş insanlıktır. Olumlu olarak kendi kendinden yola çıkan insancılık, olumlu insancılık, ancak bu —gene de zorunlu bir önkoşul olan— orta terimin kaldırılması ile doğar.} (sayfa 259)
        Ama tanrıtanımazlık ve komünizm, bir kaçış, bir soyutlama, insan tarafından oluşturulmuş nesnel dünyanın bir yitirilmesi, insanın nesnel bir biçim almış bulunan özsel güçlerinin bir yitirilmesi değildirler. Onlar, doğaya aykırı ve henüz gelişmemiş yalınlığa dönen bir yoksulluk değildirler. Onlar daha çok, ilk kez olarak, gerçek oluş, insan için kendi özünün, ve gerçek öz olarak kendi özünün, gerçek durumuna gelmiş gerçekleşmesidirler.
        Demek ki —yeniden yabancılaşmış bir biçimde de olsa— kendi kendine yönelmiş yadsımanın olumlu anlamını gözönünde tutarak, Hegel, kendinin yabancılaşmasını, özün yabancılaşmasını, insanın nesnellik ve gerçeklik yitimini, kendinin temellükü, özün belirmesi, nesnelleşme, gerçekleşme olarak kavrar. {Kısacası Hegel —soyutlama içersinde— emeği (çalışmayı) insanın kendisi tarafından oluşturulması eylemi olarak, kendisi ile ilişkiyi yabancı bir varlıkla ilişki olarak ve yabancı varlık olarak kendinin belirmesini de oluş biçimindeki türsel bilinç ve türsel yaşam olarak kavrar.}
        b) Ama Hegel'de —daha önce betimlemiş bulunduğumuz bozulma bir yana bırakılırsa, ya da daha doğrusu bu bozulmanın sonucu olarak— bu eylem, bir yandan soyut olduğu için sadece biçimsel bir eylem olarak görünür, çünkü insanal varlığın kendisi, ancak soyut düşünen varlık olarak, kendinin bilinci olarak değer taşır; ve
        ikinci olarak, kavranışı biçimsel ve soyut olduğu için, yabancılaşmanın kaldırılışı, ygbancılaşmanın doğrulanması durumuna dönüşür. Başka bir deyişle, Hegel için, bu kendini oluşturma, kendini nesnelleştirme hareketi, kendinin yabancılaşma ve yitirilmesi olarak, insanal yaşamın mutlak belirtisidir, ve sonuç olarak, kendi öz ereği olan ve kendi kendinde yatıştırılmış bulunan insanal yaşam, kendi özüne erişmiştir.
        Soyut biçimi [XXXI] altında, diyalektik olarak, bu hareket, demek ki, gerçekten insanal yaşam olarak görünür, ve (sayfa 260) ne de olsa insanal yaşamın bir soyutlaması, bir yabancılaşması olduğundan, tanrısal süreç, ama insanın tanrısal süreci olarak görünür — kendinden ayrı, soyut, arı, mutlak özünün kendisinden geçtiği süreç.
        Üçüncü olarak: Bu sürecin bir etkeni, bir öznesi olmalı; ama bu özne ancak sonuç olarak görünür; bu nedenle bu sonuç, yani kendini mutlak kendinin bilinci olarak tanıyan özne, kendini tanıyan ve belirten Tanrı, mutlak Tin, Fikir'dir. Gerçek insan ile gerçek doğa, bu saklı gerçek-dışı insan ile bu gerçek-dışı doğanın yalın yüklemleri, simgeleri durumuna gelirler.[88] Demek ki, özne ile yüklem, birbirleri karşısında mutlak bir terslik ilişkisi içindedirler; gizemli özne- nesne ya da nesneyi aşan öznellik, süreç olarak mutlak özne (özne bu yabancılaşma temelinde yabancılaşır, kendine döner, ama aynı zamanda bu yabancılaşmayı kendi içinde onarır) ve bu süreç olarak öznedir; bu, kendi içinde, durmayan, arı bir çembersel harekettir.
        Birinci nokta. İnsanın kendi kendini oluşturma ve kendi kendini nesnelleştirme eyleminin biçimsel ve soyut kavranışı.
        Yabancılaşmış nesne, insanın yabancılaşmış özsel gerçekliği —çünkü Hegel insanı kendinin bilincine eşit olarak koyar— bilinçten, yabancılaşma içinden, yabancılaşmanın soyut, ve bunun sonucu boş ve gerçek-dışı dışavurumundan, yadsımadan başka bir şey değildirler. Öyleyse yabancılaşmanın kaldırılması da, bu boş soyutlamanın boş ve soyut bir kaldırılmasından, yadsımanın yadsınmasından başka bir şey değildir. Kendinin nesnelleşmesinin, özlü, canlı, duyulur, somut etkinliği demek ki, kendi arı soyutlaması, mutlak olumsuzluk durumuna gelir, — sırası gelince, (sayfa 261) soyutlama olarak saptanmış ve bağımız bir etkinlik olarak, arı durumundaki etkinlik olarak düşünülmüş bulunan soyutlama. Nedir ki, sözü geçen olumsuzluk, bu canlı, gerçek eylemin boş ve soyut biçiminden başka bir şey olmadığından, içeriği de ancak tüm içerik bir yana bırakılarak üretilmiş, biçimsel bir içerik olabilir. Bu nedenle, bunlar, soyutlamanın, her içeriğe uygun ve bunun sonucu her içeriğe kayıtsız olduğu kadar, bunlardan herbiri için de geçerli soyut genel biçimleridirler, gerçek tin ve gerçek doğadan koparılmış, düşünce biçimleri, mantıksal kategorilerdir bunlar. (Mutlak olumsuzluğun mantıksal içeriğini daha ilerde açındıracağız.)
