Karl Marks
Artı-Değer Teorileri
Birinci Kitap


Karl Marks’ın Theorien über den Mehrwert (1862-63) adlı yapıtının birinci kitabını, İngilizcesinden (Theories of Surplus Value, part 1, Lawrence and Wishart, London 1969, Translated by Emile Burns, Edited by S. Ryazanskaya) dilimize çevrildi ve kitap, Fransızcasıyla (Théories sur la plus-value, tome 1, Editions Sociales, Paris 1974, Publiées sous la responsibilité de Gilbert Badia) karşılaştırıldıktan sonra Artı-Değer Teorileri, Birinci Kitap adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1998 tarihinde, Ankara’da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Artı-Değer Teorileri / Birinci Kitap (3.131 KB)








EKLER




[I. EMEK, DEĞER VE BİLİMİN EKONOMİK ROLÜ
KONULARINDA HOBBES]


      ||XX-1291a| Hobbes’a göre bütün zanaatların anası uygulanan emek değil, bilimdir.       “İstihkam, motor ve öteki savaş araç ve gereçleri yapımı gibi kamu yararına zanaatlar, savunmaya ve zafere katkıda bulundukları için bir gücü temsil ederler; ama bunların gerçek anası bilim, daha da açıkçası matematik ise de, onları gün ışığına zanaatçının eli çıkardığı için, sıradan insanların gözünde ebenin anne sayılması gibi, onun” [zanaatçının -ç.] “çocuğu sayılırlar.” (Leviathan, English Works, Thomas Hobbes, Ed. Molesworth, Londra 1839-1844, c. III, s. 75.)       Zihinsel emeğin ürünü –bilim– her zaman değerinin çok altında bir yerde durur; çünkü onu yeniden-üretmek için gerekli emek-zamanının, ilk üretimi için gereken emek-zamanı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Örneğin bir okul çocuğu, iki terimli denklem teoremini bir saatte öğrenebilir.
      Emek-gücü:       “Bir insanın değeri ya da ederi, tüm öteki şeylerin olduğu gibi, fiyatına eşittir; yani, onun gücünü kullanmak için ona ödenecek olana eşittir.” (agyt s. 76.) “Bir insanın emeği de” (yani emek-gücünün [sayfa 334] kullanılması) “başka herhangi bir nesne gibi, kâr için değişime girebilecek bir metadır.” (agyt s. 233.)
      Üretken ve üretken-olmayan emek:       “Bir insanın yalnızca yaşamını sürdürmesi için çalışması yeterli değildir; aynı zamanda, emeğini güven altına almak için, gerekiyorsa dövüşmelidir. Ya tutsaklıktan dönüşlerinde Yahudilerin yaptığı gibi, bir elle tapınağı yeniden yükseltirken, öteki elinde kılıcı tutmalı ya da kendileri için savaşmak üzere başkalarını kiralamalıdırlar.” (agy, s. 333.)|XX-1291a||

[2.] TARİHSEL: PETTY

[Üretken-Olmayan Mesleklere Olumsuz Yaklaşım.
Emek-Değer Teorisinin İlk Tohumları.
Ücretleri, Toprak Rantını, Toprağın Fiyatını ve Faizi Değer Teorisi
Temelinde Açıklama Çabaları]


      ||XXII-1346| Petty, A Treatise of Taxes and Conributions, Londra, 1667.
      Dostumuz Petty’nin[113] “nüfus teorisi” Malthus’unkinden tamamen farklı. Petty’ye göre rahiplerin “dölleme” yetenekleri ellerinden alınmalı; onlara yeniden “bekar kalma” kuralı uygulanmalı.
      Tüm bunlar üretken ve üretken-olmayan emek [bölümü] ile ilgili[114].
      a) Rahipler:       “İngiltere’de kadınlardan daha çok erkekler olduğu için ... rahiplerin bekarlığa geri dönmeleri iyi olur; ya da evliyken hiçbiri rahip olmamalıydı.1 ... Böylece evlenmemiş rahipler, bütün öteki rahip kadrosu gibi, bekar kalabilirler.” (s. 7-8.)       b) Tüccarlar ve perakendeciler.       “Bunların, toplumdan bir şey almaya, hiçbir hakbilirlik ve haktanırlık ölçüsünde hakkı olmayan büyük bir kesimi de ayıklanmalıdır, çünkü bunlar yoksulun emeği üzerine birbirleriyle oynayan bir tür kumarbazdırlar 111347İ; toplumsal gövdenin kanını ve besleyici özsularını, yani tarımın ve imalatın ürününü atar ve toplar damarlarda dolaştırarak dağıtmanın dışında kendiliklerinden bir ürün vermezler.” (s. 10.)       c) Hukukçular, doktorlar, devlet görevlileri, vb.:       “Çok sayıda hükümet, hukuk ve kilise makamı ve onların ücreti ve aynı zamanda ruhanilerin, hukukçuların, doktorların, tüccarın ve perakendecilerin sayısı azaltılsaydı, kamu için yaptığı pek az iş için [sayfa 335] pek büyük ücretler alan bu kişilerin sayısı azaltılsaydı, kamu giderleri, kimbilir ne kadar kolay karşılanırdı?” (s.11.)
      d) Sadakaya muhtaç olanlar (gereğinden çok olanlar):       “Bu insanlara kim para verecek? Yanıtım, herkes. ... Sanırım [sorun -ç.] çok açık, ne açlıktan ölmeliler, ne aşılmalılar, ne de [bir başka ülkeye] verilmeliler, vb., (s. 12.) Ya “fazla olan” onlara verilmeli, ya da eğer fazlalık yoksa, bir şey artmıyorsa, başkalarının beslenmesinden nitelik ve nicelik olarak küçük bir miktar kısılmalıdır.” (s. 12-13.) Onlara (gereğinden çok olanlara) dayatılacak çalışma herhangi bir türden olabilir; yeter ki “yabancı ürünlerin giderlerini” artırmasın; önemli olan “zihinlerini disiplinli ve itaatli ve bedenlerini, gerek duyulduğu zaman, daha kârlı işlere dayanır biçimde tutmaktır.” (s. 13.) En iyisi, onları “köprü ve yol yapımında, madenlerde çalıştırmaktır”, vb..2 (s. 12.)       Nüfus, zenginlik:       “Nüfus azlığı gerçek yoksulluğu oluşturur; sekiz milyon nüfuslu bir ulus, aynı büyüklükteki toprak parçası üzerinde dört milyon insanın yaşadığı bir ülkeden iki kat daha zengindir.” (s. 16.)       Yukardaki (a) maddesi (rahipler). Petty, rahiplerle inceden inceye alay ediyor:       “Din en iyi biçimde, rahiplere metelik verilmezse gelişir; tıpkı hukukun, hukukçulara yapacak pek az iş olursa en iyi gelişmesi gibi.” (s. 57.) Rahiplere, “daha şimdiden aldıkları göze battığına göre, kadrolu din adamlarından daha fazla rahip yetiştirmemelerini” salık veriyor. Örneğin, İngiltere’yle Galler Bölgesinde 12.000 kadrolu rahip bulunduğuna göre, “24.000 papaz yetiştirmek hiç de güvenli olmayacaktır”. Çünkü o zaman, geliri olmayan bu 12.000, ötekilerle rekabete girişecektir; “bunu da halkı, mevcut rahiplerin insanların ruhunu zehirlediğine ve manevi gıdadan yoksun bıraktığına ve cennete giden yolda kendilerini yanlış yönlendirdiklerine inandırmaktan daha başka türlü de yapamayacaklardır.” (İngiltere’deki din savaşlarına gönderme yapılıyor.) (s. 57.)       Artı-değerin kökeni ve nasıl hesaplanacağı: Konuyu ele alışı bir ölçüde karmakarışıktır; ama surda burda, çarpıcı fikir yüklü bölümler görülmektedir.
      Petty, doğal fiyat, siyasal fiyat, gerçek piyasa fiyatı ayrımı yapar, (s. 67.) Doğal fiyat derken gerçekte değeri kasteder; burada bizi ilgilendiren de budur; çünkü ||1348| artı-değerin belirlenişi, değerin belirlenişine bağlıdır.
      Petty, bu incelemesinde, metaların değerini, içerdikleri, karşılaştırmalı emek miktarı ile belirler. [sayfa 336]       “Ancak rantlar üzerine uzun uzadıya sözetmeden önce, toprağın ve evlerin rantına olduğu kadar, rantına faiz dediğimiz paraya da değinerek, rantın gizemli doğasını açıklamaya çalışmalıyız.” (s. 23.)       a) İlk soru, bir metanın ya da daha belirgin olsun diye buğdayın değeri nedir, sorusudur.       “Bir insan bir buşel3 buğday üretebildiği aynı süre içinde, Londra’ya, Peru’da topraktan çıkardığı 1 ons4 gümüş getirebilirse, biri ötekinin doğal fiyatıdır; şimdi, daha yeni ve daha kolay işlenebilir maden ocakları nedeniyle, bir insan daha önceki bir ons yerine aynı rahatlıkla iki ons gümüş elde edebilirse, cseteris paribus [öteki koşullar aynı kalmak üzere] eskiden 5 şilin olan 1 buşel buğdayın fiyatı on şilin olacaktır.” (s. 31.) “Bir buşel [...] buğday üretiminin, bir ons gümüş üretmek için gerekli emeğe eşit olduğunu varsayalım” (s. 66). Bu, her şey bir yana, “metaların fiyatını hesaplamanın, hayalî olmayan gerçek yoludur.” (s. 66.)       b) Şimdi açıklanması gereken ikinci nokta emeğin değeridir.       “Yasa ... işçiye, ancak yaşamasına yetecek kadarına izin vermelidir; çünkü bir kat fazlasına izin verirseniz, o zaman, yapabilecek olduğunun yarısı kadar çalışır; ki bu da çok miktarda emek ürününün kamu için bir kayıp olması demektir.” (s. 64.)       Dolayısıyla emeğin değeri, gerekli geçim nesneleriyle belirlenmektedir. İşçi yalnızca yaşamak için gereksindiği kadarı için bile, kapasitesi çerçevesinde emek-gücünün tamamını kullanmaya zorlanarak artı-ürün üretmeye ve artı-emek vermeye mecbur bırakılmaktadır. Ancak emeğin ucuzluğunu ya da pahalılığını iki öğe belirlemektedir: doğal üretkenlik ve iklimin koşullandırdığı giderlerin (gereksinimler) düzeyi.       “Doğal pahalılık ve ucuzluk, doğal gereksinimleri karşılamak için gereken kol emeğinin daha az ya da daha çok olmasına bağlıdır: Bir insanın altı kişiye yetecek kadar buğday ürettiği yere göre, on kişiye yetecek kadar ürettiği yerde tahıl daha ucuzdur; ve bunun yanı-sıra doğanın, insanı daha fazla ya da daha az harcama yapma gereğinde bırakmasına bağlıdır.” (s. 67.)       u) Petty için fazla ancak iki biçimde varolur: toprak rantı ya da paranın rantı (faiz). İkinciyi birinciden çıkarır. Daha sonra fizyokratlarda görüleceği gibi, Petty için birinci, artı-değerin gerçek biçimidir (ama aynı zamanda (Babamız) “İsa’nın duası”ndaki “ekmek” sözcüğünün “kastettiği” gibi buğdayın, yaşamın tüm gereksinimlerini karşılamak için yaratıldığını söyler).
      Düşüncelerini adım adım ilerleterek Petty, rantı (artı-değeri), yalnızca emeğin gerekli zamanının ötesinde, işverenin ondan elde [sayfa 337] ettiği fazla olarak değil, ama aynı zamanda üreticinin kendisinin, kendi ücreti ve sermayesinin yenilenmesinin üstündeki artı-emeğin de fazlası olarak sunar.       “Varsayalım ki bir insan kendi elleriyle belli bir alan toprağı sürüyor, buğday ekiyor, tapanlıyor, biçiyor, harmanlıyor, buğdayını ambara taşıyor, bu toprağın gerektirdiği tarımı yapıyor; aynı ekimi yapmak üzere tohumluğu bir kenara koyuyor. Derim ki bu adam hasadından elde ettiği üründen tohumluğu çıkardığı zaman” (yani her şeyden önce üründen, değişmeyen sermayeye eşit bir miktar çıkarılıyor), ||1349| “ve ayrıca kendisi hem yedikten hem başkalarından aldığı giysi ve öteki doğal gereksinimleri için verdiğini düştükten sonra buğdayın geri kalanı o yıl için toprağın gerçek ve doğal rantıdır; ve yedi yılın ortalaması ya da daha doğrusu, içinde yoklukla bolluğun dönüşlerini tamamladığı bir döngünün kapsadığı yıllar ortalaması, buğdayda toprağın olağan rantını verir.” (s. 23-24.)
      Gerçekte Petty açısından buğdayın değerini, içerdiği emek-zamanı belirlediğine ve rant da ücretler ve tohumluk çıktıktan sonra geri kalan toplam ürüne eşit olduğuna göre, rant, içinde artı-emeğin maddeleştiği artı-ürüne eşittir. Burada rant kârı da içine alır; kâr henüz ranttan ayrılmamıştır.
      Petty, aynı zekice tutumla sözü sürdürerek sorar:       “Ancak bir başka ve tamamlayıcı soru şu olabilir: Bu buğday ya da bu rant İngiliz parasıyla ne kadar eder?; Yanıtım şu: bir başka kişi, aynı süre içinde, yalnızca kendisi çalışarak, giderlerinin üstünde ne kadar para yapabilirse, işte o kadar paradır; bir başka deyişle, başka bir kişi, diyelim ki, gümüş çıkarılan bir ülkeye gitsin, gümüşü çıkarsın, arıtsın ve öteki adamın buğdayı ürettiği ülkeye getirsin, sikkeye, vb. dönüştürsün — aynı kişi gümüş için çalışırken, geçimi için gıda sağlayacak, giyimi, barınması için giderleri olacaktır. Derim ki, birinin gümüşü, ötekinin buğdayına eşit değerde kabul edilmelidir: belki biri yirmi ons, öteki yirmi buşel. Buradan çıkan sonuç şudur ki, bir buşel buğdayın fiyatı bir ons gümüş olur.” (s. 24.)       Emeğin farklılığı, Petty açıkça belirtiyor ki, burada hiç önemli değildir; önemli olan tek şey emek-zamanıdır.       “Ve kuşkusuz gümüş işi buğdaya göre daha fazla beceri isteyebilir, riski daha fazla olabilir, ama gene de sonuçta hepsi aynı kapıya çıkar; diyelim ki yüz kişi on yıl boyunca buğday üretiminde çalışsın, aynı sayıda insan aynı süreyle gümüş işinde çalışsın; ben derim ki, gümüş olarak net gelir, buğday olarak net gelirin toplam fiyatı olacaktır, birinin eşit kısmı da, ötekinin eşit kısmının fiyatı olacaktır.” (s. 24.)       Rantı –kâr dahil olmak üzere burada toplam artı-değere eşit olan rantı– böylece açıkladıktan ve paraca ifadesini belirttikten [sayfa 338] sonra, Petty, gene aynı biçimde çok zekice, toprağın parasal değerini belirler.       “Bu nedenle, şimdi, toprağın tam mülkiyetinin5 doğal değerini belirlemekten mutluluk duyacağız, ama usus fructus’u [yararlanma hakkını] bulmak için yukarda kullanılan yoldan daha başka bir yolla değil. ... Yıllık rantı ya da usus fructus’un değerini bir kez bulduktan sonra soru şudur: toprağın tam mülkiyetinin doğal değeri (genel olarak söylediğimiz gibi) kaç yıllık rant eder? Eğer sonsuz bir sayı söylersek, o zaman bir acre toprak, aynı toprağın bin acre ölçüsündeki bir başka parçasına değerce eşit olur, ki bu saçmadır; sonsuz birimler sonsuz binlere eşit olur; bu nedenle şöyle ya da böyle sınırlı bir sayı üzerinde karar kılmalıyız. Benim anladığım kadarıyla [...] biri elli, öteki yirmisekiz ve üçüncüsü yedi yaşında üç kişinin hepsinin hayatta olacağı süreyi, yani büyükbaba, baba ve oğlunun birlikte yaşayacağı süreyi –çok az insan daha uzun bir silsile düşündüğüne göre– bu üçünün yaşayacağı süreyi ben bir toprağın ||1350| doğal değeri olan yıllık rantların toplamı kabul ediyorum. Biz şimdilerde İngiltere’de üç ömrün birlikte yaşamda kalma süresini 21 yıl sayıyoruz;6 ve sonuç olarak toprağın değerinin aşağı yukarı aynı sayıda yılın rantına eşit olduğunu kabul ediyoruz.” (s. 25-26.)       Rantı, artı-emeğe ve dolayısıyla artı-değere indirgedikten sonra Petty, toprağı sermayeleşmiş rant olarak, yani belli sayıda yılın rantı ya da belli bir yıl sayısı için toplam rant olarak açıklıyor.
      Gerçekte rant, ya bu tarzda sermayeleştiriliyor ya da aşağıdaki biçimde toprağın değeri olarak hesaplanıyor:
      Bir acre toprağın, yılda 10 pound rant bıraktığını varsayalım. Eğer faiz oranı yüzde 5 ise o zaman 10 pound, 200 poundluk bir sermayenin faizidir; yüzde 5 faiz bu miktar sermayeyi 20 yılda yenilediğine göre, bir acre toprağın değeri 200 pound (20 x 10 pound) olur. Bu nedenle rantın sermayeleştirilmesi faiz oranına bağlıdır. Eğer faiz oranı yüzde 10 olsaydı, bu 100 poundluk bir sermayenin faizini ya da 10 yıllık alımı temsil edecekti.
      Ancak Petty, kârı da içeren genel artı-değer biçimi olarak toprak rantı düşüncesinden hareket ettiği için, sermayenin faizini verili kabul edemez; tersine, özel bir biçim olarak faizi ranttan düşmek durumundadır. (Turgot da aynı şeyi yapıyor; kendi bakış açısından da oldukça tutarlı.) Öyleyse, toprağın değerini oluşturan yılların sayısını –yıllık rantların toplamını– nasıl belirleyecek? Bir insan, ancak kendisine ve aile silsilesinde hemen en yakınındakilere [sayfa 339] “bakma” durumunda olacağı yılların yıllık rantları kadarını satın almakla ilgilenir; yani ortalama bir insanın, büyükbaba, baba ve oğul birarada yaşayacağı sürenin rantlarını satın almakla ilgilenir; “İngiliz’lerin hesabına göre bu süre 21 yıldır. Bu nedenle 21 yılın “usus fructus”unun ötesi onun için bir değer taşımaz. Sonuç olarak 21 yıllık usus fructus’u öder ve bu da toprağın değerini oluşturur.
      Petty o çok zekice yaklaşımıyla, güçlükten sıyrılır. Ama burada önemli olan:
      Birincisi, toplam tarımsal artı-değerin ifadesi olarak rant, topraktan değil emekten türetilir, ve işçinin geçimi için gerekli olanın üstündeki emek fazlası olarak [sunulur];
      İkincisi toprağın değeri, belirli bir sayıda yıl için önceden satın alınmış ranttan başka bir şey değildir — içinde örneğin yirmi bir yıllık artı-değerin (ya da emeğin) toprağın değeri olarak belirdiği rantın kendisinin dönüşmüş bir biçimidir; kısacası toprağın değeri, sermayeleşmiş ranttan başka bir şey değildir.
      Petty bu konuda bu kadar derin görüşlüdür. Rantı (yani toprak rantını) satın alan açısından, rant, böylece, yalnızca onu satın almak için kullandığı sermayesinin faizi olarak belirir; ve bu biçimi içinde rant tümüyle tanınmaz hale gelir ve sermayenin faizi olarak görünür.
      Petty toprağın değerini ve yıllık rantın değerini böylece belirledikten sonra, paranın rantını ya da faizi, artık ikincil bir biçim olarak türetebilmektedir.       “Faize gelince, en azından, teminatından kuşku duyulmayan durumlarda, ödünç verilen paranın satın alacağı miktardaki toprağın rantıdır.” (s. 28.)
      Burada faiz, rantın fiyatıyla belirleniyor görünmektedir, oysa tam tersine rantın fiyatı ya da toprağın alım değeri faiz tarafından belirlenir. Ama bu, rant, artı-değerin genel biçimi olarak sunulduğu ve dolayısıyla paranın faizinin ikincil bir biçim olarak bundan çıkarılması gerektiği için oldukça tutarlıdır.
      Farklılık rantı. Bunun ilk nosyonunu da Petty’de buluruz. O farklılık rantını aynı büyüklükteki toprak parçalarının farklı verimliliklerinden değil, ama eşit verimlilikteki toprak parçalarının farklı konumundan, pazara olan [farklı] uzaklıklarından çıkarır — bilindiği gibi bu farklılık rantının bir öğesidir. Şöyle der:       ||1351| “Nasıl ki yüksek para talebi onun kurunu yükseltirse, yüksek buğday talebinin de zorunlu olarak buğday fiyatını, ve bunun sonucu olarak bu buğdayın ekildiği toprağın rantını yükseltmesi gerekir.” (burada buğday fiyatının rantı belirlediğini açıkça [sayfa 340] söylemektedir; daha önce buğdayın değerini rantın belirlemediğine ilişkin çözümlemelerinde bu örtük olarak vardı) “ve son olarak da toprağın kendisinin fiyatını yükseltir; örneğin, Londra’yı ya da bir orduyu besleyen buğday, 40 mil öteden7 getirilmişse, o zaman ordu karargahına ya da Londra’ya 1 mile kadar uzaklıkta olan yerlerde yetiştirilen buğdayın doğal fiyatına, 39 mil uzaklıktan getirmenin bedeli eklenecektir. ... Böylece fazla nüfuslu yerlere yakın olan ve özde birbirine benzeyen topraklar, bu fazla nüfuslu yerleri besleyen geniş çevresel bölgeler gibi yöreler, bu nedenlerle yalnızca daha fazla rant getirmekle kalmaz, uzak yerlere göre daha uzun yıllar için satın alınır” vb., (s. 29.)       Petty ayrıca, farklılık rantının ikinci nedenini –eşit büyüklükteki alanlarda toprağın farklı verimliliği ve dolayısıyla emeğin farklı verimliliği– de anar;       “Toprağın iyi ya da kötü niteliği, başka deyişle değeri, aynı ürünü yetiştirmek için harcanacak basit emeğe oranla, ona verilen ürünün daha fazla ya da daha az payına bağlıdır.” (s. 67.)
      Petty’nin farklılık rantını sunuşu, dolayısıyla Adam Smith’inkinden daha iyidir. |XXII-1351||

