Karl Marks
Artı-Değer Teorileri
Birinci Kitap


Karl Marks’ın Theorien über den Mehrwert (1862-63) adlı yapıtının birinci kitabını, İngilizcesinden (Theories of Surplus Value, part 1, Lawrence and Wishart, London 1969, Translated by Emile Burns, Edited by S. Ryazanskaya) dilimize çevrildi ve kitap, Fransızcasıyla (Théories sur la plus-value, tome 1, Editions Sociales, Paris 1974, Publiées sous la responsibilité de Gilbert Badia) karşılaştırıldıktan sonra Artı-Değer Teorileri, Birinci Kitap adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1998 tarihinde, Ankara’da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Artı-Değer Teorileri / Birinci Kitap (3.131 KB)








YEDİNCİ BÖLÜM]
LINGUET




[Emekçinin “Özgürlüğü” Konusunda Burjuva-Liberal Görüşün
İlk Eleştirisi]


      ||438| Linguet, Théorie des lois civiles, vb., Londra 1767.
      Benim çalışma planım uyarınca, sosyalist ve komünist yazarlar tümüyle tarihsel incelemenin dışında tutuluyor. Bu tarihsel incelemelerin amacı, bir yandan, ekonomi politik yazarlarının birbirlerini hangi biçimler içinde eleştirdiklerini, öte yandan ekonomi politik yasalarının ilk kez ifadesini bulduğu ve geliştirildiği tarihsel olarak belirleyici olan biçimleri göstermektir. Bu nedenledir ki, artı-değeri incelerken, Brissot, Godwin ve benzeri yazarları ve 19. yüzyıl sosyalistleri ile komünistlerini almadım. Bu incelemede[111] kendilerinden sözedeceğim birkaç sosyalist yazar ya kendiliklerinden burjuva ekonomisinin görüşünü benimseyenlerdir ya o görüşe, o görüşün bakışıyla karşı çıkanlardır.
      Ancak Linguet sosyalist değildir. Kendi çağdaşı olan Aydınlanma-cıların burjuva-liberal ülkülerine, burjuvazinin o sıralarda başlayan yönetimine yönelttiği polemikleri –yarı ciddi, yarı şaka– gerici bir görünümdedir. Despotizmin uygar Avrupa’daki biçimlerine karşı Asyatik despotizmi savunur; böylece de ücretli-emeğe [sayfa 327] karşı köleliği savunur.
      Cilt I. Montesquieu’ye karşı yöneltilen tek ifade: l’esprit des lois, c’est la propriéti[112] [yasaların ruhu mülkiyettir], onun görüşünün derinliğini gösterir.       Karşısında bulduğu ekonomistler yalnızca fizyokratlardır.
      Zenginler tüm üretim koşullarını ele geçirmişlerdir: en basit biçimlerinde, kendileri doğal öğeler olan üretim koşullarının yabancılaşması.       “Bizim uygar ülkelerimizde [doğanın] tüm öğeleri kölelerdir.” (Linguet, Théorie des lois civiles ..., Londra 1767], s. 188.)       Zenginlerin sahiplendiği bu zenginliğin bir kısmını elde edebilmek, onu ağır işçilik yaparak satın almayı gerektirir ki, o da bu zenginlerin zenginliğini artırır.       “Böylelikle, tümden tutsak alınan doğa, çocuklarına, kendi yaşamlarını sürdürecek kolay erişilir kaynaklan sunmaz olmuştur. Doğanın nimetleri için dursuz-duraksız çaba, ve armağanları için sebatkar bir çalışma gerekmektedir.” [s. 188.]       (Burada –doğanın armağanlarında– fizyokratların görüşü yansıtılıyor.)       “Onun [doğanın üretim olanaklarının -ç.] sahipliğini tek başına kendisi için iddia eden zengin kişi, bunun en küçük parçasını topluma vermeye, ancak böyle bir fiyat ödendiği zaman rıza gösterir. Onun hazinelerinden pay almanıza izin verilmesi için, o hazineleri artırmak üzere çalışmak zorunludur.” (s. 189.) “Öyleyse, kişi bu özgürlük kuruntusundan vazgeçmelidir.” (s. 190.) Yasalar “yeni el koymaları önlemek için” (özel mülkiyete) “ilk el koymayı kutsamak için” vardır, (s. 192.) “Yasalar, insan soyunun büyük bir bölümüne karşı, sanki bir fesat girişimi gibidirler.” [s. 195.] (Yani herhangi bir mülkü olmayanlara karşı.) “Yasaları toplum yapmıştır, toplumu yasalar değil.” (s. 230.) “Mülkiyet yasalardan önce vardı.” (s. 236.)       Mülkiyetin, mülkiyete dayalı yasaların ve zorunlu köleliğin kökeni, toplumun –insanın bağımsız, kendine-yeter bir birey olarak değil, toplum halinde yaşadığı olgusunun– kendisidir.
