Karl Marks-Friedrich Engels
Doğu Sorunu
[Türkiye]



Karl Marks ve Friedrich Engels’in yazılarından Eleanor Marx Aveling ve Edward Aveling tarafından derlenen The Eastern Question (Swan Sonnenschein & Co. Limd., London 1897) adlı yapıtı İngilizce aslından çevrilmiş ve kitap Doğu Sorunu [Türkiye] adı ile Sol Yayınları tarafından Ekim 2008 (Birinci Baskı: Mart 1977) tarihinde Ankara’da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Doğu Sorunu [Türkiye] (1.031 KB)




FRİEDRİCH ENGELS[6]
TÜRKİYE1
(PARÇA)

Londra, Salı, 22 Mart 1853


      Prens Mençikov, Tuna Prensliklerindeki Rus kuvvetleriyle Sivastopol’daki kara ve deniz birliklerini denetledikten, Sivastopol’da, kendi gözleri önünde askerlerin gemilere bindirilip indirilmesi tatbikatını izledikten sonra, eşliğindeki 12 kişiyle birlikte, 28 Şubatta gösterişli bir biçimde İstanbul’a[7] girdi. Kendisine eşlik edenler arasında, birçok subay yanında, Karadenizdeki Rus donanmasının amirali, bir tümen komutanı ve elçilik katibi olarak genç Kont Nesselrod da bulunuyordu. Rumlar ile Ruslar, Mençikov’u, sanki gerçek iman yoluna getirmek üzere Çarigrad’a giren ortodoks bir çarmış gibi tantanayla karşıladılar. Fuad Efendinin görevden alınışıyla yetinmeyen Prens Mençikov’un, sadece Türkiye’deki bütün hıristiyanların korunması hakkının değil, onun [sayfa 19] yanısıra, Rum patriği seçme hakkının da, sultan tarafından, Rus çarına bırakılmasını istediği; sultanın, İngiltere ile Fransa’ya başvurarak, korunmasını istediği haberleri; İngiltere’nin temsilcisi Albay Rose’un Wasp adlı gemiyi ivedi olarak Malta’ya gönderdiği ve İngiliz donanmasının derhal Takımadalar çevresinde görünmesini istediği ve Rus gemilerinin Boğaz yakınındaki Şile’de demirlediği haberleri, burada ve Paris’te, çok büyük bir heyecan yarattı. Paris Moniteuı2 gazetesi, Toulon’daki Fransız donanmasının Yunan sularına gitme emri aldığını haber veriyor. Ne var ki, Amiral Dundas, henüz Malta’da. Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, Doğu Sorunu, bir kez daha Avrupa’nın “ordre du jour”undadır.[8] Bu, tarihte aşinalığı olanları şaşırtmayacak bir gerçek.
      Devrimci kasırga bir an için yatışır yatışmaz ortaya çıkan sorun, kuşkusuz, ezelî “Doğu Sorunu”dur. Nitekim ilk Fransız Devrimi fırtınası geçtikten ve Rus Çarı Aleksandır, Tilsit barışıyla,3 Kıta Avrupası’nın tümünü Napoléon ile aralarında bölüştükten sonra, o sıralardaki sessizlikten yararlanarak, çürümekte olan imparatorluğu içerden parçalayan güçlere “destek olmak” için, orduyu Türkiye üzerine yollamıştır. Bunun gibi, Batı Avrupa’daki devrimci hareketler Laibach ve Verona kongreleri tarafından bastırıldıktan sonra,4 Aleksandır’ın ardılı olan Nikola, Türkiye’ye yeni bir saldırıya daha girişmiştir. Birkaç yıl sonra, Polonya, İtalya ve Belçika’daki ayaklanmaların yanısıra temmuz devrimi gelip çattığı ve Avrupa, 1831de aldığı biçimiyle, iç fırtınadan uzak göründüğü sıralarda, 1840’ta, Doğu Sorunu, “büyük dev-letler”in arasını bozma ve genel bir savaşa yolaçma noktasındadır.5 Ve şimdi yönetici cücelerin kısa-görüşlülüğünü, anarşi ve devrimin tehlikelerinden Avrupa’yı başarıyla kurtarmış olmakla böbürlenir, gururlanırken, ezelî konu, kendini göstermekte hiçbir zaman gecikmemiş olan güçlük, bir kez daha ortaya çıkıyor: Türkiye’ye ne yapacağız?
      Türkiye, Avrupa meşruiyetçiliğinin kanayan yarasıdır. İlk Fransız Devriminden bu yana, meşru, monarşik yönetimin güçsüzlüğü kendini her zaman bir aksiyomda ortaya koymuştur: status quo’yu[9] koru. Testimonium paupertatis,[10] ilerleme ya da uygarlık amacıyla olsun, egemen güçlerin evrensel iktidarsızlığının ikrarı, olup-biten şeylere, raslantı ya da kaza sonucu ortaya çıktıkları biçimde dörtelle sarılmak şeklindeki bu evrensel anlaşmada görülür. Napoléon, istediği anda, bütün bir Kıtayı yeniden düzenleyebilirdi, evet, üstelik bunu, dahiyane ve kararlı bir [sayfa 20] görünüşle yapabilirdi. Avrupa meşruiyetçiliğinin Viyana Kongresinde6 biraraya gelen tüm “ortaklaşa bilgeliğinin, aynı işi yapması, iki yılı gerektirdi; birbirlerine düştüler, gerçekten üzüntü verici biçimde işi berbat ettiler, canlarına tak eder oldu, başlarına tatsız bir bela aldıklarını gördüler ve ondan sonra da, bir daha Avrupa’yı parsellemeye kalkışmadılar. Beranger’nin7 deyişiyle, körükörüne bayağılığın ardından giden bu kişiler, tarih bilgisinden, olayların içine işleyebilmekten, fikirlerden, girişim gücünden yoksun bir biçimde, beceriksizce yarattıkları, üstelik ne acemice, ne beceriksizce bir iş olduğunu bildikleri status quo’ya hayranlar.
      Ne var ki Türkiye, dünyanın geri kalan kısmından daha fazla yerinde saymıyor. Uygar Avrupa’da gerici taraf, status quo ante[11] olarak düşündükleri durumu yeniden kurarken, Türkiye’de status quo’nun çok fazla değişmiş olduğu görüldü; yeni sorunlar, yeni ilişkiler, yeni ilgilerin ortaya çıktığı ve zavallı diplomatların, sekiz-on yıl kadar önce kendini gösteren genel yersarsıntısı nedeniyle durdukları noktadan yeniden işe başlamak zorunda oldukları farkedildi. Türkiye’de status qua’yu koru! Niçin? içine, dağılmadan önce bir at leşi konmuş çürük bir şeyi, o çürümüşlük derecesiyle korumaya da çalışabilirdiniz. Türkiye çürümeye devam ediyor, şimdiki “güç dengesi” düzeni ve status quo’nun korunması sürüp gittikçe, çürümeye devam edecek; çürümüş her maddenin çevresine, biraz hidrokarbon ve hoş kokulu bazı gazlar salması gibi, Türkiye de, kongrelere, protokollere, ültimatomlara karşın, kendi payına düşen diplomatik güçlükleri ve uluslararası kavgaları yaratmaya devam edecek.
      Şimdi sorunu gözden geçirelim. Türkiye birbirinden tümden ayrı üç parçayı kapsıyor: Afrika’da bulunan bağımlı beylikler, yani Mısır ve Tunus; Asya Türkiyesi; bir de Avrupa Türkiyesi. Bunlar arasında sadece Mısır’ın gerçekten sultana bağlı kabul edilebileceği Afrika toprakları şimdilik bir yana bırakılabilir. Mısır herşeyden önce İngiltere’ye aittir, gelecekte Türkiye herhangi bir biçimde paylaşılacak olursa, bu topraklar İngiltere’nin payını oluşturacaktır, oluşturması kaçınılmazdır. Asya Türkiyesi, imparatorluğun bütün gücünü elinde bulunduran gerçek toprağıdır; dört yüzyıl boyunca, Türklerin başlıca yurdu olan Küçük Asya ve Ermenistan, Viyana surlarını tehdit eden ordularından, Kulevça’da8 Diebitisch’in pek de mahirce olmayan manevraları önünde dağılan ordularına kadar, Türk ordusuna asker sağlanan, Türklere özgü topraklar olmuştur. Nüfus yoğunluğunun az olmasına karşın, Asya Türkiyesi, bugünkü durumda, herhangi bir fetih arzusunu [sayfa 21] uyandırmaya elvermeyen müslüman taassubuna ve Türk milliyetçiliğine bağlı toplu bir kitleden oluşmaktadır. Bundan ötürü, “Doğu Sorunu” ne zaman görüşme konusu olsa, bu toprakların göz-önüne alınan parçaları, yalnızca Filistin ve Lübnan’ın hıristiyan vadileri olmaktadır.
      Sözkonusu asıl sorun, Avrupa Türkiyesi, yanı Sava ve Tuna’dan güneye doğru inen büyük yarımadadır. Bu şahane toprağın talihsizliği, ilerleme ve uygarlığa en az uygun düşenin hangisi olduğunu söylemesi hayli güç, değişik birçok soy9 ve ulusal kümelerin yerleşme bölgesi oluşudur. Slavlar, Yunanlılar, Ulahlar (Eflak halkı), Arnavutlar, 12 milyon kişi, bir milyon Türke boyun eğdirilmiştir. Yakın zamana kadar, bu ayrı soylar arasından, Türklerin, üstünlüğü elde tutmakta en yeteneklisi oldukları hususunda, böylesine karma bir nüfus içinde, üstünlüğün Türklerin elinde değil, bir başka ulusal topluluğun elinde olabileceği hususunda pek az kuşku duyulmuştur. Ne var ki, Türk hükümetinin uygarlığa ilişkin tüm girişimlerinin esef edilecek biçimde nasıl başarısızlığa uğradığını, başlıca birkaç büyük kentteki Türk ayaktakımı (mob) tarafından sürdürülen islam taassubunun, Avusturya ile Rusya’nın şaşmaz biçimde iktidarı yeniden ele geçirmelerine ve olası herhangi bir ilerlemeyi altüst etmelerine nasıl yaradığını; merkezin, yani Türk hükümetinin, hıristiyan bölgelerdeki ayaklanmalar sonucu, yıldan yıla nasıl zayıfladığını ve gerek Babıâlinin zayıflığı, gerek komşu devletlerin müdahaleleri nedeniyle bu ayaklanmaların hiç de meyvesiz kalmadığını; Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığını, Ermenistan’ın bir bölümünün Rusya tarafından fethedildiğini, –Buğdan, Eflak, bir de Sırbistan’ın ardarda, Rusya’nın koruyuculuğu altına girdiklerini gördükten sonra– Trakya-İllirya yarımadasında, refahın gelişmesine, Türklerin Avrupa’daki varlığının gerçek bir engel olduğunu itiraf etmemiz gerekir.
      Toplumun sınıf ilişkileri, çeşitli soylar arasındaki ilişkiler kadar karışmış olduğu için, Türkleri, Türkiye’nin yönetici sınıfı (ruling class) diye tanımlamamız hayli güç. Yerine ve duruma göre Türk; işçidir, çiftçidir, küçük mülk sahibidir, tacirdir, feodalizmin en düşük, en barbar düzeyinde feodal beydir, memur ya da askerdir; ancak bütün bu değişik yerlerde olsa da, o, ayrıcalıklı bir dine ve ulusa mensuptur – silah taşıma hakkı sadece onundur, en yüksek düzeyden bir hıristiyan, karşılaştığı en alt düzeyden bir müslümana yol vermek için kaldırımdan aşağı inmek zorundadır. Bosna ve Hersek’te, halk kitleleri reaya, yani hıristiyan uyruklar olarak kalırken, Slav aslından gelen soylular islamlığa geçmişlerdir. [sayfa 22] Bu eyalette, o zaman, müslüman Bosnalı, Türk aslından gelen dindaşıyla böylece aynı düzeyde olduğundan, egemen din ile egemen sınıf özdeşleşmiştir.
      Asya’da, her zaman toplanmaya hazır yedeklerin dışında, Avrupa’daki Türk nüfusun başlıca gücü, İstanbul’un ve birkaç büyük kentin halkından oluşur. Bu halk, genel olarak, Türktür, gerçi başlıca geçimini hıristiyan sermayedara çalışarak sağlar, ama gene de, hıristiyanlara bakarak, islamî ayrıcalıkların ihsanı olan sözde üstünlüğünü ve aşırılıklarına karşın cezalandırılmaktan uzak oluşunu kıskançlıkla korur. Önemli her coup d’état[12] için, bu kalabalığın, rüşvet yoluyla ya da pohpohlanarak kazanılması gerektiği pek iyi bilinir. Belli halk topluluklarının yerleştirildiği birkaç bölge dışarda tutulursa, Avrupa’daki Türk nüfusa, bir bütün ve etkin yığın gücünü veren, işte bu kalabalıktır. Kuşkusuz, er ya da geç, bu kıtanın en güzel parçalarından birini, bir bilgeler ve kahramanlar topluluğu olan Roma İmparatorluğu’nun halk tabakasına bakarak, bir ayaktakımının egemenliğinden kurtarmamız, mutlak zorunlu duruma gelecektir.
      Öteki uluslar arasında Arnavutları, Adriyatik’e inen topraklarda yerleşmiş kendilerine özgü olan, ancak büyük Hint-Avrupa kökünden olduğu anlaşılan bir dili konuşan, bu yiğit, yerli dağ halkını birkaç sözcükle bir yana koyabiliriz. Arnavutların bir bölümü Rum-hıristiyan, bir bölümü müslümandır ve haklarında bildiğimiz her şey, uygarlık için henüz hiç hazır olmadıklarını göstermektedir. Çevre bölgelerdeki sınaî ilerleme, kendilerine baltacılar ve su taşıyıcılar olarak iş kapısı buluncaya kadar, Arnavutların yağmacılık alışkanlığı, komşu herhangi bir hükümetin onları askerî buyruk altında tutmasını gerektirecektir. İspanya’daki Gallegas10 ve genel olarak dağlık bölgeler halkı için de aynı durum sözkonusuydu.
      Ulahlar ya da Daco-Romalılar [Eflaklılar], aşağı Tuna ile Dinyes-ter nehri arasındaki bölgenin başlıca nüfusunu oluşturan bu insanlar, hayli karışmışlardır, ortodoks kilisesine bağlıdırlar, Latince kökünden gelme bir dil konuşurlar, birçok bakımdan İtalyanlara benzemedikleri hiç de söylenemez. Transilvanya ve Bukovina halkı Avusturya’ya, Besarabya halkı Rus imparatorluğuna bağlıdır; Daco-Romalılar soyunun siyasal varlığını kazandığı iki prenslikte, Buğdan ile Eflak’ta, halk, ad olarak Babıâlinin hükümranlığı, ama gerçek olarak Rus egemenliği altında, kendi prenslerine sahiptir. Transilvanya Ulahları hakkında, Macaristan savaşı11 sırasında çok şey işittik; o zamana kadar, aynı zamanda [sayfa 23] Avusturya düzenine göre, bütün hükümet vergilerinin de toplayıcısı olan Macar toprakbeylerinin feodalizmiyle ezilen bu hayvanlaştırılmış halk, 1846’da Galiçyalı Ruthen kölelerinin kandırıldığı biçimde,12 vaat ve rüşvetle, Avusturya tarafından kazanıldı ve Transilvanya’yı çöle çeviren bu yıkım savaşına girişti. Türk prensliklerindeki Daco-Romalıların hiç değilse kendi yerli soyluları ve siyasal kurumlan var; Rusya’nın tüm çabalarına karşın, devrimci ruh, 1848 ayaklanmasının13 çok iyi kanıtladığı üzere, halka işlemiştir. Ortak din bağına ve şimdiye dek, ortodoks kilisesinin imparator başını, halkın, kendi doğal koruyucusu gibi görmesine yolaçan çar-papa batıl inancına karşın, 1848den bu yana süregelen Rus işgali boyunca, konan vergilerin ve çekilen sıkıntının halktın devrimci ruhunu daha da yücelttiğinden kuşku duyulamaz. Bundan dolayıdır ki, Eflak milliyetçiliği, sözkonusu toprakların kesin olarak eldeğiştirmesinde önemli bir rol oynayabilir.
      Türkiye Rumları, daha çok Slav asıllıdırlar, ama modern Helen dilini kabul etmişlerdir. Gerçekte İstanbul ile Trabzon’un birkaç soylu ailesi dışında, genellikle kabul edildiği gibi, Yunanistan’da bile, pek az saf Helen kanı bulunabilir. Yahudilerin yanısıra Rumlar, liman kentleriyle birçok iç kentin başlıca tacirleridirler. Rumlar bazı bölgelerde de çiftçilik yaparlar. Tesalya ile Epir dışarda tutulursa, hiçbir duruda, ne sayılan, ne bütünlükleri, ne ulusçuluk ruhlan, kendilerine ulus olarak siyasal bir ağırlık sağlar. İstanbul’daki birkaç soylu Rum ailenin çevirmen olarak elde ettiği etkinlik, Türklerin Avrupa’da eğitim görmeye başlamalarından ve yabancı elçiliklere Türkçe konuşan ataşeler atanmasından bu yana, hızla azalmaktadır.
      Şimdi de, nüfusun büyük kesimini oluşturan ve soyların karışımı durumunda kanı ağır basan soya geliyoruz. Gerçekte bu soyun, Mora’dan Tunaya, Karadenizden Arnavutluk dağlarına kadar olan bölgenin hıristiyan halkının asıl kökü olduğu söylenebilir. Bu soy, Slav soyudur, özellikle Slav soyunun İllirya ya da Güney Slavı (Yugoslavyalı) adı altında gelişen koludur. Batı Slavları (Polonyalılar ve Bohemyalılar) ve Doğu Slavlarından (Ruslardan) sonra bunlar, son 12 yüzyıldan bu yana Avrupa’nın doğusunu işgal etmiş olan birçok Slav ailesinin üçüncü kolunu oluştururlar. Bu Güney Slavları, sadece Türkiye’nin büyük bir kesimini değil, ama aynı zamanda Dalmaçya’yı, Hırvatistan’ı, Slovanya’yı ve Macaristan’ın güneyini de işgal etmektedirler. Hepsi aynı dili konuşurlar, bu dil, Rusçaya çok yakındır ve Batılı bir kulak için, tüm Slav dilleri içinde en ahenklisidir. Hırvatlar ve [sayfa 24] Dalmaçyalıların bir bölümü katoliktir; geri kalanların hepsi ortodoks kilisesine bağlıdır. Katolikler latin abecesini kullanırlar, ama ortodoks kilisesine bağlı olanlar, kendi dillerini, Rusçada, eski Slavcada ya da kilise dilinde de kullanılmakta olan Kiril abecesiyle yazarlar. Bu durum, din ayrılığıyla birlikte, tüm Güney Slovenya topraklarını kapsayan ulusal gelişmeyi geciktirmekte etken olmuştur. Bir Belgradlı, kendi dilinde, ama Agram ya da Peç’te basılmış bir kitabı okuyamayabilir, dahası “kabul edilmiş dinsel kurallara aykırı olan” bir abece ve imla kullanılmış olması nedeniyle eline almayı bile kabul etmeyebilir, ama aynı kişi, Moskova’da Rus dilinde basılmış bir kitabı okuyup anlamakta çok az güçlükle karşılaşacaktır, çünkü özellikle eski Slavca sözcük kökenine bağlı imla düzeninde yazıldığı zaman bu iki lehçe birbirine çok benzemektedir, üstelik kitap “kurallara bağlı” Pravoslavni abecesiyle basılmıştır. Ortodoks kilisesine bağlı Slavlar kitlesi, kutsal Moskova’da ya da St. Petersburg’un imparatorluk basımevlerinde basılmış kitapların sadece o kitaplara özgü bir doğruluk içinde olduğu, kurallara uyduğu ve kutsallık koktuğu inancını taşıdığı için, kendi ülkelerinde basılmış dua kitaplarına, ayin kitaplarına, hatta İncil’e, el bile sürmeyeceklerdir. Slav birliğinin, Agram ve Prag’daki ateşli yandaşlarının tüm çabalarına karşın,14 Sırp, Bulgar, Bosnalı reaya ve Makedonya ile Trakya’nın Slav köylüsü, Ruslara karşı, kendisiyle aynı dili konuştuğu katolik Güney Slavına duyduğundan daha fazla ulusal yakınlık duyar, Rus ile daha çok temas noktası, daha çok aydınca ilişkiler aracı vardır. Her ne olursa, o, kendisini tüm şeytanlardan kurtaracak olan Mesihin dünyaya dönüşünü St. Petersburg’dan bekler; ve İstanbul’a Çarigrad ya da İmparatorluk Kenti diyorsa, bu, ortodoks çarın Kuzeyden gelip gerçek imanı kurmak üzere kente girmesini beklediği kadar, Türklerin ülkeyi istilasından önce, onu ortodoks çarın elde tuttuğunu anımsadığı içindir.
      Türkiye’nin büyükçe bir kesiminde, kendilerinin uygun gördüğü yerel hükümet eliyle, Türk’ün doğrudan yönetimine bağlı olan, bir bölüğüyle (Bosna’da) fatihin dinini kabullenen Slav soyu, ülkede, iki yerde, siyasal varlığını sürdürmüş ya da ele geçirmiştir. Biri, bundan altı yüzyıl önce bu bölgelerin tarihinde önemli bir rol oynamış olan doğal sınır çizgileriyle çok iyi belirlenmiş Moravya vadisi, yani Sırbistandır. Bir süre Türkler tarafından zorla başeğdirilmiş olan bu bölgeye, 1806 Rus savaşı,15[13] gene Türk üstünlüğünde olmakla birlikte, ayrı bir varlık kazanma olanağını verdi, bölge o zamandan beri Rusya’nın doğrudan koruyuculuğu [sayfa 25] altında kaldı. Ne var ki, Buğdan ile Eflak’ta olduğu gibi siyasal varoluş yeni gereksinmelere yolaçtı ve Sırbistan’ı, Batı Avrupa’yla giderek artan ilişkilere itti. Uygarlık kökleşmeye başladı, ticaret genişledi, yeni fikirler ortaya çıktı, bunun sonucu olarak, Rus etkisinin tam göbeğinde ve kalesinde, Slav ya da Ortodoks Sırbistan’da, eski Maliye Bakanı Garaçanin’in önderliğinde, (kuşkusuz reform isteklerinde çok alçakgönüllü olan) Rus aleyhtarı bir ilerici parti görüyoruz.16
      Kuşku yok ki, ortodoks kilisesine bağlı Slav halk, üzerinde yerleştiği ve toplam nüfusun (yedi milyon) dörtte-üçünü oluşturduğu topraklarda efendiliği ele geçirecek olursa, aynı gereksinimler, kısa sürede Rus aleyhtarı bir ilerici partinin doğmasına yolaçabilir. Şimdiye kadar böyle bir partinin varlığı, Türkiye’den herhangi bir parçasının yarı-ayrılmasının kaçınılmaz sonucu olmuştur.
      Karadağ’da ise büyükçe sayılabilecek kentleri kapsayan verimli bir vadi yok, ulaşılması güç, kıraç, dağlık bir arazi var. Buraya bir soyguncular takımı yerleşmiş, ovalan silip süpürüyor, yağmayı dağdaki kalelerine yığıyorlar. Bu romantik ama oldukça kaba baylar, uzun süreden beri, Avrupa’da, başa beladırlar ve Karadağ halkının (Çerno-Gorgi), köylerle köylüleri yakma ve sığırları kaldırıp götürme hakkından yana çıkmak, ancak Rusya ile Avusturya’nın siyasetine uygundur. [sayfa 25]

 

New-York Daily Tribune
n° 3736, 7 Nisan 1853                                     KARL MARX




KARL MARX
LONDRA BASINI
NAPOLÉON’UN TÜRK SORUNUNA
İLİŞKİN SİYASETİ

Londra, 25 Mart 1853


      Bu sabaha kadar Türkiye’den, gerçeği yansıtan yeni bilgiler alınmış değildi. Bugünkü The Morning Herald17 gazetesinin Paris muhabiri, yetkili bir makamın, kendisine, Rusların Bükreş’e girdiği haberini verdiğini bildiriyor. 20 Mart tarihli Courier de Marseilles gazetesinde de şunları okuyoruz:

“Kont Leiningen’in hareketinden hemen sonra ve Prens Mençikov’un Divandaki doğrudan kaba davranışından önce, Bay d’Oserov’un Babıâliye verdiği bir notanın içeriğini okurlarımıza bildirmek durumundayız. Diplomatik notanın ilgili olduğu başlıca noktayı aşağıda veriyoruz. Nasselrod Kontu, Babıâlinin Karadağlılara saldırmama vaadine karşın, bu halka karşı kanlı bir savaş açmasının, Petersburg kabinesinde büyük hoşnutsuzluğa yolaçmasından sert bir dille yakınıyor. Karadağlılara yeterli güvenliği sağlamak ve onları yeni bir felaketten korumak için, Rusya Babıâliden Karadağ’ın bağımsızlığına saygı gösterilmesini istedi. Nota, Arnavutluk sahillerinin ablukasına karşı bir protestoyu da içeriyor ve icraatı, iki hükümet arasında sürekli anlaşmazlıklara yolaçan bakanın görevden alınmasını isteyerek son buluyordu. Söylentiye göre, bu notanın kabul edilmesiyle, Türkiye, üzülerek de olsa ablukadan vazgeçme eğilimi gösterdi ve üstelik bakanın görevden alınmasıyla birlikte, sultanın kaynı Fuad Efendi, Rusya yanlısı Rıfat Paşanın sayesinde bakanın [sayfa 27] yerine atandı. Bununla birlikte, Babıâli, Karadağ’ın bağımsızlığını tanımaktan kaçınıyordu; Prens Mençikov’un, Divanda, dışişleri bakanına gerekli saygı bildirisinde bulunmaksızın, bütün diplomatik kuralları horgörüyle çiğnemesinin ve bu tüzel kişiliğe isteklerine boyun eğmesi gerektiğini utanmazca anlatmasının nedeni budur. Bu istek üzerine Babıâli, İngiltere’nin ve Fransa’nın yardımlarına başvurdu.”[14]


      Eski Yunanistan’da konuşmaması için kendisine para verilen bir konuşmacının dilinin üzerinde öküz olduğu söylenirdi. Belirtelim ki, öküz Mısır’dan ithal edilmiş gümüş paraydı.18 Diyebiliriz ki, Doğu Sorununun yeniden canlandığı dönemden beri The Times19 gazetesinin dili üzerinde de bir öküz var, ama konuşmaması için değil, konuşması için. Bu hünerli gazete, ilkin, Avusturya’nın Karadağ’a müdahalesini, hıristiyanlığı ileri sürerek savundu. Ancak daha sonra, Rusya işe karıştığı zaman, gazete bu kanıtı bir yana bıraktı, tüm sorunun ortodoks ve Roma kiliseleri arasındaki çekişmeden ibaret olduğunu, yerleşik İngiltere kilisesine “bağlı olanlar”ı ilgilendirmediğini söyledi. Gazete, bunun da ardından, Türkiye’yi Avusturya’ya karşı koruması ve Rusya’yı önlemesi karşılığında, Türkiye’yle serbest ticaret olanağını elde etmesinin Büyük Britanya’ya kazanç sağlayacağını öne sürerek, Türkiye’yle ticaretin Büyük Britanya için taşıdığı önem üzerinde durdu. Daha sonra, İngiltere’nin gıda maddeleri açısından Rusya’ya bağlı olduğunu, bu nedenle çarın coğrafyaya ilişkin fikirlerine sessizce boyun eğmesi gerektiğini kanıtlamaya çalıştı. The Times tarafından göklere çıkarılan ticaret sistemine pek ince bir iltifat ve İngiltere’nin Rusya’ya bağımlılığını azaltmak için Karadenizin bir Rus gölü, Tuna’nın da bir Rus nehri olması gerektiğini öne süren pek tatlı bir kanıt. Gazete, sonra bu savunulamaz mevzilerden sürülüp çıkarılınca, Türk imparatorluğunun parçalanmasının önüne geçilemeyeceğini –The Times’a göre de bunun sonucu olarak–, bugünkü durumda, Rusya’nın, bu imparatorluğun varisi ve parçalanışın infazcısı olması gerektiği genel vargısına geriledi. Bilgeliğin Doğudan geldiği yolundaki eski öyküyü anımsayarak ve ama daha önce, “Avusturya, kendi imparatorluğuna bağlı eyaletlerde ve bölgelerde, üzücü durumu önleyecek herhangi bir yasa olmaksızın, keyfî bir otorite ve şiddetli bir zorbalık durumunu sürdürmektedir” dediğini unutarak, The Times, Türkiye halkını, derhal Rusya ve Avusturya’nın uygarlaştırıcı [sayfa 28] etkesine ve “saf yönetimine” vermek istiyordu. Ve yazısını bitirirken, The Times, Doğu yazılarının “parlaklığından ötürü, yüzsüzlüğün bu kadarına pes, kendini kutluyordu.
      Tüm Londra basını, sabah ve akşam gazeteleri, gündelik ve haftalık gazeteler, “önde gelen gazete’ye karşı, tek bir kişi gibi birlikte ayağa kalktılar. The Morning Post20 gazetesi, The Times’deki kardeşlerinin ferasetiyle alay ediyor, onları, bile bile yanlış ve saçma haberler yaymakla suçluyor. The Morning Herald gazetesi, The Times’ı, “bizim yahudici-avusturyacı-Rus çağdaşımız” diye; The Daily News21 ise, daha kestirmeden “Brunnow’un[15] organı” diye adlandırıyor. Onun ikiz kardeşi The Morning Chronicle22 gazetesi ise şu darbeyi indiriyor: “Bir düzine büyük Yunan şirketinin ticarî önemi hesabına, Türk İmparatorluğunu Rusya’ya teslim etmeyi öneren gazeteciler, parlaklık tekelinin kendilerinde olduğunu iddia ederken oldukça haklıdırlar!”
      The Morning Advertiser23 gazetesi şöyle diyor:

“The Times Rus çıkarlarını savunurken yalnız kaldığını söylerken haklıdır. ... Gazete İngilizce basılmıştır. Ama onda İngiliz olan tek şey budur. O, Rusya’yı ilgilendiren her şeyde, baştan sona Rustur.”


      Kuşku yok ki, Rus ayısı, İngiltere’yle Fransa arasındaki entente cordiale’in24 geçici olacağına emin olmadıkça, pençesini çekmeyecektir. Şimdi şu şaşılacak raslantıya dikkat edin. The Times gazetesi, Türkiye olayının sadece Fransa ile Rusya arasındaki bir kavgadan ibaret olduğuna Lord Aberdeen.[16] Lord Clarendon’ı[17] ikna etmeye çalıştığı gün, Guizot’nun öteden beri roi des drôles[18] diye ad taktığı bay Granier de Cassagnac, Constitutionnel’de25 olayın, Lord Palmerston ile çar arasındaki kavgadan başka bir şey olmadığını keşfediyordu. Gerçekten, bu gazeteleri okudukça, Demosthenes’in filipiklerini[19] verdiği sıralarda, Yunan konuşmacıların dilleri üzerin- de Makedonya öküzü oluşunu daha iyi anlıyoruz.
      Karma hükümet tarafından temsil edilen İngiliz aristokrasisine gelince, onlar, gerekirse İngiltere’nin ulusal çıkarlarını kendi özel sınıf çıkarlarına feda edebilirler ve Batıda sağlıksız oligarşilerine destek bulma umuduyla, Doğuda genç bir istibdadın yerini sağlamlaştırmasına izin verebilirler. Louis-Napoléon’a gelince, o çekiniyor. Onun tüm eğilimi, Fransa’ya hükümet sistemini [sayfa 29] getirdiği, Otokrattan yanadır, [20] tüm nefreti ise, Fransa’da parlamenter sistemini yıktığı İngiltere’ye karşıdır. Üstelik, eğer o, çarın Doğuyu yağmalamasına izin verirse, belki çar da onun Batıyı yağmalamasına izin verecektir. Öte yandan, Napoléon, Kutsal İttifakın “Parvenü[21] Han”a karşı beslediği duyguları oldukça iyi biliyor. Bundan dolayı, Fransa Ulusal meclisindeki parlamento gruplarını aldattığı gibi, Avrupa’nın büyük güçlerini de aldatmaya çalışarak muğlak bir siyaset güdüyor. Bir yandan, İngiltere’nin Türkiye Elçisi Lord Stratford de Redcliffe’le gösterişli bir dostluk kurarken, aynı zamanda, Rus Lieven Prensesini en umut verici vaatlerle tatlı tatlı kandırıyor, bir yandan da sultanın sarayına, İngiliz-Fransız ittifakına karşıt olabilecek bir Avusturya-Fransa ittifakının en candan savunucusu Bay de la Cour’u gönderiyor. Toulon’daki donanmanın Yunan sularına girmesini emrediyor, ertesi gün Moniteur gazetesinde, bunun İngiltere’yle önceden haberleşmeksizin yapıldığını ilan ediyor. Yayım organlarından birine, Pays’ye,26 Doğu Sorununu Fransa için en önemli sorun olarak ele almaları buyruğunu verirken, öteki yayım organı olan Constitutionnel gazetesinin, bu sorunda, Rus Avusturya ve İngiliz çıkarlarının tehlikede olduğunu, Fransa’nın sorunla çok uzaktan ilgili olduğunu ve bu nedenle de tam bağımsız bir durumda bulunduğunu yazmasına izin veriyor. Artırma kimin üstünde kalacak, Rusya’nın mı, İngiltere’nin mi? Onun derdi bu. [sayfa 30]
       

New-York Daily Tribune
n° 3739, 11 Nisan 1853                                    KARL MARX

 

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRKİYE KONUSUNDA GERÇEK SORUN


      Günümüzde Doğu Sorununa ilişkin tartışmalarda, İngiltere’yi, Rusya’nın genişleme ve bazı toprakları kendine katma tasarımlarının amansız ve başeğmez karşıtı haline getirecek hayatî çıkarları, İngiliz gazetelerinin daha kuvvetle ortaya koymamalarına şaşırdık. Rusya’nın Çanakkale ve İstanbul boğazlarının sahibi olmasına izin vermek İngiltere’nin işine gelmez. Gerek ticarî yönden, gerek siyasal yönden, böyle bir olay, İngiltere’nin gücüne, öldürücü değilse bile, ağır bir darbe olur. Yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile ticaretine ilişkin gerçekleri belirtmek, bunu açıklamaya yeter.
      Hindistan’a doğrudan yolun bulunuşuna değin, İstanbul geniş bir ticaret pazarıydı; gerçi şimdi Hint malları, İran, Tahran[22] ve Türkiye üzerinden, karayoluyla Avrupa’ya ulaşıyor, ama gene de Türk limanları, Avrupa’yla ve iç Asya’yla önemli ve gittikçe gelişen bir trafiği taşıyor. Bunu anlamak için, haritaya bakmak yeter. Karaorman’dan Novgorod Veliki’nin kum tepelerine kadar tüm ülkenin suları, nehirler yoluyla Karadeniz’e ve Hazar Denizi’ne akıyor. Avrupa’nın iki dev nehri olan Tuna’yla Volga, Dinyester, Dinyeper ve Don nehirleri, hepsi ülke içi ürünlerinin Karadeniz’e taşınmasını sağlayacak doğal su yollarını oluşturuyorlar – Hazar Denizi’ne ise ancak Karadeniz aracılığıyla ulaşılabiliyor. Türkiye’nin Avrupa topraklarının yanısıra, Avrupa’nın üçte-ikisi, yani Almanya ile Polonya’nın bir parçası, Macaristan’ın tümü ve [sayfa 31] Rusya’nın en verimli toprakları, bu nedenle, ürünlerinin dış satışı ve değişimi için Karadeniz’e bakıyorlar. Bu, bütün bu ülkeler, esas olarak tarım ülkesi oldukları ölçüde, daha da önem kazanıyor. Ürünlerinin büyük çapta olması, su taşımasını, her zaman, daha üstün taşıma aracı durumuna getiriyor. Macaristan’ın, Polonya’nın, Güney Rusya’nın mısırı, aynı ülkelerin yünü ve derisi, bizim Batı pazarlarımıza her yıl artan oranlarda geliyor ve hepsi Kalas, Odessa, Taganrog limanlarında ve öteki Karadeniz’de yapılan bir başka önemli ticaret daha var. İstanbul ve özellikle Asya Türkiye’sinde Trabzon, Asya içlerine, Fırat ve Dicle vadisine, Iran ve Türkistan’a yapılan kervan ticaretinin başlıca pazarıdırlar. Bu ticaret de çok hızlı artıyor. Adını andığımız iki kentin Rum ve Ermeni tacirleri, büyük ölçüde mamul İngiliz malı ithal ediyorlar. Bu mallar, düşük fiyatları nedeniyle, hızla Asya haremlerinin yerli sanayisinin yerini alıyorlar. Böyle bir ticaret için Trabzon’un yeri, başka noktalardan daha elverişli. Hemen gerisinde, aşılması Suriye çöllerinden daha az güç olan Ermenistan tepeleri var, Bağdat, Şiraz ve Tahran’a –ki bu sonuncu yer Hiva ve Buhara’dan gelen kervanlar için ara pazar görevini görüyor– uygun uzaklıkta. Bu ticaretin ve genel olarak Karadeniz ticaretinin ne kadar önem kazanmakta olduğu, esmer yüzlü Rum alıcıların sayı ve öneminin artmakta olduğu, Rumca ve Güney Slav şivelerinin, Almanca ve İngilizcenin yanında işitilir olduğu Manchester Borsasında görülebilir.
      Trabzon ticareti, Rusya ile İngiltere’nin çıkarlarını, iç Asya’da bir kez daha çatışma durumuna getirdiği için, önemli bir siyasal hesap konusu haline geliyor. Ruslar, 1840’a kadar, bu bölgeye yabancı mamul madde ticaretinde, hemen hemen sadece kendilerine özgü bir tekele sahiptirler. Rus mallarının, ta İndüs’e kadar ulaşmış olduğu, hatta İngiliz mallarına yeğ tutulduğu görülüyordu. Afgan savaşı günlerine, Sind’in ve Pencap’ın fethine27 kadar, İngiltere’nin iç Asya’yla ticaretinin hemen hemen sıfır olduğu rahatçı söylenebilir. Şimdi durum başkadır. Ticaretin, hiçbir zaman dinmek bilmez yüce genişleme gereği, modern İngiltere’ye bir hayalet gibi sık sık musallat olan ve hemen bastırılmazsa, New-York’tan Kanton’a, St. Petersburg’dan Sidney’e kadar her yeri sarsan o korkunç ani değişiklikleri getiren bu fatum[23] bu katı zorunluluk, İngiliz ticaretinin, iki yandan, Orta Asya’ya saldırmasına yolaçtı: İndüs’ten ve Karadeniz’den. Gerçi dünyanın bu bölgesine yapılan Rus ihracatı hakkında pek az şey biliyoruz, ama bu bölgeye yapılan İngiliz ihracatının artışından, o yöndeki [sayfa 32] Rus ticaretinin, hissedilir ölçüde azalmış olması gerektiği sonucuna güvenle varabiliriz, İngiltere ile Rusya arasındaki ticarî savaş alanı İndüs’ten Trabzon’a kaymıştır. Eskiden İngiltere’nin Doğu imparatorluğunun sınırlarına kadar ulaşan Rus ticareti, şimdi, kendi gümrük kapılarının tam sınırında savunma durumuna gerilemiştir. Doğu Sorununun gelecekte herhangi bir biçimde çözümlenmesi ve bu çözüme İngiltere ve Rusya’nın katılması açısından, bu gerçeğin önemi açıktır, İngiltere ile Rusya, Doğuda hasımdırlar ve her zaman hasım olmak zorundadırlar.
      Şimdi, şu Karadeniz ticareti konusunda daha belirgin bir görüşe varalım. The London Economist’e28 göre, Mısır ve Tuna Prenslikleri dahil Türk topraklarına İngiltere’nin ihracatı şöyleydi:
       
      1840 .................... £ 1.440.592
      1842 .................... £ 2,068.342
      1844 .................... £ 3.271.333
      1846 .................... £ 2.707.571
      1848 .................... £ 3.626.241
      1850 .................... £ 3.762.480
      1851 .................... £ 3.548.595
     
      Bu miktarların en azından üçte-ikisinin, İstanbul dahil, Karadeniz limanlarına gitmiş olması gerekir. Hızla büyüyen bu ticaret, Karadeniz ile, onun anahtarları olan Çanakkale ve İstanbul boğazlarını yöneten güce güven duyulmasına bağlıdır. Bunları kim elinde tutarsa, Akdeniz’in bu son uzantısına geçişi, keyfine göre açabilir ya da kapatabilir. Rusya’nın, İstanbul’u ele geçirmesine bir kez izin verilirse, onun kendi ticaret alanını İngiltere’nin işgal etmesine yolaçan kapıyı açık tutmasını kim bekleyebilir?
      Türkiye’nin ve özellikle Çanakkale Boğazının ticaret yönünden önemi konusunda bu kadar söz yeter. Apaçık ortada ki, sadece geniş bir ticaret değil, ama aynı zamanda Avrupa’nın Orta Asya ile bellibaşlı ilişkileri ve bunun sonucu olarak bu geniş gölgenin yeniden uygarlaştırılması, bu kapılar yoluyla Karadeniz’de yapılacak, kesintisiz alış-veriş özgürlüğüne bağlıdır.
      Şimdi de askerî açıdan düşünceler. Çanakkale ve İstanbul boğazlarının ticarî önemi, bu boğazlan, birinci sınıf askerî mevziler, yani herhangi bir savaşta sonucu kararlaştırıcı etkinlikte mevziler haline getirmektedir, iki denizin birleştiği böyle noktalardan biri Cebelitarık, öteki Helsingör’dür. Ama Çanakkale Boğazı, yeri bakımından, daha da önemlidir. Cebelitarık ya da [sayfa 33] Helsingör’de bir top, bu noktaların üzerinde bulunduğu su yolunun tamamını denetim altında tutamaz; su yolunu kapatmak için bir donanmanın yardımına gerek vardı; buna karşılık Çanakkale ve İstanbul boğazlarının darlığı öyledir ki, Rusların ele geçirirlerse kurmak için bir saat bile yitirmeyecekleri, tam yerine konmuş, iyi silahlandırılmış birkaç istihkam, buradan geçme girişiminde bulunmaları halinde dünya donanmalarının tümüne birden meydan okuyabilir. Boğazların Rusya’nın eline geçmesi durumunda Karadeniz, Rusya’nın tam göbeğindeki Ladoga gölünden çok daha fazla Rus gölü olabilir. Kafkasyalıların direnci derhal tükenir; Trabzon bir Rus limanı, Tuna bir Rus nehri olur. Bundan başka İstanbul alınınca Türkiye ikiye bölünür. Asya Türkiyesi ile Avrupa Türkiyesi arasında destek ve ulaşımı sağlayacak bir bağlantı kalmaz; ve Asya’ya püskürtülen Türk ordusunun gücü, tam olarak zararsız hale geleceği için, ana gövdeden ayrılmış ve kanatta kalmış olan Makedonya, Tesalya ve Arnavutluk, kendilerine boyun eğdirecek fatihe herhangi bir güçlük çıkarmazlar; iç düzeni sağlayacak bir ordu ve merhamet dilemekten başka yapacakları bir şey yoktur.
      Ama, evrensel imparatorluk yolunda bu noktaya kadar gelen bu dev ve büyümüş güç, burada durabilir mi? Kendisi istemese bile, koşullar, durmasını önleyecektir. Türkiye ile Yunanistan’ı kendisine katmak suretiyle bu güç, mükemmel limanlara sahip olacaktır. Rumlar onun donanması için yetenekli denizciler sağlayacaktır, İstanbul sayesinde, Akdeniz’in eşiğinde durmaktadır; Dıraç ve Antivan’den Arta’ya kadar Arnavutluk kıyısı sayesinde Adriyatik’in tam göbeğindedir; İngilizlerin İyonya adaları onun görüş uzaklığı içindedir. Malta 36 saatlik bir deniz yolundadır. Avusturya topraklarını kuzeyden, doğudan ve güneyden çevirmiş olacağı için Rusya, Habsburgları kendi vasalları arasında sayacaktır. Dahası var, bir başka sorun da olasıdır, hatta olasılıktan da fazla bir şeydir, imparatorluğun kırık kırık, dalgalı ve doğal sınırları nedeniyle kötü çizilmiş olan Batı sınırının düzeltilmesi gereği ortaya çıkabilir; ve Rusya’nın doğal sınırının Danzig’den ya da belki de Stettin’den Triyeste’ye uzandığı görülebilir. Ve fethin yeni bir fethi, toprak katmanın yeni bir toprak katmayı izlemesi ne kadar kesinse, Rusya’nın Türkiye’yi alması, Macaristan’ı, Prusya’yı, Galiçya’yı kendine katmasının ve Slav birliğine inanmış bazı bağnaz filozofların düşünü gördüğü Slav imparatorluğunu gerçekleştirmesinin ancak başlangıcı olur.
      Rusya, kesinlikle fetihçi bir ulustur. 1789’un büyük hareketi, yani demokratik ülkülerin ve insanoğlunun doğal özgürlük [sayfa 34] susuzluğunun patlayıcı gücü olan Avrupa Devrimi, kuvvet gösterilerini müthiş bir hasım haline getirinceye kadar da yüzyıl süreyle böyleydi. O dönemden bu yana, gerçekte Avrupa kıtasında iki kuvvet var – Rusya ve Mutlakiyetçilik, Devrim ve Demokrasi. Şimdilik devrim bastırılmış gibi görünüyor, ama yaşamaktadır. Kendisinden her zamanki gibi derin bir korku duyuluyor. Milano’daki son kalkışma haberlerine gösterilen tepkinin şiddetini görüyorsunuz.29 Ama Rusya’nın Türkiye’ye sahip olmasına izin verilirse ve gücü, böylece, hemen hemen yarı yarıya artarsa, Avrupa’nın tüm geri kalan kesiminden üstün duruma gelecektir. Böyle bir gelişme, devrim davası için anlatılmaz bir felaket olabilir. Türkiye’nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı imparatorluğunun olası çözülüşü durumunda, Rusya’nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi, en önemli sorundur. Böyle bir durumda, devrimci demokrasi ile İngiltere’nin çıkarları aynı doğrultudadır. Çarın, İstanbul’u başkentlerinden biri yapmasına, ne devrimci demokrasi, ne de İngiltere izin verebilir. Köşeye sıkıştığı zaman herbirinin öteki kadar azimle çara karşı direndiğini göreceğiz. [sayfa 35]
       

New-York Daily Tribune
n° 3740, 12 Nisan 1853
Başyazı

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRKİYE SORUNU


      Batı Avrupa ve Amerika halkının, Türkiye olayları konusunda doğruya yakın bir yargıya varmaları olanağı ancak son zamanlarda doğmuştur. Yunan isyanına kadar30 Türkiye, niyet ve amaç ne olursa olsun, bir terra incognita[24] idi ve halk arasındaki alelade bilgiler, tarihsel gerçeklerden çok, Arap usulü gece eğlentilerine dayanmaktaydı. Resmî diplomatik memurlar, yerinde bulunmuş olmaktan ötürü daha doğru bilgiye sahip olmakla övünüyorlardı; ancak bu resmî görevlilerden hiçbiri, hiçbir zaman Türkçe, Güney Slavca, çağdaş Yunanca öğrenme zahmetine girmedikleri ve Rum çevirmenlerle Frenk tacirlerin ilgilendikleri konulardaki bilgilerine bağlı kaldıkları için, onların bilgileri de bir hiçten başka bir şey değildi. Kaldı ki, bu aylak diplomatların, zamanlarını dolduracakları her türlü entrika vardı. Aralarında saygıdeğer tek istisna Alman tarihçi Joseph von Hammer’di. Öteki centilmenler, halkla, kurumlarla, ülkenin toplumsal durumuyla ilgilenmiyordu: sadece sarayla ve özellikle, hasmının gerçek durumunu, gücünü ve yardım kaynaklarını bilmeyen iki taraf arasında aracılık eden düzenbaz Fener Rumlarıyla31 ilgileniyorlardı. Böyle değersiz bilgiler üzerine kurulan görüş ve düşünceler, uzun zaman, Batı diplomasisinin Türkiye’ye ilişkin davranışlarının temeli oldu, söylemesi garip ama, hâlâ da büyük ölçüde temel oluyor.
      İngiltere, Fransa ve hatta, uzunca bir zamandan beri Avusturya, [sayfa 36] karanlıkta elyordamıyla, belli bir Doğu siyaseti araştırırken, bir başka devlet, hepsini geride bıraktı. Geleneklerinde ve kurumlarında, özünde ve davranışlarında, yarı-Asyalı olan Rusya, Türkiye’nin gerçek durumunu ve yapısını kavrayabilecek yeter insan buldu. Rusya’nın dini, Avrupa Türkiye’sindeki insanların onda-dokuzunun diniyle aynıydı; dili, Türk uyruğundaki yedi milyonun diliyle hemen hemen aynıydı; ve bir Rus’un, yabancı dillerin temeline tam inmese bile, iyi bilinen konuşma yatkınlığı, kendilerine iyi para ödenen Rus ajanlarının, Türkiye olayları hakkında tam bilgi sahibi olmalarını kolaylaştırmaktaydı. Böylece çok erken bir dönemde, Rus hükümeti, Güneydoğu Avrupa’da pek büyük ölçüde lehine olan bu durumdan yararlanmayı bildi. Yüzlerce Rus ajan Türkiye’yi dolaşıp, Rum Ortodoks hıristiyanlara, ortodoks imparatoru, baş, doğal koruyucu ve baskı altındaki Doğu kilisesini kurtaracak kişi olarak gösterirken, özellikle Güney Slavlarına, aynı imparatoru, büyük Slav soyunun bütün boylarını eninde sonunda aynı saltanat altında birleştirecek ve Avrupa’nın yönetici soyu yapacak güçlü çar olarak da gösteriyordu. Ortodoks kilisesinin rahipleri, bu ülküleri yaymak üzere kısa sürede geniş bir fesat ağı kurdular. 1809[25] Sırp ayaklanması,32 1821 Yunan isyanı, şu ya da bu ölçüde doğrudan Rus altını ve Rus etkisiyle teşvik edildi; Türk paşalarının merkez hükümete karşı isyan bayrağı açtığı her yerde Rus entrikası ve Rus parası hiçbir zaman eksik olmadı; ve Türkiye’nin böylesi iç sorunları, konu hakkındaki gerçek bilgisi, ay insanı hakkındaki bilgisinden daha fazla olmayan Batılı diplomatların zihnini iyice karıştırdığı zaman, savaş ilan edildi, Rus orduları Balkanlara doğru yürüyüşe geçti ve Osmanlı İmparatorluğu parça parça bölündü.
      Son otuz yıl içinde, Türkiye’nin durumu hakkında genel bilgi verme yolunda çok şey yapıldığı bir gerçek. Alman dil bilginleri ve eleştirmenler, Türkiye’nin tarihi ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağladılar; imparatorluğun toplumsal koşulları hakkında, ülkeye yerleşmiş İngilizler ve İngiliz tacirleri çok büyük ölçüde bilgi derledi. Ama diplomat ukalalar, öyle görünüyor ki, bütün bunları küçümseyerek, Doğu masallarını okumadan gelmiş olan ve benzeri görülmeyen en kokuşmuş Rum çıkar düşkünlerinin bu masallardan daha gözkamaştırıcı olmayan görüşleriyle geliştirilmiş geleneklere ellerinden geldiği kadar inatla sarılmışlardır.
      Peki, bunun doğal sonucu ne olmuştur? Doğal sonuç, Batılı hükümetlerin cahilliği, gabiliği ve buna dayalı olarak tutarsızlığı ve korkaklığından ötürü, Rusya’nın, bütün esaslı noktalarda, [sayfa 37] yavaş yavaş birbiri ardından amaçlarına ulaşması olmuştur. Navarin savaşından bugünkü Doğu bunalımına kadar, Batılı ülkelerin tüm eylemleri –daha çok Doğu sorunları karşısındaki ortak cehaletlerinden ve herhangi bir Doğulu anlayışın kavrayamayacağı küçük kıskançlıklardan ötürü– ya kendi aralarındaki kavgalarla boşa çıkarılmış ya da bu eylemleri doğrudan ve sadece Rusya’nın çıkarına yaramıştır. Ve sadece Yunanistan ile Türkiye Rumları ve Slavlar, Rusya’ya, doğal koruyucuları olarak bakmakla kalmadı; hayır, İstanbul hükümeti bile, Türkiye sorunlarını kendi gözleriyle görüp yargılamaktaki mutlak yeteneksizlikleriyle övünen Batılı elçilere gerçek yerini ve isteklerini anlatmakta tekrar tekrar umutsuzluğa düştükçe, her olayda, kendini Rüyanın insafına bırakmak ve tüm Türkleri boğazdan karşıya sürme ve Ayasofya’nın minarelerine Aziz Andrew’nun haçını dikme niyetini açıkça dile getiren devletin koruyuculuğunu istemek zorunda kaldı. Diplomatik geleneğe karşın, Rusya’nın bu sürekli ve başarılı saldırıları, sonunda, Avrupa’daki Batılı hükümetlerde, yaklaşan tehlikeye dair belirsiz ve dumanlı bir endişe uyandırmıştır. Bu endişe, Türkiye’de, status quo’nun korunması dünya barışının gerekli koşuludur şeklindeki büyük diplomatik inancı ortaya çıkarmıştı. Belli bazı modern devlet adamlarının belagatli yetersizliğini, cehalet ve aczini, yirmi yıllık kısa süre içinde gelenek tarafından takdis edilen ve ölü bir söz olmaktan çıkıp, Kral John’un Magna Carta’sı kadar eski ve tartışılmaz duruma gelen bu aksiyomda olduğundan daha açık itiraf edemezdi. Status quo’yu koru! Niçin, status quo korunduğu içindir ki, Rusya, Sırbistan’ı isyana tahrik etmiş, Yunanistan’ı bağımsızlaştırmış, Buğdan ile Eflak’ın koruyuculuğunu üzerine almış ve Ermenistan’ın bir kesimini elinde tutmuştur. Bütün bunlar olup biterken İngiltere ile Fransa, yerlerinden bir santim olsun kıpırdamamışlardır, yalnızca bir kez, 1848’de, o da Türkiye’yi değil, Macar göçmenleri korumak için davranmışlardır. Avrupa diplomasisinin ve hatta Avrupa basınının gözünde, tüm Doğu Sorunu, gelip, ya status quo’nun korunması, ya Rusların İstanbul’a girmesi ikili çıkmazına dayanıyor – düşüncelerinde, bu seçenekten başka bir şeye kesinlikle yer olmuyor. Örnekse Londra basınına bakın, The Times gazetesinin, Türkiye’yi parça parça bölmeyi savunduğunu ve Türk soyunun artık, Avrupa’nın bu güzel köşesini yönetmeye yeterli olmadığını ilan ettiğini görüyoruz. Her zaman olduğu gibi ustalıkla, The Times, status quo’cu diplomatik geleneğe cesaretle saldırıyor, bunun sürgit olanaksız olduğunu ilan ediyor. Bu gazetenin eli altındaki yeteneklerin tümü, başka başka yönlerden, bu [sayfa 38] olanaksızlığı göstermekte ve Haçlı Ordularının düşmanından arta kalana karşı yeni bir haçlı saferi düzenlemek üzere İngiliz duygularını devşirmekte kullanılıyor. Henüz iki ay önce The Times’a ait olan, zamanın takdis ettiği, anlamsız bir deyime böylesine vicdansızca bir saldırının değeri yadsınamaz. Ne var ki, bu gazeteyi bilen, bu alışılmamış cesaret gösterisinin, doğrudan Rusya ile Avusturya’nın çıkarma yapıldığını da bilir. Türkiye’yi bugünkü durumunda tutmanın sürgit olanaksız olduğuna ilişkin gazetenin sütunlarında öne sürülen doğru görüş, Büyük Peter’in vasiyetindeki başlıca maddenin –Boğazın fethinin– yerine getirileceği gün için İngiliz kamuoyunu ve dünyayı hazırlamak gibi bir amaçtan başka bir amaca hizmet etmemektedir.
      Karşıt görüşü, liberallerin yayın organı The Daily News temsil ediyor. The Times, daha sonra bir çıkar amacına uygun olarak saptırmak için olsa bile, hiç değilse, sorunun yeni ve doğru özelliğini kavramıştır. Buna karşılık liberal gazetenin sütunlarına en açığından bir mantık, ama sadece bir çeşit aile mantığı egemendir. Gerçekten de gazete, kendi evinin eşiğinden ötesini görmüyor. Bugünkü koşullar altında, Türkiye’nin parçalanmasının Rusları İstanbul’a getireceğini, bunun İngiltere için büyük talihsizlik olacağını, dünya barışını tehdit edeceğini, Karadeniz ticaretini yıkacağını ve İngiltere’nin Akdeniz’deki üsleriyle donanması için yeni silahlar gerektireceğini açıkça görüyor. Ve bu nedenle The Daily News, İngiliz halkında öfke ve korku uyandırmaya gayret ediyor. Türkiye’nin bölüşülmesi, Polonya’nın bölüşülmesine eşit bir cürüm değil mi? Hıristiyanlar, Türkiye’de, Avusturya ile Rusya’dakinden daha çok din özgürlüğüne sahip değiller mi? Türk hükümeti, değişik ulusların, dinlerin ve yerel şirketlerin kendi işlerini düzenlemelerine izin veren yumuşak, baba bir hükümet değil mi? Avusturya ve Rusya’yla karşılaştırınca, Türkiye bir cennet değil mi? Orada can ve mal güvenliği yok mu? Ve İngiltere’nin Türkiye’yle ticareti, Avusturya ve Rusya’yla olan ticaretin toplamından daha geniş değil mi ve her yıl artmıyor mu? Dolayısıyla, The Daily News şairce olabileceği ölçüde, bir şiir üslubuyla, Türkiye’yi, Türkleri ve Türk olan her şeyi tanrı derecesine yüceltiyor. Bu, okurlarının çoğunca anlaşılamaz bir şey olsa gerek.
      Türkler için gösterilen bu garip şevkin anahtarı, milletvekili David Urquhart beyefendinin çalışmalarında bulunabilir. İskoçya doğumlu, yurdunun ortaçağa ve atalarına ait anılarıyla dolu, modern, uygar İngiliz eğitiminden geçmiş bu centilmen, üç yıl boyunca Yunanistan’da Türklere karşı savaştıktan sonra, Türklerin [sayfa 39] ülkesine geçti ve böylece onlara aşık olan ilk kişi oldu. Romantik Highland’lı[26] Pindus ve Balkan dağlarının vadilerinde, kendini yeniden yurdunda buldu. Türkiye hakkında çalışmaları, gerçi değerli bilgilerle doludur, ama hemen hemen harfi harfine şu üç paradoksta özetlenebilir: Bay Urquhart, İngiliz uyruğu olmasaydı, kesinlikle Türk olmayı yeğ tutardı; Presbiteryen kalvinist olmasaydı, başka hiçbir dine değil, ama islam dinine bağlı olurdu; ve üçüncüsü, Britanya’yla Türkiye, dünyada kendi yönetimlerine, dinsel ve medenî özgürlüklere sahip yegane iki ülkedir, işte bu Urquhart, Palmerston’a karşı gelen İngiliz liberalleri için, o zamandan bu yana büyük Doğu otoritesi olmuştur ve The Daily News’a, Türkiye hakkındaki övgülerin malzemesini sağlayan odur. Sorunun bu tarafında, bir anlık dikkati hakeden tek görüş şudur: “Türkiye’nin çürümekte olduğu söyleniyor; ama nerede bu çürüme? Uygarlık Türkiye’de hızla yayılmıyor mu, ticaret genişlemiyor mu? Sizin sadece çürüme gördüğünüz yerde, bizim istatistiklerimiz sadece ilerleme gösteriyor.” Şimdi, artan Karadeniz ticaretinin tüm itibarını sadece Türkiye’ye bağlamak büyük yanılgı olur; ve ama, burada yapılan şey budur. Hani, Almanya’nın birçok yerinde çok kestirme bir ülke olan Hollanda’nın sınaî ve ticarî gücünün onda-dokuzu sadece transit olan gayrisafi ihracat ve ithalatıyla ölçülmesi gibi bir şey bu. Ama gene de, Hollanda örneğinde, her istatistikçinin ilgisiz bir bağ kurma diye karşılayacağı şeyi, Türkiye örneğinde, İngiltere’nin tüm liberal basını, bilgiç Economist dahil, halkın safdilliğine bağlamaya çalışıyor. Peki öyleyse, Türkiye’de ticaret yapanlar kim? Kuşkusuz Türkler değil. Onların, ticareti geliştirme yolu, kökensel göçebe yaşamını sürdürdükleri sıralarda, kervanları soymaktan ibaretti; şimdi biraz daha uygarlaştıkları için, yaptıkları şey, her türlüsünden keyfî ve baskıcı elkoymadır. Ticaretin tümünü, büyük limanlarda yerleşmiş olan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve Frenkler yürütüyor ve kuşkusuz, bunu yapabilme durumunda oldukları için Türk beyleriyle paşalarına teşekkür etmeleri gerekmez. Türklerin tümünü Avrupa’nın dışına çıkarın, ticaretin bundan zarar görmesi için hiçbir neden olmayacaktır. Genel uygarlıkta gelişme konusuna gelince, Avrupa Türkiyesinin her yanında bu ilerlemeyi yürütenler kimlerdir? Türkler değil, çünkü onlar sayıca azdır ve seyrektirler, ve İstanbul ile iki ya da üç bölge dışında herhangi bir yerde yerleşmiş oldukları pek söylenemez. Ülkeye etkin biçimde ne tür uygarlık getirilmişse, onun gerçek destekçileri, tüm kentlerdeki ve ticaret merkezlerindeki Rum ve Slav orta sınıftır. Nüfusun [sayfa 40] bu kesimi, zenginlik ve etkinlikte sürekli olarak gelişiyor, Türkler ise her geçen gün daha gerilere itiliyor. Yönetsel ve askerî güç onların tekelinde olmasaydı, kısa süre içinde ortadan silinirlerdi. Ama bu tekel, gelecek için olanaksızdır ve Türklerin gücü, ilerleme yoluna engeller koymanın dışında, güçsüzlüğe dönüşmüştür. Gerçek şu ki, çarelerine bakılmalıdır. Onların yerine Rusları ve Avusturyalıları koymaksızın çarelerine bakılamayacağını söylemek. Avrupa’nın bugünkü siyasal yapısı ebediyen sürecek demek kadar anlam taşır. Kim böyle bir iddiada bulunur? [sayfa 41]
       

New-York Daily Tribune
n° 3746, 19 Nisan 1853
Başyazı

 

 

FRİEDRİCH ENGELS
AVRUPA TÜRKİYESİ’NİN DURUMU NE OLACAK?


      Bu soruyu, Avrupa devlet adamlarının, inatçı budalalıkları, kemikleşmiş rutinleri ve miras aldıkları ruhsal tembelliklerinden dolayı bir karşılık bulma girişiminden bile nasıl ürktüklerini gördük. Aberdeen ve Palmerston, Metternich ve Guizot ve adlan hiçbir zaman anılmayacak olan 1848 ile 1852 yıllan arasındaki cumhuriyetçi ve anayasal ardıllarının hepsi, bu sorunun çözümünden umut kesmişlerdir. İngiltere’nin ve Fransa’nın bütün notalarına, entrikalarına ve düzenlerine kulak asmadan, Rusya, adım adım ve, yavaş olmakla birlikte, durdurulamaz şekilde İstanbul’a doğru ilerlemektedir.
      Ve her ne kadar Avrupa’nın bütün ülkelerindeki bütün partiler bu sürekli ilerlemenin farkında iseler de, hiçbir resmî devlet adamı bunu belirlemeye cesaret edememiştir. Bu gerçeğin nasıl uygulandığını ve hatta sonuçlarını görüyorlar, ama belirtilmesi son derece basit olan nedenini göremiyorlar.
      Rusya’nın İstanbul’a doğru ilerlemesinin büyük etkeni, bunu engellemesi gereken araçtan başka hiçbir şey değildir, yani status quo’nun korunmasına ilişkin boş, ama hiçbir zaman uygulanmayan teoridir.
      Bu status quo neyi kapsar? Babıâlinin hıristiyan uyrukları için status quo, kendilerinin Türkiye tarafından baskı altında tutulmalarının sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Ve bunlar Türk egemenliğinin boyunduruğu altında kaldıkça da Rum ortodoks [sayfa 42] kilisesinin başını, altmış milyon Rum hıristiyanının başkanını, diğer bakımlardan her ne olursa olsun, kendi doğal koruyucusu ve kurtarıcısı olarak görmektedirler. Ve işte bu yüzden de Rus saldırganlığından korunmak için bulunmuş olan aynı diplomatik sistem, Avrupa Türkiye’sindeki on milyon hıristiyanı koruyucusu ve yardımcı olarak Rusya’ya yönelmeye zorlamaktadır.
      Bir kez tarihsel gerçeklere gözatalım. Katerina II’den önce bile Rusya, Moldavya’da ve Eflak’da kendisine elverişli koşullar sağlamak için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Bu durum, ensonu Edirne antlaşmasıyla (1829)33 öyle bir ölçekte gerçekleştirilmiştir ki, bugün sözkonusu bu iki prenslik, Türkiye’den çok, Rusya’nın egemenliği altındadırlar. 1804 yılında Sırbistan’da devrim patlak verince, Rusya, derhal, başkaldıran beyi korunağına almış, ve onu iki savaşta destekledikten sonra, iki antlaşma ile de, kendisine, iç yönetiminde egemenlik sağlamıştır.34 Yunanlıların başkaldırmasında savaşın sonucunu kim sağlamıştır. Yanyalı Ali Paşanın gizli örgütleri ve başkaldırmaları mı, Navarin savaşı mı, More’deki Fransız ordusu mu, ya da Londra konferansları ve protokolleri mi, yoksa Balkanlardan geçip Meriç vadisine bir Rus ordusu ile giren Diyebiç mi?35 Ve Rusya bu şekilde açıkça Türkiye’nin parçalanmasını sağlarken, Batılı diplomatlar kutsal status quo’nun korunmasını ve Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğünü garanti etmeye devam etmekten yorulmadılar!
      Her ne pahasına olursa olsun status quo’nun korunmasına ilişkin bu gelenek ve bugünkü durumuyla Türkiye’nin egemenliği Batılı diplomatların ana teması olduğu sürece, Avrupa Türkiyesi’ndeki halkın onda-dokuzu, Rusya’yı, tek desteği, kurtarıcısı ve peygamberi sayacaktır.
      Bir an için Rum-Slav yarımadasının Türk egemenliğinden kurtarılmış, ve orada halkın gereksinimlerini daha iyi karşılayan bir yönetimin kurulmuş olduğunu varsayarsak, o zaman Rusya’nın durumu ne olurdu? Herkesçe bilindiği gibi, Türk bölgesinde kendisini tamamen ya da kısmen egemen kılan her devlette, derhal, güçlü bir Rus aleyhtarı parti gelişmiştir. Bağımlı olanların Türk baskısına karşı tek sığınak olarak Rusya’yı gördükleri zaman böyle olursa, Türk baskısından korku ortadan kalktığı zaman ne bekleyebiliriz?
      Ama Boğazlardaki Türk etkisi ortadan kalkarsa, Balkan Yarım-adasındaki çeşitli ulusal topluluklar ve mezhepler özgürlüklerini elde ederlerse, ve Avrupa’nın bütün büyük devletlerinin entrikalarına ve niyetlerine, bunların birbirine karşıt isteklerine ve çıkarlarına kapı ve baca açılırsa, bir dünya savaşı patlak [sayfa 43] vermez mi? Korkunun ve rutinin diplomasisi, kendisine bu soruyu sormaktadır.
      Clarendon’ların, Palmerston’ların, Aberdeen’lerin, ve öbür Avrupa-lı dışişleri bakanlarının böyle bir sonuca cesaret etmeleri beklenemez. Olsa olsa, korkudan titreyerek bunu düşünebilirler. Ama tarihi inceleyerek, insan yazgısının sonu gelmeyen değişiklikleri karşısında hayret etmeyi öğrenmiş olan; bu değişiklik tarihi içinde süreksizlikten başka sürekli hiçbir şeyin, değişiklikten başka değişmeyen hiçbir şeyin olmadığını görmüş olan; tarih tekerleğinin, bütün kuşakların gözyaşına bakmaksızın, büyük imparatorlukların harabeleri üzerinden acımasızca yuvarlanarak sakin akıp geçmiş olduğunu izlemiş olan, bir sözcükle, insanlık tarihinin basit çıplak gerçeklerinden hiçbir demagoji çağrısının ve hiçbir kışkırtıcı bildirinin daha devrimci bir etki yapamayacağını anlayacak görüşe sahip olan; buharın ve rüzgarın, elektriğin ve basının, topçu ateşinin ve altının keşfinin birbirleriyle birleşerek bir yılda, daha önce bütün bir yüzyılın yaratabileceğinden daha çok değişiklik ve devrimler yaratan kendi çağımızın akılalmaz devrimci niteliğini kavrayabilmiş olan, gerçek çözümün bir Avrupa savaşı doğurabilmesi olanağı karşısında, bu tarihsel soruyu kendisine sormaktan kaçınamaz.
      Hayır, eskiden kalma diplomasi ve yönetim anlayışı, bu zorlukları hiçbir zaman çözümleyemez. Birçok başka sorun gibi, Türk sorununun çözümü de Avrupa devrimine bağlıdır. İlk bakışta anormal gibi görünen bu soruyu, bu büyük hareketin kapsamı içinde görmek, haddini bilmemek değildir. 1789 yılından beri devrimin kilometre taşları, daima daha ileri gitmiştir. Son kilometre taşlarının adları Varşova, Dobruca, ve Bükreş idi; bundan sonraki devrimin işaret levhalarının Petrograd ve İstanbul olmaları gerekir. Bunlar, devrim karşıtı Rus devinin, saldırılması gereken iki kolay yaralanır yeridir.
      Avrupa Türkiyesi’nin bölüşülmesine ilişkin belirli bir plan önermek boş bir hayal oyunu olur. Herbiri öteki kadar aklayakın en az yirmi adet öneri ortaya çıkar. Ama biz, boş hayalleri kapsayan tasarılarla şaşkına dönmek değil, karşı konulamayan gerçeklerden genel sonuçlar elde etmek ardındayız. Ve bu görüş açısından bakıldığında, sorunun iki yüzü olduğunu görmekteyiz.
      İlkönce, basit olarak, Avrupa Türkiyesi denilen yarımadanın Güney Slav ırkının doğal bir mirası olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Oniki milyonluk nüfusunun yedi milyonu bu ırktandır. Binikiyüz yıldan beri arazi bu ırkın malıdır. Slav ırkından gelmiş olmakla birlikte sonraları Rum dilini kabul etmiş olan [sayfa 44] serpiştirilmiş bir nüfus dışındakiler, uzun zamandan beri her türlü ilerlemeye inatla karşı koymuş olan Türk ya da Arnavut barbarlardır. Buna karşılık, ülkenin iç tarafındaki Güney Slavlar, uygarlığın tek sahibidirler. Her ne kadar bunlar henüz bir ulus değillerse de, daha şimdiden Sırbistan’da güçlü ve oldukça belirli bir ulusal çekirdeğe sahiptirler. Bugünkü egemenliklerini, sayıca kendilerinden çok üstün bir düşmana karşı onbir yıllık cesur bir savaşa borçludurlar. Kültür ve genel uygarlık bakımından son yirmi yıl içinde çabuk gelişmişlerdir.
      Bulgaristan’daki, Trakya’daki, Makedonya’daki ve Bosna’daki hıristiyanlar, Sırbistan’a, ulusal egemenlikleri için verecekleri savaşlar için çevresinde toplanmaları gereken bir merkez gözüyle bakmaktadırlar. Kısacası, Sırbistan ve Sırp milliyetçiliği ne kadar yerleşirse, Türk Slavları üzerindeki doğrudan Rusya’nın etkisi de o kadar geriye itilmiş olur, çünkü Sırbistan, hıristiyan bir devlet olarak kendi yerini alabilmek için politik kurumlarını, okullarını, bilimini ve sınai örgütlenmesini, Batı Avrupa’dan ödünç almak zorunda kalmıştır, bu durum aynı zamanda, Rus koruyucu egemenliğine karşın, özgürlüğünü elde etmesinden beri, anayasal bir krallık olması çelişkisini de aydınlatmaktadır.
      Kan bağlılığı ve ortak dinleri, Ruslar ile Güney Slavlar arasında ne kadar bağlantı kurarsa kursun, Güney Slavların egemenliklerini sağladıkları günden başlayarak, Ruslar ile olan çıkarları birbirine aykırı olacaktır. Her iki ülkenin coğrafya durumundan doğan ticaret gerekleri, bu durumu aydınlatmaktadır. Toplu bir iç ülke olan Rusya, bugün çoğunlukla tarımsal ürünler üretiyor ve belki ilerde sınaî ürünler de üretir. Yunan-Slav yarımadası gerçekte oldukça sınırlı bir alana sahiptir, ama oldukça geniş sahilleri bir zamanlar egemen bulunduğu üç deniz tarafından sarılmıştır; bugün esas olarak transit trafiğinin geçtiği bir ticaret ülkesidir, ama gene de kendi üretiminin gelişmesine elverişli mükemmel kaynaklara sahiptir. Rusya’nın ekonomisi, Güney Slavları piyasanın genişletilmesine götüren bir tekele dayanmaktadır. Bundan başka, her ikisi de, Akdeniz’de birbirinin rakibidir; ama her ne kadar Rusya’nın oradaki en canlı çıkan, yalnız kendi ürünlerine sürüm sağlamak olsa da, Güney Slavlar bugün bile Doğunun pazarlarına Batı Avrupa’nın ürünlerini getirmekte büyük çıkar görmektedirler. Böyle bir durumda, bu iki ulusun birbirleriyle uyuşmaları nasıl olanaklı olabilir? Türk Güney Slavlar ile Yunanlıların, bugün, Rusya’dan çok, Batı Avrupa ile daha fazla ortak çıkan vardır. Ve Ostend, Havre ve Hamburg’dan başlayan demiryolları, bugün planlanmakta olduğu [sayfa 45] gibi, Budapeşte’den öteye, Belgrad’a ve İstanbul’a uzandığında, Güney-Doğu Avrupa’daki Batı uygarlığının ve Batı ticaretinin etkisi sürekli bir şekil alacaktır.
      Öte yandan, geçindirmek zorunda oldukları askerî bir işgalci müslüman sınıfın baskısı altındaki Slavlar, Türkiye’den şiddetle yakınmaktadırlar. Bu askerî işgal, gerek askerî, gerek sivil, gerek töresel, tüm kamu görevlerini kendinde toplamıştır. Ama Rus yönetim sistemi de, feodal kurumlarla birleştirilmiş olmadığı bütün durumlarda, sivil makamların ve töresel hiyerarşinin, askerî görüş açısından örgütlenmiş ve bedelinin hepsini halkın ödediği bir işgalden başka nedir ki? Ama böyle bir sistemin Güney Slavlarını kandırabileceğini sananlar, 1804 yılından beri Sırbistan, tarihine baksınlar: Sırp egemenliğinin kurucusu Kara Yorgi’ye, halk, sırtını çevirmiştir, ve egemenliği tekrar kurmuş olan Mihayil Obrenoviç de küfür ve utanç içinde ülkeden kovulmuştur, çünkü bunlar, yiyicilik, yarı-askerî bir bürokrasi, ve paşalar yöntemiyle sömürücü lider görüntüleriyle, Rus otokratik sistemini uygulama girişiminde bulunmuşlardır.
      İşte sorunun basit ve kesin çözümü de burada yatmaktadır. Gerek tarih, gerekse çağımızın gerçekleri, Müslüman İmparatorlu-ğunun harabeleri üzerinde, Avrupa’da, bağımsız bir Hıristiyan Devle-tin kurulması gerektiğini aynı ölçüde göstermektedir. Bundan sonraki devrimci atılımı bile, Rus mutlakiyetçiliği ile Avrupa demokrasisi arasında çoktan girişilmiş olan çatışmanın çözümünü getirebilir. Böyle bir çatışmaya, dümende hangi yönetim olursa olsun, İngiltere de katılmak zorundadır. İngiltere, hiçbir zaman Rusların İstanbul’u ele geçirmesine izin veremez. Çarların düşmanlarıyla ortaklaşa, yaşlanarak zayıflamış ve çürümüş Babıâli yerine, bağımsız bir Slav devletinin kurulmasından yana olmalıdır.36 [sayfa 46]
       

New-York Daily Tribune
n° 3748, 21 Nisan 1853
Başyazı

 

KARL MARX
TÜRKİYE VE RUSYA
(PARÇA)

Londra, Salı, 24 Mayıs 1853


      Cumartesi günü, Brüksel ve Paris’ten, 13 Mayısa kadar İstan-bul’dan gelmiş haberleri kapsayan telgrafların sonuncuları alındı. Telgrafların gelişinden hemen sonra, dışişleri bakanlığında, üçbuçuk saat süren bir hükümet toplantısı yapıldı. Aynı günde, iki buharlı firkateynin –London 90 ve Sanspareil 71– Spithead’den Akdeniz’e hareketini bildiren buyrultular, telgrafla Portsmouth’daki Amirallik Dairesine gönderildi. Buharlı firkateyn Highflyer 21 ve Oden 16’ya da denize açılmaları bildirildi.
      Bu telgraf haberlerinin içinde ne vardı ki, bakanları böyle aniden harekete geçirdi ve İngiltere’nin sakin vurdumduymazlığını bozdu?
      Kutsal yerler sorununun Rusya’yı tatmin edecek bir biçimde çözümlendiğini biliyorsunuz;37 Paris ve Londra’daki Rus elçiliklerinin verdiği güvenceye göre, Rusya, bu kutsal yerlerde öncelike payından başka bir şey istememekteydi. Rus diplomasisinin amaçları, Friedrich Barbarossa ve Arslan Yürekli Richard’ın amaçları gibi şövalyeceydi. En azından, The Times’ın bize söylediği budur.
      “Ama” diyor Journal des Débats,38 “5 Mayısta Odessa’dan gelen Rus buharlı firkateyni Basarabya, Prens Mençikov’a tezkere getiren bir Rus albayı taşıyordu; ve bu ayın 7’sinde, cumartesi günü, Prens, Babıâli bakanlarına, içinde yeni istekler ve hak iddialarının öne sürüldüğü bir itilafname ya da özel bir antlaşma taslağı [sayfa 47] sunuyordu. Adına ültimatom denen belge budur, çünkü bu belgeye eklenen kısa bir notta, en son tarih olarak 10 Mayıs salı gününe kadar Divanın kabul ya da ret yanıtının bekleneceği belirtiliyordu. Not, yaklaşık olarak şu sözlerle sona ermekteydi: ‘Eğer Babıâli ret yanıtı vermeyi uygun görürse, imparator, bu harekette, kendi kişiliğine ve Rusya’ya karşı tam bir saygı eksikliği görmeye zorlanmış olacak ve bu haberi derin bir üzüntüyle alacaktır.’”
      Bu anlaşmanın başlıca amacı, Babıâliye bağlı bütün hıristiyan Rumları Rus imparatorunun koruyuculuğu altına sokmayı sağlamaktı. 18. yüzyılın sonunda yapılan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla,39 İstanbul’da özel bir Rum ortodoks kilisesi kurulmasına izin verilmiş ve bu kilisenin papazlarıyla Türkler arasında çatışma olması halinde, müdahale etme ayrıcalığı Rus elçiliğine tanınmıştı. Bu ayrıcalık, Edirne Antlaşmasında da yinelendi. Prens Mençikov’un şimdi istediği şey, istisnaî olan bu ayrıcalığı, Türkiye’deki tüm ortodoks kilisesinin, yani Avrupa Türkiyesi’ndeki nüfusun geniş çoğunluğunun genel koruyuculuğuna dönüştürmektir. Bunun yanısıra, İstanbul, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patriklerinin ve başpiskoposların (Ruslara karşı) ihanetleri kanıtlanmadıkça, yerlerinden oynatılamamaları ve böyle bir durumda, ancak, çarın rızasıyla yerlerinden alınabilmelerini istiyor. Başka bir deyişle, Mençikov, sultanın egemenlik hakkını Rusya’nın eline teslim etmesini istiyor.
      İşte cumartesi günü telgrafla gelen haber buydu; önce, Prens Mençikov’un, ültimatomuna yanıt için tanıdığı süreyi –bu ayın 14’üne kadar– uzattığı haberi; sonra Türk bakanlar arasında bir değişiklik yapıldığı, Rusya’ya karşı olan Reşit Paşanın dışişleri bakanı olarak atandığı ve Fuad Efendinin görevinde kaldığı haberi; en sonra da Rus ültimatomunun reddedildiği haberi.
      İşaret niteliğinde bir dizi zaferden sonra, Rusya, Türkiye’den olsa olsa bu kadar istekte bulunabilirdi, daha fazlası olanaksızdı. Bu, Rusya’nın, kökleşmiş inancına –yani Avrupa’ya her karşıdevrim aralığının kendisine Osmanlı imparatorluğundan ödünler alma hakkını verdiği inancına– inatla sarıldığının en iyi kanıtıdır. Gerçekten de, ilk Fransız Devriminden beri, Kıtadaki her gerileme, Rusya’nın Doğuda ilerlemesiyle özdeş olmuştur. Ne var ki, Rusya, Avrupa’nın şimdiki durumunu, Laibach ve Verona kongrelerini, hatta Tilsit barışını izleyen Avrupa koşullarıyla karıştırırken yanılıyor. Rusya, Kıtada herhangi bir genel savaşı izleyecek devrimden, sultanın, çarın saldırısından korktuğundan daha fazla korkmaktadır. Eğer öteki devletler kararlı davranırsa, Rusya’nın pek efendice bir davranışla geri çekilmesi kesindir. [sayfa 48] Ancak gene de, bu sefer de yapabileceği gibi, Rusya’nın son zamanlardaki manevraları, her olayda, Türkiye’yi içinden dağıtmaya girişmiş unsurlara güçlü bir hız kazandırmıştır. Tek soru şudur: Rusya kendi özgür atılımıyla mı davranmaktadır, yoksa modern fatumun –devrimin– gönülsüz ve bilinçsiz bir kölesinden başka bir şey değil midir? Ben ikincisine inanıyorum. [sayfa 49]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3790, 9 Haziran 1853

 

KARL MARX
ÜLTİMATOM VE SONRASI
(PARÇA)

Londra, Cuma, 27 Mayıs 1853


      Size son kez aktardığım, Rus ültimatomunun reddi ve İstan-bul’da Rus aleyhtarı bir hükümet kurulduğu haberi, tamamen doğrulandı. En son haberler İstanbul’dan; 17 Mayıs tarihli olanı şöyle:

“Reşit Paşa göreve başlar başlamaz, Prens Mençikov’dan süreyi altı gün uzatmasını istedi. Mençikov, diplomatik ilişkilerin kesildiğini ilan ederek ve gerekli gidiş hazırlıklarını yapmak üzere İstanbul’da üç gün daha kalacağını ekleyerek, bunu reddetti ve Babıâliye, yeniden düşünmelerini ve alıkonduğu kısa süreden yararlanmalarını salık verdi.”


      İstanbul çıkışlı, 19 Mayıs tarihli haberden de şunları öğreniyoruz:

“Ayın 17’sinde, sorunu görüşmek üzere, Divan toplandı, Prens Mençikov’un önerdiği şekliyle antlaşmanın kabul edilemeyeceğine kesinlikle karar verildi. Ancak, bu durum kendisine bildirildiği zaman Prens Mençikov İstanbul’dan ayrılmadı. Tam tersine, Reşit Paşayla yeniden temas kurdu. Rus elçiliğinin hareket günü artık kesin değil.”


      Bu sonuncu habere karşın, Fransız hükümetinin akşam gazetesi La Patrie,40 Prens Mençikov’un Odessa’ya hareket ettiğine ve olayın İstanbul’da pek az heyecan yarattığına dair hükümetin raporlar aldığını açıklıyor. Pays, bu açıklamayla aynı görüşte, [sayfa 50] ancak Presse41 karşı. Bununla birlikte Girardin, haber doğruysa, nedenin de kolaylıkla bilinecek türden olduğunu ekliyor.
      “Prens Mençikov, gerçekten Büyükdere’den Odessa’ya hareket ettiyse, doğrusu, görevinde başarısızlığa uğradığı (manque son effet)[27] için bir yerden ötekine çekilmekten başka seçeneği kalmadığı içindir.
      Bazı gazeteler Amiral Delasusse’ün donanmasının Çanakkale Boğazını geçtiğini, şimdi Haliç’te demiratmış olduğunu öne sürüyorlar, ama The Morning Post bu iddiaya karşı çıkıyor. Triester Zeitung, Babıâlinin, Prens Mençikov’a yanıt vermeden önce, Lord Redcliffe ve Bay de la Cour’a, sonunda onların desteğine güvenip güvenemeyeceğini sorduğuna dair okurlarını temin ediyor. The Times ciddiyetle karşı çıkıyor buna.
      Şimdi size, 5 Mayıstan 12 Mayısa kadar İstanbul’da yapılan görüşmelerle ilgili merak uyandırıcı bazı ayrıntıları kapsayan bu işin başından sonuna, Kuzey barbarlığıyla Bizans ikiyüzlülüğünü nefret verici biçimde birleştiren ve Rusya’yı ve Avrupa’ya gülünç düşürmeyi başaran Prens Mençikov’un gülünç davranışını ortaya koyan Paris Siècle’den sözcüğü sözcüğüne bir çeviri veriyorum. Bu “Grec du Bas-Empire”[28] sadece tiyatroya özgü davranışlarla tüm bir imparatorluk üzerinde egemenliği ele geçireceğini sandı. Rusya için yüce ile gülünç arasında –ancak kanla temizlenebilecek gülünç arasında– hiçbir basamak kalmadı. Ama parababalan sınıfının şimdiki borsa tellallığı günleri, şövalyece spor karşılaşmaları günleri değil. Siècle’deki42 yazı şöyle:

“5 Mayıs perşembe günü, Fransız posta gemisinin hareket günü Babıâli kutsal yerler sorununun çözümünü aydınlatan fermanların kopyalarını Bay Delacour’a ve Prens Mençikov’a gönderdi. Gün, herhangi bir bildiride bulunulmadan, Prens Mençikov tarafından herhangi bir girişimde bulunulmadan geçti, ve bütün elçiler, sorunu çözülmüş sanarak, işbaşındaki hükümetlerine işlerin mutlu geçtiğini haber vermek için Fransız posta gemisinin hareketinden yararlandılar. Bununla birlikte, kutsal yerlerle ilgili fermanı doğrudan almış olan Prens Mençikov, kutsal mezar sorununun çözümünü ve Yunan kilisesinin gelecekteki ayrıcalığını ve bağışıklıklarını içeren, yani bu kilisenin en geniş himayesinin Rusya’ya bağışlanmasını, böylelikle, Türkiye’de iki ayrı hükümdar – müslümanlar için sultan ve hıristiyanlar için çar– ilamını içeren bir senet verilmesini istediği bir ültimatomu sıradan bir kavasla, yani bir jandarmayla, gece yansına doğru dışişleri [sayfa 51] bakanına gönderdi. Prens, bu ültimatomun yanıtlandırılması için Babıâliye yalnız dört gün tanıyor, bundan başka, o sarada ültimatomun alındığının bir hükümet görevlisince hemen doğrulanmasını istiyordu, dışişleri bakanı, ona, ağası ile, bir jandarma assubayı ile, bir çeşit alıntı belgesi gönderdi. Aynı gece prens, Odessa’ya bir vapur gönderdi, 6 Mayıs cuma günü, sultan, böyle alışılmamış tarzda iletilen ültimatom kendisine bildirildikten sonra, Divanı toplantıya çağırdı ve Lord Redcliffe’i Bay Delacour’u olanlardan resmen haberdar etti. Bu iki büyükelçi ortak bir politika için hemen önlem aldı, ve bu arada Babıâliye söz ve biçim bakımından büyük bir ölçülülük göstererek ültimatomu reddetmeyi öğütledi. Bundan başka Bay Delacour’un, Fransa’nın kutsal yerlerle ilgili 1740 Antlaşmasının kendisine tanıdığı haklara dokunan her antlaşmaya karşı çıkacağını son derece biçimsel olarak açıklaması gerekiyordu. Prens Mençikov bu arada Büyükdere’ye çekilmişti (tıpkı Aşil’in çadırına çekildiği gibi), Bay Canning, 9 Mayısta, prensin temkinli bir tavır ortaya koymasına vesile olmak amacıyla, onunla bir görüşme yapmak dileğinde bulundu. Reddedildi. Ayın sonunda, savaş ve dışişleri bakanları, mantıklı bir çözüme ulaşmayı denemek için Prens Mençikov’a kendisini ziyaret etmesini dilemiş olan sadrazamın yanındaydılar. Gene ret. Bununla birlikte Prens Mençikov, süreyi üç gün daha uzatmaya hazır olduğunu bildirdi. Bunun üzerine sultan ve bakan, kararlarının verilmiş olduğu, zamanın bir değişiklik yapmayacağı yanıtını verdiler. Babıâlinin bu olumsuz yanıtı, ayın 10’unda, gece yansına doğru, bütün Rus elçiliğinin toplanmış bulunduğu ve yapılacak olan yolculuğun hazırlıklarının günlerden beri görüldüğü Büyükdere’ye gönderildi. Bu koşullardan haberdar edilmiş olan Türk bakanlığı, sanki sultan sorunu çözmüş ve yeni bir hükümet kurmuş gibi, neredeyse bundan vazgeçiyordu.”[29]


      Türkiye olaylarıyla ilgili raporumu, bütün bu işler olup biterken Rum rahiplerinin takındıkları tutumu gösteren, Constitutionnel’den bir alıntıyla sonuçlandırıyorum:

“Bu sorunla derinden ilgilenen Rum rahipler, statu qou’dan, yani Babıâliden yana olduklarını bildirdiler. Rusya imparatoru tarafından kendilerine zorla kabul ettirilmek istenen koruyuculuk tehdidine karşı en masse[30] protestoda bulunuyorlar. Genellikle, Rumlar, Rusya’nın desteğini arzularlar, ama ancak onun doğrudan egemenliğine bağlı olmamak koşuluyla. Rus kilisesine bağımlı [sayfa 52] duruma gelmesini, Petersburg kabinesinin tasarımları kabul edilirse zorunlu olarak ortaya çıkacak böyle bir şeyi düşünmek, onlara iğrenç geliyor.” [sayfa 53]

New-York Daily Tribune                          KARL MARX
n° 3791,10 Haziran 1853

KARL MARX
İNGİLİZ VE FRANSIZ DONANMALARI[31]
– “THE TİMES” – RUSYA GENİŞLEMESİ

Londra, Salı, 31 Mayıs 1853


      Amiral Corry’nin donanması, Amiral Dundas’ın donanmasını takviye edeceği Malta yolunda Miscay Körfezinde görüldü. The Morning Herald haklı olarak şu gözlemi ortaya koyuyor:
      “Haftalar önce amiral Dundasın, Salamis’de Fransız donanmasına katılmasına izin verilseydi olayların bugünkü dununu hayli farklı olurdu.”
      Rusya, salt görünüşü kurtarmak için olsa bile, Mençikov’un gülünç gösterilerini, gerçek savaş manevralarıyla destekleyecekse, ilk iki adımı, olası ki, Tuna Prensliklerini yeniden işgal etmek ve Edirne Antlaşmasıyla ele geçirmek için her çabayı gösterdiği Ermenistan’ın ili olan Kars’ı ve Batum limanını almaktan ibaret olacaktır. Batum limanı, Doğu Karadeniz’de gemiler için tek güvenli sığınak olduğundan, bu limanın Rusya’nın eline geçmesi, Türkiye’yi Pontus’taki son deniz üssünden yoksun bırakacak ve o kesimi Rusların özel denizi durumuna getirecektir. Ermenistan’ın en zengin ve en iyi ekilip-biçilen bölgesi Kars’a ek olarak bu liman, Rusya’ya, İngiltere’nin Trabzon üzerinden İran’la yaptığı ticareti kesme ve Küçük Asya’ya olduğu kadar İngiltere’ye karşı bir harekette kullanılacak bir üs elde etme olanağını verebilir. Ancak, İngiltere’yle Fransa kararlı davranırlarsa, Rus Elçisi Voynoviç’le [sayfa 54] beraberindekileri kamçılayarak gemilerine bindirmelerine ve Asterabad’dan atmalarını kölelerine emreden Mehmet Ağaya karşı Nikola, o bölgedeki tasarımlarını, İmparatoriçe Katerina’nınkinden daha fazla uygulamaya koymayacaktır.
      Son haberler, hiçbir yerde, Printing-House Square’de[32] yarattığı korkudan daha büyüğünü uyandırmış değil. The Times’ın, korkunç darbe altında başını ilk kaldırma girişimi, telli telgrafa, bu “en olağanüstü” alete karşı, umutsuzca, şiddetli bir eleştiri yöneltmek oldu. “Bu yalancı telgraftan, hiçbir doğru sonuç çıkarılamaz.” diye haykırıyordu. Vardığı yanlış sonuçlan böylece telli telgrafın sırtına yükleyen The Times, bakanların parlamentodaki açıklamaları ardından, şimdi ayrıca, eski “doğru” vaatlerinden de kurtulmaya çabalıyor. Şöyle diyor:

“Dört yüzyıl boyunca egemen olmuş Osmanlı Devletinin ya da daha çok islam iktidarının yazgısının her zaman ne olacağı konusunda, ülkelerimizin ve Avrupa’nın bütün partileri arasında şu noktada hiçbir görüş ayrılığı yoktur: Uygarlık ve bağımsız hükümet biçimi için, yerel hıristiyan topluluğun giderek gelişmesi, bütün dünyanın çıkarınadır, ve bu ulusal toplulukların Rusya’nın boyunduruğuna girmesine ve onun muazzam egemenlik alanını daha da büyütmesine asla izin verilmemelidir. Bu noktada, yalnız Türkiye’nin değil, tersine, bütün Avrupa’nın, Rusya’nın böyle taleplerine direneceğine ve Türkiye’nin Yunanlı ve Slav uyruklarının kendilerini savunmak uğruna kendi bakımlarından hazır oldukları genel antipatiyi ve yenilmez muhalefeti yaratmak için, bu ilhak ve arazi genişletme çabasını yalnızca gerçek yüzüyle göstermesi gerektiğine güveniyoruz.”[33]


      Nasıl oldu da zavallı Times, Rusya’nın Türkiye’ye karşı “iyi niyet” taşıdığına, her türlü büyümeye “antipati” duyduğuna inandı? Türkiye’ye karşı Rusya’nın iyi niyeti! Birinci Peter, kendini, Türkiye’nin yıkıntıları üzerinde yükseltmeyi kurmuştu. Katerina, Türkiye’nin önerilen parçalanması ve amaca uygun biçimde eğitilen, hatta adlandırılan torununun yönetimi altında İstanbul’da bir Rum imparatorluğu kurulmasına katılmaya Avusturya’yı inandırmış, Fransa’yı da davet etmişti. Nikola, biraz daha alçakgönüllü, Türkiye’nin, yalnızca ona özgü olarak koruyuculuğunu istiyor, insanlık, Rusya’nın, Polonya’nın koruyucusu, Kırım’ın koruyucusu, Courland’ın koruyucusu, Gürcistan’ın, Mingrelya’nın, Çerkez ve Kafkas kabilelerinin koruyucusu olduğunu [sayfa 55] unutmayacak. Ve şimdi, Türkiye’nin koruyucusu Rusya! Rusya’nın genişlemeye antipati duymasına gelince, Büyük Peter’den bu yana Rusya’nın elde ettiği kazançlara ilişkin aşağıdaki gerçekleri kanıt olarak gösteririm.
      Rus sınırları şöyle genişledi:
       
      Berlin, Dresden ve Viyana’ya doğru ........................... 700 mil kadar
      İstanbul’a doğru ............................................................ 500 mil kadar
      Stockholm’e doğru ....................................................... 630 mil kadar
      Tahrana doğru ............................................................ 1.000 mil kadar
       
      Rusya’nın İsveç’ten elde ettiği kazanç, bu krallığın elinde kalandan daha büyüktür; Polonya’dan sağladığı kazanç, neredeyse Avusturya imparatorluğuna eşit; Avrupa Türkiye’sinden kazancı Prusya’dan büyük (Ren illeri hariç); Asya Türkiyesi’nden elde ettiği kazanç, Almanya’nın tüm toprağı kadar geniş; İran’dan aldıkları İngiltere’ye eşit; Tataristan’da elde ettiği toprak Avrupa Türkiyesi, Yunanistan, İtalya, ve ispanya’nın toplamı büyüklüğünde. Rusya’nın son altmış yıl süresince elde ettiği toprak kazancının toplamı, genişlik ve önem bakımından, daha önce Avrupa’da sahip olduğu imparatorluğun tümü büyüklüğünde. [sayfa 56]
       

New-York Daily Tribune                          KARL MARX
n° 3794, 14 Haziran 1853

 

KARL MARX
RUS HİLESİ
(PARÇA)

Londra, Salı, 7 Haziran 1853


      Paris’te yaşayan bütün Rus generaller ve öteki Ruslar, gecikmeksizin Rusya’ya dönme buyruğunu aldılar. Paris’teki Rus Elçi Bay Kisselef’in kullanmaya başladığı dil, oldukça tehdit edici; Petersburg’dan gelen ve Türkiye sorununu assez cavalierement[34] ele alan mektupları da gereksiz bir gösterişle açıklıyor. Aynı çevrenin yaydığı bir söylentide de, Rusya’nın, İran’dan, Azak denizinin en güney-doğu ucundaki Asterabad topraklarını kendisine bırakmasını istediği öne sürülüyor. Aynı zamanda, Rus tacirler, Londra temsilciliklerine gönderdikleri, ya da gönderdikleri haber verilen talimatlarda, “savaşın patlak vermek üzere oluşu nedeniyle fiyatların yükselmesi beklendiğinden, bugünkü nazik durumda herhangi bir tahıl satışına girmemelerini’ bildiriyorlar. En son olarak da, gazetelere, Rus ordularının sınıra yürümekte olduğuna, Yaş kenti halkının askerleri karşılamaya hazırlandığına, Kalas kentindeki Rus konsolosun Tuna nehri üzerinde birçok köprü kurmak üzere büyük ölçüde ağaç satın aldığına dair üstü kapalı haberler ve Augsburger Zeitung’la43 öteki Avusturya-Rus gazetelerinin başarıyla besledikleri daha başka canard’lar[35] gizlice gazetelere uçuruluyor.
      Bütün bunlar, benzeri başka haberler, yazışmalar vb., Rus [sayfa 57] ajanların, Batı dünyasına yoğun bir korku salma, onu, bu genişleme siyasetinin sürüp gitmesine zorlama şeklindeki gülünç çabalarından başka bir şey değildir. Rusya, bu genişleme siyaseti örtüsü altında, şimdiye dek olduğu gibi, Doğu hakkındaki tasarımlarını sürdürmeyi umuyor. Bu yanıltına oyununun nasıl hesaplı-kitaplı oynanmakta olduğu şu olayda çok iyi görülebilir:
      Rusya tarafından beslendiklerini herkesin bildiği bazı Fransız gazeteler, geçen hafta, “Türkiye ile Rusya arasında, Petersburg’la Moskova –yani Çarla, Eski Rusya hizbi– arasındakinden daha az gerçek sorun bulunduğunu; hükümdar için, savaşa girmenin, kendisini hoşnut etmeyen, hükümdarları ne yaptığını sık sık göstermiş olan, fetihte ısrarlı bu hizbin intikamından daha az tehlikeli olduğunu” keşfettiler. Kuşkusuz, Prens Mençikov “bu hizbin başı”dır. The Times ve İngiliz gazetelerinin çoğu – biri anlamını bile bile, ve ötekiler belki de bilinçsizce aldanarak, bu saçma görüşü yinelemekten geri durmadılar.
      Şimdi, bu yeni açıklamadan kamuoyunun nasıl bir sonuç çıkarması amaçlanıyordu? İstihza karşısında gerileyen ve Türkiye’ye karşı savaşçı tutumunu bir yana koyan Nikola’nın, savaşçı Eski Ruslar karşısında bir zafer kazandığı sonucunu mu; yoksa savaşa giden Nikola’nın, bunu, gerçekte bu (efsanevî) hizbe boyun eğme zorunluluğundan ötürü yaptığının sonucunu mu? Her iki durumda da “yalnızca Moskova, Petersburg karşısında ya da Petersburg, Moskova karşısında zafer kazanabilirdi”, Avrupa, Rusya karşısında değil
      Bu ünlü Eski Rusya hizbine dair, Paris’teyken kendileriyle yakın ilişkim olan, kulağı delik birçok Rus aristokratından öğrendiğime göre, böyle bir hizbin soyu çoktan tükenmiş bulunuyor, ancak çar, küstahça isteklerine sabırla katlanması için Avrupa’nın batısını korkutacak bir umacıya gerek duyduğu zaman ortaya çıkıyor. İşte bir Mençikov’un dirilişi ve efsanevî Eski Rusya üslubuna uygun kılığı. Rus soyluları arasında çarın gerçekten korktuğu bir topluluk vardır. Bu topluluk, amacı, İngiltere örneğinin ardından, anayasalı bir aristokrasi düzeni kurmak olan soylular topluluğudur.
      Rus diplomasisinin, İngiltere ve Fransa’yı yanlış yola yöneltmek amacıyla çağırdığı bu farklı ruhların yanısıra, Beaumont-Vassy Vikontu tarafından yayınlanan L’Empire Russe depuis le Congres de Vienne[36] adlı yapıtla, aynı amaca ulaşmak üzere bir başka girişimde daha bulunulmuştur.44 Bu önemsiz yapıtın niteliğini göstermek için, sadece bir tümcesini almak yetecektir. [sayfa 58]

“St. Peter ve St. Paul kalesinin mahzeninde bir sikke ve külçe deposu bulunduğu iyi bilinir. Bu gizli hazine, 1 Ocak 1850’de resmen 99.763.361 gümüş ruble değerinde tahmin edilmiştir.”


      Acaba hiçbir zaman hiçbir kişi, İngiltere Merkez Bankasının gizli hazinesi hakkında konuşmayı düşünmüş müdür? Rusya’nın “gizli hazinesi”, imparatorluk maliyesince çıkarılan ve karşılığı bulunmayan gizli kağıt paralar bir yana, dolaşımda üç kat fazlasıyla bulunan altına çevrilebilir kağıt paranın sadece maden ihtiyatıdır. Ama, bu hazineyi saklayan torbaların yıllık denetimi için çar hükümetince seçilen Petersburg’lu birkaç tacir dışında, hazine kimse tarafından görülmediğine göre, pekala “gizli” diye tanımlanabilir.
      Anacak bu doğrultuda Rusya’nın başlıca kanıtı Journal des D’bats’da yayınlanan, şu eski orleancı bilgenin, Bay Saint-Marc Girardin’in imzasını taşıyan yazıdır. O yazıdan alıyorum:

“Bize göre, Avrupa için iki büyük tehlike var – Avrupa’nın bağımsızlığını tehdit eden Rusya toplumsal düzenini tehdit eden devrim. Şimdi, Avrupa, kendini bu iki tehlikeden birine tamamen açık duruma getirmedikçe, ötekine karşı korunamaz. ... Avrupa’nın bugünkü durumunda, savaş, toplumsal devrim olur


      Bunun doğal sonucu olarak, Bay Saint-Marc Girardin, Rus imparatorunun, devrimden en az onun ve gazetenin sahibi Bay Bertin kadar “horreur”[37] duyduğunu unutarak, toplumsal devrime karşı, hangi koşul altında olursa olsun, barıştan yana çıkıyor.
      Rus diplomasisinin basına ve İngiltere halkına verdiği bütün bu uyuşturucu ilaçlara karşın “o ihtiyar ve inatçı” Aberdeen, Amiral Dundas’a, Türk kıyılarında Fransız donanmasına katılma emrini vermek zorunda kaldı; son aylarda sadece Rusça yazmayı bilebilen The Times bile, daha fazla İngiliz ilhamı almış görünüyor. Şimdi çok yüksekten konuşuyor.
      Danimarka (bir zamanlar Schleswig-Holstein) sorunu, İngilte-re’de dikkate değer bir ilgi uyandırmaya başlıyor. Çünkü İngiliz basını dahi, Doğu karışıklığının temelinde nasıl ki Rusya’nın genişleme arzusu yatıyorsa, bu sorunun temelinde de aynı arzunun yattığını keşfediyor. Türkiye’nin ve Doğu kurumlarının tanınmış hayranı, milletvekili Bay Urquhart, Danimarka tahtına veraset sorunu hakkında bir broşür yayınladı. Daha sonraki bir mektupta, bu broşürün bir değerlendirmesi yapılacaktır.45 Bu broşürde ortaya konan temel görüş şudur: Rusya, Baltık Deniziyle Kuzey Denizini birleştiren boğazın, kendisi için, güneyde Çanakkale Boğazının gördüğü işi görmesini sağlamak niyetindedir, yani [sayfa 59] Çanakkale Boğazının işgalinin Karadeniz’de yapacağı şeyi, kuzeyde bu boğazın yapmasını ve Rusya’nın Baltık Denizinde deniz üstünlüğünü güven altına almasını sağlamak niyetindedir. [sayfa 60]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3801, 22 Haziran 1853

KARL MARX
BRUNNOW VE CLARENDON – ERMENİ BİLDİRİSİ[38]
(PARÇA)

Londra, Cuma, 17 Haziran 1853


      Bay Disraeli’nin etkisi altında olan yeni haftalık gazete The Press,46 geçen cumartesi günü, İngiltere kamuoyuna garip bir açıklama yaptı. Buna göre:

“Bahar başında Baron Brunnow, Rus imparatorunun Babıâliye yöneltmek üzere olduğu istekleri Lord Clarendon’a bildirmişti; bu yazışmaya, konu üzerinde İngiltere’nin ne düşündüğünü saptayabilmek amacıyla giriştiğini belirtmişti; Lord Clarendon, Rusya’yı, tutmak istediği yoldan vazgeçirmeye çalışmamış, herhangi bir itirazda bulunmamıştı; Moskovalı diplomat, imparator efendisine, Haliç üzerindeki tasarımlarına gözyummanın İngiltere’yi rahatsız etmediğini haber vermişti.”


      Şimdi dünkü The Times gazetesinde, Bay Disraeli’nin ciddî suçlamasına yanıt olmak üzere, dışişleri bakanlığından çıkma, resmî ve hayli emek ürünü bir yazı vardı, ama bu yazı, benim kanımca, suçlamayı yalanlamaktan çok, pekiştiriyor. The Times, ilkyaz başlarında, Prens Mençikov’un İstanbul’a varışından önce, Babıâlinin, Rum rahiplere anlaşmayla vermiş olduğu ayrıcalıkları geri alışı karşısında Baron ve Brunnow’un Lord John Russell’a şikayette bulunduğunu ve Lord John Russell’ın da, sorunun kutsal yerler konusuyla ilgili olduğunu düşünerek, çarın tasarımlarını onayladığını öne sürüyor. Ama The Times, aynı zamanda, Prens Mençikov’un İstanbul’a varışından ve Lord John Russell’ın yerine, [sayfa 61] dışişleri bakanlığına Lord Clarendon’ın getirilişinden sonra, “Prens Mençikov’un taşıdığı, Rus imparatorunun sultana yazdığı güven mektubundaki bazı ifadeleri ve onun aldığı talimatın ne anlama geldiğini belirtmek üzere” Baron Bronnow’un Lord Clarendon’a yeniden mektup yazdığını kabul etmek zorunda kalıyor. The Times, aynı zamanda, “Lord Clarendon’ın, Baron Brunnow tarafından bildirilen istekleri onayladığını da itiraf ediyor. Apaçık ortada ki, bu ikinci yazışmanın, Lord John Russell’a gönderilmiş olan yazıdakinden daha fazlasını içermiş olması gerekir. Bu nedenle iş, bu açıklamayla bitmiyor. Ya Baron Brunnow dolandırıcı bir diplomattır, ya Lord Clarendon’la Lord Aberdeen birer vatan haini. Göreceğiz.
      Okurlarımız, Doğu Sorununa ilişkin olan bu yakınlarda bir Londra gazetesinde yayınlanan bir belgeyi öğrenmeye ilgi duyabilirler. Bu belge, şimdilerde Londra’da oturan Ermenistan prensinin yayınladığı bir bildiridir ve Türkiye’deki Ermeniler arasında dağıtılmaktadır:

“Tanrının inayetiyle Ermenistan vb. prensi olan Leo’dan, Türkiye’-deki Ermenilere:
“Sevgili kardeşlerim, sadık yurttaşlarım! ... isteğimiz ve yürekten arzumuz, kanınızın son damlasına kadar, ülkenizi ve sultanı, Kuzeyin zalimine karşı savunmanızdır. Anımsayın kardeşlerim, Türkiye’de Rus kamçısı yoktur; burun deliklerinizi yırtmazlar; kadınlarınız gizlice ya da halkın gözleri önünde kırbaçlanmaz. Sultanın hükümranlığı altında insanlık vardır; buna karşılık Kuzeyin o zaliminin hükümranlığı altında ise yalnızca gaddarlık vardır. Bu nedenle kendinizi Tanrının gösterdiği yola sokun ve ülkenizin özgürlüğü ve şimdiki hükümdarınız için kahramanca savaşın. Engeller kurmak için evinizi yıkın, silahınız yoksa masa ve sandalyenizi parçalayın ve kendinizi onunla savunun. Zafer yolunda kılavuzunuz yüce Tanrı olsun. Benim için tek mutluluk, sizin arazında, sizin ülkenize ve dininize zulmedene karşı savaşmaktır. Tanrının, sultanın kalbine, benim isteğimi onaylaması ilhamını vermesini dilerim. Çünkü onun hükümranlığı altında dinimiz saf biçimde kalırken, Kuzey zaliminin hükümranlığı altında değiştirilecektir. Kardeşlerim, en azından anımsayın ki, şu anda sizlere seslenen kişinin damarlarında dolaşan kan, 20 kralın kanıdır; o kan, kahramanların –Lusignan’ların– ve imanımızı savunanların kanıdır; ve biz, size, ‘dinimizi ve onun saf biçimini, kanımızın son damlasına kadar savunalım’ diyoruz.” [sayfa 62]


       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3809, 1 Temmuz 1853

 

KARL MARX
ABERDEEN, CLARENDON, BRUNNOW –
ABERDEEN HÜKÜMETİNİN RUSYA’YA MÜSAMAHASI
(PARÇA)

Londra, Salı, 21 Haziran 1853


      1828 yılında, Rusya’nın, savaş yoluyla Türkiye üzerinde yayılmasına ve bu savaşın, kuzeyde Anapa’dan güneyde Poti’ye kadar (Çerkezistan hariç), tüm Doğu Karadeniz kıyısının ve Tuna nehri ağzındaki adaların Rusya’ya verilmesini, Buğdan ve Eflak’ın Türkiye’den ayrılarak Rusya’nın egemenliği altına konmasını sağlayan Edirne Antlaşmasıyla sonuçlandırılmasına izin verildiği dönemde, İngiltere’de, Lord Aberdeen, dışişleri bakanıydı. 1853’te, aynı Aberdeen’i, aynı ülkede, “karma hükümet”in başı olarak görüyoruz. Rusya’nın bugün Türkiye ve Avrupa ile olan çekişmesinde takındığı zorba tavrı, bu basit gerçek, çok iyi açıklıyor.
      Aberdeen, Clarendon ve Baron Brunnow arasındaki gizli yazışmalarla ilgili olarak The Press tarafından yapılan açıklamanın yarattığı fırtınanın, perşembe günü Times’ın kılıkırk yaran, dolambaçlı, içtenlikten uzak savunusu karşısında yatışmasının olası olmadığını geçen mektubumda söylemiştim. Ondan sonra The Times, yarı-resmî bir yazıda, Rusya’nın Babıaliye yöneltmek üzere olduğu istekleri Lord Clarendon’ın gerçekte onaylamış olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Baron Brunnow tarafından İngiliz bakana gönderilen yazılar, Prens Mençikov’a verilen talimattan “sözcüğü sözcüğüne yapılmış alıntılar” olduğu halde, gazete, Londra’ya bildirilen istekler ile İstanbul’a verilen isteklerin gerçekte değişik nitelikte olduğunun ortaya çıktığını söyledi. Ne var ki, [sayfa 63] The Times, o günü izleyen cumartesi günü, –kuşkusuz, Rus elçiliğinin serzenişi sonucu– iddialarını geri aldı ve Baron Brunnow’a mükemmel bir “açık sözlülük ve sadakat” takdirnamesi verdi. Dünkü The Morning Herald, “İngiliz bakanı aldatmak amacıyla bizzat Rusya’nın Baron Brunnow’a talimatı yanlış yansıtmış olup olamayacağı” sorusunu ortaya atıyor. Bu arada, kokuşmuş bir gündelik basının, kamuoyunun gözünden özenle sakladığı bazı yeni açıklamalar, böyle bir yoruma yer olmadığını gösteriyor ve tüm suçu “karma hükümet”in omuzlarına yüklüyor. Bu açıklamalar, eşi görülmemiş rüşvet ve yıldırmayla yapay olarak can verilmiş ölü seçim çevrelerinin felçli bir ürünü olan bugünkü parlamentodan başka herhangi bir parlamento önünde, Lord Aberdeen ile Lord Clarendon’ın yargılanıp görevden atılmalarını gerektirecek yeterliktedir.
      Lord Clarendon’a gönderilen bir yazıda, Rus prensin tek amacının kutsal yerler sorunu olmadığının kendisine bildirilmiş olduğu ifade edildi. Bu yazıda, genel soruna, yani Türkiye’deki Rum-hıristiyanlar ve belli bazı antlaşmalar çerçevesinde, Rus imparatorunun bu Rumlar karşısındaki yeri sorununa eğilinmişti. Bütün bu noktalar incelenmiş ve Rusya’nın tutacağı yol, –6 Mayıs tarihli antlaşma taslağında47 ayrıntılarıyla saptanan yolun aynısı– açık olarak belirtilmişti. Lord Aberdeen’in onayıyla, Lord Clarendon, bu yolu ne onaylamadığını gösterdi, ne vazgeçirmeye çalıştı. Londra’da durum böyleyken, Bonaparte, donanmasını Salamis’e gönderdi, kamuoyu harekete geçti, her iki Kamarada da bakanlar hakkında gensoru verilerek açıklama yapmaları sağlandı, Russell, Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğünün korunacağına söz verdi, ve Prens Mençikov İstanbul’da maskesini çıkardı. Artık Lord Aberdeen ile Lord Clarendon için, olup-bitenleri öteki bakanlara bildirmek gerekli olmuştu ve öncelleri tarafından zorlanan Lord Palmerston, doğrudan karşıt bir siyaset çizgisinde direndiği için karma hükümet parçalanmanın arifesindeydi. Hükümetinin dağılmasını önlemek için, Lord Aberdeen, en sonunda, Lord Palmerston’a boyun eğdi, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale’de ortak harekete girişmesini kabul etti. Ancak aynı zamanda Rusya’ya karşı yükümlülüğünü yerine getirmek için, Lord Aberdeen, St. Petersburg’a özel olarak ilettiği bir haberle, Tuna Prensliklerinin Rusya tarafından işgali olayını, casus belli[39] olarak görmeyeceğini duyurdu. The Times gazetesi de, uluslararası antlaşmaların bu yeni yorumu için kamuoyunu hazırlama buyruğunu aldı. Doğrusu, gazetenin karayı ak göstermek için [sayfa 64] harcadığı çabayı takdir etmemek haksızlık olur. Öteden beri, Türkiye’deki Rum-hıristiyanlar üzerinde Rus koruyuculuğunun hiçbir siyasal sonuç doğurmayacağını iddia etmiş olan bu aynı gazete, bu kez, Eflak ve Buğdan’ın bir hükümdara bağlılığının ikiye bölünmüş olduğunu, bu toprakların gerçekte Türkiye’nin ayrılmaz bir parçasını oluşturmadığını; Bükreş ve Edirne Antlaşmaları, çara, Tuna Prensliklerindeki dindaşları üzerinde koruma hakkı tanıdığına göre,48 Eflak ve Buğdan’ın işgalinin, “sözcüğün dar anlamıyla” Türk İmparatorluğunun istilası demek olmayacağını iddiaya koyuluyordu. Oysa 1 Mayıs 1849’da yapılan Balta Limanı antlaşması,49 açıkça:
      “1. Bu toprakların, işgal edilecekse, ancak Rus ve Türk kuvvetleri tarafından ortaklaşa işgal edileceği.
      “2. Böyle bir işgali gerektirecek tek şeyin, ancak prenslikler-deki ciddî olaylar olabileceği.” koşulunu kapsar.
      Şimdi, bu prensliklerde herhangi bir olay patlak vermediğine ve üstelik Rusya Türklerle birlikte değil, ama kesinlikle onlara karşı bu topraklara girme niyetinde olduğuna göre, The Times, Türkiye’nin, Rusya’nın tek başına girişeceği işgali sessizce sineye çekmesi ve daha sonra Rusya’yla görüşmeye girişmesi görüşündedir. Ama Türkiye, daha az sakin davranır ve işgali casus belli sayarsa, The Times, İngiltere ile Fransa’nın aynı şeyi yapmaması gerektiğini savunuyor; ve İngiltere ile Fransa’nın aynı şeyi yapması gerekirse, The Times’ın öğüdü, bunu ılımlı bir biçimde yapmaları, hiç bir biçimde Rusya’ya karşı savaşçılar olarak değil, Türkiye’nin savunma müttefikleri olarak yapmalarıdır.
      The Times’ın bu korkakça ve dolambaçlı sistemini, en iyi biçimde ancak bugünkü başyazısından aşağıya aldığım parçayla açıklayabilirim. Bu parça, Lord Aberdeen’in güttüğü siyasetin taşıdığı çelişkilerin, kaçamakların, sahte tavırların, kuruntuların ve lâchetés’nin[40] inanılmaz bir karmasıdır.

“Babıâli aşırı yollara başvurmadan önce, eğer uygun görürse, prensliklerin işgalini protesto edebilir ve Avrupa’nın bütün güçlerinin desteğiyle, gene görüşmeye oturabilir. Bu ciddî noktayı dört devletin elçileriyle uyuşum içinde saptamak ve özellikle düşmanlık durumunu, 1841 Antlaşması çerçevesinde50 Çanakkale Boğazını yabancı savaş gemilerine açmayı gerektirip gerektirmediğine karar vermek, Türk hükümetine kalmış bir iş olacaktır. Karar Çanakkale Boğazını savaş gemilerine açma yolunda olur ve donanmaların boğazlara girmesi emredilirse, bizim oraya arabulucu [sayfa 65] devletler olarak mı, yoksa savaşçılar olarak mı geldiğimiz daha sonra belli olacaktır; çünkü Türkiye ile Rusya’nın savaşta olduğunu ve yabancı savaş gemilerinin gelişine casus foederis (!)[41] çerçevesinde izin verildiğini varsayarsak, bu gemiler zorunlu olarak düşman niteliğini almazlar, üstelik savaşmak için değil, ama savaşı önlemek üzere gönderildiklerinden, arabulucu devletler niteliğini korumak daha çok yararlarınadır. Böyle bir önlem, bizi mutlak olarak savaşımın başlıca hasımları durumuna getirmez.”


      The Times’ın bütün başyazıları boşunadır. Hiçbir gazete onun izinden gitmeyecektir – hiçbiri onun oltasındaki yemi kapmamıştır. The Morning Chronicle, Morning Post, Globe gibi hükümet yanlışı gazeteler bile, yalnızca meşruiyetçi Assemblée Nationale’in,51 Tuna Prensliklerinin işgalinde casus belli görmeyi olası bulmadığı yerde, Manş Denizinin karşı yakasında büyük yankılar bırakarak tümden değişik bir tutum takınmışlardır.
      Karma hükümet kampı içindeki karşıtlık, tarafların yayım organları arasındaki gürültülü muhalefetle, kamuoyuna açıklanmış bulunmaktadır. Palmerston, hükümetin, Eflak ve Buğdan’ın işgalini savaş ilanı sayması görüşünde direnmiş ve Whig’lerle[42] karma hükümetin sözümona radikal üyeleri tarafından desteklenmiştir. Rusya’nın Çanakkale Boğazında değil de Tuna Prensliklerinde harekete geçeceği inancına dayalı olarak, İngiliz ve Fransız donanmalarının ortak hareketine rıza göstermiş olan Lord Aberdeen, bu durumda “yenik düşmüştür”. Hükümetin varlığı bir kez daha tehlikededir. En sonunda, Lord Aberdeen’in ısrarlı baskılan karşısında, prensliklerin Rusya tarafından, herhangi bir müdahaleyle karşılaşmaksızın işgaline Palmerston’ın istemeye istemeye rıza göstermeye hazırlandığı bir sırada, Paris’ten Bonaparte’ın, aynı hareketi casus belli saymaya karar verdiğini gösteren bir yazı gelmiştir. Bu durumda karışıklık en yüksek noktasına ulaşmıştır.
      Şimdi şöyle demek doğru olur ki –Lord Aberdeen’in geçmişi hakkındaki bilgimiz, böyle kabul etmemizi gerektiriyor– Avrupa’yı aylardan beri uğraştıran bu Türk-Rus acıklı-güldürüsü açıkça ortaya konmuştur. Lord Aberdeen’in, İngiliz donanmasını neden Malta’dan dışarı çıkarmadığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Albay Rose’un İstanbul’daki kararlı davranışlarından ötürü neden azarlandığını; Prens Mençikov’un zorbaca davranışlarını; İngiltere’nin savaş hareketlerinin sadece maskaralık olduğunu anlayarak, Eflak ve Buğdan’ı itirazla karşılaşmaksızın işgal etmek suretiyle [sayfa 66] sahneden sadece “efendi” olarak çekilmekle kalmayıp, yıllık büyük manevralarını da sultanın uyrukları hesabına yapmasına izin verildiği için memnun kalan çarın gösterdiği kahramanca kararlılığı daha iyi anlıyoruz, inancımız o ki, savaş patlayacaksa, Rusya, onurunu zedelemeden geri çekilemeyecek kadar ileri gittiği için patlayacak; ve her şeyin ötesinde inanıyoruz ki, Rusya’nın cesareti bu noktaya kadar geldiyse, bu, baştan bu yana Rusya İngiltere’nin müsamahasına güvendiği içindir.
      Karma hükümet konusunda, The Englishman’de yayınlanan son mektuptan şu parça, duruma çok uygun düşüyor:

“Karma hükümet, Çanakkale Boğazından esen her rüzgarda sallanıyor. Sayın Aberdeen’in korkulan ve Clarendon’ın sefil yeteneksizliği Rusya’yı yüreklendirdi ve bugünkü bunalımı yarattı.”


      Türkiye’den son haberler şöyle: Paris’teki Türk elçisi, İstan-bul’dan, Semlin yoluyla bir telgraf aldı. Bu telgrafta, Babıâlinin, büyük devletlere vermiş olduğu muhtırada belirttiği tutum çerçevesinde, Rusya’nın son ültimatomunu52 reddettiği haber veriliyor. Marsil-ya’da yayınlanan Semaphore,53 İzmir’e ulaşan bir habere dayanarak, Rusların, iki Türk ticaret gemisine Karadeniz’de elkoyduklarını; ama öte yandan, Kafkas kabilelerinin Ruslara karşı genel bir kampanya başlattıklarını, Şamil’in en azından 23 topu ele geçirerek çok parlak bir zafer kazandığını bildiriyor. [sayfa 67]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3814, 8 Temmuz 1853

 

KARL MARX
RUSYA’NIN TÜRKİYE’YE KARŞIT SİYASETİ
(PARÇA)

Londra, Cuma, 1 Temmuz 1853


      1815 yılından beri hiçbir şey, Avrupa’nın büyük devletlerini status quo’nun bozulması kadar korkutmadı. Ne var ki, bu devletlerden herhangi ikisi arasında çıkabilecek herhangi bir savaş, bu status quo’nun altüst olması demek olabilir. Rusya’nın, Doğunun başına bela kesilmesine gözyumulmasının nedeni budur, Batılı devletlerin tarafsız kalabilmeleri ve Rus saldırılarına müdahale zorunluluğundan kurtarılmaları için karşılık olarak, Rusya’dan hiçbir şey değil, ama ne kadar saçma olursa olsun, yalnızca bir mazeret uydurmasını istemelerinin nedeni budur. Rusya, “muhteşem efendi”si sadece Batılı hükümetlerin çırılçıplak ve utanç verici başeğmelerini örtme lütufkarlığını gösterdiği için değil, ama aynı zamanda, Türkiye’yi bir defada yutmayıp parça parça yeme büyüklüğünü gösterdiği için, cömertliği ve sabrından ötürü, öteden beri göklere çıkarılmıştır. Bu nedenle Rus diplomasisi, Batılı devlet adamlarının ürkekliği üzerine oturur olmuş ve diplomasi sanatı yavaş yavaş, öylesine tam bir tavırcılığa (mannerism) gömülmüştür ki, günümüzdeki girişimlerin tarihini, hemen hemen harfi harfine geçmişin olaylarına kadar izleyebilirsiniz.
      Sultan yeni fermanında, İstanbul Patriğine, dinsel konularda, çarın istediğinden daha fazla hak tanıdığından beri, Rusya’nın yeni bahanelerinin kofluğu ortadadır. Şimdi, “Yunan barışı”54 bahanesi acaba daha sağlam bir bahane miydi? Bay de Villèe, [sayfa 68] sultanın kaygılarını yatıştırmak ve büyük devletlerin saf amaçlar güttüğüne dair bir kanıt vermek üzere, “müttefiklerin, öncelikle Osmanlı İmparatorluğunun status quo’sunu güven altına alacak bir antlaşma yapmaları gerektiği”ni öne sürdüğü zaman, Paris’teki Rus elçisi bu öneriye bütün gücüyle karşı koymuştu. Rus elçisi, “Babıâliyle ilişkilerinde cömertlik edilemeyecek ölçüde saygı duymakla birlikte, Rusya’nın, Divanla kendi arasındaki ayrılıkları çözme hakkını özellikle kendine saklı tuttuğunu; Osmanlı İmparatorluğuma genel bir güvence vermenin, alışılmadık ve şaşırtıcı bir şey olması bir yana, efendisinin duygularını, ve Rusya’nın elde ettiği hakları ve bu haklara temel olan ilkeleri yaralayacağını”55 öne sürerek, Bay de Villèe’nin önerisine karşı çıkmaktaydı.
      Rusya, şimdi, Tuna Prensliklerini işgal etmek istiyor, ancak Babıâliye, bu adımı, casus belli sayma hakkını tanımak istemiyor.
      Rusya, 1827’de “üç devlet adına Eflak ve Buğdan’ı işgal etmek” istemişti.
      Rusya, 26 Nisan 1828 tarihli savaş ilanında da aşağıdaki açıklamayı yaptı:

“Müttefikleri, onu, Londra Antlaşmasının56 uygulanmasında adımlarını kendileriyle uyuşturmaya her zaman hazır, dinin ve insanlığın saygın bütün duygularının yapmasını gerçekten emrettiği bir görece yardıma her zaman istekli, ve durumundan ancak 6 Temmuz antlaşmasının başarıya ulaşmasını hızlandırmak amacıyla yararlanmaya eğilimli bulacaklardır.”
      Rusya, 10 Ekim 1829 bildirisinde de şu açıklamayı yaptı:

“Rusya her türlü fetih arzusuna – her türlü genişleme görüşüne sürekli olarak yabancı kalmıştır.”


