Friedrich Engels
Doğanın
Diyalektiği


1873-1883 yılları arasında yazıldı.
İlk kez Archiw K. Marksa i F. Engelsa. Kniga wtorajaj, Moskau - Leningrad 1925'de yayınlandı.

[Türkçe çevirisi, Friedrich Engels'in Dialektik der Natur (1876-1878) adlı yapıtını, Almanca aslından (Dietz Verlag, Berlin 1961) ve "Sunuş" ile "Açıklayıcı Notlar"ı İngilizce baskısından (Dialectics of Nature, Progress Publishers, Moscow 1964) Arif Gelen dilimize çevirmiş ve kitap, Doğanın Diyalektiği adı ile, Sol Yayınları tarafından Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1970; İkinci Baskı: Mart 1975; Üçüncü Baskı: Ocak 1977) tarihinde Ankara'da bastırılmıştır.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Doğanın Diyalektiği (1.693 KB)











HAREKETİN TEMEL BİÇİMLERİ[62]







      MADDENİN varoluş biçimi, ve doğasında varolan, nitelik olarak açıklanan hareket, en genel anlamda, basit yer değiştirmeden düşünceye kadar, evrende yer alan bütün değişiklikleri ve süreçleri kapsar. Hareketin niteliğinin incelenmesi, aslında, bu hareketin en yalın, en basit biçiminden başlayarak, bunların en yüksek ve en karmaşık biçimlerinin anlatımına varmadan önce kavranılması, öğrenilmesi demektir. Bundan dolayı biz, doğabilimin tarihsel evriminde, her şeyden önce, basit yer değişikliği teorisinden, göksel cisimlerin ve yersel kütlelerin mekanik hareketinin nasıl geliştiğini görürüz; bunu moleküler hareketin teorisi, fizik, [sayfa 94] ve hemen ardından da, nerdeyse onun yanında ve bazan ondan önce, atomların hareketi bilimi, kimya izledi. Ancak cansız doğaya egemen olan hareket biçimleri bilgisinin bu değişik dalları yüksek bir gelişme derecesine eriştikten sonradır ki, yaşam sürecini temsil eden hareketin süreçlerinin açıklanması başarıyla mümkün olabilmiştir. Bu, mekanik, fizik ve kimyanın gelişmesi oranında ilerlemiştir. Bundan dolayı, mekanik, hayvan bedeninde kasların büzüşmesi ile harekete geçirilen kemik kaldıraçlarının etkilerini cansız doğada da geçerli olan yasalara dayandırabilecek duruma oldukça uzun zaman önce geldiği halde, öteki yaşam görüngülerinin fiziksel-kimyasal dayanağı, hâlâ daha gelişmesinin oldukça başında bulunuyor. O halde biz, burada, hareketin niteliğini incelerken, organik hareket biçimlerini bir kenara bırakmak zorundayız. Bunun için, zorunlu olarak, cansız doğanın hareket biçimleri —dolayısıyla bilimin durumuna uygun olarak— çerçevesinde kalacağız.
      İster göksel cisimlerin yer değişikliği, ister yersel kütlelerin, moleküllerin, atomların ya da esir parçacıklarının yer değişikliği olsun, her hareket, bir yer değişikliği ile bağlıdır. Hareket biçimi ne kadar yüksekse, bu yer değişikliği de o kadar küçüktür. O hareketin niteliği, bundan ibaret değildir ama, bundan da ayrılamaz. O halde hepsinden önce onun araştırılması gereklidir.
      Bizce kavranabilen tüm doğa, bir sistem biçimidir, cisimlerin karşılıklı bağlantılarının bir toplamı biçimidir, ve biz, burada, cisim deyince, yıldızlardan atomlara kadar, hatta varlıkları kabul edildiği ölçüde, esir parçacıklarına kadar bütün maddî varlıkları anlarız. Bu cisimlerin bir karşılıklı bağlantı içinde bulunduğu gerçeği, onların birbirini etkilediği gerçeğini içinde [sayfa 95] taşır ve onların bu karşılıklı etkisi de açıkça hareketi oluşturur. Burada da anlaşılıyor ki, madde, hareketsiz düşünülemez. Ayrıca madde, karşımızda, var olan, varolduğu gibi de yaratılamayan ve yok edilemeyen bir şey olarak duruyorsa, bundan, hareketin de, yaratılamayacağı gibi yok edilemeyeceği sonucu çıkar. Bu vargı, evrende bir sistem, cisimlerin karşılıklı bağlantılı bir birliğinin kabul edilmesiyle, reddedilemez duruma geldi. Bu nokta doğabilimde geçerlilik kazanmadan çok önce felsefe tarafından ortaya konduğu için, felsefenin hareketin yaratılamazlığı ve yok edilemezliği sonucuna, doğabilimden neden tam ikiyüz yıl önce vardığı kolayca anlaşılır. Hatta felsefenin bunu koyuş biçimi, doğabilimin şimdiki ortaya koyuş biçiminden hâlâ daha üstündür. Descartes'ın tezi, evrende var olan hareket miktarının hep aynı kaldığı ilkesi, olsa olsa sonlu bir ifadenin sonsuz bir büyüklüğe uygulanışının biçimsel bir eksikliğini gösterir. Buna karşılık, şimdi doğabilimde, aynı yasanın iki ifadesi geçerlidir: Helmholtz'un kuvvetin sakinimi yasası ve daha yeni, daha kesin bir yasa olarak enerjinin sakinimi yasası. İlerde göreceğimiz gibi, bunlardan birisi ötekinin tam tersini söyler ve üstelik herbiri ilişkinin yalnızca bir yanını ifade eder.
      İki cisim birbirini etkiler ve bu yüzden birinin ya da her ikisinin yeri değişirse, bu yer değişikliği, ancak bir yaklaşma ya da bir ayrılmadan ibarettir. Bunlar ya birbirlerini çeker ya da iterler. Ya da mekaniğin ifade ettiği gibi, bunlar arasında bulunan kuvvetler merkezîdir, merkezlerini birleştiren doğru üzerinde etkindirler. Bunun olması, evrende her zaman ve istisnasız bulunması, bazı hareketler ne kadar karmaşık görünse de, bugün için bize çok olağan görünür. İki cisim birbirlerini etkilediklerinde ve bunların karşılıklı etkilemeleri herhangi bir engelle ya da üçüncü bir cismin [sayfa 96] etkisiyle karşılanmadıkça, bu etkinin en kısa ve en düz yol boyunca, yani bunların merkezlerini birleştiren doğru boyunca başka bir yönde etkilenmeleri gerektiği varsayımında bulunmak bize saçma görünebilir.[1*] Bilindiği gibi, Helmholtz da (Erhaltung der Kraft, Berlin 1847, Bölüm I ve II)[64] merkezî etki ve hareket miktarının (Bewegungsmenge)[65] değiştirilemezliğinin karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırdıklarını ve merkezî etkiler dışındaki varsayımların hareketin ya yaratılabildiği ya da yok edilebildiği yollu sonuçlara varacağı yolunda matematiksel kanıtlar getirmiştir. Buna göre, bütün hareketin temel biçimi yaklaşma ve uzaklaşmadır, büzülme ve genleşmedir — kısacası, çekim ve itimin eski kutupsal karşıtlığıdır.
