Friedrich Engels
Anti-Dühring
Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor


Eylül 1876 - Haziran 1878 tarihlerinde yazıldı.
İlk kez 3 Ocak 1877 - 7 Temmuz 1878'de Vorwärts'da
yayınlandı.
[Türkçe baskı, Sol Yayınları, Ekim 1995, Üçüncü Baskı (Birinci Baskı: Mart 1975, İkinci Baskı: Mart 1977)]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Anti-Dühring (1.031 KB)




ÜÇÜNCÜ KISIM
S O S Y A L İ Z M



BİRİNCİ BÖLÜM
TARİHSEL BİLGİLER


      "Giriş"te[
1*] Devrimi hazırlayan 18. yüzyıl Fransız filozoflarının var olan her şeyin tek yargıcı olarak nasıl usa başvurduklarını gördük. Ussal bir devlet, ussal bir toplum kurulmalıydı; ölümsüz usa karşı olan her şey, amansızca ortadan kaldırılmalıydı. Aynı biçimde, bu ölümsüz usun, evrimi o zaman bir burjuvanın ta kendisini oluşturan orta sınıf yurttaşın idealize edilmiş anlığından (müdrikesinden) başka bir şey olmadığını da görmüştük. Ne var ki, Fransız Devrimi, bu us toplumunu ve bu us devletini gerçekleştirdiği zaman, yeni kurumlar, daha önceki koşullara göre ne kadar ussal olurlarsa olsunlar, gene de tamamen usa-uygun olarak görünmediler. Us devleti tam bir iflâsa uğramış, Rousseau'nun Contrat Social'i (Toplum Sözleşmesi), gerçekleşmesini Terör döneminde bulmuştu; ve bu dönemden kurtulmak için, kendi öz (sayfa: 369) siyasal kapasitesine inancını yitirmiş bulunan burjuvazi, önce Directoire'ın kokuşmuşluğuna, ve sonra da Napoléon despotizminin koruyuculuğuna sığınmıştı; vaadedilmiş bulunan sonsuz barış, sonu gelmez bir fetihler savaşı durumuna dönüşmüştü. Us toplumunun yazgısı daha iyi olmadi. Zenginler ve yoksullar karşitlığı genel gönenç içinde ortadan kalkacak yerde, onu örtbas eden loncasal ve öbür ayrıcalıkların ve onu yumuşatan kilise hayır kurumlarının ortadan kaldırılması ile daha da keskinleşmişti; mülkiyetin feodal engellerinden kurtuluşu, bir kez gündeme girdikten sonra, küçük-burjuva ve küçük köylü bakımından, kendini, büyük sermaye ve büyük toprak mülkiyetinin çok güçlü rekabeti ile ezilmiş bulunan küçük mülkiyetin satılması, hem de o güçlü beylerin ta kendilerine satılması özgürlüğü olarak gösteriyordu; böylece bu kurtuluş, küçük-burjuva ve küçük köylü bakımından, her türlü mülkiyetten kurtuluş durumuna dönüşüyordu; sanayinin kapitalist bir temel üzerindeki hızlı gelişmesi, işçi yığınlarının yoksulluk ve sefaletini, toplumun yaşama koşulu durumuna getirdi. Peşin ödeme, gitgide, Carlyle'in diliyle söylemek gerekirse, toplumun tek bağı oldu. Suç sayısı yıldan yıla arttı. Vaktiyle utanıp sıkılmadan orta yere kurulan feodal kurumlar ortadan kaldırılmasalar bile, hiç değilse ikinci plana itilmiş idiyseler de, o zamana kadar gizlilik içinde beslenen burjuva kötülükler, bundan böyle daha da büyük bir taşkınlıkla patlak verdi. Ticaret gitgide dolandırıcılık durumuna dönüştü. Devrimci dövizin "kardeşlik"i, rekabetin uyuşmazlık ve kıskançlıkları içinde gerçekleşti. Zora dayanan baskı, yerini ahlâk bozukluğuna; başta gelen toplumsal güç aracı olarak kılıç, yerini paraya bıraktı. İlk gece hakki, feodal beylerden burjuva fabrikatörlere geçti. Fuhuş, o zamana kadar görülmemiş derecede yayıldı. Fuhşun yasal olarak kabul edilmiş bir biçimi, resmi bir örtüsü olarak kalan evlilik ise, dörtbaşı bayındır bir eşaldatma ile tamamlandı. Kısacası, aydınlanma filozoflarının görkemli vaatleri karşısında, "usun utkusu" ile kurulan toplumsal ve siyasal kurumlar, acı bir biçimde aldatıcı karikatürler olarak göründüler. (sayfa: 370) Bir bu düş kırıklığını saptayacak adamlar eksikti, onlar da yüzyılın dönümü ile geldiler. 1802'de, Saint-Simon'un Lettres de Genève'i ("Cenevre Mektupları"); 1808'de, teorisinin temeli daha 1799'da atılmış olmasına karşın, Fourier'nin ilk yapıtı yayımlandı; 1 Ocak 1800'de, Robert Owen New-Lanark'ın yönetimini eline aldı.
      Ama bu çağda, kapitalist üretim biçimi ve, onunla birlikte, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişki henüz çok az gelişmişti. İngiltere'de daha yeni doğmuş bulunan büyük sanayi, Fransa'da henüz bilinmiyordu. Ama nedir ki, bir yandan, üretim biçiminin bir altüst oluşunu, bir devrimini kaçınılmaz bir zorunluluk haline getiren çatışmaları, —sadece üretim biçiminin meydana getirdiği sınıflar arasındaki çatışmaları değil, ama onun yarattığı üretici güçler ile değişim biçimleri arasındaki çatışmaları da—; ve öte yandan, bu devsel üretici güçler içinde, bu çatışmaları çözme araçlarını da, sadece ve sadece büyük sanayi geliştirir. Öyleyse, 1800'e doğru, yeni toplumsal düzenden doğan çatışmalar eğer henüz oluş durumunda idiyseler, bu çatışmaları çözme araçları haydi haydi o durumda bulunuyorlardı. Eğer Paris'in varlıksız yığınları, Terör döneminde, egemenliği bir an ellerine geçirebilmiş ve böylece burjuva devrimini burjuvazinin kendine karşı utkuya götürebilmiş iseler, bununla bu egemenliğin o zamanki koşullar içinde ne kadar olanaksız olduğunu tanıtlamaktan başka bir şey yapmamışlardır. Bu varlıksızlar yığınından, yeni bir sınıfın kökeni olarak, yeni yeni ayrılmaya başlayan, bağımsız bir siyasal eyleme henüz tamamen yeteneksiz bulunan proletarya, kendini, kendi kendisine yardıma yeteneksizliği içinde, olsa olsa dışardan, yukardan bir yardım alabilecek, ezilmiş, acı çeken bir zümre olarak gösteriyordu.
      Bu tarihsel durum, sosyalizmin kurucularını da etkiledi. Kapitalist üretimin olgunluktan uzaklığına, sınıfların durumunun olgunluktan uzaklığına, teorilerin olgunluktan uzaklığı yanıt verdi. Toplumsal sorunların, henüz gelişmesinin ilk basamağında olan iktisadi ilişkiler içinde saklı bulunan çözümü, beyinden çıkmalıydı. Toplum sadece düzgüsüzlükler (sayfa: 371) (anomalies) sunuyordu; bu düzgüsüzlüklerin ortadan kaldırılması, düşünen usun göreviydi. Bu erekle toplumsal rejimin daha yetkin yeni bir sistemini bulmak, ve bunu, propaganda, ve eğer olanaklı olursa, model deneyler örneği aracıyla, topluma dışardan vermek gerekiyordu. Bu yeni toplumsal sistemler, daha baştan ütopyaya mahkümdular. Ne denli ince işlenirlerse, o denli düşleme (fantezi) dalacaklardı.
      Bu bir kez saptandıktan sonra, şimdi tamamen geçmişe malolan bu yön üzerinde artık bir an bile durmayacağız. Dühringvari kitabi kılı kırka yarıcılar, bugün sadece eğlendirici olan bu düşlemleri (fantezileri) tören ve gösterişle didik didik ederek kusur mu arıyorlar; birakalım bu türlü "çılgınlıklar"ın karşısına konulmuş zekalarının üstünlüğünü herkese göstersinler. Biz, düşlemsel (fantastik) dış görünüş altında her yerde kendini belli eden, bu hamkafaların, görmekte yeteneksiz bulundukları dahice fikir tohumları ve dahice fikirler karşısında sevinmeyi yeğ tutarız.
      Saint-Simon, Fransiz Devriminin çocuğu idi; Devrim patladığı zaman otuz yaşında bile yoktu. Devrim, tiers-état'nın, yani ulusun üretim ve ticarette etkin olan büyük yığınının, o zamana değin aylak olan, ayrıcalıklı zümreler üzerindeki, yani soyluluk ve din adamları sınıfı üzerindeki utkusu idi. Ama tiers-état'nın utkusu, az zaman sonra, yalnızca bu zümrenin küçük bir bölümünün utkusu olarak, siyasal iktidarın, bu aynı zümrenin toplumsal bakımdan ayrıcalıklı katmanı olan varlıklı burjuvazi tarafından fethi olarak görünmüştü. Ve, doğrusunu söylemek gerekirse, bu burjuvazi, soyluluğun ve Kilisenin elkonulup satılan toprak mülkiyeti üzerinde spekülasyon yaparak olsun, orduya satılan mallar aracıyla ulusun sırtından çalıp çırparak olsun, Devrim sırasında hızlı bir biçimde gelişmişti de. Directoire döneminde Fransa'yı ve Devrimi yıkımın kıyısına götüren, ve böylece Napoléon'a hükümet darbesi bahanesini veren, işte bu dolandırıcıların egemenliği oldu. Öyle ki, Saint-Simon'un kafasında, tiers-état ile ayrıcalıklı zümreler arasındaki karşıtlık "emekçiler" ile "aylaklar" arasındaki karşıtlık biçimini aldı. Aylak olanlar, (sayfa: 372) sadece eski ayrıcalıkları değil, ama üretime ve ticarete katılmaksızın, hazırdan yaşayan kimselerin hepsini kapsıyordu. Ve "işçiler", sadece ücretlileri değil, ama fabrikacıları, tüccarları, bankacıları da kapsamına alıyordu. Aylakların entelektüel yönetim ve siyasal egemenlik yeteneğini yitirdikleri apaçıktı, ve bu da Devrim tarafından kesinlikle doğrulanmıştı. Yoksulların bu yeteneğe sahip bulunmadıklarına gelince, bu konu Saint-Simon'a Terör deneyleri aracıyla tanıtlanmış gibi görünüyordu. Peki, kim yönetecek ve egemen olacaktı? Saint-Simon'a göre, dinsel görüşlerin Reformdan bu yana bozulmuş birliğini yeniden kurmaya yönelik yeni bir dinsel bağın, zorunlu olarak mistik ve sıkı sıkıya aşamalandırılmış bir "yeni hıristiyanlık"ın birleştireceği bilim ve sanayi. Ama bilim demek, irdeleme adamları, ve sanayi demek de, ön safta etkin burjuvalar, fabrikacılar, tüccarlar, bankacılar demekti. Bu burjuvalar, kuşkusuz, bir tür kamu görevlileri, toplumun güvenilir adamları haline dönüşecek, ama gene de işçiler karşısında, iktisadi ayrıcalıklarla da donatılmış bir buyurma konumunu koruyacaklardı. Hele bankacılar, kredi ayarlaması ile, toplumsal üretimin tümünü yoluna koymaya aday olacaklardı. Bu görüş, Fransa'da, büyük sanayinin, ve onunla birlikte burjuvazi ile proletarya arasındaki karşıtlığın sadece doğuş halinde bulundukları bir döneme tastamam uygun düşüyordu. Ama Saint-Simon'un üzerinde özellikle durduğu bir konu var: onun için her yerde ve her zaman en önemli olan şey, "en kalabalık ve en yoksul sınıf"ın yazgısıdır.
      Daha Cenevre Mektupları'nda, Saint-Simon, "bütün insanlar çalışacaklardır" ilkesini koyar.[2*] Aynı yapıtta, Terörün, varlıksız yığınların egemenliği olduğunun da farkındadır.
      "Bakınız, diye haykırır onlara, arkadaşlarınızın egemen olduğu zaman boyunca Fransa'da ne oldu; onlar orada açlık yarattılar."[3*] (sayfa: 373)
      Nedir ki, Fransiz Devrimini, soyluluk, burjuvazi ve varlıksızlar arasında bir sınıf savaşımı olarak tasarlamak, 1802 yılında, en dahicesinden bir bulgu idi. 1816'da, siyasetin, üretim bilimi olduğunu söyler, ve siyasetin iktisat içindeki tam özümlenişini öngörür.[4*] İktisadi durumun, siyasal kurumların temeli olduğu fikri, her ne kadar burada ancak tohum durumunda görünüyorsa da, insanların siyasal yönetiminden (gouvernement), şeylerin yönetimine (administration) ve üretim işlemlerinin yönetimine (direction) geçiş, yani son zamanlarda üzerinde o kadar gürültü yapılan devletin ortadan kalkması, burada, daha şimdiden açıkça ifade edilmiş bulunur. Çağdaşları üzerindeki aynı üstünlükle, 1814'te, Müttefiklerin Paris'e girişinden hemen sonra, ve 1815'te de, Yüz-Gün Savaşı sırasında, Fransa'nın İngiltere ile ittifakını, ve ikinci safta, bu iki ülkenin Almanya ile ittifakını, Avrupa için bayındır gelişme ve barışın tek güvencesi olarak ilân eder.[5*] 1815 yılında Fransızlara Waterloo galipleri ile ittifakı öğütlemek, kuşkusuz, Alman profesörlerine bir çekiştirme savaşı açmaktan biraz daha çok bir yürekliliği gerektiriyordu.
      Eğer Saint-Simon'da, daha sonraki sosyalistlerin sıkı sıkıya iktisadi olmayan hemen bütün fikirlerinin onda daha o zamandan tohum durumunda bulunması sonucunu veren dahice bir görüş genişliği buluyorsak, Fourier'de de, varolan toplumsal koşulların, tepeden tırnağa Fransız bir düş gürlüğü ile yapılmış da olsa, gene de daha az derine gitmeyen bir (sayfa: 374) eleştirisini buluyoruz. Fourier, burjuvazinin, onun Devrimden önceki coşkun yalvaçları ile, sonraki çıkarcı dalkavuklarının sözüne mim koyar. Burjuva dünyasının maddi ve manevi sefaletini acımasızca ortaya serer ve onu, aydınlanma filozoflarının, sadece usun egemen olacağı toplum üzerindeki, evrensel mutluluk getiren uygarlık üzerindeki, insanın sınırsız yetkinleşme anıklığı üzerindeki vaatleri ile olduğu kadar, çağdaşları olan burjuva ideologların gülpembe anlatışları ile de karşılaştırır; en içler acısı gerçekliğin, her yerde nasıl en cafcaflı lafazanlığa karşı geldiğini gösterir, ve boş sözün bu onarılmaz fiyaskosu üzerine iğneli alaylarını yağdırır. Fourier, sadece bir eleştirici değildir; sonsuzluğa dek neşeli mizacı, onu bir yergici, ve gelmiş geçmiş en büyük yergicilerden biri durumuna getirir. Devrimin çöküşü ile alıp yürüyen aşırı spekülasyonu olduğu gibi, o çağın Fransız ticaretinde genel olarak yaygın bulunan dükkâncı kafasını da aynı görkem ve tatlılık derecesi ile betimler. Burjuvazi tarafından cinsel ilişkilere verilen biçim ve burjuva toplumda kadının konumu üzerine yaptığı eleştiri daha da ustacadır. O, belli bir toplumda, kadının kurtuluş derecesinin, genel kurtuluşun doğal ölçüsü olduğunu söyleyenlerin birincisidir.[6*] Ama onun en büyük göründüğü yer, toplum tarihi anlayışıdır. Toplum tarihinin tüm geçmiş evrimini dört evreye böler: yabanıllık, barbarlık, ataerkil ve şimdi burjuva toplumu adı verilen şeyle örtüşen uygarlık; ve "uygar düzenin, barbarlığın kendini saflıkla kaptırdığı kusurların herbirine karmaşık, birkaç anlama çekilebilen ve ikiyüzlü bir biçim verdiği"ni, uygarlığın bir "kısır döngü" içinde, her zaman elde etmek istediği, ya da elde etmek istediğini ileri sürdüğü şeyin karşıtına erişecek biçimde, üstesinden gelememeksizin, durmadan yarattığı çelişkiler içinde dönendiğini gösterir; şöyle ki, örneğin, "uygarlıkta, yoksulluk, bolluğun kendinden doğar".[7*] Fourier, görüldüğü gibi diyalektiği, çağdaşı Hegel kadar ustalıkla (sayfa: 375) kullanır.[8*] Boydaş bir diyalektikle, insanın sonsuz etkinleşme anıklığı üzerindeki gevezeliğe karşıt olarak, her tarihsel evrenin bir yükselen, ama bir de alçalan kolu olduğunu belirtir,[9*] ve bu görüşü, insanlığın tüm geleceğine de uygular. Kant'ın, dünyanın gelecekteki sonunu doğa bilimine sokması gibi, Fourier de, tarih irdelemesine, insanlığın gelecekteki sonunu sokar.
      Fransa'da Devrim fırtınası ülkeyi süpürürken İngiltere'de daha sessiz, ama daha az güçlü olmayan bir altüst oluş gerçekleşiyordu. Buhar ve yeni makinecilik (maşinizm), manüfaktürü modern büyük sanayi durumuna dönüştürdü ve böylece burjuva toplumun tüm temelini altüst etti. Manüfaktür döneminin uyuşuk gidişi, üretimin karşı konmaz bir canlılık dönemi durumuna dönüştü. Toplumun büyük kapitalistler ve varlıksız proleterler halindeki bölünüşü, durmadan artan bir hız kazanıyor, bunlar arasında, bir zamanların kararlı orta sınıfı yerine, hareketli bir zanaatçılar ve küçük tecimenler yığını, nüfusun en çalkantılı bölümünü oluşturarak, sallantılı bir yaşam sürüyordu. Yeni üretim biçimi henüz yükselen kolunun ancak başında bulunuyordu; henüz bu koşullar içinde, olanaklı olan tek normal üretim biçimi idi. Ama daha o zamandan apaçık toplumsal düzgüsüzlükler (anomalies) yolaçıyordu: Kökünden kopmuş bir nüfusun, büyük kentlerin en kötü konutlarında üstüste yığılması — aile içindeki bütün geleneksel soyzinciri, ataerkil bağımlılık bağlarının çözülmesi, — özellikle kadınlar ve çocuklar için, tüyler ürpertici bir ölçüde aşırı çalışma, — kırdan kente, tarımdan sanayiye, kararlı koşullardan her gün değişen kararsız koşullara geçerek, birdenbire yepyeni koşullar içine atılmış bulunan emekçi sınıfın yoğun ahlâk bozukluğu. İşte o zaman, yüceliğe kadar giden çocuksu bir sadelikte, ve aynı zamanda, insanlar için örneği pek görülemeyecek türden doğuştan yönetici bir adam, 29 yaşında bir fabrikacı ortaya çıktı. Robert Owen, (sayfa: 376) Aydınlanlanma çağı materyalist filozoflarının, insan kişiliğinin bir yandan doğuştan gelen yapılışının, öte yandan insanı yaşamı boyunca, ama özellikle yetişme dönemi sırasında çevreleyen koşulların ürünü olduğu yolundaki öğretisini benimsemişti. Onun toplumsal kümesinde bulunan insanların çoğu, sanayi devriminde, bulanık suda balık avlanacak ve hızla zenginleşilecek bir karışıklıktan başka bir şey görmüyorlardı. O, bunda, gözde tezini uygulama ve böylece karışıklığı düzene koyma fırsatını gördü. Bu işi, daha önce, Manchester'de, bir fabrikadaki 500 işçinin yöneticisi olarak başarıyla denemişti; 1800 yılından 1829 yılına kadar İskoçya'da büyük New-Lanark pamuk ipliği fabrikasını yönetici ortak olarak yönetti ve bu işi aynı anlayış içinde, ama daha büyük bir davranış özgürlüğü ve ona Avrupa çapında bir ün kazandıran bir başarı ile yaptı. Çoğu son derece bozulmuş, yavaş yavaş 2.500 kişiye yükselen, ve başlangıçta en karışık öğelerden bileşen bir insan topluluğu, onun tarafından, sarhoşluk, polis, ceza yargılaması, duruşma, toplumsal yardım ve yardımseverlik gereksinmesi gibi şeylerin bilinmediği dörtbaşı bayındır örnek bir koloni durumuna dönüştürüldü. Ve bu işi, sadece insanları insana daha yakışır koşullar içine sokarak, ve özellikle yetişen kuşağa özenli bir eğitim verdirerek başardı. Anaokullarının bulucusu ve ilk uygulayıcısı oldu. İki yaşından başlayarak, çocuklar okula gidiyorlar, ve orada öylesine eğleniyorlardi ki, onları eve getirmekte güçlük çekiliyordu. Rakipleri günde onüç-ondört saat çalışırken, New-Lanark'ta sadece onbuçuk saat çalışılıyordu. Bir pamuk bunalımı, işi dört ay boyunca durdurduğu zaman, işsiz kalan işçiler tam ücretlerini almakta devam ettiler. Ve bu durum, fabrikanın, değer olarak, iki katından çok büyümesini ve sahiplerine sonuna kadar büyük kârlar sağlamasını engellemedi.
      Ama bütün bunlar Owen'a yetmiyordu. İşçilerine sağladığı yaşam, onun gözünde, henüz insana yakışır olmaktan uzaktı; "insanlar kölelerim idiler": Onları içine sokmuş bulunduğu, bir dereceye kadar elverişli koşullar, kişilik ve zekanın tam ve ussal bir gelişmesini, hele özgür bir yaşamsal (sayfa: 377) etkinliği sağlamaktan henüz çok uzaktı.
      "Ve, bununla birlikte, bu 2.500 insanın çalışan bölümü, toplum için, bundan ancak bir yarım yüzyıl önce 600.000 kişilik bir nüfusun üretebileceği kadar gerçek zenginlik üretiyordu. Kendi kendime soruyordum: 2.500 kişi tarafından tüketilen zenginlik ile 600.000 kişinin tüketimi için gerekecek zenginlik arasındaki fark ne oluyor?"
      Yanıt açıktı. Zenginlik, fabrika sahiplerine yatırımlar üzerinden %5 faiz ve ayrıca 300.000 sterlinden çok (6 milyon marktan çok) bir kâr sağlamak için kullanılmıştı. Ve New-Lanark için doğru olan şey, İngiltere'deki tüm fabrikalar için haydi haydi doğruydu.
      "Makineler tarafından meydana getirilen bu yeni zenginlik olmasa, Napoléon'u devirmek ve toplumun aristokratik ilkelerini ayakta tutmak için yapılan savaşlar başarılı bir sonuca bağlanamazdı. Ve bununla birlikte, bu yeni güç, işçi sınıfının yapıtı idi".[10*]
      Öyleyse meyveler işçi sınıfının hakkıydı. O zamana kadar sadece birkaç kişinin zenginleşmesine ve yığınların köleleşmesine yarayan yeni ve güçlü üretim güçleri, Owen için toplumsal bir yeniden-örgütlenmenin temelini sunuyor, ve sadece, herkesin ortak mülkiyeti olarak, ortak gönenç işin çalışmaya aday bulunuyorlardı.
      Ovıncı komünizm, işte bu arı işadamı düşüncesinden, deyim yerindeyse, tecimsel hesap meyvesi olarak doğdu. Bu komünizm, bu pratiğe dönük niteliğini daima korur. Böylece, 1823'te, İrlanda'nın sefaletine komünist koloniler aracıyla bir çare bulunmasını öneren Owen, tasarısına, kuruluş giderlerinin, yıllık harcamalar ve beklenen kazançların tam bir keşif defterini ekler.[11*] Gene böylece, gelecek üzerindeki kesin planında, ayrıntıların teknik işlenişi öylesine bir yetki ile yapılmıştır ki, Owen'ın toplumsal reform yöntemi bir kez kabul (sayfa: 378) edildikten sonra, örgütlenmenin ayrıntısına karşı, hatta teknik bakımdan bile, söylenecek az şey vardır.
      Komünizme geçiş, Owen'ın yaşamının dönüm noktası oldu. İnsansever rolü ile yetindiği sürece, zenginlik, onama, saygınlık ve ünden başka bir ürün devşirmemişti. Avrupa'nin en popüler adamıydı; sadece meslektaşları değil, ama devlet adamları ile prensler de onu dinliyor ve onaylıyorlardı. Ama ortaya komünist teorileri ile çıktığı zaman, her şey değişti. Onun toplumsal reform yolunu keser gibi görünen üç büyük engel vardı: özel mülkiyet, din ve evliliğin güncel biçimi. Eğer onlara saldırırsa, kendisini neyin beklediğini biliyordu: resmi toplumun gözünden düşme, tüm toplumsal durumunu yitirme. Ama onlara amansızca saldırmaktan geri kalmadı, ve düşündüğü başına geldi. Resmi toplumun dışına atılmış, basının susku fesadı altında ortadan yitmiş, bütün servetini adadığı Amerika'daki başarısız komünist deneyleri yüzünden yıkıma uğramış olarak, doğrudan doğruya işçi sınıfına döndü ve onun bağrında daha otuz yıl iş görmekte devam etti. İngiltere'de emekçiler yararına iyiye götürülen her toplumsal hareket, her gerçek ilerleme, Owen'ın adına bağlanır. Böylece, beş yıllık çabadan sonra, fabrikalarda kadınların ve çocukların çalışmasını sınırlandıran yasayı, 1819'da o kabul ettirdi.[12*] Böylece, tüm İngiltere trade-unionlarının (sendikalarının) bir tek büyük sendikal topluluk biçiminde birleştikleri ilk kongreye o başkanlık etti. Böylece, toplumun tamamen komünist bir örgütlenmesine götüren geçiş önlemi olarak, bir yandan, o zamandan beri, hiç değilse satıcının da, fabrikacının da kolayca vazgeçilebilecek kişiler olduklarını, pratik kanıtını vermiş bulunan kooperatif şirketleri (tüketim ve üretim kooperatifleri),[13*] öte yandan da, çalışma (sayfa: 379) ürünlerinin, birimi çalışma saati tarafından oluşturulan bir çalışma kağıt-parası aracıyla değişimini gözeten kurumlar olan çalışma pazarlarını o kurdu; zorunlu olarak başarısızlığa mahkum bu kurumlar Proudhon'un çok daha sonra kuracağı değişim bankasının tam bir öncelemesi (anticipation) idiler, ve ondan, toplumsal kötülüklerin devasını değil, ama sadece toplumun çok daha köklü bir dönüşümüne doğru atılmış bir ilk adımı temsil etmeleri ile ayrılıyorlardı.
      Ulu bay Dühring'in, "son çözümlemede kesin doğruluk"unun doruğundan, "Giriş"te birkaç örneğini vermiş bulunduğumuz küçümseme ile baktığı adamlar, işte bunlar. Ve bu küçümseme, bir anlamda, pek o kadar da haksız değil: Gerçekten, bu küçümseme esas olarak üç ütopyacının yapıtlarının gerçekten korkunç bir bilgisizliğine dayanır. Böylece, bize Saint-Simon üzerine, "esas olarak, temel düşüncesinin doğru olduğu, ve birkaç dargörüşlülük dışında, bu düşüncenin, gerçek kuruluşlar oluşturmak için, bugün bile yönetici atılım sağladığı" söylenir.
      Ama, bay Dühring'in, Saint-Simon'un yapıtlarından birkaçını gerçekten eline almışa benzemesine karşın, ondan sözettiği tüm 27 sayfa boyunca, Saint-Simon'un "temel düşüncesi"ni, en sonunda şu "imgeleme yetisi ve insansever tutku ... düş kurma yeteneğinin bunlara uygun düşen aşırı uyarılganlığı ile birlikte, Saint-Simon'un tüm düşüncesini belirler!" tümcesi ile payımızı alma pahasına, tıpkı Quesnay'nin Tableau économique'inin "Quesnay'nin kendisinde ne anlama geldiği"ni aramış olduğumuz kadar boşuna arıyoruz.
      Fourier'den, bay Dühring, sadece, gelecek üzerindeki, betimlemesi romansı bir ayrıntıya kadar inen düşlemleri (fantezileri) bilir ve sadece onları dikkate alır, ki bu, bay Dühring'in Fourier üzerindeki sonsuz üstünlüğünü saptama bakımından, Fourier'nin "gerçek koşulları fırsat çıkarsa nasıl eleştirmeye çalış"tığını araştırmaktan kuşkusuz "çok daha önemli"dir. Fırsat çıkarsa! Gerçekte, Fourier'nin yapıtlarının hemen her sayfasından, onca övülen uygarlığın sefaletleri üzerine yergi ve eleştiri kıvılcımları fışkırır. Bay Dühring, bay Dühring'i, (sayfa: 380) sadece "fırsat çıkarsa" geçmişin ve geleceğin en büyük düşünürü olarak ilân eder demek gibi bir şey. Robert Owen'a ayrılmış oniki sayfaya gelince, bay Dühring'in bu sayfaları yazmak için, Owen'ın en önemli yazılarını —evlilik ve komünist örgütlenme üzerindeki yazılarını—, tıpkı bay Dühring gibi bilmeyen hamkafa Sargant'ın zavalli biyografisinden[14*] başka hiç bir kaynağı yok. Böyle olduğu için bay Dühring, Owen'da "kararlı bir komünizm varsayma"nın doğru olmadığını ileri sürmek gibi cüretli bir savda bulunabilir. Kuşkusuz, eğer bay Dühring, eline, sadece Owen'ın Book of the New Moral World'unu ("Yeni Ahlâk Dünyasının Kitabı") almış olaydı, orada —Owen'ın her zaman eklediği gibi, yaşa göre— eşit çalışma görevi ve eşit ürün hakkı ile, sadece komünizmlerin en kararlısının dile getirildiğini görmekle kalmaz, ama plan, yükseklik ve kabataslak perspektif ile, geleceğin komünist topluluğuna yönelik mimarlığın eksiksiz bir işlenişini de görürdü. Ama "sosyalist düşünce temsilcilerinin öz yapıtlarının dolaysız irdelenmesi" eğer bay Dühring'in burada yaptığı gibi, bu yapıtlardan birkaçının adının ve olsa olsa, baş taraflarındaki kısa tanıtma yazısının (épigraphe) bilinmesi ile sınırlanırsa, elbette ortaya bu türlü budala ve kafadan atma savlar sürmekten başka bir iş çıkmaz. Owen sadece "kararlı komünizm"i öğütlemekle kalmadı, ama komünizmi "karar" konusunda eksik hiç bir şey bırakmayan Hampshire'deki Harmony Hall kolonisinde, onu, beş yıl boyunca (30 yıllarının sonu ile 40 yıllarının başı) uyguladı da. Ben, bu örnek komünist deneyin eski üyelerinden birçoğunu tanıdım. Ama, genel olarak Owen'ın 1836 ile 1850 arasındaki faaliyeti üzerine olduğu gibi, bütün bunlar üzerine de Sargant hiç bir şey bilmez, ve bay Dühring'in böbürlendiği "büyük üsluplu tarih yazma biçimi" bu yüzden kapkara bir bilgisizlik içinde kalır. Bay Dühring, Owen'ı, "insansever ölçüsüzlüğün, her bakımdan, gerçek bir ucubesi" olarak adlandırır. Ama bay Dühring ancak başlığını ve épigraphe'ini bildiği kitapların (sayfa: 381) içeriği üzerine bize ders verdiği zaman, onun "her bakımdan, bilgisiz ölçüsüzlüğün gerçek bir ucubesi" olduğunu söyleyemeyiz, çünkü bizim ağzımızda, bu bir "sövgü" olur.
      Eğer ütopyacılar, görmüş bulunuyoruz, ütopyacı idiyseler, bu, kapitalist üretimin henüz çok az gelişmiş bulunduğu bir dönemde, başka bir şey olamayacakları içindi. Eğer yeni bir toplumun öğelerini kafalarından çıkarmak zorunda kaldılarsa, bunun nedeni, bu öğelerin henüz eski toplumda gözle görülür bir biçimde ortaya çıkmamalarıydı; eğer yeni yapılarının temellerini atmak için usa başvurma durumunda kaldılarsa, bu, henüz çağdaş tarihe başvuramamalarının sonucuydu. Ama, şimdi, onlardan hemen hemen seksen yıl sonra, bay Dühring, tarih içinde oluşan bu sistemi kendi zorunlu sonuçları olarak veren güncel gereçlerden hareketle değil de, onu yüce kafasında, kesin doğruluklara gebe usunda kurarak, yeni toplumsal rejimin "kural hizmeti gören" bir sistemini açıklama savıyla sahneye girerse, o zaman, her yerde artçılar (epigonlar) kokusu alan bu adam, ütopyacıların artçısından, sonuncu ütopyacıdan başka bir şey değildir. O, büyük ütopyacıları "toplumsal simyagerler" olarak adlandırır. Olabilir. İlmi simya, zamanında zorunlu bir şeydi. Ama o zamandan beri, büyük sanayi, kapitalist üretim biçimi içinde uyuklayan çelişkileri öylesine açık karşıtlıklar durumuna getirdi ki, bu üretim biçiminin yakın yıkılışına, deyim yerindeyse, elle dokunulabilir; yeni üretici güçler, ancak onların bugünkü gelişme derecelerine uygun düşen yeni bir üretim biçiminin kurulması ile korunup geliştirilebilirler; iki sınıfın, şimdiye değin egemen olan üretim biçimi tarafından yolaçılan ve durmadan daha keskin bir çelişki içinde üreyen savaşımları bütün uygar ülkelere yayıldı, gün günden daha zorlu bir durum alıyor, ve bu tarihsel bağlantının, bunun zorunlu kıldığı toplumsal dönüşüm koşullarının, son olarak gene bunun koşullandırdığı biçimiyle bu dönüşümün temel çizgilerinin bilgisi, daha şimdiden edinilmiş bulunuyor. Ve eğer şimdi bay Dühring, varolan iktisadi gereçlerden yararlanacak yerde, yüce beyninde yeni bir toplumsal ütopya imal ederse, (sayfa: 382) düpedüz "toplumsal ilmi simya"dan başka ne yapmış olur? Ya da daha doğrusu, modern kimyanın bulunması ve yasalarının saptanmasından sonra, eski ilmi simyayi yeniden kurmak, ve atom ağırlıklarını, molekül formüllerini, atomların birleşme değerini, billurlar bilimini ve tayf analizini sadece... filozof taşının [15*] bulunması için kullandırmak isteyen biri gibi davranmış olmaz mı? (sayfa: 383)



