Friedrich Engels
Doğanın
Diyalektiği


1873-1883 yılları arasında yazıldı.
İlk kez Archiw K. Marksa i F. Engelsa. Kniga wtorajaj, Moskau - Leningrad 1925'de yayınlandı.

[Türkçe çevirisi, Friedrich Engels'in Dialektik der Natur (1876-1878) adlı yapıtını, Almanca aslından (Dietz Verlag, Berlin 1961) ve "Sunuş" ile "Açıklayıcı Notlar"ı İngilizce baskısından (Dialectics of Nature, Progress Publishers, Moscow 1964) Arif Gelen dilimize çevirmiş ve kitap, Doğanın Diyalektiği adı ile, Sol Yayınları tarafından Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1970; İkinci Baskı: Mart 1975; Üçüncü Baskı: Ocak 1977) tarihinde Ankara'da bastırılmıştır.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Doğanın Diyalektiği (1.693 KB)











GİRİŞ[10]

     
      ANTİKİTENİN parlak doğal-felsefî sezgilerinin ve çok yanı ile sonuç alınmadan yitip giden ve son derece önemli ama dağınık Arap buluşlarının tersine, tek başına, bilimsel, sistemli ve çok yanlı bir gelişmeyi gerçekleştiren doğadaki modern araştırma — doğadaki bu modern araştırma, bütün yakın tarih gibi, ulusal talihsizliğin üzerimize çöktüğü bir zamanda, biz Almanların Reformasyon diye adlandırdığımız, Fransızların Rönesans, İtalyanların Cinguecento diye adlandırdığı ama bu terimlerin hiç birinin de yeterince ifade etmediği büyük bir çağda başlar. Bu, 15. yüzyılın ikinci yarısında yükselmeye başlamış olan bir çağdır. Krallık, kentli [sayfa 35] burjuvaların da desteğiyle, feodal soyluluğun gücünü kırmış, temelde ulusçuluğa dayanan, içinde modern Avrupa uluslarının ve modern burjuva toplumun gelişmeye başladığı büyük monarşileri kurmuştur, Henüz kentlilerle soylular birbiriyle savaşırken, Alman Köylü Savaşı, sahneye, yalnızca isyan halindeki köylüyü —artık bunun yeni bir yanı yoktu— değil, ama onların ardından, ellerinde kızıl bayraklar, dudaklarında malların ortak sahipliği isteği olan modern proletaryanın ilk örneklerini çıkararak, bir kâhin gibi, gelecekteki sınıf savaşını işaret etmiştir. Bizans'ın düşüşünden kalan elyazmaları ve Roma harabelerinden çıkarılan heykeller, şaşırmış Batıya eski Yunan'ın yepyeni bir dünyasını açtı; bu dünyanın parlak biçimleri önünde, ortaçağın hayaletleri ortadan silinip gitmişti; İtalya'da klasik antikitenin yansımasını andıran ve bir daha ulaşılmamış olan hayal edilemeyecek bir sanat doğdu. İtalya'da, Fransa'da ve Almanya'da yepyeni bir edebiyat, ilk modern edebiyat ortaya çıktı; bundan kısa bir süre sonra, İngiliz ve İspanyol edebiyatının klasik dönemi sökün etti. Eski orbis terrarum'un[4*] sınırları aşıldı, dünya, gerçekten ilk kez olarak keşfedildi ve daha sonraki dünya ticareti ile el zanaatlarından manüfaktüre geçişin temelleri atıldı, manüfaktür de, büyük-ölçekli modern sanayiin başlangıcı oldu. Kilisenin, insanların, düşünceleri üzerinde kurduğu diktatörlük yıkıldı; bu diktatörlük, Protestanlığı kabul eden Alman halkının çoğunluğu tarafından doğrudan kaldırılıp atılırken, Latinler arasında Araplardan devralman ve yeni yeni keşfedilen Yunan felsefesiyle beslenen özgür düşüncenin neşe saçan havası giderek daha çok kök salmaya başladı ve 18. yüzyıl materyalizminin yolunu hazırladı.
      Bu, o zamana kadar insanlığın geçirdiği en büyük [sayfa 36] ilerletici devrimdi; öyle bir dönem ki, devler istiyordu ve bu devleri yarattı — düşünce, tutku ve karakter gücünde, evrensellikte ve öğrenmede devler. Burjuvazinin modern egemenliğini kuranlar, burjuva sınırlamalarının dışında herhangi bir sınırlama tanımıyorlardı. Tam tersine, zamanın serüvenci niteliği, onları az ya da çok etkiliyordu. O zamanın önemli kişileri arasında, geniş ölçüde seyahat etmemiş, dört ya da beş dilden azmi bilen, birçok alanda ün yapmamış olanını bulmak pek mümkün değildi. Leonardo da Vinci yalnızca büyük bir ressam değil, aynı zamanda büyük bir matematikçi, fiziğin değişik dallarının önemli buluşlarını ona borçlu olduğu bir mekanikçi ve mühendisti. Albrecht Dürer, ressam, oymacı, heykeltıraş ve mimardı, ve ayrıca da çok sonraları Montalembert ve modern Alman istihkâm bilimi tarafından tekrar ele alman pek çok fikirleri içeren bir istihkâm sistemi yaratmıştı. Machiavelli, bir devlet adamı, tarihçi, ozan ve aynı zamanda, modern zamanların dikkate değer ilk askerî yazarıydı. Luther, yalnızca kilisedeki Augeas ahırlarını temizlemekle kalmamış, Alman dilindeki Augeas ahırlarını da silip süpürmüştü; modern Alman nesrini yaratmış, 16. yüzyılın Marseillaise'i haline gelen ve zafere duyulan güvenle dolup taşan ilâhinin sözlerini yazmış, müziğini bestelemişti.[11] O zamanın kahramanları, henüz, ardıllarında tekyanlılığa yolaçan sınırlayıcı etkilerini sık sık gördüğümüz işbölümünün tutsağı olmamışlardı. Ama onların karakteristiği, özellikle hemen hepsinin yaşadığı süre içinde eylemlerini çağdaş hareketler içinde pratik savaşımda sürdürmüş olmalarıdır; cephelerini belli etmişler, kimi konuşarak ve yazarak, kimi kılıçla, çoğu da her ikisiyle birlikte savaşa girmişlerdir. Onları eksiksiz adam yapan bu karakter gücü ve bu bütünlüktür. Gerçek yaşamdan kopuk bilginler enderdir — ikinci ya da [sayfa 37] üçüncü sıradan kişiler, ya da suya sabuna dokunmayan, darkafalı, temkinli kişiler.
      O sıralarda doğabilim de, genel bir devrimin içinde gelişmiş ve bilimin kendisi de devrimci bir bilim olmuştur; gerçekten bu bilim, kendi yaşama hakkını savaşım içinde kazanmak zorundaydı. Modern felsefenin kendileriyle birlikte başladığı büyük İtalyanlarla yan-yana, doğabilim de, Engizisyonun zindanlarında ve kazıklarında kendi şehitlerini vermiştir. Ve doğanın serbestçe incelenmesini cezalandırmakta, Protestanların, katoliklere bakarak, kraldan çok kralcı kesilmeleri ilginçtir. Calvin, Servetus'un kandolaşımını bulma noktasına geldiğini anlayınca, onu, iki saat canlı canlı ateşte kızartmış, yaktırmıştı; bununla birlikte, Engizisyon, Giordano Bruno'yu, yalnızca yakmakla yetinmişti.
      Copernicus, ürkek de olsa, doğa sorunlarında, kilise otoritesine, ölüm yatağında iken yayınlanan ölümsüz yapıtıyla kafa tutmuş, doğabilimin bağımsızlığını ilân eden bu devrimci hareket ile, Luther'in Papalık Buyruğunu yakması sanki yinelenmiştir.[12] Doğabilimin tanrıbilimden kurtuluşu bu tarihten başlar, buna karşın, bazı karşılıklı iddialar günümüze kadar süregelmiştir ve birçok kafa hâlâ tam bir açıklığa kavuşmuş değildir. Ne var ki, o zamandan beri, bilimlerin gelişmesi dev adımlarla olmuştur ve denebilir ki, hareket noktasından itibaren (zaman içindeki) uzaklığın karesi oranında güç kazanmıştır. Bundan sonra, organik maddenin en yüce ürünü olan insan beyni için, hareket yasasının, değişen koşullar altında değerini yitirmediği, inorganik madde için ise bunun tersi olduğu, sanki dünyaya gösterilecekti.