      Paris’teki Rus elçisi, Kont Nesselrod’a şöyle yazıyordu:

“İmparatorluk hükümeti, Babıâliye karşı silaha davranmanın gerekli hale gelip gelmediği sorununu incelediği zaman Osmanlı İmparatorluğunun başının, korkunç bir tedhişle henüz uygulamış olduğu kanlı reformların etkileri üzerinde yeterince düşünmemiş olanların gözünde, bu silaha davranma önleminin ivediliği konusunda kuşku duyulmuş olabilir.

“İmparator, Türk sistemini bir deneyden geçirdi ve Haşmetmeapları bu sistemin şimdiye kadar sahip olmadığı maddî ve manevî bir örgütlenişin başlangıcı olduğunu gördü. Sultan, yeni reform planının ve ıslahatının unsurlarını ancak biraraya getirebilmişken, bize daha düzenli ve kararlı bir direnç gösterme olanağını elde ettiğine göre, ıslahatını sağlamlaştırabilecek zamana sahip olsaydı, kendisini, kimbilir ne kadar daha dehşet verici bulacaktık. İşte bu durumdayken, henüz bizim için daha tehlikeli hale [sayfa 69] gelmelerinden önce onlara hücum etmiş olmaktan ötürü kendimizi kutlamalıyız, çünkü, gecikme, durumumuzu ancak kötüleştirir ve bize, karşılaştığımızdan daha büyük engeller hazırlardı.”


      Rusya, şimdi saldırgan bir adım atmayı ve sonra o adım hakkında konuşmayı öneriyor. 1829’da Prens Lieven, Kont Nesselrod’a şöyle yazar:

“Kendimizi genel sözlerle sınırlayacağız, çünkü bu kadar nazik bir konuda ayrıntılara ait yazışma gerçek tehlikeler yaratabilir; ve bir kez Babıâliyle antlaşmanın maddelerini müttefiklerimizle tartışırsak, bize onarılmaz zararlar vermiş olduklarını hayal edecekler ve yalnızca onları memnun etmiş olacağız. Barış antlaşmasının imzalanması gereken yer, bizim kampımızın ortasıdır ve Avrupa’nın, onun koşullarını bilmesi gereken zaman, antlaşmanın sonuçlandırıldığı zamandır. O zaman artık sızlanmak için çok geç olacaktır ve Avrupa artık önleyemeceği şeyin zararını sabırla sineye çekecektir.”


      Rusya, şimdi, ne savaş, ne barış demek olan, kendisinin dayanabileceği, ancak Türkler için yıkıcı olan bir durumu sürdürmek için, şu ya da bu bahane altında, hareketi aylardan beri geciktiriyor. Sözü geçen dönemde de aynı biçimde davranmıştı. Pozzo di Borgo’nun dediği gibi:

“Bizim siyasetimiz, gelecek dört ay içinde yeni hiçbir şey olmamasını sağlamaktır, umanın bunu başaracağız, çünkü insanlar genellikle beklemeyi yeğ tutar; ama beşinci ay, olaylar açısından verimli olmalıdır.”


      Çar, Türk hükümetine en büyük hareketleri yaptıktan sonra ve şimdi, en onur kırıcı türden ödünleri zorla alma tehdidinde bulunmasına karşın, “Sultan Abdülmecit için duyduğu dostluk”tan ve “Osmanlı imparatorluğunun muhafazası için” taşıdığı arzudan yüksek sesle sözediyor. Çar, “haklı isteklerine karşı durmanın ve “dostluğunu ve duygularını yaralamaya devam etmenin, “nota” sini reddetmenin ve “koruyuculuğunu kabul etmemenin “sorumluluğunu” sultanın üstüne atıyor.
      1828de, Rus silahlarının o yılki savaşta pek fazla başarı sağlayamamış olması hakkında Charles X tarafından açıklama yapması istendiği zaman, Posso di Borgo, mutlak zorunluluk olmadıkça savaşı à outrance[43] duruma getirmemek suretiyle imparatorun, gösterdiği cömertlikten sultanın yararlanacağını umduğunu, ancak bu deneyimin başarısız kaldığını söylemişti.
      Rusya, Babıâliyle şimdiki anlaşmazlığı başlatmadan kısa süre önce, göçmenler sorunu üzerinde, İngiltere’ye karşı, Kıta devletleri [sayfa 70] arasında bir koalisyon kurmanın yolunu araştırdı, ancak bu deneyimde başarısızlığa uğrayınca, Fransa’ya karşı, İngiltere’yle bir koalisyon yapmaya kalkıştı. Aynı biçimde, 1826’dan 1829’a kadar, “Prusya’nın muhteris tasarımlarıyla Avusturya’nın gözünü yıldırırken, aynı zamanda, Avusturya’yı dengelemek üzere, Prusya’nın kudretini ve iddialarını var gücüyle artırdı. Şimdiki genelge notasında57 Rusya, kutsal yerlere ilişkin iddiaları nedeniyle Bonaparte’ı, barışı bozan tek kişi olarak suçluyor. Ama sözü geçen tarihte, Pozzo di Borgo’nun sözleriyle, Rusya, “Avrupa’ya yayılan tüm çalkantıyı Prens Metternich’e bağlamıştı, Wellington dükünün, Viyana hükümetine bağımlı hale gelirse, öteki hükümetler üzerindeki etkisinin zayıflayacağını kavramasını sağlamaya çalışıyordu, böyle bir durum, olayların akışına öyle bir yön verebilirdi ki, artık Fransa’yı İngiltere’yle uzlaştırmaya uğraşan Rusya değil, ama Avusturya hükümetiyle birlik olmak için Fransa’yı boşamış olan İngiltere’nin bizzat kendisi olabilirdi.”
      Rusya, artık gerilerse büyük bir onur kırıklığına uğrayabilirdi. 1828 başarısız askerî girişiminden sonraki durumu da aynen böyleydi. O zaman Rusya’nın en büyük amacı neydi? Bir Rus diplomatın sözleriyle karşılık verelim:

“Görüşmenin başarısı için gerekli olan üstünlüğü elde etmek üzere, ikinci bir askerî harekatta bulunulması zorunludur. Bu görüşmenin başlayacağı tarihte, koşullarımızı hemen ve ivedi olarak kabul ettirebileceğimiz bir durumda olmalıyız. ... Daha fazlasını yapma gücünde olan haşmetmeap daha az istekle yetinebilir. Bana kalırsa, bütün çabalarımızın amacı, bu üstünlüğü elde etmek olmalıdır. Bu üstünlük, dünyanın gözünde kurmamız ve sürdürmemiz gereken siyasal varlığımızın koşulu haline gelmiş bulunuyor.”


      Ama Rusya, İngiltere’yle Fransa’nın ortak hareketinden korkmuyor mu? Kuşkusuz. Louis-Phillippe’in hükümranlığı sırasında açıklanan Gizli Anılar’da, Fransa’yla İngiltere arasındaki ittifakı bozmak için Rusya’nın güttüğü niyetler hakkında şöyle deniyor:

“İngiltere’yle Fransa’nın birlikte olacağı bir savaş durumunda, bu birlik bozulmadıkça Rusya başarı umudu besleyemez; bu durumda İngiltere’nin, Kıtadaki bir çatışma sırasında en azından yansız kalmayı kabul etmesi gerekir.”


      Soru şu: Rusya, İngiltere’yle Fransa’nın ortak harekette bulunacağına inanıyor mu? Bir kere daha Pozzo di Borgo’nun yazısından şu bölümü alıyoruz:

“Türk imparatorluğunu yıkma fikri, egemen fikir olmaktan çıktığı andan itibaren, salt, sultanı şu ya da bu koşulu kabul [sayfa 71] etmekten uzak tutabilmek uğruna, hele hele, her şeyin belirsiz ve kesinleşmemiş olduğu ve yaklaşan bir savaşın başlarında bulunulduğu bir durumda, İngiltere hükümetinin genel bir savaş tehlikesini göze alması olası değildir. Bu düşünceler, Büyük Britanya’nın, açıkça ilişki kesme gibi bir girişimde bulunmasından korkmamız için hiçbir neden bulunmadığı düşüncesini doğruluyor. Gene bu düşünceler, Büyük Britanya’nın, yalnızca, Babıâliye, barış istemesi için tavsiyede bulunmakla kalacağı ve, görüşmeler sırasında, iktidarı dahilinde, iyi dostluk hizmetini sunarak yardımda bulunmakla yetineceği, sultan reddeder ya da biz direnirsek, daha fazla ileri gitmeyeceği düşüncesini doğruluyor.”


      1828’in ve 1853’ün bakanı “Sayın” Aberdeen hakkında Nesselrod’un görüşüne gelince, Prens Lieven’in bir yazışmasından şu satırları almak herhalde iyi olur:

“Lord Aberdeen benimle yaptığı görüşmede, İngiltere’nin Rusya’yla bir kavgaya girişmek gibi bir niyeti hiçbir zaman taşımadığına dair bir kere güvence verdi, İngiltere hükümetinin yerinin, St. Petersburg’da pek iyi anlaşılmış olmadığından kaygı duyduğunu ve kendisini çok nazik bir durumda gördüğünü söyledi. Kamuoyu, Rusya’ya karşı patlamaya her zaman hazırdı. Britanya hükümeti, bu kamuoyunu sürekli olarak g ö ğ ü s l e y e m e z d i; ulusal önyargılara dokunan sorunlar üzerinde kamuoyunu kızıştırmak tehlikeli olabilirdi. Öte yandan, bu önyargılarla savaşan İngiltere hükümetinin dostça tutumuna tam bir güvenle dayanabilirdik.”


      Kont Nesselrod’un 11 Haziran tarihli notasındaki hayret verici tek şey, “hareketlerle yalanlanmış sözlerin, sahip çıkılmıyormuş gibi gösterilen tehditlerle küstahça méelange[44] edilmesi” değildir, ama Rus diplomatik notalarının ilk kez Avrupa’da nasıl bir kabul gördüğüdür. Bu notalar, alışılagelmiş korku ve saygı yerine, Batı dünyasının, geçmişteki utanç verici davranışlarından ötürü yüzünün kızarmasına ve iddiaların incelik ve gerçek barbarlıkla böylesine küstahça birbirine karıştırılışına tahkirle gülmesine yolaçıyor. Gene de Nesselrod’un bütün devletlere verilmiş genelge notası ve 16 Haziran tarihli ultimatissimum’u,[45] Pozzo di Borgo ile Prens Lieven’in bunca hayran olunmuş şaheserlerinden kılpayı dahi kötü değildir. Kont Nesselrod, şimdi ne ise, onların zamanında da oydu – Rusya’nın diplomatik başı.
      Bir ayıyı inceleyen İranlı iki doğa bilimcisi hakkında güzel bir fıkra vardır. Hayatında böyle bir hayvan görmemiş olan, acaba, diye sorar, bu hayvan yumurtluyor mu, yavruluyor mu? Bu [sayfa 72] soruya, daha bilgiç olanı şu karşılığı verir: “Bu hayvan her şeyi yapabilir.” Rus ayısı da, uğraşmak zorunda olduğu öteki hayvanların hiçbir şey yapamayacak olduklarını bildiği sürece, her şeyi yapabilir.
      En passant[46] Danimarka’da kralın mesajının, aşağıdaki koşullar altında 28’e karşı 119 oy çoğunlukla kabul edilmesi sonucu Rusya’nın kazandığı dikkate değer zaferi anmalıyım:

“5 Haziran 1849 tarihli Anayasanın 4’üncü maddesi uyarınca, Birleşik Parlamento, haşmetlilerinin, 13 Haziran 1853 tarihinde yenilenen, 4 Ekim 1852 tarihli ve Danimarka monarşisinde tahta veraseti saptayan mesaındaki düzenlemeyi onaylar.” [sayfa 73]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3819, 14 Temmuz 1853

 

KARL MARX
AVUSTURYA VE RUSYA[47]
(PARÇA)

Londra, Salı, 5 Temmuz 1853


      Reşit Paşanın Rus ultimatissimum’unu reddettiğine dair notasını taşıyan ulak geçen ayın 24’ünde St. Petersburg’a vardı, ondan üç gün sonra, Prens Gorçakov’a, Prut nehrini geçmesi ve prenslikleri işgal etmesi buyrultusunu taşıyan bir haberci yola çıkarıldı.
      Avusturya hükümeti, hiç kuşkusuz, Avrupa’da genel bir savaşın gerisinde pusuya yatmış bir devrim tehlikesine karşı uyarmak üzere, Kont Gyulai’yi, olağanüstü bir görevle çara göndermiş bulunuyor. Rus hükümetinin şimdiki olay için vereceği yanıtı, aynı devletin 1829’daki benzer bir girişimin verdiği yanıttan çıkarabiliriz. O zamanki yanıt şöyleydi:

“Bundan yararlanarak, Avusturya hükümeti, kendi görüşüne ve elindeki bilgilere göre, birden fazla ülkede egemen olan galeyanın yarattığı tehlikeleri olduğu kadar, devrimci eğilimlerin son zamanlarda gösterdiği gelişmeyi de tek tek ortaya koymuş bulunuyor. Bu kaygılar, imparator Francis’in, Nikola’ya mektubunda daha da özel bir biçimde ortaya konmuştur. Avusturya’nın bize gösterdiği tehlikeleri yok saymaktan çok uzağız. Ne var ki, dış etkilerle Babıâlinin direnci bir inatçılığa dönüştüğü ve bu inatçılık, bizim arzu ve umudumuzun ötesinde, bunalımın sona ermesini geciktirdiği ve hatta yeni fedakarlıklarda bulunma çabalarımızı bir [sayfa 74] kat daha artırmamızı gerektirdiği için, Rusya’nın bütün dikkatini, ilk ağızda ve her zamankinden çok yurttaşlarının gönencini ve gücünü etkileyecek hususlara çevirdiği görülecektir; o andan itibaren de, Rusya’nın, Avrupa’nın geri kalan kesiminde devrimci ruhun patlamasına karşı kullanabileceği olanaklar, zorunlu olarak kullanılamaz duruma gelecektir. Öyleyse barışa varılmasında, ancak imparatora şan getirecek ve onun imparatorluğuna üstünlük sağlayacak bir barışa varılmasında, hiçbir devletin çıkarı, Avusturya’nın çıkarı kadar olmamak gerekir, imzalayacağımız barış antlaşması, sözünü ettiğimiz nitelikte olmazsa, siyasal anlayışlar ve Rusya’nın etkisi öldürücü bir darbe yiyebilir, Rusya’nın gücünün taşıdığı saygınlık yok olabilir ve gelecekteki olaylarda, dost ve müttefik devletlere karşı göstermesi istenebilecek olan manevî destek, güvenilmez ve etkisiz hale gelebilir.” (Kont Nesselrod’dan bay de Tatişçev’e, St. Petersburg, 12 Şubat 1829 tarihli gizli yazı.58)
      Geçen cumartesi günkü The Press, İngiltere’nin ve daha çok Lord Aberdeen’in tutumundan hayal kırıklığına uğrayan çarın, Baron Brunnow’a, bundan böyle bu “sayın” ihtiyarla temas etmemek ve resmî ilişkilerini, dışişleri bakanıyla temasın dışına çıkarmamak buyruğunu verdiğini yazıyor.
      Avusturya bankokrasisinin organı olan Viyana Lloyd,59 Rusya’-nın saldırganlık siyasetinin cesaretini kırmak amacıyla, Avusturya’nın, İngiltere ve Fransa yanında yer almasını kararlı bir biçimde destekliyor. [sayfa 75]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3824, 10 Temmuz 1853

 

KARL MARX
LAYARD, GLADSTONE, ABERDEEN, PALMERSTON
(PARÇA)

Londra, Cuma, 8 Temmuz 1853


      Tuna Prensliklerinin fiilen işgali ve uzun süreden beri beklenen bunalımın yakınlaşmasıyla, İngiliz basını, savaşçı dilini, dikkate değer ölçüde değiştirip yumuşattı. The Times gazetesinin arka arkaya iki başyazısında öne sürülen “mademki Ruslar, barbar eyaletleri uygarlaştırma eğilimlerini gemleyemiyorlar, öyleyse İngiltere, onların diledikleri gibi yapmalarına izin verse ve boşuna bir inatçılıkla barışı bozmaktan kaçınsa iyi eder” yollu öğüde de çok az karşı çıkıldı.
      Hükümetin, askıda olan Türkiye Sorununa ilişkin tüm bilgileri saklama gayretkeşliği, Parlamentonun her iki Kamarasında aynı zamanda oynanan en gülünç ortaoyununda, apaçık ortaya çıktı. Tarihsel Nimeveh’in60 ünlü onarımcısı Layard bir önerge vermiş, Türkiye ve Rusya ile ilgili tüm bilgilerin, o akşam Kamarada ortaya konmasını istemişti. Bu önerge üzerine, Avam Kamarası, aşağıdaki sahneyle karşılaştı:

“Layard. – Önergemin ertesi gün gündeme alınacağı bildirilmişti. Dün öğleden sonra aldığım bir notta, önergemi bu ayın irine, pazartesiye ertelemem isteniyordu. Dün öğleden sonra -gerçekte bu sabaha kadar– karşılık verebilecek durumda değildim. Bilgim olmaksızın, dün Kamarada olduğumu, hayretler içinde öğrendim; çünkü oylama sonuçlarıyla birlikte basılan önerge kağıtlarından görüyorum ki, Layard, önergesini 8 Temmuz Cumadan, [sayfa 76] 11 Temmuz Pazartesiye ertelemiştir!
      “Gladstone. – Avam Kamarasının basılı kağıtlarında, erteleme ilanının, kimin karar ve buyruğuyla yer aldığını bilmiyorum. Sayın üyeye bir noktada güvenle söyleyebilirim ki, ne yapılmışsa, tam bir bonâ fides[48] iledir.
      “Layard. – Bu erteleme ilanını basılı kağıtlara kimin koyduğunu bilmek isterdim. Önergeyi pazartesi gününe ertelemenizin gerekçesi ne?
      “Gladstone. – Lord J. Russell’ın rahatsızlığı.
      “Layard, bunun üzerine önergesini pazartesiye erteledi.”


      Madalyonun öteki yüzü ise Lordlar Kamarasında gösterildi, Clanricarde markisinin, Layard’ın önergesine benzeyen ve bakanların dileği üzerine birçok kez ertelendikten sonra, sonunda aynı biçimde cuma günü yanıtlanacağı açıklanan önergesiyle, zavallı küçük Russell’ın rahatsızlığının hiçbir zaman, hiçbir ilgisi olmadı.

“Lord Brougham ayağa kalkarak bakanlığın hiçbir üyesiyle bağlantı kurmamış olduğu hakkında güvence vermiş, ama yarın Lord Clanricard’ın yapacağı bildirilen öneriyi şu andaki durumda son derece uygunsuz bulduğunu, ve bu yüzden dışişleri bakanına başvuracağını söylemiştir.
      “Lord Clarendon, bu şeylerin esaslı bir araştırmasının şimdiki durumda beraberinde hiçbir zarar ya da hiçbir hoşnutsuzluk getirmeyeceğini söylemeyeceğini belirtmiş, görüşmelerin sürdürülmekte olduğunu, ama birkaç ertelemeden sonra asil dostundan önerisini geri almasını tekrar rica edemeyeceğini, yanıtında ise resmî görev bilincinin izin verdiğinden daha fazlasını söyleyemeyeceğini, ama gene de asil dostundan, bu tartışmanın her iki mecliste aynı zamanda yürütülmesinin daha iyi olacağına göre ve ayrıca Lord J. Russell’ın da rahatsız olması dolayısıyla, önerinin gelecek pazartesine kadar ertelenmesine karşı bir itirazı olup olmadığını sormak istediğini belirtmiştir.
      “Ellenboraugh örlü. – Bana kalırsa asil marki, yarın yapacağını bildirmiş olduğu önerisini yalnız pazartesiye kadar değil, şimdiden bununla, ilgili olarak herhangi bir günü saptamayıp tümden ertelemekle, ancak akıllıca bir ihtiyat göstermiş olur.
      “Lord Derby. – Asil markinin bu sorunu tartışmaya açmasına hayret ettiğini, ve asil Örl (Ellenborugh) ile tamamen aynı fikirde olduğunu söylemiştir.
      “Örl Grey. – Lord Clarendon’ın açıklamasından sonra tartışmanın ertelenmesinin haklı olduğunun herkesçe anlaşılmış olması gerekir. [sayfa 77]
      “Bunun üzerine Clanricarde markisi önerisini geri almıştır.
      “Örl Fitzwilliam. – Türkiye’ye karşı kutsal savaş ilan eden 26 Haziran günlü Rus bildirisinin metninin gerçek olup olmadığını sormak istediğini söylemiştir.
      “Örl Clarendon. – Yazıyı, Petrograd’daki, haşmetmeabın elçisinden sağladığını söylemiştir.
      “Malmesbury örlü. – Pazartesi günü Avam Kamarasında benzeri bir tartışmayı mümkün olduğu kadar önlemek niyetinde olduğuna hükümetin Lordlar Kamarası üyelerine güvence vermesinin üyelerin saygınlığına uygun olacağını söylemiştir.
      “Aberdeen örlü. – Kendisinin ve çalışma arkadaşlarının böyle bir tartışmayı önlemek için bütün ağırlıklarını koyup ellerinden geleni yapacaklarını söylemiştir.”[49]


      Kaldığımız yerden devam edelim: Avam Kamarasının, görüşmeleri ertelemesi ilkin hileyle sağlandı. Sonra, Avam Kamarasının tartışmaları ertelediği bahanesiyle, aynı şey, Lordlar Kamarasında yapılmış oluyor. Sonra “soylu” lordlar, önergeyi ad infınitum[50] ertelemeye karar veriyorlar; ve son olarak da “yeryüzündeki en soylu meclis”ın onuru, Avam Kamarasının da önergeyi ad infinitum ertelemesini gerektiriyor.
      Aynı oturumda Liddell’in sorusu görüşülürken Lord Palmerston şöyle diyordu:

“Söylemem gerekiyor ki, Edirne Antlaşması gereğince, Rus hükümeti, her zaman kendi görevi olduğunu itiraf etmiş olmasına karşın, Tuna nehri deltasının oluştuğu toprağı ve Sulina kanalını malik sıfatıyla etkin bir denizciliğe elverişli durumda tutma görevini savsakladığı için, hükümet yıllardan beri haklı nedenlerle şikayetçi olmuştur. Tuna’nın bu ağızlan Türk toprağının bir parçası olduğu sürece, 16 ayak derinlik korunmuştur, oysa Rus makamların savsaklaması sonucu, bu derinlik, 11 ayağa inmiştir. Odessa’nın rakipliği sözkonusuydu. Odessa’da, Tuna yoluyla ihracatı engelleme ve eğer mümkün olursa, ihracatı Odessa yoluna çevirme arzusu mevcut olmuştur.”


      İngiltere hükümeti, prensliklerin Rus olması durumunda, Odessa’nın rekabeti biteceği için Tuna nehrinin ağzının yeniden açılacağını umuyor olabilir. [sayfa 78]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3826, 22 Temmuz 1853

 

KARL MARX - FRİEDRİCH ENGELS
TÜRK-RUS ANLAŞMAZLIKLARI – BRİTANYA
HÜKÜMETİNİN KAÇAMAKLI DAVRANIŞI –
NESSELRODUN SON NOTASI[51]
(PARÇA)


       

Londra, Salı, 12 Temmuz 1853


      Parlamentoda perşembe günkü ortaoyunu, ertesi gün, 8 Tem-muz cuma günü de sürdürüldü ve sonuçlandırıldı. Lord Palmerston, Layard’ın önergesini sadece pazartesine ertelemekle kalmamasını, ama bu konuyu bir daha ağzına dahi almamasını rica etti. “Şimdi, pazartesi, cumanın akıbetine uğrayacaktı.” Bright, bundan yararlanarak, ihtiyatlı siyasetinden ötürü Lord Aberdeen ı kutladı ve genel olarak kendisine beslediği tam güveni belirtti.

“Hükümet, Barış Derneği mi”61 diyor The Morning Advertiser, “Rus-ya’yı yüreklendirmek, Fransa’nın cesaretini kırmak, Türkiye’yi tehlikeye atmak ve pek sayın Aberdeen’den çok, İngiltere’yi itibardan düşürmek için, hükümetin daha fazlasını yapmasına gerek yoktu. Bright in konuşması, tir-tir titreyen hükümet üyeleri yararına düşünülmüş bir çeşit Manchester bildirişiydi.”
      Layard’ın sormaya niyetlendiği soruyu bakanların örtbas etme çabaları, hükümet içindeki ayrılıkları, kamuoyundan daha fazla saklama olasılığı bulunamayacağı korkusundan ileri geliyordu. Bu korku hiç de boşuna değildi. Türkiye parça parça olabilirmiş ne gam, yeter ki karma hükümet birarada kalabilsin! Lord Aberdeen’den sonra, Rusya’nın hilelerinden en çok yana olan bakanlar şunlar: Argyle dükü, Lord Clarendon, Lord Granville, Sidney [sayfa 79] Herbert, Cardwell ve “radikal” Sir William Molesworth. Lord Aberdeen’in bir keresinde, görevden çekilme tehdidinde bulunduğu söyleniyor. Palmerston’ın (civis Romanus sum[52])62 “canlı” partisi, kuşkusuz başeğmek için, sadece böyle bir bahane arıyordu. St. Petersburg ve İstanbul saraylarına karşı bir girişimde bulunmayı, “çarın Rum ortodoks hıristiyanlar için istediği ayrıcalıkların, büyük devletlerin taraf olacağı bir güvence anlaşması çerçevesinde, Türk, topraklarındaki tüm hıristiyanları kapsayacak biçimde sağlanmasını” önermeyi kararlaştırdılar. Ancak bunun benzeri, İstanbul’dan ayrılmadan önce Prens Mençikov’a esasen önerilmiş ve herkesin bildiği gibi, boşu boşuna önerilmişti. Bu nedenle, hele hele Rusya’nın elde etmekte ısrar ettiği şeyin, büyük devletlerce yani Avusturya ve Prusya tarafından artık dirençle karşılanmayan bir antlaşma olduğunda kuşku kalmadığına göre, böyle bir önerinin yinelenmesinden sonuç beklemek çok gülünçtür. Avusturya Başbakanı Kont Buol, Rus elçisi Kont Puili Mensdorf un kayınbiraderidir ve Rusya ile tam bir birlik içinde davranmaktadır, iki karma hükümet partisinin, uyuşuk ile “canlı”nın, yukarda belirtilen kararı aldıkları gün, Patrie’de şu haber yayınlanmıştır:

“Avusturya’nın İstanbul’daki yeni arabulucusu Bay de Bruck, Babı-âlinin teminat olarak 5.000.000 kuruş ödemesi, Kleck ve Sutorina limanlarını teslim etmeye rıza göstermesi isteğiyle işe başladı. Bu istek, Ruslara destek olma şeklinde değerlendiriliyor.”


      Bu, Rusların İstanbul’daki çıkarlarına, Avusturya’nın gösterdiği tek destek değil. 1848’de, anımsanacağı gibi, prensler ne zaman kendi halklarını kurşunlamak istemişlerse bir “yanlış anlama” uydurmuşlardır. Şimdi aynı oyun Türkiye’ye karşı oynanıyor, İzmir’deki Avusturya konsolosu, İngiliz kahvehanesinde oturan bir Macarı, bir Avusturya gemisine kaçırtıyor, göçmenler bu olaya bir Avusturyalı subayı öldürerek, bir ikincisini de yaralayarak karşılık verince, Bay de Bruck, Babıâlinin 24 saat içinde özür dilemesini ve tazminat ödenmesini istiyor.63 Bu haberle birlikte, aynı zamanda, cumartesi günkü The Morning Post, Avusturyalıların Bosna’ya girdiklerine ilişkin söylentiler dolaştığını haber veriyor. Bu söylentinin ne ölçüde doğru olduğuna dair, parlamentonun her iki kamarasında dün yapılan görüşmeler sırasında, karma hükümet, kuşkusuz, “hiçbir bilgi” almadığını söyledi, sadece Russell, söylentinin, Avusturyalıların askerî birliklerini Peterwardein’de topladıklarına dair haberlerden başka bir dayanağı olmadığı tahminini öne sürme cesaretini gösterdi. Böylece, Bay de Gatişçev’in, iş ciddiye bindiği zaman, Avusturya’nın yağmadan [sayfa 80] pay almaya seve seve hazır olacağına dair 1828’de öne sürdüğü kehanet doğrulanmış oluyor.
      İstanbul’dan gelen 26 Haziran tarihli bir haberde şunlar belirtiliyor:

“Tüm Rus donanmasının Sivastopol’dan ayrıldığı ve İstanbul Boğa-zına doğru yol aldığına dair haberler üzerine sultan, Rus donanmasının boğaz önünde bir gösteriye kalkışması durumunda, İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan ortak donanmanın Çanakkale Boğazından geçmeye hazır olup olmadığını, İngiliz ve Fransız elçilerinden sordu. Her ikisi de olumlu karşılık verdiler. Fransız ve İngiliz subaylarını taşıyan bir Türk buharlı gemisi, reconnoitre[53] amacıyla boğazlardan Karadeniz’e çıktı.”


      Rusların, prensliklere girdikten sonra yaptıkları ilk iş, sultanın, bütün hıristiyanların ayrıcalıklarını sağlamlaştıran fermanın yayımını yasaklamak oldu, ayrıca Bükreş’te basılan ve Doğu Sorunu üzerinde bir yazı yayınlama cüretini gösteren bir Alman gazetesini de yasakladılar. Aynı zamanda Ruslar, 1848-49 döneminde, Eflak ve Buğdan’ı işgallerinden ötürü yüklenilmiş olan tazminatın ilk yıllık taksidini Türk hükümetinden zorla aldılar. 1828’den bu yana Rusya’nın koruyuculuğu, yağma ve yıkımın neden olduğu geniş zararın yanısıra, prensliklere 150.000.000 kuruşa maloldu. Rusya’nın Fransa’yla savaşının giderlerini İngiltere, Iranla savaşının giderlerini Fransa, Türkiye’yle savaşının giderlerini Iran, Polonya’yla savaşının giderlerini Türkiye’yle İngiltere ödemişlerdi; şimdi Rusya’nın Türkiye’yle savaşının giderlerini Macaristan ile prenslikler ödemek zorunda kalmış bulunuyor.
      Günün en önemli olayı, Kont Nesselrod’un yolladığı, St. Petersburg, 20 Haziran 1853 tarihli, genelge-notadır. Nota, çarın bütün isteklerini sultan kabul etmediği sürece ve Fransız-İngiliz donanmaları Türk sularından çıkmadıkça, Rus ordularının prenslikleri boşaltmayacağını bildiriyor. Sözkonusu nota, İngiltere’yle Fransa’yı doğrudan küçültücü niteliktedir. Nota şöyle diyor:

“Denizci iki devletin takındığı tutum, deniz işgalidir, böyle bir durum, bize, askerî tutum takınarak, karşılıklı dengeyi sağlama hakkını vermektedir.”
      Dikkat edilsin ki, Beşiki Körfesi, İstanbul’dan 150 mil uzaklıktadır. Çar, İngiltere ile Fransa’nın, ondan özel izin almaksızın tarafsız suları işgal etmiş olmalarına meydan okurken, bizzat kendisinin Türk topraklarını işgale hakkı olduğunu iddia etmektedir. Çar, Babıâliyi, egemenliğinden vazgeçme yolunu seçmekte, bunu “antlaşma, senet ya da herhangi bir ikili uzlaşmayla mı, [sayfa 81] yoksa basit bir nota imzalayarak mı yapacağına karar vermekte” tamamen serbest bırakmak suretiyle gösterdiği yüce sabırdan ötürü kendini göklere çıkarmaktadır. Rusya’ya, İstanbul’daki tek Rum ortodoks kilisesini koruma hakkını vermiş olan Kaynarca Antlaşmasının, İstanbul’u eo ipso[54] Doğunun Roma’sı ilan ettiğini “tarafsız Avrupa”nın anlaması gerektiğine çar inandırılmıştır. Rusya’nın yabancı ülkelerde din koruyuculuğunun saldırgan bir niteliği olmadığını Batının anlamayışından esef duymaktadır. Türk imparatorluğunun bütünlüğünü istediğini, tarihsel gerçeklerle kanıtlamaktadır – örneğin “1829’de Edirne zaferini pek ılımlı bir biçimde kullanmıştır”; oysa ifrata kaçmasını önleyen şey, ordusunun sefil bir durumda oluşu ve İngiliz amiralin, yetki verilsin verilmesin, Karadeniz’deki bütün kıyı kentlerini bombalayacağı tehdidi olmuştur; o zaman elde ettiği her şey, Batılı hükümetlerin “sabrı” ve Türk donanmasının haince yakılması sonucudur. “1833’te Türkiye’yi kaçınılmaz parçalanışından ancak çar” kurtarmış. 1833’te çar, ünlü Hünkar İskelesi Antlaşması64 sonucu, Türkiye ile bir savunma ittifakı kurmuştur. Bu ittifak, yabancı donanmaların İstanbul’a yaklaşmasını yasaklıyordu. Bu antlaşma ile Türkiye, parçalanmaktan, yalnızca tümüyle Rusya’ya alıkonmak için kurtarılmıştır. “1839’da tahtının yeni bir Arap imparatorluğuna yerini bırakmasını görmekten sultanı kurtaran önerileri, çar, öteki devletlerle birlikte ortaklaşa uygulama girişiminde” bulunmuş. Bunun anlamı şudur: 1839’da çar, öteki devletlerin, Mısır donanmasını yakma ve Türkiye’yi Rusya için hayatî bir tehlike haline çevirebilecek ve “süslü sarığın” yerine gerçek bir baş koyabilecek tek kişinin gücünü azaltma girişiminde bulunmalarını sağlamıştır. “Ulu efendimizin güttüğü siyasetin temel ilkesi, olabildiği sürece, Doğuda status quo’yu korumak olmuştur.” Aynen böyle. Çar, özel olarak Rusya’nın gözetimi altında, Türkiye devletinin çürüyüşünü özenle korumuştur.
      Teslim edilmelidir ki, Doğu, daha alaycı bir belgeyi Batının yüzüne çarpmaya hiçbir zaman cesaret etmiş değildir. Ama bu belgenin yazarı Nesselrod’dur – hem ısırgan otu, hem sopa.[55] Bu, gerçekten, Avrupa’nın, karşı-devrimin sopası altında düşüşünün belgesidir. Devrimciler, bu şaheserden ötürü çan kutlayabilirler. Avrupa çekilirse, basit bir yenilgiyle değil, Furcoe Caudince’den65 geçer gibi çekilecektir.
      İngiltere kraliçesi, Rus prenslerine şölen verirken, aydın İngiliz aristokrasisi ve burjuvazisi, barbar Otokratın ayağına [sayfa 82] kapanırken, egemen sınıfların güçsüzlüğünü ve düşkünlüğünü, yalnız İngiliz proletaryası protesto ediyor. 7 Temmuzda Manchester Okulu, Halifax’daki Odd Fellows Hall’da büyük bir barış toplantısı düzenledi. Halifax milletvekili Crossley ve Okulun öteki “büyük adamları, “kent’ten özellikle toplantı için yığın halinde gelmişlerdi. Salon çok kalabalıktı, binlerce kişi içeri giremedi. (Fabrika bölgelerindeki ajitasyon girişimleri, parlamentoya sunulan Çarter dilekçelerinin sayısından ve orta sınıf taşra gazetelerinin saldırılarından tahmin edebileceğiniz gibi, parlak bir biçimde gelişen) Ernest Jones, o sırada Durham’daydı. Halifax çartistleri, kendisine telgraf çekerek, Avam Kamarası için iki kez aday adayı gösterildiği ve her ikisinde de elkaldırmak suretiyle66 yapılan oylamada adaylığı kazandığı Halifax’a çağırdılar. Ernest Jones, toplantıya tam zamanında yetişti. Manchester Okulunun beyefendileri, önergelerinin desteğini sayın Aberdeen’lerine götürebileceklerine çoktan inanmışlardı ki, Ernest Jones yerinden doğruldu, özgürlük yerleştirilmeden önce barışın bir cürüm olduğunu ilan eden ve halkı savaş andı altına sokan bir değiştirge önergesi sundu. Bunu çok şiddetli bir tartışma izledi, ama Ernest Jones’un önergesi engin bir oy çoğunluğuyla onaylandı. [sayfa 83]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3828, 25 Temmuz 1853

 

KARL MARX
RUSYA SORUNU – MERAK UYANDIRICI
DİPLOMATİK YAZIŞMA
(PARÇA)

Londra, Cuma, 15 Temmuz 1853


      Dün Avam Kamarasında, Disraeli, Rus hükümetinin son genelge-notası karşısında, Layard’ın önergesini yeniden getirmesinin tam zamanı olup olmadığını sordu. Lord John Russell, şimdiki durumda Layard’ın konuyu ortaya atmamasının çok iyi olacağını, çünkü notanın yayınlanışından beri, görüşme yapmanın çok daha önem kazandığını söyledi. “Sayın üyenin, görüşmeler çıkmaza girmiştir görüşü, yanlış bir görüştü.” Lord John, bir yandan Aberdeen’e olan imanını itiraf ederken, bir yandan da civis Romanus sum partinin onurunu, şu sözlerle korumaya çalışıyordu:

“Rus hükümetinin, birleşik donanmaların çekilişini, prenslikleri boşaltmanın şartı haline getirdiğini bütün dünyaya ilan eden bir belgenin altına, Kont Nesselrod gibi deneyimli ve basiretli bir insanın imzasını koymayacak olduğunu, doğal olarak düşünmüştüm.”


      Onu izleyen Hindistan görüşmelerinde, Bright bir önerge verdi, “Hükümdar tarafından seçilmeyen direktörlerden altısının, Hindistan’da on yıl süreyle hükümdarın ya da şirketin hizmetinde çalışmış kişiler arasından olması”na ilişkin dokuzuncu madde hükmünden “hükümdarın ya da şirketin hizmetinde” deyiminin çıkarılmasını istedi. Bu değişiklik önergesi kabul olundu. Hindistan görüşmelerinin tümünde, hükümet, Bright in önergeleri dışında, hiçbir değiştirme önergesine katılmadı ve sonuç olarak hiçbiri [sayfa 84] kabul edilmedi. Şu sıralarda, barışçı hükümet, pamuk balyaları ve fiyat akımları ile yapılan savaş dışında her türlü savaşa karşı olan barış partisiyle, yani Manchester Okuluyla entente cordiale’i güven altında tutabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.
      Bir zamanlar, Guizot döneminde, onun yanında başkatip olarak çalışan ve şefi tarafından, dışişleri bakanı olmak için gerekli niteliklere pek sahip olmadığı belirtilen, şimdiki Fransa Dışişleri Bakanı Drouyn de l’Huys, bugünlerde Kont Nesselrod’la nota alışverişinin zevkine kendini hayli kaptırmış bulunuyor. Dünkü Moniteur, Rus bakanın (2.) circulaire notasına67 onun verdiği yanıtı yayınlıyor. Nota şöyle sona ermekte:

“Fransa’nın ılımlı tutumu, onu her türlü sorumluluktan uzak tutmakta ve Doğunun huzuru için yapmış olduğu özverilerin boşa gitmediğini; Rus hükümetinin kendi hak iddialarım sultanın egemenik haklarıyla bağdaştıracak bir uzlaşma yolu bulacağını; birçok ülkenin, çözümünde çıkar gördüğü bir sorunun kuvvete başvurmaksızın çözümlenmesini sağlayacak bir düzenlemenin bulunacağını umma hakkını ona vermektedir.”


      Daha önceki bir mektupta, Bay de Villele’in, Rusya’ya, Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü, tüm büyük devletler arasında yapılacak bir güvence antlaşmasıyla korumayı önerdiğini belirtmiştim. Bu öneriye, Kont Pozzo di Borgo’nun yanıtı şu olmuştu:

“Osmanlı İmparatorluğu için genel bir güvence, alışılmadık ve şaşırtıcı olması bir yana, Rusya tarafından elde edilmiş hakları ve üzerine bu hakların kurulmuş olduğu ilkeleri yaralar.”


      Evet, 1841’de Rusya gene de böyle alışılmadık bir antlaşmaya taraf olmayı kabul etti,68 Nesselrod da 20 Haziran (2 Temmuz) tarihli notasında bu antlaşmaya değiniyor. Acaba Rusya, geleneksel siyasetiyle çeliştiği halde bunu neden kabul etti? Çünkü o antlaşma “Osmanlı İmparatorluğu için bir güvence” antlaşması değil, ama imparatorluğun, Mehmet Ali’nin yönetiminde tek canlı unsuru olan Mısır’a karşı bir hareketti – çünkü, en azından, ilk kez, niyet edildiği zaman, Fransa’ya karşı bir koalisyondu.
      Paris gazetesi La Presse, elime henüz geçen bugünkü sayısında, Londra’da elçilik yapmış olan müteveffa General Sebastiani ile Louis-Philippe’in kızkardeşi Bayan Adelaide arasındaki yazışmayı yayınlıyor – daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış olan bu mektuplar o dönemin diplomatik işlemlerine dikkate değer bir ışık tutmaktadır. Bu mektuplar, Nesselrod’un notasında iddia ettiğinin tersine, 1841 Antlaşmasının Rusya tarafından ortaya atılmış olmadığını, tam tersine, Fransa ile İngiltere tarafından [sayfa 85] Rusya’ya karşı başlatıldığını, ama daha sonra Rusya tarafından Fransa’ya karşı bir silah haline getirildiğini gösteren açık kanıtları kapsamaktadır. Bu önemli yazışmayı, zamanın elverdiği ölçüde çeviriyorum:

I

Londra, 12 Haziran 1833

      Bugün Lord Palmerston’la iki saat süren bir toplantı yaptım. Kendisine karşı büyük ölçüde tatmin duygusu duydum. Kral Leopold’un dostu ve her şeyin ötesinde Fransa’yla ittifakın büyük yandaşı olduğuna dair size güvence verirken hatalı davranmış değildim. Lord Palmerston, benimle, Doğu olayları konusunda uzun bir konuşma yaptı. Mısır Paşasının, kendi hareket yolunu kararlaştırmış olduğunu düşünüyor. Palmerston, Mehmet’in gözünü yıldırmak için, İngiltere ile Fransa’nın, donanmalarının da desteğiyle, yeni girişimlerde bulunmalarını ve, aynı zamanda, İstanbul’daki elçilerimizin sultana, Mısır Paşasının girişimlerine karşı kendisini, düşmanlık hareketinde bulunmaması koşuluyla her iki sarayın desteklediğine dair güvence verme emrini aldıklarını bildirmelerini arzu ediyor. Ben bunun, basiretli ve İngiltere ile Fransa tarafından izlenmesi salık verilir bir yol olduğuna inanıyorum. Biz Babıâliyi tutmalıyız ve Mısır’ın, Suriye’nin ve Yüksek Suriye’nin ayrılması suretiyle zarar görmemesini sağlamalıyız. Rusya sadece sultanın yardımına koşacağı anı bekliyor, bu yardım Osmanlı İmparatorluğunun sonu demek olabilir.
 

II

Londra, 6 Temmuz 1836

      Bu ülkede bütün partiler, Rusya’yı yakından gözleme gereğinde görüş birliğindeler, ve eminim Tory[56] partisi, Whig’lerden daha kararlı, ya da en azından böyle görünüyor, çünkü görev nedeniyle ılımlı hale gelmiş değil.
 

III

Londra, 21 Nisan 1838

      Bu ülkenin halkı, Doğu Sorununda, Avrupa’nın genel anlayışına inanıyor. Paris’in yanıtı sabırsızlıkla beklenmekte. Çeşitli konuşmalarda kralın bana çizdiği davranış çizgisini aştığımı sanmıyorum. Entente[57] ilke olarak kurulur kurulmaz, herbir devlet tarafından takınılacak tutum ve hareket biçimi, olasılıklara göre düzenlenecektir. Rusya’nın oynaması gereken rol, Fransa ile İngiltere’nin rolü gibi, kuşkusuz, denizlerde olmak zorundadır; donanmanın Karadeniz’deki hareketinin yaratabileceği herhangi bir tehlikeyi önlemek için de, birleşik donanmadaki filosunun Baltık’tan alınacağı kendisine anlatılmalıdır. [sayfa 86]

 

IV

Londra, 3 Ekim 1839

      İngiltere, Rusya’nın önerilerini kabul etmemiş bulunuyor,69 Lord Palmerston, hükümet adına bana verdiği bilgide İngiltere’nin, Fransa’yla ittifaka sadık kalmak için böyle yaptığını söyledi. Aynı düşünceleri taşıyan İngiltere, Mehmet Ali’nin, Mısır’ın ve Suriye’nin, St. Jean d’Acre ile Tabariyeh gölü arasında, sınırları çizilecek olan bölümünü, verasete dayalı olarak mülk edinmesini kabul ediyor. Güçlükle karşılaştıysak da, İngiltere hükümetinin, bu son öneriye rıza göstermesini sağladık. Böyle bir düzenlemenin Fransa ya da Mehmet Ali tarafından reddedileceğini sanmıyorum. Doğu Sorunu basitleşiyor; bu sorun büyük devletlerin işbirliğiyle ve Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğüne ilişkin güvence çerçevesinde sonuçlandırılacaktır. Bütün ilkeler korunuyor. Babıâli, Avrupa ulusları hukukuna kabul edilmektedir. Sadece Rusya’ya özgü koruma (himaye) ortadan kaldırılmaktadır. Fransa’daki cumhuriyetçi hizbin, neden bu kadar Mehmet Ali’den yana olduğunu, neden onun davasını böyle yürekten benimsediğini kendine sordum. Yerleşik hükümetleri yıkabilecek, olanları yüreklendirmeye, desteklemeye çalışmak gibi devrimci bir ilke gerekçesinden başka herhangi bir neden bulamadım. Böyle bir tuzağa hiçbir zaman teslim olmamalıyız inancındayım.

 

V

Londra, 30 Kasım 1839

      Güvenilir bir kaynaktan öğrendiğine göre, son bakanlar kurulu toplantısında, Lord Palmerston, Doğu olayları ve Fransız siyasetiyle İngiliz siyaseti arasında var olan ayrılıklara ilişkin bilgi verirken, ılımlı davranmış ve iki ülkenin ittifakına saygılı olmuştur. Bunu şükranla karşılıyoruz. Hatta çalışma arkadaşlarının dikkatini, tarafımdan sözü edilen bir sisteme çekmiştir. Sonuç olarak teamüle uymayı kabul etmiş, kaçınılmaz olarak karışıklığa yolaçacak bir kuvvet siyasetini reddetmiştir.

 

VI

Londra, 12 Aralık 1839

      Bana gönderdiği yazılarla ilgili olarak bir diyeceği olup olmadığını merak ettiğim için Lord Palmerston’ı görmeye gittim. Kont Nesselrod’ın Rus Charge d’Affairese[58] yazdığı mektubu okudu, bana anlattığına tamamen uyuyordu. Baron Brunnow’un gelişi, St. Petersburg hükümetinin gizli düşüncelerini öğrenmemizi mümkün kılacak. Lord Palmerston, hem biçim, hem öz konusunda çok memnun. Fransız ve İngiliz hükümetleri arasında iyi duyguların geri gelişini ve ittifakın devamını memnunlukla karşılıyor. İnanın, abartmıyorum. Gerçeğin verdiği güvenle, kendisine, yeni durumun, tam Fransa’nın arzu ettiği gibi olduğunu söyledim. Kendisi [sayfa 87] de bu durumu kabul etmek zorunda kaldı. Prens Esterhazy, Charge d’Affaires’ine yazdığı mektupta, mareşalden çok memnun olduğunu ve halen, Fransız hükümetini Avusturya’yla entente’a geri getirmeye çalıştığını, ama kralın idare edilemez olduğunu belirtiyor. Buna tamamen inanırım. Kral böyle elverişsiz sapmalar için kafasını hiç yormaz. Bunu ancak size söylerim. Gerçekten, siz asaletmeaplarıyla birlikte inanıyorum ki, Rusya kendi kurduğu tuzağa düşecektir.

VII

Londra, 18 Aralık 1839

      Bu sabah mareşalden, genellikle olduğundan daha garip bir yazı aldım. Mareşalin mektubu, Baron Brunnow’un yeni görevi ve o görevle güdülen amaca dair açıklamanın Paris’te uyandırdığı izlenim üzerinde Lord Palmerston’la olan temasımı kendisine haber verdiğim mektubuma yanıt niteliğinde. Ben, Lord Palmerston’a, mareşalin bana gönderdiği yazının ilgili bölümünü, textuellement[59] okumuştum. Ama bu konuda konuşurken, mareşalin kullandığı sözcüklerin aynısı olmamakla birlikte, o fikri aynen yansıtacak sözler kullandım. Şimdi mareşal lütfetmiş, benim sözlerimle, kendi anlatımı arasında bir ayrılık olmadığını belirtiyor; ama ihtiyatı bir kat artırmamı ve görüşmelerimde, onun kendi yazılarının metin olarak anlamını vermeye çalışmamı salık veriyor. Kalıbımı basarım ki, bu bir querelle allemande’dan,[60] bir Grec du Bas-Empire’e[61] yaraşır kurnazlıktan başka bir şey değil....
      Mareşal, diplomasi mesleğinde yenidir ve korkarım, yeteneği, incelikte arıyor. Oysa yeteneği, ancak içtenlikte ve dosdoğru olmakta bulabilir.

 

VIII

Londra, 3 Ocak 1840

      Dün Lord Palmerston, ben dahil, tüm Corp Diplomatique’e[62] bir yemek verdi. Bana, deniz kuvvetleri için bakanların yeni bir oylama isteyeceklerini söyledi, ancak bir müttefiki en küçük bir imayla olsa dahi incitmemek için, böyle bir isteği Fransız donanmasının takviyesi gerekçesine dayandırmamalarını, arkadaşlarına salık vereceğini belirtti. Lord Hollanda ile Lord John Russell’ın, ittifakı koruma çabaları hayran olunacak bir şey.

 

IX

Londra, 20 Ocak 1840

      Lord Palmerston, büyük devletler ile Babıâliye sunulacak bir antlaşma taslağını bana bildirdi. ... Bu, beş büyük devletin, kendi aralarında [sayfa 88] yapacakları bir antlaşma değil, ama bu devletlerin Babıâliyle yapacakları bir antlaşma. ... Baron Brunnow bu şekle karşı çıkıyor (Rusların girişimi hakkında Nesselrod’un 2 Temmuz tarihli notasına bakınız). ... Antlaşma bir başlangıç ile sekiz maddeden oluşuyor: başlangıçta, olumlu bir biçimde, ve aşağı yukarı metinden yazıyorum, Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğünün, Avrupa’da barışın sürdürülmesi için esas olarak gerekli oluşu nedeniyle, beş devletin, Osmanlı imparatorluğuna gereken desteği sağlayacakları ve Avrupa’nın uluslararası güven örgütüne girmesini sağlayacakları yazılıyor. Maddeler, bu desteği düzenlemekte. ...
      P.S. – Şu anda öğrendiğime göre Brunnow ve Neumann, Lord Pal-merston’ın hazırladığı antlaşmadan hiçbir şekilde memnun değiller.

 

X

Londra, 21 Ocak 1840

      Lord Palmerston’ın hazırladığı antlaşma taslağı, anlaşıldığına göre, Rus ve Avusturyalı görüşmeciler tarafından reddedilmiş bulunuyor. Bay de Neumann şikayetlerinin şiddeti ve, cüret edip söyleyeyim, budalalığıyla kendisine özgün bir yer yapmış bulunuyor. Sarayının siyasetini ortaya koymuş durumda. Kuvvet dengesini elinde tutma niyetinde olan Prens Metternich, Rusya’ya duyduğu nefreti açıkça belirtiyor. Brunnow’un önerilerinin, herhangi bir sınırlama olmaksızın kabul edileceğini görecek olduğunu söyleyerek kendisiyle böbürleniyor. Ve her ikisi de Lord Palmerston’ı, Fransa’yla ittifakı yürekten arzı eder ve onunla anlayış içinde hareket eden bir bakan olarak görmekten ötürü hayal kırıklığına uğramış bulunuyorlar.

 

XI

Londra, 24 Ocak 1840

      Kralımızla ittifakın tam taraftarı olan Lord Melbourne’la bugün uzun bir görüşme yaptım. Fransız ve İngiliz önerilerinden oluşacak bir karışımın gerçekleştirilebileceği yolları göstermemi tekrar tekrar istedi.
      Rusya’nın niyetlerini, o da bizim gibi değerlendiriyor ve bir konferansta, Viyana hükümetine güvenilemeyeceğini, çünkü Viyana hükümetinin, en sonunda, daima candan bir Rus taraftarı olup çıktığını söyledi.

 

XII

Londra, 27 Ocak 1840

      Doğu olaylarının aldığı biçim, beni korkutuyor... Hiç kuşku yok, Rusya savaşı körüklüyor, Avusturya da bütün gücüyle onu destekliyor. ... “Fransa’nın Akdeniz’deki tasarımları” düşüncesiyle İngiltere’yi korkutmayı başardılar. Cezayir ve Mehmet Ali, kullandıkları iki araç. ... Brunnow’un önerilerinin reddedilmesini sağlamak için mümkün olan her çabayı harcıyorum ve bu önerileri öğrendikleri zaman, neredeyse işi [sayfa 89] başarmıştım. Avusturya, Brunnow’un önerilerini, şimdi kendininmiş gibi gösteriyor. Bu apaçık kurnazlık. Ama hükümet, Avusturya’nın önerilerini görüşmek üzere toplantıya çağrıldı. Hükümet ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda Lord Melbourne, Lord Holland ve Labouchere, öte yandan Lord Palmerston, Lord J. Russell ve Lord Minto var. Öteki üyeler, iki görüş arasında yalpalıyor.

 

XIII

Londra, 28 Ocak 1840

      Hükümet, şimdiye dek, Lord Palmerston’ın hazırladığı taslağın yalnız bir noktası üzerinde durdu. Hükümet, özel çıkan (Osmanlı İmparatorluğu için duyduğu istek) nedeniyle, antlaşmanın, beş devlet arasında imzalanmasını isteyen Baron Brunnow’un aksine, altı devlet arasında yapılmasına karar verdi. Babıali, kendi işbirliği olmaksızın görüşülüp kararlaştırılan bir antlaşmayı kabul edemezdi. Bir antlaşmayı beş büyüklerle birlikte imzalamak suretiyle, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ulusları yasası çerçevesine girecekti.

XIV

Londra, 28 Ocak 1840

      Siyaset ve kralın çıkarları, Thiers’in ve gazetesinin keyfine kurban mı ediliyor? Büyük sıkıntıyla, büyük çabayla kurulan ve şimdiye kadar on yıldan fazla bir zaman, büyük güçlüklerle sürdürülen sistem, yıkılmaya mahkûm ediliyor. [sayfa 90]

 

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3833, 30 Temmuz 1853

KARL MARX
RUSYA VE BATILI DEVLETLER
(PARÇA)

Londra, Salı, 19 Temmuz 1853


      Çar, yalnızca savaşı başlatmakla kalmadı, ama savaşın ilk harekatını tamamladı. Harekat çizgisi artık Prut nehrinin gerisinde değil, Tuna nehri boylarında. Bu arada Batılı devletler ne yapıyor? Tavsiyede bulunuyorlar, yani sultanı, savaşı barışmış gibi görmeye zorluyorlar. Otokratın hareketlerine, top ile değil, nota ile yanıt veriyorlar, imparatorun üzerine saldırılıyor: iki donanmayla değil, dörtten az olmayan görüşme taslağıyla. Bunlardan biri İngiltere hükümetinden, biri Fransız hükümetinden çıkıyor, üçüncüsü Avusturya tarafından sunuluyor, dördüncüsü ise Potsdam’ın “kayınbiraderi” tarafından irticalen ortaya atılmıştır. Umulur ki, çar, bu embarras de richesses[63] içinde, kendi amacına en uygun olanı seçmeye rıza gösterecektir. Kont Nesselrod’un (ikinci) notasına70 Drouyn de l’Huys’un (ikinci) yanıtı, “ilk gösteriyi İngiltere ile Fransa’nın yaptığını” kanıtlamak için sonsuz zahmetlere katlanıyor. Rusya, köpeğin önüne kemik atar gibi, Batılıların önüne bu kadar çok notayı, onları masum bir eğlenceyle meşgul ederken kazandığı zamanın meyvelerini toplamak için atıyor, İngiltere ile Fransa da, kuşkusuz, oltaya takılıyorlar. Sanki böyle bir notanın alınması yeter küçülme değilmişçesine, Journal de l’Empire’de71 yayınlanan, Bay de la Guéronnière imzalı, ancak imparatorun verdiği notalarla yazılan ve onun tarafından gözden [sayfa 91] geçirilen yazıda, nota en barışçıl bir dille yorumlanıyor. Bu yazı, “Rusya’ya, Prut nehrinin sol yakasında değil, sağ yakasında görüşmeyi seçme iznini vermekte”. Gerçekte yazı, Kont Nesselrod’un ikinci notasını, bir “uzlaşma girişimi”ne dönüştürüyor. Bu, şu üslupla yapılmakta:

“Kont Nesselrod şimdi yalnızca manevî bir güvenceden sözediyor ve bunun, maddî bir güvencenin yerine geçici olarak konduğunu açıklıyor, böylece de doğrudan görüşme isteğinde olduğunu gösteriyor. Durum bu olduğuna göre, diplomatların hareket olanaklarının tükendiğini söylemek olanaklı değildir.”


      Rusya’nın Paris’teki akılhocası, Assemblée Nationale, ne kadar geç olsa da, keşfinden ötürü, Journal de l’Empire’i alaycı bir biçimde kutluyor ve şimdiye kadar boşu boşuna gürültü çıkarılmış olmasından üzüntü duyduğunu söylüyor.
      İngiliz basını, bütün teveccühünü yitirmiş durumda. “Çar, Batılı devletlerin, kendisine gösterdiği nezaketi kavrayamıyor. ... Öteki devletlerle alış-verişinde, nazik davranışları, anlama yeteneğinde değil.” Böyle diyor The Morning Advertiser, The Morning Post, çarın, karşısındakinin yüzyüze bulunduğu iç embarras’yı[64] pek az dikkate alışından öfkelenmiş:

“Hiçbir ivedilik niteliği olmayan bir iddiayı küstah bir umursamazlıkla öne sürmek ve bunu, Avrupa’nın parlamaya çok yatkın durumunu hiç dikkate almaksızın yapmak, inanılmaz bir düşüncesizlikti.”


      The Economist’te Para Piyasası yazısının yazarı, “dünyanın (yani Borsanın) en gizli çıkarlarının, bir insanın deliliğine bağlı olduğunun ne kadar rahatsızlık verici bir şey olduğunu insanların keşfettiğini” anlıyor.
      Oysa 1848 ve 1849’da Rus imparatorunun büstü, altın buzağıyla yanyana duruyordu.
      Bu arada sultanın durumu her saat, daha güç ve karışık hale geliyor. Savaşın iyi tahlilinden hiç yararlanamadığı ve tüm yükleri yüklendiği için sultanın para sıkıntıları daha da artıyor. Halkın taşkınlığı, çara karşı yöneltilmediği için, Sultana dönüyor. Müslüman taassubu, onu saray darbesiyle tehdit ederken, Rum taassumu, halk ayaklanması ile başına bela oluyor. Bugünkü gazetelerde yer alan haberlere göre, Abdülaziz’i tahta geçirmek isteyen gerici, müslüman Türk öğrenciler, sultanı öldürmeye kasteden bir fesat girişiminde bulunmuşlardır.72
      Lordlar Kamarasında, dün, Lord Beaumont’la Lord Malmes-bury, Fransa imparatoru, kendi niyetlerini açıklamaktan [sayfa 92] çekinmediğine göre, Lord Clarendon’ın da niyetlerini söylemesini istediler. Ne var ki, Lord Clarendon, Bay Drouyn de l’Huys’u notasını İngiltere’nin onayladığını belirten kısa bir açıklamanın ötesinde, kamaraya yakında tam bir bilgiyi kuşkusuz vereceği vaadinin siperi arkasına gizlendi. “Rusların askerî işgal altına aldıkları prensliklerde, sivil hükümetler ile posta yönetimine de elkoyduklarının doğru olup olmadığı” sorusu karşısında da Lord Clarendon kuşkusuz “sessiz” kaldı! “Prens Gorçakov’un açıklamasından sonra, bu haberin doğru olduğuna inanamazdı.”73 Lord Beaumont, Lord Clarendon’ın gerçekten çok emin göründüğü karşılığını verdi.
      Avam Kamarasında da, Sir J. Walmsley tarafından yöneltilen, son İzmir kavgasına ilişkin soruya karşılık veren Lord John Russell, Avusturya konsolosunun gerçekten bir Macar göçmenini kaçırdığını duyduğunu söyledi; ancak Avusturya hükümetinin, tüm Macar ve İtalyan göçmenlerin geri yollanmasını istediğine dair kesinlikle hiçbir şey duymadığını bildirdi. Lord John, gensoruları, gayet zevkli ve keyfini hiç bozmaksızın karşılıyor. Hiçbir zaman resmî bilgisi yok; gazetelerden okumuş olmasını istediğiniz ya da beklediğiniz şeyleri hiçbir zaman okumaz.
      Kölnische Zeitung,74 Viyana çıkışlı, 11 Temmuz tarihli bir yazıda, İzmir olayıyla ilgili olarak şu haberi vermekte:

“Sekip Efendi, Baron Hackelberg’in ölümüne yolaçan karışıklıkları yaratanlara karşı gerekli talimatı vermek üzere İzmir’e yollanmış bulunuyor. Sekip Efendi, Avusturyalı ya da Toskanalı göçmenleri Avusturya’ya teslim etme emrini de aldı. Birleşik Amerika Chargé d’Affaires’i Brown, bu konu üzerinde Reşit Paşayla haberleşmişti. Bu haberleşmenin sonucu henüz bilinmiyor, işittiğime göre, Baron Hackelberg’in katili, İzmir’deki Amerika konsolosundan pasaport almış bulunuyor. Bu, onu Türk makamlarının eli altından çıkarmaktadır. Bu gerçek kanıtlıyor ki, Birleşik Amerika, Avrupa olaylarına karışmaya niyetlenmektedir. Ayrıca 3 Amerikan savaş gemisinin İstanbul Boğazındaki Türk donanmasında olduğu ve Amerikan firkateyni Cumberland’ın Türk hükümetine 80.000.000 kuruş getirdiği de kesin.”


      Bu ve benzeri haberlerdeki doğruluk payı ne olursa olsun, hepsi bir şeyi, yani her yerde Amerikan müdahalesinin beklendiğini, hatta İngiltere halkının bir kesimi tarafından arzulandığını kanıtlıyor. Amerikalı kaptan ile konsolosun davranışı, toplantılarda epey övülüyor. Dünkü The Advertiser’da bir “İngiliz”, Akdeniz’de Amerikan bayrağının görünmesini ve “çamura bulanmış eski İngiliz bayrağını” utandırarak harekete geçirmesini istediğini yazıyordu.
      Doğu Sorununu kısaca özetleyelim. Geniş imparatorluğunun, [sayfa 93] sadece bir çıkış limanı ile sınırlandığını ve o limanın da yılın yarısında denizciliğe elverişli olmayan, öteki yansında da İngilizlerin saldırısına açık bulunan bir denizde olduğunu görmenin verdiği tatminsizlik ve sıkıntıyla çar, atalarının Akdeniz’e çıkma tasarılarını gerçekleştirmeye çalışıyor; bu amaçla çar, İstanbul, yani kalp artık atmaz oluncaya kadar sürmek üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzak organlarını birbiri ardından, ana gövdeden ayırmaktadır. Çar, Türk hükümetinin durumu sağlamlaştırması gibi ya da Slavlar arasında özgürlüğe kavuşma belirtilerinin açığa çıkması gibi daha tehlikeli gelişmelerle, Türkiye hakkındaki tasarımlarının tehdit edildiğini gördükçe, dönemsel istilalarını yinelemektedir. Batılı devletlerin yüreksizliğine ve korkularına güvenerek, çar, Avrupa’ya karşı zorbalık etmekte, ilk ağızda istediğini elde etmeye daha sonra razı olmak suretiyle kendini yüce ruhlu bir kişi gibi gösterebilmek için, ilk başta isteklerini kabil olduğu kadar aşırıya götürmektedir.
      Öte yandan, tutarsız, korkak, birbirinden kuşkulanan Batılı devletler, işe, önce Rusya’nın saldırılarından ürkerek sultanı çara karşı direnmeye teşvikle başlıyorlar, sonra genel bir devrime yol verebilecek genel bir savaştan korkarak, sultanı boyun eğmeye zorlamakta karar kılıyorlar. Bir Yunan imparatorluğu ya da bir Federal Slav Cumhuriyetleri Devleti kurmak suretiyle Osmanlı imparatorluğunu yeni bir yapıya sokamayacak kadar güçsüz ve ürkek oldukları için, amaçladıkları tek şey status quo’yu, yani sultanın kendini çardan, Slavların da kendilerini sultandan kurtarmalarını engelleyen bir çürüme durumunu koruyabilmektir.
      İşlerin bu durumunda, ancak devrimci parti kendini kutlaya-bilir. Tutucu Batılı hükümetlerin aşağılanması ve Rusya’nın saldırılarına karşı Avrupa uygarlığının çıkarlarını korumakta gösterdikleri açık güçsüzlük, 1849’dan beri karşı-devrimin hükmü altında olmanın acısını çekmiş olan halkta ister-istemez hayat dolu bir öfke uyandıracaktır. Bu yarı-Doğu karışıklıklarının yanısıra ve o ölçüde, tam Doğudaki, yani Çin’deki karışıklıklar, yaklaşan sınaî bunalımı da etkiliyor. Tahıl fiyatlan artarken, genel olarak iş piyasası durgunlaşmış bulunuyor, aynı zamanda, kambiyo değeri İngiltere’nin aleyhine değişiyor ve altın, Kıtaya akmaya başlıyor. Fransa Merkez Bankasının değerli madenler stoku, 9 Haziran ile 14 Temmuz arasında, 2.220.000 sterlin değerinde düştü. Bu miktar, önceki üç aylık süre içinde gerçekleşen toplam artıştan daha fazla. [sayfa 94]
       

New York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3838, 5 Ağustos 1853

 

KARL MARX
RUSYA’NIN GELENEKSEL
SİYASETİ
(PARÇA)

Londra, Cuma, 29 Temmuz 1853


      1848 anayasalarından sonuncusu da Danimarka Kralının coup d’état’sıyla devrilmiş bulunuyor. Lex Regia’nın[65] iptali sonucu bir Rus ili haline gelmeye mahkûm olan ülkeye bir Rus anayasası verilmiş durumda.75 Daha sonraki bir mektupta, bu ülkedeki olaylara ilişkin bir expose[66] vereceğim.

“Bizim siyasetimiz, gelecek dört ay içinde, yeni hiçbir şey olmamasını sağlamaktır, umarım bunu başaracağız, çünkü insanlar genellikle beklemeyi yeğ tutar; ama beşinci ay olaylar açısından verimli olmalıdır.”


      Kont Pozzo di Borgo, 28 Kasım 1828’de Kont Nesselrod’a böyle yazmıştı. Şimdi Kont Nesselrod, aynı kuraldan yola çıkıyor. Rusya bir yandan prensliklerdeki sivil hükümetlerin yerini almak suretiyle askerî bakımdan elkoymayı tamamlarken ve Besarabya ile Kırım’a asker akıtırken, bir yandan da, arabuluculuğunun kabul edileceğine dair Avusturya’ya imada bulunuluyor, Bonaparte’a da, öne sürdüğü önerileri çarın olumlu karşılaması olasılığının bulunduğu ima ediliyor.
      Paris ve Londra’daki hükümetler, özürlerinin Nikola tarafından lütfen kabul edilebileceği olasılığıyla rahatlamış durumdalar. Kadın sultana dönüşmüş Avrupa saraylarının tümü, iman [sayfa 95] etmişlerin âlicenap komutanı, mendilini hangisine atacak diye merakla bekliyorlar. Onları, bu havada haftalarca, ne haftalarcası, aylarca bekletmiş, askıda bırakmış olan Nikola, birdenbire yaptığı açıklamada, Türkiye ile arasındaki anlaşmazlıkta ne İngiltere’nin, ne Fransa’nın, ne Avusturya’nın, ne Prusya’nın hiçbir ilişkisi, hiçbir işi olmadığını, sadece Türkiye ile görüşebileceğini bildiriyor. İstanbul’daki elçilik mensuplarını geri çağırması da, Türkiye ile görüşmesini kolaylaştırmak içindi. Ama o, öteki devletlerin, Rusya’nın işlerine karışamayacağını ilan ederken, duyuyoruz ki, öte yanda, Fransa’nın, İngiltere’nin, Avusturya’nın ve Prusya’nın temsilcileri, Viyana’da düzenledikleri konferansta, Doğu Sorununun çözümlenmesi için, kuluçkadan civciv çıkarır gibi tasarı üstüne tasarı hazırlayarak zaman öldürüyorlar. Bu sahte konferanslara, ne Türk, ne Rus elçiler katılıyor. Bu arada, sultan, bu ayın 8’inde, silah zoruyla tahttan indirilmesini önleyebilmek üzere bir savaş hükümeti kurdu, ancak aynı günün akşamı Lord Redcliffe’in baskısıyla, hükümeti dağıtmak zorunda kaldı. Sultan şimdi o kadar şaşırmış durumda ki, St. Petersburg’a Avusturyalı bir ulak göndererek, çarın, doğrudan görüşmelere yeniden başlayıp başlamayacağını sormaya niyetleniyor. St. Petersburg’a bizzat Reşit Paşanın gidip gitmeyeceği, ulağın dönüşüne ve getireceği yanıta bağlı olacak. Reşit Paşa, St. Petersburg’dan İstanbul’a anlaşma taslağının yeni notlarını gönderecek; bu notlar St. Petersburg’a geri yollanacak ve St. Petersburg’un son yanıtı İstanbul’a gönderilmeden hiçbir şey kesinlikle çözüme bağlanmış olmayacak – ve böylece beşinci ay gelecek ve doğal ki Karadeniz’e hiçbir donanma giremeyecek; ve çar, eski işgallerinden beri, ta 1820’den bu yana yaptığı vaatleri yineleyip durduğu prensliklerde, kış ayları boyunca, sakin sakin kalmaya devam edecek.
      Sırp Bakan Garaşanin’in, Rusya’nın isteği üzerine görevden alındığını biliyorsunuz. Bu ilk zaferin ardından Rusya, şimdi, Rusya’ya karşıt bütün subayların ordudan ayıklanmasında direniyor. Bu önlemi, hâlâ iş başında olan Prens Aleksandır’ın yerine, kesinlikle Rusya’nın ve Rus çıkarlarının maşası olan Prens Mihayil Obrenoviç’in geçirilmesi önlemlerinin izlemesi amaçlanıyor. Prens Aleksandır, bu felaketten kaçınmak için, Avusturya’nın da baskısıyla sultana karşı çıktı ve kesin bir tarafsızlık gütme niyetinde olduğunu açıkladı. Sırbistan’daki Rus entrikaları, Paris gazetesi Presse’de şöyle anlatılıyor:

“Herkes biliyor ki, Orsova köyündeki –içinde tek Rusun yaşamadığı ama Sırp nüfusun tam orta yerinde bulunan bu sefil köydeki– Rus konsolosluğu zavallı bir yapıdır, ama Rus [sayfa 96] propagandasının da kaynağıdır. 1840’taki Brayla olayında, 1850’deki John Lutzo olayında ve bu yakınlarda Garaşanin’in bakanlıktan çekilmesine neden olan ondört Rus subayın tutuklanması olayında Rus parmağı olduğu hukuken saptanmıştır. Prens Mençikov’un da İstanbul’da kaldığı sırada, Bursa ve İzmir’de, ajanları vasıtasıyla, Tesalonya, Arnavutluk ve Yunanistan’dakilere benzer entrikaları kışkırttığı da biliniyor.”


      Rusya’nın siyasetinde, yalnızca amaçlan yönünden değil, ama o amaçlara ulaşma yolundaki tutumu bakımından da, geleneksel niteliğinin ötesinde, çarpıcı bir özellik görülmüyor. Şimdiki Doğu Sorununda hiçbir karmaşıklık, hiçbir iş, hiçbir resmî nota yok ki, tarihin bilinen sayfalarındaki benzerinin damgasını taşımasın.
      Şimdi Rusya’nın, Kaynarca Antlaşması dışında, sultana karşı öne sürebileceği hiçbir dayanağı yok. O antlaşma da, Rusya’ya, dindaşları üzerinde koruma hakkı yerine, Reşit Paşanın, bu ayın 14’ünde gönderdiği notada çara karşı haklı olarak ısrarla belirttiği gibi, yalnızca İstanbul’da bir kilise kurmayı ve hıristiyan uyrukları üzerinde yalnızca sultanın şefkatini dileme olanağını veriyor. Ama daha imzalandığı yıl, 1794’te, Rusya, günün birinde bu antlaşmayı 1853’teki anlamıyla yorumlamaya niyetliydi. O sıralarda Babıâlide Avusturya’yı temsil eden Elçi Baron Thugut, 1774 yılında kendi hükümdarına şöyle yazıyordu:

“Bundan böyle Rusya, ne zaman koşulların elverişli olduğu inancını taşırsa, çok fazla bir hazırlık yapmaksızın, Karadeniz’deki limanlarından İstanbul üzerine çullanmayı gerçekleştirebilecek bir durumda olacaktır. Böyle bir durumda, Rum ortodoks dininin önderleriyle daha önceden anlaşarak bir suikast hazırlanabilecektir ve sultanın yapabileceği tek şey, Rusların bu hareketini bildiren ilk haberi alır almaz sarayını bırakmak, Asya’nın derinliklerine kaçmak ve Avrupa Türkiyesi’nde tahtı, daha deneyimli bir sahibe bırakmak olabilir. Başkent fethedildiği zaman, hıristiyan Rumların tedhişçiliği ve sadık yardımı ile, tüm takımadalar, Adriyatik kıyılarına kadar Küçük Asya ve Yunanistan kıyıları, hiç kuşkusuz ve kolaylıkla Rus tahtının egemenliği altına girecektir. Böylece, dünyanın başka hiçbir köşesinin verimlilik ve zenginlik yönünden benzeri olamayacağı, doğanın her şeyi sunduğu bu toprakların sahipliği, Rusya’yı, eski çağların en büyük monarşilerinin, tarihin anlattığı bütün muhteşem harikalarını geçen bir üstünlük derecesine yüceltecektir.”


      Şimdi olduğu gibi 1774’te de Rusya, Avusturya’nın ihtirasını, Bosna, Sırbistan ve Arnavutluk’un kendisiyle birleşmesi olasılığıyla beslemekteydi. Aynı Baron Thugut, bu konu üzerinde de şunları yazıyor: [sayfa 97]

“Avusturya bölgesinin böyle bir genişlemesi Rusya’nın kıskançlığını uyandırmayacaktır. Bunun nedeni de, Avusturya’nın Bosna’yı, Sırbistan’ı vb. ilhakı başka koşullar altında gerçekten en büyük önemi taşırdı, ama Osmanlı İmparatorluğunun geri kalanı kendi eline geçerse şu anda Rusya için en küçük bir anlam taşımamaktadır. Çünkü bu illerdeki nüfus hemen hemen tamamen müslümanlardan ve Rum ortodoks hıristiyanlardan oluşmaktadır: birincilere, sürekli oturanlar olarak tahammül edilmeyecek, ikinciler ise, doğudaki Rus İmparatorluğu’nun yakınlığı karşısında oraya göç etmekte duraksamayacaklar, ya da bulundukları yerde kalırlarsa Avusturya’ya karşı vefasızlıkları, sürekli çatışmalara neden olacaktır. Ve esaslı iç güçler bulunmadan bir bölge genişlemesi, Avusturya Kayzerinin gücünü artırmak yerine, onu ancak zayıflatacaktır.”[67]


      Siyasetçiler alışmışlardır, genel olarak Rus geleneksel siyasetini ve özellikle İstanbul hakkındaki düşüncelerini göstermek istedikleri zaman Peter I’in vasiyetnamesine sarılırlar. Daha da geriye gidebilirlerdi. Sekiz yüzyılı aşkın bir süre önce, Rusya’nın Pagan Grand Dükü Sivyatoslav, Boyarlar[68] Meclisinde “sadece Bulgaristan’ın değil, ama Avrupa’daki Rum İmparatorluğu’nun, Bohemya ve Macaristan’la birlikte, Rusya’nın yönetimi altına girmesinin zorunlu olduğunu” ilan ediyordu. Sviyatoslav, MS 769’da Silistre’yi fethetti ve 1828’de Nikola’nın yaptığı gibi, İstanbul’u tehdit etti. Rus İmparatorluğu’nun kuruluşundan kısa süre sonra Rurik hanedanı, Bizans’a daha yakın olabilmek için. başkenti, Novgorod’dan Kiev’e taşıdı. 11. yüzyılda, Kiev, her yönüyle İstanbul’u taklit etti ve Rusya’nın ezelî emelini ifade etmek üzere ikinci İstanbul diye adlandırıldı. Rusya’nın dini ve uygarlığı, Bizans’ın ürünüdür ve bugün Osmanlı imparatorluğunun çürüyüşü gibi Bizans İmparatorluğu çürüme içine düştüğü zaman, Rusya’nın Bizans’ı kendine itaat ettirmeyi amaçlamış olması, Alman imparatorlarının Roma’yı ve İtalya’yı fethetmeyi amaçlamış olmalarından daha doğaldı. Bu durumda, Rus siyasetinin amaçlarında birlik sağlayan şey, onun tarihsel geçmişi, coğrafî koşullarıdır ve Avrupa’da üstünlüğünü sürdürmek istiyorsa, Baltık Denizinde olduğu gibi takımadalarda açık deniz limanları elde etmesi zorunluluğudur. Ama Rusya’nın bu amaçları izlerken takındığı geleneksel tutum, Avrupalı siyaset adamlarının gösterdikleri hayranlık ve düzdükleri övgüleri hak etmekten uzaktır. Rusya’nın miras kalmış siyasetinin başarısı Batılı [sayfa 98] devletlerin zayıflığını kanıtlıyorsa, aynı siyasetin kalıplaşmış tavırcılığı da Rusya’nın yapısal olarak sahip olduğu barbarlığı kanıtlıyor. Fransız siyasetinin, Richelieu’nün vasiyeti ya da Charlemagne’ın yasaları çerçevesinde yürütülmesi fikrine76 kim gülmez? Rus diplomasisinin en ünlü belgelerini gözden geçirin, göreceksiniz ki bu diplomasi, Avrupalı kralların, bakanların, sarayların zayıf noktalarını keşfetmekte akıllı, basiretli, kurnaz, ustalıklıdır, ama Batılı halkların tarihsel hareketleri sözkonusu olduğu zaman akıllılığı tam bir çıkmaza girer. Prens Lieven, Sayın Aberdeen’in çara karşı hoşgörü üzerinde spekülasyon yaparken, Aberdeen’in karakterini çok doğru biçimde değerlendirmişti, ama 1831 Reform hareketi öncesinde Tory yönetiminin sürüp gideceği tahmininde bulunduğu zaman, İngiliz halkı hakkındaki yargısında büyük ölçüde hatalıydı. Kont Pozzo di Borgo, Charles X’u, pek doğru değerlendirmişti, ama “muhteşem efendisi”ni, aynı kralla, Fransa’dan atılışının arifesinde, Avrupa’nın bölünmesi konusunda görüşmeye yanaştırdığı zaman, Fransız halkı yönünden en büyük acemiliği yapmış oldu. Rus siyaseti, geleneksel hüneri, desiseleri ve kaçamaklarıyla, kendileri de geleneksel varlıklar olan Avrupa saraylarına yüklenebilir, ama devrimlerle değişmiş halklar karşısında tümden güçsüz kaldığı görülecektir.
      Beyrut’ta Amerikalılar, Avusturya kartalının pençesinden bir Macar göçmeni daha çekip aldılar. Doğu Sorununun başlamasıyla birlikte, Amerika’nın Avrupa’ya müdahale ettiğini görmek keyif verici. İstanbul’un, konumundan ileri gelen ticarî ve askerî öneminin yanısıra, İstanbul’a sahip olmayı ve Doğu ile Batı arasında hararetli bir tartışma ve sürekli bir anlaşmazlık konusu yapan daha başka nedenler de var – ve Amerika, Batının en genç, en canlı temsilcisi.
      İstanbul ebedî kent – Doğu Roma’sı, Eski Rum imparatorlar yönetiminde Batı uygarlığı Doğu barbarbarlığıyla, Türkler yönetiminde ise Doğu barbarlığı Batı uygarlığıyla, bu merkezi, teorik bir imparatorluk ve Avrupa’nın ilerleyişine karşı etkin bir engel yapacak ölçüde kaynaştı. Rum imparatorlar, Konya’daki sultanlar tarafından kovulduğu zaman,77 eski Bizans İmparatorluğunun dehası, bu hanedan değişikliklerinden etkilenmemeyi başarmıştı. Çar, sultanın ayağını kaydırabilseydi, Bas-Empire[69] eski imparatorlar zamanındakinden daha göz yıldırıcı bir etkiyle ve sultanınkinden daha saldırgan bir güçle yeniden yaşama dönerdi. Yüzyıllar boyunca nasıl Rus serüvenciler, Bizans imparatorları için –onların askerleri için– corps de garde[70] demek olduysa, çar da [sayfa 99] Bizans İmparatorluğu için aynı şey demek olurdu. İstanbul’a sahiplik konusunda Batı Avrupa ile Rusya arasındaki savaşımı, bizansçılık Batı uygarlığı önünde dize mi gelecek, yoksa Batı uygarlığıyla karşıtlığı, eskiden görülmedik ölçüde bir şiddet ve fetihçi biçimde yeniden mi canlanacak sorusunu içeriyor. İstanbul, Batı ile Doğu arasına kurulmuş altın bir köprüdür. Batı uygarlığı, bu köprüden geçmeksizin dünyanın çevresini güneş gibi dolaşamaz; bu köprüyü de Rusya ile mücadele etmeksizin geçemez. Sultan İstanbul’u, sadece devrim için emaneten tutuyor, Batı Avrupa’nın bugünkü sözde egemenleri ise, Neva nehri kıyılarında kendi “düzenlerinin son kalesini gördükleri için, Rusya gerçek karşıtıyla, devrimle yüzyüze gelinceye kadar, sorunu askıda tutmaktan başka bir şey yapamazlar. Batının Roma’sını parçalayacak olan devrim, Doğunun Roma’sının şeytanca etkilerinin de üstesinden gelecektir. [sayfa 100]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3844, 12 Ağustos 1853

 

KARL MARX
DOĞU SORUNU VE BASIN – İNGİLTERE’YLE
RUSYA’NIN NOTALARI
(PARÇA)

Londra, Salı, 2 Ağustos 1853


      Kimi, Rusya’nın girişimleri hakkında Fransız ve İngiliz kamuoyunu yanıltmak amacıyla Rus ajanlar tarafından, kimi borsa oyunları için Paris’ten gönderilmiş talimatlar çerçevesinde Viyana ve Berlin’de uydurulmuş, birbiriyle çelişkili, Doğu olaylarıyla ilgili haberler selinin, gazete sütunlarını basmadığı gün olmuyor. Bugünkü Morning Post gazetesinde çıkan bir haber, bu palmerstıncı gazete, bu tür tehditleri, bugün öne sürüp yarın geri almak suretiyle hayli kötüye kullanmamış olsaydı, üzerinde ciddî olarak durmaya değerdi. Haber şu:

“10 Ağustosa kadar tüm sorun, barışçıl yoldan sonuca bağlanmış olacak, aksi halde, birleşik donanmanın İstanbul Boğazına, belki de Karadeniz’e girmesi emredilecek. Sabırlı görüşmelerin yerini etkin önlemler alacak ve tehlike tehdidi, güvenliği sağlama alıcı, kuvvetli girişimleri artık durduramayacak. Çar, şimdi öne sürülen öneriyi kabul ederse, ilk koşul, prensliklerin derhal boşaltılması olacak.”


      The Morning Post bunun ardından, geçen ayın 24’ünde İngiltere, Fransa, Avusturya ve Prusya’nın, St. Petersburg’a verilen notanın kapsadığı koşullar üzerinde birleştiklerini yazıyor.78 Ne var ki, bu iddia, Lord Clarendon ve Lord John Russell’ın sadece ortak bir İngiliz-Fransız notası olduğu şeklindeki sözleriyle çelişmekte. Üstelik Fransız basını da böyle bir durumun sözünü dahi etmedi. [sayfa 101] Ancak bu haliyle bu haber gene de en azından, hükümette bulunan Palmerston’ın partisi tarafından, Sayın Aberdeen’e, 10 Ağustosta yanıtlaması gereken bir ültimatom verildiğini gösteriyor.
      Sanki Viyana ve İstanbul’da yeteri kadar konferans yapılmamış gibi, National Zeitung’dan,79 şimdi Berlin’de de konferans toplanacağını öğreniyoruz. Rus imparatoru bu konferans için gerekli “iç”i sağlamak amacıyla bir açıklama yaptı, dinsel bağlantılarının maddî güvencesi olarak prenslikleri işgal altında tutma durumundan vazgeçmeyi yürekten istediğini, ama şimdiki işgal durumunun giderleri için kefalet olmak üzere prenslikleri elde tutmak zorunda bulunduğunu bildirdi. Bir yandan Prens Gorçakov, prensliklerin meşru yöneticilerine karışmaktan Rusya’nın geri duracağını açıklarken, bir yandan çar, bir kararname çıkararak, Eflak ve Buğdan voyvodalarını, Türk hükümetine vergi ödemekten, hatta Türk hükümetiyle herhangi bir biçimde haberleşmekten yasaklıyor. Bu karar üzerine Eflak voyvodası Bükreş’teki Rus Konsolosuna yanıtı şu oldu: Voyvoda aynı vergiyi Rusya’ya tekrar ödemek zorunda olduğuna göre, c’est de l’argent perdu.[71]
      Dünkü Patrie gazetesi, Babıâliye verilen şeref sözünde durulmayarak, Rus askerlerinin Tuna Prensliklerine karşı fethedilmiş bir ülkeye davranır gibi davrandıkları ve sayısız zorbalığa başvurdukları şeklindeki şikayetleri çara bildirmek üzere, Buğdan boyarlarından en etkin olan üçünün, voyvodanın özel izniyle Yaş’tan Petersburg’a hareket ettiklerini haber veriyor. Ruslar kuşkusuz, kendilerini prensliklerde popüler hale getirmek suretiyle propaganda yapmanın yollarını arıyorlar diye suçlanamazlardı.
      Ruslar, daha önceki gibi, gösterişli bir biçimde silahlanmaya devam ediyor. Hamburger Nachrichten,80 Petersburg, 23 Tem-muz tarihini taşıyan şu imparatorluk bildirisini yayınlamakta:
       

Tanrının İnayetiyle Biz Nikola I,
      1 (13) Ağustos 1834 günlü bildirimizle çarlık ülkesinin belli bölümlerinde yapılan yıllık askere çağrılar düzenledik. Bugün de buyruğu veriyoruz:
      1. Kara ve deniz kuvvetlerimizin tamamlanması için, 1852 yılında çarlığın batı kısmında yapılmış olduğu gibi, aynı şekilde, bundan sonraki, onuncu kısmî askere çağrıyı çarlığın doğu kısmından da 1.000 kişiden 7 kişi olarak uygulayacağız.
      2. Bundan başka, doğu kısmı illerinde, beher 1.000 kişiden 6’sının askere çağrılmasını, daha önce bunun yansı olarak 3 kişi üzerinden yapılmış olduğu için, tamamlayacağız.
      3. 31 Ekim 1845 ve 26 Eylül 1846 bildirilerimizle kötü hasat [sayfa 102] yüzünden askere çağırmalar ertelenmiş olan Pskov, Vitebsk, ve Mohilev illerinde 1853 yılına mahsus askere çağırma 1.000 kişi başına 3 kişi oranında yapılacak, ve Vitebsk ile Mohilev illerindeki Yahudilerden, diğer illerin Yahudilerinde olduğu gibi, 1.000 kişi başına 10 kişi çağrılacaktır.
      4. Askere alma 1 Kasımda başlayacak ve 1 Aralıkta bitirilecektir.
      Petrograd’da yayınlanmıştır.
      I. Nikola[72]


       
      Bildiriyi, bu yeni ve olağanüstü asker kaydının ayrıntılarını düzenleyen iki hükümet kararnamesi izliyor. Yukarda belirtilen bölgelerin yanısıra, üçüncü bir hükümet kararnamesine göre odnodvorzi81 ve Kiev, Podoliya, Volhyniya, Minsk, Grodno, Vilna ve Kovno bölgeleri kentleri halkından da asker devşirilecek.
      Hamburg muhabiri şu haberi veriyor:

“Çarlık içerisinde silahlanmaya ara verilmeden devam edilecektir. 4. Kolordunun ihtiyat taburu Tula yakınında toplanacaktır. Günlük bir emirden öğrendiğimize göre, muhafız kıtaları ve süvariler, Gaçina’dan uzak olmayan Krasnoe Selo ve Pudoş yakınındaki kamplarda bulunmaktadırlar. 100.000 kişi tutan bu iki kolordunun sahra manevraları sürdürülmektedir.”*


      16 Temmuz tarihli Stockholm gazetesi Post Zeitung, Rus imparatorunun, yirmi savaş gemisiyle onbeş firkateynden oluşan Baltık filosunun silahlandırılmasını ve donatımının tamamlanmasını emrettiğini bildiriyor. 29 Temmuz tarihli Kölnische Zeitung şu haberi vermekte:

“Danimarka-İsveç donanması, daha önceden saptanan manevralarını tamamlamadan önce aldığı bir buyrultu üzerine derhal Baltık Denizine dönmüş bulunuyor.”
      Fransız gazeteleri ve bugünkü The Morning Chronicle, Ame-rika’nın babıaliye para ve fiilî yardım önerdiğini bildiren, 3 Temmuz tarihli Viyana çıkışlı bir telgraf haberine yer veriyorlar.


      Rusya’nın, kötü bir hasat olasılığıyla birleşen tehdit edici davranışlarının Kıta Avrupası insanının kafasında yarattığı izlenimi, The Economist’in şu satırları çok iyi yansıtıyor:

“Çar, Avrupa’nın devrimci ruhunu umutlandırdı, yaşama döndürdü, Avusturya’da, İtalya’da, Fransa’da fesat girişimleri olduğunu okuyoruz; yeni devrimci karışıklıklar olabileceği düşüncesi, hükümetlerin savaşa girmesinden daha fazla endişe yaratmaya başlıyor.”


      Şimdiye kadar 4.000 kişinin koleraya yakalandığı, en azından 15.000 kişinin ayrılmak üzere pasaport için başvurduğu [sayfa 103] Kopenhag’da kolera korkusuyla, yakınlarda buraya gelen, Danimarkalı, iyi haber alan bir beyefendinin bana söylediğine göre, kralın, veraset kararnamesinin parlamentodan geçmesi, anca pasif kalmak suretiyle bunalımdan kaçınılabileceğini uman çok sayıda eydermenin82 oylamaya katılmamasıyla mümkün oldu. Ne var ki, düşündükleri bunalım, bahşedilen anayasa biçiminde sökün etti. Bu anayasa, Danimarka Tacının, Tahta Veraset sorunundaki son zaferini, sayesinde kazandığı “Köylülerin Dostları” partisini83 özellikle hedef almış bir anayasadır. Bu konuya başka bir mektupta değineceğim için burada sadece, Danimarka hükümetinin, Birleşik Diyet’e (Landhing ve Volksthing birlikte), önerileri üzerinde büyük devletlerle alıp-verdiği notaları sunmuş olduğunu söylemekle yetineceğim.
      Bu notalardan, özellikle şu sırada, en ilgi çekici olanları, İngiltere’nin notasıyla, Rusya’nın notasıdır. “Sessiz” Clarendon yalnızca kralın mesajını onaylamakla kalmıyor, üstelik Danimarka hükümetine, genel oy ilkesini kapsayan, Lordlar Kamarasına yer vermeyen eski demokrat anayasayla, işlerin sürgit yürümeyeceğini de, üstü kapalı biçimde duyumsatıyor. Sessiz Clarendon, böylece, Rusya’nın ekmeğine yağ sürercesine, Danimarka’da coup d’état’yi tavsiye ve destekleme girişiminde bulunmuştur. Kont Nesselrod’un Baron Angern Steinberg’e yazdığı, 8 Mayıs 1852 tarihli Rus notası, Londra Antlaşmasının maddelerini ortaya koyduktan sonra şu sonuca varıyor:

“8 Mayıs tarihli antlaşma, resmen, Veraset Yasasının kaldırılması zorunluluğunu getirmiyor. Ancak devletler, doğal olarak, amaca yasama yoluyla ulaşılmasında yeterli araçların seçimini haşmetmeapları Danimarka kralına bırakmışlardır. Haşmetmeapları, egemenlikleri altındaki devletler için bir veraset sistemi koyma niyetinde olduklarını belirtmişlerdir. Bu veraset sistemine göre, Friedrich II’nin soyundan gelme erkek çocuk kalmazsa, Veraset Yasasının 27’nci ve 40’ncı maddelerinden doğan hak iddiaları geçersiz kalacak, Glücksburg Prensi Christian, Danimarka tacının ona ve Hesse Prensesi Louisa ile evliliğinden doğacak erkek çocuklarına geçmesi kaydıyla, tahta çıkacaktır. 4 Ekim 1852 günlü kraliyet bildirisi bu şekildedir. Bildiri, hiç değilse Kraliyet Yönetimi bakımından karşılıklı görüşmelerin esaslarını oluşturan görüşleri belirtmektedir. Kraliyet Kabinesi, bu bildiriyi, hiçbir sınırlama kabul etmeyen bir bütün saymaktadır; çünkü bize öyle geliyor ki, Veraset Yasasının 27-40. maddelerinin iptali, yalnız Prens Christian von Glücksburg ve ardıllarını tahta çağıran antlaşmaların değil, aynı zamanda antlaşmanın önsözünde saptanmış ilkelerin de [sayfa 104] vazgeçilmez gerekli bir sonucu ve koşuludur: yani o anda Danimarka’nın egemenliği altındaki bütün topraklarda miras yoluyla ardılları belirleyen bir düzen, sözkonusu krallığın bütünlüğünü güvence altına almanın en iyi yoludur.
      “Antlaşmanın II. maddesinde, Danimarka Krallığının bütünlüğü ilkesini sürekli olarak tanıdıkları belirtilmiştir. ... Geçen yıl üzülecek kadar çok olan karışıklıkların yeniden meydana gelmesini birleşmiş güçleriyle önleme amaçlarını zaman yitirmeden bildirmişlerdir. ... Prens Christian von Glücksburg’un erkek ardılları söndüğü takdirde, Haşmetmeap Kayserin sözkonusu prens lehine vazgeçmiş olduğu haklan kayıtsız şartsız yeniden tesis edilecektir. Ancak, gerek Danimarka Kralına açıkça tanınmış girişimler, gerek sözü edilen olasılıkların meydana gelmesi durumunda, üç büyük devletin işbirliği Danimarkalı yurtseverlere, kendi hayallerinden başka yerde var olmayan tutkulu planlarına ve niyetlerine karşı bundan böyle bir güvence sağlamaktadır.”[73]


      Rusya Veraset Yasasının, 8 Mayıs protokolüyle öngörülen biçimde, geçici olarak askıya alınmasını, sürekli bir erteleme olarak düşünmemizi, Rus imparatorunun kesin istifasının geçici bir istifa olduğunu, ama Danimarkalı yurtseverlerin, bundan böyle ülkelerinin bütünlüğünün Avrupalı devletler tarafından korunacağına güvenebileceklerini telkin ediyor. 1841 Antlaşmasından bu yana, Türkiye’nin bütünlüğünün nasıl korunduğunu görmüyorlar mı? [sayfa 105]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3847, 16 Ağustos 1853


 

KARL MARX
RUSYA’NIN HAREKETLERİ – DANİMARKA –
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ VE AVRUPA
(PARÇA)

Londra, Cuma, 5 Ağustos 1853


      Rusya imparatoru, prenslikleri elde tutmak için yeni gerekçeler buldu. Prenslikleri, artık yüksek manevî esinlerinin maddî güvencesi olarak ya da işgal giderleri için rehin olarak değil, ama Balta Limanı Antlaşmasının verdiği olanaklar çerçevesinde, “iç karışıklıklara karşı elde bulundurması gerekiyor. Ruslar, prensliklerde her şeyi altüst ettiklerine göre, bu tür karışıklıklar gerçekten yadsınamaz. Lord Clarendon, voyvodaların İstanbul’a vergi ödemelerinin ve Türkiye’yle haberleşmelerinin yasaklandığına ilişkin geçen mektubumda bildirdiğim haberi, Lordlar Kamarasının 2 Ağustos oturumunda doğruladı. Lord Clarendon, olanca ciddî bir yüz ve azametli bir tavırla, “bu akşam Londra’dan yola çıkacak olan ulak, Sir Hamilton Seymur’a Rus hükümetinden, İngiltere’nin hakkı olan açıklamayı istemesi talimatını götürecektir” dedi. Clarendon, ta St. Petersburg’a açıklama istemek üzere ulak gönderirken, Patrie gazetesi, Rusların Yaş ve Bükreş’i tahkim ettiklerini bildiren, 20 Temmuz tarihli, Yaş kaynaklı bir haber yayınlıyor. Aynı haberde bildirildiğine göre, Eflak ve Buğdan voyvodaları, üç kişilik bir Rus Denetim Kuruluna bağlanmış bulunuyor; halka, ayni olarak ödemek üzere vergi salınıyor; bazı dikkafalı boyarlar ise Rus alaylarına bağlanıyorlar. Prens Gorçakov’un bildirgesinin “açıklaması” işte budur. Bu bildirgeye göre, Gorçakov’un “şahane efendisi, ülkeyi yöneten kurumlan değiştirme niyetini taşımamaktadır. Orada askerlerinin bulunuşu, halka yeni yüklenimler getirmeyecek, yeni katkılarda bulunmalarını gerektirmeyecek”tir. [sayfa 106] Aynı gün Avam Kamarası oturumunda, Lord Dudley Stuart tarafından sorulan bir soruya verdiği karşılıkta Lord John Russell, dört devletin, Viyana’da, çara verilecek, Türkiye ile Rusya tarafından “kabul edilebilir” ortak bir önerge üzerinde anlaştıklarını ve önergenin St. Petersburg’a iletilmiş olduğunu açıkladı. Disraeli’ye verdiği karşılıkta da şöyle dedi: “Önerge, ilkin Fransa hükümetinden gelmiş olmakla birlikte, gerçekte bir Avusturya önergesiydi.” Avusturya uyruğuna geçen bu Fransız, hayli kuşku uyandırıcı görünüyor, nedenini de, Neue Preussische Zeitung’un84 yayınladığı bir Viyana haberi şöyle ortaya koymakta: “Rusya ve Avusturya hükümetleri, İngiliz etkinliğinin Doğuya egemen olmasına izin vermemekte tam kararlılar.” Englishman, karma hükümetin açıklamaları hakkında gözlemlerini şöyle belirtiyor: “Açıklamalar, gururu kırılmışlığın büyük, ahmaklığın kuvvetli, dilini yutmuş güçlü söylevciliğin şahane örnekleridir.”
      Eflak ve Buğdan bir kez Ruslaştırıldıktan sonra, Galiçya, Maca-ristan ve Transilvanya, kapalı Rus “bölgeleri” haline dönüştürüleceklerdir.
      Daha önceki bir mektupta, kendisinden üç kat daha fazla olan dolaşımdaki kağıt paranın maden karşılığını oluşturan, St. Petersburg Bankasındaki “gizli hazineler”den sözetmiştim. Rusya savaş bakanı, şimdi bu hazinenin bir parçasının askerî kasaya aktarılması için başvurmuş bulunuyor. Ancak maliye bakanı bu adıma karşı çıktığı için, Çar, kilise mülkünün koruyucusu olan Kutsal Synod’a bizzat başvurarak altmış milyon ruble ödünç istedi. Bir yanda çar para bakımından yoksul, öte yandan askerleri sağlık yönünden yoksul. Çok güvenilir makamlara dayanarak ifade edildiğine göre, prenslikleri işgal eden askerler yürüyüş sırasında sıcak nedeniyle büyük güçlükle karşılaşmışlardır, hasta sayısı olağanüstü düzeydedir, Bükreş ve Yaş’taki birçok özel ev, hastaneye çevrilmiştir.
      Yasama Meclisinin dört bölgesel diyete ayrılması, vergi koyma hakkının kaldırılması, genel oya dayalı seçimin bir yana bırakılması, basın özgürlüğünün yok edilmesi, özgür rekabetin yerini, kapalı lonca düzeninin alması, tüm resmî görevlilerin, yani Danimarka’nın tek aydın sınıfının, kralın izni dışında seçilebilir olmaktan çıkarılması – “anayasada bazı değişiklikler” dediğiniz bunlar mı? O zaman pekala köleliği de, özgürlüğün ufak bir değişikliğidir diye adlandırmanız olasıdır. Danimarka Kralının bu “temel yasayı”, yasa diye ilan etmeye kalkışmadığı doğru. Kralın yaptığı şey, Doğulu sultanların yarattığı modaya uyarak, meclislere, kendilerini boğmaları emriyle ipek ip yollamak oldu. Bu tür öneriler, gönüllü olarak boyun eğilmezse, zorla uygulanma tehdidini [sayfa 107] taşırlar. “Anayasada bazı değişiklikler” konusunda bu kadarı yeter. “Rus etkisi’’ne gelelim.
      Danimarka Kralı ile meclisler arasındaki çatışma neden ileri geldi? Kral, Veraset Yasasını, yani yürürlükte bulunan Danimarka tahtına Veraset Yasasını kaldırmayı önerdi. Kralı, bu adımı atmaya kim itti? Kont Nesselrod’un, geçen mektubunda sözünü ettiğim 8 Mayıs 1853 tarihli notasında gördüğünüz gibi, Rusya Veraset Yasasının kaldırılmasından kim yarar sağlayacak? Hiç kimse, ama yalnızca Rusya. Veraset Yasası, tahttaki ailenin kız çocuğunun tahta geçmesine elveriyor. Veraset Yasasının kaldırılmasıyla, baba tarafından akraba olanlar, ana tarafından akrabaların, şimdiye dek yollarının önüne engel olarak dikilen tahta veraset iddialarını yok etmiş olacaklar. Bildiğiniz gibi Danimarka Krallığı, asıl Danimarka’nın yani adalarla Jutland’ın yanısıra, Schleswig ve Holstein Dukalıklarını da kapsıyor. Asıl Danimarka ile Schleswig’de tahta veraset, Veraset Yasası tarafından düzenleniyor. Buna karşılık, bir Alman tımarı olan Holstein’da, Lex Salica’ya85 göre, taht, baba tarafından olan akrabalara kalıyor. Veraset Yasasının kaldırılması sonucu, Danimarka ile Schleswig’de tahta veraset, Alman Dukalığı Holstein’deki düzenle özdeşleştirilmiş olacaktır. Holstein’da, Holstein hanedanının temsilcisi Gottorp aracılığıyla, gelecek veraset hakkına sahip olan Rusya, böylelikle Danimarka tahtı üzerinde de baba tarafından akrabalık niteliğiyle gelecek esaret hakkını ele geçirmiş olacaktır. 1848-50 arasında, Rus donanması ve notalarıyla desteklenen Danimarka, Almanya’ya, Schleswig’in Holstein’la birleşmesini yasaklayan, Danimarka’dan ayrılmasını önleyen Veraset Yasasını olduğu gibi sürdürmeyi önerdi. Veraset Yasası mazereti altında Alman devrimini bastırdıktan sonra, çar, aynı yasayı kaldırarak bu kez de demokrat Danimarka’ya elkoyuyor. Böylece İskandinavlar ile Almanlar, kendi ulusal hak iddialarını, verasete ilişkin feodal yasalarında aramamaları gerektiğini, deneyle öğrenmiş oluyorlar. Bundan da önemlisi kazandıkları deneyim, aynı büyük soya bağlı olan Almanlarla İskandinavların, aralarında birlik kuracak yerde çekişmek suretiyle, sadece yolu, irsî düşmanları Slavlara hazırladıklarını görmeleri olmuştur.
      Günün büyük olayı, Amerika siyasetinin, Avrupa ufuklarında görünmesidir. Kimi selamlıyor, kimi nefretle karşılıyor, ama hepsi bu gerdeği itiraf ediyor.

“Avusturya, Türk imparatorluğunun parçalanışına, İtalya’daki topraklarını yitirmenin tazminatı gözüyle bakmalıdır. Sam Amcayla çekişmek gibi bir aptallığa kapıldığı için, Avusturya’nın İtalya topraklarını yitirmesi gibi bir olasılık hiç de yabana atılmamalıdır. [sayfa 108] Adriyatik’te bir Amerikan donanması, İtalya’da isyan için iyi bir neden olabilir, bunu görmeye hepimizin ömrü yetecektir, çünkü Batıda Anglo-Sakson ruhu henüz ölmemiştir.”


      İngiliz aristokrasisinin eski sözcüsü The Morning Herald işte böyle konuşuyor.

“Kosta olayı” diyor Paris Presse, “sona ermiş olmaktan uzaktır. Aldı-ğımız habere göre, Viyana hükümeti, elde edemeyeceğinden hayli emin olmasına karşın, Amerika hükümetinden onanın tazminatı istemiştir. Bu arada, Kosta, Fransız konsolosunun koruması altında bulunmaktadır.”


      Viyana Presse de, “Yarı-korsan, yarı-orman adamı olan, ama asla beyefendi olmayan Yankee’nin yolundan çekilmeliyiz.” diye fısıldıyor.
      Alman gazeteleri, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında yapıldığı izlenimi verilen gizli bir anlaşma hakkında homurdanıyorlar. Anlaşmaya göre, Türkiye’nin para ve deniz desteği, Amerika’nın ise Akdeniz’deki Amerika Cumhuriyetinin ticarî ve askerî üssü için çok güvenilir ve uygun bir yer olan Rumeli’deki Enez limanını alacağı söyleniyor.
      Brüksel’deki Emancipation, “İzmir’de Amerika hükümetiyle Avusturya hükümeti arasındaki çatışmayı, 1853 olaylarının en önde geleni” olarak görüyor, “İzmir olayı, yeni bir tarihin başlangıcıdır.” diyor.
      İtalya gazetesi Il Parlamento’da86 “La Politica Americana in Europa”[74] başlıklı bir başyazı yer alıyor:

Herkesçe bilinmektedir ki, diyor Il Parlamento, Amerika Birleşik Devletleri, Akdeniz’de ve İtalya’da, özellikle Doğuda karışıklıklar olduğunda, deniz üsleri sağlamak için uzun zamandan beri uğraşmıştır. Örneğin, büyük Mısır sorunu tartışılırken ve Saint-Jean d’Acre saldırıya uğradığı zaman Birleşik Devletler hükümeti, büyük Sirakuza limanının geçici olarak kendisine verilmesini Sicilya kralından (Ferdinand II) boşuna rica etmişti. Bugün ise Amerikan politikasının Avrupa işlerine karışma eğilimi daha canlı ve daha inatçı olamaz. Hiç kuşku yok ki, ABD’nin her iki demokratik hükümeti, İtalyan ve Macar devriminin kurbanlarına karşı sempatisini son derece belirgin şekilde ifade etmiş, Avusturya ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini umarsamamış, ve İzmir’de ateşe hazır silahlarıyla politikasını savunmuştur. Bu girişimleri yüzünden büyük transatlantik ulusunu suçlamak ya da etkisiz ve gülünç bulmak yerinde olmaz. Muhakkak ki, Amerikalılar, Doğuyu ele geçirmek ve bu yüzden Rusya ile bir kara savaşına neden olmak niyetinde değildirler. Ama İngiltere ile Fransa en mükemmel deniz savaş güçlerini salıverip gönderirse, bunu, Amerikalılar da niye yapmasınlar, hele Akdeniz’de bir dayanak noktası, bir sığınak yeri ve bir “ikmal” olanağı sağlamış olduktan sonra. Özellikle cumhuriyetçi ve kazak unsurlar [sayfa 109] birbiriyle zıtlaştığı sırada, Amerika’nın büyük çıkarları sözkonusudur. Ticaret ve denizcilik, bütün halklar arasındaki yasal ilişkileri ve anlaşmaları çoğaltmıştır. Bugün hiçbir halk eski ya da yeni kıtanın herhangi bir denizinde kendisini yabancı sayamaz, ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderi gibi herhangi bir büyük soruna karşı ilgisiz kalamaz. Amerikan ticareti ve bunu denizlerimizin sahillerinde sürdüren yurttaşları yıldızlı bayrağa korunak sağlıyorlar, ve bu korunağı bütün yıl boyunca sürdürmek ve güçlendirmek için, zaten dünyanın deniz kuvvetleri arasında üçüncü durumda bulunan savaş donanması için bir limana gereksinmeleri vardır, İngiltere ve Fransa, Panama kanalı ile ilgili her şeye doğrudan burunlarını sokarken, bu devletlerden birincisi, Birleşik Amerika’nın işlemlerine karşı toprak haklan tesis etmek için Moskito’ların bir kralını bulmaya çalışmak kadar ileri giderken, bu iki devlet Atlantik Okyanusundan Pasifik Okyanusuna geçişin bütün uluslara açılması ve yansız bir devletin elinde bulunması özgürlüğü ve yansızlığı bakımından aynı duyarlığı göstermesi, ve Mısır’ın ve Suriye’nin tamamen ya da kısmen herhangi bir büyük devletin egemenliğine girmesine yolaçacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü dikkatle izlemesi zorunlu değil midir? Süveyş ve Panama, Doğuya açılan iki büyük giriş kapısıdır; bunlar şimdiye kadar kapalıydılar ve ilerde birbiriyle rekabet edeceklerdir. Transatlantik sorununda kendi çıkan için bir etki sağlamanın en iyi yolu, Akdeniz sorununda ABD’yle birlikte çalışmasıdır. Çanakkale yakınındaki Amerikan savaş gemilerinin bu kanaldan istedikleri zaman geçmek hakkından vazgeçmeyeceklerine inanıyoruz, ve bunu da, sözkonusu anlaşmaya Amerika’nın katılmamış olduğu inkar edilmeyecek sınırlamalara tabi olmadan yapacağına inanıyoruz. Avrupa bu cesaret karşısında hayret içindedir, çünkü 1783 barışından beri Amerika’ya, Westfalya barışından sonra İsviçre kantonlarına baktığı gözle bakmaya alışmıştı; yani, yasal varlığı tanınmış, ama genel politika sorunları hakkında sesini duyurmak üzere hiçbir zaman büyük devletlerin aristokrat çevrelerine sokulmasına izin verilmeyecek bir ulus. Ama okyanusun öbür yanında Anglo-Saksonlar o kadar yüksek bir servet, uygarlık ve güçlülük düzeyine erişmişlerdir ki, geçmişte kendilerine ayrılmış olan yeri artık kabul edemezler. Şimdiye kadar dünyanın yazgısını belirlemiş olan beş büyük devletin yüksek meclisi üzerinde Amerikan Birliğinin baskısı, Viyana antlaşmaları ile yaratılmış olan tekel sisteminin batışını sağlayacak yeni bir güç unsurudur. Ama Birleşik Amerika Cumhuriyeti, dünya politikası hakkında karar veren kongrelerdeki kesin hakkı ve resmî konumu için uğraşmadığı sürece, doğal hakların ve jus gentium’un[75] insanlık gereklerine olağanüstü bir saygınlık ve yüce bir saygı göstermektedir. Bayrağı, içsavaşların kurbanlarını, tarafları gözetmeden koruyor, ve 1848/49 yıllarının büyük fırtınaları sırasında Amerikan donanması umutsuzluk ya da tehdit yüzünden hiçbir zaman korunak sağlamaktan geri kalmamıştır.[76] [sayfa 110]


       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3850, 19 Ağustos 1853


       

KARL MARX
ÇEKİLMEK YA DA ÇEKİLMEMEK
(PARÇA)

Londra, Cuma, 12 Ağustos 1853


      Bugünkü Moniteur’den öğrendiğimize göre Bonaparte, Beşiki Körfezindeki Fransız donanmasının onur kırıcı durumunu, denizciler için tütün fiyatını düşürerek düzenliyor.87 Tahtını sosis sayesinde kazanmıştı. Şimdi neden tütünle tutmaya çalışmasın? Doğu olaylarına bulaşmış olması, her seferinde, Fransız köylüsünün ve ordusunun gözünde Louis Bonaparte’ın d’émonétisation’una[77] neden olacak. İçerde yitirdikleri özgürlüğün, dışarda bir şeref kazancıyla dengelenmediğini öğrenmiş bulunuyorlar. “Şereflinin şereflisi İmparatorluk”, “her yeteneğe sahip hükümet”ten de daha derine batmış durumda.
      Henüz gelen İstanbul gazetelerinden, sultanın, uyruklarına, 1 Ağustos tarihinde bir bildiri yayınladığını, Edirne’deki Rus konsolosunun, St. Petersburg’dan, Türkiye’den çekilme emrini aldığını, öteki Rus konsolosların da aynı yolda emir beklediklerini ve İstanbul gazetelerinin prensliklerde yasaklandığını öğreniyoruz. İzmir Impartial 1 Ağustos sayısında, İran’la ilgili olarak şu haberi veriyor:

“İran şahı, askıdaki anlaşmazlıkla ilgili olarak Babıâli ile Rusya hükümeti arasındaki yazışma, isteği üzerine kendisine iletildikten sonra, Babıâlinin haklı olduğunu ve savaş durumunda, Babıâlinin yanında yer alacağını resmen açıklamış bulunuyor. Bu [sayfa 111] haber Herat’daki Rus elçisi üzerinde büyük bir etki yapmış durumda, elçinin pasaportunu isteyeceği söyleniyor.”


      Esrarengiz bir Petersburg haberine göre, Rusya’ya yapılan ve çar tarafından kabul edilen önerilerin içeriği konusunda, tüm Avrupa basınında türlü tahminler yer almakta. Palmerston yanlısı Morning Post şu iddiada:

“25 Temmuzda Bay von Meyendorf, Kayzer amirine (Viyana Konferansında kabul edilmiş olan) resmî önerileri değil, 24’ünde, konferanstaki olaylar hakkında bir rapor vermiştir, işlerin, Osmanlı imparatorluğunun bağımsızlığını ve bütünlüğünü zedelemeyecek biçimde düzenlenmiş olduğunu duraksız sağlamakla kuşku yok ki pek haksız değiliz. Mutabakat şunları öngörmektedir: Reşit Paşa, Kont Nesselroda fermanı ile birlikte, sultanın uyrukları olan Rum ortodoks hıristiyanlara Rusya’nın dileklerinden de çok ayrıcalıklar sağlayan bir nota verecektir. Sultan, çara nazik birçok söz söyleyecek, ve uyruklarına karşı sultanın olağanüstü duygulan konusunda güvence verip onlara belirli haklar tanımış olduğunu belirtecektir. Bu nota bir Türk elçisi tarafından sunulacak, ve sorun, böylece kapanmış olacaktır. 10 Eylülde son Rus askeri Prut nehrini geçmiş olacaktır!”[78]


      Öte yandan, Viyana’dan gelen ve Tuna ile Prut’un birleştiği noktanın yukarı kesiminde Rus hücumbotlarının görüldüğünü bildiren özel mektuplar, son mektubumda belirttiğim hususları, yani St. Petersburg’a sunulan önerilerin, prensliklerden Rus ordularının çekilmesi koşulunu hiçbir biçimde içermediğini; bu önerilerin, Fransız ve İngiliz önerileri çar tarafından geri çevrildikten sonra, Viyana’daki İngiliz elçisinin, bu “gerçek” uyuşum “aşıklısı’nın kendisine başvurduğu Avusturya hükümetinden çıktığını; ve bu önerilerin Rusya’ya görüşmeleri ad infinitum[79] uzatma fırsatını sağladığını doğruluyor. Yarı-resmî Frankfurt gazetesi Ober-Postamts-Zeitung’a88 göre, Rusya, Avusturya’ya, Türkiye’yi kendi çıkarları konusunda aydınlatması iznini vermiştir. [sayfa 112]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3854, 24 Ağustos 1853

 

KARL MARX
URQUHART – BEM – LORDLAR
KAMARASINDA TÜRKİYE SORUNU

Londra, Salı, 16 Ağustos 1853


      David Urquhart, Doğu Sorununa ilişkin dört kuruntuyu ortaya koymak amacıyla89 dört mektup yayınladı: Birincisi Doğu ve Rus kiliselerinin kimliğiyle, ikincisi İngiltere ve Rusya arasında diplomatik bir yarış olduğu hususuyla, üçüncüsü İngiltere ile Rusya arasında bir savaş olasılığının bulunmasıyla ve dördüncüsü de İngiltere ile Fransa arasında birlik hayaliyle ilgili. Bu mektuplara başka bir zaman, daha ayrıntılı biçimde dönmek istediğim için,90 burada, yalnızca, Bern’in Reşit Paşaya yazdığı ve ilk kez Urquhart tarafından açıklanan mektuba değinmek istiyorum.

“Ekselans! İstanbul’da bulunmamı gerektiren emir henüz gelmemiş olduğundan, bana önemli görünen bazı düşünceleri ekselanslarına, sunmayı görevim saydım. Görmüş olduğum Türk kıtalarının, gerek süvari, gerek piyade, gerekse sahra topçularının, mükemmel olduklarını belirtmekle başlıyorum. Durum, eğitim ve askerî ruh daha iyi olamaz. Süvari kıtaları bütün diğer Avrupa süvarisinden üstündür. Bütün subayların ve bütün erlerin, Rusya’ya karşı savaşmak arzusu, ölçülmesi olanaksız bir değerdir. Bu gibi kıtalarla, sayısı iki katı olan Rus kuvvetlerine karşı saldırıp zafer sağlamak görevini seve seve kabul ederdim. Ve Osmanlı imparatorluğu, Rusya’nın kendisine karşı çıkarabileceğinden daha çok askerî silah altına alabileceğine göre de, sultanın, Moskovalı çarların düzenbazlıkla atalarının elinden koparıp almış olduğu [sayfa 113] bütün eyaletlerde sultanlık asasını tekrar dikebilecek yeteneğe sahip olabilir. ...”[80] “Bern.”