İKİNCİ BÖLÜM
TEORİK BİLGİLER


      Materyalist tarih anlayışı, üretimin ve üretimden sonra, üretilen ürünlerin değişiminin, her toplumsal rejimin temelini oluşturduğu; tarihte görülen her toplumda, ürünlerin bölüşümünün, ve ürünlerin bölüşümü ile birlikte, sınıflar ya da zümreler biçimindeki toplumsal eklemlenmenin üretilen şeye, bunun üretiliş biçimine ve üretilen şeylerin değişim tarzına göre düzenlendiği tezinden hareket eder. Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarından değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık, ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa, bu, üretim
(sayfa: 384) yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski iktisadi koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık bağdaşamadığı gizli dönüşümler olduğunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu, aynı zamanda, farkına varılan düzgüsüzlükleri ortadan kaldırma araçlarının da —azçok gelişmiş bir durumda—, zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasında uydurması değil, ama beyni yardımıyla, gözönünde bulunan maddi üretim olguları içinde bulması gerekir.
      Buna göre modern sosyalizmin konusu nedir?
      Varolan toplumsal rejim —genel olarak kabul edildiği üzere—, bugün egemen olan sınıf tarafından, burjuvazi tarafından kurulmuştur. Burjuvaziye özgü, Marks'tan bu yana kapitalist üretim biçimi olarak adlandırılan üretim biçimi, feodal rejimin karşılıklı kişisel bağlılıkları ile olduğu gibi, yer ve zümre ayrıcalıkları ile de bağdaşmaz bir şeydi. Burjuvazi, feodal rejimi paramparça etti, ve onun yıkıntıları üzerine, serbest rekabetin, gitme-gelme özgürlüğünün, meta sahiplerinin hukuksal eşitliğinin ve öbür burjuva parlaklıklarının imparatorluğu olan burjuva toplum düzenini kurdu. Kapitalist üretim biçimi artık özgürce gelişebilirdi. Burjuvazinin yönetimi altında yetkinleştirilen üretici güçler, buhar ve yeni maşinizm, eski manifaktürü, büyük sanayi durumuna dönüştürdükten sonra, o zamana kadar görülmemiş bir hızlılık ve bir genişlikte gelişti. Ama tıpkı, zamanında manifaktür ve onun etkisi altında gelişmiş bulunan zanaatçılığın, loncaların feodal köstekleri ile çatışmaya girmiş oldukları gibi, büyük sanayi de, bir kez tam olarak geliştikten sonra, kapitalist üretim biçiminin onu içine sardığı engeller ile çatışmaya girer. Yeni üretici güçler kullanımlarının burjuva biçimini aşmış bulunurlar; ve üretken güçler ile üretim biçimi arasındaki bu çatışma, örneğin ilk günah ile tanrısal adalet arasındaki çatışma gibi, insanların kafasında doğmuş bir çatışma değildir: olgular içinde, nesnel olarak bizim dışımızda, hatta kendisine neden olan insanların istenç ve eylemlerinden bile bağımsız biçimde varolan bir çatışmadır. Modern sosyalizm, bu gerçek çatışmanın (sayfa: 385) düşüncedeki yansısından, herşeyden önce, bu çatışmadan acı çeken sınıfın beyinlerinde, fikirler biçimi altında yansımasından başka bir şey değildir.
      Peki, bu çatışma neye ?
      Kapitalist üretimden önce yani ortaçağda, her yerde emekçilerin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine dayanan küçük üretim görülüyordu: Küçük özgür köylü ya da toprak kölelerinin tarımı, kentlerin zanaatçılığı. Çalışma araçları, —toprak, tarım aletleri, atelye, zanaatçı avadanlığı,— bireyin, yalnızca bireysel kullanım için hesaplanmış çalışma araçları idi; yani zorunlu olarak küçük, ufacık, sınırlı idiler. Ama işte bu nedenle de, normal olarak üreticiye ait bulunuyorlardı. Bu dağınık ve daracık üretim araçlarını bir araya toplayip genişletmek, onları bugünkü üretimin güçlü kaldıraçları durumuna getirmek — kapitalist üretim biçiminin ve onun dayanağı olan sınıfın, burjuvazinin tarihsel rolü işte tam da bu oldu. Kapital'in dördüncü kısmında Marks, 15. yüzyıldan başlayarak yalın elbirliği, manüfaktür ve büyük sanayiden oluşan üç aşamada, burjuvazinin bu işi nasıl başardığını ayrıntılı bir biçimde betimlemiştir. Ama Marks'ın gene aynı yerde tanıtladığı gibi burjuvazi, bu sınırlı üretim araçlarını, bireysel üretim araçlarını ancak bir insan topluluğu tarafından kullanılabilecek toplumsal üretim araçları durumuna dönüştürmeksizin, güçlü üretici güçler durumuna dönüştüremezdi. Çıkrık, dokumacı eltezgahı, demirci çekici yerine iplik bükme makinesi, mekanik dokuma tezgahı, buharlı çekiç; bireysel atelye yerine yüzlerce ve binlerce insanın elbirliğini egemenlik altında bulunduran fabrika geçti. Ve tıpkı üretim araçları gibi üretim, bir dizi bireysel eylem durumundan bir dizi toplumsal eylem durumuna ve ürünler de bireysel ürünler durumundan toplumsal ürünler durumuna dönüştü. Artık fabrikadan çıkan iplik, dokuma, madeni eşya, bitmeden önce sıra ile zorunlu olarak ellerinden geçtikleri birçok işçinin ortaklaşa ürünü idiler. İşçiler arasında: "bunu yapan benim, bu benim ürünümdür" diyebilecek bir tek kişi yoktu. (sayfa: 386)
      Ama, toplum içinde doğal işbölümünün temel üretim biçimi olduğu yerde, bu işbölümü ürünlere, bu ürünlerin karşılıklı değişimi yani alım ve satımı bireysel üreticilerin birçok gereksinmelerini karşılayabilecek bir duruma getiren meta niteliğini kazandırır. Ve ortaçağdaki durum da buydu. Ömeğin köylü, tarlaların ürününü zanaaçıya satıyor ve karşılık olarak ondan zanaatçılık ürünlerini alıyordu. Demek ki yeni üretim biçimi işte bu bireysel üreticiler, meta üreticileri toplumu içine sızdı. Tüm toplumda egemen olan bu yöntemsiz, doğal işbölümünün orta yerine, bireysel fabrikada örgütlendiği biçimiyle, yöntemli işbölümünün girdiği görüldü; bireysel üretimin yanında, toplumsal üretim ortaya çıktı. Her ikisinin de ürünleri aynı pazarda, öyleyse hiç olmazsa aşağı yukarı eşit fiyatlar üzerinden satılıyordu. Ama yöntemli örgütlenme, doğal işbölümünden daha güçlü idi; toplumsal olarak çalışan fabrikalar, tek tek çalışan küçük üreticilerden çok daha ucuza üretiyorlardı. Bireysel üretim, bir alandan sonra bir başkasında yenik düştü, toplumsal üretim tüm eski üretim biçimini devrime götürdü. Ama toplumsal üretime özgü bu devrimci nitelik o denli az anlaşıldı ki toplumsal üretim, tersine, meta üretimini artırma ve kolaylaştırma aracı olarak benimsendi. Toplumsal üretim, meta üretimi ve meta değişiminin tecimsel sermaye, zanaatçılık, ücretli emek gibi daha önce varolan bazı kaldıraçlarına doğrudan doğruya bağlanarak doğdu. Meta üretiminin yeni bir biçimi olarak ortaya çıktığı için, meta üretiminin sahiplenme biçimleri onun için de yürürlükte kaldi.
      Ortaçağda gelişmiş bulunduğu biçimiyle meta üretiminde, emek ürününün kimin malı olacağı sorunu ortaya bile çıkamazdı. Genel kural olarak bireysel üretici, kendi öz çalışma araçları ve kişisel çalışması ya da ailesinin çalışması yardımıyla, onu kendi malı olan ve çoğu kez kendi başına ürettiği hammaddeler ile üretmişti. Ürünün önce onun tarafından sahiplenilmesinin hiçbir gereği yoktu, kendiliğinden onun malı idi. Yani ürünlerin mülkiyeti, kişisel emeğe dayanıyordu. Hatta başkasının yardımından yararlanıldığı yerde bile, (sayfa: 387) bu yardım genel kural olarak önemsiz kalıyor ve ücretten çok, çoğu kez bir başka karşılık alıyordu: Lonca çırak ve kalfası, beslenme ve ücretten çok, ustalığa hazırlanmak için çalışıyordu. Üretim araçlarının büyük atelyeler ve inanüfaktürlerde toplanmaları, gerçekten toplumsal üretim araçları durumuna dönüşmeleri, işte o sırada başgösterdi. Ama toplumsal üretim araçları ve toplumsal ürünler, sanki şimdi de bireysel üretim araçları ve bireysel ürünler olarak kalmışlar gibi işlem gördüler. Eğer şimdiye değin çalışma araçlarının sahibi, ürünü genel kural olarak kendi öz ürünü olduğu ve başkasının yardımcı çalışması ayrıklama durumunda bulunduğu için sahipleniyorduysa, şimdi de ürün kendi ürünü değil ama tamamen başkasının emek ürünü olduğu halde, onu kendine maletmeye devam etti. Böylece, bundan böyle toplumsal olarak yaratılan ürünler, üretim araçlarını gerçekten kullanan ve ürünleri gerçekten üreten kimseler tarafından değil ama kapitalist tarafından sahiplenildiler. Üretim araçları ve üretim, özsel olarak toplumsal duruma geldi; ama bireylerin, herkesin kendi öz ürününe sahip olduğu ve pazara taşıdığı özel üretimini öngerektiren bir sahiplenme biçimine bağlı tutuldular. Üretim biçimi onun önkoşulunu ortadan kaldırdığı halde, bu sahiplenme biçimine bağımlı kalındı. [16*] Yeni üretim biçimine kapitalist niteliğini veren bu çelişkide, daha o zamandan günümüzün büyük çatışması tohum durumunda yatar. Yeni üretim biçimi, bütün önemli üretim kesimlerinde ve ekonomik bakımdan önemli bütün ülkelerde egemen bir duruma geldiği ve bunun sonucu bireysel üretimi önemsiz kalıntılar durumuna indirgeyecek denli yerinden ettiği ölçüde, toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki (sayfa: 388) uyuşmazlığın da o ölçüde kabaca ortaya çıktığı görülüyordu.
      Söylemiş olduğumuz gibi ilk kapitalistler, ücretli emek biçimini daha önceden hazır olarak buldular. Ama onu ayrıksın ikincil uğraşım, yardım kaynağı, geçici durum olarak buldular. Zaman zaman ücret karşılığı çalışmaya giden kırsal emekçinin, kendi malı olarak sahibi bulunduğu ve onu kıt kanaat geçindiren birkaç dönümlük bir toprağı vardı. Lonca kuralları bugünün kalfasının, yarının ustası olmasını gözetiyordu. Ama üretim araçları toplumsal araçlar durumuna dönüştükten ve kapitalistler elinde toplandıktan sonra, her şey değişti. Küçük bireysel üreticinin üretim aracı da, ürünü de, gitgide değerlerini yitirdiler; ona bir ücret karşılığı gidip bir kapitalist yanında çalışmaktan başka yapacak bir şey kalmadı. Vaktiyle ayrıklama ve yardımcı kaynak olan ücretli emek, tüm üretimin kuralı ve temel biçimi durumuna geldi; eskiden ikincil bir uğraşım iken, şimdi emekçinin tek etkinliği oldu. Zaman zaman ücretli, ömürboyu ücretli durumuna dönüştü. Ömürboyu ücretliler yığını üstelik, feodal rejimin zamandaş yıkılışı, feodal beylerin bileliklerinin (maiyetlerinin) dağılışı, köylülerin topraklarından kovuluşu vb. sonucu, aşırı derecede arttı. Bir yanda kapitalistler elinde toplanmış üretim araçları ile öte yanda emek-güçlerinden başka bir şeye sahip olmama durumuna indirgenmiş üreticiler arasındaki ayrılma, tamamlanmıştı. Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, kendini proletarya-burjuvazi karşıtlığı olarak gösterir.
      Kapitalist üretim biçiminin bir meta üreticileri toplumuna, ürünlerinin değişimi toplumsal bağlantılarının aracı olan bir bireysel üreticiler toplumuna sızmış bulunduğunu görmüştük. Ama meta üretimine dayanan her toplumun, üreticilerin o toplumda kendi öz toplumsal ilişkileri üzerindeki egemenliklerini yitirmiş olmaları gibi bir özelliği vardır. Herkes kendi hesabına, rasgele elde edilmiş üretim araçları ile ve bireysel değişim gereksinmesi için üretir. Pazara kendi malından ne kadar geleceğini, hatta o maldan ne kadar gerekeceğini kimse bilmez; kendi bireysel ürününün pazarda gerçek (sayfa: 389) bir gereksinmeyle karşılaşıp karşılaşmayacağını, giderlerini kurtarıp kurtarmayacağını, hatta malını satıp satmayacağını kimse bilmez. Toplumsal üretim anarşisinin egemenliğidir bu. Ama bütün öteki üretim biçimleri gibi meta üretiminin de özgün, içkin, kendinden ayrılmaz yasaları vardır ve bu yasalar, anarşiye karşın ona, onun tarafından, zorla kabul ettirilirler. Bu yasalar kendilerini, toplumsal bağın varlığını sürdüren tek biçimi olan değişimde gösterir ve bireysel üreticiler karşısında rekabetin zorlayıcı yasaları olarak etkili olurlar. Yani bu yasalar başIangıçta, bu üreticiler tarafından bilinmeyen yasalardır ve önce onların, bu yasaları uzun bir deney aracıyla öğrenmeleri gerekir. Öyleyse bu yasalar kendilerini, üreticiler olmaksızın ve üreticilere karşı, onların üretim biçimlerinin körükörüne işleyen doğal yasaları olarak kabul ettirirler. Ürün, üreticilere egemen olur.
      Ortaçağ toplumunda, özellikle ilk yüzyıllarda üretim, özsel olarak kişisel tüketime yöneltilmişti. Başlıca görev olarak, yalnızca üreticinin ve ailesinin gereksinmelerini karşılıyordu. Kırda olduğu gibi kişisel bağımlılık ilişkilerinin varolduğu yerlerde, feodal beyin gereksinmelerini karşılamaya da katkıda bulunuyordu. Demek ki o toplumda hiçbir değişim (mübadele) olmuyor ve bunun sonucu ürünler de meta niteliği kazanmıyordu. Köylü ailesi, yiyecek maddesi olsun, alet ve giysi olsun, gereksinme duyduğu hemen her şeyi kendi üretiyordu. Ancak kendi öz gereksinmeleri ve feodal beye borçlu bulunulan mala ilişkin yükümlülükler ötesinde bir artık üretecek denli ileri gittiği zamandir ki meta da üretiyordu; toplumsal dolaşıma sokulan, satışa çıkarılan bu artık, meta durumuna geldi. Kent zanaatçıları, gerçi daha başlangıçta değişim için üretme zorunda kaldılar. Ama onlar da, kendi öz gereksinmelerinin en büyük bölümünü kendi çalışmaları ile karşılıyorlardı; bahçeleri ve küçük tarlaları vardı; sürü hayvanlarını, kendilerine ayrıca inşaat kerestesi ve yakacak odunu da sağlayan kamusal ormana gönderiyorlardı; kadınlar keten, yün, vb. eğiriyorlardi. Değişim ereğiyle üretim, meta üretimi, ancak ilk adımlarını atıyordu. Sınırlı (sayfa: 390) değişim, sınırlı pazar, kararlı üretim biçimi, dışa karşı yerel kapalılık, içerde yerel,ortaklaşma: kırda Mark (tarımsal ortaklık), kentte lonca, işte bunun sonucuydu.
      Ama meta üretiminin yayılması ve hele kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkması ile birlikte, o zamana değin uyuklayan meta üretimi yasaları da daha açık ve daha güçlü bir biçimde eyleme geçti. Eski çerçeveler gevşedi, eski kapalılık engelleri parçalandı, üreticiler gitgide bağımsız ve tek başına çalışan meta üreticileri durumuna dönüştü. Toplumsal üretimde anarşi doğdu ve gitgide doruğa götürüldü. Ama kapitalist üretim biçiminin toplumsal üretimde bu anarşiyi kendisi aracıyla artırdığı başlıca alet, gene de anarşinin tam karşıtı idi: üretimin, tek başına alınmiş her üretim kurumundaki toplumsal üretim olarak, artan örgütlenmesi. Kapitalist üretim biçimi, bir zamanların o dingin kararlılığına işte bu aletle son verdi. Bir sanayi koluna girdiği her yerde, kendi yanında daha eski hiçbir işletme yöntemini yaşatmadı. Zanaatçılığı egemenliğine aldığı her yerde, eski zanaatçılar sınıfını yıktı. Çalışma alanı bir savaş alanı durumuna geldi. Büyük coğrafi bulgular ve onları izleyen kolonizasyon girişimleri, çıkakları (mahreçleri) çoğalttı ve zanaatçılığın manüfaktür durumuna dönüşümünü hızlandırdı. Savaşım, yalnızca yerel bireysel üreticiler arasında patlamadı; yerel savaşımlar ulusal savaşımlar yani 17. ve 18. yüzyılların tecimsel savaşları durumuna gelecek derecede büyüdüler. Sonunda büyük sanayi ve dünya pazarının kuruluşu, savaşımı evrenselleştirdi ve aynı zamanda ona görülmemiş bir zorluluk kazandırdı. Tek tek kapitalistler arasında olduğu gibi sanayiler ve ülkeler arasında da, az ya da çok elverişli olduklarına göre, var ya da yok olmayı kararlaştıran şey, doğal ya da yapay üretim koşullarıdır. Yenik, gözünün yaşına bakılmadan elenir. Bu, bireyin, doğadan topluma on kat taşkınlıkla aktarılmış darvinci yaşama savaşımıdır. Hayvanın doğadaki durumu, insan gelişmesinin en yüksek aşaması olarak görünür. Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki, kendini üretimin bireysel fabrika içindeki (sayfa: 391) örgütlenmesi ile tüm toplum içindeki üretim anarşisi arasındaki karşıtlık olarak yeniden üretir.
      Bu üretim biçimi, Fourier'nin onda daha önce keşfettiği o "kısır döngü"yü içinden çıkamamaksızın izleyerek, işte kökeninden kapitalist üretim biçimine içkin çelişkinin bu iki ortaya çıkış biçimi içinde devinir. Bununla birlikte bu döngünün yavaş yavaş daraldığı ve hareketin daha çok, gezegenlerin sarmal eğrisi gibi sonuna, merkezle çarpışmaya girerek erişecek bir sarmal eğri oluşturduğu da Fourier'nin kendi zamanında henüz göremediği bir şeydir. İnsanların büyük çoğunluğunu gitgide proleterler durumuna dönüştüren şey, üretimdeki toplumsal anarşinin itici gücü ve sonunda üretimdeki anarşiye bir son verecek olanlar da proleter yığınlardır. Büyük sanayideki makinelerin sonsuz yetkinleşme anıklığını tek başına alınmiş her sanayici kapitalist için, onu yıkım tehdidi altinda kendi makineli üretimini gitgide daha da yetkinleştirmeye zorlayarak, buyurucu bir yasa durumuna dönüştüren şey, üretimdeki toplumsal anarşinin itici gücüdür. Ama makineleri yetkinleştirmek, insan emeğini gereksiz kılmak anlamına gelir. Eğer makinelerin kullanılması ve çoğalması, milyonlarca el işçisinin az sayıda bir makine işçisi tarafından işinden edilmesi anlamına gelirse, makineli üretimin iyileştirilmesi de gitgide artan sayıda makineli işçinin işinden edilmesi ve son çözümlemede, sermayenin ortalama çalıştırma gereksinmesini aşan bir sayıda çalışmaya hazır ücretliler, daha 1845'te kullandığım adlandırmaya göre, [17*] tam bir yedek sanayi ordusu üretimi anlamina gelir — sanayinin yüksek basınçla çalıştığı dönemlerde kullanılabilen, bu dönemleri zorunlu olarak izleyen çöküş (krach) ile sokağa atılan ordu; işçi sınıfının sermayeye karşı varoluş savaşımında her zaman ayaklarında sürüklediği pranga; ücreti, kapitalist gereksinmeye uygun düşen düşük düzeyde tutan düzenleyici. Böylece makineli üretim, Marks gibi söylemek gerekirse, sermayenin işçi sınıfına karşı en güçlü silahı durumuna (sayfa: 392) gelir; böylece çalışma aracı, işçinin elinden yaşama aracını durmadan çekip alır; böylece işçinin öz ürünü, işçiyi köleleştiren bir alet haline dönüşür. Böylece çalışma araçları tasarrufu, aynı zamanda emek-gücünün en hoyrat savurganlığı, çalışma görevinin normal koşulları üzerinden bir hırsızlık durumuna gelir; böylece emek-zamanını kısaltmanın en güçlü aracı olan makineli üretim, işçinin ve ailesinin tüm yaşam süresini sermayeyi değerlendirmek için kullanılacak emek-zamanına dönüştürmenin en sağlam aracı durumuna döner; böylece bir bölüm insanın aşırı çalışma bitkinliği (surmenage), bir başka bölüm insanın işsizliğine neden olur ve bütün dünyada yeni tüketici avına çıkan büyük sanayi, kendi evinde yığınların tüketimini bir açlık tabanı ile sınırlandırır ve bu yoldan kendi öz iç pazarının kuyusunu kazar.
      "Göreli artı-nüfusu ya da yedek sanayi ordusunu, birikimin büyüklüğü ve hızı ile her zaman dengeli durumda tutan yasa, işçiyi sermayeye, Volcanus'un Prometheus'u kayalara mıhlamasından daha sağlam olarak perçinler. Sermaye birikimine karşılık düşen bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden bir kutupta servet birikimi, öteki kutupta yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur." (Marks, Kapital, s. 671.) [18*]
      Kapitalist üretim biçiminden ürünlerin bir başka bölüşümünü beklemeye gelince bu, bir bataryanın elektrotlarından, bataryaya bağlı oldukları halde, suyu ayrıştırmamalarını ve pozitif kutupta oksijeni, negatif kutupta da hidrojeni açığa çıkarmamalarını istemek gibi bir şey olur.
      Modern makineli üretimin en ileri dereceye götürülmüş yetkinleşme anıklığının, toplumdaki üretim anarşisi etkisiyle, tek başına alınmiş sanayici kapitalist için, onun makineli üretimini durmadan iyileştirmeye, üretim gücünü durmadan artırmaya zorlayarak, nasıl buyurucu, bir yasa durumuna dönüştüğünü gördük. Üretim alanını büyütme yalın edimsel (sayfa: 393) olanaği da, onun için bir o denli buyurucu bir başka yasa durumuna dönüşür. Gazların genişleme gücünün, yanında gerçek bir çocuk oyunu kaldığı büyük sanayinin aşırı genişleme gücü, şimdi kendini bize, tüm karşı-basınca boş veren nitel ve nicel bir genişleme gereksinmesi olarak gösterir. Karşı-basınç tüketim, çıkak, büyük sanayi ürünleri için pazarlar tarafından oluşturulur. Ama pazarların gerek genişliğine, gerek derinliğine yayılma olanağı, ilkin etkisi çok daha az etkili olan bambaşka yasalar tarafından yönetilir. Pazarların genişIemesi, üretimin genişlemesi ile birlikte gidemez. Çarpışma kaçınılmaz olur ve bu çarpışma, kapitalist üretim biçiminin kendini parçalamadığı sürece bir çözüm yaratamayacağı için, devirli duruma gelir. Kapitalist üretim yeni bir "kısır döngü" doğurur.
      Gerçekten, ilk genel bunalımın patlak verdiği tarih olan 1825 yılından bu yana, sanayi ve ticaret dünyasının tümü, uygar halklar ve onların az ya da çok barbar uyduları topluluğunun üretim ve değişimi, her on yıl dolaylarında bir kez şirazesinden çıkar. Ticaret durur, pazarlar tıkanmıştır, ürünler sürümsüz olduklan ölçüde yığılıp kalır, peşin para görünmez olur, kredi ortadan çekilir, fabrikalar kapanır, emekçi yığınlar fazla geçim gereci üretmiş olmaktan ötürü geçim gereçlerinden yoksun kalırlar, batkılar batkıları, zoraki satışIar zoraki satışları kovalar. Tıkanıklık yıllarca sürer; üretiei güçler ve ürünler, birikmiş meta yığınları, sonunda değerlerinin az ya da çok altında bir fiyat üzerinden sürülene, üretim ve değişim yavaş yavaş canlanana değin, yığın halinde israf ve imha edilirler. Yavaş yavaş gidiş hızlanır, tırısa döner, sınai tırıs dörtnal olur ve bu dörtnal da sonunda, en tehlikeli atlamalardan sonra kendini yeni baştan... çöküntü çukurunda bulmak üzere, bir sanayi, ticaret, kredi ve spekülasyon steeple chase'inde [19*] doludizgine değin yükselir. [20*] Ve (sayfa: 394) hep aynı yineleme. İşte, 1825'ten bu yana beş kezden az yaşamadığımız ve şu anda (1877) altıncı kez olarak yaşadığımız durum. Ve bu bunalımların niteliği öylesine belirgindir ki Fourier, bunlardan birincisini aşırı bolluk bunalımı olarak nitelendirerek, hepsinin üzerine parmak basmıştır.