        Hegel'in burada olumlu olarak gerçekleştirmiş bulunduğu şey, —kurgusal Mantık'ında— düşüncenin belirli kavramlarının, duruk evrensel biçimlerini, doğa ve tin karşısındaki bağımsızlıkları içinde, insanal varlığın, öyleyse insan düşüncesinin de, genel yabancılaşmasının zorunlu sonucu durumuna getirmiş, ve sonuç olarak onları soyutlama sürecinin uğrakları olarak sunmuş ve biraraya getirmiş olmasıdır. Örneğin, aşılmış varlık öz, aşılmış öz kavram, aşılmış kavram... mutlak Fikirdir. Ama mutlak Fikir nedir? Eğer tüm soyutlama eyleminden, başından beri bir kez daha geçmek, ve bir soyutlamalar bütünselliği ya da kendi kendini kavrayan soyutlama olmakla yetinmek istemezse, sırası gelince o da [mutlak Fikir -ç.] aşılır. Ama kendini soyutlama olarak kavrayan soyutlama, kendini bir hiç olarak bilir; kendi kendini bırakmalı, soyutlamayı bırakmakdır, ve böylece kendi dolaysız karşıtı olan bir varlığa, Doğaya varır. Tüm Mantık, demek ki, soyut düşüncenin, tıpkı mutlak Fikir gibi, kendi başına hiç bir şey olmadığının, sadece doğanın bir şey olduğunun kanıtıdır.
        [XXXII] Mutlak Fikir, "kendi kendisi ile birliğine göre gözönünde tutulursa, seyredalma (contemplation)[89] olan" (sayfa 262) (Hegel, Ansiklopedi, 3. baskı, s. 222), "kendi mutlak doğrusunda, kendi tikellik ya da birinci belirlenim ve öteki varlık uğrağını kendinden özgürce çıkartmaya, kendi yansısı olarak araçsız fikrini, doğa olarak kendinden özgürce çıkartmaya karar veren"[89*] soyut Fikir, öylesine tuhaf ve öylesine garip bir biçimde davranan ve hegelcilerin üzerinde öylesine kafa şişirdikleri tüm bu Fikir, soyutlamadan, yani soyut düşünürden başka bir şey değildir. Deney tarafından bilgili kılınmış ve kendi doğruluğu üzerinde aydınlanmış olarak, bu Fikir, —kendi başlarına yanlış ve gene soyut— birçok koşullar altında, kendinden vazgeçmeye, ve kendi yanındaki varlığının, varlık-olmayanının, evrensellik ve belirsizliğinin yerine, öteki varlığını, tikeli, belirliyi koymaya karar verir; kendinde sadece soyutlama olarak, fikir olarak gizlediği doğayı, kendinden özgürce çıkartmaya, yani soyutlamayı bırakmaya ve sonunda kendinden çıkartmış bulunduğu doğaya bakmaya karar verir. Araçsız olarak seyredalma durumuna gelen soyut Fikir, kendi kendinden vazgeçen ve seyredalmaya dönüşen soyut düşünceden başka bir şey değildir. Mantık'tan Doğa Felsefesi'ne tüm bu geçiş, soyutlamadan seyredalmaya (soyut düşünür için gerçekleştirmesi öylesine güç ve sonradan onun tarafından öylesine zirzopça betimlenmiş) geçişten başka bir şey değildir. Seyredalma yararına filozofu soyut düşünceyi bırakmaya götüren gizemli duygu, cansıkıntısıdır, bir içerik özlemidir.

        (Kendine yabancılaşmış insan, kendi özüne, yani doğal ve insanal öze yabancılaşmış düşünürdür de. Bu nedenle onun fikirleri doğanın ve insanın dışında bulunan donmuş tinlerdir. Mantık'ında, Hegel, bütün bu donmuş tinleri biraraya getirip kapatmış, ve onlardan herbirine, önce yadsıma olarak, yani insan düşüncesinin yabancılaşması olarak, sonra da yadsımanın yadsınması olarak, yani bu yabancılaşmanın (sayfa 263) kaldırılması olarak, insanal düşüncenin gerçek belirtisi olarak bakmıştır; ama —henüz kendisi de, yabancılaşmanın tutsağı olduğundan— bu yadsımanın yadsınması ya kendi yabancılaşmaları içinde donup kalmış bulunan bu tinlerin eski durumuna gelmesi, ya son eylemde durma, bu donmuş tinlerin gerçek varoluşu olan yabancılaşma içinde kendi kendine uygun gelme olgusudur;[89**] ya da bu soyutlamanın kendi kendini kavradığı ve kendinden sonsuz bir cansıkıntısı duyduğu ölçüde, sadece düşünce içinde devinen, ne gözü, ne dişi, ne kulağı, ne de herhangi bir şeyi olan soyut düşüncenin bırakılması, Hegel'de öz olarak doğayı tanıma ve kendini seyredalmaya verme kararı olarak görünür.)

        [XXXIII] Ama hatta, insandan ayrılması içinde yalıtık, donmuş, soyut olarak alınmış doğa bile onun için hiçtir. Seyredalmaya karar vermiş bulunan soyut düşünürün onu soyut olarak seyrettiği açıktır. Doğa, düşünür tarafından, mutlak fikir, düşünülmüş şey biçimi altında, onun için henüz gizli ve bilinmez olan kendi öz kişisi içinde kapatılmış bulunduğundan, gerçekte o, doğayı kandinden kurtararak, kendinden sadece o soyut doğayı, Doğanın o arı soyutlamasını çıkartmıştır — şimdi onun düşüncenin öteki-Varlığı olduğu, soyut düşünceden ayrı, seyrine dalınmış gerçek doğa olduğu anlamı ile. Ya da, insanal bir dille konuşmak gerekirse, doğayı seyredalması içinde, soyut düşünür, tanrısal diyalektik içinde hiçlikten, arı soyutlamadan yola çıkarak, durmadan kendi içinde dönen ve dışarda gerçeklik içinde hiç (sayfa 264) bir yana bakmayan düşünce çalışmasının arı ürünleri olarak yarattığını sandığı varlıkların, doğal belirlenimlerin soyutlamalarından başka hiç bir şey olmadıklarırı öğrenir. Tüm doğa, demek ki, onun için, dışsal bir duyulur biçim altında, Mantık soyutlamalarını yinelemekten başka bir şey yapmaz. O, onu çözümler, ve bu soyutlamaları yeniden çözümler. Onun doğayı seyredalması, demek ki, onun doğayı seyredalma soyutlamasını doğrulayan eylemden, bile bile yinelediği soyutlamasını doğurma sürecinden başka bir şey değildir. Örneğin zaman, kendi kendisine uygun gelen olumsuzluğa özdeştir (s. 238, l.c.).[90] Varoluş olarak kaldırılmış oluşa, —doğal biçimi altında— maddi olarak kaldırılmış hareket karşılık düşer. Işık ... kendinde yansımanın... doğal biçimidir. Ay ve kuyruklu yıldız olarak cisim... Mantık'a göre bir yandan kendi kendine dayanan olumlu, öte yandan kendi kendine dayanan olumsuz olan karşıtlığın... doğal biçimidir. Yeryüzü, karşıtlığın olumsuz birliği olarak, mantıksal temelin doğal biçimidir, vb..
