Karl Marks
Artı-Değer Teorileri
İkinci Kitap


Karl Marx'ın Theorien über den Mehrwert (1862-63) (Vierter Band des "Kapitals") Zweiter Teil adlı yapıtını, İngilizcesinden (Theories of Surplus-Value (Volume IV of "Capital") part 2, Lawrence and Wishart, London 1975, Translated by Renate Simpson, Edited by S. Ryazanskaya) dilimize çevrildi ve kitap, Fransızcasıyla (Théories sur la plus-value (Livre IV du "Capital") tome 2, Editions Sociales, Paris 1974, Publiées sous la responsibilité de Gilbert Badia) karşılaştırıldıktan sonra Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1999 tarihinde, Ankara'da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Artı-Değer Teorileri / İkinci Kitap (4.899 KB)








[ONBİRİNCİ BÖLÜM]
RICARDO’NUN RANT TEORİSİ





[1. Anderson’un ve Ricardo’nun
Rant Teorisini Geliştirdikleri Tarihsel Koşullar]


      Rodbertus’u tartışırken ana noktalar üzerinde durulmuştu. Burada, bağbozumundan sonraki, son birkaç salkım daha
      İlkin, tarihsel görünümle ilgili bazı yorumlar:
      Ricardo, her şeyden önce 1770-1815 dönemiyle ilgiliydi; o dönem, aşağı yukarı onun deneyin alanı içindeydi; o dönem boyunca buğday fiyatları sürekli olarak artıyordu. Anderson [ise] onsekizinci yüzyılla ilgilenmişti; o yüzyılın bittiği sıralarda yazdı. O yüzyılın ilk yarısı boyunca buğday fiyatları düşmüş, ikinci yarısı boyunca artmıştı. Dolayısıyla, keşfettiği yasa, Anderson açısından düşünülürse, tarımın azalan üretkenliğiyle ya da ürün fiyatının normal (Anderson’a göre anormal) artışıyla hiç mi hiç bağlantılı değildi. Oysa Ricardo için böyle bir bağlantı vardı. Anderson, tahıl yasalarının (o sıralarda ihracat primlerinin) yürürlükten kaldırılmasının, 18. yüzyılın ikinci yarısında fiyatların artmasına neden olduğuna inanıyordu. Ricardo biliyordu ki, tahıl yasalarının yapılması (1815) fiyat düşmelerini önlemek içindi ve bu yasaların belirli bir noktaya kadar bu düşüşü önlemesi gerekiyordu, bir ölçüde de bunu yapmakla yükümlüydü. Ricardo’nun görüşüyle ilgili olarak, belirtilmesi gerekir ki, eğer kendi haline bırakılsaydı rant yasası –belirli bir [sayfa 221] yöre içinde– kaçınılmaz olarak daha az verimli topraklara yönelme sonucunu verecekti ve böylece, tarım ürünlerinin daha pahalıya gelmesine ve sanayi ile halk yığınlarının kesesinden, rantın artmasına yol açacaktı. Ricardo burada hem tarihsel, hem pratik açıdan haklıydı. Öte yandan Anderson, tahıl yasalarının (o ayrıca tahıl ithalinde de gümrük vergisi alınmasından yanaydı) belirli bir yöre içinde tarımın dengeli gelişimine yardım edeceği ve bu dengeli gelişme için tarımın güvenceye gerek duyduğu görüşünde ısrarlıydı. Böylelikle, bu ileri dönük gelişmenin–keşfettiği rant yasası sayesinde– tarımda daha yüksek düzeyde üretkenliğe ve dolayısıyla da tarımsal ürünün ortalama fiyatlarında düşmeye yol açacağı [inanandaydı].
      Ne var ki, her ikisi de Kıta Avrupası’nda çok garip görülecek bir görüşten yola çıkıyordu. Şöyle ki: 1. Toprağa, seve seve bir sermaye yatırımının bağlanabileceği bir toprak mülkiyeti yoktur; 2. Genişleme daha iyi topraktan daha kötü toprağa doğrudur (bu süreci Ricardo mutlak bir süreç sayar, doğal ki, bilimin ve sanayinin iyileştirici buluşlarının [bu süreçte .] neden olabileceği duraksamalar bir yana konursa; Anderson’a göreyse daha kötü toprak daha iyi toprağa dönüştüğü için [bu süreç .] görelidir); 3. Tarıma yatırılabilecek yeterlikte bir sermaye her zaman vardır.