      Bu bunalımlarda, toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişkinin tam bir patlamaya vardığı görülüyor. Meta dolaşımı bir anda durmuştur; dolaşım aracı, para, dolaşıma engel olur; bütün meta üretimi ve dolaşımı yasaları altüst duruma gelir. Ekonomik çatışma, doruğuna ulaşır. Üretim biçimi, değişim biçimine karşı başkaldırır, üretim biçimi için çok büyük bir duruma gelmiş bulunan üretici güçler, üretim biçimine karşı başkaldırırlar.
      Üretimin fabrika içindeki toplumsal örgütlenmesinin, bu örgütlenme yanında ve üstünde varlığını sürdüren toplumdaki üretim anarşisi ile bağdaşmaz duruma gelecek derecede gelişmesi olgusu, bunalımlar sırasında birçok büyük kapitalist ile daha da çok küçük kapitalistin yıkımı pahasına gerçekleşen sermayelerin güçlü yoğunlaşması aracıyla, kapitalistler için de elle tutulabilir bir duruma gelir. Kapitalist üretim biçimi mekanizmasinin tümü, kendi yarattığı üretici güçlerin baskısı altında işlemez olur. Üretim biçimi, artık bütün bu üretim araçları yığınını sermaye durumuna dönüştüremez; bu araçlar işsiz kalır ve bu nedenle yedek sanayi ordusu da işsiz kalacaktır. Üretim araçları, geçim araçları, çalışmaya hazır işçiler, tüm üretim ve genel zenginlik öğeleri, gereğinden çok durumdadır. Ama "bolluk, kıtlık ve sefaletin kaynağı durumuna gelir" [21*] (Fourier), çünkü üretim ve geçim araçlarının sermaye durumuna dönüşümünü engelleyen şey, bu bolluğun ta kendisidir. Çünkü, kapitalist toplumda üretim araçları, daha önce sermaye durumuna, insan emek-gücünün sömürü aracı durumuna girmedikçe, etkinliğe geçemezler. Üretim ve geçim araçları için sermaye niteliğini kazanma zorunluluğu, bu araçlar ile işçiler arasında korkunç bir hayalet gibi dikilir. Üretimin maddesel ve kişisel (sayfa: 395) kaldıraçlarının birbirine bağlanmasını yalnızca bir zorunluluk engeller; üretim araçlarını işlemekten, işçileri çalışmak ve yaşamaktan, yalnızca bu zorunluluk alıkoyar. Demek ki bir yandan kapitalist üretim biçimi, bu üretici güçleri yönetmeye devam etmekteki yeteneksizliğini anlamış bulunmaktadır. Öte yandan bu üretici güçlerin kendileri de, artan bir güç ile çelişkinin ortadan kaldırılmasına, sermaye niteliklerinden kurtulmalarına, toplumsal üretici güçler alma niteliklerinin gerçek tanınmasına götürmektedirler.
      İşte güçlü bir gelişme içinde bulunan üretici güçlerin sermaye olma niteliklerine karşı bu güçlü tepkileri, toplumsal niteliklerini kabul etmekte içinde bulunulan bu büyüyen zorunluluktur ki kapitalistler sınıfının kendisini, onlara gitgide, hiç değilse kapitalist ilişki içinde olanaklı olduğu ölçüde, toplumsal üretici güçler olarak davranmaya zorlar. Sanayinin canlanma dönemi, büyük üretim araçları yığınını, kredinin sınırsız şişkinliği ile olduğu denli, çöküşün kendisi ve büyük kapitalist kurumların yıkılışı ile de toplumsallaşmanın, o çeşitli hisse senetli şirket türlerinde karşımıza çıkan biçimine götürür. Bu üretim ve ulaştırma araçlarından çoğu, daha ilk anda, demiryolları gibi öylesine büyüktürler ki bütün öteki kapitalist işletme biçimlerini dıştalarlar. Ama gelişmenin belli bir derecesinde, bu biçim artık yetmez; bir tek ve aynı sanayi kolunun büyük ulusal üreticileri, üretimin düzenlenmesi ereğine sahip bir birlik olan "tröst" biçiminde birleşirler; üretilecek toplam niceliği belirler, bunu aralarında dağıtır ve böylece önceden saptanmış satış fiyatını zorla elde ederler. Ama bu tröstler işlerin kötü gitmeye başlamasının ilk döneminde dağıldıklarından, bununla daha da yoğun bir toplumsallaşmaya götürürler: Tüm sanayi kolu, tek bir büyük hisse senetli şirket durumuna dönüşür, iç rekabet yerini bu tek şirketin tekeline bırakır; 48 büyük fabrikanın hepsinin birleşmesinden sonra, şimdi 120 milyon marklık bir sermaye ile tek elden yönetilen bir tek şirketin elinde bulunan İngiliz alkali üretiminde, daha 1890'da bu iş böyle olmuştur. (sayfa: 396)
      Tröstlerde serbest rekabet, tekel durumuna dönüşür, kapitalist toplumun plansız üretimi, yaklayan sosyalist toplumun planlı üretimi karşısında teslim bayrağını çeker. İlk anda, kuşkusuz kapitalistler yararına. Ama burada sömürü öyle elle tutulur bir duruma gelir ki yıkılması gerekir. Tröstler tarafından yönetilen bir üretime, bütünün küçük bir kupon biriktiricileri tarafından bu derece utanmazcasına sömürülmesine katlanacak bir halk yoktur.
      Ne olursa olsun, tröstlerle ya da tröstlersiz, sonunda kapitalist toplumun resmi temsilcisinin, devletin, üretimin yönetimini eline alması gerekir. [22*] Devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm zorunluluğu, kendini önce posta, telgraf, demiryolları gibi büyük ulaştırma örgenliklerinde gösterir.
      Eğer bunalımlar, burjuvazinin modern üretici güçleri yönetmedeki yeteneksizliğini ortaya çıkarmış bulunuyorsa, (sayfa: 397) büyük üretim ve ulaştırma örgenliklerinin hisse senetli şirketler ve devlet mülkleri durumuna dönüşümü de bu erek için burjuvaziden ne denli kolay vazgeçilebilineceğini gösterir. Kapitalistin tüm toplumsal işlevleri şimdi ücretli görevliler tarafından sağlanır. Artık kapitalistin gelirleri cebe indirmek, kuponları kesmek ve çeşitli kapitalistlerin karşılıklı olarak birbirlerinin sermayelerini kaptığı borsada oynamak etkinliği dışında, hiçbir toplumsal etkinliği yoktur. İşe işçilerin ayağını kaydırmakla başlamış bulunan kapitalist üretim biçimi, şimdi kapitalistlerin ayağını kaydırır ve tıpkı işçiler gibi onları da daha şimdiden yedek sanayi ordusu içine değilse bile, gereksiz nüfus içine atar.
      Ama ne hisse senetli şirketler durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan kaldırır. Hisse senetli şirketler bakımından bu durum açıktır. Ve modern devlet de, burjuva toplumunun, kapitalist üretim biçiminin genel dış koşullarını, işçilerden olduğu kadar tek tek kapitalistlerden de gelen saldırılara karşı korumak için kurduğu örgütten başka bir şey değildir. Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür. Ama bu doruğa vardıktan sonra, tersine döner. Üretici güçler üzerindeki devlet mülkiyeti, çatışmanın çözümü değildir, ama biçimsel çareyi, çözümü yakalama biçimini içinde saklar.
      Bu çözüm, ancak, modern üretici güçlerin toplumsal özlüğünün gerçekten kabul edilmesine, bunun sonucu üretim, temellük ve değişim biçiminin, üretim araçlarının toplumsal niteliği ile uyum durumuna getirilmesine dayanabilir. Ve bu da, ancak, toplum kendi yönetiminden başka her yöntem için çok büyük bir duruma gelmiş bulunan üretici güçlere açıkça ve içtenlikle elkoyduğu zaman olabilir. Böylelikle, üreticiler, üretim araçları ve ürünlerin bugün üreticilere (sayfa: 398) karşı dönen, üretim ve değişim biçimini devirli olarak parçalayan, ve zor ve yıkım içinde, kendini ancak körükörüne etkide bulunan bir doğa yasası gibi kabul ettiren toplumsal niteliğini, tam bir bilinçle üste çıkarırlar; bunun sonucu, karışıklık ve devirli çöküş nedeni olan bu toplumsal nitelik, böyle olmaktan çıkarak, üretimin tüm kaldıraçlarından en güçlüsü durumuna dönüşür.
      Toplumsal olarak etkide bulunan güçler, tıpkı doğa güçleri gibi etkide bulunurlar: onları tanımadığımız ve hesaba katmadığımız sürece, kör, zorlu, yıkıcı güçler olarak. Ama bir kez onları tanıdıktan, etkinlik, yön, ve etkilerini bir kez kavradıktan sonra, onları gitgide kendi irademize bağlamak, ve onlar sayesinde ereklerimize erişmek sadece bize bağlıdır. Ve bu, bugünkü çok büyük üretici güçler konusunda, özellikle böyledir. Biz, bu güçlerin, özlük (mahiyet) ve niteliklerini anlamak istememekte direndiğimiz sürece —ve kapitalist üretim biçimi ve onun savunucuları, işte bu anlayışa karşı çıkarlar—-, bu güçler, ayrıntılı bir biçimde açıklamış bulunduğumuz gibi, bize karşı, tüm etkilerini gösterir, bizi egemenlikleri altına alırlar. Ama özlükleri içinde bir kez kavrandıktan sonra, birleşmiş üreticilerin elinde, şeytan ruhlu efendiler durumundan uysal hizmetkârlar durumuna dönüşebilirler. Bu, fırtına şimşeğindeki elektriğin yıkıcı gücü ile telgraf ve elektrik arkının evcilleştirilmiş elektriği arasında varolan farklılıktır, yangın ile insan hizmetinde kullanılan ateş arasındaki farklılıktır. Bugünkü üretici güçleri, aynı biçimde, sonunda onların özlüğünü tanıdıktan sonra kullanınca, üretimdeki toplumsal anarşi yerine, üretimin, topluluğun olduğu gibi her bireyin de gereksinmelerine göre toplumsal olarak planlanmış bir düzenlenmesinin geçtiği görülür; böylece, ürünün önce üreticiyi, sonra temellükçüyü egemenliği altına aldığı kapitalist temellük biçimi yerine, ürünlerin, modern üretim araçlarının özlüğüne dayanan temellük biçimi geçer: bir yandan üretimi sürdürme ve geliştirme aracı olarak dolaysız toplumsal temellük, öte yandan yaşama ve zevk alma aracı olarak dolaysız bireysel sahiplenme. (sayfa: 399)
      Kapitalist üretim biçimi, nüfusun büyük kısmını gitgide proleter durumuna düşürürken, yok olma tehdidi altında, bu devrimi gerçekleştirme zorunda bulunan gücü yaratır. Toplumsallaşmış büyük üretim araçlarının gitgide devlet mülkiyeti durumuna dönüşümüne götürerek, bu devrimi gerçekleştirmek için izlenecek yolu kendi gösterir. Proletarya, devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama, bunu yapmakla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf farklılıkları ile sınıf karşıtlıklarını, ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde evrimlenen daha önceki toplumun devlete, yani, her durumda, sömürücü sınıfın kendi dış koşullarını sürdürmek, öyleyse özellikle sömürülen sınıfı varolan üretim biçimi (kölelik, toprak köleliği, ücretlilik) tarafından verilmiş baskı koşulları içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinmesi vardı. Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görülür bir kurul biçimindeki bireşimi idi, ama bu, tüm toplumu, zamanı için, kendi başını temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde böyle idi: İlkçağda, köle sahibi yurttaşların; ortaçağda, feodal soyluluğun; çağımızda, burjuvazinin devleti. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi durumuna geldiği zaman, kendi kendini gereksiz kılar. Baskı altında tutulacak hiç bir toplumsal sınıf kalmayınca; sınıf egemenliği ve üretimdeki güncel anarşi üzerine kurulu bireysel yaşama savaşımı ile birlikte, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık baskı altında tutulacak hiç bir şey yok demektir ve özel bir baskı iktidarı, bir devlet, zorunlu olmaktan çıkar. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak görüldüğü ilk eylem -üretim araçlarına toplum adına elkonması-, aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti (gouvernement), yerini, şeylerin idaresi (administration) ve üretim işlemlerinin yönetimine (direktion) bırakır. Devlet "ilga" edilemez, söner. "Özgür halk (sayfa: 400) devleti" [23*] üzerindeki kof tümcenin, ajitasyon aracı olarak geçici doğruluğu bakımından olduğu kadar, bilimsel fikir olarak kesin yetersizliği bakımından da değerlendirilmesini işte bu sağlar, - bunun gibi, anarşist denilen kimselerin, devletin bugünden yarına ortadan kaldırılması (ilga edilmesi) yolundaki istemlerinin değerlendirilmesini de.
      Kapitalist üretim biçiminin tarihsel olarak ortaya çıkışından bu yana, tüm üretim araçlarına toplum tarafından elkonulması, gelecek ülküsü olarak, belli-belirsiz bir biçimde, birçok bireyin olduğu kadar, birçok tarikatın (secte) gözlerinde de, sık sık tüttü. Ama bu, ancak gerçekleşmesinin maddi koşulları bir kez verildikten sonra olanaklı olabilir, ancak bundan sonra tarihsel bir zorunluluk durumuna gelebilirdi. Bütün öbür toplumsal ilerlemeler gibi, bu ilerleme de, sınıfların varlığının, adalet, eşitlik, vb. ile çatıştığı gerçeğinin kavranması ile, salt bu sınıfların ortadan kaldırılması istenci ile değil, ama bazı yeni iktisadi koşullar ile uygulanabilir bir duruma gelir. Toplumun sömüren bir sınıfı ile sömürülen bir sınıf, egemen bir sınıf ile ezilen bir sınıf biçimindeki bölünüşü, üretimin geçmişteki güçsüz gelişmesinin zorunlu bir sonucu idi. Toplam toplumsal emek, ancak herkesin kıtı kıtına yaşaması için zorunlu olanı çok az aşan bir verim sağladığı sürece, yani emek, toplum üyelerinin büyük çoğunluğunun bütün ya da hemen hemen bütün zamanını gerektirdiği sürece, toplum, zorunlu olarak, sınıflara bölünür. Salt emek angaryasına adanmış bu büyük çoğunluk yanında, toplumun: emeğin yönetimi, siyasal işler, adalet, bilim, güzel sanatlar vb. ortak işlerini üzerine alan, doğrudan doğruya üretken emekten kurtulmuş bir sınıf oluşur. Öyleyse, sınıflar biçiminde bölünmenin temelinde işbölümü yasası yatar. Ama bunun böyle olması, sınıflar biçimindeki bu bölünmenin zor ve hırsızlık, kurnazlık ve hile aracıyla gerçekleşmesini de, ve egemen sınıfın, bir kez yerini yer ettikten sonra, çalışan sınıf zararına egemenliğini sağlamlaştırmak ve toplumsal yönetimi (sayfa: 401) yığınların sömürüsü haline dönüştürmekten geri kalmamasını da engellemez.
      Ama, eğer buna göre, sınıflara bölünmenin belli bir tarihsel meşruiyeti varsa, o bu meşruiyete, ancak belli bir zaman için, ancak belli toplumsal koşullar içinde sahiptir. Sınıflar biçiminde bölünme, üretimin yetersizliğine dayanıyordu; modern üretici güçlerin tam bir gelişmesi ile silinip süpürülecektir. Ve gerçekten, toplumsal sınıfların ortadan kaldırılması, sadece şu ya da bu belirli egemen sınıfın değil, ama genel olarak bir sınıfın varlığının, öyleyse sınıflar ayrılığının ta kendisinin bir anachronisme, bir çağdışılık durumuna geldiği tarihsel bir gelişme derecesini öngerektirir. Yani üretimin gelişmesinde, üretim araçları ve ürünlerin, ve bunun sonucu, siyasal egemenlik, kültür tekeli ve entellektüel yönetimin özel bir toplumsal sınıf tarafından temellükünün, sadece bir gereksizlik durumuna değil, ama iktisadi, siyasal ve entellektüel açıdan, bir gelişme engeli durumuna da geldiği bir yükseklik derecesini öngerektirir: şimdi bu noktaya ulaşılmıştır. Eğer burjuvazinin siyasal ve entellektüel iflâsı artık kendisi için bile öyle sır olmaktan çıkmışsa, iktisadi iflâsı, her on yılda bir düzenli olarak yinelenir. Her toplumda, toplum, kullanılmaz durumda bulunan kendi öz üretici güçleri ile kendi öz ürünlerinin yükü altında boğulur, ve şu saçma çelişki karşısında çaresiz kalır: üreticilerin tüketecek hiç bir şeyleri yoktur, çünkü tüketiciler eksiktir. Üretim araçlarının genişleme gücü, kapitalist üretim biçiminin kendisine vurduğu zincirleri parçalar. Onun bu zincirlerden kurtuluşu, üretici güçlerin, durmadan daha hızlı bir düzenle artan kesintisiz bir gelişmesi, ve bunun sonucu, üretimin kendisinin pratik olarak sınırsız bir artışı için gerekli tek koşuldur. Hepsi bu kadar değil. Üretim araçlarının toplumsal temellükü, sadece üretim üzerinde şimdi varolan yapay yasağı değil, ama üretici güçlerin ve ürünlerin, bugün üretimin kaçınılmaz sonuçları olan ve bunalımlarda son kertesine ulaşan israf ve yıkımını da ortadan kıldırır. Ayrıca, bugün egemen olan sınıfların ve onların siyasal temsilcilerinin lüksü (sayfa: 402) tarafından gerçekleştirilen budalaca savurganlığı ortadan kıldırarak, bir üretim araçları ve ürünlerin yığınını topluluk yararına özgür bırakır. Toplumsal üretim araçlarıyla, toplumun bütün üyelerine sadece maddi bakımdan adamakıllı yeterli ve gün günden zenginleşen bir yaşam değil, ama onlara fizik ve entellektüel yeteneklerinin tam bir özgür gelişim ve kullanımını da güvence altına alan bir yaşam sağlama olanağı, bugün ilk kez olarak var, ama var. [24*]
      Üretim araçlarına, toplum tarafından elkonulması ile, meta üretimi, ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerine, bilinçli, planlı örgüt geçer. Bireysel yaşama savaşımı son bulur. Böylece, ilk kez olarak, insan, belli bir alanda, hayvanlar âleminden kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından, gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı çevreleyen, şimdiye kadar insanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı, şimdi, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri oldukları için ve kendi öz toplum yaşamlarının efendileri niteliği ile, ilk kez olarak, doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği ve denetimi altına geçer. Kendi öz toplumsal pratiklerinin, şimdiye değin, karşılarında doğal, yabancı ve egemenlik altına alıcı yasaları olarak dikilen yasaları, bundan böyle insanlar tarafından tam bir bilinçle uygulanan ve bu yoldan egemenlik altına alınmış yasalardır. İnsanlara özgü bir şey olan, ve şimdiye kadar karşılarında doğa ve tarih tarafından ihsan edilmiş bir şey olarak dikilen toplum durumunda yaşama, şimdi onların gerçek ve özgür eylemleri durumuna gelir. Şimdiye değin tarihsel egemenlik altında tutan yabancı, nesnel güçler, (sayfa: 403) insanların denetimi altına girer. İnsanlar, işte ancak bu andan başlayarak kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacak; onlar tarafından harekete getirilen toplumsal nedenler, ağır basan bir biçimde ve durmadan artan bir ölçüde, işte ancak bu andan başlayarak onlar tarafından istenen sonuçları vereceklerdir. İnsanlığın, zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır bu.
      Sonuca bağlamak için, ayrıntılı açıklamamızın gidişini kısaca özetleyelim:
      I. Ortaçağ Toplumu. — Küçük bireysel üretim. Bireysel kullanıma uyarlanmış, bundan ötürü ilkel bir ağırlıkta, bayağı, az etkili üretim araçları. Ya üreticinin, ya da feodal beyinin doğrudan tüketimi için üretim. Sadece bu tüketim üzerinden bir üretim fazlasına rastlandığı yerde, bu fazla (artı) satışa sunulur ve değişime girer: sadece doğuş durumunda meta üretimi ama bu üretim daha şimdiden toplumsal üretimdeki anarşiyi tohum durumunda içerir.
      II. Kapitalist Devrim. — Sanayiin, önce yalın elbirliği ve manüfaktür aracıyla, dönüşümü. O zamana değin dağınık bir durumda bulunan üretim araçlarının büyük atölyelerde toplanması; bunun sonucu bireyin üretim araçlarının toplumsal araçlar durumuna dönüşümü —genellikle değişim biçimine dokunmayan dönüşüm. Eski temellük biçimleri yürürlükte kalır. Kapitalist ortaya çıkar: üretim araçlarının sahibi olma niteliğiyle, ürünleri de temellük eder ve onları meta durumuna getirir. Üretim, toplumsal bir iş haline gelmiştir; değişim ve onunla birlikte temellük, bireysel eylemler, tekil insanın eylemleri olarak kalırlar: toplumsal ürün, bireysel kapitalist tarafından temellük edilir. Bugünkü toplumun içinde devindiği tüm çelişkilerin kendisinden fışkırdığı ve büyük sanayiin açıkça ortaya çıkardığı temel çelişki.
      A.— Üreticinin üretim araçlarından ayrılması. Işçinin ömürboyu ücretliliği mahküm edilmesi. Proletarya burjuvazi karşıtlığı.
      B. — Meta üretimin yöneten yasaların gitgide daha açık (sayfa: 404) bir biçimde kendini göstermesi ve artan etkinliği. Dizginsiz rekabet savaşımı. Her fabrikadaki toplumsal örgüt ile üretimin bütünündeki toplumsal anarşi çelişkisi.
      C. — Bir yanda, maşinizmin, rekabet tarafın dan her fabrikacı için buyurucu bir yasa durumuna getirilen ve işçilerin durmadan büyüyen bir elenmesinin yerine geçen yetkinleşmesi: Yedek sanayi ordusu. Öte yanda, üretimin sınırsız gelişmesi, gene her fabrikacı için buyurucu rekabet yasası. Her iki yanda da, üretici güçlerin görülmemiş gelişmesi, arzın talebi aşması, aşırı-üretim, pazarların tıkanması, her on yılda bir bunalımlar, kısır döngü : şurada, üretim araçları ve ürün-burada, işsiz ve yaşama araçlarından yoksun işçi çokluğu; ama üretim ve toplumsal gönencin bu iki çarkı birbirine geçemez, çünkü kapitalist üretim biçimi, üretici güçleri etkili olmaktan, ürünleri de, daha önce sermaye durumuna dönüşmüş bulunmadıkça —ki bunu onların bolluğu engeller—, dolaşımdan alıkoyar. Çelişki, saçmalık olarak yeğinleşmiştir: üretim biçimi, değişim biçimine karşı başkaldırır. Burjuvazi, kendi öz toplumsal üretici güçlerini daha çok yönetmedeki yetersizliğini görmüştür.
      D. — Üretici güçlerin, kendini kapitalistlere de kabul ettiren toplumsal niteliğinin kısmi tanınması. Büyük üretim ve ulaştırma örgenliklerinin, önce hisse senetli şirketler, sonra tröstler, en sonra da devlet tarafından temellükü. Burjuvazi artık gereksiz bir sınıf olarak görünür; onun tüm toplumsal görevleri, ücretli görevliler tarafından yerine getirilir.
      III. Proleter Devrim. — Çelişkilerin çözümü: proletarya, kamu iktidarını ele geçirir, ve bu iktidar gereğince, burjuvazinin elinden kaçan toplumsal üretim araçlarını, kamu mülkiyeti durumuna dönüştürür. Bu eylem aracıyla, proletarya, üretim araçlarını daha önceki sermaye niteliklerinden kurtarır, ve onların toplumsal niteliklerine, kendilerini kabul ettirme yolunda tam bir özgürlük verir. Önceden belirlenmiş bir plana göre toplumsal bir üretim, bundan böyle olanaklıdır. (sayfa: 405) Üretimin gelişmesi, çeşitli toplumsal sınıfların bundan böyle varlığını bir çağdışılık (anachronisme) durumuna getirir. Toplumsal üretimdeki anarşi ortadan kalktığı ölçüde, devletin siyasal yetkisi (autorite) uykuya dalar. Ensonu, toplumdaki kendi öz yaşama biçimlerinin efendisi olan insanlar, böylece, doğanın da kendilerinin de özgür efendisi durumuna gelirler.
      Bu, dünyayı kurtarma işinin üstesinden gelmek: işte modern proletaryanın tarihsel görevi. Bu işin tarihsel koşullarını, ve bu yoldan içyüzünü derinliğine irdelemek, ve böylece bugün ezilen sınıf olan bu işi görmekle görevli sınıfa, kendi öz işinin koşulları ve içyüzü üzerine bilinç vermek: İşte proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevi. (sayfa: 406)



