Karl Marks
Artı-Değer Teorileri
İkinci Kitap


Karl Marx'ın Theorien über den Mehrwert (1862-63) (Vierter Band des "Kapitals") Zweiter Teil adlı yapıtını, İngilizcesinden (Theories of Surplus-Value (Volume IV of "Capital") part 2, Lawrence and Wishart, London 1975, Translated by Renate Simpson, Edited by S. Ryazanskaya) dilimize çevrildi ve kitap, Fransızcasıyla (Théories sur la plus-value (Livre IV du "Capital") tome 2, Editions Sociales, Paris 1974, Publiées sous la responsibilité de Gilbert Badia) karşılaştırıldıktan sonra Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1999 tarihinde, Ankara'da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Artı-Değer Teorileri / İkinci Kitap (4.899 KB)








[ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM]
ADAM SMITH’İN RANT TEORİSİ





[1. Smith’in Rant Sorununu Formüle Edişindeki Çelişkiler]


      ||619| Bu aşamada Smith’in, temel bitkisel yiyeceğin rantının öteki kesinlikle tarımsal rantlara (besicilik, kereste, sınai ürünler), bu üretim dallarından her biri, ötekilerden birine kolayca dönüştürülebildiği için nasıl egemen olduğuna ilişkin ilginç açıklamalarını ele almayacağız. Adam Smith, pirinci, temel bitkisel yiyecek olduğu yerlerde, bunun dışında tutuyor, çünkü pirinç tarlaları (ya da bataklıklar) otlak toprağa, buğday tarlasına ve benzerine ya da bunun tersine dönüştürülemiyor.
      [Bölüm XI, kitap I’de] Adam Smith rantı, doğru olarak, “toprağın kullanılması için ödenen fiyat” diye tanımlıyor ([OUP, c. I, s. 162; Garnier] c. I, s. 299); burada toprak terimi, doğa olarak doğanın her gücü, dolayısıyla da su vb. anlamında alınmalıdır.
      Rodbertus’un garip anlayışının[95] tersine, Smith, daha en başından, tarımsal sermaye kalemlerini şöyle sıralıyor:       “İçinden tohumluğu” (hammadde) “tedarik ettiği, emeği ödediği, büyükbaş hayvanlarla öteki çift araç-gereçlerini satın aldığı ve işler durumda tuttuğu sermaye” ([OUP, c. I, s. 163; Garnier] agy.).
      Şimdi toprağın kullanılması için ödenen bu fiyat nedir? [sayfa 326]
      “Ürünün ya da ... fiyatının” (yatırılan sermayeyi “olağan kârla birlikte” karşılayan) “payın üstünde ve ötesinde kalan miktar her ne ise, o” (toprak sahibi) “doğal olarak bu parçayı, toprağının kirası olarak kendisine ayırmak için çabalar” ([OUP, c. I, s. 163; Garnier] agy, s. 300).
      Bu fazlalık “toprağın doğal kirası olarak düşünülebilir” ([OUP, c. I, s. 163; Garnier] agy, s. 300).
      Smith rantı, toprakta yatırılan sermayenin faiziyle karıştırmaktan uzak durur;       “Toprak sahibi, iyileştirilip geliştirilmemiş toprak için bile rant ister” ([OUP, c. I, s. 163; Garnier] agy, s. 300-301).       ve Smith, toprağı iyileştirmek için kullanılan sermayenin faizi, toprak sahibinin değil, çiftçinin yatırdığı sermayenin faizi olduğu için, bu ikinci tür rantın bile [yani iyileştirilmiş topraktan alınan rantın bile] garip olduğunu ekler.       “O” (toprak sahibi) “bazan, iyileştirilmesi insanın gücünün ötesinde olan şey için bile rant ister.” ([OUP, c. I, s. 163-164; Garnier] agy, s. 301).       Smith “rant isteyendin toprak mülkiyeti, toprağın sahibi sıfatıyla toprak sahibi olduğunu kuvvetle vurgular. Toprak mülkiyetinin yalnızca bir geliri olarak [kabul edilen] rant, tekel fiyatıdır, bu son derece doğrudur; çünkü ürünün, maliyet fiyatından fazlasına, değerinden satılmasını sağlayan tek şey toprak mülkiyetinin araya girmesidir,       “Toprağın kullanılması için ödenen fiyat diye kabul edilen toprak rantı, doğal olarak bir tekel fiyatıdır” ([OUP, c. I, s. 164; Garnier] agy, s. 302).       Rant, gerçekte, yalnızca toprak sahipliği tekeli yoluyla zorlanan bir fiyattır, ve bir tekel fiyatı olarak, sınai ürünün fiyatından farklıdır.
      Sermayenin mantığı açısından –ve üretime sermaye egemendir– maliyet fiyatının üründen beklediği şey, yalnızca, yatırılan sermayeye ek olarak ortalama kârı karşılanmasıdır. Bu durumda ürün, ister toprağın ürünü olsun ister başka bir ürün, “pazara getirilebilir”.       “Eğer olağan fiyat bundan fazla ise, fazla kısım doğal olarak toprağın rantına gider. Eğer fazla değilse, gerçi meta pazara getirilebilir ama toprak sahibi için hiçbir rant bırakamaz. Fiyatın daha fazla olup olmayışı talebe bağlıdır” ([OUP, c. I, s. 164; Garnier] agy, s. 303).       Rant fiyata neden ücretlerden ve kârdan farklı biçimde girer? Soru bu. Başlangıçta Smith değeri, doğru biçimde ücretlere, [sayfa 327] kârlara ve rantlara (değişmeyen sermayeden ayrı olarak) ayrıştırmıştı. Ama bunu yaptıktan hemen sonra, tersi bir yol tutar ve değeri, doğal fiyat (rekabetin ya da metaların maliyet fiyatının belirlediği ortalama fiyat) ile özdeşler ve o doğal fiyatı da ücretlerden, kârdan ve ranttan oluşturur.       “Bu üç parça görünen o ki, ya hemen ya sonunda, fiyatın bütününü oluştururlar” ([OUP, c. I, s. 55; Garnier], kitap I, bölüm VI, s. 101).
      “Ancak, en çok ilerlemiş toplumlarda her zaman, fiyatın yalnızca iki kısma, emeğin ücretiyle sermayenin kârına ayrıştığı bazı metalar vardır; ve çok az da olsa, bazı metaların fiyatı da tümüyle yalnızca emeğin ücretinden oluşur. Örneğin deniz balığının fiyatında, bir kısım balıkçıların emeğini öder, öteki kısım, balıkçılıkta kullanılan sermayenin kârını. Rant çok nadir, bu fiyatın ||620| bir kısmı olur. ... İskoçya’nın bazı yörelerinde, bazı yoksul insanlar, deniz kıyısında, İskoç çakıl taşı denen alaca renkli taşları toplama işini yaparlar. Yontucunun onlara ödediği fiyat, bütünüyle onların emek ücretidir, ne kâr ne rant onun herhangi bir kısmını oluşturmaz.
      “Ama herhangi bir metanın fiyatının tamamı gene de sonunda, bu üç kısımdan birine ya da ötekine ya da hepsine birden ayrışmalıdır” ([OUP, c. I, s. 56-57; Garnier], kitap I, bölüm VI, s. 103-104.)
      Bu alıntılarda, değerin ücretlere vb. ayrışması vefiyatın ücretlerden vb. oluşması karmakarışık, birbirine dolanmıştır (bu genel olarak, “Metaların Fiyatını Oluşturan Kısımlar”la, ilgili bölüm IV için doğrudur). (Doğal fiyat ve pazar fiyatı ilk kez bölüm VII’de tartışılmaktadır.)
      Kitap I, bölüm I, II, III “işbölümü” ile bölüm IV para ile ilgilidir. Bu bölümlerde, izleyen bölümlerde olduğu gibi, değer laf arasında belirlenmiştir. Bölüm V metaların gerçek ve nominal fiyatı ile, değerin fiyata dönüşmesi ile ilgilenir; “Metaların Fiyatını Oluşturan Kısımlar” bölüm VI’da, doğal fiyat ve pazar fiyatı bölüm VII’de incelenmektedir. Daha sonra bölüm VIII emeğin ücreti ile, bölüm IX sermayenin kârı ile, bölüm X Emeğin ve Sermayenin Farklı Kullanımlarında Ücretler ve Kârlar ile son olarak bölüm XI Toprak Rantı ile ilgilidir.
      Ancak bununla bağlantılı olarak biz ilkin şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Yukarıya alınan pasajlara göre, fiyatı yalnızca ücretlerden oluşan metalar, fiyatı yalnızca ücretlerle kârdan oluşan metalar ve son olarak fiyatı ücretlerden, kârdan ve ranttan oluşan üçüncü grup metalar vardır. Dolayısıyla:       “Herhangi bir metanın fiyatının tamamı gene de ... bu üç kısımdan birine ya da ötekine ya da hepsine birden ayrışmalıdır.”       Buna göre rantın, fiyata kârdan ve ücretlerden daha başka bir [sayfa 328] biçimde girdiğini söylemenin herhangi bir temeli olamaz; kişi ancak, rantın ve kârın fiyata, ücretlerden farklı biçimde girdiğini söyleyebilir; çünkü ücretler fiyata her zaman girmektedir, ötekiler ise, her zaman değil. O zaman farklılık nereden geliyor?
      Dahası, Smith yalnızca ücretleri içeren bazı metaların kendi değerlerinden mi satıldığını yoksa İskoç çakıllarını toplayan yoksul insanların gerçekte onlara meta karşılığında, yalnızca olağan ücretlerini ödeyen yontucuların ücretli işçisi olup olmadıklarını da araştırmalıydı; başka deyişle, kendilerine ait olan tüm bir işgünü için, işgününün bir kısmının kârı oluşturduğu ve işçiye değil kapitaliste ait olduğu başka işlerdeki bir işçi kadar ücret alıp almadıklarını da araştırmalıydı. Smith ya bunu söylemeliydi, ya da bu durumda kârın yalnızca ücretlerle karışmış göründüğünü savlamalıydı. Kendisi şöyle diyor:       “Bu farklı gelirler farklı kişilere ait olduğu zaman birbirinden kolayca ayrılabilmektedir; ama aynı kişiye ait oldukları zaman, bazan, en azından gündelik dilde, birbiriyle karıştırılmaktadır.” ([OUP, c. I, s. 58; Garnier], kitap I, bölüm VI, s. 106.)       Smith bu sorunu gene de şu biçimde çözer:
      Eğer bağımsız bir emekçi (İskoçya’nın o yoksul insanları gibi biri), (sermayeye başvurmaksızın) yalnızca emek kullanırsa, eğer yalnızca kendi emeğini ve kendi gereçlerini kullanırsa, o zaman fiyat yalnızca ücretlere ayrışır. Eğer, onun yanında küçük bir sermaye de kullanırsa o zaman aynı birey, ücret ve kâr elde eder. Son olarak emeğini, sermayesini ve toprak mülkünü kullanırsa o zaman kendi kişiliğinde toprak sahibi, çiftçi ve işçi karakterlerini birleştirmiş olur.
      (Smith’in yaklaşımının tüm saçmalığı, kitap I, bölüm VI’nın son pasajlarından birinde gün ışığına çıkar:       “Uygar bir ülkede, değişilebilir değeri yalnızca emekten kaynaklanan pek az meta olduğu” (burada emek ücretlerle özdeşleniyor) “o metalardan çok daha büyük bir parçaya rant ve kâr büyük ölçüde katkı yaptığı için onları üreten emeğinin yıllık ürünü” (burada, her şey bir yana, her ne kadar ürünün tüm değeri emekten kaynaklanmıyorsa da metalar emeğin ürünüdür) “her zaman o ürünü yetiştirmek, hazırlamak ve pazara getirmek için istihdam edilen emek ten çok daha fazla miktarda emeği satın alacak ya da ona komuta edecek yeterlikte olacaktır” ([OUP, c. I, s. 59-60; Garnier] agy, s. 108-109).       Emeğin ürünü, o ürünün değerine eşit değildir. Tam tersine (anlaşılabileceği gibi) bu değer kârın ve rantın eklenmesiyle artmıştır. Emeğin ürünü, bundan ötürü daha fazla emeği satın alabilir, ona komuta edebilir; yani kendi içerdiği emekten daha fazla [sayfa 329] değeri emek olarak karşılar. Smith’in önermesi şöyle olsaydı doğru olurdu:
      ||621| Smith şöyle diyor:       “Uygar bir ülkede, değişilebilir değeri yalnızca emekten kaynaklanan pek az meta olduğu, bu metalardan çok daha büyük bir kısma rant ve kâr büyük ölçüde katkı yaptığı için; onları üreten emeğin yıllık ürünü, her zaman o ürünü yetiştirmek, hazırlamak ve pazara getirmek için istihdam edilen emekten çok daha fazla miktarda emeği satın alacak ya da ona komuta edecek yeterlikte olacaktır.”       Onun mantığına göre şöyle olmalıydı:       “Uygar bir ülkede, değişilebilir değeri yalnızca ücretlere ayrışan pek az meta olduğu ve onların çok daha büyük bir bölümünde bu değer daha çok rant ve kâra ayrıştığı için, onları üreten emeğin yıllık ürünü, her zaman bu ürünü yetiştirmek, hazırlamak ve pazara getirmek için kendisine ücret ödenmesi gereken” (ve dolayısıyla istihdam edilen) “emekten çok daha fazla miktarda emeği satın alacak ya da ona komuta edecek yeterlikte olacaktır.”       (Smith bir kez daha öteki değer yaklaşımına geri dönüyor; işte aynı bölümde yazdıkları.       “Fiyatın birbirinden farklı tamamlayıcı parçalarının gerçek değeri, dikkat edilmelidir ki, her birinin satın alabileceği ya da komuta edebileceği emek miktarı ile ölçülmüştür. Emek” (bu anlamda) “değeri ölçer; yalnızca kendisine emeğe” (ücretlere demesi gerekirdi) “ayrışan kısmın değerini değil, ranta ayrışan kısmın ve kâra ayrışan kısmının da değerini ölçer” ([OUP, c. I, s. 55; Garnier] kitap I, bölüm VI, s. 100.)       (Bölüm VI’da değerin ücretlere, kâra ve ranta ayrıştığı [fikri .] henüz başat olmaya devam ediyor. Yalnızca, doğal fiyat ve pazar fiyatı hakkındaki VII’nci bölümde fiyatın, bu öğelerden oluştuğu [fikri .] üstün geliyor.)
      Böylece de emeğin yıllık ürününün değişilebilme değeri, yalnızca, ürünü ortaya çıkarması için istihdam edilen emeğin ücretinden değil, onun yanısıra kârdan ve ranttan oluşuyor. Ancak bu emek, değerin yalnızca ücretlere ayrışan bölümüyle satın alınıyor ya da komuta ediliyor. Dolayısıyla, kârın ve rantın bir bölümü emek satın alması ya da emeğe komuta etmesi için kullanılırsa, yani ücretlere dönüştürülürse çok daha fazla miktarda emeğin harekete geçirilmesi olanaklıdır. Bu durumda iş şuna varıyor: Emeğin yıllık ürününün değişilebilme değeri kendini ödenmiş emeğe (ücretlere) ve ödenmemiş emeğe (kâra ve ranta) ayrıştırır. Bu nedenle değerin, ödenmemiş emeğe ayrışan bölümünün bir kısmı [yeniden .] ücretlere dönüştürülürse, kişi, değerin ücretleri içeren, yeni emek [sayfa 330] almaya ayırdığı kısmıyla olabildiğinden çok daha fazlasını satın alabilir.]
      Şimdi geri dönelim:       “Kimseye bağımlı olmayan, malzeme almaya ve ürününü pazara götürünceye kadar geçimini sağlamaya yetecek miktarda sermayesi olan imalatçının, bir ustanın emrinde çalışan gezgin-işçinin ücretini ve o işçinin ürünün satışından ustanın elde ettiği kârı, ikisini birden kazanması gerekir. Ama onun gelirinin tümüne, genelde kâr denmektedir ve bu durumda bile ücretler kârla karıştırılmaktadır.
      “Kendi bahçesini kendi elleriyle eken bir bahçıvan, kendi kişiliğinde, toprak sahibinin, çiftçinin ve emekçinin üç farklı karakterini birleştirir. Bu nedenle ürününün ona, birincinin rantını, ikincinin kârını ve üçüncünün ücretini ödemesi gerekir. Ama gelirinin tamamı, genelde onun emeğinin kazancı sayılmaktadır. Bu durumda rant ve kâr, ücretlerle karıştırılmaktadır.” ([OUP, c. I, s. 59; Garni-er], kitap I, bölüm VI, s. 108).
      Bu gerçekten bir karıştırmadır. Gelirin tamamı “onun emeğinin meyvesi” değil midir? Tam tersine –emeğin nesnel koşullarına yabancılaştırılmasıyla işçinin, kapitalistin ve toprak sahibinin, üç farklı karakter olarak karşı karşıya geldikleri– bahçıvanın emeğinin meyvesinin ya da ürün değerinin bir bölümünün onun emeğinin karşılığı olarak ücreti, bir bölümünün, kullandığı sermaye karşılığı olarak kârı, bir bölümünün de toprağa ya da toprak sahibine giden rant olduğu biçimindeki kapitalist üretimin koşulları burada bahçıvana aktarılmış olmuyor mu? içinde bu öğelerin (gerçekte) ayrılmamış olduğu çalışma koşullarını, kapitalist üretim çerçevesinde düşünürken, bunların ayrılmış olduğunu varsaymak ve böylece bahçıvanı, tek kişinin içinde kendi |622| gündelikçisi, ve kendi toprak sahibi kabul etmek doğru(dur). Ancak, ücretlerin emekten kaynaklandığı, ama kâr ile rantın –işçinin emeğinden bağımsız olarak– ayrı kaynaklar biçiminde sermayeden ve topraktan kaynaklandığı, yabancılaştırılmış .] emeğin değil servetin sahiplenilmesi olduğu biçimindeki sıradan anlayış, daha bu aşamada Adam Smith’in yazılarına, öyle görünüyor ki sızmıştır. Bu garip usul içinde, en derin kavramlar, rekabet fenomenlerinden çıkarsama yoluyla sıradan bilinçte oluşan en çılgın fikirlerle birbirine dolanmıştır.
      Değeri ilkin ücretlere, kurlara ve rantlara ayrıştırdıktan sonra Smith, tam tersine değeri, büyüklükleri değerden bağımsız biçimde belirlenen ücretlerden, kârdan ve ranttan biraraya getirerek oluşturur. Adam Smith, kârın ve rantın [daha önce -ç.] doğru açıkladığı kaynağını böylece unuttuğu için artık şunu söyleyebilmektedir: [sayfa 331] “Ücretler, kâr ve rant, tüm değişilebilme değerinin olduğu kadar tüm gelirin de orijinal üç kaynağıdır.” ([OUP, c. I, s. 57; Garnier], kitap I, bölüm VI, s. 105.)
      Kendi açıklamasıyla uyumlu olarak şöyle söylemesi gerekirdi:       “Bir metanın değeri, yalnız bu metanın içinde somutlaşan emekten (emek miktarından) kaynaklanır. Bu değer kendini ücretlere, kâra ve ranta ayrıştırır. Ücretler, kâr ve rant, işçi emeğinin yarattığı değere, işçinin, kapitalistin ve toprak sahibinin ortak olduğu özel biçimlerdir. Her ne kadar kaynak denen bu biçimlerin hiçbiri değerin oluşumuna girmezse de anılan anlamda, tüm gelirin orijinal kaynacıdırlar.”       Yukarda [daha önce .] aktarılan pasajlarda, “Metaların Fiyatını Oluşturan Tamamlayıcı Kısımlar” hakkındaki bölüm VI’da Adam Smith’in, yalnızca (doğrudan) emeğin üretime girdiği yerde fiyatın nasıl yalnızca ücrete ayrıştığı; bağımsız bir işçi yerine kapitalistin (yani sermayenin) bir gündelikçi kullandığı yerde nasıl ücrete ve kâra ayrıştığı; ve son olarak sermaye ve emeğin yanısıra “toprağın”da üretime girdiği yerde nasıl ücrete, kâra ve ranta ayrıştığı sonucuna vardığı görülebilir. Ancak bu sonuncu durumda, toprağın sahiplenildiği varsayılmıştır; dolayısıyla (her ne kadar Adam Smith, bu karakterlerden üçünün ya da ikisinin aynı kişide birleşebileceğini imlerse de) işçinin ve kapitalistin yanısıra toprak sahibi de vardır.
      Doğal fiyat ve pazar fiyatı hakkındaki bölüm VII’de (toprağın üretime dahil olduğu yerde) rant, aynı ücretler ve kâr gibi, doğal fiyatı oluşturan tamamlayıcı bir parça olarak sunulmuştur. Aşağıdaki parça bunu gösterecektir:
      (Kitap I, bölüm VII)       “Herhangi bir metanın fiyatı, toprağın rantını, emeğin ücretini ve yetiştirilmesi, hazırlanması ve pazara getirilmesi için kullanılan sermayenin kârını, bunların doğal oranlarına göre ödemeye yetecek olandan ne eksik ne fazla olduğu zaman, meta kendi doğal fiyatı denebilecek fiyattan satılmış demektir.”
      “O zaman meta, tamı tamına değerinden satılmıştır” ([OUP, c. I, s. 61; Garnier] agy, s. 111). (Burada aynı zamanda doğal fiyatın, metanın değeriyle özdeş olduğu vurgulanıyor.)
      “Her bir metanın pazar değerini, pazara fiilen getirilen miktar ile metanın doğal fiyatını ya da onu oraya getirmek için ödenmesi gereken rantın, emeğin ve kârın tam değerini ödemek isteyenlerin talebi arasındaki oran belirler” ([OUP, c. I, s. 61-62; Garnier] agy, s. 112).
      “Pazara getirilen herhangi bir metanın miktarı fiilî talepten az olursa} onu oraya getirmek için ödenmesi gereken rantın, emeğin ve kârın tam değerini ödemek isteyenlere, istedikleri miktar sağlanamazsa ... ya açığın büyüklüğüne ya da rakiplerin rekabet hırsını şu [sayfa 332] ya da bu ölçüde canlandıracak olan servetine ve lüks düşkünlüğüne göre, pazar fiyatı yükselir” ([OUP, c. I, s. 62; Garnier] agy, s. 113).
      “Pazara getirilen miktar fiilî talebi aştığı zaman, onu oraya getirmek için ödenmesi gereken rantın, emeğin ve kârın tam değerini ödemek isteyenlere tamamı satılamadığı zaman ... fazlalığın satıcılar arası rekabeti ne ölçüde artırdığına ya da bazan görüldüğü gibi metadan ne kadar çabuklukla kurtulmaları gerektiğine göre, pazar fiyatı şu ya da bu ölçüde doğal fiyatın allına düşer” ([OUP, c. I, s. 62-63; Garnier] agy, s. 114).
      “Pazara getirilen miktar, fiilî talebi tam karşılamaya yetecek kadar olduğu, ondan fazla olmadığı, pazar fiyatı doğal olarak ... tamıtamına ... doğal fiyat ile aynı olur. Farklı tüccarların rekabeti, hepsini bu fiyatı kabul etmeye zorlar, ama daha azını kabule değil” ([OUP, c. I, s. 63; Garnier] agy, s. 114-115).
      ||623| Eğer, pazar durumunun bir sonucu olarak toprak sahibinin rantı, doğal oranının altına düşer ya da üstüne çıkarsa, Adam Smith’e göre, o, toprağını geri çeker ya da (buğday gibi) bir ürün üretiminden (örneğin otlak gibi) başka bir alana aktarır.
      “Eğer herhangi bir zaman” (pazara getirilen miktar) “fiilî talebi aşarsa, fiyatını oluşturan tamamlayıcı parçalardan bazılarının, doğal oranlarının altında ödenmesi gerekebilir. Bu eğer rant ise toprak sahiplerinin çıkarı, onları derhal topraklarının bir bölümünü geri çekmeye itecektir.” ([OUP, c. I, s. 63; Garnier] agy, s. 115).
      “Bunun tersine, eğer pazara getirilen miktar herhangi bir zaman fiilî talebin gerisine düşerse, fiyatının bazı tamamlayıcı parçalarının, doğal oranının üstüne yükselmesi gerekir. Bu eğer rant ise, tüm öteki toprak sahiplerinin çıkarı doğal olarak onları, bu ürünü yetiştirmek için daha fazla toprak hazırlamaya itecektir” ([OUP, c. I, s. 63; Garnier] agy, s. 116).
      “Herhangi bir metanın pazar fiyatında arasıra görülen geçici dalgalanmalar, daha çok, fiyatın ücrete ve kâra ayrışan parçalarını etkiler. Fiyatın ranta ayrışan parçası bu dalgalanmalardan daha az etkilenir” ([OUP, c. I, s. 65; Garnier] agy, s. 118-119).
      “Tekel fiyatı, her zaman, elde edilebilecek en yüksek fiyattır. Bunun tersine doğal fiyat ya da serbest rekabet fiyatı, her zaman değilse bile, yeterince uzun bir süre içinde kabul edilebilecek en düşük fiyattır” ([OUP, c. I, s. 68; Garnier] agy, s. 124).
      “Herhangi bir metanın pazar fiyatı, gerçi uzun bir süre doğal fiyatının üstünde kalabilir ama, doğal fiyatın altında uzun süre kaldığı çok azdır. Bu fiyatın hangi parçası doğal oranın altında ödenirse, çıkan etkilenen kişiler, yitirdiklerini hemen hissederler ve derhal ya şu kadar toprağı ya şu kadar emeği ya da şu kadar sermayeyi onun için kullanılmaktan geri çekerler, öyle ki, pazara getirilmiş olan miktar kısa zamanda fiilî talebi karşılamaya yetecek olandan daha fazla olmaz. Böylece o metanın pazar fiyatı kısa sürede doğal fiyata yükselir; bu, en azından mükemmel bir özgürlüğün bulunduğu yerde böyledir.” ([OUP, c. I, s. 68-69; Garnier] agy, s. 125.) [sayfa 333]