      Şimdi 1’inci ve 2’nci noktalarla ilgili olarak, feodal toprak mülkiyetinin inatla kendini koruduğuna inandıkları bir ülkede, ekonomistlerin yani Anderson kadar Ricardo’nun da [sermayenin bağlanabileceği .] bir toprak mülkiyetinin varolmadığı düşüncesinden hareket etmesini Kıta Avrupası’nın insanları çok garip bulmuş olmalıdırlar. Bunun açıklaması şudur:
      Birincisi, Kıta Avrupası’ndaki orta malı toprağın parsellere bölünmesiyle hiçbir benzerliği olmayan İngiliz “kapatılmış çiftlikler yasası”nın kendine özgü niteliğidir;
      İkincisi, VII. Henry’den bu yana, kapitalizm dünyanın hiçbir yerinde, tarımın, koşulları kendi gereksinimlerine uyarlamak ve bağlamak yönündeki geleneksel ilişkilerine böylesine acımasızca davranmamıştır. Bu açıdan İngiltere, dünyadaki en devrimci ülkedir. Tarihten devralınan koşullar, her nerede, topraktaki kapitalist üretimin gereksinimlerine uymuyorsa ya da farklılık gösteriyorsa orada, bu koşullar amansızca silinip süpürülmüştür; bu yalnızca köy topluluklarının yerleştirilmesi için değil, ama köy topluluklarının kendisi için de geçerlidir; yalnızca tarım nüfusunun içinde yaşadığı çevre için değil, ama tarım nüfusunun kendisi için de geçerlidir; yalnızca ilk baştaki tarım merkezleri için değil, ama tarımın kendisi için de geçerlidir. Örneğin Alman, tarlaların sınırları gibi, [sayfa 222] ekonomik merkezlerin konumu gibi, belli nüfus yığılmaları gibi geleneksel koşulların belirlediği ekonomik ilişkilerle yüzyüzedir. İngiliz ise 15. yüzyılın sonundan bu yana sermayenin adım adım yarattığı tarihsel tarım koşullarıyla yüzyüzedir. Birleşik Krallık’taki teknik bir terim, “malikanelerin temizlenmesi” terimi, Kıta Avrupası’ndaki herhangi bir ülkede bilinmez. Peki ama bu “malikanelerin temizlenmesi” ne demektir? Yerinden yurdundan edilen yerel halkı, yok edilen köy topluluklarını, bir çırpıda başka bir biçime sokuluveren tarım türü, örneğin ekilen toprağın otlak haline getirilivermesi için yerlebir edilen çiftlik yapılarını hiç umursamamak demektir; [kısacası] hiçbir üretim koşulunu, geleneksel varlığıyla kabul etmemek, ama tarihsel olarak, sermaye için en kârlı yatırımı sağlayacak biçimde dönüşüm geçirmiş [üretim koşullarını ] kabul etmek demektir. Bu ölçü içinde öyleyse, [toprakta seve seve bir sermaye yatırımının bağlanabileceği -ç.] hiçbir toprak mülkiyeti yoktur; [“malikanelerin temizlenmesi” -ç.] sermayeye –yani çiftçiye– tam bir çalışma alanı açmaktadır, çünkü yalnızca parasal gelire ilgi duymaktadır. Bu yüzdendir ki kafası ata topraklarının sınırlarıyla, ekonominin merkezleri [kavramıyla .], tarıma ilişkin konferans nutuklarıyla vb. dolu olan Pomeranyalı bir toprak sahibi, Ricardo’nun, tarımdaki gelişme koşullarına ilişkin “tarihsel olmayan” ||56l| görüşü karşısında hayretten hayrete düşebilir. Bu da gösteriyor ki, bu toprak sahibi, naif bir yaklaşımla, Pomeranya koşullarını İngiltere’de geçerli olan koşullarla karıştırmaktadır. Ama bu olayda İngiltere’nin koşullarından yola çıkan Ricardo’nun, yalnızca Pomeranya’nın koşullarıyla sınırlı olarak düşünebilen Pomeranyalı toprak sahibi gibi darkafalı olduğu söylenemez. [Çünkü .] yalnızca İngiltere’nin koşulları, içinde modern toprak sahipliğinin, yani kapitalist üretimin değişikliğe uğrattığı toprak sahipliğinin yeterince geliştiği koşullardır. Modern –kapitalist– üretim tarzı konusundaki İngiliz görüşü, burada klasik görüştür. Buna karşılık Pomeranyalının görüşü, gelişkin ilişkileri, tarihsel açıdan daha alt ve henüz yetersiz olan bir çerçeveden değerlendirmektedir.
      Gerçekten de, Kıta Avrupası’nda Ricardo’yu eleştirenlerin çoğu, şu ya da bu ölçüde yeterli ya da yetersiz bir kapitalist üretim tarzını henüz yaşama geçirememiş olan koşulları kendileri için başlangıç noktası yapmaktadırlar. Sanki bir lonca esnafı Adam Smith’in –serbest rekabeti önkoşul olarak kabul eden– yasalarını, A’sından Z’sine, kendi lonca ekonomisine uygulamak ister gibidir.
      Hareketin –Ricardo’daki gibi mutlak olarak değil, ama Anderson’a göre, emeğin üretkenlik gücünün gelişiminde belirli bir [sayfa 223] aşamada göreli olarak– daha iyi topraktan daha kötü topraka doğru bir ön-gerekirlik olarak ortaya çıkması, ancak İngiltere gibi bir ülkede sözkonusu olabilir; çünkü İngiltere’de, göreli çok küçük bir toprakta, sermaye çok acımasız ölçülerle tarım yapagelmiş ve tarımın geleneksel ilişkilerini, yüzyıllar boyunca insaf nedir bilmeksizin, kendi gereksinimlerine uyarlamıştır. Demek ki, [andığımız .] ön-gerekirlik, Kıta Avrupası’nın tersine, tarımdaki kapitalist üretimin, birkaç günün işi olmadığı ve geleneklerle savaşmak zorunda bulunmadığı bir yerde kendini gösterebilir.
      İngilizleri etkileyen ikinci öğe, kolonileri aracılığıyla elde ettikleri bilgidir. Daha önce gördüğümüz gibi,1 Adam Smith’in yapıtı –kolonilere doğrudan gönderme yaparak– rikardocu görüşün tümünün temelini zaten daha önceden kapsamına almıştır. Bu kolonilerde ve özellikle de alışılagelen gıda maddelerini değil de tütün, pamuk, şeker vb. ticaret metalarını üreten kolonilerde, kolonistlerin tüketim malı üretme ardında olmadıkları ve daha en başından bir iş kurdukları kolonilerde, kuşku yok ki, [toprağın] belli bir konumda olması halinde verimi ve belli bir verime sahip olması durumunda da konumu belirleyici bir öğe olmuştur. Kolonistler, Almanya’yı vatanları yapmak için orada yerleşen Almanlar gibi davranmamışlardır; burjuva üretimi dürtüsünün güdümüyle meta üretmek isteyen insanlar gibi davranmışlardır ve onların görüşünü, en başından başlayarak, ürün değil, ürünün satışı belirlemiştir. Ricardo’nun ve öteki İngiliz yazarların –kendileri, kapitalist üretim biçiminin ürünü olan insanlardan yayılan– bu görüşü, kolonilerden dünya tarihinin gidişine aktarmaları ve kendi kolonistleri gibi, kapitalist üretim tarzını, genel olarak tarım için bir temel kabul etmeleri, şundan ötürüdür: [Ricardo ve öteki İngiliz yazarlar, .], geleneksel ilişkilerle savaşmaksızın bu nedenle de olanca saflığı içinde bu kolonilerde yalnızca daha belirgin biçimde görmüşlerdir ki, kendi ülkelerinde her yerde göze çarptığı gibi [bu kolonilerde de .] tarımda da başat olan şey kapitalist üretim gerçeğidir. Demek ki, –hiçbir kolonisi olmayışı nedeniyle tüm öteki ülkelerden farklı olan bir ülkeye mensup– bir Alman profesör ya da toprak sahibi, bu tür bir görüşü “yanlış” sayarsa, bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur.
