Friedrich Engels
Doğanın
Diyalektiği


1873-1883 yılları arasında yazıldı.
İlk kez Archiw K. Marksa i F. Engelsa. Kniga wtorajaj, Moskau - Leningrad 1925'de yayınlandı.

[Türkçe çevirisi, Friedrich Engels'in Dialektik der Natur (1876-1878) adlı yapıtını, Almanca aslından (Dietz Verlag, Berlin 1961) ve "Sunuş" ile "Açıklayıcı Notlar"ı İngilizce baskısından (Dialectics of Nature, Progress Publishers, Moscow 1964) Arif Gelen dilimize çevirmiş ve kitap, Doğanın Diyalektiği adı ile, Sol Yayınları tarafından Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1970; İkinci Baskı: Mart 1975; Üçüncü Baskı: Ocak 1977) tarihinde Ankara'da bastırılmıştır.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Doğanın Diyalektiği (1.693 KB)











[DİYALEKTİK]
[A) DİYALEKTİĞİN GENEL SORUNLARI DİYALEKTİĞİN TEMEL YASALARI]



      DİYALEKTİK, nesnel denilen diyalektik, tüm doğada egemendir ve öznel denilen diyalektik, diyalektik düşünce, doğanın her yerinde kendini gösteren ve karşıtların sürekli çatışması ve bunların sonal olarak, birbirlerine ya da daha yüksek biçimlere geçmeleri yoluyla doğanın yaşamını belirleyen hareketin karşıtlar aracılığıyla yansımasından ibarettir. Çekme ve itme. Kutupluluk magnetizm ile birlikte başlar, tek ve aynı cisimde kendini gösterir. Elektrikte, kendisini karşıt gerilim alan iki ya da daha çok cisme dağıtır. Bütün kimyasal süreçler, kendilerini, kimyasal çekim ve itim süreçlerine indirgerler. Ensonu, organik yaşamda, hücre [sayfa 268] çekirdeğinin meydana gelişi, canlı protein maddesinin kutuplaşması olarak görülmelidir ve evrim teorisi en ilkel hücreden başlayarak bir yandan en karmaşık bitkiye, öte yandan insana kadar gelen her ilerlemenin kalıtım ve uyarlanma arasındaki sürekli çatışmadan nasıl etkilendiğini gösterir. Bununla ilgili olarak "pozitif" ve "negatif" gibi kategorilerin böyle evrim biçimlerine ne kadar az uygulanabileceği anlaşılır. Kalıtım, pozitif, kalıcı yan olarak, uyarlanma ise negatif, kalıtımla geçeni durmadan yok eden yan olarak alınabilir; ya da uyarlanma, yaratıcı, aktif, pozitif etkinlik kalıtımda direnen, pasif, negatif etkinlik olarak pekâlâ alınabilir. Ancak tarihte ilerleme nasıl var olan şeylerin yadsınması olarak ortaya çıkıyorsa, burada da —salt pratik nedenlerden dolayı— uyarlanma negatif etkinlik olarak daha iyi kavranmaktadır. Tarihte hareket, önde gelen halkların bütün nazik dönemlerinde karşıtlıklarla en dikkat çekici biçimde ortaya çıkar. Böyle anlarda bir halkın, bir çıkmaz yolun iki yönünden birini, "şunu ya da bunu" seçmesi zorunluğu vardır. Ve aslında sorun, her dönemde politika ile uğraşan darkafalıların arzu ettiğinden daima başka türlü konur. 1848'in liberal Alman darkafalısı bile, 1849'da ansızın, beklenmedik anda, isteklerinin dışında, şöyle bir soru ile karşı karşıya kalmıştır: eski gericiliğe daha yoğun bir biçimde dönüş mü, yoksa Cumhuriyete kadar, hatta belki de tek ve bölünmez, sosyalist temeli olan bir Cumhuriyete kadar devrimin sürdürülmesi mi? Uzun uzun düşünmedi ve Alman liberalizminin çiçeği olarak Manteuffel gericiliğini yaratmaya yardımcı oldu. 1851'de de Fransız burjuvası, kendisinin asla beklemediği bir çıkmaz karşısında kaldı: bir imparatorluk karikatürü, proletarya egemenliği ve Fransa'nın bir alçaklar çetesi tarafından sömürülmesi mi, yoksa bir sosyal-demokrat [sayfa 269] Cumhuriyet mi — ve o, alçaklar çetesinin koruyuculuğu altında işçileri sömürmeye devam edebilmek için bu çeteye boyun eğdi.

*


      Hard and fast lines
[katı ve değişmez çizgiler] evrim teorisi ile bağdaşmaz — omurgalı hayvanlarla omurgasızlar arasındaki sınır çizgisi bile artık katı değildir, tıpkı balıklarla hem karada ve hem suda yaşayan hayvanlar (Amphibians) arasında olduğu gibi. Kuşlarla sürüngenler arasındaki smır çizgisi ise her gün biraz daha önemini yitirmektedir. Compsgnathus[156] ile Archaeopteryz arasında pek az bağlayıcı halka eksiktir ve dişli kuş gagaları her iki yarımkürede ortaya çıkmaktadır. "Ya bu, ya o" gittikçe yetersiz olmaktadır. Daha ilkel hayvanlarda birey kavramı kesinlikle saptanamaz. Yalnız belli bir hayvanın bir birey ya da bir sürü olup olmadığı bakımından değil, gelişme içinde — bireyin ortadan kalkması ve başka birinin başlaması (başkalarını besleyiciler) bakımından da böyle.[157]
      Doğa görüşünde, bütün ayrımların ara basamaklarda biraraya geldiği, bütün karşıtların ara halkalar yoluyla birbirine geçtiği böyle bir aşama için, eski metafizik düşünce yöntemi artık yetersizdir. Hard and fast lines, kayıtsız şartsız, evrensel geçerlikte "ya bu, ya o" diye bir şey tanımayan, değişmez metafizik farklılıklar arasında köprü kuran, "ya bu, ya o" yanında "hem bu, hem o" kuralını da yerine koymasını bilen ve karşıtlıkları uzlaştıran diyalektik, bu aşamaya en yüksek ölçüde uygun düşen tek düşünce yöntemidir. Kuşkusuz, günlük kullanımda, bilimdeki küçük bilim alışverişlerinde metafizik kategoriler geçerliliğini korur. [sayfa 270]

*


      Niceliğin niteliğe dönüşmesi = "mekanik" dünya görüşü, nicelik değişimi niteliği değiştirir. Bu baylar bunu hiç mi hiç sezmemişlerdir.

*


      Ussal (reason) düşünce belirlenimlerinin karşıt niteliği: Kutuplaşma. Elektriğin, magnetizmin vb. kutuplaşmaları ve karşıtlıklar içinde hareket etmeleri gibi, düşüncelerde de durum böyledir. Birincilerde herhangi bir tekyanlılığı sürdürmek nasıl mümkün değilse ve hiç bir doğa bilgini böyle bir şeye kalkışmayı düşünmezse, ikincisinde de durum budur.
      "Öz belirlenimin gerçek doğası bizzat Hegel tarafından belirtilir. (Enz[yklopädie], I, paragraf 111, ek): "Özde her şey görelidir." (Örneğin, pozitif ve negatifin, ancak ilişkileri içinde anlamı vardır, herbirinin kendi için anlamı yoktur.)

*


      Parça ve bütün, örneğin, organik doğada şimdiden yetersiz hale gelen kategorilerdir. Tohumların fışkırması —embriyon— ve yeni doğmuş hayvan, "bütün"den ayrılan "parça" olarak kabul edilemez; bu çarpık bir anlama olur. Ancak cesette bir parça olur. (Enz[yklopädie], I, s. 268.)[158] [sayfa 271]

*


      Basit ve bileşik.
Organik doğada bile, aynı biçimde, anlamlarını yitiren ve uygulanamaz hale gelen kategoriler. Bir hayvan, ne kemiklerden, kandan, kıkırdaktan, adalelerden, dokulardan vb. meydana gelmiş bir mekanik bileşik, ne de elementlerden meydana gelme kimyasal bileşik diye belirlenir. Hegel (Enz[yklopädie], I, s. 256).[159] Ne kadar karmaşık olursa olsun, organizma ne basittir, ne de bileşik.

*


      Soyut özdeşlik de (a=a; ve negatif olarak, a aynı zamanda, c'ya hem eşit ve hem eşit değil olamaz), aynı şekilde, organik doğaya uygulanamaz. Bitki, hayvan, her hücre, yaşamının her anında kendi kendisiyle özdeştir, ama maddeleri özümlemesi ve atması, soluk alması, hücre meydana getirmesi ve hücre ölümü, varolan dolaşım süreci, kısacası, yaşamı meydana getiren ve toplam sonuçları, yaşam aşamalarında gözlerimizin önüne serilen —embriyon dönemi yaşamı, gençlik, cinsel olgunlaşma süreci, yaşlanma, ölüm— zaman zaman ortaya çıkan aralıksız bir sürü molekül değişmeleri yoluyla kendi kendisinden farklı hale gelir. Fizyoloji ne kadar gelişirse, bu ardı arası kesilmeyen sonsuz küçük değişiklikler ve dolayısıyla özdeşlik içindeki farklılığın hesaba katılması da o kadar önem kazanır ve organik bir varlığın kendi kendisiyle özdeş, sabit bir şey olarak ele alınması gerektiğini savunan formel özdeşliğin eski soyut görüş açısının modası geçer.[1*] Buna karşın ona [sayfa 272] dayanan düşünce biçimi, kategorileriyle birlikte yaşamaya devam ediyor. Ama inorganik doğada bile böyle bir özdeşlik gerçekte yoktur. Her cisim, onu durmadan değiştiren, özdeşliğini yeni biçime sokan mekanik, fiziksel, kimyasal etkilerle sürekli olarak karşı karşıya bulunur. Soyut özdeşlik, farka olan karşıtlığı ile, yalnız matematikte —gerçekliğin yansımaları bile olsa, düşüncenin yarattıkları ile uğraşan soyut bir bilim olan matematikte— yerindedir ve orada da sürekli olarak ortadan kaldırılır. Hegel, Enz[yklopädie]t I, s. 235.[160] Özdeşliğin kendi içinde farkı içerdiği olgusu, yüklemin özneden zorunlu olarak farklı olduğu her önermede ifade edilir: zambak bir bitkidir, gül kırmızıdır, burada, ya öznede, ya da yüklemde, yüklem ya da Özne tarafından karşılanmayan bir şey vardır. Hegel, s. 231.[161] Kendi kendisiyle özdeşliğin daha baştan kendi tamamlayıcısı olarak başka her şeyden farklılığı gerektirdiği apaçıktır.
      Sürekli değişim, yani kendi kendisiyle soyut özdeşliğin kalkması, inorganik denen doğada da görülür. Yerbilim, bunun tarihidir. Yüzeyde mekanik değişmeler (aşınma, don), kimyasal değişmeler (hava etkisiyle olan değişmeler); içte mekanik değişmeler (basınç), ısı (volkanik), kimyasal (su, asitler, birleştirici maddeler); geniş ölçüde — altüst olmalar, depremler vb.. Bugünün yazıtaşı, onun meydana geldiği sulu çamurdan; tebeşir, onu meydana getiren dağınık mikroskobik kabuklardan; hatta bazı bakımdan tamamen organik kökenli olması muhtemel kireçtaşı, ödtaşı, gene parçalanmış granitten vb. meydana gelmiş dağınık deniz kumundan, hele kömürden, tamamen farklıdır.