      Bölüm VII’de konuyu böylece açıkladıktan sonra Adanı Smith’in, I. kitapta “Toprağın Rantı Üzerine” XI. Bölümde, sahiplenilmiş toprağın üretime katıldığı yerde rantın her zaman fiyata girmeyebileceği şeklinde bir tutum takınmasını nasıl edip de haklı gösterebileceğini anlamak zordur; VI. ve VII. bölümlerde rantı, tıpkı kâr ve ücretler gibi, doğal fiyatın tamamlayıcı bir parçası haline getirdikten sonra, [şimdi -ç.\ rantın fiyata giriş biçimini, kârın ve ücretlerin girişinden farklı hale getirişini nasıl haklı gösterebileceğini anlamak zordur. Şimdi, şu (kitap I) bölüm XI’e dönelim.
      Rantın, kapitalistin (çiftçinin) giderleri ve ona ek olarak ortalama kâr ödendikten sonra ürün fiyatından geri kalan fazlalık diye tanımlandığını, daha önce görmüştük.
      Bu XI. bölümde ise Smith tam bir dönüş yapıyor. Rant artık doğal fiyata girmiyor. Ya da daha doğrusu Adam Smith, kural olarak doğal fiyattan farklı olan olağan bir fiyata sığınıyor; oysa bölüm VII’de bize, olağan fiyatın, herhangi bir uzunca süre doğal fiyatın altında asla olamayacağı ve doğal fiyatın tamamlayıcı parçalarından hiçbirinin herhangi bir uzunca süre, doğal fiyatının altında ya da daha az ödenemeyeceği söylenmişti; şimdiyse, rantla ilgili olarak savladığı gibi hiç ödenmiyor. Adam Smith bize, ürünün rant ödemediği zaman değerinin altında mı satıldığını, ya da rant ödediği zaman değerinin üstünde mi satıldığını da söylemiyor.
      Daha önce metanın doğal fiyatı “onu oraya” [pazara] “getirmek için ödenmesi gereken emeğin, kârın ve rantın tüm değeri” idi ([OUP, c. I, s. 61-62; Garnier] agy, s. 112).
      Şimdi bize deniyor ki:       “Toprak ürününün, pazara getirilmesi için gereken sermayeyi olağan kârla birlikte karşılamaya yetecek olağan fiyatını [oluşturan -ç.] parçalan, yalnızca bu parçalar genel olarak pazara zorlanabilir” ([OUP, c. I, s. 164; Garnier] agy, s. 302-303.)       Demek ki olağan fiyat, doğal fiyat değildir, ve bu metaların pazara getirilmesi için doğal fiyatın ödenmesine de gerek yoktur.
      ||624| Daha önce bize, eğer olağan fiyat (o sırada, pazar fiyatı) tüm rantı (“rantın, vb. tüm değerini”) ödemeye yetecek kadar değilse, pazar fiyatı doğal fiyat düzeyine çıkıncaya ve tüm rantı öder duruma gelinceye kadar toprağın geri çekileceği söylenmişti. Şimdi ise öte yandan, [şöyle deniyor -ç.]:       “Eğer alelade fiyat bundan fazlaysa” (sermayeyi olağan kârla birlikte karşılayacak yeterlikte ise) “bunun fazla kısmı, doğal olarak toprağın rantına gidecektir. Eğer fazla değilse, gerçi meta pazara getirilebilir ama toprak sahibine rant bırakmayabilir. Fiyatın fazla olup olmaması, talebe bağlıdır.” ([OUP, c. I, s. 164; Garnier] kitap I, bölüm XI, s. 303.) [sayfa 334]       Böylece rant, doğal fiyatı oluşturan bir parçası olmaktan çıkıp, birdenbire yeterli fiyatın1 üstünde, varlığı ya da yokluğu talep durumuna bağlı bir fazlaya dönüşüyor. Ama yeterli fiyat, metanın pazara çıkması için, bu nedenle de üretilmesi için gereken fiyattır, dolayısıyla metanın üretim fiyatıdır. Metanın sağlanması için gereken fiyat, metanın varlık kazanması için, pazarda bir meta olarak ortaya çıkması için gereken fiyat, doğal ki onun üretim fiyatıdır ya da maliyet fiyatıdır. Bu, metanın sine qua non2 varlık [koşuludur]. Öte yandan, bazı toprak ürünleri talebi, her zaman öyledir ki, onların alelade fiyatı, üretim fiyatının üstünde ve ötesinde bir fazlalık, yani rant bırakır. Ötekiler için böyle olabilir de olmayabilir de.       “Topraktan alınan ürünün içinde bazı parçalar vardır ki, talep, onlar için her zaman, ürünü pazara getirmeye yetecek olandan daha yüksek bir fiyatı kaldırmak durumundadır; başka parçalar da vardır ki, onlar için bu daha yüksek fiyatı kaldırması bazan olanaklıdır, bazan değildir. Birincisi, toprak sahibine her zaman rant bırakmalıdır. İkincisi farklı koşullara göre bazan rantı kaldırabilir, bazan kaldıramayabilir.”,([OUP, c. I, s. 164-165; Garnier] kitap I, bölüm XI, s. 303.)       Böylece, doğal fiyat yerine burada yeterli fiyat ile karşı karşıyayız. Olağan fiyat ise, bu yeterli fiyattan farklı. Alelade fiyat, eğer rantı içeriyorsa, yeterli fiyatın üzerinde. Eğer rantı kapsamıyorsa yeterli fiyata eşit. Yeterli fiyat için karakteristik olan rantın dışlanmış olması. Olağan fiyat, [harcanan -ç.] sermayeyi yenilemesine ek olarak, eğer sermayenin ortalama kârını bırakmıyorsa yeterli fiyatın altında. Şu halde yeterli fiyat işin aslında, Ricardo’nun Adam Smith’ten aktardığı, üretim fiyatından ya da maliyet fiyatından başka bir şey değil ve gerçekte kendini kapitalist üretim açısından, yani kapitalistin giderlerinden ayrı olarak olağan kâr açısından ortaya koyuyor; bu, sermayenin farklı alanlara yatırımlarında kapitalistler arası rekabetin yarattığı ortalama fiyat[tır]. Adam Smith’i, kendi doğal fiyatının karşısına yeterli fiyatı koymaya iten de rekabete dayalı bu oluşumdur; ama o doğal fiyatı ortaya koyarken, tam tersine, uzun erimde, ancak rantı, kârı ve ücretleri, yani doğal fiyatı oluşturan tamamlayıcı parçaları ödeyen olağan fiyatın yeterli olacağını ilan eder. Meta üretimini kapitalist denetlediği için, yeterli fiyat, kapitalist mantık çerçevesinde kapitalist üretim için yeterli olan fiyattır ve sermaye için yeterli olan fiyat [sayfa 335] rantı içermez, tam tersine dışlar.
      Öte yandan, bu yeterli fiyat toprağın bazı ürünleri için yeterli değildir. O ürünler için olağan fiyat, yeterli fiyatın üstünde ve ötesinde, toprak sahibine bir rant bırakacak kadar yüksek olmalıdır. Başka ürünler için, bu, koşullara bağlıdır. Yeterli fiyatın yetersizliğindeki çelişki –ürünü pazara getirmeye yeten fiyatın ürünü pazara getirmeye yetmeyişi çelişkisi– Adam Smith’i pek de rahatsız etmez.
      Gerçi, bir an için bile olsa, V., VI. ve VII. bölümlere şöyle bir göz atmak için geri dönmez ama [gene de .] kendi kendine (bir çelişki olarak değil, ama kafasında aniden şimşek gibi çakan yeni bir buluş olarak) yeterli fiyat [kavramı ile -ç.] kendi tüm doğal fiyat öğretisini devirdiğini itiraf eder.       “Dolayısıyla, gözlemlendiği gibi rant” (bu olağanüstü naif üslupla Adam Smith bir savdan tamamen onun tersine ilerler) “meta fiyatının bileşimine, ücretlerden ve kârdan farklı bir biçimde girer. Yüksek ya da düşük ücretler ve kâr, yüksek ya da düşük fiyatın nedenidir ||625|; yüksek ya da düşük rant onun sonucudur. Belli bir ürünün pazara getirilmesi için yüksek ya da düşük ücretler ve kâr ödenmesi gerektiği için onun fiyatı yüksek ya da düşük olur. Ama fiyatı, o ücretlerle kârı ödemek için yeterli olandan çok daha fazla, çok az fazla ya da onun kadar yüksek ya da düşük olduğu için yüksek bir rantı ya da düşük bir rantı kaldırabilir ya da hiç kaldıramaz” ([OUP, c. I, s. 165; Garnier] agy, s. 303-304).       Sonuncu önermeyi önce ele alalım. Yalnızca ücretlerle kârı ödeyen yeterli fiyat, maliyet fiyatı, rantı dışlıyor. Eğer ürün, yeterli fiyattan çok daha fazlasını öderse, o zaman yüksek rant bırakıyor. Eğer yalnızca biraz fazlasını öderse, o zaman düşük rant ödüyor. Eğer yalnızca tam yeterli fiyatı öderse o zaman hiç rant bırakmıyor. Ürünün fiilî fiyatı, ücretleri ve kârı ödeyen yeterli fiyat ile üstüste çakışırsa hiç rant bırakmıyor. Rant her zaman yeterli fiyatın üstünde ve ötesindeki fazlalıktır. Tam da yapısı gereği yeterli fiyat rantı dışlar. Bu Ricardo’nun teorisidir. Ricardo, yeterli fiyat, maliyet fiyatı kavramını Adam Smith’ten almıştır; ama Adam Smith’in bu fiyatı doğal fiyattan farklılaştırma tutarsızlığından sakınmış, bu fiyatı tutarlı bir biçimde ortaya koymuştur. Tüm bu tutarsızlıklara kapılan Smith, belli toprak ürünleri için yeterli fiyattan daha yüksek bir fiyat isterken de yeterince tutarsızdır. Ama bu tutarsızlığın kendisi daha doğru bir “gözlem”in sonucudur.
      Bununla birlikte, pasajın başlangıcı, naiflikte gerçekten hayret vericidir. Smith, bölüm VII’de, ilkin değerin ranta, kâra ve ücretlere ayrışmasını baş aşağı ederek, değeri, rant, kâr ve ücretlerin doğal fiyatının bileşimine dönüştürdükten sonra, rantın, kârın ve [sayfa 336] ücretlerin, doğal fiyatın bileşimine eşit biçimde girdiklerini söylemişti. Şimdi ise “meta fiyatının bileşimine” kârdan ve ücretlerden farklı biçimde girdiğini söylüyor. Ve bu bileşime, nasıl farklı biçimde giriyor? O bileşime hiç girmeyerek. Ve burada bize ilkin yeterli fiyatın doğru açıklaması veriliyor. Metaların fiyatı, ücretler ve kâr –bunların doğal oranı– yüksek ya da düşük ise, pahalı ya da ucuzdur, yüksek ya da düşüktür. Bu yüksek ya da düşük kârlar ve ücretler ödenmedikçe, meta pazara getirilmeyecektir, üretilmeyecektir. Bu ücretler ve kârlar, metanın üretim fiyatını, maliyet fiyatını oluştururlar; ve böylece gerçekte, onun değerini ya da fiyatını oluşturucu öğelerdir. Öte yandan rant, maliyet fiyatına, üretim fiyatına girmez. Metanın değişilebilme değerini oluşturan bir öğe değildir. Yalnızca, metanın olağan fiyatı yeterli fiyatının üstünde olduğu zaman ödenir. Kâr ve ücretler, fiyatı oluşturan öğeler olarak, fiyatın ademdirler; öte yandan rant, yalnızca sonucudur. Bu nedenle, fiyatın bileşimine kâr ve ücretler gibi, bir öğe olarak girmez. Ve Smith’in, bu bileşime kârdan ve ücretlerden farklı biçimde girer dediği şey işte budur. Smith [böylelikle -ç.] kendi doğal fiyat öğretisini devirdiğinin bir zerrecik olsun bilincindeymiş gibi görünmemektedir. Doğal fiyat neydi? Pazar fiyatının, çekiminin etkisinde olduğu merkez nokta: Bir meta üretilecekse ve pazara getirilecekse, uzun erimde ürünün, altına düşemeyeceği yeterli fiyat.
      Şimdi böylece rant artık doğal fiyatın üzerindeki fazladır, daha önce doğal fiyatı tamamlayıcı bir parça [ydı]; şimdi sonuç [tur], daha önce fiyatın nedeni [idi].
      Ancak, Adam Smith, pazar koşullarının bazı toprak ürünlerinde alelade fiyatın her zaman yeterli fiyatın üstünde olmasını gerektirecek türden olduğunu savlarken çelişkili değildir; başka deyişle toprak mülkiyeti, eğer karşıt davranan bir etki altında kalma-saydı kapitalist için yeterli olacak olan fiyatı, bu düzeyin üstüne zorlama gücündedir.
      ||626| V., VI. ve VII. bölümleri, bölüm XI’de böylece yüzüstü bıraktıktan sonra Adam Smith, sakin bir biçimde der ki, şimdi artık işi, 1. her zaman rant bırakabilen toprak ürününü, 2. bazan rant bırakan bazan bırakmayan toprak ürününü] ve son olarak 3. toplumun gelişmesindeki farklı dönemlerde, bir ölçüde bu iki ürün arasında birbirine göre beliren ve bir ölçüde de bu ürünlerin mamul metalara göre beliren göreli değerlerini; incelemek olacaktır. [sayfa 337]