      Son olarak, bir üretim alanından ötekine sürekli bir sermaye akışı olduğunun öncelikle kabul edilmesi –Ricardo’nun bu temel varsayımı– gelişmiş bir kapitalist üretimin başat olduğunun varsayılmasıdır, ondan daha başka bir şey değildir. Bu başatlığın henüz sağlanmadığı yerlerde, böyle bir varsayım sözkonusu olamaz. [sayfa 224] Örneğin, ne Ricardo’nun ne gerçekte herhangi bir İngiliz yazarın, tarımın sermaye eksikliği hissedebileceğinden hiç kuşku duymama sini, Pomeranyalı bir toprak sahibi garip bulabilir, işin aslında İngiliz, sermayeye oranla toprak yokluğundan gerçekten yakınır da, toprağa oranla sermaye yokluğundan asla yakınmaz. Wakefield,Chalmers vb., birinci durumdan ötürü, kâr oranının düştüğünü açıklamaya çalışırlar, ikinci durum herhangi bir İngiliz yazar için sözkonusu değildir; Corbet, sermayenin tüm üretim alanlarında her zaman işsiz kaldığını, hiçbir açıklamayı gerektirmeyen bir nokta olarak kaydeder. Öte yandan, Almanya’daki durum, toprak sahibinin borç bulma güçlüğü gözönünde tutulursa –çünkü toprağı eken her zaman toprak sahibinin kendisidir, ondan oldukça bağımsız kapitalist bir sınıf değildir– örneğin bay Rodbertus’un, “sermaye arzının, onu yatırma arzusu tarafından düzenlediği biçimindeki rikardocu kurgu”ya hayret etmesinde anlaşılmaz bir şey yoktur. ([Sociale Briefe an v. Kirchmann. Dritter Brief Berlin, 1851], s. 211.) İngilizin eksikliğini hissettiği şey “ alanı”dır, elde mevcut sermaye stokunu yatırma fırsatıdır. Ama, yatırım yapacağı sermayeye sahip olan tek sınıf –kapitalist sınıf– açısından “yatırmak” üzere “sermaye arzusu”, işte İngiltere’de böyle bir şey sözkonusu değildir.
      ||562| Bu “sermaye arzusu” Pomeranyalıdır.
      İngiliz yazarların Ricardo’ya itirazı, belirli bir yatırım için arzulanan miktarda sermayenin emre hazır olmadığı değil, sermayenin tarımdan geri dönüşünün, bazı teknik vb. engellerle karşı karşıya olduğudur.
      Bu yüzden, Kıta Avrupası’nın Ricardo konusundaki bu tür eleştirel kusur arayışları, bu “bilgeler”in, yalnızca üretim koşullarının düşük düzeyini hareket noktası yaptıklarını gösterir.

[2. Ricardo’nun Rant Teorisi ile Maliyet Fiyatlarını Açıklayışı
Arasındaki Bağlantı]


      Şimdi gelelim esas konuya.
      Her şeyden önce sorunu sınırlamak için, yalnızca Ricardo’da sözkonusu olan farklılık rantını tümüyle bir kenara bırakmamız gerekiyor. Farklılık rantından ben, rantın büyüklüğündeki farkı anlıyorum — çeşitli türden toprakların verim farkından ileri gelen daha büyük ya da daha küçük rantı anlıyorum. (Eşit verimlilik durumunda farklılık rantı, ancak, yatırılan sermayelerdeki farktan kaynaklanabilir. Bu durum, bizim sorunumuzda sözkonusu değildir, konuyu da etkilemez.) Bu farklılık rantı, belli bir pazar fiyatı [sayfa 225] ya da daha doğru bir deyişle pazar değeri çerçevesinde, herhangi bir sanayi kolunda örneğin pamuk eğirmede, üretim koşulları bu belli üretim alanındaki ortalama koşullardan daha iyi olan kapitalistin elde edeceği fazla-kâra denk düşer. Çünkü o belli üretim alanındaki metanın değerim bu özel metanın malolduğu emek miktarı değil, ama, bu alanın ortalama koşullarında üretilen metanın malolduğu emek miktarı belirler. Burada imalat ve tarım birbirinden yalnızca şu noktada ayrılır: Birinde fazla-kâr kapitalistin kendi cebine girer, oysa ötekinde bunu toprak sahibi cebine atar; ve bundan da öte, birincisinde fazla-kâr akıcıdır, ömürlü değildir, kah şu kah bu kapitalist tarafından elde edilir ve her kez yeniden ortadan kaybolur; ikincisinde ise fazla-kârlar, toprak farklılıklarından ileri gelen ömürlü (en azından uzun bir dönem için ömürlü) doğal temeli yüzünden sabitleşir.