*


      Özdeşlik yasası,
eski metafizik anlamda, eski [sayfa 273] görüşün temel yasasıdır: a=a. Her şey kendine eşittir. Her şey sürekliydi, güneş sistemi, yıldızlar, organizmalar. Bu yasa, doğabilim tarafından her ayrı durumda, azar azar çürütülmüştür, ama teorik olarak hâlâ ayaktadır ve eskinin yandaşlarınca hâlâ yeniye karşı ileri sürülmektedir: bir şey, aynı anda hem kendisi ve hem başka bir şey olamaz. Ama doğru, somut özdeşliğin farkı, değişimi de içerdiği olgusu, doğabilim tarafından kısa bir süre önce ayrıntılarına kadar gösterilmiştir (yukarıya bakınız).
      Soyut özdeşlik, bütün metafizik kategoriler gibi, küçük Ölçüler ya da kısa zaman dönemlerinin sözkonusu olduğu günlük uygulama için yeterlidir. Onlarm içinde kullanılabileceği sınırlar, hemen her durum için farklıdır ve nesnenin niteliği ile belirlenir; bu sınırlar, olağan gökbilimsel hesaplamada, elipsin yanlışsız, pratik amaçlar için temel biçim olarak alınabildiği bir gezegenler sisteminde, başkalaşımını birkaç haftada tamamlayan bir böcekte olduğundan çok daha geniştir. (Başka örnekler vermek gerekirse, örneğin binlerce yıllık dönemler içinde hesaplanan tür değişmeleri vardır.) Ancak, kapsamlı rolüyle dogabilim için, onun her dalında bile, soyut özdeşlik tamamen yetersizdir ve bütün olarak uygulamada artık ortadan kaldırılmışsa da, teorik olarak kafalarda hâlâ egemendir; doğa bilginlerinin çoğu, ancak karşılıklı etkileri içinde, farkı, özdeşlik içine alarak gerçeği gösteren tekyanlı kutuplar yerine, özdeşlik ve farklılığın uzlaşmaz karşıtlıklar olduğunu kabul ederler.

*


      Özdeşlik ve farklılık — raslantı ve zorunluluk — neden ve etki — ayrı ayrı ele alınınca birbirine dönüşen [sayfa 274] iki temel karşıtlık.[2*]
      İşte o zaman "ilk ilkelerin" yardıma koşması zorunludur.

*


      Pozitif ve negatif.
Ters olarak da adlandırılabilirler: elektrikte vb.; Kuzey ve Güney gibi. Bir kimse bunu tersine çevirir, geri kalan terminolojiyi de buna göre değiştirirse, her şey doğruluğunu muhafaza eder. O zaman batıya doğu, doğuya batı diyebiliriz. Güneş batıdan doğar, gezegenler doğudan batıya doğru döner vb., yalnız isimler değişmiştir. Gerçekten de, fizikte, dünyanın magnetik kuvvetinin Kuzey kutbu tarafından çekilen mıknatısın hakikî Güney kutbuna, Kuzey kutbu deriz, ve bu da bir sakınca doğurmaz.

*


      Pozitif ve negatifin eşdeğerli oluşu —hangi yan pozitif ve hangi yan negatif olursa olsun— yalnız analitik geometride değil, ama fizikte daha da [geçerlidir] (bkz: Clausius, s. 87 ve sonrası.)[162]

*


      Kutupluluk.
Ortadan kesilen bir mıknatıs, nötr olan ortayı kutuplaştırır, ama eski kutuplar gene yerinde kalır. Öte yandan, ikiye kesilen bir solucan, pozitif kutupta [sayfa 275] ağzını muhafaza eder ve öteki ucunda dışkı çıkışı ile birlikte yeni bir negatif kutup meydana getirir. Ama eski negatif kutup (dışkı çıkışı) bu kez pozitif olur, ağız olur ve kesilen uçta yeni bir dışkı çıkışı ya da negatif kutup meydana gelir. Voilâ, pozitifin negatife dönüşmesi.

*


      Kutuplaşma.
J. Grimm için bir Alman lehçesinin, ya yüksek Almanca ya da aşağı Almanca olması gerektiği, hâlâ kesin bir yasaydı. Bu arada Frankonya lehçesini tamamen gözden uzak tutmuştu.[163] Karoling dönemi sonrasının yazılı Frankonya lehçesi, yüksek Almanca olduğundan (çünkü yüksek Almancanın sesli harf değiştirme biçimi Frankonya'nın güney doğusunu etkisine almıştı), Frankonya lehçesinin bir yerde eski yüksek Almancaya, başka bir yerde Fransızcaya geçtiğini sanmıştı. O zaman eski Salik bölgelerine Hollanda lehçesinin nereden geldiğini açıklamak kesinlikle olanaksız kaldı. Frankonya lehçesi ancak Grimm'in ölümünden sonra yeniden keşfedildi: Salik, yenileşmiş biçimiyle Hollanda lehçesi olarak, Ripuarik lehçesi Orta ve Aşağı Ren lehçelerinde, kısmen değişik aşamalarda yüksek Almanca, kısmen de aşağı Almanca olarak kalmış, böylece Frankonya lehçesi hem yüksek Almanca, hem de aşağı Almanca olmuştur.

*

RASLANTI VE ZORUNLULUK


      Metafiziğin ayağına dolaşan başka bir karşıtlık, raslantı ve zorunluluk karşıtlığıdır. Bu iki düşünce saptanmasından [sayfa 276] daha çok birbiriyle çelişen şey var mıdır? Her ikisinin özdeş olması, raslantının zorunlu ve zorunluluğun da raslantısal oluşu nasıl mümkün olur? Sağduyu ve onunla birlikte doğa bilginlerinin çoğunluğu zorunluluk ile raslantıyı, birbirlerini kesin olarak dışarda bırakan saptamalar olarak ele alır. Bir şey, bir durum, bir süreç, ya raslansaldır, ya da zorunludur, ama ikisi birden değildir. O halde her ikisi doğada yanyana bulunurlar. Doğa her türlü nesneyi ve süreci içerir, bunların bazıları raslansal, bazıları da zorunludur ve burada önemli olan, iki türü, birbiriyle karıştırmamaktır. Örneğin, bazıları kesin özgül nitelikleri zorunlu olarak kabul eder, aynı türün bireyleri arasındaki öteki farkları raslantı olarak niteler; ve bu, bitkiler ve hayvanlar için geçerli olduğu gibi kristaller için de geçerlidir. Bu arada, aşağı grup gene yukarı gruba göre raslansal hale gelir ve böylece felis [kedi] ya da equus [at] cinsinde kaç çeşit tür bulunduğu, ya da bir sınıfta kaç tane cins ve takım bulunduğu, bu türlerin herbirinde kaç bireyin var olduğu, ya da belli bir bölgede kaç çeşit hayvan türü olduğu, genel olarak tüm hayvanların ve bitkilerin neye benzediği bir raslantı sorunu olarak açıklanır. Sonra da zorunluluğun bilimsel bakımdan ilgilenilecek tek şey olduğu ve raslantı ile bilimin ilgilenmediği ilân edilir. Bu demektir ki, yasalar altına konabilen, yani bilinen şey ilginçtir, yasalar altına konamayan, yani bilinmeyen şey ilginç değildir, ihmal edilebilir. Böylece burada her bilim son bulur, çünkü asıl araştırılacak olan bilmediğimiz şeydir. Bu demektir ki, genel yasalar altına konabilen şeye zorunlu gözüyle, konamayana da raslansal gözüyle bakılır. Herkes, bunun, açıklayabildiği şeyi doğal diye ilân eden, açıklayamadığını doğaüstü nedenlere bağlayan cinsten bilim olduğunu anlar. Açıklanamayan şeyin nedenini raslantı ya da tanrı olarak adlandırmam, şeyin [sayfa 277] kendisi için tümüyle önemsizdir. Bunların her ikisi de yalnızca şunun eşdeğerleridirler: Bilmiyorum, o halde bilimde yer almıyorlar. Gerekli bağıntının olmadığı yerde bilim son bulur.
      Bu görüşün karşısına, Fransız materyalizminden doğabilime geçen ve raslantıyı tamamen reddederek onu ortadan kaldırmaya çalışan gerekircilik çıkar. Bu görüşe göre, doğada, yalnızca basit, dolaysız zorunluluk egemendir. Bir bezelye kapçığında beş bezelye tanesinin bulunması, dört ya da altı bezelyenin bulunmaması, bir köpeğin kuyruğunun beş inç uzunluğunda olması ve biraz daha uzun ya da kısa olmaması, bu yıl bir arının belirli bir yonca çiçeğini tozlaması ve başkasını tozlamaması, ve bu işin kesinlikle belirli bir arı tarafından belirli bir zamanda yapılması, belirli bir rüzgârın getirdiği bir aslanağzı tohumunun yeşermesi ve başkasının yeşermemesi, geçen gece sabaha karşı saat dörtte beni bir pirenin ısırması, üçte ya da beşte ısırmaması, hem de sol kalçamdan değil, sağ omuzumdan ısırması — bunların hepsi neden ve etkinin değiştirilemeyecek zincirlemesinin, sarsılmaz bir zorunluluğun meydana getirdiği olgulardır; hem de bu zorunluluk öyle bir özelliktedir ki, güneş sisteminin meydana geldiği gaz yuvarlağı bile zaten bu olayların böyle olacağı, başka türlü olamayacağı biçimde oluşmuştu. Bu tür bir zorunlulukta da tanrıbilimsel doğa görüşünden kurtulamayız. Augustin ve Calvin gibi buna Tanrının ölümsüz buyruğu da desek, Türkler gibi "kısmet"[
164] diye de adlandırsak, ya da zorunluluk desek, bilim için pek bir şey değişmez. Bu durumların hiç birinde neden zincirinin izlenmesi sözkonusu değildir. Bizler, her durum için aynı ölçüde akıllıyızdır ve zorunluluk denilen şey boş bir söz olarak kalır, onunla birlikte raslantı da daha önce neyse odur. Kapçıktaki bezelye tanelerinin sayısının neye dayandığını [sayfa 278] tanıtlayamadığımız sürece, bu sayı raslantı olarak kalır. Bu olayın, daha güneş sisteminin ilk yapısında öngörüldüğünü iddia etmek, bizi, bir adım ileri götürmez. Dahası var. Bu tek bezelye kapçığının nedenini nedensellik zinciri içinde geriye doğru izlemeyi kendine iş edinen bilim, bilim olmaktan çıkar, işe yaramaz birşey haline gelirdi. Çünkü aynı bezelye kapçığının bile, daha başka sayısız, kendine özgü ve raslantı sonucu ortaya çıkan nitelikleri, renk nüansı, kabuğunun kalınlığı ve sertliği, bezelye tanelerinin büyüklüğü vardır ki, mikroskopla ortaya çıkabilecek ayrı özellikleri bir yana bırakıyoruz. O halde bir bezelye kapçığı, dünyadaki bütün botanikçilerin çözebileceğinden daha fazla nedensellik bağıntıları verebilir.
      Demek ki, burada, raslantı zorunlulukla açıklanmamış, zorunluluk salt raslantının bir ürünü durumuna indirgenmiştir. Belirli bir bezelye kapçığının beş ya da yedi değil de, altı bezelye taşıması olgusu, güneş sisteminin hareket yasası ya da enerjinin dönüşümü yasası ile aynı sırada bulunuyorsa, aslında raslantı zorunluluk düzeyine yükseltilmemiş, zorunluluk raslantı düzeyine indirgenmiştir. Dahası var. Belirli bir bölgede yanyana bulunan organik ve inorganik türlerin ve bireylerin çeşitliliğinin yadsınılamaz bir zorunluluğa dayandığı ne kadar çok ileri sürülebilse de, ayrı türler ve bireyler için bu çeşitlilik, daha önce olduğu gibi, raslantı olarak kalır. Bir hayvan için nerede doğduğu, yaşamak için hangi çevreyi bulduğu, hangi düşmanların ve kaç düşmanın onu tehdit ettiği bir raslantıdır. Ana bitki bakımından rüzgârın tohumu nereye götürdüğü, yavru bitki bakımından tohumun çimlenme için hangi toprağı bulduğu bir raslantıdır; burada da her şeyin değişmez bir zorunluluğa dayandığı güvencesi, zayıf bir avunmadır. Belli bir bölgede, hatta tüm dünyada, doğa nesnelerinin [sayfa 279] biraraya gelmesi, sonsuzluktan gelen ilk saptamaya karşın daha önce ne ise odur — bir raslantı.
      Hegel, bu iki görüşe karşı çıkarak, raslantının raslantı olduğundan ötürü bir nedeni olduğu, bunun gibi raslantı olduğu için de bir neden bulunmadığı; raslantının zorunlu olduğu, zorunluluğun kendisini raslantı olarak belirlediği ve öte yandan raslantının da mutlak zorunluluk olduğu yolunda o zamana kadar duyulmamış önermeler ileri sürdü (Logik, II, bölüm III, kısım 2: "Gerçeklik"). Doğabilim, bu önermeleri, paradoksal saçmalıklar olarak, kendi kendisiyle çelişen anlamsızlık olarak hesaba katmadı ve teorik bakımdan, bir yandan, bir şeyin ya raslansal ya da zorunlu olduğunu, ikisinin birden olamayacağını kabul eden Wolff metafiziğinin düşünce yoksulluğunda direndi; ya da öte yandan sözlerde genellikle raslantıyı reddeden, ama bunu, uygulamada her özel durumda kabul etmek için yapan ve daha az düşünce yoksunu olmayan mekanik gerekircilikte direndi.
      Doğabilim, bu biçimde düşünmeyi sürdürürken, Darwin'in kişiliğinde ne yaptı?
      Darwin, çığır açan yapıtında,[165] raslantının var olan en geniş temelinden hareket etti. Tamıtamına, bir tek türden bireyler arasındaki sonsuz raslansal farklar, yani türlerin karakterlerini parçalayıncaya dek yoğunlaşan ve dolaysız nedenleri ancak çok ender birkaç durumda görülebilen farklar, Darwin'i, biyolojideki tüm düzenliliğin daha önceki temellerinden, yani daha önceki metafizik katılıkları ve değişmezlikleri içindeki türler kavramından kuşku duymaya itti. Ama tür kavramı olmadan tüm bilim bir hiçti. Bilimin bütün dallarının temel olarak tür kavramına gereksinmesi vardı: insan anatomisi ve karşılaştırmalı anatomi — embriyoloji, hayvanbilim, paleontoloji, bitkibilim vb., tür kavramı olmaksızın [sayfa 280] neydiler? Bunların tüm sonuçları, yalnızca şüpheli duruma düşmekle kalmayıp, aynı zamanda doğrudan doğruya bir yana bırakıldı. Raslantı, zorunluluğu, o zamana kadar kavrandığı şekliyle yıktı.[3*] O güne kadarki zorunluluk kavramı yıkıldı. Onu muhafaza etmek, kendi kendine ve gerçeğe aykırı düşen insanın iradesinden gelen bir saptamayı yasa olarak doğaya diktatörce zorla kabul ettirmek demektir, böylece canlı doğadaki bütün iç zorunluluğu yadsımak demektir, genel olarak, raslantının kaos halindeki imparatorluğunun canlı doğanın biricik yasası olduğunu ilân etmek demektir.
      "Güt nichts mehr der Tausves Jontof
![166] diye haykırdı bütün okulların biyologları çok haklı olarak.
      Darwin.