      Şimdi artık kapılan açılmış olan doğabilimin bu ilk döneminde, temel sorun, o anda elde bulunan malzemeyi iyice öğrenmekti. Birçok alanda, işe, en [sayfa 38] baştan başlanması zorunluydu. Antikite, Eukleides'i ve Ptolemaios'un güneş sistemini; Araplar, ondalık sistemini, ilk cebir bilgilerini, modern sayıları ve simyayı miras bırakmışlardı; hıristiyan ortaçağ ise, hiç bir şey. Bu durumda, en temel doğabilimi olan yer ve gök cisimleri mekaniği, ve onunla birlikte, bu bilimin yardımcısı olan matematik yöntemlerin bulunması ve geliştirilmesi, zorunlu olarak ilk sırayı aldı. Bu alanda büyük işler başarıldı. Newton'la Linnaeus'un kişilikleriyle karakterize ettikleri bu dönemin sonunda, bu bilim dallarının belli bir yetkinliğe kavuşturulduğunu görüyoruz. Bellibaşlı matematik yöntemlerin, özellikle Descartes ile analitik geometrinin, Napier ile logaritmanın, Leibniz ve belki de Newton ile diferansiyel ve entegral hesapların temel özellikleri ortaya kondu. Aynı şey, temel yasaları kesin olarak açıklanmış olan katı cisimler mekaniği için de geçerlidir. Ensonu güneş sistemi gökbiliminde Kepler, gezegen hareketi yasalarını buldu ve Newton, maddenin hareketi genel yasaları açısından, bunları formüle etti. Doğabilimin öteki dalları, bu ön yetkinlikten bile uzak kalmıştı. Ancak dönemin sonlarına doğru, akışkan ve gaz cisimler mekaniği tekrar ele alınmıştı.[5*] Fizik, henüz ilk adımlarının ötesine geçmiş değildir. Optik, bunun dışındaydı. Optiğin istisnaî gelişimi, gökbilimin pratik gereksinmelerinden ileri gelmekteydi. Kimya, filojistik teori sayesinde,[13] ilk defa olarak simyadan kurtulmaktaydı. Yerbilim, henüz gelişiminin başlangıcında olan mineralbilimin ötesine geçememişti; bu durumda henüz paleontoloji diye bir şey var olamazdı. Ensonu, biyoloji alanında, esaslı zihin çalışması, henüz, yalnızca bitkibilimsel ve hayvanbilimsel değil, ama aynı zamanda [sayfa 39] anatomik ve fizyolojik geniş bilgileri toplama ve onları ilk ayıklama noktasındaydı. Çeşitli yaşam biçimlerinin kıyaslanmalarından, bunların coğrafî dağılımları ve iklimsel vb. varoluş koşullarının araştırılmasından henüz sözedilemezdi. Bu alanda, yalnızca bitkibilim ve hayvanbilim aşağı yukarı bir tamlığa ulaşmıştı ve bunu, Linnaeus'a borçluydu.
      Ama bu dönemi özellikle belirleyen şey, kendine özgü bir genel görüşü geliştirmesidir. Bu genel görüşün temel noktası doğanın mutlak değişmezliği anlayışı idi. Doğa, varlığa hangi şekilde kavuşmuş olursa olsun, bir kez var olduktan sonra, varlığı devam ettikçe, olduğu gibi kalmıştır. Başlangıçta gizemli bir "ilk itiş"le harekete geçirilen gezegenler ve onların uyduları, sonsuza dek, ya da hiç değilse her şey sona erinceye dek, önceden kararlaştırılmış elips [yörünge —ç.]eleri üzerinde dönmeye devam ederler. Yıldızlar, "evrensel bir gravitasyon"un etkisi nedeniyle, bir ötekini tutarak, bulundukları yerde sabit ve hareketsiz olarak sonsuza dek kalırlar. Dünya ezelden beri, ya da yaratılışının ilk gününden bu yana (duruma göre) değişmeksizin aynı kalmıştır. İnsan eliyle yapılan değişiklik ve nakiller dışında, bugünün "beş kıta"sı her zaman varolmuştu, bu kıtalar aynı dağlara, aynı vadilere, aynı ırmaklara, aynı iklime, aynı bitki ve hayvanlara, her zaman sahip olmuştu. Bitki ve hayvan türleri, başlangıçtan beri kesin olarak değişmiyorlardı; tür, sürekli olarak kendi benzerini üretmişti, ve yeni türlerin şurada ya da burada, birbirine aşılanma sonucunda ortaya çıkabileceklerini kabul etmekle Linnaeus çok ileri gitmişti. İnsanlık tarihinin zaman içinde gelişmesine karşılık, doğa tarihi için ancak uzay içinde bir açılma saptanmıştı. Doğadaki bütün değişiklikler, bütün gelişmeler görmezlikten geliniyordu. [sayfa 40] Başlangıçta onca devrimci olan doğabilim, birdenbire, kendini, bütün bütün tutucu hale gelmiş bir doğa karşısında buluverdi. O doğada bugün bile, her şey, başlangıçta nasıl idiyse gene öyle idi ve her şey, dünyanın sonuna ya da sonsuza dek, başlangıçta nasıl idiyse öyle kalacaktı.
      18. yüzyılın ilk yarısında doğabilim, bilgide ve hatta eldeki malzemenin gözden geçirilmesinde eski Yunan'dan daha üstün bir düzeydeydi, ancak bu malzeme üzerindeki teorik yetkinlik, yani genel doğa görüşü bakımından eski Yunan'ın altında bulunuyordu. Yunan filozofları için, dünya, aslında kaostan çıkmış, gelişmiş ve yaşama ulaşmış bir şeydi. Ele aldığımız dönemin doğa bilginleri için ise, dünya, kemikleşmiş, değişmez bir şeydi ve bunların çoğuna göre de bir hamlede yaratılmıştı. Bilim, henüz tanrıbilimin ağı içindeydi. Her yerde sonal nedeni, bizzat doğanın kendisi tarafından açıklanamayacak bir dış itişte arıyor, bir dış itişte buluyordu. Newton'un büyük bir azametle "evrensel gravitasyon" adını verdiği çekim, maddenin temel özelliği olarak anlaşılsa bile, o takdirde, gezegenlerin yörüngesini yaratan açıklanmamış teğetsel kuvvet nereden geliyordu? Sayısız hayvan ve bitki türleri nasıl çıkmıştı? Ve bütün bunların hepsinin üstünde, ezelden beri var olmadığı kesin olduğuna göre, insan nasıl ortaya çıkmıştı? Bütün bu tür sorulara, doğabilim, sık sık, her şeyden sorumlu bir yaratıcı ileri sürerek yanıt veriyordu. Bu dönemin başında, Copernicus tanrıbilimi kapıdışarı etmişti; Newton, bu dönemi, ilâhî bir ilk itiş postulatıyla kapattı. Bu doğabilimin ulaştığı en yüksek genel fikir, doğanın belli bir amaca göre düzenlendiği fikriydi. Wolff un bu yüzeyde kalan erekbilimine göre kediler fare yemek için, fareler kediler tarafından yenmek için ve bütün doğa, yaratıcının [sayfa 41] bilgeliğine tanıklık etmek için yaratılmıştı. O zamanın felsefesinin yaptığı en saygın iş, kendisinin, çağdaş doğabilimin sınırlı durumu tarafından yanlış yola saptırılmasına izin vermemesi ve —Spinoza'dan büyük Fransız materyalistlerine kadar— dünyayı, dünyanın kendisiyle açıklamakta direnmesi ve ayrıntılı yargılara varmayı geleceğin doğabilimine bırakmasıdır.