        Doğa olarak doğa, yani kendinde saklanmış bulunan o gizli anlamdan henüz somut olarak ayrıldığı ölçüde, bu soyutlamalardan ayrılmış ve ayrı doğa, hiçliktir, kendini hiçlik olarak doğrulayan bir hiçlik, anlamı yoktur, ya da ancak kaldırılması gereken dışsallığının anlamı vardır.
        "Sınırlı tanrıbilim görüşü, doğanın mutlak ereği kendinde içermediği doğru varsayımını içerir." (s. 225.)[91]
        Ereği, soyutlamanın doğrulanmasıdır.
        "Doğa, öteki-Varlık biçimi içindeki fikir olarak ortaya çıkmıştır. Düşünce böylece kendi kendinin olumsuzu olduğundan, başka bir deyişle kendi kendine dışsal olduğundan, doğa sadece bu (sayfa 265) fikre göre dışsal olmakla kalmaz, ama dışsallık, onun içinde doğa olarak o.Iduğu belirlenimi oluşturur." (s. 227.)[92]
        Dışsallık burada kendini dışlaştıran ve ışığa, duyu ile donatılmış insana açan duyulur dünya olarak anlaşılmamalıdır. Onu, burada, yabancılaşma, bir eksiklik, olmaması gereken bir kusur anlamında almak gerekir. Çünkü doğruluk hep fikir olarak kalır. Doğa onun öteki- Varlık biçiminden başka bir şey değildir. Ve soyut düşünce öz olduğundan, ona dışsal olan şey de, özü gereği, ancak dışsal bir şeydir. Soyut düşünür, aynı zamanda, duyulur dünyanın doğanın özü, durmadan kendi içinde dönen düşünce ile karşıtlık durumundaki dışsallık olduğunu da kabul eder. Ama aynı zamanda o bu karşıtlığı o biçimde dile getirir ki, doğanın bu dışsallığı, düşünceye karşıtlığı, onun kusurudur ve, kendini soyutlamadan ayırdığı ölçüde, doğa yetkinlikten uzak bir varlıktır.
        [XXXIV] Sadece benim için, sadece benim gözümde yetkinlikten uzak değil, ama kendinde öyle olan bir varlığın, kendi dışında onda eksik olan bir şey vardır. Yani özü kendinden başka bir şeydir. Bu nedenle soyut düşünür için doğa kendi kendini kaldırmalıdır, çünkü doğa onun tarafından gücül olarak kaldırılmış bir varlık biçiminde konulmuş bulunmaktadır.
        "Tin bizim için, önvarsayım olarak, doğaya dayanır: Tin doğanın doğruluğu ve bu nedenle de birinci mutlaklıktır. Bu doğruluk içinde doğa yitip gitmiş ve Tin, kavramı, aynı zamanda, hem özne ve hem de nesne olan kendi kendisi-için-Varlık'ına erişliş bulunan Fikir olarak ortaya çıkmıştır. Bu özdeşlik mutlak olumsuzluktur, çünkü doğada kavram kendi eksiksiz dışsal nesnelliğine sahiptir, ama o kendi yabancılaşması olan bu yabancılaşmayı kaldırmıştır ve onda kendisi ile özdeş duruma gelmiştir. Bundan ötürü o, ancak doğadan kendine döndükçe bu özdeşliktir." (s. 392.)[93]
        "Soyut Fikir olarak, dolayımsız geçiş olan belirme, özgür olan Tin'in belirmesi olarak, doğayı kendi dünyası olarak koyma olgusu (sayfa 266) olan doğanın oluşu; yansıma olarak, aynı zamanda bağımsız doğa biçiminde dünyanın önvarsayımı olan konum. Kavram içinde belirme, doğanın, kavramın içinde kendi özgürlüğünün doğrulanması ile doğruluğunu kazandığı kavram varlığı olarak yaratılmasıdır... Mutlak, Tindir: Mutlağın en yüksek tanımı işte budur."[94] (sayfa 267)



Gelecek Bölüm ÖNSÖZ




Üçüncü Elyazması'nın Dipnotları

[1] Üçüncü elyazması, Marx'ın kendi eliyle sayfa numarası verdiği ikiye katlanmış dört yapraklık 17 formadan oluşan, 68 sayfalık bir defterdir. Bununla birlikte, XXI. sayfadan sonra, Marx XXIII yazar, ve XXIV. sayfadan sonra da, XXVI numarasını verir. Son 23 sayfa boştur.
    Elyazması, yitik bir metne, ilk iki bölümü oluşturan iki ek ile başlar. XI. sayfa içinde, iktisadi açındırmaların hemen arkasından, Hegel felsefesinin yeni iktisadi düşüncelerle yer yer kesilen eleştirisi başlar. Hegel felsefesine ilişkin ne varsa bir bölüm içinde toplanmış, oysa iktisadi parçalar ilkin ayrı ayrı bölümler biçiminde verilmişlerdi. Son olarak, XXXIX. sayfada, şimdi kitabın başında yer alan önsöz başlar.
[2] Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi. Bu yapıtın "Ekler" bölümüne bakınız.
[1*] O, bilinçte kendisi için durumuna gelmiş özel mülkiyetin bağımsız hareketi, özerk özne olarak modern sanayidir. (Marx'ın notu.)