      Dolayısıyla, farklılık rantı hesaba katılmamalıdır; ama şunu da belirtmek gerekir ki, farklılık rantı, yalnızca daha iyi topraktan daha kötü toprakların [ekilmesine -ç.] yönelindiği zaman ortaya çıkmaz, kötü topraktan iyi toprağa yönelindiği zaman da ortaya çıkar. Her iki durumda da gereken tek şey, yeni tarım yapılan toprağın ekmenin gerekli olması ve ek talebi doyurmaya yetecek kadar olmasıdır. Eğer yeni tarım yapılan daha iyi toprak, ek talebi karşılamaya yetecek kadar daha geniş olsaydı, o zaman, ek talebin oylumuna göre, daha alt kalitedeki toprağın bir bölümü ekim dışı kalırdı; ya da en azından, tarımsal ranta temel oluşturan ürünün, yani İngiltere’de buğdayın, Hindistan’da pirincin bir bölümü ekim dışı kalırdı. Görüldüğü gibi tarımın aşama aşama gerilemesi, farklılık rantının ön varlık koşulu değildir; tarımdaki aşamalı bir iyileşmeden de pekala kaynaklanabilir. Hatta daha kötü türden topraklara doğru inilmesinin sonucu olsa bile, birincisi bu iniş tarımdaki üretken güçlerde [sağlanan -ç.] bir iyileştirmeden ileri gelebilir — öyle ki, daha kötü toprağın, talebin belirlediği fiyat kabul edilerek ekilmesi, yalnızca daha büyük bir üretken güç sayesinde olanaklı duruma gelmiştir. İkincisi, daha kötü olan toprak iyileştirilebilir; ama gene de farklılık, azalsa bile, devam edecektir — öyle ki, bu durumun sonucu olarak mutlak üretkenlik arttığı halde üretkenlikte yalnızca göreli olarak, oransal bir azalma ortaya çıkacaktır. Bu, gerçekte, rikardocu [rant -ç.] yasasını bulan ilk yazarın, Anderson’un öngördüğü durumdur.
      Ardından, ikinci yerde, burada yalnızca en sınırlı anlamında tarımsal rant, yani bir başka deyişle başlıca bitkisel kökenli besin ürünleri üretilen toprağın rantı ele alınmalıdır. Smith’in zaten belirttiği gibi, hayvan yetiştiriciliği ve benzeri başka ürünleri veren [sayfa 226] toprağın rantını da [andığımız .] bu rant belirler; rant yabasını belirleyen, öteki rantlar değildir — onları belirleyen, onların çıkarıldığı yer rant yasasıdır. Bundan ötürüdür ki, öteki rantlar, rant yasasını orijinal, saf koşulları içinde anlamaya yardım edecek yararlı herhangi bir malzeme sağlamazlar: O rantlarda, birincil herhangi bir öğe yoktur.
      Bu nokta böylece çözüldükten sonra, soru şuna indirgenir: Mutlak rant var mıdır? Yani, imalat yerine tarıma yatırılan sermaye olgusundan kaynaklanan bir rant, farklılık rantından ya da daha iyi toprağa yatırılan sermayenin bıraktığı fazla-kârdan tamamen ayrı bir rant var mıdır?
      Ricardo, metaların değeriyle ortalama fiyatlarının özdeş olduğu biçimindeki yanlış bir varsayımdan yola çıktığı için, yukardaki soruya, tutarlı bir biçimde olumsuz yanıt vermiştir. Eğer metaların değeriyle ortalama fiyatları özdeş olsaydı, ||563| –tarımsal ürünlerin sabit fiyatı, ortalama kârların ötesinde ayrıca bir fazla-rant, ortalama kârın üzerinde ve ötesinde sürekli bir fazla bırakırken– tarımsal ürünlerin fiyatı maliyet fiyatlarının üstündedir demek gereksiz bir yineleme olurdu; çünkü bu maliyet fiyatı, öndeliklerle ortalama kârın toplamından başka bir şey değildir. Tarımsal ürün fiyatları, maliyet fiyatlarının üstünde bulunsaydı ve her zaman fazla-kâr bıraksaydı, bunun sonucu olarak ürün değerlerinin de üstünde olurdu. Tarımsal ürünlerin sürekli olarak değerlerinin üstünde satıldığını varsaymaktan başka bir seçenek kalmazdı — ki, bu da tüm öteki ürünlerin, değerlerinin altında satıldığını varsaymaya varırdı; ya da genel anlamıyla değerin, teorinin olması gerektiğini düşündüğünden epey farklı bir şey olduğunu varsaymaya varırdı. Farklı sermayeler arasında, dolaşım sürecinin farklılığından kaynaklanan her türlü düzeltmeyi dikkate aldıktan sonra [bile -ç.] aynı miktarda (canlı ve biriktirilmiş) emek, tarımda, imalattakinden daha yüksek bir değer üretmiş olurdu. Bundan ötürü de metanın değeri, içerdiği emek miktarıyla belirlenmiş olmazdı. Ekonomi politiğin tüm temeli de böylece feda edilmiş olurdu. Ergo2 Ricardo haklı olarak şu sonuca varır: Mutlak rant yoktur. Yalnızca farklılık rantı olabilir; başka deyişle, en kötü toprakta yetiştirilen tarım ürününün değeri ürünün maliyet fiyatına eşittir, tüm öteki metalarda olduğu gibi, bu [onun] değerine [eşittir]. En kötü toprağa yatırılan sermaye, imalata yatırılan sermayeden, yalnızca yatırım türü olarak belirli bir yatırım çeşidi oluşuyla farklılık gösterir. Bu nedenle burada değer yasasının evrensel geçerliliği ortaya çıkar. Farklılık rantı –daha iyi topraktaki bu tek rant– her üretim [sayfa 227] alanında aynı tek pazar değerinden ötürü, ortalama koşulların üstündeki koşullarda kullanılan sermayelerin bıraktığı fazla-kârdan başka bir şey değildir. Bu fazla-kâr, kendisini tarımın doğal temeli nedeniyle yalnızca tarımda yerleşik duruma getirir; ayrıca fazla-kâr kapitalistin cebine değil, toprak sahibinin cebine akar; çünkü bu doğal temeli temsil eden, toprak sahibidir.