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ÜRETİM


      Buraya değin tüm okuduklarından sonra okur, bundan önceki bölümde verilmiş bulunan sosyalizmin temel çizgilerindeki evrimin hiç de bay Dühring'in gönlüne göre olmadığını öğrenmekle şaşırmayacaktır. O bu evrimi, "tarihsel ve mantıksal kuruntunun öteki soysuz ürünleri", "dağınık görüşler", "bulanık ve karışık betimlemeler" vb. ile birlikte, kınama uçurumuna fırlatıp atmak zorundadır. Ona göre sosyalizm tarihsel evrimin zorunlu bir ürünü, hele yaşadığımız çağın yalnızca yiyip içme ereklerine dönük kabaca maddesel ekonomik koşullarının bir ürünü hiç mi hiç değildir. Çok daha talihlidir o. Bay Dühring'in sosyalizmi, son çözümlemede kesin bir doğruluktur; "toplumun doğal sistemi"dir, köklerini "evrensel bir adalet ilkesi"nde bulur ve eğer bay Dühring onu iyileştirmek için geçmişin günahkar tarihi tarafından yaratılmiş kurulu düzeni hesaba katmaktan kendini
(sayfa 407) alamazsa bu, arı adalet ilkesi bakımından daha çok bir mutsuzluk olarak düşünülmesi gereken bir durumdur. Bay Dühring, her şeyi olduğu gibi sosyalizmini de o iki ünlü adamcağızının yardımı ile kurar. Ama bu iki kukla bundan önce olduğu gibi efendi ve uşak rollerini oynayacak yerde, değişiklik olsun diye bu kez hak eşitliği oyununu oynarlar — ve böylece Dühringvari sosyalizmin temelleri dörtbaşı bayındır bir biçimde ortaya çıkar.
      Buna göre, devirli sınai bunalımların bay Dühring'de, bizim onlara vermek zorunda kaldığımız tarihsel anlama hiç de sahip olmadıkları açıktır. Onun gözünde bunalımlar, "normal"den rasgele sapmalardan başka bir şey değildirler ve olsa olsa "daha düzenli bir düzenin geliştirilmesi"ne neden olurlar. Bunalımları aşırı-üretim ile açıklama yolundaki "alışılmış tarz", bunun "daha doğru bir anlayış"ına hiç de yetmez. Bu tarz, gerçi "özel alanlardaki özel bunalımlar bakımından kuşkusuz kabul edilebilir". Örneğin "kitapçılık piyasasının, birdenbire kamunun malı olan ve yoğun bir sürüme sahip yapıtların yayınlanması ile tıkanması" gibi. Kuşkusuz, bay Dühring, yatağa, ölümsüz yapıtlarının hiçbir zaman böyle bir dünya felaketine neden olmayacakları hayırsever bilinci ile girebilir. Ama büyük bunalımların nedenine gelince bu, aşırı-üretim değil, daha çok "stoklar ile sürüm arasındaki çatlağı, sonunda çok tehlikeli bir biçimde genişleten ... ulusal tüketimin geride kalması ... yapay olarak meydana getirilmiş eksik-tüketim ... ulusal gereksinmenin [!] doğal büyümesi içinde engellenmesi" olurdu.
      Ve bay Dühring, bu çok kendine özgü bunalım teorisi için gene de kendine bir çömez bulma talihine sahip.
      Ne yazık ki yığınların eksik-tüketimi, yığın tüketiminin yaşama ve çoğalma bakımından zorunlu asgariye indirgenmesi, hiç de yeni bir olay değil. Sömüren ve sömürülen sınıflar varolduğundan beri, bu olay da vardı. . Hatta yığınların durumunun, örneğin 15. yüzyıilda İngiltere'de olduğu gibi, son derece elverişli bulunduğu tarih dönemlerinde bile, bu yığınlar eksik-tüketici idiler. Tüketmek için kendi öz yıllık (sayfa 408) ürünlerinin tümüne sahip olabilmekten çok uzakta bulunuyorlardı. Öyleyse eksik-tüketim, binlerce yıldan beri devam eden tarihsel bir olgu olduğuna, oysa pazarın üretim fazlalığı sonucu olan bunalımlarda patlak veren durgunluğu ancak elli yıldan bu yana duyulur bir duruma geldiğine göre, yeni çatışmayı yeni aşırı-üretim olayıyla değil, ama binlerce yıllık eksik-tüketim olayı ile açıklamak için, bay Dühring'in tüm bayağı iktisat yavanlığı gerek. Bu tıpkı, matematikte biri değişmez, biri değişken iki büyüklük arasındaki ilişkinin değişmesini, değişkenin değişmesi olayıyla değil, değişmezin aynı kalması olayı ile açıklamak istemeye benzer. Yığınların eksik-tüketimi, sömürüye dayanan bütün toplum biçimlerinin, öyleyse kapitalist toplumun da zorunlu bir koşuludur; ama yalnızca kapitalist üretim biçimi bunalımlara yolaçar. Buna göre, eksik-tüketim de bunalımların bir önkoşuludur ve bu işte uzun zamandan beri bilinen bir rol oynar; ama bunalımların bugünkü varlığının nedenlerini, bize geçmişteki yokluğunun nedenlerini açıkladığından daha çok açıklamaz.
      Ayrıca bay Dühring'in dünya pazarı üzerine tuhaf düşünceleri de var. Onun gerçek bir Alman érudit'si (derin bilgin) olarak, sanayinin gerçek özel bunalımlarını Leipzig kitap pazarındaki sanal bunalımlar yardımıyla, denizdeki fırtınayı bir bardak sudaki fırtına ile nasıl açıklamaya çalıştığını görmüştük. Ayrıca bugünkü patronal üretimin, "pazarı ile birlikte, özellikle varlıklı sınıflar çevresine yönelmesi" gerektiği sanısına da kapılır, ama bu, onu yalnızca onaltı sayfa ötede, demir ve pamuk sanayilerini, yani ürünleri ancak son derece küçük bir bölümü bakımından varlıklı sınıflar çevresinde tüketilen ve bütün öteki kollardan daha çok yığın tüketimi için çalışan iki üretim kolunun ta kendisini, alışılmiş biçimde, en önemli modern sanayiler olarak göstermekten alıkoymaz. Hangi yana bakarsak bakalım boş ve çelişik, gelişigüzel bir gevezelikten başka bir şey görmeyiz. Ama pamuklu sanayisinden bir örnek alalım. Eğer, oldukça küçük bir kent olan Oldham kenti —Manchester yöresinde pamuk sanayisi ile uğraşan 50.000-100.000 nüfuslu on iki kadar kentten biri—, (sayfa 409) tek başına, yalnızca 32 numara iplik eğiren iğ sayısının 1872'den 1875'e dört yıl içinde 2,5 milyondan 5 milyona yükseldiğini, öyleki İngiltere'nin yalnızca orta büyüklükteki bir kentinin, Alsace dahil tüm Almanya pamuklu sanayisinin toplam olarak sahip bulunduğu iğ kadar, yalnızca tek bir numara eğiren iğe sahip olduğunu gördüyse ve eğer İngiliz ve İskoç pamuk sanayisinin bütün öteki kol ve bölgelerindeki genişleme de hemen hemen aynı oranlarda olduysa, pamuk ipliği ve pamuklu dokuma pazarındaki bugünkü tam durgunluğu, İngiliz pamuk fabrikalarının aşırı-üretimi ile değil de, İngiliz halk yığınlarının eksik-tüketimi ile açıklamak için, yüksek dozda bir radikal denge gerek.[25*]
      Yeter. İktisatta Leipzig kitap pazarını, modern sanayi anlamında bir pazar sanacak denli bilgisiz kimselerle tartışılmaz. Öyleyse bay Dühring'in, bize bunalımlar üzerine şunlardan başka hiçbir şey söylemesini bilmediğini saptamakla yetinelim: Bunalımlarda "yüksek gerilim ile gevşeme arasında günlük bir hareket"ten başka bir şey sözkonusu değildir; aşırı spekülasyon "yalnızca özel girişimlerin plansız birikiminden ileri gelmez", ama "bireysel patronların düşüncesizliği ile kişisel ölçülülük eksikliğini, aşırı sunu (arz) sonucunu veren nedenler arasında saymak" da gerekir. Peki, düşüncesizlik ve kişisel ölçülülük eksikliği "sonucunu veren neden", bir kez daha nedir? Kapitalist üretimde kendini özel girişimlerin plansız birikiminde gösteren o aynı plan yokluğunun ta kendisi. Yeni bir neden bulmak için, ekonomik bir olgunun yer değiştirmesini ahlaksal bir eleştiri olarak almak da güzel bir "düşüncesizlik" değil mi?
      Ama bunalımları bir yana bırakalım. Bundan önceki bölümde bu bunalımların kapitalist üretim biçiminden zorunlu olarak nasıl doğduklarını ve bu üretim biçiminin kendisinin bunalımları olarak, toplumsal altüst oluşun buyurucu araçları olarak ne anlama geldiklerini tanıtlamış bulunduktan (sayfa 410) sonra, bay Dühring'in bu konu üzerindeki yavanlıklarına yanıt vermek için bir tek sözcük eklemeye gereksinme duymuyoruz. Onun olumlu yaratılarına, "toplumun doğal sistemi"ne geçelim.
      "Evrensel bir adalet ilkesi" üzerine kurulu, yani cansıkıcı somut olguları dikkate hiç almayan bu sistem, aralarında "gelip-gitme özgürlüğü ve yeni üyeleri belirli yönetsel yasa ve kurallara göre kabul etme zorunluluğu" bulunan bir ekonomk komünler federasyonundan bileşir.
      Ekonomik komünün kendisi de her şeyden önce "tarihsel önemde geniş bir şema"dır ve örneğin Marx diye birinin "sapıtık yarı-önlemler"ini çok geride bırakır. Bu komün, "bir toprak bölgesine ve bir grup üretim kurumuna sahip olma kamusal hakları ile ortaklaşa çalışmak ve ürüne ortaklaşa katılmak zorunda olan bir kişiler topluluğu" anlamına gelir.
      Kamu hakkı, "üretim kurumları ve doğa ile an bir kamu hukuku ilişkisi anlamında ... nesne üzerinde bir hak"tır. Geleceğin ekonomik komün hukukçuları bunun ne demek olduğunu anlamak için istedikleri denli kafa patlatsınlar, biz bu işten tamamen vazgeçiyoruz. Yalnızca bunun, "işçi birliklerinin" ne karşılıklı rekabeti, hatta ne de ücretlilik yolu ile sömürüyü dıştalayan "kooperatif mülkiyeti" ile hiç de aynı şey olmadığını öğreniyoruz. Ve söz arasında, Marx'ta da görüldüğü biçimde bir "ortak mülkiyet" fikrinin, "gelecekle ilgili bu fikir, işçi gruplarının kooperatif mülkiyetinden başka bir anlama gelmez gibi göründüğüne göre, en azından karanlık ve sakıncalı" olduğu yumurtlanıyor.
      İşte bay Dühring'de bol bol görülen ve "bayağı niteliği [kendisinin de dediği gibi] gerçekten usa yalnızca bayağı soysuzluk sözcüğünü getiren" bir fikri sinsice aşılamanın o "bayağı küçük yöntemleri"nden biri daha.
      İşte bay Dühring'in, Marx'ta ortak mülkiyetin, "aynı zamanda hem bireysel, hem de toplumsal bir mülkiyet" olduğu yolundaki o öteki türetimi kadar temelden yoksun bir gerçeğe aykırılığı daha.
      Bir şey her durumda açık: Bir ekonomik komünün kendi (sayfa 411) çalışma araçları üzerindeki kamu hakkı, en azından bütün öteki ekonomik komünler karşısında ve toplum ve devlet karşısında da, dar bir mülkiyet hakkıdır. Ama bu hak, "dışa karşı ... bir ayrılma akımı olarak davranma" gücüne sahip olmamalıdır, "çünkü çeşitli ekonomik komünler arasında gelip-gitme özgürlüğü ve yeni üyeleri belirli yönetsel yasa ve kurallara göre kabul etme zorunluluğu vardır ... tıpkı ... bugün siyasal bir kuruluşa üyelik ve komünün ekonomik yeteneklerine katılma gibi".
      Demek ki, zengin ve yoksul ekonomik komünler olacak ve denge nüfusun zengin komünlere akını ve yoksul komünleri bırakması ile kurulacak. Öyleyse bay Dühring, her ne denli ürünlerin çeşitli komünler arasındaki rekabetini ulusal ticaret örgütü aracıyla ortadan kaldırmak isterse de, üreticilerin rekabetinin devam etmesine hiç ses çıkarmaz. Nesneler rekabetten kurtarılır, insanlar ona bağlı kalır.
      Bununla birlikte, henüz "kamu hukuku" üzerinde açık fikirlere sahip olmaktan uzak bulunuyoruz. İki sayfa ötede bay Dühring bize, ekonomik komünün "önce uyrukları bir tek hukuksal özne durumunda toplanan ve bu nitelikle bütün toprağı, konutları ve üretim kurumlarını istediği gibi kullanan tüm siyasal-toplumsal alan üzerine" yayıldığını bildirir.
      Buna göre, istediği gibi kullanan, tek başına alınan komün değil, ama tüm ulustur. Öyleyse "kamu hukuku", "nesne üzerindeki hak", "doğa ile kamu hukuku ilişkisi" vb., yalnızca "en azından karanlık ve sakıncalı" değil, kendi kendisi ile doğrudan doğruya çelişki içindedir de. Gerçekte bu hak —hiç değilse her ekonomik komünan aynı zamanda hukuksal özne olduğu ölçüde—, "aynı zamanda hem bireysel, hem de toplumsal bir mülkiyet"tir ve bu "ne idüğü belirsiz melez"e de, yeniden, ancak bay Dühring'in ta kendisinde raslanır!
      Her durumda ekonomik komün, kendi çalışma araçlarını üretim erekleri ile istediği gibi kullanır. Bu üretim nasıl yapılır? Bu konuda bay Dühring'den bütün öğrendiklerimize göre, komünün kapitalistin yerini alması bir yana, tamamen eski usulde. Olsa olsa, tarihte ilk kez olarak her bireyin (sayfa 412) mesleğini seçme özgürlüğüne sahip bulunduğunu, oysa çalışma zorunluluğunun herkes için eşit olduğunu öğreniyoruz.
      Her türlü üretimin geçmişteki temel biçimi, bir yandan toplum içindeki, öte yandan her üretim kurumu içindeki işbölümüdür. Dühringvari "sosyalite", işbölümü karşısında nasıl davranır?
      İlk büyük toplumsal işbölümü, kent ile kırın ayrılmasıdır. Bay Dühring'e göre, bu karşıtlık, "şeyin doğası gereği, kaçınılmaz" bir şeydir. Ama "öte yandan tarım ile sanayi arasındaki uçurumu, doldurması olanaksız bir şey olarak düşünmek de tehlikelidir. Gerçekte birinden ötekine geçişte, gelecekte daha da artacağını gösteren belli bir süreklilik derecesi vardır."
      Daha şimdiden iki sanayi, tarıma ve kırsal alana kaymıştır: "Önce damıtma işleri, sonra da şekerpancarının işlenmesi ... alkol üretiminin yeterince değerlendirilemeyen bir önemi vardır;. [Ve] eğer bazı buluşlar sonucu, yeterince geniş bir sanayi çevresinin, kırdaki işletme yerleşimini ve bu çevrenin hammadde üretimi ile dolaysız bağlanımını düzenleyecek bir biçim alması olanaklı olursa, [kent ile kır arasındaki karşıtlık azalır [ve] uygarlığın gelişmesi için en geniş temel kazanılmiş olur. [Bununla birlikte] benzer bir perspektif, bir başka biçimde de açılabilirdi. Teknik zorunluluklar dışında, toplumsal gereksinmeler gitgide daha büyük bir önem kazanırlar ve eğer bu sonuncular insan etkinliklerinin kümelendirilmesi bakımından kararlaştırıcı bir duruma gelirlerse, kır uğraşları ile teknik dönüşüm çalışması işlemleri arasında sıkı ve yöntemli bir ilişki kurulmasından doğacak üstünlükleri savsaklamak artık olanaklı olmayacaktır."
      Oysa ekonomik komünde önemli olan, toplumsal gereksinmelerin ta kendisidir: Ekonomik komün acaba tarım ile sanayi arasındaki birleşmenin yukarda sözü edilen üstünlüklerini kendine tamamen maletmekte ivedilik gösterecek mi? Bay Dühring, ekonomik komünün bu sorun ile ilgili konumu üzeindeki "en doğru görüşler"ini o çok sevdiği genişlik ile bize hemen iletmekte kusur edecek mi? Buna inanacak (sayfa 413) okur çok aldanır. Yukarda sözü edilen karmakarışık yavan beylik düşünceler, Prusya töresine göre rakı damıtımı ile pancar şekeri sanayisi arasında boş yere dönüp duran o beylik düşünceler, — kent ile kır arasında şimdiki ve gelecekteki karşıtlık konusunda bay Dühring'in bize bütün söyleyip söyleyebileceği işte bu.
      Ayrıntıdaki iş bölümüne geçelim. Burada bay Dühring, biraz "daha doğru"dur. "Kendini tamamen bir tek etkinlik türüne vermesi gereken bir kişi"den söz eder. Yeni bir üretim kolunun yaratılması sözkonusu olduğu zaman tek sorun, kendilerini belli bir maddenin üretimine vermeleri gereken belli bir sayıdaki kişinin, kendileri için zorunlu olan tüketim [!] ile birlikte, deyim yerindeyse yaratılabilip yaratılamayacağını bilmektir. Sosyalitede üretimin şu ya da bu kolu "çok nüfus istemeyecektir". Ve hatta sosyalitede, "insanların birbirinden yaşama biçimleri ile ayrıldıkları ekonomik çeşitlilikleri" bile var. Böylece üretim alanı içinde, her şey eskiden nasılsa aşağı yukarı gene öyle kalır. Gerçi geçmiş toplumda "düzmece bir işbölümü" egemendir; ama bu düzmece işbölümü nedir ve ekonomik komünde onun yerine ne geçecektir? Bunun üzerine öğrendiğimiz tek şey şu: "İşbölümünün kendisi tarafından ortaya konan sorunlara gelince, yukarda bu sorunların, çeşitli doğal uygunluklar ve kişisel yetenekler ile ilgili olgular hesaba katıldığı andan başlayarak çözülmüş olarak kabul edilebileceklerini söylemiş bulunuyoruz."
      Yeteneklerin yani sıra, kişisel eğilime de bakılır: "Daha çok yetenek ve daha çok eğitim gerektiren etkinliklere yükselmenin çekiciliği, yalnızca ve yalnızca sözkonusu uğraşa karşı duyulan eğinime ve bir başka şey değil tam da bu şeyi uygulama [bir şeyi uygulama!] sevincine dayanır."
      Böylece sosyalitede yarışma özendirilecek ve "üretimin kendisi çekicilik kazanacak ve bu üretimi yalnızca kazanç aracı olarak gören gevşek üretim uygulaması, artık işler üzerine damgasını vurmayacaktır".
      Üretimin doğal bir gelişme izlediği her toplumda, —ve bugünkü toplum bu durumdadır,— üretim araçlarını (sayfa 414) egemenlikleri altına alanlar, üreticiler değil, ama üreticileri egemenlikleri altına alanlar üretim araçlarıdır. Böyle bir toplumda, her yeni üretim kaldıracı, zorunlu olarak, üreticileri üretim araçlarına yeni bir köleleştirme aracı durumuna dönüşür. Bu, özellikle, büyük sanayi döneminden önce, hepsinden en güçlü olan üretim kaldıracı için: işbölümü için böyledir. İlk büyük işbölümünün kendisi, kent ile kırın ayrılması, kırsal nüfusu binlerce yıllık bir kafa körlüğüne, ve kentlileri de, herbirini kendi bireysel zanaatının kulluğuna mahkum etti. Bu işbölümü, birilerinin entelektüel gelişme ve ötekilerin fizik gelişme temellerini yıktı. Eğer köylü, toprağı, ve kentli, zanaatını kendine malederse, toprak köylüyü, ve zanaat da kentliyi bir o denli kendine maleder. İşi bölerek, insan da bölünür. Bir tek etkinliğin yetkinleşmesi, bütün öteki fizik ve entelektüel yeteneklerin kurban edilmesi sonucunu verir. İnsanın bu solup sararması, en yüksek gelişmesine manüfaktürde erişen işbölümü arttığı ölçüde artar. Manüfaktür, zanaatı, tekil parçasal işlemlerine ayrıştırır ve bu işlemlerden her birini, ömür boyu mesleği olarak tekil bir işçiye verir; böylece onu bütün yaşamı boyunca belirli bir parçasal göreve ve belirli bir alete zincirler.
      "Manüfaktür ... işçinin tek bir işteki hünerini, bir yığın üretici yeteneği ve içgüdüsü aleyhine zorlayarak, onu çoğu organlarından yoksun garip bir yaratık haline getirir. ... Bireyin kendisi de, bir parça-işlemin otomatik zembereği durumuna getirilir",[26*]
      — birçok durumda, yetkinliğe ancak işçinin gerçek bir fizik ve entelektüel sakatlanışı ile erişen zembereği. Büyük sanayi maşinizmi, işçiyi makine düzeyinden bir makinenin yalın bir yardımcı parçası düzeyine düşürür.
      "Bir ve aynı aleti yaşam boyu kullanmanın verdiği uzmanlık, şimdi bir ve aynı makineye yaşam boyu hizmet etmenin verdiği uzmanlık durumuna gelir. Makine işçiyi, ta çocukluğundan başlayarak, parça-makinenin bir parçası durumuna sokmak amacıyla kötüye kullanmıştır."[27*] (sayfa 415)
      Ve işbölümü yalnızca işçileri değil, ama işçileri dolaysız ya da dolaylı bir biçimde sömüren sınıfları da kendi etkinliklerinin aleti durumuna düşürür; kafası işlemeyen burjuva, kendi öz sermayesi ve kendi öz kâr hırsının; hukukçu, kendisini bağımsız bir güç gibi egemenlik altına alan kemikleşmiş hukuk düşüncelerinin; "kültürlü sınıflar", genel olarak bir yığın yerel önyargı ve küçüklüklerin, kendi öz fizik ve entelektüel miyopluklarının, bir uzmanlığa uyarlanmış bir eğitimden ve —arı bir tembellik de olsa— bu uzmanlığın kendisine yaşam boyu zincirlenmelerinden doğan sakatlanmışlıklarının kölesidirler.
      Ütopyacılar, işbölümünün etkileri üzerine, bir yandan işçinin solup sararması, bir yandan da, tüm yaşam boyunca bir tek ve aynı işin mekanik, tekdüze yinelenmesi ile sınırlanan çalışma etkinliği üzerine ne düşüneceklerini daha o zamandan çok iyi biliyorlardı. Kent ile kır arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılması, eski işbölümünün ortadan kaldırılmasının ilk temel koşulu olarak, Fourier gibi Owen tarafından da istendi. Her ikisinde de, nüfusun ülke üzerinde 1.600'den 3.000'e değin giden kümeler biçiminde dağılması gerekir; her grup, kendi toprak bölgesinin merkezinde ev işleri ortaklaşa görülen dev bir sarayda oturur. Gerçi Fourier, şurada burada kentlerden söz eder, ama bu kentler de bu saraylardan dört-beşinin bir araya gelmesinden bileşirler. Her ikisinde de, toplumun her üyesi, tarıma olduğu denli sanayiye de katılır. Fourier'de zanaatçılık ve manüfaktür, sanayide başlıca rolü oynarlar; Owen'da tersine, bu rolü daha şimdiden büyük sanayi oynar ve Owen daha şimdiden, buhar ve maşinizmin ev işleri çalışmasına sokulmasını ister. Ama tarımda olsun, sanayide olsun, her ikisi de, her birey için uğraşların olanaklı olan en büyük çeşitliliğini ve sonuç olarak, gençliğin olanaklı olduğunca çok yönlü bir teknik etkinliğe göre yetiştirilmesini isterler. Her ikisinde de, insanın, evrensel bir pratik eylem aracıyla evrensel bir biçimde gelişmesi, ve bölünmenin işe yitirttiği o çekişi güzelliğin, önce bu çeşitlilik ve, Fourier'nin deyişiyle söylemek gerekirse, her özel işe ayrılan (sayfa 416) çalışma süresi"nin kısalığı aracıyla ona geri verilmesi gerekir.[28*] Her ikisi de, sömürücü sınıflardan bay Dühring'e kalıt kalan kent ile kır arasındaki karşıtlığı, işlerin doğası gereği kaçınılmaz bir şey sayan belli bir sayıdakı "kişiler"in, her koşulda bir tek maddenin üretimine mahkum oldukları önyargısı içinde kapalı ve insanın başka hiçbir şeyi değil de şu şeyi yapmakta sevinç bulan, yani köleliklerinden ve dapdaracık yaşamlarından sevinecek denli düşmüş bulunan insanların yaşama biçimine göre ayrılan "ekonomik çeşitlilikler"ini ölümsüzleştirmekte kararlı düşünce biçimini iyiden iyiye aşmışlardır. "Budala" Fourier'nin en gözüpek düşlemlerinin bile temelinde yatan düşünce karşısında; "bayağı, kaba ve yoksul" Owen'ın hatta en zavalli fikirleri karşısında, henüz işbölümüne adamakıllı köle şu bay Dühring, kendini beğenmiş bir cüceden başka bir şey değil.
      Toplum, onları bir plana göre toplumsal olarak kullanmak üzere, tüm üretim araçlarının egemeni durumuna geçerek, insanların kendi öz üretim araçlarına daha önceki köleliklerini ortadan kaldırır. Toplumun, her bireyi kurtarmaksızın, kendi kendini kurtaramayacağı açıktır. Öyleyse eski üretim biçimi zorunlu olarak tepeden tırnağa altüst olmalı ve özellikle eski işbölümü ortadan kaldırılmalıdır. Onun yerine, bir yandan hiçbir bireyin, insan varlığının doğal koşulu olan üretken emek payını başkalarının üstüne yükleyemediği, öte yandan üretken emeğin, köleleştirme aracı olacak yerde, her bireye fizik ve entelektüel yeteneklerinin tümünü her yönde yetkinleştirme ve kullanma olanağını sunarak, insanların kurtuluş aracı durumuna geldiği ve çalışmanın yük olmaktan çıkıp, bir zevk olduğu bir üretim örgütünün geçmesi gerekir.
      Bu, bugün artık bir düşlem dindarca bir dilek değildir. Üretici güçlerin güncel gelişmesi ile üretici güçlerin toplumsallaşması olgusu içinde verilmiş üretim artışı, kapitalist üretim biçiminden doğan engel ve bozuklukların ortadan (sayfa 417) kaldırılması, ürünlerin ve üretim araçlarının savurganlığına son verilmesi, daha şimdiden, herkesin çalışmaya katılması durumunda emek-zamanını, güncel düşüncelere göre en düşük olacak bir ölçüye indirmek için yeter.
      Öte yandan, eski işbölümünün ortadan kaldırılmasının, ancak emek üretkenliği zararına gerçekleştirilebilir bir istem olduğu da doğru değildir. Tersine, büyük sanayi ile bu istem, üretimin kendisinin koşulu durumuna gelmiştir.
      "Makinenin kullanılması, manüfaktürdeki gibi belli bir adamın belli bir göreve sürekli olarak bağlı kalması biçimindeki bu dağılımın katılaşması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Sistemin bütününün hareketi, işçiden değil de makineden dogduğu için, iş kesintiye uğramaksızın, her an herhangi bir kimsenin değişmesi olanaklıdır. ... Ensonu, makine üzerinde çalışmanın genç insanlara kazandırdığı hızlılık, salt makine üzerinde çalışmak üzere özel bir sınıfın eğitilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırır."[29*]
      Ama makineli üretimin kapitalist kullanım biçimi, teknik bakımdan gereksiz bir duruma gelmiş bulunmasına karşın, eski işbölümünü, kemikleşmiş uzmanlaşması ile birlikte sürdürüp götürmek zorunda olduğu için, bu çağdışılığa karşı makineli üretimin kendisi başkaldırır. Büyük sanayinin teknik temeli, devrimcidir.
      "Makineler, kimyasal süreçler ve diğer yöntemler yardımıyla büyük sanayi, yalnız üretimin teknik temelinde sürekli değişikliklere yolaçmakla kalmaz, işçilerin görevleriyle işsürecinin toplumsal bileşiminde de değişikliklere yolaçar. Böylece aynı zamanda, toplumdaki işbölümünde de köklü değişiklikler yapmakta, ve sermaye ile işçi yığınlarını durup dinlenmeden bir üretim sürecinden diğerine atmaktadır. Bu nedenle, büyük sanayi, niteliği gereği, ... işte değişmeyi, görevde akıcılığı, işçide genel bir hareketliliği zorunlu kılmıştır. ... Bu mutlak çelişkinin, işçinin durumundaki her türlü kararlılık ve güvenliği nasıl yok ettiğini; ... emek-gücünü har vurup harman savurmasında ve ... toplumsal anarşinin (sayfa 418) yolaçtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile görmüş bulunuyoruz. Bu olumsuz yandır. Ama bir yandan şimdi işteki çeşitlilik, karşı konulmaz doğal bir yasa biçiminde ve her yerde direnmeyle yüz yüze gelen doğal bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendisini gösterirken, öte yandan da modern sanayi, getirdiği felaketler aracılığı ile üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliliğinin kabul edilmesi zorunluluğunu ortaya koyarak, işçilerin bu çeşitli işler için yatkın duruma gelmesini ve bu yeteneklerinin, en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır. Üretim biçimini bu yasanın normal olarak işlemesine uydurmak, toplum için bir ölüm kalım-sorunu oluyor. Büyük sanayi, gerçekte toplumu, bütün yaşamı boyunca bir ve aynı işi yineleyerek güdükleşen ve böylece bir 'parça-insan' haline gelen bugünün parça-işçisinin yerine, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri kendi doğal ve sonradan kazanılmiş yeteneklerine özgürce uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen, tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu olarak zorlamaktadır."[30*]
      Büyük sanayi, bize, azçok her yerde üretilebilecek moleküler hareketi, teknik erekli yığın hareketi durumuna dönüştürmeyi öğreterek, sınai üretimi yerel engellerden çok büyük bir ölçüde kurtarmıştır. Su gücü yerel güç idi, buhar gücü özgür güçtür. Su gücü her ne denli zorunlu olarak kırsal bir güç ise de, buhar gücü bundan ötürü zorunlu olarak hiçbir biçimde kentsel bir güç değildir. Onu ağır basan bir biçimde kentlerde toplayan ve fabrika köylerini fabrika kentleri durumuna dönüştüren şey, kapitalist uygulamadır. Ama bu yoldan, o, aynı zamanda kendi öz kullanılma koşullarını kemirir. Buhar makinesinin ilk gerekirliği ve büyük sanayinin hemen tüm işletme kollarının baş gerekirliği, bir dereceye değin temiz bir sudur. Ne var ki, fabrikalar, kenti, her türlü suyu lağım suyu durumuna dönüştürür. Kentsel toplanma, kapitalist üretimin temel bir koşulu olmasına karşın, gene (sayfa 419) de tek başına alınmış her kapitalist, kırsal bir işletme kurmak için bu toplanmanın zorunlulukla yarattığı büyük kentlerden kaçmaya yönelir. Bu süreç, Lancashire ve Yorkshire tekstil sanayisi bölgelerinde ayrıntılı bir biçimde irdelenebilir; büyük kapitalist sanayi, arası kesilmeksizin kentten kıra doğru kaçarak, bu bölgelerde durmadan yeni büyük kentler yaratır. Kısmen farklı nedenlerin aynı sonuçları yarattığı maden sanayisi bölgelerinde de durum böyledir.
      Yeniden, modern sanayinin içine düştüğü bu yeni kısır döngüyü, durmadan kendisine döndügü bu çelişkiyi yoketmeye, yalnızca onun kapitalist niteliğinin ortadan kaldırılması yeteneklidir. Sanayinin tüm ülkede, kendi öz gelişmesi ve üretimin öteki öğelerinin korunma ve gelişmesine en uygun bir dağılım ile kurulmasını, yalnızca kendi üretici güçlerini tek bir planın görkemli çizgilerine göre uyumlu bir biçim de birbirine kenetleyen bir toplum sağlayabilir.
      Demek ki kent ile kır arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılması, yalnızca olanaklı olmakla kalmaz. Sınai üretimin dolaysız bir zorunluğu durumuna gelir, aynı biçimde tarımsal üretimin ve üstüne üstlük halk sağlığının da bir zorunluluğu durumuna gelmesi gibi. Havanın, suyun ve toprağın bugünkü kirlenmesi, ancak ve ancak kent ile köyün kaynaşmasıyla ortadan kaldırılabilir; bugün kentlerde mum gibi eriyen yığınları, pisliklerinin hastalıklar yerine bitkiler üretilmesine yarayacağı noktaya, ancak bu kaynaşma götürebilir.
      Kapitalist sanayi daha şimdiden, hammaddelerinin üretim yerlerinin oluşturduğu yerel engellerden bir dereceye değin bağımsız bir duruma gelmiş bulunmaktadır. Tekstil sanayisi, büyük bölümü bakımından dışardan getirilmiş hammaddeler üzeride çalışır. İspanyol demir maden filizleri İngiltere ve Almanya'da, İspanya ve Güney Amerika bakır maden filizleri İngiltere'de işlenir. Her kömür havzası, yıldan yıla, bu havzanın sınırları dışında büyüyen bir sanayi çevresine yakıt sağlar. Bütün Avrupa karasında buhar makineleri, İngiliz, bazen de Alman ve Belçika kömürü ile (sayfa 420) çalıştırılır. Kapitalist üretimin engellerinden kurtulmuş toplum çok daha ileriye gidebilir. Bu toplum, tüm sınai üretimin bilimsel temellerini kavrayacak ve her biri bütün bir üretim kollan dizisi pratiğinde bir uçtan ötekine baştanbaşa dolaşacak bir üreticiler soyu yetiştirerek, uzak yerlerden getirtilen hammadde ya da yakıt taşıma çalışmasını bol bol ödünleyen yeni bir üretici güç yaratacaktır.
      Demek ki, kent ve kır ayrılığının ortadan kalkması, hatta büyük sanayinin ülke içinde olanaklı olduğuca eşit bir biçimde dağılmasını şart koşan bir olay olarak bile, bir ütopya değildir. Kuşkusuz uygarlık bize, büyük kentler ile ortadan kaldırılması için çok zaman ve çok çaba gerekecek bir kalıt bırakmıştır. Ama bu, uzun süreli bir süreç de olsa, o büyük kentleri ortadan kaldırmak gerekecektir ve o büyük kentler de ortadan kalkacaklardır. Prusya ulusunun Alman İmparatorluğu için yazılmış alınyazısı ne olursa olsun, Bismarck, büyük kentlerin sona ermesi yolundakı en değerli dileğinin yerine geleceği kurumlu bilinci ile ölebilir.[31*]
      Ve şimdi de bay Dühring'in, eski üretim türünü tepeden tırnağa altüst etmeksizin, ve özellikle eski işbölümünü ortadan kaldırmaksızın, toplumun tüm üretim araçlarına elkoyabileceği, ve yalnızca "doğal uygunluklar ve kişisel yetenekler hesaba katıldığı" andan başlayarak her şeyin yoluna gireceği yolundaki çocukça düşüncesi gözönüne getirilsin, — "doğal uygunluklann ve kişisel yeteneklerin hesaba katılması", büyük insan yığınlarının, önce olduğu gibi sonra da bir tek maddenin üretimine bağlanmasını, büyük "nüfüslar"ın bir tek üretim kolu tarafından istenmesini, ve insanlığın, önce olduğu gibi sonra da, tıpkı şimdi "niteliksiz işçiler" ile "mimarlar"ın olması gibi, belli bir sayıda türlü biçimde sakatlanmış "ekonomik çeşitlilikler" durumunda bölünmesini engellemez. (sayfa 421) Demek toplumun tüm üretim araçlarına egemen olması gerekiyorsa, her bireyin kendi üretim aracının kölesi olarak kalması ve yalnızca bu üretim aracının hangisi olacağını seçme hakkına sahip olması için gerekiyor! Bunun gibi, bay Dühring'in kent ve kır ayrılığını nasıl "işlerin doğası gereği kaçınılmaz" bir şey saydığı ve buna karşı bula bula —bir araya gelmesi bakımından tamamen Prusyalı bir nitelik taşıyan— damıtma ve pancar şekeri üretimi kollarında, nasıl küçücük bir geçişi çare bulabildiği de göz önüne getirilsin; bay Dühring, sanayinin ülke içindeki dağılımını, işletmeyi doğrudan doğruya hammadde çıkarımıyla —daha şimdiden çıkanldıkları yerlerden gitgide daha uzak yerlerde tüketilen hammaddelerin çıkarımılyla!— pekiştirme zorunluluğu üzerine geleceğin bilmem hangi bulgularına bağlar! Ve en sonunda da, toplumsal gereksinmeleri, tarım ve sanayi birliğini, sanki bu işte yapılacak ekonomik bir özveri varmış gibi, hatta ekonomik kaygılara karşı bile en sonunda zorla kabul ettirecekleri güvencesini vererek, gerisinin güvenliğini sağlamaya çalışır!
      Kuşkusuz, eski işbölümünü olduğu gibi, kent ve kır ayrılığını da ortadan kaldıracak ve üretimin tümünü altüst edecek devrimci öğelerin, modern büyük sanayi üretimi koşulları içinde daha şimdiden tohum durumunda içerildiklerini ve onların gelişmesini engelleyen şeyin bugünkü kapitalist üretim biçimi olduğunu görmek için, schnaps [Prusya rakısı] ve pancar şekerinin en önemli sınai ürünler oldukları ve tecimsel bunalımların kitap pazarında irdelenebildiği bir ülke olan Prusya'nın, töresel yargılama çevresinden biraz daha geniş bir çevrene (ufka) sahip olmak gerek. Bunun için, gerçek büyük sanayiyi, tarihi ve bugünkü gerçekliği içinde, özellikle kendi yurdu olan ve klasik yetkinliğine erişmiş bulunduğu biricik ülkede tanımak gerek; ve o zaman modern bilimsel sosyalizmin sulandırılması ve bay Dühring'in özgül Prusya sosyalizmi düzeyine düşürülmesi de düşünülmeyecektir. (sayfa 422)