      Avusturya dışişleri bakanı, Kosta olayında Amerika firkateyni S.t. Houis’nin takındığı tutumla ilgili olarak bütün Avrupa saraylarına gönderdiği notada, Amerikan genel siyasetini kınadı. Avusturya, tarafsız bir devletin topraklarından yabancıları kaçırmaya hakkı olduğunu, ama buna karşılık Amerika’nın, onları savunmak için düşmanca girişimlerde bulunmaya hakkı olmadığını iddia ediyor.
      Lordlar Kamarasının cuma günkü oturumunda konuşan Malmesbury örlü[81] Viyana Konferansının gizemini, bu konferansın çara verdiği önerileri ya da işlerin ne durumda olduğunu araştırmadı. Merak ettiği şey, oldukça geçmişe ait, antika türünden bir şeydi. Malmesbury örlünün sorduğu şey, mayıs ve haziran ayları içinde çarın diplomatik temsilcilerine gönderdiği ve St. Petersburg Gazette’de91 yayınlanan iki bildirisinin “basit çevirişiydi, ayrıca “haşmetmeaplarının hükümeti tarafından bu bildirilerdeki ifadelere herhangi bir yanıt gönderilip gönderilmediğini” öğrenmek istiyordu. Malmesbury örlü eski Romalılardan değildir. Onun duygularını hiçbir şey, yabancı elçileri, patres conscriptis[82] önünde, açıktan açığa, sorguya çekmek gibi bir imalı tutumundan daha fazla incitemez. Sözünü ettiği iki Rus genelgesi “bütün Avrupa’da Rus imparatorunun dilinde basılmış, ayrıca kamu yayın organlarında İngilizce ve Fransızca olarak yer almıştır”. Peki öyleyse, bu genelgeleri, kamu yayın organlarında çalışan yazarların dilinden, dışişleri bakanlığı memurlarının diline çevirmekten ne gibi olası yararlar çıkması bekleniyor? “Fransa hükümeti, genelgeleri, derhal ve güçlü bir biçimde yanıtladı. ... İngiltere’nin yanıtı, bize söylendiğine göre, Fransa hükümetinin yanıtından hemen sonra gönderildi.” Malmesbury örlünün bilmekte sabırsızlandığı şey, Bay Drouyn de l’Huys’ün kayıtsız dilinin, Clarendon örlünün soylu diline çevrildiği zaman ne biçim aldığıydı.
      Malmesbury örlü, otuz yıllık barışı, ticarî alışkanlıklar ve sınaî çabalar dönemi ardından, sade İngiliz vatandaşının, savaşla ilgili olarak “bir çeşit huzursuz”luğa düştüğünü ve bu huzursuzluğun, geçen mart ayından beri, hükümetin girişim ve görüşmelerini kapsayan giz perdesinin uzayıp gitmesi ve genişlemesiyle birlikte arttığını, “karşısındaki soylu arkadaşına” anımsatmak zorunluluğu [sayfa 114] duyduğunu söyledi. Lord Malmesbury, işte bundan ötürü barış adına soru soruyordu, ancak aynı barış adına hükümet sessiz duruyor.
      Rusya’nın, Avrupa Türkiyesi’ne ilk saldırı işaretleri, hiç kimsenin canını, soylu lordun canını sıktığı kadar sıkmamıştı. Rusya’nın Türkiye üzerinde tasarıları olabileceğinden hiçbir zaman kuşkulanmamıştı. Gördüklerine inanamıyordu. Çünkü her şeyden önce “Rusya imparatorunun onuru” sözkonusuydu. Ama imparatorluğunu büyütmek, bir imparatorun onuruna hiç zarar vermiş miydi? Çar “hep tutucu bir siyaset gütmüş, 1848 devrimleri sırasında, bu siyasetini güçlü bir biçimde kanıtlamıştı.” Gerçekten, Otokrat, bu devrimlerin günahına katılmadı. Özellikle 1852’de, soylu örl, dışişleri bakanıyken, “Avrupa’nın bağlı olduğu antlaşmaların ve yıllar boyu Avrupa’nın mutluluğunu sağlamaya dönük toprak düzenlemelerinin korunmasına hiçbir hükümdar bunca ilgi duymamış, tekrar tekrar böylesine güvence vermemişti.” Kuşkusuz, Baron Brunnow, Malmesbury örlüne, Danimarka tahtına verasetle ilgili 8 Mayıs 1852 tarihli antlaşmayı imzalamayı kabul ettirdiği zaman, onu, şahane efendisinin yürürlükteki antlaşmalara yürekten bağlı olduğu güvencesiyle avlamıştı. Malmesbury örlü, Banoparte’ın tahta elkoyuşunu selamladığı bir sırada, Baron Brunnow, onu, Bonaparte’a karşı Rusya, Prusya ve Avusturya ile gizli bir ittifaka girmeye inandırdığı zaman, gene aynı biçimde, yürürlükteki toprak düzenlemelerinin korunmasına büyük bir ilgi duyduğunu gösterişli bir biçimde ortaya koymuştu.
      Rus imparatorunda görülen ani değişikliği açıklayabilmek için, Malmesbury örlü, bu durum karşısında, “Rus imparatorunun zihninde yer yapan yeni izlenimler”in psikolojik çözümlemesine girişiyor. İmparatorun “duyguları”nı, “Filistin’deki kutsal yerler sorununda Fransız hükümetinin takındığı tutumun tahrik ettiğini” iddiaya kalkışıyor. Bonaparte’ın, tahrik edilen duygulan yatıştırmak amacıyla, Bay de la Cour’u, “kendine özgü bir ılımlılığa ve uzlaşmacılık özelliğine sahip bu kişiyi” İstanbul’a gönderdiği doğru, ama örl, “anlaşılıyor ki, geçmişte olup-bitenler, imparatorun zihninden silinmemiştir” diyor, Fransa’yla ilgili olarak imparatorun zihninde acı bir tortunun kalmış olduğunu söylüyor. İtiraf edilmeli ki, Bay de la Cour, Prens Mençikov’un İstanbul’a varışından önce, sorunu kesin ve tatmin edici biçimde çözümledi. “Gene de Rus imparatorunun kafasındaki izlenim değişmedi.” Bu izlenim ve onun sonucu olan zihin karışıklığı öyle bir noktadaydı ki, “imparator, Türk hükümetinin, Rusya’ya, zorla kabul ettirmeye hiç de hakkı olmayan bazı koşullan zorla kabul ettirmeye çalıştığından kuşku [sayfa 115] duyuyordu.” Malmesbury örlü, yalnızca “herhangi bir insan’ın değil, hatta bir İngiliz lordunun bile, “insanın aklından geçenleri okuması”nın “olanaksız” olduğunu kabul ediyor, ama gene de “Rus imparatorunun zihnini, o garip izlenimlerin etkisiyle açıklamayı düşünmekten kendini alamıyor.” Lord, Rus halkına, birçok kuşak boyu, “kaderin çok önceden çizdiği, İstanbul’u alma ve Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurma çağı” olarak belletilen anın geldiğini söylüyor. Lord, “bu duygular”ın, “şimdiki imparator” tarafından da paylaşıldığı düşüncesindedir. Akıllı örl, ilkin, imparatorun, Türkiye hükümetince haklarına zarar verileceğiyle ilgili dinmek bilmez kuşkular beslediğini açıklamaya niyetlenmişti, ama şimdi bize, onun Türkiye’yi yutmasının tam zamanının geldiği düşüncesinde olduğu için, Türkiye’den kuşkulandığını söylemekte. Bu noktaya ulaştığı için, soylu örl, varacağı sonuçların yönünü, zorunlu olarak değiştirmek zorunda kaldı. Neden olarak Rus imparatorunun zihninde yer eden ve eski koşulları değiştiren yeni izlenimleri göstermek yerine, Lord, çarın ihtirasını ve geleneksel eski duygularını “tahrike kapılmaktan” bir süre alıkoyan koşulları neden gösteriyor. Bütün bu koşullar, gelip bir büyük gerçeğe dayanıyor, o da Malmesbury örlünün bir zamanlar bu koşulların “içinde”, bir zamanlar ise “dışında” olduğu gerçeğidir.
      “İçinde”yken, yalnızca Boustrapa’yı92 tanımakta değil, ama onun yalanları, cinayetleri ve tahtı gaspetmesini mazur göstermekte en öndeydi. Ama sonradan, “günün gazeteleri, Fransa imparatoruna, kölelik ve yaltaklanma siyaseti diye niteledikleri siyasette sürekli olarak hata bulmaya başladılar.” Karma hükümet ve onunla birlikte, “açık toplantılarda Fransa imparatorunun karakterini ve siyasetini ve hükümdar olarak bu prensi seçtikleri için Fransa halkını kınayan” Sir J. Graham ile Sir Charles Wood işbaşına geldi. Bunu Karadağ olayı93 izledi. Karma hükümet bu olayda, “sultanın, asi Karadağlılara daha fazla baskı yapmaktan vazgeçmesi için Avusturya’nın direnmesine izin verdi ve Türk ordusunun güven içinde çekilmesini olsu sağlamadığı için, Türkiye’nin 1.500 ile 2.000 arasında insan kaybına sebep oldu.” Daha sonraki dönemde Albay Rose’un İstanbul’dan geri alınması İngiltere hükümetinin, Fransa’yla birlikte, donanmasının Beşiki Körfezine ya da İzmir’e gitmesi emrini vermeyi reddetmesi – işte bütün bu koşullar üstüste gelince, Rus imparatorunun kafasında, İngiltere halkıyla hükümetinin, Fransa imparatoruna düşman olduğu, bu iki ülke arasında hiçbir gerçek ittifak olamayacağı izlenimini yarattı.
      Rus imparatorunun etkilenebilir zihninde yer alan ve onu doğru yoldan ayartan koşullar zincirini, kadın kahramanın dalgalı [sayfa 116] duygularını çözümleyen bir romancıya yaraşır incelikle geriye doğru izleyen Malmesbury örlü, böylece Fransız halkına zulmeden kişiyle kurduğu yakın ittifakın, Fransa halkını yüzyıllar boyunca İngiltere halkından yabancılaştırmış önyargıları ve sevmezlikleri ortadan kaldırdığını öne sürerek övünüyor ve kendisinden, Batının çarıyla yakın bir ittifakı miras alan ve Muhafazakarların ektiğini biçen şimdiki hükümeti kutluyor. Unutuyor ki, sultan, bu yakın ittifak çerçevesinde Rusya’ya kurban edilmiş, Fransız Soulouque,94 müslümanın sırtına bir çeşit Viyana Kongresi giydirme ve saygınlık kazanma fırsatını şevkle yakalarken, Fransa imparatoru tarafından karma hükümetin sırtına binilmesi, bu yakın ittifak çerçevesinde olmuştur. Lord, Bonaperte ile yakın ittifakından dolayı hükümeti kutlarken, aynı zamanda, bu mesalliance’ın[83] meyvesi olan siyaseti de kınıyor.
      Biz, lordun balgam tükürür gibi, Türkiye’nin bütünlüğünün öneminden sözedişinin, Türkiye’nin çürümekte oluşunu yadsıyışının, Rusya’nın dinsel koruyuculuğunu tanımayan prensliklerin işgalini casus belli saymıyor diye ya da Prut’un geçilmesine niçin donanmayı göndererek yanıt vermiyor diye hükümeti kınayışının izinden gidecek değiliz. Lord, Prens Mençikov’un İstanbul’dan ayrılışından önce Reşit Paşaya yazdığı ve “küstahlıkta eşi bulunmayan” şu mektuptan başka, yeni hiçbir şey getirmiyor:

Büyükdere, 9 (21) Mayıs
      İstanbul’dan ayrılmak üzere olduğu anda, aşağıda imzası bulunan Rusya elçisi, Babıâlinin, Doğu kilisesi rahiplerine tanınmış dinsel hakların kullanılışına dair bir güvence yayınlama niyetinde olduğunu bildirdiğini öğrenmiş bulunuyor. Gerçekte böyle bir güvence, bu kilisenin sahip bulunduğu öteki ayrıcalıkların sürdürüldüğünü kuşkulu duruma getirir. Ortodoks Doğu kilisesinin sırf dinsel haklarının dokunulmazlığını her ne kadar korursa korusun, bu kilisenin dinine ve din adamlarına çok eski zamanlardan bu yana verilmiş ve halen kullanmakta oldukları öteki hakları ayrıcalıkları ve bağışıklıkları geçersiz hale getirme eğilimi taşıyacak olan bir bildirinin ya da herhangi bir belgenin kararın gerisindeki neden ne olursa olsun, imparatorluk kabinesi tarafından, Rusya’ya ve onun dinine karşı bir düşmanlık hareketi sayılacağını, aşağıda imzası bulunan [elçi -p.], ekselansları dışişleri bakanına bildirmeyi gerekli görür.
      İmza eden saygılarını vs.
      Mençikov


      Malmesbury örlü “Mençikov’un, işleri yönlendirmesine ya da tutumuna Rus imparatorunun yakınlık göstermiş olabileceğine [sayfa 117] inanamıyordu”. Mençikov’un atılışı ardından Nesselrod’un notası ve Nesselrod’un notası ardından Rus ordusu kuşkuya yer bırakmadı.
      “Sessiz” Clarendon, “kendisine ıstırap vermekle birlikte”, “tekrar tekrar aynı yanıtı vermek” yani hiçbir yanıt vermemek zorunda kaldı. Clarendon, “onların önüne herhangi bir yazışma sermemeyi ve başka bir mesaj ortaya koymamayı”, daha önce esasen söylememiş olduğu “herhangi bir sözü söylememeyi resmî görevi” kabul ediyordu. Soylu örl, böylece daha önceden bilmediğimiz herhangi bir bilgi kırıntısı bile vermedi. Başlıca amacı, Avusturya ve Rusya hükümetlerinin saldırıları süresince, onlarla “sürekli haberleşme” içinde olduğunu kanıtlamaktı. Bu duruma göre, Avusturya hükümeti, Prens Leiningenin, İstanbul’a, askerlerini de “sınırdaki uyrukları arasında isyan çıkacağından korktuğu için” –masum Clarendon, hiç değilse “gösterilen neden” buydu diyor– sınıra gönderdiği zaman, Clarendon, Avusturya hükümetiyle sürekli haberleşiyordu.. Sultan kuvvetlerini geri çekerek Avusturya’ya boyun eğdikten sonra, enerjik Clarendon, “antlaşmanın tam olarak yerine getirilmesini güven altına almak üzere, bir kez daha Avusturya’yla haberleşme durumundaydı”. Saf Lord, “inanıyorum ki, antlaşma yerine getirildi, çünkü Avusturya hükümeti, bize durumun böyle olduğu güvencesini verdi” diyor. Pek güzel Lordum! Fransa’yla entente cordiale derseniz, 1815’ten bu yana var! İngiltere ve Fransa hükümetlerinin “donanmalarını yollamaya ilişkin” kararları derseniz, “en küçük bir ayrılık gölgesi bile sözkonusu” değildi. “O [Clarendon] Bonaparte’a, tehlikenin çok yakında olmadığını ve Fransız donanmasının Fransız limanlarından çıkmasının gerekmediğini söylemesine karşın”, Bonaparte, “tehlikenin yakın olduğuna inanarak” donanmasının Salamis’e gitmesini emretmişti; ancak bu durum en küçük bir fark yaratmamıştı, çünkü “donanmalardan birinin Salamis’te, ötekinin Malta’da olması, birinin Malta’da, ötekinin Toulon’da olmasından çok daha elverişli ve üstünlük sağlayacağıydı.” Lord Clarendon, Prens Mençikov’un Babıâliye yaptığı küstahça baskılar sırasında, “donanmanın denize açılması emrinin verilmemiş olmasının iyi olduğunu, çünkü hiç kimsenin, Türk hükümeti onların istediğini yaptı diyemeyeceğini” de söylüyor. Olup-bitenleri gördükten sonra, denebilir ki, o zaman donanmanın denize açılması emredilmiş olsaydı, sultanın gerçekten istekleri kabul zorunda kalması olasıydı. Mençikov’un “veda mektubu”na gelince, Clarendon mektubun doğru olduğunu kabul etti, “ama hükümetler arası diplomatik görüşmelerde böyle bir dil, Tanrıya şükür pek nadir görülen bir şeydi ve o böyle kalmasını umuyordu”. Prensliklerin [sayfa 118] işgali sorununda ise, İngiltere ve Fransa hükümetleri, “sultana, prensliklerin işgaline bir casus belli olarak davranma şeklindeki su götürmez hakkından dönmemesini salık vermişlerdi.”
      Henüz askıda olan görüşmelere gelince, Lord Clarendon’ın söylediği tek şey, “bu sabah Sir Hamilton, Seymeor’dan, Viyana’daki elçilerin, üzerinde ufak değişikliklerle görüş birliğine vardıkları önerilerin St. Petersburg tarafından kabul edilebileceğine dair resmî bir yazı alındığıydı. Antlaşmanın koşullarına gelince, bunların tek sözcüğünün dışarıya sızmasındansa ölmeyi yeğ tutardı.
      Soylu lorda, Lord Beaumont, Hardwicke örlü, Clanricarde markisi ve Ellenborough örlü yanıt verdi. Bu görüşmelerde haşmetmeaplarının hükümetince izlenen yolu kutlayan tek kişi çıkmadı. Bütün taraflara, hükümet siyasetinin yanlış olduğuna, hükümetin Türkiye’nin savunucusu olacak yerde Rusya adına arabulucu olarak davrandığına dair büyük endişeler egemendi. İngiltere ile Fransa’nın kararlı olduklarını bir an önce göstermelerinin durumlarını şimdikine bakışla iyileştirebileceği düşünülüyordu. Kendilerine, yaşlı, dikkafalı Aberdeen yanıt verdi, “bir olay olup-bittikten sonra onun üzerinde hüküm yürütmenin, falanca yol tutulsaydı filanca sonuç alınacak olduğunu öne sürmenin kolay olduğunu” söyledi. Ancak en şaşırtıcı ve önemli açıklaması şuydu: “Lord hazretleri bilmelidir ki, herhangi bir antlaşmayla bağlanmış değiller. Bu ülke, herhangi bir çatışmada Türk İmparatorluğunu desteklemek üzere onun yanında yer almasını gerektirecek bir antlaşma koşulu altında değildir.”
      İngiltere’yle Fransa, askıdaki Türkiye sorununa burunlarını sokma eğilimini ilk kez gösterdikleri zaman, Rus imparatoru, Babıâli ile kendisi arasındaki 1841 Antlaşmasının bağlayıcılık gücünü ve antlaşmanın Batılı hükümetlere verdiği aracılık hakkını tümüyle tanımadığını açıklamıştı. Ama aynı zamanda 1841 Antlaşması gereğince, öteki devletlerin savaş gemilerinin Çanakkale Boğazının dışında tutulmasında da ısrar etmişti. Şimdi Lord Aberdeen, ancak İngiltere’yi Karadeniz’den uzak tuttuğu zaman, Otokratın saygı duyduğu antlaşmanın böylesine küstahça bir biçimde yorumlanmasını, parlamentonun açık ve görkemli toplantısında onaylıyor. [sayfa 119]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3862, 2 Eylül 1853

 

KARL MARX
AVAM KAMARASINDA TÜRKİYE SORUNU

Londra, Cuma, 18 Ağustos 1853


      Parlamento çalışma döneminin son haftasına gelinceye kadar Türkiye sorunu üzerindeki açıklamalarını birçok kez ertelemiş olan Lord John Russell, geçtiğimiz pazartesi günü ortaya çıktı ve uzun süre geriye bırakılmış olan konuşmasını salı günü yapacağını bildirdi. Soylu Lord, Disraeli’nin pazartesi sabahı Londra’dan ayrıldığını öğrenmişti. Sir Charles Wood da aynı biçimde, Sir J. Pakington’la yandaşlarının Avam Kamarasında olmadığını öğrenir öğrenmez, Hindistan yasasını, tuz tekeline ilişkin yasa tasarısını, Lordlar Kamarasıda değiştirildiği şekliyle Avam Kamarasına getirip, çoğunluğun olmadığı bir oturumda, açık oylama olmaksızın geçirmemiş miydi? Böyle aşağılık ve küçük oyunlar, Whig’lerin parlamento taktiklerinin ana sinir sistemini oluşturuyor.
      Avam Kamarasında Doğu Sorunu görüşmeleri, çok ilgi çekici bir gösteri oldu. Lord J. Russell, gösteriyi, oynamak zorunda olduğu role oldukça uygun düşen bir tonla açtı. Bir zamanların güçlü Whig kabilesinin son temsilcisi olduğu kabul edilen bu ufak-tefek dünyalı, bir bakan gibi değil, ama öyküsünün dehşetini, önemsiz basmakalıp sözlerle ve kuru üslubuyla küçülten bir polis muhabiri gibi, sıkıntı verici, ucuz, kuru, tekdüze ve ruhsuz bir biçimde konuştu. Herhangi bir “mazeret” öne sürmedi, yalnızca bir itirafta bulundu. Konuşmasının bir iyi yanı varsa, o da katılığıydı. Bu katılık, küçük adamın içinde sıkıntı yaratan, rahatsızlık verici bazı [sayfa 120] düşünceleri gizlemeyi amaçlıyordu. En kaçınılmaz laf olan “Osmanlı imparatorluğumun bağımsızlığı ve bütünlüğü” sözü bile, aynı imparatorluğun cenazesinde yapılan bir konuşmada dikkatsizlik sonucu ağızdan kaçıvermiş bir anımsama gibi görünüyordu. Doğu anlaşmazlığının çözümlendiğini açıklayan bu konuşmanın yarattığı izlenimi en iyi anlatabilecek şey, konuşma telgrafla Paris’e bildirilir bildirilmez, hisse senetlerinin derhal düşmüş olmasıdır.
      Lord John, hükümeti savunmak zorunda olmadığını, hükümete saldırılmadığını söylerken haklıydı; tam tersine, Avam Kamarası, görüşmeleri, yürütme gücünün eline bırakmakta her türlü kolaylığı göstermişti. Gerçekten de parlamentonun hiçbir üyesi, hükümeti bu konuda sorguya çekmek amacıyla hiçbir önerge vermemiş, Avam Kamarası dışında da parlamento üyelerini böyle bir girişime zorlayacak herhangi bir toplantı yapılmamıştı. Hükümetin siyaseti gizlilik içinde kalmışsa, bu, parlamentonun ve kamuoyunun sessiz rızasıyla olmuştu. Görüşmeler sürüp giderken belgelerin açıklanmamasına gelince, Lord John, bunu, parlamento geleneğiyle ortaya çıkmış sürüp gelen bir yasa olarak nitelemekteydi. Hikaye etmekten çok sıralamak şeklindeki üslubuyla hiçbir canlılık katmadığı, herkesin bildiği olayları anlatışını burada yinelemek herhalde sıkıcı olur. Ama bazı önemli noktalar var ki, bu noktaları resmen ilk doğrulayan kişi Lord John olmuştur.
      Prens Mençikov’un İstanbul’a gidişinden önce, çarın özel olarak Kutsal Haçla ve ortodoks kilisesinin bağışıklıklarına ilişkin bazı önerileri özel bir elçiyle İstanbul’a gönderme düşüncesinde olduğunu Rus elçisi, Lord John’a bildirmişti. St. Petersburg’daki Britanya elçisi ve burada Britanya hükümeti, Rusya’nın başka herhangi bir niyet taşıdığından kuşku duymadılar. Türk dışişleri bakanı, Prens Mençikov’un, Türkiye’nin bağımsızlığıyla uzlaştırılması olanaksız gizli bir antlaşma95 önerdiğini ve bu antlaşma haberinin, Fransa’ya ya da İngiltere’ye duyurulmasını Rusya’nın doğrudan hasımca bir hareket sayma düşüncesinde olduğunu bildirdiğini Lord Stratford’a haber verdiği zaman, martın başıydı. (Ancak Layard, Albay Rose’a ve İstanbul’da birçok başka kişiye bu sırrın daha önceden duyurulmuş olduğunu söylüyor.) Aynı sıralarda, söylentilere değil, doğruluğundan kuşku duyulmayan raporlara göre, Rusya, Türkiye ile arasındaki sınırlarda ve Odessa’da büyük çapta asker yığınağı yapıyordu.
      Viyana Konferansının çara sunduğu ve çarın kabul ettiği notaya96 gelince, bu notayı, Reşit Paşanın son Rus notasına yanıtını esas alan Bay Drouyn de l’Huys, Paris’te hazırlamıştı. Daha sonra [sayfa 121] Avusturya, bu notayı, 24 Temmuzda, bazı değişikliklerle, kendi önerisi olarak benimsedi ve notaya son şekli 31 Temmuz tarihinde verildi. Avusturyalı bakan, notayı, daha önce Viyana’daki Rus elçisine duyurduğu için 24 Temmuz tarihinde nota, henüz kesinleşmemişken, St. Petersburg’a esasen aktarılmıştı. Çarın onayından geçinceye kadar, yani 2 Ağustos tarihine kadar nota İstanbul’a gönderilmedi. Görülüyor ki, bu nota, her şeyin ötesinde bir nota olmaktan çok, dört devlet aracılığıyla, sultana verilen bir Rus no-tasıdır. Lord John Russell, bu notanın, “Prens Mençikov’un notası ile aynı biçimde” olmadığını söylüyor, böylece notanın kendine özgü bir içeriği olduğunu itiraf ediyor. Geride hiçbir kuşku bırakmayacak biçimde ekliyor: “İmparator, hedefine varabileceği düşüncesindedir.” Taslak, prensliklerin boşaltılacağına dair bir ima dahi taşımıyor. Lord John, “Notanın” diyor, “Rusya ve Türkiye tarafından kesin olarak kabul edildiğini düşünsek bile, prensliklerin boşaltılmasına ilişkin büyük sorun orta yerde durmaya devam edecek.” Lord John, aynı zamanda, Britanya hükümetinin “bu boşaltmayı esas saydığını” ekliyor, ama bu amaca hangi yoldan ulaşılacağına gelince, o konuda bir şey söylememesine izin verilmesini istiyor. Bununla birlikte, Kazaklar prensliklerden ayrılmadan önce, İngiliz ve Fransız donanmalarının Beşiki Körfezinden çıkmak zorunda kalabileceklerini anlamamıza yetecek biçimde konuşuyor. “Donanmaların Çanakkale Boğazı dolaylarına ilerlemesini, Türk topraklarının düpedüz işgaline eşit sayma esasını kapsayan herhangi bir düzenlemeyi kabul etmek zorunda değiliz. Ama sorun çözümlenirse, barış güvence altına alınırsa, kuşkusuz Beşiki Körfezi, İngiltere ya da Fransa’ya üstünlük sağlayacak bir üs değildir.” Şimdi, onun kadar aklı olan hiç kimse, Fransız ve İngiliz donanmalarının sürgit Beşiki Körfezinde kalacağını ya da Fransa ile İngiltere’nin, kendilerini, Çanakkale çevresindeki tarafsız sulara girmekten yasaklayacak bir esası resmen kabul edeceklerini düşünmediğine göre, bu üstü kapalı, hantal sözlerin anlamı, bir anlam taşıyorlarsa, şudur: Nota, sultan tarafından kabul edildikten ve Kazaklar prenslikleri boşaltmayı vaadettikten sonra donanmalar çekilecektir. “Rus hükümeti” diyor Lord John, “prenslikleri işgal ettiği zaman, Avusturya, 1841 Antlaşmasının ruhuna uygun olarak, büyük devletler temsilcilerinin bir konferansta toplanması ve aksi halde Avrupa barışını tehdit edebilecek olan güçlüğe dostça bir çözüm yolu bulmaya çalışmasının mutlak zorunluluk olduğunu ilan etti.”
      Lord Aberdeen ise, bunun tam tersine, kısa süre önce Lordlar Kamarasında ve başka kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, [sayfa 122] geçen haziran ayında St. Petersburg ve İstanbul hükümetlerine yolladığı resmî notada, “1841 Antlaşmasının, o antlaşmayı imzalamış ülkeleri, Babıâliye fiilen yardım etme gibi [ama Çanakkale Boğazına girmekten geçici olarak geri durma!] bir yüklenim altına sokmadığını ve haşmetmeaplarının Britanya hükümetinin, kendi çıkarları doğrultusunda, harekete geçme ya da geçmeme konusunda serbest olduğunu” söyledi. Lord Aberdeen, Türkiye’ye karşı yükümlülüklerini, yalnızca Rusya’ya karşı bazı haklara sahip olmamak için reddediyor.
      Lord John Russell, konuşmasını, görüşmelerin sonuca ulaşma yolunda “iyi bir görünüm” taşıdığını söyleyerek bitirdi. Viyana’da düzenlenen ve Türkiye tarafından çara sunulacak olan Rus notasının henüz sultan tarafından kabul edilmediği ve Batılıların sine qua non[84] saydıkları hususun, yani prensliklerin boşaltılması sorununun henüz çara kabul ettirilmiş olmadığı bir sırada, bu konuya çok iyimser bir açıdan bakmak gibi görünüyor.
      Lord John’u yanıtlamak üzere söz alan ilk konuşmacı Layard, yürekli, tutarlı, esaslı, somut gerçeklerle örülmüş, ünlü bilim adamının Sardanapalus hakkında olduğu kadar Nikola hakkında, Doğuda geçmişteki esrarlı gelenekler hakkında olduğu kadar bugünkü entrikalar hakkında da derin bilgi sahibi olduğunu kanıtlayan, çok güçlü ve iyinin çok ötesinde bir konuşma yaptı.
      Layard, Lord Aberdeen’in, “birçok nedenle, birçok yerde, siyasetinin, esas olarak, barışa dayandırılmış bir siyaset olduğunu söylemesinden” esef duyduğunu belirtti, İngiltere onurunu ve çıkarlarını savaş yoluyla korumaktan çekinirse, Rusya gibi kendini hiçbir yasayla bağlı görmeyen devletlerin, er ya da geç savaşa kaçınılmaz olarak sürükleyecek olan hak iddialarını teşvik etmiş olacağını söyledi. Rusya’nın bugünkü tutumunun, raslantı sonucu geçici görülmemesi gerektiğini, bu tutumun büyük bir tasarının bir parçası olduğunu belirtti.
      Fransa’ya verilen “ödünler”e ve Bay de Lavalette’in “entrikala-rı”na gelince, bunlar, Rusya’ya bir mazeret dahi sağlayamazlardı, çünkü “Rusya’nın kızdığı o ödünleri veren ferman taslağı, yayınlanışından günlerce, belki haftalarca önce, Babıâli tarafından Bay de Titov’a verilmiş ve fermanın hükümlerine herhangi bir itirazda bulunulmamıştı.”
      Rusya’nın, Sırbistan’a, Eflak-Buğdan’a ve Türkiye’nin hıristiyan halkına ilişkin tasarıları yanlış anlaşılmamalıydı, İstanbul’a tantanayla girişinin hemen ardından Prens Mençikov, Sırp Bakan Garaçanin’in görevinden atılmasını istemişti. Her ne kadar Sırp [sayfa 123] Synod’u protesto ettiyse de, bu isteğe rıza gösterildi. Garaçanin, 1843 ayaklanmasının ön sıraya çıkarttığı kişilerden biriydi. Rusya’nın etkisine karşı duran o ulusal hareket, o zaman başta bulunan Prens Mihayil’i Sırbistan’dan kovmuştu, çünkü o ve ailesi Rusların elinde bir araçtan başka bir şey değildir. 1843’te Rus hükümeti, Sırbistan’a müdahale hakkına sahip olduğunu iddia etti. kendisine hiçbir antlaşmanın tanımadığı bu yetkiyi Rusya, o zamanlar dışişleri bakanı olan Lord Aberdeeriin, “Rusya kendisiyle ilgili anlaşmaları, kendi bildiği biçimde yorumlama hakkına sahiptir” sözünden almıştı. “Bu işteki başarısıyla” diyor Layard, “Rusya, Sırbistan’ın efendisi olduğunu, ortaya çıkabilecek herhangi bir bağımsız ulusa denetleyebileceğini gösterdi.”
      Tuna Prensliklerine gelince, Rusya, liberal ve bağımsız görüş taşıyan bütün kişilerin, buralardan çıkarılmasına Babıâliyi zorlamak için, prensliklerde 1848’de görülen ulusal hareketi fırsat bildi. Sonra Rusya, sultana, Balta Limanı Antlaşmasını kabul ettirdi ve bu antlaşma ile prensliklerin bütün içişlerine karışma hakkını ele geçirdi “ve bu toprakların bugünkü işgali gösteriyor ki, Eflak ve Buğdan her bakımdan Rus toprağıdır”.
      Bu durumda geriye Türkiye’deki Rumlarla, Bulgaristan’ın hıristiyan Slavları kalmıştı. “Arayış ve bağımsızlık ruhu Rumlar arasında yayılmıştı. Bu ve bunun yanısıra Rumların, Avrupa’daki özgür devletlerle ticaret ilişkileri, Rus hükümetini büyük ölçüde korkutuyordu. Bir başka neden de, Doğu hıristiyanları arasında Protestanlık inancının yayılmasıydı. Daha çok Amerikalı misyonerlerin etki ve çalışmaları sonucu, bugün Türkiye’de, içinde protestan bir çekirdek bulunmayan hemen hemen hiçbir kent ya da kasaba yoktur. [Amerikan müdahalesi için bir başka neden.] Rus din adamlarının desteklediği Rum din adamları, bu hareketi denetim altına alabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve ceza işe yaramaz hale gelince, Prens Mençikov İstanbul’da göründü. Rusya’nın büyük amacı, Babıâlinin hıristiyan uyrukları arasında kendini son yıllarda göstermeye başlayan dinsel ve siyasal bağımsızlık ruhunu ezmekti.”
      Sözüm ona, İstanbul’da Rum İmparatorluğu’nun kurulmasına gelince, Layard’a, kuşkusuz, Slavlardan ayrı olan Rumları kastederek, Rumların sayısının 1.750.000’i güç bulduğunu, Slavlar ve Bulgarların, yıllardan beri, Rum asıllı papazları kendi rahipleri ve piskoposları olarak kabul etmeyi reddetmek suretiyle, Rumlarla olan tüm bağlarını koparmaya çalıştıklarını; Sırpların İstanbul’daki patrik yerine, kendileri için bir patrik yarattıklarını; ve İstanbul’da Rum saltanatını kurmanın tüm Türkiye’yi Rusya’nın eline [sayfa 124] vermek demek olacağını söyledi.
      İstanbul’un, Rusya’nın elinde olmasıyla olmamasının pek büyük bir fark demek olmayacağını öne süren Avam Kamarası üyelerine karşılık olarak da, Layard, İstanbul’un çökmesi halinde, Türkiye’yi oluşturan bütün büyük bölgelerin, örneğin Küçük Asya’nın, Suriye’nin, Mezopotamya’nın, tam bir kargaşa ve anarşi içine düşeceğini söyledi. Bu bölgeleri ele geçiren devletin Hindistan’a da egemen olacağını belirtti, İstanbul’u elde tutan bir devletin, Doğuda, dünyanın egemen devleti olarak görüleceğini ifade etti.
      Doğaldır ki, Rusya, bugün için İstanbul’u almasına hiçbir Avrupa devletinin izin vermeyeceğini biliyor. Bu arada “Rusya’nın amacı, bu ülkede bağımsız ulusların oluşumunu olanaksız hale getirmek – Türk devletini adım adım, ama kesinlikle zayıflatmak; ve tasarılarına karşı çıkacak olanlara, yalnızca bu karşıtlığın yararsızlığını değil, ama Rusya’nın kendilerinden intikam almasına da yolaçacağını göstermek; gerçekte Türkiye’de kendi yönetiminden başkasını olanaksız hale getirmektir. Bu tasarılarında Rusya, bu kez tam bir başarı elde etmiştir.”
      Layard, Prens Mençikov’un gizli antlaşma isteğinden ve gerek sınırda, gerek Odessa’da Rusların yaptığı büyük asker ve silah yığınağından sonra, hükümetin, St. Petersburg’da verilen güvence ve açıklamalarla yetindiğini, Prut nehrinin geçilişini, İngiltere ve Fransa’nın casus belli sayacaklarını ilan etmeyi başaramadığını ve Rusya’yı, onları işin içine katmaksızın, Türkiye ile bir antlaşma ya da düzenlemeye girmekten alıkoyamadığını söyledi. “Bu adımı at-saydık, Rusya Prut’u geçmeye hiçbir zaman cesaret edemezdi.”
      Layard, daha sonra, Macaristan’a yaslanmış, Besarabya ile birleşmiş bağımsız prensliklerin, İstanbul’u nasıl Ruslardan koruyacak ve büyük Slav soyunu ikiye ayıracak tek çare olduğunu açıkladı. Layard, Rusların prensliklerden çıkacakları düşüncesinde. “Rusların, her bakımdan esasen kendilerinin olan bu topraklar için Avrupa’nın büyük devletleriyle savaşa tutuşmaları, işin zahmetine değmez. Rusya, kanlı ve pahalı ve savaşa değecek olan şeyi, bir kurşun dahi atmadan elde etmiştir, Doğuda iktidarını kurmuştur; Türkiye’yi küçük düşürmüştür; Türkiye’yi bir savaşın tüm giderlerini ödemeye zorlamıştır ve bu ülkenin kaynaklarını kurutmuştur; dahası var, Rusya, İngiltere ve Fransa’yı, bu ülkeler insanlarının ve Doğu insanlarının gözünde küçük düşürmüştür.
      Viyana Konferansı tarafından hazırlanan nota, “eğer Babıâli o notaya tutunmayı reddederse, Rusya’nın bu kez bizi karşısına alması ve Türkiye’yi adil olmayan bir öneriyi kabule zorlamak için, bizi kendine müttefik yapması” sonucunu doğuracaktır. “Türkiye [sayfa 125] notayı kabul ederse, bu kez İngiltere, Babıâlinin uyruğu olan oniki milyon hıristiyan adına Rusya’nın müdahalede bulunma hakkını onaylamış olacaktır. ... Soruna bizim bakış açımızdan bakın, apaçık ki, biz, bu sorunda, ikinci sınıf bir devletin yerini tuttuk, birinci sınıf devlet yerini tek başına Rusya’ya bıraktık. ... Bu büyük Doğu Sorununu, doğru bir temel üzerinde çözme fırsatını elde ettik. Bu fırsat, belki bir daha elimize geçmeyecek. ... Rusya’ya, Türkiye’nin hiçbir zaman altından kalkamayacağı bir darbe vurma fırsatı verildi. ... Bu ülkenin [İngiltere -ç.] izlediği siyasetin sonuçları bununla kalmayacak. Bu ülkenin karakterine belbağlamış olan İsveç, Danimarka ve Avrupa’nın her zayıf ülkesi, Rusya’nın saldırılarıyla savaşıma kalkışmanın artık yararsız hale geldiğini görecek.”
      Daha sonra Sir John Pakington konuştu, Tory muhalefetinin görüşlerini açıklaması yönünden önemliydi. Lord John Russell’ın, Avam Kamarasına ve ülkeye daha doyurucu bir açıklama yapamamış olmasına esef ettiğini söyledi. Sir John Pakington, hükümetin, prensliklerin boşaltılmasını sine qua non sayma yolunda göstereceği kararlılığın “yalnızca Avam Kamarası tarafından değil, ama bu ülkenin oybirliğine yaklaşan kamuoyu tarafından da destekleneceğine” ilişkin hükümete güvence verdi. Sir John Pakington, Türkiye’ye, prensliklerin işgalini casus belli saymamasının önerilmesi, zaman olarak daha erken, daha kararlı ve canlı bir siyaset uygulanmamış olması, Türkiye ile İngiltere’nin çıkarlarını ve ticaretini, altı aya kadar uzayan işlemlerle askıda tutma ve zarara sokma siyaseti gibi hususlarda, belgeler ortaya konuncaya kadar fikrini saklı tutacağını söyledi.
      Lord Dudley Stuart, alışageldiği üzere, herkesten fazla kendisini hoşnut eden, tatlı dilli demokratik söylevlerinden birini daha verdi. Şişirilmiş balonları ya da abartılmış tümceleri sıkıştırırsanız, elinizde hiçbir şey, hatta onları bir şeymiş gibi gösteren hava dahi kalmaz. Dudley Stuart, Türkiye’de sürmekte olan gelişmelere ve din konusunda olsun, ticaret konusunda olsun, sultanın yönetimi altında, Rusya’daki ile karşılaştırılırsa, daha geniş bir serbestlik olduğuna dair sık sık söylenmiş sözleri bir kez daha yineledi. Tuna Prensliklerinin mutsuz halkı, gerçekte savaşın dehşeti altında yaşarken, barışla övünmenin hiçbir yararı olmadığını, haklı olarak belirtti. Bu bölgeler halkının, şimdi yüzyüze bulundukları korkunç baskıya karşı Avrupa tarafından korunmalarını istedi. Görüşmeler sürüp giderken dahi kamara üyelerinin görüşme konusu üzerinde konuşmaya hakları olduğunu, parlamento tarihinden örneklerle gösterdi. Sadık ve sürekli bir The Daily News [sayfa 126] okurunun yabancısı olmaması gereken hususların hemen hemen hiçbirini söylemeyi unutmadı. Lord Dudley Stuart’ın konuşmasında iki “nokta” vardı: “Gerçi soylu Lordun [J. Russell] açıklaması tam değildi, çünkü kamaraya bilinenlerden başka bir şey söylememişti, ama bazı noktaları ihmal etmesine bakarak, soylu lordun, utanması gereken bir şey yaptığı sonucuna varmaları gerekmekteydi.” Aberdeen örlüne gelince, “o, onlara, barışın, Avrupa’nın refahı ve özgürlüğü yararına otuz yıldır korunduğunu söylemişti, ama o [Dudley Stuart] barışın, Avrupa’nın özgürlüğüne yararı olduğunu reddetti. Polonya nerede, diye soruyordu? İtalya nerede? Macaristan nerede – dahası var, Almanya nerede?” Kendini akıcı konuşma gücüne, üçüncü sınıf konuşmacılar için öldürücü olan bu güce kaptıran demokrat lord, Kıta Avrupa’sının müstebitlerinden, “tahtını uyruklarının kalbine kuran” kendi yerli hükümdarına gelinceye kadar duramadı.
      Alnında:
      “Ona insan demeyin
      O insan değil bir maldır”
97
      yazılı olan, elinde bakanlık tutanlardan biri olan M. Milnes, tam bir bakan gibi konuşmaya cesaret edemedi. Daha başka bir konuşma yaptı. Bir yandan bakanların, belgeleri, kamaraya açıklamamak suretiyle “büyük bir basiretle ve doğru hareket ettiklerini” söyledi, bir yandan da öteki türlü “daha güçlü ve kararlı” davranabilecek olduklarını anlamaları gerektiğini ifade etti. Bir yandan, hükümetin, Rus isteklerine teslim olurken haklı olabileceğini düşünüyordu, ama öte yandan, Türkiye’yi, desteklemeye hazır olmadıkları bir siyaset izlemeye bir ölçüde, teşvik etmiş olup olmadıkları kafasını kurcalıyordu, vb.., vb... Tüm olarak, “bu konular üzerinde ne kadar kafa yorarsa, güçlüklerin zihninde o kadar aşırıya gittiğini” –bu konuları ne kadar az kavrarsa, hükümetin başkalarına ayak uydurma siyasetini de o kadar iyi anladığını– söyledi.
      Monckton Milnes’in, o mu, bu mu hokkabazlığından ve zihin şaşkınlığından sonra, Birmingham milletvekili ve 1831 Reform kamarasının matadorlarından biri olan Muntz’un sert dobralığıyla bir parça canlandık. “Rusya imparatoru bu ülkeyi hiçbir şeyin savaşa götüremeyecek olduğunu biliyordu: Tanık Polonya, tanık Macaristan. Dış ilişkiler açısından bu ülkenin durumunu kötü ve tatmin etmez bir durum olarak görüyordu, İngiltere halkının karakterinin aşağılandığı ve hükümetin tüm şeref anlayışının sırf sterlin, şilin ve peni hesabı içine çekildiği inancındaydı. Şimdi hükümet tarafından tartışılan sorular, yalnızca, giderin ne olacağı ve ulusun farklı esnaf tabakasının savaşı kabul edip etmeyeceği sorularıydı.” [sayfa 127] Birmingham silah üretiminin ve tüfek satıcısı insanların merkezi olduğu için, o kentin insanları, doğal olarak, Manchester’in Pamuk-Barışı Kardeşliğiyle alay ederler.
      Newcastle-on-Tyne milletvekili Blackett, Rusların prenslikleri boşaltacaklarına inanmadığını söyledi Hükümeti ‘’herhangi bir hanedana yakınlık ya da soğukluk duygusunun etkisiyle yalpalamaya” karşı uyardı.
      Richard Cobden, birdenbire ayağa kalktı, onun barış teorisini kabul ettikleri ve bir sabit fikir delisinin tüm özdenliği ve keskin maharetiyle, idéologue’un tüm çelişkileriyle ve dükkancının hesaplı-kitaplı korkaklığıyla, belli bir olaya uyguladıkları için hükümeti kutladı. O, bunları söylerken, her yandan, her düşünce kesitinden gelme saldırılar altında kalmış olan bakanlar, yerlerinde matemli, meyus, sönük, güçsüz bir halde oturmaktaydılar. Richard Cobden hükümetin açıkça giriştiği, parlamentonun sessizce onayladığı ve egemen sınıfların hükümete yapma, parlamentoya da onaylama olanağını verdikleri şeyi savundu. Savaş korkusundan, ilk kez olarak tarihsel fikirler gibi bir şeye ulaştı. Orta sınıf siyasetinin sırrına ihanet etmiş, o nedenle hain olarak reddedilmişti. Orta sınıf İngiltere’sini, kendini aynada görmeye zorlamıştı, aynadaki suret pek de ahım-şahım bir şey olmadığı için, alçakça ıslıklanmıştı. Tutarsızdı, ama tutarsızlığı tutarlıydı. Aristokratik geçmişte kalan geleneksel sert sözler, bugünün borsa simsarlığının tabansız gerçekleriyle uyuşmuyorsa, bu, onun hatası mıydı?
      Richard Cobden, sorun üzerinde fikir ayrılığı olmadığını söyleyerek başladı: “Gene de, görünen oydu ki, Türkiye konusunda büyük bir huzursuzluk vardı.” Bu neden böyleydi? Son yirmi yıl içinde, Avrupa’daki Türklerin çağrılmamış konuklar olduğu, yurtlarının orası değil Asya olduğu, müslümanlıklarının uygar devletler bünyesinde var olamayacağı, bir ülke bağımsızlığını kendisi koruyamazsa, o bağımsızlığı bizim hiç koruyamayacak olduğumuz ve Avrupa Türkiye’sindeki her Türke karşılık üç hıristiyan bulunduğu inancı giderek büyümüştü. “Avrupa Türkiyesi’ndeki nüfusun büyük çoğunluğu, o toprakların başka bir devletin sahipliğine geçmesini önleme arzumuzda bizim yanımızda olmadıkça, Türkiye’nin, Avrupa’da, Rusya’nın karşısına, bağımsız bir güç olarak çıkmasını sağlayacak bir yol tutamazdık. ... Donanmamızı Beşiki Körfezine göndererek, Rusları uzak tutmaya gelince, kuşkusuz bunu yapabilirdik, çünkü Rusya denizci bir devletle çatışmaya girmeyi pek istemezdi; ancak muazzam bir silah gücünü elde tutuyor, ama Doğu Sorununu çözümlemiyorduk. ... Soru şuydu: Türkiye’yi ve Türkiye’nin hıristiyan nüfusunu ne yapacaklardı? Müslümanlık [sayfa 128] sürdürülemezdi; ve bu ülkenin Avrupa’da müslümanlık için savaştığını görmekten üzüntü duymamız gerekirdi.” Lord Dudley Stuart, Türkiye’yi ticaret düşüncesiyle ayakta tutmaktan sözetmişti. O (Cobden) ise, hiçbir zaman bir gümrük tarifesi için savaşacak kişilerden değildi. Özgür ticaret ilkelerine, bu ilkeler için çarpışılması gerekeceğini düşünemeyecek kadar imanlıydı. Türkiye’ye yapılan dış satımlar çok fazla önemsenmişti. Türklerin yönetimi altında olan ülkelerde bu dış satımın pek küçük bir kısmı tüketiliyordu.

“Karadeniz’deki tüm ticaretimizi, Rusya’nın Türkiye kıyılarına yaptığı saldırılara borçluyduk. Tahılımızı ve ketenimizi artık Türkiye’den değil, Rusya’dan sağlıyorduk. Rusya, Türkiye’ye saldırısı ne olursa olsun, bize donyağı, kenevir ve mısır göndermekten memnun olmaz mıydı? Rusya’yla Baltık’ta ticaretimiz vardı. ... Türkiye ile ticaretten ne bekliyorduk? ... Türkiye yolsuz bir ülkeydi. Rus halkı daha fazla ticarî bir halktı. St. Petersburg’a, rıhtımlarına, iskelelerine, depolarına bakalım. ... Şu halde Türkiye gibi bir ülkeyle ne tür bir ulusal ittifakımız olabilir? ... Kuvvet dengesi konusunda bazı şeyler söylendi. Bu, soruna, siyasal bir bakıştı. ... Rusya’nın gücü ve İstanbul Boğazı topraklarını işgal etmesinin İngiltere için yaratacağı tehlikeler konusunda çok şey söylendi. Neden? Rusya’nın İngiltere’yi istila etmeye geleceğinden sözetmek ne saçma şey! Rusya, Batı Avrupa’ya ödünç için el açmadan, ordusunu kendi sınırından öteye geçiremezdi. ... Bu kadar yoksul bir ülke, İngiltere’yle karşılaştırırsak, sermayesiz, kaynaksız, sadece köylerin toplamından ibaret bir ülke, hiçbir zaman, gelip, bize, Amerika’ya ya da Fransa’ya zarar veremezdi. ... İngiltere, Rusya’dan on kat daha güçlüydü ve Rusya gibi bir ülkenin saldırılarına karşı direnmekte çok daha yetenekliydi.”


      Cobden bu kez de, bugünkü durumunda savaşın İngiltere için, eski dönemlere bakarak, karşılaştırılamayacak ölçüde büyük tehlikeler taşıdığı hususuna geçti, imalatçı nüfus büyük ölçüde artmıştı. Bu nüfus, kendi ürünlerinin ihracına ve hammaddelerin ithaline çok fazla bağımlıydı, imalat tekelini artık elde tutmuyorlardı. Denizcilik yasalarının kaldırılması,98 her konuda olduğu gibi gemicilikte de, İngiltere’yi, rekabete açık hale getirmişti. “Bay Blackett’ten, hiçbir limanın, onun Mecliste temsil ettiği limandan daha fazla zarar görmeyeceğini düşünmesini rica etti. Hükümet, düşüncesiz insanların naralarına kulak asmamakla akıllı davranmıştı. ... Hükümetin, Türk imparatorluğunun bütünlüğünün koruyucu bir tutum takınmasını suçlamıyordu, çünkü bu, o hükümete emanet edilmiş, geleneksel bir siyasetti. ... Günün hükümeti, halkın kendilerine izin verdiği ölçüde barışçıl olmanın [sayfa 129] saygınlığını derebilirdi.”
      Richard Cobden, dramın gerçek kahramanıydı ve bütün gerçek kahramanların paylaştığı yazgıyı –trajik olanı– paylaştı. Onun ardından sahte kahraman, her türlü hayalin teşvikçisi, moda yalanların ve zarif vaatlerin adamı, kaçanın savurduğu her türlü yüksekten atma sözün seslendiricisi Lord Palmenston geldi, bu yaşla, deneyimli ve usta müzakere adamı, suçlunun, avukatını reddetmek suretiyle, cezalandırılmaktan kaçmak üzere olduğunu hemen gördü. Her yandan saldırıya uğrayan hükümetin, kendisini savunma cesaretini gösteren tek kişiye karşı uzun, parlak bir tartışma başlatarak ve siyasetinin uygulanmasına olanak verecek ana temelleri yadsıyarak, görüşmelerin yönünü değiştirebileceğini gördü. Cobden’ın içine düştüğü çelişkileri ortaya koymaktan kolay hiçbir şey yoktu. Cobden kendisinden önceki konuşmacılarla tam görüş birliğinde olduğunu söylemiş, ne var ki her noktada onlardan ayrı sonuçlara varmıştı. Bir yandan Türkiye’nin bütünlüğünü savunmuş, ama Türkiye’nin savunmaya değmeyecek olduğunu göstermek için elinden geleni yapmıştı. Barış vaazı vermiş, Rusya’nın saldırılarını savunmuştu. Rusya zayıftı, ama Rusya’yla savaş, kaçınılmaz olarak, İngiltere’yi yıkacaktı. Rusya yalnızca bir köyler yığınıydı, ama St. Petersburg, İstanbul’dan daha güzel bir kent olduğu için, Rusya’nın her ikisine birden sahip olmaya hakkı vardı. Kendisi serbest ticaretten yanaydı, ama Rusya’nın koruyucu sistemini, Türkiye’nin serbest ticaret sistemine yeğ tutardı. Türkiye ister kendisi tüketsin, ister tüketim mallarının öteki Asya ülkelerine geçmesi için bir kanal görevini görsün, serbest geçiş yolu olarak kalması İngiltere için farkeder miydi? Cobden, müdahale etmeme ilkesinin yürekten savunucusuydu, ama müslümanların, Yunanlıların, Slavların ve Türk imparatorluğunda yaşayan öteki soyların kaderini parlamento kararlarıyla düzenleyebilirdi. Lord Palmenston, Türkiye’nin gerçekleştirdiği ilerlemeyi ve eli altındaki kuvvetleri göklere çıkardı. “Kuşkusuz Türkiye, ne Polonya’ya sahip, ne Sibirya’ya sahip.” Türkiye çok güçlü olduğuna göre, Lord Palmenston, birkaç eyaletinin Rusya tarafından istila edilmesini sineye çekmesi için bu ülkeyi zorlayabilirdi. Kuvvetli bir imparatorluk her şeyi sineye çekebilir. Lord Palmerston, doğrudan kendisi ve arkadaşları tarafından kabul edilmiş olan yolu benimsemek için tek sağlam neden dahi olmadığını Richart Cobden’a kanıtladı, her tümcesi yürekten tezahüratla kesildi ve bu eski sahne oyuncusu, şu yüzsüz ve kendi içinde çelişen sözü söyleyerek yerine oturmayı başardı:

“Türkiye’nin kendi içinde hayat ve refah unsurlarını taşıdığına dair tam bir tatmin duygusu [sayfa 130] beslemiyorum ve haşmetmeaplarının hükümetince tutulan yolun sağlam bir siyaset olduğuna, ülkenin beğenisini hak ettiğine ve İngiltere’de her hükümet tarafından izlenmesinin bir görev olduğuna inanıyorum.” (Tezahürat.)


      Palmerston, Shakespeare’in deyişiyle “korkak kahramanlık”ta99 eşsizdi. Sydney’in dediği gibi, “nasıl yapacağını bilmediğini bildiği şeyi yapmaya cesaret ederek korkulu bir yüreklilik” gösterdi. [sayfa 131]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3862, 2 Eylül 1853

 

KARL MARX
KITA VE İNGİLTERE OLAYLARI
(PARÇA)

Londra, Salı, 23 Ağustos 1853

      Alman ve Belçika gazeteleri, bu ayın 13 ünde İstanbul’dan gelen telgraflara dayanarak, Babıâlinin, Viyana Konferansının önerilerini kabul ettiğini haber veriyorlar. Ne var ki, Fransız gazeteleri, İstanbul’dan aynı tarihte aldıkları haberlere dayanarak, yalnızca, Divanın bu önerileri ele alma arzusunu gösterdiğini bildiriyorlar. Kesin karşılığın, bu ayın 20’sinde Viyana’ya ulaşmış olması hayli olanaksız. Henüz askıda bulunan ve çok ciddî olan soru, Babıâlinin, elçisini, St. Petersburg’a, Rus askerlerinin prensliklerden çekilmesinden önce mi, yoksa sonra mı göndereceği sorusudur.
      Karadeniz’den alınan son haberlere göre, kuzey-doğu rüzgarları, deniz ulaşımını aksatmaya başlamış bulunuyor. Heraclea’da ve kıyılarda, başka yerlerde demiratmış olan birçok gemi, karaya vurmamak için demiralmak zorunda kalıyor.
      Eflak ve Buğdan’daki olaylar üzerine, sultanın, voyvodalara prensliklerden ayrılıp İstanbul’a gelmelerini emrettiğini, voyvodalarınsa, hükümdarlarının buyruğuna uymayı reddettiklerini biliyorsunuz. Şimdi sultan, Eflak voyvodasını, Rus askerlerini hoş karşıladığı ve desteklediği gerekçesiyle azletmiş bulunuyor, bu ferman, bu ayın 9’unda Boyarlar Meclisinde okundu. Boyarlar, bugünkü nazik koşullar altında hükümeti yüzüstü bırakıp gitmemesi için voyvodaya ricada bulunmaya karar verdiler. Prens, bu istek doğrultusunda davrandı. Dışişleri Bakanı Mano ile İçişleri [sayfa 132] Bakanlığı Yönetmeni Yvandis de İstanbul’a çağrılmışlardı; ne var ki, kamu düzeninin bozulabileceği mazeretiyle onlar da İstanbul’a gitmeyi reddettiler. Bunun üzerine, İngiliz ve Fransız konsolosları, asi hükümetle bütün ilişkileri askıya aldılar.
      Sırbistan’daki olaylar ise karışık bir durum alıyor. Paris gazetesi Constitutionnel geçen cuma günü İstanbul’dan bir haber verdi, buna göre, Avusturya, sultanın içinde bulunduğu güçlükleri fırsat bilerek, bazı istekler öne sürmüş bulunuyor. Son zamanlarda Bosna ve Sırbistan’a bir denetleme gezisi yapmış olan Avusturyalı bir başkonsolos, halk arasında görülebilecek tehlikeli hareketleri bastırmak üzere, Avusturya’nın Sırbistan’ı işgale hazır olduğunu, Sırp Prensi Aleksandır’a bildirmişti. Bu yardımı reddeden prens, Avusturya’nın bu peşrevini bildirmek üzere İstanbul’a hemen bir ulak yollamış ve Reşit Paşa da Baron Bruck’dan açıklama istemişti. Baron Bruck, başkonsolosun bir süre önce prensle görüştüğünü, o bölgede çıkabilecek bir karışıklığın Sırbistan sınırı boyundaki Avusturya uyruklarını da içine çekebileceğine dair Avusturya’nın duyduğu endişeyi dile getirdiğini iddia etti. Reşit Paşanın yanıtı, Sırbistan’ın, Avusturya birliklerince herhangi bir biçimde işgalinin Babıâli tarafından düşmanca bir hareket sayılacağı, bölgenin asayişinden Babıâlinin sorumlu olduğu yolundaydı; bundan başka, paşa, Sırbistan’daki durumu görmesi ve bir rapor vermesi için derhal bir memur gönderileceğini belirtti.
      Bir gün sonra bazı Londra gazeteleri, Avusturya birliklerinin Sırbistan’a girdiğini haber verdiler, ama bu haberin asılsız olduğu anlaşıldı. Aynı gazeteler dün de Sırbistan’da bir karşı-devrimin patlak verdiğini yazdılar, ama bu haberin de Almanca auflauf[85] sözcüğünün yanlış çevirisinden daha sağlam bir temele oturmadığı, gerçeğin, yalnızca küçük bir ayaklanmadan ibaret olduğu anlaşılıyor. Bugünkü Alman gazeteleri, 9 Ağustos tarihli, İstanbul çıkışlı haberler yayınlıyorlar. Bu haberlere göre, Sırbistan olaylarını görüşmek üzere birçok kez Divan kuruldu. Prens Aleksandır’ın tutumu onaylandı, varılan karar, Avusturya birlikleri bölgeyi işgale kalkışırsa, gerektiğinde kuvvete başvurarak geri atılmaları yolundaydı. Gerçekten de bir tümen asker, Bosna sınırına yöneltilmiş bulunuyor. Bu ayın 8’inde İstanbul’a ulaşan bazı özel mektuplar, Avusturya konsolosuyla alışmasının sonucu Prens Aleksandır’ın, Fransa ve İngiltere konsoloslarından, gerekli kararları almaları ricasında bulunduğunun ve şimdilik Belgrad’dan ayrıldığını gösteriyor. Prensin, Babıâliden gelecek buyruğu beklemek üzere Niş’e gittiği söyleniyor. [sayfa 133]
      Urquhart, The Morning Advertiser’a gönderdiği, Sırbistan olaylarıyla ilgili mektubunda şunları yazmakta:

“Rusya şimdilik Türkiye ile savaşmayı düşünmüyordu, çünkü Avusturya’nın işbirliği halinde, Rusya, Rum müttefiklerini yitirebilir. Ama Rusya, Avusturya’yı, hazırlık niteliğinde bir çatışmaya bulaştırıyor. Böyle bir çatışma, Sırbistan’ı, prensliklerin durumuna getirecektir. Böylece Latinler ile Rumlar arasında bir din savaşı ortaya atılmış olacaktır. ... Rusya ani bir dekor değişikliğiyle, Avusturya’nın Sırbistan’ı işgaline karşı korumanın bedeli olarak, kendisinin prenslikleri işgalini Türkiye’ye kabul ettirebilir ve böylece Avusturya ile Türkiye’yi karşılıklı olarak bölünme tasarımlarına sürükleyebilir ve bu yolda her ikisini destekleyebilir.”


      Buğdan voyvodası, işgalin olağanüstü giderlerini karşılamak üzere, Rus bankacılarla bir ödünç anlaşması yapmayı öneriyor.
      Bulgaristan’daki kalelerin erzak gereksinimi o kadar büyük ki, çok sıkı bir tasarruf zorunlu, garnizonlar da çok büyük sıkıntı çekiyorlar.
      Journal de Constantinople100 Halep’ten şu haberi veriyor:

“Son zamanlarda, 1850 yılında olduğu gibi, bu kentin hıristiyan halkına saldırmak niyetinde olan kötü niyetli bir Türk çetesi ortaya çıkarılmıştır. Ama Vali Süleyman Paşanın ve Halep kentinin Başkomutanı Ali Azmi Paşanın büyük uyanıklığı sayesinde bu girişim bastırılmış ve kamu düzeni korunmuştur. Bu münasebetle, Rum-Katolik Cemaatin Patriği Demetrius ile Ermeni Patriği Basilius, cemaatleri adına Reşit Paşaya ortak bir mektup yazarak sultanın hükümetinin hırisyitanlara sağlamış olduğu koruma için teşekkür etmişlerdir.”[86]


      Petersburger Zeitung101 adlı Almanca gazete, Doğu olayları hakkındaki bor başyazısında şöyle diyor:

“Rusya ile Türkiye arasında arabuluculuk görevi, şimdi kesinlikle Avusturya’nın eline verilmiş bulunuyor. Son zamanlarda, Karadeniz’le Okyanus arasındaki bütün hareketi askıya alan ve Avrupalı diplomatların alışageldikleri olağan tatillerini yapmalarını engelleyen Doğu Sorununa çözüm yolu, Viyana’da biçimlendirilecektir.”


      Dört devleti bir yana koyup arabuluculuğu Avusturya’ya veren ve ulusların bekleyiş içinde olmalarını, gerçek bir Rus üslubuyla, yalnızca diplomatların tatillerinin kesintiye uğraması düzeyine indirgeyen şu yapmacık gayretkeşliğe bakın.
      Berlin gazetesi National Zeitung, Rusya’nın, içinde bulunduğumuz [sayfa 134] bu ayın sonunda, Kafkasya halkına karşı yeni bir harekete girişme niyetinde olduğunu ve Azak denizindeki bir filonun, kara ordusunun hareketini desteklemek üzere donatılmakta olduğunu bildiren, Gürcistan’dan gönderilmiş, 15 Temmuz tarihli bir mektup yayınlıyor.
      Parlamentonun 1853 dönemi çalışmaları geçtiğimiz cumartesi günü sona erdi – parlamento 27 Ekim tarihine kadar tatile girdi. Kraliçenin olduğu anlaşılan zayıf, kayıtsız bir mesaj onun adına okundu. Milnes’e yanıt vermek üzere konuşan Lord Palmerston, parlamentonun hiç endişeye yer olmaksızın dağılabileceğine dair güvence verdi, prensliklerin boşaltılması konusunda ise, herhangi bir söz vermedi, sadece Rus imparatorunun, askerlerini prensliklerden gönüllü olarak çekmesinde “karakter ve şerefine güvendiğini” söyledi. Karma hükümet, çarın “karakter ve şerefine güvendiğini” tutanaklara geçirmeye Lord Palmenston’ı mecbur bırakarak, onun Cobden’a karşı yapmış olduğu konuşmanın öcünü alıyordu. Aynı Palmerston, aynı gün, Paris’teki Polonyalı göçmenlerin aristokrat bölümünden ve onların Londra’daki küçük kolundan gelen bir temsilciler kurulunu102 kabul etti. Temsilciler kurulu, 1846 yılında103 lord hazretlerinin Krakov’un alınmasına izin verişine ve Polonya davasına duyduğu yakınlığı daha başka vesilelerle de göstermiş olmasına duydukları şükranın bir belirtisi olarak kendisine, Prens Adam Çartoriski’nin altın, gümüş ve bronz madalyalarıyla bir berat sundu. Parus Derneğinin Londra Kolu patronu, kendisinden kaçınılması olanaksız Lord Dudley Stuart törende baş teşrifatçıydı. Lord Palmerston, bu basit düşünceli insanlara, “acı dolu Polonya tarihine derin ilgi duyduğuna” dair güvence verdi. Soylu Lord, kurula karşı bir hükümet üyesi olarak değil, özel bir amatör olarak konuştuğunu anımsatmayı unutmadı. [sayfa 135]

 

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3864, 5 Eylül 1853

 

KARL MARX
VİYANA NOTASI
(PARÇA)

Londra, Cuma, 9 Eylül 1853

      30 Ağustos104 tarihinde yayınlanan mektubumda, sizlere, Viyana Notasında Babıâli tarafından yapılması istenen değişiklikler ve anlaşmadan önce ve derhal prensliklerin boşaltılmasına dair öne sürdüğü koşullar,105 Rusya’nın isteklerinin geri çevrilmesinden başka bir şey demek olmadığı için, Viyana Notasının, Babıâli tarafından “reddedildiğı”ni söylemiştim. Bunu söylediğim için tüm basına ters düştüm. Çünkü basın, değişikliklerin önemsiz ve üzerinde konuşmaya bile değmez olduğunu ve tüm soruna çözümlenmiş gözüyle bakılabileceğini belirtiyordu. Birkaç gün sonra The Morning Chronicle, Babıâli tarafından önerilen değişikliklerin çok ciddî nitelikte olduğu ve üstesinden gelinmesi hiç de kolay olmadığı haberiyle, güven içindeki borsa simsarlarını şaşkına çevirdi. Şu anda herkes aynı inancı, yani tüm Doğu sorununun başladığı noktaya döndüğü inancını taşıyor. Reşit Paşanın 19 Ağustos 1853 tarihini taşıyan, Avusturya, Fransa, Büyük Britanya ve Prusya temsilcilerine hitaben yazılmış notasının, dünkü gazetelerde yayınlanan tam metni dahi, bu izlenimi zayıflatmış değil.
      Rus imparatorunun, Türkiye’nin “değişikliklerı”ni reddedeceğinden kimsenin en ufak kuşkusu yok. Rus imparatorunun Paris’teki akıl hocası Assemblée Nationale’in şimdiden verdiği habere göre, “Babıâli tarafından önerilen değişikliklerin St. Petersburg hükümetinde yarattığı ilk izlenimler hiçbir biçimde olumlu olmadı. [sayfa 136] Rusya hükümeti, notada yapılması istenen değişikliklere ait öneriyi reddetse dahi, yeni görüşmelere girmek İstanbul’a kalmış bir işti.” Bu son satırdaki ima, yani Rusya’nın, anlaşmazlığın bir karara bağlanmasını yeniden geciktirmeye çalışacağı, Berlin’de yayınlanan Lithographic Correspondence106 tarafından da doğrulanıyor. Viyana’-daki Wanderer’in107 yayınladığı, Odessa çıkışlı, 26 Ağustos tarihli bir yazıda, Doğu Sorununun çözümünün “bazı kişiler tarafından beklendiği gibi pek yakın olmadığı” belirtiliyor. Kronstadt Satellite Rus birliklerinin, kışı, prensliklerdeki kışlalarında geçireceklerini kesinlikle ilan ediyor.
      Washington tarafından yayınlanan bir notanın Avrupa’da yaratacağı heyecan, sizin, Kaptan Ingraham[87] hakkındaki başyazınızın yarattığı heyecandan daha fazla olamazdı. Yazınızda belirttiğiniz hususlar, yorumlu ya da yorumsuz olarak, Londra’nın, hemen hemen, haftalık bütün gazetelerinde, Fransız gazetelerinde, Brüksel’de yayınlanan Nation’da, Turin gazetesi Parlamento’da, Basel’de çıkan Gazette’de, Almanya’nın bütün liberal gazetelerinde yer aldı. İsviçre-Amerika ittifakına ait yazınız birçok Alman gazetesinde aynı zamanda aktarıldığına göre, Berlin’de yayınlanan Lithographic Correspondence’dan aşağıya aldığım bölümü, kısmen size hitap ediyor sayabilirsiniz. [İzmir’deki Kosta olayına değiniliyor. Sonra] “Gazeteler, İsviçre bir saldırı tehdidi altında kalırsa, Amerika’nın İsviçre lehine müdahalede bulunmasının beklenebileceğini öne sürüyorlar. Bugün bize söylendiğine göre, birçok devlet, Amerika tarafından öne sürülen uluslararası hak ilkesine karşı ortak bir bildiri yayınlamaya hazırlanıyorlar. Amerika’nın müdahalesi teorisi, tartışma kabul etmez bir eda ile reddedilmezse, Avrupa’daki devrimci ruhun kökünün kazınması girişimi, başedilemez bir engelle karşı karşıya gelebilir. Fransa da, bu protestoya katılmaya hazır devletler arasında bulunuyor.”
      Geçen salı günkü Constitutionnel bu son nokta üzerinde hiç kuşkuya yer bırakmamaya çok dikkat ediyor, şöyle diyor: “Her şeyde içten olmak gerek. Kosta’nın, Amerika Cumhuriyeti’nin temsilcileri tarafından, Avusturya’ya karşı savunulması, o bir Amerikan yurttaşı olduğu için değil, ama bir devrimci olduğu içindir. Ne var ki, Avrupa devletlerinin hiç biri, Birleşik Devletler hükümetinin [sayfa 137] Avrupa’da devrimi silah gücüyle destekleme hakkına sahip olduğunu hiçbir zaman bir kamu hukuku ilkesi olarak kabul etmeyeceklerdir. Bir hükümetin yargı yetkisini kullanmasına, sanıkların yurttaşlıktan çıktıkları gülünç gerekçesiyle ve ama aslında onların ülkelerinin siyasal kurumlarına karşı başkaldırmış olmalarından ötürü engel olunmasına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir. Amerika Birliğinin deniz kuvvetleri her zaman böyle kolay bir zafer elde edemeyebilir ve St. Louis’nin kaptanı tarafından takınılan böyle inatçı bir tutum, bir başka sefer, çok felaketli sonuçlar doğurabilir.”
      Bugün gelen İzmir gazetesi Impartial, Şumnu çıkışlı aşağıdaki ilgi çekici yazıları yayınlıyor:

Şumnu, 8 Ağustos 1853
      “Başkomutan Ömer Paşa, birliklerini öyle etkin biçimde dağıtmış bulunuyor ki, ilk olağanüstü durumda, Tuna’da herhangi bir noktada, 24 saat içinde 65.000 piyade ve süvari ve 180 parça top yığınağı yapabilir. Eflak’tan aldığım bir mektupta belirtildiğine göre, Rus ordusu içinde tifüs dehşet verici bir zarara neden oluyor, Rus ordusu harekatın başından beri en azından 13.000 kişi yitirmiş durumda. Ölüleri gece gömmeye özen gösteriliyor. At telefatı da çok yüksek. Bizim ordumuz çok sağlıklı. Buğdan askeri üniforması giyen ve 30 ila 60 kişiden oluşan Rus müfrezeleri zaman zaman Tuna nehrinin karşı yakasında görünüyorlar. Her hareketleri bizim generalimize bildiriliyor. Dün, 1.000 katolik Arnavut geldi. Bunlar, zamanında gelmesi beklenen 13.000 kişilik kuvvetin öncü kolu. Hepsi keskin nişancılar. Dün ayrıca 3.000 süvari geldi, hepsi iyi donatılmış, iyi silahlandırılmış eski askerler. Asker sayımız her gün artıyor. Ahmet Paşa dün Varna’ya gitmek üzere yola çıktı. Orada Mısırlı askerleri bekleyecek ve onları, işgal edecekleri noktalara yöneltecek.”
      Şumnu, 12 Ağustos 1853
      “Bu ayın 9’unda, sultanın muhafız gücüne ait olan iki piyade alayıyla bir hafif topçu bataryası, Razgrad’a gitmek üzere yola çıktı. Ayın 10’unda, 5.000 Rus askerinin, Tuna kıyısında, Totragan kalesi yakınında ordugah kurduğunu haber aldık. Bu durumda iki ordunun ileri karakolları, birbirinden sadece bir tüfek atımı uzaklıkta bulunuyor. Yiğit Albay İskender bey, bu ileri karakola gitmek üzere beraberinde bazı subaylar olduğu halde buradan ayrıldı. Ömer Paşa, nehrin her noktasında olup-bitenlerin gece-gündüz karargaha aktarılması için telgraf bağlantısı kurdu. Son birkaç [sayfa 138] günden beri sürekli yağmur yağmaktaydı, ama istihkam çalışmaları her şeye karşın hızla sürdürüldü. Her gün güneşin doğuş ve batışı sırasında bir selam topu atılıyor. Nehrin karşı yakasından böyle bir şey işitmiyoruz. Mısır birlikleri, İstanbul’da karantinadan geçtikten sonra, Varna’ya yola çıkmak üzere gemilere bindirilecekler, oradan da Babadağ’a gönderilecekler. Liva Komutanı izzet Paşa onları orada bekliyor. Ruslara karşı savaşa katılmak üzere, Dobruca Ovasında 20.000 Tatar toplandı. Çoğu, Rusların işgali sırasında Kırım’dan ayrılan, eski göçmenler. Kuvveti, her gün katılan düzenli birlikler ya da başıbozuklarla artan Osmanlı ordusu, hareketsizlikten usanmış durumda, savaşmak için canatıyor. Özellikle Rusların, Tuna’nın karşı yakasında kendilerini göstermeleri heyecanı artırıyor, şu günlerden birinde, bir grup askerin, üstlerinden emir almadan Tuna’nın karşı kıyısına geçmesinden korkuluyor. Müslüman ve hıristiyan birçok doktor, Plevne, Razgrod, Vidin ve Silistre’de askerî hastaneler kurmak üzere, birkaç gün önce yola çıktılar. Bu ayın 11’inde Varna’dan, yüksek rütbeli iki İngiliz subay geldi. Ömer Paşayla uzun bir görüşme yaptılar, Türk subaylarla birlikte istihkamları dolaştılar, istihkamların savunma düzenini, bol mühimmat, fırın ve içme suyu için çeşme yapılması koşuluyla çok iyi buldular, istihkamların hepsi çok sağlam kuruldu. Askerler arasında disiplin çok sıkı.”
      Şumnu, 15 Ağustos 1853


      “Bu ayın 13 ünde İstanbul’dan İngiliz general O’Donnell geldi. Ömer Paşayla iki saat süren bir görüşme yaptı ve istihkamları denetlemek üzere başkomutanın bir yaverinin eşliğinde ertesi gün ayrıldı. Dün Varna’dan üç batarya ve çok bol miktarda mühimmat geldi. Yarın bir batarya, iki piyade müfrezesi ve 1.000 süvari takviye için Krisova kalesine gitmek üzere ayrılıyor. Buradaki mühendisler, 1828’de Rusların tahrip ettiği istihkamları onarmak için çalışıyorlar. Türkiye, ordusuna tam bir güven duyabilir.” [sayfa 139]
       

New-York Daily Tribune
n° 3881, 24 Eylül 1853


       

KARL MARX
VİYANA NOTASI
(DEVAM)
(PARÇA)

Londra, Salı, 20 Eylül 1853

      19 Temmuz tarihli mektubumda[88] şöyle demiştim:

“Batılı devletler, önce Rusya’nın tecavüzlerinden ürkerek, sultanı çara karşı direnmeye teşvikle başlıyorlar, sonra genel bir devrime yol verebilecek genel bir savaştan korkarak sultanı boyun eğmeye zorlamakta karar kılıyorlar.”


      Şimdi şu günlerde birleşik donanmanın gücünün Rusya’nın yararına, Türkiye’ye karşı kullanılması düşünülüyor. İngiliz-Fransız birleşik donanması Çanakkale Boğazına girerse, bu, Sivastopol’ü topa tutmak için değil, ama sultanı, Viyana Notasını şartsız kabul etmekten alıkoymaya çalışan müslümanları uzlaşmaya yanaştırmak için yapılacaktır.

“‘Eylülün 13’ünde”, diyor Urquhart, “dört dışişleri bakanı, Avrupa Konferansınca kabul edilmiş olan değişiklikleri geri almasını Babıâliye zorla kabul ettirmek için İstanbul’a emir vermeyi kararlaştırdılar. Sultanı uyruklarına karşı desteklemesi için donanmanın boğazlara girmesini emrettiler. Yolladıkları mesajın ayaklanmaya yolaçabileceğini düşünerek, onu bastıracak aracı böylece sağlamış oldular.”108


      İngiltere kamuoyu bu haberi, pazar günkü Journal des Dé-bats’dan öğrendi. Journal des Débats’nın verdiği habere göre, Reves, Lord Stratfort de Redcliffe’e mesaj götürmek üzere bu ayın [sayfa 140] 12’sinde Londra’dan yola çıkmış, ertesi sabah Paris’e varmıştı, almış olduğu talimatı Fransa hükümetine bildirdikten sonra İngiltere elçisine Babıâlinin Viyana önerilerine tümüyle razı olmasını, 19 Ağustos tarihli değiştirgelerini geri çekmesini istemesi emrini vermişti. Reeves, Babıâlinin boyun eğmeyi reddetmesinin neden olabileceği bir savaş halinde, dört devlet tarafından desteklenmemekle tehdit edilmesini; Viyana notasının kabulünün İstanbul’da neden olabileceği herhangi bir ayaklanmayı bastırmak üzere Babıâliye, İngiliz ve Fransız donanmalarının yardımının önerilmesini; ve Ömer Paşanın, Babıâlinin emirlerine boyun eğmemeye kalkışması olasılığına karşı da aynı yardım önerisinin yinelenmesini İngiltere elçisinden istemişti. Journal des Débats gelmeden önce aldığımız bir habere göre, imparatorun ret kararının gelmesinin ardından Viyana Konferansı, sultanın önerilerini geri almasını, imzalamayı reddettiği notayı imzalamasını ve uygun göreceği bir yorumu konferansın notaya koyacağı vaadiyle yetinmesini kendisine bildirmişti. The Times, Journal des Débats’nın ortaya attığı uzlaşmaya ilişkin açıklamalar üzerinde durmaktan kaçınıyor. The Morning Post İstanbul’daki sokak kalabalığının bağnazlığını kınıyor. The Morning Chronicle, Avrupa Türkiyesi’ne sert, başıboş Asya göçebe kabilelerine ait romantik tanımlamalarla ve büyüyen Ömer Paşa ordularıyla, donuk okurlarına heyecan aşılamakta. Yiğit Globe, gün geçmiyor ki, Manchester Okulunun barış taciri basınından dikkatle seçilmiş alıntılar yayınlamasın. Yakın bir zamanda İngiltere’nin saygın sınıfları “Putatapıcılığın kökünü kazımaya” ve Prens Gorçakov’la birlikte “Yaşasın Çar! Yaşasın Rusların Tanrısı!” diye bağırmaya hazır hale gelecekler.
      The Times gazetesi bugünkü sayısında “Doğu Sorununun açıkça bir sözcükler sorunu haline geldiğini” keşfediyor. Gazetenin mantığından çıkarılacak sonuç şu: Salt sözcükler uğruna dünya barışını tehlikeye atan sultan, uyanık Palmerston’lar ve Aberdeen’ler tarafından zorla mantık çerçevesine getirilmelidir. The Times’ın söylediğine göre, çar, sultana karşı haksız istekler öne sürdü, sultan bu istekleri reddetti; çar, Tuna Prensliklerini ele geçirdi; İngiltere ile Fransa donanmalarını Beşiki körfezine gönderdiler ve bu iki ülkenin temsilcileriyle Avusturya ve Prusya’nın temsilcileri Viyana’da biraraya geldiler.
      Viyana’da biraraya gelmelerinin nedeni neydi? Türkiye’nin yararı, diyor, The Times. “Osmanlı hükümetine baskı yapma arzusu olamayacağı gibi, böyle bir hareket için herhangi bir neden de yoktu” Öyleyse, şimdi dört devlet, Osmanlı hükümetine baskı yapma arzusunu duyuyorsa, “bunun nedeni artık böyle bir hareket için” [sayfa 141] bir neden olmasındandır. Bu durumda Viyana Konferansının ve Palmerston’la Aberdeen’in tek ve başlıca amacının böyle bir neden yaratmak olduğunu, ve Türkiye’nin Rusya’ya boyun eğmeye zorlanışı için bir mazeret bulmak üzere Rusya’ya karşı yalnızca direniyormuş izlenimini verdiklerini düşünmek yanlış mı olur?

“Öteki büyük devletler” diye devam ediyor The Times, “Rusya’nın isteklerinin haksız ve sultanın egemenlik haklarıyla bağdaştırılamaz olduğu kanısındaydılar”, ve bu nedenle büyük devletler, çarın bütün isteklerini hatta biraz daha fazlasını onaylayan, sultan tarafından çara sunulacak bir nota hazırladılar. “Bu belgenin hükümleri” diyor The Times, “yanlış anlamaya elverişliydi, ama iki nokta kusursuz biçimde açıktı: birincisi, dört devlet, Babıâlinin toprak ve yönetim haklarını korumaya kararlıydılar ve ikincisi, anlaşmazlık halinde, bu kararla bağlanabilirlerdi”


      Şu sultan da, dört devletin, anlaşmazlık halinde, gizle “olumlu kararlılığı’ ile bağlandıklarını ve onların sağlam “kararlılığı” ile desteklendiğini düşünüp, kendi egemenlik haklarına aykırı olan ve kendi uyruklarından oniki milyonun koruyuculuğunu Otokrata bırakacak olan bir notayı neden imzalamaz? Türkiye, kendisine “gizli kararlılıklar, Rusya’ya ise açık haklar bahşeden bir notadan doğabilecek anlaşmazlık halinde dört devletin yiğitliğine neden güvenmemesi gerektiğini ve Rusya’yla anlaşmazlık halinde onu savunmak için bu devletlerin kendilerini devletler arası hukukla ya da açık anlaşmalarla bağlı saymayacaklarını, daha önceki olaylarda öğrenmişti.
      “En aşırı duruma düşünerek” diyor The Times, “orijinal Viyana notasının pure et simple[89] kabulünden sonra, çarın, notayla kendisine verildiğini düşündüğü fırsatlardan yararlanmaya kalkıştığını varsayalım.” O zaman ne olur? “Sultan protestoda bulunabilir ve 1853 düzenlemesinin uygulanışı sorunu ortaya çıkar.” Sanki 1840 ve 1841 düzenlemesinin, Balta Limanı antlaşmasının uygulanışından,109 devletler arası hukuka ilişkin olarak, Lord Clarendon’ın “korsanlık hareketi” diye nitelediği ihlalden herhangi bir sorun ortaya çıkmamış gibi! “Belirsizlik” diyor The Times, “Rusya imparatorunu ancak yanlış yola götürebilir.” Evet tam öyle, 1841 Antlaşmasının, çan, birleşik donanmaları Çanakkale’nin dışında tutarken, prensliklere girmek gibi “yanlış bir yola sürüklemesi” türünden bir yanlışlık.
      Ne var ki sultan inatçı, Türkiye’yi Rusya’ya teslim ederken yalnızca sağlam kararlılığını bildirebilen bir notayı kabule yanaşmıyor. Sultan bu notada belli bazı değişiklikler yapılmasını [sayfa 142] önermişti ve “dört devlet” diyor The Times, “Türkiye’nin önerdiği değişiklikleri onaylamak suretiyle, bu önerilerin kendi önerileriyle uyuştuğu düşüncesinde olduklarını gösterdiler.” Ama Rus imparatoru karşı görüşü taşıdığına göre ve The Times, çarın “bu anlaşmazlıkta izlediği usulün hiçbir şekilde dikkate değer olmadığına” en ufak kuşku duymadığından, mademki, Rusya, Türkiye’nin haklı isteklerine boyun eğmeyecek, öyleyse Türkiye Rusya’nın makul olmayan koşullarına boyun eğmeli, sonucuna varıyor ve şöyle diyor: “Her dış saldırı, her iç ayaklanma tehdidine karşı Avrupa’nın korumasına gerek duyacak kadar güçsüz olan bir devlet, ayakta durabilmesi için vazgeçilemez olan bu yardımı kendisine yardım edenlere en az yük olacak koşullar altında alarak, zayıflığının cezasını ödemelidir.” Mademki Türkiye’nin Rusya’ya direnebilmek için onların yardımına gerek duyduğu varsayılıyor, öyleyse dört devlet, Türkiye’ye karşı Rusya’yla birlik olmalıdır. Türkiye, antlaşmalar gereği başvurmak durumunda olduğu ülkelerden yardım istemiş olmanın cezasını ödemelidir,
      “Başka seçenek yok. Ya İngiltere yasalarının ceza hükümleri olabilen sertlikleriyle dört haine (Aberdeen, Clarendon, Palmerston ve Russell) uygulanacaktır, ya da Rus çan dünyaya sözünü geçirecektir.” The Morning Advertiser’da yer alan D. Urquhart’a ait bu tür sözler, bir işe yarar türden değil. Dört haini kim yargılayacak? Parlamento mu? O parlamento kimlerden oluşuyor? Borsa simsarlarının, fabrikatörlerin sınıfının ve aristokratların temsilcilerinden. Bu temsilcilerin güttüğü dış siyaset ne? Paix partout et toujours[90] siyaseti. Peki, onların dış siyaset fikirlerinin yürütücüsü kim? Divane Morning Advertiser’a göre onlar tarafından hain diye mahkûm edilecek dört kişi. Hiç değilse bir nokta apaçık ortada, Avrupa’yı Rusya’ya teslim edenler, hükümette oligarşi tarafından temsil edilen borsa simsarları ve barış taciri burjuvazidir ve çarın saldırılarına direnebilmek için her şeyden önce yapmamız gereken şey, altın danaya tapan bu alçak, yaltaklanıcı, rezillerin utanç verici imparatorluğunu devirmektir.
      Viyana notasının İstanbul’a varışından hemen sonra Osmanlı Babıâlisi 80.000 redifi110 silah altına almış bulunuyor, İstanbul çıkışlı 5 Eylül tarihli bir telgraf haberine göre, Sadrazamın evinde yapılan bir toplantıdan sonra Türk hükümeti, savaş tehlikesine karşın son notasında direnmeye karar vermiştir. Müslüman halkın gösterdiği şevk en yüksek noktasına çıkmış bulunuyor. Mısır birliklerini denetleyen ve kulakları sağır edecek ölçüde büyük bir tezahüratla karşılanan sultan, askerleri denetledikten sonra, [sayfa 143] kalabalık tarafından atından alınarak omuzlara kaldırılmış, İstanbul sokaklarında muzaffer bir eda ile dolaştırılmıştır. Sultan, Eflak ve Buğdan voyvodalarına, prensliklerden ayrılmaları buyruğunu bir kez daha yinelemiş bulunuyor. İstanbul’da oturan bazı Rus uyruklular Türk hükümeti aleyhine entrika çevirmekten mahkûm edilince, Reşit Paşa, Rus konsolosa, Rus uyruklular hakkında uyarıda bulunmuştur. Bir İstanbul gazetesi, İstanbul’daki Yahudilerin, imparatorluğun askerî hazırlıklarının gerektirdiği giderlere katkıda bulunmak üzere sultana bir milyon kuruş sunduklarını haber veriyor. İzmirli Yahudilerin de benzer bir karar aldıkları söyleniyor. The Vienna Press’deki bir yazı, kalas kentinde birçok boyarın, Ömer Paşayla gizlice haberleştikleri ve ona, prensliklerdeki Rus ordusunun durumu hakkında ayrıntılı bilgi ulaştırdıkları gerekçesiyle tutuklandıklarını haber veriyor. Bu yazıya göre, Ömer Paşanın, bu boyarlardan, kabil olduğu kadar çok sayıda yabancıyı askere almalarını isteyen bir mektubu ele geçirilmiştir.
      Bu ayın 13’ünde Prens Mençikov yanında bir sekreterle birlikte Viyana’ya gitmiş bulunuyor. İmparator Nikola’nın yeni bildirisini getiren kişi olarak Prens Mençikov, Avrupalı devletlere hitabetmiş, Türkiye’nin değiştirgelerini reddedişinin nedenlerini açıklamıştır. İmparator da Kont Nesselrod ve Baron Meyendorf la birlikte bu ayın 21inde Olmütz’e gidiyor. İmparatorun Lieven Prensi aracılığıyla Olmütz’e çağırttığı Prusya Kralı, günün koşulları altında oraya gitmesinin çok fazla éclat[91] olacağı gerekçesiyle bu çağrıya uymayı kabul etmemiştir. 30.000 kişilik bir Rus corp d’armée[92] Bulgar sınırı yakınında Krayova’da ordugah kurmuştur. Rus İmparatorluğunda şimdiye kadar sadece sekiz ordu levazım şubesi vardı. Bükreş’te bir dokuzuncusu kurulmuş bulunuyor – Rusların prenslikleri boşaltmayı düşünmediklerinin kesin belirtisi. [sayfa 144]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3839, 4 Ekim 1853


       

KARL MARX
İNGİLTERE HÜKÜMETİ ATLATILDI – PANİK
(PARÇA)

Londra, Cuma, 23 Eylül 1853


      The Globe, 23 Eylül tarihli sayısında, Reeves’in göreviyle ilgili olarak Journal des Débats’da çıkan yazının doğru olmadığını öne sürüyor. Çarşamba günkü The Times gazetesi de The Globe’un bu yazısını Gobemoucherie[93] başlığıyla aynen yayınlıyor ve Fransız basınını canards’a[94] başvurmakla suçluyor. Ama geçen mektubumda, The Times’ın çözümlemesini yaptığım başyazısı, Journal des Débats’nın haberini tam olarak doğrulamıyor muydu? Paris’te yayınlanan Moniteur’de herhangi bir yalanlama yer aldı mı? The Globe’un yalancılığı Débats’ya bıraktığı o gün, Assemblée Nationale, “Lord Redcliffe’in, sultana, değiştirgelerini geri almazsa, İngiltere donanmasının Çanakkale Boğazına gireceğini ve Fransız donanmasının da çok geride kalmayacağını bildireceğini” haber vermedi mi? The Times gazetesi, The Globe’un yalanlamasına yer verdiği aynı gün, “Türkiye’nin mağrur ruhuna uygun düşsün ya da düşmesin, dört devlet tarafından önerilen ve Rusya tarafından kabul edilen koşullar hariç, Rusya ile Türkiye’nin arasına girmenin, İngiltere ile Fransa’nın işi olmadığını” açıkça yazmadı mı? Journal des Débats daha Londra’ya ulaşmamışken, The Morning Post, bize, “Rus imparatorunun, Viyana notasında değişiklik önerilerine yanıtının alınmasından sonra, büyük devletler temsilcileri konferansının derhal toplandığını ve bu ayın 4’ünde, konferansın [sayfa 145] mesajını Divana vermek üzere bir ulak gönderdiğini, bu mesajın Babıâliyi, Viyana notasını kabule ikna etmesinin umulduğunu” bildirmemiş miydi? Son olarak bugünkü bir sabah gazetesinde “Reeves’in İstanbul’a gideceğini, Lord Clarendon’dan Lord Stratford de Redcliffe’e mesaj götüreceğini, o, Downing Street[95] ile Printing-House Square arasında haberleşme kanalı olduğu için, onunla dışişleri bakanlığı arasında son derece yakın bir ilişki bulunduğunu” okuyoruz.
      Gerçek şu ki, Fransız basını tarafından yapılan son açıklamalardan bu yana, Doğu Sorunu, yeni bir görünüm kazandı, İngiltere hükümetinin kararlaştırdığı önerilerin de, onların tüm hesap ve bekleyişlerinin tersine gelişen olaylarla boşa çıkması olası görünüyor.
      Avusturya, müttefiki göründüğü öteki ülkelerle ortak hareketten çekildi. Viyana Konferansı en azından şimdilik dağıldı. Rusya artık işine yaramadığını düşündüğü maskesini çıkardı, İngiltere hükümeti de son siperlerinden sürülüp çıkarılıyor.
      The Liverpool Courer’in haklı olarak değindiği gibi, “Lord Aberdeen, Rus İmparatoru, sultanın değiştirgelerini benimsemeyi uluorta reddettiğine göre, öteki devletler, bundan böyle, bu değiştirgeler dikkate alınmış gibi hareket etmeye hazır olmalıdırlar tavsiyesinde bulundu.”
      Drouyn de l’Huys, Viyana Konferansına böylesi bir ikiyüzlülükle hazırlanmış açıklayıcı bir notanın Babıâliye gönderilmesini salık verdi. Ancak Kond Buol, “böyle bir notanın Babıâliye karşı çok dostça bir davranış olacağını, ortak hareket için zamanın artık geçmiş olduğunu ve her devletin, kendi uygun göreceği doğrultuda harekette serbest bulunduğunu” söyleyerek bu öneriyi reddetti. Böylece İngiltere hükümeti, kendisini, Avrupa Areopagus’unun,[96] Avusturya elçisinin bir sözüyle toplandığı gibi bir sözüyle dağılan bu sermaye şirketinin ortak hakemliği ile örtme olanağını yitirdi. Başlangıçta, Rusya Prut nehrini geçinceye kadar Avusturya herhangi bir konferans istememişti. Rusya, şimdi Tuna’ya ilerledikten sonra ise Avusturya, en azından eski koşullarda bir konferansı gene istemiyor. Öte yandan, Kont Nesselrod iki genelge nota yayınladı. Bunlar ilk Viyana notasına, gizli “olumlu kararlıklarla payanda vurulmasına, ya da o notanın kapsadığı sözcüklerin ifade ettiği anlamdan başka bir anlamda yorumlanmasına yer bırakmıyor.
      Babıâli tarafından önerilen değişiklikler, tüm sorunu bir “sözcükler sorunu”na indirgedi diye haykırıyor, hükümet yanlısı basın.
      Nesselrod ise, hiç de öyle değil, diyor. Çar, ilk metni, sultanın [sayfa 146] yorumladığı biçimde yorumluyor, ilk nota, Mençikov’un notasının ikinci baskısından başka bir şey değildir, başka bir şey olması da hiçbir zaman düşünülmemiştir. Biz, metne, tüm metne, hiçbir şeye değil ama metne bağlıyız. Hükümet yanlısı Globe, kuşkusuz, çarın ve sultanın ilk notayı “Rusya’nın öne sürdüğü, Türkiye’nin reddettiği ve dört devletin onaylama niyetinde olmadığı (?) isteklerin kabulü anlamına” aldıklarını ve “Rusya’nın, ilk kez öne sürdüğü iddiaların kesin olarak tanınmasında direndiğini” keşfederek hayrete düşmüştür. Üstelik Rusya neden direnmesin? Dört ay önce bu iddiaları öne sürecek kadar cesur idiyse, şimdi ilk hamleyi kazandıktan sonra, niçin vazgeçsin?
      Birkaç gün önce Türk değiştirgelerinin skolastik kaçamaklar, gereksiz kurnazlıklar olduğunu iddia eden aynı Globe, şimdi “Rus yorumu gösteriyor ki, bunlar gerekliymiş” diye itiraf etmek zorunda kalıyor.
      Nesselrod’un ilk imajı kamuoyuna henüz açıklanmadı, ama The Morning Post bu mesajda, “Viyana notasının, Prens Mençikov’un notasının bir eşinden ne fazla, ne eksik olduğunun” belirtildiğine dair bizi temin ediyor. The Evening Globe gazetesi de mesajın kapsamını aktarıyor. Mesaja göre:

“İmparator, Viyana notasının, kendisine, Türkiye’de tanınma ve hükümet üzerinde nüfuz sağlayacağını düşünmüştü. Ancak Babıâli, bu tanıma ve nüfuzu, dört devletin de desteğiyle reddetti. Oysa aracılığın yapması gereken şey, bunu önlemekti. ... imparator, onaylamış olduğu arabulucuları bir yana koyma ve Türkiye’yle doğrudan yalnız başına karşı karşıya gelme hakkını saklı tutmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.”


      İmparator, Batılı ülkeleri hiçbir zaman arabulucu olarak şükranla karşılamadı. Avusturya’nın alçakgönüllü bir ricacı olmasına, öteki üç devletin ise onun gerisinde yürümesine izin verdi.
      St. Petersburg çıkışlı 7 Eylül tarihini taşıyan Berlin Zeit’da 18 Eylülde yayınlanan ve Viyana’da Baron Meyendorf’a hitaben yazılan ikinci mesaja gelince, Nesselrod, Babıâlinin herhangi bir değişiklik yapmaksızın kabul etmesi halinde Rusya’nın onaylamayı vaadettiği ilk notanın, Avusturya elçisi tarafından kendisine, bir ültimatom olarak nitelendiğini söylerken yerden göğe haklıdır. “Acaba imparatorun leuyaute’si[97] hakkındaki bu tanıklığa kulak vermeyen olur mu?” Prensliklerde bir parça “korsanlık” ettiği, Gorçakov’un bildirilerine bakmayarak bu toprakları istila ettiği, ele geçirdiği, vergilediği, yönettiği, yağmaladığı, mülk edindiği, yiyip bitirdiği doğrudur. Ama zararı yok. Öte yandan, “Notanın ilk [sayfa 147] taslağını alır almaz, Paris’te ya da Londra’da onaylanıp onaylanmayacağını öğrenmek için beklemeksizin, kabul ettiğini telgrafla bildirmedi mi?” Viyana’da bir Rus elçi tarafından yazdırtılan bir notanın, St. Petersburg’daki bir Rus bakan tarafından reddedilmeyeceğini telgrafla bildirmesinden daha fazla bir şey yapması beklenebilir miydi? Paris ve Londra için, onların onayını beklemekten daha fazla bir şey yapabilir miydi? Ama gerçekten daha fazlasını yaptı: Kabulünü telgrafla bildirme lütufkarlığını gösterdi, taslak, Paris’te ve Londra’da “değiştirildi”. Bu durumda “o rızasını geri aldı mı, ya da en ufak bir güçlük çıkardı mı?”, kendi ifadesine göre, nota “son şekli’yle “Prens Mençikov’un notasının bir eşinden ne fazla, ne eksik”tir, bu doğru; ne var ki, eş nota gene de her haliyle, ilk notadan “farklı”dır. O “Mençikov’un notasının hiçbir şekilde değiştirilmeksizin kabulünü şart” koşmamış mıydı? “Buna dayanarak notayı dikkate almayı” reddedemez miydi? Böyle yapmadı. “Bundan daha fazla bir uzlaşmacılık gösterilebilir miydi?” Viyana Konferansının ültimatomu onu ilgilendirmez, o dörtlerin malıdır. Sultanın boyun eğmemesinden “doğacak gecikmeleri düşünmek onların işidir.” Ona gelince, onun prensliklerde, askerlerinin bedava yedirilip içirildiği bu yerlerde birkaç ay daha fazla kalmaya hiçbir itirazı yoktur.
      Tuna nehrinin ağzının tıkanmış olmasından Odessa bir zarar görmüyor. Prensliklerin işgali Mark Lane’de111 buğday fiyatının artmasına yolaçarsa kirli Imperiallerin[98] Kutsal Rusya’ya dönmesi daha da hızlanacaktır. Bu durumda “bizimle ilişkilerini derhal düzeltmesine elverecek tek yolu boşuna açmaya çabaladıktan sonra, artık bu işi yapmanın kendisine kaldığını Babıâliye açıkça ve kesinlikle bildirmek” Avusturya’nın ve öteki devletlerin görevidir. Tuna yolunu çara açarak, Karadeniz yolunu da müttefik donanmasına kapatarak, sultan için, zaten yeteri kadar şey yaptılar. Nesselrod’un “şahane efendisi”, şimdi “bugünkü durumda sultanı ve bakanlarının çoğunu etkileyen savaş telkinlerini” kınıyor. Kuşkusuz sultanın serinkanlı davranmasını, savaş gemilerinin karşısına barış bildirileriyle çıkmasını, kazaklara sevgilerini göndermesini yeğ tutardı. “Babıâli henüz tek ödün vermemişken, o bütün ödünleri tüketti. Haşmetmeapları daha ileriye gidemez.” Tuna’yı aşmadan, elbette daha ileriye gidemez. Nesselrod bütün savını, gayet ustalıkla getirip, kendisinden kurtulunması olanaksız bir ikili açmaza (dilemma) bağlıyor. Babıâli tarafından önerilen değişiklikler ya hiç bir şeydir, ya bir şeydir. Hiçbir şeyse, Babıâli bu değişikliklerde neden direniyor? Bir şeyse “o zaman gayet basit, [sayfa 148] biz, bunları onaylamayı kabul etmiyoruz”.
      “Prensliklerin boşaltılması” demişti Lord Clarendon, “herhangi bir uzlaşma için sine qua non’dur, önkoşuldur.” Tam tersi, diye karşılık veriyor Nesselrod. “Bir çözüme ulaşma, yani üzerinde hiçbir değişiklik yapılmamış Avusturya notasını taşıyan Türk elçinin gelmesi, prensliklerin boşaltılması için sine qua non’dur, önkoşuldur.”
      Tek sözcükle, alicenap çar, artık ilk askerî harekatı tamamlamak için Viyana Konferansına gerek duymadığına göre, şimdi Viyana Konferansı aldatmacasından uzaklaşmaya hazırdır; ancak ikinci harekatı başlatabilmek için vazgeçilmez olmaları nedeniyle, prenslikleri elde tutmaya devam edecektir.
      Bugün gelen bir telgraf haberinde belirtildiği gibi, konferansın yeniden çalışmalarına başladığı doğruysa, Aleksandır’ı Paris’te karşılayan halkın söylediği şarkıyı, toplantıya katılan devletler, Nikola için yineleyeceklerdir:
 
      “Vive Alexandre,
      “Vive le roi des rois,
      “Sans rien prétendre
      “Il nous donne des lois[99]
 
      Ne var ki çarın kendisi de, artık Doğu olaylarını eskisi gibi denetimi altında tutamıyor. Sultan, eski bağnaz ruhu uyandırmaya, Asya’nın kaba, savaşçı kabilelerinin Avrupa’yı yeniden istilasına yol vermeye, diplomatik notalarla ve alışılagelen yalanlarla yatıştırılmamaya zorlanmış bulunuyor. Moskofun küstah notasında bile, İstanbul’a egemen olan bu “savaşçı ruhun” idrak edildiğini gösteren bir şeyler görülüyor. Padişahın müslümanlara hitaben yayınladığı buyruk, Rusya’ya başka herhangi bir ödün vermeyi reddediyor. Söylendiğine göre de, bir ulema kurulu, padişahtan, ya daha fazla gecikmeksizin savaş ilan etmesini ya da tahttan vazgeçmesini istemiştir. Divandaki bölünme de hayli aşırı. Reşit Paşayla Mustafa Paşanın barışçılık etkisi, yerini Serasker Mehmet Ali’nin etkisine bırakıyor.
      Sözde radikal Londra basınının karasevdası inanılır gibi değil. Daha birkaç gün önce bize, “İngiltere yasalarının ceza hükümleri olabilen sertlikleriyle dört haine (Aberdeen, Clarendon, Palmerston ve Russell) uygulanmalıdır” diyen The Morning Advertiser dünkü sayısında ise şöyle yazıyor: “Bu önemli yol kavşağında, tüm ülkenin işlerin yönetimini eline bırakabileceği tek kişi var. Bu kişi Lord Palmerston’dır.” Olayları ve gerçekleri göremeyen Morning [sayfa 149] Advertiser hiç değilse, kendi sütunlarında hemen her gün yayınladığı Urquhart’ın yazılarını görebilirdi.
      “Bir çözüme bağlanmamış ve tatmin edici olmaktan uzak olan bugünkü Doğu Sorununu ve konu üzerinde hükümetin takdirle anılışını gözden geçirmek üzere” bir toplantı yapılmasının belediye başkanından istenmesi üzerine, salı akşamı Sheffield halkı bir toplantıya çağrıldı. Buna benzer bir toplantı Stafford’da yapılacak. Rusya’ya ve “yetenekliler” hükümetine karşı gösteriler düzenlemek amacıyla birçok girişimde bulunuluyor. Ama kamuoyunun dikkatini daha çok iskonto hadleri, tahıl fiyatları, grevler, ticarete ilişkin kaygılar ve bunlardan da çok, Newcastle’ı kasıp kavuran ve Londra’daki sağlık bakanlığının sadece açıklamalarla mücadele ettiği kolera çekiyor. Gelecek altı aylık süre boyunca tüm Adalarda Salgın Hastalıklar Yasası hükümlerinin uygulanmasına ilişkin bir buyrultu yayınladı. Afete, Londra’da ve öteki büyük kentlerde gereği gibi karşı koyabilmek için ivedi önlemler alınıyor. Urquhart’ın görüşlerini paylaşsaydım, kolera hastalığını, Anglo-Sakson ruhu diye anılan şeyden, geriye kalanı yıkmak “gizli göreviyle” İngiltere’ye çar göndermiştir, derdim.

 

New-York Daily Tribune,                               KARL MARX
n° 3892, 7 Ekim 1853


       

      [Bunu izleyen mektubunda Marx, donanmanın Çanakkale Boğazı’ndan geçişinin Senet Borsasında yaptığı etkiyi, aşağıdaki bölümde kısaca anlatıyor.]
      Birleşik donanmanın Çanakkale Boğazından geçtiği haberleri ve onun yanısıra, hükümette değişiklik yapılacağı söylentileri ve ticarî güçlük haberleri, cumartesi günü Senet Borsasında gerçek bir panik yarattı:
      “İngiliz hisse senetlerinin halini ya da Senet borsasındaki sahneyi anlatmak hiç de kolay bir iş olmasa gerek. Böyle bir heyecana pek nadir tanık olunur. Bereket ki, bu tür heyecan sık sık görülmüyor. ... Senet satışının, hemen hemen, Fransız Devrimi sırasında tanık olunan ölçüye vardığını söylemek, işleri abartmak sayılmamalıdır. ... Hisse senetleri indeksi bu hafta 91,5’e indi. İndeks 1849’dan bu yana hiç bu kadar düşmemişti. ... Demiryolu piyasasında düşme hiç durmaksızın devam ediyor.”
      Böyle yazıyor hükümet yanlısı Observer. [sayfa 150]


       

New-York Daily Tribune,                               KARL MARX
n° 3900, 15 Ekim 1853

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRKİYE’DE RUSLAR[100]


      Savaşın kesinliği ve bugünlerde Avrupa’ya gelen her gemiyle, orduların taktik hareketleri ve savaşların sonuçları hakkında haber geleceğine göre, kampanyanın seyrini saptayacak olan gerek savaşı sürdüren devletlerin bugünkü durumlarını, gerek güçlerini saptamak, bugün her zamankinden daha gereklidir. Gerek her iki tarafın saldırı ve korunma unsurlarının, gerek karşı karşıya bulunan komutanların amaçlarında rol oynadığı anlaşılan önemli stratejik düşüncelerin kısa bir tahlilini yaparak bu konuya bir yaklaşım sağlamayı düşünmekteyiz.
      Tuna Prensliklerini elinde tutan Rus orduları, başlangıçta 2 piyade kolordusu ile mutad ihtiyat süvari ve topçu güçlerinden kuruluydu. Rusya’daki bir piyade kolordusu, 3 tümeni ya da 6 piyade tugayını, birkaç hafif süvari tugayını ve bir topçu tugayını kapsar; toplam olarak bunun yaklaşık 55.000 asker ile 100 top olması gerekir. Her 2 piyade kolordusunda bir “ihtiyat süvari kolordusu” ile ağır müstahkem mevki toplarını da kapsayan ihtiyat topçusu bulunur. Buna göre, kağıt üzerindeki işgal gücü esasında yaklaşık olarak 125.000 askerdir. Bu arada üçüncü bir piyade kolordusu Prut üzerinden ilerlemektedir, ve bu itibarla da beklenecek bütün döküntüleri çıkardıktan sonra Tuna’da yoğunlaşmış olan Rus ordularını 140.000-150.000 kişi olarak tahmin edebiliriz. Belirli bir [sayfa 151] zamanda bunların kaçının bayraklar etrafından toplaşabileceği ise uzaktan doğru olarak tahmini mümkün olmayan her bölgedeki sağlık koşullarına, Rus sağlık bakımının az ya da çok etkili oluşuna ve benzeri başka koşullara bağlıdır.
      Bize sağlanmış olan bilgilere göre, Tuna’da Rusların karşısındaki Türk ordusu, en çok 110.000-120.000 kişi olarak tahmin edilebilir. Mısırlı güçlerin gelmesinden önce bu ordunun 90.000’den fazla olmadığı söyleniyordu. Bu itibarla, Türklerin sayı bakımından belirli ölçüde düşük olduklarına karar verebiliriz. Ve her iki ordunun sahip bulunduğu değer ve nitelik bakımından da Ruslar gene üstündür. Ama seçkin Fransız ve Prusyalı subaylar tarafından eğitilmiş olan Türk topçusunun yüksek yetenekli, Rus topçusunun ise isabet bakımından kötü olduğu doğrudur; son zamanlarda iyileştirme girişimine karşın, Türk piyadesi Rus süvarisi ile kıyas edilemez, ama ilk saldırıda geri püskürtüldükten sonra ikinci ve üçüncü bir saldırıda bulunması gereken savaş disiplininden ve dayanıklılıktan Türk süvarisi yoksundur.
      Her iki taraftaki generaller nispeten yenidir. Rus komutanı Prens Gorçakov’un askerî değeri ve bu yüzden çarın ona bu görevi vermesi hakkında daha önce okurlarımıza bilgi vermiştik.112 Her ne kadar Gorçakov yetenekli bir insan ve Rusya’nın “tarihsel görev’’ine heyecanla inanır ise de, şimdi açılmış olan böyle bir kampanyayı yönetebileceğini göstermesi gerekir. Türk başkomutanı Ömer Paşa daha çok tanınmıştır, ve hakkında bildiklerimiz genel olarak olumludur. Kürdistan’a ve Karadağ’a karşı kampanyaları arasında ilki ağır koşullar altında başarılıydı, ve ikincisi, araya diplomasi girmemiş olsaydı, olağanüstü iyi düzenlenmiş ve neredeyse kan dökülmeden başarıya ulaşabilirdi.113 Bu nedenle, özellikle yönetimde Türkler belki üstündür; ama hemen hemen bütün diğer hususlarda Ruslar üstündür.
      Savaşı ilan etmiş olmalarına ve düşmanla boğuşmak için Ruslardan daha hırslı görünmelerine karşın daha güçsüz olduklarından Türklerin savunmada kalacakları ve Rusların saldırıya geçeceği anlaşılmaktadır. Doğaldır ki, her iki generalin önlemlerindeki belirgin hatalardan doğabilecek raslantılar bu hesap dışındadır. Türkler saldın için yeteri kadar güçlü olsalardı, taktikleri belirleyici olurdu. Tuna’nın aşağı bölümündeki gösteri manevrası ile Rusları aldatıp, ordularını acele Silistre ile Hirsova arasında toplayarak Tuna’nın aşağı bölümünden geçmek, düşmana en güçsüz yönünden saldırmak, yani Eflak ve Moldovya arasındaki dar arazi parçasında saldırıya geçtikten sonra Tuna’nın her iki prensliğindeki Rus ordularını birbirinden ayırmak, yoğun güçlerle [sayfa 152] Moldavya’daki kolorduyu geri püskürttükten sonra Eflak’ta tecrit edilmiş kolorduyu yoketmek. Ama bir saldırı hareketinde Türklerin bir başarı umudu olmadığından, Rus komutanı pek büyük hatalar yapmadıkça, böyle bir şeyi kolay olarak uygulayamazlar.
      Ruslar saldırı fırsatını elde ederlerse, Türk ülkesinin göbeğine ilerlemeden önce, Tuna’dan sonra da Balkanlardan oluşan iki doğal engeli aşmaları gerekecektir. Düşman bir ordunun karşısında bile geniş bir nehri geçmek, devrim savaşları sırasında ve Napoléon savaşlarında o kadar çok kez başarılmış bir iştir ki, bugün artık her teğmen böyle bir işin nasıl yapılacağını bilmektedir. Bir çift gösteri manevrası, iyi teçhiz edilmiş bir duba köprüsü, bunun güvencesi için birkaç batarya, geri çekilmenin güvencesi için iyi düzenlenmiş önlemler ve cesur bir öncü, aşağı yukarı gerekli olan bütün koşulları kapsar. Ama büyük bir dağ silsilesini ve özellikle Balkanlar gibi o kadar az sayıda geçidi ve elverişli yolu olan birini aşmak ciddi bir girişimdir. Balkanlarla Tuna arasında olduğu gibi, bu dağ silsilesi 40-60 milden daha az bir uzaklıkta bir nehire paralel olursa, sorun daha da ciddileşir, çünkü dağlarda yenik düşmüş bir kolordu enerjik bir takip sonunda köprülerine ulaşamaz duruma getirilebilir, ve yardım ulaştırılmadan önce nehrin içine sürülebilir; büyük bir savaşta bu şekilde yenik bir ordu kaçınılmaz surette yokedilir. İşte Tuna ile Balkanlar arasındaki bu kısa aralık ile birbirine paralel oluşları, Türkiye’nin doğal askerî gücünü oluşturmaktadır. Makedonya-Sırbistan sınırından Karadeniz’e kadar Balkanlar, yani gerçek Balkanlar, “Veliki Balkanları”, beş geçide sahiptir ve bunlardan ikisi Türkiye’dekiler gibi dağ yolu niteliğindedir. Bunlar, Belgrat’tan Sofya, Filipopol, Edirne üzerinden İstanbul’a giden ihtimam Geçidi ile Silistre ve Sumla yolu üzerindeki Dobrol Geçididir. Geri kalanların üçünden ikisi yukarda sözü edilmiş olanların arasındadır, ve üçüncüsü de Dobrol ile Karadeniz arasındadır; bunlar, ağırlıklarıyla büyük bir ordu için geçilemez sayılırlar. Daha ufak kıta bölümleri için, örneğin hafif sahra topları için, belki geçit verirler, ama saldıran için ana kıtasıyla hareket ve bağlantı hattı olarak işe yaramazlar.
      1828 ve 1829 yıllarında Rus birlikleri, Silistre-Dobral Geçidi-Edirne-Aynacık hattı üzerinden hareket etmişlerdir; bu hat gerçekten Rus sınırından Türk başkentine en kısa ve en dolaysız bağlantıyı sağladığından, kuzeyden gelen, Karadeniz’e tamamen egemen bir donanmayla desteklenen, İstanbul’a doğru bir zafer yürüyüşü yaparak çabuk sonuç sağlayacak her Rus ordusu için bir Rus ordusu, Tuna’yı geçtikten sonra, yanları Sumla ve Varna müstahkem mevkileri tarafından tutulmuş bir hattı yararak her [sayfa 153] iki kaleyi kuşatmak ya da zaptetmek ve oradan Balkanları aşmak zorundadır. 1828 yılında Türkler bu mevkide ana güçlerini ileri sürmüşlerdir, Kulevça’da yenilmişler, Varna ve Şumla’yı kaybetmişler, Balkanların savunması güçsüz kalmış, ve Ruslar, çok zayıf düşmüş olmakla birlikte, direnişe raslamadan Edirne’ye varmışlardır, çünkü Türk ordusu tamamen çözülmüştü ve İstanbul’un savunması için bir tugay bile elde kalmamıştı. O sırada Türkler büyük bir hata yapmışlardı. Her subay bilir ki, bir dağ silsilesi önüne savunma hattı kurarak ve hatta savunma gücünün bir bölümü ile bile savunulmaz, ve bütün geçitler bu suretle kapatılmaz; bunun yerine, silsilenin arkasında merkezî bir mevzi kurulur, bütün geçitler gözaltında tutulur, ve düşmanın amaçları açık-seçik belli olduktan sonra da onun kolbaşlarına, dağ silsilesinin çeşitli boğazlarından çıkar çıkmaz büyük güçlerle saldırılır. Rus hareket hattına dikey olan Varna ile Şumnu arasındaki güçlü mevzide kesin karşı-saldırıya geçecek yerde, Türkler, şaşırarak bunun yerine Edirne düzlüğünde yığınak halinde olan ve hastalık ile firarlar yüzünden güçten düşmüş kıtalarla düşmanı göğüslemek zorunda kalmışlardır.
      Görüyoruz ki Silistre-Edirne hattındaki savunma esnasında kesin sonuçlu bir savaş rizikosunu göze almadan Tuna’dan geçişin de savunması gerekiyordu, ikinci direniş ise, Sumla ile Varna arasında değil arkasında yapılmalıydı; kesin sonuçlu bir savaş ancak çok büyük zafer olasılıkları karşısında göze alınmalıdır. Bundan sonraki adım, kesin sonuçlu bir çatışmaya gitmeyecek kadar gerekli direnişte bulunan müfrezelerle geçitleri savunarak Balkanlar üzerinden geri çekilmekti. Bu arada Ruslar, kalelerin kuşatması esnasında zayıflayacak, ve daha önceki uygulamalarına uyarak bunları saldırı ile ele geçirmeleri halinde çok büyük kayıplar vereceklerdi; çünkü bugüne kadar yabancı bir yardım görmeden hiçbir zaman düzenli bir kuşatma yapacak durumda olmamış bulunması Rus ordusunun dikkate değer ve tipik bir niteliğini oluşturmuştur. Deneyimli mühendislerin ve topçuların yokluğu, barbar bir ülkede büyük savaş malzemesi ve kuşatma araçları depoları kurmak ya da türü ne olursa olsun uzun mesafeler üzerinden malzeme taşımak olanaksızlığı Rusları müstahkem mevkileri kısa, yoğun, ama çok zaman etkisiz bombardımandan sonra saldırıyla ele geçirmek zorunda bırakmıştır. 1828 ve 1829 yıllarında Avrupa ve Asya’daki Türk kaleleri ile 1831 yılında Varşova da böyle alınmış, ve Suvorov da İsmail’i ve Oçakov’u114 bu şekilde ele geçirmiştir. Her durumda, Ruslar, Balkan geçitlerine zayıflamış olarak varacak, bu arada da Türkler müfrezelerini her yandan yığmak zamanını kazanmış [sayfa 154] olacaklardı. Balkanları aşmak girişiminde saldırganın, Türk ordusunun bir darbesiyle geri püskürtülememesi halinde kesin sonuçlu savaş Edirne duvarlarının altında verilebilir, ve Türkler burada yenilgiye uğrarlarsa hiç değilse geri kalan bütün şanslarını denemiş olurlardı.
      Ancak Edirne’de bir Rus saferi varolan koşullar altında çok zayıf bir sonuç sağlardı, İngiliz ve Fransız donanmaları İstanbul’un önündeydiler, ve bunların doğrudan gözleri önünde hiçbir Rus generali bu başkente giremezdi. Edirne’de durdurulmuş, ve kendisi de tehlikeye düşeceğinden donanmasının desteğine güvenemeyen Ruslar, kısa zamanda hastalık yüzünden binlerce kurban verip, tekrar Balkanlar üzerinden çekilmek zorunda kalırlardı. Bu suretle de zafere karşın hedeflerine varamamış olurlardı. Kuşkusuz, belki de daha elverişli olan başka bir hareket hattı da vardır. Bu hat, Vidin’den ve Nikopolis’ten, Sofya üzerinden Edirne’ye varan yoldur. Politik düşünceler dışında hiçbir akıllı Rus generalinin aklından bu yolu izlemek geçmez. Rusya, Avusturya’ya güvenebildiği, Sırp sınırına bir Rus ordusunu yanaşması ile birlikte Sırbistan’daki Rus entrikalarının o ülkede ve gerek Karadağ’da gerekse Bosna, Makedonya ve Bulgaristan’daki çoğu Rus-Slav olan halk arasında başkaldırmalara meydan vermesi olasılığı bulunmadıkça, ve bir Avrupa filosunun varlığı dolayısıyla İstanbul’un alınması gibi bir savaş seferinin salt askerî bir sonuç olarak meydana gelmesi sözkonusu olmadıkça, yukarda belirtilmiş olan savaş seferi planı, Rusların iyi bir başarı olasılığı olarak, ve üstelik doğrudan İstanbul üzerine yürüyerek, İngiltere ve Fransa’yı kararlı savaş hareketlerine itmeden, uygulayabileceği tek plan olur.
      Rus ordusunun karşılıklı durumu yüzünden biraz da bu şekilde bir planın gerçekten düzenlenmiş olması olası görünüyor. Sağ kanadı, Eflak’ın batı sınırına yakın Krayova’ya kadar uzatılmış, ve kıtaların yukarı Tuna yönünde genel bir kaydırma yapılmıştır. Bu manevranın tamamen Silistre-Şumnu hareket hattı dışında bulunması dolayısıyla, bunun hedefi, ancak Türkiye’deki Slav ulusal çabaların ve Rum ortodoks mezhebinin merkezi olan Sırbistan ile bağlantı kurmak olabilir. Aşağı Tuna’da bir savunma mevzii, Sofya yönünde yukarı Tuna’da bir ilerleme ile birlikte, Avusturya’nın desteği ve ulusal bağımsızlık için Türk Slavlarının bir hareketi halinde tamamen güvenli olurdu; ve böyle bir hareket, Rus ordusunun Türkiye’nin Slav nüfusunun merkezi üzerine yürümesinden daha elverişli bir şekilde çözümlenemezdi. Böylece çar, bütün çekişmeler sırasında amacına çok daha kolay ve çok daha az kışkırtıcı olarak erişirdi: yani, Moldavya, Eflak ve Sırbistan’da bugün olduğu gibi, [sayfa 155] Türkiye’de yaşayan bütün Slavların ayrı prenslikleri durumunda toparlanması. Bulgaristan, Karadağ ve Makedonya, sözde sultanın egemenliği, ama gerçekte çarın korunağı altında bulunması halinde, Avrupa Türkiyesi İstanbul çevresine kapatılmış ve Arnavutluk’tan asker kaydırılmasından yoksun kalmış olurdu. Bu durum, Rusya için, Edirne’de kesin zaferden sonra orduları bir ölü noktaya varmış olacağından, çok daha elverişli bir sonuç olurdu. Bütün görüşlere göre Rusya bu sonucu elde etmeye uğraşmaktadır. Türkiye’deki Slavlara güvenmekte hata edip etmediği daha henüz belli değildir, ve bunların hepsinin Rusya’nın aleyhine dönmeleri her halde kimseyi hayrete düşürmemelidir. [sayfa 156]

 

New-York Daily Tribune
n° 3900, 17 Ekim 1853
Başyazı

 

KARL MARX
SAVAŞ SORUNU
(PARÇA)

Londra, Cuma, 7 Ekim 1853


      The Morning Chronicle, geçen cuma günü dördüncü baskısında sultanın Rusya’ya karşı savaş ilan ettiğini bildiren bir telgraf haberi verdi. Paris’te yayınlanan dün akşamki Patrie ise, Doğudan alınan haberlerin, The Morning Chronicle tarafından verilen haberi tutmadığını, yarı-resmî bir açıklama ile duyuruyor. Hükümet yanlısı bir başka gazeteye, Constitutionnele göre, Avusturyalı arabulucu de Bruck’ün ısrarlı girişimleri karşısında, divan geçen ayın 25’inde Viyana notasını gözden geçirmek üzere toplandı ve Reşit Paşanın son notasında115 direnmeye karar verdiğini ilan etti. Ertesi gün Büyük Şura toplantıya çağrıldı. Bellibaşlı hükümet üyelerinden, danışmanlardan, paşalardan ve önde gelen din adamlarından oluşan bu 120 kişilik Şûra, “Divan tarafından önerilmiş değiştirgeleri kapsamayan bir Viyana notasını imzalamanın sultanın onuruna aykırı ve egemen otoritesini yıkıcı nitelikte oluşu karşısında ve çarın bu değiştirgeleri tümden kabul edilemez ilan etmesi ve Osmanlı imparatorluğunun bağımsızlığını yıkıcı bir düzenlemeye ilişkin isteklerini geri almayı reddedişi nedeniyle, Şûranın sultana, derhal imparatorluğunun korunması ve istilacıyı topraklarından çıkarmak için gerekli önlemleri almasını salık vermekten başka yapabileceği bir şey kalmadığına” karar verdi. Resmî savaş ilanı ise henüz hiçbir güvenilir kaynak tarafından doğrulanmadı. Hiç değilse bu kez, Babıâli, Batılı diplomatları gafil [sayfa 157] avladı. Donanmalarını geri çağıramayan, Beşiki Körfezindeki gülünç durumlarını daha fazla sürdüremeyecek olan, çara açıktan meydan okurcasına boğazlardan geçmeyi arzu etmeyen İngiltere ve Fransa hükümetleri, Bayram sırasında İstanbul’daki hıristiyanların karşılaşabileceği tehlikeyi önleme bahanesiyle Babıâlinin Beşiki Körfezindeki gemileri çağırmasını istiyorlardı. Babıâli, herhangi bir tehlike olmadığı ve böyle bir şey olursa hıristiyanları, herhangi bir dış yardım olmaksızın koruyabileceği gerekçesiyle bu isteği reddetti ve fêtes’den[101] sonraya kadar gemileri çağırmayı arzu etmediğini bildirdi. Ama, Babıâli, kararsız ve güvenilmez müttefiklerini bir çıkmaza sokup, savaştan yana olduğunu ilan ettiği zaman, birleşik donanmanın öncü gemileri boğazları henüz geçmemişlerdi. Savaşın kendisi ise, üç ay önce, Rus birlikleri Prut nehrini geçtikleri zaman başlamıştı. Hatta, Rus birliklerinin Tuna nehri kıyılarına ulaşmalarıyla, savaşın ilk bölümü sona bile ermişti. Şimdi olabilecek tek değişiklik, savaşın tek yanlı olmaktan çıkmasıdır.
      Yalnız Tunus beyi değil, ama Rusya’nın entrikalarına dayanamaz hale gelen İran şahı da en iyi birliklerinden 60.000 kişilik bir birliği sultanın emrine verdi. Böylece Türk ordusunun Avrupa, Afrika ve Batı Asya’daki müslüman kuvvetlerin hepsini gerçekten biraraya getirmiş olduğu söylenebilir. Doğuda uzun süreden beri üstünlük savaşımı içinde olan iki dinin Rus ortodoks ve müslüman dinlerinin orduları karşı karşıya gelmiş bulunuyorlar – birini toplayan, tek adamın keyfî arzusudur; ötekini toplayan kaderin olayları zorlamasıdır. Karşılıklı imanlarına göre, Rus ortodoks kilisesi ilahî takdir dogmasını reddederken, müslümanlık kadercilik üzerine kuruludur.
      Bugün iki toplantı yapılacak, biri Downing Street’te, öteki London Tavern’de. Biri hükümet tarafından yapılıyor, öteki hükümete karşıt olanlar tarafından. Biri çardan yana, öteki sultandan. Karma hükümetin niyetleri hakkında herhangi bir duraksama varsa, The Times ve Morning Chronicle gazetelerinin başyazılarından, hükümetin savaşı önlemek, görüşmeleri yeniden başlatmak, zaman öldürmek, sultanın ordularını kötürüm etmek ve prensliklerde çan desteklemek için elinden gelen her çabayı harcayacağı sonucunu çıkarabiliriz. The Times kuşkusuz bir otoriteyle, “çar barıştan yana olduğunu ilan etti” demenin mutluluğunu duyuyor. Çar “barış duygularını Olmütz’de116 kendi ağzıyla” dile getirdi. Babıâlinin önerdiği değişiklikleri kabul etmeyecek; ilk Viyana notasında direnecek; ama Viyana Konferansının o notayı, kendi [sayfa 158] Nesselrod’unun yorumu ile çatışacak biçimde, bir çeşit yapısını aşar bir anlamda yorumlamasına izin verecek. Batılıların, kendisine bu arada prenslikleri işgal etmek izni vermesi karşılığında, çar, onların kendilerini konferanslarla meşgul etmelerine izin verecek.
      The Times, bir barış coşkusu içinde, Rusya ve Avusturya imparatorlarını, Afrika’nın içlerindeki iki vahşi kabile önderine benzeterek şu sonuca varıyor. “Sözün kısası, çarın siyasal hatalarının sonucu olarak Rusya savaşa girerse, dünya ona karşı sevgi duyar mı?” [sayfa 159]

 

New-York Daily Tribune KARL                               MARX
n° 3904, 21 Ekim 1853

 

KARL MARX
TÜRK BİLDİRİSİ
(PARÇA)

Londra, Salı, 18 Ekim 1853


      Sultanın çara karşı açtığı savaşı haklı göstermeyi amaçlayan, 1 Ekim tarihli ve dört büyüklere hitabeden Türk bildirisi, 1853 Mayısından bu yana Avrupa’yı adeta bir sel gibi basan resmî belgelerden her bakıma üstün bir belge.
      Bu belge, sultanın kavgaya yolaçacak herhangi bir neden yaratmadığını belirtiyor. Kutsal yerler sorunu da çözümlendikten sonra, ortada bir bahane dahi kalmamıştı. Rusya tüm antlaşmalara karşıt davranırken, Türkiye’nin denemediği uzlaşma yolu kalmadı. Dört büyükler, sultanın, Prens Mençikov’un notasını onaylamamasından yanaydı. Bu durumda, onun, Prens Mençikov’un notasından farklı olmayan Viyana notasını onaylaması nasıl beklenebilirdi? Viyana Konferansını açıklayıcı mektuplar, koşullan değiştiremezdi. Kaynarca Antlaşmasının açık ve kesin maddesi bile Rusya tarafından başka anlama yorulabildikten sonra, “dinsel koruyuculuk konusundaki iddiaları için somut bahaneler yaratmasına elverecek muğlak ve açık olmayan maddeleri Rusya’nın eline vermek tehlikeli olmaz mıydı?” Bundan başka Nesselrod’un daha sonra yaptığı açıklamalar, sultanın önerdiği değişikliklerin ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. Prensliklerin işgali, ilk bakışta görüldüğü gibi, bir casus belli idi, Babıâli de şimdi, bu hareketi casus belli saymaya karar vermişti. Bu karar çerçevesinde Prens Gorçakov, Tuna Prensliklerini boşaltmaya [sayfa 160] çağrılmıştı. Bu konudaki bildirimin eline varışından başlayarak onbeş gün içinde olumsuz yanıt verirse, Ömer Paşa çatışmaya girişecekti, Rus temsilcileri, Osmanlı devletinden ayrılacak, iki ülke arasındaki ticaret ilişkileri kesilecekti. Bununla birlikte Rus ticaret gemilerine herhangi bir ambargo konmayacak, ama kendilerine Türk limanlarından çıkmaları emredilecekti. Boğazlar dost devletlerin ticaret filolarına açık olacaktı.
      Sultanın bildiriminin özü işte bu.
      Türkiye’nin ültimatomu Prens Gorçakov’a bu ayın 9’unda bildirildi. Bu durumda prensliklerin boşaltılması için verilen süre, bu ayın 25’ide sona eriyor. Ancak çarpışmaya girişme tehdidi, sözcüğün ifade ettiği anlamda alınamaz, çünkü Ömer Paşanın, Ruslara saldırma düşüncesiyle kuvvetli mevzilerini bırakmayacağı kesindir.
      Dünkü The Morning Herald gazetesinde, Rus ordusunun Batıya yönelik hareketi ve bu hareketin ortaya koyduğu üzere, Rusya’nın Avusturya ile gizli bir anlaşma içinde bulunduğuna ilişkin gözlemlerinin doğrulandığını göreceksiniz.
      Asya’nın, eski, küçük hileler ve aldatma düzenine sadık olan Rusya, ne yazık ki, “Babıâlinin savaş ilan ettiğini tam öğrendiği sırada”, çarın arabulucu devletler tarafından önerilen koşulları tümden kabul ettiğini bildirmek üzere alelacele Viyana’ya bir ulak göndermiş olduğu söylentilerini yaymak suretiyle, şimdi, Batının safdilliğine oynuyor. Doğaldır ki, bu durumda, Rusların Tanrısı, vermiş olduğu bütün ödünleri geri almış ve “artık hiçbir yol kalmadı, Yalnızca savaş sonuna kadar savaş” (guerre à outrance)[102] diye haykırmıştır. Böylece, öyle görünüyor ki, çar, sultan tarafından savaşa zorlanmıştır.
      Avusturyalı arabulucu de Bruck’ün, siyasal göçmenlerden bir yabancı askerler lejyonu kurmayı düşünüp düşünmediğini Babıâliden sorduğu bildiriliyor. Reşit Paşa, Babıâliye sürekli bu konuda öneriler gelmesine karşın, henüz bir karara varmadığını söylemiş, ancak müttefiklerinin kendisini terketmeleri durumunda, Türkiye’nin, uygun bir savunmanın gerektireceği her yola başvurmakta ve Avrupa’nın birçok ülkesine dağılmış siyasal göçmenlerin hizmetini kabul etmekte tamamen haklı olduğuna inandığını belirtmiştir.
      Constitutionnel’de şu satırları okuyoruz:
      “Fransa ve İngiltere’nin Babıâliye yardım etmesi için şu anda Paris ve Londra’da resmen istekte bulunulduğunu gösteren kanıtlar var.” [sayfa 161]
      Gazetelerde, Avusturya imparatorunun, ordusunu 100.000 kişi azalttığına ilişkin haberler var. Gerçi izin verilmiştir, her an geri çağrılabilirler. Bir yandan malî baskılar, bir yandan da ödünç verebilecek olanları böylece avlama düşüncesi, Viyana hükümetini bu adımı atmaya yöneltmiştir. [sayfa 162]

 

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3912, 31 Ekim 1853


       

KARL MARX
KUZEY DEVLETLERİ
(PARÇA)

Londra, Cuma, 21 Ekim 1853


      Avusturya’nın orduda azaltma yapma kararının, yalnızca ödünç para verecek olanları tuzağa düşürme amacını güttüğünü son mektubumda belirtmiştim. Ödünç alma olasılıklarının tümden ortadan kalkması karşısında –hükümet hiçbir zaman borç almayı düşünmediğini söylüyor– şimdi, yeniden para basma yolunu tuttular. Bu durumda, “orduda azaltma yapılmasına ilişkin imparatorluk buyrultusunun yürürlüğe konması için hiçbir düzenleme yapılmadığını” da öğreniyoruz.
      The Morning Post’un Paris muhabiri, Rus imparatorunun Olmütz ile Berlin’e yaptığı son gezilerdeki girişimlerini şöyle haber veriyor:

“Çarın esas amacı, Kuzey devletleri arasında yeni bir ittifak kurmaktı.”


