Karl Marks
Grundrisse
Birinci Kitap


Karl Marks’ın Grundrisse Der Kritik der Politischen Ökonomie (Rohentwurf) 1857-1858 Anhang 1850-1859 (Dietz Verlag, Berlin 1953/75) başlıklı yapıtı Almancasından çevrildi ve kitap Fransızcasıyla (Manuscrits de 1857-1858 “Grundrisse”, Première partie, Ouvrage publié sous la responsabilité de Jean-Pierre Lefebvre, Editions Sociales, Paris 1980) ve İngilizcesiyle (Grundrisse Foundations of the Critique of Political Economy (Rough Draft), translated with a foreword by Martin Nicolaus, Penguin Books in association with New Left Review, London 1973/93) karşılaştırıldıktan sonra Sol Yayınları tarafından Grundrisse - Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Temelleri [Birinci Kitap] adıyla Kasım 2013 (Birinci Baskı: Kasım 1999) tarihinde yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Grundrisse / Birinci Kitap (3.131 KB)








SERMAYE BÖLÜMÜ1

“Daha uygarlığın ilk adımlarında, insanlar kendi emek ürünlerinin değişim-değerini, onlara karşılık sunulan ürünlerle karşılaştırarak değil, ama onların yeğ tutulan bir ürünle karşılaştırılması aracıyla saptamış­lardır”. (Ganilh, 13. 9.)

SERMAYE OLARAK PARA BÖLÜMÜ
[Paranın Sermayeye Dönüşümü]

Basit değişim. Değişim yapanlarınilişkileri.
Eşitlik, özgürlük vb. uyumları. (Bastiat. Proudhon.)


      ||8| Paranın tam belirlenmişliği içinde, bu paranın kavranmasını özellikle güçleştiren şey –ekonomi politik, paranın belirlenmelerinin birinden sonra ötekini unutarak, birinin karşısına çıkarılınca ötekine başvurarak, bu güçlüklerden kurtulmaya çalışır–, burada doğada olduğu gibi bulunan ve para içinde, bir metal, bir taş, salt biçimsel bir şey olarak görünen doğal varlığından ayırdedilen hiçbir biçimsel belir­leyeni olmayan, bireylerin birbirleri arasında belirlenmiş bir ilişki, toplumsal bir ilişki olmasıdır. Altın ve gümüş kendileri olarak para değildir. Doğa, bir döviz kuru ya da banker üretmediği gibi, para da üretmez. Peru ve Meksika’da altın ve gümüş, mücevher olarak çıktığı ve burada oluşmuş bir üretim sistemi bulunduğu halde, para olarak iş [sayfa 152] görmüyordu. Para olmak, altın ve gümüşün doğal özelliği değildir, bu yüzden de fizikçi, kimyager vb. için, bu niteliği ile tamamen bilinme­yen bir şeydi. Ama para, doğrudan altın ve gümüştür. Para, ölçü olarak alındığında, biçimsel belirlenimi, burada, hâlâ ağır basar; bu ağır bas­manın damgasında dışsal olarak da belirdiği metal para olarak alındı­ğında, bu, daha da geçerlidir; ama üçüncü belirlenimde, yani ölçü ve metal para olmanın yalnızca paranın işlevleri olarak ortaya çıktığı yer­deki tamlaşmasında, bütün biçimsel belirlenim kaybolmuştur, ya da onun metalik varlığıyla doğrudan örtüşmüştür. O, yalnızca, toplumsal sürecin bir sonucu olan paranın açıkça belirlenmesinde kendini göster­mez; o paradır. Bu, paranın yaşayan birey açısından doğrudan kullanım-değeri ile bu rolü arasında hiçbir ilişkinin bulunmaması ve saf değişim-değerinden farklı olan kullanım-değerinin taşıdığı damganın tamamen silindiği oranda cisimleşmesidir. Böylece burada değişim-değerinde, ona tekabül eden toplumsal üretim tarzında içerilen temel çelişki, tüm saflığıyla kendini gösterir. Parada metalik biçimini geri alarak ve top­lum tarafından konulmuş olan herhangi bir şey olarak dışsal bakımdan da konularak, toplumsal bir ilişkinin bir anlatımı olarak, emek parası olacak son biçimi için girişimler, bu çelişkiyi ortadan kaldırma çabaları, yukarıda eleştirilmiştir. Değişim-değerinin temeli korunduğu sürece, bunun şişirme bir iş olduğu şimdi açıkça anlaşılmış olmalıdır; doğası­nın hiç bilinmemesinden gelen, metalik paranın değişimi bozacağı kanısına dayanan bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Ama, öte yandan, gene açıktır ki, egemen üretim ilişkilerine karşıtlık arttığı ve bu ilişkiler de kendi derisini değiştirmeye zorlanarak kendi kendilerini daha da çok ittiği ölçüde, metal paraya ya da genel olarak paraya karşı yöneltilen polemik, sistemin açıkça buna karşı çıktığı en göze çarpıcı, en çelişkili ve en sert görünüş olarak yürütülüyor. Öyleyse, her türlü oyunla, paranın ancak açıkça görünen karşıtlıklarını ortadan kaldır­mak gerekir. Gene açıktır ki, sisteme karşı bir saldın her şeyi yerli yerinde bıraktığı ve yalnız onu düzeltme çabası olduğu izlenimi verdi­ği sürece, bu konuda bazı devrimci girişimlerde bulunulabilir. O zaman çuluna vurulur, eşek kastedilir. Ancak eşek çuluna vurulduğu­nu duymazsa, gerçekten yalnız çula vurulmuş olur, eşeğe değil. Ama eşek bunu duyar duymaz, eşeğe vurulmuş olur çula değil. Paraya karşı operasyonlar uzun zaman böyle yönetilirse, bu, nedenleri ortadan kal­dırmayı bırakarak sonuçlara saldırmaktan başka bir şeye yaramaz; bu, üretim sürecinin bozulması demektir; ama sağlam bir temele ve dola­yısıyla da, az ya da çok güçlü tepki ile salt geçici bozuklukları ortaya çıkarmaya ve bunları önlemeye yarayan güce sahiptir.
      Öte yandan, para ilişkilerinin belirlenmesi, şimdiye değin saflığı içinde ve gelişmiş daha yüksek üretim ilişkileriyle bağı olmaksızın, [sayfa 153] basit olarak düzenlenmiş para ilişkileri içinde burjuva toplumun göl­gede kalmış görünen bütün içkin karşıtlıklarını kapsadığı oranda geliş­miştir, ve bu yönden, burjuva demokrat, ondan da çok burjuva iktisat­çılar (ama bunlar, hiç değilse, değişim-değerinin ve değişimin daha basit belirlenimine dönme dürüstlüğünü gösterirler) varolan ekono­mik ilişkileri savunmak için paraya yemden sığınırlar. Gerçekte, meta­nın ya da emeğin henüz yalnızca değişim-değeri olarak belirlendiği, ve bu değişim-değerlerinin karşılıklı değişimi olarak, onların eşitlenmesi olarak farklı metaları birbirlerine bağlayan ilişki olduğu sürece, birey­ler, bu süreci belirleyen basit değişimciler olarak belirlenmişlerdir. Biçimsel belirlenim gözönünde bulundurulursa, onlar arasında kesin olarak hiçbir fark yoktur ve bu farkın bulunmayışı onların ekonomik belirlenmesidir, birilerinin ötekilere karşı alışveriş ilişkisinde bulun­dukları belirlemedir; bu, onların toplumsal işlevinin ya da birbiri ara­sındaki toplumsal ilişkinin göstergesidir. Öznelerin her biri bir değişim­cidir; yani her birinin ötekilere karşı ve ötekilerin ona karşı toplumsal ilişkisi aynıdır. Değişimin özneleri olarak, onların ilişkisi, dolayısıyla, eşitlik ilişkisidir. Aralarında herhangi bir fark hatta karşıtlık, olanaksız­dır, bunun gibi bir ayrılık da yoktur. Ayrıca, değişilen metalar, değişim-değerleri olarak eşdeğerdirler ya da hiç değilse bu geçerliği gösterirler (karşılıklı saygıda salt öznel bir yanlışlık yapılabilir ve bir birey örne­ğin ötekini aldatmışsa, bunun nedeni onların birbirlerine karşı yerine getirdikleri toplumsal işlevin doğası değildir; çünkü bu aynı şeydir; bu işlevde eşittirler; bunun nedeni yalnızca doğal kurnazlık, kandırma yeteneği vb., kısacası yalnızca bir bireyin ötekine göre salt bireysel üstünlüğüdür. Bu, ilişkinin doğasını ilgilendirmeyen doğal bir ayrım, daha sonraki gelişme bakımından söylenebileceği gibi, rekabet vb. yoluyla bile daha da zayıflayacak ve özgün gücünü yitirecek bir ayrım­dır). Saf biçim, ilişkinin ekonomik yanı gözönüne alınırsa –aslında bu biçimin dışındaki içerik burada ekonominin tamamen dışında kalır, ya da ekonomik içerikten farklı bir doğal içerik olarak vardır, bu içerik için de denebilir ki, henüz ekonomik ilişkiden tamamen ayrıdır, çünkü henüz doğrudan onunla paraleldir–, o zaman biçimsel olarak farklı yalnızca üç öğe ortaya çıkar: ilişkinin özneleri, değişimciler; aynı belir­leme içinde ortaya çıkarlar; bunların değişiminin konulan, değişim-değerleri, eşdeğerler, ||9| yalnızca eşit olmakla kalmaz, aynı zamanda özellikle eşit olmaları gerekir ve eşit olarak konmuşlardır; eşdeğerler, bir öznenin ötekiler için nesneleşmesidir; yani bunların kendileri eşit değerdedir ve değişim eyleminde geçerli olan eşitliklerini aynı zaman­da, birbirlerine karşı ilgisizliklerini korurlar. Özneler, birbirleri için değişimde, eşit değerde özneler olarak, ancak eşdeğerler olarak vardır, ve birinin içinde ötekilerin olduğu nesneleşmenin yer değiştirmesiyle [sayfa 154] ortaya çıkarlar. Ancak böylece birbirleri için aynı değerde, eşdeğerlerin sahibi olarak birbirleriyle değişimde bu eşdeğerliği koruyarak, aynı zamanda birbirlerinin yerine geçen ve birbirlerinden farklıdırlar; onla­rın başka bireysel farklılıkları burada onları hiç ilgilendirmez; onlar, başka her türlü bireysel özelliklere ilgisizdirler. Gerek değişim-değerlerinin korunması, gerek öznelerin değişimciler olarak korunma­sı demek olan değişim eylemi dışındaki içeriğe gelince, ekonomik biçimin belirlenmesi dışına düşen bu içerik, ancak şunları kapsayabilir: 1) Değişilmiş metanın doğal özelliği. 