      18. yüzyılın materyalistlerini de, ben, bu dönem içinde düşünüyorum. Çünkü onların elinde, yukarda belirtilenlerin dışında, kullanabilecekleri, doğaya ilişkin bilimsel malzeme bulunmuyordu. Kant'ın çağ açan çalışması, onlar için bir gizem olarak kaldı ve Laplace onlardan çok sonra geldi.[14] Unutmamalıyız ki, bilimin gelişmesiyle yavaş yavaş elenmiş olan, bu modası geçmiş doğa görüşü, 19. yüzyılın ilk yansında tamamen egemen olmuştu[6*] ve aslında bugün bile bütün okullarda öğretilir.[7*]
      Bu taşlaşmış doğa görüşünde ilk gedik bir doğa bilimcisi tarafından değil, bir filozof tarafından açılmıştır. 1755'te Kant'ın Allgemeine Naturgeschichte und [sayfa 42] Theorie des Himmels adlı yapıtı yayınlanmıştı. İlk itiş sorunu ortadan kaldırılmıştı; dünya ve tüm güneş sistemi zaman içinde varlaşan bir şey olarak ortaya çıkıyordu. Eğer doğa bilginlerinin büyük çoğunluğu, Newton'un ifade ettiği, "Fizik, metafizikten kendini koru!"[15] uyarısı üzerinde düşünmekten biraz daha az tik-sinselerdi, Kant'ın bu tek parlak buluşundan sonuçlar çıkarmaya yönelebilirlerdi ve böylece sonsuz sapmalardan ve yanlış yolda harcanmış büyük bir zaman ve emek kaybından kendilerini korurlardı. Çünkü Kant'ın buluşu, daha sonraki bütün ilerlemelerin hareket noktasını kapsamına almaktaydı. Eğer dünya varlaşmış bir şey ise, o takdirde dünyanın şimdiki yerbilimsel, coğrafî ve iklim durumu, aynı şekilde bitkileri ve hayvanları da varlaşmış bir şey olmak zorundaydı; onun yalnızca uzay içinde birarada oluşunun değil, aynı zamanda, zaman içinde sürekliliğinin de bir tarihi bulunmak zorundaydı. Eğer bir kez bu yönde daha ileri incelemelere kararlı olarak başlansaydı, şimdi doğabilim, olduğundan, dikkate değer ölçüde daha da ileri giderdi. Ama felsefeden ne yarar gelebilirdi ki? Yıllarca sonra Laplace ve Herschel onun içeriğini açıklayıp bu içeriğe daha derin bir temel, ve böylelikle "bulutsu varsayımına" giderek saygınlık kazandırıncaya kadar, Kant'ın yapıtı ilk anda sonuçsuz kaldı. Daha sonraki buluşlar, bu varsayımı zafere götürdü. Bu buluşların en önemlileri şunlardı: sabit yıldızların kendine özgü hareketlerinin keşfi; evrensel uzayda bir direnç ortamı bulunduğunun ortaya konuşu; evren maddesinin kimyasal özdeşliğini ve Kant'ın postulatına göre kor halindeki bulutsunun varlığını ortaya koyan tayf ayrıştırması yoluyla desteklenmiş kanıt.[8*] [sayfa 43]
      Bir başka yerden destek alan, doğanın salt var olmadığı, ama varlaştığı ve sonra öldüğü yolundaki kavram ortaya çıkmasaydı, doğa bilginlerinin büyük bir kısmının, değişen bir dünyanın değişmeyen organizmalar yaratmasındaki çelişkinin bilincine, kısa bir süre içinde varıp varamayacaklarından kuşkuya düşmek gerekirdi. Yerbilim ortaya çıkmış ve yalnızca biri ötekinden sonra biçimlenmiş ve biri ötekinin üstüne gelmiş yersel katmanları göstermekle kalmamış, aynı zamanda, bu yersel katmanlar arasında artık soyu tükenmiş hayvanların iskeletleri ve kabukları ve artık var olmayan bitkilerin gövdeleri, yaprakları ve meyveleri bulunduğunu da ortaya koymuştur. Bir bütün olarak yalnızca dünyanın değil, aynı zamanda onun şimdiki yüzeyinin ve bu yüzeyde yaşayan bitki ve hayvanların da zaman içinde bir tarihi olduğunu teslim etmek üzere bir karar alınması gerekiyordu. Bu kabul, önce, hayli gönülsüz olmuştur. Cuvier'nin, dünyanın değişmeleri teorisi sözde devrimci ama özde gerici idi. Cuviei, mucizeyi doğal bir gerekli unsur durumuna getirerek, bir tek ilâhî yaratılış yerine, birbiri ardınca gelen bir dizi yaratılış eylemini koymuştur. Lyell, yaratıcının mizacına bağlı ani değişiklik yerine, dünyanın yavaş yavaş dönüşümünün giderek artan etkilerini koyan ilk kez yerbilimi akla sokmuştur.[9*]
      Lyell'ın teorisi, kendisinden önce gelenlerden herhangi birinin teorisine göre, değişmez organik türler varsayımı ile daha çok uyuşmazlık gösteriyordu. Yer-yüzeyinin ve bütün yaşam koşullarının giderek dönüşümü, organizmaların giderek dönüşümüne ve değişen [sayfa 44] çevreye uyarlanmalarına, türlerin değişebilirliğine doğrudan doğruya yolaçtı. Ama gelenek, yalnızca katolik kilisesinde değil, aynı zamanda doğabilimde de bir güçtür. Lyell, yıllarca bu çelişkiyi görmedi, öğrencileri ise farkında bile değillerdi. Bu, yalnızca, bir süreden beri, doğabilime egemen olan ve her kişiyi, azçok kendi alanı içinde sınırlayan işbölümü ile açıklanabilir. O sıralar, kapsamlı bir görüşten yoksun olanların sayısı pek azdı. Bu arada, fizik, güçlü ilerlemeler kaydetmişti. Doğabilimin bu dalında yeni bir çığırın başlangıcı olan 1842 yılında, fiziğin vardığı sonuçlar, üç ayrı kişi tarafından, hemen hemen aynı anda toparlanıp özetlenmişti. Heilbronn'da Mayer ve Manchester'da ise Joule, ısının mekanik kuvvete ve mekanik kuvvetin ısıya dönüşümünü ortaya koydular. Isının mekanik eşdeğerliliğinin saptanması, bu sonucu kesinleştirdi. Meslekten doğa bilgini değil, bir avukat olan İngiliz Grove[16] da fiziğin o zamana kadar ulaştığı birbirlerinden ayrı sonuçları düzenleyerek, fizik kuvvetler denen şeylerin, mekanik kuvvetin, ısının, ışığın, elektriğin ve magnetizmin, hatta kimyasal kuvvet denen şeyin, belli koşullar altında, herhangi bir kuvvet kaybına uğramaksızın birbirine dönüştüğünü tanıtladı. Böylece, Descartes'ın dünyada mevcut hareket niceliğinin değişmez olduğu yolundaki ilkesini de fiziksel olarak tanıtladı. Bununla, özel fizik kuvvetler, fiziğin güya değişmez "türleri", maddenin belli yasalara göre birbirine geçen değişik, farklı hareket biçimlerine ayrıldı. Şu ya da bu bir dizi fizik kuvvetin varlığının raslansal olduğu, bu kuvvetlerin içbağlantısı ve birinden ötekine geçişinin tanıtlanmasıyla bilimden çıkarılıp atıldı. Kendisinden önce gökbilimde olduğu gibi, fizik, nihaî karar olarak, hareket halindeki maddenin sonsuz devrine zorunlu biçimde işaret eden bir sonuca vardı. [sayfa 45]
      Lavoisier'den ve özellikle Dalton'dan bu yana kimyanın olağanüstü bir hızla gelişimi, doğa hakkındaki eski görüşlere, bir başka yönden saldırdı. O zamana kadar yalnızca canlı organizma yoluyla üretilen inorganik bileşimlerin yapılması, kimya yasalarının, organik varlıklar için olduğu kadar inorganik varlıklar içinde geçerli olduğunu tanıtladı ve inorganik ve organik doğa arasındaki uçuruma, Kant'ın bile aşılamaz gördüğü uçuruma, geniş ölçüde bir köprü kuruldu.