*

      ||XXII-1397| [Petty] A Treatise of Taxes and Contributions, Londra 1667. Ek noktalar.
      1. Bir ulusun gereksindiği, dolaşımdaki para miktarı, s. 16-17. Toplam üretimle ilgili görüşleri, şu parçada gösterilmiştir:       “Bir ülkede 1.000 kişi varsa ve bunlardan 100’ü, tüm 1.000 kişi için yiyecek, üst-baş üretebiliyorsa; eğer 200’ü de başka ulusların, karşılığında ya kendi metalarını verecekleri ya parayla satın alacakları metalar yapıyorsa, ve 400’ü de süslemecilikte, eğlence, debdebe gibi işlerde çalıştırılıyorsa, 200 kişi de yöneticiler, ruhaniler, hukukçular, doktorlar, tüccar ve perakendecilerse, böylece hepsi 900 ise, soru şudur” — geçimi sadakaya bağlı olanlara (“gereğinden çok olanlara”) ne olur. (s. 12.)       Ranta ve rantın para olarak değerlendirilişiyle –ki bunlar için eşit emeği (miktarlarını) temel alır– ilgili çözümlemesinde Petty şöyle der:       “Derim ki bu, değerleri eşitleyen ve dengeleyen temeldir; ama gene de üstyapıda ve o yapıya dayalı pratikte itiraf etmeliyim ki çok farklılık ve örgünlük vardır.” (s. 25.)       ||1398| 2. En fazla kafasını meşgul eden “toprak ve emek arasındaki doğal parite”dir: [sayfa 341]       “Altın ve gümüş paramıza çeşitli adlar veririz: örneğin İngiltere’de, pound, şilin, peni deriz; her şeyi bu üçünden biriyle adlandırırız ya da kavrarız. Bununla ilgili olarak demek isterim ki, her şeyin toprak ve emek gibi iki doğal değer ölçüsüyle değerlendirilmesi gerekir; yani bir gemi ya da giysi şu genişlikte bir toprağa ya da şu kadar emeğe eşittir; çünkü gemiler de elbise de her ikisi de toprağın ve harcanan emeğin yaratıklarıdırlar: Bu doğru olduğuna göre, toprak ile emek arasında doğal bir parite bulmaktan mutlu oluruz; böylece değeri her ikisiyle ifade etmek yerine ya da ikisiyle ifade etmekten daha iyi bir şekilde ya biriyle ya ötekiyle ifade edebiliriz; peniyi nasıl pounda kolay ve kesin bir biçimde çeviriyorsak, o kadar kolaylıkla birini ötekine çevirebiliriz.” (s. 25.)       Bu nedenle Petty, rantın parasal ifadesini bulduktan sonra, “toprağın tüm mülkiyetinin doğal değeri”ni araştırır.
      Onda, birbirine karışan üç değer belirleme yolu vardır:
      a) Değer büyüklüğü; eşit emek-zamanıyla belirlenmiştir; burada emek, değerin kaynağı olarak görülmektedir.
      b) Toplumsal emeğin biçimi olarak değer. Bu nedenle, her ne kadar başka bölümlerde moneter sistemin tüm yanılsamalarını yerden yere vurursa da, burada para, değerin gerçek biçimi olarak görülür. Dolayısıyla o, kavramı tanımlar.
      c) Değişim-değerinin kaynağı olarak emek ile, doğanın (toprağın) sağladığı malzemeyi öngerektiren, kullanım-değerinin kaynağı olarak emek birbirine karışmıştır. Gerçekte, toprağın tam mülkiyetini sermayeleşmiş rant olarak tanımlamayarak ve böylece toprağı doğanın somut emek için sağladığı bir malzeme olarak ele almayarak, emek ile toprak arasındaki pariteyi koparır .
      3. Faiz oranı konusunda şöyle der:       “Başka bir bölümde, Doğanın Yasalarına karşı” (yani burjuva üretimin doğasından kaynaklanan yasalara karşı) “sivil pozitif yasalar yapmanın gereksizliğinden ve yararsızlığından sözetmiştim.” (agy, s. 29.)       4. Rant konusunda: daha yüksek emek üretkenliğinin sonucu olarak artı-değer:       “Eğer anılan yöre, şimdi kullanılandan daha fazla emekle (sabanla sürmek yerine kazılarak işlenirse, tohum yerine fide dikilirse, tohum rastgele alınmaz iyisi seçilirse, toprağı hazırlamadan kullanmak yerine iyice sulayarak hazırlanırsa, çürümüş saman yerine tuzla gübrelenirse) daha verimli hale getirilebilir; o zaman verimlilik artışı emek artışını aşacağından, rant da daha artar.” (s. 32.)       ([Emek artışı] derken, burada emeğin ücretini ya da fiyatını kastediyor.)
      5. Paranın [değerini] Yükseltmek (bölüm XIV). [sayfa 342]
      6. Daha önce alıntılanan parçadaki8 “bir kat fazlasına izin verirseniz, o zaman yapabilecek olduğunun yansı kadar çalışır” sözü şu anlama alınmalıdır: Eğer emekçi altı saat için altı saatin değerini alırsa, o zaman şimdi aldığının –yani oniki saat için altı saatin değerinin– bir kat fazlasını almış olur. O zaman yalnızca altı saat çalışır, “ki bu kamu için bir kayıptır.”, vb..

*

      Petty, An Essay Concerning the Multiplication of Mankind (1682). İşbölümü (s. 35-36).

*

      [Petty, The] Political Anatomy of Ireland (1672) ve Verbum Sapienti (Londra baskısı, 1691).       1. “Bu, beni, ekonomi politiğin en önemli konusuna, yani toprak ile emek arasında, herhangi bir şeyin değerinin yalnızca bunlardan birisiyle ifade edilebileceği bir parite ve denklemin nasıl kurulabileceği sorununa götürüyor.” (s. 63-64.)
      Gerçekte, bu bağlamda sorun, toprağın kendisinin değerini emeğe indirgemektir.
      |1399| 2. Bu yapıt, daha önce ele alınandan sonra yazılmıştır.[115]       “Yetişkin bir insan için, gündelik emek değil ama, ortalama olarak, günlük yiyecek, değerin ortak ölçüsüdür ve artık gümüşün değeri kadar düzenli ve süreklidir. ... Bir İrlandalı kulübesinin değerini, onu yapan işçinin harcadığı günlük yiyecek miktarıyla değerlendirmemin nedeni budur.” (s. 65.)       Şu daha sonraki ifade ise oldukça fizyokratçadır.       “Bazı insanların, başkalarına göre daha fazla yiyeceği savı, geçerli değildir; çünkü bir günlük yiyecekten bizim anladığımız, her türden ve her cüsseden” [100 insanın] “yaşamak, çalışmak ve yaratmak üzere yiyeceğinin 1/100’üdür.” (s. 64.)       Ama Petty’nin burada, İrlanda istatistikleri içinde aradığı şey, değerin ortak ölçüsü değildir, paranın değer ölçüsü oluşu anlamında bir değer ölçüsüdür.
      3. Para miktarı ve ülkenin zenginliği (Verbum Sapientit s. 13).
      4. Sermaye.       “Geçmiş ya da daha önceki emeğin sonucu olarak, bir ulusun zenginliği, sermayesi ya da rezervinin, varolduğu haliyle etkinliğinden [sayfa 343] farklı bir şey gibi düşünülmemesi gerekir.” (s. 9.)       5. Emeğin üretken gücü.       “Halkın yarısının, üzerinde çalıştıkları şeye göre çok daha ılımlı bir çalışmayla ... krallığı çok daha zengin hale getirebileceklerini söyledik. Ne üzerinde sorusuna genelde yanıtım şu: Tüm ülke için daha az insanla besin ve gerekli geçim nesneleri üretimi üzerine; ya çok çalışarak ya da insanların çok-eşlilikten boş yere umduklarının bir başka eşdeğeri olan şeyi yaparak, yani zanaatı kolaylaştırıcı ve emek tasarrufu sağlayıcı yöntemler ortay a koyarak. Çünkü beş kişinin yaptığı işi tek kişi yaparsa, o dört yetişkin işçinin ortaya çıkarabildiğini yapıyor demektir.” (s. 22.) “Besinler de, başka yerlere göre daha az işçi tarafından yapıldığı zaman, en ucuz besin olacaktır.” (s. 23.)       6. İnsanın amacı ve hedefi (s. 24).
      7. Para üzerine, bkz: Quantulumcunque (1682). |XXII-1399||

[3.] PETTY, SIR DUDLEY NORTH, LOCKE


      ||XXII-1397| North’un ve Locke’un yazılan, Petty’nin Quantulumcunque’u (1682), A Treatise of Taxes and Contributions’u (1662) [ve The Political] Anatomy of Ireland] (1672) ile karşılaştırıldığı zaman, şu üç konuda Petty’ye borçlu oldukları görülür: (1) Faiz oranının düşürülmesi; (2) paranın değerinin yükseltilmesi ya da düşürülmesi; (3) North’un faizi, paranın rantı olarak adlandırması, vb..
      North ve Locke, yapıtlarını[116] aynı zamanda ve aynı nedenle yazdılar: Faizin indirilmesi ve para değerinin yükseltilmesi. Ama görüşleri karşıttı. Locke’a göre, yüksek faiz oranının sorumluluğu ve genel olarak şeylerin gerçek fiyatlarını yakalayamamalarının ve bu fiyatlar üzerinden ödenecek gelirlerin sorumluluğu “para kıtlığı” idi. North bunun tersini sorumlu görüyordu; yani para kıtlığını değil, sermaye ve gelir kıtlığını. Onun yapıtlarında, ilk kesin stok ya da sermaye kavramını ya da daha doğrusu, dolaşım aracı olarak alınmadığı ölçüde para kavramını görüyoruz. Sir Dudley North’un yazılarında, Locke’un fikrinin tersine, ilk doğru faiz kavramını buluyoruz. |XXII-1397||

[4.] LOCKE

[Ranta ve Faize, Burjuva Doğal Yasa Teorisi Bakış Açısından
Yaklaşım]


      ||XX-I291a| Locke ‘un genel emek öğretisiyle faizin ve rantın kaynağı öğretisi –çünkü, onda, artı-değer yalnızca bu iki özgül [sayfa 344] biçimde ortaya çıkıyor– birlikte ele alındığı zaman, artı-değer, toprağın ve sermayenin –emek koşullarının– sahiplerine maledinme olanağı verdiği artı-emekten, yabancı emekten başka bir şey değildir. Ve bir kişinin, kendi emeğiyle kullanabileceğinden daha büyük miktardaki emek koşullarına sahip olması, Locke’a göre, özel mülkiyetin üzerine kurulduğu doğa yasasıyla çelişen siyasal bir icattır. ||1292a|
      <Hobbes’a göre de, esasen tüketilebilir durumda olan doğa armağanlarının dışındaki her türlü zenginliğin tek kaynağı emektir. Tanrı (doğa) [doğa armağanlarını -ç.] “ya serbestçe verir, ya üzerinde çalışmak üzere insanlığa bırakır” (Leviathan) [Thomas Hobbes, Works, ... ilk kez Molesworth tarafından toplanan ve redakte edilen, toplu yapıtları, c. III, Londra 1839, s. 232]. Ancak Hobbes’a göre, toprak mülkiyetini kendi arzusuna göre dağıtan, hükümdardır.>
      [Locke’ta] bu konuya ilişkin bölümler aşağıdadır:       “Gerçi yeryüzü ve alt-tür yaratıklar, tüm insanların ortak malıdır ama, her insanın kendi şahsında bir mülkü var: bunun üzerinde kimsenin hakkı yoktur, yalnızca o kişiye aittir. Bedeninin emeği ve elinin yaptığı iş, gerçekten tamamen onundur, diyebiliriz. Doğanın sağladığı ortamdan çekip ayırdığı ve içine kattığı, emeğiyle karıştırdığı ve kendine ait bir şeyle birleştirdiği her ne ise, onun mülkü olur.” (Of [Civil] Government, kitap II, bölüm V, Workst 7. baskı., 1768, c. II, s. 229.)       “Onu, herkesin malı olduğu ve doğanın tüm çocuklarına ait bulunduğu yerden, doğanın ellerinden, onun emeği çekip almıştır ve böylece ona sahip olmuştur.” (agy, s. 230.)       “Bu yolla bize mülkiyeti sağlayan aynı doğa yasası, aynı zamanda da bu mülkiyeti sınırlar. ... Herkesin, kendi emeğiyle, kullanabileceği ve bozulmadan önce herhangi bir biçimde yaşamı için yararlı olabilecek olanı, mülkiyetine dönüştürme hakkı vardır; bunu aşan her miktar onun payı değildir. Herhangi bir insanın, doğada bir yıkıma neden olmayacak ölçüye kadar ondan bir yaşam avantajı sağlaması, kendi emeğiyle bir mülk oluşturabileceği kadarı; bunun ötesindeki her ne ise, onun payını aşan bölümdür ve başkalarına aittir.” (agy.)       “Ama mülkiyetin başlıca nesnesi, toprağın ürünü değil de” vb. “toprağın kendisi olduğuna göre... bir insanın sürebileceği, ekebileceği, yetiştirebileceği ve ürünlerini kullanabileceği kadar toprak onun mülkiyetidir. O kendi emeğiyle yaptıklarıyla bu toprağı, sanki ortak maldan alıp kendine ayırmış olur.” (agy.)       “Toprağı tarıma elverişli hale getirmek ya da ekip biçmek ile ona sahip olmak, bu ikisinin birbiriyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Biri ötekine hak verdirmiştir.” (agy, s. 231.)       “Doğa, mülkiyetin büyüklüğünü, insan emeğinin oylumuyla ve yaşama elverişliliğiyle uyumlu olarak çok iyi belirlemiştir; hiçbir bireyin emeği ne tüm toprağı tarıma elverişli hale getirebilir ya da [sayfa 345] tümüne sahip olabilir; ne de küçük bir parçasından daha fazlasını tüketme keyfine varabilir; öyle ki bu yoldan, herhangi bir kişinin, bir başkasının hakkına tecavüz etmesi, komşusunun zararına bir mülkiyete sahip olması olanaksızdır. ... Bu ölçü dünyanın ilk çağlarında, herkesin mülkiyetini çok makul bir büyüklükle, herhangi bir kimseye zarar vermeksizin elde edebileceği büyüklükle sınırlamıştır. ... Aynı ölçü, tüm dünya çerçevesinde, hiç kimseye haksızlık yapmaksızın, hâlâ uygulanabilir!” (s. 231-232.)       Her nesneye değerini veren emektir; (burada değer, kullanım-değerine eşittir ve emek de miktar olarak değil, somut emek olarak alınmıştır; ama değişim-değerinin emekle ölçülmesi, gerçekte, emekçinin kullanım-değeri yarattığı olgusuna dayandırılmaktadır.) Kullanım-değerinin, emeğe çözüşmeyen kısmı da doğanın armağanıdır ve öyleyse, kendinde ortak mülkiyettir. Dolayısıyla Locke, mülkiyetin, emek dışındaki başka bazı süreçlerle de [araçlarla da] elde edilebileceği biçimindeki çelişkiyi değil; doğadaki ortak mülkiyete karşı, bireysel emekle, nasıl bireysel mülkiyetin yaratılabildiğini göstermeye çalışır.       “Her şeyin değerinin farklılığını belirleyen, gerçekte emektir. ... İnsan yaşamı için yararlı olan toprak ürünlerinin ... yüzde-doksandokuzu bütünüyle emeğin hesabına yazılmalıdır.” (s. 234.)       “Öyleyse toprağın değerinin çok büyük kısmını belirleyen de emektir.” (s. 235.)       “Her ne kadar doğanın şeyleri ortak ise de kendisinin efendisi ve kendi şahsının maliki olan insan ve onun etkinliklerinin ya da emeğinin, kendisi gene de mülkiyetin büyük temeli olmuştur.” (s. 235.)       Şu halde mülkiyete konan sınırlardan biri, kişisel emeğin sınırıdır; bir başkası insanın kullanabileceğinden daha fazlasını yığmamasıdır. Ancak bu ikinci sınır, bozulabilir ürünlerin parayla değişilmesi yoluyla (başka tür değişimlerden ayrı olarak) genişletilmiştir:       “O, bu dayanıklı şeylerden dilediği kadarını biriktirebilir; onun adil mülkünü aşan sınırlar” (kişisel emeğinin sınırından ayrı olarak) “elde bulundurduğunun genişliğine göre değil, ama içindeki herhangi bir şeyin bir işe yaramaksızın çürümesidir. Ve böylece kişinin bozulmadan alıkoyabileceği bazı ömürlü şeyler ve karşılıklı rızaya dayalı olarak insanların yaşamı desteklemekte gerçekten yararlı ama bozulabilir olan bazı şeyleri değişebilmeleri için paranın kullanımı çıkagelmiştir.” (s. 236.)       Kişisel emeğin sınırları yerli yerinde duruyorsa da bireysel mülkiyetteki eşitsizlik, işte böylece ortaya çıkmıştır.       “Şeylerin, özel mülkiyet olarak eşit-olmayan bu bölünmesi, toplumun sınırlan dışına taşarak ve herhangi bir sözleşmeye dayanmadan yalnızca gümüşe ve altına bir değer biçerek ve para kullanılmasını [sayfa 346] sini itiraz etmeksizin kabullenerek, insanın uygulamaya koyduğu bir şeydir.” (s. 237.)       Bu pasaj ile, Locke’un faiz konusundaki yapıtından[117] alınan aşağıdaki pasajı karşılaştırmak gerekir; Locke’un, mülkiyetin sınırını kişisel emeğin belirlediği biçimindeki doğa yasası anlayışını unutmadan:       “Şimdi de onun” (paranın) “kâr ya da faiz dediğimiz, yıllık belirli bir gelir sağlayarak, nasıl toprakla aynı doğaya sahip olduğunu görelim. Çünkü toprak, insan için doğal olarak yeni, yararlı ve değerli bir şey üretir; ama para kısır bir şeydir, hiçbir şey üretmez, ama sözleşmeye dayalı olarak, bir insanın emeğinin ödülü olan kazancı, bir başka insanın cebine aktarır. Bunu sağlayan şey, paranın eşit olmayan dağılımıdır; aynı eşitsizliğin toprakta yarattığı etki, burada parada kendini göstermektedir. ... Nasıl ki toprağın eşit olmayan dağılımı (siz gübreleyebileceğinizden ya da gübreleyeceğinizden daha fazlasına, başkası daha azına sahip) sizin toprağınıza bir kiracı getirirse, paranın aynı eşitsiz dağılımı da benim param için bir kiracı getirir: Böylece benim param, borçlananın çalışmasıyla, ona %6’dan fazla üretecek biçimde ticaretteki yerini alır, tıpkı sizin toprağınızın, kiracının emeğiyle, onun [ödeyeceği -ç.] ranttan daha fazla meyve vermesi gibi.” Locke, Works, Folio baskısı, 1740, c. II, [s. 19].[118])       Bu pasajda, rantın tefecilikten farklı olmadığını toprak mülk sahibine göstermekte, Locke’un bir ölçüde polemiksel bir çıkarı vardır. Her ikisi de üretim koşullarının eşitsiz dağılımı yoluyla “bir insanın emeğinin ödülü olan kazancı, bir başka insanın cebine aktarır”.
      Locke’un görüşleri, feodal topluma karşı burjuva toplumun hak anlayışının klasik ifadesi olduğu için daha da önem taşımaktadır; ayrıca onun felsefesi, kendini izleyen İngiliz ekonomi politiğinin tüm fikirlerine temel olmuştur. |XX-1293a||

[5.] NORTH

[Sermaye Olarak Para,
Faiz Oranında Düşüşün Nedeni Olarak Ticaretin Büyümesi]