      Rusların Şamil karşısında başarı kazandığı haberlerine gelince, Paris’e ulaşan mektuplar, bu haberlerin uydurma olduğunu gösteriyor. Bu mektuplara göre, mayıs ayından, yani Mendoh’da zaferi Şamil’in kazanmasından ve Rusların Malka’ya karşı giriştikleri hareketin püskürtülmesinden bu yana, sözkonusu haberlerde anlatıldığı gibi bir çarpışma olmamıştır.

“Bizim karışmamız için siyasal yakınlıktan başka hiçbir neden olmasa bile, Polonyalılar ya da Macarlar yanında Rusya’yla savaşılmasının, halk gözünde benimsenir bir şey olduğunu kabul [sayfa 163] ederiz. ... Ama Türkiye uğruna savaş öyle bir şey ki, en güçlü gerekçe bile bize gerçek bir haz vermez.”


      The Times gazetesi 12 Ekimde böyle yazmıştı. Bir hafta sonra aynı gazete şunları yazdı.

“Britanya ve Rusya orduları arasındaki ilk çatışma, tüm Avrupa kıtasında devrimin ilk işareti olabilir. Biz, böyle bir düşüncenin demokrat olmaktan başka her şey olan bizim aristokrat, plütokrat, timokrat, despot yöneticilerimizin aklından geçmemiş olduğunu ve buna itiraz edilebileceğini sanmıyoruz. ... Biz, Türkiye’nin, gerçekte bağımsız olan belli bazı topraklar üzerinde yalnızca ad olarak var olan egemenliğini savunmak üzere Rusya’yla bile bile savaşa gireceğiz. Çünkü böyle yapmak suretiyle Avusturya imparatorluğumda bir ayaklanmayı tahrik etmiş olacağız.”


      Bir gün İngiltere Rusya’yla savaşmıyor, çünkü böyle yaparsa, Polonyalılar ile Macarları savunmak yerine, Türkleri savunmuş olur. Ertesi gün savaşıyor, çünkü Türkiye’nin yanında herhangi bir savaş, aynı zamanda Polanyalılarla Macarlar adına da girişilmiş bir savaştır.
      Viyana’da yayınlanan Presse, sultanın, Abdülkadir’den, Rusya ile savaş halinde komutanlığı kabul etmesini istediğini yazıyor. Görüşmeler Şeyhülislam tarafından yürütülmüştür. Emir, önceden Bonaparte’a danışılması koşuluyla Türkiye’nin hizmetine girmeyi arzu ettiğini söylemiştir. Onun yazgısı olan komutanlık, Asya ordusunun komutanlığıdır. [sayfa 164]

 

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3917, 5 Kasım 1853

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRKİYE’DEKİ ORDULARIN HAREKATI[103]


      Türkiye’deki savaş alanında, son zamanlarda, sözkonusu tarafların durumlarını ve planlarını daha açık şekilde belirleyen birkaç anlamlı askerî harekat meydana geldi. Saldırgan taraf olmaları ve bu yüzden de girişimlerde bulunan gözüyle bakılmaları gereken oldukları için ilk ele aldığımız Ruslar, harekat hatlarını Batıya doğru daha da uzatmışlardır. Tugaylar arka arkaya Tuna’nın yukarısındaki Vidin yönünde yola çıkarılmıştır; ve şimdi denilebilir ki, Rus ordusunun cephesi, Vidin karşısındaki Kalafat’tan Hirsova karşısındaki Oraş’a kadar uzanmakta ve gerek İstanbul’a, gerek Sırbistan’a ve Makedonya’ya giden yolu tehdit etmektedir. Kalafat üzerine ilk harekat, Türkiye’deki Slav ve Rum halklarının merkezleri yönünde bir Rus oyalama saldırısının kesinlikle anlaşılması için yeterliydi. Dolayısıyla aynı zamanda anlaşılmaktadır ki, doğrudan İstanbul’a giden yol üzerindeki savaş seferi planı, savunma hareketinden ve yalnızca gösterişten ibaret olup Sofya’ya giden yol üzerindeki ve Sırbistan’daki ve Makedonya’dakiler ise enerjik saldırı harekatını öngörmektedir. Ancak, bu harekatın yapıldığı sırada Türkler daha henüz savaş ilan etmemişlerdi. Bu savaş ilanı bu arada yapılmış ve çarı o kadar kızdırmıştır ki, kıtalarına daha önce beklenmemekte olan çok daha enerjik bir hız vereceği anlaşılmaktadır. Prens Paskeviç yalnızca Rus kıtaları komutanı [sayfa 165] tayin edilmekle kalmadı, kendisinin, aynı zamanda, muhafızlarla süvariye ilaveten Rus kıtaları içinde en iyileri sayılan Polonya’daki ordudan da 40.000 kişiyi beraberinde getireceği anlaşıldı. Bu gibi takviyeler, Rus silahlarına üstünlük sağlayacak, gerek yukarı, gerek aşağı Tuna’daki saldırı hareketlerini yerinde kılacak, ve aynı zamanda, Türkiye’yi desteklemek üzere gönderilecekleri söylentisinin bulunduğu Fransız ve İngiliz kıtalarına bir karşı-ağırlık oluşturacaktır. Her ne olursa olsun, bu Rus takviyeleri, bu yıl içinde, harekata geçebilecek zamanda, Tuna’ya varamazlar. Dubno, Çotin ve Jassy üzerinden Varşova’dan Bükreş’e kadarki uzaklık 800 mil kadardır, ve bir ordunun günde 8-10 milden fazla yol alamayacağı bir bölgeden geçmektedir. Bu nedenle, bu taze güçlerin yerlerini almaları üç ay ya da ocak ayı başına kadar sürecektir; ve mevsimi de gözönünde bulundurursak, bunun daha da uzan süreceği olasıdır. Bu yüzden, bu kıtaların ilkyaz kampanyası başına kadar tamamen geri planda kalmaları gerekecektir.
      Şimdiye kadar prensliklerde bulunan Rus kıtaları 130.000-150.000 kişi olarak tahmin edilmiştir. Hastalık ve firar yüzünden 20.000-30.000 kişi kaybetmiş olduğunu kabul edersek gene de sayı bakımından Türklere üstündürler. Rus kıtalarının gerçek gücü hakkında, Türkiye’ye girmiş olan tümen ve tugay sayısından çıkartabildiğimize göre bundan fazla bilgimiz olmamasına karşılık, hükümetleri tarafından oraya gönderilmiş İngiliz, Fransız ve Piemonte’lu subayların raporlarından, Tuna’daki Türk kıtalarının sayısını çok iyi biliyoruz. Mısır’dan gelen askerlerin varışından sonra, biliyoruz ki, bütün raporlar Ömer Paşa emrindeki faal Türk ordusunun 110.000 savaşçıdan fazla olmadığı ve bunların 80.000’inin düzenli asker olduğu konusunda birleşmektedir. Arkalarında 80.000 rediften oluşan bir ihtiyat ordu Edirne civarında bulundurulmaktadır, ama bu ihtiyat gücün durumu hakkında kesin bilgimiz yoktur. Bu nedenle, ilk silahın patladığı gün Ömer Paşanın emrindeki ordu, sayı bakımından düşmanınkinden daha zayıf olduğu, ve kendisini yenilgiden ancak düşmanın büyük hataları ya da kendisinin olağanüstü komuta hünerinin kurtarabileceği bir gerçektir.
      Türklerin savunma hazırlıkları ve durumları hakkında da aynı derecede iyi bilgi sahibiyiz. Üç hat tahkim edilmiştir: Düşmanın nehri geçmesini önlemek için birincisi Tuna’da; ikincisi Varna’dan Şumnu’ya kadar uzanan; üçüncüsü de ikincinin birkaç mil gerisinde ve Balkan geçitlerini koruyan kalenin bulunduğu Kamçik nehrinde. Yabancı subaylar bu tahkimatın aşılmaz ve her türlü düşman saldırısını karşılamak için yeterli olduğu kanısındadır. Bu [sayfa 166] raporu vermiş olan subayların sahra tahkimatı hakkındaki yüksek hünerlerine ve yargılarına karşı saygı duymakla birlikte, bu gibi fikirlerin büyük bir ihtiyatla karşılanması gerektiğini belirtmek isteriz. Alınamaz sanılan ve birkaç şarapnel mermisinden sonra ilk saldırıda düşmüş olan nice tahkimat gördük, ve tesis edilmiş en ünlü müstahkem mevki olan Torres Vedras hattının,117 pasif dayanma gücü yüzünden değil, Wellington’un burayı savunmak için elinde 100.000 asker bulunmasına karşılık, Massena’nın saldın için ancak 30.000 askeri bulunduğundan dolayı güçlü olduğunu bilmeyen yoktur! Tek ve müstakil sahra tahkimatı, örneğin dağ geçitlerinde bulunanlar, çok zaman iyi hizmet görmüşlerdir, ama yeni çağda, yetenekli bir generalin komutasındaki üstün hiçbir ordu hiçbir zaman olağan bir harekette sahra tahkimatının sağladığı direnç dolayısıyla yenilmemiştir. Ayrıca, sahra tahkimatının savunma türü ve şekli, sonucu etkileyen bir önem içerir; az disiplinli kıtalar ya da disiplinsiz askerler, üstlerine bir şarapnel yağmuru düştüğünde siper arkasında pek bir işe yaramazlar.
      Şimdi, Türkler tarafından tahkim edilmiş üç savunma hattına bir gözatalım. Bunların birincisi Tuna’dır. Tuna hattının tahkimi ancak böyle bir hat üzerinde yapılan siperlerin Rusların nehri geçmesini önlemek için yapıldığı anlamına gelir; Orsova’dan ağzına kadar Tuna 600 mil kadar uzunluktadır; böyle bir hattı etkili surette tahkim etmek ve tahkimata asker yerleştirmek için, Türk generalinin komutasında bulunan askerin altı katı gerekir ve elinde bu kadar asker olsa bile, bunları bu amaç için kullanmakla, komutan en büyük hatayı işlemiş olur. Bundan şu sonuca varıyoruz ki, ilk tahkim hattı Rusçuk ile Hirsova arasındaki siperlerle sınırlıdır, ve bunlar nehir geçişini önler gibi görünürse de, etkili olarak önleyemez.
      Şumnu’dan Varna’ya uzanan ikinci mevzi, 1829 yılında Türk-lerin ezildiği aynı mevzidir, ve orada kesin sonuçlu bir savaşa girişecek olurlarsa mutlaka yeniden yokedilirler. Mevzi, seçkin savunma niteliklerine sahip görünüyor, ve munzam işler yapılarak daha da güçlendirilebilir. Varna ve Şumnu’nun arkasındaki Kamçik mevzii daha da güçlü görünüyor, ve ayrıca bu mevzinin kuşatılması için, düşmanı, geride kuvvet bırakmaya zorlama üstünlüğü de var. Ama gene de her ikisinde de daha zayıf ordunun bütün avantajlarını ortadan kaldıran bir sakınca vardır, o da arkalarında geri çekilmek için ancak bir tek dar geçidin bulunmasıdır, ve burada savaşı kabul etmek duyulmamış bir hata olur, çünkü bu takdirde, Waterloo’da İngilizlerin yaptığı gibi kritik anda bir müttefik ordunun, [sayfa 167] saldıran düşmanın yan tarafına hücum edeceği muhakkaktır.118
      Ömer Paşanın bu tahkimatı ne şekilde kullanacağı konusunda bir yargıya varmak olanağına sahip değiliz. Savaştaki rolünün esas olarak savunma olduğunu kesinlikle bildiğinden kuşku yok; ve bu yüzden de elindeki bütün araçlarla savunma mevkiini güçlendirmekte tamamen haklıdır. Bu tahkimat ile, Rusları, İstanbul için doğrudan bir tehdit yaratacak olan bu noktada Tuna’yı geçmekten vazgeçirmek mi, yoksa burada kesin sonuçlu bir savaşı kabul etmek mi niyetinde olduğunu bilmiyoruz. Söylendiğine göre, Rusların gene de Şumnu yönünde Tuna’yı geçmeleri halinde, ana güçlerinin önüne saldırıp destekleri yetişmeden önce, onları yenecek biçimde ordusunu düzenlemiştir. Bu takdirde, hareketin başarısızlığı halinde, ikinci müstahkem mevki, güvenli bir geri çekilmeyi mümkün kılar. Ama gerçekte, her üç savunma hattında da, büyük bir savunma savaşı hata olur; çünkü Ruslar ya da bütün savaş güçlerini bir saldırı için yoğunlaştıracaklar, ve bu takdirde Osman Paşanın pek şansı kalmayacak, ya da güçlerini bölüştürecekler, ve Osman Paşa da Rus kollarına saldırmak için tahkimli hatları terketmek zorunda kalacaktır. Bu tahkimatın savaşın çağdaş gereklerine uyan en iyi ve hatta tek kullanım şekli, Rus kollarının Tuna’yı geçişleri anında bunları ayrı ayrı kollara karşı saldırı hareketleri için geçici destek noktaları olarak kullanmaktır; bu esnada Rus ilerlemesini herbir hattaki çok ya da az inatçı bir savunma ile durdurabilir, ve üçüncü hat vasıtasıyla da, olağan bir çatışmaya meydan vermeyecek bir süre için en önemli Balkan geçitlerini elinde tutabilirdi. Aynı zamanda şu husus da açıklanmalı ki, bu tahkimatın savaşsız teslimi, her ordunun ve özellikle Türk ordusunun moralini azamî surette bozacaktır; çünkü tahkimat ve siperler arkasında kendisini koruyamazsa, açık sahrada Rusları nasıl yenecektir? Basit asker her zaman bu şekilde düşünür, özellikle az disiplinli ise. Demek ki, bu tahkimat gerçekten onlara verilen öneme sahip iseler, bunları Ruslardan çok Türklerin kendileri için tehlikeli saymamız gerekir.
      Ama Ruslar da Eflak’ta kendilerine siperler hazırlamadılar mı? Kuşkusuz hazırladılar, ama onların durumu farklıdır. Onlar saldıran taraftır; onların tahkimatı, başarısızlık halinde geri çekilmeyi korumaya ve takibi durdurmaya yarayacaktır. Bundan başka, geri çekilme hattıyla temasta bulunan ve savunma hatları oluşturan birbiri arkasına dizili dört nehirleri de vardır. Bu hatlar, Tuna, Arşiş, Buseo ve Seret nehirleridir. Bu durum, dışa bükülmüş tahkimat için ideal bir olanaktır; bunlar geri çekilmede bir Avrupa ordusu için engel teşkil etmezler, ama hünerli bir arazi tahkimiyle [sayfa 168] takibe karşı ciddî engeller oluştururlar; ve bundan başka, burada amaç, bir tek geri çekilme hattıyla genel bir savaşa girişmek değildir. Bilebildiğimize göre, Rus tahkimatı, kesinlikle Avrupalı savaş sistemine uygun olmasına karşılık, Türklerinkinde Asyalı nitelik egemendir. Aynı düşüncesiz nitelik, Türklerin genel durumunda da belirleyici öğedir, İstanbul’u savunuyorlar ve en yakın yaklaşma yolu üzerinde konum alıyorlar; Ruslar ise, ilk saldırılarını bu kente yöneltir gibi yapmayıp, Türk egemenliğinin özellikle duyarlı olduğu ve Rus ordusunu gene de en kısa yoldan başkente götürecek olan yarımadanın merkezi bölümüne yöneltirler.
      Ama unutmamamız gereken bir durum vardır. Rus ordusu, hareketlerinde daima ağır ve ihtiyatlıdır ve her zaman öyle olmuştur. Çok büyük bir olasılıkla, kışın hiçbir girişimde bulunmayacaktır. Bu ya da şu Tuna adasını taraflardan birinin ele geçirmesi için birkaç çatışma olabilir. Ama çar son derece olağanüstü bir faaliyet emri vermediği takdirde –ki böylesi bile generallerinin pasif bilgiçlik taslamaları yüzünden büyük bir olasılıkla sonuçsuz kalacaktır– ilkyazın başlangıcından önce kesin bir manevra olasılığı çok azdır. Tuna geçilebilir, ama Balkanlar aşılamaz, ve bu ikisi arasında Rusların durumu çok tehlikeli olur.
      Bu arada Türkler donanmalarını Varna’ya yolladılar. Donan-maya komuta eden İngiliz Amiral Sladein keyfi yerinde görünüyor. Ama bu hareket de, çok tehlikelidir. Gerçekten Rus filosu Türklere kıyasla ve sayılan hariç zayıf görünüyor; ama Rusların her Türk savaş gemisine karşılık iki savaş gemisine, ve her Türk topuna karşılık iki topa sahip oldukları sürece, Türkler, sahil bataryaları menzili dışında hiçbir harekete cesaret edemezler. Ve böyle bir durumda, donanma, Boğaziçinde çok daha güvenli ve iyi yatabilir, ve Ruslar, burada, onları ablukaya almaya pek girişemezler. Türk donanması bir kez Varna’ya gitti mi bütün hareket özgürlüğünü korumuş olur, ve Trabzon’a, Kafkas sahiline, ya da Rus donanmasının tek tek müfrezelerine karşı kullanılabilir.
      Bu nedenle, Rusların her bakımdan Türklere üstün olduklarını ister istemez kabul etmek zorundayız. Gerçekten yetenekli bir komutan olan Ömer Paşanın, kişisel niteliklerini terazinin kefesine koyarak basan sağlayıp sağlayamayacağı görülecektir. Yavaş bir insan olmasına karşın, ihtiyar Paskeviç deneyimli bir generaldir ve kolayca oyuna gelmeyecektir. [sayfa 169]

 

Yaklaşık olarak 21 Ekim 1853’te yazılmıştır.
 
New-York Daily Tribune,
n° 3919, 8 Kasım 1853
Başyazı

 

KARL MARX
SAVAŞ
(PARÇA)

Londra, Salı, 1 Kasım 1853


      Viyana’dan Londra ve Paris’e çekilen telgraflarda, 1 Kasım tarihine kadar çarpışmalar başlamamışsa, düşmanca girişimlerde bulunulmasının durdurulmasına ilişkin, dört devletin ricası üzerine, Babıâlinin bir buyrultu yayınladığı bildirilirken, İzakçı’nın,119 topa tutulduğu haberi henüz Londra’ya ulaşmamıştı. İzakçı’da karşılıklı top ateşi açılması, savaş başlamıştır şeklinde görülecek mi, görülemeyecek mi? Şimdi Senet Borsasını ve basını karıştıran soru bu. Bana sorarsanız, mütarekenin süresi bugün bittiğine göre, bu soru pek önem taşımıyor.
      Türk ordusunun Vidin ve Macin’de, yani Bulgaristan’ın kuzeybatı ve kuzey-doğu sınırlarında Tuna’yı geçtiği söylentileri dolaşıyor. Bu söylentilere ilişkin haberin doğruluğu, epey su götürür. Paris’te yayınlanan Presse’in bugünkü sayısına göre, 15 ya da 16 Ekim tarihinde Seraskerlikte120 yapılan bir askerî kurul toplantısında, Prens Gorçakovun, prenslikleri boşaltmayı reddettiği haberi resmen alınır alınmaz, askerî girişimlerin Asya’da iki noktada, biri Karadeniz’de Poti kalesine karşı, ikincisi Gürcistan sınırında başlatılması kararlaştırılmıştır. Aynı gazete, İstanbul’a yeni atanan Fransa Elçisi General Barraguay d’Hilliers’in, bir kısım topçu ve génie[104] subaylarının eşliğinde yola çıktığını haber veriyor. Barraguay kötü bir general, iyi bir entrikacı olarak bilinir. Size ünlü [sayfa 170] Rue de Poitiers kulübündeki121 yolsuzluklarını anımsatırım.
      Rusların Avrupa’ya karşı savaşında karşılıklı olarak ilk top ateşi açılırken, sanayi bölgelerinde sermayenin emeğe karşı yürüttüğü savaşta da ilk kan döküldü. [...]
      İkiyüzlü, süslü-püslü konuşan, şaşı gözlü Manchester’li dalavereciler, Edinburgh’da, çarla, barıştan yana konuşurken,122 Manches-ter’de kendi ülkelerinin yurttaşlarıyla çarpıştılar. Bir yandan Rusya ile Avrupa arasında hakemlik öğüdü verirken, bir yandan kendi yurttaşlarından gelen, hakeme başvurulması dileklerini, onları küçümseyici bir edayla reddediyorlardı. Prestonlu işçiler, düzenledikleri bir açık hava toplantısında, “halen askıda bulunan anlaşmazlığı dostça bir çözüme bağlamak üzere, fabrika işçileriyle sanayiciler arasında bir toplantı düzenlemesi için, fabrika işçileri temsilciler kurulunun belediye başkanına başvurması”na karar verdiler. Ama efendiler hakem istemiyor. Amaçları, dileklerini zorla kabul ettirmek. Avrupa’da mücadelenin sürüp gittiği şu sırada, bu Rus propagandacılar, orduda azaltma yapılması için feryat ederken, bir yandan da içsavaş ordusunu, Lancashire ve Yorkshire polis gücünü artırıyorlar, işçilere, The People’s Paper ile birlikte şunu söyleyebiliriz:
      Eğer Lancashire’deki fabrikaları kapatırlarsa, Yorkshire’e tem-silciler yollayın ve West Riding’deki fabrikalar kapatılırsa, Notting-ham’la Derby’ye, Birmingham’la Leicester’e, Bristol’la Norwich’e, Glasgow’la Kiddeminster’e, Edinburgh’la Ipswich’e başvurun. Baş-vurularınızı daha genişletin, daha ilerletin ve her kentte, her iş kolunda, kendi sınıfınızı biraraya getirin, işverenler tüm kendi düzenlerini size karşı bir safta birleştirirlerse, siz de tüm kendi sınıfınızı onların karşısında bir safta birleştirin. Geniş bir sınıf mücadelesine girişiceklerse, bırakın girişsinler, bu müthiş denemeyi gözlüyoruz.123 [...]
      Avrupa kıtasının mısır ihracını yasaklaması ya da yasaklama tehdidi üzerine, zahire tüccarları, ellerindeki zahireyi İngiltere’de depolamayı uygun gördüler. Bu zahire, ancak İngiltere’deki fiyatlar, Avrupa’dakinden daha yüksek bir düzeye çıktıktan sonra piyasaya çıkarılacak. Bunun yanısıra, 1847’nin tersine, Rus-Türk savaşı nedeniyle tahıl açığının 2.438.139 quarter,[105] un açığının ise 43.727 cwt.[106] miktarına ulaşması olası görülüyor. 30 Kasım tarihinden sonra Mısır’dan ihracat da yasaklanacak. Tahıl yasalarını yürürlükten kaldırmadan önce, iyi hasat mevsimlerinde biriktirilmiş yabancı tahıl stokları gerek görülen mevsimlerde İngiltere’nin [sayfa 171] emrindeyken, şimdi bu yıl ülke, başka ulusların alışılagelen yıllık tahıl fazlasını gözlemek durumunda bulunuyor.
      The Weekly Times,124 durumu, kendi görüş açısından, şöyle özetliyor:

“Bir quarter ekmek bir şilin – yarım yüzyıldan bu yana yılın bu mevsiminde, hava olmadık biçimde kötü – çalışan sınıflar grev çılgınlığı içinde – aramızda bir kez daha Asya kolerası kol geziyor ve savaş iptilasına tutulmuş bulunuyoruz, İngiltere’nin karşı karşıya bulunduğu uğursuzlukların dörtbaşı mamur olması için gereksindiğimiz tek şey, savaş, vergiler ve açlıktır.” [sayfa 172]

 

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3925, 15 Kasım 1853

 

FRİEDRİCH ENGELS
KUTSAL SAVAŞ


      Türkler için ölüm-kalım savaşı, Ruslar için geleneksel ihtirasın savaşı, her iki tarafın dinsel bağnazlığının savaşı, sonunda, Tuna-da başladı. Beklendiği gibi, silahlı saldırıyı ilk Ömer Paşa başlattı; istilacının Osmanlı topraklarından zorla çıkarılması yönünde bazı gösterilerde bulunmak, onun görevi gereğiydi; ama Tuna nehrinin karşı yakasına, Viyana’dan gelen söylentilerde öne sürüldüğü gibi, 30.000 ila 50.000 arasında asker geçirip geçirmediği henüz kesin değil. Böyle yaptıysa ölümcül bir acemilik göstermiştir demek için nedenler var. Bıraktığı kıyıda, geniş savunma olanakları, iyi bir mevzii vardır; ulaşmaya çalıştığı kıyıda ise saldırı gücü daha düşüktür ve bir felaket halinde çekilme olanağı yoktur. Bu nedenle, karşı kıyıya geçtiği haberi, daha olumlu bilgiler elde edilinceye dek, kuşkuyla karşılanmalıdır.
      Avrupa’daki savaşım Türkler için elverişsiz koşullar altında başlamışsa da, Asya’da durum tersinedir. Orada, Rusya’nın ve Türki-ye’nin sınır toprakları, askerî açıdan, oldukça farklı iki harekat bölgesine ayrılır. Bu bölgede yüksek sırtlar, daha doğrusu yüksek tepeler silsilesi Kafkasya’yla Orta Ermenistan yaylalarını birleştirmekte, Karadeniz’e doğru uzanan akarsuları, Hazar denizine giden Araş nehriyle Iran Körfezine giden Fırat nehrinden ayırmaktadır; eskiden Pontus’u Ermenistan’dan ayıran bu dağ silsilesi, şimdi savaşın verileceği iki farklı bölgeyi birbirinden ayırmaktadır. Sarp ve genellikle çorak olan bu dağlık bölgeyi aşan yol çok azdır [sayfa 173] – iki esas yol, Trabzon ve Batum’dan Erzurum’a ulaşan yollardır. Bu duruma göre, askerî amaçlar için, sözkonusu tepeler, hemen hemen aşılamaz sayılabilir. Bu durum her iki tarafı, kendi bölgesinde, birbirinden aşağı yukarı bağımsız girişimde bulunan kuvvetlere sahip olmaya zorlamaktadır.
      Karadeniz kıyısındaki toprak, birçok nehirle ve dağdan inen sellerle, savunma yönünden birçok askerî mevzi yaratmaktadır. Hem Ruslar, hem Türkler, önemli noktalardaki mevzileri takviye etmişlerdir. Bu bölüklere ayrılmış toprakta (ova gibi bir arazi oluşumuna olanak veren tek nehir vadisi Rion vadisidir), üstün kuvvetlere karşı bir savunma savaşı başarıyla yürütülebilir (çünkü dağ nedeniyle, mevzilerden pek azı karadan çevrilebilir). Ama bunun tek koşulu, denizden donanmanın desteği olmamasıdır. Kara ordusu cepheden temas kurarken ilerleyen ve gerekirse, düşmanın kanatlarında karaya asker çıkaran bir filo, bütün kuvvetli mevzileri tek tek ele geçirebilir ve sınırın her iki yakasında da pek fazla olmayan tahkim edilmiş mevzileri yıkmasa bile etkisiz duruma getirebilir. Karadeniz’in bu kıyı parçası, denizin efendisi kimse, onun denetiminde olacaktır. Başka bir deyişle, müttefik donanması Türklerle yakından işbirliği yapmadığı takdirde, bu toprak parçası, büyük bir olasılıkla Ruslara ait olacaktır.
      İçerdeki topraklar, dağların iç kesimi, Fırat’ın, Aras’ın ve Kura nehrinin çıktığı toprakları kapsamaktadır. Sınırın bir yanında Türk Ermenistanı, bir yanında Rus Gürcistanı yer almaktadır. Bu bölge de çok dağlıktır ve genel olarak orduların geçmesine elverişli değildir. Türk tarafından Erzurum’un, Rus tarafından Tiflis’in, iki harekat üssü olacağı söylenebilir. Bu üslerden birinin ya da ötekinin yitirilmesi, çevre toprakların kaçınılmaz olarak elden gitmesine yolaçabilir. 1829 Asya harekatından sonuca götüren şey de Rusların Erzurum’a saldırısı olmuştu.
      Ne var ki, taraflardan birinin harekat üssü, ötekinin harekat amacı olacaktır. Bu nedenle, Tiflis ile Erzurum’u birbirine bağlayan yollar, her iki taraf için harekat hattıdır. Bu bölgede üç yol bulunuyor: Birisi yukarı Kura ile Ahıska arasındaki yol, ikincisi yukarı Araş ile Erivan arasındaki yol, üçüncüsü de bunların ortasında Kars’tan geçen yol. Bütün bu yollar her iki tarafta da müstahkem kasabalar ve mevzilerle korunuyor ve Türkler ya da Ruslar tarafından seçilmeye en elverişli olanın hangisi olduğunu, Kafkasya’nın asil bölgelerine en kestirmeden götürecek yol olduğunu söylemek yeter sanıyorum. Ama Türklerin bu ilerleyişi, Batum’da Çoruh vadisi yoluyla Oltu üzerinden Erzurum’a yürüyecek bir Rus birliği tarafından geriden çevirmeye alınabilir. Batum’dan gelen [sayfa 174] yol, Tiflis’ten gelen yolla, Erzurum’a 15 mil kala birleşmektedir. Bu durumda sözü edilen bu yoldan gelen bir Rus birliğinin, Türklerin ikmal hattını kesmesi ve yeterince kuvvetliyse, Erzurum’u bile ele geçirmesi mümkün olabilir. Erzurum’un müstahkem mevkileri, ancak basit niteliktedir, ciddi bir direnç gösterme gücünde değildir.
      Bu durumda Asya’da, tepelerin her iki yakasındaki savaşta kilit rol Batum’dadır. Bu nokta ve onun yanısıra ticarî önemini dikkate alınca, çarın öteden beri burayı neden elde tutmak için çaba harcadığı daha iyi anlaşılıyor. Bununla bitmiyor. Batum, bütün Asya Türkiyesi’ndeki savaş için kilit noktasıdır, çünkü kıyıdan içeriye doğru geçit veren tek yolu –Erzurum’a kadar bütün Türk mevzilerini arkadan çeviren yolu– denetim altında tutmaktadır. Ve Karadeniz’de hangi filo ötekini kendi limanına geri püskürtürse, o filo, Batum’a komuta edecektir.
      Ruslar bu mevkinin önemini çok iyi biliyorlar. Gerek karadan, gerek denizden Kafkasya kıyılarına takviye birlikleri göndermiş bulunuyorlar. Kısa süre önce, Türklerin, Avrupa’da zayıf olsalar da, Asya’da kesin bir üstünlüğü elde tuttuklarına inanılıyordu. Asya ordusuna komuta eden Abdi Paşanın 60.000, 80.000, hatta 120.000 kişi topladığı söyleniyordu. Bedevi, Kürt ve öteki savaşçı başıbozukların, her gün akın akın Abdi Paşanın bayrağı altında toplandıkları haber veriliyordu. Kafkasya asileri için elde bol bol silah ve cephane bulunduğu, savaş ilan edilir edilmez, Rusya’daki bu direnç merkezlerinin orta yerine doğru yürüyüşe geçileceği söylenmekteydi. Ne var ki, Abdi Paşanın düzenli askerlerinin belki de 30.000’den fazla olamayacağı ve Kafkasya’ya ulaşmadan önce yalnız bu kuvvetiyle, inatçı bir direnç gösteren Rus taburlarıyla karşılaşmasının gerekeceği de söylenebilir. Abdi Paşanın Bedevi ve Kürt süvarileri, Rusları, bazı birliklerini ayırmaya ve böylece ana gövdenin zayıflamasına zorlayarak, dağ savaşında çok değerli olabilir. Bu süvariler, Rus topraklarındaki Gürcü köyleriyle göçmen köylerine büyük zarar verebilirler ve hatta Kafkasya dağlılarıyla gizli bir haberleşme düzeni de kurabilirler. Ne var ki, Abdi Paşanın düzenli birlikleri, Batum’dan Erzurum’a gelen yolu kapatma gücünü gösteremezse ve Rusların getirebileceği faal ordu gücünü yenemezse, başıbozukların, başarısı kısa ömürlü olacaktır. Zamanımızda, güçlü, düzenli bir orduya karşı girişilen ayaklanma ya da başıbozuk hareketin gelişebilmesi, düzenli ordunun desteğini gerektiriyor. Bu sınırda Türklerin durumu, Wellington’ın İspanya’daki durumuna benziyor. Düzenli savaşta ve o savaşı yürütecek araçlarda üstün olan bir orduya karşı, İngiliz generalinin yaptığını [sayfa 175] Abdi Paşanın yapıp yapamayacağını ve kaynaklarını böyle bir savaş için kullanmayı başarıp başaramayacağını henüz bilmiyoruz. 1829’da Erzurum önlerine gelen Rus askerlerinin sayısı 18.000’di, o zamandan bu yana Türk ordusunda görülen gelişmeyi dikkate alarak (gerçi Türk ordusunun Asya’daki parçası, gelişmeden çok az pay almıştır), şimdi aynı noktada 30.000 asker yığarsa Rusların başarı sağlama olasılıkları bulunduğunu söyleyebiliriz.
      Rusya’nın Asya ordusu hakkında Avrupa’daki ordusuna bakışla çok az şey bilindiği ve söylenti ağır bastığı için, Rusların bunu başarıp başaramayacağını bugün için kim söyleyebilir? Kafkasya ordusu, destek birlikleriyle birlikte resmen 200.000 kişi sayılmaktadır. Karadeniz’den 21.000 Kazak, Türk sınırına doğru yürüyüşe geçirilmiştir. Birçok tümenin Güney Kafkasya kıyısındaki Redut kalesine gitmek üzere Odessa’dan gemilere bindirildiği söyleniyor. Ama Kafkasya ordusunun resmî rakamın yarısına ulaşmadığını, Kafkasya dışından gönderilen takviyelerin, apaçık nedenlerle, Rus gazeteleri tarafından öne sürülen kuvvette olamayacağını herkes biliyor. Birbiriyle çelişkin bilgilere dayanarak, Rusya’nın Asya sınır ordusu hakkında bir tahminde bulunmak kesinlikle olanaksız. Ama, her türlü olasılığı gözönüne alarak (Kafkasyalıların genel bir ayaklanmaya girişmesi durumu hariç), iki tarafın kuvvetlerinin hemen hemen dengede olduğunu, Türklerin Ruslardan bir parça daha kuvvetli olabileceklerini ve bu nedenle de bu savaş alanında saldırı savaşına girmelerinin yanlış olmayacağını söyleyebiliriz.
      Türklerin başarı olasılıkları gerçekten Avrupa’ya bakışla Asya’da daha fazla. Asya’da, korumaları gereken sadece bir tane önemli yer var: Batum. Ve Batum’dan ya da Erzurum’dan Kafkasya’ya doğru gelişecek bir ileri harekat, başarılı olursa, onlara, müttefikleriyle, dağlılarla doğrudan bağlantı olanağını sağlayabilir ve Kafkasya’nın güneyindeki Rus ordusunun Rusya’yla, hiç değilse karadan bağlantısını derhal kesebilir. Bu, tüm Rus ordusunun yok edilmesi sonucunu doğurabilir. Öte yandan, eğer Türkler yenilirlerse, Batum’u, Trabzon’u ve Erzurum’u tehlikeye atarlar. Ama durum bu olsa bile Ruslar, daha fazla ilerleyecek kadar güçlü olamayacaklardır. Sağlanabilecek yararlar, yenilgi durumundaki yitiklere ağır basıyor. Bu nedenle Türklerin, sağlam ve inandırıcı nedenlerle, bu bölgelerde saldırı savaşına karar verdikleri anlaşılıyor. [sayfa 176]

 

Yaklaşık olarak 27 Ekim 1853’te yazılmıştır.
 
New-York Daily Tribune
n° 3925, 15 Kasım 1853
Başyazı

 

KARL MARX
İRAN, RUSYA VE DANİMARKA
(PARÇA)

Londra, Cuma, 4 Kasım 1853


      St. James sarayı nezdindeki İran Elçisi Safi Han, İran şahı tarafından İngiltere’den birdenbire geri çağrıldı. Bu geri çağrılma, garip şekilde, İran’ın Afganistan’a karşı giriştiği askerî harekatla125 Herati aldığı ve Rusların da Hiva Hanlığının başkeni Hiva’ya karşı askerî bir sefere giriştikleri126 haberleriyle aynı zamana denk geliyor. İran’ın ve Rusya’nın askerî girişimleri, biri batıdan, öteki kuzeyden gelen ve Doğudaki İngiliz sömürgelerinin kuzey ucundaki Pencap’ta yoğunlaşan iki ayrı girişim olarak düşünülebilir. Rusya’nın askerî girişimine General Perovski komuta ediyor. General Perovski’nin 1839-40’taki Hiva harekatı başarısız kalmıştı. Aral denizinde son yıllarda küçük bir filo kuran Ruslar, şimdi Amuderya nehrinde yukarıya doğru gidebilme gücünü elde etmiş bulunuyorlar.
      Baltık denizinde bir Rus donanması dolaşıyor. Bu donanma, kısa süre önce, İsveç’e ait olan Gothland adasının limanı Slito’daki müstahkem mevzileri yoklama fırsatını bulmuştu. Rusya, İsveç kıyılarına çok yakın olan Oland adasını nasıl alıp 1836’da çok sağlam bir biçimde tahkim etmişse, şimdi de bu adaya gözdikmiş bulunuyor. Rus filosu Gothland’dan sonra, Kattegot’a ve Baltık denizi ile Kuzey denizinin birleştiği sulara gitmiştir. Amacı, âlicenap çarın Danimarka’ya bahşettiği bütün devleti (Gesammt-Staats-Verfassung) kapsayacak anayasa denen anayasayı, Kopenhag [sayfa 177] Diyetinin büyük bir olasılıkla kabul etmemesi durumunda, Danimarka kralının yapmaya niyet ettiği darbeyi desteklemekti. Kopenhag’da durum şu: Danimarka hükümeti Veraset Yasasını yürürlükten kaldırmayı, onun yerine tahta veraseti düzenleyen yeni bir yasa koymayı, köylü ittifakı partisinin desteğiyle gerçekleştirdi. Albay Tscherning’in önderliğindeki bu parti feodal düzende zilyedin toprak üzerinde sahip olduğu hizmete dayalı tasarruf hakkı demek olan Feste Gut’u, tam bir mülkiyet hakkına çevirmeyi başlıca amacı olarak seçmiş bulunuyor. Bunun yanısıra köylünün gelişmesine ve çıkarlarına yararı olacak bazı belediye yasalarının yapılması için çalışmakta. Tam adıyla Ulusal Liberal Parti, 1848’de Casino hükümetini127 kuran, 1849 Anayasasını krala zorla kabul ettiren ve Schleswig-Holstein’a karşı savaşı yürüten Ey der Danimarkalılarının partisi, genel olarak meslek sahibi beyefendilerden oluşuyor. Bu parti, Avrupa’nın geri kalan kesimindeki tüm liberal partiler gibi, Danimarka’da köylülerden oluşan halk yığınlarının çıkarını dikkate almayı ihmal etti. Bu nedenle halk üzerindeki etkilerini yitirdiler. Böylece hükümet, bu partiyi, hemen hemen tamama yakın biçimde, şimdiki Folketing’in dışında tutmayı başardı. Şimdi Folketing’de[107] toplasalar toplasalar ondan fazla kişiyi biraraya getiremeyecekleri söylenebilir. Ne var ki, Eyder Danimarkalılarının çirkin muhalefetinden, köylü ittifakı partisinin yardımıyla kurtulan hükümet, maskesini attı, her iki partinin de nefret ettiği Oersted’i hükümete çağırdı. Şu ana kadar da köylü partisini pohpohlamaktan başka bir şey yapılmadı. Köylüleri avlamak için daha önce hükümet tarafından sunulmuş olan yeni belediye yasası, kralın vetosuyla, yürürlükten alıkondu. Hükümet tarafından aldatılan ve sömürülen köylü ittifakı partisi de bunun üzerine Eyder Danimarkalılarıyla bir çeşit ortaklığa girdi, din adamı ve Eyder Danimarkalılarının önderlerinden biri olan Monrad’ı, anayasa sorunlarını inceleyen komisyonun başkan yardımcılığına atadılar, iki parti arasındaki bu ortaklık, anayasayı, anayasal bir yoldan devirme umutlarını tümden boşa çıkardı. Tüm tasarı Moskoflar için, Moskoflar tarafından hazırlandığından, bunalımın bu noktasında Danimarka sularında bir Rus donanması görülüyor.
      Viyana ve Berlin gazetelerinin tümü, kuvvetli Türk tümenlerinin, Tuna’yı aştıkları yollu istihbarat raporlarını doğrulayan haberler vermekteler. Oesterreichische Correspondenz gazetesine göre Türkler, Küçük Eflak’ta Ruslar tarafından püskürtülmüş bulunuyor. Bir telgraf haberi geçen ayın 21’inde Asya’da iki ordu arasında ciddî bir çatışma olduğunu bildiriyor. Türk başkomutanı, Vidin’de [sayfa 178] Tuna’yı aşmaya iten, ilk bakışta büyük bir hata gibi görülmesi gereken bu manevraya karar verdirten koşulları daha iyi değerlendirebilmek için, daha fazla ve doğru bilgi gelmesini beklemeliyiz. Kölnische Zeitung, Prens Gorçakov’un, Eflak’ta bütün hazine kasalarına (bunların hükümete ait olup olmadığı belirtilmiyor) elkoyduğunu haber vermekte. Bir başka Alman gazetesine göre de aynı general, yabancı ülkelere ihraç edilmek üzere Tuna’da bulunan bütün tahılı, depolara taşıtmış bulunuyor.
      Şamil’in Prens Voronzov’a karşı üstünlük sağladığı haberlerini bugünkü Fransız gazeteleri doğruluyor. Agram Gazette, Prens Danilo’nun Rusya’dan önemli bir mektup aldığını ve bunun ardından, Karadağ’da elde edilen tüm tahılın Şabliyak’a taşınmasını emrettiğini bildiriyor. Kurşun dökümü ve fişek kovanı yapımı sürüyor. Rusların, Türklerle Ruslar arasında bir çarpışmanın yakın olduğunu, savaşın kutsal bir savaş, bir yurtseverlik savaşı olduğunu, komşu eyaletlerin Babıâliye yardımda bulunmaması için Karadağlıların sınırı yakından gözlemeleri gerektiğini Vladikaya[108] bildirdikleri haber veriliyor.
      Viyana’da yayınlanan Wanderer’in 28 Ekim tarihli sayısında, St. Petersburg’dan gelen bir mektupta imparator Nikola’nın, karargahı Volinya’da olmak üzere bir yedekler ordusu kurulmasını emrettiği bildiriliyor. [sayfa 179]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3928, 18 Kasım 1853

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRK SAVAŞININ SEYRİ[109]


      Tuna üzerindeki askerî harekatın başlamış olduğundan artık kuşku yoktur. Ömer Paşa, Vidin’de nehri geçmiş, karşı sahilde bir köy olan Kalafat’ı işgal etmiş, ve öncülerini Krayovaya doğru göndermiş, ve Türklerin diğer bir saldırısı da Rusçuk’tan karşıdaki Giurgevo’ya yöneltilmiştir. Bundan başka, Brayla ve Turna’ya karşı bir üçüncü ve dördüncü saldırıdan da sözedilmektedir. Aynı zamanda, Oltenitza’da Rusların saldırgan oldukları bir çarpışma daha olmuştur. Bize iletilmiş haberlerden birine göre, son savaş üç saat sürmüş, ve Ruslar geri püskürtülmüştür; Viyana’dan 8 Kasım akşamı gelen diğer bir haberde ise, savaşın yirmisekiz saat sürmüş olduğu, ve sonucun daha henüz bilinmediği belirtilmektedir, ilk gelen haberin doğru olması olasıdır.
      Diğer savaşların sonuçları hakkında da farklı haberler vardır. Guirgevo’dakinin başarısız olduğu anlaşılmakta, ve Brayla ile Tuna’dakiler hakkında ise bir şey bilinmemektedir. Kalafat’ta girişilmiş olan ilerlemeye gelince, bazı telgraflar Türklerin üstünlük sağladığını ve Rusların yenilgiye uğradığını, başka telgraflar ise Türklerin derhal durdurulup Kalafat’a geri sürüldüğünü bildirmektedir. Durum, ilk raporun doğru olduğu yönünde görünmektedir.
      Toparlarsak şu hususlar bellidir: ilerde daha ayrıntılı olarak [sayfa 180] belirteceğimiz nedenlerle, Ömer Paşa, bu sınırda Türklerin doğan durumu gereği önce belirttiğimiz savunmada kalmaktan vazgeçip saldırıya kalkışmıştır. Ve Rusların Küçük Eflak’tan çekilmelerinden yararlanarak kendi mevzilerinin en sol ucundaki Vidin’de 28 Ekimde Tuna’yı geçmiştir; bunu hangi kuvvetlerle yapmış olduğunu saptamamıza olanak yoktur. Ama o zamandan beri Türklerin başka noktalarda ancak gösteri savaşlarına ve kısmî savaşlara girişmiş olduklarını duymuş olduğumuza, ve güçlü bir düşman karşısında Tuna gibi bir nehri önemsiz savaş kıtalarıyla geçmenin kesin bir hata olacağına göre, Ömer Paşanın elindeki faal ordunun ana bölümünü beraberinde almış olduğundan emin bulunabiliriz. Çünkü alınan haberler bizi kuşku bırakmayacak şekilde inandırmadıkça, bazı telgrafların ileri sürdüğü gibi Ömer Paşanın bu kadar büyük bir tehlikeyi göze alıp en yakın destek güçlerinin ya da ihtiyatlarının 150 mil uzakta Sofya’daki 8.000 kişi iken, Tuna’yı 7,000 kişi ile geçeceğine inanmayız. Ancak, Türk ordusunun ana kuvvetleri kısa zaman önce Varna, Şumnu, ve Rusçuk’ta bulunduğuna göre, buralardan aşağı yukarı 250 mil uzakta bulunan Vidin’de birdenbire ordusunun büyük bölümünü Ömer Paşanın nasıl yığabildiğim de aynı şekilde anlayamıyoruz.
      Akla en yakın gelen açıklama, Rusların Vidin üzerine ilerlemelerini gören Ömer Paşanın, ordusunu büyük ölçüde sola kaydırmış, ve doğrudan İstanbul’a giden yolun savunmasını Rusçuk, Silistre ve Şumnu’da bulunan kıtalara bırakmış olduğudur; sağ kanadının desteği için Rusçuk’u, sol kanadı için Vidin’i, ve merkezinin yığınak noktası olarak da Nikopolis’i seçmiştir. Rusçuk’tan Vidin’e 200 mil kadar olan bu mevkide etrafına toplayabildiği bütün kıtaları sol kanadına yığarak Tuna’yı geçmiş, ve böylece Rusların sağ kanadını açıkça çevirmiştir. Rusların öncülerine baskın yapıp ve bunları Jiu nehri üzerinden geri çekilmeye zorlamak umudundaydı. Kendisi ise ya nehir geçidini cepheden zorlayarak ya da Rassova yakınında başka bir kolorduyu Tuna’dan geçirip Jiu nehrinin öteki sahiline ulaştırarak oraya varabilirdi. Tuna’nın ikinci yan nehri olan ve üzerinden, Vidin’den Bükreş’e giden yol geçen Aluta nehri de, bu nehrin ağzının alt tarafında Türk merkezinin bir bölümü daha Nikopolis ve Tuna’da, Tuna’dan geçirilerek aynı şekilde zorlanabilirdi. Son olarak da Tuna’nın alt tarafındaki Giurgevo ve Brayla’da gösteri saldırıları yapılarak Türklerin gerçekten geçtikleri noktalar hususunda Ruslar yanıltılabilirdi.
      Politik amaçlar bir an için dışlanırsa, bunların, Ömer Paşanın planları olması gerektiği hususunda pek kuşku kalamaz. Londra’nın The Times gazetesi, Türklerin Giurgevo’yu fiilen [sayfa 181] geçişinden sözediyor, ama bunun yanlış bir haber olduğu bellidir. Avrupa’nın en büyük nehrini, üstelik en geniş ve en zor yerinde birbirinden 250 mil uzaktaki iki noktadan, ve azımsanamayacak toplu bir düşman karşısında iki kolordu ile geçmek gibi böylesine büyük, bir hatayı yapacak herhangi bir teğmen bile disiplinli herhangi bir orduda bulunamaz.
      Öyle ise Ömer Paşanın manevrasının amacı nedir? Düşmanı yanlardan çevirip yan ile cepheden aynı zamanda saldırarak bütün savaş hattını toparlamak için bir girişimdir. Kendi ana güçlerini bir baskın halinde düşmanın yanlarına saldırtmak, kendi cephesini bir saldırıya karşı korumuş olmak, bir başarısızlık halinde kendi geri çekilme hattının güvenlik altında olduğunu bilmek, ve düşman mevkiini bir yandan öbür yana kadar toparlama sonunda onun hareket merkeziyle bağlantısını kesmek koşuluyla böyle bir manevra kesinlikle yerindedir. Ancak, sözkonusu durumda, bu son koşul yerine getirilmemiştir. Tam tersine, Ömer Paşanın Eflak’taki kolordusunun sağ kanadının çevrilmesi ve dolayısıyla da Kalafat’a giden yolun kesilmesi (bu takdirde tek geri çekilme olanağı Avusturya olurdu) yüzünden, Ömer Paşanın geri çekilmesinin tehlikeye düşülmesi olasılığına karşılık, Bükreş’e yönelmiş Kalafat’a saldırı hiçbir biçimde Rusların geri hatlarını bozamazdı. Bir süre önce, yallarımızda, Türkler için tek kullanılabilir savunma hattının, Tuna’dan itibaren Seret nehri yönüne uzanan, ya da Besarabya’yı Avusturya sınırından ayıran dar arazi şeridi olduğunu belirtmiş olduğumuz anımsanacaktır. Rus haberleşme hattını kesmese bile derhal tehdit edecek bu hareketi yapacak yerde, Türkler, orada bir zafer elde etseler bile hiçbir kesin başarının sözkonusu olamayacağı öteki uçtan saldırmışlardır. Olabilir ki, Türk cephesi saldırılara karşı o kadar güvence altındadır ki, ana hareketler Vidin ile Krayova ya da Slatina arasında cerayan eder ve bu takdirde Ruslar Tuna’yı daha aşağıdan kolay geçemezler. Bu durumda, Türkler, stratejilerinde, tahminlerimizin ötesinde cesaret sahibidirler. Ama aynı zamanda Türk cephesi Vidin’den Rusçuk’a kadar kendilerini düşmandan ayıran geniş nehir engeli karşısındadırlar, ve bu bölümde, nispî bir hareketsizlik zorunlu olacaktır.
      Ama gene de esas koşul burada yerine getirilmemiştir.
      Bu tür bir manevranın eşsiz bir örneğini, Jena savaşında görürüz.128 Napoléon, savaş güçlerinin tümünü sezdirmeden Prusyalıların sol yanına getirmeyi başardı, ve onları öyle toparladı ki, Prusya ordusu kendi geri çekilme hatlarından yoksun kaldı, yok edildi, ve artık bir ordu olmaktan çıktı. Ama bu manevra yirmi mil karelik bir arazi üzerinde ve yirmi saat içinde tamamlandı. Burada [sayfa 182] ise, ikiyüz kere elli millik ve yolu bulunmayan bir arazi sözkonusudur, ve her harekat için buna göre daha uzun zaman gerekecektir. Napoléon’a, Jena’da tam başarıyı sağlamış olan saldırının baskını, gücü ve şiddeti, burada birkaç az sayıdaki hareketten sonra, sözcüğün tam anlamıyla çamura saplanıp kalır. Haritaya kısaca bakarsak bu durum daha da belirgin olacaktır. Türkler Kalafat’tan Krayova’ya yürümek zorunda kalacaklar. Burada, Transilvanya Alplerinden Tuna’ya akan, Eflak’ı kuzeyden güneye bölen, ve herbiri saldıran bir ordu tarafından zorlanması gereken birer savunma oluşturan nehirlerden ilkiyle karşılaşacaklar. Bu bakımdan arazi, aynen Lombardiya gibidir, ve burada sözkonusu olan Jiu ve Aluta nehirleri, askerî önemleri çok kez denenmiş olan Mincio ve Etsch nehirleriyle karşılaştırılabilir.
      Farzedelim ki, Türkler, Jiu nehrini belki kolaylıkla geçtiler; ama o zamanda Slatina yakınlarındaki Aluta ve ilk ciddî direnme ile karşılaşacaklar. Genişliği ve derinliği yüzünden Aluta nehri çok daha korkulacak bir engeldir; bundan başka Ruslar biraz çaba ile, orada, yalnız bütün Türk saldırılarını geri püskürtmek değil, derhal zaferi de sağlayabilecek bir orduyu yığabilirler. Krayova’da bir Rus zaferi ezici değilse büyük bir önem taşımaz, çünkü Türkler üç zorlu yürüyüşle Kalafat’a ve Tuna’ya varabilirler ve dolayısıyla bir takipten korunmuş olurlar. Ama Slatin’de bir Türk yenilgisi oradaki çok daha yoğun Rus kıtaları yığınağı yüzünden daha büyük bir kesinlikte olması bir yana, takip için Ruslara beş ya da altı günlük bir fırsat verir; bir zaferin meyvelerinin savaş alanında değil, yenilmiş bir ordunun tamamen dağılmasını sağlayan takip esnasında toplandığını herkes bilir. Demek oluyor ki, Gorçakov, orada, onunla savaşa tutuşmak isterse, Ömer Paşanın herhangi bir zaman Aluta’yı geçebilecek durumda olması olası değildir, çünkü Türklerin lehine olan bütün olasılıklar hesaba katılsa bile, Ömer Paşanın bu nehrin kenarına 25.000’den fazla asker getirememesine karşılık, Gorçakov buraya rahatlıkla 35.000 kişiyi zamanında toplayabilir. Tuna’nın güney sahilinden Türklerin yan saldırılarına gelince, Türklerde ancak seyrek bulunan çok büyük sayılardaki dubalarla ve diğer malzemeyle donanmış olmayan saldın güçleri oldukça zararsız olurlar. Aluta nehrinin, ve daha doğudaki diğer bir önemli nehir olan Ardşiş’in de başarıyla geçilmiş olduklarını tasavvur etsek bile, Ömer Paşanın Bükreş’teki Rus tahkimatını aşıp sayıca kendisinden üçte-bir üstün olan Rus kıtalarını düzenli bir savaşta bozguna uğratması kolayca düşünülemez.
      Demek ki, savaş, Ruslar tarafından genel olarak herhangi bir askerî ilke içerisinde yürütülürse, Ömer Paşanın yenilgisi [sayfa 183] muhakkak gibi görünmektedir; ama savaş askerî değil de, diplomatik esaslara göre yürütülürse sonuçlar başka olabilir.
      Sırbistan’ı tehdit etmek için bu kadar kıtanın oraya gönderildikten sonra Rusların kendiliklerinden Kalafattaki askerî bakımdan önemli mevzilerden geri çekilmeleri; Ömer Paşanın dirençle karşılaşmadan Tuna’yı geçişi, ve Küçük Eflak’taki (Aluta nehrinin batı bölgesindeki) oldukça tedirgin edilmeden ve çok yavaş olarak giriştiği harekat; anlayabildiğimiz ölçüde Türklerin bütün diğer noktalardaki anlamsız saldırıları, ve son olarak da Ömer Paşanın farkında olmadığını kimsenin bir an bile kabul edemeyeceği Vidin’den ilerleme esnasındaki stratejik hata – bütün bu olaylar, birkaç uzmanın vardığı, ama oldukça hayalî görünen bir sonuca ait bazı nedenler gibi görünmektedir. Bu ise, Rusların Küçük Eflak’ı Türklere bırakmak konusunda iki düşman komutanın bir tür zımnî anlaşmaya varmış olmalarından doğmaktadır. Bu anlamı çıkaranlar şöyle demektedirler: Aluta nehri, bütün karanlık kış aylarında her iki ordunun, nehrin iki tarafından birbirini seyredebilecekleri çok rahat bir doğal engel oluşturmaktadır, ve bu arada diplomatlar bir çözüm bulmak için tekrar uğraşabilirler. Ruslar bu kadar geri çekilmekle yüce gönüllülüklerini ve barışçı tutumlarını göstermekle kalmayıp, aynı zamanda, gaspedilmiş bölgeler üzerinde bir tür hak tesis etmiş olacaklar, ve Tuna Prensliklerinin Ruslar ve Türkler tarafından ortak bir işgalin varolan anlaşmalara büyük ölçüde uyduğu anlamını da kapsayacaktır. Bu apaçık yüce gönüllülükleri sayesinde, Ruslar, her zamankinden daha sıkıştırıcı durumda gibi görünen Asya’da onları tehdit eden tehlikelerden kaçınmış ve her şeyden önce de her zaman Türkleri elde bulundurdukları Tuna’nın sol yakasındaki arazi şeridinden kovmaya yetecek güçte olacaklardır. Bu teorinin garip, ama hiçbir zaman yeterli olmayan olumlu bir kanıtı, sarayın güvenine sahip Viyana gazetelerinde açıkça ileri sürülmekte olmasıdır. Bu anlayışın yerinde olup olmadığını ya da düzenli bir savaşın ciddî olarak sürdürülüp sürdürülemeyeceğini önümüzdeki günler gösterecektir.
      Artık belli olmuştur ki, Asya’daki her iki taraf da sanıldığından çok daha zayıftırlar. Journal de Constantinople gazetesine göre, 9 Ekimde, Türklerin, Erzurum’da 10.000 kişilik bir ihtiyatı, Batum’da da faal bir ordu olarak ayrılmış 4.000 düzenli ve 20.000 başıbozuk askeri, İran sınırındaki Beyazıt’ta 3.000 askeri, Batum dışında Rus sınırında en önemli iki noktayı oluşturan Kars ve Ardahan’da toplamı 16.000 kişi olan bir öncü gücü bulunmaktadır. Bunlar birkaç gün içinde Suriye’den gelecek 10.000 ya da 12.000 [sayfa 184] taze kıtalarla takviye edileceklerdir. Başka raporlardan çıkardığımızın tersine, bu haberler oldukça büyük bir azalma göstermektedir; 100.000 yerine sadece 65.000 asker! Ama öte yandan İstanbul’dan alınan haberlere inanılabilirse, Tiflis’ten dokuz mil uzağa kadar geri püskürtmüştür ve Gürcistan’daki komutan General Voronzov, bir Türk savaşı halinde, bu bölgeleri elinde tutamayacağını bildirerek 50.000 kişilik bir takviye istemiştir. Bu raporların ne dereceye kadar doğru olduklarını kestiremeyiz; ama Yerkum Kale, Redut Kale ve yukarı Kafkaslardaki öteki noktalara deniz yoluyla palas-pandıras gönderilmiş olan takviyeler, bu bölgedeki Rusya yıldızının pek parlak olmadığını göstermektedir. Bu takviyelerin kapsamı hakkındaki raporlar çelişmektedir; ilkin 24.000 askerin gönderilmiş olduğu söylendi; ama Ruslar böyle bir ordu için gerekli gemileri nereden buldular? 5. Kolordunun (General Lüders) 13. tümeninin oraya gönderilmiş olduğu anlaşılmaktadır; bu 14.000 kadar asker demektir ki, mümkün olandan daha fazladır. 24.555 kişi (anlaşılan Ruslar bu rakamı çok seviyorlar) ile Karadeniz’in Kazaklarının Kafkasya’nın batı ucunu karadan dolaşmış oldukları ve kayalık ve dar kıyı boyunca engellenmeden Redut Kaleye varmayı başarmış oldukları öyküsü, yakından irdelendiğinde bize daha az olası görünmektedir. Karadeniz Kazakları, Kuban ve Terek hattını korumak için esasen başlarını aşan bir işe girişmişlerdir; ve bu güçteki bir süvari kolunun tek başına ve saldırıya uğramadan yüzelli mil uzunluğundaki bir geçitten, düşman halkıyla dolu ve az sayıda askerin onları durdurabileceği ya da kolu ikiye bölebileceği bir bölgeden geçebilmesi – bunlar, bugüne kadar Suvorov’un Massena’yı Zürih’te yenmiş olduğunu iddia eden ancak Rusya’da duyulabilecek şeylerdir.129
      Türklerin girişebilecekleri en iyi saha şudur: Düzenli kıtaların Tiflis’e giden yola ani yoğun saldırıları –Türkler denizde tutunabilirlerse kıyı boyunca, bunu yapamazlarsa Kars ve Ardahan üzerinden– başıbozuklara özgü bir yorulmak bilmez, enerjik,ve yıldırım hızlı bir savaş yöntemiyle birlikte; bütün bu hareketler Voronzov’u kısa zamanda çıkmaza düşürür, Şamil ile bağlantı sağlar, ve Kafkasların her tarafından genel bir ayaklanmaya yolaçar. Ama burada cesaret, hız ve hareketlerin birbirine uyumu, Tuna’dakinden daha çok gereklidir. O bölgedeki Türk komutanlarının bu niteliklere sahip olup olmadıklarını bekleyip görmek gerekmektedir. [sayfa 185]

Yaklaşık olarak 1853’te yazılmıştır.
 
New-York Daily Tribune
n° 3934, 25 Kasım 1853
Başyazı

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRK SAVAŞININ DAHA SONRAKİ SEYRİ[110]


      Kısa süre önce “Europa” gemisiyle gelen rapor, savaş alanından “Humboldt” vapuruyla gelen raporla doğrulanmaktadır. Bu raporlara göre, Türkler, çok üstün güçlere karşı ve ağır savaşlardan sonra Oltenitza’daki mevzilerini korumuşlar, ve ensonu yaklaşık olarak geçen ayın 14’ünde nehrin arkasına çekilerek Turtukay’da daha önceki tahkimatına yerleşmişlerdir. Beklemekte olduğumuz mektupların ve gazetelerin buna ait açıklamaları kapsayacağını tahmin ediyoruz, ama şu anda bu hareketin nedenini anlama olanağımız yoktur. Telgrafta, hareketin hiçbir engele raslamadan yapılmış olduğu bildirildiğine göre, bunun, Prens Gorçakov’un sağlamış olduğu etkili üstün güçlerin sonucu olduğu anlamı çıkmaktadır; demek oluyor ki, Rus komutanının, buraya yapabildiği ilk saldırıya oranla Oltenitza’ya ikinci bir saldırıda bulunması gerekli olan, ilkinin iki katı bir savaş gücünün başardığını kabul etmek gerekir. Ama gerçekte, sizce bilinen bütün olayların titizlikle incelenmesinden anlaşıldığına göre, Gorçakov’un elinde bu amaç için gerekli olan 45.000 kişilik böyle bir kolordu bulunmamaktadır. Gene alınan raporlara göre Türkler, nehri aşarak geri çekilmenin zor olacağı sırada, Oltenitza’da bir kış saldırısından korunmak için Turtukay’a geri çekilmişlerdir; ama şimdiye kadar durdurulmadan ve yadsınılamaz üstünlükte bir güçle saldırıda bulunmuş olması ile [sayfa 186] bu bildiri çelişmektedir. Bundan başka, Tuna’nın Eflak tarafında bulunan Vidin’deki sol kanatlan da, yalnızca tutulmakla kalmaz, takviye bile edilebilirdi. Bu olay, her şeyden önce, Türkler tarafından genel bir geri çekilme hareketi anlamına gelir. Ve duruma uygun göründüğü gibi Tuna’yı Brayla’da ya da Galiçya’da geçmek niyetinde olduklarını düşünürsek, başka kıtalarla Rusların sol yanına karşı kesin bir ilerleme kaydetmek olanağı varken, Ömer Paşanın, Olteritza’daki güçlü mevziinden kıtalarını neden geri çektiğini anlayamıyoruz. Ama savaş seferinin başından beri olaylara bakılırsa durumun karmaşıklığı daha iyi anlaşılır.
      Her şeyden önce hiç kuşku yok ki, Türkler, gerek Vidin’de, gerek Turtukay’da ciddi bir dirençle karşılaşmadan nehri geçmek fırsatını bulmuşlardır. Bunda hayret edilecek bir şey yoktur, çünkü, askerî deneyimler göstermiştir ki, ne kadar geniş olursa olsun faal bir düşman ordusunun bir nehri geçmesini önlemek olanaksızdır. Gene bu deneyimlerle kesindir ki, düşmana, kıtalarının bir bölümünü beri tarafa getirdikten sonra, bir tek ve bu yüzden engellenmiş bir geri çekilme hattına sahip olduğu sırada üstün güçlerle saldırmak her zaman en büyük yaran sağlar. Ama Türklerin Tuna’nın sol sahilinde tutunmuş olmaları, her savaştan zaferle çıkmış olmaları, Rusların onları sözkonusu önemli mevziden püskürtecek durumda olmadan Bükreş’ten kırk milden daha uzak olmayan Oltenitza’yı on gün süreyle ellerinde bulundurmuş olmaları, ve ensonu engellenmeden kendi iradesiyle buradan geri çekilmeleri, bütün bunlar, sözkonusu yerde karşı karşıya bulunan Rus ve Türk kıtalarının karşılıklı güçlerinin tamamen yanlış tahmin edilmiş olduğunu göstermektedir.
      Türklerin elinde ne gibi güçlerin bulunduğunu kesinlikle biliyoruz; ama Rusların güçleri hakkında her zaman elyordamıyla bilgi sahibi olmak zorundaydık. İki ordu kolordusunun Prut’u geçtiği, bir üçüncünün hemen arkasından geldiği açıklanmıştı. Bütün bunların doğru olduğunu kabul edersek, Rusların Tuna Prensliklerinde 150.000’den az olmayan bir kuvvetinin bulunması gerekir. Ama şimdiki olaylar, Valakya’da böyle bir Rus savaş gücünün bulunmadığını gösterdiğine göre, gerçekte orada bulunanlar hakkında doğru bir raporu Viyana üzerinden ensonu almış bulunuyoruz. Rusların güçleri şu şekilde oluşmaktadır.
 
      1. Aşağıdaki piyade tümenlerinden kurulu ve General Dannenberg’in emrindeki 4 Ordu kolordusu: [sayfa 187]
            a) 10. Tümen (General Soimonov) 16.000 kişi
            b) 11. Tümen (General Pavlov) 16.000 kişi
            c) 12. Tümen (General Liprandi) 6.000 kişi
            d) Bir hafif Piyade Taburu 1.000 kişi
      2. 5. Ordu kolordusuna mensup ve General Engelhardt komutasında 14. Tümenin bir taburu 8.000 kişi
                        Toplam piyade 57.000 kişi
      3. General Nirod ve General Fischbach komutasında
            iki tümen, toplam olarak 8.000 kişi
            Ve 10 Kazak alayı, toplam olarak 6.000 kişi
                        İkisinin toplam 14.000 kişi
      4. Beher piyade alayı başına yaklaşık olarak bir batarya (12 top) olmak
üzere bir tümen topçu, ya da toplam olarak 170-180 top
     
      Bundan anlaşıldığına göre, General Lüdersin komutasındaki 5. Kolordu Odessa’da toplanmamış olup kıtalarının bir bölümü Sivastopol’da, diğer bir bölümü de Kafkaslardadır; General Osten-Sacken komutasındaki 3. Kolordu henüz Volhinyen’dedir ya da olsa olsa Prut nehrini henüz geçmiştir ve en erken üç ya da dört haftadan önce savaş alanına getirilemez ve Rus ihtiyat süvarisinin, ve özellikle ağır süvarisinin Dinyeper gerisinde bulunduğu yerden kullanılacağı yere gelmesi için beş ya da altı hafta gereklidir. Bu bilgilerin kesin olduğuna kuşku yoktur ve altı hafta önce elimize geçmiş olsaydı, nerede ve nasıl olursa olsun, ama ne kadar erken olursa o kadar iyi olmak üzere, Ömer Paşanın Tuna’yı geçmesinin gerekli olduğunu söylerdik.
      Gerçekten Rusların delice cesaretini mantıki olarak açıklayabilecek hiçbir şey yoktur. 80.000 kadar askerle Eflak gibi bir çıkmaz sokağa girmek, orada birkaç ay kalmak, Rusların kendilerinin de kabul ettikleri gibi 15.000 kadar askeri, askerî hastanede hasta olarak bulundurmak, ve başka takviye sağlamadan kendisini talihin şansına bırakmak – bu gibi durumlar daha önce hiçbir zaman meydana gelmemiştir ve genel olarak son derece tedbirli ve daima güvenle hareket etmek için çaba harcayan bir halk olan Ruslardan kimse böyle bir şey beklemezdi. Gerçekten, müfrezeler için indirimler yapıldıktan sonra Eflak’ta bulunan bütün ordu, ancak 46.000 kişidir, ve ayrıca bunlara çeşitli noktalarda gerek duyulacaktır!
      Ama bu, artık bir gerçektir ve bunu, ancak Rusların, İngiliz hükümetindeki dostlarının diplomatik entrikalarına güvenmeleriyle, ve gerek düşmanlarını gerek büyük kıtaları ve çok miktardaki erzak ve levazımın yığılması sonucu Rusların karşılaşacakları güçleri küçümsemeleriyle açıklayabiliriz.
      Öte yandan Türkler, Küçük Eflak’taki Kalafat’ta 25.000 askere [sayfa 188] sahiptir ve bunları daha da takviye etmektedir. Bu kolordunun diğer harekatları hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Bunların Krayova’ya bile ilerlememiş oldukları, ve komşu köyleri işgal etmekten başka pek bir şey yapmadıkları anlaşılmaktadır. Bunun nedenleri de, aynı şekilde belli değildir, ve ancak Ömer Paşanın, esasında 25.000 kişiyi Sofya’ya yerleştirmiş olan İstanbul’un talimatına uymuş olduğunu, ve İstanbul’dan yönetildiğini tahmin edebiliriz. Bu uzaklıktan yargıya varmanın olanakları içinde, her halde bu kolordu, şimdi bulunduğu yerde tamamen yararsızdır, ve önce de belirtmiş olduğumuz gibi Sırplara karşı beklenebilen ama pek olası olmayan bir müdahale için ya çok büyük ya da çok küçüktür. Onu Tuna’nın daha aşağılarına sürmenin daha iyi olacağı bellidir; çünkü 28 Ekimde nehri geçmiş, 15 Kasıma kadar pek fazla ilerlememiş, herhangi bir şekilde faal olarak saldırmamıştır. Bu onbeş günlük süre, kolorduyu Sistova’ya kadar Tuna’nın 150 mil daha aşağısına göndererek Türk ana ordusunun sol yanı ile doğrudan temas haline getirmek, ve bir iki munzam ilerleme ile de Türklerin solunun merkezi olan Rusçuk’a vardırmak için daha iyi kullanılabilirdi. Ana güçle birleşmesiyle bu 24.000 kişinin değerinin Kalafat’takine oranla iki katı artmış olacağından kimse kuşku duyamaz, ve olaylar da bunu doğrulamaktadır; çünkü daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Tuna’yı geçtiklerinden beri geçen ondukuz gün içerisinde Ömer Paşaya herhangi bir destek sağlamış olduklarını daha henüz duymadık.
      Türklerin, Nikopolis ve Rusçuk’taki saldırıları ancak birer aldatmacaydı. Bunların iyi bir şekilde ve gereğinden fazla kıta kullanılmadan yapılmış olmakla birlikte saldıran tarafın sonraki niyetleri hakkında düşmanı şaşırttığı izlenimini yaratmıştır. Ana saldırı Oltenitza’da yapılmıştır. Hangi kıtaların orada sahraya sürülmüş olduğu, aslında daha henüz belli değildir. Bazı raporlara göre, ayın 11’ine bile Türklerin Oltenitza’da 24.000 asker bulundurmasına karşılık Ruslar ancak 35.000 askerle bunlara karşı koymuştur. Ama bunun yanlış olduğu bellidir. Ruslar, Türklerden üç ya da iki misli güçlü olsalardı, Türkleri kısa zamanda Tuna’nın öbür yakasına geri atmış olurlardı; oysa gerçekten ayın 11’inde Ruslar yenilgiye uğramışlardır.
      Olağanın dışında daha kötü bir askerî yöntemden başka hiçbir şey, Türklerin, Gorçakov’u Eflak’tan kovmalarını önleyemeyeceği her zamandan daha belirli duruma gelmiştir. Ama gene de her iki tarafın da dikkate değer komuta hüneri denemeleri göstermiş olduğu muhakkaktır. 2 Kasımda Türkler, ana geçiş noktaları olduğu belli bulunan Oltenitza’da Tuna’yı geçmişler, ayın 3’ü, 4’ü, ve 5’inde [sayfa 189] Rusların saldırılarını başarıyla püskürtmüşler, ve böylece Tuna’nın sol yakasındaki üstünlüğü sağlamışlardır. Bu üç gün zarfında takviye kıtalarının gelmiş olması gerekirdi, ve bu takdirde derhal Bükreş üzerine yürüyecek duruma gelmiş olurlardı. Napoléon bu şekilde hareket ederdi, ve o zamandan beri her general biliyor ki, yalnızca hareket sürati kendi başına eksik gücün yerini alabilir, çünkü bu suretle güçlerini toparlamaya fırsat bulamadan düşman yenik düşer. Ticaret erbabının “vakit nakittir” dedikleri gibi, biz de, savaşta “vakit kıtalardır” diyebiliriz. Ama burada, Eflak’ta bu ilke ihmal edilmiştir. Türkler, dokuz gün süreyle, ayın 6’sından 15’ine kadar tam bir istirahat durumunda Oltenitza’yı işgal etmiş olarak duruyorlar, ve küçük karakol çatışmalarından başka hiçbir şey olmamış, ve bu suretle Ruslar, kıtalarını toparlamak, mümkün olan özenle yerleştirmek, ve geri çekilme hatları tehlikede ise bunları yeniden açıp güvence altına almak için zaman kazanmışlardır. Yoksa, ana ordusu daha aşağılarda nehri geçerek Rusların geri çekilme olanaklarını tamamen kesmesi için, Rusları yalnızca Oltenitza yöresinde tutmak niyetinde olduğunu mu düşünelim? Bu mümkündür, ama burada, Kalafat’ta 24.000 ve Oltenitza’da 24.000 kişiden başka Hirsova yönünde daha 50.000 kişiyi gerektiren bir hareket sözkonusudur. Oralarda Ömer Paşanın elinde böyle bir savaş gücü olsaydı (ve olduğu da mümkün görülüyor) bu gibi hünerli ve marifetli manevralara dalacak yerde zamanını daha iyi kullanabilirdi. Her durumda, 70.000 ya da 80.000 askeri, bir kitle olarak Braylada neden Tuna’nın öbür yakasına atıp bir tek vuruşla Eflak’taki Rusların bağlantı hatlarını kesmedi? Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi, bu harekete belki şimdi niyeti vardır; ama bu uzun kararsızlıkların ve bu karmaşık hazırlıkların neden gerekli olduğu anlaşılır gibi değil. Hareket hattında güçler arasında bulunan büyük üstünlük hazırken, Prens Gorçakov’u aldatmakla uzun boylu bir yarar sağlanamaz. Onun daha çok arkasının kesilip bir vuruşta yokedilmesi gerekirdi.
      Türk askerine gelince, şimdiye kadar girişmiş oldukları az sayıdaki çarpışmalarda mükemmel bir formda olduklarını göstermişlerdir. Topçu her yanda, Çar Nikola’nın, onları Avrupa’nın en mükemmel topçusu olarak tanımlarken abartmadığını göstermiştir. Savaş halinden ancak on hafta önce kurulmuş olan topçu taburu tam o sırada Fransa’dan gelmiş olan layın topları ile donatılmıştır, bu kısa zaman içinde ve savaş başlayınca, büyük hüner sahibi ve sözkonusu korkunç silahı kullanmayı çok iyi bilen keskin nişancılar yetiştirmiştir. Oltenitza’da Rusların hemen hemen bütün yüksek rütbeli Rus subaylarını vurmak suretiyle bu durumlarını [sayfa 190] kanıtlamışlardır. Genel olarak piyade geleneksel hat ve kol hareketlerini yapabilecek durumda bulunmuş olmalı, ve Oltenitza’da büyük bir cesaretle ve metanetle saldırmış olmalı ki, iki-üç günlük kısa bir zamanda Türk piyadesinin saldırısı savaşı kesin sonuca vardırmıştır, ve bunu, yakın çarpışmada süngüsünün küçümsenemeyeceğini herkesin bildiği Rus piyadesi karşısında elde etmiştir.
      Asya’dan gelen haberler, Avrupa’dan gelenlere göre, Türklerin daha da lehindedir. Anlaşıldığına göre Ruslara karşı Çerkez asıllı kitleler her tarafta ayaklanmış, Kafkaslara giden geçitleri ele geçirmişler, ve Prens Voronzov haberleşme bağlantılarından yoksun kalmış, ve bu arada Türk güçleri cephede ilerlemişlerdir. Bu suretle de savaş, çar için her yanda kötü talihle başlamıştır. Umut edelim ki, sonuna kadar böyle sürsün, ve Rus yönetimi ile Rus halkı bu suretle kibir ve gururlarını gemlemeyi öğrenip gelecekte kendi işleriyle uğraşsın. [sayfa 191]

Yaklaşık olarak 18 Kasım 1853’te yazılmıştır.

New-York Daily Tribune
n° 3944, 7 Aralık 1853
Başyazı

 

KARL MARX
YENİDEN DİPLOMASI
(PARÇA)

Londra, Cuma, 2 Aralık 1853


      Son mektubumdan bu yana Türkiye’de herhangi bir çarpışma olmadı. Ne var ki, Rus genelkurmayından çok daha tehlikeli olan Rus diplomasisi, yeniden işe koyuldu. Hünkar iskelesi Antlaşmasını ufak-tefek değişikliklerle onaylamış olan ünlü 1840 ve 1841 Londra Konferansının yeniden diriltilmesi, Manş Denizinin her iki yakasında hükümet yanlısı basın tarafından, azçok açık biçimde ilan edilmiş bulunuyor. The Times gazetesi, “güçlü barış önlemlerini ima etmekte, yani kendine Türkiye’nin koruyucusu sıfatını veren ülkelerin Türkiye’ye karşı bir çeşit silahlı barıştırma girişiminde bulunmasını ima etmekte. Yanlış anlaşılmaması gereken bir diplomatik gerçek var. O da şu: İngiltere hükümetinin İstanbul’a yolladığı İngiltere elçisinin Babıaliye sunduğu, 14 Kasımda Divanın reddettiği son notanın, geçen mayıs ayında, Prens Mençikov’un ültimatomuna Reşit Paşanın verdiği yanıtın ikinci baskısından başka bir şey olmadığı ortaya çıkmıştır. Her ne kadar işler, dış görünüşüyle değişmiş izlenimini verse de, gerçekte geçen mayıstan bu yana Türkiye ile Rusya’nın görece durumlarında hiçbir değişiklik olmadığı, Batı diplomasisinin gözünde Türkiye’nin hiçbir şey kazanmadığı, Rusya’nın da hiçbir şey yitirmediği anlayışını sultana vermek için Palmerston’larla Aberdeen’lerin takındıkları tutum budur.
      Sırbistan Prensi Aleksandır, Türk askerlerinin kendi [sayfa 192] topraklarından geçmesini yasakladığına, Rus başkonsolusunun dönmesini istediğine ve sultana hitaben yayınladığı bildiride, prenslikler bakımından Türkiye ile Rusya’yı eşit düzeyde koruyucu devletler olarak karşıladığına göre, Sırbistan’la ciddi bir çatışma olmasından korkulur. Başka herhangi bir zamanda Türkiye için öldürücü olabilecek böyle bir çatışma, bugünkü durumda, belki de Türkiye’yi Batı diplomasisinin pençesinden kurtarabilecek tek yoldur. Bugünkü karışıklığa bir şeyler katan, iflas eden Avusturya’yı tehlikeli tarafsızlığından sürüp uzaklaştıran, Avrupa savaşı olasılığını artıran ve Türkiye’yi devrimci tarafla ittifaka zorlayan her yeni olay, en azından Rusya ile olan savaşında, Türkiye’nin yararına hizmet edecektir. Doğaldır ki, Avrupa’daki Türk yönetimi tümden değiştirilerek gerekli karşı-önlemler alınmazsa, Türkiye’nin çürümesinin yapısal nedenleri, görevlerini yerine getirmeye devam edeceklerdir. [sayfa 193]
       

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3852, 16 Aralık 1853

 

FRİEDRİCH ENGELS
TUNA’DA SAVAŞ


      Türklerin Oltenitza’dan çekilmeleri, Rus-Türk savaşının birinci döneminin sonuçlandığını gösteriyor. Bu çekilişle birlikte Kalafata geçişle başlayan bir dizi çarpışma da, ya kış nedeniyle kışlalara bir parça dinlenme olanağı vermek, ya da henüz geliştirilmemiş yeni tasarımları uygulamak üzere sonuçlanmış bulunuyor. Tuna’da verilen, sonuçlu tek çarpışma, Rusların Oltenitza’da Türklerin tête du-Pont’una[111] saldırısı hakkında resmî ve özel raporlar geldiğine göre, askerî girişimin şimdiye kadarki dönemi hakkında konuşmak için zaman uygun görünüyor.
      Ekimin 28’inde Türkler, Tuna’da, Vidin’den, Kalafat’a geçtiler. Keşif kollarıyla ufak-tefek çatışmalar dışında, bu noktayı işgallerinde, hemen hemen hiç rahatsız edilmediler. Bunun nedeni, Rusların, Kalafat’a saldırı için Krayova’da etkin bir güç yığmakta oldukları bir sırada, Türklerin ikinci ve daha tehlikeli yeni bir ilerleme hareketini gerçekleştirdiklerini öğrenmeleriydi. Türkler bu ikinci harekette 2 Kasımda Tuna’yı Oltenitza’da geçmişlerdi. Orada Rusların gerideki birlikle bağlantı düzenine ciddi bir tehdit oluşturuyorlardı. Tuna boyunda Vidin’den Oltenitza’ya kadar birçok yerde Türkler aynı zamanda, ikincil ya da düşmanı yanıltına amacını güden saldırılara da giriştiler. Ancak bu saldırılar ya Rusları iyi hazırlanmış buldu, ya da düşmanı aldatacak ve ciddi hatalara düşürecek ölçüde inandırıcı bir güçle [sayfa 194] yapılmadı. İşte bu nedenle, Kalafat’taki birlik rahatsız edilmedi ve aldığı desteklerle, söylendiğine göre 24.000 kişiye yükseldi. Ama bu birlik ilerlemediğine ya da püskürtülmediğine göre, şimdilik onu bir kenara koyabiliriz.
      Ömer Paşanın raporuna göre, Oltenitza’da karşıya geçiş şöyle oldu. Oltenitza, Tuna nehriyle Dambovita nehrinin birleştiği noktada kurulmuş bir köydür. Dambovita nehrinin tam ağzına raslayan noktada, Tuna nehrinin ortasında bir ada vardır. Bu nehrin güney kıyısında Tutrakan kalesiyle Tutrakan köyü bulunur. Nehrin bu güney kıyısında yamaç hayli dik yükselir. Bu 180-210 metrelik yamacın tepesine Tutrakan kalesi kurulmuştur. Bu nedenle de Tutrakan kalesinin toplan, nehri bu noktada geçen herhangi bir birlik için en etkin destektir. 1 Kasım günü Türkler önce adaya geçmişler ve gece boyunca adada gayet sağlam istihkamlar hazırlamışlardır. 2 Kasım günü ise adadan Eflak kıyısına, Dambovita nehrinin doğusuna geçmişlerdir. İki tabur asker, 100 atlı ve iki topla birlikte, teknelerle Eflak kıyısına aktarılmıştır. Tutrakan kalesinden açılan birkaç top ateşi, nehir kıyısına yakın bir yerde, Rusların ileri karakol olarak kullandığı bir yoksullar evinde bulunan Rusları oradan sürüp çıkarmaya yetmiştir. Yapıya derhal Türkler elkoymuştur. Bu yapı, onlara büyük yarar sağlamıştır. Yapı, kemerli bölmelerle çok sağlam kurulmuş bir yapıydı. Bu nedenle, herhangi bir emeğe gerek göstermeksizin, sahra tahkimatında, bütün gerekli koşullan kendinde taşıyan bir tabyaydı. Bunun sonucu olarak Türkler Dambovita nehriyle Tuna arasında ivedi olarak istihkam yapmaya koyuldular. Sürekli olarak 400 kişi çalışıyor, istihkamlarda kullanılan çalı demetleriyle, içi toprakla doldurulan metris sepetleri daha önceden hazırlanıyordu. Aldığımız bütün raporlara bakarak varabileceğimiz sonuç, bu istihkamların kesiksiz, sürekli bir çizgi oluşturdukları ve Rus mevzilerinden, Türklerin çıkartma yaptıkları noktaya kadar her türlü teması kestiğidir. Kesintisiz uzayıp giden istihkam çizgileriyle tahkimat uzun zamandan beri reddedilmekte, etkisiz bulunmaktaydı. Ama bir köprübaşı olarak bu istihkamın özel amacı, hazır kurulmuş bir tabya bulunması, Türkler arasında mühendis eksikliği ve Türk ordusuna özgü öteki koşullar, bu eski düzeni uygulamayı yeğ tutmalarına yolaçmış olabilir. Türkler Dambovita nehrinde buldukları bazı tekneleri, ellerindeki öteki teknelerle birlikte, Tuna üzerinde derhal bir köprü yapımında kullandılar. Bütün bu işler 4 Kasım sabahı hemen hemen tamamlanmış oldu.
      Türkler Oltenitza’da, Tuna’nın sol yakasında yalnız bir köprü başına sahiptiler. Türk ordusu nehri geçmemişti, ondan sonra da [sayfa 195] geçmedi; ama sol kıyıda sağlam bir débouchê[112] elde etmişti. Tutrakan’da yeter kuvvet yığıldığı zaman bu nokta hesaba katılabilirdi. Bunun yanısıra, Dambovita nehrinin sağ ya da sol yakasını almalarına elverecek olanaklara sahiptiler ve ensonu nehir dolaylarındaki bütün girişimleri, Tutrakan tepelerindeki kalede bulunan 10 ağır topla korunmaktaydı. Bu topların yolu, yüksek yerde bulunuşları ve o noktada nehrin dar oluşu nedeniyle, köprübaşının en azından yarım mil ötesine kadar uzanıyordu.
      Köprübaşı, üç tabur (2.400 kişi), iki muhafız takımı (100 kişi), iki keskin nişancı birliği (200 kişi), 100 süvari ve yoksullar evine yerleştirilen oniki ağır topu kullanmak üzere bir miktar topçu tarafından işgal edilmişti. İstihkamların sağ kanadı, Tutrakan toplarının ateş alanı içindeydi ve o ateşle bir kanat koruması sağlanıyordu. Kaldı ki, Tutrakan topları, köprübaşının önündeki tüm ovayı tarayabilirdi. İstihkamların sol kanadı Dambovita nehrine dayanıyordu ve Tuna’nın ortasındaki adaya yerleştirilen batarya tarafından korunuyordu. Ama bu toprağın bir bölümü çok sık çalılarla kaplıydı. Bu bakımdan yaklaşan Rus birlikleri için önemlice bir sığınak olabilirdi.
      4 Kasım günü Ruslar Türk hatlarına saldırdıkları zaman, Ömer Paşaya göre, 20 piyade taburu, 4 süvari alayı, 32 topları vardı. Toplam asker sayılan 24.000’di. Anlaşıldığına göre şu düzene girdiler: oniki piyade taburu ve ondört top, köprübaşının orta kesiminin karşısında; iki piyade taburu ve iki top, ormanlık bölgede, solda (Rusların sağı) Tambovita nehri yakasında; altı piyade taburu, en échélon,[113] dört topla birlikte Türklerin sağ kanadının karşısında, Tuna’ya doğru yer aldılar ve onların safı, süvari tarafından uzatıldı. Rus toplan bir süre ateş açtıktan sonra, ilkin orta bölüm saldırı koluna dönüştü, onu iki kanat izledi, ilk başta, siperlerden 1.200 yarda kadar uzaktan ateş eden Rus topçusu, daha sonra etkin ateş menziline (600-700 yarda) kadar yanaştı ve saldın kollan ileriye doğru harekete geçtiler. Umulduğu gibi, Rusların sol kanadı (Tuna’ya yakın kanat) Tutrakan topları tarafından darmadağın edildi. Merkez kolu da kısa sürede aynı kaderi paylaştı. Sağ kanat (Dambovita nehrinin kıyısındaki kanat) ise, adadan açılan ateşle ezildi. Bu kanadın herhangi bir girişimde bulunamayacak kadar zayıf olduğu görüldü. Saldırı, birincisi gibi ensemble[114] olmaksızın bir ya da iki kez yinelendi, sonunda Ruslara yetti. Hendeğin (çok fazla sözcük anlamıyla alınmamalıdır) [sayfa 196] kenarına kadar azimle yürüdüler, ama göğüs göğüse çarpışmaya tutuşmadan önce, Türklerin ateşi, ezici olduğunu kanıtladı.
      Çarpışma sırasında Ömer Paşa, yedek kuvvet olarak karşıya bir tabur asker daha gönderdi, böylece Türklerin çarpışmaya giren asker sayısı, 3.600 dolaylarında, ağır silah sayısı da 44 top olarak düşünülebilir.
      Rus kuvvetlerinin miktarını doğru tahmin ise daha güç. Ömer Paşa 20 tabur askerden sözederken, onun karargahındaki iki İngiliz subay, çarpışmaya gerçekten katılan Rus askeri sayısını 8.000’e indirmekte görüş birliği içindeler. Bu iki ifade tam anlamıyla çelişkili değildir. Ruslar, çarpışmak üzere 20 tabura sahip olmuş olabilirler, ama arazinin yapısı nedeniyle, ya da karşılarındaki düşmanı hafife almış oldukları için, saldırıya geçen gerçek kollardaki asker sayısı, her seferinde sekiz taburu geçmemiş olabilir. Üstelik İngiliz subayların sözünü etmediği, ama Ömer Paşanın raporunda yer alan bir nokta, Rusların bol miktarda yedek kuvvete sahip olduklarını göstermektedir. Bu nokta, her yeni saldırıya, yedek kuvvetten alınan yeni bir taburun öncülük ettiğidir. Bundan başka “Kraliçe Haşmetmeaplarının Muhafızlarından olan iki İngiliz subayın raporu, her satırında, tüm orduların ayrıcalıklı birliklerinde cahil ve deneyimsiz kendini beğenmişliğinin damgasını taşımaktadır.
      Tüm olarak, bu nedenle, Ömer Paşanın ifadesinin itibara değer olduğunu düşünüyoruz. Gerçi her seferinde Türk istihkamları üzerine altı bin ile sekiz bin arasında Rus askeri, aynı anda ve etkin olmayan bir biçimde saldırıya girişmiş olabilir, ama harekat sırasında orada onsekiz ya da yirmi Rus taburu bulunmuş ve bunlardan on ya da onikisi ardarda harekete geçirilmiş olabilir. Rusların en azından 1.500 ya da 2.000 kişiyi bulmuş olması gereken yitikleri de, savaş alanına getirmiş oldukları asker sayısının çok olduğunu tanıtlamaktadır. Ruslar sonunda, geride 500 tüfek, çok miktarda malzeme ve cephane ve Türklerin elinde 800 ölü ve yaralı bırakarak püskürtülmüşler ve bir ölçüde düzensiz bir biçimde çekilmişlerdir.
      Bu çarpışmada tarafların taktiklerine bakarsak, Rusların çok büyük bir hata işlediklerini hayretle görürüz. Bu hatalarının cezasını, dikkate değer bir yenilgiyle ödemişlerdir. Kendileriyle pek nadir eşit olabilen düşmanlarını küçümsemişlerdir. Ruslar, önemli bir tabyayla güçlendirilmiş, kanatlarından biri adadaki on ağır topla korunan ve Tutrakan’daki yirmiiki topun hem komuta ettiği, hem cephesini koruduğu kuvvetli bir hatta karşı saldırıya geçmek zorundaydılar. Toplam olarak, hepsi ya da çoğunluğu ağır madenden yapılmış kırkdört ya da otuzsekiz ağır top vardı. Şimdi, [sayfa 197] her subay, bir arazi tahkimatına saldırıya geçmeden önce, ilkin onu destekleyen toplan ve bataryaları, kendi topçunuzla susturmanız gerektiğini bilir. Ondan sonra mümkün olduğu kadar çok sayıda siper ve o siperleri koruyan kazık engeller ve öteki savunma engelleri yıkılmalıdır. Ardından, saldırı gücü yan yana yıkılmış ve savunucularının maneviyatı çöktürülmüş istihkamlara saldırıya geçirilmeden önce, bataryalar, saldırıları mevzilerin daha da yakınına getirilmeli ve siperler sürekli bir top mermisi yağmuruna tutulmalıdır. Bunu yapabilmek için topçunuzun sayı ve çap yönünden üstün olması gerekir. Ama Ruslar ne yapmıştır? Kendilerininkinden sayıca, çapça ve hele helen tatbikat yönünden üstün olan bir topçunun desteklediği bir köprübaşına, 12 ve 6 poundluk toplarla yapılan kısa bir topçu ateşinden sonra, saldırıya geçmek! Rusların bu top ateşi, hiçbir ciddi sonuç doğuracak türden olmadığı için sırf bir formalite, ya da Türklere gösterilmiş bir nezaket olarak kabul edilebilir ve ayrıca, bütün raporlar aynı kanıda ama, Rus bataryaları köprübaşına 650 yardaya kadar yanaştılarsa, bazı topların tahribedildiğine dair herhangi bir şey işitmemiş olmamız da gariptir. Ama aynı zamanda, muhtemelen ilk defa ateşe maruz kalan ve böyle bir güç koşul altında, üstlerine dökülen üstün ateş karşısında ezilmeden önce Türk mevzilerine elli yardaya kadar yanaşan Rus askerlerinin gösterdiği kahramanlığı da takdir etmeliyiz.
      Türklere gelince, onların taktikleri lehine de çok fazla şey söyleyemeyiz. Saldırılar sırasında Ömer Paşanın, köprübaşına gerekenden fazla askerle gereksiz yere kalabalık yığmamış olması çok iyi bir şey. Ama köprünün Tutrakan ucunda ve adada bir yedek güç, özellikle bir süvari gücü bulundurmamasına ne buyrulur? Ruslar püskürtüldüğü zaman, yenik düşmüş düşmanın üzerine süvarisini saldırtmamasına ne demeli? Bu zaferin manevi etkisiyle yetinmesi ve kampanyanın yazgısını belirlemesine yardım edecek tüm meyveleri dermemesi de ayrı. Yalnızca iki mazeret bulabiliriz: birincisi, arazi tahkimatında, kesintisiz istihkam düzeni, düşmanın püskürtülmesi ardından, kuvvetli bir saldırıya elvermeyebilir. Çünkü kesintisiz istihkam, büyük miktarda asker topluluklarının aniden ve enerjik bir biçimde saldırıya geçmesine elverişli genişlikte yer bırakmaz. İkincisi de, ya Ömer Paşa, kuvvetlerinin açık arazide savaş gücüne güvenmemiştir ya da elde, zaferini tamamlayacak yeter sayıda asker hazır değildi.
      Bu husus, bizi, bu harekete ilişkin stratejik sorunlara getiriyor. Ömer Paşa, Kalafat’ta aylaklık eden askerî birlikleri Oltenitza’da eli altında bulundursaydı, daha kararlı hareket etmez miydi? Rusların, kendi mevzileri arasından, saldırılmasını en çok arzu [sayfa 198] ettikleri Kalafat’taki mevzilerini tehdit etmek üzere oraya 12.000 Türk askerinin ve bir o kadar da yedek gücün gönderilmesine ne buyrulur? Türklerin sonuca götürücü üstünlükler elde edebilecekleri bir noktada bu 24.000 askerin hazır bulunmayışını nasıl değerlendirmeli?
      Ama bu, noktalardan sadece biri. Şimdi, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılıyor ki, Ruslar, ekim ayı sonunda Eflak’ta 50.000 ya da 55.000 kişiden fazla asker yığacak durumda değildiler. Yol yokluğu, arazinin birbirini kesen yapısı, müfreze çıkarılması zorunluluğu, hareket halindeki bir ordunun olağan firesi dikkate alınırsa, kesindir ki, Ruslar, hiçbir noktada tek yığın olarak 30.000’den fazla asker bulunduramazlardı. Eflak’ın herhangi bir noktasında toplanacak 40.000 Türk, Rusları kesinlikle yenerdi. Ve hiç kuşkuya yer yok, eğer o düşüncede olsalardı, zamanında gerekli önlemleri alsalardı, bu miktar askeri, hatta bunun iki katını kolayca toplayabilirlerdi. Ama Avrupa diplomasisinin müdahaleleri, divanın kararsızlığı, Sırbistan’a karşı Türk siyasetinin kararsızlığı ve buna benzer hususlar, anlaşılıyor ki, önlemlerin yarım olması sonucunu doğurdu. Bu durum da, düşmanlık başladığı zaman Ömer Paşayı kendi başına bıraktı. Ömer Paşa Rusların zayıflığını biliyordu, savaşa istekli, üstün bir ordusu vardı, ama bu ordu 350 mil uzunluğunda, elli mille yüz mil genişliğinde bir ülkeye yayılmıştı. Kasım ayının ilk yarısında, girişimlerinin aksaması bu durumun zorunlu sonucuydu. Başka bakımlardan hata olan Kalafat’a geçme girişimi, bu yönden bir gerekirlikti. Çünkü, karşı yamaca geçmemeleri halinde atıl kalacak yirmi bin dolaylarında askerin toplanması için çok doğal bir yer olan Vidin, ana ordunun bulunduğu yerden epey uzaktı. Bu askerlerin karşıya geçmesi, hiç değilse, Rus askerlerinin bir bölümünü oraya çivilemeye ve Türkler yararına manevi bir etki yaratmaya yaradı.
      Bükreş’e girişilecek ana saldırı için olduğu anlaşılan ve Kalafat’taki girişimle Batıya çekilen Rusların çekilme hattını kesmeyi amaçlayan Oltenitza çıkarması, hiçbir sonuç doğurmadı, çünkü elde, Bükreş’e yürüyüş için gerekli olacak birlik yoktu. Oltenitza savaşının manevi etkisi kuşkusuz büyük bir kazançtı; ama zaferden sonraki hareketsizlik –dokuz gün süren ve yağmurların başlaması üzerine Türklerin Tuna’nın gerisine gönüllü olarak çekilmeleriyle sonuçlanan bu hareketsizlik ve çekilme– Türk askerinin yüzündeki heyecan parlaklığını silmeyebilir ama, Türk komutanın, ola ki tam hak etmediği ününü gölgeler, ilk hatayı Divan yapmış olsa bile, burada Ömer Paşanın da bazı hataları olması gerekir. Oniki gün süreyle Tuna’nın sol yakasına geçmek, bir köprü [sayfa 199] kurmak, Rusların birleşik ordusunu püskürtecek güçte bir köprübaşım gerçekleştirmek, arkasında büyücek ve çarpışmaya istekli bir orduya sahip olmak ve sonra 30.000 ya da 40.000 askeri karşıya taşıyacak olanağa sahip olamamak – niçin? Bunda paşanın bir ihmali olduğunu düşünmek gerekir. Ruslar kaçıp kurtuldukları için herhalde şükran duymaktadırlar. Rus ordusu şimdiye dek, bunun yarısı etmeyecek güçlüklerden bile, böylesine az bir maddi yitikle çıkmış değildi. Parça parça edilmeyi hak ettiler, ama hepsi selamete çıktı, bundan sonra onları bir daha böyle yakalama olasılığı olur mu bilmem. [sayfa 200]
       

New-York Daily Tribune
n° 3952, 16 Aralık 1853
Başyazı

 

KARL MARX
DÖRTLÜ İTTİFAK – İNGİLTERE VE SAVAŞ

Londra, Cuma, 9 Aralık 1853


      Okurlarınız, karma hükümetin diplomatik hareketlerini adım adım izlediler. Palmerstonlarla Aberdeenlerin, Türkiye’yi koruma, Avrupa’da barışı güven altına alma gibi bahanelerle girişebilecekleri çara destek olma girişimlerini okurlarınızın hayretle karşılayacağını sanmıyorum. Viyana Konferansının ölümden sonra dirilmesi ya da Londra Kongresi konusunda okurlarınız bilgi sahibidir. Başkent Senet Borsası, İngiltere’nin, Avusturya’yla Prusya’yı, çarpışan taraflar arasında Batılıların yeni bir arabuluculuk girişiminde bulunmaları çabasında desteklemeye ikna ettiğini, geçen cuma günkü The Morning Chronicle’dan öğrendi. Sonra “bu girişim” haberi, The Morning Post gazetesinde, teselli edici bir açıklamayla birlikte yer aldı:

“Prusya’nın ve Avusturya’nın birlikte çalışmaları bu girişimde sağlanmaya çalışılmış ve elde edilmiştir, ve dört devlet bir protokol imza ederek Avrupa’nın şimdiki arazi bölüşümünü korumak, ve savaşmakta olan devletleri bir Avrupa konferansı aracılığıyla anlaşmazlıklarını barış yoluyla çözümlemeye çağırmak konusunda zımnen üzerlerine almışlardır. Dört devletin atacakları ilk adım, Doğudaki anlaşmazlık sorununda görüş birliğine varmak için Türkiye’nin hangi esasları kabul edeceğinin saptanmasından oluşacaktır. Bu husus açıkça saptandıktan sonra dört devlet, Rusya’yı, önerilen görüş birliğinin esasları üzerinde düşüncelerini [sayfa 201] açıklamaya çağıracaktır. Bundan sonra da, her iki devlet, saptanacak bir yerde ve tarihte toplanacak büyük devletler konferansına tam yetkili temsilcilerini göndermeye çağıracaktır. ... Çarın saygınlığına zarar getirmemek ve Türkiye’nin çıkarlarını tamamen korumak için, ilk koşul olarak, her iki devletin diğerinin arazisinde oturan uyruklarının korunacağına ilişkin bir maddeyi de kapsamak üzere, Türkiye ile Rusya arasında iyi anlaşma, barış ve ticaret hakkında bir anlaşma yapılacak, ikinci koşul olarak da, sultan ile dört devlet arasında 1841 yılındaki Çanakkale Boğazı antlaşmasına benzer bir antlaşma ile sultan, Tuna Prensliklerinin ve Sırbistan’ın bugünkü oluşumuna ve ayrıcalıklarına saygı göstermeyi, ve Kaynarca Antlaşmasında olduğu gibi, bu kez Rusya’ya karşı değil, Avrupa’ya karşı ‘sahibi bulunduğu arazi içindeki hıristiyan dinini özellikle korumayı’ üzerine alacaktır.”[115]


      En sonunda da Printing-House Square’in thunderer’ı,[116] dört devlet arasında ittifakın kesinlikle sonuca bağlandığını ve bu dört devletin, gerekirse Rusya ile Babıâliye “zorla kabul ettirilecek” koşullan saptadıklarını, ilk baskısında bildiren haberiyle geldi. Hisse senetleri derhal yükseldi. Ancak borsa simsarlarının mutluluğu kısa ömürlü oldu. Çünkü aynı Times, ikinci baskısında, gerçi dört devletin bir protokol hazırladıklarını, ama ortak bir nota taslağını, onun zorla kabul ettirilmesi gibi bir koşutla kendilerini bağlamaksızın sunduklarını bildiriyordu. Hisse senetleri yeniden düştü. Sonunda, “şaşırtıcı haber”, ölü Viyana Konferansının eski gövdesinin, ölümden sonra dirilişi haberine indirgenmiş oluyordu. Hayalet Konferanstan sözetmek saçma olurdu. Bir telgraf da haberi doğruladı. Bu telgrafa göre:

“Dört devlet, konferansa, 6 Aralıkta, İstanbul’a yeni bir tasarım üzerine kurulmuş mevcut anlaşmazlıkların giderilmesi için yeni bir öneri göndermiştir, ve başlamış olan savaş durumu durdurulmasa bile, barış görüşmelerinin sürdürüleceğini önermiştir.”[117]


      Savaşın hemen öncesinde, Viyana Konferansı, bu geçmişe ait Phthia,130 Türkiye’ye, Prens Mençikov’un ültimatomunu kabul etmesini önermişti. Rusya’nın ilk yenilgisi ardından İngiltere’yle Fransa, Reşit Paşanın Prens Mençikov’a yanıtına sarıldılar. Şimdi, geriye doğru gidişlerinde, geçmişte girişilmiş işlerin hangi aşamasına ulaşmış olduklarını tahmin etmek olanaksız. Augsburger Zeitung, [sayfa 202] konferansın yeni önerilerinin, dört devletin “savaşı önleme” arzusunu dile getirdiğini yazıyor. Şaşırtıcı bir yenilik bu!
      Status quo’nun yerini status belli’nin[118] şu sırada, bir tür diplomatik dedikodular her ne kadar yavan görülebilirse de, bütün bu inanılmaz konferanslar ve kongreler tasarımlarından, İngiltere hükümetinin gizli niyetlerinin sızdığını; hükümet yanlısı gazetelerin, bu yolda hükümetin ne kadar ileri gidebileceğini saptamak üzere antenlerini çıkardıklarını ve bugünün temelsiz söylentilerinin, yarının olaylarını birçok kez, önceden gösterdiğini unutmamalıyız. Şurası kesin ki, dörtlü ittifak, Avusturya tarafından kabul edilmediyse, dört devletin üzerinde görüş birliğine varacakları önerileri, Türkiye’ye zorla kabul ettirme düşüncesiyle İngiltere tarafından öne sürülmüştür. Herhangi bir ittifak sağlanamamışsa, dört devlet tarafından, en azından, işlerin hangi ilkeler çerçevesinde yürütüleceğini düzenleyen bir “protokol” imzalanmıştır. Rus ordusu, prenslikleri işgal edinceye ve Bulgaristan sınırına dayanıncaya kadar Türkiye’yi davranmaktan alıkoyan Viyana Konferansının bir kez daha işin başında olduğundan ve sultana yeni bir nota göndermiş bulunduğundan da hiç kuşku duyulamaz. Viyana Konferansından Londra’da yapılacak bir Avrupa Konferansına doğru atılan adımın, hiç de büyük bir adım olmadığı, 1839’da Mehmet Ali’nin isyanı sırasında kanıtlanmıştı. Rusya, Türkiye’ye karşı savaşı sürdürürken, kongrenin “barıştırma” çabalarını sürdürmesi demek, Türk donanmasının Navaron’da yakılması ve sonucunu veren 1827-29 Londra Konferansının yinelenmesi demek olur. İngiltere hükümetinin önerilerine ve öteki devletlerin onayına temel görüşmelerin yürütülüşüne ilişkin esaslar, hükümet yanlısı gazetelerde, açıkça belirtiliyor: “Avrupa’da toprakların bugünkü dağılımı”nın korunması. Bu öneriyi, Viyana barışı koşullarına basit bir dönüş diye düşünmek, büyük bir yanılgı olur. Polonya Krallığının ortadan kaldırılması, Tuna nehri ağzının Rusya’nın eline geçmesi, Krakov’un yutulması, Macaristan’ın, bir Avusturya eyaleti haline dönüştürülmesi, bütün bu “toprak düzenlemeleri”, hiçbir Avrupa kongresince onaylanmış değildir. Bu durumda, “Avrupa’da bugünkü toprak dağılımını” onaylamak, öyleymiş gibi gösterilmeye çalışılmasına karşın, Türkiye’nin Viyana Antlaşmasına alınmasından çok 1830’dan bu yana, Rusya’yla Avusturya’nın, o antlaşmaya karşı giriştikleri ihlal hareketlerinin onaylanması demek olur. “Rusya ile Türkiye arasında dostluk, barış ve ticaret antlaşması” – bunlar, Kaynarca, Edirne ve Hünkar iskelesi antlaşmalarının başlangıç bölümündeki terimlerin aynısı. Palmerstoncu [sayfa 203] gazete, “1841 Çanakkale Antlaşması gibi bir antlaşma” diyor. Evet, tam öyle. Avrupa’yı Çanakkale Boğazı’nın dışında tutan ve Karadeniz bir Rus gölü haline dönüştüren antlaşma gibi bir antlaşma. Ama, diyor The Times, Çanakkale Boğazına savaş gemilerinin serbestçe girebilmesini ve Tuna’nın serbest ulaşıma açık olmasını neden koşut olarak öne sürmeyelim? Öyleyse 1839 Eylülünde, Lord Palmerston’ın, o zamanki Paris elçisi Bulwer’e yazdığı mektubu okuyalım. O dönemde de benzer umutlar beslenmiş olduğunu göreceğiz.
      “Prensliklerle Sırbistan’ın var olan kurumlarına, sultan saygı duymak zorundadır.” Peki ama varolan bu kurumlar, sözkonusu bölgeler üzerinde egemenliği sultan ile çar arasında bölüştürüyor. Ve bu kurumlar, bugüne kadar, hiçbir Avrupa kongresince onaylanmış değil. Bu durumda, yeni kongre, Türk eyaletleri üzeride, Rusya’nın de facto[119] koruyuculuğuna Avrupa’nın yaptırımını (müeyyide) ekleyecektir. Böylece sultan, ‘topraklarındaki hıristiyan nüfusun’ korunmasında çara karşı değil, Avrupa’ya karşı sorumlu olacaktır. Bunun anlamı şu: Sultan ile hıristiyan uyrukları arasına yabancı devletlerin girme hakkı, Avrupa devletler hukukunun bir maddesi haline gelecektir. Herhangi bir anlaşmazlık sözkonusu olduğu zaman, sultanın topraklarındaki hıristiyanlardan gelecek korunma isteğini, anlaşmaya taraf bir ülke olarak, kendi anladığı biçimde yorumlama hakkına sahip olan Rusya’nın hak iddialarını Avrupa, antlaşmayla bağlanmış olarak, desteklemek zorunda kalacaktır. Bu durumda yeni antlaşma, karma hükümet tarafından tasarlandığı ve yayım organlarınca açıklandığı şekliyle, Avrupa’nın Rusya’ya teslim oluşuna ve 1830’dan bu yana karşı devrimlerin getirdiği tüm değişiklikleri toptan onaylamaya ilişkin olarak bugüne kadar düşünülmüş en kapsamlı Avusturya’nın siyaset değişikliğinden, The Morning Post’un sahte bir inanmışlıkla “son on günün değişikliği” diye nitelediği değişiklikten hayrete düşmek için bir neden yoktur. Bonaparte’a gelince, ileriye ait tasarımları ne olursa olsun, sonradan görme imparator, Türkiye’yi merdiven gibi kullanmak suretiyle, eski meşru kudretler katına tırmanmaktan şimdilik memnundur.
      Karma hükümetin görüşleri, hükümetçi haftalık The Guar-dion131 tarafından açıkça belirtiliyor. Buna göre:

“Rusya’nın Oltenitza siperleri önünde geri püskürtülmüş ve Karade-niz’deki bir-iki kale zaptedilmiş diye Rusya’yı yenilmiş bir düşman saymak ve bu yüzden onun gırtlağına sarılmış olduğumuzu düşünmek sadece gülünçtür. Bu cüzi kayıplar onun [sayfa 204] ancak gururun, harekete geçirir, ve daha güçlü bir duruma gelinceye kadar onu görüşmelerden uzak tutar. Çar, kibirli ve hırslı, ama aynı zamanda ihtiyatlı bir insandır. Kaybedeceği, ama hiçbir şey kazanamayacağı bir kavgaya tutuşmuştur. Politikası kendinden öncekilerin aynıdır, ve sözkonusu politika, savaşların kendisinden çok savaş tehditleriyle bir şeyler sağlamayı, ve sürekli ve değişmez saldın sistemi içinde oldukça geniş ölçüde esnek bir ayarlama yeteneği bulundurarak büyük yıkımlardan kaçınmayı ve hatta küçük yenilgilerden yararlanmayı kapsar. Avrupa’nın toprak ilişkilerinde herhangi bir değişiklik yapmamak ve yapılmasına izin vermemek hakkında dört devletin almış olduğu yukarda sözü geçen kararının, çarın durumuna ve politikasına, bu mantık açısından bakıştan ileri geldiği anlaşılmaktadır. İngiltere’nin Rusya’yı yendiğini sananlar, ya da muhafazakar gazetelerin acayip saçmalarına kapılanlar yanılıyorlar. Gündemde Rusya’nın küçük düşürülmesi değil, Avrupa’nın (doğaldır ki, Rus anlamında) barışa kavuşması ve mümkün olduğu ölçüde Fransız asker elçisinin sultana namus sözü vermiş olduğu sürekli barışa erişmektir. Şundan emin olabiliriz ki, yukarda sözü edilmiş olan öneri, yalnızca status quo’nun tekrar kurulmasından ibaret olmayıp, gerek Türkiye ile Avrupa, gerek Türk hükümeti ile hıristiyan uyrukları arasındaki ilişkileri sürekli bir esasa göre düzenlemeyi hiç olmazsa deneyecektir. Evet, deneyecektir – çünkü ne kadar sürekli olarak düzenlemeye çalışsa da Avrupa’da bir Türk İmparatorluğunun varlığına izin verildiği sürece, aslında her antlaşma her zaman geçici kalacaktır. Ancak, böyle bir antlaşma bugün mümkün ve gereklidir.”[120]


      Öyleyse büyük devletin hedef aldığı amaç, çarın “küçük yenilgilerden yararlanması” ve “Avrupa’da Türk İmparatorluğunun varlığına izin vermemesi” için ona yardım etmektir. Kuşkusuz, geçici düzenleme, “işlerin elverdiği ölçüde” bu mükemmel sonucu hazırlamak içindir.
      Ne var ki, bazı koşullar, karma hükümet siyasetçilerinin hesabını, özellikle altüst etmiştir. Bazı istihbarat raporları, Türkiye’nin, Karadeniz kıyılarında ve Gürcistan sınırlarında yeni zaferler kazandığını bildiriyor. Öte yandan, Polonya’daki ordunun tüm olarak Prut’a yürüyüş emri aldığı kesinlikle belirtiliyor; bu arada Polonya sınırından gelen haberlere göre, “geçen ayın 23’ünü 24’üne bağlayan gece brinka’ya girişilmiş, yani orduya asker devşirilmiştir. Üstelik, eskiden bir ya da iki kişinin asker yazıldığı yerlerde bu kez sekiz-on kişi askere alınmıştır.” En azından bu bile, dörtlerin [sayfa 205] barıştırıcılık yeteneğine, çarın çok az güvendiğini göstermektedir. Avusturya’nın, “dört saray arasında herhangi bir ittifakın sonuçlandırılmış olmadığına” ilişkin açıklaması ise, bu ülkenin, bir yandan, bazı koşulların Türkiye’ye zorla kabul ettirilmesini arzu ederken, bir yandan da çarın çıkarlarına ilişkin olarak düşünülmüş tasarımları Türkiye’ye zorlamaya kalkışmış gibi görünmemek istediğini ortaya koymaktadır. Son olarak da, “bugünkü durumda, Rusya ortaya atığı iddiaları tamamen geri almadıkça ve prenslikleri derhal boşaltmadıkça dostça bir düzenlemenin hiçbir biçimde kabul edilemez olduğu”na ilişkin sultanın Fransa elçisine verdiği yanıt, kongrecileri yıldırım çarpmışa döndürmüştür. Şimdi usta, deneyimli Palmerston’ın yayın organı, kardeşlikten yana olan öteki ahbaplara, içtenlikle şu gerçeği söylüyor:

“Saygınlığını ve etkisini sarsmadan Rusya, prenslikleri derhal terkedemez ve bütün taleplerinden tamamen vazgeçmeyi kabul edemez. Bu kadar güçlü bir devletin her şeyi göze alan bir savaşa girişmeden buna izin vereceğini düşünmek budalalık olur.
      “Bu nedenle, şimdi bir görüşme girişiminin ele alınmış olmasına üzülüyoruz, çünkü bunun ancak bir hayal kırıklığına yolaçacağını öngörmekteyiz.”[121]


      Yenildiği için Rusya şimdi görüşmeye yanaşamaz. Bu nedenle yapılacak şey, savaş dengesini değiştirmektir. Bu, Rusya’ya zaman kazandırmaktan daha başka türlü nasıl yapılabilir? Rusya’nın istediği tek şey, bugünün işini yarına bırakmaktır, yeni asker toplamak, bu askerleri tüm imparatorluğa dağıtmak, onları belli yerlerde yığmak, Kafkasya dağlılarının hakkından gelinceye kadar Türklerle savaşı durdurmaktır. Böyle yaparsa Rusya’nın şansı artabilir, “Rusya yenik değil de, yenmiş durumda olursa, o zaman” görüşme çabaları başarıya ulaşabilir. Viyana’da yayınlanan Ostdeutsche Post’ta132 ve hükümetçi Morning Chronicle’da belirtildiği gibi, İngiltere hükümeti, bu doğrultuda, üç aylık bir silah bırakımına razı göstermesinin uygun olacağı hususunda Türkiye’ye ısrar etmiştir. Lord Redchiffe, sultan hükümetinin reddettiği silah bırakımı önerisine haşmetmeaplarının rızasını almak amacıyla, sultanla beş saat süren bir görüşme yapmıştır. Sonunda, sorunu görüşmek üzere bakanlar kurulu olağanüstü toplantıya çağrılmıştır. Babıâli, önerilen silah bırakımını kabul etmeyi kesinlikle reddetmiştir. Zaten Osmanlı halkına açıkça ihanet etmeksizin böyle bir öneriyi kabul edemezdi. Bugünkü Times “Duyguların şimdiki durumunda, Babı âlinin iddialarını ılımlılık sınırlarına sokmak kolay [sayfa 206] olmayacak” görüşünü öne sürüyor.
      Babıâli, yenilginin, çarın onuruyla bağdaşmaz olduğunu, bu nedenle kendi başarısını boşa çıkarmak ve çarın yeniden galip ve “âlicenap” olabilmesini sağlamak için, ona, üç aylık bir silah bırakımı süresini tanımak gerektiğini anlama ılımsızlığını göstermiştir. Üç aylık bir silah bırakımını gerçekleştirme umutlan, henüz tümden bir yana konmuş değildir. “Belki” diyor The Times, “dörtler tarafından önerilecek bir silah bırakımı daha etkin olabilir.”
      İyi huylu Morning Advertiser ise, “bu açıklamaların doğru olduğunu kabul etmeye hazır değil”, çünkü “Osmanlı davasına çar lehine ihanet etmek için ya da bu amaca uygun olarak daha dolaysız ve daha mükemmel bir girişim, en akıllı kafalar tarafından bile tasarlanamazdı.”[122]
      Radikal Morning Advertiser’ın, Palmerston’ın “şeref ve iyi niyetine” güveni ve onun yanısıra İngiltere’nin diplomatik geçmişine ait cahilliği ölçülemeyecek kadar fazla. Bu gazete Zahireciler Derneğinin malı olduğundan mıdır nedir, başyazıları, zaman zaman, bizzat zahire tüccarlarının yazdığından kuşkulanıyorum.
      İngiltere, İstanbul’da ve Rusya’nın ileri karakolu olan Viyana’da böylesine meşgulken, acaba Rusya, İngiltere’de işleri nasıl yürütüyor, bir de onu görelim.
      Daha önceki bir mektupta, okurlarınıza haber verdiğim gibi, karma hükümet, Karadeniz’de yalancıktan Rusya’yı tehdit ediyormuş gibi görünürken, Rusya’nın savaş gemileri –Avrora ve Navarin firkateynleri– Portsmouth’da kraliçenin doklarında donatılıyor. Geçen cumartesi günü, The Morning Herald ve The Daily News gazeteleri, Rus firkateyni Avrora’dan kaçan ve neredeyse Guildford’a ulaşmak üzere olan altı Rus denizcinin ardından Avrora’nın bir subayıyla bir İngiliz polis müfettişinin yetiştiğini, denizcileri Portsmouth’a geri getirdiklerini, onarım ve donatım nedeniyle Avrora mürettebatının yerleştirildiği Victorious gemisinin güvertesinde haşin bir dayak cezasına çarptırıldıklarını, ardından da prangaya vurulduklarını haber verdiler. Bu durum Londra’da öğrenilir öğrenilmez, bazı kişiler, Avukat Charles Ronalds aracılığıyla, Tuğamiral Martin’e, İngiliz donanmasının bazı subaylarına ve Avrora’nın Rus kaptanına hitaben altı denizcinin, İngiltere başyargıcının önüne götürülmelerini emreden bir habeas corpus[123] sözleşmesi133 çıkarttırdılar. İngiliz tersane makamları, bu mahkeme [sayfa 207] çağırışına uymayı kabul etmediler, İngiliz kaptan, yardımcı amirale, o amiral de işi, on yıl önce, Bandieras olayında, İngiltere Posta idaresini Metternich’in emrine vermiş olan Amirallik Lordu ünlü Sir James Graham’a aktardı.134 Rus kaptana gelince, gerçi kraliçenin çağrı belgesi, Victorious gemisinde kendisine tebliğ edildi ve ne demek olduğu, bir çevirmen aracılığıyla kendisine tamamen anlatıldı, ama Rus kaptan, belgeyi, hakaret edici bir eda ile fırlattı attı. Belge, lumbardan tekrar içeriye atıldıysa da yeniden fırlatıldı. “Bu belge” dedi Rus kaptan, “haşmetmeaplarından geliyorsa, gerçekte, Rus elçisine ya da konsolosa gönderilmesi gerekir.” Konsolos ortada yoktu. Konsolos yardımcısı da işe karışmayı kabul etmedi. 6 Aralıkta, bu kez Portsmouth donanma makamlarına çıkarılan çağrılarla, kraliçe adına, yalnızca altı denizcinin değil, ama Rus kaptanın da başyargıcın önüne getirilmesi emredildi. Bu çağrıya uyacak yerde, Amirallik Dairesi, Rus gemisini limandan dışarıya çekmek ve açık denize çıkarmak için elinden gelen bütün çabayı gösterdi ve önceki gün, Kaptan Izalmatiyev’in, habeas corpus çağrısına meydan okuyarak, Avrora’yla Pasifiğe açıldığı görüldü. Bu arada, dünkü Daily News gazetesinin bildirdiği gibi, “Rus firkateyni Navarin, esaslı bir kalafat ve onanından geçirilmek üzere hâlâ doktadır. Çok kalabalık bir tersane işçisi grubu bununla meşgul bulunmaktadır.”[124]
      Ancak, bu “heyecan uyandırıcı” olayın, hükümet basınında nasıl yansıtılmış olduğu dikkate değerdir.
      Peel taraftarlarının organı olan Morning Chronicle, kendi adamları olan Graham’ın bu işe en çok bulaşmış kimse olduğundan susmayı yeğlemiştir. Suskunluğu ilk bozan gazete Palmerston taraftarı Morning Post oldu, çünkü onun gibi göstermek hünerini ortaya koymayan mahsus böyle bir fırsatın kaybolmasına izin veremezdi. Gazeteye göre, olayın tümüne fazla önem verilmiş, ve durum son derece abartılmış şekilde anlatılmıştır. Gazete, asker kaçaklarının acımasız şekilde kırbaçlanmalarını ve tutuklanmalarını emretmiş olan Rus kaptanın tanıklığına başvurmaktaydı. Rus kaptanın emirlerine ve kendi isteklerine karşın bu tayfaların karaya çıkmaları sağlandıktan sonra “sarhoş edilerek bir araba ile ülke içine getirilmişler” ve Londra’ya nasıl ulaşabilecekleri ve orada başvurabilecekleri kimselerin adresleri bildirildikten sonra “ortalıkta bırakılmışlardır”. Bu saçma öykü, Palmerston taraftarı gazete tarafından, The Times gazetesi için ortaya atılamayacak kadar uydurma bir yalan olan, kaçakların “kendilerinin polise teslim [sayfa 208] oldukları” açıklamalarını yalanlamak amacıyla ortaya çıkarılmıştır. [Morning] Post gazetesi büyük bir ahlaki kızgınlık gösterisi yaparak, bütün bu işin, Palmerston’ın iyi huylu efendisine zarar vermek amacında oldukları anlaşılan birkaç Polonyalı kaçak tarafından kışkırtılmış olduğunu bildirmiştir.
      Başka bir hükümet organı olan Globe gazetesi ise şöyle demektedir:

“Bir yabancının ancak kendi ülkesinin elçisince belirtilen işleme uyması gerektiği tamamen geçersizdir; aksi takdirde, bir elçinin araya girmesi hariç olmak üzere hiçbir sorumluluğa maruz kalmadan her yabancı, bir İngiliz limanında yasalarımızı çiğneyebilecektir.”