      Ensonu, biyolojik araştırma alanında da, geçen yüzyılın [18. yüzyılın] ortalarından itibaren düzenlenen bilimsel geziler, Avrupa'nın dünyanın her yanındaki sömürgelerinde yaşayan uzmanların daha derin araştırması ve bütün bunların üstünde genellikle paleontoloji, anatomi ve fizyolojideki gelişmeler ve özellikle mikroskobun kullanılması ve hücrenin keşfi, karşılaştırma yönteminin uygulanmasını olanaklı kılan ve aynı zamanda vazgeçilmez hale sokan bir yığın malzemenin toplanmasını sağladı.[10*] Bir yandan, değişik bitki ve hayvanların yaşam koşulları karşılaştırmalı fizikî coğrafya yoluyla ortaya kondu, öte yandan homolog organlara göre, değişik organizmalar birbiriyle karşılaştırıldı ve bu, organizmaların yalnızca olgunluk koşullarında değil, ama gelişmelerinin bütün aşamalarında yapıldı. Bu araştırma, daha derin ve daha kesin bir durum aldıkça, organik yapıya sıkı sıkıya yapışmış katı değişmezlik sistemi de giderek yıkıldı. Yalnızca farklı bitki ve hayvan türleri gittikçe ayrılmaz şekilde, birbirine karışmış hale gelmekle kalmadılar, o zamana kadarki bütün sınıflamaları anlamsız hale getiren Amphioxus ve Lepidostren"[17] gibi hayvanlar da bulundu[11*] [sayfa 46] ve ensonu, bitki ya da hayvan âleminden hangisine ait olduğu belirlenemeyen organizmalara raslandı. Paleontolojideki boşluklar, bir bütün olarak organik dünyanın gelişim tarihi ile tek bir organizmanın gelişim tarihi arasında çarpıcı paralelliğin doğruluğunu, bitkibilim ve hayvanbilim içinde gittikçe kaybolacakmış gibi göründüğü labirentin çıkış yolunu gösteren Ariadne'nin ipinin[12*] hakkını vermeye en gönülsüzlerin bile zorlanmasıyla, gittikçe daha zorlayarak dolduruldu. Kant'ın, güneş sisteminin öncesiz ve sonrasız olduğuna saldırıya geçişiyle, hemen hemen aynı yıllarda, 1759'da, C. F. Wolff'un da türlerin sabitliğine karşı bir saldırıyı başlatmış ve soy teorisini ortaya koymuş[19] olması dikkat çekicidir. Ama onun davasında, parlak bir umut olan şey, Oken'in, Lamarck'ın ve Baer'in elinde kesin biçimini almış ve tam 100 yıl sonra 1859'da Darwin tarafından zafere ulaştırılmıştır.[20] Hemen hemen aynı zamanda, bütün organizmaların sonal morfolojik unsurları oldukları esasen ortaya konmuş olan protoplazma ile hücrenin, organik yaşamın en basit biçimi oldukları tanıtlanarak, bağımsız, canlı haldeki varlıkları gösterilmiştir. Bu, organik ve inorganik doğa arasındaki uçurumu asgariye indirmekle kalmamış, aynı zamanda, daha önce, organizmaların soy teorisinin karşısına çıkan güçlüklerden en temel olanlardan birini kaldırmıştır. Yeni doğa görüşü, bellibaşlı özelliklerinde tamdı: bütün katılıklar giderilmişti, bütün sabitlik ortadan kaldırılmıştı, sonsuz olarak görülen bütün özgülük geçici hale gelmişti, doğanın tümünün, sonsuz akım ve çevrimsel bir gidiş içinde hareketli bir şey olduğu gösterilmişti. [sayfa 47]
     
      BÖYLECE, Yunan felsefesinin büyük kurucularının görüş tarzına; en küçük unsurdan en büyüğüne, kum zerreciklerinden güneşlere, protistadan[21] insana kadar, doğanın tümünün, öncesiz ve sonrasız yaşama geliş ve gidişte, kesintisiz bir akımda, bitmek bilmez bir hareket ve değişim içinde varlığa sahip olduğu görüşüne, bir kez daha dönmüş oluyoruz. Yalnızca temel bir fark var: Yunanlılarda parlak bir sezgi olan şey, bizim için, deneyle pekiştirilmiş kesin bir bilimsel araştırmanın sonucudur ve daha kesin, daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu çevrimsel gidişin, görgücül kanıtının boşlukları olduğu doğrudur, ama kesinlikle ortaya konan şeylere oranla bu boşluklar önemsizdir ve her geçen yıl biraz daha doldurulmaktadır. Ve bilimin en önemli dallarının —gezegenler-ötesi gökbilimin, kimyanın, yerbilimin— yalnızca bir yüzyıllık bilimsel bir varlığa sahip olduğu, fizyolojideki karşılaştırmalı yöntemin yalnızca elli yıllık bir geçmişi bulunduğu ye hemen hemen tüm organik gelişmenin temel biçimi hücrenin keşfinden bu yana kırk yıl bile geçmediği düşünülürse, ayrıntılardaki kanıtlamada boşluklar olmasını olağan karşılamak gerekmez mi?[13*]
     
      SAMANYOLUNUN en dışındaki yıldız halkalarıyla çevrelenen, kor halinde dönen bir buhar kütlesinden soğuyarak ve biraraya gelerek oluşan, —ki bu oluşun hareket yasaları belki de yüzyıllar süren gözlemlerden sonra açıklığa kavuşacaktır— bizim evren adamızda-ki sayısız güneşler ve güneş sistemleri, bizim, yıldızlara özgü hareketi anlamamızı sağlamıştır. Bu gelişme, pek doğaldır ki, her yerde aynı hızda olmamıştır. Gökbilim [sayfa 48] giderek, yalnızca gezegenleri değil, bizim yıldız sistemimizdeki sönmüş güneşleri (Mädler), karanlık varlıkların mevcudiyetini bilmeye zorlanıyor; öte yandan (Secchi'ye göre), bizim yıldız sistemimizde güneşler halinde bulunan bulutsuların bir kısmı henüz tamamen biçimlenmemiştir. Mädler'in iddia ettiği gibi, bu, öteki bulutsuların uzaktaki bağımsız evren adaları olduğu olasılığını, spektroskop aracılığıyla belirlenmesi gereken gelişmenin göreli aşaması olduğu olasılığını ortadan kaldırmaz.[22 ]
      Bir bulutsu kütleden bir güneş sisteminin nasıl gelişeceği, Laplace tarafından, artık aşılamayacak bir biçimde ayrıntılarıyla gösterilmiştir; daha sonraki bilim, giderek bunu doğrulamıştır.
      Böylece biçimlenen farklı varlıklarda —güneşlerde, gezegenlerde ve uydularda— maddenin başlangıçta egemen olan hareket biçimi, bizim ısı dediğimiz şeydir. Güneşin şimdi sahip olduğu gibi bir sıcaklıkta bile elementlerin kimyasal bileşimi sorunu olamaz: böylesine koşullar altında ısının elektriğe ya da magnetizme dönüş ölçüsünü, sürüp giden güneş gözlemleri gösterecektir; esasen güneşte meydana gelen mekanik hareketin, yalnızca ısı ve çekim gücü arasındaki çatışmadan doğduğu şimdiden tanıtlanmış gibidir.
      Cisimler ne kadar küçük olurlarsa, o kadar çabuk soğurlar, bizim ay'ımızm uzun zamandan beri sönmüş olması gibi, uydular, yıldızsılar ve göktaşları da ilk sönen şeyler olmuşlardır. Gezegenler daha yavaş soğurlar, merkezî cisim en yavaş soğuyandır.
      Soğumanın ilerlemesi ile birlikte, birbirine dönüşen fiziksel hareket biçimlerinin karşılıklı etkisi gittikçe önplana çıkar, en sonunda kimyasal eğilimin kendini göstermeye başladığı, o zamana kadar kimyasal bakımdan kayıtsız elementlerin birbiri ardından [sayfa 49] kimyasal farklılaşma gösterdiği, kimyasal özelliklere kavuştuğu, birbirleriyle bileşikler haline girdiği noktaya erişilir. Bu bileşikler sıcaklığın azalmasıyla birlikte durmadan değişirler. Sıcaklık yalnızca her elementi değil, aynı zamanda elementlerin her bileşiğini değişik olarak etkiler. Bileşiklerin değişmesi, buna bağlı olarak gaz biçimindeki maddenin bir kısmının önce sıvı, sonra da katı duruma geçmesi, böylece meydana gelen yeni koşullarla da olur.