      Tüm sav, Ricardo’nun, maliyet fiyatı değere eşittir biçimindeki varsayımıyla birlikte çöker. Ricardo’yu, mutlak rantı yadsımaya zorlayan teorik eğilim ortadan kalkar. Eğer metaların değeri, maliye t fiyatından farklıysa, o zaman bunlar kaçınılmaz olarak üç kategoriye ayrılır. Birinci kategoride maliyet fiyatı metanın değerine eşittir; ikinci kategoride değer maliyet fiyatının altındadır; ve üçüncüde maliyet fiyatının üstündedir. Dolayısıyla, tarım ürünü fiyatının bir rant bırakması gerçeği, yalnızca, tarım ürününün, değeri maliyet fiyatının üstünde olan metalar grubuna ait olduğunu gösterir. Çözüm bekleyen tek sorun olarak kalan şudur: değeri mali yet fiyatının üstünde olan öteki maddelerin tersine, sermayeler arasındaki rekabet, neden, tarımsal ürünlerin değerini, maliyet fiyatlarına indirmemektedir? Soru, yanıtı da içeriyor. Çünkü, öncedlen kabul edilen varsayıma göre, bu, ancak, sermayeler arasındaki rekabetin böyle bir eşitlemeyi sağlayabildiği ölçüde ortaya çıkabilir; ve bu da ancak tüm üretim koşullarının ya doğrudan sermaye tarafından yaratıldığı ya da aynı biçimde –esas olarak– sanki sermaye tarafından yaratılmış gibi onun emrinde olduğu ölçüde sözkonusu olabilir. Toprakta durum böyle değildir; çünkü toprak mülkiyeti aslında varolagelmiş ve kapitalist üretim kariyerini toprak mülkiyetinin önceden var sayılması üzerinde başlatmıştır; toprak mülkiyeti kapitalizmin kendisinin yarattığı bir şey değildir, daha önceden varolmuştur. Toprak mülkiyetinin yalnızca [önceden .) varolmuş olması böylece soruyu yanıtlamaktadır. Sermayenin yapabileceği tek şey, tarımı kapitalist üretimin koşullarına tabi kılmaktır. Ama sermaye –kendi edimiyle değil– ama yalnızca toprak mülkiyetinin varolmadığı varsayımıyla bizzat sahiplenebileceği tarımsal ürün parçası üzerinde, toprak mülkiyetini bu haktan yoksun bırakamaz. Toprak mülkiyeti varolduğuna göre, demek ki sermaye, değerin maliyet fiyatı üstündeki fazlasını toprak sahibine bırakmalıdır. Ama [değer ile maliyet fiyatı arasındaki] bu farkın kendisi, yalnızca, sermayenin organik bileşimindeki farktan ileri gelir. Bu organik bileşim çerçevesinde, değeri maliyet fiyatının üstünde olan tüm metalar, böylelikle kendilerine harcanan emeğin, değeri maliyet fiyatına eşit olan metalara harcanan emekten göreli olarak daha az üretken olduğunu ve değeri maliyet fiyatının [sayfa 228] altında olan metalara harcanandan da çok daha az üretken olduğunu gösterir; çünkü bu metalar, değişmeyen sermayenin içerdiği geçmiş emeğe oranla daha büyük miktarda doğrudan emeğe gerek gösterirler; belli miktarda sermayeyi harekete geçirmek için daha fazla emeği gereksinirler. Bu tarihsel bir farklılıktır, bu nedenle [zamanla -ç.] ortadan kalkabilir. Mutlak rantın varlığı olasılığını ortaya koyan aynı mantık zinciri bu rantın gerçekliğini ve varlığını, yalnızca, tarımın belli bir gelişme aşamasına ait olan ve daha ileri aşamada ortadan kalkabilecek bir tarihsel olgu olarak gösterir.
      Ricardo farklılık rantını tarımdaki üretimin mutlak olarak azalmasıyla açıklamıştır. Farklılık rantı böyle bir şeyi ön varlık nedeni saymaz, Anderson da böyle bir varsayım öne sürmemiştir. Öte yandan Ricardo mutlak rantın varlığını yadsır, ||564| çünkü sanayide ve tarımda sermayenin organik bileşiminin aynı olduğunu kabul eder ve böylece de imalatla karşılaştırıldığı zaman tarımdaki emeğin üretkenlik gücünün daha alt düzeyde gelişmiş olduğu biçimindeki sırf tarihsel olan bir gerçeği de yadsımış olur. Bunun sonucu olarak ikili bir tarihsel yanılgıya düşer: Bir yandan, tarımdaki emeğin üretkenliğinin sanayidekiyle kesinkes aynı olduğunu varsayar, böylece de fiilî gelişme aşamalarındaki sırf tarihsel olan farklılığı yadsımış olur. Öte yandan tarımın üretkenliğinde mutlak bir azalma olduğunu varsayar ve bunu tarımın gelişme yasası diye kabul eder. Birincisini, en kötü topraktaki maliyet fiyatını değer ile eşitlemek için yapar, ikincisini ise daha iyi tür topraklardan alınan [ürünlerin] maliyet fiyatları ile değerleri arasındaki farklılıkları açıklamak için yapar. Bu gafın tamamı maliyet fiyatı ile değerin karıştırılmasından kaynaklanmıştır.
      Böylece rikardocu teoriyi halletmiş oluyoruz. Geri kalan kısmını daha önce, Rodbertus’la ilgili bölümde işlemiştik.