[3] Marx, burada, Unwesen deyimini kullanır. Terim, aynı zamanda hem öz hem de varlık anlamına gelen Wesen'in olumsuzlanmasıdır. Bunu hayalet (monstre) ile çeviriyoruz; bu, Marx'ın düşüncesini içeriyor, ama bizi onun üslubuna öylesine özgü ve zorlu Wesen- Unwesen karşıtlığından da vazgeçme zorunda bırakıyor. İngilizce çeviri tarafından benimsenen "özsel olmayan bir şey" biçimindeki çeviriye bağlı kalma gerektiğini sanmıyoruz.
[4] Büyük bir olasılıkla, Marx burada, bize sadece son dört sayfası (XL'tan XLIII'e) erişmiş bulunan ikinci elyazmasının XXXIX. sayfasına iletmede bulunuyor.
[5] "Tüm birikmiş sermaye toplumsal bir mülkiyet olduğundan, kimse onun salt (exclusive) mülkiyetine sahip olamaz." (Proudhon, l.c., s. 96.)
[2*] Fuhuş, işçinin genel fuhşunun tikel bir dışavurumundan başka bir şey değildir ve fuhuş içine sadece fuhuş yapanın değil, ama onu o duruma düşürenin de —bu ikincinin alçaklığı daha da büyüktür— girdiği bir ilişki olduğuna göre, kapitalist vb. bu kategoriye girer. (Marx'ın notu.)
[6] Bkz: Birinci Elyazması, 102. not, 158-159 sayfalar.
[7] Burada ne sözcük anlamında doğalcılık sözkonusudur, ne de doğaya dönüş. Marx, insanın kendi öz doğasını yeniden bulmuş olduğunu, yabancılaşma bu kendinin belirmesi sonuçlarını bozup, nesneler dünyasını, insanın varlığının uzantısı yerine, düşman bir dünya durumuna getirmeden ve sonunda kendi insan doğasının yadsınmasına yolaçmadan, kendi özsel güçlerini özgürce geliştirebileceğini söylemek ister.
[8] Marx, burada, kuşkusuz yitik elyazmasında bulunan bir açındırmaya iletmede bulunur.
[9] Marx burada toplumdan gerçek toplumu, insanların artık birbirleri ile çatışmayacakları ve özel mülkiyetin olumlu kaldırılmasından doğacak olan toplumu anlar.
[10] { } içindeki parçalar, Marx tarafından renklı bir kalemle dikine çizilmişlerdir.
[3*] Demek ki insanal gerçeklik, insanın özsel belirlenimleri ve etkinlikleri kadar çeşitlidir. (Marx'ın notu.)
[4*] Ancak nesne insan ile insanal olarak ilişikli ise, ben nesneye insanal olarak ilişikli olabilirim. (Marx'ın notu.)
[11] Marx, burada, kuşkusuz Hess'in 21 Yaprak'taki "Eylem Felsefesi" başlıklı makalesinin şu parçasına anıştırmada bulunur:
        "Maddi mülkiyet, tinin saplantı durumuna gelmiş kendisi için varlığıdır. Tin, emeği, emek aracıyla kendinin dışsal belirtisini kendi özgür eylemi, kendine özgü yaşamı olarak değil, ama maddi bakımdan ayrı bir şey olarak kavradığından, kendini sonsuzluk içinde yitirmemek, kendi kendisi için varlığına erişmek için, onu kendisi için korumak zorundadır da. Ama eğer tinin kendisi için varlığı olarak dört elle sarılıp tutulmuş bulunan şey, yaratma içindeki eylem değil de, sonuç ise, yaratılmış bulunan şey ise, eğer tinin kavramı olarak kavranmış bulunan şey onun gölgesi, tasarımı ise, kısacası onun kendisi için varlığı olarak kavranmış bulunan şey onun öteki varlığı ise, mülkiyet, tin için olması gereken şey, yani onun kendisi için varlığı olmaktan çıkar. Malik olma susuzluğuna götüren şey, varolma susuzluğunun yani belirli bireysellik olarak, sınırlı ben olarak, sonlu varlık olarak varlığını sürdürme susuzluğunun ta kendisidir. Sıraları gelince varolma ve malik olmaya götürmüş bulunan şeyler de, tüm belirlenimin yadsınması, soyut ben ve içi boş "kendinde-şey"in, eleştiricilik ve devrimin, yerine getirilmemiş ödevin sonucu olan soyut komünizmdir." (Moses Hess, Sozialistische Aufsätze, yayınlayan Zlocisti, Berlin 1921, s. 58-59.)
[12] Feuerbach'ın Hıristiyanlığın Özü'nün birinci bölümünde şunlar okunur: "Demek ki, insan, ancak kendi nesnesi ile alışveriş iledir ki, kendi kendinin bilincine varmış duruma gelir: nesnenin bilinci, insanın kendinin bilincidir. Sen insanı nesne ile tanırsın; onun [insanın -ç.] özü onda [nesnede -ç.] belirir: nesne onun açınlanmış özü, onun gerçek ve nesnel benidir. Ve bu, sadece tinsel nesneler için değil, duyulur nesneler için de doğrudur. Onun nesneleri oldukları için, ve taşıdıkları anlama göre, insandan en uzak nesneler bile, insanal özün açınlamalarıdırlar." (Loc. cit., s. 62).
[13] Feuerbach: "Eğer sende duygu da, müzik duygusu da yoksa, müziklerin en güzelinde, kulağında ıslık çalan rüzgârdan, ya da ayaklarının dibinde gürüldeyen selden daha çok bir şey duymayacaksın." (Ibidem, s. 66.)
[14] Feuerbach: "Varlığın, gözünün erebildiği yere, gözün, varlığının ulaşabildiği yere kadar uzanır." (Ibid..)
[15] Marx burada, Hegel'in, son bölümde üzerine bir kez daha döneceği doğa felsefesini düşünür.