2) Değişicilerin özel doğal gerek­sinimi, ya da ikisi birlikte, değer, değişilen meraların farklı kullanım-değeri. Ekonomik belirlenimin tamamen dışında bulunan, böylece bireylerin toplumsal eşitliğine zarar vermekten çok uzak bulunan değişimin bu içeriği, aynı zamanda onların doğal farklılığını onların toplumsal eşitliğinin temeli yapar. A bireyi B bireyi gibi aynı gereksini­me sahip olsaydı ve emeği B bireyinin gerçekleştirdiği aynı nesnede gerçekleşmiş olsaydı, onların arasında hiçbir ilişki bulunmazdı; yaptık­ları üretim bakımından asla farklı bireyler olmazlardı. Her ikisinin de soluk alma gereksinimi var; her ikisi için hava atmosfer olarak orada­dır; bu, onlar arasında hiçbir toplumsal ilişki yaratmaz; kişi olarak değil, soluk alan bireyler olarak, ancak doğal bedenlerin bir ilişkisi olarak bulunurlardı. Bireylerin, yalnız gereksinimlerinin ve üretimleri­nin çeşitliliği, onların değişiminin ve toplumsal bakımdan eşitlenmele­rinin nedenidir; bu doğal çeşitlilik, dolayısıyla, değişim eylemi içinde onların toplumsal eşitliğinin önkoşuludur, ve üretken olarak birbirleri­nin karşısına çıktıkları yerde bu ilişkinin tek yalın koşuludur. Bu doğal farklılık açısından bakınca, [A] bireyi B için bir kullanım-değerinin sahibi olarak vardır, B de A için bir kullanım-değerinin sahibi olarak. Bu açıdan, doğal çeşitlilik onları yeniden karşılıklı olarak eşitlik ilişkisi içine koyar. Ama bundan şu sonuç çıkar ki, onlar birbirlerine karşı ilgisiz değildirler; tersine bütünleşirler, birbirlerini gereksinirler, öyle ki B bireyi, metasında nesneleşmiş olarak A bireyi için bir gereksinim­dir ve vice versa;2 öyle ki, onlar yalnızca eşit ilişkide değil, aynı zaman­da karşılıklı toplumsal ilişkide bulunurlar. Ama hepsi bu değil. Birinin bu gereksiniminin ötekinin ürünüyle karşılanabilmesi ve vice versa, birinin ötekinin gereksindiği nesneyi üretme yeteneğinde olması ve her birinin ötekinin karşısına ötekinin gereksindiği nesnenin sahibi olarak çıkması, her birinin insan olarak kendi özel gereksiniminin vb. üzerine çıktığını ve birbirlerine karşı insanlar olarak davrandıklarını; kendi topluluğunun hepsinin türünün bilincinde olduğunu kanıtlar. Bunun dışında, fillerin kaplanlar için, ya da hayvanların başka hayvanlar [sayfa 155] için ürettikleri görülmez. Bir örnek: Oğul vermiş bir arı topluluğu, gerçekte ancak tek bir an biçimindedir, hepsi aynı şeyi üretir. Ayrıca, bireylerin ve onların metalarının bu doğal farklılığı (burada ürünler, emek vb. henüz hiç farklı değildir; ancak metalar ya da, bay Bastiat’ın Say’ye3 bakarak diyeceği gibi, hizmetler biçiminde vardırlar; Bastiat,4 değişim-değerinin ekonomik belirlenimini metanın ya da hizmetin doğal içeriğine indirgeyerek hayale kapılmıştır, yani böylesi değişim-değerinin ekonomik ilişkisini kesin olarak saptamada yetersizdir, İngiliz okulunun, üretim ilişkileri belirlenmişliği içinde, saf biçiminde saptamaya yetenekli olan klasik iktisatçılarının üzerinde büyük bir ilerleme sağladığını sanmıştır), bu bireylerin bütünleşmesinin, deği­şimciler olarak toplumsal ilişkilerinin nedenini oluşturur; şimdi eşitli­ğin eklenmiş olduğu özgürlük belirlenimi içinde onların eşitliğini var­saymış ve gerçekleştirmiştir. A bireyi B bireyinin metasına gereksinim duymakla birlikte, bu metayı zorla ele geçirmiyor, ne de vice versa, bir­birlerini karşılıklı olarak mal sahibi olarak, istekleri metalara sızan kişiler olarak kabul ediyorlar. Ardından, burada, önce kişinin ve içerildiği kadarıyla özgürlüğünün hukuksal öğesi sözkonusu olur. Hiçbir birey, ötekinin malını zorla ele geçirmez. Her biri bunları kendi isteğiy­le bırakır ve devreder. Ama iş bu kadarla da kalmaz: A bireyi, ancak a metası aracılığıyla, B bireyinin gereksinimine o ölçüde hizmet eder, çünkü B bireyi b metası aracılığıyla A bireyinin gereksinimine hizmet eder ve vice versa. Her biri, kendi kendine hizmet etmek için ötekine hizmet eder; her biri kendi aracı ile karşılıklı olarak ötekine hizmet eder. Bu, şimdi iki bireyin bilincinde vardır: 1) her biri, ancak ötekine aracının hizmeti ölçüsünde kendi amacına erişir; 2) her biri, ancak, kendi amacı olarak (kendisi için varlık) öteki için araç haline gelir (öteki için varlık); 3) her birinin hem araç ve hem amaç olduğu karşı­lıklılık ancak, her birey araç olduğu takdirde amacına erişir ve birey amaç olarak oluştuğu takdirde ancak araç olur, o halde her birey ken­disi için varlık olunca başkası için varlık olarak oluşur ve kendisi için varlık olunca başkası onun için varlık olur – değişimin doğal koşulu olması koşulu ile bu karşılıklılık zorunlu bir olgudur, ama bu haliyle değişimin her iki öznesi için önemsizdir ve her özne için bu karşılıklı­lık, ancak ötekinin ilgisi olarak kendi ilgisini, bununla ilişkili olmaksı­zın, karşılıyorsa, ilgi konusu olur. Bu demektir ki, bütün eylemin nedeni olarak ortaya çıkan kolektif çıkar, iki tarafça da bir olgu olarak kabul edilmekle birlikte, böyle bir neden olarak değil, ama, denebilir ki, yalnız, kendi kendinde yansımış özel çıkarların ardında, ötekinin çıkarma karşıt bireysel çıkarın ardında yolunu yapar. Bu son yönden [sayfa 156] bakınca, olsa olsa güçlendirici bilince henüz varabilen bireyin çelişik bireysel çıkarının karşılanması, çelişkinin somut olarak aşılması ||10|, genel toplumsal çıkarın tam olarak gerçekleşmesinde olmasıdır. Bizzat değişim eylemiyle, birey, her bir birey, değişimin tek ve egemen olan (ve belirleyen) öznesi olarak kendinde yansımıştır. Dolayısıyla bunun­la bireyin tam özgürlüğü sağlanmıştır: İsteğe bağlı işlem; hiçbir yön­den zorlama yok; kendi kendisinin araç olması ya da böyle iş görmesi, yalnız araç olarak, kendi için kesin amaç, egemen ve etkileyici öğe ola­rak konması; son olarak da, bencil çıkarını gerçekleştiren, ve üstün bir çıkan olmayan; ama öteki de aynı zamanda onun bencil çıkarını aynı biçimde gerçekleştiren olarak tanınmış ve kendini kabul ettirmiştir, böylece şimdi ikisi de bilir ki, topluluğun çıkan, iki yanlılıkta, çokyanlılıkta ve değişik yönlerde gerçekleşen bağımlılıkta vardır, ancak bencil çıkarın değişimidir. Genel çıkar ise, bencil çıkarların tam tamına genelleşmesidir. Dolayısıyla, ekonomik biçim, değişim, her yöne doğru öznelerin eşitliğini getiriyorsa, içerik, madde, o denli bireylerin, şeyle­rin özgürlüğünü getirir. Öyleyse eşitlik ve özgürlük, değişim-değerlerine dayanan değişimde dikkate alınmakla kalmaz, değişim-değerlerinin değişimi aynı zamanda her eşitliğin ve her özgürlüğün üretici, gerçek temelidir. Saf fikir olarak bunlar, onun yalnız idealize edilmiş deyimle­ridir; hukuksal, siyasal ve toplumsal ilişkilerde gelişmiş olarak, onlar, yalnızca bir başka güçte bu temeldedirler. Ve bu, tarihsel bakımdan da doğrulanmıştır.