      Bu nedenle Globe gazetesi, kendisine, yakalananları mahkemeye teslim etmesine dair yargıç kararını bildiren memurlara, Rus kaptanının verdiği karşılığın “tamamen memnunluk verici olmadığı” ılımlı sonucuna varmaktadır.
      The Times gazetesi ise şöyle seslenmektedir:

“Ertesi sabah Rus kaptan, hepsini (yani, tekrar yakalanan altı tayfayı) firkateyninin seren ucuna astırsaydı İngiliz yasalarının tamamen denetimi dışında kalmış olurdu.”


      Neden böyle olurdu? 1840 yılında (Lord Palmerston’ın önderliği altında) Rusya ile Büyük Britanya arasında akdedilmiş denizcilik antlaşmasında buna ilişkin bir metin vardır:

“Yüksek sözleşmeci tarafların, karşı tarafın toprağında ikamet eden konsolosları, konsolos yardımcıları ve ticaret temsilcilerine, ülkelerine ait savaş ve ticaret gemilerinden kaçanların yakalanması için, yerel makamlar, yasalar çerçevesinde gösterebilecekleri yardımı verirler.”


      Öyle ama, azizim Times gazetesi, sorun da zaten İngiliz makamlarının Rus kaptanına yasa gereğince sağlamakla görevli oldukları yardımın ne olduğudur. The Times gazetesinin görüşüne göre, “bu politik bunalım zamanında gemilerinin İngiliz limanlarında onarılması” konusunda Rus makamlarının kendilerini ilgilendiren husus “duygu inceliğinde ve protokolde büyük bir noksanlık” oluşturmaktadır, ve The Times gazetesi “bu gemilerdeki subayların casus derecesine indirgenmekte olduklarına” inanmaktadır. The Times gazetesi şunları yazmaktadır: “Buna karşın İngiliz hükümeti böyle bir politikayı hiçe saymakta olduğunu yaptıklarından daha açık bir şekilde meydana koyamazdı.”
      Ve bu durumda, İngiltere hükümetinin içine düştüğü zillet kendini en güzel biçimde, Rus casuslarını kraliçenin tersanelerine kabul etmesinde, onların emrine İngiliz savaş gemilerini vermesinde, [sayfa 209] ücretleri Britanya halkının kesesinden ödenen tersane işçilerini onların hizmetinde kullanmasında ve İngiliz yasalarına hakaret ettikten sonra kaçarlarken, onları selam topu ile uğurlamasında kendini gösteriyor. [sayfa 210]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3960, 26 Aralık 1853

 

KARL MARX
RUS ZAFERİ – İNGİLTERE’NİN VE
FRANSA’NIN DURUMU
(PARÇA)

Londra, Salı, 13 Aralık 1853

“Fransız ve İngiliz donanmasının Karadeniz’de bulunmasına karşın gemilerinden birinin bir Rus gemisinin cezaya uğramadan zaptı, sultanı, büyük bir hayret içinde bırakmıştır, ilkyaz onda daha da hayret uyandıracaktır.”[125]


      Cumartesi günkü Press bu haberi verdi, izleyen pazartesi ise, ilkyaza kadar beklenmeyen “hayret verici” yeni olayları getirdi. 5 Aralık tarihini taşıyan Odessa çıkışlı bir haberde, Rus filosunun küçük bir Türk filosunu Karadeniz’de Sinop açıklarında yendiği bildiriliyordu.135 Rus haberinin kapsamı buydu. Bu haberi daha sonra Fransız gazetesi Moniteur doğruladı. Gerçi bu olayın ayrıntılarını henüz bilmiyoruz, ama birçok nokta apaçık ortada: Rusların haberi, olayı büyük ölçüde abartıyor. Tüm olay, bazı Türk firkateynleriyle, asker, malzeme, cephane ve silah taşıyan ve Batum’a gitmekte olan birkaç yük teknesinin, beklenmedik bir baskına uğramasından başka bir şey değildir. Rus filosu, sayıca Türk filosuna çok üstündü. Gene de Türk filosu, bir saat süren umutsuz bir çarpışmadan sonra teslim oldu.

“Bizim filomuzun orada bulunuşu” diyor The Englisman, “hiçbir olayda, Rusların Türkiye’ye saldırısını, engellemek için değil. ... Donanma-nın orada oluşu, Karadeniz’in bir Rus gölü [sayfa 211] olmamasını sağlamak için değil. ... Donanmanın orada bulunuşu müttefikimize yardım için değil. ... Rus amiraller, İstanbul’a bir top atımlık uzaklıkta. ... Manevra yapabilirler, ama İngiltere’nin uskurları, baş uskur Lord Aberdeen kadar vurdumduymaz olmaya devam edeceklerdir.”


      Çar, Türkleri terra firma[126] yerine denizde yendiği için, karma hükümet öfke içindedir. Karma hükümetin istediği, birinci türden bir zafer. Çarın niyetlerinin kesinlikle savunma amaçlı olduğuna dair Kont Buol’un sultana güvence verdiği, Lord Redcliffe’in de üç aylık bir silah bırakımında direndiği bir sırada, Rusların denizde başarı göstermesi, karına hükümetin yerini sarsabilir. Kamuoyunu yatıştırma görevinin, hükümetçi basın arasında nasıl pay edildiğini görmek çok eğlendirici oluyor.
      The Times, tüm hükümetin temsilcisi olarak, çarın nankörlüğüne karşı hükümetin genel öfkesini dile getiriyor, hatta bir parça tehdide bile sapıyor.
      The Morning Post, kuşkusuz, daha savaşçı. Lord Palmerston başbakan, ya da hiç değilse dışişleri bakanı olsaydı, Sinop’ta görülen türden bir “küstahlığa” hiçbir zaman meydan verilmeyeceğini belirtiyor.

“Hiç değilse” diyor [Morning] Post, “şu kadarı bellidir ki, Türk sahilinde harekat yapmak üzere sevkedilmiş Rus deniz kuvvetleri Babıâliye karşı beklenmeyen ağır bir darbe vurabilirdi, ama Divan, bunun, yalnızca bir gösterişten ibaret olmamak üzere gerçekten elle tutulur bir şekilde müttefiklerinin vaadetmiş oldukları yardımın bulunduğu bölgede olmayacağı umudundaydı. Bize kalırsa, Tuna Prensliklerinde ‘maddi garantiler136 adı altında oynanmakta olan diplomatik güldürünün yeni bir sahnesi olarak Karadeniz’in uygun bir tiyatro alanı durumuna geldiği kanısına kesinlikle varılacaktır. Rusların savunma durumunda oldukları iki yüzlülüğünden vazgeçtikleri kabul edilebilir. Tutarsız politikamızın, müttefiklerimize ağır zararlar verecek ve hak ettiğimiz suçlamayı bize yöneltecek kadar ileri gitmiş olması son derece üzücüdür. Özel olarak bu amaçla sevkedilmiş olan savaş gemilerimizin yalnızca bu yardım hareketini yerine getirmediklerinden dolayı meydana gelmiş olan böyle bir felaketin ikinci kez meydana gelmesine izin verilmesi, bizim için sonsuz bir rezalet ve utanç kaynağı olacaktır.”[127]


      Peelcilerin özel yayın organı, filozof Morning Chronicle, “dünya barışını bozmuş olan kudretin şimdi, savaşı sona erdirmeye razı [sayfa 212] edilebilmesini olası” görüyor.
      İmparator Nikola, Voyvoda İstirbey’le Ghika’nın Buğdan ve Eflak’ın yönetiminden çekilmelerine ilişkin olarak “serbest arzularını belirtmelerine engel olmayı istemediği” bahanesine sığınarak, 8 Kasım tarihli bir buyrukla, iki voyvodanın görevini General von Budberg’e verdi. Ancak Generali de, Prens Gorçakov’un yüksek denetimi altına soktu.
      Bir silah bırakımının, çara, askerlerini derleyip toparlaması ve Fransa ile İngiltere arasındaki yüzeysel ittifakı çürütmesi için zaman kazandırmaktan başka bir yarar sağlamayacak olduğu bir sırada, İngiltere’nin Türkiye’ye böyle bir silah bırakımı için ısrar etmesi; bu arada Nikola’nın, Bonaparte’ı devirerek yerine Henry V’i getirme yolundaki entrikaları; Kral Leopold, Prens Albert ve Orleans Prensleri arasında, kamuoyundan saklanmayan görüşmeler sonucu Bourbon hanedanına ait iki ailenin gürültülü bir övünçle “kaynaştırılması”, işte bütün bu olaylar, kamuoyunun dikkatini yeniden Windsor Şatosuna çevirmesini ve Windsor’ın, Brüksel, Viyana ve St. Petersburg saraylarıyla gizli bir fesat ittifakı kurduğundan kuşku duymasını gerektirecek olaylardır.
      Aristokrat Morning Herald gazetesi de şöyle yazmaktadır:

“Bugünkü İngiliz kuşağı, ülkesinin politikasının, orleancı restorasyon düşlerine, Belçikalı ilhak korkularına, ve en küçük Alman çıkarlarına tabi olmamasına dikkat etmelidir.”


      Lloyds Weekly Newspaper gazetesi şu açıklamayı yapmaktadır:

“İçişleri bakanlığının izlemediği suikastçılar vardır, ve bunların adları ayazlı bir gecedeki yıldızlar gibi, The Times gazetesinin sütunlarında parlamaktadır. Bunlar, ne St. John’s Wood’da, ne de Chelzea’de otururlar. Hayır, bunlar, Claremont’un salonlarında137 daha büyük bir rahatlık içindedirler. Majeste kraliçemizin sık sık misafiri olup nezaket icabı Nemours Dükü denilen bu suikastçılardan biri, İngiltere’deki evinden doğrudan o köprüyü kurmak için Frohsdorf’a gitmiştir, yani Bourbonların Fransa’ya gelmelerini engelleyen uçuruma köprü kurmak için gitmiştir. Kuşku yok ki, tekrar geri gelip av etlerini Buckingham Sarayında ya da Windsor Şatosunda yiyecektir.”


      Leader gazetesinin Paris muhabiri şöyle yazıyor: “Viktorya ne derse bakanları onu yapıyorlar. Kraliçe Viktorya, Kral Leopold’un istediğini istiyor. Kral Leopold da Çar Nikola’nın talep ettiğini talep ediyor, ve bundan dolayı da, Nikola, fiili olarak, İngiltere kralıdır.”[128] [sayfa 213]
      Her ne kadar ilk bakışta talihi yaver gidiyormuş gibi görünse de, Bonaparte’ın durumu şu sıralarda çok nazik. Bonaperte, Avrupa krallık hanedanı çevrelerine sızmayı başarmıştı. Nikola’nın yitirdiği karakteri o kazanmıştı. Hayatında ilk kez “saygıdeğer” oldu. Onun amcasını, Rusya’yla birlikte, muhteşem tahtından deviren devlet, yani İngiltere, şimdi Rusya’ya karşı onunla açık bir ittifaka zorlanmış bulunuyor. Koşullar onu Avrupa’nın hakemi durumuna getirdi. İtalya, Macaristan ve Polonya’da –ulusal bağımsızlıklarını elde etmeyi dörtgözle bekleyen ve bunun için gerekli yardımı nereden gelirse gelsin kabule hazır olan halkların bulunduğu bu ülkelerde– ayaklanma hareketlerini de beraberinde getirebilecek bir Avrupa savaşı olasılığı, bu 2 Aralık gününün[129] adamına, krallarla barışçılık oyununu oynayamazsa, halkların açış dansını yapma olanağını verecek gibi görünüyor. Geçici hükümetten, Yasama Meclisinin138 .Burgrave’lerine[130] kadar herkesin yapabildiği tek şey, herkes ve her şey karşısında titremekti, kendisinden önce gelenlerin yaptığı acemilikler, ondan, hiç değilse, kaygılarının devletler karşısında Bonaparte’ın siyasetine bir ulusallık boyutu kazandırmış bulunuyor. [sayfa 214]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3961, 27 Aralık 1853

 

KARL MARX
PALMERSTON’IN GÖREVDEN ÇEKİLMESİ

Londra, Cuma, 16 Aralık 1853


      Afrika adlı vapurun getirdiği en ilgi çekici, önemli haber, Lord Aberdeen’in başkanlığındaki karma hükümetten, Lord Palmerston’ın çekilişidir.139 Bu, ilke tanımaz mükemmel bir taktikçinin ustalıklı bir girişimidir. Hükümetçi Londra gazeteleri, kamuoyuna yaptıkları gayet dikkatli açıklamada, görevden çekilmenin, Doğu güçlüğünden ileri gelmediğini, ama Britanya Anayasasının sadık bir koruyucusu olan, dürüst lord hazretlerinin, Lord John Russell gibi bir Whig için çok doğal olan en cüce boyutlarda kalmış olsa bile, bir Parlamento Reformunu onaylamadığı için görevden çekildiğini yazıyorlar. Gerçekten de, onun hükümet arkadaşlarına bildirdiği resmî gerekçe budur. Ama lord, kamuoyunun daha başka bir izlenim edinmesine çok dikkat göstermiştir. Resmi yayın organlarının bütün açıklamalarına karşın, genel kanı, Reform tasarısının ancak bir bahane olduğu, gerçek nedenin ise hükümetin Rusya siyasetinden kaynaklandığıdır. Bir süreden beri, özellikle parlamentonun son çalışma döneminin bitişinden bu yana, ondan yana olan tüm gazetelerin ağzı buydu. Değişik anahtarlarla ve başka başka bestelerle de olsa söyledikleri şarkı tekti. Lord Palmerston’ın, başbakanın etkisine karşı boş yere savaştığını, Doğu dramında kendisine zorlanan rezilce role karşı isyan ettiğini öne sürüyorlardı. Hükümetin iki büyük gruba ayrıldığına ilişkin ardı-arası kesilmeyen söylentiler dolaşıyordu. Şövalye vikontun [sayfa 215] karakteristik enerjisini sergilemek için girişilen hazırlıkta hiçbir şey eksik edilmemişti. Güldürü böylece sunulduktan, mise en scene[131] düzenlendikten sonra, perdenin arkasındaki lord, hayret verici bir akıllılıkla, sahnede görünüşünün en heyecan verici ve etkileyici olacağı anı, çok iyi seçmiş bulunuyor.
      Lord Palmerston, karma hükümetteki arkadaşlarından, Avusturya’nın, yeni bir konferans önerisine gönülden elkoyduğu bir sırada ayrılıyor. Bu, aynı zamanda, çarın entrika ve savaş ağını daha geniş sermekte olduğu, Sırplarla Bosnalılar arasında silahlı bir çatışma düzenlediği, çarpışmalarda tarafsız kalmakta direnmesi halinde iktidardaki Sırp prensini devirme tehdidinde bulunduğu; Britanya ve Fransa donanmalarının varlığına güvenen Türkiye’nin, üç kat daha güçlü bir Rus filosunun ufak bir Türk filosunu tahrip etmesini ve 5.000 kişiyi boğazlamasını sineye çektiği; Rus kaptanların Britanya limanlarında ve Britanya’ya ait gemilerde Britanya yasalarına meydan okumalarına izin verildiği; “lekesiz kraliçe”nin ve “Alman kocasının” hanedanca entrikalarının, kamuoyunun diline düştüğü; ve son olarak, dışarda ulusal onuru kiralan, içerde grevler, açlık ve ticari durgunluğun işkencesiyle yüzyüze gelen donuk Britanya halkının tehdit edici bir tutum takınmaya başladığı ve öfkesini almak için, zavallı hükümetten başka hiç kimseyi bulamadığı bir sıraya raslıyor. Böyle bir sırada çekilmek suretiyle Lord Palmerston bütün sorumluluğu kendi omuzlarından, geride kalan arkadaşlarının sırtına atmış bulunuyor. Hareketi büyük bir ulusal olay haline geldi. Derhal, ayrıldığı hükümete karşı halkın temsilcisi haline dönüştürüldü. Yalnızca halkın gözünde tutulurluğunu korumakla kalmadı, ama arkadaşlarının halk tarafından tutulmamasına da bir şeyler kattı. Şimdiki hükümetin kaçınılmaz düşüşü, onun girişiminin sonucu gibi göründüğüne göre, bu hükümetin yerini alacak olan yeni hükümetin zorunlu bir öğesi haline gelmekte. Yalnızca felakete sürüklenen hükümetten kaçmakla kalmıyor, onun yerini alacak olana da kendini zorluyor.
      Halkın gözünde tutulurluğunu korumanın ve yeni yönetimde önemli bir yeri güven altına almış olmanın yanısıra Lord Palmerston, şimdiki önemli bunalım sırasında çekilmek suretiyle, Rusya’nın davasına da doğrudan yardım etmiş oluyor. Bugünün işini yarına bırakabilme yetisiyle Rus diplomasisinin alay ettiği, Orleancı ve Coburg’cu eğilimlerinden Bonaparte’ın kuşku duyduğu, güvenilmezliğini ve tabansız zayıflığını İstanbul’un bile anlamaya başladığı bu karma hükümet, dünya meclislerinde, artık geriye [sayfa 216] kalan ufacıcık etkisini de yitirecektir. Bölünmüş, halkın gözünde tutulmaz olmuş, dostlarım güvenmediği, düşmanlarının saygı duymadığı, geçici ve çözülmenin eşiğinde sayılan, var olduğundan dahi kuşku duyulan bir yönetim, Avrupa devletleri terazisinde, Büyük Britanya’nın ağırlığını en az duyurabilecek olan bir yönetimdir. Lord Palmerston’ın çekilişi, dış siyaset açısından hükümeti ve dolayısıyla İngiltere’yi bir hiç düzeyine indirgemiştir, İngiltere’nin, bir ya da iki hafta için dahi olsa sahneden çekilişinin, Otokratın bunca işine yarayacağı bir başka dönem olmamıştır. Büyük Britanya’nın meclislerinde barışçı öğe, savaşçı öğeye üstün gelmiştir. Lord Palmerston’ın çekilmesi, Berlin, Paris ve Viyana saraylarında böyle yorumlanmış olmalıdır. Rusya’nın son başarısı karşısında kendine güveni zaten sarsılmış olan ve birleşik donanmanın toplarının gölgesinde çalışan divana da bu yorumu kabul ettirmeye çalışacaklardır.
      Unutulmaması gerekir ki, Lord Palmerston, karma hükümetin üyesi olduktan bu yana, dış siyaset açısından girişimleri, ünlü barut olayına, İngiliz polisinin, siyasal göçmenlere karşı casus olarak kullanması türünden dile düşmüş girişimlere; Rusya’nın Tuna nehrinde ulaşımı engelleyişini şaka yoluyla önemsiz sayan konuşmasına; ve son olarak da, parlamentonun tatile çıkışı sırasında verdiği ve hükümetin Doğu Sorununda yaptıklarının doğru olduğuna ve Avam Kamarasınca güvenilmesini istediği, hükümet işbaşında olduğuna göre iç huzuruyla dağıtabileceklerini öne sürdüğü ve “Rus imparatorunun onuru ve iyi niyeti” adına söz verdiği söylevine özgü kalmıştır.
      Saydığımız genel nedenlerin yanısıra, Lord Palmerston, kendini kurban edici bu son yurtsever davranışıyla dünyayı şaşırtmakta bir başka amaç daha güdüyor. Foyası meydana çıkmıştı. Geçmiş işleri kamuoyunca öğrenildikçe, saygınlığı azalmaya başlamıştı. Palmerston’ın Fransız Cumhuriyetini deviren 2 Aralık olayındaki payı ve parlak güldürüsüyle dahi gözü açılmamış olan İngiltere halkını, David Urquhart’m, lord hazretlerini kıskıvrak yakalayan açıklamaları uyardı. Urquhart, bu yakınlarda çıkan Rusya’nın İlerleyişi adlı yapıtıyla, İngiliz gazetelerindeki yazılarıyla ve özellikle, tüm krallıkta, Rus aleyhtarı toplantılardaki konuşmalarıyla, Palmerston’ın siyasal ününe, gelecekte tarihin haklı çıkaracağı bir darbe indirdi. Bizim dayanmaktan çok uzak bulunduğumuz, tarihsel adalet yönünden, bu meşgul ve düzenbaz devlet adamı hakkında İngiltere’de yeni bir görüşün oluşmasına, bizim çalışmalarımızın da katkısı oldu.
      [Hiç beklenmedik bir şekilde Londra’dan öğreniyoruz ki, iki ay [sayfa 217] kadar önce yayınladığımız ve lord hazretlerinin gerçek karakterini ortaya koyup, kamu hizmetinde yüzüne taktığı maskeyi çekip aldığımız ayrıntılı yazımızı, orada, Tucker, 50.000 adet bastırmış ve parasız dağıtmıştır. Kamuoyundaki değişiklik, bu duyguların konusu olan kişi için kuşkusuz hiç de zevk verici değildir.140 Bu kişi son darbesiyle, belki de, kendisini kınamaya dönük bir dalganın kamuoyunda büyümesini önlemeyi ya da bastırmayı düşünüyor olabilir. Biz, başarılı olmayacağı ve uzun sürmüş resmî görev süresinin kısır ve mutsuz bir sonla bitmesinin çok uzak olmadığı kanısındayız.][132] [sayfa 218]

New-York Daily Tribune
n° 3965, 31 Aralık 1853
Başyazı

 

FRİEDRİCH ENGELS
TÜRK SAVAŞINDA GELİŞME141
[SİNOP BASKINI][133]


      Rusya’nın gürültülü biçimde övündüğü ve cömertçe ödüllendirdiği son iki zaferine ilişkin resmî belgeler, uzun bir gecikmeden sonra elimize ulaşmış bulunuyor. Kuşkusuz, sözünü ettiğimiz iki zaferden biri, Sinop’ta Türk filosunun tahribedilmesi; ikincisi, Asya’da Ahıska’daki142 çarpışmadır. Elimize ulaştığını söylediğimiz belgeler, Rus bültenleri. Ancak, Türk resmî organının, –doğal ki– haberlerinin, bize, St. Petersburg’un haberlerinden daha önce ulaşmış olması gerekirken, kesin bir sessizliği sürdürmesi, Babıâlinin yayınlayacak hoş bir haberi olmadığını gösteriyor. Bu durumda, okurlarımızı, gerçek durum hakkında bilgi sahibi yapabilmek için, sözkonusu olay hakkındaki incelemelerimizi, eldeki bilgilerle yürüteceğiz.
      Sinop çarpışması, Türklerin, öylesine eşi görülmedik bir dizi hatalarının sonucuydu ki, tüm olay, ancak ve ancak, Batı diplomasisinin zararlı karışmalarıyla ya da İstanbul’daki Fransız ve İngiliz elçilikleriyle ilişkili bazı kişilerin Ruslarla fesat ilişkisi kurmasıyla açıklanabilir. Kafkasya’nın asi dağ halkına yardım malzemesi, silah ve cephane götürmek üzere Kafkasya kıyılarına yapılan bir yolculuktan Rus amirallerinin dikkatini kaydırabilmek amacıyla, kasım ayında, Türk ve Mısır donanması Karadeniz’e çıkmıştı. Donanmalar, tek Rus savaş gemisiyle karşılaşmaksızın, onsekiz gün boyunca denizde kaldılar. Bazıları bu süre içinde Rus [sayfa 219] filosunun Sivastopol’dan dışarı bile çıkmadığını, böylece Kafkasya’ya yapılan yolculuğun beklenen amaca ulaştığını söylüyorlar. Bazıları ise Türklerin tasarımı hakkında çok iyi bilgisi olan Rus filosunun doğuya kaydığını ve malzeme taşıyan tekneleri gözlediğini, bunun sonucu olarak da sözkonusu teknelerin Kafkasya kıyılarına ulaşamadığını, ana donanma Boğazlara girerken, bu teknelerin de Sinop’a geri dönmek zorunda kaldığını haber veriyor. Sinop çarpışmasının başlangıcında, Sinop filosuna bağlı gemilerden bazısının patlamasına yolaçan büyük barut stokunun varlığı, ikinci iddianın doğruluğunun bir kanıtı gibi görünüyor.
      Geri döndükten sonra yedi Türk firkateyni, iki buharlı gemi, üç şalupa, bir ya da iki küçük tekne ve bir miktar askerî tekne, açık bir kıyıdan biraz daha kapalıca olan ve denize doğru açılan bir körfezdeki Sinop limanında bırakıldı. Liman, ihmal edilmiş birkaç bataryayla korunuyordu. Bu bataryaların en iyisi, Rum imparatorlar zamanında, büyük bir olasılıkla topun henüz Avrupa’da bilinmediği yıllarda kurulmuş bir kaledeydi. Nasıl oldu da, çoğu düşük çaplı üçyüz topa sahip bir filo, ana donanma Boğazın sakin sularının tadını çıkarırken, Karadeniz’in bu noktasında, Sivastopol’a yakınlığı nedeniyle bir Rus saldırısına en açık olan Sinop’ta, kendisinden hem ağırlık, hem silah gücü olarak üç kat üstün bir Rus filosunun duygulu merhametine terkedildi, bu nokta henüz karanlık. Bildiğimiz şu ki, bu filonun tehlikeli durumu biliniyordu ve karargahlarda epey tartışılmıştır. Türk, Fransız ve İngiliz amirallerin bu duruma itirazları, savaş meclisinde güçlü bir biçimde duyurulmuştu, her işe burnunu sokan elçiler de akıllarından geçeni söylemek için o toplantılara katılmışlardı, ama hiçbir şey yapılmadı.
      Bu arada bir anlatıma göre, filonun durumunu Sivastopol’a anlaşılan bir Avusturya gemisi haber verdi. Ancak buna karşılık Rusların resmî açıklaması, Naşimov’un, Asya kıyısı açıklarında dolaşırken, uzaktan Türk filosunu gördüğünü ve saldın için gereken önlemleri aldığını öne sürüyor. Ancak Ruslar uzaktan Sinop’taki Türk filosunu gördülerse, Türklerin de kentin kulelerinden ve minarelerinden, Rusları daha önce görmüş olmaları gerekirdi. Sonra, nasıl oldu da, onarımları yolunda bir-iki günlük çalışmayla çok şeyi yapılabilecek olan Türk bataryaları, böyle kötü bir durumda bırakıldı? Nasıl oldu da, Türk tekneleri, bataryaların ateşini engelleyecekleri noktalarda demirlediler ve tehlike tehdidini karşılamaya daha elverişli olan şamandıralara aktarılmadılar? Bütün bunları yapacak zaman vardı. Çünkü Amiral Naşimov, saldırıya geçmeden önce, Sivastopol’dan üç ambarlı üç gemi istediğini söylüyor. Bu durumda 24 Kasımdan 30 Kasıma kadar altı gün Türkler herhangi [sayfa 220] bir çaba göstermeksizin beklemezlerdi. Gerçekten de İstanbul’a kaçan Türk gemisi Tayfın raporu, Türklerin gafil avlandıklarını açıkça kanıtlıyor. Dolayısıyla, bu noktaya kadar, Rusların raporu doğru olamaz.
      Amiral Naşimov’un komutasında üç savaş gemisi kolu vardı. Bu kollardan birinde bir üç ambarlı, altı firkateyn, birçok buharlı gemi, altı ya da sekiz daha küçük çaplı gemi bulunuyordu. Yani Türk filosundan en az iki kat ağır bir kuvvet. Ama gene de amiral Naşimov, üç ambarlı üç gemi daha gelmeden saldırıya geçmedi. Oysa bu son üç gemi dahi kahramanlık göstermek için yeterliydi. Rus Amiral, bu dengesiz üstünlükle saldırıya geçti. Sis, ya da bazılarının dediğine göre İngiliz bayrağını kullanması, 500 yardaya kadar, hiç rahatsız edilmeksizin yaklaşmasını kolaylaştırdı. Ardından savaş başladı. Rüzgar altındaki bir kıyıda açık yelkenle durmaktan hoşlanmayan Ruslar da demirattılar. Sonra, demiratmış iki filonun, herhangi bir deniz manevrasına girişmeksizin, sanki karada iki topçu arasında savaş oluyormuş gibi, karşılıklı top ateşi dört saat sürdü. Bütün deniz taktiklerinin, bütün hareket olanaklarının ortadan kalkması Rusların yararınaydı. Rusların, hemen hemen tamama yakın bir biçimde, “gemiciliğe yaramaz hantal” Polonya Yahudileriyle doldurulan Karadeniz donanması, derin denizlerde, personeli yetişkin Türk gemileriyle karşılaşsaydı, başarısı pek az olabilirdi. Rusların, karşılarındaki zayıf gemileri susturabilmeleri dört saati gerektirdi. Rusların bir üstünlüğü de, gemilere isabet ettiremedikleri top ateşinin, kenti ya da topçu bataryalarını vurması olasılığıydı. Ne kadar çok isabetsiz atış yapmış olmalılar ki, düşman filoyu susturmalarından çok önce kent hemen hemen tamama yakın yıkıldı. Rusların raporu, Türk mahallesinin yakıldığını, Rum mahallesinin, sanki bir mucize olmuş gibi, kurtulduğunu bildiriyor. Ancak bu rapor, yetkililerin, tüm kentin yıkıldığını bildiren raporlarıyla çelişmekte.
      Ateş sırasında üç Türk firkateyni yakıldı, dördü, bir buharlı gemi ve küçük teknelerle birlikte kıyıya sürüldü ve ondan sonra yakıldı. Ancak Tayf buharlı gemisi, halatlarını kesti, Rus hatları arasından cesaretle geçti ve Amiral Kornilov tarafından üç buharlı gemiyle kovalandığı halde İstanbul’a kaçtı. Rusların deniz manevralarındaki beceriksizliğini, Türk filosonun kötü mevkiini, kendi bataryalarının ateş hattı önünde oluşunu ve hepsinin ötesinde orada dururlarsa mutlak yıkımın kesin oluşunu dikkate alarak, tüm Türk filosunun harekete geçip, rüzgarın elverdiği ölçüde düşmanın üzerine gitmesi belki de daha iyi olurdu. Bir kısmının yakılması, kuşkusuz hiçbir biçimde önlemezdi, ama filonun bir parçasını [sayfa 221] kurtarabilirdi. Kuşkusuz böyle bir manevrayı belirleyecek olan şey, rüzgarın yönüydü, ancak öyle görünüyor ki, Osman Paşa bu adımı hiç düşünmedi.
      Sinop zaferi, Ruslar için onur taşımıyor. Türkler ise hemen hemen işitilmemiş bir cesaretle dövüştüler, çarpışmalar boyunca tek gemi bile bayrağım indirmedi. Türklerin, donanmalarının bu değerli parçasını yitirmeleri, bu kısa süreli işgal ve böyle bir olayın Türk halkı, ordusu ve donanması üzerinde yarattığı keder verici manevi sonuçlar, Türk donanmasının Sinop filosunu gözlemesini, korumasını ve limana getirmesini engelleyen Batı diplomasisinin “arabulucuğu”nun ürünüdür. Bu, aynı zamanda Ruslara darbeyi kesinlikle ve güven içinde vurmaları olanağını sağlayan gizli bilgilerin verilmesinin sonucudur.
      Rusların övündüğü ikinci zafer, Ermenistan’da, Ahıska’da elde edildi. Bir zamandan beri, Türklerin, Gürcistan sınırındaki saldırı hareketleri durdurulmuştu. Şefkatli ya da St. Nikola’nın alınışından bu yana, ne önemli bir yer ele geçirilmiş, ne de ömürsüz etkisi olan ufak-tefek olayların dışında herhangi bir zafer kazanılmıştı. Ve bu, Rusların düşünülebilecek en olumsuz koşullar altında çarpışmaları gereken bir yerde; Rus askerlerinin Rusya’yla bağlantılarının, Çerkez çetelerinin musallat olduğu iki yola kaldığı bir yerde; Rusların deniz bağlantısının kolaylıkla kesilebileceği ya da tehlikeye atılabileceği bir yerde; ve merkezi Tiflis olmak üzere işgal ettikleri Transkafkasya topraklarının, kudretli bir imparatorluğun parçası olmaktan çok, bağımsız bir devlet görünümünde olduğu bir yerde oluyor. Böyle bir yerde Türklerin ilerleyişinin durdurulması nasıl açıklanabilir? Türkler Abdi Paşayı ihanetle suçluyorlar, onu geri çağırdılar. Asya’da yerel ve küçük çaplı zaferler kazanmasına Ruslar tarafından izin verilen tek Türk paşasının, Abdi Paşa olması, kuşkusuz garip bir şey. Ancak başta başarı kazanmalarını engelleyen, sonradan da yenilmelerine yolaçan iki hataları var. Türkler, ordularını Batum’dan Bayazid’e uzanan uzun bir hat üzerine yaydılar ve böldüler; gerçi, birliklerinin bir kesimi bugünkü durumda, hiçbir işe yaramaz Erivan’ı çekişmesiz elde tutuyorlar ama, birlikleri hiçbir noktada, Tiflis’e bir saldırıyı yoğunlaştıracak güçte değil. Arazi çıplak ve kayalık. Orada büyük bir orduyu beslemek güç olabilir, ancak tüm kaynakların çabucak biraraya yığılabilmesi ve hızlı hareket, bir orduda açlığa karşı en iyi yoldur. İki birlik –biri Batum’u tutan ve kıyı hattına saldıran, ikincisi Kur vadisinden Tiflis üzerine yürüyen iki birlik– yeterdi. Ama Türk birlikleri hiçbir gereksinim olmadığı halde, adeta onları güçten düşürünceye kadar bölümlere ve alt bölümlere ayrıldılar. [sayfa 222]
      İkinci olarak, diplomasinin, Türk filosunu içine attığı hareketsizlik, Rusların Mingrelia’ya (5. Kolordudan) iki tümen asker çıkarmalarına ve böylece Prens Voronzov’un Kafkasya ordusunu yaklaşık 20.000 askerle takviye etmesine fırsat verdi. Böylece kuvvetlenen Prens Voronzov, yalnızca Türkleri kıyı boyunda durdurmakla kalmadı, ama General Andronikov’un komutasındaki bir kolordu, çembere alınmış Ahıska kalesini kurtardığı gibi, o kasaba yakınlarında, düşmanı açık arazide yendi. Ruslar, 10.000 kişilik bir kuvvetle, 18.000 kişilik bir Türk birliğini bozguna uğrattıklarını ilan ediyorlar. Kuşkusuz, bu tür açıklamalara güvenemeyiz. Ama Türkiye’nin Anadolu ordusu içinde başıbozuklar sayısının fazla oluşu ve Avrupalı subayların, özellikle yüksek komuta düzeyinde, hemen hemen hiç bulunmayışı, itiraf etmeli ki, onların eşit sayıda bir birliğini Ruslar karşısında daha alt düzeyde bırakmaktalar. Ruslar, on ya da oniki top ele geçirdiklerini ilan ediyorlar. Geçit vermez bu arazide, yenik taraf, zorunlu olarak silahlarını geride bırakacağından, bu doğru olabilir. Aynı zamanda Ruslar, yalnızca 120 savaş tutsağı alabildiklerini itiraf ediyorlar. Bu itiraf, aynı zamanda, zorunlu olarak onların eline bırakılan yaralıların tümünü, savaş alanında katlettiklerinin de itirafıdır. Bunun yanısıra, bu itiraf, izleme ve düşmanın en azından bir kesiminin çekiliş yolunu kesme önlemlerinin de alçakça tasarlandığını kanıtlıyor. Çok sayıda süvarileri vardı; kaçakların ortasına süvarinin güçlü bir saldırısı tüm taburların yolunu kesebilirdi. Ancak, elimizdeki raporlara göre, bu tür bir hareket, askerî ve siyasal açıdan çok fazla bir çıkar vaadetmiyordu.
      Tuna’da Ruslar, Brayla’nın karşısındaki kayalık bölgede, Maçin kalesinde çatışmaları başlatırken yaptıklarını yinelemekten başka bir girişimde bulunmadılar. Anlaşılıyor ki, pek az etki yapabildiler. Elimizde ayrıca Vidin’deki Türk birliklerine dair, yetkili kaynaklara dayanan ayrıntılı bilgiler var. Vidin’deki Türk ordusu, 34.000 askerden, 4.000 süvariden, 2.000 topçudan, 66 sahra topundan ve bunların yanısıra Vidin kalesine ve Kalafat tabyasına yerleştirilmiş ağır toplardan oluşuyor. Böylece, Bükreş’ten Sırbistan’a giden doğru yolu tutmak için 40.000 Türk orada israf ediliyor. Yaygın bir müstahkem bölgeyi savunmak için oraya zincirlenen kırk bin kişi, geniş bir ordunun saldırısına karşı koymak için pek yetersiz, küçük birliklerin hareketini yenik düşürmek için ise çok büyüktür. Şumnu’da toplanan birlikle birlikte bu 40.000 kişi, başka bir yerde, sayısından iki kat daha değerli olabilirdi. Diplomatik karışmaların yanısıra, bu birliklerin de bulunmayışı, Oltenitza harekatını harabetti. Ömer Paşanın, Silistre’yle Rusçuk arasını 100.000 kişiyle [sayfa 223] tutarsa, Rusların, zarar verecek sayıda askerle, kendilerini Sırbistan dağlarına atmak için, onun yanından hiçbir zaman geçmeyeceklerini bilmemesi olanaksız. Askerlerini böyle bir düzen içinde tutması onun yargılarıyla uyuşmamaktadır. Bu durumu ona zorlayan zararlı etkileri mutlaka kendinden uzaklaştırmalıdır. [sayfa 224]

Yaklaşık olarak, 22 Aralık 1853’te yazılmıştır.
     
New-York Daily Tribune
n° 3971, 9 Ocak 1854
Başyazı

 

İNGİLTERE VE RUSYA


      Lord Palmerston’ın görevden çekilmesi, İngiltere’de, onun umabileceği bütün harikaları yaratıyor gibi görünmekte. Onun bırakıp çıktığı ve bağlantısının son dakikasına kadar siyasetini her vesileyle kuvvetle onayladığı hükümete karşı, kamuoyunun öfkesi giderek belirgin bir duruma gelirken, karma hükümeti kınamakta sesleri en fazla çıkanlar, Palmerston’ı övmekte birbirleriyle yarışıyorlar. Bir yandan Rusya’nın saldırılarına karşı enerjik ve onurlu bir direnme gösterilmesi çağrısında bulunurken, bir yandan da favorileri olan devlet adamının yüksek makama oturmasından başka bir arzuları yokmuş gibi görünüyorlar. Böylece başarılı ve amansız aktör, dünyayı aldatıyor. Sözkonusu çıkarlar önemli olmasaydı, bu eğlendirici bir oyun olabilirdi. Aldatmacanın ne kadar derin olduğunu gösterme fırsatını bulmuştuk. Şimdi buna, aşağıda, şu ya da bu nedenle, Lord Palmerton’ın, Rusya’nın ilerlemesi için düzenli olarak çabaladığı ve İngiltere’yi de bu amaçla kullandığı gerçeğinin yeni bir kanıtını ekliyoruz. Yakın geçmişin sahne arkasına bakmayı ve insanlarla olayları, gerçek değerleriyle tartmayı isteyenler, sanırız, açıklamamızı öğretici bulacaklardır.
      Avrupa haritasına şöyle bir gözatmak, Avrupa’nın tam ortasından çıkan ve Asya’ya giden doğal bir yol olduğu söylenebilecek olan tek nehrin, Tuna’nın Batı Karadeniz’deki çıkış uçlarını görmemize yetecektir. Bunun tam karşısında, Karadeniz’in doğu kesiminde, Kuban nehrinden güneye doğru Kafkasya dağları başlar. [sayfa 225] Karadeniz’den Hazar denizine kadar güney-doğu yönünde 700 mil uzayan bu dağ silsilesi, Avrupa’yı Asya’dan ayırır.
      Tuna nehrinin çıkışlarını denetim altında bulunduran devlet, bunun doğal sonucu olarak Tuna’yı, Asya’ya giden bu yolu ve onunla birlikte İsviçre’nin, Almanya’nın, Macaristan’ın, Türkiye’nin ve onların ötesinde Eflak’la Buğdan’ın ticaretinin büyük bir parçasını da denetim altında tutar. Ama o devlete, ayrıca Kafkasya’yı verirseniz, Karadeniz özel olarak o devletin mare clausum’u[134] haline gelecektir, bu durumda kapıyı kapatmak için sadece İstanbul’a ve Çanakkale Boğazına gereksinim duyulacaktır. Kafkasya dağlarının elde bulundurulması, Trabzon’un da denetim altına konmasını sağlar ve onun Hazar denizi ile ilişkisi, İran’ın kuzeydeki kıyı kesimini de denetleme olanağını verir.
      Rusya’nın doymak bilmez gözü, Tuna’nın çıkışlarıyla Kafkasya’-nın dizi dağlarını bir anda kucaklamıştır. Birincisinde iş, üstünlüğü ele geçirmek, ikincisinde korumaktır. Kafkasya dağ zinciri, Güney Rusya’yı, Gürcistan’ın, Mingrelia’nın, Imeritia’nın ve Moskofların müslümanlardan zorla aldıkları Guriel’in lüks bölgelerinden ayırır. Böylece, canavar imparatorluğun ayağı, ana gövdesinden ayrılmıştır. Tek askerî yol, Mozdok’tan, dar Darien geçidinden geçerek Tiflis’e giden, sürekli istihkam zincirleriyle güven altına alınmış ve her iki yanından da düşman Kafkas kabilelerinin saldırısına her zaman açık yoldur. Kafkas kabilelerinin bir askerî önderin komutası altında birleşmeleri, Kazakların sınırdaş topraklarını tehlikeye atabilir. General Etronnel’in 1829 Elbruz seferine eşlik eden bilim kurulunun başkanı Alman Kapffer, “Düşman Kafkas kabilelerinin, bir önderin buyruğu altında birleşmelerinin, Rusya’nın güneyinde yaratabileceği korkunç sonuçları düşünmek dahi insanı dehşete salıyor.’’ diye haykırmakta.
      Şu sıralarda dikkatimiz, Rusya’nın, Avrupa’nın iki tahıl ambarını ele geçirdiği Tuna’nın iki yakasıyla, Gürcistan’dan atılma tehdidiyle karşı karşıya bulunduğu Kafkasya’ya ayrı ağırlıkta çevrilmiş bulunuyor. Rusya’nın her iki bölgedeki davranışları ortak bir kaynaktan çıkmakta. Bu kaynak, Eflak ile Buğdan’ın gaspedilmesini hazırlayan ve Kafkasya’ya ilişkin Rus iddialarının temelini atan Edirne Antlaşması’dır.
      Bu antlaşmanın IV’üncü maddesi aşağıdaki koşulu kapsıyordu:

“İki imparatorluk (Rusya ve Türkiye) arasındaki sınır çizgisinin kuzeyiyle doğusunda kalan ve Gürcistan, İmeritia ve Guriel’e doğru uzanan toprakların yanısıra, Kuban nehrinin ağzından St. Nikola limanına (dahil) kadar olan Karadeniz kıyıları, Rusya’nın [sayfa 226] hükmü altında kalacaktır.”


      Tuna’yla ilgili olarak da aynı antlaşma şu koşulu kapsıyor:

“Sınır çizgisi, Tuna nehrinin St. George ağzına kadarki yolunu izleyecek, nehrin bütün kollarının oluşturduğu tüm adalar Rusya’nın mülkiyetinde kalacaktır. Nehrin sağ yakası, eskiden olduğu gibi, Osmanlı Babıâlisinde kalacaktır. Bununla birlikte, nehrin sağ yakasında St. George kolunun Sulina kolundan ayrıldığı noktadan başlayarak nehirden iki saatlik (altı millik) uzaklığa kadar olan bölgenin yerleşme bölgesi olmamaya devam etmesi, orada hiçbir yapı kurulmaması ve Rusya’nın mülkiyetinde kalan adalarda da aynı şekilde hareket edilmesi kabul edilmiştir. Burada kurulacak karantina yapıları hariç, herhangi bir başka yapı ya da istihkam kurulmasına izin verilmeyecektir.”


      Bu maddeler, Rusya’ya yeni mülkler ve sırf ona özgü ticaret üstünlükleri sağlamak suretiyle, Wellington dükünün 4 Nisan 1826’da St. Petersburg’da imzaladığı protokolü ve 6 Temmuz 1827’de Rusya’yla öteki devletler arasında Londra’da imzalanan antlaşmayı bozmaktadır. İngiltere hükümeti, bu nedenle, Edirne antlaşmasını tanımayı reddetmiştir. Wellington dükü antlaşmayı protesto etmiştir. Lord Mahon’un şu sözlerine göre, Lord Aberdeen de antlaşmayı protesto etmiştir.

“31 Ekim 1829’da Lord Heytesbury’ye gönderdiği bir yazıda Lord Aberdeen, Edirne Antlaşmasının birçok noktası üzerindeki yorumlarını hiç de azımsanmayacak bir hoşnutsuzlukla dile getirmiş, özellikle Tuna’daki adalarla ilgili koşutlara dikkati çekmiştir. Aberdeen, bu antlaşmanın, Babıâlinin toprak haklarının egemenliğine ve Akdeniz’deki bütün deniz devletlerinin durumlarıyla çıkarlarına saygı duyduğunu kabul etmemektedir.”


      Grey örlü şöyle dedi:

“Bunun kabul edilmesiyle Babıâlinin bağımsızlığı kurban edilmiş ve Avrupa barışı tehlikeye atılmış olurdu.”


      Lord Palmerston da 17 Mart 1837 tarihindeki konuşmasında şöyle diyor:

“Tuna’nın ağzında, Kafkasya’nın güneyinde ve Karadeniz kıyılarında Rusya’nın sınırlarının genişletilmesi, Türkiye’yle savaşın başlamasından önce Rusya’nın Avrupa’nın önünde yaptığı ciddi açıklamalarla, kuşkusuz tutarlı değildir.”


      Rusya, Karadeniz’in doğu kıyılarını kapatarak ve böylece, kuzey-batı Çerkez bölgelerine silah ve barut yollanmasını önleyerek, yalnızca Türkiye’den zorla aldığı Kafkasya üzerindeki hak iddialarını gerçekleştirmeyi umabilirdi. Tuna nehri ağızları ve Karadeniz kıyıları, Krakov olayında Lord Palmerston’ın hayıflandığı [sayfa 227] üzere, “İngiltere’nin hiçbir girişimde bulunamayacağı yerler” değildir kuşkusuz. Öyleyse, Moskof, Tuna’yı kapatmayı, Karadeniz kıyılarını abluka altına almayı ve İngiltere’yi yalnızca Edirne Antlaşması’na boyun eğdirmek değil, aynı zamanda o antlaşmanın çiğnenmesini de kabule zorlamayı, hangi gizli tertip sonucu başardı?
      Bu sorular, 20 Nisan 1836 tarihinde, Avam kamarasında, soylu vikonta soruldu. Aynı zamanda Londralı, Glasgovlu ve öteki ticaret kentlerindeki tacirler tarafından, Rusya’nın Karadeniz’de uyguladığı mali sisteme, Tuna’da İngiltere’nin ticaretini engellemeye yönelmiş yasalara ve sınırlamalara karşı dilekçeler sunuldu.
      7 Şubat 1836 tarihinde Edirne Antlaşmasına dayanarak çıkarılan bir kararnameyle, Tuna’nın ağzındaki adalardan birinde karantina kuruldu. Rusya, karantina kurallarını uygulamak için, gemilere çıkıp arama yapmaya, harç almaya ve Tuna’da yollarına devam etmekte direnen gemicileri tutuklayıp Odessa’ya götürmeye hakkı olduğunu öne sürdü. Karantina, daha doğrusu sahte karantina kurulmadan önce, bir kale ve gümrük kuruldu. Ruslar Britanya hükümeti karşısında ne gibi bir tehlikeyle yüzyüze gelebileceklerini anlamak için antenlerini çıkarmışlardı, İngiltere’den aldığı buyrultu doğrultusunda davranan Lord Durham, İngiltere’nin ticaretine konan bu engeller için Rusya hükümetine karşı protestoda bulundu. Lord Durham, Kont Nesselrod’a gönderildi. Kont Nesselrod, Güney Rusya Valisine başvurdu. Güney Rusya Valisi konuyu Kalas konsolosuna aktardı. Kalas konsolosu, Braila’daki İngiliz konsolosla temas kurdu, İngiliz konsolosa, kendisinden harç alınmış kaptanları, soruşturma yapmak üzere, olay yerine, yani Tuna nehrinin ağzına göndermesi buyruğu verilmişti. Oysa çok iyi biliniyordu ki, sözkonusu kaptanlar, o sırada İngiltere’deydiler.
      Bununla birlikte, 7 Şubat 1836 tarihli resmî karar, Avam kamarasında Stewart’ın 20 Nisan 1836 tarihinde aşağıdaki konuşmayı yapmasından sonra, İngiliz tacirlerin dikkatini çekmeye başlamıştı:

“Birçok gemi gitti, gitmekte olanlar da var. Bu gemilerin kaptanlarına, Rusya’nın gemiye çıkma ve arama yapmaya hakkı olduğuna dair iddialarına boyun eğmemeleri için kesin emir verildi. Kamara, herhangi bir biçimde görüşünü öne sürmezse, bu gemilerin yazgısı kaçınılmaz olarak bellidir, bu yapılmazsa, toplam 5.000 tondan az olmayan Britanya gemileri, Rusya’nın küstah talimatına uyuluncaya kadar, tutuklanıp Odessa’ya götürülebilir.”


      Rusya’nın Tuna ağzındaki bataklık adaları, Edirne antlaşmasına dayanarak ele geçirdiğini, bu antlaşmanın, İngiltere ve öteki [sayfa 228] devletlerle Rusya’nın 26 Temmuz 1827’de yaptığı antlaşmayı çiğnediğini, daha önce söylemiştik. Rusya’nın Tuna ağzında tahkimat yapması, istihkamları silahla donatması da Edirne antlaşmasına aykırıydı. Çünkü Edirne Antlaşması, nehirden itibaren altı millik uzaklığa kadar istihkam yapılmasını açıkça yasaklamıştı. Gemilerden harç alınması ve ulaşımın engellenmesi de Viyana Antlaşmasına aykırıydı. Çünkü Viyana Antlaşması “nehirlerin herbirinde, denizciliğe elverişli oldukları noktadan denize döküldükleri yere kadar boydan boya geliş-gidişin tamamen serbest olacağını”, “harç miktarlarının, hiçbir durumda, şimdi (1815’te) ödenen miktarları aşmayacağını” ve “bu nehirde kıyısı olan ülkelerin ortak rızası olmadıkça harçların artırılmayacağını” açıkça belirtiyordu. Bu durumda Rusya’nın “suçsuzluk” iddiasında bulunabileceği üç noktadan biri, 1827 Antlaşmasının Edirne Antlaşması’yla çiğnenmesi olayı, ikincisi Rusya’nın Edirne Antlaşmasını açıkça çiğnemiş olması, üçüncüsü de Viyana Antlaşmasının küstahça bozulmasıydı.
      Lord Palmerston’a, Edirne Antlaşması’nı kabul edip etmediğine ilişkin bir şey söyletmenin hemen hemen kesinlikle olanaksız olduğu anlaşıldı. Viyana antlaşmasına gelince, Lord Palmerston “antlaşmanın olurlamadığı herhangi bir şey olduğuna ilişkin resmî bir bilgi almamıştı, ilgili tarafların böyle bir bildirimde bulunması halinde, hükümdarın hukuk danışmanlarının, İngiliz yurttaşlarının haklarını korumak için uygun gördükleri biçimde, konu ele alınırdı.”
      Edirne Antlaşmasının Vinci maddesi gereğince, Rusya, “Tuna Prensliklerinin refahını ve tam ticaret özgürlüklerini” güvence altına alıyor. Şimdi, Patrick Stewart, Eflak ve Buğdan prensliklerinin ticaretinin 1834’ten beri ani bir gelişme göstermeye başlaması, bu prensliklerin, Rusya’nın ürünleriyle rekabet etmeleri, Kalasın, Tuna’nın bütün tahılı için büyük Odessa’yı piyasanın dışında bırakması karşısında, Rusya’nın, prensliklere karşı büyük bir kıskançlık duyduğunu kanıtladı. Buna Lord Palmerston’ın verdiği karşılık şöyleydi:

“Sayın arkadaşım, birkaç yıl önce, Türkiye ile önemli ve geniş bir ticaretimiz olduğunu, bu ticaretin öteki ülkelerin saldırısı ya da bu hükümetin ihmali sonucu önemsiz bir ticaret haline geldiğini gösterseydi, o zaman, parlamentonun işe elkoymasını istemenin bir gereği olabilirdi. Böyle birşey yerine, benim sayın arkadaşım, son birkaç yıl içinde, Türkiye ile ticaretin sıfırdan çok önemli bir miktara çıktığını söyledi.”


      Stewart, “Rusya, Tuna’da ulaşımı engelliyor, çünkü prensliklerin ticareti önem kazanıyor.” diyor. Lord Palmerston “Ama bu [sayfa 229] ticaret sıfırken Rusya öyle yapmadı” diye karşılık veriyor. “Rusya’nın Tuna’daki son saldırılarına karşı durmayı ihmal ediyorsunuz” diyor Stewart. Lord Palmerston, “Ama bu saldırılara cesaret edilmeden önce böyle yaptık mı?” diye soruyor. Lord hazretleri, “Haşmetmeapları hükümetinin, hangi devletten gelirse gelsin, kuvveti ne olursa olsun, herhangi bir saldırıya teslim olma eğiliminde bulunmadığına” ilişkin verdiği güvence ve “öteki devletlerin kışkırtma sayabilecekleri herhangi bir şeyden uzak durulması” yollu uyansıyla, Avam Kamarasının herhangi bir karar almasını engellemeyi başardı.
      Avam Kamarasındaki bu görüşmelerden bir hafta sonra, Britanyalı bir tacir, Rusların kararnamesiyle ilgili olarak Lord Palmerston’a mektup gönderdi. Kendisine dışişleri bakanlığı müsteşarı tarafından şu yanıt verildi:

“Vikont Palmerston, 7 Şubat 1836 tarihli Rus kararnamesiyle yürürlüğe konan kurallar hakkında krallık hukuk danışmanının görüşünü istediğini size bildirmemi emretti. Lord Palmerston, aynı zamanda, mektubunuzun son bölümüyle ilgili olarak, haşmetmeapları hükümetinin, Tuna nehri ağzında Ruslar tarafından hiçbir haklı harç istenmeyeceği görüşünde olduğunu ve temsilcilerinize, o harcı ödemeyi kabul etmeme talimatını verirken gayet uygun davranmış olduğunuza inandığını size bildirmemi emretti.”


      Bu mektuba uygun davranan tacir, soylu lord tarafından Rusya’nın eline bırakıldı. Urquhart’ın dediği gibi, şimdi Londra ve Liverpool’daki Rus konsoloslar, Tuna’daki Türk limanlarına gidecek İngiliz gemilerinden harç alıyorlar. Karantina da Leti adasında durmaya devam ediyor.
      Ancak Rusya, Tuna’yı istilasını, karantina kurma, istihkamlar yapma ve harç alma ile sınırlamadı. Tuna’nın denizciliğe elverişli tek ağzı olan Sulina ağzı, Edirne Antlaşması’yla, Rusya’nın mülkü haline geldi. Türklerin elinde bulunduğu sürece kanalda suyun derinliği, 14 ile 16 ayak arasında tutulmuştu. Ancak Rusya’nın mülkiyetine geçtikten sonra suyun derinliği, tahıl ticaretinde kullanılan teknelerin ulaşımına kesinlikle yetersiz olan 8 ayağa kadar azaltıldı. Rusya, Viyana Antlaşması’na taraf. Bu antlaşmanın 113’üncü maddesi “her bir devlet, nehrin iki yakasındaki yedekçiler çekme yolunu iyi bir durumda tutmayı ve ulaşımın hiç bir engelle karşılaşmamasını sağlamak üzere gerekli işleri yapmayı yüklenir” koşutunu koyuyor. Rusya bu su yolunu ulaşıma açık tutmanın, nehrin ağzını kum ve çamur yığınıyla boğmaktan ve sığ yerleri gemi enkazıyla döşemekten daha iyi bir yolunu bulamadı. Viyana Antlaşması’nın bu düzenli ve uzayıp giden çiğnenmesine, [sayfa 230] Rusya, ayrıca Edirne Antlaşması’nın bir başka yoldan çiğnenmesini ekledi. Edirne Antlaşması nehrin Sulina ağzında karantina ve deniz feneri dışında herhangi bir yapı kurulmasını yasaklıyordu. Ancak Rusya’nın eline geçtikten sonra, bu su yolunda ulaşımın engellenmesinin sonucu olan gecikmelerin neden olduğu, yani zorbalıkla alınmış paralar ve mavna ücretleriyle, orada küçük bir Rus kasabası yükseldi.
      Lord Palmerston, 30 Nisan 1823’te, “Hakkı kuvvetle ölçmekle ve davranışlarını adalete değil kendi çıkarlarına göre yürütmekle suçlanan müstebit hükümetlerle soyut ilkeler üzerinde vakit geçirmenin yaran ne?” diyordu. Kendi deyişiyle, soyut lord, Rusya’nın müstebit hükümetiyle soyut ilkeler üzerinde durmaya çok dikkat etti. Hatta daha ileri de getti. Lord Palmerston, 6 Temmuz 1840’ta, Tuna’nın serbestliğinin “Viyana Antlaşması’yla güven altına alındığı”na ilişkin olarak, kamaraya güvence vermişti. Lord, 13 Temmuz 1840’ta, her ne kadar Krakov’un işgali Viyana Antlaşmasının çiğnenmesi ise de, “İngiltere’nin fikrini zorla kabul ettirebilmesi olanağı bulunmadığından, çünkü Krakov’un, İngiltere’nin herhangi bir girişimde bulunamayacağı bir yerde oluşundan” yakınmıştı. Bundan iki gün sonra ise, Rusya’yla bir antlaşma yapıyordu. O antlaşma gereğince, Türkiye’yle barış süresince, Çanakkale Boğazı, İngiliz savaş gemilerine sımsıkı kapanıyor ve böylece, Lord Palmerston, İngiltere’yi, Viyana antlaşmasını uygulatabileceği tek araçtan yoksun bırakıyor, Karadeniz’i, “İngiltere’nin herhangi bir girişimde bulunması olanağı olmayan bir yer” haline getiriyordu. Bir kere bu noktaya ulaşıldıktan sonra, gazete, bataryalarını ateşleyerek, kamuoyuna sahte bir tatmin duygusu verdi. “Hakkı kuvvetle ölçen ve tutumunu adalete göre değil çıkarlarına göre ayarlayan müstebit hükümete”, çok anlamlı ve duygusal bir eda ile anımsatıyordu ki, “birçok devletin karşılıklı ilişkileri için ticari bir yol olan büyük Avrupa ırmağının denize çıkışını kendisine vermesi için Türkiye’yi boyun eğme zorunda bıraktığı zaman, Rusya, öteki devletlere karşı bazı görevler ve sorumluluklar yüklenmişti. Bunları yerine getirmekten Rusya gurur duymalıydı.” Soyut ilkeler üzerindeki bu vaaza Kont Nesselrod, kararlı ve soğukkanlı bir biçimde “konunun dikkatle incelenmesi gerektiği” karşılığını verdi ve zaman zaman “imparatorluk hükümetinin, niyetlerine yöneltilen güvensizlik ifadesinden üzüntü duyduğunu” dikkatli bir biçimde dile getirdi.
      Böylece, soylu lordun yönetimiyle, işler, 1853’te, Tuna nehrinde ulaşımın olanaksız ilan edildiği, Fransa’yı, İngiltere’yi ve Avrupa’nın güneyini açlık tehdit ederken, buğdayın Sulina ağzında [sayfa 231] beklediği bir noktaya geldi. Böylece Rusya, The Times’ın dediği gibi, “öteki önemli kazançlarına, Tuna ile Karadeniz arasındaki demir kapı kazancını” da eklemiş oluyordu. Rusya hem Tuna’nın anahtarını, hem de Batı Avrupa siyasetinin cezayı gerektirecek bir uygunsuzluğa varması durumunda sıkıştırabileceği bir ekmek vidasını ele geçirmişti.
      Bununla birlikte, Tuna tasarılarına bağlı olarak Rusya’yla Lord Palmerston’ın alış-verişinin sırrı, Çerkezistan görüşmelerine kadar açığa çıkmadı. 23 Şubat 1848’de Anstey, “soylu vikontun (dışişleri bakanı olarak) göreve gelir gelmez ilk girişiminin, Edirne Antlaş-masını kabul etmek olduğunu” kanıtladı. Wellington düküyle Lord Aberdeen’in protesto ettikleri antlaşma, aynı antlaşmaydı.
      Bu nasıl oldu ve Lord Palmerston, Çerkezistan’ı Rusya’ya, gücünün yettiği ölçüde, nasıl teslim etti, bu bir başka yazının konusu olabilir. [sayfa 232]
       

New-York Daily Tribune
11 Ocak 1854

 

KARL MARX
YENİ BELGELER
(PARÇA)

Londra, Salı, 10 Ocak 1854


      Kamuoyuna duyurulan büyük diplomatik belgeler yığınına, son olarak, 12 Aralık tarihini taşıyan ve dörtlerin İstanbul’daki elçileri tarafından Babıâliye ortaklaşa sunulan Dört Devletin notası143 ve Fransa’nın diplomatik temsilcilerine Drouyn de l’Huys’un Paris’ten gönderdiği 30 Aralık tarihli genelge de katılmış bulunuyor. Notayı okuyunca, Babıâlinin notayı kabul ettiği haberinin öğrenilmesi ardından İstanbul’u etkisi altına alan müthiş kışkırtmaların, ayın 2 Tindeki başkaldırma girişiminin ve Türk hükümetinin, savaş harekatının yenilenen barış görüşmeleriyle kesintiye uğratılamayacağını ya da bu görüşmelerin savaşa müdahale edemeyeceğini ciddi olarak açıklama gereğini duymasının nedeni daha iyi anlaşılıyor. Sinop’taki hain ve sinsi kasaplığa ilişkin haberlerin İstanbul’a ulaşmasından ve tüm Osmanlı imparatorluğunda müthiş bir intikam feryadına yolaçmasından yalnızca dokuz gün sonra, dörtler, sükunetle, Babıâliyi çarla görüşmeye çağırıyorlar, Büyük Britanya ile Fransa’nın elçileri de zorluyor. Bütün eski anlaşmaların yenilenmesi sultanın hıristiyan uyruklara verdiği dinsel ayrıcalıklara ilişkin fermanlara dörtlerin herbirine ve sonuç olarak çara verilecek yeni güvencelerin eşlik etmesi; silah bırakımını sağlamak üzere Babıâlinin tam yetkili bir temsilci görevlendirmesi; Rusya’nın Kudüs’te bir kilise ve bir hastane kurmasına Babıâlinin izin vermesi; dörtlere ve sonuç olarak çara, iç yönetim düzenini iyileştireceğine söz vermesi, dörtlerin görüşme çağrısının temelini [sayfa 233] oluşturuyor. Babıâli, Moskof’un korsanca hareketlerinin sonucu olarak karşılaştığı zarar için herhangi bir tazminat almamakla kalmayacak, Rusya’nın Türkiye’ye taktığı ve çeyrek yüzyıldan beri onlarla birlikte oynattığı zincirler yeniden sağlamlaştırılmakla kalmayacak, ama mahkûm eskisinden daha kapalı bir hücreye konacak; Babıâli, hıristiyan uyrukların dinsel ayrıcalıklarına ilişkin fermanlarla boynu bükük güvenceler vererek ve iç yönetimiyle ilgili olarak vaatte bulunarak kendini çarın insafına bırakacak, böylece dinsel koruyuculuğu ve kendi iç yönetimine söz geçirme yetkisini çara teslim edecek. Böyle bir teslim oluşun tazminatı olarak Babıâli, Lord Clarendon’ın, işgallerini “korsanlık hareketi” diye nitelediği “prensliklerin, mümkün olduğu kadar çabuk boşaltılması” vaadini ve 13 Temmuz 1841 Antlaşmasının144 –Rusya’ya karşı çok sağlam bir güvence olduğunu kanıtlayan– giriş bölümünün resmen teyid edileceği güvencesini alıyor.
      Bu acınacak “devletler”’in akılalmaz düşkünlüğü, Sinop olayından birkaç gün sonra, Babıâliyi korkutarak bu temeller üzerinde görüşmeye sokma bakımından zirveye çıktı ama, korkaklık, sıkıntılarından kurtulmalarını sağlamayacak. Çar, Türkiye’nin hıristiyan uyruklarının korunması hakkının özellikle kendisine ait olması iddiasında yalnızca görünüm olarak bir değişiklik yapılması ve yerine Avrupa’nın koruyuculuğunun konması dahi izin vermeyecek kadar ileri gitmiş bulunuyor. Esasen The Times’ın Viyana muhabiri tarafından verilen habere göre:

“Avusturya, Türkiye’deki hıristiyanların bir Avrupa koruyuculuğuna alınmasına karşı Rus sarayının bir itirazı olup olmadığını sormuştur. Kesin bir dille verilmiş yanıtta Rusya’nın, başka hiçbir devletin Rum ortodoks kilisesinin sorunlarına karışmasına izin vermeyeceği belirtilmiştir. Yanıtta, Rusya’nın Babıâli ile anlaşmaları bulunduğu ve bu sorunu Babıâli ile tek başına düzenleyeceğini belirtmekteydi.”


      Standard gazetesinde de şunları okuyoruz:

“Nikola, doğrudan Türk hükümdarından gelmeyen bir öneriyi kabul etmek niyetinde değildir; bu nedenle, arabuluculuk ya da müdahale konusunda Avrupalı devletlerin her türlü hakkı reddederek bu devletlere kimsenin haksız bulamayacağı bir hakarette bulunuyor.”[135]


      Drouyn de l’Huys’un genelgesindeki tek önemli bölüm, birleşik donanmaların Karadeniz’e girişini, “Türk toprağı ya da donanmasını, Rusya’nın deniz kuvvetlerinin yeni bir saldırısına hedef [sayfa 234] olmaktan koruyacak bir hareket uyuşumu” görüşüyle ilan ettiği bölümdür. Non bis in idem.[136] La moutarde aprés la viande.[137]
      The Morning Chronicle, dünkü sayısında, İstanbul’daki muhabirinden aldığı, birleşik donanmaların Karadeniz’e girdiğini bildiren 30 Aralık tarihli haberi yayınlıyor. “Yalnızca hiçbir şey yapmamak için” diyor, The Daily News.
      Press gazetesine göre:

“Halen İngiliz ve Fransız donanmasından bir gemiye, Karadeniz’e girerek beyaz bir bayrak altında Sivastopol’a gitmesi için emir verilmiştir. Orada Rus amiraline, Sivastopol limanını terketmemesi halinde kendisine derhal ateş edileceği bildirilecektir. “[138]


      Gerçi, pek de uygun olmayan şu mevsimde ve ünlü Sinop olayından sonra Rus donanmasının, dışarıya, Karadeniz’e açılması için herhangi bir neden yok, ama çar, 1833’ten beri145 bu suların dışında tutmayı başardığı İngiltere ile Fransa’nın, şimdi geçici bir süre için olsa bile kendisini Karadeniz’den uzak tutmalarına izin vermeyecektir. Bu açıklamayı bir savaş ilanıyla yanıtlamazsa itibarı yok olur.
      Neuen Preussischen Zeitung gazetesinde, “Rusya’nın Fransa’ya ve İngiltere’ye savaş ilan etmesi, Rusya ile Türkiye arasında yakında barış yapılmasından daha olasıdır.” denmektedir.
      Newry’de (Ulster) Rusya’nın Türkiye’ye nedensiz saldırısını gözden geçirmek amacıyla büyük bir toplantı yapıldı. Urquhart konuştu. Doğu Sorunu üzerindeki görüşlerimi birçok kez açıkladığım için, Urquhart’la görüş birliğinde olmadığım noktaları belirtmek gerekmiyor.146 Yalnızca, onun görüşlerinin, “Küçük Eflak köylülerinin, Eflaklı askerlerin yardımıyla Ruslara başkaldırdıkları” haberleriyle doğrulandığını belirtmeme izin verin. “Kalafat çevresindeki bütün bölgeler ve Tuna’nın sol yakası boyunca uzanan topraklar hareket halinde, Rus memurlar Turnu’yu boşalttılar.
      Urquhart’ın konuşmasına bir noktayı ekleyebilirim. Lord Palmerston’ın son coup d’éclats’sı[139] ve halkın kendisine gösterdiği yakınlık, onu ad olarak değilse bile, gerçekte başbakan yapmış bulunuyor.147 [sayfa 235]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3988, 28 Ocak 1854

 

FRİEDRİCH ENGELS
AVRUPA SAVAŞI


      Uzun süredir askıda bulunan Türkiye sorunu en sonunda öyle bir aşamaya gelmiş görünüyor ki, her zaman kaypak, her zaman yüreksiz, her zaman sonuçsuz kalan hareketleriyle diplomasinin artık işleri çok fazla kendi tekelinde tutması olanağı kalmıyor. Fransız ve İngiliz donanmaları, Rus donanmasının, Türkiye kıyılarına ya da Türk donanmasına zarar vermesini önlemek üzere Karadeniz’e girmiş bulunuyor. Çar Nikola, böyle bir adımın, onun için, savaş ilanının belirtisi olacağını çok önceden söylemişti. Şimdi sessizce sineye mi çekecek?
      Birleşik donanmaların derhal saldırıya geçmesi ya da Rus filosunu, ya da Sivastopol’daki askerî tersanelerle müstahkem yerleri yıkması beklenmiyor. Tam tersine, kalıbımızı basarız ki, iki amirale, diplomasinin hazırladığı buyrultu, çatışma olasılığından kaçınılabildiği kadar kaçınma doğrultusundadır. Ama donanmaların ve orduların hareketi, bir kere emredildiği zaman, artık, diplomasinin arzularına ve tasarımlarına değil, tüm hareketin güvenliğini tehlikeye atmadıkça karşı durulamayacak olan kendine özgü yasalara bağlıdır. Diplomasi, Rusların Oltenitza’da yenilmelerini hiçbir zaman istememişti. Ama küçük özgürlük bir kere Ömer Paşaya tanındıktan ve askerî harekat bir kere başladıktan sonra iki düşman komutanın girişimleri, İstanbul’daki elçiler tarafından denetimi büyük ölçüde olanaksız bir alanda sürdürüldü. Öyleyse, gemiler bir kez Beykoz önlerinde palamar çözdü mü, artık ondan sonra [sayfa 236] kendilerini, Lord Aberdeen’in barış dualarının ya da Lord Palmerston’ın Rusya’yla kurduğu desiselerin geri çekemeyeceği bir noktada ne zaman bulacaklarını kimse söyleyemez. Donanmalar o noktada, rezilce bir çekilmeyle kararlı bir savaşım arasında seçim yapmak zorunda kalabilirler. Karadeniz gibi dar, çevresi karayla kaplı, birbirine hasım olan donanmaların, ötekinin gözüne görünmemeyi güçlükle başarabilecekleri bir deniz, bu koşullar altında hemen her gün, çatışmanın zorunlu hale gelebileceği yerin ta kendisidir. Çarın da Sivastopol’da donanmasının kapalı kalmasına, herhangi bir direnç göstermeksizin izin vermesi beklenmemelidir.
      Şu halde, bu adımı bir Avrupa savaşı izleyecekse, bu, her olasılık gözönüne alınarak, bir yanda Rusya’nın, bir yanda İngiltere, Fransa ve Türkiye’nin yer aldığı bir savaş olacaktır. Böyle bir durum, yapabildiğimiz ölçüde, tarafların başarı şansını karşılaştırmamızı, faal güçlerini tartmamızı gerektirecek kadar olası görünüyor.
      Ama Rusya tek başına mı olacaktır? Avusturya, Prusya, Almanya ve İtalya ile onlara bağlı olanlar, genel bir savaşta hangi yanda olacaklardır? Haber verildiğine göre, Louis Bonaparte, Rusya’yla bir çatışma halinde, Avusturya Rusya’nın yanında yer alırsa, Fransa hükümetinin de, İtalya ile Macaristan’da büyük bir yangın için yalnızca bir kıvılcımın çakmasını gözleyen asi unsurlardan yararlanacağını, İtalyanlar ile Macarların ulusal kimliğinin yeniden kurulması için çalışacağını Avusturya hükümetine bildirmiştir. Böyle bir tehdit Avusturya üzerinde etkili olabilir; onu, mümkün olduğu kadar tarafsız tutmaya yardım edebilir, ancak böyle bir çatışma patlak verirse, Avusturya’nın uzun süre bu çatışmadan uzak kalmasına fırsat verileceği düşünülmemelidir. Tehdidin dile getirilmiş olması gerçeği bile, İtalya’da kısmi bir ayaklanmaya yolaçabilir. Böyle bir olay, Avusturya’yı Rusya’ya daha da bağımlı duruma sokabilir, Rusya’nın yararlı bir kulu haline getirebilir. Üstelik, bu Napoléon’vari oyun daha önce bir kez daha oynanmamış mıydı?148 Papayı dünyasal tahtına yeniden oturtan ve Napoli monarşisi için adayı hazır bulunan kişinin, İtalyanların, Avusturya’dan bağımsızlık isteklerinin yanısıra birlik isteklerine de olumlu karşılık vermesi beklenir mi?149 İtalya halkının böyle bir tuzağa balıklama dalmak için koşacağı mı düşünülüyor? Kuşkusuz, İtalyanlar, Avusturya yönetimi tarafından şiddetle eziliyorlar, ama, kendi toprağında, Fransa’da esasen sendelemeye başlamış olan bir imparatorluğun ve kendi devrimlerine ilk karşı çıkan kişinin ününe ün katmak için pek istekli olmayacaklardır. Avusturya hükümeti bütün bunları biliyor. Bu nedenle, bonapartça tehditlerden [sayfa 237] çok, kendi mali sıkıntılarını dikkate alacağını düşünmeliyiz. Ayrıca, karar anı gelip çattığı zaman, çarın etkisinin Viyana’da çok büyük olacağına, Avusturya’yı Rusya’nın yanına çekeceğine kesinlikle inanabiliriz.
      Prusya, 1780, 1800 ve 1805’te150 oynadığı oyunu yeniden deniyor. Prusya’nın tasarımı, tarafsız Baltık devletlerini ya da Kuzey Alman devletlerini bir kümede toplamaktır. Böyle bir kümenin başında önemli bir rol oynayabilecek ve hangi taraf daha büyük yarar gösterirse, ona dönecektir. Bütün bu girişimlerinin, aşağı yukarı gülünesi bir aynılıkla, her seferinde açgözlü, tabansız, kararsız Prusya’yı Rusya’nın kucağına nasıl attığı tarihin malı olmuştur. Şimdi Prusya’nın, sürüp gelen kaderinden kaçabileceği beklenmemelidir. Prusya, antenlerini her yöne çevirecek, kendini açık artırmaya çıkaracak, her iki kampta entrikalar çevirecek, büyük şeylere önem vermeyecek ama küçük şeyleri büyütecek,151 rastlantı sonucu geriye kalmış olan karakterini de yitirecek, fiyatı giderek düşecek ve en sonunda en düşük fiyatı verenin üstünde kalacaktır. En düşük fiyatı veren, hem bu olayda, hem başka zaman, Rusya olacaktır. Prusya Rusya için bir müttefik değil, bir yük olacaktır, çünkü Rusya kendi çıkarı için, ilkin, Prusya ordusunun çökmesine itina gösterecektir.
      Alman devletlerinden en az biri Avrupa savaşına bulaşıncaya kadar, çatışma, yalnızca Türkiye’de, Karadeniz’de ve Baltık denizinde olabilir. Bu süre içinde deniz savaşımının en önemli savaşım olacağı kesindir. Müttefik donanmalar Sivastopol’ü ve Rusya’nın Karadeniz filosunu yıkabilirler, Kırım’ı alıp elde tutabilirler, Odessa’yı işgal edebilirler, Azak denizini kapatabilirler ve Kafkasya’nın dağ halkını serbest bırakabilirler, buna kuşku yok. Hızlı ve enerjik davranılırsa, bundan daha kolay bir şey olamaz. Bu faal hareketin ilk ayı kapladığını düşünürsek, ertesi ay birleşik donanmadaki buharlı gemiler Manş denizine dönebilirler, yelkenli gemiler onları izleyebilir; çünkü Türk donanması, ondan sonra, Karadeniz’de gerek duyulacak her işi yapma gücünde olabilir. Manş’da kömür alınması ve öteki hazırlıklar iki haftayı gerektirebilir. Bundan sonra Fransa ve Britanya’nın Atlantik ve Manş filolarıyla birleşen bu gemiler, mayıs ayı bitmeden önce, bir saldırının başarısını güven altına alacak bir güç içinde, Kronstadt önlerinde görünebilirler. Baltık denizinde alınacak önlemler, Karadeniz’dekiler gibi, bellidir. Bu önlemler, hangi fiyatla olursa olsun İsveç’le bir ittifak yapılmasını, Danimarka’ya karşı gerekirse bir yıldırma hareketini, Finlandiya’da, oraya yeter sayıda asker çıkartmak suretiyle başlatılabilecek bir ayaklanma hareketini ve Finlandiya’nın İsveç’le [sayfa 238] yeniden birleştirilmesi koşulunu kapsamayacak bir barışın kabul edilmeyeceği güvencesini içerirler. Donanmalar, Kronstadt’ı topa tutarken, Finlandiya’daki birlikler Petersburg için tehlike kaynağı olacaktır. Kronstadt, yeri dolayısıyla çok sağlamdır. Dış limanlara çıkan derin su kanalı, iki savaş gemisinin yanyana gelip bordasını bataryalara çevirmesine elverecek genişlikte değildir. Yalnızca esas adada değil, ama küçük kayalıklarda, kıyılarda ve onların önündeki adacıklarda da topçu bataryaları bulunmaktadır. Yalnızca asker değil, savaş gemisi feda etmek kaçınılmaz görünüyor. Ancak saldırı planında bu nokta dikkate alınırsa, falanca filanca gemilerin kurban verilmesi kararlaştırılırsa ve plan cesaretle, yılmaksızın uygulanırsa, Kronstadt’ın düşmesi gerekir. Kronstadt’ın surları, taş duvarlara karşı kullanıldığı zaman öteki silahlara göre müthiş yıkıcı olan ağır Paixhan toplarının toplu ateşine uzun süre dayanabilecek sağlamlıkta değildir. Orta kesiminde bu toplardan bulunan tam mürettebatlı, büyük uskurlu gemiler, her ne kadar bu girişimde kendi varlıklarını tehlikeye atarlarsa da, kısa süre içinde karşı durulamayacak bir etkinlik gösterebilirler. Ama, Rus imparatorluğunun anahtarı olan ve ele geçirilmesi, St. Petersburg’u savunmasız bırakacak bulunan Kronstadt’la karşılaştırıldığı zaman, büyük uskurlu üç-dört geminin ne önemi var?
      Odessa’sız, Kronstadt’sız, Riga’sız, Sivastopol’suz bir Rusya, Finlandiya elinden alınıp kurtarılmış, düşman ordusu, başkentinin kapılarına dayanmış, bütün limanlarıyla nehirleri ablukaya alınmış bir Rusya ne ifade eder? Elsiz-kolsuz, gözleri olmayan, her nerede bir düşman narası işitse, kendini ordan oraya atan ve hasmını kaba-saba gövdesinin altında ezmekten başka hiçbir olanağı kalmayan bir dev. Avrupa’nın denizci devletleri böyle azimli ve cesaretli davranırlarsa, o zaman Avusturya ile Prusya üzerindeki Rus denetimi hafifleyebilir. Bu ülkeler, müttefiklere bile katılabilir. Çünkü her iki Alman devleti, eğer ülke içinde güvenli olurlarsa, Rusya’nın başının derde girmesinden yararlanmaya hazır hale gelebilirler. Ancak Lord Aberdeen’in ve Drouyn de l’Huysun böyle enerjik adımlar atma girişiminde bulunmaları beklenmemelidir. Bu devletler, darbeyi yerine indirmekten yana değildirler. Bu nedenle, genel bir savaş çıkarsa, komutanların enerjisini, onları zararsız hale getirecek biçimde zincirleyeceklerdir. Ama gene de kesin zaferler kazanılırsa, bunun sırf şans eseri olmasını ve sonuçlarının düşmana olabildiği kadar az zarar vermesini sağlamak için gerekli önlemleri alacaklardır.
      Karadeniz’in Asya yakasındaki savaş, iki donanma tarafından [sayfa 239] derhal sonuçlandırılabilir, ancak Avrupa yakasındaki savaş kesintisiz sürebilir. Karadeniz’de yenilgiye uğrayan, Odessa’yla Sivastopol’ü kaybeden Ruslar (isyan çıkarmak için Sırbistan yönünde gidiş dışında), büyük bir tehlikeyi göze almaksızın Tuna’yı geçemezler. Ama geniş çaplı birliklerin kanatlarda ve gerilerde yer alması tehlikesiyle yüzyüze gelip üstün kuvvetler tarafından sürülüp Eflak’tan çıkarılıncaya kadar Ruslar, prensliklerde tutunabilirler. Buğdan’da ise Kotin ve Kişinev yoluyla Rusya’yla bağlantı sürdükçe, kanat ve geriye asker aktarma girişimleri pek önem taşımadığı için, genel bir hareket olmadıkça Rusların orayı boşaltmaya gerek duymaları düşünülemez.
      Ne var ki, savaş, bir yanda Batılılarla Türkiye, bir yanda Rusya arasında olduğu süreç, 1792’den bu yana gördüğümüz türden bir Avrupa savaşı olmayacaktır. Ancak savaş bir kez başladıktan sonra, Avrupalıların lagarlığı ve Rusya’nın girişimleri, Avusturya ile Prusya’yı Otokratın yanında yer almaya zorlayacaktır. Gücü ne olursa olsun Prusya ordusunun, haddini bilmezlikten ötürü, ikinci bir Jena’da152 kırılması kesin bir olasılıktır. Bu nedenle Prusya herhalde ciddi bir önem taşımayacaktır. Avusturya, iflasta olmasına karşın, İtalya ve Macaristan’da çıkabilecek isyanlarla karşılaşabilecek olmasına karşın, ihmal edilmez bir hasım olacaktır. Ordusunu, prensliklerde ve Kafkasya sınırında tutmak, Polonya’yı işgal etmek zorunda bulunan, Baltık kıyısında ve özellikle St. Petersburg’la Finlandiya’da bir savunma ordusu tutması gereken Rusya, saldırıya ayırabileceği pek az güç bulabilecektir. Avusturya, Rusya ve Prusya (üçüncünün henüz bozguna uğratılmadığını varsayıyoruz) Ren’de ve Alpler’de beşyüz bin ya da altıyüz bin kişiyi biraraya getirebilirlerse, bu, makul olarak beklenebilecek miktardan da fazlası demek olacaktır. Fransızlara, düşman generallerinden daha aşağı düzeyde olmayan generaller komuta ettiği takdirde, beşyüz bin kişilik bir müttefik ordusu için tek başına Fransa yeterlidir. Düşman generalleri arasında sadece Avusturyalılar, değerli komutanlara sahiptirler. Rus generaller pek korkulacak türden değildir. Prusyalılara gelince, onların generali yoktur. Prusya subayları, geleneksel olarak düşüktür.
      Ama unutmamalıyız ki, Avrupa’da, belli zamanlarda üstünlüğünü, sözümona “büyük” beş devlete göstermiş, hepsini titretmiş altıncı bir güç daha var. Bu gücün adı Devrimdir. Uzun süredir sessiz ve geriye çekilmiş duran bu güç, ticari bunalım ve gıda darlığından ötürü yeniden eyleme çağrılmıştır. Manchester’den Roma’ya, Paris’ten Varşova’ya ve Peşte’ye kadar her yerde hazırdır, başını kaldırmakta, uykusundan uyanmaktadır. Proletarya sınıfını [sayfa 240] saran rahatsızlığın ve uyandırmaların (agitation) görüldüğü her yerde, Devrimin yaşama dönüşünün birçok belirtisiyle karşılaşılıyor. Yalnızca bir işarete gerek var. işte o zaman en büyük Avrupa gücü, parlayan zırhın içinde elinde kılıcıyla, Olimpos dağının tepesinden gelen Minerva gibi sökün edecektir. Bu işareti, olası yakın Avrupa savaşı verecektir. Her zaman genç ve hareketli olan bu yeni unsur, 1792 ile 1800 arasında yaptığı üzere, eski Avrupa güçlerinin ve generallerinin tasarımlarını altüst ettiği gibi, güç dengesi hesaplarını da bozacaktır. [sayfa 241]

Yaklaşık olarak 8 Ocak 1854’te yazılmıştır.

New-York Daily Tribune
n° 3992, 2 Şubat 1854
Başyazı

 

KARL MARX
ASYA’DA SAVAŞ

;

Londra, Cuma, 20 Ocak 1854


      Son posta, bu yakınlarda Asya’da yer alan askerî olaylara ilişkin bazı yeni bilgiler getirdi. Anlaşılıyor ki, Türkler, Rus-Ermenistan sınırını tamamen boşaltmak zorunda kaldılar. Ne var ki, Türklerin geri çekilmesine yolaçan çarpışmaların kesin sonucu bilinmiyor. Türkler Ardahan’dan Ahıska’ya giden yolda ilerlemişlerdi. Bu arada bir başka birlik, Kars’tan Gümrü yoluyla Tiflis’e giden daha güneydeki yolu seçmişti. Anlaşılıyor ki, her iki birlik Ruslarla karşılaştı. Ruslara göre, Türkler her iki hatta da bozguna uğratıldılar ve kırk kadar top yitirdiler. Türklere gelince, onlardan resmî bir açıklama çıkmadı. Ama özel olarak alınan haberlerde, geri çekiliş ordunun kış için kışlaya çekilmesiyle açıklanıyor.
      Kesin olan tek şey, Türklerin, St. Nikolay[140] kalesi hariç, Rus topraklarını boşalttıkları, Rusların onları izlediği ve hatta öncü kolunun, geri püskürtülmekle birlikte, Kars’a bir mile kadar yaklaştığıdır. Bildiğimiz bir başka şey, Asya illerinden, müslüman barbarlığının merkezinden derlenen ve saflarında genellikle cesur olmakla birlikte güvenilir olmayan başıbozuklar, serüvenci askerler, kana susamış savaşçılar ve haydutlar bulunan Anadolu ordusunun; sert, disiplinli, talimli, komutanınca kaç kişiden oluştuğu bilinen, bağımsız serüven hevesi ve özel yağmacılığın savaş [sayfa 242] yasalarıyla ve sıkıyönetim mahkemelerince denetim altında tutulan Rumeli ordusu gibi olmadığıdır. Asya harekatının başlangıcında askerî birlikler açısından gayet sıkışık durumda olan Rusların, daha sonra Korgeneral Obruçev’in komutasındaki 16.000 kişilik bir birlik ve Dondan gelen bir Kazak birliğiyle takviye edildiğini, Rusları, dağlıları belli bir sınır içinde tutabildiklerini, ayrıca Vladi-kafkas yoluyla Kafkasya üzerinde olduğu gibi deniz yoluyla Odessa ve Sivastopol’la da bağlantılarını sürdürdüklerini biliyoruz.
      Bu koşullar altında ve Türk Komutan Abdi Paşanın ya hain ya da gabi olduğu (Abdi Paşa bu arada geri çağrıldı ve Kars’ta tutuklandı, yerine Ahmet Paşa gönderildi) düşünülürse, her ne kadar Rusların bültenlerinde işlerin abartıldığına kuşku yoksa da, Türkler yenilse bile şaşmamamız gerekirdi. Augsburger Zeitung’da da “Kasım ayı sonuna doğru Şamil, Türklerle doğrudan bir bağlantı kurmak için kendisine güneye yönelik bir yol açmak amacıyla her şeyi göze alan bir girişimde bulunmuştur. Kıtalarının sayısı 10.000-16.000 kişi olarak tahmin edilmektedir, ve bu kıtaların en seçkini olan müritlerin paramparça edilmiş olduğu doğrulanmaktadır.” haberini okuyoruz. Ancak bu haberin doğrulanması gerekir.
      Sinop olayıyla ilgili olarak en sonunda hakkın yerini bulduğu anlaşıldı. Rus donanmasının en iyi üç ambarlı gemilerinden 120 ton olan Rastislav Sinop’ta Türkler tarafından batırılmış. Rastislav’ın çarpışma sırasında değil, ama hemen ondan sonra batmış olması sahte gerekçesiyle şimdiye kadar saklı tutulan bu gerçek, sonunda Ruslar tarafından itiraf edilmiş bulunuyor. Bu geminin batırılması, tahribedilen Türk gemilerine karşı iyi bir ödeşmeydi. Üç ambarlı bir gemi batırıldığına göre, çarpışma sırasında, öteki Rus gemilerinin de ciddi zarar gördüğünü pekala düşünebiliriz. Her şey bir yana, Sinop zaferi, Rus filosunu, Türk filosundan daha fazla sakatlamış olabilir. Genel olarak Türklerin, sularda, daha çok Türk’vari savaştıkları anlaşılıyor. Yaralanan ve beş saate yakın bir çatışmadan sonra, kendisinden çok daha büyük olan Rus buharlı firkateyni Vladimir tarafından tutsak edilen Mısır buharlı firkateyni Pervas Bahri, top ateşiyle öylesine kalbura çevrilmiş ki, Sivastopol’a güçlükle götürülebilmiş, oraya varır varmaz da batmış. Bu durumda, Rusların geriye taşıdıkları ödül sıfır oluyor. Rusların Sinop’tan hiçbir ödül alamamış olmaları da, Türk savunmasının direncini ve Rus filosunun çarpışmadan sonraki kötürümlüğünü gösteriyor.
      Bir habere göre, birleşik İngiliz ve Fransız donanmalarıyla Türk deniz kuvvetlerinin birinci filosu, Batum’a 17.000 Türk askeri götürüyor. Doğruysa, bu, sanki Sivastopol’a karşı saldırıya [sayfa 243] girişilmiş gibi bir savaş hareketi demektir. Çarın derhal savaş ilan etmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Birleşik donanmaların Karadeniz’e girişinden hemen önce, çarın, Karadeniz’deki bütün Rus gemilerinin Sivastopol’a çekilmesi buyruğunu göndermiş olduğu söyleniyor. Odessa çıkışlı 24 Aralık tarihli bir habere göre, “Azak denizindeki Rus filotillasının komutanı aides-de-campım[141] durumunun ne kadar nazik olduğunu bildirmesi için Sivastopol’a göndermiştir. Herbiri 12.000 kişilik olan iki kolordu, Sivastopol’da harekete hazır bekliyordu. Ancak bu hareket, birleşik donanmaların Karadeniz’e girmek üzere olduğuna dair haberlerle kötürüm edildi.”
      Alınan son telgraf haberlerine göre, Ruslar, bu ayın 13’ünde, yani Rus yeni yılının ilk günü, Kalafat’ta Türk hatlarına genel bir saldırıya girişmeyi düşünmüşlerdir. Ruslar, Kalafatın dokuz İngiliz mili kuzeyindeki Çetalya köyündeki siperlere esasen 10.000 asker sürmüşlerdi. Ancak Rusların, kullanılabilecek bütün kuvvetlerini toplamalarını, daha işin başından itibaren, 15.000 ya da 18.000 askerle düşman siperlerine saldıran, bu ayın 6, 7, 8, 9 ve 10’uncu günleri meydana gelen çok kanlı çarpışmalarla zafer elde eden ve Rusları, sonunda, Krayova yönünde çekilmeye zorlayan Türk general engellemiştir. Ruslar kendileri, 1.000 kişinin öldüğünü, 4.000 kişinin yaralandığını itiraf etmektedirler. Telgraf haberine göre “General Tuinont’un yanısıra, Rus kuvvetlerine komuta eden General Aurep de ağır yaralanmıştır.” Bildirildiğine göre, Selim Paşa (Polonyalı Zedlinsky) komutasındaki Türk birlikleri, ayın 10’unda Kalafata geri çekilmiştir. Bu önemli olaya ilişkin tek haber kaynağı olan telgraf haberi bu kadar. Bir yandan Rusların Krayova’ya, bir yandan da Türklerin Kalafata çekildiklerini bildiren bu haber, her iki tarafın da, bir kez daha, büyük stratejik yanılgıya düştükleri kuşkusunu uyandırıyor. Ortada dolaşan bir habere göre, Ömer Paşa, Krayova’daki Rus kolordusunun geriyle bağlantısını tehdit etmek üzere Schyl ve Aluta ırmakları arasında, karşıya tam bir kolordu daha geçirmiştir. Ama yüzer buz kütleleriyle dolu olan Tuna’da, Türkler, Kalafattan başka bir noktada karşıya nasıl asker geçirmişlerdir? Kalafat’ta bile, ancak olağanüstü durumda böyle bir şey sözkonusudur.
      Rusların Kalafat’ta karşılaştıkları yenilgiler, belki de askerî açıdan çok, siyasal açıdan önemlidir. Birleşik donanmaların Karadeniz’e girişine eklenen bu yenilgiler, Viyana Konferansının St. Petersburg’a yolladığı boynu büyük barış yalvarılarını çarın kabul etmesi olasılığını tümden ortadan kaldırmaktadır. Öte yandan, bu [sayfa 244] yenilgilerin, komşu Sırbistan’da da Ulusal Partiyi güçlendirmesi, son zamanlarda Belgrad’da şaşırtıcı bir atılganlıkla başını kaldırmış olan Rusya yanlısı partiyi ürkütmesi beklenir. Gerçi bir Rus casuslar sürüsü, tüm Sırbistan’a yayılmış, iki türlü entrika çeviriyor – sürülen Obrenoviç ailesine bağlılığıyla tanınan yerleri ve kişileri arayıp buluyorlar, kimine genç prens Mihayil’den, kimine onun yaşlı babası Miloş’dan sözediyorlar. Bu insanlara, Rusya’nın koruyuculuğu altında, Sırbistan’ın sınırlarının genişletilebileceği, yeni bir İllirya Krallığı kurulabileceği, Sırpça konuşan ve şimdi Türkiye ile Avusturya’nın egemenliği altında yaşayan tüm insanların bu krallıkta birleşebileceği umudunu veriyorlar, direnç göstermeleri halinde sayısız ordulardan ve en sonunda başeğdirmekten sözediyorlar. Ama bütün bunlara karşın, Prens Aleksandır’ın ve Sırbistan halkının büyük kesiminin sultanla bağları koparmaya razı edilmeleri beklenemez. Bildiğiniz gibi, Viyana’da yaşayan Prens Miloş, Metternich’in bir protégésidir.[142] Buna karşılık, Sırbistan’dan kaçarak prensliği boş bırakan oğlu Mihayil, Rusya’nın bendesidir. Rusların Kalafat yenilgisi, aynı zamanda, bir Rus ordusunun Belgrad önlerinde görünebileceğine ve Ruslarla ortak din ve kökenden gelen Avusturya uyrukları arasında, kendi kuvvetlerinin ve Almanların baskısı altında karşılaştıkları aşağılanmanın bilincini uyandırabileceğine ilişkin Avusturya’nın duyduğu korkulan da hafifletecektir.
      İran’a gelince, çelişkili haberler devam etmekte, bir habere göre İran ordusu Erzurum’la Bağdat üzerine yürüyor. Bir başka habere göre de, İngiliz chargé d’affaires Thompson’ın Tahran’dan çekilme tehdidi, Iran halkının Ruslara karşı duyduğu nefretin ani bir patlamaya dönüşmesi korkusu ve Iran Rusya’yla ittifak kurarsa, Iran topraklarının Afganlarca işgal edileceği tehdidinde bulunan Afgan elçiliğinin gelişi, Rusların entrikalarını boşa çıkarmıştır.
      İstanbul’dan alınan ve Patrie’de yayınlanan özel habere göre, Divan, İstanbul’u kara tarafında tahkim etmeye karar vermiştir. Avrupalı ve Osmanlı subaylardan oluşan karma bir kurulun, tahkimatın yapılacağı yerler için hazırlık niteliğinde incelemelere başladığı bildiriliyor, İstanbul’un tahkim edilmesi, Türk-Rus savaşının niteliğini tümden değiştirebilir ve kendine Bizans imparatorlarının veliahtlığını yakıştıran kişinin ebedi rüyasına en ağır darbe olabilir.
      Avusturya’nın Ban afta bir cops d’armee yaratmakta olduğuna ve bu kuvvetin General Kont Schlik’in komutasına verileceğine [sayfa 245] ilişkin söylentiler Alman basını ile çelişmekte.
      Correspondenz adlı Berlin gazetesi, Landwehr’in153 harekete geçirilmesi olasılığına karşı hazır bulunmaları emrinin ilgililere verildiğini bildiriyor.
      Bornholm adasının Rusya’ya verilmesi için St. Petersburg, Kopenhag hükümetine bazı önerilerde bulundu.
      Daily News gazetesinin haklı olarak dediği gibi, “Bornholm, Baltık denizinin bir Malta’sı ve Cebelitarık’ı olabilir. Sund ve Kopen-hag’dan bir günlük bir denizyolu uzaklığındadır, ve doğal olarak Baltık denizinin doğrudan girişinde bulunmaktadır.”
      Lord Redcliffe’in Sivastopol valisine gönderdiği, birleşik donanmaların Karadeniz’e çıkışını bildiren mektubunda, bu hareketin tek amacı “Osmanlı toprağının her türlü saldın ve düşmanca harekete karşı korunması” olarak belirtiliyor, Osmanlı donanmasının korunmasından sözedilmiyor.
      Paris’ten, Viyana’dan, Berlin’den, İstanbul’dan ve St. Peters-burg’dan alınan bütün haberler savaş olasılığını gösterdiği için, Manş denizinin her iki yakasında bütün senet borsalarında fiyatlar genel olarak düştü. [sayfa 246]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 3997, 8 Şubat 1854

 

KARL MARX
ÇARIN GÖRÜŞÜ – PRENS ALBERT
(PARÇA)

Londra, Salı, 24 Ocak 1854


      Rusya’nın tüm harekat cephesinde –Maçin’de, Giurgevo’da, Kalafat’ta– Tuna’yı aynı anda geçme girişimleri, ciddi saldırılar olmaktan çok, keşif manevraları olarak düşünülmelidir. General Gorçakov’un bugünkü kuvvetiyle ciddi saldırılara girmesi çok güçtür.
      Geçen cumartesi günkü Press –Disraeli yanlısı gazete– Gaçina’da, bu yakınlarda çarla “seçkin” bir İngiliz arasında geçen bir konuşmayı yayınladı. Londra basını bu yazıyı aynen yineledi. Yazı, Rus diplomasisinin bilinen ve kullanıla kullanıla aşınmış beylik sözlerinin yanısıra, ilgi çekici bazı açıklamaları da kapsıyor.

“Çar, Mençikov’un ültimatomunun Londra’da eleştirilmemesi gerektiğini, aksine, kendilerine Babıâlinin ültimatomu kabul etmesinin muhtemel olduğu bildirildikten sonra, İngiliz hükümetinin, bunu, sevindirici bir çözüm sayması gerektiğini kesinlikle bildirmiştir.”


      Bu durum, ancak, Babıâlinin “muhtemel” niyetleri hakkında zavallı John Russell’e Baron Brunnov tarafından yanlış bilgi verilmiş olduğunu, ve Babıâli reddedecek olursa Mençikov’un ültimatomunun derhal ele alınmasının, esasen karma hükümeti ilgilendiren bir şey olmadığını göstermektedir. Çar sözlerine devam ederek “seçkin” zata şunları söylemiştir:

“Sinop’taki zaferin belli olmasından sonra General Castelbajac [sayfa 247] (Fransız elçisi), bana, şöyle başlayan bir mektup yazmıştır: ‘Bir hıristiyan ve bir asker olarak haşmetmeabınızın donanmasının şanlı zaferini kutlamama izin vermenizi dilerim.’”


      General Castelbajac’ın eski bir lejitimist ve Larochejaque-lein’lerin akrabası olduğunu, generalliğini de kışladaki hizmetleri sonucu değil, sarayın bekleme odasında gördüğü daha az tehlikeli hizmetle ve yüce krallık ilkelerini ateşli bir dille onaylaması sonucu elde ettiğini belirtmeme izin verin. Bonaparte, Castelbajac’ın, efendisinin çıkarlarına hizmet etmek yerine Bourbon saltanatını yeniden kurmak üzere çarla dolap çevireceğini biliyordu, ama Castelbajac’ı St. Petersburg sarayına elçi olarak göndermesinin nedeni, çarın kişisel arzularına saygı duyduğunun kanıtını vermekti işte Sinop’taki sonuçsuz kasaplıktan ötürü, “bir hıristiyan ve bir asker olarak” çarı kutlayan kişi bu Castelbajac’tır. Çarın, “burjuva parlamentosu yüzünden, İngiltere’nin bir savaşı zafere götürebileceğine inanmadığı”nı söylediği ifade ediliyor. Kuşkusuz çar, Cobdenlerini, Brightlarını biliyor ve Avrupa orta sınıflarının düşkün ve bayağı ruhunu, tam değeriyle tahmin ediyor. Son olarak, çar bir yandan, savaşa hazırlanmış olmadığını söylerken haklıdır. Çünkü her istediğini kabadayılıkla elde edebileceğine tam olarak inanmıştır. Öte yandan, çar, savaş olursa, bunun, savaşı önleyeceğiz diye girişilen kaygı dolu çabalarla kaçınılmaz hale getirilen bir “beceriksizliklerin savaşı” olacağını ve bu savaşa herkesin, hatasını örtmek ve yerini korumak amacıyla dalacağını söylerken de haklıdır.

“Açık niyet, Prens Albert’i belirli söylentilere feda etmeye yöneliktir. Başlangıçta parti amaçlarıyla ortaya atılmış olan fısıltılar sonradan bir gürleme şeklini almış, ve anlamlı imalar, bunun, gerçek ve müthiş bir yalan durumunda büyütülmesine yolaçmıştır. Kraliçe tarafından kabul edilmek isteyen herkesin Prens Albert’i majestenin yanında bulmalarının ona daha çok İngiliz kamuoyunda sempati ve saygı kazandırdığı bir gerçekti; ama sonradan, kendisinin, kraliçenin bakanlarıyla buluşmasında hazır olduğu, bakanların bu hazır bulunuşuna dikkatleri çekildiği, karşı koymalarına karşın, üçüncü bir kişinin önünde işlerini görüşmeye zorlandıkları, niyetlerini prense karşı savunmak zorunda kaldıkları, prensin kraliçe ile görüşmelerine karıştığı prensin yalnız kraliçenin fikirlerini etkilemekle kalmayıp aynı zamanda yabancı saraylarla da serbestçe temas yetkisine sahip bulunduğu, kraliçenin gizli meclisi ile yabancı devletlerin, belki de İngiltere’nin düşmanlarının kabineleri arasında kontrol-dışı bir bilgi kaynağı olduğu söylentileri aldı yürüdü – kısacası, prensin kraliçeye hainlik ettiği, vatan hainliği ile suçlanıp bu suç dolayısıyla tutuklanarak devlet hainlerine [sayfa 248] mahsus ve idam mahkûmlarının kondukları ‘Tower’ hapisanesine kapatılması gerektiği söylentileri ortada dolaşmaya başladı. Bu öykü, İngiltere’nin her yerinde bir-iki gün sonra anlatılmakla kalmayıp bazıları buna inanmaya bile başlamışlardır.”


      Yukardaki parçayı, palmerstıncı basının, sorumlu bakanların günahını, zavallı, aptal bir genç adama yüklemek için nasıl dedikodu yaydığını okurlarınıza göstermek üzere, The Spectator’dan aldım. Prens Albert bir Alman prensidir, Avrupa’nın en müstebit, en mutlakiyetçi hükümetiyle bağı vardır. İngiltere’de kraliçenin kocalığı düzeyine yükseltilmiştir. Zamanını, domuzları semirtmeye, ordu için gülünç şapkalar icad etmeye, özellikle camdan ve rahatsız görünüşlü konut modelleri planlamaya, Hyde Park Sergisine ve amatör askerliğe ayırmıştır. Dost ve zararsız olduğuna inanılır. Zeka bakımından, insanların ortalama zeka düzeyinin altındadır. Babalık yönünden verimlidir, dalkavuk bir kocadır. Ancak son zamanlarda, Prens Albert, en etkin kişi ve Birleşik Krallıktaki en tehlikeli kişi düzeyine, bile bile çıkarılmıştır. Tüm devlet mekanizmasını, Rusya’nın gizli buyrultusu altına soktuğu söylenir. Şimdi, prensin saray işlerinde ve kuşkusuz, mutlakiyetin çıkarları yönünde doğrudan bir etkisi olduğundan kuşku duyulamaz. Prens, bir prensin oynaması gereken rolü oynuyor. Acaba bu rolü oynamaması gerektiğini hiç düşünmüş bir aptal var mıdır? Ancak Britanya oligarşisinin Britanya krallık ailesini nasıl tümden güçsüz duruma getirdiğini okurlarınıza söylemeye gerek duymuyorum. Bu güçsüzlük o derecedir ki, örneğin, kararlı bir Rusya düşmanı olan Kral William IV, Whig oligarşisinin bir üyesi olan kendi dışişleri bakanı tarafından, Türkiye’nin düşmanı olarak davranmaya zorlanmıştır. Bu durumda, Prens Albert’in, ufak-tefek saray işleri, şuna buna şövalyelik kurdelesi ya da cicili-bicili bir yıldız takılması gibi işleri bir yana, hükümete meydan okuyarak tek konuda dediğini yaptırabilmiş olmasını düşünmek ahmakça olur. Onun mutlakiyetçi penchants’ı,[143] sorumlu bakanların fesat girişimleriyle ihanetlerini halkın gözünden saklamak için kullanılmıştır. Feryat ediliyor, saldırılıyorsa, gerçekte bu saldırı krallık kurumlarınadır. Kraliçe olmasaydı, onun kocası olan prens de olmayacaktı – taht olmasaydı, sarayın etkisi diye bir şey olmayacaktı. Tahtlar kol-kanat germeseler, desteklemeseler, prensler güçlerini yitirirlerdi. Ama “korkunç cesaretlerinde” en sonuna kadar giden, en çok feryat eden ve Prens Albert’ten siyasal bir kazanç sağlamaya çalışan gazetelere bakın! Hepsi tahta bağılılıklarını belirtme, kraliçeye yaltaklanma coşkusu içindeler. Tory’lerin [sayfa 249] gazetelerine gelince, bu sorun apaçık ortada. Radikal Morning Advertiser’a gelince de, Bonaparte’ın coup d’état’sını selamlayan ve yakınlarda, kraliçenin Dublin’e gidişini hatalı görme cüreti gösteren bir gazeteye saldıran, Fransız devrimcilerini, cumhuriyetçilik davası güttükleri için kınayan bu gazete, Lord Palmerston’ı, İngiltere’nin kurtarıcılığına atamaya devam ediyor. Tüm sorun, tam bir Palmerston hilesidir. Rusçuluğu ve yeni reform tasarısına karşıt oluşu açıklandığı için, Palmerston tutulmamaya başlanmıştı. Reform yasası, onun küflenmiş zencefilli çöreğinin üstündeki liberal yaldızı kazıdı. Ama başbakan ya da en azından dışişleri bakanı olmak için onun halk tarafından tutulması gerek. Kendini yeniden bir liberal olarak damgalaması ve gizli saray etkileriyle cezalandırılmış Brütüs rolünü oynaması için bundan iyi fırsat mı olur! Nasıl halktan yana olduğunu göstermek için prens kocaya saldın! Çağın en tutulur devlet adamı olacak. Şimdiki hükümet arkadaşlarını karalaması, onları Prens Albert’in aletleri olarak lekelemesi ve Palmerston’ın, kendi koşullarıyla kabulüne sarayı inandırması için ne mükemmel fırsat! Para ve araziye bakışla kilisenin ve tacın önemi pek az olduğu ve hem parayı, hem araziyi, pamuk lordları onların elinden hızla almakta bulunduğu için, kuşkusuz Tory’ler de feryada katılıyorlar. Tory’ler, “anayasa” ve “özgürlük” adına bir prensi hançerlemekten sözederlerse aydın bir liberal onların ayağına kapanıp tapınmaz da ne yapar! [sayfa 250]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4000, 11 Şubat 1854

 

KARL MARX – FRİEDRİCH ENGELS
COBDEN VE RUSYA
(PARÇA)

Londra, Cuma, 27 Ocak 1854


      İstanbul’un tahkim edilmesi, son mektubumda belirttiğim gibi, Türklerin atabileceği en önemli adımdır, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının uygun biçimde güçlendirilmesine ek olarak elinde tahkim edilmiş bir İstanbul bulunduran Türkiye ya da bu kenti elde bulunduran başka herhangi bir devlet, bağımsızlığını korumak için hiçbir yabancı güvencesine gerek duymayacaktır, İstanbul’dan daha kolay tahkim edilebilecek bir başka kent yoktur. Üçgenin sadece bir yanı –kara tarafı– aralıksız surları gerektirir, Marmara denizindeki ikinci yan ile Haliç’teki üçüncü yan için hiçbir tahkimata gerek yoktur. Surlardan yeter uzaklıkta bulunan ve Beyoğlu’nu, Galata’yı ve Haliç’in kuzey-doğu yakasını koruyabilecek biçimde doğuya doğru uzanan birbirinden ayrı bir hisarlar dizisi, hem surları güçlendirir, hem de düşmanın surları çevirerek, Beyoğlu ile Galata’nın gerisinde kente bakan sırtlarda, kenti çembere almasını önler.
      Böyle bir tahkimat, hiçbir şekilde düşmez. Çanakkale ya da İstanbul boğazları zorlanmadıkça bu tahkimatın bağlantı yolları kesilemez. Ancak böyle bir durumda kent derhal elden gider. Ne var ki, bu dar su yollarını, hiçbir düşman filosunun geçmesine elvermeyecek güçte tahkim etmek çok kolaydır. Kara tarafından gelen bir Rus ordusu, Sivastopol ve Odessa’yla bağlantısında, tehlikeli olan deniz ulaşımına dayanmak zorundadır ve sayıca sürekli olarak [sayfa 251] azalması, bu orduyu, kent garnizonundan ve Asya’daki yedek kuvvetlerden çekilen birliklere yenik düşme tehlikesine açık tutacaktır. Böyle bir durumda, Rus ordusu, kenti alması için gerekli olan süre dayanamaz.
      Danimarka’nın tarafsızlığını ilan edişine Rusya’nın verdiği yanıt, 20 Ocakta Kopenhag’a ulaşmış bulunuyor. Danimarka’nın tarafsızlığından Rusya’nın memnun kalmadığı, şu ya da bu yanı tutmasını istediği belirtiliyor. Bu bildirimden hemen sonra Fransa, İngiltere ve Rusya elçilerinin Danimarkalı bakanlarla bir görüşme yaptıkları haber verilmekte. Çok güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgiye göre –kuşkusuz bu bilginin doğruluğuna yemin edemem ama– St. Petersburg hükümetinin protestosu, öteki devletleri, Danimarka’nın tarafsızlığını dayandırdığı koşullan bir an önce tanımaya itebilmeyi amaçlayan bir hiledir. Bana kesinlikle bildirildiğine göre, Danimarka ile İngiltere ve Fransa arasında, savaş halinde İngiltere’nin savaş gemileriyle, Baltık denizini Kuzey denizi ile birleştiren boğazı, Fransa’nın da bir corps d’armee ile Schleswig dukalığını işgal etmesi konusu, son zamanlarda Danimarka’da görüşülmekteydi. Bakan Oersted tarafından Nesselrod’a bildirilen bu düzenlemeyi bozmak için Rusya, Kopenhag hükümetine, tarafsızlığını ilan etmeyi önermesini çıtlatmıştır. Şimdi Nesselrod bu tarafsızlığa karşı duruyormuş gibi görünüyor. Fransa ile İngiltere bu tarafsızlığa sarılırlarsa, bu durum, yalnızca onların ilk tasarımlarını bozmakla kalmayacak, ama aynı zamanda, tarafsız gemilerle taşınan mallar, savaş yasalarının dışında tutulacağına göre, Rus mallarının Baltık yoluyla dış satımını da güvence altına almış olacak.
      Prusya’nın, Kuzey denizinde bir Oldenburg limanını satın almasına karşı çarın yönelttiği protesto, Timur’un halefinin her yerde hazır ve nazır bulunduğunun bir başka belirtisiyle, Berlin halkı kadar hayrete düşmüş, bonâ fide bir protestodur.
      Büyük “Manchester Reform Toplantısı” yapıldı, The English-man’in deyişiyle büyük bir adlatmacaydı. Aberdeen’in siyaseti göklere çıkarıldı, Türkiye’ye hakaret edildi, Rusya yüceltildi, yabancı devletlerarası müdahaleler reddedildi, –dış siyaset sözkonusu olduğu zaman Manchester Okulunun154 sermayesini oluşturan bu birkaç konu– İngiliz halkını satmak ve öteki ulusları daha düşük bir fiyatla elden çıkarmak için “Hassa Süvarileri”nde155 bir “barış insanı”, Lordlar Kamarasında “lokavt” isteyen Cobden, Bright ve öteki “alçakgönüllü ve gösterişsiz” kişiler tarafından enine boyuna konuşuldu.
      Cobde’nin konuşması, parlamentonun kapanışında yaptığı [sayfa 252] konuşmanın yinelenmesinden başka bir şey değildi, içten olmayan bir konuşmaydı. Sözlerindeki tek yenilik lüksü, biri Fransa’ya, öteki Amerika’ya yöneltilmiş iki noktadan oluşuyordu. Dekambristlerin serüvenlerinin İngiltere’de öfke yarattığı bir sırada, Fransa’yla ittifak kurulmasında önemli bir rol oynayan kişiyle, o ittifaka hakaret ederek, “düşüncesizce” ve “zamansız” diye kınayarak yaptığını bozmakla meşgul olan kişinin aynı kişi olması hayli kuşku uyandırıcı görünüyor. Amerika’ya gelince, Cobden, İngiltere’nin ticari ve ulusal refahının ihtişamını tehlikeye atmasından korkulması gereken şeyin, Rusya’nın savaşçı siyaseti değil, Amerika’nın büyüyen üretimi ve ticareti olduğunu söylüyor. Peki bu söz, onun profesyonel serbest ticaret anlayışıyla, bir ulusun ticari refahının, bütün öteki ulusların ticaretinin ve sanayiinin büyümesine bağlı olduğu inancıyla ve iki sınai ülke arasındaki tehlikeli bir rekabet fikrinin, koruyuculuk siyasetinden yana “şarlatanlar”ın aldatmacası olduğu fikriyle nasıl bağdaşabilir? Bu söz, “Makinelerin büyüsü ile İngiltere, birbirinden uzak iki yanın küreyi barış bağlarıyla kalıcı olarak birleştirmiş, ve Avrupa ile Amerika’yı tamamen ve çözülmez şekilde birbirine bağlı kılmıştır.” sözüyle nasıl bağdaşır?
      Cobden’in, İngiltere halkının kuşku ve düşmanlığını Rusya’nın üzerinden Amerika Birleşik Devletlerine çevirmeye çalışması, ilk kez olan bir şey değil. 1836’da bir İngiliz gemisine Çerkezistan kıyılarında bir Rus savaş gemisi tarafından elkonması, St. Petersburg hükümetinin Tuna’daki gemicilik için uygulamaya karar verdiği mali kurallar,156 bununla ilgili olarak The Portfolio’da157 yapılan açıklamalar, İngiltere halkının ve tüccar sınıfların Rusya’ya öfke duymalarına yolaçtığı zaman – o dönemde, “henüz edebiyat hayatında bir çocuk ve topluluklara karşı konuşmanın cahili olan”158 Cobden, imzasını koymadığı küçük bir broşür çıkarmıştı. Broşürün başlığı şuydu: “Rusya: Rus Korkusuna Karşı Tedavi. Yazan Manchesterli Bir İmalatçı.” Bu broşürde öne sürüldüğüne göre, “Bu bilinç (yani, Rusya’nın yayılmasından değil, Amerika’nın artmakta olan refahı karşısındaki korku), yirmi yıldan az bir sürede bütün İngiliz ulusunu sarmış olacak, ve ülkenin yönetimi bunu ister istemez hesaba katmak zorunda kalacaktır.”
      Aynı makalede şöyle denilmektedir:

“Bu konuyu tartışanların Rus düşmanı tutumunun çeşitli nedenlerini araştırdığımızda, sonsuz hayretle ve açıkça gördük ki, İngiltere’de bir yüzyıllık aristokrat egemenliği, bütün sınıflan efendilerinin mağrur ve kibirli ruhu ile doldurmuştur” (yumuşak huylu Rusya’ya karşı). “St. Petersburg yönetimi, Boğaziçinin kıyılarına [sayfa 253] yerleşecek olursa, yirmi yıldan kısa bir süre içinde şimdiki durumda Türkiye’nin başkentini oluşturan o kulübelerin yerini, görkemli ve gönençli bir Avrupa kenti almış olur; saraya benzer binalar kurulur, bilimsel kurumlar gelişir, ve sanatlar çiçek verir. Rusya’nın gücü gerçekten böyle bir düzeye erişirse kendisi savaş kılıcını bir yana bırakarak çöl ile uğraşıya girişir, demiryolları ve köprüler yapar, sermayenin birikmesini ve kentlerin büyümesini, uygarlığın ve özgürlüğün ilerlemişin teşvik eder. ... İstanbul’u lekeleyen kölelik derhal ortadan kalkar, ve yaşamı ile malsahipliğini koruyan ticaret ve yasalar” (şimdi Buğdan ve Eflak’taki örnekler gibi) “bunları yerini alır.”


      Rusya’nın uygarlığının ve bunun sonucu olarak Türkiye’ye el-koyma hakkının bir kanıtı olarak Cobden, hayretten ağzı açık kalan okurlarına, 10.000 ya da 15.000 rublesi olan Rus tacirin, yalnızca dış ticaret yapma hakkına sahip olmakla kalmadığını, ama aynı zamanda “dayak cezasından bağışık tutulduğunu, yaylı araba ve çifte kullanmaya hak kazandığını söylüyordu. Bu durumda Rus imparatorunun, “burjuva parlamentosu yüzünden, İngiltere’nin bir savaşı zafere götüremeyeceğine” inanmasına şaşırır mıyız? 1836’da Cobden, tüm Rusya’nın Otokratında kusur bulmaya cüret eden “konuşmacıların ve yazarların şerirliğinden” öylesine bunalmıştı ki, broşürünü şu soruyla bağlamıştı: “Bu yazarlarla konuşmacılar kimin ve neyin nesidirler? Siyasal şarlatanların, hiçbir ceza görme korkusu duymaksızın, tüm ulusun düşüncelerini tahrik etmelerine ve anlayışını çarpıtmalarına daha ne kadar izin verilecek?” 10.000 ya da 15.000 ruble sahibi olan bu “konuşmacılarla yazarlar”, tahmin ederiz, yaylı araba ya da çifte kullanabilirler ve hiç değilse “dayak cezası”ndan bağışıktırlar Şimdiye dek Cobden’in Rus dostluğu düşkünlüğünü, bazıları, ise onun barış teorisinin zorunlu ürünü olarak görmüşlerdi. Ancak son zamanlarda, kendini haklı olarak, Tahıl Yasasına Karşı Birliğin159 “edebi atı ya da dilerseniz katırı” olarak niteleyen biri, Cobden’in ilk broşürünü yazdığı sıralarda, “ticaret yapmak üzere 1834-35’te Rusya’ya gitmiş ve başarı kazanmış bir kişi” olduğunu, “1836’da onun hem kalbinin, hem pamuklu bezlerinin Rusya’da bulunduğunu” ve “İngiliz yazarlara, konuşmacılara, edebiyatçılara, eleştirmenlere” kızmasının da, onların, kendisinin yeni müşterisine, Rusya’nın Nikola’sına karşı çıkmalarından ileri geldiğini açıkladı. [sayfa 254]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4004, 16 Şubat 1854

 

KARL MARX
SAVAŞ MALİYESİ
(PARÇA)

Londra, Cuma, 3 Şubat 1854


      Kraliçenin parlamentoyu açış törenine gidişi dolayısıyla düzenlenen geçit alayını, Hassa Süvarilerinin kışlası önünde gördüm. Halk, Türk elçisine büyük tezahürat yaptı. Yüzü, ölü yüzü gibi solgun olan Prens Albert’i, yolun her iki yakasındaki halk topluluğu öfkeyle ıslıkladı, o arada kraliçe, halkın hoşnutsuzluğunu alışılmadık biçimde açığa vurmasına karşı marazi bir gülüşle gülümsüyor, olağan selamını vermiyordu. Bir önceki mektupta, Albert aleyhtarı hareketin bir parti oyunu olduğunu göstererek, gerçek boyutlarına oturtmuştum. Ama gene de halkın gösterisi, İngilizlerin (hükümdara) görünüşteki bağlılığının sırf alışılmış bir biçimsellik, bir tören yapmacıklığı olduğunu ve en ufak bir darbeye dayanamayacağını kanıtlaması bakımından çok ciddi bir nitelik taşıyor. Ola ki, bu gösteri, hükümetin ulusal olmayan siyasetinin bizzat taç için bir tehlike tehdidini taşıdığına hükümdarı inandırabilir ve onu, hükümeti görevden uzaklaştırmaya itebilir.
      Kont Orlov’un yakınlarda Viyana hükümetiyle160 görüşmeler yapmakla görevlendirildiği haberi duyulduğu zaman, The Times gazetesi, her şeye inanan saf okurlarına, çarın barış temaslarında öteden beri görevlendirmeyi adet edindiği kişinin Orlov olduğunu söylüyordu. Hünkar İskelesi Antlaşması’nı161 Babıâliden zorla çıkarmak üzere 1833 ilkyazında İstanbul’a giden kişinin bu Orlov olduğunu anımsatmanın herhalde gereği yok. Orlov’un şimdi Viyana [sayfa 255] hükümetinden istediği şey, Varşova’daki Rus kolordusunu, Macaristan üzerinden Tuna’daki savaş alanına göndermek için izin verilmesidir. Avusturya’nın, Tuna’daki Türk komutanların –Selim Paşa, İsmail Paşa ve Ömer Paşa– dönme ve devrimci olduklarını öne sürerek görevden alınmalarını Babıaliden ısrarla istemesi, Orlov’un Viyana’ya gidişinin ilk ürünü olarak düşünülebilir. Türkiye’nin tarihi hakkında bilgi sahibi olanlar, Osmanlı yönetiminin başından beri, devletin büyük generallerinin, amirallerinin, diplomatlarının ve bakanlarının her zaman hıristiyan dönmeler, Sırplar, Rumlar, Arnavutlar vb. olduğunu da bilir. Öyleyse, Rusya’nın da Avrupa’nın şurasından burasından satın aldığı ve diplomatik ustalığını, siyasal yeteneğini ve askerî becerisini oluşturan kırk-elli kişiyi uzaklaştırmasını neden istememeli? Bu arada Avusturya, Transilvanya ve Macaristan’daki Türk sınırına 80.000 asker yığdı ve 30.000 kişilik bir Bohemya kolordusunun da onlara katılmasını emretti. Çarın, Friedrich Wilhelm IV’e, 100.000 kişilik bir kuvvetle Polonya’yı Rusya adına ve çıkarına işgal etmesi ve oradaki birliklerin, prensliklerdeki harekata katılabilmek için güneye yürümek üzere serbest kalmasını sağlaması şeklindeki emrine uymayı Prusya hükümetinin kabul etmediği bildiriliyor.
      Rus maliyesine gelince, daha önce bir vesileyle, Doğu karışıklığı denen sorunun başlarında, St. Petersburg Merkez Bankasının kasasında uyuyan “gizli” hazineye ilişkin inatla dolaştırılan söylentilere ve Rusya’nın istediği anda geniş bir mali güç derleyebileceğine ilişkin abartılmış iddialara karşı okurlarınızı uyarmıştım. O zamandan bu yana olup-bitenler benim görüşümü doğruladı. Çar, yalnızca İngiltere ve Fransa bankalarındaki değerli maden depozitini çekmekle kalmadı, ama hileli bir zoralıma başvurma zorunluluğunu da duydu. Prens Paskeviç, Varşova ipotek ya da iskonto bankasına, sermayesine borç olarak zorunlu elkonacağını bildirdi. Oysa bu bankanın statüsü, ancak taşınmaz mal karşılığında ödünç vermeyi öngörüyor. Bundan başka Rus hükümetinin, savaş giderlerini karşılamak üzere, altına çevrilme gücü olmayan 60.000.000 ruble kağıt para basma niyetinde olduğu bildiriliyor. Bu, Petersburg hükümetinin ilk kez yaptığı bir şey değil. 1768’de Katerina II, Türkiye ile savaşın giderlerini karşılamak üzere bir kaime bankası kurmuştu. Görünüşe göre bu banka, karşılığı ödenir banknot çıkaracaktı. Ancak çok iyi başarılan bir unutkanlıkla, banka, banknotların karşılığının neyle ödeneceğini, kamuya bildirmeyi unuttu ve aylar sonra karşılık ödemesi yalnızca bakır parayla yapıldı. Bir başka münasebetsiz “kaza” da, bu bakır paraların değerinin, para haline getirilmemiş madenle karşılaştırıldığı zaman yüzde 50 [sayfa 256] oranında yüksek tutulmuş oluşuydu. Bu paraların, dolaşımda, üzerlerinde yazılı değer üzerinden değişilmelerinin nedeni, piyasada az miktarda bulunmaları ve perakende ticarette bozuk paraya gerek olmasıydı. Bu banknotların değişebilirliği, bu nedenle bir aldatmacadan başka bir şey değildi.
      Avrupa hükümetleri birbiri ardından sevgili uyruklarının cebine başvuruyor. Uyanık Hollanda’nın kralı bile, tahkimat ve savunma için devlet kasasından 600.000 rix-dolar[144] istiyor, “koşulların kendisini, ordunun bir bölümünü harekete geçirmeye ve donanmayı görevlendirmeye zorlayabileceğini” ekliyor.
      Gerçek gereksinimlerin karşılanması ve kasalardaki boşluğun doldurulması usta bir saymanlık sanatıyla mümkün olabilseydi, birkaç gün önce Moniteur’de yayınlanan Fransız bütçesinin yapımcısı, bu iş için tam biçilmiş kaftan olurdu. Ama Paris’teki en ufak dükkan sahibi bile, rakamlar ne kadar ustalıklı sıralanırsa sıralansın, insan, kendine ödünç verenin defterinden adını silemeyeceğini, ve 2 Aralık kahramanının, hiçbir zaman tükenmeyeceğini varsayarak, durup dinlenmeksizin ulusun cebine elattığını çok iyi biliyor. [sayfa 257]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4007, 20 Şubat 1854

 

KARL MARX
MAVİ KİTAPLAR – ELÇİLERİN
ÇEKİLİŞİ
(PARÇA)

Londra, Salı, 7 Şubat 1854


      Hükümetin “Rum Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin Hakları ve Ayrıcalıkları” diye ustalıklı bir biçimde adlandırdığı Mavi Kitabı dikkatle okudum.162 Okurlarınıza, yakında bu diplomatik labirentin bir özetini vermek istiyorum. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki, tarihe, bir hükümetin budalalığına ve aşağılılığına ilişkin hiçbir zaman böylesine büyük bir anıt miras bırakılmamıştır. Baillie’nin bu Mavi Kitaplar hakkında Avam Kamarasında söylediklerini anımsayalım:

“Bunlar haberler verirler –kuşkusuz resmî haberler değil– istendiği kadar haber – özenle hazırlanmış ve bir hükümetin gizli tutmak istediği her şeyi gizli tutan bir Mavi Kitap’tan beklenebilecek kadar haber. Deneyime dayanarak söylüyorum (hükümet sıralarından “bravo” sesleri ve gülmeler) ve dışişleriyle ilgili konular hakkında bu kamara için nasıl hazırlandığını biliyorum.”163


      Lord Palmerston’ın, bir defasında, Afgan savaşıyla ilgili belgelere yanlış anlamlar vermekle, yazışmalarda en önemli bölümleri atlamakla ve hatta bazı parçalan tahrif etmekle suçlandığı zaman verdiği,164 şu ustalıklı karşılığı çok iyi anımsıyorum: “Beyefendi, böyle bir şey yapılmışsa, iktidarda bizim yerimize geçen, arka arkaya gelmiş ve biri beş yıl yaşamış olan bize karşıt iki hükümet neden gerçekleri açıklamamış, neden gerçek belgeleri ortaya koymamıştır, onları bundan ne alıkoymuştur?” Ama bu sözleri nasıl iyi [sayfa 258] anımsıyorsam, bu Mavi Kitap kaçamaklarının sırrının hükümette Whig ve Tory’lerin birbirini izlemesinin sırrıyla bir ve aynı olduğunu; karşılıklı olarak siyasal “onur”larını yıkmak suretiyle, sonunda egemen sınıfların hükümetini tehlikeye atmak yerine, muhalifinin kendisinin yerini alabilme yeteneğini korumakta her iki tarafın çıkarı olduğunu da aynı biçimde çok iyi biliyorum. Britanya halkının şahane Anayasa düzeni demekten zevk aldığı şey işte budur.
      Lord Clanricarde, bir önerge vererek Doğu Sorunu üzerinde Lordlar Kamarasının dünkü oturumunda görüşme açılmasını isteyebileceğini bildirmişti. Bunun sonucu olarak, büyük umutlar belirmiş, kamara, nerdeyse iğne atsanız yere düşmez duruma gelmişti. Hatta dünkü Morning Advertiser’da, Urquhart, Lord Clanricarde’ın, 1829’da, Rusların Balkanları aşmasına karşı durmuş tek kişi olduğunu anımsayarak, onu, ulusal partinin gelecekteki önderliğine getiriyordu. Ama çok önemli bir dönem olan 1839-40 döneminde, aynı markinin, St. Petersburg’da, Lord Palmerston’ın elçisi olduğunu, ayrı bir 1840 Antlaşmasını gerçekleştirmekte ve Fransa’yla ilişkilerin kopuşunda onun başlıca aracı olduğunu kuşkusuz unutuyordu.165
      İngiltere ordusu derhal 11.000 kişi arttırılıyor. Donanmaya yeni katılan gemilerin mürettebatı için yedek bir kaynak olmak üzere 1.500 kişilik bir kıyı koruma örgütü de kuruluyor. Rusya’ya savaş gemisi, askerî araç-gereç ve cephane ihracını yasaklayan bir krallık fermanı yayınlandı. Thames’deki özel dokları dolaşan donanma yetkilileri, Rusya hesabına yapılmakta olan iki tekneye ambargo koydular. Kopenhag’da toplam 11.000 beygirgücündeki buharlı gemiler için yeterli olacak miktarda kömür sağlamak üzere, Britanya hükümeti adına bir sözleşme yapıldı. Kurulmak üzere olan Baltık filosuna Amiral sir Charles Napier komuta edecek.
      Resmî Wiener Zeitung şu haberi vermektedir: “Prensliklerde savunmada kalması hakkındaki Olmützer vaadine kendisini bağlı saymadığının Rusya tarafından dört devlete açıkça bildirmiş olduğu haberi hükümet tarafından alınmıştır.”
      Kont Orlov’un Viyana’daki görevinin amacı hakkında birbiriyle çelişen söylentiler ortalıkta dolaşmaktadır, ve bunlar arasında en inanılabilir olan bugünkü The Times gazetesinde Berlin muhabirinin aşağıda bildirdiği haberdir:

“Rusya, Avusturya ile Prusya’yı bütün durumlarda geçerli bir tarafsızlık antlaşmasının akdine çağırmıştır; Rusya, bu tarafsızlık antlaşmasına bütün Alman Birliğinin166 bir tarafsızlık antlaşması niteliğinin verilmesini önermekte, ve üyelerinden herhangi biri saldırıya uğrarsa Birliği destekleyeceğini garanti ediyor; savaşın [sayfa 259] sonunda toprak değişikliklerinin önerilmesi gerektiği takdirde, bu gibi değişikliklerde Alman devletlerinin çıkarlarını gerekli şekilde gözetmeden hiçbir barış imzalamayı kabul etmiyor. Bir tarafsızlık içeren bu öneri, 1815 yılının esasları ve koşullan içinde, açıkça göz önünde tutulacaktır.”