      Bir yanda barış içinde ve birbirinden yalıtık yaşayan tarımcılar ve çobanlar vardı. Öte yanda —       “kan dökerek yaşamaya, yiyecekleri hayvanı tuzağa kolayca düşürmek ve yakalamak için gruplar halinde biraraya gelmeye ve avlarını birbirine danışarak bölüşmeye alışmış avcılar.” (s. 279.) “Toplumun ilk belirtileri avcılar arasında ortaya çıkmış olmalıdır.” (s. 278.) “Gerçek toplum, çobanların ve tarımcıların zararı pahasına ortaya çıkmış ve” elele vermiş bir avcılar çetesi tarafından “boyun eğ-dirilmeleri üzerine kurulmuştur” (s. 289.) Toplumdaki tüm görevler buyurmaya ve boyun eğmeye indirgenmiştir. “İnsan soyunun bir [sayfa 328] kısmının, toplumu ortaya çıkardıktan sonra böylece aşağılanması, yasaları doğurmuştur.” (s. 294.)       Üretim olanaklarından yoksun bırakılan emekçiler gereksinim içinde bulunmaları nedeniyle, kendileri yaşayabilmek için başkalarının varlıklarını artırmak üzere çalışmak zorunda kalmışlardır.       “Çiftlik emekçilerini, meyvesini yiyemeyecekleri toprağı işlemeye, duvarcılarımızı içinde oturamayacakları yapılan yükseltmeye zorlayan şey, başka bir yoldan yaşamalarının olanaksızlığıdır. Onları, kendilerini satın alma lütfunda bulunacak efendilerini beklemek üzere o pazarlara sürükleyen şey, yoksunluklarıdır. Zengin kişinin önünde, onun varlığını artırmalarına izin vermesi için diz çökmeye, onları zorlayan şey yoksunluklarıdır.” (s. 274.)       “Şu halde, toplumun ilk [varlık-ç.] nedeni şiddettir ve onu birarada tutan ilk bağ zordur.” (s. 302.) “Onların” (insanların) “ilk kaygılan, kuşkusuz kendilerine yiyecek bulma [kaygısı -ç.] olmuştur ... ikincisinin de bunu kendilerine çalışmadan sağlamak olmuş olması gerekir.” (s. 307-308.) “Bunu ancak, başka insanların emeğinin ürününü kendilerine mal ederek başarabilirlerdi.” (s. 308.) “İlk fatihler, aylaklıkları cezasız kalsın diye kendilerini despotlaştırdılar; geçimlerini sağlayacak bir şeyleri olması için kendilerini kral yaptılar: egemenlik fikrini bu [bakış -ç.] büyük ölçüde daraltıp basitleştirir.” (s. 309.) “Toplum şiddetten, mülkiyet gasptan doğmuştur.” (s. 347.) “Efendiler ve köleler ortaya çıkar çıkmaz, toplum oluşmuştur.” (s. 343.) “Daha başlangıçtan itibaren Iİ439İ sivil birliğin iki ayağı, bir yandan, insanların büyük bir bölümünün köleliği ve öte yandan tüm kadınların köleliğidir. ... Toplum, yalnızca bir avuç mülk sahibinin rahatı, gönenci ve mutluluğunu, üyelerinden dörtte-üçünü zararı pahasına güvenceye almıştır.” (s. 365.)       Cilt II: “Bu çerçevede sorun, köleliğin kendi içinde doğaya karşıt olup olmadığını incelemek değildir, toplumun doğasına aykırı olup olmadığını, ... ondan ayrılabilir olup olmadığını incelemektir.” (s. 256.) “Toplum ve sivil kölelik birlikte doğmuştur.” (s. 257.) “Sürekli kölelik ... toplumların yıkılamaz temeli.” (s. 347.)       “İnsanlar, onları yağmalayarak yeterince zenginleşen kişi küçük bir parçayı onlara geri döndürebilecek hale geldiği zaman, geçimleri için o zengin kişinin cömertliğine bağımlı hale getirilmişlerdir. Onun sahte cömertliği, onların, el koyduğu emek ürünlerinin bir parçasını gene onlara geri vermesinden daha fazla bir şey olamazdı.” (s. 242.) Kendisi için devşirmeyeceği ekimi yapmak zorunluluğu, insanın kendi gönencini başkası için heba etmesi, bir şey beklemeden çalışması kölelik değil midir? Ve gerçek [kölelik -ç.] çağı, insanların ahıra çekilerek onlara birkaç ölçek yulaf vermenin yanışına kırbaçlayarak çalışmaya zorlandıkları andan başlamadı mı? Yalnızca tam gelişmiş bir toplumda, yiyecek, yoksul insana, özgürlüğünün yeterli bir eşdeğeri olarak görünür; ama başlangıç aşamasındaki bir toplumda özgür insan, bu eşitsiz değişim karşısında dehşete kapılırdı. Bu, ancak tutsaklara önerilebilirdi. Ancak tüm [sayfa 329] melekelerinden yoksun bırakılmalarından sonra” [değişim] “onlar için bir zorunluluk haline gelebilirdi.” (s. 244-245.)       “Toplumun özü ... zengine, meyvesini onun dereceği zahmetli işleri sırtlanacak, yorulmak bilmez eller-kollar vererek, yeni eller-kollar vererek, zengini çalışmaktan kurtarmaktan ibarettir. Kölelik, bunu güç bir duruma düşmeksizin yapabilmenin tasarımıdır. O [zengin -ç.] kendisine hizmet edecek insanları satın alır.” (s. 461.) “Köleliği ortadan kaldırarak, zenginliğin ya da onun sağladığı yararların da ortadan kalktığını kimse ileri sürmedi. ... Adı değişse de her şeyin eskisi gibi kalması önemliydi. İnsanların çoğu için, zenginliğin tümünü sahiplenen azınlığa bağımlı olarak ve onun eline bakarak yaşamını sürdürmek her zaman bir zorunluluk oldu. İşte bu çerçevede yeryüzünde kölelik süreğenleştirildi, ama hoş bir ad altında. Şimdi aramızda onu hizmet adıyla taçlandırıyoruz.” (s. 462.)       Linguet, bu hizmetkarlardan, uşakları ve benzerlerini kastetmediğini söylüyor:       “Kasabalar ve kırsal kesim başka tür hizmetkarlarla dolup taşıyor: Sağa-sola çok daha fazla dağılıp saçılmış, çok daha yararlı, çok daha çalışkan, gezici usta, zanaatçı, vb. adlarıyla bilinen insanlar. Bu insanların onuru, lüksün parlak renkleriyle lekelenmiş değil; yoksulun üniforması olan iğrenç çul-çaput içinde göğüs geçirirler. Kaynağı onların emeğindedir ama, bolluktan yana hiç nasipleri yoktur. Zenginlik, onların kendisi için hazırladığı armağanları lütfedip kabul buyurduğu zaman onlara ihsanlar dağıtır. Bu zenginliğe hizmet ettikleri için şükran duyması gerekenler onlardır. Ona yararlı olmak için izin dilemek üzere dizine sarılırlarken, o tepeden aşağı, onlara en iğrenç hakaretleri yağdırır. Bu [onuru, onlara .] bahşetmesi için kendisine yakarılmalıdır ve gerçek cömertlikle hayalî kayırma arasındaki bu garip değişimde kabalık ve horgörü, alıp kabul edendedir, kölelik, kaygı ve gayret ise verende. Bunlar, gerçekten bizlerin arasında kölelerin yerini alan hizmetkarlardır.” (s. 463-464.)       “Araştırılması gereken nokta şudur: Köleliğin kaldırılması onlara [hizmetkarlara .] hangi etkin kazancı sağlamıştır? Ne kadar özdenlikle söylüyorsam o kadar da üzülerek diyebilirim ki, kazandıkları tek şey, insanlığın bu alt tabakasında, onların öncellerini hiçbir zaman yoklamamış olan bir felakettir — her an, açlıktan ölme korkusunun işkencesi altında olmaktır.” (s. 464.) “Diyorsunuz ki o özgür. Ah! Bu onun talihsizliğidir. Hiç kimseye bağımlı değil; ama kimse de ona bağımlı değil. Gerek duyulduğu zaman, olabilecek en ucuz fiyatla kiralanır. Vaadedilen hasis ücret, karşılığında verdiği günün geçimini denkleştirmeye belki ucu-ucuna yeter. Görevini çabucak yerine getirmeye zorlamak için, başına nezaretçiler dikilir; çok incelikli gizlenmiş, çok makul [görünüşlü .] bir tembellikle, gücünün yansını kullanmaktan alıkoyabilir kaygısıyla ya da aynı işte daha uzun süre çalıştırılır umuduyla işleri yavaştan alabilir, aletleri köreltebilir korkusuyla, kendisine gözaçtırılmaz, neredeyse [sayfa 330] üvendireyle dürtüklenir. Onun üzerinden amansız nezaretçiliğini eksik etmeyen hasis ekonomi, o bir an için dinlenmeye kalkışsa, azarı hemen yapıştırarak ensesine biner ve bir anlık dinlenme yüzünden soyulduğunu savlar. İşini bitirdiği zaman, tıpkı işe alındığında olduğu gibi, en soğuk bir umursamazlıkla ve çok yoğun çalışmayla geçen bir günün sonunda ||440| kazandığı yirmi ya da otuz sou’nun1, ertesi gün iş bulamazsa yetip yetmeyeceği konusunda en ufak bir rahatsızlık duymaksızın görevine son verilir.” (s. 466-467.)       “Özgürdür! Ama tam da bu yüzden ona acırım. Çalıştığı işlerde hiç umursanmaması bundan ötürüdür. Yaşamı, çok daha kolaylıkla tehlikeye atılabilir. Maliyeti dolayısıyla, köle, efendisi için değerliydi. Ama zanaatkar, kendisini çalıştıran zevk düşkünü zengine hiçbir şeye malolmuş değildir. Kölelik günlerinde insan kanının bir bedeli vardı. Köleler, en azından pazardaki satış fiyatları kadar değerliydiler. Artık alınıp-satılmadıkları için, özleriyle bağlı bir değerleri yok. Orduda bir öncü er, yük hayvanından daha az değerlidir; çünkü at pahalıdır, öncü er içinse bir şey ödemek gerekmez. Köleliğin kaldırılması, bu askeri hesapları sivil yaşama taşımıştır; o zamandan beri [köleliğin kalkışından bu yana .] tıpkı kahramanların yaptığı gibi, bu hesapları yapmayan gönenmiş bir burjuva yoktur” (s. 467.)       “Gündelikçiler, tıpkı, zenginin malikanelerinde kırımdan geçirilen av hayvanları gibi, en ufak bir harcamaya neden olmadan zenginliğe hizmet etmek üzere doğarlar, büyürler ve yetiştirilirler” (üretilirler). “Öyle görünüyor ki, sanki zenginlik, talihsiz Pompey’in boş yere övündüğü sırra sahipmiş gibidir. Yalnızca zenginliğin, ayağını yere vurması yeterlidir; topraktan, canını dişine takıp çalışan insan kıtaları fışkırır; zenginliğin emrinde olmak için birbirleriyle yansırlar; eğer