      ||XXIII-1418| Sir Dudley North: Discourses upon Trade, etc. Londra 1691. (ek not defteri C)[119]
      Locke’un ekonomik yazıları gibi bu yapıt da Petty’nin yapıtlarıyla doğrudan bağlantılıdır ve o yapıtlara dayandırılmıştır.
      Bu yapıt, özellikle ticaret sermayesiyle ilgilidir ve bu nedenle de her ne kadar ilgi alanında usta bir yetenek sergiliyorsa da burada [sayfa 347] konu dışıdır.
      Charles Il’nin yeniden tahta geçişinden 18. yüzyıl ortalarına kadar toprak sahiplerinin (buğday fiyatlarının özellikle ?’den[120] beri düşmeye başlayışı gibi) rantlardaki düşüşten sürekli yakınmaları dikkat çekici görünüyor. Her ne kadar sanayi kapitalistleri sınıfı (Culpeper ve Sir Josiah Child zamanından beri) faiz oranının zorla indirilişinde önemli bir rol oynadıysa da buna asıl ön-ayak olan toprağın çıkarı [toprak aristokrasisi .] idi. “Toprağın değeri” ve “onun yükseltilmesi” ulusal çıkar gereği ilan edilmişti. (Öte yandan da yaklaşık 1760’tan itibaren rantlardaki, toprağın değerindeki ve tahıl fiyatlarıyla öteki malların fiyatındaki artış ve imalatçıların yakınılan bu konudaki ekonomik araştırmaların temelini oluşturuyor.)
      Çok görkemli bir yaşam sürdüren soylular, tefecilerin onları nasıl avuçları içine aldığını tiksintiyle gördükçe ve 17. yüzyılın sonunda modern kredi sisteminin yanısıra kamusal borçlanma düzeninin kuruluşuyla onların karşısına yasama alanında ezici bir güçle çıkınca, 1650’den 1750’ye kadarki bir yüzyılı, birkaç ayrıksın durum dışında para sahiplerinin [kapitalistlerin] çıkarıyla toprak sahiplerinin çıkarı arasındaki savaşım doldurmuştur.
      Petty, zaten toprak sahiplerinin rantlardaki düşüşten yakınmaları ve gelişmelere karşıt tutumları hakkında düşüncelerini dile getirmektedir (bu pasaja bakınız[121]). Toprak sahibine karşı tefeciyi savunur ve toprağın rantıyla paranın rantım aynı kefeye koyar.
      Locke, her ikisini emeğin sömürülüşüne indirger. Petty ile aynı yaklaşımı benimser. Her ikisi de faizin yasa zoruyla düzenlenmesine karşı çıkar. Toprak sahipleri, faiz düştüğü zaman toprağın değerinde artış olduğunu farketmişlerdir. Belli bir rant düzeyinde, onun sermayeleşmiş ifadesi, yani toprağın değeri, faiz oranıyla ters orantılı olarak düşmekte ya da yükselmektedir.
      Yukarda değinilen yapıtında, Petty’nin çizgisini izleyen üçüncü yazar, Sir Dudley North’tur.
      Sermayenin, toprak sahiplerine karşı gelmesinin ilk biçimi olan tefecilik, sermaye birikiminin, yani toprak sahiplerinin gelirlerine ortak olmanın başlıca yollarından da biri olmuştur. Ama sanayi sermayesi ve ticari sermaye, bu eskimiş sermaye biçimine, toprak sahipleriyle, neredeyse elele vererek karşı çıkmışlardır.       “Nasıl ki toprak sahibi toprağını kiraya veriyorsa, bu insanlar da” (ki “bir iş yapmak için ellerinde stok bulunan ama ya işten anlamayan ya da işi yönetme zahmetine katlanmak istemeyen bu insanlar da”) “kendi stoklarını kiralamaktadırlar; bu ikincisine faiz denir, ama nasıl ki öteki toprağın rantı ise bu da yalnızca stokun rantıdır” [sayfa 348] (Petty’nin yazılarında olduğu gibi burada da, Ortaçağdan henüz çıkmakta olan bu kişilerin gözünde rantın nasıl ||1419| artı-değerin birincil biçimi olarak belirdiği açıkça görülmektedir.) “Ve birçok dilde para ve toprak kiralamak, ortak kullanılan terimlerdir; İngiltere’deki bazı bölgelerde de böyledir. Şöyle ki toprak sahibi ve stok sahibi aynı şeydir; toprak sahibinin tek avantajı, kiracısının toprağı alıp götürememesidir, ötekinin kiracısı ise stoku alıp götürebilir; bu nedenle toprağın, daha büyük risk altında kiraya verilen stoka göre, daha az kâr bırakması gerekir.” (s. 4.)       Faiz. North’un, faiz konusunda, doğru kavrama sahip ilk kişi olduğu görülüyor; çünkü, biraz aşağıdaki alıntıda da görüleceği gibi, stok derken, o yalnızca parayı değil, ama aynı zamanda sermayeyi kastediyor (gerçekten de tıpkı Petty’nin bile stok ile para arasında bir ayrım yapması gibi. Locke, faizin yalnızca para miktarı tarafından belirlendiğini düşünüyordu; Petty de aynı düşüncedeydi. Bu konuda Massieldeki alıntılara bakınız.)       “Borç verenler borçlananlardan daha fazla olursa faiz ... düşecektir; ... ticareti ticaret yapan düşük faiz değildir; düşük faizi sağlayan, ulusun stokunu artıran ticarettir.” (s. 4.)       “Altın ve gümüş ve onlardan çıkarılan para, ağırlıktan ve ölçüden başka bir şey değildirler; ticari işlemler bunlarla daha kolay sağlanır: bunlar aynı zamanda, stok fazlalığının depolanabileceği bir fon oluştururlar.” (s. 16.)       Fiyat ve para. Fiyat, metanın parayla ifade edilen eşdeğerinden başka bir şey olmadığına ve bir satış sözkonusu olduğunda para olarak gerçekleşmiş meta olduğuna göre –yani fiyat, metayı, daha sonra yeniden kullanım-değerine dönüştürülecek bir değişim-değeri olarak temsil ettiğine göre–, ilk keşfedilmesi gereken, sözkonusu işlemde altın ve gümüşten, yalnızca metaların değişim-değerinin bir varoluş biçimi olarak, onların başkalaşımındaki bir aşama olarak yararlandığımız, gümüş ve altın olarak o özellikleriyle ilgilenmediğimiz olgusudur. North bunu, kendi zamanına göre, çok güçlü bir biçimde ortaya koymuştur.       “Para, alım-satımda ortak ölçü ... olduğu için, satacak bir şeyleri olan, ancak alıcı tüccar bulamayan herkes, günümüzde, mallarının elde kalma nedenini krallıktaki para darlığına bağlama eğilimindedir; bu yüzden herkesin ağzında bir para darlığı lafıdır gidiyor, ki bu büyük hata. ...       “Para para diye bağırıp çağıran bu insanlar ne istiyor? Dilenciyle başlayacağım. ... Onun istediği para değil ekmek ve yaşamın öteki gereksinimleri. ... Çiftçi de para yokluğundan yakınıyor. ... Ülkede daha fazla para olsaydı, mallarının iyi bir fiyat yakalayacak olduğunu düşünüyor. Şu halde öyle görünüyor ki, onun istediği para değil, ama buğdayı için ve satmak isteyip de satamadığı sığırları için bir [sayfa 349] fiyattır. Neden fiyat alamıyor? ... 1. Ya ülkede çok fazla buğday ve sığır vardır, bu yüzden pazara gelenlerin çoğu onun gibi satma gereksinimi içinde olanlardır ve pek az insan alıcıdır; ya da 2. Savaş zamanlarında olduğu gibi dış ticaretin güvenli olmadığı ya da ihracata izin verilmediği durumlarda olduğu gibi, bir dış ulaşım eksikliği sözkonusudur; ya da 3. Yoksulluk nedeniyle insanların evlerine eskisi kadar harcama yapmamaları gibi nedenlerle tüketim aksamıştır. Demek ki sorun, çiftçinin mallarını satabilmesi için elverişli bir etki yapan bir miktar parayı ortaya sürmek değil, bu üç nedenden hangisi fiyatları düşük düzeyde tutuyorsa o nedeni ortadan kaldırmaktır.       “Tüccarlar ve perakendeciler de aynı biçimde paraya, yani ticaretini yaptıkları metalar için pazarın tıkanması karşısında, bir mahreç bulunmasına gerek duyarlar.” (s. 11-12.)[122]       Bir nokta daha: Sermaye, değerini kendisi artıran değerdir, oysa para-yığmada amaç, değişim-değerinin kristalleşmiş biçiminin kendisidir. Dolayısıyla, klasik ekonomistlerin ilk buluşlarından biri, para-yığma ile parayı kâr etmek için kullanmak yani paranın sermaye olarak kullanılması arasındaki karşıtlıktır.       “Hiç kimse, nakit olarak ya da altın ya da gümüş nesneler olarak sahip olduğunu aynen koruyarak daha zengin hale gelmez; tam tersine, bu yüzden daha yoksul olur. Toprak sahibiyse toprağı kiraya verilmiş, parası faiz karşılığı ödünç verilmiş ya da ticaret için mallara yatırılmış, malı artmakta olan adam en zengin adamdır.” (s. 11.)       <Aynı biçimde John Bellers, Essays about the Poor, Manufacturest Trade, Plantations and Immorality, ete. Londra 1699, der ki:       “Para, yalnızca, daha değerli bir şey karşılığında kendinden ayrılındığı zaman yararlıdır ve artar; yalnızca daha değerli bir şey karşılığında kullanılırsa kişi için kârlı olur; öyleyse, ülke-içi ticaret için kesinlikle gerekli olandan daha fazla para, bir krallık ya da bir ulus için ölü bir stoktur, içinde tutulduğu ülkeye kâr getirmez.” (s. 13.)>       “Herkes ona” (paraya) “sahip olmak ister ama yine de, ölü yatan bir paradan hiçbir yarar beklenemeyeceğini, o paranın kesin bir kayıp olduğunu bilenler onu elde tutmayı değil hemen kullanmayı isterler.” ([North, agy) s. 21.)       ||1420| Dünya-parası olarak para:       “Ticaret sözkonusu olduğu zaman, dünyada bir ulus, her bakımdan, bir krallıktaki bir kent ya da bir kentteki bir aile gibidir.” (s. 14.) “Bu ticaret akışı içinde altın ve gümüş öteki metalardan hiçbir biçimde farklı değildir; yalnızca bunların çokçasına sahip olanlardan alınırlar, onu isteyenlere ya da arzu edenlere taşınırlar.” (s. 13.)
      Dolaşımda olabilecek para miktarı, metaların değişimiyle belirlenir. [sayfa 350] “Dış ülkelerden hiçbir zaman çok fazla bir şey getirilmezse ya da ülke içinde hiçbir zaman, ulusun yaptığı ticaretin gereksindiğinden fazla sikke basılmazsa, bunların fazlası külçeden başka bir şey değildir ve öyle işlem görür; ve sikkeler de ikinci el dövme plakalar gibi, yalnızca özündeki değer için satılır.” (s. 17-18.)
      Paranın külçeye ve külçenin paraya dönüştürülmesi (s. 18) (ek not defteri C, s. 13). Paranın değerinin biçilmesi ve ağırlığı. Dalgalanma hareketleri (ek not defteri C, s. 14).[123]
      Tefeci, toprak aristokrasisi ve ticaret       “Bu ülkede faize konan para, ticaret erbabının, ticareti yönetmesi için kullandığı paranın onda-birine bile yakın değildir; büyük bölümü lüks elde etmek isteyenlere ödünç verilmiştir, büyük toprakların sahibi olan, ancak toprağının getirdiğinden daha fazlasını harcayan ve malikanelerini satmaktan nefret ettikleri için ipotek eden kişilerin harcamalarına destek olmak üzere ödünç verilmiştir.” (North, agy, s. 6-7.) |XXIII-1420||

[6. ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI OLARAK SANAYİ ÜZERİNE
BERKELEY’İN GÖRÜŞLERİ]


      ||XIII-670a| “Toprağın kendisinin zenginlik olduğunu varsayma-nın yanlış olup olmadığı. Ve zenginliği oluşturan şeyin, hatta çalışmanın aracı ve dürtüsü olmasalardı değer taşımayacak olan toprağı ve gümüşü bile zenginlik haline getiren şeyin, insanların çalışması olup olmadığının her şeyden önce düşünülmesi?” (The Querist, Dr. George Berkeley, Londra 1750, Soru 38.) |XIII-670a||

[7.] HUME VE MASSIE

[(A) Faiz Konusunda Massie ve Hume]


      ||XX-1293 a| Massie’nin imzasız yayınladığı yapıtı An Essay on the Governing Causes ofthe Natural Rate oflnterest, 1750’de çıktı. Hume’un [makalesi] “Faiz Üzerinde”yi içeren Essays’i 1752’de yani iki yıl sonra yayınladı. Bu nedenle Massie öncelik alıyor. Hume, Locke’a; Massie ise Petty ile Locke’a, her ikisine birden saldırıyordu; her ikisi de [Petty ile Locke -ç.], faiz oranının para miktarına bağlı olduğu ve borcun gerçek içeriğinin para olduğu (sermaye değil) biçimindeki görüşlerini henüz sürdürüyorlardı.
      Massie, Hume’dan daha fazla bir kesinlikle faizin, yalnızca kârın basit bir parçası olduğu görüşündeydi. Hume daha çok, paranın değerinin, faiz oranı bakımından herhangi bir farka neden olmayacağını göstermeye çalışıyordu; çünkü, faiz ile para-sermaye [sayfa 351] arasındaki oran belli olduğuna göre –diyelim ki yüzde 6– 6 pound[luk faiz -ç.], 100 pound[luk ana para .] değerindeki iniş ve çıkışla aynı zamanda düşüp yükseleceğine göre, 6 oranı bundan etkilenmeyecekti.

[(B) Hume. Kârın ve Faizin, Ticaret ve Sanayideki
Büyümeye Bağlı Olarak Düşmesi]


      Hume’la başlayalım.       “Yeryüzündeki her şey emekle satın alınır.” ([David Hume, “Of Commerce”] Essays, [and Treatises on Several Subjects] c. I, Kısım II, Londra 1764, s. 289.)       Faiz oranı ödünç alıcıların talebine ve ödünç verenlerin arzına, yani talep ve arza, ama ondan sonra da esas olarak “ticaretten kaynaklanan kârların” düzeyine bağlıdır. (agy7 s. 329.)       “Emek ve meta stoklarının çokluğu ya da azlığının,” (faiz üzerinde) “büyük ölçüde etkili olması gerekir; çünkü bunları gerçekte ve fiilen, faizle para aldığımız zaman ödünç almış oluruz.” (agy, s. 337.) “Hiç kimse yüksek faiz elde edebileceği yerde, düşük kâr kabul etmez; ve hiç kimse yüksek kâr elde edebileceği yerde, düşük bir faizi kabul etmez.” (agy, s. 335.)       Yüksek faiz ve yüksek kâr, her ikisi de “altın ve gümüş darlığının değil, ticaret ve sanayideki küçük ilerlemenin” ifadesidir, (agy, s. 329.) Ve “düşük” faiz de bunun tersinin ifadesidir.
      ||1294a| “Dolayısıyla, yalnızca toprak çıkarlarının” (ya da daha sonra dediği gibi ulanded gentry and peasants”ın [“toprak aristokrasisi ve köylülerin”]) “olduğu bir devlette, borç alanların sayısı kaçınılmaz olarak çok ve faiz yüksektir” (s. 330); çünkü, zenginler, zevkin çekiciliğinden ve can sıkıntısından, eğlence peşinde koşuşurlar ve öte yandan, tarım dışında, üretim çok sınırlıdır. Ticaret geliştiği zaman, durum bunun tersidir. Tüccarı, yalnızca ve tümüyle kazanma hırsı [sarar]. O “servetinin her gün arttığını görmekten daha büyük bir zevk bilmez”. (Değişim-değeri, soyut zenginlik hırsı, onun gözünde kullanım-değerinin ardında koşmaktan çok daha önemlidir.)       “Ticaretin ihtiyatlı bir biçimde gelişmesinin nedeni budur; tüccar arasında, savurganların üstünde ve ötesindeki pintilerin, toprak sahipleri arasındaki savurganlarla aynı ölçüde bulunuşunun nedeni de budur.” (s. 333.)       <Üretken-olmayan emek:       “Hukukçular ve doktorlar sınai mal yaratmazlar; zenginliklerini [sayfa 350] başkalarının sırtından kazanırlar; öyle ki, kendi zenginliklerini ne kadar artırırlarsa bir kısım yurttaşlarının zenginliklerini kaçınılmaz olarak o kadar azaltırlar.” (s. 333-334,)>       “Şu halde ticaretteki bir artış [...] ödünç verenlerin sayısını büyük ölçüde artırır ve bu yolla faizin düşmesine yolaçar” (s. 334.)       “Düşük faiz oranı ve az ticari kâr, birbirini karşılıklı olarak ilerleten iki etmendir ve her ikisi de zengin tüccar üreten ve paranın faizini önemli hale getiren yaygın ticaretten kaynaklanır. Tüccarın şu ya da bu miktar değerli maden tarafından temsil edilen çok miktarda stoklara sahip olduğu durumlarda, sık görülen şey, ya kendilerinin iş yaşamından yorulması ya da mirasçılarının ticaret yapmayı arzu etmemeleri ya da yapamamaları nedeniyle bu zengin insanların büyük bir bölüğünün doğal olarak yıllık güvenli bir gelir istemeye başlamasıdır. Bolluk fiyatı düşürür ve ödünç vereni düşük bir faizi kabule zorlar. Bu durum, birçoğunu, stoklarını ticarette tutmaya ve paralarını düşük bir düzeyden ödünç vermektense, düşük kârla yetinmeye zorlar. Öte yandan, ticaret yaygın9 hale gelince ve geniş10 stoklar kullanmaya başlayınca, tüccar arasında, ticaret kârını azaltan bir rekabet başlar, ama aynı zamanda da ticareti artırır. Ticaret eşyasının düşük kâr getirmesi, işi bıraktıkları zaman düşük düzeyde faizi daha gönüllü olarak kabullenmeye iter ve rahata ve tembelliğe alışırlar. Bu nedenle, bunlardan hangisinin yani düşük faizle düşük kârdan hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğunu öğrenmek için araştırma yapmanın hiç de gereği yoktur. Her ikisi de yaygın ticaretten kaynaklanır ve karşılıklı olarak birbirini teşvik eder. ... Yaygın ticaret, geniş stoklar üreterek, hem faizi hem kârları düşürür; ve birinin düşüşü, ötekinin, ikincinin de oransal olarak gerilemesine her zaman yardımcı olur. Şunu da ekleyebilirim: düşük kârlar, ticaretin ve sanayinin artışından çıkıyorsa, metaları ucuzlatarak, tüketimi teşvik ederek ve sanayiyi ilerleterek o düşük kârlar bu kez de ticareti ve sanayiyi daha da artırır. Şu halde ... faiz, devletin barometresidir11 ve düşük oluşu, bir halkın gelişmesinin şaşmaz göstergesidir.” (agy, s. 334-336.)

[(C) Massie. Kârın Parçası Olarak Faiz.
Faiz Düzeyinin Kâr Oranıyla Açıklanması)


      [Joseph Massie] An Essay on the Governing Causes of the Natural Rate of Interest; bu başlık altında Sir William Petty ile bay Locke’un sezgileri gözden geçiriliyor, Londra 1750.       “Bu birkaç alıntıdan[124] anlaşıldığı üzere, bay Locke, doğal faiz oranını, bir ülkedeki para miktarının, bir yandan o ülkede yaşayanların birbirlerine olan borçlarına ve öte yandan o ülkenin ticaret [sayfa 353] hacmine oranının belirlediğine inanıyor; Sir William Petty ise yalnızca para miktarına bağlıyor; demek ki, yalnızca borçlar konusunda ayrılıyorlar.” (s. 14-15.) |XX-1294a||       ||XXI-1300| Zengin insanlar, “kendi paralarını kendileri çalıştırmak yerine [...] o paradan kâr etmeleri ve böylece elde edilen kârın bir parçasını sahipleri adına ayırmaları için başkalarına verirler: Ancak bir ülkenin zenginliği, bu zenginliği ticarette kullanmak üzere, birçok insanın eline, iki aileyi bile geçindirmeye yetmeyecek ölçüde az bir şey bırakacak derecede bölünerek dağılırsa ve eşit bölüştürülürse pek az borçlanma olabilir; çünkü 20.000 lira12 bir insana ait olduğu zaman, faizi bir aileyi geçindirmeye yeteceği için ödünç verebilir; ama on kişiye ait olursa ödünç verilemez, çünkü faizi on aileyi geçindirmeye yetmeyecektir.” (s. 23-24.)       “Doğal faizi, hükümetin para için ödediği orandan çıkarma mantığı yanıltıcıdır, ister-istemez yanıltıcı olması gerekir: Deneyim göstermiştir ki, onlar [doğal faiz ve hükümetin ödediği faiz oranı -ç.] ne birbirini tutmaktadır, ne aralarında belli bir uygunluğu korumuştur; ve akıl bize, hiçbir zaman da koruyamayacaklarını söylemektedir; çünkü birinin temeli kârdadır, ötekininki zorunlulukta; birincinin sınırları vardır, ikincinin hiç sınırı yoktur; toprağını iyileştirmek için ödünç para alan beyefendinin ve ticaretini sürdürmek için borçlanan tüccar ya da satıcının, ötesine geçemeyecekleri sınırlar vardır; eğer bu parayla yüzde 10 elde edebiliyorlarsa, onun için yüzde 5 ödeyebilirler, ama yüzde 10 vermeyeceklerdir; oysa zorunluluk nedeniyle borçlananlar için başka bir sınırlayıcı yoktur ve zorunluluk, başka kural tanımaz.” (s. 31-32.)       “Faiz almanın hakkaniyete uygunluğu, bir insanın borçlandığı paradan kâr edip etmemesine değil, ama onun” (borçlanılan paranın) “doğru kullanılırsa, kâr üretebilme kapasitesine bağlıdır.” (s. 49.) “Eğer insanların borçlandıkları para için ödedikleri faiz, o paranın üretebildiği kârın bir parçası olursa, bu faizi her zaman kâr belirlemelidir.” (s. 49.)       “Bu kârların, ne oranda borçlanana, ne oranda alacaklıya ait olursa haklı sayılacağında, alacaklılarla borçluların düşüncelerinden başka bir belirleyici yöntem yoktur; burda doğruyu-yanlışı ortak rıza belirler.” (s. 49.)       “Ancak bu, kârı bölüştürme kuralı, her alacaklıya ve her borçluya uygulanmaz; yalnızca alacaklılarla borçlulara genel olarak uygulanır ... dikkate değer ölçüde yüksek ya da düşük kazançlar, yeteneğin ödülü ve anlayış kıtlığının sonucudur ve alacaklılarla hiçbir ilgisi yoktur, [alacaklılar -ç.] birinden zarar görmeyeceklerine göre, ötekinden de bir yararları olmaması gerekir. Aynı işteki belli bir insan için söylenen, belli bir iş türü için de geçerlidir.” (s. 50.)       “Doğal faiz oranı, bireysel işletmelerin kârı tarafından saptanır.” (s. 51.)       Peki öyleyse İngiltere’deki faiz oranı, neden daha önce olduğu [sayfa 354] gibi yüzde 8 değil de yüzde 4?       Çünkü o tarihlerde İngiliz tüccarlar “şimdikine göre bir kat daha fazla kâr ediyorlardı.” [s. 51.]       Neden Hollanda’da yüzde 3, Fransa, Almanya ve Portekiz’de 5-6, Batı ve Doğu Hint adalarında 9, Türkiye’de yüzde 12?       “Genel yanıt hepsini karşılayacaktır ki, o da şu: Bu çeşitli ülkelerdeki ticaret kârı, buradakinden [İngiltere’dekinden -ç.] farklıdır ve tüm bu farklı faiz oranlarını yaratacak ölçüde yüksektir.” (s. 51.)       Peki kârdaki düşüş neden ileri gelir?       İç ve dış rekabet, (yabancı rekabet nedeniyle) “ticarette bir düşüşten, ya da tüccarların ister bir miktar ticaret yapma gereksiniminden ister hırs ve tamahtan, birbirlerine karşı meta fiyatlarını düşürmelerinden ...” (s. 52-53.)       “Ticaretin kârını genelde ticaret yapanların sayısının ticaret miktarına oranı belirler.” (s. 55.) “Hollanda’da ticarette çalıştırılanların sayısı, ülkede yaşayanların sayısı içinde en yüksek orandadır. ... Faiz [...] en düşük düzeydedir [...] Bu oransızlığın daha yüksek olduğu Türkiye’de faiz oranı daha yüksektir.”13 (s. 55-56.)       111301İ “Ticaret yapanlarla ticaret arasındaki oranı belirleyen nedir?” (s. 57.) “Ticaret dürtüsü”14 “[I.] Doğal gereksinim. [II.] Özgürlük. [III.] Kişinin özel haklarının korunması. [IV.] Kamu güvenliği.” (s. 57-58.)       “Hiçbir iki ülke yoktur ki, aynı emeği harcayarak, eşit sayıda ve denk bollukta gerekli geçim nesnesi üretiyor olsun; [...] insanların gereksinimleri, içinde yaşadıkları iklimin sertliğine ya da ılımlılığına göre azalır ya da çoğalır; [...] sonuçta, farklı ülkeler insanlarının, gereksinimlerini [karşılamak için -ç,] yapmak zorunda oldukları ticaretin oranı aynı olamaz; farklılığı sıcaklık soğukluk dereceleri dışında başka değişkenlerde aramak da pratik değildir; buradan giderek şu genel sonuç çıkarılabilir: Soğuk iklimlerde belli sayıda insanın gereksinimlerinin [karşılanması] için gereksinim duyulan emek miktarı en yüksektir, sıcak ülkelerde en az; çünkü birincide insanlar yalnızca daha fazla giyeceğe gereksinim duymakla kalmaz, ikincilere göre, toprak da daha fazla ekim [gayreti .] ister.” (s. 59.) “Hollanda’ya özgü bir tür gereksinim ... ülkede nüfusun aşırı fazla olmasından kaynaklanır; topraklarına set yapıp kurutmak için çok emek gerekmesi, onların ticaret gereksinimlerini yaşanabilir dünyanın başka herhangi bir yerine göre daha fazlalaştırmaktadır.” (s. 60.)

[(D) Sonuç]


      Massie, hatta Hume’dan da daha kesin biçimde, faizi, kârın [sayfa 355] basit bir kısmı olarak sunar; her ikisi de faizdeki düşüşü sermaye birikimine (Massie özellikle rekabetten [sözeder]) ve bunun sonucu olarak kârların düşmesine bağlarlar. Her ikisi de ticaret kârının kaynağı konusunda aynı derecede az [konuşur]. |XXI-130l||

[8. FİZYOKRATLARLA İLGİLİ BÖLÜMLERE EK]

[(A) Ekonomik Tabloya Ek Not. Quesnay’nin Yanlış Varsayımları]


      ||XXIII-1433|
       
Üretici sınıf Toprak sahipleri Kısır sınıf
a') 2 milyar a) 2 milyar a'') 1 milyar
b) 1 milyar   c) 1 milyar
b)'') 1 milyar  
d) 1 milyar   b') 1 milyar
Yıllık öndelikler
2 milyar
   
Toplam 5 milyar   Toplam 2 milyar
Bu tabloda, a)'dan b)'ye, a)'dan c)'ye, c)'den d)'ye, a')'den b')'ne ve a'')'den b'')'ne noktalı çizgiler vardır.