[2. Tarımsal Ürüne Yönelik Talebin Özel Karakteriyle İlgili Olarak
Adam Smith’in Ortaya Attığı Hipotez.
Smith’in Rant Teorisinde Fizyokrat Öğeler]


      “Kısım I. Her Zaman Rant Bırakan Toprak Ürünü Üzerine.” Adam Smith nüfus teorisiyle başlıyor. Geçim araçları kendileri için her zaman bir talep yaratırlar. Eğer geçim araçları artarsa, o zaman insanlar, geçim araçlarının tüketicileri de artar. Bu metaların arzı, böylece onlar için talep yaratır.       “insanlar, tüm öteki hayvanlar gibi, doğal olarak, kendi geçim araçlarına oranla çoğaldıkları için, gıda her zaman şöyle ya da böyle aranır bir şeydir. Her zaman şu ya da bu miktar emeği satın alabilir ya da o emeğe komuta edilebilir ve onu elde etmek için bir şeyler yapmayı arzu eden birileri her zaman bulunur.” ([OUP, c. I, s. 165; Garnier] kitap I, bölüm XI, s. 305).
      “Ama” (neden?) “toprak, neredeyse hemen her konumda, neden üretileni pazara getirmek için gerekli olan tüm emeği, o zamana kadar hiç olmadık biçimde en bol keseden beslemeye yetecek olandan daha fazla miktarda gıda üretir. Fazlalık, her zaman o emeği çalıştıran sermayeyi, kârıyla birlikte yerine koymaya yetecek olandan da fazladır. Bu nedenle, demek ki her zaman toprak sahibi için rant olarak bir şeyler kalmaktadır” ([OUP, c. I, s. 166; Garnier] agy, s. 305-306).
      Bu oldukça fizyokratça görünüyor; bu özel metaların “fiyatı”nın “yeterli fiyat” üstünde ve ötesinde bir fazlalığı, bir rantı neden bırakması gerektiğini ne açıklıyor, ne herhangi bir kanıtı var.
      Bir örnek olarak Smith hemen otlağa ve ekilmemiş otlağa geçiyor. Sonra da farklılık rantıyla ilgili önerme izliyor:       “Toprağın rantı, ürün ne olursa olsun, yalnızca toprağın verimine göre değil, ama verimi ne olursa olsun, konumuna göre de değişir” ([agy, s. 166) agy, s. 133).       Bu kez rant ve kâr, ürünün, işçiyi besleyen bölüm ayni olarak ayrıldıktan sonraki fazlası gibi görünür. (Bu gerçekten fizyokratça bir görüştür; bir tarım ülkesinde insanın neredeyse tamamen tarım ürünüyle yaşadığı ve sanayinin, imalatın, doğanın yerel ürününü kullanan bir kırsal yan-iş olduğu olgusuna dayanır.)       “Bu nedenle, daha fazla miktardaki emek ondan3 beslenmek zorundadır; ve içinden çiftçinin kârıyla toprak sahibinin rantının çekilip alındığı fazlalığın azalması gerekir” ([OUP, c. I, s. 166; Garnier] agy, s. 307).       Ve bunun içindir ki tahıl üretiminin otlaktan daha fazla kâr bırakması gerekir. [sayfa 338]       “Orta verimlilikte bir tahıl tarlası insan için, aynı genişlikteki en iyi otlaktan daha fazla miktarda gıda üretir.”       (Demek ki burada sorun fiyat değil, ama insan için mutlak beslenme sorunudur.)       “Ekilmesi çok daha fazla emeği gerektirmesine karşın, gene de tohumluğu yerine koyduktan ve tüm bu emeği besledikten sonra geri kalan fazlalık aynı biçimde çok fazladır.”       (Her ne kadar tahıl daha fazla emeğe malolursa da emek ödendikten sonra bir tahıl tarlası hayvan yetiştirmekte kullanılan bir çayıra bakışla daha çok miktarda gıda fazlası bırakır. Ve daha değerlidir, tahıl daha fazla emeğe malolduğu için değil, ama tahıl fazlası daha besleyici olduğu için.)       “Bundan ötürü, bir pound kasaplık et, hiçbir zaman bir pound ekmekten daha değerli sayılmadıysa, bu daha büyük fazlalık” (çünkü aynı toprak parçası etten daha fazla pound tutarında tahıl üretir) “her yerde daha büyük değer taşır” (çünkü bir pound ekmeğin (değer olarak) bir pound ete eşit olduğu ve işçiler doyurulduktan sonra, aynı topraktan, ete göre daha çok ekmek arttığı kabul edilmiştir) ve gerek çiftçinin kârı, gerek toprak sahibinin rantı için daha büyük bir fon oluşturur” ([OUP, c. I, s. 167-168; Garnier] agy, s. 308-309).       Doğal fiyatın yerine yeterli fiyatı geçirdikten ve rantı yeterli fiyatın üstünde ve ötesindeki fazlalık olarak ilan ettikten sonra, Smith, sorunun bir fiyat sorunu olduğunu tümden unutur ve rantı, tarımın sağladığı yiyecek ile tarım işçisinin tükettiği yiyecek arasındaki orantıdan çıkarır.
      İşin aslına bakılırsa –bu fizyokratça yorumdan ayrı olarak– Adam Smith, temel gıdayı oluşturan tarım ürünü fiyatının kâra ek olarak rant ödediğini öne sürmektedir. Bu daha ilerdeki savlarının, hareket noktasıdır. Ekimin genişlemesiyle birlikte hayvan yetiştiriciliği için doğal çayırlar yetmez duruma gelir ve kasaplık hayvan talebini karşılayamaz olur. Bu amaç için ekili alanın kullanılması gerekli olur. ||627| Bu nedenle et fiyatı öyle bir noktaya kadar yükselmelidir ki, yalnızca hayvan yetiştiriciliğinde istihdam edilen emeği ödemekle kalmamalıdır; onun yanısıra:       “tarımda kullanılan topraktan toprak sahibinin elde ettiği rantı ve çiftçinin sağladığı kârı da” [ödemelidir -ç.] “Hiçbir biçimde ekilmemiş kırda yetiştirilen büyükbaş hayvanlar, aynı pazara getirildiği zaman, ağırlık ve semizlik bakımından, en geliştirilmiş ve iyileştirilmiş toprakta yetiştirilenlerin fiyatından satılmaktadır. O kırların sahipleri bundan kazanç sağlamakta ve topraklarının rantını, kendi büyükbaş hayvanlarının fiyatı oranında artırmaktadırlar.”       (Bu alıntıda Adam Smith farklılık rantını doğru bir biçimde, [sayfa 339] pazar değerinin münferit değer üzerindeki fazlasından çıkarmaktadır. Arıcak bu örnekte, daha iyiden daha kötüye bir geçiş olduğu için değil, ama daha az verimliden daha verimli toprağa geçiş olduğu için pazar değeri artmaktadır.)
      “Bu durumda demek ki, iyileştirme çerçevesinde, geliştirilmemiş kırın rantını ve kârını, bir ölçüde, iyileştirilmiş olanın rantı ve kârı ve bunları da tahılın rantı ve kârı düzenler” ([OUP, c. I, s. 168-169; Garnier] agy, s. 310-311).
      “Ama bu türden yerel avantajın bulunmadığı yerde tahılın ya da halkın yaygın bitkisel yiyeceğinin rantı ve kârı, doğal olarak o ürünü yetiştirmeye elverişli toprak üzerinde, kırın rantını ve kârını düzenler.
      “Yapay [olarak yetiştirilmiş .] çimen, şalgam, havuç ya da aynı büyüklükteki toprağın doğal çimenlikte olduğundan daha çok büyükbaş hayvan beslemesini sağlayacak öteki önlemlerin, gelişmiş bir ülkede kasaplık et fiyatının ekmek fiyatı üzerinde doğal olarak sahip olduğu üstünlüğü bir ölçüde azaltması beklenir. Böyle de yapmış görünüyor” vb. ([OUP, c. I, s. 171; Garnier] agy, s. 315).       Kırın ve işlenmiş toprağın getirdiği rant arasındaki bağlantıyı böylece ortaya koyduktan sonra Smith devam eder:       “Bütün büyük ülkelerde, ekim yapılan toprağın daha büyük bir kısmı ya insan ya büyükbaş hayvan yiyeceği üretmek için kullanılmaktadır. Bu toprakların rantı ve kârı, ekilen tüm öteki alanların rantını ve kârını düzenler. Eğer belli bir ürününki daha az getiriyorsa, o toprak kısa sürede tahıla ya da otlağa çevrilir; ve eğer herhangi bir ürün daha çok getirirse, tahıl ekimi altındaki toprağın ya da otlağın bazı bölümleri kısa sürede o ürüne değiştirilir” ([OUP, c. I, s. 172-173; Garnier] agy, s. 318).       Smith bundan sonra, üzüm bağlarından, meyve ve sebze bahçelerinden, vb. sözeder:       “Ya işin başında, toprağı bu ürünlere uygun hale getirmek için yapılan daha büyük çaplı iyileştirme harcamalarına ya da daha fazla yıllık ekim-dikim harcamasına gerek gösteren bu ürünlerin, tahılın ve otlağınkinden çok yüksek olan gene de o aşın yüksek harcamaları karşılamaktan daha fazla bir şey yapmayan rantı ve kârı, gerçekte o yaygın ürünlerin rantı ve kârı tarafından belirlenir” ([OUP, c. I, s. 176; Garnier] agy, s. 323-324).       Bundan sonra Smith kolonilerdeki şeker [ve] tütün tarımına geçer.       “Ürünü insan yiyeceği olan ekili toprağın rantı, bu yolla, ekim yapılan öteki toprakların büyük kısmının rantını belirler.”
      “Avrupa’da tahıl temel toprak ürünüdür; ilk ağızda insan yiyeceği olarak iş görür. Bu nedenle bazı belirli durumlar dışında Avrupa’da tahıl toprağının rantı, ekilen tüm öteki toprakların rantını belirler” [sayfa 340] ([OUP, c. I. s. 180; Garnier] agy, s. 331-332).
      Adam Smith bundan sonra, kendi yorumladığı şekliyle, şu fizyokrat teoriye, yani, yiyeceğin kendisi için tüketici yarattığına geri döner. [Savı şudur:] En yaygın [tür -ç.] toprakta, aynı miktar emekle çok daha fazla yiyecek verebilen bir başka ürün tahılın yerini alsaydı o zaman       “toprak sahibinin rantı ya da emeği ödedikten ve çiftçinin sermayesini, alelade kârıyla birlikte yerine geri koyduktan sonra, toprak sahibine kalan yiyecek maddesi fazlası zorunlu olarak çok daha büyük çıkardı. O ülkede emeğin doyurulması için gereken oran her ne olursa olsun, bu büyük fazlalık çok daha büyük oranda emeği besleyebilirdi ve sonuçta toprak sahibinin daha büyük miktarda emek satın almasını ya da ona komuta etmesini olanaklı kılardı” ([OUP, c. I, s. 181; Garnier] agy, s. 332).
      Adam Smith pirinci bir örnek olarak anıyor.       “Carolina’da ... ekiciler, başka İngiliz kolonilerinde olduğu gibi, genelde hem çiftçi, hem toprak sahibidirler ve sonuçta rant kârla içiçe girmektedir” ([OUP, c. I, s. 181; Garnier] agy, s. 333).       ||628| Ne var ki pirinç tarlası       “ne tahıl, ne otlak, ne üzüm bağı, ne de insan için yararlı olan herhangi bir bitkisel başka ürün için uygundur; ve bu amaçlara uygun düşen topraklar da pirinç için uygun değildir. Bu nedenle pirinç ülkelerinde bile pirinç tarlalarının rantı, bu ürünü üretmeye elvermeyecek olan öteki tarım topraklarının rantım düzenleyemez” ([OUP, c. I, s. 181-182; Garnier] agy, s. 334).       İkinci örnek patates (Ricardo’nun bu konudaki eleştirisi daha önce anılmıştı4). Eğer tahıl yerine patates temel gıda haline gelirse       “... aynı büyüklükteki ekili toprak daha çok sayıda insanı besleyebilir; ve emekçilerin genelde patatesle beslenmesi sonucu, sermayenin yerine geri konmasından ve tarımda çalışan tüm emeğin doyurulmasından sonra geriye daha büyük bir fazlalık kalır. Bu fazlalığın içinden daha büyük bir pay da toprak sahibine ait olur. Nüfus artar ve rantlar, şimdi olduğunun çok ötesine geçer” ([OUP, c. I, s. 182; Garnier] agy, s. 335).       [Ricardo’nun -ç.] XI. bölümünün ilk kesimini kapatmadan önce buğday ekmeği, yulaf ekmeği ve patates hakkında birkaç söz daha.
      Her zaman rant bırakan toprak ürünleri üzerinde duran bu kesim demek ki şöyle toparlanabilir: Temel bitkisel gıdanın rant; konusunda bazı postülalar ortaya koyduktan sonra bu kesim, o rantın, hayvan besiciliği, üzüm yetiştiriciliği, pazar bahçeciliğinin, vb. rantını nasıl düzenlediğini belirler. Rantın yapısı konusunda, eğer [sayfa 341] rant varsa, miktarını, verimlilik ve konumun belirlediği biçimindeki genel tez dışında, hiçbir şey söylenmiş değildir. Ama bu yalnızca rantlar arasındaki farklılığı, rant büyüklükleri arasındaki farkı anlatır. Ama nasıl olur da onun [Smith’in -ç.] ürünü her zaman rant getirir? O ürünün olağan fiyatı nasıl olur da her zaman yeterli fiyattan daha yüksek olur? Smith burada fiyatı işin dışında tutar ve fizyokrat teoriye geriler. O teoride boylu boyunca yer alan [sav -ç.] ise, talebin çok büyük olduğu çünkü ürünün talebi, yani kendi tüketicilerini kendisinin yarattığıdır. Bunun böyle olduğu kabul edilse bile, gene de talebin neden hep arzın üstüne çıktığını ve böylece fiyatı, yeterli fiyatın üstüne ittiğini anlamak olanaklı değildir. Ama burada doğal fiyatın kârın ve ücretlerin yanısıra rantı da içeren ve arz talebe denk düştüğünde rantı ödeyen doğal fiyatın gizlice anımsandığını görüyoruz:       “Pazara getirilen miktar fiilî talebi tam karşılamaya yetecek kadar olduğu, daha fazla olmadığı zaman, pazar fiyatı doğal olarak ... tamı tamına ... doğal fiyatla aynı olur” ([OUP, c. I, s. 63; Garnier] agy, s. 114).       Ancak çok karakteristik olanı, Adam Smith’in bu kesimde hiçbir yerde, bunu açıkça ifade etmemesidir. Bölüm XI’in başında rantın, fiyata tamamlayıcı bir parça olarak girmediğini söylemişti. Çelişki çok açıktı.