      Avusturya’yla Prusya’nın varmaları olası karara gelince, bu konuda daha önceki inancımı yinelemekle yetineceğim. Avusturya, kendisine izin verildiği sürece, her yolu kullanarak, tarafsız yerini korumaya çalışacak ve zamanı gelince de Rusya’dan yana olduğunu ilan edecek. Öte yandan Prusya’nın, tarafsızlığını bir yana koymanın en uygun zamanını bir kez daha kaçırması olasıdır ve başına bir ikinci Jena felaketi daha açacaktır.
      İstanbul’dan öğrendiğimize göre, birleşik donanmalar, elçiler adına Samson ile kendilerine gönderilen aşağıdaki talimata karşın, Beykoz’a dönerek demiratmış bulunuyorlar:

“Özellikle şu anda dumanı üstünde bir Türk filosu, Anadolu ordusu için mühimmat ve diğer malzeme ile denize açılmaya hazır olduğuna göre, amirallerin bu ani karan karşısında elçiler şaşırmışlardır. Fransız ve İngiliz hükümetlerinin emirleri gereken şekilde kesin olarak” (bunu gerçekten yapmışlardır, ama ilk emirlerinde değil de şimdi alınan emirlerinde) “Osmanlı bayrağını ve topraklanın himayeden sözetmişlerdir, ve her iki amirale de kendilerine gereken şekilde verilmiş olan bu talimata tamı tamına uymaları gerektiği tekrar anlatılmıştır. Amiraller de, anlaşıldığına göre, emirlerindeki savaş güçleri ister Beykoz’da, ister Sinop’ta olsunlar, hiç farketmeden kendilerine emredilmiş bu önlemlerin yerine getirilebileceği fikrindedirler.” (Bazıları bu durumda, donanmaların rahatça Malta’da ya da Toulon’da kalmış olması halinde bile bu talimatın yerine getirilebilir olduğunu kabul edebilirler.) “Bu sorun, tamamen onların takdirine bırakılmış olup sorumluluğu da onlara aittir.”[145]


      Rus filosunun, Yenikale boğazı yakınındaki Kaffa’da olduğu biliniyor. Oradan Batum’a olan uzaklık, Batum’la Beykoz arasındaki uzaklığın üçte-biri kadardır. Acaba amiraller, “Beykoz’da ya da başka bir yerde üslenmiş olurlarsa” durum değişmeyecek mi ve Batum’da ikinci bir Sinop’u önleyebilecekler mi?
      Çarın ilk açıklamasının, sultanı, Avrupa’daki tüm devrimci haşeratı kendi bayrağı altında askere almakla suçladığını anımsayacaksınız. Şimdi lord Stratford de Redcliffe, bu haşeratı gönüllü bir lejyon olarak örgütlemekte kendisine yardım edemeyeceğini [sayfa 260] lord Dudley Stuart’a bildiredursun, bizzat çar, sultanın uyruklarını ayaklanmaya kışkırtmak amacıyla, Rum-Slav Lejyonu denen devrimci bir birlik kurmuş bulunuyor. Birlik Eflak’ta örgütlenmekte ve birlikteki asker sayısı, Rusların ifadesine göre, daha şimdiden 3.000’in üstünde –Eflaklılar gibi bons à perpétuité[146] ile ödenmeyecekler– albaylara günde beş duka, binbaşılara üç duka, yüzbaşılara iki duka, daha alt rütbelilere bir duka, askerlere ise iki zwanziger[147] vaadediliyor; silah Rusya tarafından sağlanacak.
      Bu arada Fransa’nın silahlanmasının, artık kağıt üzerinde kalmasından vazgeçildiği görülüyor. Bildiğiniz gibi 1851 yedekleri çağrıldı, son birkaç gün içinde de Arras’dan Metz’e ve Strasbourg’a geniş ölçüde askerî gereç gönderildi. General Pelissier, İstanbul seferine çıkacak değişik birlikleri seçmek üzere Cezayir’e gitti. Bu amaçla sir J. Burgoyne ile Albay Alard kışlaları hazırlamaya gittiler.
      Ömer Paşanın büyük bir ordunun başında karşıya geçtiği söylentisi –Rusların Krayova’da, Bükreş’le Kalafat arasında yığınak yaptıkları bilindiğine göre, bu girişim gerçekse, zamanı çok iyi seçilmiş demektir– henüz doğrulanmayı bekliyor. [sayfa 261]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4008, 21 Şubat 1854

KARL MARX
RUS DİPLOMASİSİ – KUTSAL YERLER
KARADAĞ

Londra, Cuma, 10 Şubat 1854


      Danimarka’yla İsveç arasında tarafsızlık antlaşması yapıldığı zaman, İngiltere’yle Fransa’daki geçerli görüşün tersine, ben bu olaya, Batılı devletlerin zaferi gözüyle bakılamayacağını, Rusya’nın bu antlaşmayı protesto ediyor görünmesinin, bir oyundan başka bir şey olmadığını belirtmiştim, İskandinav gazeteleri ve onlardan alıntılar aktaran The Times muhabiri, şimdi oybirliğiyle aynı görüşü öne sürüyor, tüm antlaşmanın, Rusya’nın eseri olduğunu ilan ediyor.
      Kont Orlov’un Viyana Konferansına sunduğu ve konferansın reddettiği öneriler şunlar:
      1. Eski antlaşmaların yenilenmesi.
      2. Türkiye’nin Rum-hıristiyanları üzerinde Rusya’nın koruyuculuğu.
      3. Tüm siyasal göçmenlerin Osmanlı imparatorluğundan çıkarılması.
      4. Herhangi bir devletin aracılığına izin vermenin ve St. Petersburg’a gönderilecek bir elçiyle yapılacak doğrudan görüşmenin dışında başka türlü bir görüşmenin reddi.
      Kont Orlov sonuncu nokta üzerinde uzlaşmaya hazır olduğunu söyledi, ancak konferansı reddetti. Konferans neden reddetti? Ya da Rus imparatoru konferansın son koşullarını neden reddetti? Öneriler, her iki tarafta da aynı. Eski antlaşmaların yenilenmesi [sayfa 262] koşul olarak konmuştu, Rusya’nın koruyuculuğu, biçimsel bir değişiklikle kabul edilmişti. Sonuncu nokta da Rusya tarafından bir yana konduğuna göre, Rusya ile Batı arasındaki kopmanın nedeni, Avusturya’nın, göçmenlerin çıkarılmasına ilişkin istediği olamazdı.167 Apaçık görüldüğü gibi, Rus imparatorunun içinde bulunduğu durum öyle ki, onun İngiltere ya da Fransa’nın herhangi bir koşulunu kabul etmesini önlüyor ve Avrupa savaşına yolaçacak olsun ya da olmasın, Türkiye’yi ayağına getirmesini gerektiriyor.
      Askerî çevreler, ikinci olasılığın kaçınılmaz olduğu görüşündeler, bu nedenle her yerde bu olasılığa karşı hazırlık yapılıyor. Amiral Bruat Cezayir’e gitmek üzere Brest’ten ayrıldı, oradan 10.000 asker alacak. İrlanda’daki onaltı alaya da İstanbul’a gitmeye hazır olmaları emredildi. Seferin ikili bir amacı olabilir: Ya Urquhart’ın öne sürdüğü gibi, Türkleri Rusya’ya teslim olmaya zorlamak ya da Ruslara karşı gerçekten ciddi bir savaş vermek. Her iki durumda da Türklerin kaderi aynı derecede bellidir. Osmanlı imparatorluğu bir kez daha, doğrudan Rusya’ya değilse bile, onun ayrıştırıcı etkisine teslim edilirse, Bizans imparatorluğu gibi, kısa süre içinde, yalnızca başkentin çevresine özgü bir devlet durumuna indirgenmiş olur. Fransa’yla İngiltere’nin mutlak vesayeti altına alınırsa, bu kez de Avrupa’daki topraklan üzerinde Osmanlıların egemenlik hakkı sona erer. Savaşı kendi ellerimize alacaksak, diyor The Times, tüm harekatı denetim altında tutmalıyız. Öyleyse bu durumda Türk hükümeti Batılı elçilerin doğrudan yönetimi altına, Türk savunma bakanlığı, İngiltere ve Fransa’nın savunma bakanlıklarının denetimi altına ve Türk orduları da Fransız İngiliz generallerin komutası altına girecek demektir. Türk imparatorluğu, eski varlık koşullan altında, varolmaktan çıkmıştır.
      Kont Orlov, Viyana’daki tam “başansızlığı”ndan sonra, “Avusturya’yla Prusya’nın hangi koşul altında olursa olsun tarafsızlığı güvencesini alarak” St. Petersburg’a geri dönmüş bulunuyor. Öte yandan Viyana’dan gelen telgraflar, Türk hükümetinde bir değişiklik olduğunu, Serasker ve Kaptan Paşanın görevden çekildiğini haber veriyor. The Times, Fransa ile İngiltere’nin savaşa girmekte olduğu bir sırada, Türkiye’de, nasıl olup da savaş yanlısı olan tarafın yenilgiye uğradığını anlayamadığını belirtiyor. Bana gelince, haber doğruysa, bu “hikmeti hüda” olayın, Mavi Kitaptaki yazışmalarında, “Türk hükümeti üzerindeki baskılarını arzulandığı kadar ileri götüremediği için” tekrar tekrar esef eden, İstanbul’daki İngiliz hükümeti temsilcisinin marifeti olduğunu, ben çok iyi anlayabiliyorum.
      Mavi Kitaplar, kutsal yerlere ilişkin olarak Fransa’nın öne [sayfa 263] sürdüğü istekleri kapsayan yazışmalarla başlıyor. Eski kapitülasyonlarca168 tamamen kapsanmamış olan bu istekler, görünüşte, katolik kilisesinin, Rum ortodoks kilisesi üzerindeki üstünlüğünü vurgulamak düşüncesiyle öne sürülmüştür. Urquhart’ın görüşüne göre, çar, Paris’te bazı gizli etkilerle Bonaparte’ı böyle bir tartışmaya girmeye itmiş, böylece Rusya’ya, Rum katoliklerin ayrıcalıkları konusunda müdahale için bir bahane vermiştir. Ben bu görüşe katılmıyorum. Çok iyi bilinen bir gerçektir ki, Bonaparte, katolik tarafın desteğini coute que coute[148] satın almak istemiş, bu desteği, ta başından beri, iktidara elkoyuşunun başarıya ulaşmasının ana koşulu olarak görmüştür. Bonaparte, katolik kilisesinin, Fransa’nın köylü nüfusu üzerindeki etkinliğini ve burjuvaziyle proletaryaya karşın kendisini imparator yapacak olanların köylüler olduğunu çok iyi biliyordu. Bonaparte’ın kurduğu ilk hükümetin en etkin üyesi Cizvit Bay de Falloux’ydu, ad olarak başı ise, soi-disant[149] volterci Odilon Barrot’ydu. Bonaparte’ın cumhurbaşkanı olarak iş başına geçtiği gün, bu hükümetin aldığı ilk karar, Roma cumhuriyetine karşı ünlü sefer kararıydı. Cizvit tarafın başı Bay de Montalembert, Bonaparte’ın parlamento régime’ini yıkma ve 2 Aralık coup d’état hazırlığında en faal aracıydı. Cizvetlerin resmî yayın organı Univers, 1850’de, gün geçmiyordu ki, Fransa hükümetini, Doğudaki katolik kilisesinin çıkarlarını korumak üzere etkin adımlar atmaya çağırmasın. Papaya yaltaklanmakta, onu kazanmakta ve onun elinden taç giymekte sabırsız olan Bonaparte’ın, bu meydan okuyuşu karşılamasını ve kendini Fransa’nın “en katolik”169 imparatoru göstermesini gerektirecek nedenler vardı. Bu nedenle, iktidara bonapartçı elkoyma, şimdiki Doğu olaylarının gerçek kaynağıdır. Bonaparte, öne sürüp çıkarmak için imparator Nikola’nın bir bahane olarak kullanmaya hazır olduğunu anlar anlamaz, gayet akıllı bir biçimde bütün iddialarını geri aldı. Rusya da, Urquhart’ın düşünüşünün aksine, kendisinin yaratma gücünde olmadığı olay lan kullanmak için, her zamanki gibi, sabırsızlanır oldu. Bu doğru. Ama, Osmanlı İmparatorluğunun bugün yüzyüze bulunduğu bunalımın, aynı imparatorluğun Avrupa’da yayılışının nedeni olan katolik ve Rum ortodoks kiliseleri arasındaki çatışmanın ürünü oluşu, tarihin en garip olgularından biridir.
      Bu Mavi Kitapların tümden atladığı en önemli olayı, yani Avusturya ile Türkiye arasındaki Karadağ çekişmesini incelemeden önce “Katolik ve Rum Ortodoks Kiliselerinin Haklan ve Ayrıcalık-ları”nı tüm kapsamıyla ele almak niyetinde değilim. Karadağ [sayfa 264] olayının öncelikle ele alınması gerekiyor. Çünkü bu olayın incelenmesi, Türk imparatorluğunu yıkmak ve bölmek için Rusya ile Avusturya arasında ortak bir taşanının var olduğunu ortaya koyacaktır. Ayrıca İngiltere’nin, St. Petersburg’la Babıâli arasında yapılan daha sonraki görüşmeleri Avusturya’nın eline bırakması da, tüm Doğu Sorunu sırasında İngiltere hükümetinin takındığı tutuma ilgi çekici bir ışık tutacağı için, Karadağ olayının önce ele alınması ivedi görünüyor. Karadağ olayına ait herhangi bir resmî belgenin yokluğu karşısında, bu konu üzerinde yeni yayınlanan, L. F. Simpson tarafından yazılmış, Doğu Sorunu Elkitabı adlı kitaba dayanacağım.
      (Karadağ ve Arnavutluk sınırındaki) Türk kalesi Şabliak’ı, 1852 Aralık ayında, Karadağlı bir çete bastı. Babıâlinin Ömer Paşaya, saldırganların geri püskürtülmesini emrettiği anılardan silinmemiştir. Babıâli tüm Arnavutluk kıyılarını ablukaya aldığını ilan etmişti. Böyle bir önlem, görünüşe göre yalnızca Avusturya’ya ve Avusturya donanmasına karşı düşünülebilirdi. Önlem, Türk hükümetinin, Karadağ ayaklanmasını, Avusturya’nın kışkırttığı inancında olduğunu göstermekteydi.
      Bu olayla ilgili olarak, Viyana’da yayınlanan Ausgburger Allgemeine Zeitung gazetesi, 29 Aralık 1852 günlü sayısında aşağıdaki makaleyi yayınlamıştır:

“Avusturya, Karadağ’ı desteklemek isterse, abluka pek umurunda değildi. Karadağlılar kayalarından aşağı inerlerse, Avusturya, onlara, Cattaro’da savaş gereklerini, bütün Türk donanması Adriyatik denizinde seyrederken satabilir ya da bağışlayabilir. Aslında, Avusturya, ne Karadağlıların şimdiki saldırısından ne de hıristiyanlar arasında Hersek’te ve Bosna’da çıkacak devrimden hoşnut değildir. Avusturya, hırıstiyanların baskı altında tutulmasına, daima insanlık adına karşı çıkmıştır. Doğu kilisesi karşısında Avusturya tarafsız olmak zorundadır. Doğudaki halk arasında mezhep zıtlaşmasının ne kadar canlı olduğunu Kudüs’teki olaylar herkese göstermiştir. Bu yüzden Avusturyalı devlet adamları, Rum-hıristiyanlarla Romalıların karmaşık olarak oturdukları kendi ülkelerinde barışı sürdürmek için her türlü hüneri uygulamak zorundadırlar.”


      Bu yazıda ilkin, Türk-hıristiyanların devrim hareketinin yaklaştığına kesinlikle inanıldığını, Rum ortodoks kilisesine baskı yapıldığı şeklindeki Rus iddialarına Avusturya tarafından yol hazırlandığını ve kutsal yerler sorununa ilişkin dinsel anlaşmazlığın, Avusturya’ya “tarafsızlık” fırsatını vermesinin beklendiğini görüyoruz. [sayfa 265] Aynı ay içinde Babıâliye verdiği bir notada, Rusya Karadağ olayında arabulucuk yapabileceğini bildiriyordu. Sultan, kendi haklarını korumaya muktedir olduğu gerekçesiyle, bu öneriyi reddetti. Burada, Rusya’nın, Yunan Devrimi170 sırasında davrandığı gibi davrandığını, yardım önerisi kabul edilmezse, daha sonra uyruklarını sultana karşı koruma düşüncesiyle, ilkin sultanı kendi uyruklarına karşı korumayı önerdiğini görüyoruz.
      Prensliklerin işgali için Rusya ile Avusturya arasında bir uyuşum olduğu gerçeği, Augsburger Allgemeine Zeitung’un 30 Aralık 1852 tarihli bir başka yazısından, daha şimdiden çıkarılabilir:

“Kısa bir süre önce Karadağ’ın bağımsızlığını tanımış olan Rusya, olaylar karşısında, bir seyirci gibi hareketsiz kalamazdı. Ayrıca, Buğdan ve Eflak’tan gelen tüccarlar ve yolcular Volhinya arazisinin Prut nehri ağzına kadar Rus kıtalarıyla dolup taştığını ve sürekli olarak takviyelerin gelmekte olduğunu bildirmektedirler.”


      Viyana gazeteleri aynı zamanda bir Avusturya gözetleme ordusunun Avusturya-Türkiye sınırında toplanmış olduğunu da haber vermektedirler.
      6 Aralık 1852’de Lord Stanley, Karadağ’daki işler hakkında Lord Malmesbury’ye bir gensoru yöneltmiş ve Bonaparte’ın soylu dostu da şu açıklamayı yapmıştır:

“Soylu lord, Karadağ denilen ve Arnavutluk sınırında bulunan o yabani ülkede son zamanlarda değişiklikler olup olmadığını bilmek istediğini söylemiştir. Kanımca politik ilişkilerde değişen bir şey yoktur. O ülkenin hükümdarı iki unvan taşımaktadır. Oradaki Rum ortodoks kilisesinin başıdır, ve aynı zamanda dünyevi hükümdardır. Kilise işlerinde kendisi, bütün Rum katolik kilisesinin başı sayılan Rus çarının yargı hakkına tabidir. Karadağ’ın hükümdarı (bildiğime göre kendinden öncekilerin hepsi gibi) çarın onayı ve kabulü ile piskoposluk yargı hakkını ve unvanını taşıyordu. Sözkonusu ülkenin bağımsızlığına gelince, çeşitli kimseler böyle bir durumun yararlan konusunda ne düşünürlerse düşünsünler, Karadağ’ın nerdeyse 150 yıldır bağımsız olduğu, ve Babıâlinin onu boyunduruk altına almaya mahsus bütün ülkenin bugünkü durumu 200 yıl önce ne idiyse aynıdır.”


      O zamanlar dışişleri bakanı olan Lord Malmesbury, bu konuşmasıyla, Osmanlı İmparatorluğunu, öteden beri kendisine ait olan bir topraktan sessiz-sakin ayırırken, aynı zamanda Rus imparatorunun, Babıâlinin uyrukları üzerindeki dinsel hak iddialarını da tanıyor. Bu iki oligarşi takımının, ahmaklıkta birbiriyle yarıştığını söylemekten başka ne diyebiliriz ki? [sayfa 266]
      Babıâli, kuşkusuz, bir İngiliz bakanının böyle konuşmasından ciddi olarak endişeye düşmüştü. Gerçekten de bu olaydan kısa süre sonra bir İngiliz gazetesinde, İstanbul çıkışlı 5 Ocak 1853 tarihli şu haber yayınlandı:

“Lord Malmesbury’nin Lordlar Kamarasında, Karadağ’ın bağımsız olduğunu ilan etmesi, Babıâliyi büyük ölçüde öfkelendirdi. Lord böylece Rusya ile Avusturya’nın ekmeğine yağ sürmüş bulunuyor. İngiltere şimdiye dek sahip olduğu etkiyi ve kendisine duyulan güveni, bu yüzden yitirecektir. 1791’de (İngiltere’nin, Hollanda’nın ve Rusya’nın aracılığıyla) Avusturya ve Babıâli arasında yapılan Sistowa Antlaşmasının ilk maddesinde, meşru hükümdarlarına karşı ayaklanmış olan uyruklarını, her iki devletin bağışlaması koşulu açıkça belirtilmiş, yani Sırplar, Karadağlılar, Buğdanlılar ve Eflaklılar, Babıâlinin asi uyrukları olarak adlandırılmıştır. İstanbul’da yaşayan Karadağlılar 2.000-3.000 kadardır, haraç ya da baş vergisi öderler, öteki devletlerin İstanbul’daki uyruklarıyla aralarındaki hukuksal işlemlerde Karadağlılar, hiçbir itirazla karşılaşmaksızın her zaman Türk uyruğu sayılmışlardır.”


      1853 Ocak ayında Avusturya hükümeti, imparatorun aide-de-camp’ı Baron Kollen von Kollenstein’ı, olayları gözlemek üzere Cattaro’ya gönderirken, İstanbul’daki Rus elçi Bay Oserov da, Divana, kutsal yerler sorununda, katoliklere verilen ödünlere karşı protestoda bulunuyordu. Ocak ayının sonunda Kont Leiningen İstanbul’a vardı ve 3 Şubat günü sultan tarafından özel olarak kabul edildi. Leiningen, sultana, Avusturya imparatorunun bir mektubunu verdi. Babıâli, imparatorun isteklerini kabul etmeye yanaşmadı. Bunun üzerine Kont Leiningen bir ültimatom verdi ve yanıt için Babıâliye dört günlük bir süre tanıdı. Babıâli derhal İngiltere ile Fransa’nın koruyuculuğuna başvurdu. Ancak onlar Babıâliyi korumadılar. Kont Leiningen de Fransa ile İngiltere’nin aracılığını kabul etmedi. 15 Şubat tarihinde Kont Leiningen (üçüncü madde dışında) istediği her şeyi elde etmişti, ültimatomu kabul olunmuştu. Ültimatom şu maddeleri kapsıyordu:

“I. Karadağ’ın derhal boşaltılması ve status quo ante bellum’un[150] kurulması.
      “II. Babıâlinin, Kleck ve Sutorina topraklarında status quo’yu koruyacağını ve Avusturya lehine mare clausum[151] hakkını tanıyacağını belirten bir açıklama yapması.
      “III. Bosna ve Hersek’teki hıristiyanlara karşı mutaassıp müslümanların giriştiği hareketlerin sıkı bir biçimde [sayfa 267] soruşturulması.
      “IV. Avusturya sınırına yakın yerlerdeki bütün siyasal göçmenlerle dönmelerin, oralardan uzaklaştırılması.
      “V. Sözleşmeleri keyfi olarak iptal edilen Avusturyalı tacirlere 2.000.000 florin tazminat verilmesi ve bu sözleşmelerin, yapılmış oldukları süre için yürürlükte kalması.
      “VI. Gemisine ve yüküne haksız olarak elkonan bir tacire 56.000 florin tazminat verilmesi.
      “VII. Bosna, Sırbistan, Hersek ve Rumeli’de birçok konsolosluk kurulması.
      “VIII. 1850’deki göçmenler olayında takınılan tutumun reddedilmesi.”


      Osmanlı Babıâlisi, bu ültimatomu kabul etmeden önce, Simpson’ın belirttiği gibi, İngiltere ve Fransa elçilerine birer nota vererek, Avusturya ile savaş halinde, müspet yardım vaadinde bulunulmasını istedi. “İki elçi kesin bir yüklenim altına giremediği için” Türk hükümeti, Kont Leiningen’in enerjik girişimlerine boyun eğdi.
      28 Şubatta, Kont Leiningen, Viyana’ya, Prens Mençikov da İstanbul’a vardılar. 3 Mart günü Lord Dudley, Stuart’ın bir soru önergesine karşılık veren Lord John Russell utanmaksızın şöyle diyordu:

“Avusturya hükümeti nezdindeki girişimimiz üzerine sözkonusu hükümet, bu sorun hakkında İngiliz hükümetiyle aynı fikirde olduğunu temin etmiştir; her ne kadar varılmış olan anlaşmanın kesin ayrıntılarını veremezsem de Fransa ile İngiltere’nin müdahalesi gene de başarılı olmuştur, ve en son çıkan anlaşmazlığın artık ortadan kalkmış olduğu kanısındayım, İngiltere tarafından izlenen yol, Türkiye’ye onurunu ve bağımsızlığını koruyacak önerilerde bulunmak olmuştur. ... Bana kalırsa, adalet, uluslararası hak, müttefiklerimize karşı vefa, ve genel politika ve amaca yararlılık bakımlarından İngiltere’nin politikasının temelini, Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığını korumak oluşturmalıdır”[152] [sayfa 268]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4013, 27 Şubat 1854

 

KARL MARX
KONT ORLOV’UN ÖNERİLERİ


      Aşağıdaki bilgiler doğruysa çok büyük önem taşıyor. Avrupa gazetelerinde bu bilgilerin sadece bir bölümü yer aldı. Biz bu bilgileri, parça parça ve gizlenmiş biçimde, Londra’daki çok güvenilir bir kaynaktan aldık:171
      I. 3 Şubat tarihinde, Prusya hükümetinin aşağıdaki bildirisi, Paris’e ve Londra’ya gönderildi.

“1. Kont Orlov’un açıklamaları, St. Petersburg hükümeti için daha fazla arabuluculuk çabası gösterilmesinin hiçbir biçimde yaran olmadığından, hiçbir kuşkuya yer bırakmadığından, Prusya arabuluculuktan vazgeçmiştir.
      “2. Kont Orlov’un, resmî ve bağlayıcı bir tarafsızlık antlaşması yapılmasına ilişkin önerileri, kesinlikle reddedilmiştir, Prusya’nın, Avusturya’nın işbirliği olmaksızın dahi, sıkı bir tarafsızlık gütmeye esasen karar vermiş olduğu ve zamanı geldiğinde bu tarafsızlığını uygun silahlarla pekiştirmekte kararlı bulunduğu, bir notayla Kont Orlov’a bildirilmiştir.
      “3. Prusya’nın Avusturya’yla birlikte, Alman Konfederasyonunun genel silahlanması konusunda bir öneri ortaya atıp atmaması, denizci devletlerin Almanya’ya karşı takınacakları tutuma bağlı olacaktır.”


      II. Louis Napoléon, güvenilir bir temsilcisini (Brennier), Piemonte kralıyla Cavour’a şu mesajı bildirmek üzere Turin’e göndermiştir: Saptanacak bir tarihte Parma’da, Piacenza’da, Guastalla’da [sayfa 269] ve Modena’da ayaklanma hareketi patlak verecektir. O zaman Sardinya bu topraklan işgal etmelidir. Bu topraklarda şimdi egemen olan prensler oralardan atılacaktır. Napoléon, eski üç prensliğin, hatta belki Modena’nın Sardinya’yla birleşeceğine dair güvence verecektir, bu topraklar için tazminat olarak Savoy Kontluğu Fransa’ya bırakılacaktır. Bu düzenlemeyi, İngiltere’nin istemeye istemeye, zorla kabul etmiş olduğu söylenebilir. Brennier bundan sonra İtalya gezisini Napoli’ye kadar uzatmıştır. Brennier’nin Napoli’ye varışı “yürek parçalayıcı bir heyecan” yaratmıştır. Napoléon, İtalya’da sadece yangını çıkaracak kişinin değil, ama alevlerin ötesine geçmeyeceği çizgiyi çekecek kişinin de kendisi olduğuna ciddiyetle inandığı için, Brennier’nin görevi İtalyan ayaklanmasını hazırlamaktır. Ordu yığınaklarının şöyle yapılmasını öneriyor:
      1. 100.000 asker Savoy sınırında.
      2. 60.000 asker Metz’de.
      3. 80.000 asker Strasbourg’da.
      III. Prusya, Savoy sınırında 100.000 kişilik bir Fransız ordusu yığılmasına itiraz etmemektedir, ama Metz’de ve Strasbourg’da birer ordu yığılmasını, doğrudan kendisine yönelmiş bir tehdit olarak görmektedir. Prusya, Baden’de, Hesse’de, Würtemberg’de vb., tam ayaklanma olmasını, 100.000 köylünün, Almanya’nın güneyinden kendi sınırına doğru yürüyüşe geçmesini esasen kuruntuyla karşılıyor. İşte bu nedenle, bu iki önlemi protesto etti. Prusya’nın bildirisinin 3.’üncü bölümündeki imayla da bunun kastedildiği anlaşılıyor. Herhalde Prusya, mart ayının sonuna kadar ya da daha önce ordusunu savaşa hazır duruma getirecektir. Prusya duruma göre 200.000 ya da 300.000 kişiyi askere almayı düşünüyor. Ama Napoléon, Metz ve Strasbourg’da iki ordu bulundurmaya karar verirse, Prusya hükümeti kendi kuvvetini 500.000’e çıkarmaya esasen kararlıdır. Berlin hükümetine büyük ölçüde, korku ve karışıklığın egemen olduğu belirtiliyor. Kral, Berlin hükümetinde, bakanların çoğunluğuna dayanarak Rusya’dan yana olma yolunu seçmişti, Manteuffel ise tek başına, Prusya prensinin desteğiyle, tarafsızlık bildirisini geçirmişti. (Manteuffel ilkin İngiltere’yle resmî bir ittifak önermişti.) Şimdi ortada hükümetin (Cabinets-Beschluss) resmî bir kararı var. Bu karara göre, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda, monarşinin ve Ren Prusyasının bütün demokratları, Napoléon’un yıkıcı tasarımlarından (die Umsturzpläne Napoleon’s!!) yana çıkmalarını ya da genellikle halk hareketini uyandırmalarını önlemek üzere aynı gece içinde tutuklanacaklar ve doğudaki kalelere götürülecekler, İtalya’da karışıklıkların [sayfa 270] patlak vermesi ya da Napoléon’un Metz ve Strasbourg’da iki ordu yığması halinde derhal bu önleme başvurulması öneriliyor. Her ne kadar, hükümetin böyle bir önlemi uygun görebileceği tüm olasılıklar tek tek ortaya konmamışsa da, bize kesinlikle belirtildiğine göre, bu önlemler oybirliğiyle kabul edilmiştir. [sayfa 271]

New-York Daily Tribune
n° 4022, 9 Mart 1854

 

KARL MARX
PARLAMENTODA GÖRÜŞMELER
(ÖZET)

Londra, Salı 21 Şubat 1854


      Ordunun ve donanmanın gider tahminleri parlamentoya sunuldu. İçinde bulunduğumuz yıl, ordu için gereksinilen toplam asker sayısı, geçen yılkinden 10.694 fazlalık gösteriyor. Kara ordusunun toplam giderleri 3.923.288 İngiliz lirası. 31 Mart 1855’te sona erecek olan mali yıl için deniz kuvvetlerinin gider tahminleri geçen yılkinden 1.174.446 İngiliz lirası fazlalık gösteriyor. Birliklerin ulaşım ve donatım giderlerindeki artış 72.100 İngiliz lirası.
      Layard, geçen cuma akşamı Doğu Sorunu üzerinde konuşabileceğiyle ilgili bildirimde bulunmuştu. Kamara başkanı, kamaranın donanma bütçe tahminlerini incelemesine vakit bırakmak düşüncesiyle kürsüden ayrılmak üzereyken Layard söz aldı.
      Layard, istenen ödeneklere oy vermeden önce, hükümetin niyetinin ne olduğunu bildirmesinin görevi olduğunu belirterek söze başladı. Ama hükümete, ne yapmak niyetinde olduklarını sormadan önce, şimdiye dek ne yapmış olduklarını sormayı arzu ettiğini söyledi. Hükümet, çok açık gerçekleri görmezlikten gelmiş, hataya hiç yer bırakmayacak açıklıktaki eğilimleri yanlış anlamış, asılsızlığı çok açık olan güvencelere bel bağlamıştı. Sinop trajedisine gelince, birleşik donanmaların amiralleri felaketi önleyebilirlerdi, ya da bu felaket İngiltere hükümetinden ötürü ortaya çıkmış bir şey olmasaydı, Türkler, bunu savuşturabilirlerdi.
      Sir James Graham ünlü küstahlığıyla verdiği yanıtta ya [sayfa 272] bakanlara güvenmelerini ya da görevden uzaklaştırmalarını söyledi. Ama “bu arada ufak-tefek Mavi Kitap işleriyle oyalanmamalıydık.” Hükümet Rusya tarafından aldatılmıştı, ama “karanlık, kötü niyetli kuşkular, âlicenap zihinlerde kolaylıkla kök salamazdı.” Bu yaşlı tilki, Sir Robert Peel’in “kirli, küçük çocuğu”, Bandiera’ların katili, “âlicenap zihni’yle ve “kuşku duymaktaki yavaşlığı”yla pek şekerdi.
      Daha sonra, konuşmaları ertesi günkü gazeteleri dolduran, ama o akşam kamarayı boşaltan Lord Jocelyn’le Lord Dudley Stuart geldi. Onların ardından konuşan Roebuck, hükümet üyelerinin bu nazik durumda işleri yönetiş biçimlerini savunarak söze başladı; ama konuşmasına, hükümetin, ne yapma niyetinde olduğunu açıklaması zamanı geldiğini belirterek son verdi. Lord John Russell, “ne yapma niyetinde olduklarını” onlara söylemeyi arzu ediyormuş gibi bir eda takındı. Oysa yapmak istedikleri şeyin ne olduğunu, belki kendisi de tam bilmiyordu. Türkiye’ye, kendilerinin rızası olmaksızın barış yapmaması esasını içeren bir antlaşma önererek, Fransa’yla, belirgin olmayan bir ittifaka girmişlerdi. Çar, inanılmaz bir vefasızlıkla onların üzerine basıp geçmişti. Barıştan umudu yoktu. Bu nedenle, geçen yılkinden 3.000.000 İngiliz lirası daha fazla ödenek istiyordu. Kamara, bir coşku içinde, ödeneği kabul etmek üzereyken Disraeli müdahale etti ve görüşmeleri pazartesi gününe ertelemeyi başardı.
      Görüşmeler dün akşam üzeri başladı, sabaha karşı 2’de sona erdi.
      Cobden, hiç kimsenin yadsımadığı “bu tasa yüklü anlaşmazlığı” Fransız hükümetinin başlattığı görüşünü kanıtlamak için çok çaba gösterdi. Fransa cumhurbaşkanı, katolik hıristiyanlar adına Türkiye’den bazı isteklerde bulunarak ufak, siyasal bir kazanç sağlamayı arzu etmiş olabilirdi. Bu nedenle, Rusya’nın ilk davranışı, Fransa’nın girişimlerine kadar geriye gidiyordu. Viyana notasının imzalanmaması, müttefiklerin hatasıydı. Savaşa gidiyorduk, çünkü Türkiye’den isteme niyetinde olduğumuz şeyi, yani hıristiyanlara daha iyi davranması güvencesini reddetmesi için Türkiye’ye ısrar etmiştik. Oysa “Kuran yasasını tümden ortadan kaldırmadıkça, Türkiye hıristiyanlarını Türklerle eşit yapma olanağı yoktu.” Biz de, Cobden’a bugünkü devlet kilisesi ve İngiltere’nin yasalarıyla, işçileri, Cobden’larla Bright’larla eşit yapma olanağı olup olmadığını pekala sorabilirdik. Cobden konuşmasına devamla Türkiye’deki hıristiyan nüfus arasında, genel bir ayaklanmayla sonuçlanma tehlikesi gösteren genel bir hoşnutsuzluğun egemen olduğunu öne sürdü. Öyleyse biz de Cobden’a, bir kez daha, Avrupa’daki tüm [sayfa 273] halklar arasında hükümetlerine ve egemen sınıflara karşı, genel bir devrimde son bulma tehdidini taşıyan genel bir hoşnutsuzluk olup olmadığını soralım. Cobden sözü sürdürdü: Türkiye’yi savunmak üzere savaşa girdiği zaman İngiltere, Osmanlı nüfusun egemenliği yararına, o ülke halkının büyük kesiminin ise zararına çarpışmış olacaktır. Bu sadece dinsel bir sorundur, İngiltere’nin çıkarları, tümden Rusya’nın yanında olmaktı. Rusya ile ticaretleri pek genişti. Cobden sözünü bağladı: “Rusya’yla savaşa karşıydı. Yapılacak en iyi şey, Viyana notasına geri dönmekti.”
      Lord John Manners, Rus imparatorunu, Prens Mençikov’a, sonunda felakete götüren buyrukları vermeye yüreklendiren şeyin, ilkin Lord Clarendon’ın, Rusya, Fransa ve Türkiye ile yaptığı temas ve yazışmalar olduğu düşüncesindeydi. Britanya hükümetinin uzayıp giden diplomatik görüşmeleri Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermiş, Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmişti. Hükümetin düşündüğü amaçlar nelerdi? Türkiye’nin onuru ve bağımsızlığı korunacaktı. Ama bununla kastedilen şey neydi?
      Horsfall, gerçek sorunun, Türkiye nedir sorusundan çok, Rusya ne olur sorusu olduğunu söyledi. Rusya’nın amacı topraklarını genişletmekti. Bu olayda Rusya Otokratın büyük ölçüde sahtekarca olan ilk adımından tüyler ürpertici Sinop katliamına kadar her şey, vahşice ve sahtekarcaydı. Öte yandan, mağdur edilmeye çalışılanın tutumu hayranlık uyandırıcıydı.
      Drummond, bir din savaşına karışacağımıza inandığını söyledi. Fitnenin başı Papaydı. İngiltere’nin, Türk sorununda en ufak çıkarı yoktu. İngiltere, işe, Polonya Krallığının yeniden kurulmasını istediğini ilan ederek başlamalıydı. Her şeyin ötesinde, hükümetin neyin peşinde olduğunun bildirilmesini istiyordu.
      Butt, bu ödenekler üzerinde oy verirken, kamaranın, Rusya’ya karşı savaş ilanını geciktiren şeyin ne olduğunu bilmeye hakkı olduğunu söyledi.
      Savaş Bakanı S. Herbert, böyle önemli bir bunalımda bir karma hükümet bakanından dahi beklenemeyecek türden, çok pespaye ve budalaca bir konuşma yaptı. Hükümetin elinde, üzerinde durabileceği somut gerçekler olmadığını söyledi – geleceğe ait olarak söyleyebilecekleri şey tahminden öteye gidemezdi. Bu savaşa, Türkiye’yi savunma amacından çok Rusya’ya karşı durma amacıyla girmek eğiliminde olduklarını söyledi. Kamaranın, zavallı Herbert’ten alabildiği, “geleceğe ait” bilgi işte bu oldu. Ama hayır, o, kamaraya bazı yeni şeyler de söyledi. Herbert’e göre, “Cobden, bu ülke halkının en geniş sınıfının eğilimini temsil etmektedir.” Ama bu görüşün kamarada her yandan reddedilmesi karşısında Herbert [sayfa 274] şöyle sürdürdü sözü: “En geniş sınıfın değilse bile, sayın üye, şu ya da bu ölçüde, bu ülkenin emekçi sınıfının büyük bir parçasının temsilcisiydi.” Zavallı Herbert! Onun ardından Disraeli’nin ayağa kalktığını görmek ve bir boşboğazın yerine gerçek bir tartışmacıyı dinlemek insana bayağı canlılık verici bir şeydi.
      Disraeli, bugünkü savaşın nedenini ve amacını açıkça kavramaları gerektiğini söyledi. Rusya’nın Osmanlı imparatorluğunu zor kullanarak istila etmek gibi bir niyeti yoktu. Ama Rusya hünerli bir siyasetle, Türk İmparatorluğundaki hıristiyan nüfus üzerinde öyle bir etkinlik elde etmek istiyordu ki, belki de ancak sultanın imparatorluk tahtına sahip olarak elde edebileceği otoriteyi, bu etkinlik sayesinde sağlamış olacaktı. Bu siyaset, fetih yoluyla değil, ama varolan antlaşmaları korumakla ve bu antlaşmaların ruhunu genişletmekle başarılabilirdi.

“Ya hükümet, hastalık ölçüsünde bir safdilliğe varan bu güven duygusunun etkisinde kalmıştır, ya da gözyummuştur.”


      Disraeli’nin, sadece anahatlarını verdiğim parlak konuşmasından sonra Lord Palmerston söz aldı, çok başarısız bir konuşma yaptı. Bir önceki parlamento döneminin kapanış oturumunda yaptığı konuşmanın bir bölümünü yineledi. Hükümetin siyasetini, sonuca götürücü olmayan bir çaba içinde savundu. Lord Palmerston, ağzından tek yeni bilgi kaçırmamaya da büyük özen gösterecek kadar dikkatliydi.
      Sir J. Graham’ın verdiği önerge üzerine, görüşmelerin yeterliğine karar verildi ve deniz kuvvetleri için istenen ödenek onaylandı.
      Kısacası, bu endişe dolu görüşmelerin en garip özelliği, kamaranın, hükümet üyelerinden resmî bir savaş ilanı sözü ya da savaşa girmekle güttükleri amaçlan tanımlayan bir tümce bile almayı başaramaması olmuştur. Kamara ve kamuoyu, bu görüşmelerde, eskiden beri bildiklerine yeni bir şey katmadı. Hiçbir yeni şey öğrenmediler. [sayfa 275]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4022, 9 Mart 1854

 

KARL MARX
KOSSUTH – DİSRAELI VE HUME – BİRLEŞİK
AMERİKA – FRANSA VE İNGİLTERE – YUNANİSTAN

Londra, Cuma, 24 Şubat 1854


      Basına, Kossuth’un “savaş hazırlıkları” ve olası “hareketleriyle ilgili bir sürü gevezelik musallat oldu. Oysa, İstanbul’a gitmek üzere olan ve nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair eski valiye danışan Polonyalı bir subaydan öğrendiğime göre, Kossuth, kendisini Londra’dan ayrılma fikrinden caydırmış, Macar ya da Polonyalı subayların bugünkü Türk savaşına katılmaları fikrini hiç desteklemediğini, çünkü böyle bir durumda, bu subayların ya Çartoriski’nin bayrağı altına girmeleri ya da hıristiyanlık inançlarından dönmeleri gerekeceğini, ilk adımın siyaseti ile, ikinci adımın ise inançları ile çelişeceğini söylemiş.
      Disraeli’nin, hükümet siyaseti üzerindeki usta konuşması öylesine etkin oldu ki, her şeye yetenekli hükümet, ölümden sonra otopsi yapma türünden bir işe girişmeyi uygun gördü. Bu amaçla hükümet ile Hume arasında düzenlenen ve oynanan güldürü, çarşamba sabahı Avam Kamarası oturumunda sahneye kondu.
      Disraeli’nin, hükümetin ya hastalık ölçüsünde “safdil” ya da ihanet ölçüsünde “gözyumucu” olduğu şeklindeki taşlamalarına yanıt veren Lord Palmerston, topallayan konuşmasını, partinin ötesine geçirip, ülkenin tarafsız yargısına başvurmakla sonuçlandırdı. Tıpkı “Pyramus’la Thisebe’nin acı verici ölümu”nde marangoz Snug’ın arslan rolünü oynamak için seçilmiş olması gibi, ülke adına yanıt vermek üzere seçilen kişi de Hume idi. Hume, tüm [sayfa 276] parlamento yaşamını, muhalefeti zevkli hale getirmeye, sonradan geri almak üzere değiştirge önergeleri vermeye, ve gerçekte, kayıtlı yandaşları kararsızlık gösterdi mi Whig hükümetlerinin yardımına koşmak üzere bir çeşit artçılık görevini yüklenen ve adına bağımsız muhalefet denen bir muhalefeti yürütmeye ayırmıştır. Parlamentonun par excellence[153] büyük “yangı tulumbası”dır. Parlamentonun sadece radikal değil, üstelik bilgiç ve İngiliz lirasının değer yetirmesini sessizce geçiştirmekle, ama bir çeyrek peni bir kavga çıkarmakla görevli üyesidir, kamu kesesinin Cerberus’udur.[154] Hume, kendisinin de vurguladığı gibi, parlamento yaşamında ilk kez, kınamak için değil, “ödenek tahminleri”ni onayladığını bildirmek için söz aldı. Kendisinin de belirtmeyi unutmadığı bu olağanüstü olay, hükümetin, haksız parti iftiralarına karşı ülkenin sağlam yargısına boşuna başvurmuş olmadığının ve safdillik ya da gözyumuculuk suçlamalarına karşı aklandığının yadsınamaz kanıtıydı. Hume’ün öne sürdüğü savlar kendine özgüydü. Hükümet üyelerini safdillik ve gözyumuculuk suçlamasından kurtarmak için yaptığı şey, hükümetin Rusya’yla ilişkilerinde safdillik ettiğini kanıtlaması oldu. Şu halde Lord Palmerston’ın ülkenin hakemliğine başvurmasının gerçek anlamını anlamıştı. Hükümetin istediği tek şey, kasıtlı ihanet suçlamasından aklanmaktı. Safdilliğe gelince, şu şahane Sir James Graham “âlicenap aklın kuşkulanmakta acele etmediğini” çoktan söylememiş miydi? Kapının eşiğindeki savaşı hükümetin yanlış diplomasisi getirdiğine göre, kuşkusuz bu onların kendi savaşıydı, ve bundan ötürü, Hume’ün düşündüğü gibi, herkesin arasından, bu savaşı ustalıkla sürdürecek olanlar da bu hükümetin üyeleriydi. Önerilen savaş ödeneklerinin görece azlığı, Hume’ün görüşünce, niyetlenilen savaşın büyüklüğünün en inandırıcı kanıtıydı. Hume’ün ülke adına vardığı yargıya Lord Palmerston kuşkusuz şükranlarını bildirdi ve karşılık olarak dinleyicilerine devlete ait belgeler konusundaki teorisini lütfetti. Ona göre, sorunlar, devlete ait belgelerin yayımında hiçbir yarar bırakmayacak kadar karışmadıkça, kamuoyuna ve kamaraya açıklanmamalıydı. Karma hükümetin uzun uzadıya düşündükten sonra bula bula bunu bulmuştu. Hükümeti yöneten Lord Palmerston, sadece karşıtın konuşmasının etkisini zayıflatmakla kalmamış, kamaradan ülkeye yürek paralayıcı seslenişinin etkisini de bozmuştu. Liverpool milletvekili salı günü şu soruyu sormuştu:

“Yabancı uluslarla anlaşmalar ya da savaş durumunda bunları desteklemeyi öngören hükümetimizin önlemleri, tarafsız limanlardaki [sayfa 277] korsan gemilerinin İngiliz gemilerine saldırmak üzere silahlanmalarını etkili şekilde önleyecek midir?”


      Buna Lord Palmerston’ın yanıtı şöyleydi:

“Bu sorunun, işlerin bugünkü durumunda açıklayıcı yanıt verilemeyecek bir soru olduğunu, saygıdeğer bayın ve kamaranın anlaması gerekir.”


      Palmerston’ın özel organı olan Morning Post, sahibinin bu yanıtı hakkında şunları yazmaktadır:

“Bu sorun hakkında (hükümetin de bilmesi olası olduğu gibi) belki de şu anda görüşmeler konusu olan en nazik ve en zor sorunların tartışmasına girmeden soylu lord başka türlü bir yanıt veremezdi. Ama bunun memnun edici bir sonuca vardırılması isteniyorsa, sorun, yasal korsanlığı tekrar canlandırmak istemeyen devletlere bırakılmalıdır.”


      Palmerston’cı gazete, bir yandan “güç konu”nun henüz askıda olan görüşmelerin konusunu oluşturduğunu ilan ediyor, öte yandan, bu hususu, ilgili devletlerin “kendi kendine oluşacak adalet duygusu”na bırakıyor. Çok fazla övünç konusu olan İsveç ve Danimarka’yla tarafsızlık antlaşması, St. Petersburg hükümeti tarafından yazdırılmadıysa, özel kişilere ait gemilerin, bu ülkeler limanlarında, savaş donanımıyla donatılmasının engellenmesi gerekir. Ama gerçekte, Baltık denizi İngiliz savaş gemileri tarafından işgal edileceğine ve Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz ve İtalyan limanlan tümden İngiltere’yle Fransa’nın elinde bulunduğuna göre, burada sözkonusu olan, ancak Amerika Birleşik Devletleri’dir. Türkiye savaşının, İngiltere ile Rusya arasında bir savaşa yolaçması halinde, St. Petersburg hükümeti, Birleşik Devletlerin ne gibi bir rol oynayacağını düşünmektedir? Bu soruyu, Pozzo di Borgo’nun 1825 güzünde Kont Nesselrod’a gönderdiği bir yazıdan, doğru olarak yanıtlayabiliriz. O sıralarda Rusya, Türkiye’yi istilaya kararlıydı. Şimdiki gibi, Rusya, işe, prensliklerin barışçıl işgaliyle başlanmasını öneriyordu.

“Bu planın kabul edildiğini varsayarsak” diyor Pozzo di Borgo, “Babıâliye en ölçülü koşullarla bazı açıklamalar yapmak ve kendini körükörüne bir savaşa atmak istemiyorsa, imparatorun bu ayrılıkları uzlaşma yoluyla bir sonuca bağlamak istediğine dair güvence vermek gerekir.”
      Atmaları gereken bütün adımları sıraladıktan sonra Pozzo di Borgo, sözü şöyle sürdürüyor:

“İmparatorluk hükümetinin Amerika’ya beslediği saygının, Amerika kamuoyunu aydınlatmaya ve onayını kazanmaya verdiği önemin bir kanıtı olarak bütün bu hareketlerin Amerika Birleşik [sayfa 278] Devletleri’ne bildirilmesi salık verilir


      İngiltere’nin Türkiye yanında yer alması ve Rusya ile savaşa tutuşması olasılığına karşı Pozzo di Borgo, şu hususu belirtiyor:

“Limanlarımızı ablukaya alırken, onlar [İngiltere], tarafsız devletlere karşı, denizcilik hakları bahanesini kullanabilirler. Birleşik Amerika bundan herhangi bir zarar görmez! Bundan tatsız kavgalar ve tehlikeli durumlar doğabilir.”


      Şimdi, Rus tarihçi Karamzin, gayet doğru bir biçimde “Bizim [Rus] dış siyasetimizde hiçbir şey değişmez” dediğine göre, biz, Rusya’nın bugünkü durumda, belki de Şubat 1853’ten beri, Washington hükümetine yaranmak ve hiç değilse tarafsız bir tutum takınmasını sağlamak üzere “bütün hareketlerini Birleşik Devletler’e duyurmuş olduğunu” varsaymakta haklıyız. Bundan başka Rusya, İngiltere’yle savaş halinde, umudunu, “tarafsızların denizcilik hakları” konusunda çıkacak tartışmaların “tatsız kavgalar ve tehlikeli durumlar” yaratmasına ve bu durumun, Birleşik Devletleri, St. Petersburg ile, azçok açığa çıkmış bir ittifaka sokmasına bağlıyor.
      Ünlü Pozzo di Borgo’nun yazışmalarından parçalar alırken, Avusturya’yla ilgili olan ve 1825’ten bu yana Galiçya, İtalya ve Macaristan’da geçen olaylara karşın güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyen bir parçayı da aktarabilirim.

“Bizim siyasetimiz” diyor Pozzo, “bu devlete kendimizi müthiş bir güç olarak göstermemizi ve hazırlıklarımızla onu, bize karşı harekette bulunursa, üstüne çökebilecek fırtınaların en şiddetlisinin kafasında patlayacağına inandırmamızı buyurur. Prens Metternich, ya Türklere karşı, bizim prensliklere girmemizin, bizzat Türkler tarafından yapılan kışkırtmanın sonucu olduğunu ilan edecektir, ya da daha kolayına geliyorsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki eyaletlerini kazanmaya çalışacaktır. Birinci durumda, o bizimle görüş birliğinde olacak, ikinci durumda biz onunla görüş birliğinde olacağız. Göze almamız gereken tek olasılık, bize açık bir karşıtlık göstermesidir. Metternich akıllıysa savaştan kaçınacaktır; şiddetten yana ise cezalandırılacaktır. Onun hükümeti böyle bir durumda olduğuna göre, bizimki gibi bir hükümet, aradaki ayrılıkları gidermenin bin türlü yolunu bulacaktır.”


      Lord John’un meydan okuyan söylevi, İngiltere’nin onuru diye kös dövmeleri, Rusya’nın dönekliği karşısında büyük öfke gösterisi, Sivastopol ve Kronstadt surları önünde İngiltere’nin yüzer bataryalarının kolgezdiği görüntüleri, silah gümbürtüleri, askerlerin gösterişli biçimde gemilere doldurulması, bütün bu dramatik olaylar, kamuoyunun anlayışını şaşırtır ve gözlerinin önüne bir sis perdesi [sayfa 279] gerer. Bu sis perdesi kamuoyunun, ancak hayal ettiği şeyleri görmesini sağlar, başka bir şey görmesini engeller. Mavi Kitapların açıklamalarından sonra, bu hükümetin, bir çırpıda sadece savaşçı bir hükümete değil, ama Rusya’ya karşı –sahte bir savaş ya da kendisine karşı gösteriş olsun diye savaş ilan edilmiş bir düşmanın çıkarına olacak savaş hariç– gerçek bir savaşı omuzlayabilecek bir hükümete dönüşebileceğine inanmaktan daha büyük hayal olur mu? Savaş hazırlıklarının hangi koşullar altında yürütüldüğüne bakalım.
      Rusya’ya karşı resmen savaş ilan edilmiş değil. Savaşın tam amacını hükümet açıkça ortaya koyamıyor. Gemilere doldurulan askerlere, nereye gidecekleri kesinlikle söylenemiyor, istenen bütçe ödenekleri, büyük bir savaş için çok az, küçük bir savaş için çok fazla. En ciddi vaatlerini tutmamak ve en ivedi reformları geciktirmek için kuluçkadan çıkarır gibi bahane üstüne bahane bulmakta ne kadar usta olduğunu göstererek ün yapan karma hükümet, içinde bulunulan bunalımı daha karışık hale getirmek amacıyla alelacele verilmiş sözüne her nedense, aşın bir bağlılık göstererek, ülkenin karşısına birdenbire yeni bir reform tasarısı çıkarıyor. Bu reform tasarısı, en amansız reformcuların dahi zamansız gördükleri, hiçbir dış baskının zorlamadığı, herkesin kuşkuyla ve ilgisizlikle karşıladığı bir taşandır. Öyleyse hükümetin amacı, kamuoyunun dikkatini, büyük bir iç soruna çekmek ve dış siyasetten uzaklaştırmaktan başka bir şey olamaz.
      İngiltere’nin yabancı ülkelerle ilişkileri konusunda kamuoyunu yanıltmak için açık çaba gösteriliyor. Fransa’yla şimdiye dek bağlayıcı bir antlaşma yapılmış değil, ama böyle bir antlaşmanın yerini tutacak bir “karşılıklı nota alış-verişi” olmuştur. Aslında bu notalar, 1839’da Louis-Philippe’in hükümetiyle alınıp verilmiştir. Bu notalara göre, birleşik donanmalar, Doğu olayları nedeniyle Rusya’nın girişebileceği müdahaleleri durdurmak üzere ya tek başlarına, ya öteki devletlerle beraber Çanakkale Boğazına gireceklerdi. O zaman alınıp verilen bu notalardan nasıl bir sonuç doğduğunu hep biliyoruz: Fransa’ya karşı Kutsal İttifak172 ve Çanakkale antlaşması. İngiliz-Fransız ittifakının ne ölçüde içten olduğu, Avam Kamarasının dünkü oturumunda tanık olunan bir olaydan da pekala çıkarılabilir. Moniteur’de gördüğünüz gibi, Bonaparte, Yunan isyancıları tehdit ediyor, Kral Otho’nun hükümetine de aynı yolda bir protesto gönderdi. Sir T. Walsh, bu konuda hükümeti sorguya çekti. Lord John Russell, “sözkonusu sorunda, Fransa ve İngiltere hükümetleri arasında herhangi bir anlaşma olduğuna dair bilgisi olmadığını” açıkladı. [sayfa 280]
      Britanya hükümeti, Rusya ile gerçekten savaşmak niyetindeyse neden savaş ilanının uluslararası ölçülerine uymaktan kaçınmakta bu kadar titizlik gösteriyor? Hükümet, Fransa ile gerçek bir ittifak yapmak istiyorsa, uluslararası ittifakların yasal biçimlerinden neden bu kadar sakınıyor? Alman devletlerine gelince, Sir James Graham, bu devletlerin, İngiltere ile ittifak yaptıklarını açıklıyor, aynı günün akşamı Lord John Russell, bu ülkelerle ilişkiler, Doğu olaylarının başlangıcında nasıl idiyse şimdi de öyle olduğunu bildirerek onunla çelişkiye düşüyor. Hükümet, kendi açıklamasına göre, Türkiye ile anlaşmaya varmak üzere ve bu ülkeyle bir ittifak kurmayı öneriyor. Henüz Türkiye ile anlaşma yapmadan, İstanbul’u işgal düşüncesiyle gemilere asker dolduruyorlar. Bu durumda, İstanbul’dan gelecek bir haberle, Babıâlinin gizli bir temsilcisinin, çara özel bir uzlaşma önermek üzere Viyana’dan St. Petersburg’a gönderildiğini öğrenirsek şaşırmayalım. “Türklerin” diyor muhabir, “kendilerine dost görünenlerin ihanetini ve budalalığını anladıktan sonra, akıllı düşmanla ittifak yaparak öç almaları gayet makuldür. Sözde dostların Türkiye’ye kabul ettirmeye çalıştığı koşullar, Mençikov’un isteklerinden on kat daha yıkıcıdır.”
      Gemilere doldurulan askerlerin ne yapmasının istendiği, en azından İngiltere hükümetinin niyetinin ne olduğu, birleşik donanmaların şimdiye dek yaptıklarına ve şimdi yapmakta olduklarına bakarak bulunabilir. Donanmalar, Karadeniz’e girdikten yirmi gün sonra İstanbul Boğazına dönmüşlerdir. Ondan birkaç gün önce, “Babıâli hükümeti, İngiltere hükümetinin serzenişleri üzerine, The Telegraph of the Bosphorus adlı Rum gazetesinin yazıişleri müdürünü, İngiliz ve Fransız donanmalarının kısa süre içinde Karadeniz’den boğaza döneceklerini yazdığı için, cezaevine koymak zorunda kalmıştı. Journal of Constantinople’un173 yazıişleri müdürüne, her iki donanmanın Karadeniz’de kalmaya devam edeceklerini açıklama izni verilmişti.”
      İngiliz ve Fransız amirallerin gözyıldırmasına ne kadar saygı duyduğunu göstermek amacıyla Rus amiral, geçen ayın 19’unda Şefkatil’deki Türkleri top ateşine tutmak üzere iki buharlı gemi gönderdi, ayrıca Rus buharlı gemileri Trabzon önlerinde dolaşıyor. Onlar böyle yaparken, Sivastopol açıklarındaki bir Fransız ve bir İngiliz buharlı gemisi dışında, birleşik donanmaların Karadeniz’de hiç gemisi yok. Öyleyse birleşik donanmaların övünebileceği iki kahramanlık, Rus gemilerinin Sinop ve Şefkatil’i top ateşine tutmasından ibaret. Lord Stratford de Redcliffe, Amiral Dundas’ı kabul etmeyi reddettiği için, Baraguay d’Hilliers de Fransız amiral ile subaylarını baloya çağırmadığı için ilişkileri tümden kopan [sayfa 281] amiraller ile elçiler arasındaki kavga, büyük bir önem taşıyor. Böyle ufak-tefek işlerle uğraşan ve yazışmalarının Londra ve Paris’te yayınlanması karşısında durumları kötüleşen diplomatlar, gemi ve mürettebatı tehlikeye atma pahasına, yitirdikleri ünü kurtarmaya çalışabilirler.
      Ama sorunun asıl ciddi yönü, elçilere verilen açık buyrukların, amirallere verilen bir dizi gizli buyrukla iptal edilmesi ve amirallerin, çelişen buyrukları yerine getiremez olmasıdır. Kendilerine bir savaş ilanı karan bildirilmediğine göre amiraller başka türlü nasıl davranabilirler ki? Bir yandan, Karadeniz’den Sivastopol’a çekilmelerini zorlamak üzere Rus gemilerine saldırmaları buyruğu veriliyor, bir yandan da yalnızca savunmada kalmaları, bundan sapmamaları isteniyor. Son olarak, eğer ciddi bir savaş düşünülüyorsa, İstanbul’daki İngiliz elçi, Türk hükümetindeki savaş yanlısı grubun önderi Mehmet Ali Paşanın savaş bakanlığından atılmasını, yerine barışçı Rıza Paşanın geçmesini, Reşit Paşanın bendesi Mehmet Paşanın da Kaptanı Deryalığa atanmasını sağlamış olmasını, nasıl oluyor da büyük bir zafer olarak görebiliyor!
      Önemli bir başka nokta daha var. İngiliz ve Fransız askerler, Arnavutluk’taki Rumların ayaklandığı, ayaklanmanın Tesalya ile Makedonya’ya yayıldığı haberlerinin Londra’yla Paris’e ulaşması üzerine gemilere bildirilmeye başlandı.174 Russell, Clarendon ve Lord Stratford ve Redcliffe arasındaki yazışmaların kanıtladığı üzere, İngiltere hükümeti, bu isyanı, başından beri sabırsızlıkla bekliyordu. Çünkü bu olay İngiltere’nin Rusya’yla Türkiye’nin arasına giriyormuş bahanesi arkasında, sultanla onun hıristiyan uyrukları arasına girmesi için en iyi fırsattır. Katolikler, Rumlara (bu sözcüğü sadece dinsel anlamıyla kullanıyorum) müdahale ettiği andan itibaren, Avrupa Türkiyesi’nde yerleşmiş 11.000.000 kişi ile çar arasında bir uyuşma kurulacağına inanabilirsiniz. Çar işte asıl o zaman, onların dinsel koruyucusu olarak ortaya çıkacaktır. Müslümanlarla onların Rum uyrukluları arasında dinsel bir mezhep tartışması sözkonusu değil, ancak, Türkiye’de yerleşmiş olan Rum ortodoks inancına bağlı değişik soylar arasındaki ortak bağı, katoliklere karşı mezhep düşmanlığının oluşturduğu söylenebilir. Bu açıdan bakınca, Mehmet II’nin İstanbul’u kuşattığı, Bizans İmparatorluğu’nun en etkin kişisi Rum Amiral Lucas Notaras’ın, başkentte katolik şapkasındansa Türk sarığının muzaffer olduğunu görmeyi yeğ tutacağını söylediği, buna karşılık, Allanın belası kafir Rumların kökü kazınmadıkça ve İstanbul Türkler tarafından yıkılmadıkça hıristiyanların günyüzü görmeyeceğine dair Macarların kehanetinin dillerde dolaştığı günlerden beri hiçbir şey [sayfa 282] değişmemiş görünüyor. Bu durumda sultan ile onun Rum uyrukluları arasına Batılılardan gelebilecek herhangi bir müdahale, çarın işine yarayacaktır. Sırbistan’daki Rus yanlılarının bu prenslikteki ihanet tasarımlarını boşa çıkarma bahanesiyle Avusturya’nın, 1791’de yaptığı gibi Sırbistan’ı işgale kalkışması halinde de, buna benzer bir sonuç ortaya çıkacaktır. Bir noktayı daha eklememe izin verin. Londra’da dolaşan söylentilere göre, İngiliz makamların denetlemediği İyonya adaları halkı Epir asilerine katılmışlar, onları desteklemişlerdir. Bunun yanısıra, karma hükümetin yayın organı The Times, cumartesi günkü sayısında Rum ayaklanmasını, tam zamanında patlamış bir olay olarak ilan etmiştir.
      Bana gelince, ben, karma hükümetin gürültülü-patırtılı savaş hazırlıklarının gerisinde ihanetin pusuya yattığından kuşku duymuyorum. Bonaparte, doğal olarak, savaşa girmeyi yürekten istiyor. Ya ülke içinde devrim, ya da ülke dışında savaştan başka seçeneği yoktur. Napoléon I’in haşin istibdadıyla Louis-Philippe’in kokuşmuş barış siyasetini, şimdiye dek yapmış olduğu gibi, bundan sonra da birleştirmesi ve sürdürmesi olanağı yoktur. Eğer aynı zamanda Fransız ordularını sınırların ötesine göndermeye cesaret edemezse, Cayenne’e yeni tutuklu kafileleri göndermekten de vazgeçmelidir. Ancak Bonaparte’ın ortaya çıkan niyetleriyle İngiltere karma hükümetinin gizli tasarımları arasındaki çatışma, işleri daha da karıştırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bütün bunlardan çıkardığım sonuç, savaş olmayacağı sonucu değil, tam tersine savaşın, karma hükümetin küçük adamlarınca dahi kuşkulanılmayan korkunç ve devrimci boyutlara ulaşacağı sonucudur. Yerel bir çatışmayı büyük bir Avrupa yangınına dönüştürecek olan şey, bizzat onların ihanetidir.
      Britanya hükümeti yanlış olduğu kadar içten olabilseydi bile, müdahalesi, Osmanlı imparatorluğunun başaşağı gidişini hızlandırmaktan başka bir şey yapamazdı. Britanya hükümeti, Babıâlinin hıristiyan uyrukları için bazı yüklenimlerde bulunulmasını istemeksizin bir müdahalede bulunamaz ve o yüklenimleri de, Babıâliyi yıkılmaya mahkûm etmedikçe koparamaz. Açık bir Türk yanlısı olan, daha önce kendisinden bazı satırlar aktardığım İstanbul muhabiri dahi itiraf etmekten geri duramıyor: “Babıâlinin bütün uyruklarını sivil ve dinsel eşitliğe getirmesine ilişkin Batı önerisi, derhal anarşiye içsavaşa ve imparatorluğun kesin ve ivedi olarak yıkılışına yolaçacaktır”. [sayfa 283]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4025, 13 Mart 1854

 

KARL MARX
FRANSA VE İNGİLTERE – RUM AYAKLANMASI
ASYA

Londra, Cuma, 3 Mart 1854


      Son mektubumda,[155] Sir Charles Napier’in, Fransa’yla ittifaka güvensizlik duyduğunu açıkladığı ve 1840’ta Fransa’yı, İngiltere’ye ihanet etmiş olmakla suçladığı için, Baltık filosu başkomutanlığına atandığını belirtmiştim. Gerçekte o tarihte Louis-Philippe’e karşı Nikola’yla birlik olup fesat kuran İngiltere’ydi. O sözlerime, Kara-denizdeki ikinci Amiral Sir Edmund Lyons’un, Yunanistan’da İngiltere elçisi olduğu sıralarda, kendini Fransa’nın açık düşmanı olarak gösterdiğini ve Lord Stratford de Redcliffe’in başvurusu üzerine elçilik görevinden alındığını da eklemem gerekiyor. Görüldüğü gibi bu görevlere atamalarda, yalnızca Fransız ve İngiliz komutanlar arasında değil, ama aynı zamanda İstanbul’daki İngiliz elçi ile amiraller arasında da bir sürü anlaşmazlık yaratmaya olanca dikkat gösterilmiş bulunuyor.
      Bonaparte kendi temsilcilerinin toplantısında yaptığı ve İngiltere’yle yakın ittifakından ötürü kendini kutladığı açık konuşmasında, bu gerçekleri yadsımamış, yalanlamamıştır. Kuşkusuz en-tente cordiale, imparatorluk etiketinin ihyasından ne de olsa daha eskidir. Bonaparte’ın konuşmasında en dikkat çekici bölüm, ne Louis-Philippe’in gürültülü-patırtılı söylevlerinden kalma bu anılar, ne de çarın muhteris tasarımlarını kınayışına ilişkin olan bölümlerdir. En ilgi çekici bölüm Bonaparte’ın kendini, dış ve iç düşmanlara [sayfa 284] karşı Almanya’nın ve özellikle Avusturya’nın koruyucusu ilan ettiği bölümdür.
      Türkiye’deki hıristiyanların geleceğine ilişkin olarak Babıâliyle dörtler arasında da görüşme açıldığına göre, Babıâlinin Batılılarla yaptığı ve onların rızası olmaksızın Rusya ile herhangi bir anlaşmaya girmeyeceği koşulunu kapsayan anlaşmanın onaylandığını gösteren belgelerin, bu ayın 5’inde İstanbul’da karşılıklı olarak alınıp verilmesi biraz olanaksız görünüyor. Babıâliyle dörtler arasındaki yeni görüşmenin gerçek amacını çarşamba günkü Times şöylece ele verdi:

“Babıâlinin egemenliğini tanımakla birlikte, fermanlar ve anlaşmalar aracılığıyla içişlerinin yönetimini tamamen üzerine almış olan Türk İmparatorluğu’nun çeşitli bölümlerindeki koşullar, her iki taraf için de sakınca doğurmadan genişletilebilen ve bugünkü durumlarında illerde ne gibi önlemler alınması gerektiğinin belki de en iyi yolunu oluşturan emsal olacak olayları teşkil etmektedirler.”


      Başka deyişle, karma hükümet, Avrupa’daki Türk imparatorluğunun bütünlüğünü, Bosna, Hırvatistan, Hersek, Bulgaristan, Arnavutluk, Rumeli ve Tesalya’yı, Tuna Prenslikleri gibi prenslikler haline getirerek güven altına alma niyetindedir. Babıâlinin bu koşullan kabul etmesi, Türk orduları galip gelirse, Türkler arasında kesin olarak bir iç savaşa yolaçar.
      Yapılan soruşturmadan anlaşıldığına göre, Vidin’deki fesat girişiminin ortaya çıkarılması, henüz gerçekleşmeden önce de Bükreş’te olup-bitti gözüyle bakılan Rum ayaklanmasını sadece öne almaya yardım etmiştir. İşkodra’daki paşa, Karadağlıların, ayaklanan Rumlarla birleşmesini önlemek üzere birliklerini toparlamaktadır.
      İngiltere hükümetinin bugünkü niyetlerine bakılırsa, İngiliz-Fransız seferi, başka bir aldatmaca olacaktır. Çıkarma bölgesi olarak Fransızlar için Tekirdağ, İngilizler için Enez saptanmıştır. Enez kasabası bataklık bir körfezin girişindeki küçük bir yanmada üzerindedir. Bu kasabanın gerisindeki Meriç vadisinin geniş bataklıkları, kuşkusuz, kışlanın sağına büyük ölçüde katkıda bulunacaktır. Bu yer, sadece İstanbul Boğazının değil, aynı zamanda Çanakkale Boğazının da dışındadır. Birlikler Karadeniz’e gidebilmek için ya yeniden gemilere doldurulacak ve boğazların akıntısına karşı 250 millik bir deniz yolculuğu yapacaklardır ya da yolu-izi olmayan bir arazide 160 mil yürüyeceklerdir – böyle bir yürüyüş, kuşku yok, onbeş günde tamamlanabilir. Fransızlar ise Tekirdağ’da hiç değilse Marmara denizindedirler ve İstanbul’dan sadece [sayfa 285] bir haftalık bir yürüyüş uzaklığındadır.
      Ama birlikler, neden seçildiğini açıklama olanağı olmayan bu yerde ne yapacaktır? Ne mi yapacaklar? Ya Edirne üzerine yürüyecekler, orada başkenti koruyacaklar, ya daha daha kötü bir olasılık sözkonusu olursa, Trakya Yarımadasının boynunda birleşerek Çanakkale Boğazını savunacaklar. The Times “yetkiyle” böyle diyor ve hatta planın akıllılığına tanıklık etsin diye Mareşal Marmont’un stratejik gözlemlerini ekliyor.
      Tehlikede olmayan ve büyük bir olasılıkla gelecek oniki ay boyunca da tehdit edilemeyecek olan bir başkenti savunmak üzere yüzbin kişilik bir Fransız ve İngiliz ordusu! Ne anlamı var bunun, o askerler evlerinde de oturabilirlerdi.
      Bu plan, eğer uygulanacaksa, herhalde çizilebilecek planların en kötüsüdür. Plan, savunma hareketsizlikte arayanına dayandırılmıştır. Seferin temelde savunma niteliğinde olacağını kabul edersek, apaçık görülüyor ki, bu amaç, en iyi biçimde, bunca geniş bir ihtiyata dayanan Türklere, saldırıya geçme olanağını sağlayarak ya da fırsatlar elverdikçe, zaman zaman ve kısmen saldırıya geçme olanağını verecek bir mevzi tutarak elde edilebilir. Ama Enez’de ve Tekirdağ’da İngiliz ve Fransız birlikler tamamen yararsızdır.
      İşin kötü yanı şu ki, bol miktarda buharlı ulaşım aracına sahip, yirmi savaş gemilik bir filoyla desteklenen 100.000 kişilik bir ordu, kendi başına, Karadeniz’in herhangi bir yerinde, sonuca götürücü saldın hareketlerine girişebilecek yetenekte bir güç demektir. Böyle bir güç, Kırım’ı ve Sivastopol’ü, Odessa ve Kherson’u almalı, Azak denizini kapatmalı, Kafkasya kıyısındaki Rus kalelerini yıkmalı ve Rus filosunu tutup İstanbul Boğazına getirmelidir. Bunu yapmıyorsa kuvvetini ve faal bir ordu olarak görevini bilmiyor demektir. Hükümet yanlıları, bir kez Türkiye’de 100.000 asker yığıldı mı, bu tür askerî girişimlerde bulunulabileceğini, ilk tümenlerin Enez’e ve Tekirdağ’a çıkarılmasının sadece düşmanı yanıltmak amacıyla düşünüldüğünü söylüyorlar. Ama böyle bir durumda bile, askerî birlikleri bir keresinde, Karadeniz’de bir yere çıkartmamak, gereksiz para ve zaman israfıdır. Düşmanı yanıltma olanağı yok. imparator Nikola, 100.000 askerin bu tantanalı seferini öğrenir öğrenmez, bulabildiği her askeri, Sivastopol’a, Kaffa’ya, Perekop’a ve Yenikale’ye gönderecektir. Düşmanınızı, önce muazzam silahlarla korkutup sonra kendisine zarar vermeyeceğine inandırmaya çalışamazsınız. Böyle bir hile çok basit olur. Böyle değersiz bahanelerle Rusları yanıltacağını sanıyorsa Britanya diplomasisi görkemli bir acemilik daha yapmış demektir. [sayfa 286]
      Bu nedenle ben, bu seferi planlayanların doğrudan sultana ihanet etme niyetini taşıdıklarına ve Rusya’yı, olabildiğince korkutma bahanesinin gerisinde, Rusya’ya en az zarar gelmesi için olanca dikkati göstereceklerine inanıyorum.
      İngiltere ile Fransa’nın İstanbul’u ve Rumeli’nin bir kesimini; Avusturya’nın Sırbistan’ı ve belki de Bosna’yla Karadağ’ı işgal etmesi ve Rusya’ya, kendini Eflak’la Buğdan’da güçlendirmesi izninin verilmesi – bu başka herhangi bir şeyden çok, Avrupa Türkiyesi’nin bölüşülmesi gibi görünüyor. Türkiye, 1772’dekinden daha kötü koşullar altında bulunuyor. O zaman Prusya kralı, İmparatoriçe Katerina’ya, işgal edilmeleri bir Avrupa çatışmasına yolaçabilecek gibi görünen Tuna Prensliklerinden çekilmeyi kabul ettirebilmek için, ilk kez Polonya’nın bölüşümünü önermişti. Bu bölüşüm, Rus-Türk savaşı giderlerinin karşılığı olacaktı. Anımsanmalıdır ki, o zaman Babıâli, Katerina’yla savaşa, ilkin, Polonya’yı Prusya’nın saldırısından koruma düşüncesiyle girmişti. Savaşın sonunda Polonya, Osmanlı imparatorluğunun “bağımsızlığı ve bütünlüğü” tapınağında kurban edildi, İngiliz karma hükümetinin izlediği, haince ipe un serme siyaseti, Moskof ajanlara, Rum ayaklanmasını tasarlama ve olgunlaştırma fırsatını verdi. Lord Clarendon’ın dört-gözle beklediği de buydu. Ayaklanma 28 Ocakta başladı ve Viyana’dan gelen son habere göre, ayın 13’ünde tehdit edici boyutlara ulaştı. Acarnania ve Aetolia bölgeleriyle Jlussa ve Delonia çevrelerinin isyanda olduğu bildiriliyor. Euboea’nın yönetim merkezi Egripo’da, Arnavutluk’taki kadar ciddi bir ayaklanma olduğu söyleniyor. Arta ve Janina kasabalarının Türkler tarafından boşaltılması, Rumlar tarafından işgal edilmesi, büyük önem taşımıyor. Çünkü bölgeye egemen olan kaleler Osmanlı askerlerinin elinde kalmaya devam ediyor. Arnavutluk’ta hıristiyanlarla Türkler arasında geçmiş birçok eski savaştan biliyoruz ki, bu kaleler kimin elinde kalırsa, adı geçen kasabalar sonunda onun eline geçiyor. Centessa ve Selanik körfezleriyle Arnavutluk kıyılarında abluka uygulanacak. Geçen mektubumda belirttiğim gibi, Rum ayaklanmasının, Babıâliye en çok endişe veren yanlarından biri, Batılılara, Rusya’yla çarpışmak yerine, sultanla uyrukları arasına girme fırsatını vermesi ve böylece Rum Ortodoksları çar ile ittifaka itmesi olasılığıydı. Batılı devletlerin böyle bir fırsatı yakalamakta ne kadar istekli oldukları, aynı postadan çıkan bir haberde çok açıkça görünüyor. Bu habere göre, Babıâli, İngiltere ile Fransa tarafından önerilen sözleşmeyi kabul etmiş, Fransız ve İngiliz elçiler, Türklere yardım etmesi için iki buharlı gemi yollamışlar, bu arada Atina’daki Britanya elçisi, Kral Otho’nun hükümetine, İngiltere’nin asi bölgelere [sayfa 287] müdahale edeceğini bildirmiştir, isyanın askerî açıdan ilk sonucu, Times gazetesinin bugünkü sayısında, Viyana muhabiri tarafından şöyle tanımlanıyor:

“Gelecekleri haber verilmiş olan takviyelerin aksine emir almış olup ve bugünkü durumda Türkiye’nin güney-batı bölgelerine doğru yol almakta bulunmaları, son günlerde Vidin’deki karargahta belirli bir umut kırıklığı doğurmuş gibidir. Epir’deki hıristiyanların başkaldırma haberi, Tuna’daki Arnavutlar üzerinde bir huzursuzluk etkisi yaratmıştır, ve bunlar yerlerine dönmek izni istemişlerdir. Tugay komutanları Hasan Bey ve Süleyman Paşa, delişmen kıtaları üzerindeki bütün etkilerini kaybetmişlerdir. Bunların zorla alıkonmasına girişilirse, açıkça isyan etmelerinden korkulmaktadır; geri dönmelerine izin verilirse, bu dönüş esnasında hıristiyan bölgelerini yakıp yıkarlar. Batıdaki hıristiyan halkın düşmanca hareketi daha da tehdit edici boyutlara varırsa Türk ordusunun batı kanadı bir geri çekilme hareketinde bulunmak zorunda kalır, ve böylece müttefik donanmaların Karadeniz’e gelmesiyle Rusların uğradıkları gerileme fazlasıyla karşılanmış olur.”


      Bütün bunlar, hükümetin, Doğu olaylarını yönetişinin doğruluğunu kanıtlamak üzere Graham, Russell, Clarendon ve Palmerston tarafından yapılan parlak konuşmalarda göklere çıkarılan ipe un serme siyasetinin ilk sonuçlandır. Bu baylar, Sir Hamilton Seymour’un geri çağrılmasını bile beklemeksizin çarın birdenbire ve sert bir biçimde elçinin gitmesini emrettiğini geçen cuma gecesi geç vakit öğrendikten sonra, biri cumartesi günü, biri pazar günü öğleden sonra olmak üzere iki hükümet toplantısı yapmışlardır. Bu toplantıdaki görüşmelerin sonucu, çara bir kez daha, üç ya da dört haftalık bir zaman tanımak olmuştur. Bu süre tanıyış bir çağrıya bağlanmakta, “çarın, hükümetin bildirisini aldığı tarihten itibaren altı gün içinde, 30 Nisan tarihine kadar ya da daha önce Tuna Prensliklerindeki askerlerini geri çekeceğine dair ciddi bir söz vermesini istemektedir.”
      Ancak dikkat edilsin ki, bu çağrı, çarın reddetmesi halinde savaş ilan edileceği tehdidini taşımıyor. Bu yeni süreye bakılmaksızın savaş hazırlıklarının faal olarak sürdürüldüğü söylenebilir. The Times da böyle söylüyor. Ama görüldüğü gibi, Batılıların savaşa doğrudan katılmaya kararlı oldukları görünümü, Babıâlinin, Tuna’da kesin girişimlerde bulunmasını engelliyor ve her geçen gün, bu çevrede Türklerin durumunu güçleştirirken, Rusların cephedeki güçlerini artırmalarına, Rum asilerin de Tuna ordusunun geri kesimlerinde gittikçe genişlemesine fırsat veriyor. [sayfa 288] Öte yandan askerlerin Enez ve Tekirdağ’a gitmek üzere gemilere doldurulmaları sultanı rahatsız edebilir, ama Rusları, kuşkusuz, durdurmayacaktır.
      Varılan karara göre Britanya’nın sefer için ayıracağı asker sayısı 30.000, Fransa’nınki 80.000 olacaktır. Olaylar, Avusturya’nın, görünüşte Batılılara katılırken gerçekte Rusya’yla arasındaki anlayışı örtmek üzere böyle davrandığını ortaya koyarsa, Bonaparte, birliklerini böyle tedbirsizce dağıtmış olmaktan çok esef duyabilir.
      Bir başka ayaklanma daha var, ispanyadaki ayaklanma. Bu olay, Rusya’nın yararına bir oyalama olarak görülebilir, ispanyadaki herhangi bir hareketin, Fransa’yla İngiltere’nin arasına nifak sokacağı muhakkaktır. 1823’te Fransa’nın ispanya’ya müdahalesi, Chate-aubriand’ın “Verone Kongresi”nden öğrendiğimize göre, Rusya tarafından kışkırtılmıştı. Fransa’yla İngiltere arasındaki entente cordiale’i kesinlikle koparıp atan, 1834 tarihindeki İngiliz-Fransız müdahelesinin175 de aynı kaynaktan kaynaklandığını düşünebiliriz. Çünkü o hareketin yapıcısı Palmerston’dı. Orlean hanedanının devrilmesini hazırlayan “İspanyol evlilikleri”176 olmuştur. Bugünkü durumda, “masum” İsabella’nın tahttan indirilmesi, Louis-Phileppe’in oğlu olan Montpensier dükünün, İspanya tahtı üzerinde hak iddiasında bulunmasına yolaçabilir. Bu arada Bonaparte’ın amcalarından birinin bir zamanlar Madrid’de oturmuş olduğu anımsatılabilir. Orleanlar, Coburglar tarafından desteklenebilir, ancak Bonaparte’ların direnciyle karşılaşabilir. Bu durumda, aslında halkçı bir ayaklanma olmaktan uzak bulunan İspanya isyanı, İngiliz-Fransız ittifakı denen yapay yaklaşımı çözüp dağıtacak en güçlü öğe olabilir.
      Rusya, Hiva Buhara ve Kabil arasında bir ittifak yapıldığı söyleniyor.
      1838’de, İngiltere hükümeti gerekli görüyorsa, çarın temsilcisini öldürerek kendisiyle Rusya arasına edediyen bir kan davası sokabileceğini İngiltere’ye önerdikten ve 1839’da İngiltere’nin, kendisini tahtından eden ve ülkesini vicdansızca ve kabaca yıkan Afgan seferinden ötürü İngiltere’ye öfkesi tazelenen Kabil Emiri Dost Muhammed’in, şimdi sadakat nedir bilmez bu müttefikinden intikam alması çok olağandır.177 Bununla birlikte, İranlıların şii mezhebine bağlanmalarına karşılık, Hiva, Buhara ve Kabil halkı, dinsel inançları çok sağlam müslüman sünnilerden oluştuğuna göre, bu insanların, müminin yüce komutanı saydıkları padişahın görünüşte müttefiki olan İngiltere’ye karşı, hoşlanmadıkları, nefret ettikleri İranlıların müttefiki Rusya’yla ittifaka girmeleri düşünülemez. [sayfa 289]
      Rusya’nın Tibet’te ve bunun yanısıra Çin’in Tatar imparatoru Mançurya’ya çekilmeye ve asıl Çin’in hükümdarlığından vazgeçmeye zorlanırsa, onunla ittifak yapması olasıdır. Çinli asiler, bildiğiniz gibi, budizme karşı düzenli bir haçlı seferine girişmiş bulunuyorlar, budist tapınaklarını yıkıyorlar, banzeleri178 öldürüyorlar. Ancak Tatarlar, budizme inanmakta. Büyük Lama’nın toprağı olan ve Çin’in hükümdarlığını kabul eden Tibet de budist inancının kutsal sığınağı. Bu durumda, Tae-ping-wang, Mançu hanedanını Çin’den sürüp çıkarmakta başarılı olacaksa, Tatarların budizmiyle bir din savaşı vermesi gerekecek. Şimdi, Himalayaların her iki yanında da budizme inanıldığına ve İngiltere’nin elinden yeni Çin hanedanını desteklemekten başka bir şey gelmediğine göre, çarın, Tatar kabilelerin yanında yer alması, onları İngiltere’ye karşı harekete geçirmesi ve Nepal’de de dinsel ayaklanmalar yaratması kesindir. Doğudan gelen son postadan öğrendiğimize göre, “Çin imparatoru, Pekin’in elden gittiği inancıyla, çeşitli eyaletlerdeki valilerin, imparatorluk gelirini, hanedanın öteden beri toprağı ve imparatorun şimdiki yazlık konak yeri olan, Büyük Çin Şeddinden 80 mil kadar uzakta kuzey-doğudaki Getol’a göndermelerini istemiştir.” Buna bakarak, Hint sınırlarına kadar yayılacak olan, Çinlilerle Tatarlar arasındaki büyük din savaşını başlamak üzere olduğu düşünülebilir. [sayfa 290]

New-York Dail Tribune                               KARL MARX
n° 4030, 18 Mart 1854

 

FRİEDRİCH ENGELS
RUSLARIN KALAFAT'TAN ÇEKİLİŞİ179


      Ruslar Kalafat’tan geri çekildiler ve belirtildiğine göre, harekat planlarını yeniden düzenlediler. Üç aylık bir kampanya çabasının ve tehlikesinin şanlı sonu budur. Bu üç aylık süre boyunca Eflak’ın son kaynakları da tümden eritilmiştir. Bu, Küçük Eflak’a karşı girişilen o akla sığmaz yürüyüşün ürünüdür. Anlaşılıyor ki, bu yürüyüş, en basit strateji kuralları dikkate alınmaksızın yapılmıştır. Kalafat’ı, Tuna’nın sol yakasında Türklerin elde tuttuğu bu basit köprü başını almak için büyük bir Rus ordusu, o bölgenin sağ açığına yığılmıştır. Bu yığınak öyle bir biçimde yapılmıştır ki, zayıf kalan merkez ve sol kanadın, düşmanın girişmeyi düşünebileceği bir saldırıya açık bırakıldığı, temas ve ulaşıma ve geri çekilme yolunun açık tutulmasına, savaş tarihinde eşi görülmedik biçimde, önem verilmediği anlaşılmaktadır. Ömer Paşanın nasıl olup da bu hatadan yararlanmadığını daha önce gösterme fırsatını bulmuştuk. Rusların ise amaçlarını gerçekleştirmeksizin utanç içinde geri çekilmek zorunda kaldıklarını şimdi göstereceğiz. Utanç içinde çekilmek zorunda kaldılar diyoruz, çünkü büyük bir gürültü-patırtıyla girişilen ve sadece tehdit edici bir yer tutarak taçlandırılan, ama ciddi bir çarpışma denemesinde bile bulunmaksızın, sessiz-sedasız ve alçakgönüllü bir çekilmeyle son bulan bir ilerleme, generalin ne kadar aptallık ettiğini anlamasından başka hiçbir sonuç doğurmayan, bir dizi hata ve yanlıştan oluşan bir hareket utançların en büyüğüdür. Şimdi olayın kendisine gelelim: [sayfa 291]
      Ruslar 1853’ün sonunda Eflak, Buğdan ve Besarabya’da şu birlikleri bulunduruyorlardı:
      I. 4 üncü kolordu (Dannenberg), üç piyade tümeni, bir süvari tümeni, dört topçu alayı; şitiklerin çıkarılmasından sonra toplam 45.000 kişi.
      II. 5’inci kolordudan (lüders) bir piyade tümeni, bir süvari tümeni, iki topçu alayı; diyelim 15.000 kişi.
      III. 3 üncü kolordu (Osten-Sacken), üç piyade tümeni, bir süvari tümeni, dört topçu alayı; diyelim 55.000 kişi.
      Geri hizmette olan birliklerin, Lüders’in kolordusundan komşu Odessa’da bulunan ve garnizon görevleri için gereken ve hesaba katılmayan bir tümenin dışında toplam 115.000 asker.
      Aralık ayı başına kadar prensliklerde bulunan birlikler, sadece Dannenberg’le Lüders’in birlikleriydi. Osten-Sacken’in kolordusunun yaklaşması, büyük yığmağın ve Kalafat’a saldırının işareti olacaktı. Onun Bug ve Prut nehirlerindeki yerini, o sırada Moskova’dan yola çakan 6’mcı kolordu (Çeodayev) dolduracaktı. Bu son kolordunun da gelişiyle Tuna ordusu 170.000 kişiye yükselecekti. Ancak güney-batı eyaletlerinden yeni asker toplanır ve savaş alanına sürülürse, bu ordu daha da güçlenebilirdi. Bu nokta bir yana, 115.000-120.000 kişi Rus komutana, Brayla’dan Nicopolis’e kadar tüm Tuna hattını savunmaya ve Kalafat’a saldırmak üzere sağ açıktan yeter miktarda asker ayırıp yığmaya yetecek bir kuvvet olarak göründü. Bu yığmak başladığı zaman aralık ayının sonuna geliniyordu ve Kalafat’ta 10.000-12.000 kişilik bir savunma gücünden fazlasına yer yoktu. 8.000 asker de geride, Vidin’deydi. Ancak bu gerideki birliğin, kötü bir mevsimde coşkun bir nehri geçmesi gerekeceğinden, onların desteği kuşkulu görülebilirdi. Ancak Rusların yavaş hareketi, Prens Gorçakov’un kararsızlığı ve hepsinin ötesinde İsmail Paşanın girişimleri ve cesareti, Türklerin, tehdit edilen noktaya 40.000 kadar asker yığmasına ve Kalafat’ı, savunucularından bir kat fazla bir kuvvetle saldırılabilir basit bir köprübaşı olmaktan çıkarıp en az 30.000 kişiyi barındırabilen ve sürekli bir çemberden başka her türlü saldırıya karşı durabilecek bir kale haline getirmeleri olanağını verdi. Arazi tahkimatı kurulmasında en büyük başarının, o tahkimata karşı gelen düşmanı, siperlerine mıhlamak olduğu haklı olarak söylenir. Ruslar bu tahkimata karşı siper açmadılarsa, bunun basit nedeni, öyle yaptıkları zaman dahi harekat için ayıracakları zaman içinde Kalafat’ı alma olanağı olmadığını görmüş olmalarıdır. Bu nedenle Kalafat, savaş tarihinde, arazi tahkimatı sanatının klasik örneği olarak, Friedrich II’nin Bunzelwitz’deki kampıyla, Torres Vedras hattıyla ve [sayfa 292] Arşidük Charles’ın Verona gerisindeki siperleriyle aynı düzeyde yer alacaktır.180
      Şimdi de Rusların saldırı olanaklarına gözatalım. Kalafat’ı almayı iyice akıllarına koydukları, çember harekatında kullanılan topçu birliğini, Krayova’ya kadar getirmiş olmalarından anlaşılıyor. Bu arada belirtelim ki, Ömer Paşanın, bu topların gitmesine ve serbestçe dönmesine izin vermesi, bu savaşın akla sığmaz bir sürü askerî olayından biridir, ancak diplomatik baskıyla açıklanabilir. Bu durumda Ruslar için gereken tek şey, Türkleri sürüp çıkarmaya, siperleri ve topçu bataryalarını korumaya ve topçunun ateşi yarık açar açmaz saldırmaya yetecek güçte bir birliği yığınaktan ibaretti. Bu noktada İsmail Paşanın bir kez daha enerjik ve akıllı bir komutan olarak davrandığını belirtelim. Onun, 6 Ocak tarihinde Çetelya’ya yapmış olduğu saldın çıkışı, üstün Rus kuvvetinin yenilgisiyle biten cesaretli saldırısı ve küçük Tuna yarımadasında büyük ölçüde abluka altına alınıncaya kadar, Rusların asker yığınağı sürüp giderken yaptığı benzeri saldırılar, kısacası, Rus hatlarında seçilmiş noktalara saldırı çıkışlarını yoğunlaştırmak ve yapabildiği ölçüde ayrıntıya inerek düşmanı yıkmak suretiyle kendini savunma sistemi, onun koşulları altında olan bir komutanın yapması gerekenin ta kendisiydi. Ve onun bu hareketi, Ömer Paşanın daha önce Oltenitza’daki savunma anlayışıyla ya da Aşağı Tuna’daki tembel hareketsizliğiyle çelişen, insanı şevke getirici bir harekettir. Ömer Paşanın şurada burada giriştiği ve hiçbir zaman, vaktinde durdurulmamış olduğu anlaşılan, hatta hiçbir sonuç alınamayacağı belli olduğu halde günler ve günler boyu kör bir inatçılıkla sürdürülen küçük saldın hareketleri, Tuna’da karşıya asıl, kırk bin ya da altmış bin kişilik bir ordunun geçirilmesinin gerektiği bir sırada, önemi olmayan girişimlerdi.
      Her ne ise, Ruslar, ocak ayının sonunda Kalafat’taki yığınaklarını tamamladılar. Belliydi ki, açık arazide Ruslar üstündü, elde 30.000 ya da 40.000 kişilik bir kuvvet bulundurmaları gerekirdi. Şimdi bu rakamı 115.000’den çıkaralım, ayrıca aynı rakamdan, Brayla ile deniz arasındaki hattı savunmak üzere gerekli olan 20.000 ya da 30.000 kişiyi daha çıkaralım, tüm Eflak için, garnizonlar dahil 50.000 ile 65.000 kişi arasında bir güç kalır. Bu büyüklükte bir ordu, böylesine geniş bir saldırı hattını ve o hattın biraz gerisinde o hat boyunca uzanan ikmal hattını korumak için yeterli değildir. Bu 65.000 kişilik ordunun tümünden daha düşük güçte bir kuvvetle, bu hattın herhangi bir noktasına yapılacak bir saldırı, bu dağınık Rus kolordusunun son neferine kadar yenik düşmesi ve tüm Rus cephane ve malzemesinin ele geçirilmesi [sayfa 293] sonucunu verebilirdi. Ömer Paşa, günün birinde böyle bir fırsatı ihmal etmiş olmasının nedenini açıklamak zorunda kalacaktır.
      Şu halde Rusların Kalafat önlerinde yığabilecekleri birlik, müstahkem mevkiye saldırma gücünde olmayan, belki sadece Türklerin ileri mevzilerine girebilecek güçte bir birlik olabilirdi. Rusların bu bir anlık ve hayali başarıyı sağlamaları bile tam beş haftayı gerektirdi. İstihkamcı Komutan General Schilders, Kalafat’ı alma emriyle gönderilmişti. General geldi, gördü ve Çeodayev’in gelişine ve böylece merkezden ve sol kanattan yeni birlikler sağlanması olanağının elde edilmesine kadar beklemeye, hiçbir şey yapmamaya karar verdi. Beş hafta boyunca Ruslar, bu tehlikeli durumda, gerileri ve yanlan saldırıya açık olarak, ve bir an dahi direnemeyecekleri bir saldırıya adeta çağrı çıkarırcasına, öylece beklediler. Ve bu beş hafta boyunca Ömer Paşa, onların gerisini ve yanlarını tehdit eden bir noktada, düşmanın zayıflığını dürbüne ya da teleskoba dahi gerek olmaksızın görmesine elverecek bir noktada durdu ve hiçbir şey yapmadı. Gerçekten, müttefik devletlerin patronluğu altında yürütülen bu modern savaş düzenini kavramak her babayiğidin harcı değil herhalde!
      Her ne ise, birdenbire gelen bir haberle, Rusların Kalafat’tan tamamen çekilmekte olduğunu öğreniyoruz. Bu haber üzerine İngiliz gazeteleri, bu çekilişin, müttefik Avusturya’nın, Rusların gerisinde Transilvanya’da yığınak yapmasının sonucu olduğu yaygarasını koparıyorlar! Bunun, şanlı Avusturya ittifakının sonucu olması, Lord Aberdeen’in parlak siyasetinin sonucudur demeye getiriyorlar. Ama Avusturya’ya ait olduğu kesin bir bildiri, Avusturya ittifakı diye bir şey olmadığını, Avusturyalıların, o ordunun oraya neden gönderildiğini açıklamadıklarını ve şimdiki halde, bu ordunun oraya neden gönderildiğini ve bilmediklerini gösteriyor. Ve ayrıca bizim İngiliz çağdaşlarımız, Rusya’nın geri çekilişinin nedeni konusunda büyük bir kararsızlık içinde bulunuyorlar. Ama gerçekten, nedir bu çekilmenin nedeni? Nedeni mi, gayet basit, şu: Fransız ve İngiliz birlikleri İstanbul’a gidecekler. Bu birlikleri oradan Odessa’ya ya da Besarabya’ya göndermekten ve Rusların ikmal yollarını kesmekten daha kolay hiçbir şey olamaz.
      Karma hükümetin gerçek niyetleri ne kadar zararsız olursa olsun, dış baskı, hükümeti, ciddi davranmaya zorlayabilir. Apaçık görünüyor ki, Gorçakov, batı, ordularının sırf diplomatik bir görev yüklendiklerine inanmıyor, İngiltere’den emir olsaydı bile, Fransa’dan emin olması olanaksızdı. Tüm hükümetlerden emin olsaydı bile, generallerden emin olamazdı. Türklerin karşısında, kanatlardan yürüyüşü göze alabilir, ama İngiliz ve Fransız birlikleri gelip [sayfa 294] onun kanatları üzerine saldırma tehdidinde bulununca, işlerin ciddileştiğini kabul etmek durumundadır. Bunun sonucudur ki, Çeodayevin yürüyüşü, Odessa’nın yukarısında 30.000-40.000 kişilik bir ordugah kırması için durdurulmuştur. Bunun sonucudur ki, o Prut ya da Seret için herhangi bir birlik veremez. Bunun sonucudur ki, Kalafat önünde Gorçakov’a destek için herhangi bir birlik gelemez. Bunun sonucudur ki, Kalafat’a herhangi bir saldırıda bulunulması olanaksız hale gelir. Bunun sonucudur ki, Gorçakov, geldiği gibi, düzenli bir biçimde geri çekilmek zorundadır. Ve böylece sona erer büyük acıklı-güldürü, yani Kalafat’a Rus yürüyüşü.[156] [sayfa 295]

Yaklaşık olarak 13 Mart 1854’te yazılmıştır.

The People’s Paper
n° 98, 18 Mart 1854
Başyazı

 

KARL MARX
TÜRKİYE’NİN BÖLÜŞÜLMESİNE
İLİŞKİN BELGELER

Londra, Salı, 21 Mart 1854


      En önemli olaylardan biri, hükümetin, yönetiminin ilk üç ayı içinde Rus imparatoru ile arasında geçen gizli yazışmayı ve doğal olarak bunlar arasında, Lord Aberdeen’in 1844’te çarla yaptığı görüşmeye ilişkin muhtırayı zorunlu olarak yayınlamasıdır.181 Journal de St. Petersburg182 da Lord Aberdee’i, Çar-Aberdeen görüşmelerine ilişkin muhtırayı açıklamaya çağırmıştı.
      Söze, Kont Nesselrod’un, 1844 Haziranında çarın İngiltere’ye yaptığı geziyi izleyen yazışmalarına dayandırılan ve kraliçenin hükümetine sunulmuş olan muhtırasının çözümlemesiyle başlıyorum. Buna göre, Osmanlı imparatorluğunun bugünkü status qua’su, “korunmasında herkesi çıkarı olan barışa çok uygundur.” İngiltere ile Rusya bu ilke üzerinde görüş birliğindedirler, dolayısıyla, bu status quo’nun korunması için çabalarını birleştirmelidirler. “Bu düşünceyle temel amaç, Babıâlinin gereksiz yere diplomatik kavgalarla rahatsız edilmeksizin ve mutlak zorunluluk olmadıkça içişlerine müdahale edilmeksizin sükunet içinde yaşamasına izin verilmesi olmalıdır.” Şimdi, bu “sabırlı davranma sistemi” başarılı biçimde nasıl yürütülecektir? Her şeyden önce, Rusya’nın Babıâliyle olan anlaşmalarını uygun gördüğü anlamda yorumlamasına İngiltere’nin karışmaması, üstelik Babıâliyi o anlaşmalara, Rusya’nın yorumu doğrultusunda uymaya zorlaması ile, ikinci olarak da Rusya’nın, sultanla onun uyrukları arasına “sürekli” olarak [sayfa 296] girmesine izin vermesi suretiyle yürütülecektir. Tek sözcükle söylemek gerekirse, Babıâliye karşı sabırlı davranma sistemi demek, Rusya’yla suç ortaklığı demektir. Ancak bu garip öneri, kaba deyimlerle ifade edilmiş olmaktan uzaktır.
      Muhtıra “tüm büyük devletler”den sözetmeyi hiç ihmal etmiyor, ama aynı zamanda, Rusya ile İngiltere’nin dışında herhangi bir büyük devlet bulunmadığını da apaçık itiraf ediyor. Fransa’nın, “St. Petersburg’la Londra arasında kararlaştırılmış yol doğrultusunda davranma gereğini duyacağı” söyleniyor. Avusturya, Rusya’nın sırf bir eklentisi olarak gösterilmekte, kendine özgü bir yaşamı olmadığı, kendine özgü ayrı bir siyaset izlemediği, sadece “tam bir özdeşlik ilkesiyle” Rusya’nın siyasetiyle yakından bağlandığı söylenmekte. Prusya ise, adı bile edilmeye değmez bir hiçlik olarak işlem görüyor. Bu nedenle adı pek geçmemekte. Bu durumda tüm büyük devletler sözü, St. Petersburg ve Londra hükümetleri için, parlak bir söz olmaktan ötede bir anlam taşımıyor. Bütün büyük devletler tarafından kabul edilecek davranış çizgisi deyimi de St. Petersburg tarafından çizilen ve Londra tarafından uyulacak olan davranış çizgisi demek oluyor. Ihtıra şöyle diyor:

“Babıâli, sürekli olarak, kendini, öteki devletlerle yaptığı düzenlemelerin getirdiği bağlantılardan kurtarmaya çalışma eğilimindedir. Böyle yaparken de, öteki hükümetlerin karşılıklı kıskançlığı nedeniyle kendisine dokunulmayacağını ummaktadır. Babıâli, öteki devletlerden biriyle yaptığı bağlantıya uymazsa, geri kalan devletlerin, onun kavgasını benimseyeceklerini ve ona siper olarak tüm sorumluluklarından kurtaracaklarını düşünüyor.
      “Babıâlinin bu kuruntusunu doğrulamamak önemlidir. Büyük devletlerden herhangi birine karşı yüklenimlerini yerine getirmeyi her ihmal edişinde, kendisine hatasını anlatmak ve haklı bir tazminat isteyen hükümete karşı, doğruca hareket etmesini kendisine salık vermek, bütün öteki devletlerin de yararınadır.
      “Babıâli, öteki hükümetler tarafından desteklenmediğini idrak eder etmez, gerileyecektir ve ortaya çıkmış olan anlaşmazlıklar, herhangi bir çatışmaya yol vermeksizin uzlaşmacı bir anlayışla çözümlenecektir.”


      İşte Rusya’nın eski antlaşmalarına dayanarak Türkiye’den yeni ödünler koparması siyasetinde İngiltere’yi yardıma çağıran formülü budur.

“Avrupa’da bugün beslenen duygular karşısında hükümetler, Türkiye’deki hırıstiyan nüfusun, çirkin baskı hareketlerine ya da dinsel hoşgörmezliğe hedef olmasına seyirci kalamazlar. Osmanlı hükümetine bu gerçeği sürekli olarak duyurmak ve ancak, [sayfa 297] Babıâlinin hıristiyan uyruklarına karşı hoşgörüyle ve yumuşak davranmaları koşuluyla büyük devletlerin desteğine ve dostluğuna dayanabileceklerine inandırmak çok önemlidir.

“Yabancı temsilcilerin, bu ilkelerin rehberliği altında, aralarında tam bir anlaşma inancı ile davranmaları, görevleri olacaktır. Babıâliye karşı protestoda bulunurlarsa, bu protesto, tek bir metin biçiminde olmasa bile, gerçek bir görüş birliği niteliğini taşımalıdır.”


      Bu ılımlı yolla, İngiltere’ye, Türkiye’deki hıristiyanlar üzerinde Rusya’nın dinsel koruyuculuğunu nasıl destekleyeceği öğretiliyor.
      “Sabır siyaseti”nin temellerini böylece atan Rusya, bu sabrın, herhangi bir saldırganlık siyasetinden daha öldürücü olabileceğini ve Osmanlı imparatorluğunun kapsadığı tüm “ayrılıkçı unsurlar”ın gelişmesine korkunç ölçüde katkıda bulunabileceğini sırdaşından gizleyecek değil ya: Öyleyse güzel bir sabah vakti, Osmanlı imparatorluğunun çöküşünü “beklenmedik bazı koşullar hızlandırabilir ve bunu önlemek dost devletlerin gücü içinde de olmayabilir.” O zaman akla gelen soru, böyle beklenmedik koşulların ortaya çıkması ve Türkiye’de son felaketi doğurması karşısında ne yapılacağı sorusudur?
      İstenen tek şey, Türkiye’nin çöküşünün kapı eşiğine gelmesi durumunda, İngiltere ile Rusya’nın “girişimde bulunmadan önce bir ön anlaşmaya ulaşmalarıdır”. Muhtıranın belirttiğine göre, bu “düşünce” üzerinde, “imparatorun son Londra gezisi sırasında [Otokrat ile Wellington dükü, Sir Robert Peel ve Aberdeen örlü arasında yapılan uzun görüşmelerde] ilke olarak anlaşmaya varılmıştır.” Bu görüşmelerden çıkan “sonuç, Türkiye’de beklenmedik herhangi bir şey olursa, Rusya ile İngiltere’nin ortaklaşa izleyecekleri yolu daha önceden birlikte uyuşumlu hale getirme şeklinde bir nihai bağlantıydı”.
      Şimdi bu nihai bağlantı ne anlam taşıyor? Her şeyden önce, Rusya ile İngiltere’nin, Türkiye’nin paylaşılması ile ilgili bir ön anlaşmaya ulaşmaları anlamını taşıyor, ikincisi, böyle bir durumda İngiltere’nin, Fransa’ya karşı, Rusya’yla ve onun alter ego’su[157] olarak tanımlanan Avusturya ile Kutsal ittifak yapması ve böylece Fransa’nın, onların görüşü doğrultusunda davranmak zorunda bırakılması anlamını taşıyor. Böyle ortak bir anlayışın doğal sonucu, İngiltere’nin Fransa’yla öldürücü bir savaşa bulaşması ve böylece Rusya’ya, Türkiye’de, kendi siyaseti doğrultusunda, eli-kolu serbest, istediğini yapması olanağını verirdi.
      Türkiye’nin düşüşünü hızlandırabilecek “beklenmedik [sayfa 298] koşullar”a tekrar tekrar büyük ağırlık veriliyor. Ancak muhtıranın sonunda bu esrarlı deyim ortadan kalkıyor, yerini daha açık olan bir formül alıyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalara ayrılma durumunda olduğunu daha önceden kestirirsek, İngiltere ile Rusya’nın bir ön uyuşuma varmaları gerekecektir, vb. ...” Bu durumda, beklenmedik tek koşul, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık parçalara ayrılma durumunda olduğuna ilişkin Rusya’nın beklenmedik açıklamasıdır. Nihai bağlantının getirdiği ana nokta, Rusya’ya, belli bir anda Türkiye’nin ani çöküşünü önceden kestirme özgürlüğünü tanıması ve İngiltere’yi, böyle bir felaket kapının eşiğinde olduğuna göre, Rusya’yla ortak bir anlayışa ulaşmak üzere görüşmelere girmeye zorlamasıdır.
      Buna uygun olarak, muhtıranın düzenlenmesinden on yıl kadar sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun canlılığını yitirdiği ve bu durumda, Fransa’yı dışarda tutarak, daha önceden üzerinde anlaşmaya varılan uzlaşmaya yanaşmaları, yani Türkiye ile Fransa’nın arkasında bir fitne kurulması gerektiği, şimdi İngiltere’ye bildiriliyor. Bu peşrev, St. Petersburg hükümeti ile İngiltere karma hükümeti arasında bir dizi gizli belgelerin alınıp-verilmesine yolaçmıştır.
      St. Petersburg’daki Britanya elçisi Sir G. H. Seymour, o zamanki dışişleri bakanı Lord J. Russell’a ilk gizli yazısını 11 ocak 1853’te gönderiyor. Elçi Lady Seymour’la kendisini imparatorluk ailesiyle tanışmak üzere davet etme lütfunda bulunan Grand Düşes Helen’in sarayında, 9 Ocak akşamı imparatoru görme “onuru”na ermiştir, imparator büyük bir nezaketle ona doğru yürümüş, karma hükümetin kuruluşu haberinden büyük bir mutluluk duyduğunu söylemiştir, imparator, hükümete uzun ömür dilemiş, elçinin Aberdeen’e kendisini kutladığını bildirmesini, Lord John Russell’ın beynine de “iki hükümetin –İngiltere hükümetiyle Ben ve Ben’le İngiltere hükümeti– en iyi ilişkiler içinde olması gerektiğini ve bu gerekirliğin hiçbir zaman şimdikinden fazla olmadığını iyice yerleştirmesini arzu ettiğini söylemiştir.”
      Bu sözlerin Ocak 1853’te, “Türkiye olaylarıyla ilgili olarak Rusya ile –muhtıraya göre– tam bir anlaşma içinde bulunan Avusturya’nın” Karadağ’da suları açıktan açığa bulandırmakta olduğu bir sırada söylendiğine dikkat edin.
      “Biz görüş birliğinde olduğumuz zaman” demiştir, çar, “ötekilerin ne düşündüğü ya da yaptığı önemli değildir.” Ve ikiyüzlü bir yas tutma havası içinde sözü şöyle sürdürmüştür: “Türkiye çok nazik bir durumda, bize büyük dertler açabilir.” Bu kadar konuştuktan sonra çar, sanki veda ediyormuş gibi Sir H. Seymour’un elini [sayfa 299] nezaketle sıkmış, ancak “derhal konuşmanın tam anlanmadığı kanısına varan” Sir Hamilton, Otokrattan “Türkiye olaylarıyla ilgili olarak biraz daha açık konuşmasını” dilemiştir. “Ancak gayet nazik söz ve davranışlarına karşın” diyor gözlemci, “haşmetmeapları benimle, güneyde girişmek üzere olduğu gösteri hakkında konuşmak niyetinde olmadığını gösterdi”.
      Belirtmek gerek ki, Sir Hamilton, 7 Ocak 1853 tarihli yazısında, İngiltere hükümetine, “5’ince Corps d’Armée’nin Tuna eyaletlerinin sınırına ilerlemesi emrinin verildiğini ve 4’üncü Kolorduya da gerekirse harekete geçmek üzere hazır olması emrinin verilebileceğini” bildirmişti. Sir Hamilton, 8 Ocak 1853 tarihli yazısında da, Nesselrod’un, “Rus diplomasisinin bir kuvvet gösterisiyle desteklenmesi gerektiğini” kendisine söylediğini haber vermişti.

“İmparator” diyor Sir Hamilton yazısında, “ilkin biraz çekingen olarak, ama sözünü sürdürdükçe, açık ve çekinmeksizin şöyle dedi:
      “Türkiye olayları, çok düzensiz koşullar içindedir. Ülkenin parçalanmakta (menace ruine)[158] olduğu görülüyor: Çöküş büyük talihsizlik olacaktır. İngiltere’yle Rusya’nın bu olaylar üzerinde tam bir anlaşmaya varmaları ve herhangi birinin, ötekine haber vermeksizin kesin bir adım atmaması çok önemlidir.
      “'Durum!’ diye haykırdı imparator, ‘avucumuzun içinde hasta bir adam var – çok hasta bir adam. Size içimden geldiği gibi söylüyorum, eğer bugünlerde bu hasta adam, özellikle bütün gerekli hazırlıklar yapılmadan önce ölüverirse, bu büyük bir talihsizlik olacaktır. Ama, sizinle bu konuda konuşmak için henüz vakit gelmiş değil.’”
      “Haşmetmeaplarının, bir noktayı belirtmeme izin vermelerini dilerim. Haşmetmeapları, adamın hasta olduğunu ifade buyurdular. Bu çok doğrudur. Ama haşmetmeapları inayet buyururlar ve beni affederlerse, belirtmek isterim ki, cömertin ve güçlünün görevi, hasta ve zayıf olana yumuşak davranmaktır.”


      Britanya elçisi, çarın Türkiye ve hastalık hakkındaki görüşüne karşı söylediği bu sözün ve hasta adama karşı sabır gösterilmesi dileğinin “hiç değilse çarı darıltmadığı” düşüncesiyle kendini rahatlatıyor. İşte Sir H. Seymour’un çarla ilk başbaşa görüşmesine ilişkin raporu böylece sona eriyor. Ama Sir Hamilton bu vis-à-vis[159] görüşmede, gerçi tam bir saraylı gibi görünüyorsa da, kendi hükümetini uyarma ve bundan sonra ne olup-bitebileceğini onlara söyleme bakımından yeter ölçüde sağduyu göstermiştir:

“Bu tür bir başlangıç, sadece iki yanlı bir açmaz yaratma [sayfa 300] eğilimini taşır. Bu iki yanlı açmaz, görünüşe göre şudur: Eğer haşmetmeapları hükümeti, Türkiye’nin aniden çökmesi halinde ne olup-biteceği hususunda Rusya ile bir uzlaşmaya varamazsa, ortaya çıkacak sonuçların İngiltere yönünden memnunluk verici olmaması halinde şikayete daha az hakkı olacaktır. Bunun tersine, haşmetmeapları hükümeti bu tür olasılıkları dikkate almayı kabul ederse, o zaman da ortaya çıkmasını mümkün olduğu kadar önlemekte büyük yararı olan bir felakete bir ölçüde rıza gösteren taraflardan biri durumuna girecektir.”


      Sir Hamilton yazısını, şu özlü sözle bitiriyor:

“İşin özü galiba şu: İngiltere, Türkiye’nin çöküşünü önleme düşüncesi çerçevesinde Rusya’yla yakın uyuşum içinde olmayı arzu etmek durumundayken, Rusya bu uyuşumun, çöküşü izleyecek olaylar üzerinde olmasından çok memnunluk duyacaktır.”


      Sir G. H. Seymour, 22 Ocak 1853 tarihli raporunda, Lord J. Russell’a haber verdiği üzere, 14 Ocak günü, çarı “yalnız yakalamış” ve gizli bir başka görüşme daha yapmıştır. Otokrat, İngiliz elçisine, Doğu olayları hakkında lütfedip bir ders vermiştir. İmparatoriçe Katerine II’nin düşleri ve tasarımlarını herkes bilir, ancak çar kendisi bu düş ve tasarımlara kapılmamıştır. Tam tersine, onun görüşünce, Rusya için belki de tek tehlike, esasen çok geniş olan topraklarını daha da genişletmesidir. (Okurlarınız, Kont Pozzo di Borgo’nun raporlarından bununla ilgili bir bölümü aktardığımı anımsayacaklardır.) Türkiye’nin status quo’su Rusya’nın çıkarları için biçilmiş kaftandır. Bir yandan Türkler, askerî girişim ruhunu yitirmişlerdir, öte yandan “bu ülke, bağımsızlığını koruyacak ve öteki ülkelerin kendisine saygılı davranmasını sağlayacak kadar güçlüdür ya da şimdiye dek güçlü kalmıştık. Ama bu imparatorlukta, çarın, her ne kadar güç ve “zahmetli” olsa da, gözetmesi gereken milyonlarca hıristiyan yaşamaktadır. Onları gözetmesi, hakkı, ödevi ve dininin gereğidir. Sonra çar, birdenbire, hasta adam, hiçbir biçimde “aniden ellerinde ölüvermesine” (de leur échapper)[160] izin vermemeleri gereken çok hasta adam benzetmesine döner yeniden. “Gizli bir düzenleme gerçekleşmeden önce, beklenmedik bir biçimde böyle bir felaket patlak verirse onu izleyecek şey, kaos, karışıklık ve kesinlikle bir Avrupa savaşı olacaktır.”
      Bir kez daha Osmanlı İmparatorluğu’nun kapının eşiğinde olan ölümünü haber verdikten sonra “nihaî bağlantı” çerçevesinde, mirası Rusya’yla birlikte hesaplamak üzere İngiltere’ye çağrısını yineler. Çar, henüz kendi “ileriye ait düzenlemesı”ni çizmekten kaçınmakta, bir çeşit parlamenter yoldan, paylaşma durumunda, [sayfa 301] gözden uzak tutulmayacak ana noktayı ortaya koymakla yetinmektedir:

“Sizinle bir dost ve bir centilmen olarak konuşmak arzusundayım, İngiltere ile ben, bu konuda bir anlayışa varırsak, geri kalanlar benim için çok az önem taşıyor. Başkalarının ne yaptığı ya da düşündüğü benim için önemli değil. Öyleyse, açık yürekle ve özdenlikle söylemeliyim ki, eğer İngiltere günün birinde İstanbul’a konmayı düşünüyorsa, buna izin vermeyeceğim. Size böyle bir niyet taşıyorsunuz demiyorum, ama bu gibi konularda açık konuşmak daha iyidir. Bana gelince, aynı şekilde, işgalci olarak demiyorum, ama mal sahibi olarak İstanbul’a yerleşme konusunda söz vermeye hazırım. Olabilir ki, daha önceden hazırlık yapılmamışsa, her şey talihe bırakılmışsa, koşullar beni, İstanbul’u işgal etme noktasına getirebilir.”


      Bu durumda İngiltere’nin İstanbul’a yerleşmesi yasaklanıyor. Çar, mülk sahibi olarak değilse bile, en azından geçici bir kiracı sıfatıyla böyle yapacaktır. Britanya elçisi, açıklamasındaki içtenlikten ötürü haşmetmeaplarına teşekkürlerini sunar. Ondan sonra Nikola, Wellignton düküyle geçmiş görüşmesini anımsar. Bu görüşmenin kaydı ve résumé’si[161] 1844 muhtırasıdır. Günün konusuna –çarın kutsal yerlere ilişkin isteklerine– geçen Britanya elçisi, kaygılarını dile getirir:

“Rus ordusunun ortaya çıkışı iki sonuç doğurabilirdi – birincisi, Fransa’nın karşı gösteride bulunmasına yolaçabilirdi, ikincisi ve daha önemlisi, sultanın ayaklanmalar ve parasal bunalımlarla zaten çok fazla zayıflamış olan otoritesine karşı hıristiyan nüfusun başkaldırmasına olanak verebilirdi, imparator, bana, kuvvetlerinin henüz herhangi bir harekete girişmemiş olduğuna (n’ont pas bougé)[162] dair güvence verdi ve herhangi bir ilerlemeye gerek olmayacağını umduğunu söyledi. Sultanın topraklarına Fransızların herhangi bir sefer yapması ile ilgili olarak da, haşmetmeapları, böyle bir adımın, işleri derhal bunalıma sürükleyecek olduğunu, onurunu koruma duygusunun, onu, gecikmeksizin ve duraksamaksızın kuvvetlerini Türkiye’ye yollamaya zorlayacağını, böyle bir ilerleme Büyük Türk’ün (le Grand Turc)[163] devrilmesine yolaçarsa, bundan esef duyacağını, ancak zorlandığı yolda davrandığı düşüncesinde olacağını söyledi.”


      Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kaldırılması için “ileriye ait bir düzenleme” tasarlanması ve “varolan düzenin yerini alması, [sayfa 302] düşünülen yeni bir düzenin kurulmasına ilişkin her şeyle ilgili olarak önceden bir uzlaşmaya girme” – işte çarın, üzerinde çalışması için İngiltere’ye verdiği tema budur. Öğrencisini, denklemi başarıyla çözerse neler kazanabileceğine dair bir söylevle ceseratlendirir ve babaca bir öğütle uğurlar:

“Türkiye’nin kaderiyle en yakından ilgilenen bellibaşlı iki hükümet tarafından kabul edilecek önlemler sonucu, Avrupa’da müslüman yönetiminin ortadan kaldırılmasının yaratacağı boşluk, genel barışın kesintiye uğramasına yolaçmaksızın doldurulabilirse, 19. yüzyıl uygarlığı, soylu bir zafer elde etmiş olacaktır.”


      İngiltere’ye yöneltilen bu çağrıya, Lord John Russell, 9 Şubat 1853 tarihinde, gizli, kişiye özel bir yanıt gönderdi Lord John Russell, çarın, müttefik bir devletin gelecekte paylaşılması konusunda sırf kendisiyle gizli yazışmalara girmek suretiyle İngiltere’yi yanlış bir noktaya zorlamak gibi haince bir niyeti olduğunu kavrayabilseydi, o da çar gibi davranır, St. Petersburg’a resmî bir yazı gönderecek yerde, Baron Brunnow’a sözlü bir yanıtlamayla yetinirdi Gizli belgeler kamaraya sunulmadan önce The Times gazetesi Lord John’un yazısını, çarın önerisini “şiddetle reddeden” çok güçlü bir yanıt olarak nitelemişti Aynı gazete dünkü sayısında ise Lord John’a övgüsünü geri alıyor, “tam olmayan bilgiye dayanan övgüyü gerçekte bu belgenin hak etmediğini” ilan ediyor. The Times’ın Lord John’a öfkesinin nedeni, onun Avam kamarasının cuma günkü oturumunda yaptığı açıklama. Lord John, yazışmaları bu gazeteye verme gibi bir alışkanlığının elbette olmadığını, üstelik Sir G. H. Seymour’a verdiği yanıt hakkındaki yazıyı, yayınlanışından üç gün sonraya kadar okumamış olduğunu söylemişti
      1814’ten bu yana İngiliz bakanların Rusya’yla yazışmalarında, güçlü konuşmak şöyle dursun, alçak perdeden, miskin tonlarına tanık olan herkes, Lord John’ın yazısını, bu küçük dünyalının kahramanca bir gösterisi olarak kabul ve itiraf etmek zorunda kalacaktır.
      Belge, tarihe önemli bir katkıda bulunacak nitelikte olduğu ve görüşmelerin gelişmesini gözler önüne tam serdiği için, okurlarınız bu belgeyi in extenso[164] bilmekten mutluluk duyacaklardır:
       

LORD JOHN RUSSELL’DAN SİR G. H. SEYMOUR’A
(GİZLİ VE HİZMETE ÖZEL)

      Dışişleri Bakanlığı, 9 Ocak 1853
      Efendim! 22 Ocak tarihli gizli ve özel yazınızı aldım ve kraliçeye [sayfa 303] sundum. Haşmetmeapları her zaman olduğu gibi bu kez de, imparator hazretlerinin ılımlı, içten ve dost davranışını görmenin mutluluğu içindedir. Haşmetmeapları aynı ılımlı, içten ve dostça görüşme anlayışı içinde karşılık vermemi buyurdular. İmparator hazretlerinin ortaya koydukları sorun çok ciddidir. Sorun, Türk imparatorluğunun çökmesinin olası ya da yakın bulunması varsayımı gözönüne alınarak, beklenmedik bir sırada ve ilerisi için bir plan düşünülmemişken, ortaya çıkmaları bir felakete yolaçabilecek olan kaos, karışıklık ya da mutlak bir Avrupa savaşı ile yüzyüze gelmektense, böyle bir olasılığa karşı hazırlıklı bulunmanın daha iyi olup olmadığı sorunudur. İmparator hazretlerinin, hükümetinizin dikkatini çekmeniz arzusundayım dediği nokta budur. Bu ciddi sorun üzerinde dururken, haşmetmeapları hükümeti, bu geniş Avrupa sorununa bir çözüm bulunmasını gerektirecek herhangi bir bunalımın henüz sözkonusu olmadığı düşüncesindedir. Kutsal yerlerle ilgili anlaşmazlıklar doğmuştur, ama bu anlaşmazlıklar, Babıâliden çok Rusya ile Fransa’yı ilgilendirmektedir. Türkiye hükümetinin dışındadır. Türklerin Karadağ’a saldırısı, Avusturya ile Babıâli arasında, ilişkilerin kötüleşmesine yolaçmıştır. Ama buda sultanın otorite ve güvenliğinden çok, Avusturya sınırlarını tehdit eden tehlikelerle ilgilidir. Görüldüğü gibi, sultana, ülkesi içinde barışı sürdüremediğini ya da komşularıyla dostça ilişkilerini koruyamadığını söylemek için yeter neden yoktur. Ayrıca haşmetmeaplarının hükümetine öyle görünüyor ki, üzerinde düşünülen olayın da, ne zaman olacağı belli değildir. Wilhelm III ile Louis XIV, İspanya Kralı Charles II’nin tahtına veraset konusunda anlaşma yaparken uzakta olmayan bir olay için hazırlanıyorlardı, ispanya hükümdarının hastalıkları ve insan ömrünün belirli oluşu, görünenin yakın ve kesin olduğunu ortaya koyuyordu. İspanya kralının ölümünü, bölüşme antlaşması, hiçbir biçimde hızlandırmış değildir. Aynı şey, geçen yüzyılda, Affedicilerin son prensinin ölümü üzerine Toskana’nın eldeğiştirmesi konusunda yapılan hazırlık için de söylenebilir. Ama Osmanlı İmparatorluğumun dağılışı için hazırlık yapmak başka bir şeydir. Böyle bir şey, yirmi, elli, belki de yüz yıl sonra olabilir. Bu koşullar altında, sultanın topraklarını önceden dağıtmak, Büyük Britanya kraliçesinin ve en az onun kadar Rus imparatorunun sultana karşı beslediği dostça duygularla bağdaşmaz. Bu düşüncenin yanısıra, kabul edilmelidir ki, böyle bir durumda yapılacak anlaşma, anlaşma yapılan şeyin gerçekleşmesi olasılığını kesin olarak hızlandırır. Dürüst davranılacaksa, Avusturya ve Fransa’nın, böyle bir antlaşmadan habersiz tutulmamalan gerekir. Kaldı ki, böyle bir gizleme, bir Avrupa savaşını önleme amacıyla da bağdaşmaz. Gerçekten, imparator hazretleri böyle bir gizleme niyetinde olamaz. Bu nedenle, bundan, Büyük Britanya ile Rusya, izlenecek yol üzerinde anlaşırlarsa ve bunu uygulamaya karar verirlerse, niyetlerini, Avrupa’nın büyük devletlerine bildirmeleri gerektiği anlamı çıkarılmalıdır. Böyle yapılan ve böyle haber verilen bir anlaşma uzun süre saklı kalamaz ve böyle bir anlaşmanın varlığının öğrenilmesi bir yandan sultanı endişeye düşürür ve yabancılaştırırken, bir yandan da onun bütün düşmanlarını daha fazla şiddete ve daha inatçı çatışmalara kışkırtır. [sayfa 304] Düşmanlarının hepsi, sonunda mutlaka galip gelme inancıyla savaşırken, sultanın generalleri ve askerleri, herhangi bir başarının, uğrunda çarpıştıkları davayı kesin ve son yenilgiden kurtaramayacağı düşüncesine kapılabilirler. Şimdi korkulan anarşi de böylece doğar, güçlenir ve hastanın dostlarının öngörüsü, hastanın ölüm nedeni olabilir. Haşmetmeaplarının hükümeti, benzer bir antlaşmanın uygulanmasına ilişkin tehlikeleri büyütme gereğini duymuyor. Veraset Savaşı örneği, karşı konamaz ihlal eğilimleri ağır bastığı zaman, bu tür antlaşmalara ne kadar az saygı duyulduğunu göstermeye yeterlidir, İstanbul’un sahibi değil, ama emanetçisi sıfatıyla Rus imparatorunun yeri, bir yandan kendi ulusunun uzun süreden beri beslediği duyguların, bir yandan Avrupa’da duyulacak kıskançlığın ortaya çıkaracağı sayısız tehlikelere açık olacaktır. Her kim olursa olsun, İstanbul’un son sahibinden, Mehmed II’nin varislerinin atıl, sırtüstü gelmiş kaygısızlığını göstermesi beklenemez. Akdeniz ile Karadeniz kapılarını tutan İstanbul hükümdarı, doğal olarak Avrupa olayları üzerinde büyük bir etkinliğe sahip olacaktır. Bu etkinlik Rusya’nın yararına kullanılabilir; aynı etkinlik Rusya’nın gücünü önleme ve denetleme yolunda da kullanılabilir, imparator hazretleri basiretli ve haklı olarak şöyle demiştir: Benim ülkem o kadar geniş ve her bakımdan o kadar mutlu ki, benim daha fazla toprak ya da sahip olduğumdan daha fazla kudret istemem akıllıca bir şey olamaz. Tam tersine, demiştir imparator, bizim için büyük ve belki de tek tehlike, esasen çok geniş olan bir imparatorluğu daha da genişletmekten doğabilir. Ancak, Babıâlinin yerini alacak güçlü ve muhteris bir devlet, imparator ya da ondan sonra gelecek olanların savaşa girmesini zorunlu kılabilir. Böylece ne İngiltere, ne Fransa, ne de muhtemelen Avusturya, İstanbul’u sürekli olarak Rusya’nın elinde görmeye razı olmayacakları için, Avrupa savaşı, bizzat o savaşı önlemek için tutulmuş yoldan çıkabilir. Haşmetmeapları hükümeti, Büyük Britanya adına, İstanbul’u alma niyet ya da arzusunu kesinlikle reddeder, imparator hazretleri buna güvenebilir. Hükümet aynı biçimde, Rus imparatoruyla daha önceden yazışmaksızın, Türkiye’nin çökmesi olasılığına karşı hazırlıklı bulunmak üzere herhangi bir anlaşmaya girmeyeceğine dair güvence vermeye de hazırdır. Şu halde, genel olarak, haşmetmeaplarının hükümeti, hiçbir siyasetin, imparator hazretlerinin şimdiye dek izlediği ve adını, gereksiz fetihler ve geçici onurla ölümsüzleştirmeye çalışmış hükümdarlardan daha büyük bir üne kavuşturacak olan siyasetten daha akıllıca, daha çıkar gözetmez ve Avrupa’nın daha yararına bir siyaset olabileceği kanısında değildir. Bu siyasetinin başarısı için Türkiye’ye karşı olabildiği ölçüde sabırlı davranılması; büyük Avrupa devletlerinin gerekli görebilecekleri herhangi bir isteğin, buyurgan bir istek olarak değil, ama dostça görüşme konusu olarak öne sürülmesi; sultanı zorlamayı amaçlayan askerî gösterilerden, donanmanın gösterilerinden olabildiği ölçüde kaçınılması; Türkiye’yi ilgilendiren sorunlardaki ayrılıkların, Babıâlinin yetkileri çerçevesinde, büyük devletler arasındaki karşılıklı uyuşmadan sonra çözümlenmesi ve Türkiye’nin zayıflığından yararlanarak zorlanmaması arzu edilir. Haşmetmeaplarının hükümeti bütün bu uyanlara, şu noktayı da eklemek [sayfa 305] ister: Hükümetin gözünde, sultana, hıristiyan uyruklarına, Avrupa’nın aydın uluslarına genellikle egemen olduğu üzere, dinsel özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle uyarlı olarak davranmasının salık verilmesi esaslı bir noktadır. Türk hükümeti, tarafsız yasa ve eşit yönetim kurallarını ne kadar benimserse, Rus imparatoru, görevinin gereği olduğuna ve antlaşmayla onaylandığına kuşku bulunmamakla birlikte, zahmetli ve ağır bir yük olarak gördüğü istisnai koruyuculuğa o kadar az başvurmak durumunda kalacaktır. Bu yazıyı Kont Nesselrod’a okuyabilirsiniz ve eğer arzu edilirse, bir kopyasını, imparatorun eline bizzat teslim edebilirsiniz. O durumda, bu yazıyı sunarken, haşmetmeapları hükümetinin, imparator hazretlerinin tutumundan esinlenen dostluk ve güven duygularını iletiniz.
      Saygı vb..
      J. Russell


      Bu çözümlemenin bir sonuca bağlanmasını, gelecek mektubuma bırakmak zorunda bulunuyorum. Ancak sözümü bitirmeden, daha önceki haberlere ek olarak, kamuoyuna açılmayan bir kaynaktan aldığım, Prusya’nın davranış ve tasarımlarına ilişkin en son haberi vermek istiyorum.
      Rusya’yla İngiliz-Fransız ittifakı arasındaki çekişmenin zaten tepe noktasına çıkmış bulunduğu bir sırada imparator Nikola, Berlin’deki kayınbiraderine,[165] kendi elyazısıyla bir mektup göndermiş, gerçi İngiltere’yle Fransa’nın denizlerde kendisine bir parça zarar verebileceklerini, ancak nisan sonunda savaşa girişmeye hazır hale gelecek 600.000 kişilik bir ordusu olduğu için, karada kendilerinden korkmadığını bildirmiştir, imparator, eğer Friedrich Wilhelm, Paris’e yürümeyi ve Louis Napoléon’u devirmeyi yüklenirse, bu ordunun 200.000 kişilik bir bölümünü onun komutasına verebileceğini belirtmiştir. Ahmak kral bu öneriye kendini o kadar kaptırmıştır ki, böyle bir yükümlülük altına girmemesi için Manteuffel’in kendisini inandırması, üç gün süren görüşmeleri gerektirmiştir. Kral için bu kadar söz yeter.
      Von Manteuffel’e, Prusya orta sınıflarının kendisiyle gurur duydukları bu “büyük karakter’e gelince, imparatorun, yukarda sözünü ettiğim mektubunun alındığı sıralarda, Londra’daki elçisi Bunsel’e gönderdiği ve benim özel mektuplarımın Bunsel’in eline ulaştığı yollardan daha başka bir yoldan benim elime geçen mektubu, bu bayı, apaçık ortaya koyuyor.183 Bu talimatın kapsadığı hususlar, üslubunun aşağılık kaypaklığı ile, başöğretmeni ve talim çavuşunu derhal ele veriyor. Aşağı yukarı şöyle: “Rüzgarın nereden estiğine iyi dikkat et. Eğer İngiltere’nin Fransa’yla gerçek bir [sayfa 306] ittifak içinde olduğunu ve savaşta kararlı bulunduğunu anlarsan, ‘Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığının yanında yer al. Eğer İngiltere’nin güdeceği siyasette kararsız olduğunu ve savaş eğilimi taşımadığını görürsen mızrağınla ortaya çık, senin ve benim efendim olan kralın karakter ve onuru adına mızrağını kır.” [sayfa 307]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4045, 5 Nisan 1854


       

KARL MARX
GİZLİ DİPLOMATİK YAZIŞMALAR

Londra, Salı, 24 Mart 1854


      Lord John Russell’in mektubu, gerçi tümüyle düşünülünce, çarın, Türkiye’nin olası parçalanması konusunda daha önceden bir uzlaşmaya varma önerisinin nezaketle geri çevrilmesi diye tanımlanabilir ama, bu mektupta, okurlarınızın dikkatini çekmek istediğim bazı garip bölümler var. Lord John şöyle diyor:

“Sultana, ülkesi içinde barışı sürdüremediğini ya da komşularıyla dostça ilişkilerini koruyamadığını söylemek için yeter neden yoktur.”


      Şimdi, Sir H. Seymour’un gizli yazışmalarının hiçbir yerinde, çarın, sultana bu türden bir şey söylenmesini önerdiğine dair en küçük bir ima görmüyoruz. Bu durumda, ya Lord Russell, bu tür bir adıma karşı durmayı öne sürüyor görünürken, böyle bir adımın atılmasını kendisi istemiştir, ya da Sir Hamilton’ın bazı yazılan, parlamentoya sunulan belgelerin arasına konmamıştır. Daha çok ikinci olasılıktan kuşkulanmamız gerekiyor, çünkü sadece onaltı gün sonra, 25 Şubat 1853 tarihinde, dışişleri bakanlığına getirilen Lord Clarendon, Lord Stratford de Redcliffe’e şu buyruğu vermiştir:

“Osmanlı imparatorluğunun bugün çok tehlikeli bir durumda bulunduğu endişesinin, majestelerinin hükümetinde hangi nedenlerden ileri geldiğini ekselansınız sultanın, akıllılığı ve onuru ile bağdaşan bir içtenlik ve açıklıkla anlatacaksınız. Babıâlinin çaresini bulamadığı ya da bulmak niyetinde olmadığı yabancı ulusların [sayfa 308] gittikçe artarak karşılaştıkları zorluklar, Babıâlinin kendi işlerinin kötü yönetimi, ve Türkiye’deki yürütme gücünün gittikçe artan zayıflığı, Babıâlinin müttefiklerini son günlerde yeni ve tedirgin eder bir tutum takınmaya götürmüştür. Bu durumun sürüp gitmesi, Babıâlinin hıristiyan uyruklarının genel bir kızgınlığını doğurabilir ve imparatorluğun bağımsızlığı ve bütünlüğü uğursuzluğa neden olabilir; böyle bir yıkımın majestenin hükümetini çok üzeceği muhakkak olmakla birlikte sözkonusu hükümet, bunun, bazı Avrupalı büyük devletlerce olası ve yakın görülmekte olduğunu Babıâliye bildirmeyi görevi sayar.” (Roma-katolik ve Rum-ortodoks kiliselerinin hakları ve ayrıcalıkları hakkındaki Mavi Kitaba bkz: c. I, s. 81-82.)


      Bu, İngiltere’nin sultana, “ülkesi içinde barışı sürdüremediğini ya da komşularıyla dostça ilişkilerini koruyamadığını söylemesi’ değil miydi? Çar, gayet düşüncesizce, İngiltere’nin İstanbul’a yerleşmesine izin vermeyeceğini, ama kendisinin, mal sahibi olarak değilse bile, en azından emanetçi olarak İstanbul’a elkoymayı düşündüğünü Sir Hamilton’a söylemişti. Bu küstah açıklamaya Lord John nasıl karşılık veriyor? “İstanbul’u alma arzularını” Büyük Britanya adına reddediyor. Çardan benzeri bir yüklenim istiyor değil.
      Lord John Hamilton şöyle diyordu: “İstanbul’un sahibi değil de mütevellisi olarak Rusya çarının durumu, gerek kendi ulusunun uzun süredir baskı altında tutulmuş tutkusu, gerek Avrupa’nın kıskançlığı yüzünden sayısız tehlikelere maruz kalır.”
      İngiltere’nin muhalefeti değil, Avrupa’nın kıskançlıkları!
      İngiltere’ye gelince o “İstanbul’u sürekli olarak Rusya’nın elinde görmeye” izin vermeyecektir – hayır, Lord John Rusya’ya karşı, Rusya’nın İngiltere’ye karşı konuştuğu tonla konuşmaya cesaret edemez. Bu nedenle İngiltere, “İstanbul’u sürekli olarak Rusya’nın elinde görmeye razı olmayacaktır”. Şu halde geçici olarak görmeye razı olacaktır. Başka deyişle, çarın önerisiyle birleşmektedir, İngiltere çarın reddettiği şeye izin vermeyecektir, ama çarın yapmaya niyetlendiği şeye katlanmaya hazırdır.
      Çarın emanetçi olarak İstanbul’a elkoymasına “razı olmayan” Lord John, İngiltere hükümeti adına, “Rusya’yla daha önceden yazışmaksızın, Türkiye’nin çökmesi olasılığına karşı hazırlıklı bulunmak üzere herhangi bir anlaşmaya girmeyeceğini” bildiriyor.
      Bu şu demektir: çar, İngiltere’yle temas etmeden önce, Avusturya ile anlaşma yapmış olduğu halde, İngiltere Fransa’yla bir anlaşmaya girmeden önce Rusya’yla temas kurmaya söz vermektedir. Lord John şöyle diyor: [sayfa 309]

“Bir bütün olarak, majesteniz çarın şimdiye kadar izlemiş olduğu politikadan daha akıllı, daha özgecil, ve Avrupa için daha iyiliksever bir politika benimsenemez.”


      Kazak hazretleri, tahta geçişinde saptanan siyaseti, hiç sapmaksızın izlemiştir, liberal Lord John da bu siyasetin hiç çıkar gözetmez ve Avrupa’nın yararına bir siyaset olduğunu ilan ediyor.
      Bugünkü Doğu anlaşmazlığında görünürdeki ana tartışma noktası, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rum Ortodokslar üzerinde Rusya’nın dinsel koruma hakkı iddiasıdır. Çar, iddialarını örtmek şöyle dursun, Sir Hamilton’a, “antlaşma gereğince, bu milyonlarca insana gözkulak olmaya hakkı olduğunu”, “hakkını ılımlı biçimde ve seyrek kullandığını” ve “bu hakkın, bazısı hayli güç olan yüklenimleri beraberinde getirdiğini” açıkça söylemiştir. Lord John Russell, çara, böyle bir antlaşmanın var olmadığını, çarın böyle bir hakkı olmadığını mı söylüyor? İngiltere’nin Rusya’daki Protestanlara ya da Fransa’nın Büyük Britanya’daki İrlandalılara karışmaya ne kadar hakkı varsa, çarın da Türkiye’deki Rum Ortodokslara karışmaya ancak o kadar hakkı olduğunu mu söylüyor? Bırakalım kendisi yanıtlasın:

“Majestenin hükümeti, hıristiyan uyruklarına karşı hak eşitliği ve inanç özgürlüğü esaslarına uygun olarak davranmasının sultana tavsiye edilmesinin şart olduğu kanısındadır. ... Türk hükümeti, tarafsız yasaları ve eşit yönetimi ne kadar benimserse, Rusya çan da, görevin şart koştuğuna ve anlaşmanın uygun gördüğüne kuşku olmayan ama majeste, çarın çok ağır bulduğu istisnai korumayı bu uyruklara sağlamayı o kadar az gerekli görecektir.”


      Babıâlinin uyrukları üzerinde, Rusya’nın, anlaşmayla onaylanmış istisnai koruyuculuğu! Lord John, buna kuşku yok diyor. Lord John, dürüst bir insan. Lord John, haşmetmeaplarının hükümeti adına konuşuyor. Ve Lord John, Otokrata hitabediyor. Öyleyse neden gelir vergisini bir kat artırıyor ve savaş hazırlıklarıyla dünyayı karıştırıyor? Birkaç hafta önce parlamentoda bir Kassandra edasıyla ayağa kalkıp çığlıklar atarak, zıp zıp zıplayarak, elini-kolunu savurarak çarın sadakatsizliğine, hainliğine abartılmış lanetler yağdırırken Lord John’un yaptığı neydi? Sezar’a, Sezar’ın istisnai koruyuculuğuna ilişkin iddialarının “görevinin gereği olduğunu ve antlaşmayla onaylandığını!” o söylememiş miydi?
      Karma hükümetin yakınması gereken şey, çarın kendinden bir şeyler saklaması ya da ağzını sıkı tutması değil, ama tam tersine, kendini küstah bir teklifsizlikle onların önüne serme cesareti göstermesi, onları en gizli tasarımlarının taşıyıcısı yapması ve böylece Downing Street[166] hükümetini Alexander Newski’deki özel [sayfa 310] hükümete dönüştürmesiydi. Adamın biri, size, sizin dostunuzu öldürme niyetinde olduğunu itiraf ediyor. Size, yağma için kendisiyle önceden bir uzlaşmaya varmanız için yalvarıyor. Eğer bu adam Rus imparatoruysa, siz de bir İngiliz bakansanız, onu sanık kürsüsüne çağırmayacaksınız, ama size gösterdiği büyük güven için kendisine büyük bir alçakgönüllülükle şükranlarınızı bildireceksiniz ve John Russell’in yaptığı gibi “ılımlı, içten ve dost davranışını teslim etmenin” mutluluğunu duyacaksınız.
      St. Petersburg’a dönelim. 20 Şubat gecesi – Prens Mençikov’un İstanbul’a varışından sadece sekiz gün önce– Grand Düşesin verdiği soirée’de,[167] Otokrat, Sir Hamilton Seymour’un yanına gelir, bu iki “centilmenin arasında şu konuşma geçer:

Çar: “Öyle ise yanıtınızı aldınız, ve onu yarın bana getireceksiniz.
      Sir Hamilton: “Bu şerefe nail olacağım majeste, ama majesteniz biliyor ki, yanıtın içeriği, majestenize belirttiğim gibi beklenilen yanıtın tamamen aynıdır.”
      Çar: “Bunu üzüntüyle anlıyorum; ama sizin hükümetiniz benim planlarımı doğru olarak kavramış. Beni, hasta adamın ölümü üzerine neyin yapılması gerekeceğinden çok, neyin yapılmaması gerekeceği hakkında İngiltere ile bir karara varmak ilgilendiriyor.”
      Sir Hamilton: “Ama, majeste, izninizle şunu söyleyeyim ki, biz hasta adamın ölüm yatağında yatmakta olduğunu gösteren bir neden görmüyoruz. Ülkeler öyle hemen çabuk ölmezler. Öngörülmeyen bir bunalım olmadıkça Türkiye daha birçok yıl yaşar, işte, majeste, böyle bir bunalımı yaratmaya elverişli bütün koşullardan kaçınmada majestenin hükümeti sizin yüce gönüllü yardımınıza güveniyor.”
      Çar: “Size şunu söyleyeyim, hükümetiniz, Türkiye’nin hâlâ herhangi bir varlık unsurunu kendinde bulundurduğu inancına sahip olacak kadar yanlış düşünceye vardırılmış ise, bu konuda yanıltıcı haberler almış olması gerekir. Size tekrar ediyorum, hasta adam ölüm döşeğinde yatmaktadır; ve böyle bir olayın bizi hazırlıksız yakalamasına hiçbir zaman meydan vermemeliyiz. Herhangi bir anlaşmaya varmamız gereklidir. Ve belirtmek isterim ki, herhangi bir sözleşme ya da protokol isteğinde bulunmuyorum; istediğim, genel bir uyuşmadan ibarettir – namuslu kişiler arasında bu yeterlidir. Şimdilik bu kadar; yarın beni görmeye gelirsiniz.”


      Sir Hamilton “haşmetmeaplarına yürekten teşekkür eder”, ama daha imparatorluk salonundan ayrılıp evine dönmeden içine [sayfa 311] kuşku girer, bunun üzerine masasına oturur, konuşma hakkında Lord John’a bir rapor yazar ve yazısını, mektubunun kenarına iliştirdiği şu dikkate değer notla özetler:

“Bir komşu devletin yakın çöküşünü böyle bir inatçılık ile bekleyen bir hükümdarın, böyle bir çözüm değilse bile başka bir çözüm saatinin yakın olduğuna gönlünde karar vermiş bulunmasından başka türlüsü olamaz. ... Rusya ile Avusturya arasında bu hususta belki genel ama herhalde özel bir anlaşma bulunmadan varsayıma pek cesaret edilemezdi. Kuşkumun yerinde olduğu kabul edilirse çar, kendi hükümeti ile birlikte majestelerinin hükümeti ve Viyana kabinesinin katılmasıyla Türkiye’nin kesin bölüşülmesi hakkında bir planı, ama Fransa’yı hariç tutarak, bu düzenden sağlamak niyetindedir.”


      Bu mektup, Londra’ya 6 Mart tarihinde ulaştı. O tarihte artık Lord John, dışişleri bakanı değildi, onun yerini Lord Clarendon almıştı. Türkiye’nin bu ağlamaklı aşığının kafasında elçinin bu mektubunun yarattığı izlenim oldukça şaşırtıcıdır. Çarın, Fransa’yı dışarda tutarak Türkiye’yi paylaşma yolundaki haince tasarımını çok iyi bildiği halde, Lord Clarendon, Londra’daki Fransız elçisi Waleski’ye, “kendileri”nin, Fransa gibi davranmayarak, “Rus imparatoruna güven duyma eğiliminde olduklarını, kuşku siyasetinin ne akıllıca, ne de güven sağlayıcı olduğunu” söylemiştir.

“Rusya çarına güvenmek eğiliminde olduğunu”, “güvensizlik politikasının ne akıllı ne de güvenilir olacağını”, ve “politikaları ve çıkarları birbirine uygun düştüğü takdirde İngiltere ve Fransa hükümetlerinin daima birlikte yürüyeceklerinden umutlu olmakla birlikte, Fransız hükümetinin son tutumunun, arzu edilecek bu sonucu sağlamaya doğrudan elverişli olmadığını açıkça belirtmek zorunda bulunduğunu”. (Mavi Kitap, c. I, s. 93 ve 98’e bakınız) belirtmektedir.


      En passant dikkat edilsin ki, çar, St. Petersburg’da Britanya elçisine telkinlerde bulunurken, The Times, Londra’da hemen her gün, Türkiye’nin umutsuz bir durumda bulunduğunu, Osmanlı imparatorluğunun parçalanmakta olduğunu, imparatorluktan geriye “sarıklı bir Türk başı”ndan başka bir şey kalmadığını yineleyip duruyordu.
      İmparatorluk soirée’sindeki görüşmenin ertesi günü sabah, aldığı çağrı üzerine, Sir G. H. Seymour çarın huzuruna çıkar, aralarında “bir saat yirmi dakika süren bir dialogue” olur. Sir G. H. Seymour, bu konuşmayı da 22 Şubat 1853 tarihli mektubuyla Lord J. Russell’a bildirir.
      İmparator, Lord John’un gizli ve özel mektubunu, Sir [sayfa 312] Hamilton’ın yüksek sesle okumasını ister. Bu mektupta yeralan açıklamaların, kuşkusuz çok tatmin edici olduğunu söyler, “biraz daha kuvvetlendirilmiş olmalarını arzu ederdim” der. Çar, Türkiye’nin, “ya bir dış savaş, ya da eski Türk partisi ile ‘yeni yüzeysel Fransız reformları’ yanlısı parti arasında bir çatışma, veya müslüman boyunduruğundan kurtulmak için zaten çok sabırsızlanmakta oldukları bilinen hıristiyanların bir ayaklanması yüzünden” bir yıkımın her an yakın olabileceğini yineler.
      Çar, aşınmış kabadayılığını gösterme fırsatını da kaçırmaz, 1829’da “General Diebitsch’in muzaffer yürüyüşünü durdurmasaydı”, sultanın otoritesinin sona erecek olduğunu söyler – oysa bilinen bir gerçektir ki, çarın o zaman Türkiye üzerine gönderdiği 200.000 kişilik ordudan sadece 500 kişi geri dönebilmiştir; bundan başka, gene bilinen bir gerçektir ki, eğer Türk paşalarıyla yabancı elçilerin ortak ihaneti olmasaydı, Diebitsch’in ordusunun ayakta kalan kısmı da Edirne ovalarında yok edilebilirdi.
      Çar, İngiltere ile Rusya arasında, sultanın yönetimindeki eyaletlerin önceden dağıtılması gibi bir düzenleme, ya da iki hükümet arasında resmî olmayan bir anlaşma istemediği noktasında ısrar etmektedir, imparator yalnızca, her iki tarafın arzu etmediği hususları “olayın patlak vermesi halinde, birbirlerine karşıt bir davranış, içine girmemeleri için, neyin İngiltere’nin çıkarlarına ters olduğunu, neyin Rusya’nın çıkarlarına aykırı düşeceğini” birbirlerine gizli olarak bildirmek suretiyle bir görüş alış-verişinde bulunmalarını, bir anlayışa ulaşmalarını istediğini söyler.
      Çar, neyin yapılmaması gerektiği yolunda böyle olumsuz bir anlayışa varma sayesinde, istediklerinin hepsini elde etmiş olabilirdi: Her şeyden önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması İngiltere’yle Rusya arasında, olumsuz ve bazı koşullara bağlı olarak da olsa, bir fait accompli[168] olarak karara bağlanmış olduğu için, beklenen olasılığın sökün ettiğini İngiltere’ye makul bir biçimde gösterebilmek üzere işleri karıştırmak artık ona kalırdı, ikincisi, her ne kadar muğlak ve olumsuz (negative) anlaşma şeklinde olursa olsun, İngiltere ile Rusya arasında, Fransa’nın arkasında yapılan ve onu dışarda bırakan gizli bir hareket tasarımı, İngiltere ve Fransa’yı karşı karşıya getirirdi. Üçüncüsü, İngiltere, neyi yapmaması gerektiği hususunda olumsuz yüklentiler (taahhüt) altına girerek engellendiği için, çar, kendi olumlu (positive) hareket tasarımını sakin sakin düzenleme özgürlüğünü elde ederdi. Bunların yanısıra, apaçık ortada ki, belli bir olayda, birbirlerinin neyi yapmasına izin vermeyeceklerini kararlaştıran iki taraf, kaçamak bir [sayfa 313] yoldan neye izin vereceklerini saptamış olurlar. Bu tür bir olumsuzda anlaşma, iki taraftan, daha usta olana, daha büyük kolaylıklar sağlar.
      Aklı karışan Sir Hailton “Herhalde haşmetmeapları” der, “bu olumsuz siyaset üzerindeki düşüncelerini açıklamak lütfunda bulunurlar”. Çar ilkin biraz nazlanır, direniyormuş gibi yapar, sonra nazik, baskıya boyun eğmiş görünerek, şu çok dikkate değer açıklamayı yapar:

“Rusların sürekli olarak İstanbul’a sahip olmalarını hoşgörmeyeceğim, ve bununla demek istiyorum ki, İstanbul’un İngilizlerin, Fransızların, ya da başka herhangi bir büyük devletin kullanımında olmasına hiçbir zaman meydan verilmemelidir. Öte yandan, Bizans imparatorluğunu tekrar kurmak girişimine ve Yunanistan’ın güçlü bir devlet durumuna gelecek şekilde böyle bir yayılmasına da hiçbir zaman izin veremem; Türkiye’nin küçük cumhuriyetler olarak parçalanarak Kossuth ve Mazzini ve öteki devrimci Avrupalıların sığmağı durumuna gelmesine ise hiç mi hiç izin veremem. Böyle bir düzenle bağdaşmaktansa savaşa başlarım, ve elimde bir tek tüfek ve bunu taşıyacak bir tek insan kalıncaya kadar savaşı sürdürürüm.”


      Bizans İmparatorluğu’na hayır, Yunanistan’ın güçlü bir devlet olmak üzere genişlemesine hayır, küçük cumhuriyetlerin konfederasyonuna hayır – bunlar olmayacak. Peki öyleyse ne istiyor? Britanya elçisinin tahminde bulunmasına gerek yok. İmparator kendisi, konuşma sırasında, sorgucusuna birdenbire şunu önerir:

“Gerçekte prenslikler, benim korunağım altında bağımsız birer devlettir ve böyle kalabilirler. Sırbistan aynı hükümet şekline sahip olabilir; Bulgaristan da. Bu vilayetin bağımsız bir devlet kurmaması için herhangi bir neden görünürde yoktur. Mısır’a gelince, bu bölgenin İngiltere için önemini tamamen kavrıyorum. Bu itibarla, Osmanlı imparatorluğunun çöküşü üzerine bölüşülmesi sırasında Mısır’ı alacak olursanız buna karşı bir diyeceğim olmayacağını söylemekle yetiniyorum. Girit için de aynı şeyi söylüyorum; bu ada size vaadedilir, ve bir İngiliz mülkü olmaması için bir neden göremiyorum.”


      Böylece, “Osmanlı imparatorluğumun dağılması halinde, herkesin sandığının tersine, tatmin edici bir toprak düzenlemesine ulaşılmasının çok güç olmayacağını” kanıtlar. Çar ne istediğini açık yürekle söylemektedir –Türkiye’nin paylaşılması– ve bu paylaşmanın, olabildiği kadar açıklıkla, söylediklerinden olduğu kadar söylemediklerinden de anlaşılan, genel bir çerçevesini çizmektedir. Mısır’la Girit İngiltere’ye verilmekte, prenslikler, [sayfa 314] Sırbistan ve Bulgaristan, Rusya’ya bağımlı devletler olarak kalmaktadır. Çarın kasıtlı olarak sözünü etmediği Türk Hırvatistanı, Bosna ve Hersek, Avusturya’ya katılacaktır. Yunanistan, “güçlenmesine yolaçmayacak biçimde” genişletilecektir – diyelim Aşağı Tesalya ile Arnavutluk’un bir parçasını alacaktır. İstanbul geçici olarak çar tarafından işgal edilecek, sonradan, Makedonya, Trakya ve Avrupa Türkiyesi’nden geri kalanları içine alacak bir devletin başkenti olacaktır. Ama, belki de Anadolu’nun bir parçasını da içine alarak büyütülecek olan bu küçük imparatorluğun kesin sahibi kim olacaktır? Bu noktada çar açılmıyor. Ama böyle bir imparatorluk için yedekte birini, yani kendi imparatorluğuna sahip olmak için canatan küçük oğlunu bulundurduğunu bilmeyen yok. Ya Fransa? O hiçbir şey almıyor mu? Galiba öyle. Ama hayır o da –kimse inanmaz ama– Tunus’la susturulacak. “Fransa’nın amaçlarından biri” diyor çar, Sir Hamilton’a “Tunus’u almaktır”. Kimbilir, belki de çar Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasında, Fransa’nın Tunus’a duyduğu iştihaya gözyumma büyüklüğünü gösterebilir.
      Çar bütün konuşma boyunca Fransa’ya karşı tepeden bakan bir eda ile konuşur.”Öyle görünüyor ki” der, “Fransa hükümeti, bizi, hepimizi Doğu olaylarına bulaştırmak için çabalıyordu.” Oysa Fransa, çarın bir zerrecik bile umurunda değildir.

“Fransızların Doğu işlerinde hangi yolun izlenmesini uygun görecekleri beni pek az ilgilendirir, ve bir aydan az önce sultana, Fransızların tehditlerine karşı koymak için benim desteğime gereksinim duyarsa hizmete hazır olduğumu açıkladım.
      “Bir sözcükle” diye çar devam etti, “size daha önce de söylemiş olduğum gibi, bütün istediğim İngiltere ile iyi bir anlaşmadan ibarettir, ve bu da neyin olması gerektiği değil, neyin olmaması gerektiği konusundadır.”
      Sir Hamilton: “Ama majesteniz Avusturya’yı unutuyorsunuz!” diye itiraz etti.
      Çar, Sir Hamilton’u hayretler içine düşürerek, “Oh”, dedi, “Şunu iyi biliniz ki, ben Rusya hakkında sözederken Avusturya hakkında da sözetmiş oluyorum; bunlardan biri için uygun olan öteki için de uygundur; Türkiye bakımından çıkarlarımız birbirinin tamamen aynıdır.”


      Çar, daha önceki konuşmasında sultandan Vaudeville’in[169] “Büyük Türk”ü olarak sözederken, şimdi artık, Paul de Kock’un çıkardığı modaya uyarak “ce monsieur”[170] diye konuşmaktadır. [sayfa 315] Ce monsieure karşı onca sabrı göstermemiş midir? İstanbul’a sadece bir Mençikov göndermiştir. Oysa, Oltenitza ve Çetalya’da ve kendi ordusunun izzet ve ikbal ile çekildiği Kalafat’ta kanıtladığı gibi, “isteseydi, İstanbul’a bir ordu gönderebilirdi – onları durduracak hiçbir şey yoktu.”
      Kazak hazretleri Sir Hamilton’ı şu sözlerle uğurlar: “Evet, hükümetinizi bu konular üzerinde yeniden yazmaya ikna edin – daha fazla ve çekinmeksizin yazmaya.”
      Bu garip konuşmasından, daha doğrusu monologdan kısa süre sonra 17 Mart[171] tarihinde, Britanya elçisi, Kont Nesselrod tarafından çağrılır. Nesselrod, elçiye, “hazırlanmasını imparator hazretlerinin emrettiği, Lord John Russell’ın mektubuna bir yanıt ya da o mektubun yorumu olması düşüncesiyle yazılmış çok gizli bir muhtıra” verir. Kont Nesselrod, belgeyi elçinin okumasını ister, “aslında da yazı onun kullanması için hazırlanmıştır”. Sir Hamilton bunun üzerine belgeyi okur ve, Moskof’un Fransa’ya karşı itinayla yönelttiği haraketlerin hiçbirine karşı tek sözcükle protestoda bulunmadığı halde, dehşet içinde, “belgenin düzenlemesinde etkili olmuş izlenimin tamamen yanlış olduğunu görmüş; yani bu izlenime göre, Rusya ile Fransa arasında meydana gelmiş olan anlaşmazlıklarda majesteleri hükümetinin Fransa’nın tarafını tutmak eğiliminde olmuştur”. Sir Hamilton hemen ertesi sabah Kont Nesselrod’a özel bir not göndererek şu teminatı vermiştir:
      “Son zamanlarda Fransa ile cereyan eden kritik görüşmelerde, İngiltere, sanıldığı gibi Fransa’nın tarafını tutmak eğiliminden çok uzak bulunmaktadır; tarafsız bir tutuma uymak zorunda(!!) olan bir hükümetin mümkün olan (!) bütün ölçüler içinde kalarak majesteleri çarın hükümetinin ileri sürmeye hakkı olan talepleri tamamen karşılamak arzusu, kraliçenin müşavirlerinde mevcuttur.”
      Ertesi gün alelacele, Kont Nesselrod’a şu hususu belirten bir billet doux[172] gönderilir.
      Bu yalvan mektubu üzerine, Sir Hamilton “Nesselrod ile çok dostça ve tatminkar bir görüşme” daha yapar. Nesselrod, imparatorun muhtırasmdaki bir bölümü elçinin yanlış anladığı, aslında imparatorun, İngiltere’yi, Fransa’ya arka çıkmak gibi bir taraf güderlikle suçlamadığı güvencesiyle, Britanya elçisini rahatlatır. Kont Nesselrod “tek şey” der, “çarın yüce gönüllülüğünün ve haklılık duygusunun çağrısı üzerine İngiltere hükümetinin, Fransız nazırlarının gözlerini açmak için bir-iki çaba göstermesinden ibaretti.”

“Burada” istenen hiçbir şey değil, ama İngiltere’nin Calmuk’un önünde sürünmesi, ona yaltaklanması ve Fransıza karşı [sayfa 316] hükmeder bir eda takmmasıdır. Britanya hükümetinin, bu görevlerinden ikincisini nasıl bilinçli bir biçimde yerine getirdiğine Nesselrod’u inandırabilmek için, sir Hamilton ona, Lord John Russell’ın mektuplarından, “Bir İngiliz bakanın Fransız hükümetine karşı kullandığı dile örnek olmak üzere” bir parça okur. Kont Nesselrod, bekleyebileceğinin çok ötesinde şeyler elde etmiştir. “Böylesine kesin kanıtlardan çok önceden beri haberi olmamış bulunmasından sadece esef duymaktadır.”


      Lord John’un mektubuna Rusya’nın yanıtı olan muhtırayı sir Hamilton,”Rus hükümeti tarafından değil ve ama imparatorun gizli hükümeti tarafından düzenlenmiş belgelerin en dikkate değer olanlarından biri” şeklinde tanımlıyor. Öyledir. Ancak bu belge, çarın “konuşmasında ortaya dökülen görüşlerinin sadece bir toplamı olduğu için, onun üzerinde ayrıca durmaya gerek yoktur. Muhtıra, İngiltere hükümetine, “bu yazışmaların, sonuç ne olursa olsun, iki hükümdar arasında sır olarak kalmasında ısrarlıdır. Muhtıraya göre, çarın sistemi, “İngiltere hükümeti tarafından da itiraf edildiği üzere, Babıâliye karşı her zaman sabırlı davranmak” şeklinde olmuştur. Fransa başka bir tutum takınmış, böylece Rusya’yla Avusturya’yı da, karşılık olarak, yıldırma siyasetine başvurmak zorunda bırakmıştır. Muhtıranın tümünde Rusya’yla Avusturya özdeştir. Muhtırada kutsal yerler sorunu ve “katoliklere verilen ödünlerden ötürü Rum ortodoslarm dinsel duygularının incitilmesi”, Türkiye’nin derhal çökmesine yolaçabilecek nedenlerden biri olarak özellikle anılıyor. Muhtıranın sonunda, “Sir Hamilton Seymour’un, imparatora bildirmekle görevlendirildiği, haşmetmeapları kraliçenin kişisel güven ve dostluğunun kanıtlarının”, Russell’ın mektubundaki güvencelerden “daha az değerli” olmadığı belirtiliyor. Kraliçe Victoria’nın çara bağlılığının bu “kanıtları”, İngiltere kamuoyundan dikkatle saklı tutuluyor, ama belki de günlerden bir gün Journal de St Petersburg’da yer alabilir.
      Sir Hamilton, çarla görüşmesi ve Moskof muhtırası üzerinde yorum yaparken, hükümetinin dikkatini gene Avusturya’nın durumuna çekiyor.

“Türk sorunları hakkında iki imparator arasında bir anlaşma ya da bir sözleşmenin mevcut olduğu varsayılırsa, karşılıklı yüklenmiş olduğunuz yükümlülüklerin nereye kadar uzandığını bilmek çok büyük önem kazanmaktadır. Sözkonusu antlaşmanın ne şekilde imzalanmış olduğuna gelince, bu konuda kuşkuya pek yer yok gibi geliyor bana.
      “Herhalde bunun esası, iki imparatorun güzün buluşmalarında kurulmuş olacak, ve sonra da kışı St. Petersburg’da geçirmiş olup [sayfa 317] şu anda hâlâ orada bulunan Avusturya sarayındaki Rus Elçisi Baron Meyendorf tarafından bu planın ayrıntılarını işlemiş olacaktır.”


      Britanya hükümeti, bu açıklamayı aldıktan sonra Avusturya’dan bilgi istiyor mu? Hayır, o sadece Fransa’ya kabahat buluyor. Rusya, prenslikleri işgal ettikten sonra, İngiltere hükümeti, Avustur-ya’yı aracı olarak görevlendiriyor, bütün öteki kentler dururken Viyana’yı Konferans yeri olarak seçiyor, görüşmelerin yönünü saptamayı Kont Buol’a bırakıyor ve oniki ayı aşkın bir süreden beri Avusturya’nın, Osmanlı imparatorluğunun parçalanmasını kabul ettiğini bildiği halde, hâlâ, Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğü ve bağımsızlığı için Moskof’a karşı yapılacak bir savaşta Avusturya’nın içten bir müttefik olabileceğine inandırmaya çalışarak, Fransa’yı aptal yerine koyuyor.
      Sir Hamilton’un çarla görüşmesine ait raporu Londra’ya 19 Mart tarihinde gelmiştir. Artık Lord John’un yerini Lord Clarendon doldurmakta ve selefinin yaptıklarını geliştirmektedir. Çarın artık gizleme gereğini duymadığı ve Türkiye ile Fransa’ya karşı hazırladığı fitneyi özdenlikle ortaya koyduğu bu hayret verici yazının alınışından dört gün sonra soylu örl, Sir Hamilton’a şu mektubu gönderiyor:

“Paris’te hüküm süren tedirginlik ve heyecanın, Fransız hükümetinin, donanmasına Yunan sularına gitmesi için emir vermiş olmasının nedenini oluşturmasını majestelerinin hükümeti üzüntü ile karşılamıştır. Ancak, Fransız hükümetinin tutumu birçok bakımdan İngiliz hükümetinin tutumundan farklıdır, İngiliz hükümetinin bildiğine göre, Fransız hükümeti, çarın Türkiye hakkında izlemeye karar vermiş olduğu politikası konusunda herhangi bir güvence almamıştır.” (Bkz: Mavi Kitap, c. I, s. 90.)


      Eğer çar, “hasta adamın ölmekte olduğunu” Fransa’ya da bildirseydi, onun yerini almaya ilişkin tam bir planı, onlara da haber verseydi, Fransa, kuşkusuz, Türkiye’nin yazgısı, Prens Mençikov’un yüklendiği görevin gerçek amaçlan ve Rus imparatorunun “hiçbir varlık unsuru” taşımadığını iddia ettiği bir imparatorluğun bağımsızlık ve bütünlüğünü korumaktaki sarsılmaz azmi konusunda hiç kaygı ve çekingenlik duymazdı.
      Aynı gün, yani 23 Mart tarihinde Clarendon örlü, Sir Hamilton Seymour’a ikinci bir yazı daha gönderiyor. Ancak bu yazı Mavi Kitaplar için “pişirilip kotarılan” türden değil, St. Petersburg’un gizli yazısına gizli yanıttır. Sir Hamilton, çarla yaptığı görüşmeye ait raporunun sonunda gayet akıllıca şunu salık vermişti:

"Bundan sonra bana gönderilecek telgrafın, görüşmelerin [sayfa 318] bağlayıcı konuları sayılmayacak hususların daha fazla gözönünde tutulmasına ya da hiç olmazsa görüşülmesine çok arzu edilen şekilde son verme etkisini yapacak bir-iki ifadeyi kapsamasını tavsiye etmeye cesaret ediyorum.”


      Kendini, kor-ateşi eline alabilecek gerçek kişi sayan Clarendon örlü ise, çarın çağrısı ile tam uyuşum içinde ve kendi elçisinin uyarısına karşıt davranıyor. Lord Clarendon yazısına, “Heşmetmeaplarının hükümeti, imparatorun, konu daha fazla ve içtenlikle görüşülmelidir yollu arzularını sevinerek kabul eder.” diye başlıyor. Türkiye’yi parçalamakta, Fransa’ya ihanet etmekte ve Osmanlı yönetiminin devrilmesi halinde, hıristiyan nüfusun özgür ve bağımsız devletler kurmaya dönük çabalarını bastırmakta çara yardım edecekleri hususunda kendilerine “cömert bir güven” için, imparator, onlar adına “fikir beyanına” tam bir hak kazanmaktadır.
      Özgür bir insan olarak doğmuş olan Britanyalı, sözünü sürdürüyor:

“Gelecekteki olasılıklar hakkında bir anlaşma, elverişli, ya da fiilen mümkün olursa, çar majestesinin sözünün, akdedilecek herhangi bir sözleşmeye üstün tutulması gerektiğine majestelerinin hükümeti tamamen kanidir.”


      Britanya tacının hukuk danışmanları, Rusya’yla yapılmış bütün antlaşmaları, Rusya’nın çiğnemesi nedeniyle uzun süre önce, sona ermiş ilan ettiklerine göre, çarın sözü, her zaman, kendisiyle yapılacak herhangi bir ittifak kadar geçerli olmalıdır.

“Heşmetmeaplarının hükümeti, Türkiye’nin henüz varlık unsurlarını taşıdığı inancını sürdürmektedir.”
      Bu inancın özdenliğini kanıtlamak için, örl, nezaketle ekliyor:

“Türk imparatorluğunun günlerinin sayılı olduğu konusunda çarın fikri açıklanacak olursa, bu ülkenin çöküşü, çar majestenizin bekler göründüğünden çok daha erken meydana gelecektir.”


      Bu durumda, Calmuk’un yapması gereken şey, hasta adam ölüyor şeklindeki görüşünü açığa vurmasıydı ve adam ölüverecekti. Kıskanılası bir güç bu! Jericho’nun borazanlarına[173] hiç mi hiç gerek yok. imparatorun kutsal ağzından çıkacak bir nefes yeter, Osmanlı İmparatorluğu parça parça olacaktır.

“Majestelerinin hükümeti, aşağıdaki konularda çarın düşüncelerine tamamen katılmaktadır: Bugünkü güç dengesi ve Avrupa’da bansın korunması bakımlarından İstanbul’un büyük devletlerden biri tarafından işgali kabul edilemez ve kesin olarak olanaksız [sayfa 319] sayılmalıdır; bir Bizans imparatorluğunun tekrar yaratılması için herhangi bir unsur yoktur; Yunanistan’ın sistematik kötü yönetimi, arazisinin genişletilmesi konusunda hiçbir teşviki yerinde kılmamaktadır; il ve toplum yönetimine özgü koşullara sahip olmadığından, Türkiye’nin illerinin kendisine bırakılması ya da kendi başlarına cumhuriyetler kurmalarına meydan verilmesi anarşi ile sonuçlanır.”


      Dikkat edilsin ki, Tatar efendisinin ayaklarına kapanan ve kölecesine onun sözlerini yansıtan Britanyalı bakan, Türkiye’de “bölgesel ya da komünal yönetim için herhangi bir maddi öz” olmadığı şeklindeki dev yalanı yinelemekten bile utanç duymuyor. Oysa Türkiye’yi şimdiye dek içerden ve dışardan gelen en ağır darbelere karşı ayakta tutan şeyin ta kendisi, bölgesel ve komünal yaşamın büyük ölçüde gelişmiş olmasıdır. Çarın ortaya koyduğu bütün nedenleri onaylayan Britanya hükümeti böylece, onun bu nedenlerden çıkarmak niyetinde olduğu sonuçlan da haklı kılmaktadır.
      “Türk imparatorluğunun dağılması olasılığı doğduğu zaman” diyor yiğit örl, “barışçıl bir çözüm bulunması için denebilecek tek yol bir Avrupa kongresi olabilir.” Ama böyle bir kongrenin sonuçlarından korkmaktadır. Bu korku, İngiltere’yi Viyana Kongresinde aldatan Rusya’ya karşı değil, Fransa’ya karşıdır. Ruslar İngiltere’yi öyle aldatmışlardı ki, St. Helena adasındaki Napoléon bile “Waterloo’da ben galip gelseydim, İngiltere’ye zorla kabul ettireceğim koşullar bundan daha ağır olamazdı” demişti, İngiltere’nin korkusu, bunu yapmış olan Rusya’ya karşı değil, Fransa’ya karşıdır.

“1815 yılı antlaşmalarının bu takdirde gözden geçirilmeleri gerekir, ve böyle bir durumda, zafer kazanmış düşmanlar tarafından empoze edilmiş, kendisi için sürekli acı kaynağı oluşturan, ve ulusal onuru için sakıncalı saydığı yükümlülüklerden kurtulmak için Fransa derhal bir Avrupa savaşı olasılığına hazır bulunmalıdır.”


      Haşmetmeaplarının hükümeti “Türk imparatorluğunun ayakta kalmasını”, Rusya’ya karşı bir siper olsun diye arzu etmiyor, ya da bu imparatorluğun çökmesi, İngiltere’yi, Doğuda taban tabana ters olan çıkarlarından ötürü Rusya’yla savaşa sürükler düşüncesiyle istemiyor. Oh! hayır, diyor örl. “Doğuda Rusya ile İngiltere’nin çıkarları tümden özdeştir.” İngiltere Türkiye’yi, Doğuya ilişkin herhangi bir düşünceyle değil, ama “Doğuda yaratılacak herhangi bir büyük sorunun, Batıda anlaşmazlık kaynağı haline geleceğine inandığı için” ayakta tutmak istiyor. Bu durumda bir Doğu Sorunu, Batılı devletlerle Rusya arasında değil, ama Batılı devletlerin kendi aralarında bir savaşa –yani İngiltere’yle Fransa arasında bir [sayfa 320] savaşa– yolaçabilir. Bu satırları yazan aynı bakan ve onaylayan arkadaşları bizleri aptal yerine koyuyorlar ve her ne kadar “Doğuda Rusya’yla İngiltere’nin çıkarları tümden özdeş” ise de, “Doğuda yaratılan bir sorun” nedeniyle, İngiltere ve Fransa’nın, Rusya’ya karşı ciddi bir savaş vereceğine bizi inandırmaya çalışıyorlar.
      Cesur örl daha da ileri gidiyor. Acaba, Türk imparatorluğunun çökmesinin ve dağılmasının “zorunlu sonucu” diye ilan ettiği İngiliz-Fransız savaşından neden korkmaktadır? Fransa’yla savaş, kendi başına pek tatlı bir şey olabilir. Ama böyle bir savaşla ilişkili şu nazik koşul var:

“Batıdaki her büyük sorun devrimci bir nitelik kazanır, ve tüm toplumsal sistemin gözden geçirilmesini kapsar ki, Kıtadaki hükümetlerin böyle bir duruma hazır olmadıkları kesindir.
      “Burjuva toplumun düzeyinin altında mayalanmakta olan malzemenin neler olduğunu çar tamamen bilmektedir, ve barış zamanında bile ne kadar kolaylıkla patlak vereceklerinin farkındadır. Bu itibarla çar majesteleri, ilk top güllesinin, kaçınılmaz şekilde savaşın getirdiği acılardan çok daha uğursuz koşulların var olmasının işaretini oluşturacağı fikrine elbette karşı çıkmayacaktır.”


      İşte, diye haykırıyor barış taciri, “işte haşmetmeapları hükümetinin felaketi önleme çabası bundandır”. Türkiye’nin paylaşılmasının gerisinde Fransa’yla savaş ve Fransa’yla savaşın gerisinde de devrim pusu kurmuş olmasa, haşmetmeaplarının hükümeti de Büyük Türk’ü yutmaya en az Kazak hazretleri kadar hazır olurdu.
      Rus hükümetinden, Sir H. Seymour aracılığıyla alınan buyrultular doğrultusunda, kahraman Clarendon, yazısını “imparatorun âlicenaplığına ve adalet duygularına” seslenerek bağlıyor.
      Örlümüzün 5 Nisan 1853 tarihli ikinci bir mektubunda da Sir Hamilton’a, Rus hükümetine şu hususları bildirmesi emrediliyor:

“Vikont Stratford de Redcliffe tekrar görevinin başına dönmek talimatı almıştır, ve kendisi gibi yüksek mevkili, ve Türk sorunları hakkında geniş bilgi ve deneyim sahibi biri tarafından gelmesi halinde Babıâlinin ılımlı bir tavsiyeye daha çok kulak vereceği için majestelerinin kendi elyazısıyla kaleme alınmış bir mektup, vikontun görevine özel bir nitelik kazandırmaktadır. Vikont, Babıâliye, hıristiyan uyruklarına karşı azami ılımlılıkla davranmasını tavsiye edecektir.”


      Bu ayrıntılı talimatı veren aynı Clarendon, 23 Mart 1853 günlü gizli telgrafında ise şöyle yazmaktadır:

“Hıristiyanlara karşı davranış sert değildir, ve Babıâlinin [sayfa 321] uyruklarının bu bölümüne karşı göstermekte olduğu hoşgörü, Türkiye’yi barbar bir devlet olarak küçümseyen bazı hükümetler için pekala örnek teşkil edebilir.”[174]


      Bu gizli mektupta, açıkça belirtildiğine göre, Lord Stratfort, İstanbul’a sultanın gözünü yıldırmanın en yetenekli üstelik gönüllü aracı olarak gönderilmiştir. Bu soylu kişi öteden beri Rusya’nın kişisel hasmı rolünü oynadığı için, onun gönderilmesi o günlere ait hükümet belgelerinde, çara karşı kuvvetli bir gösteri olarak sunulmuştur.
      Kamaraya sunulan gizli belgeler dizisi, Rusya’nın muhtırasıyla bitiyor. Bu muhtırada Nikola, doğuda patlak verebilecek aşırı bir gelişmeden kaçınmak için özellikle zorunlu olabilecek siyasal düzenlemeler konusunda kendi görüşüyle İngiltere hükümetinin görüşünün uygun düştüğünü anladığı için kendini kutluyor.
      Muhtıra 15 Nisan 1853 tarihlidir. Bu muhtırada, “Türk hükümetini ömürlü yapabilmenin en iyi yolunun, o hükümeti, bağımsızlığını ve onurunu kıracak bir tutum takınarak aşırı isteklerle taciz etmeme yolu olduğu’ belirtiliyor. Oysa Clarendon örlünün Lordlar Kamarasında belirttiği gibi, küstah “sözlü nota”sını 19 Nisan günü gönderen ve “bereket versin kullandığı dil diplomaside hayli ender olan” Mençikov’un oynadığı güldürüdeki hareket çizgisi bundan başka bir şey değildi. Ama lord hazretleri, çarın, hasta adamı nezaketle idare etmekte kararlı olduğuna daha çok inanmıştı. Kazak, prenslikleri işgal edince, lordun inancı herhalde daha da kuvvetlenmiştir.
      Karma hükümet bu lekeleyici belgelerden kurtulmak için sadece bir boşluk bulmuştur. Prens Mençikov’un yüklendiği görevin görünen amacı, diyorlar, kutsal yerler sorunuydu, Türkiye’nin bölüşülmesine ilişkin yazışmalar, belirli olmayan ilerideki bir döneme aitti. Ama çar, ilk muhtırasında onlara, Türkiye’nin çökmesi sorununun, “uyuyan, hayali bir sorun, çok uzak bir olasılık” olmadığını; İngiltere hükümetinin “Karadağ ve kutsal yerler konusundaki anlaşmazlıkları, ağırlık bakımından, alelade diplomasinin uğraşması gereken güçlükler gibi görürken” yanıldığını; kutsal yerler sorununun “çok ciddi bir aşamaya” girebileceğini ve bir “felakete” götürebileceğini açıkça söylemişti. Onlar kutsal yerler sorununda sadece çara haksızlık edildiğini değil, ama sultanın onbir milyon uyruğu üzerinde çarın “antlaşmalarla onaylanmış, özel bir koruyuculuk hakkı bulunduğunu” kendi kendilerine itiraf etmişlerdi. Bu durumda onlar, Babıâliye Mençikov’un isteklerini kabul etmesi [sayfa 322] yolunda baskı yapmayı başaramadıkları zaman, çar, 1844 muhtırasının ruhuna, bizzat onların kendisiyle anlaşmalarına ve ce monsieur’yü öldürmeye karar verdiği zaman “kendisine düşüncesizce zarar verilemeyeceğine” dair Sir G. Hamilton Seymour’a yaptığı sözlü açıklamaya uygun davrandı. Çarın onlara karşı haklı olup olmadığı sözkonusu değil, sözkonusu olan tek şey, şu anda bile, onların, çarın “işine yarayıp yaramadığı” dır. Bu belgeleri yakından inceleyen herkesin açıkça görmek durumunda olduğu nokta şudur: Bu rezil olmuş hükümet işbaşında kalırsa, İngiltere halkı, tahtı, parlamentoyu ve –hem İngiltere’nin dünyadaki yerini koruma iradesini hem yetisini yitirmiş olan– yönetici sınıflan hep birlikte silip süpürecek dehşet verici bir devrime, salt dış ihtilatlarla (complication) sürüklenebilir.
      St Petersburg Gazetesi eliyle karma hükümeti, kendi alçaklığının gizli kanıtlarını açıklamaya çağırarak Nikola kendi düsturuna bağlı olduğunu ortaya koydu: “Je hais ceux qui me résistent; je méprise ceux qui me servent[175] [sayfa 323]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4045, 5 Nisan 1854


       

KARL MARX
SAVAŞ İLAN EDİLDİ – MÜSLÜMAN VE HIRİSTİYAN

Londra, Salı, 24 Mart 1854184


      Savaş, en sonunda, ilan edilmiş bulunuyor. Kraliçeliğin yazısı parlamentonun her iki meclisinde –Lordlar Kamarasında Lord Aberdeen, Avam Kamarasında ise Lord J. Russell tarafından– okundu. Bu yazı, alınmak üzere olan önlemleri, “Rusya’nın Türkiye’ye saldırılarına karşı duracak faal adımlar” diye tanımlıyor. Yarın The London Gazette185 resmî savaş bildirimini yayınlayacak, cuma günü de kraliçenin yazısına verilecek karşılık üzerinde parlamento görüşmeleri yapılacak.
      İngiltere’nin savaş ilanıyla, aynı zamanda, Louis Napoléon da kendi senatosuna ve Corps Législatif’e[176] benzer bir yazı gönderdi.
      Çara İngiliz-Fransız ultimatissimum’unu götüren Kaptan Black-wood, geçen cumartesi günü, Rusya’nın bu kağıt parçasına verecek bir yanıtı olmadığı karşılığıyla döndükten sonra, Rusya’ya karşı savaşın artık daha fazla ertelenmesi olanaksızdı. Kaptan Blackwood’un üstlendiği görev, aslında hiç de yararsız olmamıştı. Bu görev, Rusya’ya mart ayını, yani Rus ordusu için yılın en tehlikeli ayını kazandırmıştı.
      Çar ile İngiltere hükümeti arasındaki gizli yazışma, hükümete karşı kamuoyunun öfkesini parlatacak yerde, günlük ve haftalık basının, gerçekten böyle ulusal bir hükümete sahip olduğundan dolayı İngiltere’yi kutlaması için –incredibile dictu[177]– bir işaret [sayfa 324] oldu. Ama anladığıma göre, hükümetin gerçek tutumunu gözlerine perde çekilmiş Britanya halkına göstermek ve gözünü açmak amacıyla bir toplantı yapılacak. Toplantı gelecek perşembe günü, Store sokağındaki konser salonunda olacak. Toplantıya Lord Ponsonby’nin, Layard’ın, Urquhart’ın vb. katılması bekleniyor.
      Hamburger Correspondent186 gazetesi şu haberi veriyor:

“Ayın 16’sında St. Petersburg’tan buraya gelen raporlara göre, Rus hükümeti, Doğu Sorununa ilişkin resmî belgeleri açıklamaya devam edecektir. Açıklanmasına karar verilmiş belgeler arasında Prens Albert’in yazmış olduğu bazı mektupların da bulunduğu söylenmektedir.”


      Kraliyet mesajının Alt Kamarada okunduğu aynı akşam, hükümetin ilk yenilgisine o oturumda uğramış olması dikkate değer bir olaydır; “Poor-Settlement and Removal Bill”ın187 ikinci okunuşu, hükümetin çabalarına karşın 209 oya karşı 183 oyla 28 Nisana ertelendi. Hükümeti bu yenilgiye uğratan, Mylord Palmerston’dan başkası değildir.
      Öğrendiğimize göre, bu ayın 12’sinde Fransa, İngiltere ve Tür-kiye arasında üçlü bir ittifak antlaşması imzalanmış bulunuyor,188 ancak gene öğrendiğimize göre, sultanın kişisel dileğine karşın, ulema takımı tarafından desteklenen Şeyhülislam, Türkiye’deki hıristiyanların durumundaki değişikliklere ilişkin yüklentilere fetva189 vermeyi, Kuranın ilkelerine karşıt olduğu gerekçesiyle kabul etmemiştir. Lord Derby’nin aşağıdaki gözlemine yolaçan bu haberin büyük önem taşıdığı kabul edilmelidir:

“İngiltere, Fransa ve Türkiye arasındaki bu antlaşmada, karşıtı bulunduğumuz Rus koruyuculuğuna hiç değilse eşit sayılması gereken bizim tarafımızdan bir koruyuculuk yönetiminin kurulması hakkında maddeler bulunduğu konusunda son günlerde ortada dolaşmakta olan söylentilerde bir gerçek payı bulunup bulunmadığının hükümet tarafından açıklanması hususunda en içten umutlarımı dile getirmek isterim.”


      Bugünkü The Times, hükümet siyasetinin, Lord Derby’nin siyasetiyle taban tabana karşıt olduğunu ilan ediyor ve ekliyor: “Eğer müftünün ya da ulemanın bağnazlığı, bu siyasete ciddi olarak direnmekte başarılı olduysa, buna derinden esef duymamız gerekir.”
      Türk hükümetiyle Türkiye’deki ruhani otoriteler arasında varolan ilişkilerin yapısını ve Babıâlinin hıristiyan uyruklarının korunması sorunuyla –ki görünüşe göre Doğu ihtilafının dibinde bu sorun yatıyor– ilgili olarak Türk hükümetinin içinde bulunduğu güçlükleri anlamak için olayın geçmişine ve gösterdiği gelişmelere, bir gözatmak gerekiyor. [sayfa 325]
      Kuran ve ondan doğan müslümanlık yasaları, birbirinden farklı olan halkların coğrafyasıyla etnografyasını, iki ulus, iki ülke şeklinde basit ve kolay bir ayrıma indirger: Müminler ve Kafirler. Kafirler “harbî”dir, yani düşmandır, islamiyet, kafirler milletini reddeder. Böylece müslümanlarla inançsızlar arasında sürekli bir düşmanlık hali yaratır. Bu anlamda Berberi devletlerinin190 korsan gemileri, islamın kutsal donanmasıdır. Peki öyleyse, Babıâlinin hıristiyan uyruklarının varlığı Kuran’la nasıl bağdaştırılacaktır?
      Müslüman yasaları şöyle demektedir:

“Bir kentin teslim olması, ve orada oturanların müslüman bir hükümdarın reayası olmaya razı olmaları halinde, bu gibiler haraç [hıristiyan ahaliden alınan vergi] öderler; böylece bu insanlar, müslümanlarla bir savaş bırakışması sağlarlar, ve kimse artık mallarına elkoyamaz ya da evlerini alamaz. ... Bu durumda onların eski kiliseleri, mallarının bir bölümü sayılır; oralarda ayinlerini yapabilirler. Ancak yeni kilise yapmalarına izin verilmez. Yalnız mevcutları tekrar yapıp, yıkık bölümlerini onarmak hakkına sahiptirler. Belirli zamanlarda eyalet valilerinin gönderdiği komiserler, onarım işleri bahanesiyle yeni binaların yapılmış olup olmadığını saptamak için hıristiyanların kiliselerini ve kutsal yerlerini teftiş etmekle görevlidirler. Bir kent zor kullanarak zaptedilirse, orada oturanlar, kiliselerini ancak konut ya da sığınak olarak kullanmaya devam edebilirler, ama oralarda ayin yapamazlar.”191


      Avrupa Türkiyesi’nin büyük kesimi gibi İstanbul da teslim olduğu için, özellikle, müslümanların koruyuculuğunu kabul etmelerinin sonucu olarak, oradaki hıristiyanlar, bazı ayrıcalıklara sahiptirler, işte hıristiyanların, müslüman yasaları altında müslümanlar tarafından yönetilmeye razı olmaları, onların ruhani önderi olan İstanbul Patriğinin, aynı zamanda, hıristiyanların siyasal temsilcisi ve baş yargıcı olması, sırf bu koşulun ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu’nda, her nerede bir Rum ortodoks reaya topluluğu görürsek, orada başpiskoposlar ve piskoposlar, yasa gereği, bölgesel meclisin üyesidirler ve Rumlara salınan vergiyi, Patriğin gösterdiği doğrultuda bölüştürürler. Dindaşlarının davranışlarından Babıâliye karşı Patrik sorumludur. Kendi kilisesinin reayasını yargılama hakkıyla donatılan Patrik, bu hakkı, kendi bölgeleri için metropolitlerle piskoposlara bırakır. Bunların vereceği kararların, Babıâlinin memurlarıyla kadılar tarafından uygulanması zorunludur. Bunlar, para ve hapis, falaka ve sürgün gibi cezalar vermek yetkisine sahiptirler. Bunun yanısıra, kendi kiliseleri de, onlara, afaroz yetkisini tanımıştır. Para cezalarından ayrı olarak sivil ve ticari davalardan değişik oranlarda harç da alırlar. Din adamları [sayfa 326] sınıfının her kademesinin, parayla belirtilmiş bir bedeli vardır. Patrik, o makama atanabilmek için Divana büyük bir vergi öder, ancak o da başpiskoposlukları, piskoposlukları kendi dinine mensup din adamlarına satar. Başpiskoposlarla piskoposlar ise ödediklerini, daha alt makamları satarak ve papazlardan alınan haraçlarla karşılarlar. Bu alt kademe sahipleri ve papazlar ise, üstlerinden satın aldıkları gücü kendi kiliseleri çerçevesinde perakende olarak satarlar, vaftiz, evlendirme, boşama, vasiyet gibi işlerin ticaretini yaparlar.
      Bu exposénin açıkça gösterdiği üzere, Türkiye’deki Rum Orto-doks hıristiyanlar üzerindeki Tanrısal yönetimin (theocracy) dokusu ve hıristiyan toplumun tüm yapısı, özünü, reayanın, Kuran çerçevesinde başeğmesi esasından alır. Bu başeğme karşılığında, Kuran, onları kafirler olarak –yani sadece dinsel anlamda bir ulus– kabul eder ve onların din adamlarının dinsel ve dünyasal yetkilerini onaylar. Bu durumda onların Kuran çerçevesinde başeğişlerine, medeni özgürlükle son verirseniz, aynı zamanda onların kendi din adamlarına başeğişlerini de ortadan kaldırmış olursunuz ve böylece toplumsal, siyasal ve dinsel ilişkilerinde bir devrimi kışkırtırsınız. Bu devrim her şeyden önce ve kaçınılmaz olarak onları Rusların eline teslim eder. Eğer Kuranın yerine bir code civil[178] koyacaksanız, Bizans toplum yapısını tümden batılılaştırmamız gerekir.
      Müslümanlarla onların hıristiyan uyrukları arasındaki ilişkileri anlatırken bir soru daha var: Müslümanlarla inançsız bir yabancı arasındaki ilişkiler nedir?
      Kuran bütün yabancıları düşman olarak kabul ettiği için, hiç kimse, önceden önlemini almaksızın bir müslüman ülkesine gitmeye cesaret edemez. Bundan ötürüdür ki, bu tür bir halkla ticaret yapma şansını denemek isteyen Avrupalı ilk tacirler, başlangıçta kişisel olan, ama sonradan tüm kendi uluslarına genişletilen bazı ayrıcalıkları ve özel işlem görme hakkını elde etmişlerdir. Kapitülasyonların kaynağı da budur. Kapitülasyonlar, Babıâlinin, değişik Avrupa uluslarına bahşettiği ve onların uyruklarına müslüman ülkelere serbestçe girme, sükunet içinde işlerini görme ve dinsel inançları doğrultusunda tapınma yetkisini veren imparatorluk izin belgeleri ve ayrıcalık mektuplarıdır. Kapitülasyonlar, taraflar arasında görüşülen ve karşılıklı yararlar ve ödünler verilmesi koşuluyla kabul edilen antlaşmaların tersine, karşılıklı değildirler. Antlaşmalardan bu esaslı noktada ayrılırlar. Antlaşmaların tersine kapitülasyonlar, hak tanıyan hükümetin verdiği tek yanlı ödünlerdir. Bunun sonucu olarak, veren hükümet tarafından arzu edildiği [sayfa 327] anda geri alınabilirler. Babıâli birçok kez, bir ulusa tanıdığı ayrıcalıkları başkalarına da genişleterek ayrıcalık olmaktan çıkarmış ya da ayrıcalık tanımaya devam etmeyi reddederek bu haklan iptal etmiştir. Kapitülasyonların bu güvenilmezlik niteliği, onları, öteden beri anlaşmazlıkların ve elçi şikayetlerinin ve her yeni hükümdarla birlikte yenilenen birbiriyle çelişkin muazzam bir nota alış-verişi ve fermanların konusu yapmıştır.
      Babıâlinin hıristiyan uyrukları –reaya– üzerinde değil, ama Türkiye’yi ziyaret eden ya da orada oturan dindaşları üzerinde yabancı devletlerin koruyuculuk hakkı da bu kapitülasyonlardan çıkmıştır. Böyle bir koruyuculuk elde eden ilk devlet Fransa’dır. Fransa ile Osmanlı Babıâlisi arasında 1535’te Büyük Sülayman’la Francis I arasında, 1604’te Ahmet I ile Henry IV arasında ve 1673’te Mustafa II ile Louis XIV arasında yapılan kapitülasyonlar ,”Fransa sarayı ile Osmanlı Babıâlisi arasında yapılan antlaşmalar, eski ve yakın zamana ait kapitülasyonlar” adı altında derlenmiş, yenilenmiş, teyit edilmiş, yenileriyle genişletilmiştir.
      Bu antlaşmanın 32’nci maddesi, hangi ulustan olurlarsa olsunlar, Fransa’nın dinine bağlı olan manastırlar ile, kutsal yerleri ziyarete giden Fransızlar üzerinde Fransa’nın koruyuculuk hakkı bulunduğu hükmünü taşır.
      Rusya, Fransa örneğini taklit ederek, 1774 yılında, bir antlaşmaya, Kaynarca antlaşmasına kapitülasyonu koydurtan ilk ülke olmuştur. Bu durumun ardından 1802’de Napoléon, kapitülasyonun varlığını ve sürdürülmesini bir antlaşmanın maddesine konu yapmanın, böylece kapitülasyonlara ikili bir sözleşme niteliği vermenin uygun olacağını düşünmüştür.
      Peki, kutsal yerler sorunu ile koruyuculuğun ilişkisi ne?
      Kutsal yerler sorunu, Kudüs’te yerleşmiş Rum-hıristiyan toplulukların, onların kutsal topraklarda ellerinde bulunan yapılarının, özellikle Kutsal Mezar Kilisesinin[179] koruyuculuğu sorunudur. Ancak, burada, elde bulundurmaktan, mülkiyet hakkı anlaşılmamalıdır. Çünkü Kuran, mülkiyet hakkını hıristiyanlara tanımamış, yalnızca kullanma hakkı tanımıştır» Bu kullanma hakkı, öteki toplulukların aynı yerde tapınmalarını engeller. Bu kutsal yerleri elde bulunduranların, anahtarları elde tutmaktan, yapıya girmekten, onarmaktan, kutsal lambayı yakmaktan, süpürgeyle odaları temizlemekten, zenginliğin Doğusal simgesi olan halıları sermenin ötesinde başka bir ayrıcalıkları yoktur. Hıristiyanlığın kutsal yerde tepe noktasına yükselişi gibi, koruyuculuk sorunu da orada en [sayfa 328] yüksek noktasına çıkmıştır.
      Kutsal yerlerin ve Kutsal Mezar Kilisesinin bazı bölümleri Katoliklerin, Rumların, Ermenilerin, Habeşlerin, Suriyelilerin ve Kıp-tîlerin elindedir. Bütün bu değişik hak iddiacıları arasında, orada bir çelişki başgöstermiştir. Bu dinsel kavgada, Doğudaki etkileri sorununu gören Avrupa hükümdarları, ilkin o toprakların efendilerine, durumlarını kötüye kullanan bağnaz ve açgözlü paşalara seslenmişlerdir. Başbelası bir système de bascule[180] uygulayan Osmanlı Babıâlisi ve temsilcileri, sırayla Katolikler, Rumlar ve Ermenilerden yana davranmışlar, hepsinden altın istemişler ve almışlar, herbirine kıs kıs gülmüşlerdir. Ermeniler daha dolu bir keseyle geldikleri zaman, Katolikler ele geçirmeye çalıştıkları kutsal bir yerde haklarını doğrulayan bir fermanı Türklerden pek alamamışlar, Ermenilere derhal çelişkin bir ferman verilmiştir. Babıâlinin birçok fermanında ve temsilcilerin “hüccet”lerinde (kararlar) resmen kaydedilen sahte ve yanlış unvanları nasıl elde edeceklerini bilen Rumlara karşı da aynı taktikler uygulanmıştır. Zaman zaman da sultan hükümetinin kararları, Suriye’de paşaların ya da aşağı düzeydeki temsilcilerin tamahı ve kötü niyeti sonucu, işletilmemiş, boşa çıkarılmıştır. Sonunda yeniden görüşmelere başlamak, yeni komiserler atamak ve yeni para fedakarlıklarında bulunmak zorunlu hale gelmiştir. Babıâli eskiden para için yaptıklarını, şimdi korunabilmek ve kendisinden yana davranılmasını sağlayabilmek düşüncesiyle, korkudan yapıyor. Fransa ile katoliklerin isteklerine hakkaniyetle davranan Babıâli, aynı hakları çabucak Ruslar ile Rumlara da tanımış ve böylece, karşılamakta güçsüz kaldığını hissettiği bir fırtınadan kaçınmıştır. Hiçbir tapınak, hiçbir kilise (chapel) ve Kutsal Mezar Kilisesinin hiçbir taşı yoktur ki, değişik hıristiyan topluluklar arasında kavga konusu yapmak amacıyla dokunulmamış olsun.
      Kutsal Mezarın çevresinde, değişik hıristiyan mezheplerinin biraraya geldiğini görüyoruz. Hepsinin dinsel iddialarının gerisinde birçok siyasal ve ulusal düşmanlık gizlidir.
      Kudüs ve kutsal yerlerde, değişik dinden uluslar yaşıyor: Katolikler, Rumlar, Ermeniler, Kiptiler, Habeşler ve Suriyeliler. 2.000 Rum, 1.000 Katolik, 350 Ermeni, 100 Kıptî, 20 Suriyeli, 20 Habeş var – toplam 3.490 kişi. Osmanlı imparatorluğunda 13.730.000 Rum, 2.400.000 Ermeni ve 900.000 Katolik görüyoruz. Bunların herbiri de kendi arasında ayrıca bölümlere ayrılmaktadır. Yukarda sözünü ettiğim Rum ortodoks kilisesini, yani İstanbul Patriğini ruhani önder olarak tanıyan, esas itibarıyla, çarı tanıyan Rus [sayfa 329] ortodoks kilisesinden ve başlıca otoriteleri Atina’daki kral ile Synod olan Helenlerden büyük ölçüde ayrılırlar. Bunun gibi Katolikler de Roma Katoliklerine, Birleşik Rumlara ve Marunilere bölünmüşlerdir. Ermeniler, Greguar Ermenileri ile Katolik Ermenilere ayrılmışlardır. Aynı bölünme Kıptîlerle Habeşler için de doğrudur. Kutsal yerlerdeki üç egemen din topluluğu Rumlar, Katolikler ve Ermenilerdir. Katolik kilisesinin, esas olarak, Latin soyunu; ortodoks kilisesinin Slavları, Türk-Slavları ve Helen soylarını; ve öteki kiliselerin de Asya ve Afrika soylarını temsil ettikleri söylenebilir.
      Kutsal Mezarı çembere almış bütün bu insanların, rahiplerin önderliğinde verdiği savaşı düşünün. Göründüğüne göre de, düşmanlıklarının nedeni, Beytülla mağarasından[181] bir yıldız, bir duvar halısı, bir mabet anahtarı, bir mihrap, bir kutsal yer, bir iskemle, bir minder – gülünç bir üstünlük yarışı!
      Böyle bir kilise savaşını anlayabilmek için, önce onların yaşam biçimini, ikinci olarak da yerleşme usullerini gözden geçirmek gerekir. Son zamanlarda oraları dolaşmış olan bir gezgin tüccar şöyle diyor:

“Çeşitli ulusların bu dinsel döküntüleri, Kudüs’te birbirinden bölünmüş, birbirine düşman ve birbirine güvenmeksizin sürekli olarak hacıların katılmasıyla taraftar toplayarak ve bulaşıcı hastalıklar ve yoksulluk yüzünden büyük bölümü durmadan ölen göçebe bir halk olarak yaşarlar. Avrupalı ya ölür ya da birkaç yıl sonra Avrupa’ya geri döner, paşalar ve muhafızları Şam’a ya da İstanbul’a gider, Araplar ise çöle kaçarlar. Kudüs, herkesin bir kez gittiği, ama hiç kimsenin kalmadığı bir yerdir. Kutsal kentteki herkes hayatını dini vasıtasıyla kazanır – Rum Ortodokslar ya da Ermeniler, her yıl Kudüs’ü ziyaret eden 1.200 ya da 1.300 hacıdan, katolikler ise Fransa’da, İtalya’da ve başka yerlerdeki dindaşlarının gönderdiği bağış ve sadakalarla geçinirler.”[182]


      Hıristiyan uluslar, manastırlarının ve tapınaklarının yanısıra, Kudüs’te, Kutsal Mezar Kilisesine eklenmiş küçük konutlara ya da hücrelere sahiptirler. Buralarda rahipler oturur, gece-gündüz bu kutsal yeri gözlemek zorundadırlar. Belli aralıklarla, görevlerini kardeşleri yüklenir, onlar azledilirler. Bu hücrelerin sadece bir kapısı vardır, tapınağın içine doğru açılır, bu arada korucu rahipler yiyeceklerini ufak bir kapı aracılığıyla dışardan alırlar. Kilisenin kapılan kapalıdır ve Türkler tarafından korunur. Türkler bu kapılan paradan başka hiçbir şey için açmazlar, tamahları doyarsa [sayfa 330] ya da canları isterse kapatırlar.
      Kilise adamları arasındaki kavga en zehirli olanıdır, demişti Mazarin. Şimdi, sadece bu tapmakların içinde değil, ama o tapınakların sırtından hep beraber yaşamak durumunda olan bu kilise adamlarını düşünün!
      Bu resmi tamamlamak için, katolik kilisesi papazlarının hemen hemen tümünün Romalı, Sardinyalı, Napolili, İspanyol ve Avusturyalı olduğunu, Fransa’nın koruyuculuğunu hepsinin kıskandığını, Avusturya’nın, Sardinya’nın ya da Napoli’nin koruyuculuğunu yeğ tutacak olduklarını, Sardinya ve Napoli krallarının her ikisinin birden Kudüs kralı unvanını da aldıklarını, Kudüs’un yerleşik halkının 15.500 kadar olduğunu, bunların 4.000’inin müslüman, 8.000’inin Yahudi olduğunu anımsamakta yarar var. Tüm nüfusun aşağı yukarı dörtte-biri kadar olan ve Türkler, Araplar, Faslılardan oluşan müslümanlar, İstanbul’daki hükümetlerinin zayıflığından etkilenmedikleri için, her bakımdan kentin efendisidirler. Kudüs’teki Yahudilerin sefalet ve ıstırabının bir eşi hiçbir yerde görülemez. Sinagogların bulunduğu Sion dağı ile Moriah arasında pis mahallede, hareth-el-yahud denen ve kentin en pis yeri olan bu mahallede otururlar. Müslümanların baskı ve hoşgörüsüzlüğünün sürekli olarak hedefidirler, Rumların hakaretine uğrarlar, katoliklerden eza görürler ve sadece Avrupa’daki kardeşlerinin aktardığı kıt sadakayla yaşarlar. Ancak Yahudiler yerli değildirler, başka başka ülkelerden, uzaklardan gelmişlerdir, kendilerini Kudüs’e çeken tek şey, Jehoshaphat vadisine yerleşme ve halasın beklendiği yerde ölme arzusudur.
      Bu Yahudilerin sefaletine sefalet katmak için olsa gerek, İngiltere ile Prusya, açık amacı Yahudilerin dinini değiştirmek olan bir Anglikan piskoposunu, 1840’ta Kudüs’e atamışlardır. Piskopos 1845’te öldüresiye dövülmüş, Yahudiler gibi, hıristiyanlar ve Türkler tarafından da alaya alınmıştır. Piskoposun, Kudüs’teki tüm dinlerin belki de ilk ve tek birleşme nedeni olduğu söylenebilir.
      Şimdi artık anlaşılacaktır ki, kutsal yerlerdeki hıristiyanların ortak tapınılan (ibaretleri), inançlıların birbirinden ayrı mezhepleri arasında, sürekli olarak, umutsuz bir İrlanda kavgasına gelip dayanmıştır. Bu kutsal kavgalar, yalnız ulusların değil, aynı zamanda soyların kirli savaşını da gizlemektedir. Batılılara gülünç, Doğululara her şeyden önemli görünen kutsal yerlerin korunması, Doğu Sorununun hiç durmaksızın ortaya çıkarılan, sürekli olarak bastırılan, ama hiçbir zaman çözümlenmeyen aşamalarından biridir. [sayfa 331]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4054,15 Nisan 1854

 

KARL MARX
RUSYA İLE SAVAŞ

Londra, Salı, 4 Nisan 1854


      Bir Fransızın duygularına, Voltaire’in Shakespeare’e, sarhoş-yabani diye ad takmasına yolaçacak kadar ters gelen İngiliz trajedisinin tekliği,192 onun, yüksekle tabanın, korkunçla gülüncün, kahramanca olanla maskaraca olanın garip bir karışımı olmasından gelir. Ama Shakespeare hiçbir yerde, bir kahramanlık dramının giriş konuşmasını bir palyaçoya bırakmamıştır. Bu buluş, karma hükümetindir. Lord Aberdeen hazretleri, bir İngiliz palyaçosunun değilse bile en azından bir İtalyan pantaloon’unun[183] rolünü oynamıştır. Bütün büyük tarihsel hareketler, olayları yüzeyden gören gözlemciye, sonunda, bir ortaoyunu ya da en azından beylik, alelade bir şey gibi görünür. Ama ortaoyunuyla başlamak, sadece, Rusya’yla Savaş adlı trajediye özgü bir şey olsa gerek. Bu trajedinin giriş konuşması, cuma akşamı parlamentonun her iki meclisinde okundu, hükümetin yazısıyla hükümetin yanıtı aynı anda görüşüldü. Buckingham sarayında, tahtında oturan kraliçeye dün verilmek üzere, oybirliğiyle onaylandı. Lordlar Kamarasındaki görüşmeler kısaca aktarılabilir. Konu üzerinde, Lord Clarendon hükümetin, Lord Derby muhalefetin görüşünü ortaya koydu. Biri işin başındaki insan olarak, öteki işin dışındaki insan gibi konuştu. Lord Aberdeen, hükümetin başındaki soylu örl, çarın “haşin” [sayfa 332] sırdaşı, Louis-Philippe’in “sevgili aziz, faziletli” Aberdeen”i, Pio IX’un “saygıdeğer centilmeni”, vaazını her ne kadar alışılagelen barış sızlanmaları ile bitirdiyse de, konuşmasının esas bölümünde, Rusya’ya karşı değil de, Londra’da yayınlanan haftalık The Presse savaş ilan ettiği için, bütün lord hazretleri gülmekten kırdı geçirdi. Soylu örle, Lord Malmesbury karşılık verdi. William Cobbett’ın “yaşlı, budala hanım” diye nitelediği Lord Brougham, girdikleri yarışın hiç de “kolay” olmadığını keşfetti, İngiliz sömürgelerini dünyanın en sefil yerleri yapmayı hıristiyan ruhuyla becermiş olan Grey örlü, Britanya halkına, savaştan sözederken kullanılan tonun, gösterilen şiddetin, çara ve onun Kazaklarına karşı gösterilen düşmanlık duygusunun, hıristiyan bir ulusun savaşa girerken taşımaması gereken bir ruh olduğunu ansıttı. Hardwicke örlü, İngiltere’nin Rus donanmasıyla savaşımda, zayıf olduğu kanısındaydı; Baltık denizindeki kuvvetin, iyi silahlanmış, daha önce yapıldığı gibi, yeni devşirilmiş kalabalıklarla değil –çünkü savaş gemilerinde kuru kalabalık, çarpışma sırasında kalabalıkların en berbatıdır– iyi yetiştirilmiş, disiplinli bir mürettebata sahip en az 20 savaş gemisine sahip olması gerektiği düşüncesindeydi. Lansdowne markisi hükümetten yanaydı, savaşın kısa sürmesi, kesin zaferle bitmesi umudunu dile getirdi, çünkü ‘bu nokta, soylu lordun kuvvet kavramının dikkate değer bir belirtisidir) “bu bir hanedan savaşı değildi, o tür savaşlar, daha geniş sonuçları kapsardı ve sona erdirilmeleri çok güçtü.”
      Herkesin, duygularını dile getirdiği bu tatlı conversazione[184] ardından karar, nemine contradicente[185] onaylandı.
      Bu conversazione’den elde edilebilen yeni bilgi, Lord Claren-don’ın yaptığı bazı resmî açıklamalara ve 1844 gizli muhtırasının tarihçesine özgü kaldı.
      Lord Clarendon “şimdiki durumda Fransa ile anlaşmanın, askerî girişimlerin düzenlenmesine ilişkin olarak karşılıklı alınıp verilmiş notalara özgü olduğunu” söyledi. Bu durumda, İngiltere ile Fransa arasında herhangi bir antlaşma bulunmuyor. Avusturya ve Prusya’yla ilgili olarak Lord Clarendon, birincisinin silahlı, ikincisinin yansız bir yansızlık (neutral neutrality) güdeceğini, ancak “her iki ülkenin sınırları dolayında olacak böyle bir savaşta, bu iki ülkeden herhangi birinin yansızlığını koruyabilmesinin olanaksız olduğunu” söyledi. Son olarak da yakın olan savaşın getireceği barışın “ancak Türkiye’nin hıristiyan uyrukları için eşit hakları güven altına alırlarsa” şanlı bir barış olabileceğini belirtti. [sayfa 333]
      Şimdi, halkların eşitlenmesini getiren bir antlaşmaya fetva vermeyi reddettiği için, Şeyhülislamın, görevinden alındığını biliyoruz, İstanbul’da Türk halkı arasında büyük bir heyecan var. Bugün gelen bir telgraf haberine göre de çar, Prusya’ya yaptığı açıklamada, eğer Batılı devletler Türkiye’ye böyle bir antlaşmayı kabul ettirmeyi başarırlarsa, prensliklerdeki askerlerini çekmeyi arzuladığını bildirmiştir, istediği tek, şey, Osmanlı yönetimini kırmaktır. Batılı devletler, bunu onun yerine yapmayı önerirlerse, çar onlara savaş açacak bir deli değildir kuşkusuz.
      Şimdi de gizli muhtıranın, Derby’nin, Aberdeen’in, Malmes-bury ve Granville’in konuşmalarında derlediğim tarihçesine gelelim. Muhtıranın, “Türkiye’ye ilişkin belli bazı girişimlerde bulunmak üzere, Rusya, Avusturya ve İngiltere arasında geçici, bazı koşullara bağlı ve gizli bir düzenleme olması, Fransa’nın bu düzenlemeye uymaya zorlanması düşünülmüştü.” Lord Malmesbury’nun dilinde böyle tanımlanan bu muhtıra, çar, Aberdeen örlü, Wellington dükü ve Sir Robert Peel arasındaki özel görüşmelerin sonucuydu. Aberdeen’in salık vermesi üzerine çar, dük ve Sir Robert Peel ile görüşmüştü. Muhtıranın, 1884’te çarın İngiltere’ye yaptığı ziyaretten St. Petersburg’a dönüşünde Kont Nesselrod tarafından mı hazırlandığı, yoksa imparator tarafından gönderilen bazı yazıların bir çeşit kaydı olarak İngiliz bakanlar tarafından mı düzenlendiği, Lord Aberdeen’le karşıtları arasında bir tartışma konusu olarak kalmaya devam ediyor.
      Malmesbury’nun ifadesine göre, kamaraya sunulmamış bir başka belgeyle kanıtlandığına göre, Aberdeen örlünün bu muhtırayla ilişkisi, herhangi bir bakanın resmî bir belgeyle ilişkisinden çok başkadır. Aberdeen’in, “özünü” Fransa’ya bildirdiğini belirtmesine karşın, bu belge öteki devletlere bildirilemeyecek kadar önemli görülmüştü. Çar, belgenin özünün Fransa’ya bildirildiğinden hiçbir zaman haberdar olmadı. Belgenin hazırlanmasına Wellington düküyle Sir Robert Peel tarafından yetki verildi ve onlar tarafından onaylandı. Belge, o zamanlar Lord Derby’nin de üyesi bulunduğu Peel hükümetinin bilgisine ve incelemesine sunulmadı. Bu muhtıra, dışişleri bakanlığının alelade belgeleri arasında tutulmadı, birbirini izleyen dışişleri bakanları tarafından özel olarak korundu. Dışişleri bakanlığında da herhangi bir sureti yoktu. Lord Derby, 1844’te, Peel hükümetinin üyesi olduğu halde, dışişleri bakanlığına geldiği zaman bu belgeden haberi yoktu. Aberdeen örlü görevden ayrıldığı zaman, belgeyi bir kutunun içinde Lord Palmerston’a aktardı. Lord Palmerston, Pandora’nın Kutusunu kendisini izleyen Granville örlüne bıraktı. O, bizzat açıkladığı gibi, Rus [sayfa 334] Elçisi Baron Brunov’un ricası üzerine, belgeyi, dışişleri bakanı oluşu nedeniyle Malmesbury örlüne aktardı. Ama bu arada belgenin ilk onayına ilişkin olarak bir değişiklik, daha doğrusu bir tahrif yapıldığı anlaşılıyor. Granville örlü, belgeyi Malmesbury örlüne gönderirken, eklediği notta, bu belgenin Rus imparatoruyla Sir Robert Peel ve Baron Brunov tarafından hazırlanmış bir muhtıra olduğunu belirtiyor, Wellington dükünün adını anmıyor. Muhtırayı, St. Petersburg hükümetinden gelme resmî bir belge olarak değil de, sırf elçinin bir notu gibi tanımlayarak sahte bir iddiada bulunmanın, muhtıranın önemini gizleme endişesinden başka bir nedeni olduğu düşünülemez.
      Rusya bu belgeye öylesine önem veriyordu ki, Lord Malmesbury dışişleri bakanlığına atandıktan kırksekiz saat sonra Baron Brunov’un kendisine gelmiş, belgeyi okuyup okumadığını sormuştu. Ama Lord Malmesbury, belgeyi o ana kadar okumamıştı, çünkü göreve gelişinden birkaç gün sonraya kadar muhtıra kendisine verilmemişti. Baron Brunov, Lord Malmesbury’nun bu belgeyi okumasının gerektiğini ısrarla belirtti, muhtıranın, Rusya’yla bütün görüşmelerin anahtarı olduğunu söyledi. Ancak o günden sonra da, belge hakkında Derby’cilere tek sözcük söylemedi. Belki de Tory yönetimini Rus siyasetini yürütemeyecek kadar zayıf ya da geçici görüyordu. 1852 Aralık ayından Derby hükümeti düştü. Ardından karma hükümetin kuruluş haberi St. Petersburg’a ulaştıktan kısa süre sonra, 11 Ocak günü çar, bu sorunu yeniden açtı. Bu„ onun, her şeye yetenekli hükümetin, bu muhtıra temeline dayalı olarak hareket edecekleri düşüncesinde olduğunun yeter kanıtıdır.
      Şimdi burada, hepsi Büyük Britanya’nın başbakanlığını ya da dışişleri bakanlığını yapmış, ifadelerine hiçbir biçimde karşı durulamayacak tanıklar tarafından Lordlar Kamarasında ortaya koyan açıklamalarla karşı karşıya bulunuyoruz, İngiltere dışişleri bakanlarından birisiyle Rusya arasında, yalnız parlamentonun onayı alınmaksızın değil, üstelik öteki hükümet üyelerinden de gizli olarak ve sadece ikisinin bilgisi çerçevesinde gizli, “nihai bir bağlantı”ya –muhtırada kullanılan ifade bu– girilmiştir. Bu belge on yıl boyunca dışişleri bakanlığından gizlenmiş, birbirini izleyen dışişleri bakanları tarafından gizli olarak saklanmıştır. Herhangi bir dışişleri bakanı sahneden çekildiği zaman, Rus elçisi, Downing sokağını ziyaret etmiş ve yeni gelene, yasal yollardan temsil edilen iki ulus arasında değil, ama bazı hükümet üyeleriyle çar arasında yapılmış bonoya, gizli bonoya gözatmalarını ve St. Petersburg hükümetinde hazırlanmış Rus muhtırasının gösterdiği yolda yürümelerini salık vermiştir. [sayfa 335]
      Eğer bu, açıkça anayasanın çiğnenmesi değilse, eğer bu fesat girişimi ve vatana ihanet değilse, eğer Rusya’yla bir desise düzenlemek değilse, biz bu sözcüklerin anlamını bilmiyoruz demektir.
      Bu arada, suçluların –sürekli olarak kendisiyle fesat çevirmekten mahkum oldukları– Rusya’yla savaşın görünürde olduğu böyle bir dönemde, tam bir güven içinde, devlet yönetiminin başında kalmalarına neden izin verildiğini de bu açıklamalar çok iyi ortaya koyuyor. Parlamento muhalefetinin de iktidara sıkıntı vermeye istekli, ama suçlayıp yargılamakta isteksiz bir yapmacıktan ibaret olmasının nedenini de gayet iyi anlıyoruz. 1844’ten bu yana bütün yönetimler suç ortağıdırlar. Her biri, yerini aldığı hükümeti suçlamayı ihmal ettiği ve esrarlı kutuyu sessizce kabul ettiği andan itibaren suç ortağı haline gelmiştir. Her biri, sadece sun korumaya kalkıştığı için suçludur. Bu belgeyi parlamentodan sakladıkları için fesat olayında herbirinin payı vardır. Yasalara göre, çalıntı malı saklayan da hırsız kadar suçludur. Bu nedenle, herhangi bir hukuki işlem, sadece karma hükümete değil, ama onların hasmına da, sadece bu bakanlara değil, ama temsil ettikleri meclis gruplarına da, sadece bu partilere değil, ama İngiltere’nin yönetici gruplarına da zarar verirdi.
      En passant belirtmeliyim ki, Lordlar Kamarasında yapılan konuşmalar içinde sözünü etmeye değer olan tek konuşma, Derby örlünün konuşmasıdır. Ama muhtıraya ve gizli yazışmalara yönelttiği eleştirilerde –aynı şeyi Avam Kamarasındaki görüşmeler için de söyleyebilirim– korkunç muhtıra ve olağanüstü yazışmalar hakkında benim size sunduğum yazılardaki çözümlemelerden daha yeni, daha başka hiçbir şey yoktur.

“Savaş ilanı yetkisi, hükümdara ait bir ayncalıktır, gerçek bir ayrıcalık. Ve eğer haşmetmeapları, parlamentosunu çağırır ve onlara, savaşa girmeyi gerekli gördüğünü bildirirse, bu, Avam Kamarasının, savaşın doğruluğu ya da yanlışlığı konusunda görüşme açması için bir neden olmamalıdır. Böyle durumlarda meclislerin görevi tahtın çevresinde birleşmek ve savaşa yolaçmış olan siyaset üzerine yorumda bulunmayı, daha sonraya, anayasanın elverdiği, uygun bir görüşmeye bırakmaktır.”


      Disraeli, Avam Kamarası oturumunda böyle dedi ve böyle dedi öteki avamcılar. Ama gene de The Times’ın onyedi sütununu, onların, bu siyasete ilişkin yorumlan dolduruyor. Bu niçin böyle oldu? Konuşmalar “zamansız” olduğu için nasıl olsa sonuçsuz kalacaktı. Bundan sadece Layard’ı hariç tutmalıyız. O açık açık diyordu:

“Onun konuşması ardından, kamara, hükümetin tutumunun, [sayfa 336] meclis araştırmasına konu olması gerektiği düşüncesine varırsa, o, kendisine böylece yüklenen görevden çekinmeye kalkışmamalı, konunun ele alınabileceği erken bir tarih saptanmasını hükümetten istemeye hazır olmalıdır.”


      Layard’ın Asur keşiflerinin doğruluğundan, The Times’ın neden kuşku duyduğunu şimdi daha iyi anlıyorsunuz herhalde.193
      Önergeyi Avam Kamarasına sunan Lord J. Russell, sadece, daha alelade olan dinleyicilerinden büyük alkış kopardığı dürüstlük, özgürlük, bağımsızlık, uygarlık gibi sözleri vurgulayışıyla ayrıldı Lord Clarendon’dan.
      Onu yanıtlamak üzere söz alan Layard iki büyük acemilik yaptı. Onun dışında konuşması önemli bir konuşmaydı. Her şeyden önce, karma hükümet içinde biri ötekine karşıt unsurlar bulunduğunu ortaya koymak istedi – Rus unsur, İngiliz unsur, Aberdeen hizbi, Palmerston hizbi. Oysa bu iki hizip, Rusya’ya kölelikte, dil ve üsluplarından başka bir ayrılık göstermiyorlar. Birincisi Rusya’yı anlamadığı için ondan yanadır, ikincisi anladığı halde ondan yanadır. Bu nedenle birincisi açık bir yandaş, ikincisi gizli bir ajandır. Bu nedenle birincisi parasız hizmet eder, ikincisi paralı. Birincisi daha az tehlikelidir, çünkü İngiliz halkının husumetine açıktır; ikincisi öldürücüdür, çünkü kendisini, Rusya’ya karşı duyulan düşmanlığın somut temsilcisi haline getirmiştir. Aberdeen’in karşısına koyduğu kişi hakkında Layard’ın bilgisiz olduğunu kabul etmemiz gerekir. Aynı şeyi yapan Disraeli için ise herhangi bir mazeret sözkonusu değildir. Lord Palmerston’ı, bu muhalefet önderinden daha iyi bilen kimse yoktur. Daha 1844’te, şimdiye dek hiçbir dışişleri bakanının dış siyaseti, İngiltere’nin çıkarları için bu soylu lordun dış siyasetinden daha tehlikeli olmamıştır diyen Disraeli’dir. Layard’ın ikinci hatasına gelince, bu hata, The Times gazetesinin, Aberdeen’in partisinin doğrudan organı olduğunu, çünkü gizli ve hizmete özel belgelerin, almışlarından iki ya da üç gün sonra, bu gazetenin, St. Petersburg’da kararlaştırılmış alçakça alışverişlere bu ülkenin rızasını sağlama çabasını güden başyazılarının malzemesi olduğu öne sürmesidir. Layard, özellikle gazetenin geçen yıl şubat ve mart aylarında yayınladığı yazılarını sözkonusu etmiştir. Layard, Palmerston’ın yaptığı gibi, sözkonusu malzemenin Londra’daki Rus elçiliği tarafından sağlandığı sonucuna varsaydı, daha iyi ederdi, o zaman gerek The Times gazetesini, gerek dışişleri bakanlığını, St. Petersburg hükümetinin organları olmakla suçlayabilirdi.
      The Times’ın fikirleri nedeniyle değil, ama bu gizli haberleşmenin ihanet niteliğini oluşturan bilgilerle ilgili olarak [sayfa 337] gerçekte, hükümetten daha büyük bir güç olduğu görüşüyle, Layard’ın gazeteye karşı söylediği sözleri aşağıya alıyorum:
      Bu gizli telgrafların ilki 23 Ocak 1853’te İngiltere’ye gelmiştir, ve aynı ayın 26’sında sözünü ettiği makalelerin ilki The Times gazetesinde yayınlanmıştır. Bundan sonraki telgraf 6 Şubat 1853’te gelmiş, ve dört gün sonra, aynı ayın 11’inde de şimdi alıntılarını vereceği olağanüstü bir makale yayınlanmıştır. Makalenin bir bölümünde şöyle denilmektedir:

“Rus politikasının amacının, Doğuda bir yıkımı çabuklaştırmak olduğuna inanmıyoruz; kritik olmaya başlayan bir durumun tehlikelerini hafifletmek için bu ülkenin yararlı hizmetinden bir kez daha yararlanılacaktır. Türklerin acımasız ve sakat devletini Avrupa’da sürdürmek girişiminin, bereketli illerin ve büyük bir hıristiyan halkının barbar bir yönetime teslim edilmesi pahasına olduğunu unutmamalıyız, ve uygarlık ve hıristiyanlığın, Osmanlı fethi ile meydana gelmiş haksızlığı giderecek duruma gelmesi bizi sevindirecektir.”


      23 Şubat 1853’te The Times gazetesi, Türkiye’nin tükenmiş durumu hakkındaki çeşitli görüşlerden sonra yeniden şunları yazmaktadır:

“Azami politik köhnelik, Babıâliyi hâlâ yöneten insanlardaki her türlü yeteneğin ve dürüstlüğün yokluğu, müslüman halkın azlığı, ve devlet hazinesinin tükenmişliği, Güney Avrupa’nın en bereketli bölgelerinin bazıları, en iyi limanlar, ve en cesur ve hünerli halkı üzerindeki egemenliğiyle alay edercesine bir karşıtlık oluşturan şekilde Babıâlide birleştirilmiştir, ... Kuşku götürmeyen bu kadar büyük bir fenalığın, nispeten iyi diye politikacılar tarafından bu kadar uzun süre nasıl savunulmuş olabileceğini kavramak zordur; ve bu kadar kocaman bir imparatorluğun topraklarındaki herhangi bir değişikliğin getireceği zorlukların farkındaysak da Babıâlininki gibi bir yönetimin halen elinde bulunan böyle bir toprak üzerinde sürdürmenin olanaksız duruma geleceği zamanın yaklaşmasını –The Times gazetesi bu zamanın yaklaştığını nereden biliyordu?– tedirginlikten çok memnunlukla beklemek eğilimindeyiz. Belki de bu zaman, genel olarak, sanıldığından daha az uzaktadır, ve bunu belirsiz ve bir zamana kadar uzatmaya güçleri yeterli olmadığından akıllı devlet adamlarının böyle bir durum için hazırlıklı olmaları gerekebilir. Osmanlı İmparatorluğunun toprak isteklerine düşmanca karşı koymak üzere Avusturya ile Rusya arasında karşılıklı herhangi bir planın mevcut olduğuna ya da belki öteki Avrupa devletlerinin bilgisi dışında düzenlemekte olduğuna inanmıyoruz, ve böyle bir şeyi ortaya atmaya niyetli de değiliz. Kutsal ülkedeki kutsal yerler hakkında son zamanlarda Fransız elçisinin elde ettiği fermanın koşullarıyla ne ortodoks kilisesinin başı olarak kendisinin mutabık olduğunu ne de Doğu kilisesinin böyle bir mutabakatı belirtmesine izin vereceğini Çar Nikola adına belirtmek üzere Prens Mençikov’un olağanüstü elçi olarak St. Petersburg’dan İstanbul’a gönderilmiş olduğunu düşünmek için elimizde yeteri kadar neden vardır.” – The Times gazetesinin bunu söylerken ne demek istediğini biliriz.


      Prens Mençikov’un görevi hakkındaki ilk bilgi, 14 ve 21 Şubatta [sayfa 338] Sir H. Seymour’dan gelen telgraflarda verilmiştir. Türkiye’nin bölüşülmesine ilişkin çarın komple planının tekrarını kapsayan telgrafın 6 Mart 1853’te gelmiş olduğunu belirtmek önemlidir. Daha önce de söylenmiş olduğu gibi, bunun yanıtı, ancak 23 Martta gönderilmiştir, ve hükümetin bazı üyeleri, çarın önerisini yedi gün önce almışlarsa da 13 Marta kadar kabinede hiçbir görüşme yapılmamıştır. Öteki kabine üyelerine bu öneri ilk olarak 13 Martta sunulmuştur; ama öneri, daha önce The Times gazetesine bildirilmiştir, çünkü telgrafın alınmasından sonraki sabah, 7 Martta, yani kabinenin iki ya da üç üyesi telgraf hakkında bilgi sahibi oldukları sırada, ve dışişleri bakanlığının hiçbir memur tarafından görülmüş olmasına olanak bulunmadan The Times gazetesinde çıkan ayrıntılı bir makalede [“Bravo! Bravo!”] başka şeyler arasında şunlar yazılıyordu:

“Türk İmparatorluğunun durumu ve Avrupa devletlerinin Doğu ile ilişkileri, sözkonusu fikirlerin amaçladığı planların gerçekleştirilmesi daha henüz vakitsiz ve uzak ise de, politikacıların ve özerk basının fikir sahibi olması ve bunları dile getirmesi yararlı olabilecek hususlardır. Günlük işleri görmek, ve her zaman devlet gerekleri denen yükümlülükleri yerine getirmek zorunda olan devlet adamları dar bir alanla sınırlıdırlar, ve anlaşılan, kamuoyunun dikkatini ve düşüncesini daha önce gerektirmiş olmadıkça herhangi bir yeni ya da özgün fikrin değerlendirilmesine yardımcı olabilecek durumda değildirler.”

Kendi ileri sürdüğü itirazlarla ilgili olduğundan, aşağıdaki sözlerin soylu lord tarafından dikkate alınmasını sağlamak çabasındadır.

“Türkiye’de ve özellikle onun Avrupa sınırlarında meydana gelen son olaylardan sözederken Lord John Russell, bu konuda, son zamanlarda ileri sürülmüş olan fikirlere karşı çıkmış olsaydı, ve Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğü ve bağımsızlığı hakkındaki eski öyküyü parlamentoda resmî sorumluluğun bütün ağırlığıyla yineleseydi, hiçbir biçimde hayret etmezdik. Ama bizi, buna benzer düşünceler etkilemez.”


      Soylu lordun karşı çıkmış olduğunu yazar nereden biliyordu? [“Bravo!”] Makale şöyle devam etmektedir: “Bu nedenle, o, imparatorluğun parçalanması gibi bir durumda ne yapılması gerektiğini düşünmek zorunluluğu kadar büyük bir yıkımın Avrupa’da bugünkü durumda meydana gelemeyeceği hakkında Lord John Russell’ın fikrine katılmıyoruz.”
      Rusya çarının planıyla örtüşen şu sözlere kamara dikkat etsin: “Bu gibi düşüncelere girişilmeden önce parçalanmanın başlamasının çok daha büyük bir yıkım olacağına inanıyoruz.” [“Bravo! Bravo!”] Kullanılan sözcükler aynen bunlardı. Ve yazar devam ediyor:

“Türk İmparatorluğunun dağılması halinde, izlenecek yerinde bir politika ile bir an için Polonya’nın bölüşülmesine götüren politikanın bir devlet adamı tarafından kıyaslanması karşısındaki hayretimizi belirtmemize izin verilsin. Kuşku yok ki, devlet zorunluluğu tezi hâlâ Türk İmparatorluğunun bütünlüğünün ve bağımsızlığının desteklenmesini kapsamaktadır; ama bu tez, kendi başına bir sürü sakıncayı içerir, ve gerçekte, sonuçları ağır ve belirsiz sorularla meşgul olmak korkusundan başka anlama gelmez. Bu konu hakkında özellikle geçen yıllarda beslenmiş olan önyargılar [sayfa 339] gerçekten o kadar sıkı yerleşmiş ki, bu sorunu kendi anlamına göre ele almak belirli çevrelerde politik bir ahlaksızlık davranışı, ve ulusları birbirine bağlayan bütün yasaların çiğnenmesi sayılmaktadır.”


      Bundan sonraki makale 10 Martta yayınlanmıştır. Belki kamara, The Times gazetesinin yazarının telgraflarda kullanılan aynı sözcükleri kullandığının şimdiye kadar kendisine bildirilmemiş olduğu kanısına varmış olabilir; ama şimdi sözünü ettiği makale bu konudaki bütün kuşkuları yokedecektir. 10 Martta The Times gazetesinde şu sözlerle başlayan bir makale çıkmıştır:

“Prens Mençikov daha belirli bir diplomatik görev ile gelmektedir, ve ona verilen talimatın Kont Leiningen’e verilmiş olandan daha yatıştırıcı ve bir nitelikte olduğunu varsaymamızın nedenleri vardır.” İfade benzerliği, Sir H. Seymour’un 21 Şubat günü telgrafından belli olmaktadır: “Prens Mençikov’a verilmiş olan talimatın yatıştırıcı bir nitelikte olduğu hususunda ekselans [Kont Nesselrod] beni temin etmek istiyordu.”


      Makale şöyle devam etmektedir:

“Büyük eyaletlerin uygarlığını, hıristiyanlığın bir zamanlar Avrupa’nın her yanında kazanmış bulunduğu üstünlüğü tekrar kurulmasını, ve milyonlarca insanın sürekli mutluluğunu kapsayan sorunlarla ilgilendikleri zaman, çağdaş devlet adamlarının bir olanak yetersizliği gösterdiklerini açıkça belirtmeye cesaret ediyoruz. Anlayabildikleri tek çıkar yol, bir Türk kafasını bir kavukla süsleyerek ona karşı sanki hâlâ bir güç ve erk simgesi imiş gibi davranmaktır.”


      19 Martta hükümet bir toplantı yapmış ve bu ayın 6’sında alınmış olan telgraf, toplantıya sunulmuştur, ve 23 Marta da aşağıdaki bölümü kapsayan bir yanıt gönderilmiştir:

“Her ne kadar majestelerin hükümeti, Lord John Russell’ın 9 Şubat telgrafındaki esaslara ve politikaya sadık kalmak zorunluluğunu duyuyorsa da, sorunun daha ayrıntılı ve açıkça tartışılması konusunda çarın isteklerine uymaya da hazırdır.”


      Aynı gün The Times gazetesinde çıkan bir makalede Lord Claren-don’ın telgrafında kullanılmış bazı tümceler yayınlanmıştır. Sözkonusu makale şöyle başlamaktadır:

“Osmanlı imparatorluğunun karşılıklı durumu ve gelecekteki görünümü hakkındaki düşüncemiz, Lord J. Russell’ın temsil ettiği ve Alt Kamaraya sunduğu tutuma uymamaktadır. Bu düşünce,’ bu ülkenin daha önce çeşitli durumlarda izlemiş olduğu politikadan oldukça farklıdır; ve Londra basınının parlak ve başarılı bir şekilde olmamakla birlikte savunmaya çalıştığı sistemden tamamen farklıdır.”


      Bir sömürge bakanını sarsmış ve bir hükümeti nerdeyse düşürmüş olan parlak ve keskin kalemlerden yoksun olmakla birlikte, İngiliz basınının onuru, The Times gazetesinin görüşlerini desteklemiyordu. The Times gazetesi, makalenin sonuna doğru şunları ekliyordu:

“Çar, çabalarının amacının bu ülkeyle iyi geçinmek ve onun güvenini kazanmak olduğunu söylemiştir. Bu güvencesinin gerçek olup olmadığını bu sorundaki tutumu gösterecektir, ve Türkiye’ye ve öteki Avrupa [sayfa 340] ülkelerine karşı ılımlılığı ve iyiniyeti hakkında, bu sorunlarda İngiliz hükümeti ile işbirliğini sürdürmeye hazır olduğundan daha büyük bir kanıt veremez.” Türkiye’nin bölüşülmesinin İngiliz kamuoyuna açıklanması çabalarının başarısız kaldığının The Times gazetesi tarafından belirtildiği aynı gün, telgrafın 16 gün ertelenmiş olan yanıtı da St. Petersburg’a gönderilmiştir. [“Bravo! Bravo!”] Kamarayı, The Times gazetesinden başka alıntılarla işgal etmesine gerek bulunmamaktadır.


      Rusya’yı azarlayan bir demeç vererek ve savaş politikasını yalancıktan enerjik bir tarzda savunarak Lord Palmerston’a rağbet kazanma fırsatının yeniden verilmesi hususunda Bay Cobden’in önerisini Bay Bright desteklemiştir. Başka şeyler arasında Palmerston şunları söylemiştir:

Şimdi, Avrupa işlerini oldukça uzun zamandır dikkatle izleyenlerin, Türkiye hakkında Rusya’nın niyetlerinin dünden beri hatta yakın geçmişten beri oluşmuş olmadığını bilirler sanırım. [“Bravo!”] Rusya’nın uzun zamandan beri, Türkiye’nin hiç değilse Avrupa’daki bölümünü ele geçirip sonra Asya bölümünü de elde etmek politikasını sürekli ve inatçı bir şekilde izlemiş olduğu bilinmektedir. Bu politika, şaşmaz ve kararlı bir inatçılıkla izlenmiş, ve her zaman gözönünde tutulmuştur. Koşullar elverişli olduğu zaman bir adım ileri atılmış, ve engeller ortaya çıkınca da, ama ancak bundan sonraki fırsattan yararlanmak üzere, bu adım geri alınmıştır. [“Bravo! Bravo!”] Bu planlarından vazgeçmek konusunda Rusya’yı yumuşamaya ya da bir neden bulmak için duraksamaya hiçbir zaman vasıta olmamıştır. Onun politikası, hedefini gözden kaçırmamak, fazla acele etmemek, ihtiyatsız bir atılganlıkla çabasının amacını kaybetmemek, ama Avrupa’nın öteki hükümetlerinin hareketlerini gözleyerek çabalarının kesin amacına doğru en ufak ilerlemeye fırsat veren her olanaktan yararlanmak olmuştur.[186]


      Şimdi bu sözü Lord Palmerston’ın 1829, 1830, 1831, 1833, 1836, 1840, 1841, 1842, 1843, 1846, 1848 ve 1849’da yaptığı konuşmalarla karşılaştırınız, göreceksiniz ki, yukardaki sözler, Bright’a yanıt olmaktan çok, kendi eski siyasetine yanıttır.194 Ama bu usta hasım, bu tür saldırılarla, halkın, kendisine yakınlık duymasını sağlarken, bir yandan da şu gözlemiyle, çarın teveccühünü güven altına alıyor:

“Böyle bir siyasete yer verdiği için Rus hükümetini kınıyor muyum? Meşru yollardan genişleme siyaseti, o siyaseti güden hükümet için bir kusur değildir. Ancak, o siyasetin açıktan yürütülmesi koşuluyla. Rusya’nın izlediği yol ise açık ve dosdoğru bir yol olmamıştır.”