HEGEL, LOGİK, CİLT I[167]


      "Bir şeye karşıt olan hiçlik, herhangi bir şeyin hiçliği, belirli bir hiçliktir" (s. 74) .[4*]
      "Bütünün (Dünya) karşılıklı belirleyici bağlantısı karşısında metafizik, en küçük toz zerresi yokedilince tüm evrenin yıkılacağını (ki bu, gerçekte bir totolojidir) ileri sürebilmiştir." (s. 78.)
      Yadsıma,
ana pasaj. "Giriş", s. 38: "Kendi kendisiyle çelişen şeyin sıfırda değil, soyut Hiçlikte değil, yalnızca kendi belirli içeriğinin yadsınmasında çözüşmesi", vb..
      Yadsımanın yadsınması, Phanomenologie,
Önsöz, s. 4: Tomurcuk, çiçek, meyve, vb..[168] [sayfa 281]
 
 
   

[B) DİYALEKTİK MANTIK VE
BİLGİ TEORİSİ.
"BİLGİNİN SINIRLARI" ÜZERİNE]


      Doğanın ve aklın birliği.
Doğanın mantıksız olamayacağı Yunanlılar için apaçık bir şeydi, ama bugün bile en kafasız görgücüler, usavurma yoluyla (ne kadar yanlış olursa olsun), doğanın usdışı olamayacağına ve usun doğaya aykırı düşemeyeceğine daha baştan inandıklarını kanıtlıyorlar.

*


      Bir kavramın ya da kavramsal ilişkinin (pozitif ve negatif neden ve etki, öz ve raslantı) düşünce tarihi içindeki evrimi, paleontolojide bir organizmanın evriminin embriyolojideki gelişmesine bağıntılı oluşu gibi (ya da daha çok tarihteki ve tek bir embriyondaki), bir diyalektikçinin kafasında gösterdiği gelişme ile bağıntılıdır. Bunun böyle olduğu, kavramlar için, önce Hegel tarafından keşfedilmiştir. Tarihsel gelişmede raslantı, embriyonun gelişmesinde olduğu gibi, diyalektik düşüncede zorunluluk olarak özetlenen, kendine düşen rolü oynar.

*


      Soyut ve somut.
Hareket biçiminin değişiminin genel yasası, onun herhangi bir tek "somut" örneğinden çok daha somuttur.

*


      Anlık ve akıl.
Yalnızca diyalektik düşüncenin aklî olduğunu kabul eden bu hegelci ayrımın belli bir anlamı [sayfa 282] vardır. Bütün anlık faaliyetimiz hayvanlarla ortaktır: tümevarım, tümdengelim, ve dolayısıyla da soyutlama (Dido'nun[
169] türsel kavramları: dörtayaklılar ve ikiayaklılar), bilinmeyen nesnelerin tahlili (bir fındığın kırılması bile tahlilin başlangıcıdır), sentez (hayvan kurnazlıklarında) ve her ikisinin birleştirilmesi olarak deney (yeni engeller karşısında ve yabancı durumlarda). Bütün bu işlem biçimleri —dolayısıyla sıradan mantığın kabul ettiği bütün bilimsel inceleme araçları— özlerinde, insanlarda ve gelişmiş hayvanlarda tamamen aynıdır. Ancak derece (her olaydaki yöntemin gelişme derecesi) bakımından farklıdırlar. Yöntemin temel özellikleri aynıdır, insanda ve hayvanda, her ikisi de yalnızca bu ilkel yöntemlerle çalıştıkları ve yetindikleri sürece, aynı sonuçlara götürürler. Öte yandan diyalektik düşünce —tamı tamına kavramların niteliğinin incelenmesini şart koştuğu için— yalnızca insan için mümkündür, ve onun için de, ancak oldukça yüksek bir gelişme basamağında mümkündür (budistler ve Yunanlılar); tam gelişmesine ise çok sonraları gene modern felsefe ile erişir.
      Tahlilin önde gelen araştırma biçimi olduğu kimya, onun karşı kutbundan, sentezden yoksun olamaz.[5*]

*

[YARGILARIN SINIFLANDIRILMASI ÜZERİNE]


      Diyalektik mantık, eski, salt formel mantığın tersine, düşüncenin hareket biçimlerini yeni yargının ve çıkarımın çeşitli biçimlerini saymakla ve onları bağlantısız halde yanyana koymakla yetinmez. Tersine, bu biçimleri birbirinden çıkarır, onları eşit bir düzeye [sayfa 283] koymak yerine birbirlerine bağımlı kılar, yüksek biçimleri daha aşağı biçimlerden geliştirir. Hegel, tüm mantıktaki kendi bölümlemesine bağlı kalarak, yargıları şöyle gruptandırır:[
170]
      1. Varoluş yargısı, yargının en basit biçimi, ki bunda, genel bir özellik bir şey için olumlu ya da olumsuz ifade edilir (olumlu yargı: gül kırmızıdır; olumsuz yargı: gül mavi değildir; sonsuz yargı: gül bir deve değildir);
      2. Düşünme yargısı, ki bunda, özne için bir ilişki belirlenimi ifade edilir (tekil yargı: bu insan ölümlüdür; tikel yargı: bazı, birçok insan ölümlüdür; tümel yargı: bütün insanlar, ya da insan ölümlüdür);[171]
      3. Zorunluluk vargısı, ki bunda, öznenin tözsel belirlenimi ifade edilir (koşulsuz yargı: gül bir bitkidir; koşullu yargı: güneş doğarsa gündüz olur; ayrık yargı: Lepidosiren, ya bir balıktır ya da bir amphibian''dır);
      4. Kavram yargısı, ki bunda, özne için onun genel yapısına ya da Hegel'in dediği gibi, kavramına ne ölçüde uygun olduğu ifade edilir (yalın yargı: bu ev kötüdür; belkili yargı: bir ev şöyle ve şöyle olursa iyidir; zorunlu yargı: şöyle ve böyle biçimde yapılan ev böyle böyle ise, iyidir).
      1. Bireysel yargı, 2. ve 3. Özel yargı, A.. Genel yargı.
      Bu söylenenler ne kadar kuru gelirse gelsin, yargıların bu sınıflandırması ilk bakışta şurada burada ne kadar keyfî görünürse görünsün, bu gruplamanm iç gerçeği ve zorunluluğu, Hegel'in Grosser Logik'indeki ["Büyük Mantık"] dâhiyane açıklamayı inceleyen herkes için apaçıktır. (Werke, V, s. 63-115.)[172] Bu gruplamanın yalnız düşünce yasalarına değil, aynı zamanda doğa yasalarına da ne kadar çok dayandırılmış olduğunu göstermek için, bu ilişki dışında çok iyi bilinen bir örneği burada belirtmek istiyoruz.
      Sürtünmenin ısı meydana getirdiğini, belki yüz bin [sayfa 284] yıldan da önce sürtünme ile ateş yakmayı keşfeden ve ondan da Önceleri bedenin üşüyen kısımlarını ovarak ısıtan tarih-öncesi insanları da pratik olarak biliyordu. Ama o günden, sürtünmenin genel olarak bir ısı kaynağı olduğunun keşfedilmesine kadar kimbilir kaç binlerce yıl geçmiştir. İnsan beyni, sürtünme bir ısı kaynağıdır yargısını, bir varlık yargısını, ve gerçekten de olumlu bir yargıyı formüle edebilecek kadar geliştiğinde, yeterli zaman geçmiş oldu.
      1842'de Mayer, Joule ve Colding'in bu özel sürecin benzer cinsten ve bu arada keşfedilen başka süreçlerle olan ilişkileri içinde, yani en yakın genel koşulları araştırmalarına ve şöyle bir yargıyı formüle etmelerine kadar da gene binlerce yıl geçmiştir: Her mekanik hareket, sürtünme yoluyla ısıya dönüştürülebilir. Nesnenin bilgisi alanında yukardaki olumlu varlık yargısından bu evrensel kapsam yargısına gelebilmemize kadar, bu kadar çok zaman ve bu kadar çok görgücül bilgi gerekli olmuştur.
      Ama bundan sonra gidiş hızlandı. Daha üç yıl geçmeden Mayer, hiç değilse özde, düşünme yargısını şimdi bulunduğu düzeye çıkarmayı başardı: Hareketin herhangi bir biçimi, her durum için basit koşullar altında, dolaylı ya da dolaysız olarak, hareketin herhangi bir başka biçimine hem dönüşebilir, hem de dönüşmek zorundadır — bir kavram yargısı, hem de çürütülemeyecek bir yargı, bütün yargının en yüksek biçimi.
      O halde Hegel'de, düşüncenin aslında yargıdan gelişmesi olarak görünen şey, burada, karşımıza, genel olarak hareketin yapısı hakkındaki görgücül temele dayanan teorik bilgilerimizin gelişmesi olarak çıkıyor. Bu ise, doğru .olarak anlaşıldıklarında, düşünce yasalarının ve doğa yasalarının zorunlu olarak birbiriyle uyuştuğunu gösteriyor. [sayfa 285]
      İlk yargıyı, bireysellik yargısı olarak görebiliriz; sürtünmenin ısı meydana getirdiği şekilde tek başına bir olgu kaydediliyor. İkinci yargı da, özellik yargısıdır: hareketin özel bir biçimi, mekanik hareket, özel koşullar altında (sürtünme ile) başka bir özel hareket biçimine, yani ısıya dönüşme özelliği göstermiştir. Üçüncü yargı, genellik yargısıdır: hareketin her biçimi başka herhangi bir hareket biçimine dönüşme yeteneğinde ve zorunda olduğunu kanıtlamıştır. Bu biçimi ile yasa, sonal ifadesine kavuşmuştur. Yeni buluşlar yoluyla bunun yeni belgelerini verebilir, ona yeni ve daha zengin bir kapsam kazandırabiliriz. Ama burada formüle edildiği biçimiyle yasanın kendisine başka bir şey ekleyenleyiz. Genelliği, biçim ve içerik bakımından aynı ölçüde evrenselliği içinde, onu daha da genişletmek mümkün değildir: bu yasa, mutlak bir doğa yasasıdır.
      Ne yazık ki, proteini yapamadığımız sürece, proteinin hareket biçimi, diğer adıyla yaşam konusunda güçlük karşısındayız.