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
BÖLÜŞÜM


      Daha önce, dühringvari iktisadın şu teze vardığını görmüştük: Kapitalist üretim biçimi tamamen iyidir ve varlığını sürdürebilir, ama kapitalist bölüşüm biçimi metelik etmez ve ortadan kalkması gerekir. Şimdi bay Dühring'in "sosyalite"sinin, bu tezin düşsel uygulamasından başka bir şey olmadığını saptıyoruz. Gerçekten bay Dühring'in, kapitalist toplumun üretim biçiminde, üretim biçimi olarak eleştirecek hiç bir şey bulamadığı, eski işbölümünü bellibaşlı bütün ilişkileri içinde korumak istediği ve sonuç olarak kendi ekonomik komünü içindeki üretim üzerine söyleyecek hemen hiçbir şeyi olmadığı ortaya çıkmış bulunuyor. Üretim, kuşkusuz elle tutulur gerçekliklerin sözkonusu olduğu, "ussal imgeleme yetisi"nin özgür ruhunun atılışına ancak az bir yer verebildiği bir alandır: Kendini gülünç etme tehlikesi çok yakındır! Buna karşılık, bay Dühring'in görüşlerine göre üretim
(sayfa 423) ile hiçbir ilişkisi olmayan, ona göre üretim tarafından değil, ama arı bir istenç eylemi tarafından belirlenen bölüşüm, onun "toplumsal ilmi simya"sının öz alanıdır.
      Ekonomik komünde ve birçok ekonomik komün içeren tecimsel komünde örgütlenmiş eşit üretim görevine karşılık eşit tüketim hakkı var. Burada "emek... eşit değerlendirme ilkesine göre bir başka emek ile değişilir. ... Edim ve karşı-edim burada, emek büyüklüklerinin gerçek bir eşitliğini simgelerler. [Ve] insan güçlerinin [bu] eşitlenişini [uygulama bakımından], bu güçlerin az ya da çok üretmiş ya da raslansal olarak hiç bir şey üretmemiş olması o denli önemli değildir"; çünkü zaman ve güç istemeleri ölçüsünde, öyleyse tüymek ve gezinti yapmak dahil her türlü iş, çalışma edimi olarak kabul edilebilir. Ama bütün üretim araçlarına, öyleyse bütün ürünlere de sahip olan topluluk olduğuna göre, bu değişim bireyler arasında olmaz: Bir yandan, her ekonomik komün ve onun üyeleri arasında, öte yandan çeşitli ekonomik ve tecimsel komünlerin kendileri arasında olur.
      "Özellikle çeşitli ekonomik komünler, kendi öz çerçeveleri içinde, perakende ticaretin yerine tamamen planlı bir sürümü geçireceklerdir."
      Toptan ticaret de bir o denli örgütlü: "Sonuç olarak özgür ekonomik toplum sistemi, işlemleri değerli madenler tarafından verilmiş temeller sayesinde yapılan, büyük bir değişim kurumu olarak kalır. Bu temel özelliğin kaçınılmaz zorunluluğunun anlaşılması, bizim şemamızı bugün ortalıkta dolaşan sosyalist fikirlerin en ussal biçimlerinde bile bulunan tüm belirsizliklerinden ayıranşeydir."
      Ekonomik komün, toplumsal ürünlerin ilk sahiplenicisi olarak, bu değişim ereğiyle, ortalama üretim giderlerine göre, "her madde çeşidi için bir birim fiyatı" saptamalıdır.
      "Üretim maliyet gideri denilen öğenin... bugün değer ve fiyat bakımından taşıdığı anlam... [sosyalitede] kullanılacak emek niceliği değerlendirmeleri tarafından temsil edilecektir. Her kişinin, iktisada da yayılmiş hukuksal eşitliği ilkesine göre, sonunda ortak olanlar sayısını dikkate almaya (sayfa 424) indirgenebilen bu değerlendirmeler, aynı zamanda, hem doğal üretim koşullarına ve hem de değeri gerçekleştirme toplumsal hakkına uygun düşen fiyatlar ilişkisini vereceklerdir. Değerli madenler üretimi, paranın değerini belirleme bakımından, tıpkı bugünkü gibi kararlaştırıcı bir önem taşımakta devam edecektir. ... O halde görülüyor ki, değişikliğe uğramış toplumsal kuruluşta, değerlerin varlık nedeni ve ölçeğini, ve sonuç olarak ürünlerin birbirleri ile kendilerine göre değiştirildikleri oranları yitirmek şöyle dursun, onlara gereğince ilk kez olarak sahip olunur."
      Ünlü "mutlak değer" ensonu gerçekleşti.
      Ama, öte yandan komün, herkese emeğinin karşı-edimi olarak, herkes için eşit olacak günlük, haftalık ya da aylık bir para tutarı vererek, bireyleri üretilen maddeleri kendisinden satın alma durumuna getirme zorunda da kalacaktır.
      "Öyleyse, sosyalite bakımından, ücret ortadan kalkar ya da zorunlu olarak ekonomik gelirlerin tek biçimi durumuna gelir demek arasında bir fark yoktur."
      Oysa eşit ücretler ile eşit fiyatlar "tüketimin, nitel değilse de, nicel eşitliği"ni meydana getirirler ve böylece de "'evrensel adalet ilkesi" ekonomik bakımdan gerçekleşmiş olur. Geleceğin bu ücretinin düzeyinin belirlenmesi üzerine bay Dühring, bize, burada, yalnızca bütün öteki durumlarda olduğu gibi, "eşit emeğe karşı eşit emek" verildiğini söyler. Buna göre altı saatlik bir emek için, kendinde altı saatlik emeği cisimleştiren bir para tutarının ödenmesi gerekecektir.
      Bununla birlikte "evrensel adalet ilkesi"ni, burjuvayı her çeşit komünizm karşısına, özellikle ilkel işçi komünizmi karşısına çıkaran o kaba eşitçilik ile karıştırmamak gerek. Bu ilke, o kaba eşitçiliğin onu göstermek istediği denli acımasız olmaktan uzaktır.
      "Ekonomik hakların ilkel eşitliği, adaletin gerektirdiği şeye, gönüllü olarak özel bir iyilik bilme ve saygı dışavurumunun eklenmesini dıştalamaz. ... Toplum, üstün verim türleri üzerine tüketim için ölçülü bir ek gelir aracıyla dikkati çekerek, kendi kendini onurlandırır." (sayfa 425)
      Ve bay Dühring de güvercinin suçsuzluğu ile yılanın kurnazlığını birleştirerek, geleceğin Dühring'lerinin ölçülü aşırı-tüketimi için çok dokunaklı bir kaygı gösterdiği zaman, kendi kendini onurlandırır.
      Böylece kapitalist üretim biçimi, kesinlikle ortadan kaldırılmıştır. Çünkü "böyle bir durumda, birinin bir özel araçlar çokluğuna gerçekten sahip olduğunu varsayalım, o, bu çokluk için hiçbir kapitalist kullanım yolu bulamayacaktır. Hiçbir birey ya da bir grup, ondan bu fazlalığı üretim için, değişim ya da satın almadan başka hiçbir yoldan almayacaktır; ama o, kendini hiçbir zaman kendisine faizler ya da bir kâr ödenen bir durum içinde bulamayacaktır. [Böylece], eşitlik ilkesine uygan düşen kalıtım yoluyla bir geçirme [kabul edilir bir şeydir. Bu kaçınılmaz bir şeydir, çünkü] kalıtım yoluyla belli bir geçirme (transmission), aile ilkesine her zaman zorunlu olarak eşlik edecektir. [Kalıtım hakkı da] geniş bir mal birikimine götüremez, çünkü burada mülkiyetin oluşması... artık hiçbir zaman üretim araçları ve arı rantiye kişiler meydana getirme ereğine sahip olamaz."
      Böylece ekonomik komün uygun bir biçimde kurulmuş oluyor. Şimdi de nasıl işlediğine bakalım.
      Bay Dühring'in bütün varsayımlarının tastamam gerçekleştiğini kabul edelim; öyleyse ekonomik komünün, üyelerinden her birine, altı saatlik bir günlük emek için, içinde gene altı saatlik emeğin cisimleştiği bir para tutarı, diyelim on iki mark ödediğini varsayıyoruz demektir. Ayrıca fiyatların değerlere tastamam eşit olduklarını, yani varsayımımız içinde yalnızca hammadde giderlerini, makinelerin aşınmasını, çalışma araçları tüketimini ve ödenen ücreti kapsadıklarını kabul edelim. Çalışan yüz üyesi bulunan bir ekonomik komün, o zaman her gün 1.200 mark, 300 işgünlük bir yıl içinde de 360.000 mark değerinde meta üretir ve bu tutarı, her biri 12 marklık günlük ya da 3.600 marklık yıllık payı ile istediğini yapan üyelerine öder. Yıl sonunda ya da yüz yıl sonra, komün başlangıçta olduğundan daha zengin değildir. Bu zaman içinde komün, kendi üretim araçları stokuna zarar (sayfa 426) vermedikçe, bay Dühring'in tüketimi için ölçülü ek geliri sağlamaya bile yetenekli olmayacaktır. Birikim, büsbütün unutulmuştur. Daha da kötüsü: Birikim toplumsal bir zorunluluk olduğu ve para saklama olgusunda da elverişli birikim biçimi bulunduğu için, ekonomik komün örgütü kendi üyelerini doğrudan doğruya özel birikime ve sonuç olarak kendi öz yıkımına çağırır.
      Ekonomik komünün özlüğündeki bu parçalanmadan nasıl kaçınmalı? Komün, sevgili "vergileme"ye, fiyat yükseltmeye başvurabilir ve yıllık üretimini 360.000 mark yerine 480.000 marka satabilir. Ama bütün öteki ekonomik komünler de aynı durum içinde bulundukları ve buna göre aynı şeyi yapmak zorunda kalacakları için, her biri öteki ile değişimde cebine attığı kadar "vergileme" ödeyecek ve bunun sonucu "haraç", yalnızca kendi öz üyelerinin sırtına yüklenmiş olacaktır.
      Ya da komün bu sorunu, her üyeye altı saatlik emek için altı saatlıkten az bir emeğin, diyelim dört saatlik emeğin ürününü ödeyerek, yani ona günde oniki mark yerine sekiz mark vererek, ama meta fiyatlarını eski düzeyde bırakarak, bir anda çözer. Bu durumda, daha önce üstü kapalı bir biçimde ve dolambaçlı bir yoldan yapmaya giriştiği şeyi, açıkça ve doğudan doğruya yapar: Üyelerine, tamamen kapitalist bir biçimde, üretimleri değerinin altında ödeyerek ve üstelik onların ancak kendinden satın alabilecekleri metaları tam değerleri üzerinden hesaplayarak, yıllık 120.000 mark tutarında marksist artı-değeri oluşturur. Demek ki, ekonomik komün, bir yedeklik fonunu, ancak kendini en geniş komünist temel üzerinde "yetkinleşmiş" truck-system [32*] olarak açığa vurarak oluşturabilir.
      Öyleyse, iki şeyden biri: Ya ekonomik komün "eşit emeğe karşı eşit emek" verir ve bu durumda, üretimin sürdürülmesi ve genişletilmesi için bir fonu o değil, ancak özel kişiler biriktirebilir. Ya da bu fonu o oluşturur; ama bu durumda artık (sayfa 427) "eşit emeğe karşı eşit emek" vermez.
      Ekonomik komündeki değişimin içeriğinin içyüzü, işte bu. Ya biçiminin içyüzü ne? Değişim maden para aracılığı ile yapılır ve bay Dühring de bu iyileştirmenin "tarihsel önemi" konusunda az kurumlanmaz. Ama komün ile komünün kendi üyeleri arasındaki ticarette para, kesin olarak para değildir ve hiçbir zaman para olarak iş görmez. Salt emek belgesi işini görür; yalnızca, Marx gibi söylemek gerekirse, "üreticinin ortak çalışmadaki bireysel payını ve tüketim için ayrılan ortak üretimdeki bireysel hakkını" saptar ve bu görev içinde, "tiyatro için bilet ne denli 'para' sayılırsa, o denli 'para'dır"[33*] Öyleyse para, örneğin onu bir sayfaya iş saatlerinin ve ötekine de buna karşılık elde edilen yararlanımların yazıldığı bir "büyük tecimsel defter" ile değiştiren Weitling'de olduğu gibi, herhangi bir işaret ile değiştirilebilir.[34*] Uzun sözün kısası, ekonomik komünün kendi üyeleri ile olan ticaretinde para, yalnızca Owen'ın "çalışma saati-para"sı olarak bay Dühring'in yukardan baktığı ama gene de kendi gelecekteki iktisadına kendi eliyle sokmak zorunda kaldığı o "kuruntu"nun ta kendisi olarak iş görür. Yerine getirilmiş "üretim görevi" ile böylece edinilmiş "tüketim hakkı" ölçüsünü gösteren belge ister bir kağıt parçası, ister bir jeton, isterse bir altın sikke olsun, bunun bu erek bakımından hiçbir önemi yoktur. Ama, görecek olduğumuz gibi, başka erekler bakımından bu, hiç de böyle değildir.
      Eğer maden para, ekonomik komünün kendi üyeleri ile olan ticaretinde para olarak değil, ama emeğin kılık değiştirmiş belgesi olarak iş görüyorsa, çeşitli ekonomik komünler arasındaki değişimde kendi para görevini daha da az görür. Burada, bay Dühring'in varsayımlarına göre maden para tamamen geçersizdir. Gerçekten, eğer emeğin doğal ölçeğiyle —zaman, birim olarak çalışma saati— hesaplansaydı, eşit bir emek ürünü ile eşit bir emek ürününün değişimini, ilkin çalışma saatlerini paraya çevirmekten çok daha yalın bir (sayfa 428) biçimde yerine getiren basit bir muhasebe yeterdi. Değişim, aslında arı ayni değişimdir; bütün artan alacaklar, öteki komünler üzerine çekilen poliçeler aracıyla kolayca ve yalın bir biçimde ödünlenirler. Ama eğer bir komünün öteki komünler karşısında gerçekten bir açığı olacaksa, o zaman dünyanın bütün altını istediği denli "doğal yönelimi ile para" olsun, bu durum komünü, eğer borcu yüzünden öteki komünlere bağımlı bir duruma düşmek istemiyorsa, o açığı kendi öz çalışmasındaki bir artış ile kapama zorunluluğundan kurtaramaz. Bununla birlikte okurdan, burada gelecekle ilgili bir yapı kurmadığımızı aklından hiç çıkarmaması dilenir. Yalnızca bay Dühring'in varsayımlarını kabul ediyor ve onlardan kaçınılmaz sonuçları çıkarmaktan başka bir şey yapmıyoruz.
      Demek ki ne ekonomik komün ile kendi üyeleri, ne de çeşitli komünler arasındaki değişimde, "doğal yönelimi ile para olan" altın, bu özlüğünü gerçekleştiremez. Bununla birlikte bay Dühring, onun hatta "sosyalite"de bile parasal bir işlev görmesini buyurur. Öyleyse bu parasal işlev için bir başka eylem alanı aramamız gerek. Ve bu eylem alanı da var. Bay Dühring gerçi herkesi "nicel olarak eşit bir tüketim" yapabilecek bir duruma koyar ama kimseyi buna zorlayamaz. Tersine, kendi dünyasında herkes parasıyla istediğini yapabilir, diyerek kurumlanır. Öyleyse o, kimileri kendilerine ödenen ücretle geçinemezken, başka kimilerinin bir yana biraz para koymalarını engelleyemez. Hatta kalıtım (miras) hakkında, sonuç olarak ana-babalar için çocukların bakım zorunluluğunu çıkaran ailenin ortak mülkiyetini açıkça kabul ederek, bunu kaçınılmaz kılar. Ama işte böyle yapmakla da nicel olarak eşit tüketimde büyük bir gedik açar. Bekar erkek, günde sekiz veya oniki mark ile parlak bir biçimde ve mutluluk içinde yaşar, oysa sekiz küçük çocuğu ile birlikte dul erkek, sürünür. Ama öte yandan, ödemede parayı koşulsuz kabul ederek komün, bu paranın kişisel çalışmadan başka bir yoldan da kazanılabilmesi olanağını açık bırakır. Non olet,[35*] (sayfa 429) "paranın kokusu yoktur". Komün onun nerden geldiğini bilmez. Ama böylece, o zamana değin yalnızca bir emek jetonu rolünü oynamış olan maden paranın, gerçek bir parasal işlev kazanması için bütün koşular verilmiş bulunur. İşte, bir yandan para biriktirme ve öte yandan da borçlanmanın etkeni ve nedeni budur. Sıkıntı çeken, para biriktirenden ödünç alır. Komün, tarafından yaşama araçlarının ödenmesi için kabul edilen ödünç para, böylece bugünkü toplumda ne ise gene o olur: İnsan emeğinin toplumsal cisimleşmesi, emeğin gerçek ölçeği, genel dolaşım aracı. Dünyanın bütün "yönetsel yasa ve kurallar"ı, çarpım cetveline ya da suyun kimyasal bileşimine karşı ne denli güçsüzseler; buna karşı da o denli güçsüzdür. Ve para biriktiren kişi, sıkıntı içinde bulunan kişiden faiz isteyebilecek bir durumda olduğundan, böylece maden paranın para işlevi ile aynı zamanda, tefeci de yeni baştan yaşama dönmüş bulunur.
      Buraya değin, yalnızca maden paranın dühringvari ekonomik komünün eylem alanı içinde tutulmasının etkilerini dikkate aldık. Ama bu eylem alanı dışında kahrolası dünya, şimdilik kendi bildiği yolda kaygısızca devam eder. Altın ve gümüş dünya pazarında, evrensel para, genel alım ve ödeme aracı, zenginliğin mutlak toplumsal cisimleşmesi olarak kalır. Ve,değerli madenin bu özgülüğü ile birlikte, ekonomik komün üyesi olan bireyler için ortaya yeni bir para biriktirme; zenginleşme, tefecilik nedeni çıkar: Komün karşısında ve komün sınırları dışında özgürlük ve bağımsızlık içinde hareket etmek ve birikmiş bireysel zenginliği dünya pazarında değerlendirmek isteği. Tefeciler, dolaşım aracı ticareti yapan adamlar durumuna, bankacılar durumuna, dolaşım aracı ve evrensel para egemenleri durumuna, bunun sonucu üretim egemenleri durumuna, bunun da sonucu, hatta üretim araçları saymaca olarak daha yıllar boyunca ekonomik ve tecimsel komün mülkiyeti olarak görünseler bile, üretim araçları egemeni durumuna dönüşürler. Ama sonuç olarak, (sayfa 430) bankacılar durumuna dönüşmüş bulunan para biriktiriciler ve tefeciler, artık ekonomik ve tecimsel komünün de efendisidirler. Bay Dühring'in "sosyalite"si, öteki sosyalistlerin "belirsizlikler"inden gerçekten pek özsel bir biçimde ayrılır. Bu "sosyalite"nin, —eğer gene de kurulur ve güçlenirse,— denetimi altında ve kesesi için canını dişine takarak yiğitçe çalışacağı yüksek finansı dünyaya yeniden getirmekten başka bir ereği yoktur. Onun için tek kurtuluş, para biriktiricilerin, evrensel paralan sayesinde ..., komünden bir an önce kaçmayı yeğlemeleri olacaktır.
      Eski sosyalizm üzerine Almanya'da egemen olan geniş bilgisizlik sonucu iyi yürekli bir genç, örneğin Owen'ın emek bonolarının da böyle bir kötüye kullanmaya neden olup olamayacağı sorununu ortaya sürebilir. Burada bu emek bonolarının anlamı üzerinde uzun boylu durmamıza gerek olmamasına karşın, gene de dühringvari "geniş şema"yi, Owen'ın "bayağı, kaba ve yoksul fikirleri" ile karşılaştırmak için şunlan söyleyelim: Önce, Owen'ın emek bonolarının böyle kötüye kullanılması için, onların gerçek para durumuna dönüşmeleri gerekir, oysa bay Dühring gerçek parayı varsayar ama onun basit bir emek jetonundan başka türlü bir iş görmesini yasaklamak ister. Orada gerçek kötüye kullanma varken, burada paranın, insan isteğinden bağımsız içkin özlüğü kendini gösterir; burada para, bay Dühring'in paranın özlüğü üzerindeki kendi öz bilgisizliği gereği ona yüklemek istediği kötüye kullanma karşısında, kendi öz ve gerçek kullanımını gerçekleştirir. İkincisi, Owen'da emek bonoları, toplumsal kaynakların tam ortaklığı ve özgür kullanımına bir geçiş biçiminden ve bunun yanısıra olsa olsa komünizmi Britanya halkı için kabul edilebilir gösterme aracından başka bir şey değildir. Öyleyse, eğer herhangi bir kötüye kullanma Owen'ın toplumunu, emek jetonlarını ortadan kaldırmak zorunda bıraksaydı, bu toplum, böylece kendi ereğine doğru bir adım daha atar ve daha yüksek bir evrim aşamasına girerdi. Buna karşılık dühringvari ekonomik komün, parayı ortadan bir kaldırmaya görsün, bir anda kendi "tarihsel önem"ini yok (sayfa 431) eder, en özgün güzelliğini ortadan kaldırır, dühringvari ekonomik komün olmaktan çıkar ve bay Dühring'in onu ancak o denli acı ve ussal düşünce çalışması pahasına çekip çıkarabildiği belirsizlikler düzeyine düşer.[36*]