      Özellikle belirtmelidir ki, çekim ve itim, burada, "kuvvetler" denilen şeyler olarak değil, hareketin basit biçimleri olarak anlaşılır. Kant da, bunun gibi, maddeyi, çekim ve itimin birliği olarak görüyordu. "Kuvvetlerden neyin anlaşılacağı, ilerde sırası gelince belirtilecektir.
      Her hareket, çekim ve itimin karşılıklı etkisinden meydana gelir. Ama hareket, ancak her çekimin başka bir yerde buna tekabül eden bir itim tarafından dengelenmesi durumunda mümkündür. Yoksa, zamanla bir taraf öte tarafa göre üstünlük kazanır, böylece sonunda hareket de son bulur. O halde, evrende, bütün çekimlerin ve itimlerin karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri zorunludur. Böylece hareketin yok edilmezliği ve yaratılamazlığı yasası, evrende her çekim hareketinin eşit değerde itim hareketi ile, her itim hareketinin eşit değerde çekim hareketi ile tamamlanması [sayfa 97] gerektiği biçiminde ifade olunur. Ya da, felsefenin —kuvvetin ya da enerjinin sakinimi yasasının doğabilim alanında formüle edilmesinden çok önce— ifade ettiği gibi, evrende bütün çekimlerin toplamı, bütün itimlerin toplamına eşittir.
      Ancak burada her hareketin şu ya da bu zamanda durması ile ilgili iki olasılık, hâlâ daha var gibidir: hareket, ya çekim ve itimin sonunda gerçekten birbirini götürmesiyle, ya da tüm itimin maddenin bir kısmını hükmü altına alması ve geri kalan kısmına da tüm çekimin hükmetmesi yoluyla durur. Başlangıçtan itibaren, diyalektik anlayış açısından bu olasılıklar dıştalanmıştır. Diyalektik, bugüne kadar elde ettiğimiz doğa deneylerinin verdiği sonuçlardan, genellikle bütün kutupsal karşıtlıkların, iki karşıt kutbun birbiri üzerindeki karşılıklı etkisinden ileri geldiğini, bu kutupların ayrılışının ve karşıtlaşmasının ancak bunların karşılıklı bağlantısı ve birliği çerçevesinde sözkonusu olduğunu, bunun tersine, onların birliğinin de, onların ayrılışında, karşılıklı bağlantısının ise ancak karşıtlaşmasında bulunduğunu tanıtlar tanıtlamaz, ne itim ile çekimin kesin dengeleşmesinden, ne bir hareket biçiminin maddenin bir yarısına, öteki biçiminin maddenin öteki yansına kesin bir bölünmesinden, yani ne iki kutbun karşılıklı olarak birbirlerine nüfuz etmesinden,[2*] ne de kesinlikle birbirlerinden ayrılmasından sözedilebilir. Birinci durumda bir mıknatısın kuzey ve güney kutuplarının karşılıklı olarak birbirlerini ortadan kaldırmalarını, ikinci durumda ise iki kutbun orta yerinden bir mıknatısı, ikiye ayırmanın, bir yanda güney kutbu bulunmayan bir kuzey yarımı, öte yanda kuzey kutbu bulunmayan bir güney yarımı meydana getirmesini istemek demek olurdu. Ancak, böyle varsayımların kabul [sayfa 98] edilmezliği kutupsal karşıtlığın diyalektik niteliğinden derhal ortaya çıkmakla birlikte, doğabilimcilerin egemen olan metafizik düşünme biçimi sayesinde, hiç değilse ikinci varsayım fiziksel teoride belli bir rol oynar. Bundan, yeri gelince sözedilecektir.
      Çekim ve itimin karşılıklı etkisi içinde hareket kendini nasıl gösterir? Bunu en iyi yoldan bizzat hareketin ayrı ayrı biçimlerinde inceleyebiliriz. Sonunda, maddenin genel görünüşü ortaya çıkacaktır.
      Bir gezegenin kendi merkez gövdesi çevresindeki hareketini ele alalım. Basit okul gökbilimi, iki kuvvetin ortak hareketi sonucu çizdiği elipsin açıklanmasında, Newton'u izler; merkez cismin çekimi ve bu çekim yönünde gezegenin normali boyunca çektiği tanjant kuvvettir bu. Böylece, cisim, merkeze yönelik hareket biçimi yanında, bir de, bir başka yönde hareket, "kuvvet" denilen, merkezi birleştiren doğruya dik olan bir hareket çizer. Böylece, yukarda değinilen ve evrenimizde her hareketin ancak birbirlerini etkileyen cisimlerin, merkezleri birbirine bağlayan doğrular yönünde olabileceğini, ya da bir başka deyişle, ancak merkezden etkileyen "kuvvetler" yüzünden meydana geldiğini gösteren temel yasa ile çelişkiye düşüyor. Gene böylece teoriye, gene önce gördüğümüz gibi, hareketin yaratılmasına ve yok edilmesine zorunlu olarak götüren, bundan dolayı da bir yaratıcıyı öngören, bir hareket unsuru getiriyor. Bundan dolayı, yapılması gereken, bu gizemli teğetsel kuvvete merkezî olarak etkide bulunan bir hareket biçimine indirgemekti; Kant-Laplace'ın kozmogoni teorisini tamamlamaktı. Bilindiği gibi bu anlayışa göre, tüm güneş sistemi, dönen, son derece ince bir gaz kütlesinin yavaş yavaş büzülmesiyle meydana geldi. Dönme hareketi, bu gaz yuvarlağının ekvatorunda elbette ki en kuvvetli durumdadır, ve tek tek gaz halkaları kendilerini [sayfa 99] kütleden ayırırlar ve asıl dönüş doğrultusunda merkezî cisim çevresinde dönen gezegenler, gezegen benzerleri vb. halinde biraraya gelirler. Bu dönüş de, genellikle gaz parçacıklarının kendi hareketleriyle açıklanır. Böyle bir hareket bütün yönlerde vardır, ama sonunda belli bir yönde bir fazlalık kendini gösterir ve böylece gaz yuvarlağının giderek büzülmesiyle birlikte durmadan artması gereken bir dönüş hareketine neden olur. Dönüşün kökeni konusunda hangi varsayım kabul edilirse edilsin, hepsi, teğet kuvveti ortadan kaldırır, merkezî olarak etkileyen hareketin özel bir görünüş biçimine dönüşürler. Eğer gezegen hareketinin bir unsuru, doğrudan doğruya merkezî olanı, gezegenle merkezî cisim arasındaki çekim tarafından temsil ediliyorsa, öteki teğetsel unsur, bir kalıntı olarak, gaz yuvarlağı parçacıklarının ilk itiminin bir türevi ya da değişmiş bir biçiminde görünür. Bir güneş sisteminin yaşam süreci, çekim ile itimin karşılıklı etkisi olarak ortaya çıkar; bu etki içinde çekim, itimin ısı biçiminde uzaya yayılması ve böylece yavaş yavaş sistemden kaybolması dolayısıyla, azar azar üstünlük kazanır.