*


      Ancak yukarıda gene kanıtlandı ki, yargıda bulunmak yalnız Kant'ın "yargı gücü"nü gerektirmekle kalmaz, aynı zamanda bir [...][6*]

*


      Bireysellik, özellik, genellik, tüm "kavram öğretisinin"[173] [sayfa 286] hareket ettiği üç belirlenimdir. Bu başlıklar altında, yalnız bir tek değil, birçok biçimlerde bireyselden özele ve özelden genele doğru ilerleme meydana gelir, ve bu, Hegel tarafından, çoğunlukla, birey, türler, cinsler olarak ilerleme için örnek gösterilir. İşte burada Haeckel'ler tümevarımlarıyla ortaya çıkıyor, - bireyselden özele ve özelden genele (!), bireyden türlere ve sonra da cinslere ilerleme olgusunu— bir büyük gerçek olarak —Hegel'e karşı— ilân ediyorlar ve daha ileri götüreceği sanılan tümdengelim çıkarımlarına izin veriyorlar. Bu kişiler tümevarım ve tümdengelim karşıtlığı konusunda öyle bir çıkmaza düşmüşlerdir ki, bütün mantıksal çıkarım biçimlerini bu iki biçime indirgiyorlar ve böyle yapmakla, 1° bu adlar altında çok değişik çıkarım biçimlerini bilmeden kullandıklarını, 2° bu ikisinin içine girmediği takdirde sonuç biçimlerinin bütün zenginliğinden yoksun kaldıklarını ve 3° böylece iki biçimi, tümevarım ve tümdengelimi, tam bir saçmalığa çevirdiklerini hiç farketmiyorlar.

*


      Tümevarım ve tümdengelim.
Haeckel, s. 75 ve devamı, ki burada, Goethe normal olarak bir ara çene kemiğine sahip olmayan insanın buna sahip olması gerektiği yolunda tümevarım sonucunu çıkarıyor, dolayısıyla yanlış tümevarımla doğru bir şeye varıyor![174]

*


      Haeckel'in saçmalığı: tümdengelime karşı tümevarım. Sanki tümdengelim = sonuç ve bu yüzden de [sayfa 287] tümevarım aynı zamanda tümdengelim değilmiş gibi. Bu, kutuplaşmadan çıkıyor. Haeckel'in Schöpfungsgeschichte adlı yapıtı, s. 76-77. Sonuç, tümevarım ve tümdengelimde kutuplaşıyor.

*


      Tümevarım yoluyla bundan 100 yıl önce, yengeçlerin ve örümceklerin böcek olduğu, bütün daha aşağı hayvanların kurt olduğu keşfedilmişti. Şimdi ise tümevarım yoluyla, bunun saçma olduğu ve x sayıda sınıfın bulunduğu ortaya çıkarıldı. O halde, temeli gene sınıflandırma olan ve tümdengelimle varılan sonuç denilen şey kadar yanlış olabilecek tümevarım sonucu denilen şeyin üstünlüğü nerededir?
      Tümevarım, süt bezleri olmayan bir memeli hayvanın olamayacağını asla tanıtlayamaz. Eskiden meme uçları, memeli hayvanın belirtisiydi. Ama ornito-renklerde bunlar yoktur.
      Bütün bu tümevarım şarlatanlığı İngilizlerden [çıkmıştır]. Whewel, inductive sciences (tümevarım bilimleri), salt matematiksel [bilimleri][175] kapsar ve tümdengelimin karşıtı böyle bulunmuştur. Mantık, eski ya da yeni olsun, bununla ilgili hiç bir şey bilmez. Bireyselden başlayan bütün çıkarım biçimleri deneyseldir ve deneye dayanır, hatta tümevarım çıkarımı da G—B— Ö'den[176] (genel) başlar.
      Tümevarım sonuçlarının —sınıflandırmalar—, her yerde şüpheli duruma düştüğü (Limulus bir örümcek, Ascidia bir omurgalı hayvan ya da chordatum'dur, oysa amfibiyanlarla ilgili ilk tanımlamaların tersine Dipnot balıktır)[177] ve her gün bundan önceki bütün tümevarım sınıflandırmasını yıkan yeni olguların [sayfa 288] keşfedildiği bir anda Haeckel'in bağnaz bir tümevarım şampiyonu oluşu, doğa bilginlerimizin düşünme kapasiteleri bakımından da dikkati çekicidir. Tümevarım çıkarımının esas olarak şüpheli bir çıkarım olduğu yolundaki Hegel tezinin ne güzel bir doğrulaması bu! Gerçekten de evrim teorisi sayesinde, organizmaların tüm sınıflandırılması, tümevarımdan uzaklaştırılmış ve "tümdengelime", türemeye dayandırılmıştır — bir tür, sözcüğün tam anlamıyla, başka bir türden, türeme yoluyla çıkarılıyor— ve evrim teorisi, tümevarıma tamamen ters düştüğü için, salt tümevarım yoluyla tanıtlanamaz. Tümevarımın kullandığı kavramlar: tür, cins, sınıf, evrim teorisi ile akıcı hale getirilmiş ve böylece göreli olmuştur: oysa tümevarım için göreli kavramlar kullanılamaz.

*


      Salt-tümevarımcılar:[7*]
Dünyadaki bütün tümevarımla, tümevarım süreci konusunda açıklığa hiç bir zaman varamazdık. Ancak bu sürecin tahlili bunu başarabilirdi. — Tümevarım ve tümdengelim, sentez ve tahlil gibi zorunlu olarak birbirlerine bağlıdır.[8*] Birinin zararına ötekini tekyanlı olarak göklere yükseltecek yerde, bunların herbirini yerinde kullanmaya çalışmak gerekir. Bu da, ancak onların birbirlerine ait olduğunu, birbirlerini tamamladığım gözönünde bulundurmakla mümkündür. Tümevarımcılara göre, tümevarım şaşmaz bir yöntemdir. Oysa durum o denli böyle değildir ki, tümevarımın görünüşteki en sağlam sonuçları, [sayfa 289] yeni buluşlarla her gün yıkılıp durmaktadır. Işık zerresi, ısı maddesi, tümevarımın sonuçlarıydı. Bunlar şimdi nerede? Tümevarım bize, bütün omurgalıların beyin ve omuriliğe ayrılan bir merkezî sinir sistemine sahip olduğunu, omuriliğin kıkırdak ya da kemik omurganın içinde bulunduğunu —adı da buradan alınmıştır— öğretmişti. Sonra Amphioxus, hiç farklılaşmayan merkezi sinir omursuz bir omurgalı hayvan olarak ortaya çıktı. Tümevarım, balıkların, yaşam boyunca yalnızca solungaçlarla soluk alan omurgalı hayvanlar olduklarını ileri sürdü. Oysa balık karakteri taşıdığı hemen herkesçe kabul edilen, ama solungaçları yanında iyi gelişmiş akciğerleri de bulunan hayvanlar saptandı ve her balığın yüzme kesesinde potansiyel bir akciğer taşıdığı anlaşıldı. Haeckel, ancak evrim teorisinin cesaretle uygulanması yoluyla, bu çelişki içinde gayet rahat olan tümevarımcıları kurtardı.
      Tümevarım gerçekten şaşmaz olsaydı, organik dünyanın sınıflandırılması, böyle birbirini izleyen hızla devrimlere uğrar mıydı?

*


      Tümevarım ve tahlil.
Tümevarımın bilimsel buluşların tek ve hatta önde gelen biçimi olduğu iddiasının zayıflığı ile ilgili en çarpıcı örnek termodinamikte görülür: Buhar makinesi, ısı kullanarak mekanik hareketin elde edilebileceğini en belirgin biçimde tanıtlamıştır. Bunu 100.000 buhar makinesi değil, bir tanesi tanıtlamıştır, ama buhar makinelerinin sayısının artması da fizikçileri bunu açıklama gereğine zorlamıştır. Sadi Carnot, bu işe ciddiyetle sarılan ilk kişidir. Ama tümevarım yoluyla değil. Carnot buhar makinesini [sayfa 290] inceledi, tahlil etti ve sözkonusu olan sürecin saf biçimde değil, bir sürü yan süreçlerle örtülü bir biçimde bulunduğunu gördü, ana süreç için önemli olmayan bu yan süreçleri bir yana itti, ve örneğin herhangi bir geometrik çizgi ya da yüzey gibi gerçekleştirilmesi olanaksız olan ama kendi yolunda matematik soyutlamalar gibi aynı hizmeti yapan, süreci salt, bağımsız ve olduğu gibi ortaya çıkaran ideal bir buhar makinesini (ya da gaz makinesini) yaptı. Böylece ısının mekanik eşdeğerine kadar geldi. (Onun G fonksiyonunun önemine bakınız), ama ısı maddesine inandığı için onu keşfedemedi ve göremedi. Bu da, yanlış teorilerin yaptığı zararın bir kanıtı.

*


      Gözlem görgücülüğü, tek başına zorunluluğu yeterince tanıtlayamaz. Post hoc[9*] ama propter hoc[10*] değil (Enzyklopädie, I, s. 84).[178] Bu öylesine doğrudur ki, güneşin her sabah doğuşundan, onun ertesi gün tekrar doğacağı sonucu çıkartılamaz; ve gerçekten de şimdi biz, sabahleyin güneşin doğmayacağı bir anın geleceğini bilmekteyiz. Ama zorunluluğun kanıtı, insan faaliyetinde, deneyde, iştedir: Eğer post hoc'u. yapabiliyorsam, bu propter hoc ile özdeş hale gelir.