[3. Ricardo Tarzı Rant Tanımının Yetersizliği]


      Daha önce işaret ettiğim gibi3, Ricardo bu bölümü, “toprağın sahiplenilmesinin ve onun sonucu olarak rantın yaratılmasının”
      ([David Ricardo, On the Principles of Political Economy, and Taxation [Ekonomi Politiğin tikeleri ve Vergilendirme Üzerine], 3. baskı, Londra, 1821], s. 53) değerin emek-zamanıyla belirlenmesine müdahale edip etmediğini incelemenin gerekli olduğunu ifade ederek açar. Ve biraz ilerde de şöyle der:       “Adam Smith ... metaların birbiriyle değişilebildiği değeri düzenleyen orijinal kuralın, yani açıkçası, metaların üretildiği karşılıklı [sayfa 229] emek miktarlarının, toprağın sahiplenilmesi ve rant ödenmesi sonucu değişilebileceğini varsayarken doğruyu söylüyor olamaz” (agy. s. 67).
      Ricardo’nun rant teorisinin, değerin belirlenişiyle bu doğrudan ve bilinçli bağlantısı, onun teorik değeridir. Bunun ötesinde, “Rant Hakkında”ki bu II. bölüm, West’in tezine göre daha alt düzeydedir. Birçok tartışılır şeyi içerir, sorunu ele alışında petitio principii4 ve haksızdır.
      Burada Ricardo’nun haklı olarak cat exochu5 rant diye ele aldığı fiili tarımsal rant, toprak öğesinde sermaye yatırımı yapma ve kapitalist yöntemlerle üretme izni karşılığı ödenen şeydir. Burada toprak üretim öğesidir. Bu rant, yapılar, şelaleler vb. karşılığı ödenen rantı kapsamaz. Bu örnekte, karşılığında ödeme yapılan doğa güçleri, üretime, ister üretken güç olarak, ister sine qua non6 olarak girsinler, koşul olarak girerler; ama bu belirli üretim sektörünün bizzat öğesi değildirler. Aynı biçimde madenlerde, kömür ocaklarında ve benzeri yerlerde de toprak, iç kısımlarından kullanım-değerlerinin koparılıp alındığı birer haznedir. Bu örnekte ödeme, sanayi aracılığıyla elde edilecek kullanım-değerlerini içeren toprağa bir hazne olduğu için yapılır; tarımda olduğu gibi üzerinde bir öğe olarak üretim yer alacağı için değil ya da şelale veya yapı örneğinde olduğu gibi üretimin içine üretimin koşullarından biri olarak girdiği için değil. Ricardo’nun:       “Rant, toprağın orijinal ve yokedilemez güçlerinin kullanılması karşılığında, toprak ürününün, toprak sahibine ödenen parçasıdır” (agy, s. 53)       açıklaması zayıftır. Birincisi, toprağın “yokedilemez güçleri” diye bir şey yoktur. (Bu bölümün sonuna bir not eklenecek.) İkincisi “orijinal” güçleri de yoktur; çünkü toprak hiçbir biçimde “orijinal” değildir, tarihsel ve doğal bir sürecin ürünüdür. Ama bunu geçelim. Burada toprağın “orijinal” güçleri denen şeyden bizim anladığımız, insan çalışma ediminden bağımsız olarak toprağın sahip olduğu şeylerdir; öte yandan kaldı ki, toprağa insanın çalışmasıyla kazandırılan güçler, doğa sürecinin kazandırdığı güçler gibi onun orijinal güçleri haline gelir. Bunun dışında, rantın doğal şeylerin “kullanımı” için yapılan bir ödeme olduğunu söylemek doğrudur; toprağın “orijinal güçleri”nin kullanımı için mi, yoksa şelale gücünün kullanımı için mi, ya da toprağı yapı için kullanımı karşılığı mı [sayfa 230] veya suda ya da toprağın iç kısımlarındaki bir hazine için mi olduğuna bakmaksızın yapılan bir ödeme olduğunu söylemek doğrudur.
      Asıl anlamıyla tarımsal ranttan farklı olarak Adam Smith (diyor Ricardo), bakir ormanların kerestesi, kömür madenleri ve taş ocakları için ödenen ranttan söz eder. Ricardo’nun bunu ortaya kovuş biçimi epey garip.
      Ricardo toprak rantının, faizle ve sermayenin kârıyla (agy, s. 53) yani       “toprağın kalitesini iyileştirmekte ve ürünü korumak ve güven altına almak için gerekli yapıların yapılmasında kullanılan [...] sermaye”nin (agy, s. 54)       kârıyla karıştırılmaması gerektiğini söyleyerek başlıyor.
      Bundan hemen sonra, Adam Smith’ten yukarda andığımız örneklere [geçiyor]. Bakir ormanlarla ilgili olarak şöyle diyor:       (Adam Smith’in) “rant dediği şeyi ödeyen kişinin, bunu o sırada toprakta dikili duran değerli metayı dikkate olarak ödediği ve aslında keresteyi satarak parasını kârıyla birlikte kendisine geri ödediği, apaçık ortada değil mi?” (agy, s. 54).
      Taş ocakları ve kömür madenleriyle ilgili olarak da aynısı:
      “... ||565| [...] maden ya da ocak [için ödenen .], oralardan çıkarılan kömürün ya da taşın değeri ile tazmin edilir ve toprağın orijinal ve yokedilemez güçleriyle hiçbir ilişiği yoktur. Bu, rant ve kârlarla ilgili bir araştırmada, büyük önemi olan bir ayrımdır; çünkü, rantın oluşumunu düzenleyen yasaların, kârın oluşumunu düzenleyen yasalardan çok farklı olduğu ve bunların pek seyrek aynı doğrultuda işlediği belirlenmiştir.” (agy, s. 54-55.)