[16] Burada duyulur dünya olarak çevirdiğimiz Sinnlichkeit terimi, Feuerbach'ta çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Biz, gene de burada İngilzce çevirinin anladığı gibi duyarlığın (duyu- algı) sözkonusu olduğunu sanmıyoruz. "Soyuttan somuta, düşünselden (idéal) gerçeğe" giden ve hiç bir zaman "kendi öz soyutlamalarının gerçekleşmesi"nden başka bir şeye erişmeyen kurgusal felsefeye karşı çıkan Feuerbach, felsefenin çıkış noktası olarak gerçeği almasını ister. Felsefe Reformu İçin Geçici Tezler'de (n° 65) şöyle yazar: "Tüm bilimler doğaya dayanmalıdırlar. Kendi doğal temelini bulmadıkça, bir kuram, bir varsayımdan başka bir şey değildir." (Loc. cit., s. 125.)
[17] Marx'ın elyazmasında, her iki terim de (Vorbereitungs - Entwicklungs-) üstüste yazılmışlardır.
[18] Bütün bu açındırma, bir varlığın özünü açınlayan şeyin, onun nesnesi olduğu fikrine dayanır. Geleceğin Felsefesinin İlkeleri'nde, Feuerbach, şöyle yazar (n° 7): "Oysa, bir varlığın doğası, onun nesnesinde tanınır; bir varlığın zorunlu olarak ilişikli bulunduğu nesne, onun özünün açınlanmasından başka bir şey değildir." (Loc. cit., s. 132-133.) Daha ilerde şöyle ekler: "Sadece aynı sınıftaki varlıklar birbirleri için nesnedirler, ve kendilerinde oldukları gibi öyledirler." (s. 134.)
[19] Bu parça, Feuerbach'ın şu geçici tezi (n° 43) ile karşılaştırılabilir: "Özgürlük, zaman, acı olmadan, ne nitelik, ne enerji, ne tin, ne sevgi ateşi, ne de sevgi vardır. Gereksinmesiz bir varoluş, gereksiz bir varoluştur. Genel olarak tüm gereksinmeden yoksun bulunan kişi, varolma gereksinmesini de duymaz. Varolsun olmasın, bu onun için de, öteki için de birdir. Acısız bir varlık temelsiz bir varlıktır. Ancak acı çekebilen kişi varolmaya değimlidir. Ancak acı çeken varlık tanrısal bir varlıktır. Sevgisiz bir varlık, varlıksız bir varlıktır. Sevgisiz bir varlık, duyarlıksız, maddesiz bir varlıktan başka bir şey değildir." (loc. cit., s. 115.)
        Marx'ın düşüncesi ile Feuerbach'ın düşüncesi arasındaki ayrılık daha iyi ölçüştürülebilecektir.
[20] Olmazsa olmaz.
[21] Romalı köleleri cezalandırmak için, onları bir değirmenin değirmentaşını döndürmeye mahküm ediyorlardı.
[22] Mill, Eléments d'économie politique, Parisot çevirisi, Paris 1823, s. 10 vd
[23] Ibid., s. 59 vd..
[24] Marx, aynı dönemde, Proudhon'un değimlerini açıkça kabul etmesine karşın, burada onun kuramının, her şeyden önce eşitlik kavramına dayanan temel bir eleştirisinin taslağını verir.
[25] Elyazması sayfasının sol köşesi yırtılmıştır. Sadece satırların sonları kalmış, bu da metnin aşağı yukarı tüm yeniden kuruluşunu olanaksız kılmıştır. Biz, Moskova Marksizm-Leninizm Enstitüsünün son çalışmalarından Yararlanarak, metinden kalan ne varsa, onu çeviriyoruz.
[26] Sayfa yırtılmıştır. Üç-dört satır eksiktir.
[27] Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Araştırma'dan alınmış bulunan bu alıntı, Adam Smith'in metnine göre verilmiştir. Köşeli ayraç [] içindeki parçalar, Marx tarafından alınmamış bulunan parçalardır.
[28] Ibid., c. 1, s. 29.
[29] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[30] Ibid., c. I, s. 30-31. Son sözcük Marx tarafından çizilmiş.
[31] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[32] Ibid., c. I, s. 32-33.
[33] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[34] Altları Marx tarafından çizilmiş.
[35] Ibid., e. I, s. 34-37.
[36] Destutt de Tracy: Eléments d'idéologie, IV. ve V. bölümler: Traité de la volonté et de ses effets. Paris 1826, s. 68, 78.
[37] Ibid., s. 46.
[38] Say, Traité d'économie politique, 3. baskı, Paris 1817, c. I, s. 300.
[39] Ibid., c. I, s. 76.
[40] Skarbek, Théorie des richesses sociales, bir ekonomi politik bibliyografyası eklenimiş, c. I-II, Paris 1829, c. I, s. 25-27.
[41] Ibid., c. I, s. 75.
[42] Ibid., c. I, s. 121. Bu alıntı V. bölümün başlığıdır.
[43] J.Mill, Eléments d'économie politique, J.-T. Parisot çevirisi, Paris 1823, s. 7.
[44] Ibid., s. 11-12.
[45] Üçüncü elyazmasının, ikinci elyazmasının XXXIX. sayfasına bir çeşit ek olan bölümü burada biter. XXXVIII. sayfasının sadece sol bölümü yazılmıştır, sağ bölümü boştur. Daha sonra, XXXIX ve XL. sayfalardaki (1844 Elyazmalarının başına konmuş bulunan) önsöz, ve şimdi ele aldığımız para üzerindeki parça (s. XLI-XLIII) gelir.
[46] Sözcük okunmuyor.
[47] Faust, 1. bölüm, Lichtenberger çevirisi, Paris 1932, c. 1. s. 58.
[48] Shakespeare, Les Tragédies. Pierre Messiaen çevirisi, Paris 1941. "La vie de Timon d'Athènes", Perde IV, Sahne 3, s. 1035 vd..
[48*] Kenan Somer, Shakespeare'in bu dizelerini hatalı çevirmiş görünüyor. Aynı kısmın bir başka çevirisi şöyledir:
        ["Altın mı? Sapsarı, pırıl pırıl, değerli altın! Hayır, tanrılar,
        Açgözlü alığın biri değilim ben. Kökler, ey duru gözyüzü!