*


      Nedensellik.
Hareket halindeki maddeyi gözden geçirirken dikkatimize çarpan ilk şey, ayrı cisimlerin kendi hareketlerinin karşılıklı bağlantısı, bunların birbirleriyle [sayfa 291] belirlenmeleridir. Ama, belirli bir hareketi bir başkasının izlediğini bulmakla kalmayız, hareketin doğada meydana gelmesini sağlayan koşulları meydana getirerek belirli bir hareketi sağlayabildiğimizi, hatta doğada hiç bulunmayan hareketleri (sanayi) de, hiç değilse başka bir biçimde meydana getirebildiğimizi, bu hareketlere daha önceden saptanmış bir yönü ve yaygınlığı verebildiğimizi de görürüz. Bu yoldan insanların faaliyeti ile nedensellik fikri, bir hareketin başka bir hareketin nedeni olduğu fikri kurulur. Her ne kadar bazı doğa görüngülerinin düzenli olarak birbirini izlemesi: güneşle gelen ısı ve ışık, nedensellik fikrini ortaya koyabilirse de, bu hiç bir kanıt sağlamaz ve düzenli bir post hoc, asla bir propter hoc meydana getiremez derken, Hume'ün kuşkuculuğu bu ölçüde doğruydu. Ama insanların faaliyeti, nedenselliğin sınanmasını meydana getirir. Bir içbükey ayna ile güneş ışınlarını bir odak noktasına toplarsak ve bunların normal ateş ışınları gibi davranmalarını sağlarsak, böylece ısının güneşten geldiğini tanıtlarız. Bir tüfekte, barutu, patlayıcı maddeyi ve mermiyi biraraya getirir ve sonra ateşlersek, deneylerimize göre önceden bilinen etkiyi[11*] hesaplarız, çünkü tüm ateşlenme, yanma, aniden gaza dönüşme ve gazın mermi üzerindeki basıncıyla patlama sürecini, bütün ayrıntılarına kadar izleyebiliriz. Ve burada[12*] kuşkucu, bir önceki deneyden dolayı bir sonraki seferde aynı şeyin olacağının çıkarılamayacağını söyleyemez. Çünkü aslında, bazan aynı şey olmaz, ateşlenme ya da barut işi görmeyebilir, namlu parçalanabilir vb.. Ama işte bu, nedenselliği çürütecek yerde, tanıtlar, çünkü iyi bir inceleme sonucu, kuraldan böyle [sayfa 292] her sapmanın nedenini ortaya çıkarabiliriz: ateşleyicinin kimyasal çözüşmesi, barutun ıslaklığı vb., namlunun bozukluğu vb., vb.; böylece burada nedensellik —sınaması, deyim yerindeyse— iki katlıdır.
      Felsefe gibi doğabilim de şimdiye kadar insan faaliyetinin kendi düşünceleri üzerindeki etkisini tamamen ihmal etmiştir; her ikisi de ancak bir yanda doğayı, öte yanda düşünceyi bilirler. Oysa tek başına yalnız doğa değil, doğanın insan tarafından değiştirilmesi, insan düşüncesinin en başta gelen ve önemli temelidir ve insan, doğayı değiştirmeyi öğrendiği ölçüde zekâsı da gelişmiştir. Bundan dolayı, örneğin Draper ve diğer bilginlerde azçok görülen ve yalnızca doğanın insan üzerinde etkin olduğunu ve her yerde yalnızca doğal koşulların insanın tarihsel gelişimini belirlediğini öne süren tarihin doğacı (naturalist) kavramı tekyanlıdır ve insanın da doğa üzerinde etki yaptığını, onu değiştirdiğini, kendisi için yeni varolma koşulları meydana getirdiğini unutur. Almanya'nın Cermenlerin göç ettiği zamanki "doğa"sından şimdi pek azı kalmıştır. Dünyanın yüzeyi, iklim, bitkiler, hayvanlar ve insanların kendisi sonsuz ölçüde değişmiştir ve bütün bunlar insan faaliyeti yüzündendir, diğer yandan bu dönemde Almanya'nın doğasında insan eli değmeden meydana gelmiş değişiklikler hesaplanamayacak kadar azdır.

*


      Hareket halindeki maddeyi bir bütün olarak bugünkü doğabilim açısından ele aldığımızda karşımıza çıkan ilk şey karşılıklı etkidir. Bir dizi hareket biçimi, mekanik hareket, ısı, ışık, elektrik, magnetizm, kimyasal bileşme ve ayrışma, toplanma durumlarındaki [sayfa 293] geçişler, organik yaşam, bunların hepsi, şimdilik organik yaşamı dıştalarsak, birbirine geçişir, karşılıklı olarak birbirlerini belirler, bir yerde neden, başka bir yerde etkidirler, ve hareketin tümü, bütün o değişen biçimlerinde aynı kalır. (Spinoza: Töz, causa sui'dir[13*] diyerek karşılıklı etkiyi başarılı biçimde anlatır).[179] Mekanik hareket ısıya, elektriğe, magnetizme, ışığa, vb., ya da bütün bunlar mekanik harekete dönüşürler. Böylece Hegel'in, karşılıklı etkinin, şeylerin gerçek causa finalis'i[14*] olduğu yolundaki sözlerini (nerede?) doğabilim doğruluyor. Bu karşılıklı etki bilgisinden daha gerilere gidemeyiz, çünkü bunun ardında bilinecek başka bir şey yoktur. Maddenin hareket biçimlerini biliyorsak (doğabilimin çok kısa bir zamandır var oluşu dolayısıyla, bu konudaki bilgimizde henüz büyük eksiklikler vardır) , maddenin kendisini de tanıyoruz demektir ve böylece bilgimiz tamamlanmıştır. (Nedensellik konusunda Grove'un bütün yanlış anlaması, karşılıklı etki kategorisine varmayı başaramamış olmasına dayanır; konuya egemendir, ama soyut düşünmeye varmamıştır ve bu yüzden karışıklık vardır, s. 10-14.)[180] Ancak bu evrensel karşılıklı etkiden gerçek nedensellik ilişkisine varırız. Tek tek olayları anlamak için, onları genel iç bağıntıdan ayırmak, tecrit edilmiş halde ele almak zorundayız, ve o zaman değişen hareketler, biri neden, öteki de etki olarak görünür.

*


      Nedenselliği yadsıyan herkes için her doğa yasası, ve bu arada prizma tayfı ile dünyasal cisimlerin [sayfa 294] kimyasal tahlili de bir varsayımdır. Böyle bir görüşe saplanmak, nasıl bir düşünce basitliğidir!

*

NÄGELİ'NİN SONSUZU ANLAMA YETENEKSİZLİĞİ[181]
NÄGELİ, S. 12, 13


      Nägeli önce, gerçek niteliksel farkları anlayamayacağımızı, sonra hemen ardından da, böylesi "mutlak farkların" doğada ortaya çıkmadığını söylüyor! (s. 12.)
      Birincisi, her niteliğin sonsuz çoklukta nicel derecelenmeleri, örneğin renk nüansları, sertliği ve yumuşaklığı, yaşam süresi vb. vardır. Bunlar, nitel olarak farklıysalar da, ölçülebilir ve bilinebilirler.
      İkincisi, nitelikler diye bir şey yoktur, ancak nitelikleri olan şeyler vardır ve gerçekten de bu nitelikler sonsuz çokluktadır. İki değişik şeyin, her zaman ortak belirli nitelikleri (hiç değilse cisimsellik özellikleri) vardır, öteki nitelikler derece derece farklıdır, daha başkaları da bunların birinde tamamen eksik olabilir. Birbirinden son derece farklı iki şeyi —örneğin bir göktaşı ile bir insanı— ayrı ayrı ele alırsak, bundan pek az şey ortaya çıkar, olsa olsa cisimlerin ağırlıkları ve diğer genel özellikleri her ikisinde de ortaktır. Ama bu ikisinin arasına, diziyi göktaşından insana kadar tamamlamamızı, doğanın karşılıklı etkisi içinde herbirini yerine koymamızı ve onları böylece bilmemizi sağlayan öteki doğa nesnelerinin ve doğa süreçlerinin sonsuz dizisi konabilir. Bunu Nägeli de kabul ediyor.
      Üçüncüsü, çeşitli duyularımız bize nitelik bakımından mutlak farklı izlenimler verebilirler. Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularımızın yardımı ile öğrendiğimiz özellikler bu durumda tamamıyla farklı olabilir. Ama burada bile araştırmanın ilerlemesiyle, [sayfa 295] farklar ortadan kaybolur. Koklama ve tatma duyuları çoktandır tıpatıp aynı olmasa bile, ortak Özellikler gösteren, birbirlerine ait bağlaşık duyular olarak kabul edilmişlerdir. Görme ve işitmenin her ikisi de dalga titreşimleri alırlar. Dokunma ve görme duyuları karşılıklı olarak birbirlerini öyle tamamlarlar ki, bir şeyi görerek onun dokunma özelliklerini, çoğunlukla, daha önceden yeteri kadar söyleyebiliriz. Ve son olarak da, bütün bu değişik duyu izlenimlerini alan ve işleyen, böylece tek bir birim halinde birleştiren hep aynı "ben"dir, bunun gibi, bu çeşitli izlenimler aynı şey tarafından sağlanır, onun ortak özellikleri olarak görünür, bundan dolayı da onu anlamamıza yardım ederler. Bu farklı, yalnız çeşitli duyularla algılanabilen özellikleri açıklamak, onları birbiriyle bağıntılı duruma getirmek, tamıtamına, bugüne kadar beş özel duyu yerine genel bir duyuya sahip olmayışımızdan, ya da tatları ve kokuları görüp işitemeyişimizden yakınmamış olan. bilimin görevidir.
      Nereye baksak, doğanın hiç bir yerinde, kavranmaz oldukları ileri sürülen böyle "nitel ya da mutlak farklı alanlar" yoktur. Bütün karışıklık, nitelik ve nicelikle ilgili karışıklıktan çıkıyor. Geçerli olan mekanik görüşe uygun olarak, Nägeli, bütün nitel farklılıkları, ancak nicel farklılıklara indirgenebildikleri ölçüde (bu konuda gerekli olan başka yerde söylenmiştir), ya da nitelik ve niceliğin onun için mutlak ayrı kategoriler olmasından dolayı açıklanmış kabul ediyor. Metafizik.
      "Ancak sonlu olanı
[15*] bilebiliriz", vb. (s. 13).
      Bu, bilgi alanımıza ancak sonlu nesnelerin girdiği ölçüde tamamen doğrudur. Ama önermede şöyle bir tamlamaya gerek vardır: "Aslında ancak sonsuzu [sayfa 296] bilebiliriz." Gerçekte, bütün gerçek ve eksiksiz bilgi, ancak, düşüncede tek'in teklikten özelliğe ve oradan da genelliğe yükseltilmesinde, sonsuzu sonluda, ölümsüzü geçicide arayıp bulmaktan ibarettir. Evrenselliğin biçimi ise, kendinde tamlığın, dolayısıyla sonsuzluğun biçimidir; bir sürü sonlunun sonsuz içinde kavranmasıdır. Klor ile hidrojenin belli basınç ve ısı sınırlan içinde ve ışığın etkisi altında, bir patlama ile birleşerek hidroklorik asit gazı meydana getirdiğini, biliyoruz; bunu bilince, aynı şeyin, yukardaki koşulların bulunduğu her yerde ve her zaman meydana geldiğini de biliyoruz. Bunun bir kez ya da milyon kez yinelendiği ve kaç göksel cisimde oluştuğu önemli değildir. Doğadaki evrenselliğin biçimi yasadır, ve hiç kimse doğa yasalarının ölümsüz karakterlerinden doğa bilginlerinden fazla sözetmez. O halde Nägeli, bu sonluyu araştırmayı istemeyip, bunun yerine ona ölümsüz bir şey eklemekle, sonlunun anlaşılmasının olanaksız hale getirildiğini söylemekle, ya da doğa yasalarının öğrenilmesi olanağını, ya da onların ölümsüz karakterini yadsıyor demektir. Bütün gerçek doğa bilgisi, ölümsüzün, sonsuzun ve dolayısıyla temelde. mutlağın bilgisidir.
      Ama bu mutlak bilginin bir önemli özürü de vardır. Bilinebilen maddenin sonsuzluğu nasıl salt sonlu şeylerden meydana geliyorsa, mutlağı bilen düşüncenin sonsuzluğu da, yanyana ve arka arkaya bu sonsuz bilgi üzerinde çalışan, pratik ve teorik hatalar işleyen, hatalı, tekyanlı ve yanlış öncüllerden hareket eden, yanlış, dolambaçlı ve güvenilemez yollardan giden ve çoğu kez burnunun ucuna kadar geldiği halde doğru olanı bulamayan sonsuz sayıda sonlu insan aklından meydana gelir (Priestley).[182] Dolayısıyla, sonsuzun bilinmesi güçlükle kuşatılmıştır ve niteliği gereği, ancak sonsuz bir asimtotik ilerleme içinde gerçekleşebilir. Bu [sayfa 297] da şunu söyleyebilmemiz için tamamen yeterlidir: Sonsuz bilinebildiği kadar bilinemez de ve bizim gereksinme duyduğumuz şey de budur.
      Ne tuhaftır ki, Nägeli de aynı şeyi söylüyor:
      "Yalnızca sonluyu bilebiliriz, ama duyusal algımızın alanı içine giren bütün sonluyu[16*] bilebiliriz."
      Bu alana giren sonlu vb., bütün olarak sonsuzu meydana getirir, çünkü Nägeli, sonsuz fikrini işte bundan çıkarıyor l Bu sonlu vb. olmaksızın, sonsuz konusunda hiç bir fikre sahip olamazdı.
      (Kötü sonsuzluktan bu sıfatla başka yerde sözedilecektir.)
 