      Daha ilk bakışta görülür ki, burada itim olarak kavranan hareket biçimi, modern fiziğin "enerji" diye tanımladığı şeyin aynısıdır. Sistemin büzüşmesi ve bugün meydana geldiği cisimlerin bundan dolayı ayrılması dolayısıyla sistem, "enerji" yitirmiştir. Hem de bu kayıp, Helmholtz'un bilinen hesabına göre, başlangıçta itim biçiminde var olan toplam hareket miktarının (Bewegungsmenge) 453/454'ü kadardır.
      Şimdi de bizzat dünyamızdaki cisimsel bir kütleyi ele alalım. Bu kütle, dünyanın güneşle bağlantısı gibi, çekimle dünyaya bağlantılıdır. Ama dünyadan farklı olarak, serbest bir gezegensel hareket yapamaz. Ancak dışardan itici bir etki olursa hareket edebilir ve sonra, [sayfa 100] etki kesilir kesilmez hareketi hızla son bulur; bunun nedeni, ya yalnızca çekimin etkisi, ya da içinde hareket ettiği ortamın direnci ile birlikte çekimin etkisidir. Bu direnç de son tahlilde yerçekiminin bir etkisidir ve o olmazsa, dünyanın yüzeyinde bir direnç ortamı, bir atmosfer bulunamaz. Bundan dolayı, dünyanın yüzeyindeki salt mekanik hareket için bizi ilgilendiren, yerçekiminin, çekimin kesinlikle egemen bulunduğu, böylece hareket ürününün iki evre gösterdiği: önce yerçekimine karşı bir etki ve sonra da yerçekiminin etkisi: kısaca, yükselme ve düşme.
      Böylece, gene bir yanda çekim ile öte yanda kendisine karşıt yönde yer alan, yani geri itici bir hareket biçimi arasındaki karşılıklı etki ile karşı karşıyayız. Ama bu geri itici hareket biçimi, yersel saf mekanik (değişmez olarak kabul ettiği, belli topaklanma ve yapışma durumlarına sahip kütleleri ele alan mekanik) alanı çerçevesinde doğada görülmez. Bir dağın tepesinden kopan bir kaya parçasının içinde bulunduğu ya da bir şelâleyi mümkün kılan fiziksel ve kimyasal koşullar onun etki alanı dışındadır. O halde itici, kaldırıcı hareket, yersel saf mekanikte yapay olarak üretilmelidir: İnsan gücü, hayvan gücü, su gücü, buhar gücü vb. ile. Bu durum, bu doğal çekimle yapay yollardan savaşma gerekliliği, çekimin, yerçekiminin, ya da onların dediği gibi, yerçekimi kuvvetinin, doğada en önemli, hatta temel hareket biçimi olduğu görüşünün mekanikçilerce kabul edilmesine neden olur.
      Örneğin, bir ağırlık kaldırılınca ve onun dolaysız ya da dolaylı düşüşü, öteki cisimlere hareketi aktarınca, mekaniğin alışılmış görüşüne göre, bu hareketi aktaran, ağırlığın kaldırılması değil, gravitasyon kuvvetidir. Böylece, örneğin Helmholtz şöyle diyor: "Bizce en basit ve en iyi tanıdığımız kuvvet, çekici bir kuvvet [sayfa 101] olarak, gravitasyondur. ... Örneğin, bir ağırlık asılarak çalıştırılan saatler. ... Ağırlık ... saat mekanizmasının tümü harekete geçirilmeksizin, gravitasyon ile uyum içine giremez." Ama o, asılı bulunduğu ip tamamıyla çözülene dek inmeden ve inmesini sürdürmeden saat mekanizmasını çalıştıramaz. "Sonra saat durur, çünkü ağırlığının etkin kuvveti o an için bitmiştir. Ağırlığı kaybolmamış ya da azalmamıştır, yer tarafından gene aynı ölçüde çekilir, ama bu ağırlığın hareket meydana getirme yeteneği kaybolmuştur. ... Ancak kol gücü ile saati kurabiliriz ve böylelikle ağırlık gene yukarı kaldırılmış olur. Bunun ardından ağırlık daha önceki çalışma kapasitesini yeniden kazanır ve saat gene hareketini sürdürür." (Helmholtz, Populare Vorträge, II, s. 144-45.)
      O halde Helmholtz'a göre saati harekete geçiren etkin hareket aktarımı, ağırlığın yukarı kaldırılması değil, ağırlığın pasif yüküdür; ama yükün pasif ağırlığı, bu yük ancak kaldırılınca pasif durumdan çıkmakla birlikte, ağırlık ipi çözüldükten sonra yük eski pasifliğine döner. Yukarda gördüğümüz gibi, modern anlayışa göre enerji, itimin yalnızca başka bir ifadesidir ki, burada Helmholtz'un eski anlayışında kuvvet, itimin karşıtı olan çekimdir. Şimdilik, bunu böylece saptayıp geçiyoruz.