      Gezegenin kabuğu sertleşir ve yüzeyinde su toplandığı zaman, onun kendi ısısının merkezî cisimden kendisine yollanan ısıya oranla yavaş yavaş azalmaya başladığı zamana raslar. Gezegenin atmosferi, bugün anladığımız anlamda meteorolojik olaylara sahne olur, üst yüzeyinde yerbilimsel değişmeler başlar. Bu değişmelerde atmosferik yoğunlaşmaların doğurduğu yığılmalar sıvı kor halindeki iç kısmın dışa doğru olan ve yavaş yavaş zayıflayan etkilerine oranla gittikçe önem kazanır.
      Sonunda, sıcaklık, hiç değilse yüzeyin önemli bir kısmında albüminin yaşama sınırlarını aşmayacak duruma gelince, öteki kimyasal önkoşullar elverişliyse, canlı protoplazma meydana gelir. Bu önkoşulların neler olduğunu bugün henüz bilmiyoruz. Bugüne kadar albüminin kimyasal formülünün belli olmaması, kimyasal bakımdan farklı ne kadar albüminin bulunduğunu bile henüz bilmememiz, tamamen yapışız albüminin yaşamın bütün temel işlevlerini, sindirim, boşaltım, hareket, büzülme, uyarımlara tepki, yeniden üretim gibi işlevleri yerine getirdiğinin de ancak on yıl kadar önce belli olması dolayısıyla buna şaşmamalıdır.
      Bir sonraki gelişmenin meydana gelmesi, bu şekilsiz albüminin çekirdek ve zarın oluşmasıyla ilk hücreyi ortaya koyduğu koşulların gerçekleşmesine kadar [sayfa 50] binlerce yıl geçmiş olabilir. Ama bu ilk hücre tüm organik dünyanın morfolojik gelişimi için gerekli temeli de sağlamıştır. Paleontolojik kayıtların tam olarak karşılaştırılması sonucu vardığımız kanıya göre, önce sayısız türde zarlı ve zarsız tekhücreliler geliştiler. Bunlardan bize kalan tek şey Eozoon canadense'dir.[23] Gene bunlardan birkaçı, giderek ilk bitkilere, ötekiler de ilk hayvanlara dönüşmüştür. İlk hayvanlardan da, temeldeki yeni farklılaşma ile, hayvanların sayısız sınıflan, takımları, familyaları, cinsleri ve türleri; en sonunda da sinir sisteminin en yüce gelişmesine eriştiği biçim, omurgalı hayvanlar ve gene en sonunda omurgalılar arasında doğanın kendi bilincine eriştiği omurgalı, yani insan gelişti.
      İnsan da farklılaşma ile ortaya çıkar. Bunun, yalnızca bireysel anlamda değil, tek bir yumurta hücresinden doğanın meydana getirdiği en karmaşık organizma haline geliştiği gerçektir, — bu, tarihsel bakımdan da böyledir. Binlerce yıllık savaşımdan sonra, el, ayaktan ayrıldı, sonunda dik yürüyüş sağlandı, insan maymundan farklı oldu, heceli konuşmanın gelişmesi ve beynin büyük gelişmesi için temel atıldı, ondan bu yana da insanlarla maymunlar arasındaki aşılmaz boşluk ortaya çıktı. Elin uzmanlaşması alet demektir, alet de özgül insan faaliyeti, insanın doğa üzerindeki dönüştürücü tepkisi; üretim demektir. Daha dar anlamda hayvanların da aletleri vardır, ama yalnızca bedenlerindeki organlar olarak: karınca, an, kunduz; hayvanlar da üretirler, ama onların çevrelerindeki doğa üzerindeki üretici etkisi doğaya göre hiç derecesindedir. Yalnızca insan, bitkilerin ve hayvanların yerini değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda oturduğu yerin görünüşünü, iklimini, hatta bitkileri ve hayvanları, faaliyetinin sonuçlarım ancak yer yuvarlağının tamamen [sayfa 51] yok olmasıyla ortadan silinebileceği biçimde değiştirerek, doğaya damgasını vurmayı başarmıştır. Her şeyden önce ve temelde, bunu elin yardımı ile başarmıştır. Doğanın değiştirilmesinde bugün için insanın en güçlü aleti olan buharlı makine bile, bir alet olduğu için, eninde sonunda insan eline dayanır. Ama el ile birlikte adım adım beyin de gelişti. Ayrı pratik yararlılıktaki faaliyetler için gerekli koşulların bilinci doğdu, sonra da daha iyi durumdaki topluluklarda ve bu bilinçlilikten hareketle, onlara egemen olan doğa yasalarını kavrayış gerçekleşti. Doğa yasaları konusunda hızla gelişen bilgi ile birlikte doğa üzerinde etkide bulunma araçları da gelişti; insanın beyni, el ile birlikte ve onun yanında, kısmen onun sayesinde aynı şekilde gelişmeseydi, tek başına el, buharlı makineyi asla ortaya koyamazdı.
      İnsan ile birlikte tarihe gireriz. Hayvanların da bir tarihi, kökenlerinin ve bugünkü durumlarına kadar geçirdikleri evrimin tarihi vardır. Ama bu tarihi onlar yapmazlar, ve bu tarihe, bilgileri ve iradeleri dışında katılırlar. Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü, insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenmeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel faaliyeti, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün [sayfa 52] öteki faaliyetlerinin maddî temelini meydana getiren faaliyet, —yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim—, denetlenmeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek durumlarda ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz. En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa kuvvetlerini irademiz altına aldık ve insanların hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki, bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazla üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı-çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü. Darwin, serbest rekabetin, varolma savaşımının, iktisatçıların en yüce tarihsel basan diye kutladıkları savaşımın hayvanlar dünyasının normal durumu olduğunu tanıtlarken, insanlar konusunda, özellikle kendi yurttaşları konusunda ne kadar acıklı bir yergi yazdığım bilmiyordu. Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir. Tarihsel evrim, böyle bir düzeni, her gün biraz daha zorunlu, biraz daha da olanaklı hale getiriyor. İnsanlığın ve onunla birlikte, bütün faaliyet kollarının, özellikle de doğabiliminin, daha önceki her şeyi koyu gölgeler içinde bırakacak bir gelişme göstereceği yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.
      Bununla birlikte, "varlaşan her şey, yokolmaya mahkûmdur".[24] Milyonlarca yıl geçmiş olabilir, yüzbinlerce kuşak doğup ölmüş olabilir; ama zayıflayan güneş ışığının kutuplardan gelen buzları eritmeye artık yetmeyeceği, ekvator çevresinde durmadan toplanan insanların yaşamak için gerekli sıcaklığı artık orada [sayfa 53] da bulamayacağı, organik yaşamın son izinin de yavaş yavaş ortadan kaybolduğu ve dünyanın ay gibi ölü ve donuk bir yuvarlak halinde, karanlıklar içinde ve gene kendisi gibi Ölü duruma gelmiş güneş çevresinde gittikçe daralan bir yörüngede döneceği, sonunda çevresinde döndüğü güneşin içine düşeceği an, karşı konulmaz biçimde yaklaşmaktadır. Başka gezegenler ondan önce bu duruma düşecek, ötekiler de onu izleyecektir. Öğeleri uyumlu biçimde düzenlenmiş aydınlık, sıcak güneş sistemi yerine, yalnızca soğuk ve ölü bir yuvarlak uzay içinde kendi ıssız yolunu izleyecek. Güneş sistemimizin başına gelen, ergeç evren adamızın bütün öteki sistemlerinin de başına gelecek. O ışığı alacak tek bir insan bulunduğu sürece, ışığı dünyaya hiç bir zaman ulaşamayacak olan öbür sayısız evren adalarının da başına bu gelecek. Böyle bir güneş sistemi yaşam tarihini tamamlar, bütün ölümlülerin alınyazısı olan ölüme teslim olursa, ondan sonra ne olacak? Güneşin cesedi sonsuz uzay içinde sonsuza dek yuvarlanıp gidecek mi? Vaktiyle birbirinden çok farklı olan doğa kuvvetleri tek bir hareket biçimine, çekime mi dönüşüp kalacaktır? "Yoksa", Secchi böyle soruyor (s. 810), "ölü sistemi başlangıçtaki akkor halindeki bulutsuya geri getirebilecek ve yeni bir yaşam uyandırabilecek kuvvetler doğada var mı? Bilmiyoruz."