[3. Toprağın Değişik Tür Ürünlerini, Arz ve Talep Arasındaki
İlişkinin Nasıl Etkilediği Konusunda Adam Smith’in Açıklaması.
Rant Teorisinde Adam Smith’in Vardığı Sonuçlar]


      “Kısım II: Toprak Ürününün Bazan Rant Bırakmasına Bazan Bırakmamasına Dair”
      Gerçekte, rantın genel yapısının ilk kez tartışıldığı tek yer burasıdır.       “insan yiyeceği, öyle görünüyor ki, toprak sahibine her zaman ve kaçınılmaz olarak bir miktar rant bırakan tek toprak ürünüdür.” (Neden “her zaman” ve “kaçınılmaz olarak” olduğu gösterilmemiş.) “Öteki tür ürünler, farklı koşullara göre, bazan rant bırakır, bazan bırakmaz” ([OUP, c. I, s. 183; Garnier] agy, s. 337).
      “Yiyecekten sonra, insanlığın iki büyük gereksinimi giyecek ve barınaktır.
      “Toprak, başlangıçtaki yaban halinde, besleyebileceğinden çok daha fazla insana, giyecek ve barınak malzemesi sunabilir.” Toprağın besleyebileceği insan sayısına, yani nüfusa oranla “bu malzemelerin aşırı bolluğu” sonucu bunların “maliyeti” ya çok azdır ya sıfırdır. Bu “malzemenin” büyük bir bölümü kullanılmaksızın ve [sayfa 342] yararsız bir biçimde şurada burada durmaktadır; “kullanılanın fiyatı ise, onu kullanılır hale getirmek için harcanan emeğe ve masrafa eşit sayılmıştır.” Ancak bu fiyat “toprak sahibine hiçbir rant” bırakmaz. Öte yandan, toprağın iyileştirilmiş bir durumda olduğu yerlerde, “bu toprağın besleyebileceği” insan sayısı, yani nüfus, sağladığı o malzemenin miktarından, en azından “o insanların gereksindiği biçimde ve karşılığını ödemeye istekli oldukları durumda” olduğu miktardan daha fazladır. Bu malzemelerde göreli bir “darlık” vardır; “bu darlık zorunlu olarak onların değerini artırır” ... “sık sık, elde edilebilenden daha fazlası için talepte bulunulur. Onları pazara getirmek için yapılan harcamadan” daha fazlası ödenir. “Bundan ötürü fiyatları, toprak sahibine her zaman bir miktar rant bırakabilir” ([OUP, c. I, s. 184; Garnier] agy, s. 338-339).
      ||629| Burada böylece rant, yeterli fiyattan sağlanabilecek olan arzın üstündeki talep fazlası ile açıklanmaktadır.       İlk giyecek malzemeleri “büyük hayvanlar”ın kürkü ve derişiydi. Yiyeceği esas olarak hayvan etinden oluşan avcı ve çoban uluslar arasında “kendisine yiyecek sağlayan her insan, kendisine giyebileceğinden daha fazla giyecek malzemesi de sağlamış olurdu”. Dış ticaret olmadığı için bunların çoğu, yararsız şeyler olarak kaldırılır atılırdı. Dış ticaretin sağladığı ek talep sayesinde bu malzeme fazlasının fiyatı, satılmak üzere “onları göndermenin gerektirdiği maliyet harcamasının üstüne” çıktı. “Bu çerçevede” bu fiyat “toprak sahibi için bir miktar rant bırakmaya başladı.” İngiliz yünü, Felemenk’teki pazarı sayesinde “o yünü üreten toprağın rantına bir şeyler” ekledi ([OUP, c. I, s. 184-185; Garnier] agy, s. 339-340).       Burada dış ticaret, tarımsal bir yan ürünün fiyatım o derece yükseltiyor ki, onu üreten toprak bir miktar rant bırakabilir hale geliyor.       “Konut malzemesi, her zaman, giyecek malzemesi gibi uzak mesafelere taşınamaz ve o kadar çabucak dış ticaret nesnesi haline gelmez. Onları üreten ülkede çok bol bulunur hale geldikleri zaman, dünyanın bugünkü ticari durumunda da sık sık olduğu gibi, “toprak sahibi için herhangi bir değer taşımaz hale gelirler.” Böylece de Londra yakınlarındaki bir taşocağı rant bırakabilirken, İskoçya’yla Galler Bölgesinin birçok yerinde bırakmayabilir. Tomrukta da benzer bir durum vardır. “Nüfusu fazla ve iyi ekilip-biçilen bir ülkede” rant bırakacaktır ama “Kuzey Amerika’nın birçok yöresinde” yerde çürüyecektir. Toprak sahibi ondan kurtulmaktan memnun olur. “Barınak malzemesi çok bol olduğu zaman, kullanılan kısmı, yalnızca onu bu tür bir kullanıma uygun hale getiren emek ve harcama kadar değer taşır. Genelde o malzemeyi isteme zahmetine girenin kullanmasına izin veren toprak sahibi, herhangi bir rant elde etmez. Ancak daha zengin ulusların talebi, bazan onun rant elde etmesi olanağını sağlar” ([OUP, c. I, s. 185-186; Garnier] agy, s. 340-341). [sayfa 343]       Ülkelerin nüfus yoğunluğu, ürünlerinin “giydirebildiği ve barındırabildiği insan sayısıyla değil, ama besleyebildiği insan sayısıyla orantılıdır. Gıda sağlandığı zaman, gerekli giyeceği ve barınağı bulmak kolaydır. Ama bunlar her ne kadar el altında ise de çoğu zaman yiyecek bulmak güç olabilir, İngiliz sömürgelerinin bazı yerlerinde, adına ev denen şey, bir kişinin bir günlük emeğiyle inşa edilebilir.” Yabanıl ve barbar halklarda tüm bir yıllık emeğin yüz-de-biri onlara gereksindikleri giyeceği ve barınağı sağlamaya yetecektir. Geri kalan %99’u çoğu zaman onlara, gereksinim duydukları gıdayı sağlamak için gereklidir. “Ama toprağın iyileştirilmesi ve ekilmesi yoluyla, bir ailenin emeği iki aileye gıda sağlayabildiği zaman, toplumun yansının emeği, tümü için yiyecek sağlamaya yeter hale gelir.” O zaman öteki yarısı insanlığın öteki gereksinimlerini ve hoşlandığı şeyleri karşılayabilir. Gereksinilen ve hoşlanılan belli başlı nesneleri giyecek, konut, ev eşyası ve lüks eşya denen şeylerdir. Yiyecek arzusu sınırlıdır. Öteki arzular sınırsızdır. Yiyecek fazlası olanlar “fazlayı değiştirmeyi her zaman arzu ederler.” “Yoksullar yiyecek elde etmek için”, zenginin “hoşlandığı şeyleri” karşılama gayretinde olurlar ve dahası, bu çabaları sırasında birbirleriyle rekabet ederler. Yiyecek maddesiyle birlikte, yani tarımdaki gelişmeyle orantılı olarak işçi sayısı artar. “İşlerinin” [doğası], “emeğin olabildiği ölçüde alt bölümlere ayrılmasına elverir”; böylece, üzerinde çalıştıkları malzeme miktarı, hatta onların sayısından da daha hızlı artmaya başlar. “Böylece insan buluşunun, yapılarda, giyside, araç-gereçte, ev eşyasında, yararlı ya da bezeyici olarak kullanabileceği her tür malzemeye olan talep artar; toprağın iç kısımlarında bulunan fosillere, minerallere, değerli metallere ve değerli taşlara olan talep artar.       “Dolayısıyla yiyecek yalnızca rantın orijinal kaynağı olmakla kalmaz, ama daha sonra rant bırakan toprak ürününün öteki her parçası da değerinin o parçasını, gıda üretimindeki emek-gücünde, toprağın iyileştirilmesinden ve ekilmesinden sağlanan gelişmelerden elde eder.” ([OUP, c. I, s. 186-188; Garnier] agy, s. 342-345).       Smith, burada, fizyokrasinin doğal temeli diyor, (rant dahil) artı-değerin yaratılmasının kaynağı, her zaman, tarımın göreli üretkenliğindedir. Artı-değerin ilk gerçek biçimi, tarımsal ürün (yiyecek) fazlasıdır ve ilk gerçek artı-emek biçimi, bir kişi iki kişi için yiyecek üretebildiği zaman ortaya çıkar. Onun dışında, bunun, rantın gelişimiyle, kapitalist üretimin varlığını öngerekirlik sayan bu spesifik artı-değer biçimiyle hiçbir ilgisi yoktur.
      Adam Smith devam eder:       Toprak ürününün daha sonra rant bırakan (yiyecek dışındaki) öteki parçaları her zaman rant getirmez. En geniş tarım yapılan ülkelerde bile onlara olan talep, her zaman, “onları pazara getirmek için kullanılan emeği ve olağan kârıyla birlikte yapılan sermaye harcamasını karşılamaya yetecek olandan daha yüksek bir fiyatı [sayfa 344] kaldırabilecek büyüklükte değildir. ||630| Böyle olup olmaması farklı kofullara bağlıdır.” ([OUP, c. I, s. 188; Garnier] agy, s. 345.)       Demek ki bir kez daha, rant, talebin, yalnızca ücretlerle kârı içeren, rantı kapsamayan yeterli fiyattaki arzdan daha büyük olucundan kaynaklanıyor. Bu, yeterli fiyattan arz o kadar büyük ki, sermayelerin ya da emeğin dengelenişine toprak mülkiyeti herhangi bir direnç gösteremez demekten başka hangi anlama gelebilir? Toprak mülkiyeti yasal olarak varsa da pratikte yoktur, ya da o haliyle, pratikte yeterince etkili değildir, demekten başka hangi anlama gelebilir? Adam Smith’in hatası, eğer toprak mülkiyeti [ürünleri] yeterli fiyatın üstünde satarsa, değerinden satmış olacağını görmeyi başaramamasındadır. Ricardo’yla karşılaştırıldığı zaman, Adam Smith’in olumlu yanı, toprak mülkiyetinin kendisini ekonomik olarak ortaya koyup koyamayacağının koşullara bağlı olduğunu idrak etmesindedir. Bu nedenle, savının bu bölümünü adım adım izlemek önemlidir. Smith kömür madeninden başlar, sonra tomruğa gider ve sonra yeniden kömür madenine vb. döner. Öyleyse, bırakalım tomrukla başlasın.       Kereste fiyatı, büyükbaş hayvan fiyatını etkileyen aynı nedenlerle, tarımın durumuna göre değişiklik gösterir. Tarım henüz çocukluk döneminde iken, bölgeler ağaçla kaplıydı ve toprak sahibi için, dileyene kesmesi için seve seve vereceği bir başbelasıydı. Tanırı ilerledikçe, bir ölçüde tarla açmanın genişlemesiyle, bir ölçüde de kökleri ve genç sürgünleri yiyen büyükbaş hayvan sürülerinin artması sonucu ormanlar temizlenmeye başlanmıştır. “Bu [büyükbaş hayvanlar] –tamamen insan çabasının bir kazanımı olan– tahılla aynı oranda artmazlar ama gene de insanların özeni ve koruması altında çoğalırlar.” Sonuçta kerestenin azlığı, onun fiyatını artırır. Bu durumda [kereste -ç.] öyle yüksek bir rant bırakmaya başlayabilir ki ekilen toprak (ya da ekilebılecek toprak) koruluğa dönüştürülür. Büyük Britanya’da olan budur. Ormanın rantı, hiçbir zaman uzun süre boyunca tahılın ya da otlağın rantı üzerine çıkamaz, ama o düzeye erişebilir. ([OUP, c. I, s. 189-190; Garnier] agy, s. 347-349.)       Demek ki, gerçekte ormanlık alanın rantı, doğası gereği otlağın rantıyla özdeştir. Dolayısıyla, her ne kadar ağaç besin değilse de bu kategoriye girer. Bu ekonomik kategori ürünün kullanım-değerine bağlı değildir; tarım alanına ya da onun tersine dönüştürülebilip dönüştürülemediğine bağlıdır.
      Kömür madenleri. Adam Smith doğru bir gözlemle madenlerin verimliliğinin ya da verimsizliğinin, genel olarak, aynı miktar emeğin madenden daha fazla mı yoksa daha az mı mineral çıkardığına bağlı olduğunu söyler. Verimsizlik, elverişli konumun yararını alıp [sayfa 345] götürür, öyle ki o tür madenler hiç işletilemez. Öte yandan elverişsiz bir konum, verimliliğin yararını alıp götürür, böylece doğal verimliliğine karşın böyle bir maden de işletilemez, iyi yolların ya da taşımacılığın olmadığı hallerde, durum özellikle böyledir ([OUP, c. I, s. 188-189; Garnier] agy, s. 346-347).
      Bazı madenler vardır ki ürünü yeterli fiyata ancak ulaşır. Dolayısıyla, yalnızca girişimcinin kârını karşılar, ama herhangi bir rant bırakmaz. Bu yüzden de yalnızca toprak sahibi tarafından işletilirler. Böylece o “kullandığı sermayenin olağan kârını” elde eder. İskoçya’da bu türden birçok maden vardır. Bunlar başka türlü işletilemezdi.       “Toprak sahibi, hiç kimsenin rant ödemeksizin onları işletmesine izin vermez ve kimse de rant ödemeyi kaldıramaz” ([OUP, c. I, s. 188; Garnier] agy, s. 346).       Adam Smith burada, sahiplenilmiş toprağın rant bırakmadığı koşullan, özellikle toprak sahibi ile girişimcinin tek kişi olduğu durumu doğruca tanımlıyor. Smith daha önce bize kolonilerde durumun böyle olduğunu esasen söylemişti.