      Ancak yersel mekaniğin süreci sonuna varınca, aynı dikey uzaklıkta, ağır kütle, önce kaldırılıp sonra düşürüldüğünde, bu süreci oluşturan hareket ne oluyor? Bu, saf mekanik için kaybolmuştur. Ama şimdi biliyoruz ki, hareket hiç bir zaman yok edilemez. Küçük bir kısmı da ısıya — kısmen direnen atmosfere, kısmen bizzat düşen cisme, son olarak kısmen de düştüğü yere aktarılmış ısıya dönüşmüştür. Saat ağırlığı da, giderek, saat mekanizmasının çeşitli hareket çarklarının sürtünme ısısı içinde hareketine son verir. Ama genellikle [sayfa 102] böyle ifade edilmesine karşın, ısıya ve dolayısıyla itme biçimine geçen, düşme hareketi, yani çekim değildir. Tersine, Helmholtz'un doğru olarak belirttiği gibi, çekim, ağırlık, daha önceki gibi kalır, daha doğrusu hatta biraz da artar. Bu daha çok düşme ile mekanik olarak yok edilen ve ısı olarak yeniden ortaya çıkan, kaldırma ile yükseltilen cisme aktarılmış itmedir. Kütlelerin itimi, molekül itimine dönüşmüştür.
      Yukarda söylendiği gibi, ısı, itimin bir biçimidir. Katı cisimlerin moleküllerini salınım durumuna getirir, böylece ayrı ayrı moleküllerin bağlarım, sıvı duruma geçiş gerçekleşinceye kadar gevşetir; sıvı durumda da, ısının sürekli olarak verilmesiyle de moleküllerin hareketini Öyle bir dereceye kadar artırır ki, bu noktada moleküller kütleden tamamen koparlar ve her molekülün kendi kimyasal yapısı ile belirlenen belirli bir hızda, kendi başlarına serbestçe hareket ederler. Isı daha da verilirse, bu hız daha çok yükselir, böylece moleküller birbirlerini daha çok iterler.
      Ancak ısı, "enerji" denilen şeyin bir biçimidir; enerji, burada da gene itme ile özdeş olduğunu gösterir.
      Statik elektrik ve magnetizm görüngülerinde, biz, çekimin ve itimin kutupsal bir dağılımına sahibiz. Bu iki hareket biçiminin modus operandisi[3*] ile ilgili olarak hangi varsayım kabul edilirse edilsin, olgular karşısında, çekimin ve itimin, statik elektrik ya da magnetizm yoluyla meydana getirdikleri ve hiç bir engele uğramadan gelişebildikleri ölçüde kutupsal dağılımın niteliğinden de zorunlu olarak ortaya çıktığı gibi, birbirlerinin yerini aynen alabilirler. Etkinlikleri birbirlerini karşılamayan iki kutup, gerçekten kutup olamaz ve şimdiye kadar da doğada böyle bir şeye raslanmamıştır. Şimdilik burada, galvanizmi dikkate almıyoruz, çünkü onda [sayfa 103] süreç, kimyasal tepkimelerle saptanır ve bu yüzden daha karmaşık duruma gelir. Bundan dolayı, bizzat kimyasal hareket süreçlerini incelememiz daha iyi olur.
      İki parça hidrojen ağırlığı, 15,96 parça oksijen ağırlığı ile subuharı halinde birleşince, bu süreç sırasında, 68.924 ısı birimi kadar ısı miktarı meydana gelir. Tersine, 17,96 parça subuharı ağırlığının iki parça hidrojen ağırlığına ve 15,96 parça oksijen ağırlığına ayrışması, ancak, bizzat ister ısı ya da ister elektrik hareketi biçiminde olsun, 68.924 ısı birimine eşdeğer bir hareket miktarı, subuharına eklenmek koşuluyla mümkün olabilir. Aynı şey, bütün öteki kimyasal süreçler için de geçerlidir. Bu durumların büyük bir çoğunluğunda, bileşiminde hareketin açığa çıkmasına, ayrışmada hareketin eklenmesi sözkonusudur. Burada da, kural olarak itme, sürecin aktif, hareket bakımından daha yetenekli ya da hareket eklenmesini gerektiren yanı; çekim ise, sürecin pasif, hareketi gereksiz kılan ve bir hareket fazlalığı bırakan yanıdır. Bundan dolayı, modern teoriye göre, bir bütün olarak, enerji, elementlerin bileşiminde serbest kalır, ayrışımda ise bağlanır. Demek ki, enerji, burada, itme için vardır. Helmholtz gene şöyle der:
      "Bu kuvveti (kimyasal ilgi kuvvetini) bir çekim kuvveti olarak düşünebiliriz. ... Karbon ve oksijen atomları arasındaki bu çekim kuvveti, yeryüzünün yerçekimi biçiminde kaldırılan bir ağırlık üzerinde yaptığı kadar bir iş yapar. ... Eğer karbon ve oksijen atomları birbirine doğru atılır ve karbonik asit halinde birleşirse, karbonik asidin yeni oluşmuş parçacıkları en şiddetli molekül hareketi, yani ısı hareketi halinde bulunmak zorundadır. ... Eğer bunlar, sonradan çevreye ısı vermişse, karbonik asitte hâlâ tüm karbon, tüm oksijen ve ayrıca her ikisinin ilgi kuvveti eskisi kadar güçlü olmakta devam ediyor demektir. Ama bu ilgi, kendini, [sayfa 104] şimdi yalnızca, karbon ve oksijen atomlarının sımsıkı birbirine bağlı olmasında ve bunların ayrılmasına izin vermesinde gösterir." (Helmholtz, aynı yapıt, s. 169.)
      Bu da aynen önceki gibi: Helmholtz, mekanikte olduğu gibi kimyada da kuvvetin çekimden meydana geldiğini, bunun için öteki fizikçilerin enerji dediği ve itme ile eşdeğer olanın tamamen karşıtı olduğunda ısrar eder.
      O halde, artık, çekim ve itim denen iki basit temel biçimi ile değil, bu ikisinin karşıtlığı çerçevesinde evrensel hareketin sarılma ve açılma sürecinin içinde akıp gittiği bir dizi alt biçimle karşıkarşıya bulunuyoruz. Ama bu çok yanlı görüngü biçimlerini, hareket denen tek bir deyim altında toplayan yalnızca bizim aklımız değildir. Tersine, bunlar, belirli koşullar altında birbirlerine dönüşerek bir ve aynı hareketin biçimleri olarak eylem yoluyla kendi kendilerini tanıtlarlar. Kütlenin mekanik hareketi ısıya, elektriğe, magnetizme dönüşür; ısı ve elektrik, kimyasal çözülmeye dönüşür; kimyasal bileşim, gene ısı ve elektrik üretir ve elektrik yardımı ile magnetizm üretir; ve sonunda da ısı ve elektrik, kütlenin mekanik hareketini bir kez daha üretirler. Hem bu değişmeler öyle olur ki, bir biçimin belirli bir hareket miktarı her zaman, öteki biçimin tamıtamına sabit bir miktarına tekabül eder. Bundan başka, hareketin miktarını ölçmeye yarayan birimi, hangi hareket biçiminin sağladığı, bunun kütle hareketini, ısıyı, elektromotor kuvveti mi, yoksa kimyasal süreçte değişimden geçen hareketi mi ölçmeye yaradığı önemli değildir.