        Karayı ak; çirkini güzel; haksızı haklı; alçağı soylu;
        Yaşlıyı genç; korkağı yiğit yapmaya yeter bunun bu kadarı.
        Ah, tanrılar neden bu? Neden bu, ey tanrılar!
        Rahiplerinize, uşaklarınıza yüz çevirtir bu sizden,
        Başının altındaki yastığı çeker dipdiri bir insanın;
        Bu sarı köle
        Dinler kurar, sonra yıkar; ileçliyi kutsar;
        Cüzzamlıyı taptırır; hırsızı alıp
        Üne, özgüye boğar, yanyana oturtur senatörlerle;
        Budur işte yeniden evlendiren kırk yıllık dulu;
        Kapanmaz yarasıyla en umutsuz hastayı
        Merhemler, kokularla bir Nisan gününe çeviren de bu.
        Git, körolası maden parçası, insanlığın orta malı, sen,
        Ulusları birbirine düşüren." ]
[49*] Aynı dizelerin diğer bir çevirisi şöyledir:
        ["Sen ey sevimli kral katili ve ayıran
        Piçinden babayı! Sen kirlettin parlaklığınla
        Hymen'in tertemiz yatağını! Sen cesur Mars!
        Sen her dem taze, sevilen, zarif zampara,
        Yanağının pembeliğiyle eritirsin sen
        Diana'nın kucağındaki kutsal karı!
        İmkansızlıkları birbirine yaklaştırıp,
        Öpüştüren onları! Her dilde konuşup,
        Her anlamda laf eden, sen göze görünür tanrı!
        Sen, yürek yaralayan, düşün,
        Kölen insan başkaldırıyor; kullan gücünü,
        Birbirine düşür onları, öyle ki hayvanlar
        Yeryüzünde imparatorluk kursun!"]
[49] Ibid., s. 1046.
[50] Altları Marx tarafıindan çizilmiş.
[51] Sayfanın bir köşesi yırtılmıştır.
[52] Monnaie divisionnaire: Aslında "bozuk para" anlamına gelen bu deyim, "bir bölüme ait para" anlamına da gelir; Marx'ın bu deyimi burada daha çok paranın ayrılma aracı niteliğini de belirtmek üzere, bu ikinci anlamda kullandığı açık. -ç.
[53] Marx'ın elyazmasında, bu parça, bu yayındaki "Özel Mülkiyet ve Komünizm..." (s. 186-205) başlıklı bölümünden hemen sonra gelir. Marx Önsöz'ünde, "Hegel diyalektiğinin ve genel oarak Hegel felsefesinin" "eleştirel çözümleme"sini "son bölüm" olarak niteler. Bu nedenle, bu yayında da son bölüm olarak yer alır.
[54] Das Leben Jesu ("İsa'nın Yaşamı") adlı kitabı 1835'te yayımlanmış bulunan David Friedrich Strauss.
[55] Bruno Bauer, Kritik der evangelischen Geschichte der Synoptiker, Bd. 1-II, Leipzig 1841; Bd. III, Braunschwig 1842.
[56] Bruno Bauer, Das entdeckte Christentum. Eine Erinnerung an das achtzehnte Jahrhundert und ein Beitrag zur Krisis des neunzehnten, Zürich, Winterthur 1843.
[57] lbid., s. 113.
[58] Ibid., s. 114 vd..
[59] Bruno Bauer, Die gute Sache der Freiheit und meine eigene Angelegenheit, Zürich und Winterthur 1942. Marx'ın anıştırmada bulunduğu parça (s. 193 vd.) gerçekte Gruppe ile değil, am Marheinecke ile ilgili.
[60] Bkz: s. 93, 12. not.
[61] Bkz: s. 93. 11. not.
[62] Marx burada, Bruno Bauer'in, Allgemeine Literatur- Zeitung'da yayımlanmış bulunan makalelerine anıştırmada bulunur (Charlottenburg 1844). Marx, bu eleştiriyi, Kutsal Aile'de ayrıntılı bir biçimde yeniden ele alacaktır.
[63] Bu tümececik, Hirzel'in Allgemeine Literatur- Zeitung'daki (sayı 5, s. 15) bir makalesinin, şu son paragrafını özetler: "Sonunda bütün dünyanın ona (eleştiriye) karşı bağyaşacağı zaman, —ve bunun zamanı uzak değil,— bütün gerileyici dünya, son saldırı için, onun yöresinde toplanacağı zaman, eleştirinin gözüpekliği ve anlamı işte o zaman en büyük onayı bulmuş olacaklardır. Sonuç konusunda kaygılı değiliz. Her şey şuna varacak: bireysel kümelerle hesabımızı görecek ve o şövalyemsi düşmanlar için genel bir yoksulluk belgesi düzenleyeceğiz."
[64] Geleceğin Felsefesinin İlkeleri, § 5: "Kurgusal felsefenin özü, ussallaşmış, gerçekleşmiş ve güncelleşmiş Tanrının özünden başka bir şey değildir. Kurgusal felsefe, gerçek, tutarlı ve ussal dindir." (loc. cit., s. 129.)
[65] Ibid., § 41: "İnsanın insan ile ortaklığı, doğruluk ve evrenselliğin ilk ilke ve ilk ölçütüdür." (s. 185.) § 59: "Kendisi için insan, kendinde insan özüne, ne sağtörel varlık niteliğiyle sahiptir, ne de düşünen varlık niteliğiyle. İnsanın özü sadece ortaklık içinde, sadece ben ile sen ayrılığı gerçekliğine dayanan bir birlik olan, insanın insan ile birliği içinde içeriktir." (s. 198.)
[66] Ibid., § 38: "Araya giren doğruluk, henüz kendi karşıtı ile lekelenmiş doğruluktur. Karşıt ile başlanır, ama sonradan bu karşıt ortadan kaldırılır. Ama, eğer onu kaldırmak ve yadsımak gerekiyorsa, hemen yadsınmasından başlama yerine, neden ondan başlamalı? ... Öyleyse neden hemen somuttan başlamamalı? Öyleyse neden kendi kesinlik ve güvencesini kendine borçlu bulunan şey, kendi kesinliğini karşıtının hiçliğine borçlu bulunan şeyden üstün olmamalı?" (s. 182-183.)