      Bu yaygınlıkta eşitlik ve özgürlük, gelişmiş değişim-değerine tam temel olmayan, daha çok gelişmesi içinde yok olan antik özgürlüğünün ve eşitliğinin tam tersidir. Bunlar, antik dünyada henüz gerçekleşmemiş üretim ilişkilerini önceden varsayarlar; ortaçağda artık değil. Antik dünyanın temeli doğrudan zor altında gerçekleştiri­len emeğe dayanır; bu, toplumun dayandığı gerçek temelidir; ortaça­ğın temeli, ayrıcalıklı olarak, henüz özel durumu içinde bulunan, genel olarak değişim-değerleri üretmeyen emeğin kendisidir. Emek, ne angaryadır; ne de, ikinci durumda olduğu gibi, üstün bir kendilik ola­rak bir topluluk için (korporasyonlar) oluşur.
      Gerçi, nedenler yönünden, yani doğal, ekonomik sürecin dışında bulunan nedenler yönünden, değişimcilerin [ilişkilerinin] de belli bir zora dayandığı doğrudur; ama bu, bir yönden bile, yalnızca benim gereksinimime karşı, benim doğal bireyselliğime karşı, yani benimle onun eşitliğine ve benim özgürlüğümün de koşulu olan özgürlüğe karşı ilgisizliktir; öte yandan, gereksinimlerimin zorlamasıyla, ben belirleyeceğime göre, gereksinimlerin ve dürtülerin bir bütünü olan, beni zorlayan bir bütün olan, yalnız benim kendi doğamdır, yabancı bir şey değildir (ya da genel, yansımış biçimde bulunan benim yarararımdır). Ama başkasına zor uygulamamı, onu değişim sistemine itmemi [sayfa 157] sağlayan da gene bu yandır.
      Bunun içindir ki, Roma hukukunda servus5* değişimle bir malın sahibi olamayan herhangi biri olarak doğru tanımlanmıştır (bkz: Institutiones)6.O halde gene açıktır ki, bu hukuk, değişimin hiç gelişme­diği bir toplumsal duruma tekabül etmekle birlikte, bu değişim belirli bir çevrede geliştiği ölçüde, gene de, tam tamına değişim, bireyin tüzel kişi niteliklerini geliştiriyordu, ve böylece bu hukuk (temel nitelikleri bakı­mından) sanayi toplumunun hukukunu önceliyordu; ve özellikle yük­selen burjuva toplumun hukuku olarak ortaçağa karşı zorla kabul ettirilmesi gerekti. Ama bu hukukun gelişmesi de, tamı tamına Roma topluluğunun dağılmasına tekabül ediyor.
      Para ilkin değişim-değerinin gerçekleşmesi olduğu ve yalnızca bir para sisteminin gelişmesi içinde değişim-değerleri sistemi gerçekleşti­ği ya da bunun tersi olduğu için, para sistemi pratikte ancak bu özgür­lük ve eşitlik sisteminin gerçekleşmesi olabilir. Ölçü olarak, para, eşdeğeri, yalnız biçimiyle de eşdeğer yaparak, eşdeğere belirlenmiş ifadesini verir. Kuşkusuz, dolaşım içinde, biçimine gene bir ayrım girer: İki değişimci, alıcı ve satıcı, farklı niteliklerde ortaya çıkar; değişim-değeri bir kez para biçiminde genel değer olarak, sonra da şimdi bir fiyatı olan doğal metada özel değer olarak görünür; ama önce bu nitelikler değişir; dolaşımın kendisi bir eşitsizlik yaratan bir işlem değil, ama, tersine, tamamen uydurma bir farkı ortadan kaldıran, bir eşitlik durumu yaratan bir işlemdir. Eşitsizlik tamamen biçimseldir. Ensonu, bu eşitlik, dolaşan para olarak, bizzat parada maddi olarak ortaya çıkar, yani bir bir elde, bir öteki elde, görünüşteki fark da orta­dan kalkar. Her biri, öteki karşısında paranın sahibi olarak, değişim süreci gözönüne alındığında, bizzat para olarak vardır. Bunun içindir ki, farksızlık ve eşdeğerlik nesne biçiminde belirgin olarak vardır. Metada bulunan özel doğal çeşitlilik kaybolmuştur ve dolaşımda sürekli olarak kaybolur. 3 şirinlik meta satın alan bir emekçi, satıcıya, aynı eşitlikte –3 şilin biçiminde– aynı işi yapan bir kral kadar görü­nür. Onların arasındaki bütün farklılık silinmiştir. Saha, saha olarak, yalnız 3 şilinlik bir metanın sahibi olarak görünür, öyle ki, her ikisi tamamıyla eşittir; yalnızca 3 şilin bir kez gümüş metalde, öteki kez şekerde vb. vardır. Paranın üçüncü biçiminde sürecin özneleri arasında farklı bir belirlenim buraya katılabilir. Ama, para, burada materyal olarak göründüğü ölçüde, anlaşmaların genel merası olarak, anlaşan taraflar arasındaki bütün farkı, tersine silmiştir. Para birikim nesnesi haline gelirse, burada özne yalnız paradır, aynı fiyattaki metaları [sayfa 158] dolaşımdan ||11| çekmemişse, dolaşımdan çekmek üzere servetin genel biçimidir. Öyleyse, bireyin biri biriktirir, öteki biriktirmezse, bu, hiçbir zaman ötekinin zararına yapılamaz. Biri gerçek servetten yararlanır, öteki ise servetin genel biçiminin sahipliğine başlar. Birisi yoksullaşır ve öteki zenginleşirse, bu onların özgür iradesi çerçevesindedir ve asla ekonomik ilişkiden, onları birbiriyle buluşturan ekonomik bağın ken­disinden ileri gelmez. Miras ve böyle oluşmuş eşitsizlikleri sürdüren tüm benzer hukuksal ilişkiler bile, bu doğal özgürlüğe ve bu eşitliğe hiçbir zarar getirmez. Eğer A bireyinin temel ilişkisi bu sistemle çelişik değilse, bu çelişki, kesinlikle B bireyinin A bireyinin yerine geçmesiyle, onu sürdürmesiyle meydana getirilemez. Bu, daha çok, toplumsal belirlemenin tersine, doğal yaşam sınırı ötesinde bulunması ve sürmesiyle ortaya çıkar; göstereceği etki ile bireyin özgürlüğünü ortadan kaldırabilecek olan doğanın rasgele etkisine karşı bir pekiştirmedir. Ayrıca, bu ilişkide birey yalnızca paranın bireyleşmesi olduğu için, bu niteliğiyle para olarak ölümsüzdür, mirasçılar yoluyla temsil edilmesi de, tersine, bu belirlemenin yerine getirilmesidir.
      Bu kavrayış tarihsel anlamı içinde ortaya konmaz da, bireylerin artık değişimciler, ya da alıcılar ve satıcılar olarak değil, belirli ilişkiler­de birbirleri karşısında bulundukları, hepsinin artık aynı belirmişlik içinde olmadığı, yalnızca daha gelişmiş toplumsal ilişkileri bir çürütme olarak ileri sürülürse, bunun, doğal cisimler arasında hiçbir farkın, dahası hiçbir karşıtlığın ve çelişkinin bulunmadığını, çünkü bunların örneğin, ağırlığının belirlenmesinde, hepsinin ağırlığı olduğu için eşit olduğunu, ya da hepsinin uzayda üç boyutlu yer tuttukları için eşit olduğunu ileri sürmek aynı şeydir. Burada değişim-değerinin kendisi, daha gelişmiş çelişik biçimleri karşılığında basit belirlenmesi içinde, koşut tutulur. Bilimsel açıdan ele alınınca bu soyut belirlemeler, tıpkı ilk ve en kısır belirlemeler olarak ortaya çıkar; tarihsel bakımdan da kısmen böyle oluşurlar; daha gelişmiş olan daha geç görünür. Bugünkü burjuva toplumun tümünde, fiyatlar ve onların dolaşımı yüzeysel bir süreç olarak görünür ve süreç altında da çok derinlerde çok başka süreçler oluşur, bunlarda ise bireylerin bu görünüşte eşitliği ve görü­nüşte özgürlüğü kaybolur. Üretim sisteminin bütününün, nesnel teme­li olarak değişim-değerinin koşulunun birey için zorlamayı daha baştan kendinde içerdiği, onun doğrudan ürününün birey için bir ürün değil, bu niteliğiyle ancak toplumsal süreç içinde böyle bir ürün olduğu, bu genel ve aynı zamanda dışsal biçimi alması gerektiği; bireyin yalnız değişim-değeri üreten bir varlığa sahip olduğu, yani onun doğal varlı­ğının tümden yadsınmasının burada içerildiği; öyleyse bireyin tama­mıyla toplum yoluyla belirlendiği; daha sonra bunun işbölümünü vb. koşul yaptığı, işbölümü içinde bireyin, salt değişimcilerikinden başka [sayfa 159] türlü ilişkiler içinde olduğu vb. bir yandan unutulur. Dolayısıyla sözü edilen koşulun asla istemden çıkan, ya da doğrudan bireyin doğasın­dan oluşan değil, tarihsel bir koşul olduğu ve bireyin de toplum yoluy­la belirlendiği unutulur. Öte yandan da, değişimin var olduğu ya da değişimde gerçekleşen üretim ilişkilerinin bu basit belirlenmişlikte asla durup kalmadığı daha ileri biçimlerde bireyin vardığı en yüksek farkın biçimsel ve bundan dolayı da daha önemsiz olduğu unutulur. Son ola­rak, değişim-değerinin ve paranın basit belirlemesinde, ücretli emek7* ve sermaye vb. çelişkisinin gizlenmiş halde bulunduğu görülmez. Bütün bu bilgiçlikler, bağımsız olarak alınırsa, salt soyutlamalar olan en basit ekonomik ilişkilerde kalırlar; oysa bu ilişkiler, gerçekte, tersi­ne, en derin karşıtlıklar aracılığıyla gelmiştir ve ancak, bunların dile getirilmesinin silinip atıldığı bir yanını gösterirler.