      Peki, dühringvari ekonomik komünün içinde çabalayıp durduğu bütün tuhaf yanlışlık ve karışıklıklar nerden geliyor? Yalnızca bay Dühring'in kafasında değer ve para kavramlarını saran ve ensonunda onu emeğin değerini bulmak istemeye götüten belirsizlikten. Ama bay Dühring bu türlü belirsizliğin Almanya tekelini elinde tutmadığı, tersine büyük bir rekabetle karşılaştığı için, onun dolaştırmiş bulunduğu "yumağı çözme işini bir an için üzerimize almak" istiyoruz.
      İktisadın tanıdığı tek değer, meta değeridir. Meta nedir? Az çok birbirinden ayrı bir üreticiler toplumunda, üretilen ürünler, öyleyse en başta özel görünür. Ama bu özel ürünler, ancak üreticinin tüketimi için değil, ama başkaları tarafından tüketim için, yani toplumsal tüketim için üretildikleri zaman meta durumuna gelirler; bunlar toplumsal tüketime, değişim aracıyla girerler. Demek ki özel üreticiler, toplumsal bir ilişki içindedirler; bir toplum oluştururlar. Ürünleri her birinin özel ürünleri olmasına karşın, böylece aynı zamanda ama güdeksiz (sans intention) ve deyim yerindeyse istençlerine karşı, toplumsal ürümlerdir de. Şu halde bu özel ürünlerin toplumsal niteliği neye dayanır? Açıkça iki özgülüğe: Önce hepsinin, herhangi bir insanın gereksinmesini karşılamasına, yalnızca üretici için değil, ama başkaları için de bir kullanım-değeri taşımasına; ikinci olarak da bir yandan çok çeşitli bireysel emeklerin ürünleri olmakla birlikte, aynı zamanda yalnızca insan emeği, genel insan emeği ürünleri de olmalarına. Başkaları için de bir kullanım-değeri taşıdıkları ölçüde, genel bir biçimde değişime girebilirler; hepsinde de genel insan (sayfa 432) erneği, yalın insan emek-gücü harcaması bulunduğu ölçüde, her birinin içerdiği bu emek niceliği aracıyla değişimde birbirleri ile karşılaştırılabilir, eşit ya da eşitsiz olarak değerlendirilebilirler. İki eşit özel üründe, toplumsal koşullarda herhangi bir değişiklik olmadıkça, eşitsiz bir bireysel emek niceliği bulunabilir, ama her zaman ancak eşit bir genel insan emeği niceliği vardır. Beceriksiz bir demirci beş atnalı yapmak için, becerikli bir demircinin on atnalı yapmaya harcadığı kadar bir zaman harcayabilir. Ama toplum, birinin olağan beceriksizliğini değerlendirmez, yalnızca orta beceriklilikte normal bir emeği, genel insan emeği olarak tanır. Öyleyse birincinin beş atnalından biri, değişimde, öteki tarafından eşit bir emek zamanı içinde yapılan on atnalının birinden daha çok değer taşımaz. Bireysel emek, ancak ve ancak toplumsal bakımdan gerekli olduğu ölçüdedir ki genel insan emeği içerir.
      Öyleyse ben, bir meta şu belirli değere sahiptir dediğim zaman: l° onun toplumsal bakımdan yararlı bir ürün olduğunu; 2° özel bir kişi tarafından kendi hesabına üretilmiş bulunduğunu; 3° bir yandan özel emek ürünü olmakla birlikte bu metaın, aynı zamanda ve deyim yerindeyse bilmek ya da istemeksizin, toplumsal emeğin ve bu emeğin toplumsal bir yöntem tarafından, değişimi tarafından saptanmış belirli bir niceliğinin ürünü de olduğunu; 4° bu niceliği emeğin kendisi ile, şu ya da bu çalışma saati sayısı ile değil, ama bir başka meta ile belirttiğimi söylemiş olurum. Öyleyse eğer ben, bu saat; şu kumaş değerindedir ve bunlardan her biri elli mark eder dersem: saat, kumaş ve para aynı nicelikte toplumsal emeği içeriyor demiş olurum. Demek ki onlarda temsil edilmiş toplumsal emek süresinin, toplumsal olarak ölçülmüş ve eşit bulunmuş oldudunu saptarım. Ama bu zaman, emek süresinin genellikle çalışma saatleri, işgünleri, vb. olarak ölçüldüğü gibi, doğrudan doğruya mutlak biçimde ölçülmemiştir; bir dolambaçlı yolla, değişim aracıyla, bağıntılı olarak ölçülmüştür. Bu nedenle, emek süresinin bu saptanmiş niceliğini de, sayısı bana bilinmez kalan çalışma saatleri ile (sayfa 433)belirtemem: Onu da ancak bir dolambaçla, bağıntılı bir biçimde, aynı toplumsal emek süresi niceliğini temsil eden bir başka meta durumunda belirtebilirim. Saatin değeri, kumaşın değeri kadardır.
      Ama temeli oldukları toplumu bu dolambaça zorlayan meta üretimi ve meta değişimi, onu bu dolambacı olanaklı olduğunca kısaltmaya da zorlarlar. Metaların bayağı ayaktakımı içinden, kendisinde bütün öteki metaların değerinin kendini her zaman dışavurabildiği kral bir metaı, toplumsal emeğin dolaysız cisimleşmesi olarak görünen ve bunun sonucu bütün öteki metalar ve dolaysız ve koşulsuz bir biçimde değişebilir bir duruma gelen bir metaı: parayı bir yana ayırırlar. Değer kavramı içinde tohum durumunda içerilen para, gelişmiş değerden başka bir şey değildir. Ama meta değerinin, para biçimi altında meta karşısında bağımsız bir varoluş kazanması sonucu, meta üreten ve meta değişimi yapan topluma yeni işlevler ve yeni toplumsal etkiler ile bezenmiş yeni bir etken katılır. Şimdilik ayrıntılarına girmeden, bunu saptamamız yeter.
      Meta üretimi iktisadı, yalnızca bir dereceye değin bilinen etkenleri hesaba katma durumunda bulunan tek bilim değildir. Fizikte de belli bir gaz hacmi içinde, basınç ve sıcaklık da belli iken, ne kadar tekil gaz molekülü olduğunu bilmeyiz. Ama Boyle yasasının doğru olması ölçüsünde, herhangi bir gazın bu belli hacminin eşit basınç ve eşit sıcaklıktaki herhangi bir başka gazın eşit hacmi kadar molekül içerdiğini biliriz. Bundan ötürü, en çeşitli gazların en çeşitli hacimlerini, en çeşitli basınç ve sıcaklık koşulları altında, molekül içerikleri bakımından karşılaştırabiliriz; ve eğer 0° santigrad sıcaklık ve 760 mm basınç altında bir litre gazı birim olarak kabul edersek, bu birim ile molekül içeriğini ölçebiliriz. Kimyada, çeşitli öğelerin mutlak atom ağırlıkları da, bilmediğimiz şeyler arasındadır. Ama karşılıklı ilişkilerini bilerek onlan da bir dereceye değin biliyoruz. O halde meta üretimi ve meta üretimi iktisadı, çeşitli metalar içinde bulunan bilinmeyen emek niceliklerinin göreli bir dışavurumunu bu (sayfa 434) metaların göreli emek içerikleri bakımından karşılaştırılması sayesinde nasıl elde ediyorsa, kimya da kendisi için bilinmeyen şeyler arasında bulunan atom ağırlıkları büyüklüğünün göreli bir dışavurumunu, çeşitli öğeleri atom ağırlıkları bakımından karşılaştırarak, birinin atom ağırlığını ötekinin (kükürt, oksijen, hidrojen) katları ya da kesirleri biçiminde belirterek, öyle dışavurur. Ve meta üretimi altını, mutlak meta, öteki metaların mutlak eşdeğeri, tüm değerlerin ölçeği durumuna nasıl yükseltiyorsa, kimya da hidrojeni, atom ağırlığını l'e eşit olarak kabul ederek ve bütün öteki öğelerin atom ağırlıklarını hidrojene indirgeyerek, onları onun kendine özgü atom ağırlığının katları biçiminde dışavurarak, kimyasal para durumuna öyle yükseltir.
      Bununla birlikte meta üretimi, toplumsal üretimin tek biçimi değildir. Eski Hint topluluğunda, güney Slavları aile topluluğunda, ürünler meta durumuna dönüşmez. Komün üyeleri doğrudan doğruya üretim için örgütlenmiş iş, gelenek ve gereksinmelere göre bölünmüştür — tüketime ayrıldıkları ölçüde, ürünler de öyle. Dolaysız bölüşüm gibi dolayımsız toplumsal üretim de her türlü meta değişimini, öyleyse (hiç değilse komün içinde) ürünlerin meta durumuna dönüşümünü ve sonup olarak değerler durumuna dönüşümlerini dıştalar.
      Toplum, üretim araçlarını mülkiyetine alıp da onları dolayımsız bir biçimde toplumsallaşmış bir üretim için kullanır kullanmaz, her bireyin emeği, özgül yararlılık niteliği ne denli farklı olursa olsun, hemen ve doğrudan doğruya toplumsal emek durumuna gelir. Bir ürünün içerdiği toplumsal emek niceliğinin, bundan böyle önce bir dolambaç aracıyla saptanmasına gereksinme yoktur; ortalama olarak hangi niceliğin zorunlu olduğunu günlük deney doğrudan doğruya gösterir. Toplum yalnızca, bir buhar makinesinde, son üründen bir hektolitre has buğdayda, belirli bir nitelikteki yüz metrekare kumaşta ne kadar çalışma saati bulunduğunu hesaplayabilir. Öyleyse, ürünler içine konmuş ve toplumun dolaysız ve mutlak bir biçimde bildiği emek niceliğini, onun (sayfa 435) doğal, eksiksiz, mutlak ölçeği olan zamanile belirtecek yerde, bir üçüncü ürün durumundaki, bir zamanlar çıkar yol olarak, kaçınılmaz bulunan, göreli dalgalanan, eksik bir ölçek ile belirtmekte devam etmek toplumun usuna bile gelemez. Tıpkı atom ağılıklarını eksiksiz ölçekleri ile, yani gramın milyarda ya da katrilyonda-biri biçimindeki gerçek bir ağırlık ile belirtebilecek bir duruma geleceği gün, onları gene de göreli bir biçimde, hidrojen atomu dolambacı aracıyla belirtmenin kimyanın usuna gelemeyeceği gibi. Öyleyse, yukarda varsayılan koşullar içinde toplum, ürünlere değer de yüklemez. Toplum yüz metrekare kumaşın, üretimi için diyelim bin çalışma saati istediği yalın gerçeğini, bu kumaş bin çalışma saati değerindedir gibi saşı ve saçma bir biçim altında dile getirmeyecektir. Kuşkusuz toplum, o zaman da her kullanım nesnesinin üretimi için ne kadar emek gerektiğini bilmek zorunda olacaktır. Üretim planını, en önemli parçasını emek-güçlerinin oluşturduğu üretim araçlarına göre hazırlamak durumunda kalacaktır. Planı belirleyecek olan şey, eninde sonunda, çeşitli kullanım nesnelerinin kendi aralarında ve üretimleri için gerekli emek niceliklerine göre tartılmış yararlı etkileridir. İnsanlar her şeyi, ünlü "değer"in işe karışması olmaksızın, çok yalın bir biçimde düzenleyeceklerdir.[37*]
      Değer kavramı, meta üretiminin ekonomik koşullarının en genel ve bunun sonucu en geniş dışavurumudur. Öyleyse değer kavramı, yalnızca paranın değil, ama meta üretiminin ve meta değişiminin daha geniş bir biçimde gelişmiş bütün biçimlerinin de tohumunu içinde taşır. Daha değerin özel ürünler içinde içerilen toplumsal emeğin dışavurumu olduğu gerçeğinde, bu toplumsal emek ile aynı ürün içinde içerilen bireysel emek arasındaki farklılık olanağı yatar. Öyleyse, (sayfa 436) eğer toplumsal üretim biçimi geliştiği halde özel bir üretici eski biçimde üretmeye devam ederse, bu farklılık onun için çok belirli bir duruma gelir. Belirli bir meta türünün bütün özel üreticileri, bu metadan toplumsal gereksinmeleri aşan bir nicelikte ürettikleri zaman da aynı şey olur. Daha bir metaın değerinin, ancak bir başka meta biçiminde belirtilebilmesi ve ancak o meta ile değişimi aracıyla gerçekleşebilmesi gerçeğinde, değişimin hiç olaması ya da en azından tam değeri gerçekleştirmemesi olanağı yatar. Son olarak özgül emek-gücü metaı, kendini pazarda gösterdiği zaman değeri, başka herhangi bir meta değeri gibi, üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek süresine göre belirlenir. Bundan ötürü ürünlerin değer biçimi, bütün kapitalist üretim biçimini, kapitalist ile ücretli arasındaki karşıtlığı, yedek sanayi ordusunu, bunalımları, tohum durumunda içerir. Sonuç olarak, "gerçek değer"i baş köşeye oturtarak kapitalist üretim biçimini ortadan kaldırmak istemek, "gerçek" papayı başa geçirerek katolikliği ortadan kaldırmak ya da üreticilerin, sonunda bir gün, üreticinin kendi öz ürününe köleleşmesinin en geniş bir dışavurumu olan bir ekonomik kategorinin tutarlı bir kullanılması araçıyla, ürünlerini egemenlik altına alcakları bir toplumun kurulmasını istemektir.
      Meta üreten toplum, meta olarak meta içindeki değer biçimini para biçimine değin geliştirdikten sonra, değer içinde henüz saklı bulunan tohumlardan birçoğunun ortaya çıktığı görülür. İlk ve en önemli sonuç, meta biçiminin genelleşmesidir. Para, hatta o zamana değin üreticinin dolaysız tüketimi için üretilen nesnelere bile meta biçimini kabul ettirir, onlan değişime çeker. Böylelikle meta biçimi ve para, üretim bakımmdan doğudan doğruya toplumsallaşmış toplulukların iç ekonomilerine girer, bir ortaklaşma bağından sonra bir başkasını koparır ve toplululuğu bir özel üreticiler yığını biçimine dönüştürür. Para ilkin, Hindistan'da görülebildiği gibi, toprağın ortaklaşa işlenmesi yerine bireysel işlenmesini geçirir; daha sonra, ekilebilir toprağın devirli yeniden-dağıtımında hâlâ görülen ortaklaşa mülkiyetini, kesin bir (sayfa 437) paylaşma ile yok eder (örneğin Moselle kıyılarındaki tarımsal topluluklarda olduğu gibi; bu iş Rus topluluklarında da başlıyor); ensonu, orman ve otlakların ortaklaşa mülkiyetinden geriye ne kalmışsa, onu da bölüşmeye götürür. Üretimin gelişmesine dayanan öteki nedenler ne olursa olsun para, bunları topluluklar üzerinde etkili kılmak için hep en güçlü araç olarak kalır. Ve aynı doğal zorunlulukladır ki para, tüm "yönetsel yasa ve kurallar"a karşın, eğer bir gün kurulursa, dühringvari ekonomik komünü de dağıtmaktan başka bir şey yapamaz.
      Bir emek değerinden sözetmenin, terimlerde bir çelişki olduğunu daha önce yukarda (Ekonomi Politik, Bölüm VI) görmüştük. Emek, belli toplumsal koşullar içinde, yalnızca ürünler değil, ama değer de ürettiği ve bu değer emekle ölçüldüğü için, yerçekimi yerçekimi olarak özel bir ağırlığa ya da ısı özel bir sıcaklığa nasıl sahip olamazsa, emek de özel bir değere öyle sahip olamaz. Ama bugünkü toplumda işçinin, emeğinin tam "değer"ini almadığını ve sosyalizmin buna çare bulmaya aday olduğunu düşünmek, "gerçek değer" üzerine düş kuran tüm toplumsal düşçülüğün (confusionnisme) belirtici özgülüğüdür. Bunun sonucu, önce emeğin değerinin ne olduğunu bulmak gerekir; ve bunun ne olduğu da emeği asıl kendi ölçüsüne, zamana göre değil, ama ürününe göre ölçmeye çalışarak bulunur. İşçi "emeğin tam ürünü"nü almalıdır. Yalnızca emeğin ürünü değil, ama emeğin kendisi de bir ürün ile, bir saatlik emek bir başka saatlik emeğin ürünü ile dolayımsız değişebilir olmalıdır. Ama ortaya hemen "çok çetin" bir pürüz çıkar. Tam ürün, üleştirilir. Toplumun en önemli ilerleyici görevi, birikim, toplumdan geri alınır; bireylerin eline ve keyfine bırakılır. Bireyler, kendi "meyve"leri ile ne isterlerse onu yapabilirler; toplum, en iyi durumda, ne denli zengin ya da ne denli yoksul idiyse, gene o denli zengin ya da o denli yoksul olarak kalır. Demek ki eğer geçmişte birikmiş bulunan üretim araçları toplumun elleri arasında toplanmışsa bu, yalnızca gelecekte tüm üretim araçları bireylerin elleri arasında yeniden dağılsınlar diyedir. Kendi öz (sayfa 438) varsayımlarına bir şamar indirilir, katıksız bir saçmalığa varılır.
      Akışkan emeğin, çalışmakta olan emek-gücünün, bir emek ürünü ile değişilmesi istenir. Bu güç, o andan başlayarak, tıpkı kendisi ile değişilecek olduğu ürün gibi, metadır. Bu emek-gücünün değeri, artık hiçbir zaman ürününe göre değil ama kendinde cisimleşen toplumsal emeğe, o halde bugünkü ücret yasasına göre belirlenir.
      Ama bu, istenmeyen şeyin ta kendisidir. Akışkan emeğin, emek-gücünün, kendi tam ürünü ile değişilebilir olması istenir. Bu, onun kendi değeri ile değil, ama kendi kullanım-değeri ile değişebilir olması gerektiği anlamına gelir; değer yasası bütün öteki metalara uygulanmalı, ama emek-gücü için ortadan kaldırılmalıdır. "Emeğin değeri" arkasında saklanan, kendi kendini ortadan kaldırmaya özgü düşçülük, işte budur.
      "Eşit değerlendirme ilkesine göre emeğin emek ile değişimi", bunun bir anlamı olduğu ölçüde, öyleyse eşit toplumsal emek ürünlerini birbirleri ile değiştirme olanağı, öyleyse değer yasası meta üretiminin ta kendisinin, öyleyse bu üretimin en yüksek biçiminin, kapitalist üretimin de temel yasasıdğr. Bu yasa kendini, bugünkü toplumda, ekonomik yasaların kendilerini bir özel üreticiler toplumunda kabul ettirebilecekleri tek biçimde kabul ettirir: Nesnelerde ve ilişkilerde yatan, üreticilerin istenç ve etkinliğinden bağımsğz, körü körüne işleyen bir doğa yasası olarak. Bay Dühring, bu yasayı kendi ekonomik komününün temel yasası durumuna yükselterek ve ondan bu yasayı tam bir bilinçle uygulamasını isteyerek, varolan toplumun temel yasasını, kendi düşsel toplumunun temel yasası durumuna getirir. Varolan toplumu, ama düzgüsüzlükleri olmaksızın, ister. Böylelikle, Proudhon ile aynı alan üzerinde devinir. Onun gibi, meta üretiminin kapitalist üretim durumuna evriminden çıkan düzgüsüzlükleri, onların karşısında meta üretiminin, işleyişi tam da bu düzgüsüzlükleri meydana getirmiş bulunan temel yasasını yücelterek ortadan kaldırmak ister. Proudhon gibi değer (sayfa 439) yasasının gerçek sonuçlarını, düşsel sonuçları yardımıyla ortadan kaldırmak ister.
      Ama bizim soylu Rossinante'ı "evrensel adalet ilkesi" üzerine binmiş ve yiğit Sancho Pança'sı Abraham Ensz tarafından izlenen modern Don Quijote'miz, haksızlıklarla savaşmak üzere ülke ülke gezen şövalye olarak, Mambrino'nun zırhlı başlığının,[38*] "emek değeri"nin fethine gitmek için savaşa ne denli kurumlu bir biçimde girişirse girişsin, korkarız, çok korkarız ki geriye, romanın eski berber tasından başka hiçbir şey getirmeyecek. (sayfa 440)