      Bu çok garip bir mantık. “Toprağın orijinal ve yokedilemez güçleri”ni kullanma karşılığında, bu toprağın sahibine ödenen rant ile toprağı iyileştirmek vb. için aynı kişinin yatırdığı sermaye karşılığında bu kişiye ödenen faizi ve kârı birbirinden ayırmak gerekir. Doğal olarak yetişmiş ormanların sahibine ağaçları “sökme” hakkı karşılığında ya da taş ocaklarının ve kömür madenlerinin sahibine taş ve kömür çıkarma karşılığında ödenen “tazminat”, bir rant değildir; çünkü “toprağın orijinal ve yokedilemez güçleri”nin kullanımı için, yapılan bir ödeme değildir. Pek güzel. Ama Ricardo, bu “tazminat”ın, toprağı iyileştirmek üzere yatırılan sermaye için ödenen kâr ve faizle aynı şey olduğu savını öne sürüyor. Ama bu yanlış. “Bakir orman”ın sahibi bu ormana ağaç versin diye “sermaye” yatırımı mı yapmıştır ya da taş ocaklarının ve kömür madenlerinin sahibi “taş” ya da “kömür” oluştursun diye oralara “sermaye” mi yatırmıştır? O zaman bu kişinin “tazmin edilmesi” nereden çıkıyor? Bu hiçbir biçimde –Ricardo’nun anlatmaya [sayfa 231] çalıştığı biçimde– sermayenin kârı ya da faizi değildir. Bu nedenle, Ricardo’nun tanımladığı türden bir rant değilse bile gene de “rant”tır, başka bir şey değil. Ama bu yalnızca, Ricardo’nun rant tanımının, içinde herhangi bir insan emeği yer almayan doğal şeyler için ödenen “tazminat” türü rant biçimlerini içermediğini; bu doğal şeylerin sahibine yalnızca “sahip” olduğu, toprağın sahibi olduğu için ödenen “tazminat” türü rant biçimlerini göstermektedir; bunun toprak, orman, balık havuzu, şelale, yapı arsası ya da herhangi başka bir şey olması hiç farketmez. Ama, diyor Ricardo, ormandan ağaçları kesmek için ödeme yapan kişi, bunu “o sırada toprakta dikili duran değerli metayı dikkate alarak yapar ve [...] aslında keresteyi satarak parasını kârıyla birlikte kendisine geri öder” [s. 54]. Burada durun! Burada Ricardo, ormana yani bakir ormandaki “toprakta dikili duran” ağaçlara “değerli metalar” dediği zaman, bu, onların yalnızca dunamei7 kullanım-değeri olduğunu gösterir. Ve bu kullanım-değeri burada “değerli” sözcüğüyle ifade edilmektedir. Ama bir “meta” değildir. Böyle olması için, aynı zamanda bir de değişim-değeri olması, yani, onun için harcanmış belli bir miktar emeğin gerçekleşmesi gerekirdi. Ancak doğal ormandan ayırılarak, kesilerek, oradan çıkarılarak ve taşınarak — yani ağaçtan keresteye dönüştürülerek meta haline gelebilir. Yoksa yalnızca satılmış olması gerçeğiyle meta haline gelir mi? O zaman işlemeye elverişli toprak da tek satma işiyle bir meta haline gelmiş olmaz mı?
      Öyleyse şöyle söylememiz gerekir: Rant doğal güçlerin ya da salt doğanın ürünlerinin sahibine o güçleri kullanma ya da o ürünleri (emekle) elde etme karşılığı ödenen bedeldir. Gerçekte bu tür, başlangıçta tüm rantların göründüğü türdür. Ama o zaman da yanıt bekleyen şu soru var: Herhangi bir değer olmayan şeylerin nasıl oluyor da bir fiyatı bulunabiliyor ve bu genel değer teorisiyle nasıl uzlaştırılıyor? Bir kütüğü, bulunduğu yerden alma hakkı için insan hangi amaçla “bir tazminat” öder sorusunun gerçek soruyla hiçbir ilişiği yoktur. Soru şudur: Bunu hangi fondan öder? Hımmm, diyor Ricardo, “keresteyi satarak”. Yani, kerestenin fiyatından. Ve dahası, bu fiyat, Ricardo’nun dediğine göre, o kişinin bunu “gerçekte kârıyla birlikte kendisine geri ödediği” bir fiyattır. Şimdi nerede olduğumuzu biliyoruz. Kerestenin fiyatı, her ne olursa olsun, en azından ağacı kesmek, ormandan çıkarmak, taşımak ve pazara getirmek için gereken emek miktarını, temsil edecek para toplamına eşit olmalıdır. Şimdi, kişinin kendisine “geri ödediği” kâr, bu değerin kereste için harcanan emek sayesinde ona verilmiş olan [sayfa 232] değişim-değerinin üstünde ve ötesinde bir ek midir? Eğer Ricardo böyle deseydi, kendi öğretisinin çok altında kalan bir kavrama batmış olurdu. Hayır. O kişi bir kapitalist olduğuna göre, kâr, “kereste”nin üretiminde çalıştırdığı emeğin, karşılığını ödemediği bir parçasıdır; Ve o kişi, aynı miktar emeği, diyelim pamuk eğirme işinde çalıştırsaydı, aynı kârı gene elde ederdi. (Eğer bu kişi bir kapitalist değilse, o zaman kâr, kendi ücretini karşılaması için gerekenin ötesindeki emek miktarına eşit olurdu; eğer bir kapitalist tarafından çalıştırılsaydı o kapitalistin elde edeceği kârı oluşturacak olan, ama şimdi bir ve aynı kişide kendisinin hem işçisi hem kapitalisti olduğu için kendi kârını oluşturan miktara eşittir.) Ama burada o yakışıksız söze yani kerestecinin “aslında kârıyla birlikte kendisine geri ödediği” sözüne geliyoruz. Bu [söz .] tüm işleme çok alelade bir görünüm veriyor ve keresteyi çıkaran kapitalistin, kendi kârının kaynağına sahip olduğu şeklindeki ham düşünce tarzına uygun düşüyor. İlkin bir kullanım-değeri olan ağacın kullanılması karşılığında doğal ormanın sahibine ödeme yapıyor; o ağaç [o sırada, henüz .] herhangi bir “değer” (herhangi bir değişim-değeri) taşımadığı gibi “toprakta dikili durduğu” sürece, herhangi bir kullanım-değeri de taşımıyor. [Bakir ormanın sahibine .] ton başına 5 sterlin ödemiş olabilir. Daha sonra aynı ağacı (başka harcamaları bir yana konursa) halka 6 sterline satarak, 5 sterlinini kendisine %20 kârla geri ödemiştir. O “gerçekte kendisini bir kârla birlikte geri öder”. Eğer ormanın sahibi, 2 sterlinlik (40 şilinlik) bir “tazminat” istemiş olsaydı, o zaman keresteci ağacın tonunu 6 sterlin yerine 2 sterlin 8 şilinden satacaktı. ||566| O hep aynı kâr oranını eklediğine göre, kerestenin fiyatı, rantın yüksek ya da düşük oluşuna göre, yüksek ya da düşük olurdu. Rant, fiyatın içine, onu oluşturan bir parça olarak girerdi, ama hiçbir biçimde, fiyatın sonucu olmazdı. “Rant”ın –tazminatın– toprağın sahibine, toprağın “gücü”nü kullanma karşılığı mı yoksa toprağın “doğal ürünleri”ni “kullanma” karşılığı mı ödendiği, ekonomik ilişkileri hiçbir biçimde değiştirmez; paranın, daha önce üzerinde hiçbir insan emeği harcanmamış “doğal bir şey” (toprağın gücü ya da ürünü) için ödendiği gerçeğini değiştirmez. Ve böylece Ricardo “Rant Hakkındaki bölümünün ikinci sayfasında, bir güçlükten sakınayım derken tüm teorisini yıkmış olmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu konuda Adam Smith çok daha uzak görüşlü davranmıştır.