      Bu sonsuzluk araştırmasından önce şunlar gelir:
      Yer ve zaman bakımından "önemsiz alan".
      "Duyu organlarının olası kusurlu gelişmesi."
      "Yalnız sonluyu, değişeni, geçici olanı, yalnız derece bakımından farklı ve göreli olanı biliriz. Çünkü yalnızca matematiksel kavramları doğal nesnelere aktarabilir ve ancak doğal nesneleri onların kendilerinden aldığımız ölçülere göre yargılayabiliriz. Bütün sonsuz ve ölümsüz hakkında, bütün sürekli olan şeyler hakkında, bütün mutlak farklar hakkında bir fikrimiz yoktur. Bir saatin, bir metrenin, bir kilogramın ne anlama geldiğini tam olarak biliyoruz, ama zamanın, uzayın, kuvvetin ve maddenin, hareketin ve hareketsizliğin, neden ve etkinin ne olduğunu bilmiyoruz." [s. 13.]
      Eski hikâye. Önce duyulur şeyler soyutlama haline sokulur, sonra da duyular yoluyla onların öğrenilmesi, zamanın görülmesi ve uzayın koklanması istenir. [sayfa 298] Görgücü, görgücül deney alışkanlığına öylesine gömülür ki, soyutlamalarla uğraşırken hâlâ daha duyusal deney alanında olduğunu sanır. Bir saatin, bir metrenin ne olduğunu biliyoruz, ama zamanı ve uzayı bilmiyoruz! Zaman saatlerden, uzay metreküplerden başka türlü bir şeymiş gibi! Elbette maddenin iki varoluş biçimi madde olmaksızın hiçtir, boş kavramlar, yalnızca kafamızda varolan soyutlamalardır. Ama o zaman da maddenin ve hareketin ne olduğunu bilmememiz gerekir. Elbette değil, çünkü madde ve hareket, bu sıfatla, henüz kimse tarafından görülmemiş ya da başka türlü farkedilmemiştir, ancak, çeşitli, gerçekte varolan maddî şeyler ve hareket biçimleri görülmüştür. Madde, bu kavramın soyutlandığı maddî şeyler toplamından başka bir şey değildir; hareket de bu haliyle, bütün duyusal olarak algılanabilen hareket biçimlerinin toplamından başka bir şey değildir; madde ve hareket gibi sözler birçok değişik ve duyularla algılanabilen şeyleri ortak özelliklerine göre kavradığımız kısaltmalardan başka bir şey değildir. O halde madde ve hareket, ayrı ayrı maddî şeylerin ve hareket biçimlerinin incelenmesinden başka bir yoldan bilinemez, ve bunları bilmekle, maddeyi ve hareketi, böylece, bu ölçüde öğreniriz. Dolayısıyla Nägeli, zamanın, uzayın, maddenin, hareketin, neden ve etkinin ne olduğunu bilmediğimizi söylerken, ilkin kafamızda gerçek dünya konusunda soyutlamalar yaptığımızı, sonra da bunlar, düşüncenin yarattığı ve duyusal nesneler olmadıkları, bütün bilinenler ise duyusal ölçüler oldukları için, bu kendi yaptığımız soyutlamaları bilemeyeceğimizi söylemiş oluyor! Bu, tıpkı Hegel'in değindiği güçlük gibidir; kiraz ve erik yiyebiliriz, ama meyve yiyemeyiz, çünkü hiç kimse meyve olarak meyve yememiştir.[183] [sayfa 299]

 

      Nägeli, doğada olasıdır ki, duyularımızla algılayamayacağımız bir sürü hareket biçimleri bulunduğunu ileri sürerken, hareketin yaratılamazlığı yasasının —hiç değilse bilgimiz için— ortadan kaldırılmasına eşit, zayıf bir savunmada bulunmuş oluyor. Çünkü bunlar, kuşkusuz algılayabileceğimiz harekete dönüştürülebilirler. Örneğin bununla dokunma elektriği kolayca açıklanabilir.

*


      Ad vocem
[17*] Nägeli: Sonsuzun kavranılması olanaksızlığı. Madde ve hareketin yaratılmadığını ve yok edilemeyeceğini söylediğimizde, dünyanın sonsuz bir gelişme halinde, yani kötü sonsuzluk biçiminde varolduğunu söylemiş oluyoruz ve böylece bu süreçte kavranabilecek ne varsa hepsini kavrıyoruz. En çok, bu sürecin sonsuz bir yinelenme olup olmadığı —büyük çevrimler halinde—, ya da çevrimlerin iniş ve çıkış dalları bulunup bulunmadığı sorusu hâlâ sorulabilir.

*


      Kötü sonsuzluk.
Gerçek sonsuzluğu, Hegel doğru olarak dolu uzay ve zamanda, doğa süreci ve tarihte görmüştü. Şimdi doğanın tümü de tarihle bütünleşiyor ve tarih, ancak bilinçli organizmaların evrimsel süreci olarak doğa tarihinden ayrılıyor. Doğanın ve tarihin bu sonsuz karmaşıklığı uzay ve zaman sonsuzluğunu —kötü sonsuzluğu— kendi içinde ancak fazladan, temel ama başat olmayan bir etken olarak bulunduruyor. Şimdiye kadar doğabilimimizin en son sınırı [sayfa 300] evrenimiz olmuştur, doğayı tanımak için bunun dışındaki sonsuz sayıda evrenlere gereksinmemiz yoktur. Hatta, milyonlarca güneşten ancak bir tanesi ve onun güneş sistemi, gökbilim araştırmalarımızın asıl temelini meydana getirir. Yersel mekanik, fizik, kimya konusunda azçok, organik bilim konusunda ise tümüyle yalnız küçük dünyamızda sınırlıyız. Buna karşın, dünyanın nispeten kısa bir dönemi ve küçük bir kesimi içinde sınırlanmakla tarih nasıl önemli bir hasar görmüyorsa, bu durum da, görüngülerin ve doğa konusundaki bilginin hemen hemen sonsuz olan çeşitliliğine önemli herhangi bir zarar vermez.

*


      1. Hegel'e göre sonsuz ilerleme boş bir çöldür, çünkü bu, ancak aynı şeyin ölümsüz yinelenmesi olarak görünür: 1 + 1 + 1, vb..
      2. Ancak gerçekte bu bir yinelenme değil, bir gelişme, bir ilerleme ya da gerilemedir ve böylece hareketin zorunlu bir biçimi haline gelir. Sonsuz olmaması bir yana: dünyanın ömrünün sonu şimdiden görünebilir. Ama, dünya, tüm evren değildir. Hegel sisteminde, her gelişme, doğanın zamansal tarihinin dışında bırakılıyordu, aksi halde doğa, tinin kendi-dışındaki-varlığı olmazdı. Ama insanlık tarihindeki sonsuz ilerleme Hegel tarafından "tin"in tek gerçek varoluş biçimi olarak kabul edilmiştir, ancak garip bir hayalle, bu gelişmenin —Hegel felsefesinin kurulmasıyla— son bulacağı varsayılmıştır.
      3. Bir de sonsuz bilgi vardır:[18*] Questa infinità che [sayfa 301] le cosenon hanno in progresso, la hanno in gir o[19*] Böylece hareketin biçim değiştirmesi yasası, kendi üzerine kapanan sonsuz bir yasadır. Ama böyle sonsuzluklar gene sonluluğun vurgununu yerler ve ancak parça parça görünürler. 1/r2 de böyledir.[186]

*


      Ölümsüz doğa yasaları
da giderek tarihsel yasalara dönüşürler. 0-100°C arasındaki suyun sıvı olduğu ölümsüz bir doğa yasasıdır, ama bunun geçerli olabilmesi için, (1) suyun, (2) belli sıcaklığın ve (3) normal basıncın bulunması zorunludur. Ayda su yoktur, güneşte ise yalnız unsurları vardır ve bu iki göksel cisim için yasanın geçerliği yoktur. — Meteorolojinin yasaları da ölümsüzdür, ama yalnızca dünya ya da büyüklüğü, yoğunluğu, mihver eğimi ve ısısı dünyanınki gibi olan bir cisim için, hem de bu cismin aynı oksijen ve nitrojen (azot) karışımından, aynı miktarda buharlaşan ve yağan su buharı bulunan bir atmosfere sahip olması koşuluyla. Ayın atmosferi yoktur, güneşin kor halindeki metal buharlarından meydana gelme bir atmosferi vardır; birincisinin meteorolojisi yoktur, ikincisinin bizimkinden çok başka türlü bir meteorolojisi vardır. — Bizim bütün resmî fizik, kimya ve biyolojimiz yalnızca geosantriktir, yalnız dünya için hesaplanmıştır. Güneşte, sabit yıldızlarda ve bulutsularda, hatta bizimkinden ayrı yoğunluktaki gezegenlerde bulunan elektrik ve magnetik gerilim koşullarını henüz hiç bilmiyoruz. Elementlerin kimyasal bileşim yasaları, güneşte, yüksek ısı dolayısıyla, işlemez ya da ancak güneş atmosferinin [sayfa 302] sınırlarında geçici olarak işler, bileşikler güneşe yaklaşırken yeniden çözüşürler. Güneşin kimyası henüz oluşum süreci içindedir ve dünyamızınkinden çok farklı olmak zorundadır, dünyanın kimyasını değiştirmez ama, onun dışında kalır. Bulutsular üzerinde, belki de, muhtemelen kendileri de bileşik niteliğinde olan 65 element bile yoktur. O halde bütün cisimlere —bulutsudan insana kadar— aynı ölçüde uygulanabilen genel doğa yasalarından sözetmek istediğimiz zaman, bize kalan tek şey yerçekimi ve belki de enerjinin değişmesi ile ilgili teorinin en genel biçimi, vulgo mekanik ısı teorisidir. Ama bu teori de, doğanın bütün görüngülerine genel ve tutarlı biçimde uygulanınca, başlangıcından ölümüne kadar bir evren sistemi içinde birbiri ardından meydana gelen değişmelerin tarihsel anlatımına, dolayısıyla her aşamada ayrı yasaların, yani aynı evrensel hareketin başka görüngüsel biçimlerinin egemen olduğu bir tarihe dönüşür. Böylece, hareket dışında geriye mutlak evrensel geçerlilikte olan hiç bir şey kalmıyor.
      Gökbilimdeki geosantrik görüş önyargılıdır ve haklı olarak bir kenara atılmıştır. Ama araştırmalarımızda biraz daha derine gidince, yavaş yavaş yerini bulur. Güneş vb. dünyaya hizmet eder (Hegel, Naturphilosophie, s. 155).[187] (Tüm koca güneş sırf küçük gezegenler uğruna vardır.) Bizim için geosantrik fizik, kimya, biyoloji, meteorolojiden vb. başka herhangi bir şey olanaksızdır ve bunların yalnız dünya için geçerli bulundukları ve bundan dolayı da yalnızca göreli olduklarının söylenmesiyle bu bilimler hiç bir şey yitirmezler. Bu ciddiye alınır ve merkezî olmayan bir bilim [sayfa 303] istenirse, tüm bilime dur denmiş olur. Bizim için, aynı koşullar altında, her yerde, sağımızdan solumuza kadar uzanan, dünyadan güneşe olan uzaklığın milyonlarca katı kadar büyük olan bir uzaklıkta, aynı şeylerin olması gerektiğini bilmek [yeterlidir.]