BEŞİNCİ BÖLÜM
DEVLET, AİLE, EĞİTİM


      Bundan önceki iki bölüm ile bay Dühring'in "yeni sosyaliter kuruluş"unun ekonomik içeriğini hemen hemen eksiksiz bir biçimde açıklamış bulunuyoruz. Olsa olsa bir de, "tarihsel çevrenin evrensel genişliği"nin, hatta bilinen ölçülü aşırı-tüketimi bir yana bıraksak bile, onu kendi özel çıkarlarını görmekten alıkoymadığını belirtmek gerekirdi. Eski işbölümü toplumda varlığını sürdüreceğinden, ekonomik komün yalnızca mimarlar ile niteliksiz işçileri değil, ama meslekten kalem erbabını da hesaba katmak zorunda kalacaktır ve bu da telif hakkının geleceği sorununu ortaya çıkarır. Bu sorun bay Dühring'i, bütün öteki sorunlardan çok uğraştırır. Örneğin Louis Blane ve Proudhon dolayısıyla, sonunda Dersler'in dokuz sayfası üzerinde sergilenmek ve —ölçülü aşırı-tüketim ile birlikte mi, yoksa onsuz mu olduğu söylenmeksizin— "emek karşılığı" gizemli biçimi altında sosyalite limanına
(sayfa 441) sağ-salim sığınmak üzere, telif hakkı her yerde okurun bacaklarına dolaşır. Toplumun doğal sisteminde pirelerin konumu üzerine bir bölüm de en azından o denli uygun ve herhalde daha az sıkıcı olurdu.
      "Felsefe", geleceğin siyasal rejimi üzerine ayrıntılı buyruklar verir. Bu konuda Rousseau istediği denli bay Dühring'in "tek önemli habercisi" olsun, gene de temelleri yeterli bir derinlikle atmamıştır; daha derin olan ardılı Rousseau'yu son derece sulandırarak ve ona Hegel'in sulu bir yavan yemek halinde kaynatılmiş Hukuk Felsefesi artıklarından karıştırarak, bu işe köktenci bir çare bulur. "Birey egemenliği", gelecekteki dühringvari devletin temelini oluşturur. Bu egemenlik, çoğunluk egemenliği altında ezilmemeli ama orada ilk kez olarak doruk noktasına varmalıdır. Bu nasıl olur? Çok yalın bir biçimde.
      "Eğer herkesin herkesle her konuda anlaşmalar yaptığı varsayılır ve eğer bu sözleşmelerin konusu da haksız zararlara karşı karşılıklı yardımlaşma olursa, — zaman yalnızca hukukun korunup sürdürülmesine yönelik bir güç pekişmesi olacak ve artık düpedüz yığının birey ya da çoğunluğun azınlık üzerindeki erklik aşırılığından kaynaklanan hiçbir hak olmayacaktır."
      Gerçeksel felsefenin ta kendisi olan bu hokkabazlığın canlı gücü, en aşılmaz engeller arasından işte bu kolaylıkla geçer ve eğer okur eskisinden daha ileri gitmediğini düşünürse, bay Dühring ona bu işi o kadar hafife almaması gerektiği yanıtını verir, çünkü "genel istencin rolü anlayışındaki en küçük yanlışlık bireyin egemenliğini yok edebilir ve gerçek haklardan bir sonuç çıkarılmasını sağlayan şey de yalnızca bu egemenliktir".
      Bay Dühring alay ettiği zaman, hayranlarına tam da değimli oldukları biçimde davranır. Çok daha kötü şeyler de yapabilirdi: Nasıl olsa gerçeksel felsefe öğrencileri farkına bile varmazlardı.
      Oysa birey egemenliği, özsel olarak şuna dayanır ki "devlet karşısında birey, mutlak bir baskı durumu içinde (sayfa 442) bulunur", ama bu baskı, ancak "doğal adalete gerçekten hizmet ettiği" ölçüde doğrulanabilir. Bu amaçla, "yasama ve yüksek görevliler sınıfı" olacak, ama bunlar "topluluk ile birlikte kalacak"lardır; ayrıca kendini "orduda ya da iç güvenlik bakımından gerekli, yürütücü bir kesimdeki dayanışma ile" gösteren bir savunma birliği, yani ordu, polis ve jandarma da olacaktır. Gerçekte bay Dühring, şimdiye değin ne yiğit bir Prusyalı olduğunu çok gösterdi! Burada da müteveffa bakan von Rochow'un o "jandarmasını kalbinde taşıyan" örnek Prusyalısının ta kendisi olarak görünür. Ama geleceğin bu jandarması, bugünün "geriyecileri"[39*] denli tehlikeli olmayacaktır. O, egemen bireye karşı ne türlü zor kullanırsa kullansın, egemen bireyin her zaman bir avuntusu var: "Özgür toplum tarafından koşullara göre uğratıldığı haklılık ya da haksızlık, hiçbir zaman doğal durumun uğratacağından daha kötü bir şey olamaz!"
      Ve gene o kaçınılmaz telif hakları üzerinde bizi bir kez daha sendelettikten sonra bay Dühring, kendi gelecekteki dünyasında "baroya, kendiliğinden anlaşıldığı üzere, tamamen özgür ve genel olacak bir giriş hakkı" bulunacağı konusunda bize güvence verir. "Bugün tasarlanmış bulunan özgür toplum", gitgide daha karışık bir durum alır: mimarlar, niteliksiz işçiler, kalem-adamları, jandarmalar ve üstüne üstlük, bir de avukatlar! Bu "sağlam ve eleştirel entelektüel krallık", çeşitli dinlerin, iman sahibinin dünyasal yaşamını kendisine tatlı kılan şeyi orada her zaman biçim değiştirmiş bir durumda bulduğu çeşitli göksel krallıklarına tıpatıp benzer. Ve bay Dühring de, "herkesin kurtuluşunu kendine göre sağlayabildiği"[40*] devlete uyruk değil mi? Başka ne istenebilir?
      Ayrıca bizim isteyebildiğimiz şeyin önemi de yok. Önemli olan, bay Dühring'in istediği. Ve bay Dühring; Friedrich II'den şu bakımdan ayrılır ki, onun gelecekteki devletinde, (sayfa 443) herkesin kurtuluşunu kendine göre sağlayabildiği hiç de doğru değildir. Bu gelecekteki devletin anayasası şöyle der:
      "Özgür toplumda tapınış (culte) olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da.dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır. Öyleyse, doğru olarak anlaşılmış [bir] sosyalite sisteminin ... kiliseye değin tüm gözbağcılık aygıtını ve bunun sonucu bellibaşlı bütün din öğelerini ortadan kaldırması gerekir."
      Din, yasaklanır.
      Nedir ki, her din, insanların günlük yaşayışını egemenlik altında bulunduran dış güçlerin, onların kafalarındaki düşlemsel yansımalarından, dünyasal güçlerin içinde dünyaüstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadan başka bir şey değildir. Tarihin başlangıçlarında bu yansımaya uğrayan ve gelişmenin devamında çeşitli halklar arasında çok çeşitli ve çok değişik kişileştirmelere bürünen güçler, önce doğa güçleridir. Bu ilk sürecin, karşılaştırmalı mitologya aracıyla Hint Veda'larında, hiç olmazsa Hintli-Avrupalı halklar için kaynağına değin çıkılmış ve Hintler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar ve Germenlerde, ve yeterince belgeye sahip bulunduğumuz ölçüde de Keltler, Litvanyalılar ve Slavlarda bu süreç, ayrıntılı bir biçimde gösterilmiştir. Ama az sonra, doğal güçlerin yanı sıra bir o denli yabancı ve başlangıçta bir o denli açıklanmaz bir biçimde insanların karşısına dikilen güçler olan toplumsal güçler de işe karışır ve onları doğa güçlerinin doğal zorunluluk görünüşlerinin tıpkısı bir doğal zorunluluk görünüşü ile egemenlikleri altına alırlar. Başlangıçta içlerinde yalnızca doğanın gizemli güçlerinin yansıdıkları düşlemsel kişilikler, böylece toplumsal öznitelikler kazanır, tarihsel güçlerin simgeleri durumuna gelirler.[41*] Evrimin (sayfa 444) daha da gelişmiş bir aşamasında, çok sayıdaki tanrıların tüm doğal ve toplumsal öznitelikleri, bu kez soyut insanın yansımasından başka bir şey olmayan her şeye yetenekli tek bir tanrıya geçirilir. Tarihte, çöküş durumundaki bayağı Yunan felsefesinin son ürünü olan ve dörtbaşı bayındır cisimleşmesini Yahudilerin kendilerine özgü ulusal tanrısı Yahova'da bulan tektanrıcılık, işte böyle doğmuştur. Bu elverişli, kullanılabilir ve her şeye uyarlanmaya yetenekli biçim altında din, insanlar o güçlerin egemenliği altında kaldıkları sürece onları yöneten yabancı, doğal ve toplumsal güçlere göre dolaysız, yani duygusal biçim olarak varlığını sürdürebilir. Oysa bugünkü burjuva toplumda insanların, gene kendileri tarafından yaratılmış ekonomik ilişkiler, gene kendileri tarafından üretilmiş üretim araçları aracıyla, sanki yabancı bir güç aracıyla yönetilir gibi yönetildiklerini birçok kez görmüş bulunuyoruz. O halde dinsel yansımanın gerçek temeli ve onunla birlikte dinsel yansının kendisi de varlığını sürdürür. Ve burjuva iktisadı, bu yabancı egemenliğinin nedensel bağlantısına bir göz atmaya izin verse bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Burjuva iktisadı ne genel olarak bunalımları önleyebilir, ne bireysel kapitalisti yitiklerden, karşılıksız borçlardan ve batkıdan, ne de işçiyi işsizlik ve sefaletten esirgeyebilir. Atasözü hep haklı: İnsan önerir, Tanrı düzenler (Tanrı, yani kapitalist üretim biçiminin yabancı egemenliği). Yalın bilgi, burjuva iktisadı bilgisinden daha ileri ve daha derine de gitse, toplumsal güçleri toplumun egemenliği altına almaya yetmez. Bunun için her şeyden önce toplumsal bir eylem gerekir. Ve bu eylem yerine getirildiği, toplum tüm üretim araçları üzerine elkonması ve planlı bir biçimde kullanılması aracıyla, kendini ve bütün üyelerini, şimdilik kendileri tarafından üretilmiş, ama karşılarına ezici bir yabancı güç olarak dikilen bu üretim araçlarının onları egemenliği altında tuttuğu kölelikten kurtardığı zaman; yani insan yalnızca önerir olmaktan çıktığı ama düzenleyici de olduğu zaman; — işte ancak o zaman, dinde yansıyan son yabancı güç ortadan kalkacak ve böylece artık yansıtacak hiçbir şey bulunmaması (sayfa 445) yalın nedeniyle, dinsel yansının kendisi de ortadan kalkacaktır. Tersine bay Dühring, dinin bu kendisine vaat edilmiş bulunan doğal ölümle ölmesini bekleyemez. Daha köktenci bir biçimde davranır. O, Bismarck'tan daha bismarkçıdır; yalnızca katolikliğe karşı değil, ama genel olarak tüm dine karşı ağırlaştırılmış mayıs yasaları çıkarır,[42*] gelecekteki jandarmalarını dinin izlenmesine gönderir ve böylece onun şehitlik mertebesine yükselmesine yardım eder ve ömrünü uzatır. Nereye bakarsak bakalım, her yerde o özgül Prusya sosyalizmi!
      Bay Dühring dini, böyle başarılı bir biçimde ortadan kaldırdığı zaman, "kendi kendisi ile ve doğa ile güçlü ve kendi kolektif güçlerini bilecek denli olgun insan, bundan böyle işlerin gidişinin ve kendi has özünün ona açtığı bütün yolları korkmadan tutabilir".
      Şimdi değişiklik olsun diye, kendi kendisi ile güçlü insanın, bay Dühring'in işaretleri üzerine hangi "gidişat"ı korkmadan tutabileceğini görelim.
      İşlerin insanı kendi kendisi ile güçlü kılan ilk gidişi, doğumdur. Sonra, doğal erginlik öncesi çağı boyunca, "çocukların" "doğal eğitici"sine, anneye teslim edilmiş olarak kalır.
      "Bu dönem, eski Roma hukukunda olduğu gibi, erginlik çağına değin, yani aşağı yukarı ondört yaşına değin sürebilir."
      Yalnızca bu yaşa gelmiş oğlanlar, annenin yetkesine gerektiği gibi saygılı olmayacak denli kötü yetişmiş oldukları zamandır ki baba yardımı, ama özellikle devletin eğitici önlemleri, bu kusura bir çare bulacaktır. Erginlik ile birlikte çocuk, eğer "söz götürmez gerçek bir babalık" sahibi bir baba varsa, "babanın doğal vesayeti" altına girer; yoksa, topluluk bir vasi görevlendirir.
      Bay Dühring daha önce, üretimi baştan başa değiştirmeden kapitalist üretim biçimi yerine toplumsal üretim biçiminin geçirebileceğini düşünmüş bulunduğu gibi, burada da (sayfa 446) modern burjuva ailesinin biçimini tepeden tırnağa değiştirmeden, ekonomik temelinden koparılabileceğini tasarlar. Bu biçim onun için öylesine değişmez bir şeydir ki "eski Roma hukuku"nu, "arındırılmış" bir biçim altında da olsa, ailenin ölümsüz yasası durumuna getirir ve bir aileyi ancak "kalıtçı" olarak, yani mal sahibi birim olarak düşünebilir. Bu konuda ütopyacılar, bay Dühring'i iyiden iyiye geride bırakırlar. Onlara göre insanların özgür toplumsallaşması ve özel ev işinin kamusal bir sanayi durumuna dönüşümü, hemen gençliğin eğitiminin toplumsallaşması ve böylece aile üyelerinin gerçekten özgür bir karşılıklı ilişkisi sonucunu veriyordu. Ve ayrıca Marx, "kadınlara ve çocuklara ev alanı dışında toplumsal olarak örgütlenmiş üretim süreçlerinde verdiği kesin rol sayesinde, büyük sanayinin ailenin ve cinsler arası ilişkilerin yüksek bir biçiminin üzerinde yükseleceği yeni ekonomik temeli de yarattığı"nı tanıtlamış bulunmaktadır (Kapital, s. 515 vd.).[43*]
      "Her toplumsal reform kaçığı, der bay Dühring, yeni toplumsal yaşamına karşılık düşen pedagojiyi doğal olarak hazır sayar."
      Bu tümceye göre yargılanırsa bay Dühring, toplumsal reform kaçıkları arasında "gerçek bir ucube" olarak görünür. Geleceğin okulu, onu en azından telif hakları denli uğraştırır ve bu da onunla az uğraştığı anlamına gelmez. Onun yalnızca tüm "önceden görülebilir gelecek" için değil ama geçiş dönemi için de dörtbaşı bayındır bir okul ve üniversite öğrenim planı var. Bununla birlikte, son çözümlemede kesin sosyalitede her iki cinsten gençliğin ne öğreneceği ile yetinelim.
      Zorunlu ilkokul, "kendiliğinden ve ilke olarak insan için bir çekimi olabilen her şeyi", öyleyse özellikle "bütün bilimlerin, dünya ve yaşam görüşleri ile ilgili başlıca temel ve sonuçlarını" sunar. Öyleyse zorunlu ilkokul, her şeyden önce, hem de yalın sayı sayma ve toplamdan entegral hesaba değin, bütün temel bilgiler ve bütün araçlar bölümünü "tamamen" gözden geçirecek biçimde, matematik öğretir. Ama bu, (sayfa 447) bu okulda, gerçekten diferansiyel ve entegral hesap yapılacağı anlamına gelmez. Tersine. Daha çok tüm matematiğin yepyeni öğeleri öğretilecek ve bunlar, günlük ilkel matematiği olduğu denli yüksek matematiği de tohum olarak içereceklerdir. Ama her ne denli bay Dühring, geleceğin bu okuluna yönelik "elkitaplarının içeriğinin, şematik olarak ve ana çizgileri ile [daha şimdiden] gözleri önünde" olduğunu ileri sürerse de, ne yazık ki o, "tüm matematik öğeleri"ni bulma başarısını şimdiye değin gösterememiştir ve onun bulamadığı şeyi, ancak ve ancak, "toplumun yeni durumunun, yeni ve artmış güçlerinden beklemek" gerekir. Ama her ne denli şimdilik geleceğin matematik üzümleri henüz koruksalar da, geleceğin astronomi, mekanik ve fiziği bir o denli az güçlük çıkartacak ve "tüm yetişmenin çekirdeğini verecekler"dir; oysa "botanik ve zooloji, bütün teorilere karşın, özsel olarak betimlemeci kalan tarzları ile", daha çok "eğlence" işine yarayacaklardır. İşte, Felsefe, sayfa 417'de basılmış olan şey, bu. Bugüne değin bay Dühring, özsel olarak betimlemeci olanlardan başka botanik ve zooloji bilmez. Karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji ve organik dünyanın paleontolojisini kapsayan organik morfolojinin adını bile bilmez. Haberi olmadan, biyoloji alanında yepyeni bilimler hemen hemen düzinelerle doğarken, onun çocuksu ruhu hep "doğa bilimlerine özgü düşünce biçiminin çok yüksek ölçüde modern kültür öğeleri"ni Raff çocukları için yazılmış doğal tarihte aramaya gider ve tüm "önceden görülebilir gelecek"e de organik dünyanın bu anayasasını ihsan eder. Her zaman olduğu gibi kimya, burada bir kez daha tamamen unutulmuştur.
      Öğretimin estetik yanına gelince bay Dühring, her şeyi yeniden yaratacaktır. Geçmişin şiiri metelik etmez. Tüm dinin yasaklarıdığı yerde, eski ozanlar da çok görülen "mitolojik ya da genel olarak dinsel özentiler", okulda elbette hoş görülemez. Hatta örneğin Gœthe'nin iyiden iyiye geliştirdiği ozanca mistisizm" bile kınanacak bir şeydir. Öyleyse bay Dühring, "anlık ile dengeli bir imgeleme yetisinin yüksek gerekirliklerine yanıt veren" ve "dünyanın tamamlanması (sayfa 448) anlamına gelen" doğru ülküyü temsil eden o ozanca başyapıtları bize kendisi verecek. Aman geri kalmasın! Ekonomik komün, ancak alexandrinin[44*] anlıkla dengeye getirilmiş saldırı adımıyla yürüyeceği andan sonra dünyayı fethedebilecektir.
      Filoloji, geleceğin yetişmekte olan yurttaşını pek sıkmayacak.
      "Ölü diller tamamen bir yana bırakılmışlardır. ... Yaşayan yabancı dillere gelince... onlar ikincil bir şey olarak kalacaklardır."
      Ancak halklar arasındaki ticaretin, halk yığınlarının günlük yaşamına karıştığı yerlerdedir ki yaşayan yabancı dilleri gereksinmelere göre herkesin kolayca öğrenebileceği bir durama getirmek gerekecektir. "Gerçekten eğitici dil öğretimi", bir tür evrensel dilbilimi ve özellikle "ana dilin öz ve biçmi" içinde bulunur. — Bugünün insanının sınırlı ulusal çevreni (ufku) bile bay Dühring için çok fazla kozmopolittir. Bundan ötürü, hiç değilse bugünkü dünyada sınırlı ulusal görüş açısının üstüne yükselme firsatı veren iki kaldıracı: bütün halklardan hiç olmazsa klasik bir eğitim görmüş insanlara geniş bir ortak çevren açan eski diller bilgisi ile çeşitli uluslardan insanlara, aralarında anlaşabilmek ve kendi sınırları dışında olup biten şeyler üzerine bilgi edinebilmek için zorunlu olan modern diller bilgisini ortadan kaldırmak ister. Buna karşılık ulusal dilin dilbilgisi, özene bezene kafanıza sokulacaktır. Ama "anadilin öz ve biçimi" ancak doğuş ve ilerleyici gelişmeleri izlenirse anlaşılabilirler ve bu da: 1° bu dilin sönmüş biçimlerini ve 2° akraba, canlı ve ölü dilleri göz önünde tutmadıkça olanaklı değildir. Bu da bizi, kesin olarak yasaklanmış alan üzerine götürür. Bununla birlikte eğer bay Dühring, eğitim planından tüm modern tarihsel dilbilgisini böylece silerse, ona kendi dil öğretimi için tarihsel temellerden yoksunluğa bağlı tüm kazüistik ve keyfiliği ile eski Frankonya dilbiliminin, tamamen eski klasik filoloji üslubu içinde onarılmış teknik kurallarından başka bir şey kalmayacaktır. Eski filoloji düşmanlığı, onu bu filoloji (sayfa 449) ürünlerinden en kötüsünü, "gerçekten eğitici dil öğretiminin merkezi" durumuna getirmeye götürür. Altmış yıldan beri o kadar yetke ve başarı ile geliştirilen tarihsel dilbilim araştırmalarından söz edildiğini hiç duymamış ve sonuç olarak dil eğitiminin "yüksek derecede modern kültür öğeleri"ni Bopp, Grimm ve Diez'de değil, ama mutlu belleğin Heyse ile Becker'inde arayan bir filolog karşısında bulunduğumuz açıkça görülüyor.
      Ama bütün bunlarla birlikte geleceğin genç yurttaşı, henüz "kendi kendisi ile güçlü" olmaktan uzaktır. Bunun için "son felsefi temellerin sahiplenilmesi" aracıyla, bir kez daha daha derin bir temel gerek. "Ama böylesine bir derinleşme" bay Dühring'in yolu açmasından bu yana, "hiç de bir dev işi olmayacaktır". Gerçekten, "eğer genel şematik varlık bilgisinin övünebildiği birkaç kesin kavramın falsolu skolastik ara nağmeleri arındırılırsa, ve eğer hiçbir yerde [bay Dühring tarafından] doğrulanmış gerçeklikten başka hiçbir şeyi üste çıkarmamaya karar verilirse", temel bilgiler veren felsefe de geleceğin gençliği için tamamen anlaşılabilir bir duruma gelir.
      Sonsuz kavramlarını ve bunların eleştirisini bugüne değin görülmemiş bir genişliğe kavuşturduğumuz son derece yalın yöntemler anımsanırsa, güncel derinleştirme ve inceltme sonucu öylesine yalın bir biçim almış bulunan evrensel uzay ve zaman anlayışı öğelerinin, sonunda neden hazırlık bilgileri dizisi içine giremeyecekleri hiç mi hiç anlaşılamaz. ... [Bay Dühring'in] en köklü fikirler[i] yeni toplumun evrensel kültür sisteminde, ikincil olmaşacak bir rol oynama hakkına sahiptirler."
      Maddenin kendi kendine özdeş durumu ile sayılmış-sayılmaz (innombrable nombré) tersine, "yalnızca insanı kendi ayakları üzerinde tutmaya değil, ama ona Mutlak denilen şeyin aslında ayakları altında olduğunu bildirmeye de" adaydırlar.
      Görüldüğü gibi geleceğin halk okulu, Yunanca ve Latincenin yerine biraz daha çok arı ve uygulamalı,matematiğin ve özellikle gerçek felsefesi öğelerinin geçtiği ve Almanca (sayfa 450) öğretiminin müteveffa Becker, yani aşağı yukarı lise bir düzeyine indirgendiği yetkinleştirilmiş bir Prusya "sultani"sinden başka bir şey değil. Gerçek şudur ki, bay Dühring'in değindiği bütün alanlardaki son derece okulsal niteliğini artık göstermiş bulunduğumuz "bilgiler"inin ya da daha doğrusu önceden yapılması gereken köklü bir "arındırma"dan sonra bu bilgilerden geri kalacak şeylerin, gerçeklikte o diziden hiç ayrılmadıkları halde, "eninde sonunda, ayrıklamasız hepsinin, hazırlık bilgileri içine" neden girmedikleri "hiç mi hiç anlaşılamaz". Sosyalist toplumda emek ile eğitimin birbirine bağlanacağından ve böylece bilimsel eğitim için bir temel gibi çok yönlü bir teknik kültürün de sağlanacağından söz edildiğini, belli belirsiz, kuşkusuz bay Dühring de duymuştur: Bu nedenle bu nokta da, bilinen biçimde, sosyalitenin hizmetine konmuştur. Ama, görmüş bulunduğumuz gibi eski işbölümü, geleceğin dühringvari üretiminde varlığını özsel olarak sürdürmeye rahatça devam edeceğinden, okuldaki bu teknik eğitim, gelecekteki her türlü pratik uygulamadan, üretim için her türlü anlamdan kopuk tutulur; bu eğitimin yalnızca okulsal bir ereği vardır; bu eğitim, köktenci devrimcimizin hiç bilmek istemediği jimnastiğin yerini almak üzere uygulanır. Bundan ötürü o bize ancak, örneğin: "Gençler ve yaşlılar, sözcüğün gerçek anlamıyla çalışırlar", gibisinden birkaç tümce sunabilir. Bu ipsiz sapsız gevezelik, Kapital'in, sayfa 508-515'teki,[45*] Marx'ın içinde aşağıdaki tezi açıkladığı parçası ile karşılaştırıldığı zaman, ne denli içler acısı görünür:
      "Robert Owen'in ayrıntılarıyla gösterdiği gibi, gelecekteki eğitimin tohumu fabrika sistemi içinde atılmış ve filizlenmeye başlamıştır; bu tür bir eğitimle belli bir yaşın üzerindeki her çocuk, üretici işi öğrenim ve jimnastik ile birarada yürütecek ve bu yalnızca üretimdeki etkinliğin artırılmasında bir yöntem olarak değil, tam anlamıyla gelişmiş bir insanın yetiştirilmesinde tek yöntem olarak uygulanacaktır."[46*] (sayfa 451)
      Gerçek felsefesinin her şeyi bilmenin çekirdeğini oluşturacağı ve tip fakültesinin yanısıra hukuk fakültesinin de bütün ferahlığı içinde varlığını sürdüreceği geleceğin üniversitesini bir yana bırakalım; ancak yalnızca "birkaç konu"ya yöneltileceklerini öğrenebildiğimiz "özel teknik kurumlar"ı da bir yana bırakalım. Geleceğin genç yurttaşının, tüm öğrenimini bitirdikten sonra, sonunda evlenebilecek denli "kendi kendisi ile güçlü" olmaya yetenekli bir duruma geleceğini kabul edelim. Bay Dühring ona, burada hangi gidişatı salık verir?
      "Döl vermenin, gerek niteliklerin saptanması, ayıklanması ve karışımı bakımından, gerekse bu nitelikleri oluşturan yeni gelişme bakımından taşıdığı önem karşısında, insanal olan ya da olmayan köklerini büyük ölçüde cinsel birleşme ve seçmede, ayrıca da şu ya da bu doğumlu sonuca yatkın ya da karşıt önyargıda aramak gerekir. Pratikte, bu alanda egemen olan düzensizlik ve us durgunluğunu yargılama işini daha sonraki bir çağa bırakmak gerekir. Gene de, hatta önyargıların baskısı altında, şimdilik hiç olmazsa doğumların sayısından çok niteliğinin, doğanın ya da insan sakınımının başarı ya da başarısızlığının göz önünde tutulması gerektiği anlatılabilir. Gerçi ucubeler her zaman ve bütün hukuksal rejimlerde yok edilmeye aday olmuşlardır; ama normalden, varlığın insan görünüşünü yok eden biçimsizliğe kadar giden ölçeğin, çeşitli dereceleri var. ... Kusurlu bir yaratık olacak bir insanın doğuşunu önlemek — bu olga, açıkça bir başarıdır."
      Aynı biçimde bir başka parçada şöyle okunur:
      "Felsefi açıdan, henüz doğacak dünyanın olanaklı olan en iyi bileşiminin sağlanması hakkını anlamak güç değildir. ... Gebelik ve herhalde doğum, işin içine bu bakımdan önleyici ve ayrıklama olarak da seçici bir çaba sokma fırsatını sunar."
      Ve daha ilerde:
      "İnsanı mermerde ülküleştirme amacına dönük Yunan sanatı, sanat alanını pek ilgilendirmeyen ama milyonlarca (sayfa 452) insanın yaşamsal yazgısı bakımından çok daha ciddi olan etten kemikten insanın yetişmesini kusursuz bir biçime sokma görevi ele alınacağı andan başlayarak aynı tarihsel önemi korumayacaktır. Bu tür sanat, yalın bir taş işlemesi sanatı değildir ve onun estetiğinin, ölü biçimlerin hayran hayran seyredilmesi ile bir ilgisi yoktur, vb.."
      Bizim gelecekteki genç yurttaşımız şaşakalır. Evlilikte basit bir taş işleme sanatının ya da ölü biçimlerin seyrinin sözkonusu olmadığını, o gerçi bay Dühring olmadan da biliyordu; ama bay Dühring ona, kendisine bağlanan beden ile birlikte kardeş bir ruh bulmak üzere, işlerin gidişinin ve kendi öz doğasının ona açtıkları bütün yolları tutabileceğini söz vermişti. "Derin ve sert ahlaklılık" şimdi ona bir gökgürültüsü sesiyle: Hiçbir zaman! diye haykırır. Sözkonusu olan, önce cinsel birleşme ve seçme alanında egemen olan düzensizlik ve us durgunluğuna son vermek ve yeni dünyanın olanaklı olan en iyi bileşim hakkını göz önünde tutmaktır. Genç yurttaş için bu gösterişli anda, etten ve kemikten insanın yetişmesini kusursuz bir duruma sokma, bir çeşit etten ve kemikten Phidias durumuna gelme sözkonusudur. Ama bu işi nasıl yapmalı? Bay Dühring her ne denli bir "sanat"ın sözkonusu olduğunu söylüyorsa da, yukarda aktarılmış bulunan gizemli açıklamaları, ona en küçük bir bilgi vermez. Sakın bay Dühring raslantı sonucu bu sanatın, "şematik olarak gözler önünde duran", belki de kağıt bir bantla sarılmış olarak bugün Alman kitap pazarında dolaşımda bulunan kitaplara benzer bir elkitabına sahip olmasın? Gerçekte biz artık burada sosyalitede değil, tersine Sihirli Flüt'te[47*] bulunuyoruz; şu farkla ki iri ve yağlı din adamı Farmason Sarastro, bizim derin ve sert ahlakçımız karşısında ancak "ikinci sınıf bir köy papazı" gibi görünebilir. Sarastro'nun kendi aşık çömez çiftini geçirdiği sınamalar, bay Dühring'in "ahlaklı ve özgür evlilik" durumuna girmelerine izin (sayfa 453) vermeden önce, kendi iki egemen bireyini geçirdiği korku dolu sınav karşısında gerçek bir çocuk oyunu kalır. Bizim geleceğin "kendi kendisi ile güçlü" Tamino'muzun, Mutlak denilen şeyi ayakları altında bulundurması, ama ayaklarından birinin normalden birkaç derece sapması, öyleki bazı kötü dillilerin ona topal demesi olanaklıdır. Sevgilisi olan geleceğin Pamina'sının, sağ omuza doğru, kıskançlığın hiç yoktan küçük bir kambur bile yapacağı hafif bir eğilme sonucu, kendini sözü geçen Mutlak üzerinde dimdik tutamaması da olanaklıdır. O zaman ne olacak? Derin ve sert Sarastro'muz, etten ve kemikten insan yetkinleştirme sanatını onlara yasaklayacak, "gebelik" sırasında "önleyici", "doğum" sırasında "seçici çaba"sını mı kullanacak? İşlerin başka türlü olacağına bire karşı on bahse girerim: Aşık çift Sarastro-Dühring'i yüzüstü bırakacak ve evlendirme memurunu bulmaya gidecektir.
      Dur! diye haykırır bay Dühring. Benim demek istediğim bu değil. Biraz dinleyin.
      "Kurtarıcı cinsel birleşmelerin gerçekten insanal yüksek dürtüleri... yoğunlaşması kendini tutkulu aşk olarak gösteren cinsel uyarının insanca soylulaştırılmış biçimi olduğundan, sonuçlarında da yararlı bir birleşmenin en iyi güvencesi, onun karşılıklılığındadır. ... Kendiliğinden uyumlu bir ilişkiden duygu birliği belirtisi taşıyan bir ürün çıkarmak, ancak ikinci dereceden bir sonuçtur. Bundan da her zorlamanın zorunlu olarak zararlı bir sonuç vereceği sonucu çıkar, vb.."
      Böylece, sosyalitelerin en iyisinde, her şey en iyiye doğru gider. Topal ile kambur, birbirlerini çılgınca severler ve bu nedenle "ikinci dereceden uyumlu bir sonuç"un en iyi güvencesini karşılıklılıklarında verirler. Her şey romandaki gibi olur; sevişirler, evlenirler ve tüm derin ve sert ahlak düşüncesi (moralité), her zaman olduğu gibi, uyumlu bir ala ala heye varır.
      Bay Dühring'in, genel olarak dişi cinsiyet üzerine hangi soylu düşünceyi beslediğini bilmek ister misiniz? Bugünkü topluma karşı yaptığı suçlamada bu, görülür: (sayfa 454)
      "İnsanın insana satılması üzerine kurulu baskı toplumunda fuhuş, zoraki evliliğe erkekler yararına getirilmiş doğal bir tamamlayıcı olarak görünür ve bu toplumda kadınlar için buna benzer hiçbir şey olmaması da en anlamlı ve en anlaşılır olgulardan biridir."
      Bu okşantı karşılığı bay Dühring'in kadınlardan alacağı teşekkürleri devşirmeyi dünyada istemezdim. Gene de kadınların kayrasından (lütfundan) yararlanarak sağlanan ve bugün artık pek öyle istisna olmayan o gelir türü bay Dühring'in büsbütün bilmediği bir şey olabilir mi? Bununla birlikte bay Dühring, vaktiyle genç bir sayıştay denetçisi idi ve benim zamanımda, bundan otuzaltı yıl önce, asteğmenlerin sözünü etmezsek, sayıştay denetçisi ile kadınların kayrası... beleşçisinin çoğu kez uyaklı düştüğü Berlin'de oturmaktadır!