      Öte yandan gene bunun gibi sosyalistlerin (özellikle, sosyalizmin burjuva toplumun fikirlerinin gerçekleşmesi olduğunun Fransız Devrimi’yle ortaya konduğunu kanıtlamak isteyen Fransız sosyalistle­rinin) budalalığı kendini gösterir. Bunlar, değişimin ve değişim-değerinin vb. baştan beri (zaman içinde) ya da kavramlarına göre (uygun biçimleri içinde) herkesin özgürlüğünün ve eşitliğinin bir sistemi oldu­ğunu, ama para, sermaye vb. yoluyla bozulduğunu; ya da ayrıca, bun­ları gerçeklerine uygun tarzda uygulamak için bugüne kadar tarihin başarısız girişimlerde bulunduğunu, şimdi de kendilerinin, Proudhon gibi, örneğin gerçek Yakob’u keşfettiklerim, böylece bu ilişkilerin asıl tarihinin sahtesinin yerine oturtulacağını ileri sürerler. Onlara şöyle yanıt verilebilir: Değişim-değeri ya da daha açıkçası para sistemi ger­çekte eşitlik ve özgürlük sistemidir, sistemin daha yakın gelişmesinde onların karşısına engelleyici olarak çıkan şey onlarda içkin olan bozuk­luklardır, eşitsizlik ve özgürlüksüzlük olarak kendini gösteren de, tam da: eşitliğin ve özgürlüğün gerçekleşmesidir. Değişim-değerinin serma­ye olarak ya da değişim-değeri üreten emeğin ücretli emek olarak gelişmediği de hem safça, hem budalaca bir dilek olabilir. Bu bayları burjuva savunmacılardan ayıran, bir yandan, sistemin içerdiği çelişki­ler duygusu; öte yandan da, burjuva toplumun gerçek biçimi ile düşüncel biçimi arasındaki zorunlu ayrımı kavramayan, ve dolayısıyla gerçekte bu realitenin kopyası olan düşüncel anlatımın kendisini yeni­den gerçekleştirme isteği gibi gereksiz bir uğraşıya girişmeyi isteyen ütopyasıdır.
      ||12| Bu sosyalistlere karşıt sefalete düşmüş en yeni ekonomiden (bunun klasik temsilcisi olarak, yavanlık, diyalektik yapmacıklık, safça şişirmecilik, cıvık bir kendini beğenmişlik bayağılığı ve tarihsel süreçleri [sayfa 160] kavramadaki büyük yeteneksizlik bakımından, Frederick Bastiat sözkonusu olabilir, çünkü Amerikalı Carey, hiç değilse özgül Amerikan gerçeklerini Avrupa gerçeklerine karşı ileri sürüyor) gelen yavan kanıt­lama yalnızca, ekonomik koşulların her yerde aynı basit belirlemeleri dile getirdiğini, bundan dolayı her yerde değişim-değerlerinin belirli basit değişiminin eşitliğini ve özgürlüğünü anlattığını gösterir, böylece bu yavan kanıtlama salt çocuklaşmış soyutlamaya indirgenir. Örneğin sermaye ve faiz ilişkisi, değişim-değerlerinin değişimine indirgenir. Böylece, empiriklikten alınmış olan değişim-değerinin yalnızca bu basit belirmişliği içinde değil, aynı zamanda sermayenin oldukça fark­lı biçiminde de var olduğu sonucu çıkarıldıktan sonra, sermaye yeni­den değişim-değerinin basit kavramına indirgenir, şimdi sermayenin salt belirli bir ilişkisi olan faiz de, aynı yoldan belirmişliğinden çıkarı­lıp alınarak değişim-değerine eşit hale getirilir; kendine özgü belirmişlikteki ilişkiler bütünden çıkarılarak, metanın meta karşılığında değişi­minin ilişkisine, gelişmemiş olan ilişkiye geri döndürülür. Bir somutu soyutundan ayıran şeyi bundan soyutladığını zaman, doğal olarak bu soyutlamadır, hiç de ondan farklı değildir. O zaman bütün ekonomik kategorilerin yalnızca adları başkadır ve üstelik, her zaman benzer bir ilişkinin adları başkadır, ve gerçek farkları kavramadaki bu büyük yeteneksizliğin, öyleyse, kendi saf sağduyusunu gösterdiği söylenebilir. Bay Bastiat’in “ekono­mik uyumları” temelde, değişik adlar alan tek bir ekonomik ilişkinin varoldu­ğu, ya da yalnız ad içinde farklılık olduğu düşüncesine dayanır. Her şeyin bir tek gerçek ilişkiye indirgenmesi, böylece gelişmeyi oluşturan farkın hesaba katılmaması, buna karşılık özdeşliği kimi bu yana, kimi öteki yana doğru ortaya koymak için kimi bu, kimi de şu yanda çıkarılıp atılması bakımından bile hiç değilse biçimsel olarak da bilimsel değil­dir. Örneğin ücret, bir bireyin öteki için yaptığı hizmetin ödenmesidir. (Yukarda belirtildiği gibi, böylece ekonomik biçim burada ihmal edil­miştir.) Kâr da, bir bireyin öteki için yaptığı hizmetin ödenmesidir. Dolayısıyla ücret ve kâr özdeştirler ve bu da hepsinden önce, bir öde­meyi ücret, ötekini kâr diye adlandırmak, bir dil yanıltmacasıdır. Kâr ve faize geçelim. Kârda hizmetin ödenmesi fırsatlara bırakılmıştır; faiz­de saptanmıştır. Öyleyse, göreli olarak söylersek, ödeme açısından, eme­ğin tersine kârda raslansalken, ücrette saptanmıştır, faizin ve kârın ilişkisi kârın ve ücretin ilişkisinin aynıdır; bu da, yukarda gördüğümüz gibi, eşdeğerlerin karşılıklı değişimidir. Karşı çıkanlar da bu saçmalığı ciddiye alırlar ve (karşıtlığın dile getirildiği noktada ekonomik ilişki­lerden çıkarak, bu karşıtlığın salt gizli durumda bulunduğu ve örtbas edildiği yerdeki koşullara dönülmesi sonucu meydana geldiğim) gös­tererek, örneğin sermayenin ve faizin durumunda basit değişim yapıl­madığını, çünkü sermayenin eşdeğerinin yerini almadığını, tersine, [sayfa 161] sermaye sahibinin eşdeğeri faiz biçiminde 20 kez tüketmiş olduğunu, durmadan sermaye biçiminde elde ettiğini ve gene 20 tane yeni eşde­ğere karşılık değişebildiğim ileri sürerler. Birinin, gelişmiş ve gelişme­miş değişim-değeri arasında bir fark bulunmadığını, ötekinin de, yazık ki bu farkın bulunduğunu, ama adalet açısından olmaması gerektiğini ileri sürdüğü cansıkıcı tartışmanın kaynağı budur. [sayfa 162]

BİRİNCİ KESİM
SERMAYENİN ÜRETİM SÜRECİ

Sermaye. Değerlerin toplamı. – Toprak mülkiyeti ve sermaye.
– Sermaye dolaşımdan gelir. İçerik değişim-değeri. – Ticaret
sermayesi, para sermaye ve para faizi. – Dolaşım bir başka
süreci önvarsayar. Önvarsayılan uçlar arasında devinim.