*


      Bilgi.
Karıncaların gözleri bizimkinden değişiktir; onlar kimyasal (?) ışınları görürler (Nature, 8 Haziran 1882, Lubbock),[188] ama bize görünmeyen bu ışınlar konusunda sahip olunan bilgiye gelince, karıncalardan oldukça daha ileriyiz. Karıncaların bizim göremediğimiz şeyleri gördüklerini tanıtlayabilmemiz gerçeği ve bu tanıtın yalnızca bizim gözlerimizin algılarına dayanması, insan gözünün kendine özgü yapısının insanın bilgisine asla mutlak bir sınır koymadığını gösterir.
      Gözlerimize ek olarak yalnızca diğer duyularımız değil, aynı zamanda düşünce faaliyetimiz de vardır. Düşünce faaliyetinde de durum, tamamen gözdeki gibidir. Düşüncemizin neleri ortaya çıkarabileceğini bilmek için, Kant'tan 100 yıl sonra düşüncenin genişliğini aklın eleştirisinden, ya da bilgi aracının araştırılmasından çıkarmaya çalışmak, yararsızdır; bunun gibi Helmholtz'un görme gücümüzün yetersizliğini (gerçekten bütün ışınları görebilen, gene bu yüzden de hiç bir şey göremeyen bir göz için gerekli bir yetersizlik), ve görmeyi belirli sınırlar içinde tutan ve bunu da tam doğru bir yineleme içinde yapmayan göz yapımızı, gözün görülen şeyin mahiyetini bize yanlış ya da yetersiz tanıttığı konusunda bir kanıt olarak kullanması da pek fayda vermez. Düşüncemizin neler keşfedebileceği, onun daha önce keşfettiklerinden ve bugün hâlâ keşfetmekte [sayfa 304] olduklarından, daha da çok anlaşılıyor. Ve nicelik ve nitelik bakımından bu şimdiden yeterlidir. Öte yandan düşünce biçimlerinin araştırılması, düşünce saptamaları, çok yararlı ve gereklidir; Aristoteles'ten bu yana buna sistematik olarak girişen yalnız Hegel olmuştur. Her şeye karşın, kimyasal ışınların karıncalara nasıl göründüğünü hiç bir zaman ortaya çıkaramayacağız. Bu durumdan rahatsız olan bir kimse için çıkar yol yoktur.

*


      Doğabilimin gelişme biçimi, onun düşündüğü kadarıyla, varsayımdır. Aynı grup içinde bulunan olguların şimdiye kadarki açıklama yöntemini olanaksız kılan yeni bir olgu gözleniyor. Bu andan itibaren yeni açıklama yöntemleri gerekir — önce bunlar yalnız sınırlı sayıda olguya ve gözleme dayanır. Daha sonraki gözlem malzemesi, bu varsayımları ayıklar, birini kenara iter, ötekini düzeltir, sonunda yasa, saf bir biçimde ortaya konur. Yasa için malzemenin saf bir biçimde bulunmasını beklemek, araştırmadaki düşünce sürecini o zamana kadar durdurmak anlamına gelir ve yalnızca bu yüzden de olsa, yasa hiç bir zaman ortaya çıkmayacaktır.
      Birbirini ortadan kaldıran varsayımların sayısı ve sırası —doğa bilginlerinin mantıksal ve diyalektik eğitiminin eksikliği karşısında— şeylerin özünü bilemeyeceğimiz fikrinin kolayca doğmasına yolaçar. (Haller ve Goethe.)[189] İnsanın bütün bilgisi çok dolambaçlı bir. eğri üzerine geliştiğinden, bu, doğabilime özgü bir şey değildir; felsefe de dahil olmak üzere tarihsel bilimlerde de, teoriler, birbirlerinin yerini alırlar, ama hiç kimse, bundan, örneğin formel mantığın saçma olduğu sonucunu çıkarmaz. [sayfa 305]
      Bu görüşün son biçimi, "kendinde-şey"dir. Birincisi kendinde-şeyi bilemeyeceğimiz (Hegel, Enzyk[lopädie], paragraf 44) iddiası, bilim âleminden çıkıp hayal âlemine geçer. İkincisi, bu, bilimsel bilgimize tek sözcük katmaz, çünkü eğer şeylerle uğraşamıyorsak, onlar bizim için yok demektir. Üçüncüsü de, bu, salt bir deyimdir ve asla uygulanmaz. Soyut olarak alındığında tamamen anlaşılır gibi gelir. Ama birinin bunu uyguladığını varsayalım. "Bir köpeğin dört bacağı var gibi görünüyor, ama gerçekte onun dört milyon bacağı mı olduğunu, yoksa hiç mi olmadığını bilmiyoruz", diyen bir hayvanbilimci için acaba ne düşünülür? Bir üçgenin tanımlamasını önce üç kenarla yapan, sonra bunun 25 kenarı olup olmadığını bilmediğini söyleyen, 2x2 dört eder gibi görünüyor diyen matematikçi için ne denir? Ama bilim adamları, doğabilimde kendinde-şey deyimini kullanmaktan sakınır, yalnız felsefeye geçerken bunu yapmak cesaretini gösterirler. Bu, onların böyle bir şeyi ne kadar az ciddiye aldıklarını ve onun ne kadar az değerde olduğunu en iyi biçimde tanıtlar. Eğer ciddiye alsalardı, herhangi bir şeyi araştırmalarının ne yararı olurdu?
      Tarihsel bakımdan alınırsa, bu şeyin, belirli bir anlamı olabilir. Bizler, ancak kendi çağımızın koşulları altında ve bu koşulların elverdiği ölçüde bilgi sahibi oluruz.

*


      Kendinde-şey:
Hegel, Logik, II, s. 10, daha sonra da bu konuda tam bir bölüm:[190]
      "Kuşkuculuk, 'bu budur' demeye cesaret edemedi; modern idealizm" (yani Kant ve Fichte) "bilgiyi kendinde-şeyin bilinmesi olarak kabul etmeye cesaret edemedi.[20*] [sayfa 306] ... Ama aynı zamanda kuşkuculuk, onun görünüşünün çeşitli belirlenimlerini kabul etti, ya da daha çok onun görünüşü dünyanın çeşitli zenginliğini içeriğine aldı. Bunun gibi idealizmin görüngüsü (yani idealizmin görüngü dediği şey) bütün bu çeşitli belirlenimler kümesini kapsıyor. ... Bu içerik, hiç bir varlıkta, hiç bir şeyde, ya da kendinde-şeyde bir temele sahip olmayabilir; o kendi için nasılsa öyle kalır; yalnız varlıktan görünüşe çevrilir."
      O halde Hegel burada, modern doğa bilginlerinden çok daha kararlı bir materyalisttir.

*


      Kant'ın kendinde-şeyinin değerli bir özeleştirisi, Kant'ın düşünen ben'de de başarısızlığa uğradığını ve bunda gene bilinemeyen bir kendinde-şey bulduğunu gösterir (Hegel, V, s. 256 ve devamı).[192] [sayfa 307]






Dipnotlar

[1*] Elyazmasının kenarında, burada, Engels tarafından yazılmış şu not var: "Ayrıca, türlerin gelişmesi bir yana." -Ed.
[2*] Elyazmasında şöyledir: "die beiden Hauptgegensaetze" (iki temel karşıtlık). Engels'in burada kastettiği şudur: 1) özdeşliğin ve farklılığın antitezi ve 2) neden ve etkinin antitezi. "Raslantı ve zorunluluk" sözcükleri daha sonra satırlar arasına eklenmiştir. -Ed.
[3*] Elyazmasının kenarında tırnak içinde şöyle bir tümce var: "Raslantı olayları üzerine bu arada birikmiş olan malzeme eski zorunluluk düşüncesini ezdi ve yıktı." — Ed.
[4*] Sıfırla ilgili notuna Engels bu aktarmayı almıştır (bu kitabın 309-310. sayfalarına bakınız. -Ed.
[5*] Bu son tümce, tam olarak sayfa kenarına yazılmıştır. -Ed.
[6*] Yarım kalan not, ikinci ve üçüncü sayfalar ile dördüncü sayfanın başı, yargıların sınıflandırılması ile ilgili bir önceki büyük parçayı meydana getiren iki yaprağın dördüncü sayfasını bağlıyor. Anlaşılan Engels, her bilginin görgücül temeli ile ilgili tezini Kant'ın önselciliği karşısına koyarak notunu tamamlamak niyetindeydi. -Ed.
[7*] Yani tümevarımı tek doğru yöntem olarak kabul edenler. -Ed.
[8*] Elyazmasının kenarında şu not var: "Egemen inceleme biçimi tahlil olan kimya, karşıtı —sentez— olmaksızın bir hiçtir." -Ed.
[9*] Bunun sonunda. -Ed.
[10*] Bundan dolayı. -Ed.
[11*] Elyazmasında: "... sonra ateşler, ve deneyle önceden bilinen etkiyi bekleriz." -Ed.
[12*] Elyazmasında: "Ve burada" yerine "... böylece burada". -Ed.
[13*] Kendi kendinin nedeni. -Ed.
[14*] Ereksel neden. -Ed.
[15*] İtalikler Engels'indir. -Ed.
[16*] İtalikler Engels'indir. -Ed.
[17*] Dolayısıyla. -Ed.
[18*] Elyazmasında Engels tarafından şöyle bir ekleme yapılmıştır: "(Nicelik, s. 259. Gökbilim)".[184] -Ed.
[19*] Şeyler ilerleme içinde sahip olmadıkları bu sonsuzluğa, dairesel hareket içinde sahiptir.[185] -Ed.
[20*] Elyazmasının kenarında şöyle bir not bulunuyor: "Bkz: Enz[yklopädie], I, s. 252."[191] -Ed.