      Tableau économique’in en basit biçimi budur.[125]
      1. Para dolaşımı (ödemenin yıllık olarak yapıldığı varsayımıyla). Para dolaşımı harcamacı sınıftan, satacak metası bulunmayan, satmaksızın satın alan toprak sahiplerinden başlar.
      Üretici sınıftan bir milyarlık ürün alırlar, rant olarak elde ettikleri 1 milyarı geri gönderirler. (Böylece tarımsal ürünün beşte-biri elden çıkarılmış olur.) Toprak sahipleri kısır sınıftan da 1 milyarlık mal alırlar; böylece o sınıfın eline 1 milyar para geçmiş olur. (Böylece, mamul ürünlerin de yarısı elden çıkarılmış olur.) 1 milyar para ile kısır sınıf üretici sınıftan geçim nesneleri satın alır, böylece 1 milyar para o sınıfa geri döner. (Tarım ürünlerinin ikinci beşte-biri de böylelikle elden çıkarılmış olur.) Aynı 1 milyar parayla üretici sınıf, 1 milyarlık mamul madde alır; bu onların [üretici sınıfın -ç.] öndeliklerinin yarısını yenilemiş olur. (Böylece imalat ürünlerinin ikinci yarısı da elden çıkarılmıştır.) Kısır sınıf ||1434| aynı 1 milyar parayla hammaddeler satın alır. (Böylece, tarım ürününün bir değer beşte-biri de elden çıkarılmış olur.) Bu yoldan, [2] [sayfa 356] milyar para üretici sınıfa geri döner.
      Demek ki geri kalan, tarımsal ürünün beşte-ikisidir. Beşte-biri, in natura [ürün olarak] tüketilir, ancak, öteki beşte-birin nasıl biriktirileceği daha sonra gösterilecek.[126]
      2. Quesnay’nin görüşü –ki, bu görüşe göre tüm kısır sınıf ücretli-emekçilerden oluşur– açısından bile, varsayımların yanlışlığı, Tableau’nun kendisinden apaçık görülmektedir.
      Üretici sınıfın ortaya koyduğu öndeliklerin (sabit sermayenin) yıllık öndeliklerin beş katı büyüklükte olduğu varsayılmıştır. Kısır sınıfın durumunda, bu kalem hiç anılmamıştır — ki bu onun varolmadığını göstermez.
      Ayrıca, yeniden-üretimin 5 milyara eşit olduğunu söylemek de yanlış; çünkü Tableau, bunun 7 milyar olduğunu gösteriyor; 5 milyar üretici sınıfın, 2 milyar kısır sınıfın.

[(B) Bazı Fizyokratların Merkantilist Düşüncelere Kısmen Geri
Dönmesi. Fizyokratların Rekabet Özgürlüğü İstemi]


      Kısır sınıfın ürünü 2 milyara eşit. Bu ürün 1 milyarlık hammad-delerden (ki, bu nedenle, kısmen ürüne girer, kısmen de ürün değerine katılan makinelerin aşınma payını karşılar) ve 1 milyarlık da onları işlerken tüketilen geçim nesnelerinden oluşur.
      Kısır sınıf, tüm ürünü, birincisi (hammadde olarak) öndeliği yenilemek ve ikincisi geçim için tarımsal ürün sağlamak amacıyla, toprak sahiplerine ve üretici sınıfa satar. Bu nedenle, kendi tüketimleri için tek kuruş değerinde mamul ürün kalmaz. Doğal ki, faiz ve kâr için bir şey kalmaması da çabası. Gerçekte bunu farkeden Baudeau (ya da Le Trosne) oldu; o bu durumu, kısır sınıfın ürünlerini, değerinin üstünde satmasıyla ve böylece 2 milyara sattığı ürünün, aslında 2 milyar eksi x olmasıyla açıklıyor. Dolayısıyla, onların kârları ve hatta gerekli geçim nesneleri olarak tükettikleri mamul ürünler, ancak, metaların fiyatının değerlerinin üstüne yükseltilmesiyle açıklanıyor.[127] Ve burada fizyokratlar, ister istemez merkantilist sistemin, devirden doğan kâr [kavramına -ç.] geriliyorlar.
      İmalatçılar arasında serbest rekabet de, üretici sınıfı, tarımcıları büyük ölçüde istismar etmesinler diye çok önem kazanıyor. Öte yandan bu serbest rekabet, tarımsal ürünün “iyi bir fiyat”tan satılabilmesi, yani –buğday ihraç eden ülke olduğu varsayımıyla– yurt dışına yapılacak satışlarla iç fiyatının üstüne çıkabilmesi için de gerekli görülüyor. [sayfa 357]

[(C] Değişimde, Değeri Artırmanın Neden Olanaksız Olduğunun İlk
Formülü]

      “Her alış bir satıştır ve her satış bir alış.” (Quesnay, Dialagues sur le commerce et sur les travauz des artisans, vb. Editör Daire[128], s. 170.) “Satın almak satmaktır ve satmak satın almaktır.” (Quesnay, Dupont de Nemours, Origine, vb. içinde, 1767, s. 392.)[129]       “Fiyatlar her zaman, alımdan ve satımdan önce gelir. Eğer satıcıların ve alıcıların rekabeti fiyatlarda herhangi bir değişiklik yapmazsa, varlığı ticaretten bağımsız başka nedenlerden dolayıdır.” (agyt s. 148.)[130]       “Her zaman varsayılan şudur ki, o” (değişim) “her iki taraf (sözleşmenin tarafları) “için de kârlıdır; çünkü varlığın sağladığı zevkleri, karşılıklı olarak yalnızca değişim yoluyla elde ederler. Ama her zaman, yalnızca belli bir değerdeki varlık, eşit değerdeki bir başka varlıkla değişilir; sonuç olarak herhangi bir gerçek zenginlik artışı” (bunun, herhangi bir gerçek değer artışı, biçiminde olması gerekir) “sözkonusu değildir.” (agy, s. 197.)[131]       Öndelikler ve sermayenin özdeş olduğu özellikle belirtilmiştir. Sermaye birikiminin temel koşul olduğu belirtilmiştir.       “Sermayelerin artışı, öyleyse, emeği artırmanın başlıca aracıdır ve topluma pek büyük yararı vardır” vb.. (Quesnay, Dupont de Ne-mours’dan, agy, s. 391.)[132] |XXIII-1434||

[9. GECİKMELİ FİZYOKRAT BUAT’TAN
TOPRAK ARİSTOKRASİSİNE ÖVGÜLER]


      ||XXII-1399| Buat (Comte du), Éléments de la politique, ou Rech-erche des vrais principes de l’économie sociale, (6 cilt) Londra 1773.
      Fizyokrasinin görünüşünü onun özü ile karıştırarak toprak aristokrasisine övgüler yağdıran –ve fizyokrasiyi yalnızca bu amaca hizmet ettiği ölçüde benimseyen– bu yüzeysel ve ağzı kalabalık yazardan, yapıtında burjuva niteliği bütün yontulmamışlığıyla çok keskin bir biçimde, belki de daha sonra Ricardo’nun yazılarındaki kadar keskinlikle ortaya çıkıyor olmasaydı, sözetmek gerekmeyecekti. Net ürünü rantla sınırlama hatasını yapması da bu bakımdan hiç farketmiyor. Ricardo aynı şeyi net ürünle ilgili olarak genelde yinelemiştir.[133] işçiler, faux frais’ye [üretken olmayan zorunlu giderlere] aittirler ve ancak net ürün sahipleri “toplumu oluşturabilsin” diye vardırlar. (İlgili pasajlara bakınız.)[134] Özgür işçinin yazgısı, yalnızca köleliğin değişik bir biçimi olarak algılanmaktadır; ama, üst katmanların “toplumu” oluşturabilmesi için bu gereklidir. [sayfa 358] <Arthur Young da net ürünü, artı-değer olarak, üretimin amacı olarak görür.>[135]
      ||1400| Bununla bağlantılı olarak, Ricardo’nun Adam Smith’i hedef alan yazılarındaki pasajları anımsayalım –Ricardo için, en üretken sermaye, en çok sayıda işçi çalıştıran sermayedir.[136] Bu konuda Buat’la karşılaştırın– c. VI, s. 51-52, 68-70. Ayrıca işçi sınıfı ve kölelikle ilgili olarak c. II, s. 288, 298, 309; c. III, s. 74, 95-96, 103; c. VI, s. 43, 51; bu işçilerin artı-zaman çalışmaları zorunluğu ve strict nécessaire deyiminin anlamı konusunda — c. VI, s. 52-53.
      Kapitalistin genel olarak taşıdığı risk konusundaki gevezelikleri çok iyi değerlendirdiği için buraya alacağımız tek pasaj şöyle:       “Çok kazanmak için mi çok risk altına girdiler? Ama insanları, malları ve parayı riske attılar. İnsanlar bakımından [...] eğer onları kazanç uğruna çok açık tehlikelerle karşı karşıya bıraktılarsa çok habis davrandılar. Mallar bakımından, eğer mal üretmek bir değer taşıyorsa, bir bireyin kârı uğruna onları risk altına sokmanın hiçbir değeri olamaz” vb., (c. II, s. 297.) |XXII-1400||

[10. FİZYOKRAT AÇIDAN TOPRAK ARİSTOKRASİSİNE YÖNELİK
POLEMİKLER (ADI BELİRSİZ BİR İNGİLİZ YAZAR)][137]


      ||XXIII-1449| The Essential Principles of the Wealth of Nations. Illustrated, in Opposition to some False Doctrines of Dr. Adam Smith and others, Londra 1797.
      Yazarın, Anderson’u bildiği anlaşılıyor, çünkü kitabının ekinde Anderson’un Agricultural Report for the County of Aberdeen’den [Aberdeen Kontluğu için Tarımsal Rapor] bir alıntı yayınlıyor.
      Bu, fizyokrat öğretiyi doğrudan destekleyen İngilizce tek önemli yapıttır. William Spence’in Britain Independent of Commercen [Ticaretten Bağımsız Britanya!], 1807, yalnızca bir karikatürdür. 1814-15’te bu aynı ahbap, serbest ticareti öğütleyen fizyokrasi temelinde, toprak sahiplerinin çıkarının en fanatik savunucularından biri oldu. Bu ahbabı, toprakta özel mülkiyetin ölümcül düşmanı Thomas Spence ile karıştırmamak
      Yapıt [The Essential Principles], her şeyden önce, fizyokrat öğretinin yoğun ve mükemmel bir özetini veriyor.
      Bu görüşün kaynağını geriye doğru Locke’a ve Vanderlint’e götürürken doğru yapıyor ve fizyokratları, öğretiyi “doğru olmasa da sistemli biçimde betimleyen” kişiler olarak tanımlıyor, (s. 4.) (Ayrıca, bu konuda, s. 6’ya da bakınız; Not Defteri H, s. 32-33.)[138]
      Orada bulunan özet, –daha sonraları, bazı mazeretçilerin ve hatta bir ölçüde Smith’in, sermayenin oluşumuna temel yaptıkları– [sayfa 359] yoksunluk (perhiz) teorisinin, sanayide hiçbir artı-değer yaratılmadığı yollu fizyokrat görüşten nasıl çıktığını pek güzel bir biçimde ortaya koyuyor:       “Onları” [zanaatçılar, imalatçılar[139] ve tüccarlar] “çalıştırmanın ve geçimlerini sağlamanın giderleri, kendi değerinin varlığını sürdürmekten daha fazlasını yapmaz ve bu nedenle üretken değildir” (çünkü artı-değer üretmez). “Zanaatçılar, imalatçılar ve tüccar, gündelik geçimlerini karşılaması düşünülenin bir kısmını artırıp biriktirme dışında, toplumun zenginliğini en küçük ölçüde bile olsa artıramazlar; bu nedenledir ki, ancak yoksunluk (perhiz) ya da pintilikle toplam sermayeye bir şeyler katabilirler” (Senior’un perhiz teorisi, Adam Smith’in tasarruf teorisi). “Bunun tersine tarımcılar, hem gelirlerinin tümünü hak ederler, üstelik de aynı zamanda [...] devleti zenginleştirirler; çünkü onların emeği, adına rant denen bir artı-ürün yaratır.” (s. 6.)       “Emeği her ne kadar (bir şeyler üretiyorsa da), ancak bu çalışmayı gerçekleştirmek için harcananı yerine geri koyacak kadarım üretenler sınıfı, doğru olarak üretken-olmayan sınıf diye adlandırılabilir.” (s. 10.)       Artı-değer üretimi, aktarılmasından kesin biçimde ayırdedilmelidir.       “Gelirin büyümesi” (bu birikimdir) “Ekonomistlerin[140] yalnızca dolaylı konusudur. ... Onların konusu gelirin [...] üretimi ve yeniden-üretimidir” (s. 18.)>       Fizyokrasinin büyüklüğü de buradadır. Fizyokratlar kendilerine şu soruyu sorarlar: Artı-değer ([adsız] yazar için bu gelirdir) nasıl üretilir ve yeniden-üretilir? Nasıl daha genişletilmiş ölçüde yeniden-üretildiği yani artırıldığı sorusu, ikinci sırada gelmektedir, ilkin, ||1450| kategorisi, üretiminin gizi açıklanmalıdır.
      Artı-Değer ve ticaret sermayesi.       “Gelirin üretimi sözkonusu olduğu zaman, bunun yerine, tüm ticari işlemlerin gelip dayandığı [...] gelirin aktarılmasını koymak, tümden mantıksız olur.” (s. 22.) “Ticaret sözcüğünün kastettiği şey, bazan [taraflardan -ç.] birine ötekinden daha fazla yarar sağlayan commutatio mercium’dan [meta değişiminden] başka bir şey değildir; ama gene de birinin kazancı ötekinin kaybıdır ve aralarındaki trafik herhangi bir fazla yaratmaz.” (s. 23.) Bir Yahudi bir crown’lık sikkeyi15 10 şiline ya da bir Queen Anne peny’sini bir guinea’ye16 satarsa kendi gelirini, kuşkusuz artırmış olur, ama böyle yaparak değerli madenlerin miktarını çoğaltmış olmaz; ve bu ticaretin doğası, onun koleksiyoncu müşterisi nerede oturuyor olursa olsun, ister onunla aynı sokakta, ister Fransa’da, ister Çin’de otursun hiç farketmez.” (s. 23.) [sayfa 360]
      Fizyokratlar, sanayi kârını, devirden doğan kâr olarak (yani merkantilist yoldan) açıklarlar. Dolayısıyla, bu İngiliz yazar, kârın ancak sınai metalar yurt dışına satıldığı zaman bir kazanç oluşturduğunu söyleyerek, doğru bir sonuca varmış oluyor. Merkantilist önermeden, zorunlu merkantilist sonucu çıkarıyor.       “Mülke içinde satıldığı ve tüketildiği sürece, hiçbir sanayici, kişisel kazancı ne olursa olsun, ulusal gelire hiçbir şey katmaz; çünkü sanayicinin kazancı... tamı tamına alıcının kaybettiğidir. ... Burada olan, alıcı ile satıcı arasında bir değişimdir, ama bir artış değildir.” (s. 26.) “Fazla yokluğunu gidermek için ... işveren ücretlere harcadığının yüzde 50’si oranında, ya da ödenen ücrete her şilin başına 6 peny bir kâr ekler; ... ve mamul mal eğer yurt dışına satılmışsa” ... [bu] o kadar sayıda “zanaatçının, ulusal kârı” olur. (s. 27.)       Hollanda’nın zenginliğinin nedenlerinin çok iyi bir açıklaması. Balıkçılık. (Hayvancılığı da anmalıydı.) Doğu baharatı üzerindeki tekeli de. Yurt dışına ödünç vermeyi de. (Ek not defteri H. s. 36-37.)[141]       “İmalatçılar [...] gerekli bir sınıftır” ama “üretken bir sınıf” değil (s. 35). Onlar “daha önce tarımcı tarafından ortaya çıkarılmış olan gelire yeni bir biçim altında bir süreklilik kazandırarak dönüştürmeye ya da aktarmaya aracı olurlar.” (s. 38.)       Yalnızca dört temel sınıf vardır: Üretken sınıf ya da tarımcılar, imalatçılar. Savunmacılar. Fizyokratların aşar sahibi ya da rahipler diye ayırdığı sınıfın yerine [adsız yazarın -ç.] koyduğu öğretmenler sınıfı. “Çünkü her sivil toplum doyurulmalı [...] giydirilmeli, savunulmalı ve eğitilmelidir.” (s. 50-51.)
      Ekonomistlerin hatası şudur ki, onlar       “Toprak rantı alanları, yalnızca toprak rantı alanlar olarak toplumun üretken bir sınıfı saymışlardır. ... Kiliseye ve krala bu rantlardan pay verileceğini ima ederek hatalarını bir ölçüde hafifletmişlerdir. Tüm kendi araştırmasına” (Ekonomistlerin bu hatasının) “yayılmasının” (ki bu doğru) “ceremesini çeken Dr. Smith, çürütmelerini, ekonomik sistemin sağlam yanlarına yöneltmektedir.” (s. 8.)       ||1451| Toprak sahipleri, salt toprak sahibi olarak, ne üretken bir sınıftırlar, ne de toplumun temel bir sınıfıdırlar.       “Toprak sahipleri, yalnızca toprak rantı alan kişiler olarak, toplumun gerekli bir sınıfı değildirler. ... Toprak rantını, başlangıçtaki devleti savunma amacından ayırarak, bu rantları alanlar, gerekli bir sınıf olmak yerine, kendilerini, toplumun en gereksiz ve en istenmeyen sınıfı haline getirdiler.” (s. 51.)
      Yazarın bu konuyu ele alışıyla –ki çok iyi değerlendiriyor– ilgili başka yaklaşımları için ek not defteri H, s. 38-39’a bakınız.[142] [sayfa 361] — Toprak rantı alanlara, fizyokrat görüş açısından yöneltilen bu polemik, onların öğretilerinin kesin sonucu olarak, çok önemlidir.
      O gerçek toprak vergisinin Türk kökenli olduğunu gösteriyor. (agy, s. 59.)
      Toprak sahibi[nden alınan .] vergiler yalnızca toprağı iyileştirmek için değil, ama ilerde yapılması umulan iyileştirmeler için. (s. 63-64.) Rant vergisi, (s. 65.)
      İngiltere’de, İrlanda’da, feodal Avrupa’da, Moğol imparatorluğunda eski çağda kurulan fizyokrat öğreti, (s. 93-94.)
      Vergi-koyucu olarak toprak sahibi, (s. 118.)
      Fizyokrasinin eksiklikleri aşağıdaki noktada kendini ortaya koyar (işbölümü anlayışı yokluğu): Varsayalım ki, bir saat yapımcısı ya da patiska üreticisi, saatini ya da patikasını satamasın. [Kuşkusuz güç durumda kalır. Ama bu gösterir ki] “bir imalatçı, yalnızca bir satıcı olarak kendini zenginleştirebilir” (bu, yalnızca, onun ürününü bir meta olarak ürettiğini gösterir) “ve bir satıcı olmaktan çıktığı anda kârını” (peki ya satıcı olmayan çiftçinin kârına ne demeli?) “derhal durakladığını, çünkü doğal kâr olmadığını, yapay kâr olduğunu gösterir. Üretici ... hiçbir şey satmaksızın yaşayabilir, zenginleşebilir ve çoğalabilir.” (s. 38-39.) (Ama o zaman da bir imalatçı olmak gerekir.)
      [Yazar neden yalnızca bir saat yapımcısından ve patiska üreticisinden sözediyor? Aynı sağlamlıkla] kömür, demir, keten, boya, vb. üreticisinin de ürünlerini satamadığı, ya da hatta buğday üreticisinin bile ürününü satamadığı düşünülebilir. Daha önce anılan Béardé de l’Abbaye bu konuda çok iyi.[143] O [adsız yazar] meta üretimi yerine, hemen tüketim [için] üretimi vurgulamak zorunda kalır — kuşkusuz o zaman da değişim-değeri temel olduğu için, fizyokrat görüşle çok çelişkiye düşerek. Ama bu, onun tüm yapıtına, başından sonuna egemendir. Burjuva-öncesi temsil tarzının bağrında, burjuva anlayış.[144]
      [Yazar,] Arthur Young’ın tarımın gönenmesi için önemli [saydığı] yüksek fiyat’ına, karşı; ama bu aynı zamanda fizyokratlara karşı bir polemik. (agy7 s. 65-78 ve 118.)
      Artı-değer, satıcının fiyatı nominal olarak yükseltmesinden çıkarılamaz.       “Ürünün nominal değerinin böyle artırılması” yoluyla ... “satıcılar da [...] zenginleşmez ... çünkü satıcı olarak ne kazandılarsa, onu tamı tamına alıcı olarak harcarlar.” (s. 66.)       Bu, Vanderlint’in savlarıyla benzeşir:       “Her aylak için ekime elverişli bir toprak bulundukça, topraksız aylak bırakmamalıdır. İş atölyeleri iyidir ama iş alanları çok daha [sayfa 362] iyidir.” (s. 47.)       [Yazar] ortakçılık sistemine karşı, uzun süreli kiralamadan yana; aksi halde toprak sahipliğinin üretimi ve iyileştirmeyi önleyeceğine inanıyor, (s. 118-123.) (İrlanda Kiracılık Hakkı.)[145] |XXIII-1451||

[11. TÜM MESLEKLERİN ÜRETKENLİĞİ KONUSUNDA
MAZERETÇİ YAKLAŞIM]


      ||V-182| Bir filozof fikir üretir, bir şair şiir, bir rahip vaaz üretir, bir profesör uzmanlık kitabı vb.. Bir suçlu suç üretir. Bu sonuncu üretimle bir bütün olarak toplum arasındaki bağlantıya biraz daha yakından bakarsak, kendimizi birçok önyargıdan kurtarabiliriz. Suçlu yalnızca suç üretmez, aynı zamanda ceza hukuku üretir ve bununla birlikte ceza hukuku dersleri veren profesörü üretir; buna ek olarak aynı profesör, kaçınılmaz olarak derslerini içeren yapıtını genel piyasaya “meta” olarak sürer. Elyazması yapıt –işinin ehli bir tanık olarak bay profesör Roscher’in bize [dediği gibi]– yalnızca yaratıcısına kişisel keyif vermekle kalmaz, ulusal zenginliği de artırır.
      Suçlu ayrıca bütün bir polis örgütünü ve hukuk yargılama kurumunu, polis komiserini, yargıçları, cellatları, jürileri, vb. üretir; ve birçok toplumsal işbölümü kategorileri yaratan tüm bu farklı iş kolları, farklı insan ruhu kapasiteleri geliştirir, onları tatmin edecek yeni yollar, yeni gereksinimler yaratır. Yalnızca işkence, dahiyane mekanik icatlara neden olmuş ve işkence aletlerinin yapımında birçok saygın usta çalıştırılmıştır.
      Suçlu duruma göre, bir ölçüde moral, bir ölçüde trajik bir izlenim üretir ve kamunun moral ve estetik duygularını harekete geçirerek bu yolda bir “hizmet” görür. Suçlu yalnızca ceza hukuku yapıtları, yalnızca ceza yasaları ve onlarla birlikte bu alandaki yasa yapıcıları üretmekle kalmaz, ama sanat yapıtları, yazınsal ürünler, öyküler ve yalnızca Müllner’in Schuldu, Schiller’in Rauber’i değil, ama [Sofokles’in] Oedipus’unun ve [Shakespeare’in] Üçüncü Richard’ının gösterdiği gibi trajediler de üretir. Suçlu, burjuva yaşamın alışılmış güvenliğini ve tekdüzeliğini de bozar. Böylece o yaşamı durağanlıktan uzak tutar ve onsuz, rekabet mahmuzlarının bile köreleceği huzursuz bir gerginliğe ve hep tetikte olma çevikliğine neden olur. Böylece üretken güçleri de teşvik eder. Suç gerçi fazla nüfusun bir bölümünü emek piyasasından çekip alarak emekçiler arasındaki rekabeti azaltırsa –ve belli bir noktaya kadar, ücretlerin taban ücretin altına düşmesini önlerse de– suçla savaşım, [sayfa 363] bu nüfusun bir başka bölümünü emer. Böylece suçlu, doğal “denge sağlayıcı ağırlıklar”dan biri olarak belirir; doğru bir denge sağlar ve “yararlı” bir sürü mesleğin yolunu açmış olur.
      Suçlunun üretken gücün gelişimi üzerindeki etkileri ayrıntılı olarak gösterilebilir. Hırsızlar olmasaydı, kilitler bugünkü yetkin düzeyine ulaşır mıydı? Kalpazanlar olmasaydı ||183| banknotlar şimdiki yetkinliğine varır mıydı? Ticaret sahtekarlıkları olmasaydı, mikroskop alelade ticaret dünyasına gelir miydi (Bkz: Babbage)? Pratik kimya, dürüst üretim çabalarına olduğu kadar, metalara hile karıştırılmasına da borçlu değil mi? Suç, mülke sürekli yeni saldın yöntemleri nedeniyle, sürekli yeni savunma yöntemlerine vücut veriyor; bu yüzden yeni makineler icadedilmesinde, grevler kadar üretken oluyor. Ve özel suç alanını bir yana bırakırsanız, ulusal suç olmasaydı, dünya pazarı acaba varlık kazanır mıydı? işin aslında acaba uluslar doğar mıydı? Ve Adem’den bu yana Günah Ağacı aynı zamanda Bilgi Ağacı değil mi?
      Fable of the Bees [Arıların Öyküsü] (1705) adlı yapıtında Mandeville olası her tür mesleğin üretken oluğunu göstermiş ve bu savın ifade çizgisini ortaya koymuştu:       “Moral ve doğal açıdan, şu dünyada şer dediğimiz şey, bizi toplumsal yaratıklar yapan büyük bir ilkedir, sağlam bir temeldir, istisnasız her türlü iş alanının ve istihdam edilmenin yaşamı ve desteğidir [...] tüm sanatların ve bilimlerin gerçek kaynağım orada aramalıyız; ve [...] şer’in sona erdiği anda, toplum eğer tümden dağıtmazsa17 bile bozulmak zorunda kalır” [2. Baskı, Londra 1723, s. 428].       Kuşkusuz Mandeville, burjuva toplumun darkafalı savunucularının yanında sınırsızca cesur ve daha dürüsttü. |V-183||