      Sermaye olarak paranın belirlenmesi, paranın para olarak basit belir­lenmesini aşan bir belirlemedir. Daha yüksek bir gerçekleşme olarak görülebilir; insanda maymunun geliştiği söylenebilen biçim gibi. Ama bu durumda, üste alman ve gelişmesinin öznesi olan gibi, üst biçimin üstüne alt biçimi koyar. Her durumda, sermaye olarak para, para olarak paradan farklıdır. Bu, yeni belirlemenin geliştirilmesi gerekir. Öte yan­dan para olarak sermaye, sermayenin daha aşağı bir biçime doğru gerile­mesine benzer. Çünkü bu, ancak sermayenin, sermaye-olmaması nite­liğiyle ondan önce var olan, onun koşullarından birini meydana getiren bir özelliğe sahip olmasıdır. Para daha sonraki bütün ilişkilerde yeni­den ortaya çıkar; ama daha sonra da salt para olarak işlevi olmaz. Buradaki gibi, eğer onun para piyasası olarak bütünlüğüne kadar izlenmesi önce sözkonusu ise, öteki gelişmesi de gerekli olur ve yeri geldikçe ele alınmak zorundadır. Şimdi burada, para olarak onun özel­liğini geliştirmeden önce, sermayenin genel belirlemesini ele alacağız.
      Say’nin dediği gibi, örneğin sermayenin değerlerin bir toplamı8 oldu­ğunu söylersem, sermaye = değişim-değeri, demekten başka bir şey [sayfa 163] söylememiş olurum. Değerlerin her toplamı bir değişim-değeridir, ve her değişim-değeri değerlerin bir toplamıdır. Basit bir toplama işlemi ile değişim-değerinden sermayeye varamam. Gördüğümüz gibi, paranın basit birikiminde sermayeleşme ilişkisi henüz yoktur.
      Perakende denilen ticarette, burjuva yaşamın günlük ilişkisinde, küçük ticaret içinde üreticiler ile tüketiciler arasında doğrudan oluşan, ve amacın bir yanda metanın para karşılığında değişimi ve öte yanda bireysel gereksinimlerin giderilmesi için paranın meta karşılığında değişimi – burjuva dünyanın üst yüzeyinde geçen bu hareket içinde, yalnızca, değişim-değerlerinin hareketi, dolaşımı, saf durumda gerçek­leştirilir. Bir ekmek satın alan işçi ile aynı ekmeği alan milyoner, bu eylem içinde yalnız basit alıcıdırlar, bakkal da onların karşısında yalnız satıcı olarak vardır. Burada bütün öteki belirlemeler silinmiştir. Bunların alımlarının içeriği, oylumu gibi, ||13| bu biçimsel belirleme karşısında tamamen önemsiz görünürler.
      Teoride, değer kavramı sermaye kavramından önde geliyorsa, ama öte yandan da bunun salt gelişmesi için gene sermayeye dayalı bir üretim tarzı varsayılıyorsa, aynı şey pratikte de olur. Bunun içindir ki, iktisatçılar, zorunlu olarak, sermayeyi, kimi kez değerlerin kaynağı, yaratıcısı olarak gösterirler, üstelik kimi kez de, sermayenin oluşması için değerleri önkoşul sayar ve belirli bir işlev içinde değerlerin bir toplamı olarak gösterirler. Bütün saflığı ve genelliği içinde değerin varlığı, ürünün,, genel olarak üretici için ve ayrıca da bireysel olarak alman emekçi için niteliğini yitirdiği, içindeki ürünün dolaşım içinde gerçekleşmeden hiçbir şey olmadığı, bir üretim tarzını öngörür. Bu, bir arşın basmanın son derece küçük bir kısmını yaratan biri için, bunun değer, değişim-değeri olması, saf biçimsel bir belirlenim değildir. Eğer bu kişi, bir değişim-değerini, parayı, yaratmış olmasaydı, hiçbir şey yaratmamış olacaktı. Dolayısıyla, değerin bu belirlenimi, toplumsal üretim tarzının verili bir tarihsel aşamasını önvarsayar ve kendisi de bu tarz ile verili bir şeyder, öyleyse tarihsel bir ilişkidir.
      Öte yandan, değer belirlemesinin belli öğeleri toplumun tarihsel üretim sürecinin daha önceki aşamalarında gelişir ve onun sonucu olarak ortaya çıkar.
      Bunun içindir ki, burjuva toplumun sistemi içinde değeri doğrudan sermaye izler. Tarihte, değerin oldukça eksik gelişmesinin maddi teme­lini oluşturan başka sistemler önde gelir. Burada kullanım-değerinin yanında ancak ikincil bir rolü olan değişim-değeri ölçüsünde, sermaye değil, toprak mülkiyeti ilişkisi gerçek temel olarak ortaya çıkar. Buna karşılık, modern toprak mülkiyeti, sermaye önkoşulu olmadan düşü­nülemez, çünkü sermaye olmadan varolamaz, ve gerçekte, o, toprak mülkiyetinin daha önceki tarihsel görünüşünün, kendisine uyarlanmış [sayfa 164] ve sermaye tarafından üretilen bir biçim olarak görünür. Dolayısıyla, tam da, toprak mülkiyetinin evrimi içinde, sermayenin gitgide gelişen yengisi ve oluşumu incelenebilir, ve bunun içindir ki, Ricardo, modern çağın iktisatçısı, toprak mülkiyetinin sınırları içinde sermaye, ücretli emek ve toprak rantı arasındaki ilişkileri, onların özgül biçimlerini belirlemek için, büyük bir tarihsel kavrayışla incelemiştir. Sanayi kapi­talisti ile toprak sahibi arasındaki ilişki, toprak mülkiyetinin dışında yeralan bir ilişki olarak görünür. Ama, modern çiftçi ile bir toprak rantı sahibi arasındaki ilişki, bizzat toprak mülkiyetinin içkin bir ilişkisi ola­rak görünür, ve sermaye ile ilişkisi içinde daha çok ortaya çıkarak, yalnızca başka bir varlık gibi görünür. Feodal toprak beylerinin toprak kiralayıcısına, kalıtımsal yaşamıyla yarı-bağımlı ve genellikle özgür mülk sahibi çiftçinin modern çiftçiye, ve üzerinde yerleştikleri toprağa bağlı olan sertlerin ve angarya yükümlüsü köylülerin tarım gündelik­çilerine dönüşümünü gösteren toprak mülkiyeti tarihi, gerçekte modern sermayenin oluşumunun tarihi sayılabilir. Bu, kent sermayesi ile, tica­ret ile vb. ilişkiyi de içerir. Ancak burada bizim konumuz, oluşmuş, kendi temeli üzerinde hareket eden burjuva toplumdur.
      Sermaye, her şeyden önce dolaşımdan, daha kesin olarak paradan doğar. Yukarıda gördük ki, dolaşıma giren ve aynı zamanda ondan çıkıp kendine dönmek için para, kendisini ortadan kaldıran son biçimi­ni oluşturur. Aynı zamanda bu, sermayenin ilk kavramıdır, ve de onun ilk görünüş biçimidir. Para yalnız dolaşımda ortaya çıkan nesne olarak kendini yadsımıştır; ama bunun gibi, onun karşısında bağımsız olarak bulunuşunu da yadsımıştır. Bu yadsıma, özet olarak, olumlu belirle­meleri içinde, sermayenin ilk öğelerini içerir. Para, sermayenin para olarak ortaya çıktığı ilk biçimdir. P–M–M–P; paranın metayla ve metanın parayla değişildiği biçim; ticaretin biçim belirlemesini oluşturan, ticaret sermayesi olarak sermayeyi oluşturan bu, satmak için satın almak hareketi, ekonomik gelişmenin en eski aşamalarında vardır; değişim-değerinin hem biçim, hem de kendi içeriği olarak içeriğinin oluştuğu ilk harekettir. Bu hareket, üretimi için değişim-değerinin henüz asla koşul olmadığı toplumlar içinde ve toplumlar arasında bulunabilir. Bu hareket, yalnız, onların doğrudan kullanım üzerinden hesaplanan üre­timinin fazlasını kapsar ve yalnız bu sınıra kadar yapılır. Yahudilerin eski Polonya toplumunda ya da genellikle ortaçağ toplumundaki durumu gibi, olabildiğince bütün halklarda, eskiçağdaki gibi, ve daha sonra da Lombardlarda olduğu gibi, üretim tarzının her şeyden Önce ve temel olarak değişim-değerini henüz koşul haline getirmemiş halk­lar arasında, bu durumu alabilirler. Ticari sermaye yalnızca dolaşan sermayedir ve dolaşan sermaye onun ilk biçimidir; bu biçimde sermaye henüz üretimin temeli haline gelmemiştir. Daha gelişmiş bir biçim, aynı [sayfa 165] biçimde daha erken bir aşamada bağımsız olarak ortaya çıkmış olan tefeciliktir, para sermaye ve para faizidir, erken bir döneme aynı zamanda bağlı bulunan, bağımsız ortaya çıkan en gelişmiş biçim olan tefeciliktir. Son olarak M–P–P–M biçimi, burada, genel olarak para ve dolaşım, kendi yönünden gereksinimi doğrudan gidermek için yeniden dola­şımdan çıkarak dolaşımda olan meta için basit araç olarak görünür, ken­disi ticaret sermayesinin bu ilk ortaya çıkışının koşuludur. Koşullar, çeşitli halklar arasında dağılmış ya da henüz, toplum içinde, ticari ser­maye olarak, yalnızca tüketime doğru yöneltilmiş dolaşım dolayısıyla ortaya çıkan çeşitli varsayımlardır. Öte yandan dolaşımda olan meta, ancak dolaşımdan çıkan ve doğrudan gereksinimlere hizmet eden başka bir metanın biçimini almak suretiyle gerçekleşen meta, ||14| bunun gibi sermayenin ilk eşit biçimidir, en başta meta-sermayedir.