      Orada bir çiftçi toprağı ekemez, çünkü rant ödeyemez. Ama sahibi bu toprağı, kendisine rant bırakmasa da kârlı ekebilir. Örneğin Batı Amerika’daki kolonilerde durum böyledir; çünkü her zaman yeni bir toprak mülk edinilebilir. Toprağın kendisi bir direnç öğesi oluşturmaz ve toprağı bizzat eken toprak sahipleri arasındaki rekabet, burada, aslında, işçiler arasındaki ya da kapitalistler arasındaki rekabettir. Kömür madenlerinin ya da genel olarak madenlerin konumu varsayılan koşullarda farklıdır. Madenlerin ürünlerini sundukları değerde belirlenen pazar değeri ya ufak bir rant bırakır ya hiç bırakmaz, ancak daha azverimli ya da daha elverişsiz konumdaki madenlerin maliyet fiyatını ucu ucuna karşılar. Bu madenler, yalnızca, toprak mülkiyetinin başkalarını dışlayan direnciyle karşılaşmayan kişiler tarafından işletilebilir; çünkü toprak sahibi ve kapitalist tek ve aynı kişidir; [bu], ancak toprak mülkiyetinin, sermayeye direnen bağımsız bir öğe olmaktan çıktığı durumda sözkonusu olur. Bu durum, kolonilerdekinden şu açıdan farklıdır ki, kolonilerde toprak sahibi birilerinin yeni toprağı işletmesini yasaklayamaz. Oysa birinci durumda bunu yapabilir. Madeni işletme iznini yalnızca kendine verir. Bu onun rant elde edebilmesini sağlamaz, ama başkalarını dışlamasını ve sermayesini madene yatırarak kâr elde etmesini sağlar.
      Adam Smith’in, rantın en verimli maden tarafından düzenlenişi konusunda yazdıkları üzerinde, Ricardo’yu ve onun giriştiği polemiği tartışırken5, esasen yorumlamıştım. Burada yalnızca bir [sayfa 346] önermenin vurgulanması gerekiyor:       “Kömürün uzunca bir süre satılabileceği en düşük fiyat” (daha önce yeterli fiyat) tüm öteki ürünlerinki gibi, ürünü pazara getirmek için kullanılan sermayeyi, alelade kârıyla birlikte yerine ucu ucuna koymaya ancak yeten fiyattır” ([OUP, c. I, s. 191; Garnier]) agy, s. 350).       Açıktır ki, yeterli fiyat doğal fiyatın yerini almış oluyor. Ricardo haklı olarak bu ikisini özdeş sayar. ||631| Smith       Kömür madenleri rantının, tarımsal ürünler rantından çok daha az olduğunda ısrarlıdır; tarımsal ürünlerde rant yaygın olarak [brüt ürünün] üçte-birini bulurken kömür madenlerinde beşte-bir çok büyük ranttır, yaygın rant onda-birdir. Metal madenleri, konumlarına çok fazla bağımlı değildirler, çünkü [ürünleri] çok daha kolaylıkla taşınabilir ve bu nedenle dünya pazarı onlara açıktır. Dolayısıyla değerleri, durumlarından çok verimliliklerine bağlıdır; oysa kömür madenlerinde durum tersidir. En uzaktaki metal madenlerinin ürünleri birbiriyle rekabet eder. “Bu nedenle, dünyadaki en verimli madenlerde henüz işlenmemiş cüruf halindeki metalin ve daha çok da işlenmiş değerli metallerin fiyatı, ister-istemez, şu ya da bu ölçüde, o alandaki her bir madenin fiyatını etkiler” ([OUP, c. I, s. 191-192; Garnier] agy, s. 351-352).       “Bu çerçevede her madende her metalin fiyatı, belli bir ölçüde, dünyada çıkarılan en iyi metalin fiyatı tarafından düzenlendiğine göre, madenlerin büyük bir bölümünde, çalışmanın giderlerini karşılamaktan ancak biraz daha fazlasını bırakır ve toprağın sahibine yüksek bir rantı pek nadir bırakır. Bunun sonucu, görünüşe göre, madenlerin büyük bölümünde, cüruf halindeki metalin içinde rant yalnızca ufak bir paya, işlenmiş değerli metallerde ise daha da küçük bir paya sahiptir. Her ikisinin de büyük bölümünü emek ve kâr oluşturur” ([OUP, c. I, s. 192; Garnier] agy, s. 353-354).       Adam Smith burada, C tablosunda6 gösterilen durumu doğru bir biçimde ortaya koyuyor.
      Değerli metallerle bağlantılı olarak ranttan söz ederken Adam Smith yeniden doğal fiyatının yerine koyduğu yeterli fiyatı öne sürer. Tarımsal-olmayan sanayi üzerinde konuşurken bunu yapmasına gerek yoktur, çünkü burada yeterli fiyatla doğal fiyat üstüste çakışmaktadır; kendi ilk açıklamasına göre, bu fiyat sermaye giderlerini ortalama kârla birlikte geri ödeyen fiyattır.       “Değerli metallerin... herhangi bir uzunca süre boyunca ... satılabileceği en düşük fiyat, tüm öteki malların en düşük olağan fiyatını saptayan aynı ilkeler tarafından düzenlenir. Onları madenden [sayfa 347] pazara getirmek için genel olarak kullanılması gereken sermaye, genel olarak tüketilen gıda, giyecek ve barınma fiyatı belirler. Bu fiyat en azından o sermayeyi olağan kârıyla birlikte geri ödemeye yetecek kadar olmalıdır” ([OUP, c. I, s. 195; Garnier] agy, s. 359).       Değerli taşlarla ilgili olarak da Smith şu gözlemi yapar:       Değerli taşlara yönelik talep, tamamen onların güzelliğinden ileri gelir. Süs olmanın dışında hiçbir şeye yararları yoktur; ve güzelliklerinin değerini, az bulunur oluşları ya da madenden çıkarılmalarının güçlüğü, büyük ölçüde artırır. Bunun sonucu olarak, birçok durumda, o yüksek fiyatın hemen tümünü ücretler ve kâr kapsar. O fiyata rant da girer ama çok küçük bir payla girer, çoğu zaman da hiç pay almaz; ve yalnızca en verimli madenler, dikkatle alınabilir bir rantı kaldırabilir” ([OUP, c. I, s. 197; Garnier] agy, s. 361).       Burada ancak farklılık rantı olabilir.       “Hem değerli metallerin, hem değerli taşların fiyatı, tüm dünyada, bu alanlardaki en verimli madenin fiyatı tarafından düzenlendiği için, bunlardan birinin ya da ötekinin, sahibine bırakabileceği rant, mutlak verimliliği ile değil göreli verimliliği denen şeyle ya da aynı türden öteki madenler karşısındaki üstünlüğüyle orantılıdır. Eğer Avrupa’daki madenlerden daha üstün olan Potosi madenlerine daha üstün gelen yeni madenler bulunsaydı, gümüşün değeri öyle çok düşebilirdi ki, Potosi madenlerini bile işletilmeye değer olmayan madenler haline getirirdi” ([OUP, c. I, s. 197; Garnier] agy, s. 362).       Daha az verimli değerli metal ve değerli taş madenlerinin ürünleri rant bırakmaz; çünkü her zaman pazar değerini belirleyen en verimli madendir ve giderek daha verimli yeni madenler işletmeye açıldığına göre, hareket hep artan [verimlilik .] çizgisin-dedir. Bundan ötürü değerli metaller ve değerli taşlar değerlerinin altında, yalnızca maliyet fiyatından satılmaktadır.       “Değeri, başlıca nadir bulunuşundan ileri gelen bir ürünün bolluğu, onun değerini kaçınılmaz olarak düşürür” ([OUP, c. I, s. 198; Garnier] agy, s. 363.)       Bundan sonra, Adam Smith’in savı bir kez daha, yanlış yöne gider.       “Toprağın üstündeki mülklerde ise durum tersinedir. Ürünlerinin ve rantlarının, her ikisinin birden değeri, göreli verimine değil, mutlak verimine oranlıdır. Belli miktarda yiyecek, giyecek ve barınak üreten toprak, her zaman belli sayıda insanı besler, giydirir, barındırabilir; ve “toprak sahibinin [payının -ç.] oranı ne olursa olsun” (asıl soru, toprak sahibinin üründen herhangi bir pay alıp almadığı ve alıyorsa oranının ne olduğu sorusudur) ||632| “bu oran ona, her zaman, o insanların emeğine ve o emek tarafından ona sağlanan ürüne, o oranda komuta etme olanağını verir” ([OUP, c. I, [sayfa 348] s. 198; Garnier] agy, s. 363-364).       “Yanında en verimli toprağın bulunması, on verimsiz toprağın değerini azaltmaz. Tam tersine genelde artırır. Verimli toprakların benimsediği çok sayıda insan, kısır toprağın ürününün birçok bölümü için pazar oluşturur; o topraklar kendi ürünlerinin doyurduğu insanlar arasında böyle bir pazarı asla bulamazlar.”       (Ama ancak, komşu verimli toprakların ürettiği aynı ürünü üretmezse; elbette yalnızca kısır toprağın bu ürünü, daha verimli toprağın ürünüyle rekabet etmezse. Bu koşulla Adam Smith haklıdır; ve gerçekten de gıda maddesi üreten toprağın verimine bağlı olarak, farklı doğal ürünlerin bıraktığı toplam rantın artabilmesinin yolu yordamı açısından önemlidir.)       “Gıda üreten toprağın verimini artıran şey her ne olursa olsun, yalnızca iyileşmeye konu olan toprağın değerini artırmakla kalmaz” (o değeri azaltabilir, hatta çökertebilir de) “ama birçok başka toprağın ürünü için yeni talep yaratarak” (ya da daha doğrusu yeni ürünler için talep yaratarak) “o toprakların değerini de aynı biçimde artırmaya katkıda bulunur” ([OUP, c. I, s. 198; Garnier] agy, s. 364).       Ama tüm bunların içinde Adam Smith, besin üreten toprak için varlığını öncel olarak kabul ettiği mutlak rant konusunda hiçbir açıklama yapmaz. Başka topraklar için, örneğin, (taleple karşılaştırıldığı zaman) göreli olarak sınırsız olarak bulunan madenler için mutlak rantın, mutlaka varolmasının gerekmediğini, çünkü bu toprak mülkiyetinin sermayeye herhangi bir direnç gösteremediğini, [öyleki] yasal anlamda varolsa bile, bu mülkiyetin ekonomik anlamda varolmadığını gözlemlerken haklıdır.
      (Bkz: konut rantı hakkında s. 641.)[96] |632||

*


      ||641| Bkz: s. 632. Konut Rantı Konusunda Adam Smith şöyle diyor:       “Bir evin tüm rantının” (inşaatçının) “normal kârını karşılamaya yeterli olanın üstündeki bölümü ne kadar olursa olsun, doğal olarak toprağın rantına gider; ve toprağın sahibiyle yapı sahibinin iki ayrı kişi olduğu durumlarda, çoğu zaman, tamamı toprak sahibine ödenir. Büyük bir kentin uzağında, çok fazla yer seçimi olanağının bulunduğu kırsal alandaki evlerde, toprak rantı hemen hemen yok gibidir, ya da bir evlik toprak tanında kullanılsaydı ne ödeyecek ise odur.” (Kitap V. bölüm II.)[97]       Evlerin toprak rantında, konum, farklılık rantı için, tarımsal ranttaki verim (ve konum) ölçüsünde belirleyici bir öğe oluşturur. [sayfa 349]
      Adam Smith tarım ve toprak sahibi konusunda fizyokratlarla aynı görüşü paylaşarak tarafgirlik yapmakla kalmaz, ama vergilendirilmeye özellikle uygun oldukları görüşünü de paylaşır. Şöyle der:       “Arazi rantı ve olağan toprak rantı, birçok durumda sahibinin hiçbir özen ya da dikkat göstermeksizin [yalnızca .] keyfini çıkardığı vergi kaynağıdır. Devlet harcamalarını karşılamak için onun bu gelirinden bir miktarın alınması herhangi bir sanayi türünü köstekleyici olmayacaktır. Toplumun toprağının ve emeğinin yıllık ürünü, halkın ana gövdesinin gerçek zenginliği ve geliri, böyle bir vergiden sonra, gene eskisi gibi kalabilir. Bu çerçevede, arazi rantları ve toprağın alelade rantı, belki de onlara uygulanacak özel bir vergiyi en iyi kaldırabilecek, gelir kaynaklarıdır.” (Kitap V, bölüm II).       Adam Smith’in bu konudaki görüşlerine karşıt olarak Ricardo’nun ortaya attığı düşünceler (s. 230)[98] tam bir hamlıktır. |641||