[12.] SERMAYENİN ÜRETKENLİĞİ.
ÜRETKEN EMEK VE ÜRETKEN-OLMAYAN EMEK

[(A) Toplumsal Emeğin Üretkenlik Gücünün Kapitalist İfadesi Olarak
Sermayenin Üretkenliği]


      ||XXI-1317| Yalnızca sermayenin nasıl ürettiğini değil, ama kendisinin nasıl üretildiğini ve üretim sürecinden, nasıl özsel olarak değişime uğramış bir ilişki olarak çıktığını ve bu sürecin içinde nasıl geliştiğini görmüştük.[146] Bir yandan sermaye üretim tarzını dönüştürüyor; öte yandan üretim tarzının bu değişmiş biçimi ve maddi üretim güçlerin gelişiminin belli bir aşaması, sermayenin kendi oluşumunun temeli ve önkoşulu, öncülü oluyor. [sayfa 364]
      Canlı emek –sermaye ile emekçi. arasındaki değişimle– sermayeye katıştığı, ve çalışma süreci başlar başlamaz sermayeye ait bir etkinlik olarak göründüğü için, toplumsal emeğin tüm üretken güçleri, sermayenin üretken güçleri olarak görünüyor; tıpkı emeğin genel toplumsal biçiminin parada bir nesnenin özelliği olarak görünmesi gibi. Böylece toplumsal emeğin üretken gücü ve onun özel biçimleri, sermayenin, maddeleşmiş emeğin, emeğin maddi (nesnel) koşullarının üretken güçleri ve biçimleri gibi görünür; sermaye bu bağımsız biçimi kazandıktan sonra canlı emek karşısında kapitalistte kişiselleşir. Burada bir kez daha, daha önce para konusu üzerinde dururken fetişizm[147] terimiyle adlandırdığımız şeyle, ilişkinin tersyüz edilmesiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
      Kapitalistin kendisi, ancak sermayenin kişileşmesi olarak gücü elinde tutar, (İtalyanların defter tutma usulünde, onun bir kapitalist, kişileşmiş sermaye olarak bu rolü ile yalnızca sermayesinin kişisel tüketicisi ve borçlusu olarak görünen kişi olarak kendisi, sürekli birbirlerinin karşısına konur.)
      Sermayenin üretkenliği, her şeyden önce –emeğin sermaye kapsamı içinde olduğu salt biçimsel olarak düşünülse bile– doğrudan gereksinilenin ötesinde emeğe, artı-emeğe zorlamaktan oluşur; kapitalist üretim tarzı bu zorlamayı, daha önceki üretim tarzlarıyla paylaşıyor, ancak üretimin daha yararına bir tarzda uyguluyor ve gerçekleştiriyor.
      Yalnızca bu biçimsel ilişki açısından bile –kapitalist üretimin az gelişmiş aşamasında ve daha gelişmiş aşamasında ortak olan bu genel biçimi– üretim araçları, emeğin nesnel koşullan –emeğin malzemesi, emek araçları (ve geçim araçları)– emekçiye bağlı görünmez, ama emekçi onlara bağlı görünür. Emekçi onlardan yararlanmaz, onlar emekçiden yararlanır. Onları sermaye yapan da budur. Emeği sermaye istihdam eder. Onlar, [emekçi] için, ister doğrudan geçim araçları biçiminde olsun, ister değişim araçları, metalar biçiminde olsun, ürün üretme araçları değildirler. Ama emekçi onlar için araçtır — kısmen onların değerini korumak, kısmen artı-değer yaratmak için, yani artı-emeği emecek ölçüde artırmak için.
      Daha henüz yalın biçiminde bile bu ilişki tersyüz bir ilişkidir — şeyin kişileşmesi ve kişinin şeyleşmesi; bu biçim, gerçekte, kapitalistin herhangi bir kişisel özelliğinden dolayı değil, yalnızca onun “sermaye” olması ölçüsünde, emekçiyi egemenlik altına almasıyla, daha önceki bütün biçimlerden ayırdedilir; onun egemenliği, maddeleşmiş emeğin canlı emek üzerindeki egemenliğidir, emekçinin ürününün emekçinin kendisi üzerindeki egemenliğidir.
      İlişki giderek daha örgünleşir ve daha gizemli hale gelir; [sayfa 365] çünkü, adıyla sanıyla tam kapitalist üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte, arka ayakları üzerine kalkarak emekçinin karşısına “sermaye” olarak dikilenler yalnızca bu salt maddi nesneler değildir; (yani emeğin tüm ürünleri, kullanım-değeri diye düşünüldükleri zaman, hepsi hem emeğin maddi koşullarıdır hem emeğin ürünüdürler; değişim-değeri diye düşünüldükleri zaman maddeleşmiş emek-zamanı ya da paradırlar); ama [aynı zamanda] toplumsal olarak gelişmiş emektir –yani elbirliğidir; (işbölümünün bir biçimi olarak) manüfaktürdür; (makineleşmiş maddi temel üzerinde düzenlenmiş toplumsal emeğin bir biçimi olarak) fabrikadır– bütün bunlar, sermayenin gelişme biçimleri olarak ve bu nedenle de toplumsal emeğin bu biçiminden başlayarak gelişmiş emeğin üretken güçleri olarak belirirler; dolayısıyla, aynı zamanda, bilim ve doğal güçler, sermayenin üretken güçleri olarak belirirler. Gerçekte, [emeğin] elbirliği içinde birliği, işbölümü içinde bileşimi, emek ürünlerinin yanısıra doğal güçlerin ve bilimin, makineleşme içinde, üretim için kullanılması — tüm bunlar, bireysel emekçilerin kendileriyle, yabancı ve şeyleşmiş [fremd] bir şey olarak, emekçilerden bağımsız ve onlara egemen olan emek araçlarının varlık biçimleri olarak karşı karşıya gelirler; tıpkı emek araçlarının kendilerinin, sermayenin ve dolayısıyla kapitalistin işlevleri olarak, malzeme, araç-gereç vb. olarak basit görülür biçimlerinde, emekçilerle karşı karşıya gelmeleri gibi.
      Emekçinin kendi emeğinin toplumsal biçimleri ya da kendi toplumsal ||1318| emeğinin aldığı biçimler, emekçi bireylerden oldukça bağımsız bir biçimde oluşturulmuş ilişkilerdir; sermayenin kapsamı altında toplanarak emekçiler bu toplumsal oluşumların öğeleri haline gelirler — ama bu toplumsal oluşumlar onlara ait değildir. Bu nedenle de, bizzat sermayenin biçimleri olarak, kendi bireysel emek-gücünden yalıtık, sermayeye ait bileşimler olarak, sermayeden doğan ve onunla bütünleşen bileşimler olarak emekçilerle karşı karşıya gelirler. Ve bir yandan, sermayenin bu biçimleri, emek-gücünü ne ölçüde değiştirir ve kapitalist ilişkiler dışında bağımsız bir güç olarak etkisizleştirirse, bu gelişme o ölçüde daha fazla gerçeklik kazanır. Ve öte yandan, makineleşmenin gelişmesiyle birlikte, emek koşulları, hem emeğe teknolojik açıdan egemen olur, hem de aynı zamanda emeğin yerini alır, onları ezer ve bağımsız biçimiyle emeği gereksiz hale getirir.
      Emeklerinin toplumsal niteliğinin, emekçilerle, bir ölçüye kadar sermayeleşmiş olarak (örneğin makineleşmede, emeğin görülür ürünleri ona egemen olarak ortaya çıkar) karşı karşıya geldiği bu süreçte, aynı şey, doğal olarak, soyut özünde genel tarihsel [sayfa 366] gelişmenin ürünü olan bilimin ve doğal güçlerin sermayenin güçleri olarak karşı karşıya gelmesinde olur. Bireysel emekçinin bilgi ve yetisinden ayrışmışlardır ve –kökenleri gözönüne alındığında emeğin ürünü olmalarına karşın– emek sürecine girdikleri her yerde sermayeye katışmış olarak belirirler. Bir makineyi kullanan kapitalistin onu anlaması gerekmez. (Bkz: Ure.)[148] Ama makinede gerçekleşen bilim, işçilere karşı sermaye olarak ortaya çıkar. Ve gerçekte bilimin, doğal güçlerin ve emeğin ürünlerinin büyük ölçekte, toplumsal emek üzerine kurulmuş uygulanmalarının tümü, yalnızca emeğin sömürüsünün araçları, artı-emeğe el koyma araçları, dolayısıyla emeğe karşı sermayenin sahip olduğu güçler olarak ortaya çıkarlar. Doğal olarak sermaye, emeği sömürmek için tüm bu araçları kullanır; ama sömürmek için bunları üretime uygulamak zorundadır. Ve bu yüzden de emeğin toplumsal üretken güçlerinin gelişmesi ve bu gelişmenin koşulları, sermayenin eylemi olarak belirir; buna karşı bireysel emekçi yalnızca edilgen bir tutum içinde olur, yine de bu gelişme ona karşı cereyan eder.
      Metalardan oluştuğu için, sermaye, ikili bir niteliğe sahiptir:
      1. Değişim-değeri (para); ama –kendisi değer olduğu için– kendi-genişleyen değer, değer yaratan, değer olarak büyüyen, bir fazlalık elde eden değer. Bu, belli bir miktardaki maddeleşmiş emeğin, daha büyük miktardaki canlı emekle değişiminden ileri gelir.
      2. Kullanım-değeri; ve burada o [sermaye -ç.] kendini çalışma sürecindeki özgül ilişkileriyle ortaya koyar. Ama, artık emeğin basit bir malzemesi, emeğin ait olduğu bir emek aracı, emeği emmiş bir emek aracı olmadığı yer işte burasıdır; sermayenin içerdiği emeğin yanısıra, [emeğin] toplumsal bileşimlerinin ve bu toplumsal bileşimlere denk düşen emek araçlarının oluştuğu yer de işte burasıdır. Kapitalist üretim ilkin, emek sürecinin nesnel ve öznel koşullarını, bağımsız bireysel emekçiden koparıp ayırarak geniş ölçekte gelişir, ama onları, bireysel emekçiye egemen olan ve ona yabancı güçler olarak geliştirir.
      Böylece sermaye çok gizemli bir varlık haline gelir. |1318||[149]
      ||1320| Sermaye bu çerçevede (1) artı-emeğe zorlayan bir güç olarak; (2) toplumsal emeğin üretken güçlerinin ve bilim gibi genel toplumsal üretken güçlerin emicisi ve sahiplenicisi (kişileşme) olarak üretkendir.
      Emeğin üretken güçleri sermayeye aktarıldığına göre, ve aynı üretici güç, birincisinde emeğin üretken gücü, ikincisinde sermayenin üretken gücü olarak iki kez hesaba katılamayacağı için, sermayenin karşısındaki emeğin üretken olarak ya da üretken emek [sayfa 367] olarak nasıl ye hangi nedenle belirdiği sorusu akla gelebilir. (Emeğin üretken gücü — sermayenin üretken gücü. Ne var ki, emek-gücü kendi değeri ile yarattığı değer arasında fark olduğu için üretkendir.)

[(B) Kapitalist Üretim Sisteminde Üretken Emek]


      Yalnızca, kapitalist üretim biçimini kesin biçim olarak –ve dolayısıyla, sonsuza dek doğal üretim biçimi olarak– gören burjuva darkafalılığı, sermaye açısından üretken emek nedir sorusunu, genelde hangi emeğin üretken olduğu ya da üretken emeğin genel olarak ne olduğu sorusuyla karıştırır; ve sonuçta, herhangi bir şey üreten, herhangi bir sonuç yaratan emeğin bu gerçek çerçevesinde üretken olduğu yanıtını vererek ne kadar akıllı olduğunu düşünür.
      [Birincisi]: Yalnız doğrudan sermayeye dönüştürülebilen emek üretkendir; yani değişen sermayeyi, değişken bir büyüklük yapan ve bunun sonucu, [toplam sermaye S’yi] S + ‘ya[150] eşit yapan emek üretkendir. Eğer değişen sermaye, emekle değişime girmeden önce x’e eşitse o zaman elde y = x denklemi vardır; sonra x’i x + h’ye ve dolayısıyla y = x’ten y’ = x + h’ye dönüştüren emek üretkendir. Açıklanması gerekli ilk nokta budur. [Yani] artı-değer üreten ya da sermayeye artı-değer üretimi için etmen olarak hizmet eden ve böylece kendini sermaye olarak, kendini genişleten değer olarak ortaya koyan emek.
      İkincisi: Emeğin toplumsal ve genel üretken güçleri, sermayenin üretken güçleridir; ancak bu üretken güçler, yalnızca emek süreciyle ilgilidir ya da yalnızca kullanım-değerini etkiler. Bu güçler, sermayede varolan özellikleri, şey olarak, onun kullanım-değeri olarak temsil ederler. Değişim-değerini doğrudan etkilemezler. Yüz kişi ister birarada çalışsın, ister o yüz kişiden her biri kendi başına çalışsın, ürünlerinin değeri, yüz günlük emeğe eşittir, ister çok miktarda, ister az miktarda üründe temsil edilsin; yani emeğin üretkenliği değeri etkilemez.
      ||1321| Emeğin üretkenliğinin farklılığı, değişim-değerini yalnızca bir biçimde etkiler.
      Emeğin üretkenliğinin tek bir çalışma dalında geliştiğini varsayarsak — diyelim, eltezgahı yerine dokuma tezgahında dokuma, ayrıksın olmaktan çıkar ve makine tezgahında bir yardanın dokunması, el tezgahındaki bir yardanın dokunması için gereken emek-zamanının yarısı kadar emek-zamanını gerektirirse, o zaman eltezgahında çalışan bir dokumacının 12 saatlik emeği 12 saatlik bir değerde değil, altı saatlik bir değerde temsil edilir; çünkü gerekli [sayfa 368] emek-zamanı altı saate inmiştir. Eltezgahı dokumacısının 12 saati, o her ne kadar 12 saat çalışıyorsa da şimdi yalnızca altı saatlik toplumsal emek-zamanını [temsil eder].
      Ama, bizim burada üzerinde durduğumuz sorun bu değil. Buna karşılık, başka bir üretim dalını, örneğin, şimdiye dek hiç makine kullanılmayan dizgi işini alalım. Bu daldaki 12. saat, makinenin vb. en üst düzeyde geliştirildiği üretim alanlarındaki 12 saat kadar değer üretir. Demek ki değer üreten emek, her zaman bireyin emeği olarak kalır, ama genel emek biçiminde ifade edilir. Sonuç olarak, üretken emek –değer üreten emek olarak– sermayeyle her zaman bireysel emek-gücünün emeği olarak, yalıtılmış emekçinin emeği olarak karşı karşıya gelir; bu emekçiler üretim sürecine hangi toplumsal bileşimler içinde girerlerse girsinler, bu böyledir. Bu nedenle, sermaye emekçiyle ilişkide emeğin toplumsal üretken gücünü temsil ederken, işçilerin üretken emeği, sermayeyle ilişkide, her zaman yalnızca yalıtılmış emekçinin emeğini temsil eder.
      Üçüncüsü. Artı-emeğin zorla çıkarılması ve emeğin toplumsal üretkenlik gücünün kendi hizmetine sokulması sermayenin doğal bir özelliği –dolayısıyla sermayenin kullanım -değerinden kaynaklanan bir özelliği– gibi görünse de tam tersine, kendi toplumsal üretken güçlerini sermayenin üretken güçleri olarak ve kendi artı[-ürününü] artı-değer olarak yani sermayenin kendi kendine değerlenmesi olarak ifade etmek emeğin doğal bir özelliği gibi görünür.

Şimdi bu üç noktanın incelenmesi gerekiyor; üretken emek ile üretken-olmayan emek ayrımını da bunlardan çıkarmalıyız.
      [(1) Üzerine]. Sermayenin üretkenliği, sermayenin emekle, ücretli-emek olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna, emeğin üretkenliği de emeğin, emek araçlarıyla sermaye olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna dayanır.
      Daha önce gördüğümüz gibi para, bir kısmı emeğe emek araçları olarak (yani hammaddeler, gereçler, kısacası emeğin maddi koşulları olarak) hizmet edecek metalara, bir kısmı da emek-gücünü satın almakta kullanılarak sermayeye dönüştürülür — başka deyişle belirli bir değişim-değeri, kendini genişleten değişim-değerine, değer artı artı-değere dönüştürülür. Ancak, parayı sermayeye dönüştüren, parayla emek-gücü arasındaki bu ilk değişim ya da salt emek-gücünün satın alınması değildir. Bu alım işlemi, sermayenin, emek-gücünü belli bir süre kullanmasını sağlar; ya da belli miktarda canlı emeği, sermayenin varoluş tarzlarından biri yapar, deyim yerindeyse, sermayenin kendisinin enteleşisi18 yapar. [sayfa 369] üretim sürecinin bizzat içinde ise canlı emek, bir yandan ücretleri –yani değişen sermaye değerini– yeniden-üreterek ve öte yandan artı-değer yaratarak sermayeye dönüşür; ve bu dönüşüm süreci aracılığıyla tüm toplam para, –her ne kadar bunun değişen kısmı, ücretlere harcanan kısım ise de– sermayeye aktarılmış olur. Eğer önceki değer s + d’ye eşitse, şimdi artık s + (d + x)’tir ya da (s + d) + x de aynı şey demektir;[151] ya da bir başka deyişle, başlangıçtaki para toplamı ya da değer büyüklüğü artmıştır; kendisini sürdüren aynı zamanda da artıran bir değer olduğunu göstermiştir.
      (Şu noktaya dikkat edilmelidir: Sermayenin yalnızca değişen kısmının kendi fazlasını üretiyor olması durumu bu süreç aracılığıyla tüm başlangıç değerin genişlediği, bir artı-değerle daha fazla büyüdüğü ve doğasıyla başlangıçtaki tüm para toplamının sermayeye dönüştüğü gerçeğini değiştirmez. Çünkü başlangıçtaki değer s + d’ye (değişmeyen ve değişen sermayeye) eşittir. Süreçte s + (d + x) olur; ikinci kısım, yeniden-üretilen kısımdır; canlı emeğin maddeleşmiş emeğe dönüşmesiyle varlık kazanmıştır; bu dönüşümü koşullandıran ve başlatan v’nin emek-gücü ile değişimi ya da ücretlere dönüşmesidir. Ancak s + (d + x) = s + d (başlangıç sermaye) + x’tir. Ayrıca, d’nin d + x’e ve dolayısıyla (s + d)’nin (s + d) + x’e dönüşmesi, paranın yalnızca bir kısmının s’ye dönüştürülmesiyle olabilir. Bir kısım değişmeyen sermayeye dönüşürken bir parça yalnızca değişen sermayeye dönüşebilir.)
      Bizzat üretim süreci içinde, emek gerçekte sermayeye dönüşür; ancak bu dönüşümü, para ile emek-gücü arasındaki ilk değişim koşullandırır. Emeğin, emekçiye değil ama kapitaliste ait olan maddeleşmiş emeğe bu doğrudan dönüşümüyle, para ilk önce sermayeye dönüştürülmüştür — bu, üretim aracı ya da emek koşullan biçimini alan kısmı da içerir. Bu noktaya kadar, para –ister kendi biçimiyle varolsun, ister yeni metalar üretimine hizmet edecek üretim aracı türünden metalar (ürünler) olarak varolsun– ancak kendinde [an sich] sermayedir.
      ||1322| Yalnızca emekle olan bu belirli ilişki parayı ya da metaları sermayeye dönüştürür ve üretim koşullarıyla bu ilişki aracılığıyla –ki bu ilişkiye fiili üretim sürecine belirli bir davranış tekabül eder– parayı ya da metaları sermayeye dönüştüren, başka deyişle, emek-gücü karşısında bağımsız duruma gelen maddeleşmiş emeğin değerini sürdü ren ve artıran emek, üretken emektir. Üretken emek, kapitalist üretim süreci içinde emek-gücünün aldığı biçimin ve tarzın ve tüm ilişkinin kısa adıdır. Ancak onu emeğin öteki türlerinden ayırdetmek, çok büyük önem taşımaktadır; çünkü [sayfa 370] bu ayrım, tüm kapitalist üretim tarzının ve sermayenin kendisinin de üzerinde temellendiği emeğin özgül biçimini ifade eder.
      Dolayısıyla üretken emek –kapitalist üretim sistemi içinde– işvereni için artı-değer üreten ya da emeğin nesnel koşullarını sermayeye ve onların sahibini de kapitaliste dönüştüren emektir; yani kendi ürününü sermaye olarak üreten emektir.
      Şu halde üretken emekten sözettiğimiz zaman, toplumsal olarak belirlenmiş emekten, emeğin alıcısı ile satıcısı arasındaki özgül bir ilişki anlamına gelen emekten sözederiz.
      Şimdi, emek-gücünü satın alanın elinde bulunan para (ya da sahibi olduğu metalar: üretim araçları ve emekçi için geçim nesneleri) gerçi yalnızca bu süreç aracılığıyla sermaye haline gelir ve yalnızca bu süreçte sermayeye dönüştürülür ama –bu yüzden de bu sürece girmeden önce sermaye değil, sermaye adayıdır ama– gene de kendinde [an sich] sermayedir. Emek-gücüyle karşı karşıya geldiği ya da emek-gücünün karşısına çıktığı bağımsız biçimi nedeniyle kendinde sermayedir — bu, emek-gücüyle değişimi ve onun ardından emeğin sermayeye dönüşümü sürecini koşullandıran ve güvenceye alan bir ilişkidir. Daha işin başından itibaren emekçilerle ilişkisinde kendine özgü toplumsal bir karaktere sahiptir; onu sermayeye dönüştüren ve emeğe komuta etmesini sağlayan bu karakteridir. Dolayısıyla, emeğin karcısına sermaye olarak çıkan önkoşuldur.
      Bu çerçevede üretken emek, doğrudan sermaye olarak para ile değişildiği zaman; ya da daha kısa bir anlatımla doğrudan sermaye ile değişildiği zaman; yani kendinde sermaye; olan, sermaye işlevi görmeye aday olan parayla değişildiği zaman; ya da emek-gücüyle sermaye olarak karşı karşıya gelen sermayeyle değişildiği zaman üretken emek olarak tanımlanabilir. Sermaye ile doğrudan değişilen emek deyimiyle kastedilen, sermaye olarak para karşılığı değişilen ve gerçekte onu sermayeye dönüştüren emektir. Değişimin doğrudan yapısının önemi, biraz sonra daha açık görülecektir.
      Dolayısıyla üretken emek, emekçi için, yalnızca emek-gücünün daha önceden belirlenmiş değerini yeniden-üreten, ama değer yaratan bir etkinlik olarak sermayenin değerini artıran emektir; başka deyişle, emekçinin kendisini sermaye biçiminde yarattığı değerle karşı karşıya getiren emektir.