      Ayrıca gene açıktır ki, değişim-değerlerinin basit hareketi saf dola­şımda var olduğu gibi, sermayeyi asla gerçekleştiremez. Paranın çekil­mesini ve yığılmasını sağlayabilir, ama para tekrar dolaşıma girer gir­mez, tüketilen meralarla birlikte bir dizi değişim süreçlerine dağılır, bu yüzden alım gücü biter bitmez kaybolur. Para aracılığıyla değişilmiş olan meta da, tüketilmek, yok edilmek üzere dolaşımdan dışarı çıkar. Ancak para da dolaşıma karşı bağımsızlaşınca, böylece artık yalnız servetin özsüz genel biçimini yansıtır. Eşdeğerler birbirine karşı değişildiklerinden, servetin para olarak yerleşmiş biçimi, metaya karşılık ve metada var olan kullanım-değeri, paraya karşılık değişilir değişil­mez kaybolur. Değişimin basit eylemi yoluyla, bunların her biri öteki­ne karşı kendi belirlemesi içinde, ötekinde gerçekleşir gerçekleşmez ancak kaybolabilir. Hiçbiri, ötekine dönüşerek kendi belirlemesinde varlığını sürdüremez. Sermayeyi saf değişime indirmek isteyerek güzelleştiren burjuva iktisatçıların safsatalarına karşılık, ters yönden gene safsatalı, ama onlara karşı haklı olan bir istem ortaya atılmış ve sermaye gerçekten salt değişime indirgenerek, bu yoldan sermayenin güç olarak kaybolduğu, ister meta, ister para biçiminde yok edildiği ileri sürülmüştür.9*
      Paranın ya da metanın, her iki noktadan başlayarak sürecin yine­lenmesi bizzat değişim koşullarında bulunmaz. Yalnız bu olgu, tamam­lanıncaya kadar, yani değişim-değerinin tutarında değişilinceye kadar yinelenir. Kendi kendine yeniden ateşlenemez. Bunun içindir ki, dolaşım kendini yenileme ilkesini kendi kendinde içermez. Bunun öğeleri onun koşu­ludur, onun kendisi tarafından konmamıştır. Metaların sürekli olarak [sayfa 166] yeniden ve dışardan, ona, ateşe yama madde atar gibi atılması zorun­ludur. Yoksa ilgisizlikten sönüp gider. Metalarla, fiyatlarla, dolaşımla ilişkisi kalmamış, bir üretim ilişkisi göstermek için para olmaktan çık­mış olan parada ilgisiz bir sonuç olarak kaybolabilir; artık geriye ondan yalnız kendi metal varlığı kalmış, ama ekonomik varlığı yok edilmiş olabilir. Öyleyse, burjuva toplumun üst yüzeyinde doğrudan varlık olarak görünen dolaşım, sürekli olarak aracılık konusu olduğu sürece dolaşımdır. İçine doğru bakınca, gerekli aşırılıkların aracılığıdır. Ama bu aşırılıkları koyan o değildir. Öyleyse hem öğelerinin her birin­de, hem de aracılığın bütünü olarak, tüm sürecin kendisi olarak aracı­lık halinde olmalıdır. Bu yüzden onun doğrudan varlığı saf görüntü­dür. O, onun arkasından oluşan sürecin görüngüsüdür. Şimdi öğelerinin her birinde – meta olarak – para olarak – ve her ikisinin ilişkisi ola­rak, her ikisinin basit değişimi, ve dolaşımı olarak yadsınmıştır. Eğer başlangıçta toplumsal üretim olgusu değişim-değerlerinin konumu ve bu da daha sonraki gelişmesinde dolaşım olarak–değişim-değerlerinin birbirlerine karşı tam gelişmiş hareketi olarak– ortaya çıkmışsa, bu kez dolaşımın kendisi, değişim-değeri getiren ya da üreten etkinliğe geri döner. Ve böylece temeline geri döner, belli bir emek-zamanının gerçekleştiği metadır (ister özel biçimde, ister paranın genel biçiminde olsun) dolayısıyla değerdir: demek ki, bunun koşulu, her şeyden önce emek tarafından metaların üretimi olduğu gibi, değişim-değerleri ola­rak da bunların üretimidir. Bu, onun çıkış noktasıdır, ve kendi hareke­tiyle, sonuç olarak değişim-değerleri sağlayan üretime geri döner. Öyleyse şimdi gene çıkış noktasına, değişim-değerleri sağlayan, üreten üretime gelmiş bulunuyoruz, ama, şimdi dolaşımın gelişmiş öğe olması bunun önkoşuludur ve dolaşımı ortaya çıkaran ve yeniden ortaya çıkma­sı için kendisini yeniden ortaya koyan sürekli bir süreç olarak görünür. Öyleyse, burada değişim-değeri sağlayan hareket, şimdi pek karmaşık bir biçimde görünür, çünkü artık yalnızca önkoşul olan değişim-değerlerinin hareketi, ya da biçimsel bakımdan fiyat koyan hareket değil, aynı zamanda onları önkoşullar olarak yaratan, üreten hareket­tir. Burada üretimin kendisi, artık sonuçlarından önce varolmamıştır, yani artık önkoşul değildir; bu sonuçlar aynı zamanda bizzat üreten olarak oraya çıkar; bununla birlikte artık birinci aşamadan farklı olarak yalnızca dolaşıma götüren sonuçların değil, ama dolaşımı, aynı zaman­da, gelişmiş varsayan dolaşım sürecinin ürünüdür. (Aslında, dolaşım, yalnızca, bir kez metanın belirlenmesinde, bir kez paranın belirlenme­sinde değişim-değerini sağlayan biçimsel süreçten başka bir şey değil­dir.) [sayfa 167]

Dolaşımdan kapitalist üretime geçiş. –
Sermaye nesneleşmiş emektir vb.. –
Değerin üretimi için değer toplamı.


      Bu hareket, çeşitli kılıklarda, tarihsel bakımdan, hem bir yandan değer üreten emeğe götüren olarak, hem öte yandan, burjuva üretim sisteminin, yani değişim-değeri sağlayan üretimin içinde görünür. Barbar ya da yarı-barbar halklarda önce araya ticaret yapan halklar girer, ya da ürünleri doğal olarak farklı olan kabileler ilişkiye geçer ve fazlalıklarını alır verirler ve değişirler. Birinci durum daha klasik biçimdir. Öyleyse gene bunda kalalım. Fazlalıkların değişimi, değişimi ve değişim-değeri sağlayan ticarettir. Ama [fazlalıkları] kapsamına almaz ve kendi üretiminin yanında ||15| oluşur. Ancak değişim isteğiy­le gelen tüccarların (Lombardlar, Normahlar vb. bütün Avrupa ulusla­rı karşısında bu rolü oynarlar) ortaya çıkışı yinelenirse ve üretici halkın değişim-değeri sağlayan etkinliğin dürtüsü etkinliğin iç yapısından değil de dışardan geldiği ölçüde, yalnız edilgen denilen ticaretin yapıcı­sı olduğu sürekli bir ticaret gelişirse, üretim fazlasının yalnız raslansal, ara sıra varolan bir fazlalık değil, sürekli yineleyen bir fazlalık olması gerekir, o zaman iç ticaret de dolaşıma, değişim-değerlerinin sağlanılmasına yönelik bir eğilim gösterir. Önce etki daha çok maddidir. Gereksinimlerin çemberi genişlemiştir; amaç, yeni gereksinimlerin kar­şılanmasıdır ve bu yüzden üretimin daha büyük bir düzenlilik ve artış göstermesi sözkonusudur. İç üretimin örgütlenmesi de, dolaşımla ve değişim-değeriyle değişime uğramıştır. Ama henüz ne bütün yüzeye yayılmıştır, ne de onu bütün derinliğine kapsar. Bu, dış ticaretin uygarlaştırıcı etkisi denilen şeydir. Değişim-değeri ortaya koyan hareketin, üretimin bütününü içine alması, artık, kısmen bu dış etkinin yoğunlu­ğuna, kısmen de iç üretimin öğelerinin –işbölümü vb.– gelişme düzeyine bağlıdır. Örneğin İngiltere’de 16. yüzyılda ve 17. yüzyılın başında, Hollanda mallarının ithali, İngiltere’nin değişime sunduğu yün fazlasını çok önemli duruma getirir. Bu kez daha çok yün üretmek için tarım arazisi koyun merasına dönüştürülür, küçük kiracı-çiftlik sistemi ortaya çıkar vb., mülklerin takası yapılır vb.. Öyleyse, tarım, kullanım-değeri ve fazlalığın değişimi için emeğin niteliğini, iç yapısı bakımından emeğe karşı önemsiz olan niteliğini yitirmiştir. Tarımın kendisi bazı noktalarda salt dolaşım yolu ile belirlenmiş, değişim-değeri sağlayan üretime dönüşmüştü. Böylelikle hem üretim tarzı değişmiş, hem de bütün eski nüfus ve üretim ilişkileri, bunlara tekabül eden ekonomik ilişkiler ortadan kalkmıştı. Burada dolaşımın koşulu, yalnız fazlalık olarak değişim-değerleri yaratan bir üretim olmuştu. Ama bu da, yalnız dolaşımla ilgili olarak oluşan bir üretime, değişim-değerlerini kendisinin tek içeriği olarak sağlayan üretime dönüştü. [sayfa 168]
      Öte yandan, değişim-değerinin ve gelişmiş dolaşımın koşul oldu­ğu modern üretimde, bir yandan fiyatlar üretimi belirler ve öte yan­dan, ürerim fiyatları belirler.