*


      Çoğu kez gerçi hayli kuru ve can sıkıcı olmuş bulunan konumuzdan, bir sevinç ve uzlaşma havası içinde ayrılmamıza izin verilsin. Ortaya konmuş bulunan çeşitli sorunlan incelemek zorunda kaldığımız sürece yargı, söz götürmez nesnel olgulara bağlı idi; ve bu olgular nedeniyle de ister istemez çoğu kez oldukça kesin, hatta oldukça sert bir biçime bürünüyordu. Felsefeyi, iktisadı ve sosyaliteyi arkamızda bıraktığımız ve üzerinde ayrıntılı bir yargıya varma durumunda bulunduğumuz yazarın tüm kişilik portresi de önümüzde dikildiği şu anda; artık insanal düşünceler ön plana geçebilir, artık başka türlü anlaşılmaları olanaklı olmayan birçok yanlışlık ve birçok bilimsel böbürlenmeyi kişisel nedenlere indirgeyebilir ve bay Dühring üzerindeki genel yargımızı şu sözlerle özetleyebiliriz: Büyüklük hastalığına bağlı sorumsuzluk. (sayfa 455)






Dipnotlar

[1*] Bkz: Birinci Kısım, Felsefe. -Ed.
[2*] Saint-Simon, Lettres d'un Habitant de Genéve à ses Contemporains, s. 55, Paris 1868. -Ed.
[3*] İbid., s. 41-42.-Ed.
[4*] Saint-Simon'uti bir mektubuna anıştirma: "Correspondance politique et philosophique. Lettres de H. Saint-Simon à un Américain", şu derlemenin içinde: L'Industrie, ou discussions politiques morales et philosophiques dans l'intérét de tous les hommes livrés à des travaux utiles et indépendants, e. 2, Paris 1817, s. 83-87. -Ed.
[5*] Engels burada Saint-Simon ile öğrencisi Augustin Thierry tarafından ortaklaşa yazılmış iki çalışmaya göndermede bulunur: De la réorganisation de La société européenne ou de la nécessité et des moyens de rassembler les peuples d'Europe en un seul corps politique, en conservant à chacun son indépendance nationale, Paris 1814, ve Opinion sur les mesures à prendre contre la coalition de 1815, Paris 1815. Nicolas Gustave Hubbard, Saint-Simon, Yaşam ve Çalışmaları içinde, Paris 1857, ilk çalışmadan bir parça, s. 149-154 ve her iki çalışmanın tahlili, s. 68-76, bulunur. -Ed.
[6*] La téorie des quatre mouvements içinde. Bkz: Charles Fourier, Œuvres compètes, t. I, Paris 1841, p. 195-196. -Ed.
[7*] Charles Fourier, Le Nouveau Monde Industriel et Sociétaire, p. 35, Paris 1870. -Ed.
[8*] Bkz: Charles Fourier, Œuvres complètes, t. 2, p. 78-79 ve t. 5, p. 214. -Ed.
[9*] Charles Fourier, op. cit., t. 1, s. 50, vd.. -Ed.
[10*] Owen, The Revolution in the Mind and Practice of the Human Race...s. 21-22, Londra 1849. -Ed
[11*] Robert Owen, Report of the proceeding at the several public meetings, held in Dublin... On the 18th March; 12th April; 12th April and 3rd May. Dublin 1823 s. 110 vd.. -Ed.
[12*] Owen, 1812'de, Glasgow'da bir mitingde, pamuk iplik fabrikalarında çalışan tüm çocuk ve erginlerin durumunu düzeltmek için bir dizi önlemler önerdi. Owen'ın girişimi üzerine 1815'te sunulan yasa tasarısı, parlamento tarafından birçok ağırlaştırmalarla birlikte, ancak 1819'da kabul edildi. -Ed.
[13*] Ekim 1833'te, Owen'in başkanlığında, kooperatif şirketler ve sendikaların (trade-unionlar) bir kongresi oldu, ve program ve tüzüğü Şubat 1834'te kabul edilen Büyük UIusal Sendikalar Birliği (Consolidated Trades-Union) bu kongrede kuruldu. Bu kuruluş ancak altı ay sürecekti. -Ed.
[14*] William Lucas Sargant, Robert Owen and His Social Philosophy, Londra 1860.
[15*] Madenleri altına çeviren taş. -ç.
[16*] Her ne denli sahiplenme biçimi aynı kaldıysa da, yukarda betimlenen süreç sonucu, sahiplenmenin niteliğinin üretimden daha az devrim geçirmediğini burada açıklamak gereksiz. Benim kendi öz ürünümü ya da bir başkasının ürününü sahiplenmem, elbette birbirinden çok farklı iki sahiplenme türüdür. Bu arada şunu da ekleyelim: Tüm kapitalist üretim biçiminin tohum durumunda içinde bulunduğu ücretli emek çok eskidir; yer yer ve dağınık durumda, kölelik ile yüzyıllarca yanyana yaşamıştır. Ama bu tohum, ancak tarihsel önkoşullar gerçekleştiği gündür ki kapitalist üretim biçimi durumuna gelmek üzere gelişebildi. [F.E.]
[17*] La Situation de la classe laborieuses en Angleterre, Editions Sociales, 1961, s. 128 vd., -Ed.
[18*] Kapital, Birinci Cilt, s. 663. İtalikler Engels'in. -Ed.
[19*] Engelli yarış. -ç.
[20*] Üretim araçları ve ürünlerin bunalımlardaki yakılıp yıkılmasına gelince, 21 Şubat 1878'de Berlin'de toplanan II. Alman Sanayicileri Kongresi, yalnızca Alman demir-çelik sanayisinin son çöküntü (krach) sırasındaki toplam zararını 455 milyon mark olarak saptadı. [F.E.]
[21*] Charles Fourier, Œuvres complètes., t. 6, Paris, 1845, p. 393-394. -Ed.
[22*] Gerekir diyorum. Çünkü ancak üretim ve ulaştırma araçları gerçekten hisse senetli şirketler tarafından yönetilemeyecek kadar büyük oldukları, bunun sonucu devletleştirme ekonomik bir zorunluluk durumuna geldiği durumda, ancak bu durumda, hatta bu işi yapan bugünkü devlet de olsa, devletleştirme ekonomik bir ilerleme anlamına, tüm üretici güçlere toplum tarafından elkonulmasına öngelen yeni bir aşamaya erişildiği anlamına gelir. Ama son zamanlarda Bismarck, kendini devletleştirmelere verdiğinden bu yana ortaya, hatta şurada burada bir ruh düşkünlüğü biçiminde yozlaşan ve her türlü devletleştirmeyi, hatta Bismarck'ın bile sosyalist [devletleştirme] olarak ilan eden düzmece bir sosyalizmin çıktığı görüldü. Kuşkusuz, eğer tütünün devletleştirilmesi sosyalist [devletleştirme] olsaydı, Napoléon ile Metternich sosyalizmin kurucuları arasında sayılırlardı. Eğer Belçika devleti, çok yalın siyasal ve mali nedenlerden ötürü, başlıca demiryollarını kendisi yaptıysa; eğer Bismarck hiçbir ekonomik zorunluluk olmaksızın, Prusya'nın başlıca demiryolu hatlarını, yalnızca onları daha iyi örgütleyebilmek ve savaş zamanında yararlanabilmek, demiryolu görevlilerini hükümet hizmetinde bir seçim sürüsü durumuna getirmek ve özellikle parlamento kararlarından bağımsız yeni bir gelir kaynağı edinmek için devletleştirdiyse, bunlar hiç de dolaysız ya da dolaylı, bilinçIi ya da bilinçsiz sosyalist önlemler değildi. Yoksa, Krallık Deniz Ticareti Şirketi, (a) Krallık Porselen Yapımevi ve orduda bölük terzisi, hatta 30 yıllarına doğru, Friedrich Wilhelm III çağında, büyük bir muzip tarafından çok büyük bir ciddiyetle önerilen devletleştirme, —genelevlerin devletleştirilmesi— sosyalist kurumlar olurdu. [F.E.]
      (a) Krallık Deniz Ticareti Şirketi, Friedrich II tarafından 1772'de kuruldu ve büyük devlet ayrıcalıkları ile donatıldı. Bu şirket pratik olarak Prusya hükümetine banka hizmeti gördü, 1820'de Prusya hükümetinin mali ve tecimsel enstitüsü durumuna geldi ve 1904'te de devlet bankası oldu. -Ed.
[23*] Lassalle'den esinlenmiş ve Gotha birleşme kongresinde kabul edilmiş bir istem olan özgür halk devleti, Gotha Programının Eleştirisi'nde, Marks'ın temel bir eleştiri konusu olmuştur. -Ed.
[24*] Birkaç rakam, modern üretim araçlarının, hatta kapitalist baskı altında bile, çok büyük genişleme gücü üzerine yaklaşık bir fikir verebilecektir. Giffen'in (a) son hesaplarına göre, İngiltere ve İrlanda'nın toplam zenginliği, yuvarlak rakamlarla şöyle:
1814'te - 2.200 milyon İngiliz lirası = 44 milyar mark
1865'te - 6.100 - = 122 -
1875'te - 8.500 - = 170 -
      (a) Burada verilen rakamlar, Robert Giffen'in 15 Ocak 1877'de Statistical Soeiety'de verdiği ve Mart 1878'de Londra'da Journal of the Statistical Society'de yayımlanmış bulunan konferansından alınmıştır. [F.E.]
[25*] Bunalımların eksik-tüketim ile açıklanması Sismondi'den gelir ve onda henüz belli bir anlama sahiptir. Rodbertus bu açıklamayı ondan almış ve bay Dühring de o bilinen her şeyi yavanlaştırma biçimi ile bunu Rodbertus'tan kopya etmiştir. [F.E.]
[26*] Kapital, Birinci Cilt, s. 373-374. -Ed.
[27*] Kapital, Birinci Cilt, s. 434. -Ed.
[28*] Charler Fourier, Le nouveau monde industriel et sociétaire ..., bölüm II, V ve VI, Œuvres complètes içinde, c. 6, Paris 1845. -Ed.
[29*] Kapital, Birinci Cilt, s. 433. -Ed.
[30*] Kapital, Birinci Cilt, s. 497-498. -Ed.
[31*] Bismarck, 20 Mart 1852 günü, Prusya Landtagının (Parlamentosunun) ikinci meclisinde verdiği bir söylevde, gerçek Prusya halkının kentlerde yaşamadığını söyleyerek, yunkerlerin devrimci hareket ocakları olan kentlere karşı duydukları nefreti dile getirmişti. "Eğer büyük kentler yeniden ayaklanırsa, gerçek Prusya halkı onları yeryüzünden silmek zorunda da kalsa, onlara boyun eğdirmesini bilecektir." -Ed.
[32*] Fabrikacıların dükkanlar açtıkları ve işçilerini bu dükkanlardan alışveriş yapmaya zorladıkları Almanya'da da iyi bilinen sisteme, İngiltere'de truck-system denir. [F.E.]
[33*] Kapital, Birinci Cilt, s. 1 10, dipnot. -Ed.
[34*] Wilhelm Weitling, Garantien der Harnwnie und Freiheit, Kesim II. Bölüm 10, Vivis 1842, s. 155 vd.. -Ed.
[35*] "Onun [paranın] kokusu yoktur." anlamındaki bu sözler, Roma İmparatoru Vespasianur'un (MS 69-79), tuvaletlere vergi koyduğu için onu suçlayan oğluna verdiği yanıtında geçmektedir. -Ed.
[36*] Söz arasında, Owen'ın komünist toplumunda emek jetonlan tarafından oynanan rolün, bay Dühring için tamamen bilinmez olduğunu da belirtelim. O bu jetonları, —Sargant aracıyla,— yalnızca doğal olarak başarısızlığa uğramış ve dolaysız emek değişimi aracıyla bugünkü toplumdan komünist topluma geçiş girişimi olan emek değişim pazarları girişiminde aldıkları yer ölçüsünde bilir. [F.E.]
[37*] Üretimle ilgili kararda, yararlı etki ile emek harcaması arasındaki bu değerlendirmenin, komünist bir toplumda ekonomi politiğin değer kavramından kalacak tek şey olduğunu, ben daha 1844' te söyledim (Frasız-Alman Yıllıkları, s. 95). (a) Ama görüldüğü gibi, bu tezin bilimsel tanıtlanışı ancak Marks'ın Kapital'i ile mümkün oldu. [F.E.]
(a) Engels burada Fransız-Alman Yıllıkları'nda yayımlanmış bulunan "Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi" adlı makalesine iletmede bulunuyor.
[38*] Mambrino'nun zırhlı başlığı, l'armet de Mambrin, şövalye romanlarının ünlü Magrip Kralının, onu silah işlemez yapan tılsımlı başlığı. Renauld, Mambrino'yu öldürür ve zırhlı başlığı alır. Bu tılsımlı başlık, ününü özellikle Don Quijote yazan Miguel de Cervantes'in onu anmış olmasına borçludur.
[39*] Almanca "Zarucker", yığınla çatışmaya giren güvenlik güçlerinin ağzından sık sık duyulan "zurück" (geriye!) sözcüğünden türetilmiş bir sözcük. -Ed.
[40*] Prusya'da kilise okulları sorunu üzerine yazılmış bir rapor konusunda Friedrich II'nin düştüğü ünlü not. -Ed.
[41*] Tanrısal kişiliklerin bu daha sonraki ikili niteliği, zamanla mitologyalara giren karışıklığın, tanrıların niteliğini yalnızca doğal güçlerin yansımaları olarak kabul eden karşılaştırmalı mitologyanın göremediği bir nedenidir. Böylece bazı Germen aşiretlerinde savaş tanrısı, İskandinavların eski dilinde Tyr, eski Almancada Zio adını taşır ve Yunanca Zeus ile Latince Diu piter yerine Jupiter'e karşılık düşer; başka bazılarında Er, Eor adını taşır ve Yunanca Ares ile Latince Mars'a karşılık düşer. [F.E.]/a>
[42*] 1873 Mayıs yasaları, Bismarck'ın katoliklere karşı "Kulturkampf" adı altında tanınmış savaşımında çıkardığı ilk yasalardır. -Ed.
[43*] Kapital, Birinci Cilt, s. 500. -Ed.
[44*] Alexandrin, on iki heceli Fransız dizesi.-ç.
[45*] Kapital, Birinci Cilt, s. 492-501. -Ed.
[46*] Kapital, s. 494. -Ed.
[47*] Sihirli Flüt, Mozart'ın ünlü operası. Liebeskind'in Wieland tarafından yayınlanan bir doğu masalları derlemesinde yer alan Lulu adlı yapıtından hareketle, Schikaneder'in yazdıği libretto üzerine 1791'de Viyana'da bestelendi. -ç.



Sayfa başına gidiş