[(C) Sermaye ile Emek Arasındaki Değişimde
Özsel Olarak Farklı İki Evre]


      Üretim sürecini incelerken gördüğümüz gibi,[152] sermaye ile [sayfa 371] emek arasındaki değişimde, özsel olarak farklı ama birbirlerine bağımlı iki evre vardır.
      Birincisi: sermaye ile emek arasındaki ilk değişim, biçimsel bir süreçtir; bu süreçte sermaye para olarak, emek meta olarak ortaya çıkar. Her ne kadar emek, çalışma tamamlandıktan sonra, günün ya da haftanın vb. sonunda ödenirse de kavramsal olarak ya da hukuk açısından, emek-gücünün satışı bu ilk süreçte gerçekleşir. Bu durum, emek-gücünün satış işlemini hiçbir biçimde değiştirmez. Bu işlemle doğrudan satılan, içinde emeğin zaten gerçekleşmiş olduğu bir meta değildir, emek-gücünün kendisinin, dolayısıyla gerçekte emeğin kendisinin kullanılmasıdır; çünkü emek-gücünün kullanılması, onun etkinliğidir — çalışmadır. Dolayısıyla, meta değişimi yoluyla aracılık edilmiş bir emek değişimi değildir. A, B’ye çizme sattığı zaman, her ikisi de emeği değişmiş olur; birincisi, çizmelerde gerçekleşen emeği, ikincisi parada gerçekleşen emeği değişir. Oysa yukardaki ilk değişimde, bir yanda genel toplumsal biçimi içinde maddeleşmiş emeky yani para, henüz yalnızca güç olarak varolan emekle değişilmiştir; ve alınıp satılan, bu gücün, yani emeğin kendisinin kullanılmasıdır; satılan metanın değeri de emeğin değeri değil (anlamsız bir ifade), emek-gücünün değeridir. Dolayısıyla gerçekleştirilen, maddeleşmiş emek ile, gerçekte canlı emeğe dönüşmüş emek-gücünün doğrudan bir değişimidir; yani maddeleşmiş emek ile canlı emeğin arasındaki değişimdir. Bunun içindir ki, ücret –emek-gücünün değeri– daha önce açıklandığı üzere, doğrudan alım fiyatı, emeğin fiyatı olarak belirir.[153]
      Bu ilk evrede, emekçi ile kapitalist arasındaki ilişki, bir meta alıcısı ile satıcısı arasındaki ilişkidir. Kapitalist, emek-gücünün değerini, yani satın aldığı metanın değerini öder.
      Ancak bu emek-gücü, yapabileceği ve yapma yüklenimi altına girdiği çalışma, kendi emek-gücünün yeniden-üretimi için gerekenden daha fazla olacağı için satın alınmıştır; dolayısıyla, onun ortaya koyduğu emek, eme k-gücünün değerinden daha büyük bir değeri temsil eder.
      ||1323| İkincisi: Sermaye ile emek arasındaki değişimin ikinci evresinin, gerçekte birinci evresiyle hiçbir ilgisi yoktur, ve ince eleyip sık dokuyacaksak, bir değişim de değildir.
      Birinci evrede para karşılığı meta değişimi –eşdeğerlerin değişimi– sözkonusudur; emekçi ile kapitalist birbirleriyle yalnızca meta sahipleri olarak karşı karşıya gelirler. Eşdeğerler değişilir. (Başka deyişle, bunlar değişildiği zaman ilişkide herhangi bir farklılığa neden olmaz; emek fiyatının, emek-gücü değerinin altında ya da üstünde ya da eşit olması, bu alışverişte herhangi bir değişiklik [sayfa 372] yaratmaz. Bu nedenle de genel meta değişimi yasası çerçevesinde gerçekleşir.)
      İkinci evrede herhangi bir değişim yoktur. Para sahibi, meta alıcısı olmaktan çıkmıştır, emekçi de bir meta satıcısı olmaktan çıkmıştır. Para sahibi şimdi artık kapitalist olarak işlev görür. Satın aldığı metayı tüketir, ve emekçi onu sağlar, çünkü onun emek-gücünün kullanılması onun emeğinin kendisidir. Birinci işlemle, emeğin kendisi, maddi zenginliğin bir parçası haline gelmiştir. Bunu emekçi gerçekleştirir, ama o sermayeye aittir ve artık yalnızca sermayenin bir işlevidir. Bu nedenle, doğrudan sermayenin denetimi ve yönetimi altında çalışır; ve içinde maddeleştiği ürün, içinde sermayenin ortaya çıktığı, ya da daha çok içinde kendini sermaye olarak fiilen gerçekleştirdiği, yeni biçimdir. Bu süreçte, dolayısıyla, emek doğrudan maddeleşir, birinci işlemle, sermayeye biçimsel olarak katıştıktan sonra, doğrudan sermayeye dönüşür. Ve gerçekte burada, daha önce emek-gücünün satın alınışı sırasında harcanan sermayeden daha fazla emek sermayeye dönüşür. Bu süreçte, ödenmemiş emeğin bir bölümü sahiplenilir ve para kendini yalnızca bu işlemle sermayeye dönüştürür.
      Ancak, bu evrede gerçekte herhangi bir değişim olmaz ama, bu evreyi ortaya çıkaran ortamdan geride kalan sonuç şudur: Bu süreçte –her iki evre birlikte düşünüldüğü zaman– belirli miktarda maddeleşmiş emek ile daha fazla miktarda canlı emek değişilmiştir. Bu durum, sürecin sonucunda, kendini ürününde maddeleştiren emeğin, emek-gücünde maddeleşen emekten, dolayısıyla da emekçiye ödenen maddeleşmiş emekten daha büyük oluşu gerçeğinde ifadesini bulur; ya da başka deyişle, fiilî süreçte kapitalistin yalnızca ücretlere harcadığı sermaye kısmını geri almakla kalmadığı, kendisine hiçbir maliyeti olmayan bir de artı-değer elde ettiği gerçeğinde ifadesini bulur. Emeğin doğrudan sermaye ile değişilmesi burada: (1) emeğin, üretim sürecinde, sermayeye, sermayenin maddi oluşturucu bir parçasına doğrudan dönüşümünü; (2) belirli miktardaki maddeleşmiş emeğin aynı miktarda canlı emek, artı, değişim olmaksızın sahiplenilen bir miktar fazla canlı emek ile değişikliğini gösterir.
      Üretken emeğin sermayeyle doğrudan değişilen emek olduğu şeklindeki ifade, tüm bu evreleri kucaklar; ve parayı sermayeye dönüştüren emektir, anlamında türetilmiş bir formüldür; emek, sermaye olarak üretim koşulları ile değişilmiştir ve dolayısıyla, bu üretim koşullarıyla ilişkisinde emek onlarla basit üretim koşulları olarak karşı karşıya gelmez, o koşullarla özgül toplumsal niteliği olmayan genel emek olarak da karşı karşıya gelmez. [sayfa 373]
      Bu ifade şu noktalan kapsar: (1) Parayla emek-gücünün birbiriyle metalar olarak ilişkisini, para sahibiyle emek-gücünün sahibi arasındaki alışı ve satışı; (2) emeğin doğrudan sermayenin kapsamına alınışını; (3) üretim sürecinde emeğin sermayeye gerçek dönüşümünü, ya da aynı anlamda olmak üzere, sermaye için artı-değer yaratışını. Emek ile sermaye arasında iki tür değişim olur. Birincisi emek-gücünün satın alınışını ve bu nedenle gerçekte emeğin, dolayısıyla da onun ürününün satın alınışını ifade eder; ikincisi, canlı emeğin doğrudan sermayeye dönüşümünü, başka deyişle canlı emeğin, sermayenin gerçekleşmesi olarak maddeleşmesini ifade eder.

[(D) Üretken Emeğin Sermaye Açısından Özgül Kullanım-Değeri]


      Kapitalist üretim sürecinin sonucu, ne bir basit üründür (kullanım-değeridir) ne bir metadır, yani belirli bir değişim-değeri olan bir kullanım-değeridir. Üretim sürecinin sonucu, ürünü, sermaye için artı-değer yaratılmasıdır ve dolayısıyla paranın ya da metanın fiilen sermayeye dönüşümüdür — para ya da meta, üretim sürecinden önce ise yalnızca niyet, öz, yazgıları olarak sermayedirler. Üretim sürecinde, satın alınandan daha fazla emek emilir. Bu emme, ||1324| üretim sürecinde tamamlanan, başkasının ödenmemiş emeğini sahiplenme, kapitalist üretim sürecinin doğrudan amacıdır; çünkü, sermayenin sermaye olarak (ve kapitalistin kapitalist olarak) üretmek istediği, ne bireysel tüketim için doğrudan bir kullanım-değeridir, ne de önce paraya ve ondan sonra kullanım-değerine dönüştürülecek bir metadır. Sermayenin amacı zenginlik birikimi, değerin değerlenmesi, artmasıdır] dolayısıyla, eski değerin korunması ve artı-değer yaratılmasıdır. Ve sermaye, kapitalist üretim sürecinin bu özgül ürününü yalnızca emekle değişime girerek başarır; bu nedenledir ki, bu emeğe üretken emek denir.
      Bir Meta üretmek için, emeğin yararlı emek olması gerekir; bir kullanım-değeri üretmelidir, kendini bir kullanım-değerinde ortaya koymalıdır. Ve dolayısıyla kendini yalnızca metada, yani kullanım-değerlerinde ortaya koyan emek, sermayenin kendisiyle değişime girdiği emektir. Bu, kendi kanıtı kendi içinde apaçık olan bir önermedir. Ancak emeğin, sermaye açısından özgül kullanım-değerini oluşturan ve dolayısıyla kapitalist üretim sistemi içinde onu üretken emek diye damgalayan yanı, emeğin bu somut niteliği, o haliyle kullanım-değeri olması yani örneğin, terzi emeği, kunduracı, iplikçi, dokumacı emeği, vb. olması değildir. Onun özgül yararlı niteliği, içinde somutlaştığı ürünün yararlı özelliklerini ne [sayfa 374] ölçüde oluşturuyorsa, sermaye için özgül kullanım-değerini de ondan daha fazla oluşturmaz. Ama onun sermaye için özgül kullanım-değerini oluşturan, değişim-değerini, soyut emeği yaratan öğe olma özelliğidir; ve bu genel emeğin belli bir miktarını temsil etmesi değil, ama fiyatında, yani emek-gücünün değerinde yeralandan daha büyük miktarda emeği temsil etmesidir.
      Sermaye için emek-gücünün kullanım-değeri, emek-gücünün kendisinde maddeleşmiş olan emek miktarının üstünde ortaya koyduğu fazla emek miktarıdır ve kendisinden beklenen bunu yeni-den-üretmesidir. Doğal olarak, bu emek miktarını, emek olarak kendi içinde varolan ve belli bir yarar taşıyan belirgin biçimiyle, örneğin iplikçi emeği, dokumacı emeği, vb. biçimiyle ortaya koyar. Ancak, onun bir meta biçimini almasını sağlayan bu somut niteliği, onun sermaye açısından taşıdığı özgül kullanım-değeri değildir. Sermaye için, onun özgül kullanım-değeri, genel emek olarak sahip olduğu miktarda ve malolduğu emek miktarının üstünde ortaya koyduğu emek miktarı fazlasında ve farkında yatmaktadır.
      Belli bir para toplamı x sermaye olur ve x + h olarak ürününde ortaya çıkar; yani, onun içinde ürün olarak yeralan emek miktarı, kendisinin başlangıçta içerdiği emek miktarından daha büyüktür. Parayla üretken emek arasındaki değişimin sonucu işte budur; başka deyişle, yalnızca, maddeleşmiş emekle değişikliğinde, onun daha artmış miktarda maddeleşmiş emek biçimini almasını sağlayan emek üretkendir.
      Bu nedenle, kapitalist üretim süreci, basit meta üretimi de değildir. Ödenmemiş emeği emen, hammaddeleri ve emek araçlarını –üretim araçlarını– ödenmemiş emeği emmenin aracı yapan bir süreçtir.
      Şimdiye dek söylenenlerden şu sonuç çıkar: emeğin üretken emek olarak tanımlanmasının, onun belirli içeriğiyle, özgül yararıyla ya da kendini ifade ettiği belli kullanım-değeriyle kesin olarak hiçbir ilgisi yoktur.
      Aynı tür emek üretken emek de olabilir, üretken-olmayan emek de olabilir. Örneğin beş pound karşılığında Paradise Lost’u [Yitik Cennet’i] yazan Milton üretken-olmayan bir emekçidir. Buna karşılık, yayıncısı için sınai emek harcayan yazar üretken emekçidir. Milton, Paradise Lost’u, bir ipek böceği, ipeği hangi amaçla üretirse, o amaçla üretmişti. Bu onun doğasının bir etkinliğiydi. Daha sonra ürünü 5 pounda sattı. Ama Leipzig’in yayıncısının yönlendiriciliği altında kitap üstüne kitap üreten (örneğin ekonomi ciltleri üreten) yazın proleteri, bir üretken emekçidir; çünkü ürünü, daha en başından itibaren, sermayeye katışmıştır ve yalnızca o sermayeyi [sayfa 375] artırma amacıyla varlık kazanmıştır. Şarkısını kendi hesabına satan bir şarkıcı üretken-olmayan emekçidir. Ama bir girişimci tarafından, kendisine para kazandırması için tutulan şarkıcıya üretken emekçi denir; çünkü sermaye üretir.

[(E) Hizmet Veren Emek Olarak Üretken-Olmayan Emek;
Kapitalizm Koşullarında Hizmetlerin Satın Alınması.
Sermaye ile Emek Arasındaki İlişkiyi Hizmet Değişimi Olarak
Algılayan Sıradan Bir Bakış]


      ||1325| Burada çeşitli sorulan birbirinden ayırmak gerekiyor.
      Eğer ilgilendiğim tek şey yalnızca bir pantolon ise, pantolonu hazır mı aldığım yoksa kumaş alıp da eve bir terzi çağırarak ve onun hizmetini (terzilik emeğini) ödeyerek mi diktirdiğim, benim açımdan hiç farketmez. İkinci yolu seçmek yerine pantolonu bir tüccar terziden alırım, çünkü ikinci yol daha pahalıdır; pantolonu kapitalist terzi ürettiği zaman, daha az emeğe mal olur ve gündelikçi, terziye göre daha ucuzdur. Ancak pantolonu satın aldığım parayı her iki durumda da sermayeye değil, pantolona dönüştürmüş olurum; ve her iki durumda da sermayeye değil, pantolona dönüştürmüş olurum; ve her iki durumda da benim açımdan sorun, parayı yalnızca bir dolaşım aracı olarak kullanmak ve onu belli bir kullanım-değerine dönüştürmektir. Bu nedenle para, gerçi bir durumda bir meta karşılığı değişiliyor, ikinci durumda meta olarak emeği satın alıyorsa da burada sermaye olarak işlev görmez. Yalnızca para olarak, daha kesin olarak dolaşım aracı olarak işlev görür.
      Öte yandan [benim evimde benim için çalışan] gündelikçi terzinin emeği her ne kadar bana bir ürün, bir pantolon, ona da emeğinin fiyatını, parayı sağlıyorsa da o gene de üretken emekçi değildir. Gündelikçi terzinin harcadığı emek miktarı, benden aldığı fiyatın içerdiğinden daha büyük olabilir. Ve hatta bu büyük olasılıktır, çünkü onun emeğinin fiyatı, üretken terzinin elde ettiği fiyatla belirlenir. Ama, şu ana kadar, benim açımdan hiçbir şey değişmiş değildir. Bir kez fiyat belirlendikten sonra, sekiz saat mi, yoksa on saat mi çalıştığı benim için farketmez. Benim ilgilendiğim tek şey kullanım-değeridir, pantolondur; ve doğal ki, hangi yolla alırsam alayım, pantolon için olabildiği kadar az para ödemeye bakarım, yeter ki biri ötekinden az ya da fazla olmasın; başka deyişle yalnızca normal fiyatı ödemek isterim. Bu benim tüketim harcamamdır; paramın artması değil, azalmasıdır. Herhangi bir kişisel tüketim harcamam nasıl beni zenginleştirmiyorsa, bu da daha başka değildir. [sayfa 376]
      Paul de Kock’un bilgiçlerinden biri, tıpkı ekmek almazsam olacağı gibi, pantolon almazsam yaşayamayacağımı, o zaman da zenginleşemeyeceğimi söyleyebilir; dolayısıyla pantolon almanın, kendimi zenginleştirmemin dolaylı bir aracı ya da en azından koşulu olduğunu söyleyebilir — tıpkı kan dolaşımının ya da soluk almanın, zenginleşmemin koşulları olması gibi. Ama ne kan dolaşımım, ne soluk almam, beni hiç de daha zengin yapmıyor; tam tersine, her ikisi de maliyetli bir metabolizmayı önkoşul sayıyor; eğer bu zorunlu olmasaydı çevrede bu kadar çok yoksul dolaşmazdı. Demek ki, paranın emekle doğrudan basit değişimi, parayı sermayeye, emeği de üretken emeğe dönüştürmüyor.
      Peki öyleyse, bu değişimin özgül karakteri nedir? Paranın üretken emekle değişiminden ne yönde farklıdır? Bir yandan, bu değişimde para, para olarak, değişim-değerinin bağımsız biçimi olarak harcanmaktadır; bir kullanım-değerine, geçim nesnesine, kişisel tüketim nesnesine dönüştürülmektedir. Bu nedenle para sermaye haline gelmemektedir; tam tersine kullanım-değeri olarak tüketilmek üzere, değişim-değeri olarak varlığını yitirmektedir. Öte yandan, burada emek, beni, yalnızca bir kullanım-değeri olarak, kumaşı pantolona dönüştürecek bir hizmet olarak, belli yararlı niteliği işime yarayan bir hizmet olarak ilgilendirmektedir.
      Bunun tersine, bir tüccar terzi tarafından çalıştırılan aynı terzi işçinin kapitaliste verdiği hizmet tümüyle kumaşı pantolona çevirmesinden oluşmaz, ama bu işçinin emeğinin bir pantolonda maddeleşen emek-zamanının 12 saate ve aldığı ücretin 6 saate eşit olmasından oluşur. Dolayısıyla işçi kapitaliste verdiği hizmette, altı saat bedava çalışmıştır. Bunun, pantolon yapımı biçimi altında gerçekleşmesi, yalnızca, gerçek ilişkiyi gözlerden saklamış olur. Tüccar terzi, olabildiğince ilk fırsatta, pantolonu yeniden paraya yani belirli terzi emeği karakterinin tamamen ortadan kalktığı bir biçime çevirmeye çalışır; o para biçimi içinde artık, terzinin verdiği hizmet, altı saatlik bir emek-zamanının ||1326| belli miktarda para olarak ifadesi yerine, o paranın bir kat fazlasıyla, 12 saatlik bir emek-zamanının ifadesi olarak yeralır.
      Ben terzinin emeğini, giysi gereksinimimi gidermek, dolayısıyla bir gereksinimimi karşılamak üzere terzinin emeği olarak bana vereceği hizmet için satın alırım. Tüccar terzi, onu, bir talerden iki taler çıkarmanın aracı olarak satın alır. Ben o emeği, belirli bir kullanım-değeri ürettiği için, bana belli bir hizmet verdiği için satın alırım. Tüccar terzi bu emeği satın alır, çünkü o, yalnızca, daha az emekle daha fazla emeğin değişilmesi aracı olarak, malolduğundan daha fazla değişim-değeri üretir. [sayfa 377]
      Emeğin bir sermaye üretmeden gerçekleştiği yerde, yani üretken olmadığı yerde paranın emekle doğrudan değişiminde, emek hizmet olarak satın alınır; bu terim, genelde, başka herhangi bir meta gibi, emeğin sağladığı belli bir kullanım-değerinin ifadesinden başka bir şey değildir; ancak bu terim, emeğin bir nesne olarak değil, bir etkinlik olarak hizmet verdiği ölçüde özel bir kullanım-değeri için özgül bir terimdir, ne var ki, onu herhangi bir biçimde bir makineden, örneğin bir saatten ayrımsamaz. Burada bu ilişkiyi tanımlamak için, do ut facias, facio ut facias, facio ut des, do ut des[154] [ben veririm ki sen yapasın, ben yaparım ki sen yapasın, ben yaparım ki sen veresin, ben veririm ki sen veresin) formülleri ayrım yapmaksızın kullanılabilir; oysa kapitalist üretimde, do ut facias [ben veririm ki sen yapasın] verilen maddi değerle sahiplenilen canlı emek arasında çok özgül bir ilişkiyi ifade eder. Hizmet satın alınmasında, emekle sermaye arasındaki bu özgül ilişkiye hiç yer olmadığı, ya tümden böyle bir ilişki bulunmadığı ya da yokedildiği için, sermaye ile emek arasındaki ilişkiyi ifade etmek için, Say, Bastiat ve ortakları doğal olarak bu biçimi yeğlerler.
      Bu hizmetlerin değerinin nasıl düzenlendiği ve ücretleri yöneten yasanın bu değerin kendisini nasıl belirlediği sorusunun, ele aldığımız ilişkinin incelenişiyle hiçbir ilgisi yoktur, ücretler bölümüyle ilgili bir konudur.
      Görüldüğü gibi, emeğin para karşılığı basit değişimi, emeği üretken emeğe dönüştürmez ve öte yandan bu emeğin içeriği de ilk başta hiç farketmez.
      Emekçinin kendisi de emek satın alabilir, yani hizmet olarak sağlanan metaları satın alabilir; ve ücretini bu hizmetlere harcaması, başka metalara yaptığı harcamadan hiç farklı olmayan bir harcamadır. Satın aldığı hizmet, şu ya da bu ölçüde gerekli olabilir — örneğin bir doktorun ya da bir rahibin hizmeti; tıpkı ekmek ya da şarap alabilmesi gibi. Alıcı olarak –yani metanın karşısında paranın temsilcisi olarak– emekçi, kapitalistin yalnızca alıcı olarak ortaya çıktığı yerde, yani paranın ancak bir metaya dönüştürülmesinin sözkonusu olduğu yerde, kapitalistle kesinlikle aynı kategoridedir. Bu hizmetlerin fiyatının nasıl belirlendiği, gerçek ücrete göre yerinin ne olduğu, ne ölçüde ücret yasası tarafından düzenlendiği ve ne ölçüde düzenlenmediği, ücretler bölümünde ele alınacak sorulardır; buradaki incelememizle bir ilgisi yoktur.
      Öyleyse, eğer, paranın emekle basit değişimi, emeği üretken emek haline getirmiyorsa, ya da aynı anlama gelmek üzere, parayı sermayeye çevirmiyorsa, emeğin içeriği, somut niteliği, özel bir yararı olması, görünüşe göre, ilkin hiçbir fark yaratmaz — henüz [sayfa 378] görmüş olduğumuz gibi, aynı terzi işçinin aynı emeği, bir durumda üretkendir, öteki durumda üretken değil.
      Belirli etkinlik ya da emek biçimlerinin sonucu olan belirli hizmetler ya da kullanım-değerleri, metalarda cisimleşirler; bunun tersine, bir kısmı ise, geride, o hizmeti görenlerin kişi olarak varoluşlarından ayrı, elle tutulur bir sonuç bırakmazlar; başka deyişle, bu hizmetlerin sonucu, satımlık bir meta değildir. Örneğin bir şarkıcının hizmeti, benim estetik gereksinimimi giderir; ama hazzını tattığım şey, şarkıcıdan ayrılmayan bir etkinlik içinde varolur ve emeği, şarkı söylemesi sona erdiği anda benim haz almam da sona erer. Etkinliğin kendisi, kulaklarımdaki titreşimler bana haz verir. Metalar gibi satın aldığım bu hizmetler gerekli olabilir ya da yalnızca gerekliymiş gibi görünebilir — örneğin bir askerin ya da doktor veya avukatın hizmeti; ya da bana haz veren hizmetler olabilir. Ama bu, onların ekonomik karakteri bakımından hiçbir fark yaratmaz. Eğer sağlıklıysam ve doktora gerek duymuyorsam ya da bir hukuk davasına karışmayacak kadar şanslı isem, vebadan nasıl sakınırsam, tıp ya da hukuk hizmetleri için ödeme yapmaktan da öyle sakınırım.
      ||1328|[155] Hizmetler bana zorla da kabul ettirilebilir — resmî görevlilerin hizmetleri, vb..
      Zihin melekelerimi geliştirmek için değil, ama para kazanabileceğim bir beceri kazanmak için bir öğretmenin hizmetini satın alırsam –ya da başkaları bu öğretmeni benim için satın alırlarsa– ve gerçekten bir şeyler öğrenirsem (ki bu kendi başına, bu hizmet için yapılan ödemeden tamamen ayrı bir şeydir) o zaman bu eğitimin maliyeti, benim geçimimin giderleri gibi, benim emek-gücümü üretmenin gerektirdiği maliyetin içinde yeralır. Ama bu hizmetin o belli yararı, ekonomik ilişkide hiçbir şeyi değiştirmez; bu ilişki, benim parayı sermayeye dönüştürdüğüm bir ilişki değildir — ya da bu hizmeti veren kişinin, öğretmenin, beni kendi kapitalistine, patronuna dönüştürdüğü bir ilişki değildir. Sonuçta, [hizmet .] bu ilişkinin ekonomik karakterini de etkilemez — doktor beni iyileştirse de iyileştirmese de, öğretmen beni yetiştirmekte başarılı olsa da olmasa da, avukat davayı kazansa da kazanmasa da böyledir. Yapılan ödeme, o hizmetin icrası içindir; sonuç, bizzat doğası gereği, hizmeti verenlerce garanti edilemez. Hizmetlerin büyük bir bölümü, bir aşçının, bir hizmetçinin durumunda olduğu gibi, tüketimin maliyetlerine girer.
      Tüm üretken-olmayan emekçilerin tipik özelliği, üretken emekçileri ne ölçüde sömürüyorsam ancak o ölçüye kadar benim buyruğum altında oluşlarıdır — tıpkı öteki tüketim maddelerini satın [sayfa 379] alışım gibi. Dolayısıyla tüm insanlar içinde, üretken-olmayan emekçilerin hizmetlerinden en az yararlananlar üretken emekçilerdir. Ancak, öte yandan, üretken emekçileri çalıştırma gücüm, üretken-olmayan emekçileri çalıştırmamla aynı oranda büyümez; tam tersine aynı oranda azalır — her ne kadar [kişi] en çok zorunlu hizmetler (devlet hizmetleri, vergiler) için ödeme yapsa da.
      Üretken emekçiler, benimle ilişkilerinde üretken-olmayan işçiler olabilirler. Örneğin, eğer evimin duvarlarının yeniden kağıtla kaplanmasını istesem ve bu işi yapan işçiler, işi bana satan patronun ücretli-işçileri olsa, bu benim açımdan, sanki duvarları kağıtla kaplanmış bir ev satın almışım gibidir; sanki parayı, bir tüketimim için bir metaya harcamışım gibidir. Ama bu işçilere duvarları kağıtla kaplatan patron için, onlar üretken emekçilerdir, çünkü ona artı-değer üretirler. |1328||