      Sermaye araç olarak yeni bir emeğe (üretime) hizmet eden “yığıl­mış” (gerçekleşmiş) emektir (aslında, nesneleşmiş emek) deniyorsa,10 olmaması halinde sermayenin sermaye olmadığı biçimsel belirlemesi bir yana, sermayenin maddesi gözönüne alınmış olur. Bu, sermayeden –üretim aletinden– başka bir anlama gelmez, çünkü en geniş anla­mıyla doğada bulunan, örneğin taş gibi vb. önemi olmayan basit her nesne üretim aleti olarak iş görmeden önce, herhangi bir etkinlik yoluyla edinilmek zorundadır. Böylece sermayenin bütün toplum biçimlerinde bulunması gereği, tamamıyla tarihsel-olmayan bir şeydir. Öyleyse, bedenin her organı sermayenin olacaktı, çünkü aslında her ikisi arasında yalnızca gelişmiş olmak değil, ama organ olarak iş göre­bilmek için etkinlikle, emekle yeniden-üretilmek, beslenmiş olmak zorunluluğu vardır. Öyleyse, kol, özellikle el, sermayenin olacaktı. Sermaye o zaman insan soyu kadar eski bir şeyi belirtmenin yeni bir adı olabilirdi, çünkü emeğin her türü, en az gelişmiş avcılık, balıkçılık vb. bile, önceki bir emeğin ürününden, doğrudan canlı bir emeğin yaşam aracı olarak yararlandığım varsayar. Yukardaki tanımlamada içerilen öteki belirleme, şöyle ki, ürünlerin maddi özünün bütünüyle soyutlanmasıdır ve onun tek içeriği (özü) olarak geçmiş emeğin kendi­sini dikkate alır; ayrıca bir de, belirli, özel amaçtan soyutlanır, onun üretimi için bu ürün gene araç olarak iş görür ve amaç olarak da yal­nızca genel anlamda bir ürün kullanılır – bütün bunlar ancak bir soyutlamanın sonucundan çıkmış gibi görünür; bu soyutlama bütün toplumsal durumlarda doğru olmakla birlikte yalnızca çözümlemeyi ve alışılmış olandan daha soyut (daha genel) tarzda formüle etmeyi sürdürür. Öyleyse sermayenin belirli bir biçiminin soyutlaması böyle yapılır, yalnızca, her emeğin zorunlu bir öğesi olarak içerik dile getirilirse, sermayenin bütün insan üretiminin zorunlu bir koşulu olduğunu kanıtlamak­tan daha kolay bir şey doğal olarak yoktur. Ayrıca, insan üretiminin özel­likle gelişmiş bir tarihsel aşamasının sermayeyi öğesi haline getiren özel belirlemelerinin soyutlanması yapılarak da kanıtlama yapılır. Konunun nazik tarafı, her sermaye, yeni bir ürerimin aracı olarak iş gören nesne­leşmiş emek ise, yeni bir üretimin aracı olan her nesneleşmiş emek, sermaye değildir. Sermaye nesne olarak kavranır, ve bir ilişki olarak değil.
      Öte yandan gene, sermaye değerlerin bir toplamıdır, değer ürerimi için kullanılır denirse, bunun anlamı şudur: Sermaye, kendi kendini yeniden-üreten değişim-değeridir. Ancak biçimsel olarak [sayfa 169] değişim-değeri basit dolaşımda da kendini üretir. Bu açıklamada, değişim-değerinin çıkış noktası yapıldığı biçim saptanmış olmakla birlikte, içerikle olan ilgi (basit değişim-değerinin durumunda olduğu gibi, sermayenin durumunda da önemsiz değildir) dikkate alınmamıştır. Sermaye, bir kâr üreten, ya da hiç değilse kâr üretmek amacıyla kulla­nılan değişim-değeridir denirse, kendi açıklaması için sermaye koşul demektir, çünkü kâr sermayenin kendi kendisiyle olan belirli bir ilişki­sidir. Sermaye basit bir ilişki değildir, bir süreçtir, bu sürecin değişik uğraklarında sermaye olmayı sürdürür. Öyleyse, bu sürecin geliştiril­mesi gerekir. Birikmiş emek kavramı içinde araya girivermiş bir şey vardır ||16| çünkü kavram belirlemesinde sermayenin yalnızca nesneleşmiş emek olması gerekir, bununla birlikte bu emekte belli bir miktarda emek yığılmıştır. Yığılmış emek ise, emeğin gerçekleştiği böylesi nes­nelerin belli bir miktarını kapsar.
      “Başlangıçta, değişim yalnızca malını sunan değişimci için değersiz nes­nelere dayandığından, herkes kendi kendine yetiyordu: değişim yalnızca her değişimci için yararsız nesneleri konu alıyordu; yararsız bir şeye karşılık yararlı bir şey olmaktan herkes hoşnut kalıyordu. Ama, işbölümü herkesi bir tüccar ve toplumu da ticari bir toplum durumuna getirince, herkes kendi ürünlerini ancak eşdeğerleri karşılığında vermek istedi; bunun üzerine de, bu eşdeğeri belirlemek için, alman şeyin değerini bilmek gerekti” (Ganilh.-12, b.11) Başka bir deyişle, bunun anlamı, değişimin, değişim-değerlerinin biçimsel konumunda durup kalmaması, zorunlu olarak üretimin ken­disini değişim-değerinin etkisi altına sokma yolunda gelişmesidir.

1) DOLAŞIM VE DOLAŞIMDAN GELEN DEĞİŞİM-DEĞERİ
SERMAYENİN ÖNKOŞULUDUR


      Sermaye kavramını geliştirmek için, emekten değil, değerden, hem de değişim hareketi içinde gelişmiş değerden başlamak gereklidir. Çeşitli insan ırklarından doğrudan bankere ya da doğrudan buhar makinesine nasıl geçilmezse, emekten doğrudan sermayeye geçmek de tamamen olanaksızdır. Daha önce gördük ki, parada, değişim-değeri dolaşıma karşı bağımsız biçimde korunmuştur, ama yalnız olumsuz, kaybolan ya da tasarımsal biçimde donmuştur. Yalnız dolaşımla ilgili olarak ve ona girebilme olanağı olarak vardır; ama gerçekleşir gerçek­leşmez bu belirlemeyi yitirir ve değişim-değerlerinin ölçüsü olarak, değişim aracı olarak daha önceki iki belirlemesine geri döner. Para, hem dolaşıma karşı bağımsızlaşan, hem de onda korunan değişim-değeri olarak bulununca artık para değildir, çünkü bu haliyle olumsuz belirlemenin ötesine geçmez, yalnız sermayedir. Paranın, [sayfa 170] değişim-değerinin sermaye belirlemesine geçtiği ilk biçim olması ve bu yüzden sermayenin ilk görünüş biçiminin sermayenin kendisiyle karıştırılması, ya da onun tek uygun biçimi olarak görülmesi, tarihsel bir olgudur, bu olgu bizim geliştirmemize aykırı düşmekten çok uzak olmak bir yana, onu doğrular. Öyleyse sermayenin ilk belirlenimi: dolaşımdan çıkan ve dolayısıyla onu önvarsayan değişim-değerinin dolaşımda ve dolaşım yoluyla korunması; oraya girerek kaybolmamasıdır; dolaşım sermaye­nin kayboluş hareketi değil, onun değişim-değeri olarak gerçekten yerleşmesinin hareketi, sermayenin değişim-değeri olarak gerçekleş­mesidir. Basit dolaşımda değişim-değerinin bu nitelikte gerçekleştiği söylenemez. Bu, yalnız kayboluş anında durmadan gerçekleşir. Metanın meta karşılığında para aracılığıyla değişilmesi durumunda, değeri, gerçekleşir gerçekleşmez kaybolur ve ilişkinin dışına çıkar, ona karşı önemsiz olur ve yalnız gereksinimin doğrudan konusu olur. Para meta karşılğında değişilirse, değişim biçiminin kaybolması, metanın doğal malzemesini elde etmek için salt biçimsel bir aracılık durumuna gelmiş olur. Meta para karşılığında değişilirse, değişim-değerinin biçimi hare­ketsiz kalır, değişim-değeri olarak konmuş değişim-değeri, para, ancak değişim dışında kaldığı sürece ondan uzaklaşır, böylece salt tasarımsal gerçekleşme, değişim-değerinin bağımsızlığının elle tutulurcasına var olduğu bu biçimde salt düşüncel biçimde demektir. Ensonu para para karşılığında değişilirse –dolaşımın tahlil edilebildiği dördüncü biçim, ama aslında yalnız değişim biçiminde anlatılmış üçüncü biçim–, ayırdetme terimleri arasında biçimsel bir ayrım da artık ortaya çıkmaz; ayrımsız ayırma; yalnız değişim-değeri değil, onun kayboluşunun biçimsel hareketi de kaybolur. Aslında basit dolaşımın bu dört biçimsel belirlenmesi, öte yanda aynı noktaya raslayan iki belirlemeye indirge­nebilir; aradaki fark, çıkış noktasını oluşturan uğrakların –para ve meta– birine ya da ötekine göre, ya biri üzerine, ya öteki üzerine yapı­lan vurgulamadadır. Çünkü metaya karşı para, metanın maddi içeriği (özü) karşısında değişim değeri kaybolur demektir; ya da paraya karşı meta, onun değişim-değeri biçimi karşısında içeriği (özü) kaybolur demektir. Birinci durumda, değişim-değerinin biçimi, ikinci durumda özü kaybolur; öyleyse her iki durumda da gerçekleşmesi salt geçicidir ve yitip gider. Sermayede önce değişim-değeri, dolaşımda kalma yoluy­la, yani hem özsüz hale gelmeden, hem de sürekli halde öteki özlerde, bunların bütünlüğü içinde gerçekleşme yoluyla; biçim belirlemesini de yitirmeksizin, çeşitli özlerin her birinde kendi kendisiyle özdeşliğini koruyarak değişim-değeri olarak konmuştur. Öyleyse her zaman para ve meta kalır. O, dolaşımda biri öteki içinde kaybolurken, hem iki öğede, hem her öğede vardır. Ancak bu yalnızca, kendisi, sürekli yeni­lenen değişimlerin bir devri olarak böyledir. Bu ilişkide de onun [sayfa 171] dolaşımı, basit değişim-değerlerinin dolaşımından farklıdır. Gerçekte basit dolaşım, yalnızca gözlemcinin bakış açısından dolaşımdır, ya da aslın­da bu nitelikte değildir. Önce para ve gene meta olan değişim-değeri değildir –özü belli bir meta olduğu için–; paranın karşısında bulu­nan hep başka değişim-değerleridir, başka metalardır. Dolaşım, dola­şım çemberi, yalnızca ||17| meta ve para belirlemesinin basit yineleni­şinden, ya da yer değiştirmesinden meydana gelir, gerçek çıkış nokta­sının aynı zamanda geri dönüş noktası oluşundan değil. Bundan dolayı, basit dolaşım böyle görüldüğüne ve yalnızca para değişmeyen öğe olduğuna göre, bu dolaşım salt para dolaşımı, salt para sürümü ola­rak tanımlanmıştır.