Açıklayıcı Notlar

[156] Compsognathus. — Sürüngenler sınıfından olan, ama kalça ve arka ayaklarının yapısı bakımından kuşlara yakın olan, dinosorlar takımından artık kaybolmuş bir hayvan (H. A. Nicholson, A Manual of Zoology, 5th ed., Edinburg and London 1878, s. 545).
      Archaepleryr.
için bkz: 18 numaralı not. -270.
[157] Engels, selenterelerde tomurcuklanma ya da bölünme ile çoğalmaya değiniyor. -270.
[158] Hegel, Felsefi Bilimler Ansiklopedisi, paragraf 135, ek: "Örneğin bir organik cismin kolları, bacakları ve organları yalnız onun parçaları değildir: bunlar ne olduklarını ancak kendi birliklerinde bulurlar ve bunların bu birliği etkiledikleri gibi, birliğin de onları etkilediği sözgötürmez. Bu kısımlar ve organlar, canlı bedenlerle değil, ancak kadavralarla uğraşan bir anatomisi in eli altında yalnızca parça haline gelir." -271.
[159] Aynı yapıt, paragraf 126, ek. -272.
[160] Aynı yapıt, paragraf 117, ek. -273.
[161] Aynı yapıt, paragraf 115, not. Burada Hegel, yargının bizzat kendi biçiminin özne ile yüklem arasındaki farkı belirttiğini söyler. -273.
[162] Büyük bir olasılıkla burada kastedilen Clausius'un kitabıdır. Die mechanische Wärmetheorie, 2-te umgearbeitete Auflage, I. Band, Braunschweig 1876. Kitabın 87-88. sayfalarında "ısının pozitif ve negatif niceliklerinden" sözedilir. -275.
[163] Engels'in kastettiği J. Grimm'in Geschichte der deutschen Sprache ("Alman Dilinin Tarihi"), 4. Aufl., Leipzig 1880, ilk baskısı 1848'de Leipzig'de. Grimm, 1881-82'de yazılan Frankonya Diyalekti adlı yapıtında daha geniş bilgi verdiği Frankonya lehçesinden sözeder. Bu notun 1881 dolaylarında yazılmış olması gerekir. -276.
[164] Kader ya da alınyazısı anlamına gelen "kısmet" sözcüğünü, Engels aynen kullanıyor. -278.
[165] Darwin'in The Origin of Species by Means of Natural Selection (1859). -280.
[166] Heine'nin, bir katolik Kapuçifı rahibi ile, tartışma dolayısıyla Yahudilerin din kitabı Tausves Jontof’a başvuran bilgili bir Yahudi hahamı arasındaki ortaçağ tartışmasını anlatan "Disputation" (Romanzero, cilt III, 1851) şiirinden bir parça, Kapuçin'in yanıtında Tausves Jontof şeytana havale edilir. Bunun üzerine öfkeli haham kükrer: "Gilt nichts mehr der 'Tausves Jontof’. Was soll gelten? Zeterl Zeterl" ("Eğer Tausves Jontof artık geçerli değilse, ne geçerli olacak? İmdat! İmdat!") -281.
[167] G. W. F. Hegel, Werke, Bd. III, 2. Aufl., Berlin 1841. Aktarmadaki italikler Engels'indir. -281.
[168] Hegel'in Phanomenologie des Geistes adlı yapıtının önsözünde şu kısma değiniliyor: "Çiçek açtığı zaman tomurcuk kaybolur ve biz, sonrakinin öncekini çürüttüğünü söyleyebiliriz. Bunun gibi, meyve oluşunca çiçek, bitkinin var oluşunun yalancı bir biçimi olarak açıklanabilir, çünkü onun gerçek doğası olarak çiçek yerine meyve ortaya çıkar." Engels, bunu, G. W. F. Hegel, Werke, Bd. II, 2. Aufl., Berlin 1841'den aktarıyor. -281.
[169] Dido — Engels'in, Marx'a yazdığı 16 Nisan 1865 ve 10 Ağustos 1866 tarihli mektuplarda söylediği köpeğinin adıdır. -283.
[170] Hegel, Mantığın üç kısma bölünmesi (varlık mantığı, öz mantığı ve kavram mantığı) ile yargının dörtlü sınıflanması arasındaki uygunluğu şöyle açıklar: "Yargının çeşitli türlerini bizzat mantıksal fikrin genel biçimleri belirler. Buna göre, yargının varlık, öz ve kavram aşamalarına paralel olan üç esas çeşidini elde ederiz. Bunlardan ikinci tür, farklılaşma aşaması olan tür niteliğine uygun olarak, ikiye ayrılmalıdır." (Hegel, Felsefî Bilimler Ansiklopedisi, paragraf 171, ek.) -284.
[171] Buradaki singulaer [tekil], partikulaer [tikel], üniverseli [tümel] tanımlamaları, biçimsel mantık anlamında tekil olarak, tikel, tümel demektir. Einzelnes, Besonderes, Allgemeines (bireysel, özel, genel) diyalektik kategorilerinden farklıdır. -284.
[172] Engels, Hegel'in Mantık Bilimi'nin üçüncü kitabında yargı ile ilgili tüm bölümünün sayfalarını veriyor. -284.
[173] Hegel'in Mantık Bilimi'nin üçüncü kısmının tümü. -287.
[174] Haeckel, Yaradılışın Doğal Tarihi (Berlin 1873) yapıtının dördüncü baskısının 75-77. sayfalarında, insanda ara çene kemiğinin bulunduğunu Goethe'nin nasıl keşfettiğini anlatır. Haeckel'e göre Goethe bu sonuca tümevarım yöntemi ile ulaşmıştır: "Bütün memeli hayvanlarda ara çene kemiği vardır" noktasından hareket ederek şu tümevarım sonucunu çıkarmıştır: "O halde insanda da böyle bir kemik vardır". Bu sonucu izleyerek deneysel bilgilerle onu doğrulamıştır (embriyon halinde iken insanda ara çene kemiğinin bulunması ve yetişkinlerdeki bazı kalıtsal durumlar). Engels, Haeckel'in sözünü ettiği tümevarımın yanlış olduğunu, çünkü doğru olduğu kabul edilen, memeli "insanın" ara çene kemiği yoktur önermesine aykırı düştüğünü söylüyor. -287.
[175] Engels, açıkça Whewell'in iki temel yapıtına değini yor: History of the Inductive Sciences (üç cilt, London 1837) ve Philosophy of the Inductive Sciences, (iki cilt, London 1840).
      Elyazmasında şöyledir: "die bloss mathematisch[en] umfass[en]d." Anlaşılıyor ki burada "umfassend" sözcüğü, saf matematiksel bilimlerden "meydana geliyor" anlamında kullanılıyor: bu bilimler, Whewell'e göre, "her teorinin koşullarını" araştıran ve bu anlamda aynı zamanda "düşünce dünyasının coğrafyasında" merkezî yeri alan saf aklın bilimleridir. Whewell, Philisophy of the Inductive Sciences (Vol. I, Book II)'de başlıca unsurlarını geometri, teorik aritmetik ve cebir olarak gördüğü "saf bilimlerin felsefesi"nin kısa bir taslağını verir. Whewell, History of the Inductive Sciences’da, "tümevarımsal bilimlerin" (mekanik, gökbilim, fizik, kimya, mineraloji, bitkibilim, hayvanbilim, fizyoloji, yerbilim) karşısına "tümdengelimsel" bilimleri (geometri, aritmetik, cebir) koyar. -288.
[176] "G-B-Ö" formülünde G genel, B bireysel, Ö özel anlamındadır. Bu formül Hegel tarafından tümevarım çıkarımlarının mantıksal özü tahlil edilirken kullanılır. Bkz: Hegel, Mantık Bilimi, kitap III, bölüm I, kısım 3, "Tümevarımın Tasımı" paragrafı. Hegel'in Engels tarafından daha aşağıda anılan önermesi (tümevarımsal çıkarımın aslında şüpheli olduğu) aynı yerdedir. -288.
[177] H. A. Nicholson, A Manual of Zoology, 5th ed., Edinburgh and London 1878, s. 283-85, 363-70, 481-84. -288.
[178] Hegel, Felsefî Bilimler Ansiklopedisi, paragraf 39: "Deney bize birbirini izleyen değişikliklerin algılarını verir ..., ama bir zorunluluk bağlantısı ortaya koymaz." -291.
[179] Spinoza, Ahlak, bölüm I, tanımlamalar 1 ve 3 ve teorem 6. -294.
[180] Bkz: 16 numaralı not. -294.
[181] Bu başlık, Doğanın Diyalektiği'ne ait malzemenin ikinci dosyası için Engels tarafından hazırlanan içindekiler listesinde verilmiştir. Bu not, 20 Eylül 1877'de Alman Doğa Bilginleri ve Fizikçilerinin Münih Kongresinde bitkibilimci Nägeli'nin orta ya attığı temel tezin eleştirici bir tahliline ayrılmıştır. Nägeli'nin konuşmasının başlığı "Die Schranken der naturwissenchaftlichen Erkenntnis" (Doğabilimsel Bilginin Sınırları) idi. Engels bunu, kongre raporunun ekine göre aktarıyor. (Tageblatt der 50. Versammlung deutscher Naturforscher und Aerzte in München 1877. Beilage, September 1877.) Büyük bir olasılıkla rapor kendisine, kongreye katılmış olan K. Schorlemmer tarafından sağlanmıştır. -295.
[182] ;Engels, yeni bir kimyasal element keşfettiğini ve bu keşfin kimyada bir devrim meydana getireceğini bile bilmeyen Joseph Priestley tarafından 1774'te oksijenin keşfine değiniyor. Engels, bu keşif konusunda Marx'ın Kapitai'inin ikinci cildine yazdığı önsözde daha ayrıntılı olarak konuşuyor. -297.
[183] Cf. Hegel, Felsefî Bilimler Ansiklopedisi, paragraf 13, dipnot: "Tümel olan salt bir biçim haline getirilip tikel olanla koordine edilince, tümelin kendisi de bir tikel haline düşer. Günlük konularda sağduyu bile tikellerin yanına bir tümel koymanın saçmalığına düşmez. Meyve arzu eden bir kimse kiraz, elma ve üzümü, bunlar meyve olmayıp kiraz, elma ve üzüm olduğu için reddeder mi?" -299.
[184] Burada Hegel'in Mantık Bilimi'ne, bunun nicelikle ilgi bölümüne değiniliyor. Hegel, gökbilime değinerek, ölçülemeyen uzaklıkların, zamanın ve yıldızların ölçülemeyen çokluğunun kötü sonsuzluğu nedeniyle değil, "bu ölçü ilişkileri ve aklın bu nesnelerde tanıdığı bu yasalar yüzünden" gökbilimin alkışlanacağını söyler; "çünkü bunlar aklî sonsuzluk ve ötekiler ise akıldışı sonsuzluktur." Hegel, Mantık Bilimi, cilt I, bölüm II, kısım 2, not: "Sonsuz Gelişmenin Yüce Fikri." -301.
[185] Bu, İtalyan iktisatçısı Galiani'nin Della Moneta ("Para Üzerine") adlı broşüründen, Engels tarafından biraz değiştirilerek yapılmış bir aktarmadır. Aynı aktarma, Kapital'in birinci cildinde Marks tarafından da kullanılmıştı. Marks ve Engels, Custodi baskısından yararlanıyorlardı: Scrittori classici italiani di economia politica. Parte moderna, Tomo III, Milano 1803, s. 156. -302.
[186] “1/ r2” de böyledir" sözleri Engels tarafından sonradan eklenmiştir. Olası ki, Engels, tamamen kesin bir anlamı olan, ama bitimli bir ondalık ya da normal bir kesirle anlatılmayan p sayısını kastediyor. Bir dairenin alanı 1 olarak alınırsa, pr2 = 1 sonucu: p - 1/r2 (burada r dairenin yarıçapıdır) olur. -302.
[187] Engels, Hegel'in Doğa Felsejesi'ndeki şu kısmı kastediyor: "Güneş gezegene hizmet eder, tıpkı genellikle güneşte olduğu gibi, ay, kuyrukluyıldızlar, yıldızlar da yalnızca dünyanın belirtileridir." (Paragraf 280, ek). -303.
[188] Engels, Sir John Lubbock'un Ants, Bees, and Wasps ("Karıncalar, Arılar ve Eşekarıları") adlı kitabının George Romanes tarafından yapılan tanıtılmasına değiniyor. Bu tanıtma yazısı, 8 Haziran 1882 tarih ve 658 sayılı İngiliz dergisi Nature'da yayınlandı. Engels'in ilgilendiği, karıncalar "ultraviyole ışınlarına karşı pek duyarlıdırlar" pasajı Nature'un XXVI. cildinin 122. sayfasındadır. -304.
[189] Engels, A. von Haller'in "Falschheit der menschilchen Tugenden" adlı şiirine değiniyor. Haller bu şiirde şöyle iddia ediyordu: "Doğanın derinine hiç bir yaratıcı ruh inemez; bu ruh yalnız dış kabuğu gösterirse, en büyük mutluluktur." Goethe, "Allerdings" adlı şiirinde (1820), doğanın tek bir birlik olduğunu, Haller'in yaptığı gibi insan için bilinmeyen iç çekirdek kısmı ve dış kabuk diye bölünemeyeceğini belirterek Haller'in iddiasına karşı çıktı. Hegel, Goethe ile Haller arasındaki bu çekişmeyi Felsefî Bilimler Ansiklopedisi’nde (paragraf 140, not ve paragraf 246, ek) iki kez belirtir. -305.
[190] Hegel, Mantık Bilimi, kitap II, bolüm 1, kısım 1, "Görünüş" paragrafı ve bölüm II ("Görüngü"). Bu bölüm kendinde-şey ("Kendinde-Şey ve Varoluş") ve bir gözlem ("Transandantal İdealizmin Kendinde-Şeyi") ile ilgili ayrı bir paragraf içerir. -306.
[191] Hegel, Felsefî Bilimler Ansiklopedisi, paragraf 124, Gözlem ve Ek. -307.
[192] Hegel, Mantık Bilimi, kitap III, bölüm III, kısım 2. -307.


Sayfa başına gidiş