*


      ||1333| Satımlık metalar üreten, ama yalnızca kendi emek-gücüne eşdeğer miktarda üreten ve bu yüzden sermaye için artı-değer üretmeyen işçinin kapitalist üretim açısından ne ölçüde üretken olduğu, bu insanların varlığının bile bir başağrısı olduğunu söyleyen Ricardo’da görülebilir.[156] Sermayenin teorisiyle pratiği budur.       “Sermayeyle ilgili olarak, hem teori, hem emekçinin geçimine ek olarak kapitalist için bir kâr üretebileceği noktada çalışmayı durdurma pratiği, görünüşe göre, üretimi düzenleyen doğal yasalara aykırıdır.” (Thomas Hodgskin, Popular Political Economy, Londra 1827, s. 238.) |1333||

*


      ||1336| Gördük ki, bu üretim süreci, yalnızca bir meta üretimi süreci değil, ama artı-değer üretimi sürecidir; artı-emeğin emilmesi ve böylece sermaye üretilmesi sürecidir, ilk biçimsel eylem, parayla emek ya da sermaye ile emek arasındaki değişim, yalnızca potansiyel olarak, birinin canlı emeğinin maddeleşmiş emek tarafından sahiplenilmesidir. Fiilî sahiplenme süreci ancak fiilî üretim sürecinde cereyan eder; kapitalistle emekçinin birbirleriyle yalnızca birer meta sahibi olarak, alıcı ve satıcı olarak karşı karşıya geldikleri, ilk biçimsel alışveriş, fiilî üretim sürecinin gerisinde yatan bir geçmiş aşamadan ibarettir. Bastiat gibi sıradan ekonomistler, özgül kapitalist ilişkiyi başlarına sarmamak için, ilk biçimsel [sayfa 380] alış-verişin ötesine gitmezler. Fark, paranın üretken-olmayan emekle değişiminde, çok çarpıcı biçimde görülmektedir. Burada para ve emek, birbiriyle yalnızca meta olarak değişime girer. Böylece, bu değişim, sermaye oluşturmak yerine, gelirin harcanmasıdır. |1336||

[(F) Kapitalist Toplumda Zanaatçıların ve Köylülerin Emeği]


      ||1328| Peki bu durumda, hiç emekçi çalıştırmayan ve bu nedenle kapitalistler gibi üretmeyen bağımsız zanaatçılarla köylülerin konumu nedir? Onlar, her zaman köylülerin durumunda görüldüğü gibi, (ama, örneğin bahçem için evime getirttiğim bahçıvanın durumunda değil) meta üreticisidirler ve ben, onlardan meta satın alırım — bu durumda, örneğin zanaatçının siparişe göre üretmesine karşılık köylünün sunduğu ürünleri kendi olanakları çerçevesinde üretmesi, hiç farketmez. Bu kapasiteleriyle onlar benim karşıma emek satıcısı olarak değil, meta satıcısı olarak çıkarlar ve işte bu nedenle, bu ilişkinin, sermayenin emek karşılığı değişimiyle hiçbir ilgisi yoktur; dolayısıyla üretken emekle üretken-olmayan emek ayrımıyla da ilgisi yoktur; bu, emeğin para karşılığı mı yoksa sermaye olan para karşılığı mı değişikliğine bağlıdır. Bu çerçevede, zanaatçılar ve köylüler, gerçi meta üreticisidirler ama, ne üretken emekçi kategorisine, ne üretken-olmayan emekçi kategorisine girerler. Ama üretimleri, kapitalist üretim tarzı altında yeralmaz.
      Kendi üretim araçlarıyla çalışan bu üreticilerin, yalnızca kendi emek güçlerini yeniden-üretmekle kalmayıp bir artı-değer yaratıyor olmaları olasıdır; konumları, onların kendi artı-değerlerini ya da (bir bölümü, vergi vb. ile onlardan alındığı için) artı-değerlerinin bir bölümünü kendilerinin sahiplenmelerine olanak verir. Ve burada, belirli bir üretim biçiminin başat üretim biçimi olduğu, ancak üretim ilişkilerinin tümünün buna bağımlı hale girmemiş olduğu topluma özgü bir durumla karşı karşıya kalırız. Feodal toplumda, örneğin feodalizmin özünden çok uzaklaşmış olan ilişkilere feodal bir biçim verilmişti; örneğin lord ile vasal arasında karşılıklı kişisel hizmet ilişkisinin izlerini taşımayan basit para ilişkilerine, feodal bir biçim iliştirilmişti (bu durumu en iyi İngiltere’de gözlemleyebiliriz; çünkü feodalizm İngiltere’ye hazır bir elbise gibi Normandiya’dan getirilmişti ve birçok bakımdan çok farklı olan toplumsal bir temele bu feodalitenin tarzı empoze edilmişti). Örneğin küçük köylünün toprağına tımar şeklinde sahip olduğu savı, yalnızca bir kurguydu.
      Kapitalist üretim biçiminde de durum tamamen aynıdır. [sayfa 381] Bağımsız köylü ve zanaatçı iki kişiye bölünmüştür.19 Üretim araçlarının sahibi olarak kapitalisttir; emekçi olarak ise kendisinin ücretli-işçisidir. Bu nedenle, kapitalist olarak kendisine ücret öder ve sermayesinden kâr elde eder; yani ücretli-işçi olarak kendini sömürür ve artı-değeri, emekçinin sermayeye borçlu olduğu haracı, kendine öder. Hatta belki de kendine üçüncü bir parçayı toprak sahibi (rant) olarak öder; daha sonra göreceğimiz[157] üzere, tıpkı sanayi kapitalistinin, kendi sermayesiyle çalıştığı zaman ||1329| kendisine faiz ödemesi gibi, bunu, bir sanayi kapitalisti olarak değil ama salt kapitalist olarak yapması gereken bir şey olarak görmesi gibi.
      Üretim araçlarının –belli bir üretim ilişkisini ifade eden– belirleyici toplumsal niteliği öylesine burjuva toplumla birlikte ve o toplumun düşünce tarzı içinde birlikte büyüyüp serpilen belirleyici toplumsal niteliği, bu üretim araçlarının üretim aracı olarak maddi varlığından öylesine ayrılmaz türdendir ki, bu aynı belirleyicilik (kategorik belirleyicilik) ilişkinin doğrudan onunla çatıştığı yerde bile varsayılmıştır. Üretim araçları, ancak ve yalnızca emekçiden ayrıldığı ve emekle bağımsız bir güç olarak karşı karşıya geldiği zaman ve ölçüde sermaye halini alır. Ancak anılan durumda, üretici –emekçi– üretim araçlarının sahibidir, malikidir. Bu nedenle nasıl ki üretici, bu üretim araçları karşısında emekçi değilse, bunlar da bu emekçi karşısında sermaye değildirler. Ama gene de bunlar sermaye olarak görülürler ve köylü de ikiye bölünür: Böylece o bir kapitalist olarak, kendini, ücretli-emekçi olarak çalıştırır.
      İşin aslında, konunun böyle konması, ilk bakışta ne kadar usdışı görünse de üreticinin kendi artı-değerini <metalarını değerinden sattığı varsayımıyla> yarattığı, başka deyişle tüm üründe yalnızca kendi emeğinin somutlaştığı bu durumda ve o ölçüde doğrudur. Ancak, kendi emeğinin tüm ürününü bizzat sahiplenebilmesini ve ürününün, örneğin onun günlük emeğinin ortalama fiyatının üstündeki değer fazlasının bir üçüncü kişi, bir patron tarafından sahiplenilmemesini, –onu başka işçilerden farklı yapmayan– kendi emeğine değil, ama üretim araçları sahipliğine borçludur. Bu nedenle, yalnızca bu sahipliği aracılığıyla kendi artı-emeğinin maliki olur ve kendisinin ücretli-emekçisi olarak, kapitalist kendisiyle arasındaki ilişkisinin taşıyıcısı olur.
      Bu toplumda [bu ikisinin .] ayrılığı normal ilişki olarak belirir. Bu nedenle de gerçekte sözkonusu olmadığı durumda da şu ana kadar doğruca gösterildiği üzere öyle olduğu varsayılmıştır; çünkü (eski Roma’nın, Norveç’in ya da Kuzeybatı Amerika’nın koşullarından [sayfa 382] farklı olarak) bu toplumda birlik raslansal sayılır, ayrılık normal; dolayısıyla da bir kişinin farklı işlevleri kendisinde birleştirdiği durumlarda bile ayrılık korunmaktadır. Burada çok çarpıcı biçimde ortaya çıkmaktadır ki, kapitalist olarak kapitalist yalnızca sermayenin bir işlevidir, emekçi emek-gücünün bir işlevidir. Çünkü ekonomik gelişmenin işlevleri farklı kişiler arasında dağıtması da bir yasadır; ve kendi üretim araçlarıyla üreten zanaatçı ya da köylü de ya adım adım başkalarının emeğini sömüren küçük bir kapitaliste dönüşecek ya da üretim araçlarını yitirecek ve ücretli-işçiye dönüşecektir. (Birinci durumda, her ne kadar o üretim araçlarının ad olarak sahibi kalsa da ipotek durumunda ikinci sonuç ortaya çıkabilir). Kapitalist üretim tarzının başat olduğu toplumda, eğilim budur.

[(G) Üretken Emeğin Ek Tanımı:
Maddi Zenginlikte Somutlaşan Emek]


      Kapitalist üretimin temel ilişkileri gözden geçirilirken, tüm metalar dünyasının, maddi üretimin –maddi zenginlik üretiminin– tüm alanlarının (biçimsel olarak ya da gerçekten) kapitalist üretim tarzına tabi kılındığı varsayılabilir (çünkü giderek daha tam biçimde olagelen şey budur; [bu] başlıca amaçtır ve emeğin üretken güçleri, en yüksek gelişmesine ancak bu durumda ulaşabilir). Bu öncülde –ki [sürecin] sınırlarını ifade etmektedir ve gerçeğin tıpa tıp aynısına giderek daha yakın gelmektedir–, meta üretiminde yeralan tüm emekçiler ücretli-işçilerdir ve tüm bu alanlardaki üretim araçları, onlarla sermaye olarak karşı karşıya gelir. Bu durumda, üretken emekçilerin yani sermaye üreten emekçilerin, tipik özelliğinin, emeklerinin, metalarda, maddi zenginlikte somutlaşması olduğu söylenebilir. Böylece, üretken emek için, belirleyici tipik özelliği doğrultusunda –ki bu tipik özellik, hiçbir biçimde, emeğin içeriğini dikkate almaz ve o içerikten tamamen bağımsızdır– ikinci, farklı ve ek bir tanım daha yapılabilir.

[(H) Kapitalizmin, Maddi-Olmayan Üretim Kesimindeki Görünümü]


      Maddi-olmayan üretim, salt değişim için gerçekleştirildiği, yani meta ürettiği zaman bile, iki türlü olabilir:
      1. Üreticilerden ve tüketicilerden bağımsız ve ayrı bir biçime sahip olabilen metalarda, kullanım-değerlerinde ortaya çıkabilir; bu metalar, üretim ile tüketim arasındaki süre boyunca varolur ve bu süre içinde, kitaplar resimler gibi satımlık metalar olarak, tek [sayfa 383] sözcükle, sanatçının sanatsal performansından ayrılabilen tüm sanat ürünleri olarak dolaşımda kalabilir. Burada kapitalist üretim çok sınırlı bir çerçevede sözkonusudur: örneğin ortak bir yapıtın –diyelim bir ansiklopedinin– yazarı, başka kişileri kiralık yazarlar olarak kullandığı zaman. ||1330| Bu alanda, çoğu kez, kapitalist üretime bir geçiş biçimi geçerli olur; o biçim çerçevesinde çeşitli bilimsel ya da sanatsal üreticiler, zanaatçılar ya da uzmanlar, kitap ticaretinin ortak ticari sermayesi için çalışırlar — bu ilişkinin asıl kapitalist üretim tarzı ile bir ilişkisi yoktur ve hatta biçimsel olarak bile henüz kapitalist üretimin egemenliği altına alınmış değildir. Bu ara-geçiş biçimlerinde emek sömürüsünün en üst noktasında oluşu gerçeği bu durumu hiçbir biçimde değiştirmez.
      2. Ürün, üretim eyleminden ayrılamaz — tüm gösteri sanatçıları, konferansçılar, aktörler, öğretmenler, doktorlar, rahipler vb. için durum budur. Burada da kapitalist üretim tarzıyla ancak sınırlı bir dereceye kadar karşılaşılır ve bu etkinliğin doğası gereği, pek az alanda uygulanabilir. Örneğin eğitim kurumlarındaki öğretmenler, kurumun girişimcisi için yalnızca birer ücretli-emekçi olabilirler, İngiltere’de bu tür birçok eğitsel fabrika vardır. Gerçi öğrenciler sözkonusu olunca, bu öğretmenler üretken emekçi değildirler; ancak kendi işverenleri sözkonusu olduğunda üretken emekçidirler. O, kendi sermayesini onların emek-gücüyle değişir ve bu süreç aracılığıyla kendisini zenginleştirir. Tiyatrolar, eğlence yerleri, vb. için de durum aynıdır. Bu durumlarda, aktör, kamu karşısında bir sanatçı olarak davranır, ama kendi işvereni karşısında o bir üretken emekçidir. Kapitalist üretimin bu alandaki bütün görünümleri üretimin tümü içinde o kadar önemsizdir ki, bütünüyle hesap dışı tutulabilir.

[(I) Maddi Üretim Sürecinin Bütünü Açısından
Üretken Emek Sorunu]


      Birçok emekçinin, aynı metanın üretiminde çalıştığı tam kapitalist üretim biçiminin gelişmesiyle, bunların emeğinin üretilen nesneyle doğrudan ilişkisi, doğal ki büyük ölçüde çeşitlilik gösterir. Örneğin, bir fabrikada, daha önce değinilen vasıfsız işçilerin,[158] hammaddenin işlenmesiyle doğrudan hiçbir ilişkileri yoktur. Malzemeyi işlemekle doğrudan görevli olanların üstünde bir tür nezaretçilik görevi yapan ustalar, bir adım daha ötededirler; iş mühendisi de daha başka tür ilişki içindedir ve esas olarak yalnızca beyniyle çalışır, vb.. Ancak sonucu, (her ne kadar çalıştırılanların tümü aynı düzeyi sürdürürse de) farklı değerde emek-gücüne sahip [sayfa 384] olan bu emekçilerin bütünü üretir; yalnızca çalışma sürecinin sonucu olarak görülen bu sonuç, ifadesini metada ya da maddi üretimde bulur; ve hepsi bir arada, bir işlik olarak, bu ürünlerin canlı üretim makineleridir — üretim süreci bir bütün olarak alındığında, emeklerini sermaye karşılığında değişirler ve kapitalistin parasını sermaye olarak yeniden-üretirler; yani artı-değer üreten değer olarak, kendini genişleten değer olarak yeniden-üretirler.
      Değişik emek türlerini ve dolayısıyla zihin emeğiyle kol emeğini –ya da bunlardan birinin daha hakim olduğu emek türlerini– birbirinden ayırmak ve farklı insanlar arasında dağıtmak, kapitalist üretim tarzının gerçekten ayırdedici özelliğidir. Ancak bu, maddi ürünün, bu insanların ortak ürünü olmasını ya da maddi zenginlik içinde yeralan ortak ürünleri olmasını önlemez, [kapitalist üretimin emek türlerini ayırması .] o insanların, sermayenin ücretli emekçisi olma ilişkisini ve öncelikli anlamında, sermayenin üretken emekçisi olma ilişkilerini ne ölçüde engeller ya da değiştirirse,, ancak o kadar. Tüm bu insanlar, yalnızca maddi zenginliğin üretilmesine doğrudan katılmakla kalmazlar, üstelik emeklerini doğrudan, sermaye olan parayla değişirler ve dolayısıyla, ücretlerine ek olarak kapitalist için bir artı-değeri yeniden-üretirler. Emekleri, ödenmiş emeği artı ödenmemiş artı-emeği içerir.

[(J) Maddi Üretimin Bir Dalı Olarak Ulaştırma Sanayisi.
Ulaştırma Sanayisinde Üretken Emek]


      Maden sanayisine, tarıma ve imalata ek olarak maddi üretimin bir dördüncü alanı daha vardır; o da değişik el-sanayisi, imalat ve mekanik sanayi aşamalarından geçer; bu, insanları ya da metaları taşıyan ulaştırma sanayisidir. Üretken emeğin –yani ücretli-emekçinin– sermayeyle ilişkisi burada da maddi üretimin öteki alanlarındaki ilişkinin tıpa tıp aynısıdır. Ayrıca burada emeğin nesnesinde maddi bir değişiklik de ortaya çıkar –uzamsal bir değişiklik, yer değişikliği ortaya çıkar. Halkın taşınmasında bu, girişimcinin bir hizmeti şeklinde belirir. Ama bu hizmeti alanla satan arasındaki ilişkinin, üretken emekçinin sermayeyle ilişkisiyle hiçbir benzerliği yoktur; pamuk ipliği satıcısının alıcısıyla ne kadar ilişkisi varsa o kadardır.
      Öte yandan, eğer aynı süreci metalarla ilgili olarak düşünürsek ||1331| bu durumda, çalışma sürecinde, emeğin nesnesinde, metada bir değişiklik ortaya çıkar. Metanın uzamsal konumu değiştirilmiştir ve bununla birlikte metanın kullanım-değerinde bir değişiklik olur, çünkü bu kullanım-değerin in yeri değiştirilmiştir. [sayfa 385] Kullanım-değerindeki bu değişikliğin gereksindiği emek ölçüsünde, metanın değişim-değeri artar — gereksinilen emek, kısmen, değişmeyen sermayenin aşınmasıyla, yani metaya giren toplam maddeleşmiş emekle kısmen de canlı emekle belirlenir; tüm öteki metaların değerini artırma sürecinde olduğu gibi.
      Meta gideceği yere ulaşınca, onun kullanım-değerinde meydana gelen bu değişiklik ortadan kalkar ve yalnızca metanın daha yüksek değişim-değerinde, artırılmış meta fiyatında ifadesini bulur. Gerçi bu durumda gerçek emek, gerisinde, kullanım-değerinde herhangi bir iz bırakmamıştır ama, gene de bu maddi ürünün değişim-değerinde somutlaşır; ve maddi üretimin öteki alanları gibi bu sanayi u alında da emek, kullanım-değerinde görülebilir bir iz bırakmamakla birlikte, metanın içinde yerini alır.