      Taş ocakları ve kömür madenleri için de aynı durum.       “Maden ya da ocak karşılığı verilen tazminat, oralardan çıkarılabilecek kömürün ya da taşın değeri için ödenmektedir ve toprağın orijinal ve yok edilemez güçleri ile hiçbir bağlantısı yoktur” (agy, s. 54-55). [sayfa 233]       Hayır! “Toprağın orijinal ve yokedilebilir üretimleri” ile çok önemli bir bağlantısı vardır. Buradaki “değer” sözcüğü de yukardaki “kendisini kârıyla birlikte geri ödedi” sözü kadar yakışıksızdır.
      Ricardo değer sözcüğünü asla, kullanım ya da yararlı olma ya da “kullanımdaki değer” anlamında kullanmıyor. Öyleyse, “tazminat”in taş ocakları ya da kömür madenlerinin sahibine, kömürün ve taşın, ocaktan ya da madenden alınıp çıkarılmadan önce, orijinal konumlarında sahip olduğu “değer” için ödendiğini mi kastediyor? Eğer böyleyse, kendi değer öğretisini tümden geçersizleştirmiş olur. Yoksa buradaki değer, kömürün ve taşın olası kullanım-değerini ve dolayısıyla umulan değişim-değerini mi –ki öyle olması gerekir– ifade ediyor? Eğer öyleyse, o zaman da, onlara sahip olan kişiye, kömür ve taş üretimi için “toprağın orijinal bileşimi”nin kullanılması izni karşılığında rant ödendiğini söylemekten başka bir anlama gelmez. Ve tıpkı buğday üretimi için toprağın “güçleri”ni kullanma izni karşılığı yapılan ödemeye rant dememek ne kadar aklın alabileceği bir şey değilse, buna da “rant” dememek aklın alabileceği bir şey değildir. Yoksa, ağaçla ilgili olarak açıklandığı gibi [burada da .] bir kez daha rant teorisini tümüyle iptal etmiş oluruz. Doğru teoriye göre, burada hiçbir güçlük sözkonusu olmaz. Ağacın, kömürün ya da taşın “üretim”inde (yeniden-üretiminde değil) istihdam edilen emek ya da sermaye (doğrudur, buradaki emek, bu doğal ürünleri yaratmaz; yalnızca onları, toprakla olan temel bağlantılarından ayırır ve böylece kullanılabilir ağaç, kömür ya da taş olarak “üretir”) açıkça göründüğü gibi, sermayenin ücretlere ayrılan parçasının değişmeyen sermayeye ayrılan parçasından daha büyük olduğu üretim alanlarına aittir; [bunun sonucu olarak] burada kullanılan doğrudan emek [miktarı] üretim aracı olarak hizmet gören “geçmiş” emekten daha fazladır. Dolayısıyla burada meta eğer değerinden satılırsa, o zaman bu değer maliyet fiyatının, yani emek araçlarının aşınma payının, ücretlerin ve ortalama kârın üstünde olacaktır. Böylece fazlalık, ormanın, taş ocağının ya da kömür madeninin sahibine rant olarak ödenebilir.
      Peki ama, Ricardo neden, değeri yanlış kullanmak vb. gibi bu beceriksiz manevralara sapıyor? Neden, rantı, “toprağın orijinal ve yok edilebilir güçleri”nin kullanımı karşılığındaki ödeme diye açıklama beceriksizliğine sarılıyor? Yanıt belki daha sonra ortaya çıkacaktır. Ama her ne olursa olsun, o, bir ayrım yapmak istiyor; daha açık ifade edersek, sınırlı anlamındaki tarımsal rant ile bir ayrım yapmak istiyor; aynı zamanda bu temel güç için, yalnızca farklı güç dereceleri yarattığı ölçüde bir ödeme yapılabileceğini söyleyerek farklılık rantına yol hazırlamaya çalışıyor. [sayfa 234]






Dipnotlar

      1 Bkz: Bu cilt, s. 212-213. -Ed.
      2 Bu yüzden -ç.
      3 Bkz: Bu cilt, s. 156. -Ed.
      4 Tartışmalı bir konuda, hiçbir kanıta dayanmaksızın haklılık iddiasında bulunma -ç.
      5 Asıl anlamda, .
      6 Olmazsa olmaz koşul .
      7 Potansiyel, .




Sayfa başına gidiş