bu paralı askerler kalabalığından, zenginin yapılarını yükselten, bahçelerini yapan biri ortadan kaybolursa, onun bıraktığı boşluk, gözle görülmez bir noktadadır — hiç kimse müdahale etmeden hemen üstü örtülür, boşluk doldurulur. Büyük bir nehrin bir damla suyu eksilmiştir; ne gam, yeni seller, dursuz-duraksız, onun yerini alıverir. Gündelikçilerde de durum aynıdır; yerlerini başkalarının kolaylıkla alıyor olması zengin kişinin” (Linguet’nin kullandığı biçim budur; henüz kapitalist demiyor) “onlara karşı katı kalpli olmasını teşvik eder.” (s. 468.)       “Deniyor ki, bu insanların efendisi yoktur ... bir sözcüğün tepeden tırnağa kötüye kullanılışıdır bu. Efendileri yoktur demek de ne demek oluyor? — onların bir efendisi var, hem de efendilerin en korkuncu, en zorbası: bu ihtiyaçtır. Onları en haşin bağımlılığa sürükleyen de budur. Buyruklarına uymaları gereken kişi, belli bir kişi değildir, ama genel olarak hepsinin buyruğudur. Kaprislerine yaltaklanmaları, iyilikseverliğinden medet ummaları gereken kişi bir tek müstebit değildir — öyle olsaydı köleliklerinin bir sının olur, çekilebilir hale gelirdi. Parası olan herhangi bir insanın uşağı olurlar, [sayfa 331] köleliklerine sınırsız bir güçlük ve yaygınlık veren budur. Deniyor ki, bir efendiyle geçinemezlerse en azından bir avuntuları var: bunu ona söyleyebilirler ve değişiklik yapma gücüne sahiptirler; oysa köleler bunlardan ne birine ne ötekine sahiptirler. Bu yüzden köleler daha da perişandırlar. Ne safsata ama! Çünkü akıldan çıkarmamak gerek ki, başka işler yapanların sayısı çok azdır; emekçilerin sayısı ise tam tersine çok fazladır.” (s. 470-471.) “Onlara bahşettiğiniz şu görünürdeki özgürlük, onları ne duruma sokmuştur bilir misiniz? Yalnızca kollarını kiralayarak yaşarlar. Bu yüzden ya kendilerini kiralayacak birini bulmalıdırlar, ya açlıktan ölmelidirler. Bu mu özgür olmak?” (s. 472.)       “En dehşet verici olanı da şudur: ücretin pek küçük olması, bu durumun bir başka nedenidir. Gündelikçi ne kadar ihtiyaç içinde kıvranırsa, kendini o kadar ucuza satar. İhtiyacının ivecenliği ne ölçüde fazlaysa, emeği o kadar daha az kazançlı olur. Hizmetini kabul etmeleri için gözyaşı dökerek kendilerine yalvardığı müstebitler, utanmasalar, acaba yeterince gücü kalmış mı diye nabzına bakacaklardır; ona önerdikleri ödülü, zayıflığına bakarak belirlerler. Açlıktan ölmeye ne ölçüde yakın olduğunu düşünürlerse, onu ölümden uzak tutacak olan [ücretten -ç.] o kadar daha fazla indirim yaparlar; bu barbar ona, yaşamını uzatmaktan çok ölümünü geciktirecek kadar verir.” (s. 482-483.) (Gündelikçinin) “bağımsızlığı, modern zamanların incelmişliğinin ürettiği en felaketli musibetlerden biridir. Bu, varlıklı kişinin zenginliğini, yoksulun da yoksulluğunu katlar. Ötekinin harcadığını beriki tasarruf eder. İkincinin tasarrufa zorlanması, aşırı bol olandan yapılan bir tasarruf değildir, onun için vazgeçilmez olandan tasarruftur.” (s. 483.)       “Eğer bugün insan soyunun yokolmasını sağlamak üzere, lüks içinde yüzen bu büyük orduları ayakta tutmak bu kadar kolaysa, bu köleliğin kaldırılmış olmasından ötürüdür. ... Yalnızca artık kölelerin ortadan kalkışından bu yanadır ki, sefahat ve dilencilik, gündeliği beş sou olan kahramanlar yaratmaktadır.” (s. 484-485.)       “Ben bunu” (Asyatik köleliği) “insanların gündelik nafakalarını günlük emekle kazanma durumuna düşürülmüş olmaları karşısında, başka herhangi bir varoluş türüne göre yüzlerce kez yeğ tutarım.” (s. 496.)       “Onların” (kölelerin ve gündelikçilerin) “zincirleri aynı malzemeden yapılmıştır, yalnızca renkleri değişiktir. Şurada siyahtırlar ve ağır görünürler; öte tarafta daha az iç karartıcıdırlar ve içleri boş gibi durur; ama dürüstçe tartın, aralarında hiç fark görmeyeceksiniz; her ikisi de zorunluluğun örsünde dövülmüştür. Her ikisi de gramı gramına aynı ağırlıktadır, ya da belki de biri ötekinden bir parça daha ağırsa, o dış görünüşü hafif izlenimi verendir.” (s. 510.)       Linguet, emekçilerle ilgili olarak Fransız Aydınlanmasına çağrıda bulunur:       “Çobanların zenginliğini –artık söylemeli– sürünün bu büyük kısmının boyun eğdirilişinin, yok edilişinin yarattığını görmüyor [sayfa 332] musunuz? ... Onun” (çobanın) “çıkarı için, sizin çıkarınız için ve hatta onların” (sürünün) “çıkarı için, bana inanın, o sürüyü taşıdığı inançla, onlara havlayan bu köpeğin tek başına hepsinden güçlü olduğu inancıyla başbaşa bırakın. Onun gölgesini daha uzaktan görür görmez aptalca bir korkuyla bırakın çil yavrusu gibi dağılsınlar. Bundan herkes kazançlı çıkacaktır. Sizin için, onları toparlayıp, kendi adınıza soymak daha kolaylaşacaktır. Kurtlar tarafından yenmekten daha kolaylıkla korunacaklardır. ||441| Doğru, insanlar tarafından yenmek için. Ama ne yapalım ki ağıla sokuldukları andan itibaren kaderleri budur. Onları oradan kurtarmaktan özetmeden önce ağılı, yani toplumu yıkarak işe başlayın.” (s. 512-513.) |X-441|| [sayfa 333]






Dipnotlar

      1 Sou ya da sol — Eski bir Fransız sikkesi; bir Fransız lirasının yirmide-biri, 5 santimlik sikke -ç.

Açıklayıcı Notlar

      [111] XIV ve XV. not defterlerinde (elyazmalan s. 882-890) Ekonomistlere proleter muhalefet — görüşlerini Ricardo’nun teorisine dayandıran muhalifler konusunda bir bölüm var. X. not defterinde (s. 441-444) Bray ile ilgili tamamlanmamış bölüm, ve XVIII. not defterinde (s. 1084-1086) Hodgskin bölümünün son kısmı, bu bölüme ait. -327
      [112] Bkz: Linguet, Théorie des lois civiles, ou Principes fondemanteaux de la société [Medeni Hukuk Teorisi ya da Toplumun Temel ilkeleri], c. I, Londra 1767, s. 236. Marks “Leur esprit est de consacrer la propriete” [“Onların ruhu mülkiyete adanmıştır”] parçasını, kendi ifadesiyle yansıtıyor. -328


Sayfa başına gidiş