[67] Bu konuda Geleceğin Felsefesinin İlkeleri'nin 21. paragrafına bakınız. Feuerbach orada özellikle şöyle yazar. "Hegelci diyalektiğin gizi, kısaca, daha sonra sırası gelince tanrıbilim adına felsefeyi yadsımak üzere, felsefe adına tanrıbilimin yadsınmasına dayanır. Başlangıç ve son olan tanrıbilimdir; ortada, ilk konumu yadsıyan felsefe bulunur; ama yadsımanın yadsınması olan da tanrıbilimdir." (loc. cit.. s. 158/9.)
[67*] Feuerbach henüz yadsımanın yadsınmasını, somut kavramı, düşüncede kendi kendini aşan ve, düşünce olarak, hemen sezgi, doğa, gerçeklik olmak isteyen Düşünce olarak tasarlar. (Marx'ın notu.)[68]

[68] Marx, burada, Feuerbach'ın, Geleceğin Felsefesinin İlkeleri'ndeki gözlemlerine iletmede bulunur. Feuerbach 29. paragrafta şöyle der: "Kendi karşıtının malına el uzatan düşünce ... kendi doğal sınırlarını aşan düşüncedir. Düşünce, kaşıtının malına el uzatıyor demek, düşünce, düşünceye değil, ama varlığa ait olan şeyi, kendisi için istiyor demektir. Oysa, tekillik ve bireysellik varlığa, evrensellik de düşünceye ilişkindirler. Düşünce ... evrenselliğin yadsınrnasını ... bir düşünce uğrağı durumuna getirir. Varlığı kendi dışında bırakan "soyut" düşünce ya da soyut kavram, durumuna gelir." (loc. cit. s. 17.) Ve 30. paragrafta şöyle der: "Hegel, düşüncede kendi kendini aşan bir düşünürdür — o şeyin kendisini, ama şeyin düşüncesinde kavramak ister; o düşüncenin dışına, ama düşüncenin ta içinde çıkmak ister: somut kavramını tasarlama güçlüğü de bundan doğar." (Ibid, s. 175.)
[69] Marx burada Görüngübilim'in içindekiler tablosunu ele alır. Tüm A bölümünü olduğu gibi (ve bazan küçük eklemelerle) verir. B, C ve D bölümleri için, sadece bölüm başlıklarınınsözünü eder. Biz burada M. J. Hyppollte çevirisinin metin ve terminolojisini benimsedik (2 cilt, Paris, Aubler, 1939).
[70] G.W.F. Hegel: Enzyklopädie der philsophischen Wissenschaften im Grundrisse. Bu yapıt üç bölümü kapsar: I. Mantık, II. Doğa felsefesi; III. Tin felsefesi.
[71] Görüngübilim'in önsözünde, Hegel şöyle yazar: "Olumsuz davranışı içinde ... kılı kırk yaran düşünce, içeriğin içinde döndüğü Kendi'nin ta kendisidir; buna karşılık, olumlu bilgisi içinde, Kendi, içeriğin ilinek ve yüklem olarak uygun geldiği tasarlanmış bir öznedir. Bu özne içeriğin bağlanmış bulunduğu temeli, hareketin üzerinde gelip gittiği temeli oluşturur. Tasarlayan düşünce konusunda durum bambaşkadir. Kavram, kendini kendi oluşu olarak gösteren nesnenin öz Kendi olduğuna göre, Kendi, ilineklere edilgin olarak katlanan dingin bir özne değil, ama kendi başına devinen ve kendi belirlenimlerini kendinde onaran (reprenant) kavramdır." (Hyppolite çevirisinden, c. I, s. 52.)
[72] Marx, burada, "selbstisch" terimini kullanır Bu terimdeki "isch" soneki aynı zamanda hem köken hem de nitelik belirtir. Biz, bu terimi, "Kendi doğasından" ile çeviriyoruz.
[73] Marx, Selbstigkeit der, bu terimin Kendilik ile çevrilmesi gerekirdi.
[74] Yani kendinin bilinci için.
[75] Marx, burada, "Mutlak Bilgi" bölümünün birinci paragrafını (Kendini varlık olarak tanıtlayan Kendi'nin yalın içeriği) aşağı yukarı sözcüğü sözcüğüne yineler. (Bkz: Hyppolite çevirisi, c. II, s. 293-294.)
[76] Feuerbach, Geleceğin Felsefesinin İlkeleri'nde şöyle yazar: "... çünkü sadece duyulur bir varlığın varolmak için kendi dışındaki şeylere gereksinmesi vardır. Solumak için hava, içmek için su, görmek için ışık, yemek için bitkisel ve hayvansal besinlere gereksinmem var; ama düşünmek için, hiç değilse dolayımsız olarak, hiç bir şeye gereksinmem yok. Soluyan bir varlık havasız düşünülemez, gören bir varlık ışıksız düşünülemez; ama düşünen varlık, — ben onu kendi başına kendisi için düşünebilrim. Soluyan varlık, zorunlu olarak kendi dışındaki bir varlık ile ilişkilidir; düşünen varlık ise, kendi kendisi ile ilişkili: o, kendinin öz nesnesidir, onun özü kendindedir, o kendi kendisi ile ne ise odur." (loc. cit., s. 131.)
[77] Hıristiyanlığın Özü'ne "Giriş"te, Feuerbach, şöyle yazar. "Nedir ki, bir öznenin özü gereği ve zorunluluk ile kendisine yöneldiği nesne, bu öznenin kendine özgü, ama nesnelleşmiş özünden başka bir şey değildir." (loc. cit., s. 61.) Bu konuda s. 201'deki 18. nota bakınız.
[78] Unwesen terimini burada yokluk (non-être) olarak çeviriyoruz. Ama bu sözcük, hayalet, saçmalık anlamına da gelir. (s. 182'deki 3. nota bakınız.)