      Ancak Rusya’ya bulunabilecek tek kusur, Disraeli’nin dediği [sayfa 341] gibi, Rusya’nın tehlikeli özdenliği idi. Bu durumda Palmerston, Rusya’nın yapmadığı şeyi onaylamayarak, yaptığı şeyleri tümden haklı gösteriyor.
      Disraeli’nin gizli belgelere yönelttiği eleştiri, her zamanki gibi zekiceydi, ama bu belgeleri tartışmanın şimdi yersiz olduğunu ve kamaraya hitaben yaptığı konuşmanın, sadece kraliçeye gönderilecek yazıyı desteklemeyi amaçladığım söyleyerek, eleştirisini kendi eliyle etkisiz hale getirdi. Onun gibi akıllı bir insanın politikanın yeri ve particilik gibi kirli bir nedenle, sadece kamarada değil, ancak ünlü gazetesi The Press’de de Palmerston’a yaltaklanmasını görmek acı.
      Kamaranın dünkü oturumunda Sir J. Graham, aldığı istihbarat raporlarına göre, donanmanın Karadeniz’e girdiğini ve Varna yakınlarında bulunduğunu belirtti. [sayfa 342]

New-York Daily Tribune
n° 4055, 17 Nisan 1854

 

KARL MARX
RUSYA VE ALMAN DEVLETLERİ
(PARÇA)

Londra, Cuma, 7 Nisan 1854


      Lord Clarendon, dün gece Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmada, Odessa’dan getirilen 4.000 Rus’un Dobruca’ya çıkarma yaptığına dair haberlerin doğru olmadığına “inandığını” söyledi. Rus filosunun Sivastopol’dan çıktığına dair bir bilgisi yoktu. Sivastopol, zaman zaman İngiliz ve Fransız gemileri tarafından gözleniyordu. Donanmaların hareketsiz kaldığı iddiası karşısında da Sivastopol ve Odessa’nın, ancak iki filonun tüm gücüyle ablukaya alınabileceğini, ancak kötü hava koşullarında bulunan tehlikeli olabileceğini söyledi. Bu nedenledir ki, donanmaların Beykoz’da tutulmasının gayet yerinde olduğu inancındaydı. The Times gazetesinin Viyana muhabiri, Lord Clarendon’ın bu görüşüne katılıyor, ayrıca onun güttüğü siyasetin gerçek nedenlerini de ortaya koyuyor. “Hıristiyanların kurtuluşu”na ilişkin görüşmelerin duyulmasından bu yana, İstanbul’da ayaklanmalar olabileceği endişeleri, ağır basar olmuştur. Bu durumda, yeterince, yani Türkleri bastıracak yeterlikte asker gelmedikçe, filoları boğazdan çıkarmak, aşırı “tedbirsizlik” olurdu.
      Avam Kamarasında Lord John Russell, Rum ayaklanmalarının sorumluluğunun, bu ayaklanmaları ilkin gizli, şimdi açık olarak destekleyen Atina sarayına ait olduğunu söyledi.
      Bugünkü The Daily News, Fransa, İngiltere ve Türkiye arasında yapılan antlaşmayı yayınlıyor. Ancak bu antlaşma, yalnız [sayfa 343] askeri girişimlere ait düzenlemeleri kapsıyor. Batılı devletler, “sultana yardımlarının gerçek koşullarını bir antlaşma biçimine dökmemekte gayet dikkatliler. Bunlar Lord Stratford de Redcliffe ve onun in loco[187] tehditkar araçları tarafından zorla kabul ettiriliyor ve ama Türk hükümetinin kendi arzusuyla yaptığı işler olarak gösteriliyor.
      Prens Mecklenburg’un Berlin’e yaptığı barış ziyaretinin Prusya kralına, Batı ittifakından uzak durması için yeni bir gerekçe sağlamaktan başka hiçbir amacı yoktu. Berlin’den aldığım bir habere göre, Rusya, İsveç’in tarafsızlık ilanını, ancak, kralın, İsveç limanlarının komutanlarına eski yönetmelik hükümlerini yeniden yayınlamayı yüklenmesi halinde kabul edecek. Bu eski yönetmeliğe göre, herhangi bir limanda, topların menzili içindeki bölgede dörtten fazla savaş gemisinin demirlemesine izin verilmiyor. Bu düzenleme, İsveç ve Danimarka arasında varılan tarafsızlık antlaşmasının koşullarından epey değişik olduğuna göre, bir yandan İskandinav ülkeleri arasında, bir yandan da Batılılarla yeni görüşmelere girişilmesi beklenir. Stockholm’de, Rusların, Oland adasını işgalden vazgeçeceklerine, adadaki tahkimatı sökeceklerine, toplarıyla öteki savaş araçlarını alıp götüreceklerine inanılıyor. Bugün alınan bir telgraf haberi, bunun yapıldığını bildirmekte.
      Macaristan’ın güney-doğu kesimindeki Avusturya corps d’observation’u[188] tam bir savaş durumuna getirilmiş ve kendisine ayrılan mevzilere yerleşmiş bulunuyor. Yığınak için on ya da oniki gün gerekti. Alman gazeteleri genellikle, Avusturya’nın Rusya’ya faal olarak katılması halinde, bu ordunun, Türk ordusunu kanattan vurmakta kullanılacağını ve bunda da herhangi bir güçlükle karşılaşılmayacağını öne sürüyorlar. Ama Avusturyalılar, Türkiye’ye, ya Mehadiya’dan girerler, o zaman Türk ordusunu tam önlerinde bulurlar, ya da Belgrad’-dan girerler, o zaman da kendilerini, Türklerin genişletilmiş sol kanat hattında bulurlar. Bu nedenle, eğer Avusturyalılar, düşmanca amaçlarla Türkiye’ye gireceklerse, Belgrad’dan Kruçuvitza ve Niş yoluyla Sofya’ya yürümeleri çok olasıdır. Ama bu durumda bile Türkler, Vidin’den güneye daha kısa bir yoldan yürüyerek Sofya’ya ulaşabilirler.
      Prusya Ödenekler Komisyonunun İkinci Meclise sunduğu rapor, Doğu Sorununda Prusya’nın izlediği siyaseti gözden geçiriyor ve henüz İngiliz basınında yer almamış, bazı diplomatik belgeleri kapsıyor. Bu nedenle size bu rapordan bazı önemli parçaları aktarmak istiyorum. [sayfa 344] Ocak ayının sonunda Berlin’deki Rus elçisi, Prusya hükümetine bir öneri sundu. Kont Orlov’un da aynı zamanda Avusturya sarayına verdiği bu öneri, Prusya, Avusturya ve Rusya arasında ortak bir protokol imzalanmasını öngörüyordu. Bu Protokol taslağının önsözünde öne sürüldüğüne göre, bu ortak bağlantının itici gücü, Avrupa barışını tehdit eden tehlikeler nedeniyle bu üç devlet arasındaki ittifakı daha da güçlendirmek ve yaklaşan bunalımda bu ülkelerin gerek kendi aralarındaki ilişkileri, gerek Batılılarla ilişkilerini düzenlemekti. Bu taslak şu üç noktayı kapsıyordu:
      1. İngiltere’yle Fransa’nın Rus-Türk savaşına katılması halinde, iki Alman devleti, kesinlikle tarafsız kalmayı resmen kabul ederler; Batılı devletlerin baskısı ya da tehdidi altında kalırlarsa, tarafsızlıklarını, gerekirse silahla korumakta kararlı olduklarını ilan ederler.
      2. Üç devlet, Avusturya, Prusya ya da herhangi bir Alman devletinin topraklarına, Fransa ya da İngiltere tarafından herhangi bir saldırıda bulunulmasını, kendi topraklarına karşı girişilmiş bir ihlal hareketi olarak görecekler ve ortak bir askeri antlaşma çerçevesinde (şimdi Berlin’de General Hess’le Prusya savaş bakanı arasında düzenlenmiş bulunuyor), koşulların ortaya koyacağı gereksinimler doğrultusunda birbirlerini savunacaklardır.
      3. Rus imparatoru, savaşı, onuru ve imparatorluğunun herkesçe bilinen çıkarlarıyla uyuşur duruma geldiği anda sona erdirme niyetinde olduğunu bir kez daha belirtir. Ancak, gelecekteki gelişmelerin, Türkiye’nin bugünkü durumunu değiştirmesi olasılığını dikkate alarak, haşmetmeapları, Alman müttefikleri ile anlaşmaksızın, bu noktada denizci devletlerle bir anlayışa ulaşmamayı yüklenir.
      Kont Nesselrod, bu taslağı, bir mektupla birlikte gönderdi. Bu mektupta Nesselrod, Prusya’yla Avusturya’ya, uzun süre Avrupa’nın kalkanı olan bu üçlü ittifakın önemini anımsatıyordu. Savaşın yakın oluşu karşısında imparator hazretleri, dostlarıyla müttefiklerine başvurması gerektiğini düşünmüştü. Ortak çıkarları, bu ciddi olaylar karşısında, takınmaları gereken tutumun belirlenmesini gerektiriyordu. Batılıların tek yanlı bir ilerleme sağladıklarına değinen Nesselrod, Alman devletlerinin çıkarlarının gözden geçirilmesi gereğine dikkati çekmekteydi. Rusya başka türlü davranmaktaydı, savaşın yükünü üstlenmeye hazırdı, dostlarıyla müttefiklerinden yardım ya da fedakarlık istemiyordu. Her iki devletin ve öteki Alman devletlerinin gönenmesi, kuracakları birliğe bağlıydı. Bu devletler ancak böylelikle bunalımın genişlemesini önlemeyi başarabilirler, belki de bunalımı hafifletebilirlerdi. Rusların [sayfa 345] mektubu, daha sonra, Alman devletlerinin önündeki üç seçeneği inceliyordu: Denizci devletlere karşı Rusya ile birlikte ortak hareket, Rusya’ya karşı denizci devletlerle ittifak ve son olarak da sıkı bir tarafsızlık. Çar, Rusya ile ittifak yapılmasına gerek duymuyordu. Ona karşı bir harekette bulunulmasına gelince, eğer Alman devletleri, Batılıların tehdidine boyun eğmezlerse, bu da olanak dışıydı. Böyle bir durum, sonunda esef edilecek utanç verici bir gelişmeye zorunlu olarak yolaçardı. Kendi topraklarında herhangi bir saldırıya uğraması olanaksız olan Rusya, ne askerî bir istila tehlikesi görüyordu, ne de daha habis olan devrimci bir ruhun istilası tehdidi. Eğer müttefikleri, kendisini bırakıp savuşurlarsa, Rusya kendi kaynaklarıyla nasıl yetineceğini biliyordu ve kendini, ilerde onları bir yana koyacak biçimde ayarlayabilirdi. (Nesselrod mektuplarını Almanca yazıyordu ve öyle bir dil kullanıyordu ki, onun başka bir dile çevrilmesi, başından sonuna umutsuz bir işti. Onun Almancasına bir örnek olsun, esas yazıdaki son tümcesini buraya alıyorum: Wenn seine Alliirten es verliessen, so würde es sich gesagt sein lassen, sich aufsich selbst zurückzuziehen, und sich so einrichten, ihrer in Zukunft entbehren zu können.[189]
      Ama çar, dostlarıyla müttefiklerinin, herkesçe bilinen duygularına ve gerek kankardeşliği (bluttaufe), gerek yadsınamayacak özdeş ilkelerle, Rus ordusuyla bağlantısı olan kahraman ordularına tam bir güven duyuyordu. Rus hükümeti, Alman sarayları için, sadece üçüncü seçeneğin bir değer taşıdığı düşüncesindeydi. Rusya’nın bellibaşlı arzularının gerçekleşmesi için Alman saraylarının arabuluculuk görevlerini sürdürmeleri, onların çıkarlarıyla örtüşür, uygun bir davranış olurdu. Ancak bilinmeliydi ki, bu tarafsızlık, belirsiz ya da sadece geçici ya da beklemeyi yeğ tutan bir tarafsızlık olamazdı, çünkü böyle bir tutumu, taraflardan biri, özellikle Rusya düşmanca bir tutum diye yorumlayabilirdi. Bu tarafsızlık, daha çok, birçok denemeden geçen ve dünyada barış ve genel huzuru korumuş olan ilkeler (Kutsal İttifakın ilkeleri) üzerine oturtulmalıydı. Alman devletlerinin görevi, gerekirse silaha başvurarak, siyasetlerini, bu temel üzerinde uygulamaktı. Eğer denizci iki devletten biri (Fransa), Almanya’ya saldırmayı düşünür ya da böyle bir serüvene atılırsa, öteki devlet (İngiltere) tutumunu derhal değiştirebilirdi. Eğer böyle bir olay ortaya çıkarsa, her zaman, Rusya öne çıkmaya ve bütün gücüyle Almanya’yı desteklemeye hazırdı. [sayfa 346]
      Bu öneri, Berlin’de ve birkaç gün sonra da Viyana’da reddedildi. O sıralarda henüz bağımsız bir devlet adamı rolünü oynayan Manteuffel, St. Petersburg’a gönderdiği yazıda, Prusya’nın yardımına gerek duymuyormuş gibi görünmek isteyen Rusya’nın, yeni üçlü bir ittifak önerisi arzusuyla dolaylı yoldan böyle bir ittifak isteğini ortaya koyduğunu belirtti. “Rusya’nın korkmadığı devrimci ruh konusuna gelince”, Manteuffel’in gördüğü kadarıyla, “Prusya da bu ruhu, dış yardıma gerek olmaksızın bastırmıştı.”
      Karşı-devrimin başına geçerek Prusya’yı “kurtaran” bağımsız bakan, Macaristan sorunu gibi bir sorunu olmayan Prusya’nın, Avusturya ile aynı düzeye konmasını görüp de öfkelenmemezlik edemezdi.
      Prusya, güvenliği hakkında böyle böbürlenirken, raporda sözkonusu edilen öteki belgelerden anlaşıldığına göre, şubatın son günlerinde, Avusturya, dört devlet arasında yapılması önerilen bir antlaşmanın taslağını Prusya’ya sunmuştu. Prusya bu öneriyi, 5 Mart tarihli yazısıyla reddetmişti. Ama ne gariptir ki, bu devlet bir yandan bunu yapıyor, ama aynı zamanda, Friedrich Wilhelm IV hükümetinin, dört devlet arasındaki uyuşumu, sorunun çözümünde tatmin edici bir sonuca ulaşmanın en iyi aracı olarak gördüğünü ilan ediyordu. Sonunda Avusturya da, her iki Alman devletinin bilinmezler içinde olma durumuna son verecek olan bu antlaşmayı bir yana koymak zorunda kaldı.
      Prusya’nın 16 Mart tarihli yazısında şu önemli bölüm var:

“Rus hükümeti, Avusturya’nın başvurduğu önlemleri, güneydoğu sınırındaki çıkarlarını koruma açısından dikkate almıştı. Öteki Alman devletleri gibi, Prusya’nın da kedi bellibaşlı çıkarlarını korumak zorunda olduğu doğruydu, ama bunun Avusturya ile herhangi bir anlayışa ulaşmayı engellemesi sözkonusu değildi. Tam tersine, Prusya, Alman çıkarlarının korunması için bir uyuşuma varmaya hazırdı. Bu açıdan, Prusya, şu iki noktada yanıt bekliyordu:
      “1. Avusturya, sınır illerinde düzeni korumak üzere, komşu Türk illerini işgale hazır mıydı, değil miydi?
      “2. Avusturya, komşu Türk illerini alıp, barış kuruluncaya kadar rehin olarak tutabilir miydi?
      “3. Avusturya savaşa fiilen katılma niyetinde miydi, değil miydi?”


      Alman çıkarlarının korunmasının neyi gerektirdiği hususunda Prusya’nın bir karara varıp varmaması ve Avusturya’ya Batılı devletler tarafından (Rusya tarafından değil!) yapılan baskıyı hafifletmek üzere bir şey yapıp yapamayacağını anlaması, tümden bu [sayfa 347] soruların yanıtına bağlıydı.
      Prusya ve Avusturya, 14 Mart tarihinde Alman devletlerine birer genelge-nota gönderdiler. İki devletin notası taban tabana karşıttı. Prusya’nın circulaire’i, yaklaşan savaşın sırf yerel nitelikte olacağını söylüyordu. Buna karşılık Avusturya, savaşın, onun ilişkilerini çok yakından etkileyecek bir biçime dönüşebileceği görüşünü öne sürüyordu. Koşullar elverdiği sürece Avusturya savaşa katılmayacaktı, ancak savaşa katılma olasılığını da düşünmesi gerekiyordu. Bu sorunda onun çıkarları, öteki Alman devletlerinin çıkarlarıyla ortaya çıkarsa, Prusya’nın ve öteki Alman devletlerinin, güçlerini, Avusturya’nın gücüyle birleştireceğine inanıyordu. O zaman Alman Konfederasyonundan, şimdiki savunma tutumunun ötesinde, bu sorunda nasıl faal bir tutum takınacağını bildiğini göstermesi de istenebilirdi. Batılı ülkelerle Rusya arasında savaş ilan edilirse, Avusturya yeni bir açıklama daha yapabilirdi. Eğer Avrupa’yı tehdit eden tehlikelerin artmasını önleyecek herhangi bir yol kalmışsa, o yol Avusturya’yla Prusya’nın Alman devletleri ile birlikte girişecekleri ortak hareket yolu olabilirdi.
      Son olarak, raporda yer alan, ama ötekilerden daha az önemli olmayan bir başka bilgi de komisyon üyelerinin bir sorusuna Manteuffel’in dertli dertli verdiği yanıt, yani Rusya’nın, bölüşme tasarımları hakkında Prusya’ya hiçbir şey bildirmediğine ilişkin yanıtıdır.
      Sonuç olarak, bu belgeden, Viyana Konferansı195 hokkabazlığının bitmemiş olduğunu öğreniyoruz. Tam tersine, bu belge, Prusya başbakanına dayalı olarak, dört devlet arasında sürekli bir anlayış kuracak olan yeni bir protokolün düzenlenmek üzere olduğunu haber veriyor. [sayfa 348]

New York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4059, 21 Nisan 1854

 

KARL MARX
TÜRKİYE VE YUNANİSTAN – İTALYA

Londra, Salı, 18 Nisan 1854


      İngiltere ve Fransa hükümetlerinin, en sonunda, saldırı ve savunuya ilişkin, beş maddelik bir antlaşmanın suretlerini, karşılıklı olarak alıp-verdikleri bildiriliyor. Antlaşmanın içeriği henüz bilinmiyor.
      Avusturya ile Prusya arasındaki antlaşma henüz kesinleştirilemedi. Anlaşmazlık, Rus Polonyası ile ilgili olarak sınırların işgali sorununda gösteriyor kendini. Prusya sarayı, bu noktayı bir ölçüde reddetmekte.
      6 Nisan günü Atina’da, Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşmasının yıldönümü nedeniyle bir Te Deum[190] yapıldı. Törene Batılı ülkeler elçileri gitmedi. Aynı gün, Atina’da çıkan Observer, asilere katılmak üzere olan yirmibir general, albay ve öteki subayların istifasının kabul olunduğuna ilişkin krallık ordonnance’larını[191] yayınladı. Ertesi gün Atina’ya gelen haberlere göre, asiler Arta yakınlarında feci biçimde yenilmişlerdi. Savaş yerinin kendisi, isyanın en ufak bir gelişme sağlamamış olduğunu ve isyandan şimdiye dek zarar görenlerin, Yunanistan sınır bölgelerinde oturan Rum köylüler olduğunu gösteriyor.
      1827 yılında, Rus, İngiliz ve Fransız elçilerin, Babıâliden, Yunanistan’daki bütün Türkleri, orada yerleşmiş olsunlar ya da [sayfa 349] olmasınlar, geri çağırmasını istediğini anımsayacaksınız. Türkler bunu reddettiği için, kendilerine Navarin savaşıyla başeğdirilmişti. Şimdi Rumlara karşı benzer bir buyrultu, Babıâli tarafından çıkarılmış bulunuyor ve henüz ne Reşit Paşanın Yunan elçisi Metaksas’a mektubu, ne de Lord Stratford de Redcliffe’in İngiliz konsolosluklarına genelgesi Londra gazetelerinde yer aldığı için, sizlere, 5 Nisan tarihli Journal de Constantinople’dan bu yazıların çevirisini aktarıyorum:
       

DIŞİŞLERİ BAKANI (NAZIRI) REŞİT PAŞA’NIN
      BAY METAKSAS’IN NOTASINA YANITI

      İstanbul, 3 Recep 1270 (1 Nisan 1854) Bu başkenti terketmek kararınızla ilgili olarak bana göndermiş olduğunuz 26 Mart günlü notayı aldım. Karşılıklı olaylarla ilgili haklı istekleri konusunda Babıâli hükümeti, Yunan hükümetinden gerekli karşılığı almamış, ve alınmış olan haberlere göre Babıâlinin temsilcisinin Atina’yı terketmek zorunda kalmış bulunması sizin de, bayım, bu kenti terketmeniz sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle size isteğiniz uyarınca pasaportunuzu gönderiyorum. Bu günden başlayarak iki ülke arasındaki gerek diplomatik, gerekse ticari ilişkiler kesilmiş olduğuna göre de, imparatorluğumuzun çeşitli illerinde kurulmuş olan Yunan kançilaryalarının ve Yunan konsolosluklarının da derhal ülkelerine dönmeleri gerektiği sonucuna varmış bulunuyoruz. Türkiye’de oturmakta olan Yunan uyruklu tüccarların ve diğer kimselerin de İstanbul’u terketmeleri gerekmektedir; bununla birlikte, Yunan ticaretinin çıkarlarını korumak için size onbeş günlük bir süre tanıyoruz, illerde oturanlar için bu süre, terk emrini aldıkları günden başlayarak işlemek üzere hesaplanacaktır. Sınır illerimizin, Yunan hükümetinin dikkatsizliği değil hoşgörüsü yüzünden saldırıya uğramış olduğu yadsınılamaz biçimde kanıtlanmış bulunmaktadır. Her ne kadar imparatorluk hükümeti, uğratılmış olduğumuz önemli zararlar karşılığında limanlarınızda bulunan bütün gemileri alıkoymak ve zaptetmek hakkına kuşkusuz sahip ise de, benim soylu efendim, yalnız Yunan hükümetine ait bir sorundan doğan zararların Yunan uyruklarına yüklenmemesinin kendi ılımlılık duygularına daha uygun düşeceği kanısındadır. Sözkonusu hükümet daha büyük bir adalet duygusuna sahip olup ve uluslararası töreyi ve halklar hukukunu daha çok gözetir duruma gelince, bu başkaldırmadan doğan zararların araştırılma durumu ele alınır olacaktır. Bu nedenle, kendilerine verilmiş süre içinde ülkelerine engelsiz olarak dönmek izni, bütün Yunan gemilerine verilmiştir. Özellikle yoksul Yunan uyrukların gidişlerini kolaylaştırmak ve hastalarla güçsüzleri mümkün olduğu kadar korumak için ilgili makamlara talimat verilmiştir. (Avusturya’nın yüksek hıristiyan ve uygar hükümeti, Ticinolulara uygulanmış işlemde görüleceği gibi, bu hususta başka türlü hareket etmiştir.196) Bizi bu kararlan almaya yalnız Yunan hükümetinin zorlamış olduğunu ve bundan doğacak [sayfa 350] sonuçların, tüm sorumluluğun yalnızca Yunanistan’a ait bulunduğunu yinelemeyi gerekli görüyorum.
      Reşit Paşa[192]


      Bu emir üzerine 5 Nisanda 3.000 Yunanlı İstanbul’da gemilere binmiş, ve duyduğumuza göre İzmir Paşası, bu emri, o kentin Yunanlı sakinlerine açıklamış bulunmaktadır.
      Lord Stratford de Redcliffe’nin Türkiye ve Yunanistan’daki İngiliz konsolosluklarına göndermiş olduğu genelge şöyledir:
       

İstanbul, Cumartesi, 1 Nisan 1854
      Türkiye’nin sınır illerine saldırmış olan Yunanlılar, Fransa ve İngiltere hükümetlerinin sultanın devrilmesinde kendilerine yardım etmeye hazır olduklarını söyleyerek, sultanın Rum uyruklarını kızdırmış olduğu tarafımızdan duyulmuştur. Yunanistan ile diplomatik ve ticari ilişkilerin kesilmesi üzerine Rum uyruklarını, sultanın toprağından kovmak niyeti Babıâli tarafından belirtilir belitilmez, Fransız ve İngiliz elçilerinin bunları koruyacağı kanısını yaymak için buna benzer yalanların uydurulduğu da bana haber verilmiştir. Bu gibi uydurmalar yanlış umutlar uyandırıp aklıbaşında kimseleri şaşırtarak savaş acılarını cezalandırılacak şekilde artırmış olacağından, bu beyanların temamen esassız olduğunu size kesinlikle bildirmekte acele ediyorum. Gerek sağlıklı insan anlayışına, gerekse olaylarla çelişen bir hayale dayanan umutları bir an için bile olsa yaratmak, bilgisizlikten ve saflıktan başka bir şey değildir. Ama yolları ve araçları bu kadar gelişmemiş bütün ülkelerde böyle şeyler ne yazık ki olmaktadır. Böyle bir zorba ve haksız saldırıya karşı koymuş olan sultanın soylu direnişine, Fransa’nın ve İngiltere’nin tamamen katılmakta, olduğunu siz de benim kadar biliyorsunuz. Bunun sonucu olarak da ancak Rusya’nın lehine olan, hiçbir iyiniyeti kapsamayan, ve Babıâli ile müttefiklerinin etkinliğini kesinlikle önlemeleri gereken, ve bir serüven hayali uğruna hayatlarım verenler için yıkımdan başka bir şey sağlamayan bir harekete iki müttefik, ancak üzücü bir hiddet ve yergi gözüyle bakmaktadırlar. Acımasız ve esassız bir politikanın sonuçlarına sürülmüş olan bahtsız ve suçsuz ailelere insanın acıdığı doğrudur; ama bizim tarafımızdan kışkırtıcılarla hiçbir ilişki kurulmamalı, ve tedbirsiz bir tarafın tutumuna tanık olacağı muhakkak olan izlenimler uyandırılmamalıdır. Burada belirtilmiş yalancı güvence ile yollarını şaşırma eğiliminde olan herkese bu genelgenin içeriği hakkında bilgi vermek için hiçbir fırsatı kaçırmamamızı tavsiye ederim.
      Stratford de Redcliffe[193]


      Doğu olaylarının sonuçlarıyla en çok ilgilenen halklar, Almanlardan başka, Macarlar ve İtalyanlardır. Bu bakımdan, bu [sayfa 351] ulusların çeşitli partilerinin kendi aralarındaki ilişkileri bakımından niyetlerini bilmek ilginçtir. İtalya’nın bağımsızlığını tekrar sağlamak için Macaristan’ı feda etmeye hazır olduğu anlaşılan İtalya’daki anayasal partinin197 niyetlerini size gösterecek olan ve bu amaçla tarafımdan çevrilmiş bulunan Torino’nun l’Unione gazetesinde yayınlanmış, aşağıdaki makaleyi sunuyorum. Avusturya İmparatorluğunun uzun ömürlülüğü, başka halkların bağımsızlığını feda ederse, kendi özgürlüğüne erişeceğini sanmak hayaline kendini kaptıran her halkın işte bu bencilliğinden ileri gelmektedir.
      Rusya ile bugünkü savaşın, bir özgürlük ve Avrupa bağımsızlığı savaşı olduğu izlenimini yaratmak için İngiliz gazeteleri her türlü çabayı gösterirken, bunlar gerçekte ancak İngiltere’nin ticari çıkarlarını gözetmektedirler; bunu kanıtlayacak şekilde Lord John Russell, biz İtalyanlara rahat durmamızı tavsiye etmiş, ve Avusturya’nın günün birinde daha insancıl olacağını bize söylemiştir. Böylece hiç değilse şimdiki durumun hiç insancıl bir yanı bulunmadığını kabul etmiş oluyor. Ama gene de iyiliksever İngiltere, “Avrupa’nın özgürlüğü ve bağımsızlığının zaferi”ni sağlamak için Avusturya’nın ittifakı peşinde koşmaktadır. Fransız basınına gelince, özgür değildir, ve önce ihtar alıp, ikinci seferinde kapatılmaktan korktuğu için hükümetin işine geleni yansıtmaktan başka yapacak bir şeyi yoktur. Bundan başka, Fransız gazeteleri güncel sorunları büyük ölçüde ele almaktan çok, modanın etkileri altında kalmaktadırlar. Alman liberal gazeteleri Rusya’nın onlarda uyandırdığı sonsuz korkunun baskısı altında yazmaktadırlar, ve bu baskının Almanya’nın en önemli iki hükümetinde erişmiş olduğu etki gözönünde tutulursa bunu doğal kabul etmek gerekir. Ama bizim istediğimiz nedir? İtalya’nın bağımsızlığı. Ama Türkiye’nin toprak bütünlüğünden ve Viyana Antlaşması esaslarına göre Avrupa dengesinden sözedildikçe, isteklerimize aykırı olarak, aynı status quo içinde sürüp gitmemiz çok doğaldır. Rusya’nın çabası nedir? Osmanlı İmparatorluğu’na son vermek, ve böylece status quo dengesini ve Avrupa haritasını değiştirme. İşte bizim de istediğimiz bundan başka bir şey değildir. Ama Rusya’nın bunu kendi isteğine göre yapacağı ileri sürülecektir. Ama işte bizim yararımıza olan da budur, çünkü her ikisinden de daha fazlasına sahip olan bir imparatorluğun bu yeni toprak ve etkisinin genişlemesine, ne Fransa, ne İngiltere, ne de Almanya katlanamaz; bu nedenle, Rusya’ya karşı bir dayanak, bir siper aramak zorunda kalacaklardır. Bu dayanak ve siper, ancak Avusturya olabilir, ve ona karşı Batı devletleri cömert davranarak Orsova’dan Karadeniz’e kadar bütün Tuna vadisini, ve Tuna’nın aşağısında da Dobruca ile Balkanların anahtarını vereceklerdir. Bu takdirde Avusturya:
      1. Birbirinin akrabası olan bir halkı barındıran güçlü bir araziye, ve
      2. Almanya’nın ticareti için zorunlu olan büyük bir nehrin bütün boyuna sahip olacaktır.
      Böyle bir durumda Avusturya, artık, hiç değilse savunması bakımından İtalya’ya gereksinim duymaz, ve halen egemenliği altındaki üç milyon [sayfa 352] Güney Slava yaklaşık olarak altı milyon ve dört milyon Dakoramanyalıya da dört milyon daha eklenmiş olur.
      Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığı! İki tumturaklı paradoks. Bağımsızlık, herhangi bir yabancının karışma hakkı bulunmadan bir ulusun kendi çıkarınca kendi ilkelerine uygun olarak kendisini yönetmesi anlamına geliyorsa, zaten bu bağımsızlık Kaynarca Antlaşması ile çok zedelenmiş olup Batı devletleriyle yapılan son antlaşma da ona kesin ölüm hançerini vurmuştur. Bu bakımdan Türkiye’yi artık sultan değil, Avrupa devletleri yönetmektedir, ve müslüman ile hıristiyan, yenen ile yenilen, yasa önünde eşit olmadıkça, halkın beşte-birini oluşturan yerliler silah taşıyamadıkça Türkiye artık yoktur, ve zor kullanmadan, ciddi kargaşalık doğmadan, dört yüzyıldır birbirinden nefret etmeye alışmış olan her iki hizip, açıkça çarpışmadan gerçekleşmesine olanak bulunmayan bir değişiklikten vazgeçemez. Artık Türkiye’nin bağımsızlığı bir masaldan başka bir şey değildir ve başka şekilde sözetmemeliyiz.
      Ve bir de toprak bütünlüğü var! Yunan krallığını, yani Peleponez’i, Attika’yı, Böotya’yı, Fokis’i, Akarnanya’yı, Etolya’yı, Negroponte Adasını vb. Rusya ile anlaşarak bir milyon halkı ile birlikte Türkiye’den koparıp alan Fransa ile İngiltere değil miydi? Bu bir gerçek değil mi? Cezayir’i kendisi için koparıp alan Fransa değil miydi? Mısır’a bir yan-bağımsızlık sağlayanlar Fransa, İngiltere ve Rusya değil miydi? Kızıldeniz’deki Aden’i on-beş yıl önce işgal eden İngiltere değil miydi? Mısır’a gözdikmiş olanlar gene İngilizler değil mi? Ve Avusturya, Bosna’ya ve Sırbistan’a susamış değil mi? Hepsinin birleşerek aleyhine kumpas kurmuş oldukları ve artık kendi kendine varlığını sürdüremeyecek bir durumun sürdürülmesinden neden sözederler?
      Bu bakımdan, Rusya’nın Türkiye’yi yoketmek konusundaki niyetinin kesin olduğu, ve Rusya’nın saldırısına karşı koymak niyetlerinde Batı devletlerinin tamamen haklı oldukları sonucuna varıyoruz; ama bu devletler hedeflerine erişmek istiyorlarsa, içine bürünmüş oldukları diplomatik ikiyüzlülükten vazgeçmeleri, ve Türkiye’yi yokederek Avrupa haritasını değiştirmeye karar vermeleri gerekir. Bu karara varmaları şarttır.[194] [sayfa 353]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4068, 2 Mayıs 1854


       

KARL MARX
AVUSTURYA VE SIRBİSTAN – YUNANİSTAN VE
TÜRKİYE – TÜRKİYE VE BATILI DEVLETLER

Londra, Cuma, 21 Nisan 1854


      Belgrad konsolosu Meroni’den gelen bir rapora göre, Avusturyalılar, ordularını Sırbistan’a yürütürlerse, Sırpların silahlı direnciyle karşılaşmaya hazır olmalıdırlar.
      Bu ayın 3’ünde Metaksas, İstanbul’dan ayrıldı. Ondört günden daha az bir gecikmeyle kendisini, 40.000 ile 50.000 arasında yurttaşı izledi. Hiçbir elçilik, geride kalan işleri tamamlamak üzere, Yunan elçiliğinin görevlerini geçici olarak yüklenmeyi arzu etmiyordu. Bu geçici temsilciliği Avusturya elçisi reddetti. İngiltere ile Fransa, Yunanistan’ı koruyucu devletler olduklarına göre, Avusturya elçisine bakarsanız, geçici dönem için Yunanistan’ı temsil işi, onların konsolosluklarının göreviydi. Avusturya reddettiği için Prusya da kabul etmedi. İngiltere ile Fransa, Metaksas’ın temsilcisi olarak ortaya çıkmaları için zamanın uygun olmadığını belirttiler. Küçük devletlerin işgüderleri, yakınlık ya da karşıtlık belirtisi olabilecek davranışlardan kaçınmaya titizlik göstermenin uygun olacağını düşündüler. Bu nedenle Metaksas geride bir ataşesini bırakmak zorunda kaldı. Ama geride kalan ataşenin, Babıâli tarafından kendisine tanınan yetkiyi kötüye kullanarak, Rum reayanın Arnavutluk’taki asilere katılması için durup dinlenmeksizin pasaport verdiği kısa süre içinde ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak Rum konsolosluğun çalışmalarına tümden son verildi, pasaport verme işi, iki Türk ile iki reayadan oluşan bir kurula bırakıldı. [sayfa 354]
      Bunun yanisıra, Yunan krallığı uyruklarından, sultanın uyruğu olmayı arzu edenlerin, dürüstlüklerine kefil olacak saygıdeğer iki tanık bulmaları koşuluyla başvurabilecekleri ilan edildi. İstanbul’da yerleşmiş Helenler, ayrılmadan önce kenti ateşe vereceklerine ve yağma edeceklerine dair yüksek sesli tehditlerde bulundukları için, hükümet olağanüstü önlemler uygulamaya koyuldu. Gece gündüz, Türkler devriye geziyor. Ayrıca Beyoğlu’na elli top yerleştirildi. Güneşin batışından gece yarısına kadar yaya atlı, kim olursa olsun, yolda ya da boş arazide giden herkesin, elinde bir fener taşıması zorunluluğu var. Gece yarısından sonra ise sokağa çıkmak ve her türlü hareket yasak. Bir başka karar, dışarıya tahıl satışını yasaklıyor. Katolik dininden olan Rumların, Beyoğlu katolik piskoposluğunun yönetiminden sorumlu olmaya devam etmelerine izin verildi. Çoğunluğu Thion, Andros ve Suriyeli olan bu Rum yerliler, daha çok hizmetkârlar sınıfını oluşturuyor. Hidra adası halkı, Babıâliye gönderdikleri bir dilekçede, Rum ayaklanmasını sert bir dille kınadılar, hükümetten, kendilerini, genel kuralın dışında tutmasını dilediler. Tesalya’daki Trikala’da yaşayan Babıâli uyruğu Rumlar da bir temsilciler kurulu göndererek, tüm köyleri yakıp kül eden ve köy halkını, cins ve yaş gözetmeksizin, sınıra sürükleyip, en vahşisinden işkenceden geçiren Helen soygunculara karşı faal bir biçimde korunmalarını istediler,
      Türklere, Batılı müttefiklerine karşı bir kuşku, güvensizlik ve düşmanlık duygusu egemen olmaya başlıyor, Fransa ile İngiltere’ye, çardan daha tehlikeli bir düşman gözüyle bakmaya başlıyorlar. Herkes şöyle feryat ediyor: “Sultanı tahtından düşürecekler ve ülkeyi bölecekler, bizi hıristiyan nüfusun kölesi yapacaklar.” Varna’nın kuzeyi yerine İstanbul’un güneyine asker çıkaran müttefikler, Gelibolu’yu bizzat Türklere karşı tahkim ediyorlar. Üzerinde Gelibolu köyü bulunan kara parçası, kıtaya dar bir toprak şeridiyle bağlanmış ince uzun bir yarımadadır ve istilacılar için, hayran olunası biçimde kaleye dönüştürülmüştür. Eski Cenevizliler, İstanbul’un Rum imparatorlarına orada meydan okumuşlardı. Bundan başka, atanan yeni Şeyhülislam da sofu müslümanları öfkelendirmiş bulunuyor, çünkü onu, Rum din adamlarının aleti olmaktan bir gömlek daha yukarda bir kişi olarak görmekteler. Türklere, bir yığın açgözlü Batılı devletin elinde oyuncak olmaktansa, Nikola’nın bir isteğini kabul etmenin daha iyi olacağı görüşü egemen olmaya başlıyor.
      Karma hükümete muhalefet ve savaş konusundaki tutumlarına duyulan öfke öylesine güçlendi ki, The Times gazetesi bile her şeye yetenekli hükümete uşaklık etmekle kendi baskı sayısı [sayfa 355] arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı ve çarşamba günkü sayısında, hükümete karşı sert bir sadırıya geçmenin uygun olacağı sonucuna vardı. [sayfa 356]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4072, 6 Mayıs 1854

 

KARL MARX
RUM AYAKLANMASI – PRUSYA İLE AVUSTURYA
ARASINDA İTTİFAK – RUSYA’NIN SİLAHLANMASI


      Türkiye’den alınan, doğruluğu sugötürmez son haberler, Kalafattan Rusların çekilişi, Rusların Dobruca’yı işgali ve Rum isyanının niteliği konusunda The Tribune’un görüşlerini doğruluyor.
      Lloyd’da, Rusların Kalafatta çemberi kaldırdıklarını ve Küçük Eflak’ın boşaltılmasının tamamlandığını belirtiyor. Bugün İstanbul’a ulaşan son haberler, Rusların ilerlemediklerini, tam tersine, Dobru-ca’yı tahkim etmekte olduklarını bildiriyor.
      Rum ayaklanmasıyla ilgili olarak, dünkü Moniteur’de, 25 Nisan tarihli Viyana çıkışlı şu yazı var:

“Rum ayaklanması Epir’de hiçbir ilerleme kaydetmeyip kendi niteliğini meydana koymaya başlamıştır. Hıristiyanlığın ve ulusun çıkarlarının hiçbir değeri bulunmayan bahanelerden başka bir şey olmadığına daha hâlâ inanmayanlar varsa, Yunan krallığından gelen Rum çetelerinin önderlerinin tutumu bu gibi bütün kuşkuları ortadan kaldırmalıdır. Savaşın başından beri Grivas ile Zavellas arasında başkaldıranların önderliği konusundaki çekişmeler bilinmektedir. Her iki önder gittikçe birbirinden uzaklaşmakta, ve birbirine karşılıklı zarar vermek için hiç sakınca duymadan her fırsattan yararlanmaktadırlar. Özellikle Grivas, kurtarıcısı olduğunu ileri sürdüğü yerlere sadece yağma ve yangın yıkımları getirmiştir. Çeşitli Yunan önderlerin topraklarına girmelerini yasaklamaya karar vermiş olan Sulyotlular, özellikle Grivas’tan yakınıyorlar. Geçen ayın başında, bu önder, Yunanlı Primas Derventzista’dan [sayfa 357] sığınak rica etmiş, ve ertesi günü, onun evini yağma edip karısını da zorla alıp gittikten sonra onu terketmiştir. Primas, Abdi Paşaya başvurarak bu zorbalığın öcünü alabilmek için onun emrine girme ricasında bulunmuştur. Ama yağmada asıl ustalığını Grivas, Mezzovo’da göstermiştir. Bu konuda Rus propagandası yüzünden kandırılmış olan bu kent, ‘başkomutan Grivas’a kapılarını kendiliğinden açmıştır. Grivas’ın ilk işi, hıristiyan halkına 200.000 kuruşluk bir ‘yurtseverlik’ katkısı yüklemek olmuştur. Aşın olmayan bu meblağ ödenmiştir. Ama Grivas bununla kalmamış, ya teker teker ya da toplu olarak kentteki bütün önemli ve varlıklı kimselere başvurarak, ellerinde bulunan bütün altın ya da gümüş lüks eşyayı da bağış olarak vermelerini istemiştir. Bu zorla alma yöntemleri kızgınlık yaratmış, ve ne elverişli, ne de verimli olmuştur. Bunun üzerine Grivas, bize haydutluğun şahaseri gibi görünen bir harekette bulunmuş. Mezzovo üzerine yürümekte olan Osmanlı kıtalarının yaklaşmasını bahane ederek Mezzovo’nun savunulması için kentin hemen hepsinin yakıp-yıkılması gerektiğini bildirerek, kent halkının aileleriyle birlikte Mezzovo’nun başlıca kilisesinde toplanmalarını istemiş, ve kısa zamanda orada 4.000 kadar insan toplanmıştır. Grivas, paralarını, mücevherlerini, ve en değerli eşyalarını da beraberlerinde getireceklerini, ve bu suretle Mezzovo’nun bütün servetinin kendi eline geçeceğini düşünmüştü. Bunun üzerine Grivas, onları küçük gruplar halinde dışarıya koyuvermiş ve emrindeki kimselere teslim etmiş, bunlar da çıkanları hemen soymuşlardır. işte şimdiye kadar Epir’deki başkaldırmada en önemli rolü oynamış olan Yunan önderinin kahramanlıklarını bunlar oluşturmaktadır. Bundan sonra da Grivas, Türklere karşı çok az direnmiştir. Kenti ateşe verdikten sonra Grivas, Radoviç yönünde Ahelus’a geri çekilmiştir. Bir zamanlar Yanya ve Berat’tan sonra Epir’in en bayındır kenti olan Mezzovo şimdi sadece bir harabedir, ve kent halkı da perişanlık içindedir. Kentte ancak yüz kadar ev ayakta kalmıştır.”[195]


      Kossuth’la Mazzini’nin İstanbul’a gelmeyi önerdikleri yolundaki temelsiz söylentiler üzerine Reşat Paşa, onların Türk topraklarına girmesine izin vermeyeceğini açıkladı.
      Polonya lejyonu kurulmasına, Fransız ve İngiliz elçilerin karşı durmadığı, ancak bu girişimin daha başka türlü engellerle karşılaştığı bildiriliyor. General Visocki, kendisine, Polonyalı göçmenlerin büyükçe bir kesimi adına davranma yetkisini veren, binlerce kişi tarafından imzalanmış bir belgeyi, Babıâliye ve Lord [sayfa 358] Redcliffe’e sundu. Öte yandan Prens Çartoriski’nin yeğeni Albay Kont Zamoyski de Polonyalı göçmenlerin bir başka kesiminin, kendisine temsil yetkisi tanıdığını gösteren, birçok kişi tarafından imzalanmış bir belgeyi sundu. İngiltere elçisi, Polonyalı göçmenler arasındaki bölünmeyi dikkate alarak, karşıt hak iddialarını ve düşmanlığı uzlaşmaya dönüştürmek ve hem Visocki’nin, hem Zamoyski’nin hizmetlerini toparlayabilmek için, bir Polonya lejyonu yerine iki lejyon kurulmasını salık verdi.
      Mareşal Paskeviç, 17 Nisanda Yaşa vardı ve aynı gün Bükreş’e doğru yoluna devam etti.
      Hannoversche Zeitung’a göre, Avusturya ile Prusya arasında yapılan saldırı ve savunma ittifakının198 bellibaşlı koşulları şunlar:

1. Avusturya ile Prusya, Almanya içindeki ve dışındaki topraklarını karşılıklı olarak birbirinin güvencesi altında tutacaklar, ve birinin toprağına karşı girişilecek her saldırı, diğerinin toprağına yapılmış sayılacaktır.
      2. Avusturya ve Prusya, birbirini karşılıklı desteklemekle yükümlü olacaklar, ve biri ya da öteki Alman çıkarlarının tehlikede olduğu kanısına varır ve öteki taraf bu görüşe katılırsa, bu destek, gereğinde askerî nitelikte olacaktır, böyle bir desteğin gerekli olduğu belirli durumla, antlaşmanın özel ama ayrılmaz bir bölümünü oluşturan antlaşmalarda öngörülmüştür. Antlaşmayı etkili kılmak için, belirli devrelerde gerekli savaş araçları hazır bulundurulacaktır. Kıtaların düzeni, düzenlenme zamanı, kapsamı ve şekli, özel olarak saptanacaktır.
      3. Birliğe dahil bütün Alman eyaletleri, Almanya’yı koruyan savunma ve saldırı ittifaklarının ortak yararları gereği, bu kıtalarla birlik olmaya, ve birlik antlaşmaları çerçevesinde, kendilerine düşen görevler gereğince birliği desteklemeye çağrılacaklardır.


      Bir karşılaştırma yapılırsa görülecektir ki, bu koşullar, Kont Nesselrod’un, Prusya’ya yaptığı tarafsızlık önerilerine hemen bir savunma siyasetinin ivedi koşulları için kabul edilmiştir, saldırı siyaseti sözkonusu olduğu zaman ise her şey birçok sarayın kararına bırakılmıştır.
      Prusya Birinci Meclisi bu ayın 25’inde, ilgili komisyonunun önerisine uyarak, altı milyon İngiliz liralık bir ödünç kararını onaylamış bulunuyor. Bu nedenle von Manteuffel’in hükümet adına yaptığı açıklama, yapısal güçsüzlüğünü, yurtseverlik gösterileriyle ve anlamsız bir büyüklük taslamakla gizlemeye çalışan Prusya diplomasisinin çok karakteristik bir örneği olduğu için, bu konuşmayı in extenso veriyorum. Manteuffel şöyle diyor:

“Rusya ile Türkiye arasındaki güçlükler ve daha geniş kapsamıyla Rusya ile Batı devletleri arasındaki güçlükler herkesçe bilinmektedir. Prusya hükümeti, bu kargaşaları düzeltmenin ve ortaya [sayfa 359] çıkan anlaşmazlıktan gidermenin Prusya’nın durumuna ve çıkarına uygun düşeceğini düşünmüştü. Ama bütün çabalan ve zahmetleri boşuna olmuştur. Özel bir talihsizlik, bu işlerde egemen oldu. Uyuşmazlıkların barışçı şekilde çözümlenmesine pekâlâ elverişli olan birçok husus, kısmen gerekli şekilde, kısmen de gerekli zamanda oluşmadığı için hiçbir sonuç vermemiş, ve böylece anlaşmazlıklar savaş durumuna tırmanmış ve yayılmıştır. Barışı sağlamak konusunda, Prusya’nın ve Avusturya’nın çabalarıyla, daima ona düğümlenen bir yol gösteren iplik kendiliğinden oluştu. Bu da Viyana Kongresini kapsayan büyük hedef idi. Bu kongrede hükümet her zaman ve durmaksızın barış için çaba gösterdi. Yatıştırıcı olmakla birlikte” (Çar Nikola’nın ‘barış meleği’ olarak) “bu çabalar esnasında gene de ciddi ve kararlı bir büyük devlet olarak durumunun bilinci ile hareket etmiştir.” (Rus çarının gizli yazışmalarında aynen ifade ettiği gibi.) “ilgilenmediği içindir ki” (bir Rus vilayeti olup kulis değiştirmekle) “ve bu durum öteki devletlerce kabul edildiği içindir ki, güçlü ve açık olarak konuşabilmiştir. Çabalan ve sağladığı sonuçlar her iki tarafça bazan şükranla bazan da hoşnutsuzlukla karşılandı. Ama bu, hükümeti şaşırtmadı. Büyük bir devletin ilk koşulunu, bağımsızlık oluşturur. Bu bağımsızlığı Prusya hükümeti, şu ya da bu devletin işine gelip gelmeyeceğini umursamadan barışa götürebilecek adımlan atmak suretiyle ifade etmiştir.” (Bir büyük devletin bağımsızlığı olan anlamın ne de olsa hoş bir tanımı.) “Ama koşullar daha tehlikeli bir durumu oluşturduktan sonra hükümet, genel barış çabalan yanında özellikle Prusya ve Almanya yararlarını gözönünde bulundurması gerektiğine inandı. Bu amaçla Avusturya ile bir birleşmeye yöneldi. Bu birleşmeye öteki Alman birliği devletlerinin de katılması suretiyle, Avusturya ile geri kalan Almanya arasında bir uyum hesaba katılmalıdır. Hükümetin görüşüne göre, birleşmiş Alman devletlerinin en güvenilir ve en etkili korunağı her şeyden önce bu şekilde sağlanır. Bu daha dar birleşmenin yanında Prusya’nın ve Avusturya’nın Viyana Kongresi esasına göre Batı devletleriyle varolan daha geniş toplum ilişkileri de baki kalır. Prusya, Batı devletlerinden uzaklaşmamıştır. İngiliz basını aksini iddia etse de, bu devletlerle uyum hâlâ vardır. Bu uyumu belirten protokol zaten Prusya elçisi tarafından imzalanmış bulunmaktadır, ama daha henüz kamaraya sunulamaz. Dört devletin birbirine karşı şimdiye kadarki durumu bu protokolde değişmeden korunmuştur, ve her ne kadar bu devletlerden ikisi şimdiden savaş araçlarına başvurmuşlarsa da, bansın sağlanmasına ilişkin çabalar sürdürülecektir.” (Savaşın ancak bir gösteriş manevrası olduğunun, ve Batı hükümetlerinin gerçek [sayfa 360] meşgalesinin barış görüşmeleri olduğunun kanıtı.) “Rusya’ya gelince, son zamanlarda St. Petersburg’daki kabineden, şu sırada ancak zayıf barış umutları yaratmakla birlikte gene de barış görüşmeleri için bağlantı noktaları sağlayabilecek daha yatıştırıcı ve ayrıntılı açıklamalar alınmıştır. Prusya hükümeti son ana kadar barış umutlarına yönelik görünecektir. Barışa ait bir umut parıltısı kaldığı sürece Prusya, zahmetlerini ve çabalarını sürdürecektir. Prusya için karar anı geldiğinde” (Titre, ey Bizans!) “hükümet vakit geçirmeden ve bütün kararlılığıyla harekete geçecektir. Bu an için Prusya şimdiden hazır olmalıdır. Kılıcını çekmeye hazır olduğu zaman sözü en geçerli durumda olacaktır. Rusya ile Türkiye arasında anlaşmazlık patlak verince Batı devletleri tamamen başka bir tutumda görünmüşler ve Osmanlı Babıâlisini güçlendirmişlerdir. Bu anlaşmazlıkta Prusya bir yargıç mevkiinde olmayacaktır. Üçüncü bir devletin zedelenmiş hakkından başka kendi ülkesinin iyiliğini her şeyden önce gözönünde bulundurmalıdır. Doğu Sorunuyla ilgisi daha uzak bir ilgidir; Avusturya’nın ilgisi çok daha yakındır, ve Avusturya, Prusya’dan işbirliğini esirgememesini ısrarla istemiştir. Prusya ve Avusturya, her iki taraf için geniş kapsamlı ve barış işini zorlaştıran çabaları yumuşatma amacını izlemişlerdir. Bu çabalardan Viyana Kongresi doğmuştur, ve o zaman bu olay, haklı olarak şanslı sayılmıştır. Hükümet, hâlâ Batı devletleri üzerinde olumlu bir etki” (Rusya için) “sağlayan bir tutumu terketmemek çabasındadır. Böylece de o devletler için barış umutlarının bir taşıyıcısı olan arabulucu sağlanmış olur. Rus hükümetine dört devlet tarafından bildirilmiş nota tasarısına gelince, bir yandan Rusya’nın kongreyi tanımadığına, ve öte yandan başka yerlerden doğup araya girmiş koşullar yüzünden bu nota tasarısının Türkiye tarafından kabul edilemez duruma gelmiş olduğuna dikkatin çekilmesi gerekir. En son Viyana protokoluyla” (ve bu husus, Bay von Manteufiel’in çok önemli bir ifşaatıdır) “yeniden bir anlaşmaya yönelinmiştir, ve savaşın Prusya ve Almanya’dan uzak tutulmasına olanak yaratılmıştır. Prusya’yı da bağlayan sıkı bir tarafsızlık güvencesinin meclise önerilmesi hakkında Avusturya’nın daha önceki isteğine gelince, Prusya büyük devlet olarak kendi bağımsızlık durumundan ve kararının özgürlüğünden vazgeçmek istemedikçe hükümet doğal olarak bu konuya giremedi. Bundan başka, böyle bir tarafsızlık, bunu amaçlarına uygun görmeleri halinde öteki devletlere düşmanca bir tutum için bir neden sağlamış olur. Sorun, bugün, Batı devletlerinin sözkonusu yükümlülüğü” (Viyana protokolü199) “dolayısıyla daha öncesine bakarak temelli şekilde başkalaşmıştır. Elverişsiz [sayfa 361] durumda barışın sağlanamayacağı meydandadır; daha elverişli durumda ise savaşın beraberinde getirdiği büyük yıkımlardan yurdumuz korunmuş olur, ve bu, büyük ve değer biçilemez bir yarardır.” (Bir kimse böyle bir seçenekle işe nasıl girişeceğini biliyorsa, onu üstün zekası dolayısıyla kutlarım.) “Gerek Baltık denizinde, gerekse Karadeniz’de, Rusya ile Batı devletleri arasındaki olası savaş olayları yüzünden Prusya, bir büyük devlet olarak tutumunu ve coğrafi durumunu gerekirse silah zoruyla korumak için, kendi elindeki araçları hazır tutmaya dikkat etmelidir. Ancak devletin hükümeti geçmişten ürkmemelidir” (bundan bir şey anlaşılıyorsa belki geçmişinden utanmamalıdır anlamı çıkabilir) “ve bunun hakkında açıkça sözedebilmeyi bir yarar saymalıdır.”


      Komisyonun, bu açıklamaları, son derece sevindirici bulmuş olduğunu söylemeye gerek yoktur.
      Saint-Petersburg Gazetesi’nde aşağıdaki yeni belgeler yayınlanmıştır:

POLİS DAİRESİNE GÜNLÜK EMİR
      15 Nisan 1854
 
      Majesteleri çar, muhafız ve ordu kıtalarından emekli olanlara sağlanan ayrıcalıkların, deniz kuvvetlerinden ve muhafız kıtalarından emekli olup daha henüz kendilerini sağlıklı ve güçlü duymaları yüzünden bir hizmet süresini daha doldurmak isteyenlere de uygulanmasını emretmeyi uygun görmüştür.
      Emir Subayı General Galaçov
     
      YÖNETİCİ SENATOYA ÇAR İRADESİ
     
      Fin Körfezi sahillerinin savunma araçlarını artırmak için bir ihtiyat dümenci filosu kurmayı uygun gördük, ve şu hususları emrediyoruz:
      1. Dört drusçini dümenci gemisi inşa edilecektir.
      2. Bu drusçiniler, Petrograd, Novgorod, Olonez ve Tever illerinden gönüllü toplayarak kurulacaktır.
      3. Bu deniz kuvvetinin oluşturulması için alınacak önlemler, deniz kuvvetleri bakanlığı başkanı Altes Grandük Konstantin ile çarlık arazisi, çarlık malları, ve içişleri bakanlarından kurulu bir komite tarafından alınacaktır.
      14 Nisan 1854 Nikola
     
      DENİZ KUVVETLERİNE ÖZGÜ TALİMAT
     
      I. Deniz kuvvetlerinin düzenlenmesinin ve kurulmasının amacı: [sayfa 362]
            1. Deniz kuvvetleri, Fin Körfezinin sahillerini korumakla görevli ihtiyat dümenci filosunu tamamlamak için oluşturulacaktır.
            2. Deniz kuvveti, deniz kuvvetleri bakanının inşa ettirip donatacağı dört drusçiniden kurulu olacaktır.
            3. Deniz kuvvetine her rütbeden olanlar katılabilirler.
      II. Kabul koşullan:
            4. Deniz kuvvetlerine katılmak isteyenlerin geçerli kimlik cüzdanlarına, ve serflerin de arazi sahiplerinden alınmış özel onaya sahip olmaları gerekir.
            5. St. Petersburg’da gönüllüler, deniz kuvvetleri bakanlığı teftiş dairesine, eyalet kentlerinde vilayet ve bölgekentlerinde de polis makamlarına şahsen başvuracaklardır.
            6. Kimlik cüzdanları, bir defalık beyan karşılığında verilecektir. Bu cüzdanlar, sahiplerinin şahsen başvuracakları teftiş dairesine gönderilecektir. Aynı zamanda bu kimselere arzu ettikleri takdirde beyanda belirtilecek bir aylık da verilecektir.
      7. Polis, gönüllünün St. Petersburg’a gidişine nezaret edip bu yolculuğu mümkün kılmak için her türlü yardımı ve korumayı sağlayacaktır. Bir gönüllünün hastalanması halinde bakımı sağlanacaktır.
      (8. ve 9. maddeler ilginç değildir.)
      III. Hizmet koşullan:
            10. Deniz kuvvetlerine katılmak isteyenlere, teftiş dairesine başvurma gününden itibaren şunlar verilecektir:
                  (a) Her ay sekiz gümüş ruble.
                  (b) Deniz kuvvetlerinin düzenli askerlerine, eşit erzak ve malzeme.
                  (c) Köylü kıyafetine uygun giyecek. Gönüllünün, à la paysanne[196] sakal ve bıyıklı olmalarına izin verilecektir.
            11. Hizmet süresi 1 Kasım 1854 gününe kadar saptanmıştır.
            12. Bu sürenin sonunda hiçbir gönüllü, hizmette alıkonmayacaktır.
            13. Üstün hizmette bulunanlara, düzenli kıtalara uygulanan şekilde ödül verilecektir.
            14. Topçu gambotlarının işbirliğiyle bir savaş ganimeti ele geçirilirse, bu gambotlarda hizmet gören günüllüler ganimetten pay alacaklardır.
            15. Gönüllüler yaralandıkları takdirde, askerlerin yararlandıktan haklardan aynen yararlanacaklardır.
            16. Gönüllülerin aileleri, yöresel makamların ve belediyelerin özenine teslim edilecektir.
                 
                  Kont Kisselev
                  Kont Herovski
                  Dimitri Bibikov


      Rusya’nın kuşbakışı görünümünü, bu belgelerin ortaya koyduğundan daha iyi bir biçimde vermek olanaksızdır: Çar, bürokrasi, [sayfa 363] köleler, à la paysanne sakal, polis, gönüllüler, şirketler, topraklar ve denizler – “bütün Rusya”. [sayfa 364]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4079, 15 Mayıs 1854


       

KARL MARX
ODESSA’NIN TUTULMASI – AVUSTURYA VE
RUSYA – RUM AYAKLANMASI – KARADAĞ
MANTEUFFEL

Londra, Salı, 2 Mayıs 1854


      Övüngen hayallerin birçok kez topa tuttuğu Odessa, sonunda topçu tarafından gerçekten dövüldü. Ama şimdiye dek alınan telgraflar, hem zayıf, hem de yoruma elvermeyecek kadar, ayrıntıdan yoksun. En güvenilir habere göre, topçu ateşi nisan ayının 22’sinde başladı, 23’ünde durduruldu (kentin valisine, teslim olması için haber gönderildi) ve ayın 24 ünde ateş yeniden başlatıldı. Bir yandan, kentin büyük bir kesiminin yıkıldığı belirtiliyor, öte yandan roket ve top mermisiyle sadece hisarların tahribedildiği öne sürülüyor. Bazı çevrelerde ise topçu ateşinin hiçbir etki yapmadığı da söylenmekte. Birçok haber, sekiz Rus gemisinin tahribedildiğini belirtiyor. Odessa’da savaş gemisi olmadığına göre, kuşkusuz, ticaret gemisi bunlar. Odessa çıkışlı, 26 Nisan tarihli en son haber, tüm birleşik donanmanın o sabah oradan ayrıldığını bildiriyor.
      Kamuoyunu bu olay için hazırlamak üzere, Fransız hükümeti, Moniteur’de Amiral Hamelin’in donanma bakanlığına verdiği raporundan bazı parçalar yayınlattı. Amiral, raporunda şöyle diyor:

“İngiliz buharlı firkateyni Furious, konsolosları ve muhtemel bir savaş durumunda kenti terketmek isteyenleri toplayıp gemiye almak üzere 6 Nisanda Odessa’ya hareket etmiştir. ... Parlamento bayrağını çekmiş ve karaya çıkma sandalını çekmekte olmasına karşın, gemi rıhtımdan ayrıldıktan birkaç saniye sonra Rus bataryaları geminin üzerine haince yedi mermi atmıştır. Amiral Dundas [sayfa 365] ve deniz kuvvetleri bakanının kendisi, böyle barbarca bir harekete karşı misilleme hakkında görüşeceklerdir.”[197]


      Ruslar ise olayı daha başka türlü anlatıyorlar. Mütareke bayrağı çekmiş bir gemi gönderilmesinin, sadece savunma düzenini incelemek için düşünülmüş bir bahane olduğunu iddia etmekteler. Bir süre önce Retribution adlı geminin, mesaj verme bahanesiyle, ama gerçekte, iç topçu bataryalarının yerini çizme amacıyla Sivastopol limanına girmesi çarı kızdırmıştır. Ardından İngiliz gazetelerinin bu başarı hakkında kopardığı gürültü, geminin görevi hakkındaki varsayımı doğrulayınca, çarın öfkesi daha da artmıştı. Bunun üzerine, gelecekte Rus limanlarına giren bütün gemilere top ateşi açılması yolunda emir verilmişti. Indépendance Belge,200 görünüşe göre Odessa’daki bir Rus subay tarafından, ama büyük bir olasılıkla bizzat Kisselev tarafından yazılmış olan ve olayı anlatan bir mektup yayınlıyor.

“27 Martta (8 Nisanda) İngiliz kraliyet donanmasının bir gemisi olan Forious, parlamento bayrağını çekmeden Odessa’nın karantina limanındaki rıhtıma yanaşmıştır. Her ne kadar liman kaptanına bütün İngiliz savaş gemilerine bir roket atması için emir verilmiştiyse de, kaptan buna karşın, geminin belki İngiliz savaş ilanından haberi olmadığı düşüncesiyle bu emrin derhal yerine getirilmemesine karar vermiştir. Forious gemisi demiratmış, ve parlamento bayrağı çekilmiş olarak bir sandal indirip sahile göndermişti. Liman kaptanı, derhal sandal subayına emir subaylarından birini göndermiştir. Sandal subayı, Fransız ve İngiliz konsoloslarını gemiye almak göreviyle geldiğini açıklamıştır. Ona yanıt olarak konsolosların çoktan Odessa’yı terketmiş oldukları söylenmiş, ve kendisinden derhal uzaklaşması rica edilmiştir. Bunun üzerine sandal, geminin bordasına alınmış ve parlamento bayrağı indirilmiştir. Ancak demiralacakları yerde geminin subayları bataryaların resimlerini yapmaya başlamışlardır. Forious gemisinin bu hareketini engellemek için bunun üzerine topla ihtar atışları yapılmıştır. Forious gemisinin buna aldırmaması üzerine çarklarından birine bir mermi atılmıştır. Forious gemisi derhal uzaklaşmıştır.”


      İngiliz ve Fransız filolarının, Ruslara karşı, şimdi bir limanı hedef almış olan düşmanlığı başlatmadan önce Rusların bir “gerekçe” yaratmasını beklemek zorunda olmaları, üstelik ondan sonra da, sözkonusu limanı almayıp, sadece bir parça borda ateşi açmaları kuşkusuz gülünçtür.
      Forious’ın görevlendirilip gönderildiği sırada, Odessa’dan [sayfa 366] İstanbul’a gelen mektuplar, Rus hükümetinin yabancı tacirlerin özel mülküne en ufak bir saygı göstermeksizin silolardaki tahıla elkoyduğunu doğruluyor. Elkonan tahıl miktarı 80.000 çetver’dir.[198] Bunun yanısıra Rus hükümeti elkonan bu tahılı, ülke içine taşımak için yabancı tacirlerden 150.000 çuval ve 15.000 araç sağlamıştır. Bütün geri alma isteklerine karşılık vali, Rus hükümetini bu aşırı kararlara, Batılı devletlerce güdülen siyasetin zorladığını ve yabancı tacirlerin mallarına elkoymak suretiyle o malları, sadece öfkeli halk yığınlarının yağmasından korumuş olduklarını söylemiştir. Odessa’da kalan tarafsız konsolosların geri alma istekleri karşısında ise vali, elkonan malların bedelini ödemeye değilse bile, sahiplerine sadece birer alındı belgesi vermeye razı olmuştur.
      Aşağıdaki satırlar bir Stokholm gazetesinde yer alıyor:

“Bütün kentte Finlandiya’dan kaçmış olanlar kaynaşmaktadır; birçoğu da Aland’dan gelmektedir.” (Orasının hâlâ Ruslar tarafından işgal altında tutulmakta olduğu anlaşılmaktadır.) “Bunlar, donanmaya zorla adam toplayan Rus kollarından kaçmaktadırlar. Rus donanmasında büyük bir tayfa eksikliği bulunmakta olup genci-ihtiyarı yakalamaktadırlar. Gecenin yarısında aile babaları hiçbir şekilde önceden haber verilmeksizin acele toplanmaktadırlar. Bu baskıdan kurtulmak için aileler pılı-pırtılarını toplayıp topluca İsveç’e kaçmaktadırlar.”


      Ayın 23’ündeki St Petersburg Gazetesi’nde çarın uyruklarına bir bildiri çıkmıştır; bu bildiride Batı devletlerine karşı savaş, Ortodoks kilisesinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki baskı altında bulunan kardeşlerini kurtarmak için dinsizlere karşı açılmış bir savaş olarak nitelendirilmektedir.
      Bugünkü Paris’te çıkan [la] Presse gazetesinde aşağıdaki makale vardır:

“İstanbul’daki muhabirlerimizden biri, bir süre önce meydana çıkarılmış olup, incelenmesi şimdi bitirilmiş olan Rus komplosu hakkında önemli ayrıntılar bildirmiştir. Bu incelemeden açıkça anlaşılıyor ki, Rusya, hasta adamı doğrudan kendi doktorlarının eli altında ölüme götürecek bunalımı uzun zamandan beri hazırlamıştır. Bu incelemeye göre, Baron Oelsner sırf kendisini izleyenleri daha kolay aldatabilmek için Türk polisinin hizmetine girmiştir, ve kendisine 1.000 kuruşluk aylık bağlanmıştır. Onun kurnazlığına karşın çifte oyunu şu şekilde meydana çıkmıştır: Türklerin hizmetinde olan Bay Aspa adında bir doktorla bağlantı kurmuştu; ve bu doktora güvenebileceğini sanarak kendisine Türk polisi tarafından aylığı verilmesine karşın, Rusya’ya hizmet [sayfa 367] etmekten hiçbir zaman vazgeçmediğini söylemiştir. Bay Oelsner’in bundan sonra söylediğine göre, Rusya, Türkiye’deki Rumlardan ve Slavlardan bir işaret üzerine başkaldırmaya hazır 60.000’lik bir gizli örgüt ordusu kurmak niyetindeymiş. Kesin darbe İstanbul’da vurulacakmış. Bu kentteki komplo başkanı, Plantagenet Harrison adlı bir İngiliz imiş. Bay Aspa, Oelsner’in niyetlerine katılır gibi yaparak Türk polisine ihbarda bulunmuş. Oelsner’den uzun süredir kuşkulanmakta olan polis onu daha sıkı izlemiş, ve Prens Gorçakov’a düzenli şekilde raporlar gönderdiğini meydana çıkarmıştır. Sonunda bu raporlardan birini ele geçirmeyi başarmışlar. Sonunda bu raporlardan birini ele geçirmeyi başarmışlar. Genellikle çok ihtiyatlı olan Oelsner sözkonusu raporu Bay Aspa’ya göstermek –ve Aspa, Türk polisinin gizli ajanı olan Bay Palamari’ye derhal durumu bildirmiştir– ve raporu, Oelsner ve suç ortaklarıyla bağlantısı bulunan Radsiç adlı bir Avusturya Slavına Aspa’nın huzurunda vermek ihtiyatsızlığında bulunmuştur. Mektup bu kimseden alınmış ve kanıtlardan birini oluşturmuştur. Oelsner’in, bir Yunan ticaret gemisinin kaptanı olan Konstantinos ile anlaşmaya vardığı saptanmış, ve ikisinin, daha kırk Yunan gemisi kaptanını kendilerine katmak konusunda görüş birliğine varmış oldukları da saptanmıştır; bunlar, başkentin Rum halkı arasında bir ayaklanma düzenlemek üzere mühimmat ve bütün gereçlerle belirli bir gün İstanbul’a geleceklermiş. Kostantinos, yalnız Oelsner ile değil Babıâlideki Yunan Elçisi Bay Metaksas ile de bağlantı kurmuştu. Bir Rus albayı olan Bodinarov, Oelsner ile Prens Gorçakov arasındaki bağlantıyı sağlıyormuş.”


      Augsburger Zeitung’da da Rusya’ya karşı aşın ölçüde düşmanca olan bir dizi yazı çıktı. Bu gazetenin, şimdiye dek, Rus çıkarlarının en amansız savunucusu olduğu ve aynı zamanda Avusturya hükümetinden esinlendiği bilindiği için, bu yazılar Almanya’da büyük heyecan yarattı. Bu yazılarda, Sir H. Seymour’ın gizli yazışmalarındaki açıklamalar sonucu, Avusturya’nın, Rusya’ya karşı yüklentileriyle artık bağlı olmadığı belirtiliyor. Bu yazılardan birinde şöyle denmekte:

“Rusya’nın tutumu, St. Petersburg’da Avusturya’nın itirazlarının ortaya konmasını gerektirdiğinden orada bu kadar kestirme bir yanıt verilmiştir – Viyana elçiliğine karşı o kadar umursamazlıkla hareket ediliyordu ki, İstanbul’dan gelen her yeni telgraf acı yankılar uyandırıyordu. Aynı belirli umursamazlık yüzünden, oradaki görevinde beğenilmiş olmasına karşın Kont Mensdorf daha fazla St. Petersburg’da kalmaktansa tekrar tugayının başına dönmek ricasında bulunmak zorunda kaldı.” [sayfa 368]


      Bunun üzerine kendisi, Kont Esterhazy tarafından görevinden affedildi.
      Başka bir makalede şöyle denmektedir:

“Çarın Rusya’dan Olmutz’e gelişi sırasında, Kont Buol-Schauen-stein’e karşı hareketi o kadar kaba, hatta gücendiriciydi ki, genel olarak dikkati çekti ve Nesselrod ile Meyendorf’u utandırdı.” (Okurlarımıza anımsatmamıza izin verilsin ki Nesselrod’un alışkanlıkları arasında şöyle efendisinin bu küstah tutumunu kışkırtmak ve sonra bundan pişman olmak da vardı.) “Bakanının aleyhindeki bu hususlara tanık olan genç çar, bu olayları unutmamıştır. Seymour’un raporları, majestelerinin vermiş olduğu kararı” (Avusturya’ya karşı Rusya’nın aşırılıklarına karşıt olmak) “ancak güçlendirmiş olabilir. ... Viyana’da bulunduğu sırada Kont Orlov, Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğüne her türlü koşul altında saygılı olmayı hükümdarı adına kabul etmeyi reddetmiştir.”


      The Times gazetesinin İstanbul muhabiri, Rum ayaklanmasının Yunanistan’da kesenkes bir devrime yolaçacağına, bunun ulusal parti ile Rusya yandaşları arasında bir mücadele olduğuna ilişkin açıklamaya özel bir ağırlık veriyor. Öte yandan Bulgaristan’da paşanın askerlerinin gösterdiği sertlik, halkın Rusya’dan yana dönmesine yolaçıyor. Yunanistan’ın Batılı devletler karşısındaki tutumunu birkaç olayla açıklamama izin verin. Nouvelliste de Marseilles gazetesinde İstanbul çıkışlı, 17 Nisan tarihli şu haber var:

“Atina’da oturan Avrupalıların olası her türlü hakarete dayanmaları gerekmektedir. Hatta kendilerine sopalarla saldırılır, ve Yunan jandarması buna hiçbir şekilde müdahale etmez. Fransız elçiliğinin üyesi ve Atina’nın eski Fransız konsolosunun oğlu olan Bay Gaspari bu ayın 15’inde durumu ilgisizlikle seyreden üç jandarmanın önünde dövülmüş ve yere düşürülmüştür. Aynı güç, ‘cezalandırılmaları’ öngörülmüş olan 96 Fransız hakkında bir liste hazırlanmış bulunduğu ihbarını almıştır. Bu saldırılar yüzünden Fransız ve İngiliz elçileri, Kral Otto’nun hükümetine ortak bir nota vererek, Fransız ve İngiliz uyruklarına karşı her saldırı için derhal 25.000 drahmilik bir tazminatın isteneceğini bildirmişlerdir. 12 Nisanda Yunan hükümetine ancak beş gün süreli, yani 17 Nisana kadar yanıt gerektiren yeni bir ültimatom verilmiştir. Bu ültimatomda Kral Otto’dan, başkaldırmaya kesin olarak karşı oldukları konusunda, Fransızlara yapılmış iftira için tazminat isteniyor, ve uygulanmış ve maruz kalınmış kötü hareketlerin de tazmini isteniyordu. Kraldan herhangi doyurucu bir yanıt beklenmiyordu. Bir [sayfa 369] ret yanıtı alınması halinde elçiler, hükümetle bütün ilişkileri kesmeye, ve ayrıca bu Yunan Krallığının kurulmasına ait protokol gereğince, Fransa ve İngiltere adına Yunanistan in yöneticileri olarak ortaya çıkmaya kararlı idiler.”


      Yunanistan hükümeti, yabancı temsilcilere gönderdiği genelgede, Babıâliyle arasındaki son çekişmelerde takındığı tutumdan ötürü özür diliyor. Paikes, genelgesinde, Babıâlinin Yunan uyruklarına karşı uyguladığı son kararların, ortak Türkiye’nin, Yunanistan’ı, bir eyaleti olarak görme ayrıcalığına sahip olmamaktan duyduğu öfkeden doğduğunu ve esasını oluşturduğunu, Teselya’yla Epir’deki ayaklanmaların ise sadece bahane olarak kullanıldığını öne sürüyor.
      Viyana’da yayınlanan [Die] Presse 28 Nisan tarihli sayısında Prens Daniel’in Karadağlı önderlerinin şu bildirisini yayınlıyor:

Biz Sernagorların (Karadağlıların) Yunanlılar ve öteki uluslar gibi, ve şimdi bütün dünya karşısında övündüğümüz özgürlüğü bize miras bırakmış muzaffer dedelerimiz ve atalarımız gibi, her zamanki kadar cesur ve kahraman olmanızı istiyorum. Bunun içindir ki, daha önce askere alınmış olan askerleri, onlara güvenip güvenemeyeceğimi bilmek için tanımak istiyorum, ve efradınızı toplamayı siz yüzbaşılara emrediyorum. Dinimizin ve yasalarımızın ortak düşmanı olan Türklere karşı benimle savaşmak isteyip istemediğini her asker serbestçe söylesin. Sen, yüzbaşı, bu gibi her gönüllüyü kaydedip bana bu hususta Cettinye’ye yazılı rapor gönder Yalnız şunu şimdiden söyleyeyim, ölümü beklemeyen evde kalsın. Benimle gelmek isteyen, eşini, çocuğunu, ve dünyada sahip olduğu her şeyini unutsun. Sen cesur ulusuma ve siz sevgili kardeşlerime söylüyorum: Benimle birlikte ölmek istemeyen evde kalsın, çünkü çok iyi biliyorum ki, benimle savaşa gelecek bir tek kişi korkarak bana katılmayan elli kişiden daha iyidir. Sağlam yürek sahibi olan, kutsal haç için, doğru inançlı kilise için, ve vatan için kanını dökmekten kaçınmayan her cesur erkeği, benimle şanı ve şerefi paylaşmaya çağırıyorum. Üç Türk vezirinin aynı zamanda hakkından gelmiş, Fransız ordularını yenmiş, ve padişahın kalelerini saldın ile zaptetmiş olan o eski Karadağlıların oğulları değil miyiz? Vatan haini değilsek, eski kahramanlarımızın şanına karşı ilgisiz değilsek, toparlanalım ve Tanrı adına savaşa atılalım.
 
      Cettinye, 16 Mart 1854. Danilo


      Agram Zeitung’da201 okuduğumuza göre, Karadağ’ın bağnaz haydutlarına yapılan bu çağrı sonucu, Karadağ kabilelerinin herbirinde, önderler genç savaşçıları toplamışlar ve 4.000 kişinin mihrap önünde ya fetih ya da “iman ve ata toprağı için” ölüm andı içtiği törende bu bildiriyi okumuşlardır. Prusya bağımsızlık savaşı ile bu hareket arasındaki ilginç yakınlığı görmemek elden [sayfa 370] gelmiyor. Prusya bağımsızlık savaşının anısını Königsberg’de General Rohna, tüm ülkede ise genel olarak Prusya İrenbund’u hâlâ canlı tutuyor,202 Karadağlıların, Niksiki yoluyla Hersek’e yapacağı saldırıya, bizzat Prens Daniel komuta edecek. Güneyde Şabliak yoluyla (Arnavutluk’a doğru) yapılacak saldırıya Voyvoda Jorj Petroviç önderlik edecek, “Dağlıların” diyor Agram Zeitung, “bol bol cephanesi var ve iki birlikten herbiri, üçbuçukluk onikişer topa sahip.” Çarpışmaları başlatma işareti, buyruğu doğrudan St. Petersburg’dan alan Albay Kovalevski tarafından verilecek.
      6,000.000 İngiliz lirası ödeneği koparan von Manteuffel, meclisleri bir konuşmayla tatile soktu. Konuşmadan şu dikkate değer bölümü alıyorum:

“Baylar! Krediyi kabul ettiniz, ve böylece hükümete, Avusturya ve bütün Almanya ile tam bir birlik içinde ve öteki bütün büyük devletlerle anlaşma durumunda şimdiye kadar izlenmiş yolda devam etmek, ve Prusya’ya da bugünün büyük Avrupa sorununun çözümünde tutumunu korumak olanağını sağlamış oldunuz.”


      İzin verirseniz bir noktayı belirteyim: İngiliz gazetelerinde yer alan bu konuşmaya ilişkin telgraf haberinde “öteki bütün büyük devletlerle anlaşma” ifadesi, yanlışlıkla “Batılı devletlerle anlaşma” diye çevrildi. Prusya daha yüksek bir hedef seçmiş bulunuyor, Prusya, göründüğüne göre savaşan iki tarafla anlaşma içinde, barış öğelerini düzenlemek istiyor – barış, ama kiminle?
      Von Manteuffel, meclisleri tatile çıkardığı gün, partisinin réunion’unda[199] ikinci bir konuşma daha yapma fırsatını buldu. Bu ikinci konuşma, yukardaki resmi üsluptan çok daha kesin, çok daha açık. Modern zamanlara ait tam bir Prusya ürünü. Sanki in nuce[200] Prusya devlet adamlığıdır.

“Baylar”, diyordu, “çok kez kötüye kullanılmış bir sözcük vardır: bunun adı özgürlüktür. Ben bu sözcüğü reddetmiyorum; ama benim sloganım başkadır, benim sloganım hizmet sözcüğüdür. Baylar, burada toplanmış bulunan biz hepimiz, Tanrıya ve krala hizmet etmekle yükümlüyüz, ve krala hizmet edebilmek benim için bir övünçtür. Hizmet sözcüğü, Alman bölgeleri olarak bölünmüş Prusya devletini birarada tutan sözcüktür. Takındığımız çeşitli tutumlarda bizi birleştirmek zorunda olan bu sözcüktür. Krala hizmet benim bayrağımdır, burada toplanmış olan herkesin bayrağıdır, ve bugün kurtuluşumuzu bu sözcük kapsar. Baylar, krala hizmet çok yaşasın!” [sayfa 371]


      Manteuffel’in hakkı var: Krala hizmet için yaşayan Prusya’dan başka bir Prusya yok. [sayfa 372]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4080, 16 Mayıs 1854

 

PRUSYA’NIN SİYASETİ


      Avrupa’da kavgacıların birbirine girmesinin yakın olduğu şu sıralarda, Prusya’nın uyguladığı siyaset, İngiliz ve Fransız gazetelerinde dostça olmayan, sert yorumlara yolaçtı. Bu konuda gazeteler Batı diplomasisiyle elele gidiyorlar. Batı diplomasisinin esas amacı, Prusya’yı inandırarak ya da savaşla, devrimle ya da çekingen bir hükümetin tatsız ve tehlikeli bulduğu ne varsa onunla tehdit ederek, Rusya’ya karşı haçlı seferinin içine çekmektir. Ama bu devletin kaçınılmaz zorunlulukların ve olayların baskısı altında alacağı son karar ne olursa olsun, soruna ilişkin gerçeklerin, bugünkü görünümleri çerçevesinde dikkatle incelenmesi gerekiyor. Şimdi yapmak istediğimiz şey de bu.
      Berlin’deki kral ailesi ile çar arasında bulunan, nerdeyse aile bağı denebilecek bağlara büyük önem veriliyor. Biz genellikle düşünüldüğünün tersine, bu bağın ağır bastığı görüşüne katılmıyoruz. Otuz yılı aşkın bir süreden beri, şimdiki kralla, Nikola arasında hiçbir dostça duygu yoktur. Oysa Nikola, kralın ölen babasının en önde gelen gözdesiydi Friedrich Wilhelm, henüz veliaht prens olduğu sıralarda bile, Nikola, Berlin’i ziyarete geldiği zamanlar, orada bulunmamaya dikkat ederdi. Onun tahta çıkışından bu yana birçok olay –gerçekte burada sıralanamayacak kadar çok– bu yabancılaşmayı ortadan kaldırma şöyle dursun, tam tersine kuvvetlendirdi. Üstelik, kral aileleri arasındaki ittifakların, olayların akışı ve siyasetin gerekleri önünde hiçbir zaman [sayfa 373]durmadığı ve duramayacağı da bir gerçektir. Örnek vermek için çok gerilere gitmenin gereği yok, Belçika’nın Hollanda’dan ayrılışını anımsayabiliriz. Bu ayrılık Orange ailesinin, Prusya ve Rusya hanedanlarıyla birçok evlilik bağıyla ve öteki aile bağlarıyla bağlantısı olmasına karşın, ortaya çıkmıştır. Bütün bu bağlar, Belçika tacına sahipliği sağlama bağlayamayacak kadar zayıftı.
      Monarşiler, ilke ayrılığından ötürü ya da uzak veya olası tehlikeleri savuşturmak için savaşa ya hiç gitmezler, ya da çok ender giderler, sadece görünürdeki çıkarlar ve yakında olan yararlar için savaşırlar. Monarşiler ayrıca geleneklerin, özellikle, ulusun egemen zümrelerinin belleğinde kökleşmiş geleneklerin etkisinde kalırlar. Prusya’da egemen zümre, askerler sınıfıdır ve ülke kendine Asker Devlet adını takmaktan pek keyif duyar. Aksine ne söylenirse söylensin, generaller, albaylar, binbaşılar ve öteki subaylar tarafından temsil edilen bu sınıfın dörtte-üçü, 1813-1818 ulusal mücadelesinin canlı anılarını taşımaktadırlar. Bütün yüksek rütbeli subaylar, o zaman Ruslarla birlikte Fransızları sevmezler. Bu düşüncelerini değiştirmek, olanaksız değilse bile güçtür. Gerçekten de Prusya ordusunda, Fransızlara karşı nefret değilse bile güvensizlik duygusu hâlâ yaşamaktadır. Bu duyguları, yakınlarda, Prusya’nın asker patriği olan Kont Dohna, kamuoyu önünde, çoğunluğu Rus karşıtı olmaktan uzak subay yığınlarının alkışları arasında dile getirmiştir. Kısa süre önce yapılan askeri ittifakı sonuçlandırmak üzere Berlin’e gönderilmiş olan Avusturya’nın elçi-temsilcisi General von Hess’in, –haber doğruysa– “Rusya’yı Berlin’de bulduğunu” söylemesi bundandır. Sokaktaki insan da hâlâ Fransa ile savaş günlerinin yiğitlik öykülerini anlatır, o günlerden kalma türküler söyler. Zaman zaman da tiyatrolar, Fransız zulmünü anımsatan ve ulusal düşmanlığı tazeleyen oyunlar sahnelerler. Şimdi ellilerde olan ve Napoléon savaşları günlerinde ya da ondan hemen sonra eğitim görmüş olan yetişkin kadın ve erkekler, genel olarak Fransa ve Fransız hakkında bilgisizdirler. Çünkü o tarihlerde Fransa, okul kitaplarından ve özel eğitimin programlarından çıkarılmıştır. Bunun yanısıra, esas Prusya –yani Ren nehrinin sağ yakasından Rus sınırına kadar uzanan Prusya– sürekli olarak Ren eyaletlerini yitirme korkusu içinde yaşamaktadır. Ulusal sınırı oluşturmak üzere bu toprakların ele geçirilmesi, köylüsünden imparatoruna kadar her Fransızın gündelik düşüdür. Böyle bir tehlikenin yakına gelmesi halinde, Fransa’nın doymamış istinasına karşı, Prusya’ya, ancak Rusya’nın yardımı esaslı bir güvence verebilir.
      Mücadelede Prusya’nın kazanacağı hiçbir şey yok, yitireceği [sayfa 374] çok şey var. Özellikle, henüz nasıl bir sonuç vereceği apaçık bilinmeyen, neler getireceği şimdilik bulanık olan bir savaşa girerse. Batılı devletler Prusya’ya, kendi davalarından yana olursa kazanacağı herhangi bir yarar sunamazlar. Eğer Fransa ya da yöneticisi sonunda yenik düşerse, Bonaparte’lardan en yürekten nefret edilen yerde, Berlin’de bu yenilgi sevinçle karşılanacaktır. Napoléon’un son zamanlarda attığı Polonya yeminini Prusya yutmadı. Polonya topraklarının bugün elinde olan bölümünü ve oradaki Polonyalıları, Prusya zaten güçlükle yönetebiliyor. Prusyalılar, Polonyalılardan nefret ederler, onları küçük görürler. Prusya’da genel duygu, Polonya’da yeni topraklar edinmeye karşıdır. Öte yandan Türk İmparatorluğunun parçalanmasından, Prusya herhangi bir yarar sağlamayabilir ama, böyle bir parçalanma onu herhangi bir tehlikeyle de yüzyüze getirecek değildir. Avusturya’nın kuşkusuz, Bosna, Hersek ve Sırbistan’ı ele geçirmeye hiçbir itirazı yoktur. Ama Avrupa haritasında acaba Prusya için bir armağan yok mu?
      Almanya üzerinde, ortasından bağlanıp sıkıştırılmış bir sucuk gibi boylu boyunca uzanan Prusya eğer genel bir Avrupa yangınında karşı cephede yer alırsa, Hanover’i ya da Saksonya’yı isteyebilir. Bir kez Hanover’i, Napoléon’dan neredeyse şükran duyguları ile dolup taşarak kabul etmişti, Saksonya için beslediği umut ise, 1815 Viyana Konferansında, Fransa’yla İngiltere’nin müdahaleleri ve Avusturya’nın elaltından yürüttüğü girişimler sonucu, hayal kırıklığına uğramıştı. Prusya’nın Almanya’da büyümesine, hangi koşul altında olursa olsun, Avusturya her zaman karşı duracaktır. Bu durumu Berlin’de gayet iyi biliyorlar ve iki hükümetin kader birliği yapmasında aşırı istekli değiller.
      Bütün bu nedenlerle Berlin hükümetinin, herhangi bir armağan vaadetmeyen bir savaşa dalmak için acele etmesinin hiçbir nedeni yoktur. Krallık doğal yönden zengin değildir, ama sanayi, çalışma ve biriktirim sonucu zengin olmuştur. Barışın, evet sadece barışın ürünü olan bu yararlı sonuçları zamansız bir savaş yıkabilir, bu kesindir. Daha şimdiden Rusya’nın dış satışlarıyla dış alımlarının büyük bir kesimi Prusya dış satışlarıyla dış alımlarının büyük bir kesimi Prusya aracılığıyla yürütülür duruma gelmiş bulunuyor. Savaş uzayıp giderse, Prusya’nın Litvanya’yla sınırdaş olan en yoksul bölgesi, tarafsızlığın meyvelerini derhal dermeye başlayacak ve bu yeni ticari açılımla, hayal bile edilmemiş bir refah düzeyine kavuşacaktır.
      Birbiriyle çelişen ve yan tutan haberler nedeniyle, Prusya’nın bugünkü olağanüstü durum karşısında ne tür bir ulusal duygu [sayfa 375] taşıdığını saptamak güçtür. Prusya meclislerinin görüşmelerinden güvenilir sonuçlar çıkarılamaz. İngiliz basınının pek beğendiği Bethman-Hollweg partisi (Bethman-Hollweg partinin önderi), özünde zengin yurttaşlarla parvenu’lerderı oluşmuştur. Bu parti, zayıf bir juste-milieu’dür,[201] bir ölçüye kadar, ünlü Fransız doktrinerlerinin soluk bir suretidir. Çoğu, şimdi hükümeti elde bulunduran eski soylulardan nefret eder. İktidar açlığı duymaktadırlar, ama iktidarı elde ederlerse, 1848-49’da yaptıkları gibi sarayın ve askeri aristokrasinin etkisi önünde iki büklüm olacaklardır. Son defa, hükümetin borç isteğine muhalefet ederken, bu juste-milieu, Sol’un yirmibir üyesinin önderi olan Vincke’nin, açıkça Rus aleyhtarı olan önergesini destekleme gücünü gösterememiş, ama hesaplı bir biçimde, bir sürü basmakalıp sözün arkasına sığınmıştır.
      Bethman-Hollweg’le partidaşları, onun temsilcisi olduğu Ren bölgesinde güçlüdürler. Ren nehrinin sol yakasının çıkarlarının Fransa’yla birlik eğiliminden yana ağır bastığına kuşku yok. Nehrin sol yakası kömür ve demir yatakları yönünden zengindir. Bu kaynaklan esasen büyük ölçüde Fransız sermayesi işletiyor. Bu bölge Fransa İmparatorluğu’yla kaynaşırsa daha da değerlendirilebilir. Ama Düsseldorf ve Coblentz kalelerim birinci sınıf kaleler haline getirmek için Prusya milyonlar ve milyonlar harcamıştır ve bu bölgeleri kolay bırakmayacaktır. Büyük pamuklu, yünlü, keten ve ipek dokuma fabrikaları, genellikle, Ren nehrinin sağ yakasında kurulmuşlardır. Fransız ve İngiliz fabrikalarıyla başarıyla yarışmaktadırlar, hatta yabancı pazarlarda zaman zaman onların yerini ele geçirmektedirler. Ticaretteki rakipleriyle daha yakın ilişki kurarak kazanacakları hiçbir şey yoktur, tersine yitirecekleri çok şey vardır.
      Berlin hükümetinin kararını gerçekten etkileyici duygular, değişik teşvik nedenleri ve çatışan çıkarlar işte bunlar. Hükümetin, kendini bu dolaşık durumdan nasıl sıyıracağını ya da tehlike bakımından birbirinden hiç farkı olmayan batı, güney ya da kuzeydoğu Avrupa ile sarmaş-dolaş olma durumundan kendini kurtarıp kurtaramayacağını zaman gösterecek. [sayfa 376]

New-York Daily Tribune
n° 4083, 19 Mayıs 1854
Başyazı

 

FRİEDRİCH ENGELS
BALTIK’TA VE KARADENİZ’DE KAHRAMANLIK
İNGİLİZ-FRANSIZ HAREKAT DÜZENİ

Londra, Salı, 23 Mayıs 1854


      En sonunda, “İngiliz Denizciler”in bir kahramanlığını haber verebilme durumundayız.
      Amiral Napier’in filosu, sekiz saatlik bir top ateşinden sonra, Gustafsvärn (İsveç dilinden çevirisi “Gustav’ın savunması ya da müstahkem yeri” demektir – “Gustavs-Wehr”) kalesini tahribetti ve garnizondaki 1.500 kişiyi savaş tutsağı aldı. Rus İmparatorluğumun mülküne ilk kez böyle ciddi bir saldırıda bulunuluyor. Ve Odessa’daki yumuşakbaşlı, uyuşuk girişimle karşılaştırılırsa, en azından Charles Napier’in, başarabilirse, kendi ününü ve ailesinin ününü feda etmeyeceğini göstermektedir. Gustafsvarn kalesi, Finlandiya’nın güney-batı köşesindeki yarımadanın ucunda kurulmuştur, Finlandiya körfezine giden gemicilerin sınır işareti olarak belledikleri Hangöudd deniz fenerine yakındır. Kalenin askeri önemi büyük değildir; karada ya da denizde çok küçük bir bölgeyi savunur, saldırıya girişen bir donanma tarafından, herhangi bir tehlike sözkonusu olmaksızın pekâlâ saf-dışı bırakılabilir. Garnizonundaki asker sayısından anlaşılacağı üzere kale büyük bir kale olamaz. Ama Rusya’nın Baltık kıyılarındaki savunmasının gerçek gücü ve önemi konusunda Britanya amirallik dairesinde ve savaş bakanlığında bile şu sıralarda kutsal bir cahillik egemen olduğu için, ayrıntılı bilgi alınıncaya kadar, bu girişimin taktik değeri üzerinde yorumda bulunmayı ertelersek bağışlanacağımızı umarız. [sayfa 377]
      Şimdiki durumda söylenebilecek olan şudur: Sekiz saat süreyle topçu ateşi açmanın gerekli görülmesi, Rusların, aşın derecede yetenekli sayılmasa bile kahramanca bir savunma yaptıklarını kanıtlamakta, ayrıca aynı körfezdeki birinci sınıf bir kalenin savunulmasında, beklenenden daha büyük bir dirençle karşılaşılabileceğini haber vermektedir. Öte yandan 1.500 savaş tutsağı, Rusya için önemli bir yitik değildir (Tuna’da ortalama iki günlük hasta firesi bu kadar tutuyor), ama Napier için ciddi bir başağrısıdır. Peki bu adamları ne yapacak? Şeref sözüyle, ya da böyle bir söz almaksızın, salıvermesi olanaksız. Onları götürebileceği, İngiltere’den daha yakın bir yer de yok. Bu 1.500 kişiyi güvenlik içinde taşıyabilmek için en azından üç savaş gemisine ya da altı buharlı firkateyne gerek var. Zaferinin başlıca etkisi, onu iki ya da üç hafta için kıpırdayamaz duruma sokmaktadır. Son olarak, çıkartma birlikleri olmadığına göre, Amiral Napier fethettiği toprakları elde tutabilir mi? Mürettebat sayısı esasen fazla olmayan filosunda, gemi başına düşen denizci sayısını daha da azaltmaksızın ve böylece filosunu felçli hale getirmeksizin bunu nasıl yapabileceğini bilmiyorum. Bu durum, bizi, genellikle olduğu üzere geç kalınmış olmakla birlikte, Britanya basınında hararetle tartışılmakta olan bir noktaya getiriyor.
      Britanya basını bir anda anladı ki, bir filo, gemi toplarının en iyi durumda bile kara savunması karşısında tam olarak kazanamayacağı zaferi tamamlamak üzere karaya çıkabilecek ve zaferi bütünleyebilecek bir birliğe sahip değilse, ne kadar güçlü olursa olsun, o filonun yararı pek azdır. Öyle görünüyor ki, savaşı yöneten Britanya resmi görevlileri arasında ya da Britanya kamuoyuna yön verenler arasında hiç kimse, geçen ayın sonuna kadar bunu düşünmemiştir. Şimdi eldeki bütün kuvvetler ve ulaşım araçları, Karadeniz için görevlendirilmiş bulunuyor. Baltık denizi için emir alan birlik ise 2.500 kişilik bir tugaydan ibarettir. Bu birlikten henüz tek kişi dahi gönderilmiş değildir, birliğin komuta kadrosu bile henüz kurulmamıştır: Fransızlara gelince, onlar da üzüntü verecek kadar geriden geliyorlar. Onların Baltık filosu –Bakan Ducas’nın tepeden bakan raporunu anımsayacaksınız. “Haşmetmeapları üçüncü bir filonun donatılmasını emir buyurmuşlardı; haşmetmeaplarının emri yerine getirildi.”– evet, on savaş gemisinden ibaret olacak olan ve mart ayının ortalarına kadar denize çıkmaya hazır hale getirilecek bulunan bu şahane filoda, hiçbir zaman beşten fazla savaş gemisi olmadı. Şimdi bu filo bir firkateyn ve bazı küçük çaplı gemilerle birlikte Büyük Belt boğazı boyunca ilerliyor. Yol boyunca Batı rüzgarlarının etkisi altında kaldıkları için [sayfa 378] bu gemilerin Brest’ten oraya gitmesi tam sürdü. Baltık seferi için gerekli olan ve 150.000, gerekirse 200.000 askeri barındırabilecek olan büyük Kutsal Ömer ordugâhı, kağıt üzerinde, üç-dört hafta önce kurulmuştu. Ancak şimdiye dek bir tugay dahi yerleşmiş değil oraya. Ne var ki, Fransızlar, büyük geçit törenlerinden vazgeçerek, kıyı garnizonlarından kolaylıkla, 10.000 ya da 15.000 piyade ve bir miktar sahra topçusu ayırabilirlerdi, ama ulaşım olanakları nerede? İngiliz ticaret gemilerinin kiralanması zorunlu olabilirdi. Fransız filosunun günlük yolu dikkate alınırsa, bu gemilerin tek tek, harekat alanına ulaşması, dört hafta ile altı hafta arasında bir zamanı gerektirirdi. Ancak birlikler nereye çıkarılacaktı, tümenlerle tugaylar nerede toplanacaktı, komuta kadrosu örgütlenmiş miydi? Bu, müttefiklerin kısır döngüsüdür. Baltık’ta bir yere asker çıkarabilmek için her şeyden önce, yığınak yapabilecekleri ve saldırı için düzenleyebilecekleri bir ada ya da yarımadayı almaları gerekmektedir. Bu gereksinmeyi karşılamak içinse her şeyden önce, gerekli yerde bir çıkarma gücüne sahip olmaları zorunludur. Bir çıkarma birliğine komuta edebilecek kadar kara savaşı bilgisine sahip bir amiral bulunduğu zaman, bu çıkmazdan kurtulmak hiç de güç değildir. Karada epey savaş verdiği için Charles Napier, bu iş için biçilmiş kaftandır, buna kuşku yok. Ama başta bir Aberdeen ve bir Palmerston varken, silahlı kuvvetlerin işlerine dört bakan karışırken, donanma ile kara ordusu arasındaki ebedi sürtüşme yerliyerinde dururken, ortak Fransız ve İngiliz kuvvetleri birbirinin zaferini ve rahatını kıskanırken, harekette birlik gibi bir şeyi nasıl bekleyebilirsiniz? Şimdi bu durumda, haziran sonundan önce, Baltık denizine etkin bir çıkarma gücü aktarılamaz. Ayrıca, dört ay içinde savaş bir sonuca bağlanamaz ve barış yapılamazsa, tüm fethedilmiş yerlerden vazgeçmek gerekecektir – askerler, toplar, gemiler, araç ve gereçler, hepsi ya geri çekilmek ya da olduğu yerde terkedilmek zorunda kalınacaktır. Ruslar da kış mevsimi içinde yedi ay daha Baltık topraklarının sahibi olmaya devam edeceklerdir. Bu, yeter açıklıkla gösteriyor ki, içinde bulunduğumuz yılda Baltık’ta Rusya’ya kesin ve ciddi bir saldırıda bulunulması sözkonusu değildir. Çok geç kalınmıştır. Ancak İsveç kendilerine katıldığı zaman, Batılılar Baltık’ta bir harekat üssüne sahip olacaklardır. Böyle bir üs, Batılıların kış aylarında Finlandiya harekatını sürdürmeleri olanağını sağlayabilir. Ancak burada da bir kısır döngüyle karşı karşıyayız. Ama bir önceki kısır döngü gibi, bu da, sadece korkaklar için bir kısır döngü. Bir çıkarma birliğiyle Finlandiya’nın bir kesimini alarak, ciddi olduğunuzu göstermeden, İsveç’in size katılmasını nasıl [sayfa 379] bekleyebilirsiniz? Öte yandan, İsveç’te bir harekat üssünü güven altına almadan önce, böyle bir birliği Finlandiya’ya nasıl gönderebilirsiniz?
      İşın aslında, şu kadar milyon insanın “kasabı” olan Büyük Napoléon, şimdiki Rus savaşının çekingen, ve bugünkü tutumlarını sürdürürlerse hem çok para, hem de insan hayatını kurban edecek olan “devlet adamı türünden” yöneticileriyle karşılaştırırsanız, cesur, kararlı, nereyi vuracağını iyi bilen savaşçılığıyla insanlık için bir örnekti.
      Karadeniz’e dönersek Sivastopol önlerindeki birleşik filoların, Sivastopol kalesinin değersiz bazı dış yapılarına karşı giriştikleri küçük, zararsız, uzun erimli bir tatbikatla keyif çattıklarını görüyoruz. Bize verilen bilgiye göre, gemilerin çoğu, dört gün boyunca bu masum oyuna katılmış, bu süre içinde sadece denize açılmaya hazır oniki savaş gemisi bulunan Ruslar, limanın dışına çıkmamışlardır. Amiral Hamelin bu durumu büyük şaşkınlıkla karşılamıştır. (Bkz: Amiralin raporu, 1-5 Mayıs.)203 Oysa bu kahraman denizci, Fransız filolarının, daha düşük güçte İngiliz filolar tarafından sadece limanlarda ablukaya alınmakla kalmayıp limanların içinde saldırıya uğradığı zamanlan anımsayacak kadar yaşlıdır. Üstelik, düşük güçlü Rus filosunun, kendisinden iki kat fazla sayıda gemi tarafından batırılmak ve böylece “iğrenç Sinop suçunun” kefaretini ödemek üzere Sivastopol limanının dışına çıkmasını istemek, ondan biraz aşın şeyler beklemek demektir.
      Bu arada iki savaş gemisi ve yedi buharlı firkateyn, Çerkezistan yolundalar. Görevleri, Kırım kıyılarını keşfetmek ve sonra Çerkezistan kıyılarındaki kaleleri yıkmak. Ancak bu ikinci harekata sadece üç firkateyn katılacak. Geri kalanlara, Kırım kıyılarının keşfini tamamlar tamamlamaz donanmaya dönmeleri emredildi. Şimdi Çerkezistan kıyılarında Rusların hâlâ elde tutmaya devam ettikleri üç kale, yani Anapa, Sukum Kalesi ve Redut Kalesi, bildiğimiz kadarıyla, büyük ölçüde kuvvetli kalelerdir, (Redut Kalesi hariç) yüksek tepeler üzerine kurulmuşlardır, önlerindeki denizi tümüyle denetim altında tutmaktadırlar. Bu nedenle, gönderilen kuvvetin kendisine verilen görevi yerine getirebileceği, özellikle çıkarma birlikleri eşlik etmediği için, biraz kuşkuludur. Tuğamiral Lyons’un komutasındaki bu küçük filo, aynı zamanda Çerkezlerle, özellikle önder Şamil’le bağlantı kuracağı, raporda bildirilmiyor. Ancak bir şey kesin, amiral, Şamilin en çok gereksindiği şeyi, yani silah ve cephaneyi götüremeyecektir, çünkü faal hizmetteki savaş gemilerinin, böyle mal taşımaya ayırabilecekleri yerleri yoktur. Bu beş savaş gemisinin tümden yararsız olan manevi desteğindense, [sayfa 380] bu değerli malzemeyi taşıyacak iki direkli iki kabasorto gemisi ya da iki-üç direkli yelkenli uskunla göndermek çok daha yerinde olurdu. Bu arada öğrendiğimize göre, Türk filosu da aynı yönde yola çıkmıştır. Bu kez, Çerkezleri silahlandırmak için gerekli araç ve gereçleri de götürmektedir. Böylece müttefik iki filo aynı görevle aynı yere gidiyor – birinin ötekinden haberi yok. Bu tam bir plan ve hareket birliğidir! Ola ki, her biri, karşısındakini Rus sanabilir, böyle bir şey olursa, bu iki filonun birbirine karşılıklı ateş açışı, Çerkezler için görülmeye değer bir şey olacaktır!
      Bu arada müttefik kara birlikleri Gelibolu ve Üsküdar’da, ülkenin büyük miktarda sert ve tatlı şarabının kökünü kurutarak, kendi arzuladıkları biçimde kardeşlik ilişkilerini geliştirmekle meşguller. Aralarından ayık kalanlar, arazi tahkimatı işlerinde çalıştırılıyor. Bu tahkimat öyle yerlerde ve o türlü kuruluyor ki, ya hiçbir zaman saldırıya uğramayacak, ya da hiçbir zaman savunulmayacak. Fransız ve İngiliz hükümetlerinin dost Nikola’ya ciddi herhangi bir zarar verme niyetinde olmadığına kanıt aranıyorsa, en kör insan bile, askerlerin zamanının nasıl kullanıldığına bakarak bu kanıtı bulabilir. Müttefik komutanlar, birliklerini harekat alanının dışında tutacak bir bahaneye sahip olabilmek için, askerlerine, Gelibolu yarımadasının boyun kesiminde, bir başta öteki uca sürekli olarak uzayıp giden siperler kazdırmaktalar. Herkes, hele hele Fransız istihkamcılar bilir ki, kesiksiz savunma mevzileri, hemen hemen hangi koşul altında olursa olsun, arazi tahkimatında makbul sayılmıyor; üçte-ikisi, düşmanın gelmesi beklenen tepelere bakan bir arazide, sürekli istihkam hattı kurmak, ancak Gelibolu’daki İngiliz-Fransız ortak ordusu için düşünülmüş bir şey olabilir. Ne var ki, işi ağırdan almak bile, hiç değilse salyangozvari bir ilerleme sağlamaksızın yürütülemeyeceği için, bildirildiğine göre, 15.000 Fransız, Varna’ya gidecek – ne yapmak için? Humma ya da sıtmadan ölmek için.
      Şimdi, şu savaş denen şeyde biraz sağduyuya yer varsa, şefler bilmek zorundalar ki, Türklerin eksikliğini duyduğu şey, açık arazide manevra yapabilme sanatıdır. İngiliz-Fransız birlikleri bu işin ustasıdır. Öte yandan Türkler, surları, kaleleri, hatta açılan gedikleri, saldırgan kuvvetler karşısında, Fransızlarla İngilizlerin boy ölçüşemeyeceği bir ölçüde savunmaya yatkındırlar. İşte bu nedenle ve bir Türk garnizonu bulunan Varna, daha hiçbir kalenin yapmadığı bu şeyi yaptığı için –yani kalede önemli üç gedik açıldıktan sonra yirmidokuz gün daha kaleyi elde tuttuğu için– evet işte bu nedenle yarı-disiplinli Türkler Varna’dan alındı ve açık arazide Rusların karşısına gönderildi, buna karşılık saldırıda parlak, ama [sayfa 381] uzun savunmada istikrarsız olan, iyi talim görmüş Fransızlar, Varna kalesini savunmaya yollandı.
      Öteki raporlar, bütün bu raporların saçma olduğunu bildiriyor, büyük hazırlıklar yapıldığını öne sürüyor. Ortak birliklerin Baltık denizinde harekete geçirilmesi gibi bir niyet güdülmediği, ama bu birliklerin, donanmaların da yardımıyla, Rusların gerisinde büyük kahramanlık göstereceği söyleniyor. Düşmanın çekilme yolunu kesmek ve onun gerisinde Avusturyalılar ve Transilvanyalılarla birleşmek üzere birlikler Odessa’ya çıkarma yapacak. Bunun yanında Çerkezistan’a da birlik gönderecekler. Son olarak, 15.000-20.000 kişi ayıracaklar ve donanmalar limanı zorlarken bu birlikler karadan Sivastopol’a saldıracaklar. Savaşın tüm geçmişine ondan önceki diplomatik girişimlere şöyle bir gözatarsanız, kuşkusuz bu söylentileri derhal bir yana iteceksiniz. Bütün bu söylentiler, Mareşal Leroy’un, bilinen adıyla Aziz Amaud’nun İstanbul’a varışından kısa süre sonra, orda çıktı. Bu değerli kişinin geçmişini (bugünlerde size yollarım) bilenler, bütün bu esip-savurmalar içinde, üç kez subay olarak görevden atıldığı halde yaygara sayesinde bugünkü rütbesine ulaşmayı başaran kişiyi tanımakta güçlük çekmeyeceklerdir.
      Sözün kısası, durum şöyle: İngiltere ve özellikle Fransa, kuvvetlerinin büyükçe bir kesimini Doğuda ve Baltık’ta bağlamak gibi bir duruma “gönülsüz olarak, ama kaçınılmaz biçimde” sürüklenmiş bulunuyorlar. Doğu ve Baltık, askeri mevki bakımından, ileri iki kanat demektir ve Fransa’dan daha yakın bir merkezi yoktur. Rusya, Batılıların bu anti-stratejik harekete kendilerini tam olarak bağlamalarını sağlamak üzere kıyılarını, filolarını ve birliklerinin bir kesimini kurban ediyor. Bu olur olmaz, yani gerekli sayıda Fransız askeri kendi ülkesinden başka ülkelere gönderilir gönderilmez, Avusturya ile Prusya, Rusya’dan yana olduklarını ilan edecekler ve üstün kuvvetlerle Paris üzerine yürüyeceklerdir. Eğer bu plan başarıya ulaşırsa, Napoléon’un elinde darbeye direnecek yeterlikte birlik olmayacaktır. Ama herhangi bir olağanüstü durumda “harekete geçebilecek” ve bundan önce birçok hükümdarı yaptığı gibi Louis Bonaparte’ı ve bendelerini de “harekete geçirebilecek” bir güç vardır. Bu güç, bütün istilalara direnmeye muktedirdir. Bunu bir kez, birleşik bir Avrupa’ya karşı göstermiştir. Bu güç, Devrim, bilinsin ki, harekete geçmesi gerektiği gün orada olacaktır. [sayfa 382]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n° 4101, 9 Haziran 1854

 

KARL MARX
TUNA’DA GECİKME
(PARÇA)

Londra, Cuma, 2 Haziran 1854


      Özel bir savaş bakanlığı kurulması kararlaştırıldıktan sonra, şimdi günün büyük sorusu, bu göreve kimin getirileceği sorusu oldu. Şimdiye dek sömürgeler bakanı ile savaş bakanının görevlerini birlikte yürütmüş olan Newcastle dükü, bu iki görevden hiçbirini bırakmaya pek de istekli olmadığını göstermekteydi. The Morning Chronicle’ın ağzına bakarsak, Newcastle dükü, her ne olursa olsun savaş bakanlığının yönetimine sıkı sıkıya sarılmak istiyor. Bugünkü The Times, Üçüncü kez Lord Palmerston’ın atanmasını salık veriyor.

“Lord Palmerston, lağım komisyonları gibi, kilise cemaatlerine ilişkin çekişmeler gibi bir dizi konuyla uğraşacak yerde savaş bakanlığına getirilirse, ülkesinin kuvvetlerini, onun eski düşmanı diyebileceğimiz Rusya’ya karşı yöneteceği bu görevde tam yerini bulmuş olur.”


      The Daily News da aynı biçimde, Lord Palmerston’ı salık veriyor. Dünkü Morning Herald’da da, Urquhart’ın yazdığı, bu entrikayı açıklayan bir yazı vardı. Her ne ise, Downing sokağındaki bu hareket, “savaş” için, Gelibolu ya da Üsküdar’daki askeri gösterilerden daha fazla önem taşıyor.
      Belki anımsayacaksınız, sefer kuvvetlerinin komutanları İstanbul’a varır varmaz, ivedi olarak enerjik önlemler alınacağına dair kamuoyunda büyük umutlar yaratılmıştı. 18 Mayıs tarihinde [sayfa 383] Mareşal Aziz Arnaud, Lord Raglan ve Türk Serasker, ayın 20’sinde Ömer Paşa ve amirallerle birlikte bir savaş meclisinin toplanacağı Varna’ya gitmişlerdi. Dün Londra’ya gelen bir telgraf, “Varna’da yapılan askeri meclis toplantısında, müttefik kuvvetlerin Gelibolu’dan Edirne’ye gitmesine karar verildiğini bildiriyordu. Dün aynı zamanda bir başyazı yayınlayan The Times, Varna Konferansında kararlaştırılan tüm savaş planını açıkladı. “Bu konferans” diyor The Times, “Prens Paskeviç’in komutasında Rusların Silistre Kalesine en amansız saldırılarını yönelttikleri ve müttefik orduların bellibaşlı komutanlarının, bu kaleyi kurtarabilecek önlemlere en iyi karar verebilecek bir durumda bulundukları günlerde toplanmış bulunuyor.” Komutanlar, sonuç olarak, Silistre’yi kurtarmak üzere, ordularının Gelibolu’dan Edirne’ye gelmesini emrettiler; ordular da bunun üzerine şu kahramanca kararlılıkla oraya gittiler.

“Tuna’nın sağ sahilini koruyan kalelere Rusların saldırısını geri püskürtmek için Türk ordusunu bir genel savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak ... Rusların o zamanki ön karakollarıyla doğrudan çatışmak için müttefik ordularının önemli bir bölümünü sahile saldırtmak.”


      Başka deyişle müttefik generaller, Rusların, Tuna’nın sağ yakasındaki kaleleri alma çabalarına karşı koymamaya karar vermiş bulunuyorlar. The Times, bu harekat planının,”halkın doğal sabırsızlığını hayal kırıklığına uğratabileceğini” itiraf ediyor, öte yandan da “sözkonusu kesimde bulunan tahkim edilmiş yerlerin, gerçekte Türk mevzilerinin ileri tahkimat noktalan olduğunu ve asıl kuvvetini oluşturmadığını” keşfediyor. Daha önceleri de bizlere, Eflak ile Buğdan’ın Türklerin ileri tahkimat yerleri olduğu ve Türkiye’nin buraları Rusların işgaline bırakmakla fazla bir şey yitirmiş olmayacağı söylenmişti. Şimdi öğreniyoruz ki, Türkiye aynı sükunet içinde Bulgaristan’ı da Ruslara bırakabilir.. The Times yazısını sürdürüyor:

“Balkanlar hattı arkasında Avrupa ordusu belirli bir zamanda ve karşı konulamaz bir güçle ileri harekata geçmeye hazırlanmaktadır – ve savaş seferinin son aylan düşmanın yok edilmesiyle sonuçlanacaktır.”


      Gözde müttefikler düşmanla karşı karşıya gelmekten sakınabilirlerse, kuşkusuz, kuvvetleri çok taze kalacaktır. Ama Ruslar, Balkanların kuzeyindeki bölgede fazla ilerlemez, Bulgaristan’ın anahtarı olan kalelerle ve prensliklerle yetinirlerse ne olacaktır? Oraları boşaltmaları nasıl sağlanacaktır? “Balkanlar çizgisinin gerisinde Avrupa ordusu, zamanı gelince, karşı durulamaz bir güç olarak [sayfa 384] ilerlemek üzere hazırlanıyor. Harekatın son aylarında düşmanın kökü kazınmış olmak zorundadır” Rusların Tuna’daki kaleleri almaları, bu karşı durulmaz ilerleyişi, doğal ki, büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Ve müttefik orduların başaramadığı şeyi tamamlamakta da mevsim hiç güçlük çekmeyecektir.
      Moniteur, Ömer Paşa, Silistre’nin yardımına koşmaya hazırlanıyordu diyor. Bu doğru. The Morning Chronicle gazetesi de The Times’ın yukardaki yazısını hatalı buluyor ve şöyle diyor:

“Anlaşılan bu planın düzenleyicisi bu arada Avusturya diplomasisinin çarın ordularını geri çekmesini sağlayacağı, böylece direnişe rastlamadan sürekli bir başarının elde edileceği umudundaydı; aksi takdirde, Rusların Balkanlara ilerlemesi halinde Avusturya-Prusya Antlaşmasında öngörülmüş olan en uzak olasılığın hemen geçerli olacağı belki düşünülüyordu.”


      Moniteur’un yazısı Parislilerin keyfîni bozmayacak bir biçimde yazılmış. The Chronicle’ın, The Times’ın planını yorumlayış tarzı ise, bu planın karma hükümetin planı olması olasılığını artırıyor sadece. Başka kaynaklar da bu varsayımı doğrulamakta. The Chronicle’ın İstanbul muhabiri, 18 Mayıs tarihli haberinde şunu belirtiyor: “Yaz ortasında, humma ve öteki hastalıkların doğurduğu asker yitiği, başka nedenlerin ortaya çıkardığı yitiği aşacağı için, Tuna’da askeri bir harekata pek girişilmeyecek.” Bunun yanı-sıra, hükümet yanlısı Globe,204 dün akşamki sayısında, The Times’ın yazısındaki özü taşıyan bir yazı yayınlıyor. Bu yazı, her şeyden önce, Türkiye’de “sadece” 45.000 müttefik askeri bulunduğunu söylüyor – 29.000 Fransız askeri, 16.000 İngiliz askeri. Aynı Globe, bir başka sütununda da, Rusların Silistre önünde ve çevresinde 90.000 askeri bulunduğunu, bölgedeki düzenli Türk ordusunun da 104.000 kişiye ulaştığını yazıyor. Ama toplam sayısı nerdeyse 150.000’i bulan bu Türk, Fransız ve İngiliz kuvvetini The Globe, 90.000 kişilik Rus ordusunun Bulgaristan’daki kaleleri almasını önlemek için yeterli saymıyor, üstelik güçlü üç donanmanın verebileceği desteğin de sözünü dahi etmiyor. The Globe, “zamanın, Ruslara karşı savaştığı” kanısında, bu nedenle, Türklerin ya da müttefiklerin onlara karşı savaşmasını kesenkes gereksiz buluyor. Müttefik komutanlar tarafından düzenlenmiş planı açıklamakta The Globe, The Times’dan bir parça daha ileri gidiyor ve şöyle diyor: “Tuna kalelerine her ne olursa olsun, istilacının daha ileri gitmesini umutsuz bur çaba haline getirmek ve cüretkâr ilerleyişini cezalandırmak üzere yeter kuvvet sağlanmalıdır.” Son Viyana protokoluyla İngiltere ve Fransa’nın, Avusturya-Prusya antlaşmasına rıza gösterdiklerinin açık bir kanıtını buluyoruz burada. [sayfa 385]
      Tuna’daki ve Bulgaristan’daki kaleler Rusya’ya bırakılacak, ancak Rusya’nın daha fazla ilerlemesi savaş nedeni olacaktır.
      İlkin Buğdan’ı işgal eden 15.000 kişilik Rus birliği Prut’u aştığı zaman, Türkiye’ye, ortalığı bulandırmaması salık verilmiş, çünkü bu muhteşem 15.000 kişilik kuvvetin Eflak’ı da işgal etmesini önleyemeyeceği söylenmişti. Ruslar Eflak’ı da işgal ettiler. Babıâli savaş ilan ettiği zaman, Rusya’ya karşı herhangi bir askeri harekatta bulunmak için zaman çok geçti, çünkü kış bastırmıştı. Bahar geldiği zaman, Ömer Paşa, saldırı hareketlerinden uzak durması emrini aldı; çünkü müttefik kuvvetler henüz gelmemişti. Müttefik kuvvetler geldiği zaman, hiçbir şey yapılamazdı, çünkü yaz gelmişti. Yaz sağlıksız bir mevsimdi. Bırakın sonbahar gelsin, o zaman da “askeri harekata girişmek için çok geç” olacak. Bunun adına, The Times, stratejinin taktiklerle uyuşumu, diyor. Onun fikrince taktiklerin özü, yedekleri “zinde” tutabilmek için ordunun kurban edilmesi demek oluyor. Bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Bütün bu hokkabazlıklar, muhalefet gazeteleriyle İngiltere kamuoyunun burnunun dibinde, gözünün önünde oluyor; The Morning Advertiser gazetesi, Prusya’ya, Danimarka’ya ve İsveç’e karşı, Batılılara “katılmadıkları” için öfkeli kınamalar yağdırmakta The Times ile yarışıyor. Daha küçükçe sarayların Rusya’dan yana olma eğilimlerini etkileyen nedenlerin pek de temelsiz olmadığı, örneğin Danimarka’da hükümet yanlısı gazetelerin ifade tonunda gayet iyi görülüyor. The Morning Chronicle gazetesinin Kopenhag muhabiri de bunu yazmakta:

“İngiltere Danimarka’ya karşı daima vefasız davranmıştır, ve Danimarka Batı devletlerine katılacak olursa 100.000 Prusyalı, muhtemel olarak bir de Avusturya kolordusuyla, Eider’e kadar Jütland’ı yakıp-yıkarak bütün Danimarka topraklarını işgal eder. – Bu tehditten yararlanan hükümet partisi, Ulusal Partinin ses çıkarmamasını sağlayıp onu korkutmayı başarmıştır.”


      Karma hükümet, Rusya’nın “temiz amaçlarına” yaptığı –diplomatik, askeri ve öteki– nazik hizmetlerin, Otokrat tarafından şükranla karşılanmasını beklemiş olabilir, hatta kuşkusuz, beklemiştir. Ama şükran şöyle dursun, ondan, anlaşılmaz hatta gereksiz ölçüde hakaret görüyorlar. Rus sarayının, sahte dumanlarını nasıl tahkir ettiğini gösterebilmek için, size, Nordische Biene’de yayınlanan, adsız bir Rus Tyrtaeus’un masalını aktarıyorum. Dilinin ve yapısının çocukça oluşu, ozan yazarın yarı-barbar bir anlayışa seslenmesinin zorunlu gereği sayılmalıdır. Tıpkı, Amiral Hamelin’in son Odessa raporunu, St. Petersburg gazetesinin, yadırganası bir nezaketle eleştirmesinin, yazının Avrupalı diplomatlara [sayfa 386] seslenmekte oluşu gerçeğiyle açıklanması gibi. Masalın başlığı şu: “Kartal, Buldog, Horoz ve Yaban Tavşanı.”

“Büyük ve güçlü bir kartal, bir kayanın tepesine konmuş, yükseklerden Baltık denizi boyunca bütün dünyayı seyrediyodu; sağladığı yemle doymuş olarak, orada hareketsiz ve memnun duruyor ve her zaman her şey emrinde olduğu için, altındaki vadiden yiyecek yığmayı saygınlığına yakışmaz sayıyordu. Bir buldog, ona gıpta ile bakarak horoza şöyle der: “Benimle birlik ol, ve sen öç almak için, ben de kıskançlık yüzünden şu kartalı alaşağı edelim.” Anlaşmışlar, ileri atılarak kartalı en iyi şekilde nasıl altedecekleri konusunda birbirinin görüşünü almışlar. Horoz demiş ki: “Dur! Pençelerine bak, kanatlarına bak – bunları deneyecek olana Tanrı yardımcı olsun. Onun kanat vuruşuna uğramış olan atalarımın acıklı yazgılarından nasıl yakındıklarını çok dinledim.” “Haklısın” demiş buldog, “ama biz kartalı yakalamak için bir plan hazırlayacağız. Yakınma bir tavşan yollayalım, o, tavşana saldıracaktır. Bu arada sen, çok ustalıkla öterek ve zıplayarak sanki onunla savaşa tutuşmak istiyormuş gibi yapıp dikkatini kendi üzerine çekersin. Böylece, onun dikkatini ve pençelerini başka yöne çektikten sonra, ben, kendisini savunamayacak şekilde ona arkadan saldırırım, ve kısa sürede benim keskin dişlerim onu paramparça eder.” Plan, horozun hoşuna gitmiş, ve kendisi yakın bir gözetleme yerine yerleşmiş. Buldog, ormana koşup bir tavşana havlayarak bütün bunları dinginlik içinde seyreden kartala doğru sürmüş. Budala ve kör olan tavşan çabucak kartalın pençelerine düşmüş. Anlaşmalarına sadık olarak horoz yerinden fırlayıp tavşana doğru atlamış. Ama şu rezalete bakın! Tavşanı kapmak için yerinden oynamaya tenezzül etmeyen kartal, sadece kanatlarını kaldırır, tavşanı önce bir kanadıyla, sonra ötekiyle kapar, ve artık kımıldamayan ve ötmeyen horoza pek değmez? Tavşanların kaçma eğilimi zaten bilinir; o da, baygın ve düşünmeden denize koşar ve boğulur. Kartal, şişman buldoğun oldukça uzaktan bu komployu yönettiğini görmüştür – çünkü kartalın gözünden ne kaçabilir ki? Kartal, bir çalılığın arkasına saklanmış olan kahramanı görmüştür, büyük ve güçlü kanatlarını hazırlayıp heybetle havalanır. Buldog havlayıp telaşlı sıçramalarla kaçar. Ama artık çok geçtir. Kartal üzerine atılır ve pençelerini hainin sırtına saplar, ve o şimdi orada paramparça edilmiş yatmaktadır.” [sayfa 387]

New-York Daily Tribune                               KARL MARX
n°4105, 14 Haziran 1854

 

KARL MARX
KONUŞMALAR – AZİZ ARNAUD
(PARÇA)

Londra, Cuma, 9 Haziran 1854


      Kossuth’un Sheffiel’de yaptığı konuşma, İngiltere’de kaldığı süre içinde kendisinden işitilegelen konuşmaların en esaslısı oldu. Ama bu, birtakım yanılgılarını belirtmemizi engellememelidir. Tarihsel açıklamaları bir ölçüde yanlıştır. Türkiye’nin gerilemeye başlayışının tarihini, Sobieski’nin Avusturya başkentini destekleyişine götürmek, temelsiz bir yargı olur.205 Hammer’in araştırmaları, Türk İmparatorluğu örgütünün o dönemlerde zaten bozulma durumunda bulunduğunu ve Osmanlı büyüklüğünün ve kudretinin bir süreden beri esasen ve hızla azalmakta olduğunu, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlıyor. Benzeri bir yanlışlık, Napoléon’un Rusya’ya denizden saldırma fikrini, öne sürüldüğü üzere donanması olmadığı için ve okyanusa egemen olması İngiltere tarafından engellendiği için değil, başka nedenlerle kabul etmediği yargısında görülüyor. Kossuth’un, İngiltere, Avusturya ile ittifak kurarsa, Macaristan’ın da Rusya ile ittifak yapabileceği tehdidi de basiretsiz bir davranış oldu. Her şeyden önce, hükümetçi gazetelerin eline bir silah verdi. Bu gazetelerden The Times bütün devrimcileri Rusya’nın ajanları diye “mahkum ederek” bu silahı bol bol kullanmayı ihmal etmedi. İkincisi, bu sözler öyle bir kişinin ağzından çıktı ki, o kişinin hükümeti, 1849’da Macaristan tacını bir çar veliahtına sunmuştu. Son olarak da, kendisinin ya da başkalarının kışkırtmasıyla olsun, öne sürdüğü tehdit uygulamaya konursa, [sayfa 388] Macaristan’da nüfusun büyük kesimi Slavlardan oluştuğuna göre, Macar soyunun ortadan kalkmaya mahkum edilmiş olacağını nasıl yadsıyabilirdi? Ayrıca Rusya’ya karşı savaşı, özgürlük ile istibdat arasında bir savaş olarak tanımlamak da aynı biçimde yanlıştı. Böyle bir durumda özgürlüğü bir Bonaparte’ın temsil etmiş olacağı gerçeği bir yana, savaşın açık açık ortaya konan gerekçesi, güç dengesinin ve Viyana antlaşmalarının –ulusların özgürlük ve bağımsızlığını bizzat ortadan kaldırmış olan bu antlaşmaların– korunmasıdır.
      Birmingham’da Urquhart da, genellikle alışılagelenden daha sert bir konuşma yaparak, karma hükümeti bir kez daha ihanetle suçlamadı. ancak Urquhart, oligarşinin karma hükümetini dayandığı çürümüş parlamento temelini devirmeye hazır tek partiye kesinlikle karşı durduğuna göre, konuşmaları sadece havaya gidiyor.
      Lord John Russel, dün gece Avam Kamarasında, özel bir savaş bakanlığı kurulduğunu açıkladı. Ancak bu bakanlık, halen savaş işlerinin yürütülmesinden sorumlu olan değişik daireleri çatısı altında birleştirmeyecek, sadece hepsi üzerinde genel bir denetçi ve gözetimci (superintehdence) olacak. Değişikliğin tek yaran, yeni bir bakanlık kurulmasından ibaret. Bakanlığa yapılacak atamaya gelince, The Moming Post gazetesi, dünkü sayısında, hükümetteki Peel’ci kanadın206 kazandığını, Newcastle dükünün savaş bakanlığına getirileceğini, sömürgeler bakanlığının da Lord John Russell’a teklif edileceğini yazıyordu. Dün akşamki Globe gazetesi bu bilgiyi doğruladı, ancak Lord John’un bu görevi kabul etmesi olasılığı bulunmadığı için, sömürgeler bakanlığına Sir George Grey’in aday gösterilebileceğini ekledi. Her ne kadar Peel’ci gazeteler henüz herhangi bir karardan habersiz görünüyorlarsa da, Palmerston’cı gazetenin bugünkü sayısı, Newcastle dükü ile Sir George Grey’in atandıklarını haber veriyor.
      Avusturya’nın “mütehakkim çağrıları”yla ilgili olarak The Morning Post gazetesinde şu haber var:

“Avusturya’nın bildirisinin Rusya tarafından, ne suskunluk, ne de ret ile karşılanacağını varsaymamız için nedenler vardır, ve görüşmelerde bulunmak üzere Avusturya’nın bir silah bırakışmasına razı olması koşuluyla, Rusya’nın Türk ülkesinin tamamen ortadan kaldırılması için Avusturya önerisini kabul etmeye hazır olduğunu duyacak olursak şaşırmayız.”


      Bugünkü The Moming Chronicle gazetesi de benzer bir haberinde, “yazışmanın çok büyük önem taşıyabileceğini” yazıyor. Ancak gazete, yazının bir ültimatom niteliğinde görülmemesi gerektiğini, alışılagelen nazik bir dille yazıldığını ve bir ilişki kesme [sayfa 389] olasılığının, ancak, Rusya’nın bu yazıyı tümden bilmezlikten gelmesi durumunda sözkonusu olabileceğinin öne sürüldüğünü ekliyor. Eğer Rusya kaçamak bir yanıt, ya da sınırlı bir ödün verirse, bunu yeni öneriler ve görüşmeler izleyebilir.
      The Post’un tahmininin bir an için yerinde olduğunu ve gerçekleşeceğini kabul edelim, görülecektir ki, Avusturya’nın yapacağı hizmet, sadece, Rusya’nın yararına yeni bir silah bırakışması sağlamaktan ibaret olacaktır. Çok büyük bir olasılıkla, bu arada Silistre’nin düşeceği ve “çarın ününün ve onurunun korunacağı” varsayımı üzerine kurulu olarak böyle bir şey düşünülmüş olabilir. Ne var ki, Silistre dayanı