      Burada biz, 1842'cle J. R. Mayer tarafından kurulan[4*] ve ondan bu yana uluslararası alanda büyük bir [sayfa 105] başarı ile işleyen "enerjinin sakinimi" teorisine dayanmaktayız ve şimdi günümüzde bu teori tarafından kullanılan temel kavramları incelememiz gerekiyor. Bunlar, "kuvvet" ya da "enerji" ve "iş" kavramlarıdır.
      Yukarda da gösterildiği gibi, şimdi oldukça geniş ölçüde kabul edilmiş bulunan modern görüş gereğince enerji deyince itme anlaşılıyor; oysa Helmholtz, çekimi anlatmak için çoğunlukla kuvvet terimini kullanıyor. Evrende çekme ve itme birbirini karşıladığı, buna göre ilişkinin hangi yanının pozitif ya da negatif olarak alındığı önemsiz olabileceğinden, bu, önemsiz bir biçimsel ayrım olarak görülebilir; bunun gibi aslında, pozitif apsislerin belli bir çizgi üzerindeki bir noktanın sağma ya da soluna doğru sayılması da önemsizdir. Ancak bu, mutlaka böyle de değildir.
      Çünkü burada her şeyden önce sözkonusu olan evren değil, yeryüzünde meydana gelen ve güneş sisteminde dünyanın ve evrende güneş sisteminin tamamen sabit durumunca koşullanan görüngülerdir. Oysa güneş sistemimiz her an uzayda büyük miktarlarda hareket yayar; hem de çok belirli bir nitelikte hareket, yani güneş ısısı, yani itme. Ama dünyamızın kendisi de, üzerindeki yaşamın varlığını ancak güneş ısısına borçludur, [sayfa 106] ve dünya aldığı bu ısının bir bölümünü başka hareket biçimlerine dönüştürdükten sonra, aldığı bu güneş ısısını sonunda uzaya geri verir. O halde güneş sisteminde ve özellikle yeryüzünde çekim, itime göre daha önemli bir ağırlık kazanıyor. Bize güneşten gelen itme hareketi olmasaydı, dünyada her hareketin durması gerekirdi. Güneş yarın soğuyacak olsa, dünya üzerindeki çekim, diğer bütün şeylerin aynı kalmaları koşuluyla, bugün nasıl ise gene öyle kalırdı. Daha önce olduğu gibi, 100 kiloluk bir taş, nereye konursa konsun, 100 kilo çekerdi. Ama gerek kütlelerin, gerek moleküllerin ve atomların hareketi, mutlak hareketsizlik diyebileceğimiz bir duruma girerdi. O halde şurası açıktır ki, bugünkü yeryüzünde geçen süreçler için hareketin aktif yanı olarak, yani "kuvvet" ya da "enerji" olarak çekimin ya da itimin alınmasına kayıtsız kalınamaz. Bugünkü yeryüzünde, tersine, çekim, itimden daha büyük üstünlük kazanmış olduğundan, tamamen pasif duruma gelmiştir. Bütün aktif hareketi, güneşten itim gelmesine borçluyuz. Bundan dolayı da yeni okul —hareket ilişkisinin niteliği konusunda açık değilse bile— konu bakımından ve yersel süreçler için, hatta bütün güneş sistemi için, enerjiyi itme olarak kavrarken tamamen haklıdır.
      "Enerji" terimi, tüm hareket ilişkisini asla doğru olarak anlatmıyor, çünkü yalnızca bir yanını, tepkiyi değil, etkiyi kapsıyor. Ayrıca, "enerji"yi maddeye göre dışsal bir şey, sonradan alınıp konmuş bir şeymiş gibi gösteriyor. Ama herhalde "kuvvet" ifadesine yeğlenmelidir.
      Genel olarak kabul edildiği gibi (Hegel'den Helmholtz'a kadar), kuvvet kavramı insan organizmasının kendi çevresi içindeki etkinliğinden çıkmıştır. Kas kuvvetinden, kolların kaldırma kuvvetinden, bacakların [sayfa 107] sıçrama kuvvetinden, mide ve barsakların sindirim kuvvetinden, sinirlerin duyu kuvvetinden, salgı bezlerinin salgı kuvvetinden vb. sözederiz. Başka bir deyimle, organizmamızın bir işlevinin görüngüler meydana getirdiği bir değişikliğin gerçek nedenini belirtmekten uzak kalmak için, bunun yerine uydurma bir neden, değişikliğe uygun düşen bir sözde kuvvet koyarız. Sonra bu kolay yöntemi dış dünyaya da aktarır ve görüngüler kadar değişik türde kuvvetler icat ederiz.
      Hegel
'in zamanında doğabilim (belki gök ve yer mekaniği dışta tutulursa) bu safça dönemde bulunuyordu ve Hegel çok haklı olarak o zamanki güçler bulma yöntemine saldırır (aktarılacak paragraf).[68] Gene başka bir yerde der ki:
      "Mıknatısın çekim kuvveti olduğunu söylemekten, onun bir ruhu bulunduğunu" (Thales'in dediği gibi) "söylemek daha iyidir; kuvvet, maddeden ayrılabilir, bir yüklem olarak tasarlanan bir tür özgülüktür — oysa ruh, bizzat bu hareketin kendisidir, maddenin doğası ile özdeştir."[69] (Geschicte der Philosophie, I, s. 208.)
      Kuvvetler konusunda bugün artık eskisi kadar rahat davranamıyoruz. Helmholtz'u dinleyelim: "Bir doğa yasasını tam olarak tanıyorsak, onun istisnasız işler olmasını istemeliyiz. ... Böylece, yasa, karşımıza bir nesnel güç olarak çıkar, bunun için de onu kuvvet diye adlandırırız. Örneğin, ışığın kırılması yasasını saydam maddelerin ışığı kırma kuvveti, kimyasal eğilim yasasını çeşitli maddelerin aralarındaki ilgi kuvveti diye nesnelleştiririz. Bunun gibi metallerin dokunmasındaki elektrik kuvvetinden, yapışma kuvvetinden, kılcal borular kuvvetinden ve başkalarından sözederiz. Bu isimler, koşulları henüz oldukça karmaşık olan doğa süreçlerinin önce sınırlı bir dizisini kapsayan yasaları nesnelleştirirler. ... Kuvvet, yalnızca nesnelleşmiş etki [sayfa 108] yasasıdır. ... Ortaya attığımız soyut kuvvet kavramı, buna yalnız, bizim bu yasayı isteyerek icat etmediğimizi, bunun doğa olaylarının zorlayıcı bir yasası olduğunu eklemiş olur. Doğa görüngülerini kavrama, yani yasaları bulma isteğimiz, başka bir anlatım biçimi alır, yani görüngülerin nedenleri olan kuvvetleri bulup çıkarmamız gerektiğini anlatır." (Yukardaki yapıt, s. 189-91. 1869 tarihinde Innsbruck'ta verilen konferans.)