      Elbette bunu, 2x2 = 4 gibi, ya da maddenin çekiminin uzaklığın karesine göre çoğalıp azaldığını bildiğimiz gibi bilmiyoruz. Ama doğa konusundaki görüşünü olabildiğince uyumlu bir bütün halinde kuran, ve günümüzde en kafasız görgücünün bile onsuz hiç bir yere varamayacağı teorik doğabilimi içinde, sık sık tam olarak bilinmeyen büyüklüklerle hesap yapmak zorundayız ve düşüncenin tutarlılığı her zaman bilgi yetersizliklerini aşmak zorundadır. Modern doğabilim, [sayfa 54] hareketin yok olmazlık ilkesini felsefeden devralmak zorundaydı; bu ilke olmaksızın daha fazla yaşayamazdı. Ancak, maddenin hareketi, salt kaba mekanik hareket değildir, salt yer değiştirme değildir; ısı ve ışıktır, elektrik ve magnetik gerilimdir, kimyasal bileşim ve ayrışımdır, yaşamdır ve son olarak bilinçtir. Maddenin, bütün sınırsız varlık süresi boyunca yalnızca bir kez, ve sonsuzluğuna oranla sonsuz derecede küçük kısa bir süre için, kendisini, hareketini farklılaştırabilecek ve dolayısıyla bu hareketin bütün zenginliğini ortaya koyabilecek bir durumda bulduğunu ve, bundan önce ve sonra, maddenin sonsuza kadar salt yer değişikliği ile sınırlanmış olarak kaldığını söylemek, maddenin ölümlü ve hareketin geçici olduğunu savunmakla eşanlamlıdır. Hareketin yok olmazlığı, yalnızca nicel olarak değil, aynı zamanda, nitel olarak da, kavranmalıdır; salt mekanik yer değiştirme, elverişli koşullar altında, ısıya, elektriğe, kimyasal eyleme, yaşama dönüşme olanağını da kapsamakla birlikte, bu koşulları kendiliğinden yaratamayan bir madde, hareketi yitirmiştir; kendisine uygun düşen çeşitli biçimlere dönüşmek yeteneğini yitirmiş bir harekette, henüz dynamis[14*] bulunmakla birlikte, energeia[15*] yoktur ve böylece kısmen yok edilmiş demektir. Ama bunların her ikisi de düşünülemez.
      Şurası kesindir: bir zamanlar, evren adamızın maddesi, en az 20 milyon yıldızı (Mädler'e göre) kapsayan güneş sistemlerinin gelişebildiği hareketi —ne türden olduğunu henüz bilmiyoruz— ısıya çevirmişti; bu güneş sistemlerinin giderek yok olduğu da kesindir. Bu dönüşüm nasıl oldu? Güneş sistemimizin gelecekteki caput mortuum'unun[16*] bir daha yeni güneş [sayfa 55] sistemlerinin hammaddesine dönüşüp dönüşmeyeceğini, biz de peder Secchi kadar az biliyoruz. Ama burada ya bir yaratıcıya yönelmek zorundayız, ya da şöyle bir sonuca varmaya zorlanıyoruz: evrenimizin güneş sistemlerinin kor halindeki hammaddesi, hareket halindeki maddenin özünde var olan hareket dönüşümleri ile doğal yoldan üretilmişti, bu dönüşümlerin koşulları, milyonlarca ve milyonlarca yıl sonra da olsa, azçok raslantı halinde, ama aynı zamanda da raslantıya özgü bir gereklilikle gene madde tarafından yeniden üretilmek zorundadır.
      Böyle bir dönüşüm olanağı, giderek daha çok benimseniyor. Gök cisimlerinin alınyazısının birbiri içine düşmek olduğu görüşüne varılıyor, hatta böylesi çarpışmalarda ortaya çıkması gereken ısı miktarı hesaplanıyor. Gökbilimin bize verdiği bilgiye göre, yeni yıldızların ansızın parlaması, eskiden bilinenlerin de ansızın daha çok aydınlanması, böylesi çarpışmalarla en kolay yoldan açıklanıyor. Ayrıca gezegenler grubumuz, güneşin çevresinde ve güneşimiz de evren adamızın içinde hareket etmekle kalmıyor, bütün evren adamız da uzayda öteki evren adalarıyla geçici, göreli denge içinde sürekli olarak hareket ediyor. Çünkü serbestçe yüzen cisimlerin göreli dengesi bile ancak hareketin karşılıklı olarak saptandığı yerde bulunabilir. Bazı kimseler, uzayda, sıcaklığın, her yerde aynı olmadığım varsayıyorlar; sonsuz küçüklükteki bir bölümü dışta tutulursa, evren adamızın sayısız güneşlerinin ısısının uzayda kaybolduğunu ve uzayın ısısını milyonda-bir santigrad derece bile yükseltmeyi sağlayamadığını biliyoruz. Bu büyük ısı miktarı ne oluyor? Uzayı ısıtma çabası içinde sonsuz olarak boşa mı gidiyor, pratikte varlığını mı yitiriyor, bir derecenin on ya da daha çok sıfırla başlayan ondalığı ölçüsünde uzayın ısınması [sayfa 56] karşısında teorik varlığım mı sürdürüyor? Böyle bir varsayım, hareketin yok olmazlığını yadsır; gök cisimlerinin ardarda birbirlerinin içine düşmesiyle bütün var olan mekanik hareketin ısıya dönüştüğü ve bunun uzaya yayıldığı, böylece "kuvvetin yok olmazlığı"na karşın, genellikle bütün hareketin duracağı olasılığını kabul eder. (Burada hareketin yok olmazlığı yanında, kuvvetin yok olmazlığı deyiminin ne kadar hatalı olduğu anlaşılıyor.) O halde, ilerde bilimsel araştırmanın göstermeyi amaçladığı bir yoldan, uzaya yayılan ısının, yeniden yığılıp etkin olabileceği bir başka hareket biçimine dönüşmesi olanağına sahip olması gerektiği sonucuna varırız. Bununla, ömrü bitmiş güneşlerin ateş halindeki buhara dönüşü karşısında bulunan başlıca güçlük kaybolur.
      Zaten sonsuz zaman içinde dünyaların sürekli olarak yinelenen birbirini kovalaması, ancak sonsuz uzay içinde sayısız dünyaların yanyana bulunuşunun mantıksal bir tamlamasıdır — Draper'in teoriye aykırı Yankee beynine bile gerekliliğini zorla kabul ettiren bir ilke.[17*]
      İçinde maddenin hareket ettiği şey sonsuz bir çevrim, yörüngesini ancak dünyasal yılımızın uygun bir ölçü olamayacağı zaman dönemleri içinde tamamlayan bir çevrim, içinde en yüksek gelişme zamanının, organik yaşam zamanının ve daha önemlisi doğanın ve kendi kendilerinin bilincine ermiş varlıklarının zamanının, yaşam ile özbilincinin geçerli olduğu uzayın sınırlılığı kadar dar bir çevrimdir; ister güneş ya da bulutsu buhar olsun, ister bir hayvan ya da hayvan cinsi olsun, ister kimyasal birleşme ya da ayrışma olsun, [sayfa 57] eşit ölçüde geçici olan ve içinde hiç bir şeyin sonsuz olmadığı, ama sonsuz olarak değiştiği, sonsuz olarak hareket eden, hareketini ve değişimini yasalara göre yapan maddenin sonlu biçimdeki varlığını içeren bir çevrimdir. Ama bu çevrim, zaman ve uzay içinde ne kadar sık ve ne kadar amansızca tamamlanırsa tamamlansın; kaç milyonlarca güneş ve dünya doğup kaybolursa kay-bolsun; yalnız bir güneş sisteminde ve yalnız bir gezegende organik yaşam koşulları ortaya çıkıncaya dek ne kadar zaman geçerse geçsin; aralarından düşünebilen beyne sahip hayvanların gelişmesine, ve kısa bir zaman için yaşam koşullarının ortaya çıkıp sonra gene acımasızca ortadan kaldırılmasına dek ne kadar çok organik varlıklar meydana gelip ve daha sonra gene yok olursa olsun — maddenin bütün dönüşümleri içinde, sonsuza dek aynı kalacağı, hiç bir niteliğinin hiç bir zaman kaybedilemeyeceği ve bu yüzden aynı zamanda da aynı sarsılmaz zorunlulukla yeryüzünün en yüce yaratığı düşünen aklı yokedeceği ve bir başka yerde, bir başka zaman onu yeniden üreteceği konusunda kuşkumuz yoktur. [sayfa 58]
     
       
 
 
       






Dipnotlar

[4*] Dünya çevresi. -ç.