[79] Burada, Marx tarafından kullanılan ve daha önce edilgin olarak çevirmiş bulunduğumuz "leidend sein"e bu anlamı (acı çekmek) veriyoruz. Ama Marks işin içine tutkulu varlık fikrini de sokacaktır, ve tutkunun kökeninde, insanın ödünlemeye çalıştığı bir eksiklik, acı var.
[80] Feuerbach: Geçici Savlar § 43: "Sınır, zaman, acı yoksa, nitelik, erke, tin, sevgi ateşi ve sevgi de yoktur. Sadece zorunluluk duyan varlık, zorunlu varlıktır. Gereksinmesiz bir varlık gereksiz bir varlıktır. ... Acısız bir varlık temelsiz bir varlıktır. Sadece acı çekebilen kişi varolmaya değimlidir. Sadece acı ceken varlık tanrısal bir varlıktır. Duygusuz bir varlık, varlıksız bir varlıktır." (loc. cit., s. 115.)
[81] Kendinin bilinci" bakımından.
[82] s. 241'deki 68. nota bakınız.
[83] Ibid., § 21: "Tanrıbilim bakımından tanrıbilimi yadsıyan, ya da tanrıbilimin yadsınmasını yeniden tanrıbilim durumuna dönüştüren modern felsefenin, özellikle tümtanrıcılığın (panthéisme) çelişkisi: bu çelişki özellikle hegelci felsefenin ayırdedici niteliğidir." (s. 156.) "Böylece daha Hegel felsefesinin en üstün ilkesinde, onun din felsefesinin ilke ve sonucunu buluruz; şöyle ki, felsefe, tanrıbilimin dogmalarını ortadan kaldırmak şöyle dursun, onları usçuluğun yadsınmasına dayanarak yeniden kurmak, ve araya koymakla (médiatiser) yetinir. Hegelci diyalektiğin gizi, eninde sonunda, daha sonra sırası gelince felsefeyi de tanrıbilim adına yadsımak üzere, tanrıbilimi felsefe adına yadsımaya dayanır. Başlangıç ve son olan tanrıbilimdir; ortada, ilk konumu yadsıyan felsefe yer alır; ama yadsımanın yadsınması olan, tanrıbilimdir." (s. 158-9.)
[84] Buraya değin Aufhebung sözcüğünü "kaldırma" ile çevirdik. Ama, bundan sonraki parçada, Marx, Hegel'de aynı zamanda hem kaldırma hem de koruma anlamına gelen hegelci Aufhebung kavramını inceler. Mantık'ta (l. Kitap, 1. kısım, bölüm I, Gözlem), Hegel şöyle yazar: "Aufheben dilde şu ikili anlamı taşır: sözcük hem saklama, koruma gibi, ve hem de bitirme, sona erdirme gibi bir anlama gelir. Saklama olgusunun kendisl, daha şimdiden o olumsuz yönü içerir; onu korumak için, nesneden onun o anda oluşu (immédiateté) ve bunun sonucu dış etkilere açık bir varlık oluşu çıkartılır. Böylece kaldırılmış olan şey, aynı zamanda, sadece kendi o anda oluşunu yitirmiş, ama bu yüzden yokolmamış bulunan, saklanmış olan bir şeydir de." Öyleyse bu anlamda aşma teriminden yararlanacağız.
[85] Marks, burada, Hegel'in hukuk felsefesinin, kitabın başlıca bölümlerini oluşturan bellibaşlı kavramlarının zincirlenişını verir.
[86] Marx, burada, kavramların, Ansiklopedi'nin bölüm ve planından çıktığı biçimindeki zincirlenişini verir.
[87] Bir dindeki inanç ilkeleri anlamında.
[88] Feuerbach, Geçici Tezler'de (§ 51) şöyle yazar: "Hegel'de düşünce, varlık'tır; düşünce özne, varlık da yüklem'dir. Mantık, düşünce öğesi içindeki, ya da kendi kendini düşünen düşünce, yüklemsiz özne olarak düşünce ya da aynı zamanda hem özne hem de kendi öz yüklemi olan düşüncedir." (loc. cit.. s. 120.)
[89] Anschauung. Sezgi, dolaysız görüş anlamında, seyredalma ile çeviriyoruz.
[89*] Hegel, Ansiklopedi, 3. baskı s. 222/§ 244/. (Marx'ın notu.)
[89**] Bu, Hegel'in, bu donmuş soyutlamalar yerine, soyutlamanın kendi içinde çember biçiminde dönen eylemini gecirdiği anlamına gelir; bu işte, Hegel, köken tarihlerine göre, çeşitli filozoflara özgü tüm bu uygunsuz kavramların kaynağını göstermiş, onları biraraya getirmiş, ve belirli bir soyutlama yerine, tüm genişliği içindeki eksiksiz soyutlamayı eleştiri konusu olarak yaratmış bulunması değimine sahiptir (Hegel'in düşünceyi özneden neden ayırdığını daha ilerde göreceğiz; ama daha şimdiden açıktır ki, eğer insan yoksa, onun özünün belirtisi de insanal olamaz; öyleyse düşünce de, artık gözlerle, kulaklarla vb. donatılmış, toplum, dünya ve doğa içinde yaşayan insanal ve doğal bir özne olarak insan özünün belirtisi biçiminde tasarlanamaz). (Marx'ın notu.)
[90] Marks'ın anıştırmada bulunduğu Hegel'in tezi şu: "Nokta olarak uzayla ilişikli olan ve kendinde çizgi ve yüzey olarak kendi belirlenimlerini açındıran olumsuzluk, böyle olmakla birlikte kendi dışında varlık küresinde, ve kendisi içindir, ve dingin yanyana konuluş karşısında kayıtsızlık olarak göründüğünden, belirlenimlerini olumsuzluğun kendisi, içini, içinde, ama aynı zamanda dışındaki varlık küresi içinde de koyar." (Ibid., § 254)
[91] Ibid., § 245
[92] Ibid., § 247.
[93] Ibid., § 381.
[94] Ibid., § 384.


Gelecek Bölüm ÖNSÖZ