      Birincisi, öznelliğimizden bağımsız olarak saptanmış, bundan dolayı da tamamıyla nesnel olan bir doğa yasasına salt öznel bir kuvvet tasarımı getirmek, kuşkusuz tuhaf bir "nesnelleştirme" yoludur. En çok, alabildiğine sıkı bir eski-hegelci böyle bir şeye girişebilir, ama Helmholtz gibi bir yeni-kantçı asla. Ne bir kez saptadığımız yasa, ne de nesnelliği ya da onun eyleminin nesnelliği, içine bir kuvvet katmamızla, birazcık olsun yeni nesnellik kazanabilir. Ona eklenen şey, vaktiyle hiç bilinmeyen bir kuvvet sayesinde etkili olduğu yolundaki öznel iddiamızdır. Ancak bu araya sokuşturmanın gizli anlamı, Helmholtz bize örnekler verir vermez: ışığın yansıması, kimyasal ilgi, dokunma elektriklenmesi, yapışma, kılcal borular; ve bu olguları yöneten yasaları, kuvvet olarak, yüce "nesnellik" düzeyine yükseltir yükseltmez, görülür. "Bu isimler, ilkede sınırlı bir doğa süreçleri dizisinin, oldukça karmaşık olmakta devam eden koşulların yasalarını nesnelleştirir." işte burada, daha çok öznelleştirme olan "nesnelleştirme" bir anlam kazanır: yasayı tam olarak tanımış duruma geldiğimiz için değil, böyle bir durum olmadığı için. Bu olguların "oldukça karmaşık koşullarını" henüz tam olarak bilmediğimiz için, burada çoğunlukla kuvvet sözcüğüne sığınırız. Demek ki, bununla, bilgimizi değil, yasanın niteliği ve onun eylem biçimi konusundaki bilgimizin eksikliğini ifade ederiz. Bu anlamda, [sayfa 109] henüz açıklanmamış bir nedensellik ilişkisinin kısa ifadesi, bir dil geçiştirmesi olarak herkesin kullandığı bir şey durumuna gelebilir. Bundan fazlası kötü bir şeydir. Helmholtz, fiziksel görüngüleri, ışığın kırılma kuvveti, elektrik dokunma kuvveti vb. ile nasıl haklı olarak açıklamışsa, ortaçağın skolastikçileri de aynı hakla sıcaklık değişikliklerini bir vis calorifica (sıcak veren kuvvet) ve bir vis frigifaciens (soğuk veren kuvvet) ile açıklamışlar, böylece ısı görüngülerini daha fazla inceleme gereğini duymamışlardır.
      Bu anlamda bile bir bahtsızlık sözkonusudur, çünkü her şeyi tekyanlı bir biçimde ifade ediyor. Bütün doğa süreçleri iki yanlıdır, en azından iki etkin kısmının ilişkisine, etki ile tepkiye dayanırlar. Bununla birlikte, kuvvet kavramı, insan organizmasının dış dünya üzerindeki etkisinden ve ayrıca yersel mekanikten dolayı, ancak bir yanın etkin, etkileyici, öteki yanın ise pasif, alıcı olduğunu gösterir; böylece de cinsiyet ayırımının cansız varlıklara kadar henüz tanıtlanmamış yaygınlığını ortaya koyar. Kuvvetin etkilediği ikinci kısmın tepkisi, en çok pasif bir tepki, bir direnme olarak görünür. Böyle bir kavrayış biçimi saf mekaniğin dışında bile kalan birçok alanlarda, yani hareketin basit aktarılışının ve nicelik hesabının sözkonusu olduğu yerde mümkündür. Ama Helmholtz'un kendi örneklerinin de tanıtlandığı gibi, fiziğin daha karmaşık süreçlerinde yetersiz kalır. Işığın kinci kuvveti ışığın kendisinde olduğu gibi, saydam cisimlerde de vardır. Adezyon ve kılcallıkta "kuvvet", sıvıda bulunduğu kadar katı cismin yüzeyinde de aynı kesinlikte vardır. Dokunma elektriklenmesinde de mutlaka, her iki metalin buna yardım ettiği ve "kimyasal ilgi kuvvetinin", eğer varsa metallerin ikisinde de birleştirici bir durumda olduğu kesindir. Ama iki ayrı kuvvetten meydana gelen [sayfa 110] bir kuvvet, bir tepki uyandırmayan, bunu kendine katan ve kendinde taşıyan bir etki, kuvvetin ne demek olduğunu gerçekten bilen biricik bilim sayılacak yersel mekanik anlamında bir kuvvet değildir. Çünkü birincisi, yersel mekaniğin temel koşullan, çarpma nedenlerini, yani belirli bir kuvvetin niteliğini araştırmaktan kaçınma, ikincisi de kuvvetin tek taraflılığı görüşüdür ki, burada sözkonusu olan kuvvetin karşısında her zaman ve her yerde eşdeğer yerçekimi kuvveti vardır ve böylece herhangi bir yersel düşüş uzaklığı ile karşılaştırıldığında dünyanın yarıçapı = ¥'dur.
      Şimdi Helmholtz'un kendi "kuvvetlerini doğa yasalarının içersinde nasıl "nesnelleştirdiğini" görelim.
      Helmholtz, 1854 tarihli bir dersinde (aynı yapıt, s. 119), güneş sistemimizin meydana geldiği bulutsunun (nebula) başlangıçta sahip olduğu "işleyen kuvvet birikimini" inceliyor.
      "Gerçekte, yalnız tüm parçalarının birbirine karşı genel çekim kuvveti biçiminde olsa da, bu anlamda onun çok büyük bir birikimi vardı."