[5*] Elyazmasının kenarına Engels kurşun kalemle şu notu koymuştur: "Alp nehirlerinin kontroluna ilişkin olarak Torricelli." -Ed.
[6*] Elyazmasının kenarında kurşun kalemle yazılmış şöyle bir not var: "Doğa üzerindeki eski görüşün katıldığı, bütün doğabilimlerin tek bir bütün olarak anlaşılmasına yolaçan eski inancın temellerini yaratmıştır. Hâlâ salt mekanik Fransız ansiklopedistler; daha sonra, Hegel tarafından yetkinleştirilen St. Simon ve Alman doğa felsefesi." -Ed.
[7*] Bilimsel başarıları, bu görüşü ortadan kaldırmak gerekirken, o bilimsel başarılarıyla hayli önemli bir malzeme sağlamış olan bir insanın hatta 1861'de bu görüşe nasıl inatla sarılabileceği, şu klasik sözlerde görülebilir: "Güneş sistemimizin düzenlenişi, anlayabildiğimiz kadarıyla, mevcut olan şeyi ve değişmez sürekliliği koruma amacına yönelmiştir. En eski zamanlardan beri yeryüzündeki hiç bir hayvanın ve hiç bir bitkinin daha yetkin ya da herhangi bir biçimde farklı olmaması gibi, bütün organizmalarda birbirini izleyen değil, birbirinin yanısıra yer alan aşamalar bulmamız gibi, kendi soyumuzun vücutça her zaman aynı kalması gibi — birarada var olan göksel cisimlerdeki en büyük farklılıklar bile bize, bu biçimlerin yalnızca gelişmenin farklı aşamaları olduğunu düşünmemiz hakkını vermez; bu, daha çok yaratılan her şeyin kendi içinde aynı derecede yetkin olmasıdır." (Mädler, Populäre Astronomie, Berlin 1861, 5. baskı, s. 316) [Engels'in notu.]
[8*] Elyazmasının kenarına kurşun kalemle şu not konmuştur: "Yine Kant'tan, gelgitin dönüşü geciktirdiği ancak şimdi anlaşılmıştır." -Ed.
[9*] Lyell'ın görüşünün eksikliği —hiç değilse ilk biçiminde— dünyadaki hareket halinde olan kuvvetleri, hem nitelik, hem nicelik yönünden değişmez olarak düşünmesindedir. Onun yönünden dünya sakin değildir, dünya belli bir yönde gelişmez, belli bir sonuca götürmeyen raslansal bir yolda değişir. [Engels'in notu.]
[10*] Elyazmasının kenarına "Embriyoloji" eklenmiştir. -Ed.
[11*] Elyazmasının kenarına kurşun kalemle, "Ceratodus, keza Archaeopteryx, vb."[18] eklenmiştir. -Ed.
[12*] Ariadne'nin ipi — Yunan mitolojisine göre, Minos'un kızı Ariadne, Theseus'u labirentten kurtarmak için, ona bir ip yumağı vermiş ve Theseus'la birlikte kaçmıştır, ancak Theseus Ariadne'yi terketmiştir. -ç.
[13*] Engels'in elyazmasında bu paragraf, bir üstteki ve bir alttaki paragraflardan yatay çizgilerle ayrılmış ve Engels'in başka yapıtlarında kullandığı paragraflarda yaptığı gibi çapraz bir çizgiyle çizilmiştir. -Ed.
[14*] Güç. -Ed.
[15*] Edim. -Ed.
[16*] Ölü kalıntıları. -Ed.
[17*] "Sonsuz uzay içinde dünyaların çokluğu sonsuz zaman içinde dünyaların birbirini izlediği anlayışına götürür." (J. W. Draper, History of the Intellectual Development of Europe, Vol. II, [s. 325].) [Engels’in notu.]

Açıklayıcı Notlar

[10] Engels'in Doğanın Diyalektiği ile ilgili malzemesinin üçüncü dosyası için hazırladığı içindekiler listesinde bu "Giriş", "Eski Giriş" diye adlandırılıyor. Bu "Giriş"in metninde, bunların hangi tarihte yazıldığının saptanmasını mümkün kılan iki bölüm var. Engels 48. sayfada, "hücrenin keşfinden bu yana kırk yıl bile geçmediği"ni söylüyor. Engels'in Marks'a yazdığı 14 Temmuz 1858 tarihli bir mektupta hücrenin keşfinin aşağı yukarı 1836 tarihli olduğunu belirttiğini gözönüne alırsak "Giriş"in 1876'dan önce yazıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Öte yandan, Engels, 50. sayfada "tamamen yapışız proteinin yaşamın bütün temel işlevlerini ... getirdiği gerçeğinin ancak on yıl kadar önce" öğrenildiğini yazarken, herhalde, 1866'da yayınlanan Generelle Morphologie der Organismen ("Organizmaların Genel Morfolojisi") adlı yapıtında Ernst Haeckel'in ilkönce belirttiği monerayı gözönüne alıyordu. O halde "Giriş"in asıl ana-çizgileri Engels tarafından 1874 sonunda yazıldı. Bundan dolayı "Giriş"in 1875 ya da 1876 yılında yazılmış olduğu sonucunu da çıkarmak mümkündür. "Giriş"in birinci kısmı 1875'te, ikinci kısmı da 1876'nın ilk yarısında yazılmış olabilir. -35.
[11] Engels, Luther'in "Ein feste Burg ist unser gott" ("Tanrı Bizim Sağlam Kalemizdir") adlı korosuna değiniyor. Zur Geschichte der Religion und Philosophie in Deutschland ("Almanya'da Dinin ve Felsefenin Tarihi Üzerine") adlı yapıtının ikinci kitabında Heine bu koroyu "Reformasyonun Marseillaise'i" diye adlandırıyor. -37.
[12] Copernicus, güneş merkezli dünya sistemini ortaya koyduğu ve henüz basılmış olan De revolutionibus orbium coelestium ("Göksel Kürelerin Dönüşleri") adlı kitabının bir kopyasını aldığı gün, 24 Mayıs (eski takvimde) 1543'te ölmüştü. -38.
[13] 18. yüzyıl kimyacıları ateşlenmeyi, ateşlenebilir cisimlerde filojiston maddesinin bulunmasına bağlıyorlardı. Bu maddeyi taşıyan cisimlerin onu yanma sırasında bıraktığını sanıyorlardı. Ama bilindiği gibi, havada ısınan metaller ağırlaştı-ğına göre, filojistik teorinin savunucuları fiziksel bakımdan saçma bir ağırlığı bulunan filojistona dalmışlardı. Ateşlenme sürecini yanan bir maddenin oksijenle birlikte gösterdiği tepki diye doğru olarak açıklamış bulunan Fransız kimyacısı Lavoisier tarafından bu teorinin mümkün olmadığı tanıtlanmıştır. Filojistik teorinin zamanında oynadığı yararlı rol, "[Anti]-Dühring'e Eski Önsöz"ün sonunda Engels tarafından belirtilmiştir. Kendisi bu teoriyi, Kapital'in ikinci cildine yazdığı önsözde geniş olarak ele alır. -39.
[14] Kant'ın güneş sisteminin bir bulutsudan meydana geldiğini ileri süren bulutsu varsayımı şu yapıtta ortaya konur: I. Kant, Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels, oder Versuch von der Verfassung und dem mechanischem Ursprunge des ganzen Weltgebäudes nach Newtonischen Grundsätzen abgehandelt ("Evrensel Doğa Tarihi, ve Gökyüzü Teorisi, ya da Newton İlkelerine Göre Evrenin Yapısının ve Mekanik Kökeninin Geçici Bir Tanımlaması") Königsberg ve Leipzig 1755. Kitap anonim bir yayındı.
      Laplace tarafından geliştirilen güneş sisteminin meydana gelişi varsayımı önce onun Exposition du systéme du monde ("Dünya Sisteminin Açıklanışı"), I-II, Paris, l'an IV de la Re-publique Française [1796], yapıtının son bölümünde anlatılıyordu. Kitabın altıncı basımında (1835) bu sonuncu kısım Lapla-ce'ın yaşadığı sırada basım için hazırlanmıştı ve varsayım yedinci basım biçiminde ve yapıta bir not olarak ortaya konur.