*


      Burada şimdiye dek üretken sermaye üzerinde yani doğrudan üretim süreci içinde kullanılan sermaye üzerinde durduk. Daha sonra dolaşım sürecindeki sermayeye geleceğiz. Ve ancak ondan sonra, tüccar sermayesi olarak özel bir biçim alan sermayeyi incelerken, bu sermaye tarafından çalıştırılan emekçilerin ne ölçüye kadar üretken emekçi ya da üretken-olmayan emekçi oldukları sorusu yanıtlanabilir.[159] |XXI-1331|| [sayfa 386]

[13. KAPİTAL’İN I. VE III. KISIMLARI İÇİN PLAN TASLAĞI][160]

[(A) KAPİTAL’İN KISIM I YA DA KESİM I PLANI]


      ||XVIII-1140| Birinci kesim[161] “Sermayenin Üretim Süreci” aşağıdaki gibi bölünecek:
      1. Giriş. Meta. Para.
      2. Paranın sermayeye dönüşümü.
      3. Mutlak artı-değer. (a) Emek-süreci ve artı-değer üretimi süreci, (b) Değişmeyen sermaye ve değişen sermaye, (c) Mutlak artı-değer. (d) Normal işgünü için savaşım, (e) Eşzamanlı işgünleri (eşzamanlı çalıştırılan emekçilerin sayısı). Artı-değer miktarı ve artı-değer oranı (Büyüklük ve yükseklik?).
      4. Göreli artı-değer. (a) Basit işbirliği, (b) İşbölümü, (c) Makineler, vb.
      5. Mutlak ve göreli artı-değer bileşimi. Ücretli-emek ile artı-değer arasındaki ilişki (oran). Emeğin sermayeye biçimsel ve gerçek olarak bağımlı hale getirilmesi. Sermayenin üretkenliği. Üretken emek ve üretken-olmayan emek.
      6. Artı-değerin yeniden sermayeye çevrilmesi. İlkel birikim, Wakefield’in sömürge teorisi.
      7. Üretim sürecinin sonucu. [sayfa 387]
      (6’da ya 7’de mülkedinme yasasının biçimindeki değişiklik, gösterilebilir.)
      8. Artı-değer teorileri.
      9. Üretken emek ile üretken-olmayan emek teorileri. |XVIII-1140||

[(B) KAPİTAL’İN KISIM III YA DA KESİM III PLANI]


      I|XVIII-1139| Üçüncü kesim “Sermaye ve Kâr” aşağıdaki gibi bölünecek:
      1. Artı-değerin kâra çevrilmesi. Artı-değer oranından farklı olarak kâr oranı.
      2. Kârın ortalama kâra çevrilmesi. Genel kâr oranının oluşumu. Değerlerin üretim fiyatlarına dönüştürülmesi.
      3. Adam Smith’in ve Ricardo’nun kâr ve üretim fiyatları hakkındaki teorileri.
      4. Rant (Değerle üretim fiyatı farkının gösterilmesi).
      5. Rikardocu rant yasasının tarihi.
      6. Düşen kâr oranı yasası. Adam Smith, Ricardo, Carey.
      7. Kâr teorileri.
      (Soru: Artı-Değer Teorilerinde Sismondi ile Malthus’a da yer verilip verilmeyeceği)
      8. Kârın, sanayi kârına ve faize bölünmesi. Tüccar sermayesi. Para-sermaye.
      9. Gelir ve kaynakları. Üretim ve dağıtım süreçleri arasındaki ilişki sorunu buraya konacak.
       
      10. Bir bütün olarak kapitalist üretim sürecinde paranın geri dönüş hareketleri.
      11. Sıradan ekonomi.
      12. Sonuç. Sermaye ve ücretli-emek. |XVIII-1139||.

[(C) KAPİTAL’İN KISIM III BÖLÜM II[162] PLANI)


      ||XVIII-1109| Kısım III’ün ikinci bölümünde, “Sermaye ve Kâr” bölümünde, genel kâr oranının oluşumunun ele alındığı yerde şu noktalar üzerinde durulmalı:
      1. Üretim aşamasından kaynaklandığı ölçüde, kısmen değişen ve değişmeyen sermaye arasındaki farklılığın koşullandırdığı sermayelerin farklı organik bileşimi — bir yanda makineler ve hammaddeler öte yanda onları harekete geçiren emek miktarı arasındaki niceliksel ilişkiler. Bu farklılıkların emek süreciyle bağlantısı. Sabit ve döner sermaye arasında dolaşım sürecinden doğan [sayfa 388] farklılıklar da gözden geçirilecek — belli bir zaman süresi içinde, farklı alanlarda olduğu üzere, değer artışında varyasyonlara yolaçan farklılıklar.
      2. Farklı sermayelerin farklı parçalarının, organik bileşimlerinden kaynaklanmayan göreli değerleri farkı. Bunlar, özellikle hammaddelerin değer farklarından kaynaklanır; iki farklı alanda hammaddelerin eşit miktarda emek içerdiği varsayıldığı zaman bile, bu böyledir.
      3. Bu farklılıkların sonucu, kapitalist üretimin farklı alanlarında kâr oranının çeşitliliğidir. Kâr oranının aynı olması ve kâr miktarının kullanılan sermaye büyüklüğüyle oranlı olması yalnızca eşit bileşimdeki sermayeler, vb. için doğrudur.
      4. Ancak, toplam sermaye için, bölüm I'de yapılan açıklamalar geçerlidir. Kapitalist üretimde her bir sermaye bir birim, toplam sermayeyi tam bölen bir parça sayılır. Genel kâr oranının oluşumu (rekabet).
      5. Değerlerin, üretim fiyatlarına dönüştürülmesi. Değer, maliyet-fiyatı ve üretim fiyatı arasındaki fark.
      6. Rikardocu görüşün ele alınması: Ücretlerdeki genel oynamaların genel kâr oranı ve dolayısıyla üretim fiyatları üzerindeki etkisi. |XVIII-1109|| [sayfa 389]






Dipnotlar

      1 Elyazmasında “olmamalıdır”. -Ed.
      2 Elyazmasında: “Am besten sie zam Bauen van Strassen, Brücken, Bergwerken etc. zu verwenden”. -Ed.
      3 4/5 kile. -ç.
      4 28.3 gram. -ç.
      5 İngilizcede Fee-simple; hiçbir kısıtlamaya ya da yükümlülüğe tabi olmayan ve dolayısıyla satılabilirliği de sınırlanmamış olan toprak mülkiyeti, -ç.
      6 Anlaşılan o tarihlerdeİngiltere’de ortalama yaşam süresi 70-72 yıl kabul ediliyordu; Petty’nin hesabı bunu gösteriyor, -ç.
      7 Elyazmasında “oraya” sözcüğü ekli. -Ed.
      8 Bkz. Bu katipta s. 337. -Ed.
      9 Elyazmasında bu sözcükten önce “çok” sözcüğü var. -Ed.
      10 Elyazmasında bu sözcükten önce “çok” sözcüğü var. -Ed.
      11 Elyazmasında bu sözcükten önce “gerçek” sözcüğü var. -Ed.
      12 Elyazmasında “2.000 pound”. -Ed.
      13 Elyazmasında:”... am grössten, interest am höchsten”. -Ed.
      14 Elyazmasında “dürtüleri”. -Ed.
      15 5 şilinlik eski İngiliz sikkesi, -ç.
      16 21 şilinlik İngiliz lirası, -ç.
      17 Elyazmasında “tahrip olmazsa”. -Ed.
      18 Enteleşi, yunanca entetekheia sözcüğünden: Aristoteles’te maddeye biçim veren, olanağı gerçekliğe çeviren etkin ilke. -ç.
      19 Küçük işletmelerde [...] patron, çoğu zaman kendisinin emekçisidir” (Storch, [Cours d’économie politique], c. I, Petersburg baskısı, s. 242).

Açıklayıcı Notlar

      [113] Marks daha önce, “Üretken Emek ile Üretken-Olmayan Emek” bölümünde, üretken emek ile üretken-olmayan emeği ayırmaya dönük ilk çabaları anlatırken Petty’nin bazı görüşlerini de yansıtmıştı (Bkz: bu kitapta s. 168-171). -325
      [114] Kastedilen, Kapital kısım I’in, XVIII. not defterinde, s. 1140’ta Marks tarafından tasarlandığı biçimiyle sonuncu ya da dokuzuncu kesimi (Bkz: bu kitapta s. 387). -335
      [115] Kastedilen, Petty’nin yapıtı A Treatise ofTazes and Contributions, ilk baskı 1662. -343
      [116] North’un kitabı Discourses upon Trade [Ticaret Üzerine Konuşmalar] ile Loc-ke’un çalışması Some Considerations ofthe Consequences of the Lowering of Interest and Raising the Value of Money’yi [Faizi Düşürme ve Para Değerini Yükseltmenin Sonuçları Hakkında Bazı Düşünceler] kastediliyor. Her ikisi 1691’de yazıldı ve Londra’da, birincisi 1691’de, ikincisi 1692’de yayınlandı. -344
      [117] Bu yapıtın başlığı Some Considerations ofthe Consequences of the Lowering of Interest and Raising the Value of Money. (Bkz: 116 nolu açıklayıcı not). -347
      [118] Burada Marks, Locke’tan yaptığı alıntıyı, Massie’nin An Essay on the Governing Causes of the Natural Rate of Interest [Doğal Faiz Oranını Yöneten Nedenler Üzerine Bir Deneme], (Londra 1750, s. 10-11) başlıklı yapıtından aktarıyor. Locke’un yapıtlarının 1768 baskısında, bu parça c. II, s. 24’tedir. -347
      [119] Marks burada, 1861-1863 elyazmalarına ek olan “ek not defterleri”ni kastediyor; orada, 1863 baharında, Engels’e 29 Mayıs 1863’te yazdığı gibi, “Ekonomi politiğin, üzerinde çalıştığı bölümüyle ilgili her tür yazınsal tarihsel malzemeden” alıntılar yapmıştı (Marks-Engels, Briefe über “Das Kapital”, Berlin 1954, s. 118). Ek not defterleri A, B, C, D, E, F, G, H yitirilmedi, muhafaza edildi. C not defterinde North’dan alıntılar 12-14. sayfalarda yeralıyor. -347
      [120] Elyazmalarının orijinalinde burada “1688’den” ibaresi vardı, ancak Marks 1688 rakamının üstünü çizerek bir soru işareti koymuş. XI. not defterinin 507-508. sayfalarında, Marks, buğdaydaki fiyat hareketlerinin tarihini veriyor. Buna göre 1641-1649 arasında ortalama buğday fiyatı quarter başına 60 şilin 52/3 peni idi; ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında 44 şilin 21/5 peniye düştü; 18. yüzyılın ilk yansında da 35 şilin 929/50 peniye geriledi. -348
      [121] Anlaşıldığına göre Marks, Petty’nin Political Arithmetick (1676) başlıklı yapıtının IV. bölümünden, Rodbertus’la ilgili kesimde (not defteri XI, elyazması s. 494) andığı parçayı kastediyor. Karş: Kapital, Üçüncü Cilt s. 583’teki ifadesi: “Petty’nin ve D’Avenant’ın zamanlarında, çiftçiler ve toprak sahipleri, iyileştirmelerden ve yeni toprağın ekime açılmasından yakınırlardı; daha iyi toprağın rantı azalıyor ve rant getiren toprak alanının genişlemesiyle rant miktarı artıyordu”. -348
      [122] Bu alıntı (“’Dilenciyle başlayacağım” sözcükleriyle başlayan kısım) Marks’ın XXIII. not defterinde, elyazması sayfası 1419’a koyduğu bir not nedeniyle ek not defteri C, s. 12-13’ten alınarak buraya konmuştur. -350
      [123] Ek not defteri C, s. 14’te Marks, North’un yazılarından alıntılar veriyor; bu alıntılarda North, bir ülkedeki para dolaşımının “gel-git”lerinden sözediyor. Marks, bu alıntılardan birini, Kapitalin birinci cildinde aktarır {Kapital, Birinci Cilt, Ankara 1997, s. 136-137 dipnot). -351
      [124] Bu parçadan önce Massie, Petty’nin Political Arithmetick’inden ve Locke’un Some Considerations of the Conseguences of the Lowering Interest and Raising the Value of Money’sinden parçalar aktarır. -353
      [125] Marks burada, Ekonomik Tabloyu, Quesnay’nin Analyse du Tableau économique’de (Eugene Daire’nin Physiocrates, Paris 1846 başlıklı kitabından alarak) verdiği biçimde (ama bazı kısaltmalarla) kullanır. -356
      [126] Bkz: 102 nolu açıklayıcı not. -357
      [127] Fizyokrat Baudeau, bu görüşü, Explication du Tableau économique’inde (Physiocrates başlıklı yapıtta; bölüm III, paragraf 12) geliştirir. -357
      [128] Quesnay’nin iki diyalogu –”Ticaret Üzerine. M. H. ve M. N. arasındaki ilk diyalog” ve “Zanaatkarların Çalışmaları Üzerine. İkinci Diyalog”– bu başlık altında Physiocrates’ta yeraldı. Marks’ın aktardığı parça, birinci diyalogdan alındı. -358
      [129] Quesnay’den yapılan bu alıntı, Dupont de Nemours’un De l’origine et des progrès d’une science nouvelle [Yeni Bir Bilimin Kökeni ve Gelişimi] başlıklı kitabının metninde değil, ama yine onun Mazimes du docteur Quesnay, ou Résume des principes d’économie social’de [Doktor Quesnay’nin Özdeyişleri ya da Toplumsal Ekonomi İlkelerinin Özeti] yeralıyor; içeriğine göre bu ikinci çalışma, birinciyle bağlantılı; her ikisi de Physciocraties’ta yeralıyor. Marks’ın verdiği sayfa numarası, 1846 Paris baskısından. -358
      [130] Alıntı Quesnay’nin “Ticaret Üzerine. M.H. ve M.N. Arasındaki İlk Diyalog”undan. -358
      [131] Alıntı “Zanaatkarların Çalışmaları Üzerine. İkinci Diyalog”dan. -358
      [132] Maximes du docteur Quesnay’den. -358
      [133] Marks, Ricardo’nun Principles of Political Economy’sindeki bölüm XXVTyı (“Brüt ve Net Gelir Üzerine”) kastediyor. -358
      [134] Marks Buat’tan yaptığı, ek not defteri A’daki (Bkz: 119 nolu açıklayıcı not) s. 27-32 alıntıyı kastediyor. Daha ilerde Marks’ın ek not defterinin sayfalarına yaptığı göndermelerin yerini Buat’ın çalışmasının sayfa numaralarına yaptığı göndermeler alıyor. -358
      [135] Marks’ın “fanatik bir artı-ürün taraflısı” dediği Arthur Young için bkz: Kapital, Birinci Cilt, Ankara 1997, s. 244, dipnot 38. -359
      [136] Bkz: 133 nolu açıklayıcı not. -359
      [137] Burada Marks’ın çözümlediği, yazan bilinmeyen yapıtın, John Gray adında birine ait olduğu daha sonra belirlendi; yazarın doğum-ölüm tarihleri bilinmiyor. 1802’de aynı yazar Londra’da gelir vergisi konusunda bir kitap daha yayınladı. -359
      [138] Marks, ek not defteri H’yi (Bkz: 119 nolu açıklayıcı not) kastediyor. İzleyen paragrafta yazarının adı belli olmayan kitabın 6. sayfasından yaptığı tüm alıntıları aktarıyor. Bu alıntılar not defteri H’nin 32-33. sayfalarında yeralıyor. -359
      [139] Adı bilinmeyen İngiliz yazar, “imalatçılar” sözcüğüyle, hem imalattaki emekçileri kastediyor (bazan onlara “emekçi imalatçılar” diyor), hem de imalattaki girişimcileri kastediyor (onlara da bazan “patron işverenler” diyor). Bu yazarın kullandığı içerikle “sanat erbabı” sözcüğü de hem ücretli-işçileri, hem de zanaatkarları kapsıyor. -360
      [140] Bkz: 17 nolu açıklayıcı not. -360
      [141] Ek not defteri H’nin 36 ve 37. sayfalarında, yazan bilinmeyen kitabın 31-33. sayfalarından yapılmış alıntılar var. -361
      [142] Ek not defteri H’nin 38 ve 39. sayfalarında, yazan bilinmeyen kitabın 51-54. sayfalarından yapılmış alıntılar var. Bunu izleyen bölümde, Marks, ek not defteri H’nin sayfa numaralan yerine, alıntı yaptığı, yazarı belli olmayan kitabın sayfa numaralarına gönderme yapıyor. -361
      [143] Elyazmalarının 1146. sayfasında (not defteri XXIII) Marks, Béardé de l’Abbaye’nin fizyokratlara yönelttiği Recherches sur les moyens de supprimer les impôts [Vergileri Kaldırma Yöntemleri Üzerine], Amsterdam 1770, başlıklı kitabından sözediyor. Bu kitaptan alıntılar not defteri H’nin 10-11. sayfalarında yeralıyor. -362
      [144] Bu paragrafta, adı bilinmeyen yazarın kitabından (s. 38-39) yaptığı alıntıya Marks’ın kattığı öteki eklemelerin düzeni bir ölçüde değiştirildi. Marks, alıntıyı kısaltarak vermişti. Bu alıntıda cıkanlmış olan sözcükler sözkonusu The Essential Principles of the Wealth of Nations [Ulusların Zenginliğinin Özsel İlkeleri), 1797 başlıklı kitaptan alınarak yerlerine kondu; tabii bu düzeltme, Marks’ın bu kitapta öne sürülen düşüncelere yönelttiği eleştirilerin tam anlaşılmasını sağlamaya elverecek ölçüde tutuldu, ötesine taşınlmadı. -362
      [145] “İrlanda Kiracılık Hakkı” konusunda Marks’ın New York Daily Tribune’da 11 Temmuz 1853’te çıkan makalesine bakınız (Marks-Engels, Werke, Bd. 9, Dietz Verlag, Berlin 1960, s. 157-163). -363
      [146] Marks, “Emeğin, Biçimsel ve Gerçek Anlamda Sermayenin Kapsamına Alınması. Geçiş Biçimleri” bölümünü (not defteri XXI, s. 1306-1316) kastediyor. Bu bölüm, “Sermayenin Üretkenliği. Üretken Emek, Üretken Olmayan Emek” kesiminden hemen önce geliyor. -364
      [147] Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da, toplumsal ilişkilerin burjuva toplumda gizemli bir hale getirilmesinin, en çarpıcı biçimde özellikle parada gözlendiğini, zenginliğin değerli metallerde bir fetiş olarak kristalleşmenin burjuva üretim tarzının tipik özelliği olduğunu esasen ortaya koymuştu. Marks, burjuva toplumsal ilişkilerin fetişleştirilmesi sürecini elyazmalarının XV. not defterinde, 891-899 ve 910-919. sayfalarda çözümlemişti. -365
      [148] Marks, Kapital’in birinci cildinde şöyle yazar: “Bilim genellikle kapitaliste hiçbir şeye malolmaz, ama bu durum, onun bilimi sömürmesine gene de engel değildir. Başkalarına ait bilim de tıpkı başkalarına ait emek gibi sermayeye eklemlenir. Bununla birlikte bilime olsun maddi servete olsun, kapitalist biçimde elkoyma ile kişisel biçimde elkoyma birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Dr. Ure’nin kendisi bile makineden yararlanan sevgili fabrikatörleri arasında mekanik bilgi konusundaki ham bilisizliği kınıyor. ...” [Kapital, Birinci Cilt, Ankara 1997, s. 400, dipnot 23]. -367
      [149] Marks, 1861-1863 elyazmalarının XXI. not defterinden 1318. sayfayı, son dokuz satır dışında kesip çıkararak, Kapital birinci cildin sondan bir önceki varyantında 490. sayfaya iliştirmişti (Bu varyantın muhafaza edilmiş olan altıncı bölümü 1933’te Rusça Marks-Engels Arşivi, c. II (VII) içinde basıldı). Marks, (1318,1319. sayfalarla 1320. sayfanın ilk yansını kapsayan) metni, kâr hakkındaki bölümde kullanmak niyetindeydi. 1318. sayfanın sonunda ve 1320. sayfanın başında sayfa kenanna düştüğü “Kâr” notu bunu gösteriyor. -367
      [150] Marks burada Grek abecesinden (delta) harfini kullanıyor; matematikte bir artışı imlemek amacıyla kullanılan bu harfi Marks, artı-değer simgesi olarak kullanıyor. Metinde daha ilerde h harfini, yine aynı anlamda kullanmıştır. -368
      [151] Burada ve daha ilerde Marks x harfini artı-değer simgesi olarak kullanıyor. -370
      [152] Marks, “Emekle Değişim. Emek Süreci, Artı-Değer Üretimi” kesimini kastediyor (Elyazmasının I. not defteri, s. 15-53). Bu kesimde “Emek Sürecinin Birliği ve Artı-Değer Üretimi Süreci (Kapitalist Üretim Süreci)” başlıklı bir alt-kesim var (Elyazmalarının 49-53. sayfalan). -371
      [153] Burada “Emek-Gücünün Değeri. Taban Ücret ya da Ortalama Ücret” ve (Not defteri I, s. 21-25) ve “Para ile Emek-Gücü Arasında Değişim” (agy, s. 25-34) alt-kesimlerine gönderme yapılıyor. Marks “emeğin fîyatı”na elyazmalarının XXI. not defterinde, s. 1312-1314’te eğiliyor.-372
      [154] Roma hukukuna göre sözleşmeli ilişkilerin dört formülü: Ben veririm ki sen yapasın; ben yaparım ki sen yapasın; ben yaparım ki sen veresin; ben veririm ki sen veresin. -378
      [155] Elyazması sayfalarını numaralarken Marks buraya 1327 yerine 1328 yazmış. -379
      [156] Bkz: 133 nolu açıklayıcı not. -380
      [157] Bkz: Kapital, Üçüncü Cilt, Beşinci Kısım. -382
      [158] Elyazmalarının XXI. not defterinde sayfa 1308’de Marks, fabrikada elinden her iş gelen işçinin emeği ifadesini kullanmış. -384
      [159] Bkz: Kapital, İkinci Cilt, bölüm VI ve c. III, bölüm XVII -386.
      [160] Marks bu plan taslaklarını Ocak 1863’te yazdı; 1861-1863 elyazmalarında XVIII. not defterinde, Cherbuliez ve Richard Jones’la ilgili bölümlerde yeralıyorlar, a ıcak metinden, kalın köşeli ayraçlarla ayrılıyorlar. -387
      [161] Marks, Kapital’in teorik üç parçasına önce “Bölüm”, sonra “Kesim” ve en sonunda “Kitap” adını verdi. 12 nolu açıklayıcı not ile karşılaştırın. -387
      [162] Bu plan yazıldığı zaman, Kapital, III. Kısmının birinci bölümü, 1861-1863 elyazmalarının XVI. not deflerine taslak halinde yazılmıştı; oradaki başlığı “Artı-Değer ve Kâr” idi. -388


Sayfa başına gidiş