[4. Toprak Ürünlerinin Fiyatlarındaki Oynamalar Üzerine
Adam Smith’in Çözümlemesi]


      ||632| “Kısım III. Her zaman rant bırakan ve bazan rant bırakan bazan bırakmayan ürünlerin karşılıklı değerleri arasındaki oranda görülen oynamalar üzerine.” ([Garnier], kitap I, cilt II, bölüm XI).       “Doğal olarak verimli, ama büyük bölümü hiç ekilmemiş bir ülkede, büyükbaş hayvanlar, kümes hayvanları, her türden av hayvanları, vb. çok az emekle elde edilebildikleri ölçüde, çok az miktarda emek satın alabilir ya da komuta edebilirler” ([OUP, c. I, s. 212; Garnier] c. II, s. 25).       Adam Smith’in, değerin emekle ölçülmesini, emeğin fiyatıyla ya da bir metanın komuta edebileceği emek miktarıyla garip bir biçimde birbirine dolanması yukardaki alıntıda [olduğu gibi -ç.] aşağıdaki alıntıda da açıkça görülmektedir; aşağıdaki alıntı ayrıca, Smith’in bazan tahılı nasıl değerin ölçüsüne yükselttiğini de gösteriyor:       “Toplumun her durumunda, gelişmenin her aşamasında tahıl insan çabasının ürünüdür. Ama her tür çabanın ortalama ürünü, her zaman, şöyle ya da böyle, tamı tamına ortalama tüketime uygun düşer; ortalama talebe ortalama arz. Bunun yanı sıra, gelişmenin her farklı aşamasında, aynı toprakta ve aynı iklim ortamında aynı miktarlarda tahıl üretilmesi, ortalama olarak, hemen hemen eşit miktarlarda emeğe gerek gösterecektir; ya da aynı kapıya çıkmak üzere, hemen hemen eşit miktarların fiyatına gerek gösterecektir; [çünkü, -ç.] emeğin üretken güçlerinin, gelişkin bir tarım ortamında sürekli artışı, tanının temel araçları olan çift hayvanlarının [sayfa 350] fiyatındaki sürekli artışla, şu ya da bu ölçüde dengelenir. Dolayısıyla, bu hesaplar karşısında emin olabiliriz ki, eşit miktarlarda tahıl, toplumun her durumunda, her gelişme aşamasında, toprağın öteki ham ürünlerinin eşit miktarlarına bakışla, eşit miktarlarda emeği daha çok temsil ederler ya da o emeğe daha denk düşerler. Bundan ötürü tahıl ... zenginliğin ve gelişmenin tüm farklı aşamalarında, başka herhangi bir metaya ya da metalar dizisine göre değerin daha doğru bir ölçüsüdür. ... Bunun yanısıra tahıl, ya da halkın yaygın ve tuttuğu bitkisel yiyeceği her ne ise o, her uygar ülkede, emekçinin beslenmesinde temel kısmı oluşturur. ... Öyleyse emeğin parasal fiyatı, kasaplık hayvanın ya da toprağın herhangi bir başka ham ürününün ortalama parasal fiyatından çok, emeğin beslenmesine, tahılın ortalama parasal fiyatına daha çok bağlıdır. Bundan dolayı, altının ve gümüşün gerçek değeri satın alabilecekleri ya da komuta edebilecekleri gerçek emek miktarı, kasaplık hayvan ya da toprağın başka herhangi bir ham ürününden çok, satın alabilecekleri ya da komuta edebilecekleri tahıl miktarına bağlıdır.” ([OUP, c. I, s. 213-214; Garnier] agy, s. 26-28).       Adam Smith altınla gümüşün değerini karşılaştırırken yeterli fiyat konusundaki görüşlerini bir kez daha ortaya koyar ve bu fiyatın rantı dışladığını ||633| açıklıkla belirtir:       “Bir metaya pahalı ya da ucuz denebilmesi yalnızca olağan fiyatının mutlak büyüklüğüne ya da küçüklüğüne göre değil, ama o fiyatın, yeterince uzun bir süre, o metayı pazara getirmek için gerekli olan en düşük fiyatın ne kadar daha çok ya da ne kadar daha az üstünde olduğuna göredir. Bu en düşük fiyat metayı oraya getirmek için kullanılması gereken sermayeyi ılımlı bir kârla birlikte geri ödemeye ucu ucuna, ancak yetecek olan fiyattır. Bu, toprak sahibine herhangi bir şey bırakmayan fiyattır; rant bu fiyatın herhangi bir tamamlayıcı parçasını oluşturmaz; bu fiyat tümüyle ücretlere ve kâra ayrışır.” ([OUP, c. I, s. 243; Garnier] c. II, s. 81.)       “Elmasın ve öteki değerli taşların fiyatı, onları pazara getirmeye elveren en düşük fiyata belki altının olduğundan da daha yakındır.” ([OUP, c. I, s. 244; Garnier] c. II, s. 83.)       Üç tür ham ürün vardır ([OUP, c. I, s. 248; Garnier] c. II s. 89). Birincisi, çoğalması insan çabasından tamamen bağımsız olandır; ikincisi, talebe oranla artırılabilendir; üçüncüsü, çoğalmasında insan gayretinin yalnızca “sınırlı ya da kesin olmayan” bir etki yapabildiğidir.
      Birinci tür: Balıklar, nadir kuşlar, farklı av kuşları, yabani kuşların, özellikle göçmen kuşların hemen tamamı, vb.. Zenginliğin ve lüksün artmasıyla, bunlara olan talep de büyük ölçüde artar.       “Bu nedenle, bu tür metaların miktarı aynı kalırken ya da hemen hemen aynı kalırken, onları satın alma rekabeti sürekli arttığı için fiyatları aşırı ölçülere varabilir” ([OUP, c. I, s. 248-249; Garnier] [sayfa 351] c. II, s. 91).
      İkinci tür: “Tarıma açılmamış ülkelerde doğanın çok bol ürettiği yararlı bitkiler ve hayvanlardır; öyle boldurlar ki değerleri ya pek küçüktür ya da hiç yoktur ve bundan ötürü, tarım ilerledikçe yerlerini daha kârlı ürünlere bırakmaya zorlanırlar. Gelişme sırasında uzun bir süre boyunca, bunların miktarı sürekli olarak azalırken, onlara olan talep de sürekli olarak arlar. Bu çerçevede onların gerçek değeri, satın alabilecekleri ya da komuta edebilecekleri gerçek emek miktarı, en sonunda onları, başka herhangi bir ürün gibi, insan gayretinin en verimli ve en iyi ekilip-biçilen toprakta kârlı biçimde yetiştirebileceği yüksekliğe çıkıncaya kadar, adım adım artar. O yüksekliğe vardığı zaman, daha yukarı gidemez. Eğer gitseydi, miktarını artırmak için kısa sürede, daha çok toprak, daha çok gayret harcanırdı” ([OUP, c. 1, s. 250-251; Garnier] c. II. s. 94-95). Örneğin büyükbaş hayvanlar.
      “Ancak, bu ikinci tür ham ürünü oluşturan tüm farklı varlıklar içinde herhalde büyükbaş hayvanlar, bu gelişme sırasında fiyatı bu yüksek düzeye ilk çıkanlardır” ([OUP, c. I, s. 252; Garnier] c. II, s. 96-97). “Büyükbaş hayvanlar ilkler arasındaysa, herhalde geyik eti bu fiyatı (yani, bunları beslemek için toprağı, ekip-biçmeye değer hale getiren fiyatı) bırakan o tür ham ürünlerin sonuncu türleri arasındadır. Büyük Britanya’da geyik eti fiyatı, ne kadar aşın yüksek görünürse görünsün, geyik beslemekte herhangi bir deneyimi olanların çok iyi bildiği gibi, bir geyik parkı kurmanın giderlerini karşılayacak yeterliğe yakın değildir” ([OUP, c. I, s. 256; Garnier] c. II, s. 104).
      “Her çiftlikte ahırların ve ambarların atıkları bir miktar kümes hayvanını besler. Aksi takdirde hiçbir işe yaramayacak olan atıklarla beslendikleri için, tam bir kazançtırlar; ve çiftçiye maliyetleri neredeyse sıfır olduğu için, onları pek düşük bir fiyattan satabilir.” Bu arz yeterli olduğu sürece kümes hayvanları, kasaplık hayvan kadar ucuz(dur). Zenginliğin artmasıyla talep artar ve sonuçta kümes hayvanlarının fiyatı, “toprağı onları beslemek üzere ekip-biçmeyi kârlı hale getirinceye” kadar [yükselir] kasaplık hayvan fiyatının üstüne çıkar.” ([OUP, c. I, s. 257; Garnier] c. II, s. 105-106). Fransa’daki vb. gibi.
      Kümes hayvanları gibi domuz da “başlangıçta tümüyle kazanç olduğu için beslenmiştir.” Atıklarla yaşar. Sonunda fiyatı, onun yiyeceğini özel olarak yetiştirmek üzere toprağın ekilip-biçilmesini gerektirecek düzeye gelinceye kadar artar ([OUP, c. I, s. 258-259; Garnier] c. II, s. 108-109).
      Süt, mandıracılık ([OUP, s. 259 vd.; Garnier] c. II, s. 110 vd.). (Tereyağı, peynir, sözü edilen yerde.)
      Adam Smith’e göre, bu ham ürünlerin fiyatındaki kademeli artış, eskiden yalnızca doğanın ürünü oldukları halde insan gayretinin ürünü haline adım adım geldiklerini kanıtlar. Doğa ürünü olmaktan insan gayretinin ürünü olmaya dönüşmeleri, doğanın [sayfa 352] kendiliğinden üretme alanını gittikçe sınırlayan tarımsal gelişmenin sonucudur. Öte yandan, üretimin daha az geliştiği koşullarda, bu ürünlerin büyük bir bölümü değerinin altında satılmıştır. Metalar, tarımın belli bir dalının yan-ürünü olmaktan çıkıp bağımsız bir ürün haline geldikleri zaman değerlerinden satılırlar (fiyat artışı da bundan ötürüdür).       “Bir ülkenin toprakları, açıktır ki, insan gayretinin yetiştirmek zorunda kaldığı her ürünün fiyatı tarımın ve tüm geliştirme [girişimlerinin -ç.] giderlerini ödeyecek kadar yükselmedikçe, asla bütünüyle işlenemez hale geliştirilemez. Bunu yapmak için her ürünün fiyatı, birincisi iyi tahıl toprağının rantını ödeyecek yeterlikte olmalıdır, çünkü öteki tarım alanlarının büyük bölümünün rantını o belirler; ikincisi emeği ve çiftçinin giderlerini, iyi bir tahıl toprağının genel olarak onları ödediği ölçüde ödeyecek yeterlikte olmalıdır; başka deyişle çiftçinin o işte kullandığı sermayeyi alelade kârıyla birlikte yerine koyacak yeterlikte olmalıdır. Her bir ürünün fiyatındaki bu artış, açıktır ki, 11634İ fiyatın yükseltilmesi sonucunu verecek olan gelişmelerden ve o tarımın kendisinden önce gelmelidir” “... o farklı - türden ham ürünler ... önceye bakışla daha fazla miktarda gümüş değerinde olmakla kalmazlar, daha büyük miktarda emek ve geçim değerinde de olurlar. O ürünleri pazara getirmek daha büyük miktarda emeğe ve geçime malolduğu ölçüde, oraya getirildikleri zaman daha büyük bir miktara eşittirler ya da daha büyük bir miktarı temsil ederler” ([OUP, c. I, s. 261-262; Garnier] c. II, s. 113-115).       Burada Smith’in değeri, metaların üretimi için gerek duyulan emek miktarının belirlediği değer ile karıştırdığı ölçüde, değer [kavramını -ç.\ yalnızca onun [değerin] satın alabileceği emek miktarıyla belirlenmiş değer olarak kullandığı, bir kez daha açıkça görülüyor.
      Üçüncü tür. Bunlar       “insan çabasının, miktarı artırmakta ya sınırlı ya kesin olmayan bir etkinlikte olduğu” ham ürünlerdir ([OUP, c. I, s. 262; Garnier] c. II, s. 115).
      Yün ve ham deriler, beslenen büyük ve küçükbaş hayvan sayısıyla sınırlıdır. Ama ilk yan-ürünler, henüz hayvan ona sahip değilken, geniş bir pazara sahiptir. Kasaplık et pazarı her zaman hemen tamamen iç pazarla sınırlıdır. Yün ve ham deriler ise, [yetiştirmenin] hatta en ilk sıralarında bile, çoğu zaman, birçok durumda dış pazarlarda satılagelir. Kolaylıkla taşınabilirler ve birçok mamul maddenin hammaddesini oluştururlar. Böylece de, üretildikleri ülkelerdeki sanayi henüz onlara gerek göstermezken, sanayi bakımından daha gelişmiş ülkelerde pazar bulabilirler.       “Kötü tarım yapılan o nedenle seyrek nüfuslu ülkelerde yünün ve [sayfa 353] derinin fiyatı, gelişmişliğin ve nüfusun daha ilerlemiş olduğu, kasaplık et için talebin daha fazla olduğu ülkelere bakışla, her zurnan hayvanın bütününün fiyatına göre daha büyük oranda olur.” Aynı şey “don yağı” için de geçerlidir. Sanayinin ve nüfusun gelişiminde, hayvan fiyatındaki artışı, yün ve deriden çok gövdeyi etkiler. Çünkü bir ülkede sanayinin ve nüfusun artışı ile birlikte etin pazarı genişler, oysa yan-ürünler pazarı daha önce ülke sınırlarının ötesine zaten genişlemiştir. Ama ülkenin kendi içinde sanayinin gelişmesiyle birlikte, yünün, vb. fiyatı şöyle ya da böyle zaten artacaktır.” ( [OUP, c. I, s. 263-264; Garnier] c. II, s. 115-119).       Balık. ([Garnier] c. II, s. 129-130.) Eğer balığa olan talep artarsa, o zaman arzı daha çok emeği gerektirir. “Balık genel olarak daha uzak mesafelerde aranmalıdır, daha büyük tekneler kullanılmalı ve her türden daha pahalı makinelerden yararlanılmalıdır.” “... sınırlı ve dar çerçeveli bir pazarın gerektirdiğinden oransal olarak daha genişlemiş bir miktarda emek kullanmaksızın genişlemiş bir pazara mal arzı genel olarak olanaksızdır.” Bu nedenle bu metanın gerçek fiyatı gelişmenin ilerlemesiyle birlikte doğal olarak artacaktır” ([OUP, c. I, s. 270; Garnier] c. II, s. 130).       Bundan ötürü Adam Smith gerçek fiyatı burada, metanın üretimi için gereken emek miktarıyla belirler.
      Adam Smith’e göre, bitkisel gıdanın (tahıl, vb.) gerçek fiyatının uygarlığın ilerlemesiyle düşmesi gerekir.       “Gelişmenin ve tarımın genişlemesi, tahıl fiyatına oranla, her tür hayvansal gıdanın fiyatım, şu ya da bu ölçüde, zorunlu olarak artırdığı için, inanıyorum ki, her tür bitkisel gıdanın fiyatını da zorunlu olarak düşürür. Hayvansal gıdanın fiyatını artırır; çünkü bu gıdayı üreten toprağın büyük bir kesimi tahıl üretimine uygun hale getirilmiş olduğu için toprak sahibine ve çiftçiye tahıl arazisinin rantını ve kârını bırakması gerekir. Bitkisel gıdanın fiyatını düşürür; çünkü, toprağın verimliliğini artırarak, [ürünün -ç.] bolluğunu sağlar. Tarımdaki ilerlemeler de daha az toprak gerektiren ve tahıldan daha çok emek gerektirmeyen birçok bitkisel gıda türünü ortaya koyar ki bunlar pazara çok daha ucuz fiyattan gelirler. Mısır ve patates böyledir. ... Bunun yanısıra, tarımın tam gelişmediği hallerde, evin arka bahçesiyle sınırlı kalan ve yalnızca kürek gücüyle yetiştirilen birçok bitkisel gıda, tarımın gelişkin döneminde, büyük tarlalarla tanışır ve sabanla yetiştirilir; şalgam, havuç, lahana, vb. gibi” ([OUP, c. I, s. 278-279; Garnier] c. II, s. 145-146).       Adam Smith       “hammaddelerin gerçek fiyatının hiç artmadığı ya da çok fazla artmadığı” ([OUP, c. I, s. 280; Garnier] s. 149)
      her yerde, mamul metaların fiyatının düştüğünü görür.
      Öte yandan, üretimin artmasıyla birlikte emeğin gerçek fiyatının yani ücretlerin arttığını savlar. Bu durumda ona göre her ne [sayfa 354] kadar ücretler “doğal fiyat”ın ve hatta “yeterli fiyat”ın ya da “metaların pazara getirildiği en düşük fiyat”ın “tamamlayıcı bir parçası”nı [oluşturursa da] ücretlerdeki ya da emeğin fiyatındaki bir artışın, metaların fiyatını da zorunlu olarak artırması gerekmez. Peki Adam Smith bunu nasıl açıklıyor? Kârlardaki bir düşüşle mi? Hayır. (Uygarlığın ilerlemesiyle birlikte genel kâr oranının düştüğünü ise kabul eder.) Ya da ranttaki bir düşme ile mi? Bir kez daha hayır. Şöyle der:       “Daha iyi makinelerin, ||635| daha artmış ustalığın ve işin daha iyi bölünmesi ve dağıtılmasının, gelişimin bu doğal sonuçlarının ürünü olarak, herhangi bir işi yapmak için gereken emek miktarı çok azalır; ve gerçi toplumun koşullarının genişlemesi sonucu emeğin gerçek değerinin artması gerekir ama”, her bir mal için gereken7 “miktarın büyük ölçüde düşmesi, fiyatta olabilecek en büyük artışı bile genel olarak karşılamaya yeter de artar.” ([OUP, c. I, s. 280; Garnier] c. II, s. 148.)       Böylece metaların değeri düşer, çünkü onları üretmek için [artık .] daha az emek gerekmektedir; gerçi emeğin gerçek fiyatı artar ama değer bundan daha fazla düşer. Eğer burada emeğin gerçek fiyatı [emeğin] değerini kastediyorsa o zaman, metanın değerindeki düşüşten ötürü fiyatı düşerse o zaman kârın da düşmesi gerekir. Öte yandan, eğer işçinin elde ettiği tüketim maddeleri miktarını kastediyorsa, o zaman, kârın arttığı durumda bile Smith’in tezi doğrudur.
      Adam Smith’in, [olguları] çözümlediği yerlerde ne ölçüde doğru değer tanımı kullandığı, bölümün sonunda, 16. yüzyılda yünlü kumaşların niye pahalı olduğunu incelediği kısımda görülebilir.       “Malı pazara getirmek daha fazla miktarda emeğe maloluyordu. Bu nedenle oraya götürüldükleri zaman, daha büyük bir miktarın fiyatından satın alınmaları ya da değişilmeleri gerekiyordu” ([OUP, c. I, s. 284; Garnier] c. II, s. 156).       Buradaki tek hata fiyat sözcüğünün kullanılmasındadır.