      1864'te İngiliz gökbilimcisi William Huggins, uzayda, Kant ve Laplace'ın bulutsu varsayımında belirtilen ilk bulutsuya benzer ısıtılmış gaz halindeki maddelerin varlığını tahlil yolu ile tanıtladı. Huggins, 1859'da G. Kirchhoff ve R. Bunsen'in geliştirdiği bir tayf ayrıştırması yönteminden yararlandı. -42.
[15] Engels, Newton'un Mathematical Principles of Natural Philosophy, cilt II, kitap III. "General Scholium", adlı temel yapıtının ikinci baskısının sonunda belirttiği düşünceyi gözö-nüne alıyor. "Bundan dolayı", diye yazıyordu Newton, "gökyüzünün ve denizin olaylarını yerçekimi gücü ile açıklamakla birlikte, bu gücün nedenini henüz saptamadık. ..." Newton, yerçekiminin bazı özelliklerini saydıktan sonra şöyle devam ediyor: "Ama bundan dolayı da yerçekiminin bu özelliklerinin nedenini olaylardan ortaya çıkaramadım ve bir varsayım veremedim; çünkü olaydan çıkarılamayan şeylere varsayım deniyor. İster metafiziksel ya da fiziksel, ister niteliklerle ilgili ya da mekaniksel olsun, varsayımların deneysel felsefede yeri yoktur. Bu felsefede özel önermeler olaylardan çıkarılır ve daha sonra da tümevarımla genelleştirilir."
     Hegel, Newton'un bu sözlerine dayanarak, Enzyklopddie der philosophischen Wissenschaften im Grundrisse, Heidelberg 1817 ("Felsefî Bilimler Ansiklopedisi") paragraf 98, Ek 1, yapıtında şöyle diyordu: "Newton ... metafizikten sakınması için fiziğe uyarmada bulundu. ..." -43.
[16] Grove'un The Correlation of Physical Forces adlı yapıtı ilkönce 1846'da basıldı. Yapıt, Grove'un Londra Enstitüsünde, Ocak 1842'de verdiği ve kısa bir süre sonra yayınlanan bir konferansına dayanıyordu. Engels, bunun 1855'te Londra'da yayınlanan üçüncü baskısından yararlandı. -45.
[17] Amphiozus (neşter balığı). — Küçük (5 cm kadar uzunluğunda) balığa benzer bir hayvan, çeşitli denizlerde ve okyanuslarda (Hint Okyanusu, Pasifik Okyanusu'nun Malaya adalar grubu ve Japonya kıyılarında, Akdeniz'de, Karadeniz'de vb.) görülür, omurgasızlarla omurgalılar arasındaki geçiş biçimini temsil eder.
      Lepidosiren.
— Güney Amerika'da yaşayan, akciğerli balıklardan ya da çift yanlı soluk alanlardan, yani hem ciğerleri ve hem de solungaçları bulunan balıklardandır, yaşamının büyük bir kısmını su dışında geçirir. -46.
[18] Ceratodus (boynuz dişli). — Hem akciğeri ve hem de solungacı bulunan, Avustralya'da görülen bir balık. Archaeopteryx — sürüngenlerin çeşitli özelliklerine sahip olan, kuşların en eski temsilcisi sayılan ve soyu artık tükenmiş bulunan bir hayvan.
      Engels, burada, H. A. Nicholson'un ilk defa 1879'da basılmış A Manual of Zoology ("Hayvanbilim Elkitabı") adlı yapıtını kullanıyor. Doğanın Diyalektiği üzerinde çalışırken, kitabın 1874'ten sonra basılmayan ilk baskılarından birinden yararlanıyor. -46.
[19] 1759'da C. F. Wolff, epigenez teorisini desteklemek için bilimsel kanıt sağlayan ve preformasyon öğretisini çürüten "Theoria generationis" ("Üreme Teorisi") tezini yayınladı.
      Preformasyon,
yetişkin organizmanın tohum hücresinde önceden biçimlenmesi demektir. 17. ve 18. yüzyılın biyologları arasında yaygın olan metafiziksel preformizm görüşüne göre, yetişkin organizmanın her kısmı, tohum hücreye indirgenmiş biçimde önceden vardır ve bundan dolayı gelişme, önceden var olan organların niceliksel büyümesidir, sözcüğün asıl anlamında, yeni biçimleşme ya da epigenez asla olmaz. Epigenez teorisi Wolff'tan Darwin'e kadar birçok önde gelen biyologlar tarafından geliştirilmiş ve desteklenmiştir. -47.
[20] Türlerin Kökeni, ilk kez, 24 Kasım 1859'da yayınlandı. -47.
[21] E. Haeckel, Natürliche Schöpfungsgeschichte. Gemeinverständliche wissenschaftliche Vortrage über die Entwickelungslehre im Allgemeinen und diejenige von Dartoin, Goethe und Lamarck im Besonderen ("Doğal Yaradılışın Bir Tarihi. Genel Olarak ve Özellikle Danvin, Gcethe ve Lamarck'ın Gelişme Teorisi Üzerine Halk İçin Bilimsel Konferanslar"), 4. Aufl., Berlin 1873. Kitap ilk kez 1868'de Berlin'de yayınlandı.
      Protista
(Grekçe protistos — önceki), Haeckel'in sınıflandırmasına göre, tekhücreli ve hücresizlerden meydana gelen ilkel organizmaların yaygın bir grubudur ve bitkilere ve hayvanlara ek olarak organik yaşamın üçüncü dalını meydana getirir.
      Monera
(Grekçe moneres — tek), Haeckel'e göre, bütün yaşam fonksiyonlarını, beslenme, hareket, dürtüye tepki ve çoğalmayı yerine getiren çekirdeksiz ve yapışız protein damlaları. Haeckel, şimdi ölü olan ve arkigonoz olarak, yani kendiliğinden üreme ile ortaya çıkan asıl monera ile hâlâ canlı olan şimdiki monera arasında fark görüyor. Birincisi, organik yaşamın her üç dalının gelişmesi için hareket noktasıydı. Tarihsel bakımdan, hücre, arkigonoz Moneradan gelişti. Sonuncusu ise Protista dalmdadır, bu dalın ilk ve en ilkel sınıfını meydana getirir. Gene Haeckel'e göre, modern Moneralar, Protamoeba primitiva, Protomyxa aurantiaca ve Bathybius haeckelii türleri ile temsil edilir.
      Protiste ve Monera terimleri Haeckel tarafından kendisinin Generelle Morphologie der Organismen ("Genel Organizmalar Morfolojisi") adlı yapıtında icat edildi, ama bilimde yerleşmedi. Bugün Haeckel'in Protista olarak gördüğü organizmalar ya bitkiler ya da hayvanlar olarak sınıflandırılır. Moneraların varlığı doğrulanmadı. Bununla birlikte, hücre-öncesi biçimlerden gelişen hücre organizmaları görüşü, bitki ve hayvanlara ayrılan ilk organizmalarla ilgili görüş, bilimde genel bir ölçüde yerleşti. -48.
[22] Engels, burada ve aşağıda şu yapıtlardan aktarmalar yapıyor: J. H. Mâdler, Der Wunderbau des Weltalls, öder popu-lare Astronomie ("Evrenin Mucizevî Yapısı ya da Halk İçin Gökbilim"), 5. Aufl., Berlin 1861 ve A. Secchi, Die Sonne ("Güneş"), Braunschweig 1872.
      Engels, "Giriş"in ikinci kısmında, muhtemelen 1876 Ocak ve Şubat ayında bu iki kitaptan aldığı kısımları kullanıyor. -49.
[23] Eozoon canadense. — Kanada'da bulunmuş, eski ilkel organizmaların kalıntıları olarak kabul edilen bir taşıl, 1878'de hayvanbilimci Kari August Möbius, bu taşılın organik kökenli olduğunu tanıtladı. -51.
[24] Goethe'nin Faust'unda Mefistofeles'in sözleri: "Alies was entsteht, ist wert, dass es zugrunde geht" (kısım I, sahne 3). -53.


Sayfa başına gidiş