      Buna şüphe yok. Ama, belki bir daha geri gelmeyecek biçimde uzaya saçılan madde ile birlikte yitirilmiş birazcık nicelik bir yana, ağırlığın ya da gravitasyonun bu birikimin tümünün bugün de güneş sisteminde aynı ölçüde azalmadan var olduğu da şüphe götürmez. Ayrıca: "Etkilemeye hazır durumda kimyasal kuvvetlerin de bulunmuş olması gerekirdi. Ama bu kuvvetler ancak çeşitli kütlelerin çok yakında birbirine dokunması halinde etkili duruma gelebileceklerinden, onların rol oynamaya başlamasından önce yoğunlaşmanın gerçekleşmesi gerekirdi." [s. 120.]
      Helmholtz'un yukarda yaptığı gibi bu kimyasal kuvvetleri, ilgi kuvvetleri olarak, yani çekim olarak dikkate alırsak, bu kimyasal çekim kuvvetlerinin [sayfa 111] toplamının güneş sistemi içinde hiç eksilmeden hâlâ bulunduğunu burada da söylemek zorundayız.
      Ancak Helmholtz, aynı sayfada yaptığı hesabın sonucu olarak, "belki asıl mekanik kuvvetin yalnız 454'te-bir parçasının bu haliyle" — yani güneş sisteminde var olduğunu söylüyor. Bundan nasıl anlam çıkarılabilir? Çekim kuvveti, hem genel, hem kimyasal olarak, güneş sisteminde hiç eksilmeden vardır. Helmholtz, başka bir sağlam kuvvet kaynağı belirtmiyor. Helmholtz'a göre, her şeye karşın bu kuvvetler çok büyük bir iş yapmışlardır. Ama bundan dolayı ne çoğalmış, ne de eksilmişlerdir. Yukarda saat ağırlığı için söylendiği gibi, aynı şey, güneş sistemindeki her molekül ve bizzat tüm güneş sistemi için geçerlidir. "Onun ağırlığı ne kaybolmuş, ne de azalmıştır." Daha önce belirtildiği gibi, karbon ve oksijene olan şey, bütün kimyasal elementlere de olur: herbirinin var olan miktarı olduğu gibi kalır ve "tüm ilgi kuvveti eskisi kadar kuvvetli olarak var olmakta devam eder". O halde yitirdiğimiz şey nedir? Helmholtz'un hesabına göre, güneş sisteminin yapabileceğinin 453 katı kadar büyük olan koskocaman işi yapan hangi "kuvvet”tir? Helmholtz bu noktaya kadar bize hiç yanıt vermiyor. Ama daha sonra şeyle diyor:
      "[İlk bulutsuda] daha fazla ısı biçiminde bir yedek kuvvetin var olup olmadığını bilmiyoruz." [s. 120.]
      Ama eğer belirtmemiz mümkünse, ısı, itici bir "kuvvet"tir, bundan dolayı hem gravitasyonun, hem de kimyasal çekimin yönüne karşı etki gösterir, bunlar artı olarak verilirse kendisi eksi olur. O halde Helmholtz'a göre, asıl yedek kuvvet, genel ve kimyasal çekimden olmuşsa, bu yedek kuvvete eklenmeyen, ama ondan çıkarılan fazla bir yedek ısının da bulunması gerekirdi. Yoksa suyun, bu çekime karşı olan yönde buharlaşmasına ve buharın yükselmesine neden olduğunda, güneş [sayfa 112] ısısının dünyanın çekim kuvvetini güçlendirmesi gerekirdi; ya da subuharının geçirildiği kor halindeki bir demir borunun sıcaklığının, oksijen ve hidrojenin kimyasal çekimini etkisiz duruma getireceğine, güçlendirmesi gerekirdi. Aynı şeyi başka biçimde açıklamak için, küresel bir bulutsunun çapının r, bundan dolayı da hacminin 4/3pr3, sıcaklığının t olduğunu varsayalım. Daha sonra, aynı kütleye sahip ikinci küresel bulutsunun daha yüksek T sıcaklığında, daha büyük R çapında ve 4/3pR3 hacminde olduğunu varsayalım. Şimdi ikinci bulutsuda gerek mekanik, gerek fiziksel ve kimyasal çekimin, R çapma doğru kısalması, yani T — t sıcaklık farkına karşılık gelen bir ısıyı uzaya yayması durumunda birincisindekine eşit kuvvet etkileniminde bulunabilir. Demek ki, daha sıcak bir bulutsu, daha soğuk olana göre daha geç yoğunlaşır, bundan dolayı da, Helmholtz'un açısından bakıldığı zaman yoğunlaşma engeli olarak görülen ısı "yedek kuvvetin" artısı değil, eksisidir. Helmholtz bir miktar itici hareketin, ısı biçiminde hareketin çekici biçimlerine eklenmesi ve bunların miktarını artırması olanağını varsayarak önemli bir hesap yanlışı yapıyor.
      Şimdi bu "yedek kuvvet"in tümünü, bir toplamı sağlayabilecek şekilde, aynı matematiksel işaret altında mümkün ve aynı zamanda da gösterilebilir duruma getirelim. Şimdilik ısıyı tersine çevirip onun itişi yerine eşdeğer bir çekim koyamayacağımızdan, bu ters çevirmeyi çekimin iki biçimi ile sağlamak zorundayız. Sonra genel çekim kuvveti yerine, kimyasal ilgi yerine, başlangıçta da muhtemelen var olan ısı yerine, itici hareketin toplamını ya da serbest duruma geldiği anda gaz küresi içinde mevcut olan enerji adı verilen şeyi koymak zorundayız. Böyle yaparak Helmholtz'un "bulut halinde saçılmış maddeden bizim sistemimizin göksel [sayfa 113] cisimlerinin varsayılan ilk yoğunlaşmasından ortaya çıkması gereken ısının" hesabını yaparken tuttuğu yol da geçerli olacaktır. Helmholtz, bütün "yedek kuvveti", ısıya, itmeye böylece indirgeyerek varsayılan "ısı yedek kuvvetini" buna eklemeyi de mümkün kılıyor. O zaman hesap, başlangıçta gaz yuvarlağında bulunan enerjinin, yani itmenin tümünün 453/454'ünün ısı biçiminde uzaya dağıldığını, ya da daha iyi belirtirsek, bugünkü güneş sistemindeki bütün çekim toplamının bu sistemde hâlâ var olan itmenin toplamına oranının 1:454 olduğunu gösterir. Ama bu takdirde hesap, kanıt olarak eklendiği konuşma metnine tamamen ters düşer.