[5. Adam Smith’in Rant Hareketleri Konusundaki Görüşleri ve
Çeşitli Toplumsal Sınıfların Elde Ettiği Faizlerle İlgili Tahmini]


      Bölümün ulaştığı sonuç. Adam Smith rant konusundaki bölümü şu gözlemle sonuçlandırır:       “Toplumun koşullarındaki her iyileştirme, doğrudan ya da dolaylı olarak toprağın gerçek rantını yükseltme eğilimi gösterir.” “İyileştirmenin ve tarımın genişletilmesi rantı doğrudan artırma [sayfa 355] eğilimindedir. Toprak sahibinin üründen aldığı pay ürünün artmasıyla kazınılmaz olarak artar. Toprak ham ürünün, ilkin genişleyen iyileştirmelerin ve ekimin sonucu olan daha sonra bu iyileştirme ve ekimin daha ilerlemesinin nedeni haline gelen gerçek fiyatındaki artış”, örneğin hayvan fiyatındaki artış, her şeyden önce toprak sahibine düşen payın gerçek değerini artırır, ama aynı zamanda bu payın oranını da yükseltir; çünkü, “bu ürün, gerçek fiyatındaki artıştan sonra, onu toparlamak için öncesine göre daha fazla emeğe gerek göstermez. Bu nedenle de o emeği çalıştıran sermayeyi alelade kârıyla birlikte yerine koymaya, daha küçük oranda emek yetecektir. Sonuç olarak onun daha büyük bir bölümünün toprak sahibine ait olması gerekir” ([OUP, c. I, s. 285-286; Garnier] c. II, s. 158-159).       Daha verimli topraktaki tahılın fiyatı artınca rantın oranında artış olmasını Ricardo da tam aynı biçimde açıklar. Ne var ki, fiyattaki bu artış iyileştirmenin sonucu değildir, bu nedenle Ricardo’yu Adam Smith’in tersi bir sonuca götürür.
      Adam Smith imalattaki emeğin üretken gücündeki her gelişmeden toprak sahibinin daha da fazla yarar sağladığını söyler.       “Her ne ki [mamul malların] gerçek fiyatını düşürür, o [tarımsal ürünün] fiyatını artırır.” Dahası, toplumun gerçek zenginliğindeki her artışla birlikte nüfus, nüfus artışıyla birlikte de tarımsal ürün talebi ve onun sonucunda tarımda kullanılan sermaye artar; “ve rant ürünle birlikte artar”. Öte yandan, genel zenginliğin büyümesini köstekleyen tüm koşullar tersine bir sonuç verecek, rantta bir düşüşe ve toprak sahiplerinin gerçek zenginliğinde bir azalmaya yol açacaktır ([OUP, c. I, s. 286-287; Garnier] c. II, s. 159-160).       Bundan Adam Smith’in çıkardığı sonuç toprak sahibinin çıkarının her zaman “toplumun genel çıkarı” ile uyumlu olduğudur. Bu emekçiler için de geçerlidir ([OUP, c. I, s. 287-288; Garnier] c. II, s. 161-162). Ama Adam Smith şu ayrımı yapacak kadar da dürüsttür:       “Mülk sahipleri sınıfı, toplumun gönencinden, herhalde emekçiler sınıfına göre daha fazla kazançlıdırlar; ama onun [toplumun] gerilemesinden [emekçiler kadar] zalimce zarar gören başka hiçbir sınıf yoktur” ([OUP, c. I, s. 288; Garnier] c. II, s. 162).       Öte yandan kapitalistlerin (imalatçıların ve tüccarın) çıkarları “toplumun genel çıkarı ile ...” özdeş değildir.       “Ticaretin ya da imalatın herhangi bir kolundaki iş sahiplerinin çıkarı, her zaman bazı bakımlardan kamunun çıkarından farklıdır, hatta ona karşıttır.” Onlar “... çıkarı ||636| hiçbir zaman kamununkiyle asla aynı olmayan bir sınıfın insanlarıdır; genelde halkı kandırmakta hatta ezmekte çıkarı olan ve bu doğrultuda birçok vesileyle halkı kandıran ve ezen bir sınıfın insanlarıdır” ([OUP, c. I, s. 289-290; Garnier] c. II, s. 163-165).[99] |636|| [sayfa 356]






Dipnotlar

      1 Wealth of Nations’ın [Ulusların Zenginliği] Fransızca çevirisinde “prix suffisant - yeterli fiyat” terimi kullanılmış, Marx alıntıyı oradan yapıyor. -Ed
      2 Olmazsa olmaz koşul. .
      3 Yani pazardan daha uzakta konumlanan toprağın ürününden -Ed.
      4 Bkz: Bu cilt, s. 324. -Ed.
      5 Bkz: Bu cilt, s. 321-324. -Ed.
      6 Bkz: Bu cilt, s. 248-249.-Ed.
      7 “her bir mal için gereken” ibaresini Fransızca çeviriye Garnier eklemiş. -Ed.

Açıklayıcı Notlar

      [95] Marx, Rodbertus’un, çiftçinin kendi ürününden örneğin tohumluk olarak ayırdığı hammaddenin, tarımsal ürünün üretim maliyetine girmediği şeklindeki garip tezini kastediyor. Bkz: bu cilt, bölüm VII, kesim 4. – 326.
      [96] Ayraç içindeki bu ifadeyi Marx, Adam Smith’in ev kirasıyla ilgili görüşlerine ilişkin bölümü (elyazmalarında 641. sayfa) yazdıktan sonra eklemiştir. – 349.
      [97] Adam Smith’ten bu alıntıyı ve izleyen alıntıyı Marx daha önce çoğu zaman yaptığı gibi, Garnier’nin Fransızca çevirisinden değil, İngilizce metinden aktarıyor. Her ikisini de Marx, Ricardo’nun İlkeler’inden (s. 227 ve s. 229- 230’dan) alıntılıyor. – 349.
      [98] Marx burada Ricardo’nun, Principles of Political Economy [Ekonomi Politiğin İlkeleri] başlıklı kitabının (Londra 1821) 3. baskısının 230. sayfasında öne sürdüğü görüşlere gönderme yapıyor. – 350.
      [99] Elyazmasında bundan sonraki bölümde Marx İlkeler’de Ricardo’nun rant hakkında yazdıklarını çözümlüyor. Yukarıdaki metinden bir çizgi ile ayrılan bu bölüm, Marx’ın, Ricardo’nun rant teorisini incelediği bölümlere bir ek niteliğindedir. İçeriğine bakıldığında XIII. bölüme ait görünüyor; o nedenle de bu kitapta XIII. bölüme kondu. (Bkz: s. 299-300.)


Sayfa başına gidiş