      Kuvvet anlayışı, Helmholtz gibi bir fizikçide bile böyle bir kavram kargaşasına meydan vermesi, matematiksel mekaniğin de ötesine giden bütün araştırma alanlarında onun bilimsel bakımdan bir yarar sağlamayacağı konusunda en iyi kanıttır. Mekanikte hareket nedenleri olduğu gibi alınır ve bunların kökeni dikkate alınmayıp, yalnız etkileri hesaba katılır. Bundan dolayı bir hareket nedeni kuvvet olarak nitelenince, bunun mekaniğe herhangi bir zararı yoktur. Ama bu nitelemeyi fiziğe, kimya ve biyolojiye de aktarma alışkanlığı yerleşirse, kargaşalık kaçınılmaz hale gelir. Bunu şimdiye kadar gördük ve bundan sonra da sık sık göreceğiz.
      İş kavramı konusunda bundan sonraki bölüme bakınız. [sayfa 114]








Dipnotlar

[1*] Elyazmasının kenarında kurşun kalemle yazılmış şöyle bir not var: "Kant [der ki], s. 22, uzayın üç boyutlu, bu çekim ya da itimin, uzaklığın karesine ters orantılı bulunması olgusuna dayanır."[63] -Ed.
[2*] Karşılıklı dengelenme ve nötralize etme anlamında. -Ed.
[3*] Etkileme tarzı. -ç.
[4*] Anlaşılıyor ki, Helmholtz, Pop. Vortr., II, s. 113'te, Descartes'ııi hareketin nicelik değişmezliği ilkesinin doğal bilimsel tanıtlanmasında, Mayer, Joule ve Colding'e bir pay çıkardığı gibi, kendine de belli bir pay çıkarıyor. "Ben de, Mayer ve Colding'den hiç haberim olmaksızın, ve Joule'un deneylerinden ancak çalışmamın sonunda haberdar olarak aynı yolda ilerledim. Özellikle çeşitli doğa süreçleri arasında, belirtilen inceleme biçimi ile çıkarılabilecek bütün ilişkileri ortaya koymaya çalıştım ve 1847'de "Kuvvetin Sakınımı Üzerine" başlıklı küçük bir yapıtta incelemelerimi yayınladım."[66] Ama bu yapıtta "Kuvvetin Sakınımı" ve bir sistemin çeşitli organları arasında etkin olan güçlerin merkezî etkisinin ancak aynı şey için iki değişik deyim olduğu şeklinde, yukarda belirtilen matematiksel olarak çok değerli gelişme ile, belli bir mekanik sistemde canlı ve gerilimli güçlerin toplamının değişmezliği yasasının tam bir formülleştirilmesi dışında yeni bir şey, 1847 durumu için hiç yoktur. Bütün öteki noktalarda Mayer'in 1845 tarihli ikinci yazısını aşmıştı. Mayer daha 1842'de "kuvvetin yokedilmezliği"ni ileri sürüyor. 1845'te yeni bir açıdan "çeşitli doğa süreçleri arasındaki ilişkiler" üzerinde, Helmholtz'un 1847'de söylediklerinden çok daha önemli şeyler söyleyebiliyordu.[67] [Engels'in notu.]
[5*]

Açıklayıcı Notlar

[62] Bu başlık, Doğanın Diyalektiği'nin üçüncü dosyasının 1880 ya da 1881'de yazılmış olan içindekiler listesinde vardır. -94.
[63] Engels, Kant'ın Toplu Yapıtları'nın birinci cildine değiniyor; Hartenstein tarafından yayınlanmıştır (I. Kant, Sömtliche Werke, in chronologisher Reihenfolge herausgegeben von G. Hartenstein, Band I, Leipzig 1867). Kitabının 22. sayfasında Kant'ın Gedanken von der wahren Schatzung der lebendigen Kräfte ("Canlı Güçlerin Doğru Değerlendirilmesi Üzerine Düşünceler") adlı yapıtının 10. paragrafı vardır. Bu paragrafın ana tezi diyor ki: "Üç türlü ölçmenin, var olan dünyada maddelerin, etkinin gücünün uzaklığın karesinin ters orantısında olmasına neden olarak biçimde birbirini etkilediği olgusuna dayandığı anlaşılıyor." -97.
[64] H. Helmholtz, Über die Erhaltung der Kraft, Berlin 1847, Abschn. I. u. II. -97.
[65] Burada genel hareket miktarı, genel olarak nicel saptanması içinde hareket sözkonusudur. "Hareket miktarı" özel anlamda kütle x hız (mv) olarak "hareket büyüklüğü" ve "hareketin niceliği" sözleriyle anlatılır. Engels, bazı yerlerde "hareket miktarı" deyimi yerine "hareketin kütlesi" deyimini, hareketin her cinsinin genel miktarı anlamında kullanıyor. -97.
[66] Altı Engels tarafından çizilmiştir. -106.
[67] Engels, J. R. Mayer'in Notes on the Forces of Inorganic Nature (1842'de basılmıştır) ve Organic Motion in Its Connection with Metabolism (1845'de basılmıştır) adlı yapıtlarını, ileri sürüyor. Bu iki yapıt, J. R. Mayer, Die Mechanik der Warme in gesammelten Schriften ("Isı Mekaniği. Toplu Yazılar"), 2, Aufl., Stuttgart 1874. Engels, Doğanın Diyalektiği üzerinde çalışırken bu baskıyı kullanmıştır. -106.
[68] Engels, olası ki, Hegel'in Mantık Bilimi'nin ikinci cildindeki "Biçimsel Temel" üzerine olan paragrafla ilgili gözlemini gozönüne alıyor. Bu gözlemde Hegel "totolojik temellere dayanan biçimsel açıklama yöntemini" alaya alır. Hegel şöyle yazar: "Bu biçim bir açıklama, kolay kavranması ve anlaşılması bakımından uygun gelir. Örneğin, bir bitkinin temelinin bitkisel, yani bitki doğurucu güçte olduğunu söylemekten daha kolay ve açık bir şey yoktur". "Bu adam neden kente gidiyor sorusuna, bir neden olarak onu oraya çeken bir çekici gücün bulunduğu yanıtı verilirse", böyle bir yanıt "bitkisel güçle" açıklama yapmaktan daha saçma değildir. Ayrıca Hegel, "her bilimin, özellikle fiziksel bilimin bu türlü totoloj ilerle dolu olduğunu, bunların âdeta bilimin bir ayrıcalığını meydana getirdiklerini" belirtir. -108.
[69] Hegel, Felsefe Tarihi Üzerine Dersler, cilt I, kısım I, 1, "Thales". Engels, Doğanın Diyalektiği üzerinde çalışırken şu baskıyı kullanmıştır: G. W. F. Hegel. Werke, Bd. XIII, Berlin 1833, s. 208. -108.


Sayfa başına gidiş