      “Sermaye değerler sürüp giderler(Say, 14.12) “Sermaye – sürekli değer” (“çoğalan sermaye” henüz burada yer almaz); “bu değer, onu yaratmış olan metadan bağını koparır; fizikötesi, özsel olmayan bir nitelikte hep aynı çiftçinin (burada pek önemli olmasa da, sahibinin diyoruz) mülkiyetinde kalmıştır”, “çiftçi için meta çeşitli biçimlere bürünmüştür”. (Sismondi Vl.13)
      Paranın dolaşıma karşı olumsuz durum alarak, ondan çekilerek erişmeye çalıştığı ölümsüzlüğe, kendini tamamen dolaşıma adayarak koruyan sermaye erişir. Sermaye, dolaşımın gerektirdiği ya da dolaşım için koşul olan ve dolaşımda varlığını koruyan değişim-değeri olarak, hem basit dolaşımda içerilmiş her ikisinden daha sağlam olan her öğede vardır, hem de kimi birinin, kimi ötekinin biçimini alır, ama artık basit dolaşımda olduğu gibi birinden çıkıp ötekine geçmekle kalmaz, aynı zamanda belirlemelerin her birinde karşıt olanla ilişkilidir, yani düşüncel tarzda onda içerilir. Sermaye, sırayla meta ve paradır; ama 1) bizzat bu iki belirlemenin değişmesidir; 2) meta olur; ama şu ya da bu meta değil; metaların bir toplamı olur. Öze ilgisiz değildir, ama belirli biçime ilgisizdir; bu açıdan, bu özün sürekli bir metamorfozu olarak görünür; öyleyse, değişim-değerinin özel içeriği olduğuna göre, bu özelliğin kendisi de özelliğin bir toplamıdır; dolayısıyla böyle bir özelliğe değil, tek ya da tekleşmiş özelliğe ilgisizdir. Sermayenin aldığı genellik biçi­mi, özdeşlik, değişim-değeri olma ve bu niteliğiyle para olma özdeşli­ğidir. Bundan dolayı henüz para olarak vardır, gerçekte paraya karşılık meta olarak değişilir. Ama para olarak bulununca, yani değişim-değerinin genelliğinin karşıt biçimi olarak, aynı zamanda onun koşulu, basit dolaşımda olduğu gibi genelliği değil, karşıt belirlemesini yitir­mesi, ya da yalnız kaybolarak bu belirlemeyi alması, yani gene metaya kaşılık değişilmesi, ama değişim-değerinin genelliğini özelliği içinde göstermesi, bundan dolayı da sürekli olarak biçimini değiştirmesidir. [sayfa 172]
      Burada sermayeden söz ediyorsak, sermaye burada henüz yalnızca bir addır. Sermayenin doğrudan değişim-değerinden ve paradan fark­lı olarak konmuş bulunduğu tek belirlilik, dolaşımda ve dolaşım yoluyla kendini koruyan ve devam eden değişim-değerinin belirliliğidir. Buraya kadar yalnız bir yanını, dolaşımda ve dolaşım yoluyla kendisini koru­ma yanını inceledik. Aynı ölçüde önemli öteki yanı ise, dolaşıma gir­meden önce, ya da ancak dolaşımda kaybolmakta olan değişim-değeri olmadan önce metada salt düşüncel belirleme olarak bulunduğu gibi, basit değişim-değeri olarak değil, dolaşımda bir öğe halinde var oldu­ğu para olarak bulunduğu değişim-değeri halinde koşul olma yanıdır; burada para olarak, nesneleşmiş değişim-değeri olarak vardır, ama onda bulunan işte bu tanımlanan ilişkidir. İkinci belirlemeyi birincisin­den ayıran, 1) değişim-değerinin nesneleşmişlik biçiminde var oluşu; 2) dolaşımdan gelmesi, yani dolaşımı gerektirmesi, ama aynı zamanda koşul olarak onun karşısında kendinden çıkmasıdır.
      Basit dolaşım sonucunun tanımlanabileceği iki yanı vardır:
      Basit olumsuzluğu: Dolaşıma sokulan metalar amacına ulaşmıştır; birbirlerine karşı değişilmişlerdir; her biri gereksinim konusu olur ve tüketilir. Öyleyse bununla dolaşım bitmiştir. Geride basit kalıntı olarak paradan başka bir şey yoktur. Böyle bir kalıntı olarak para olmaktan çıkmıştır, biçim belirlemesini yitirir. Bütün sürecin inorganik külü ola­rak kalan maddesi içine düşer.
      Olumlu olumsuzluğu: Para, kendi için değişim-değeri –salt dolaşı­ma girmekten başka bir şey olmayan değişim-değeri– nesneleşmiş değişim-değeri olarak yadsınmıştır; karşıt bağımsızlık, saptanmış oldu­ğu salt soyut genellik olarak yadsınmıştır: ama,
      üçüncüsü: Değişim-değeri koşul olarak ve aynı zamanda dolaşımın sonucu olarak, ondan çıktığı gibi, ona bağımlı oluşu gibi, ondan yeni­den çıkmak zorundadır. Bu, biçimsel tarzda olursa, gene basbayağı para haline gelir; basit dolaşımda olduğu gibi, gerçek meta olarak ondan çıkarsa, gereksinimin basit nesnesi olur ve bu haliyle tüketilir, böylece gene biçim belirlemesini yitirir. Gerçekten çıkış olması için, gene gereksinim konusu olması ve böylece tüketilmesi, ama emek tara­fından tüketilmesi ve böylece yeniden-üretilmesi gerekir.
      Başka terimlerle: Değişim-değeri, başlangıçta içeriğine göre, eme­ğin ya da emek-zamanının nesneleşmiş bir miktarıydı; bu haliyle dola­şımdan geçerek nesneleşmesi içinde para olma, elle tutulur para olma varlığına kadar gitti. Şimdi ise, dolaşımın, onun dışında bulunan, onun koşulu olan, onun için dolaşımın kendisinin onu dıştan ele geçiren ve onun içinde dolaşan hareket olarak ortaya çıktığı çıkış noktasını, yani emeği yeniden getirmesi zorunludur; ama şimdi emeğin basit eşdeğeri ya da basit nesneleşmişliği olarak değil, kendini yalnız emeğe teslim [sayfa 173] eden nesneleşmiş ve bağımsızlaşmış değişim-değeri olarak, kendini yenilemek ve kendisinden yeniden dolaşımı başlattırmak üzere, eme­ğin malzemesi olur. Bununla para, artık, dolaşımdaki gibi, basit eşitle­me, özdeşliğini koruma değil; kendi kendisinin çoğaltılmasıdır. Değişim-değeri, değişim-değeri olarak ancak, değerlenme, yani değerini çoğalt­ma yoluyla konur. Para (dolaşımın sonunda kendine geri dönmüş ola­rak), sermaye olarak katılığını yitirmiş, elle tutulabilen bir şeyden, bir süreç haline gelmiştir. Ama öte yandan da emek nesnelliği ile olan ilişkisini değiştirmiştir. Aynı zamanda da kendine dönmüştür. Ancak bu dönüş, değişim-değerinde nesneleşmiş emeğin, değişim-değerinin yeniden-üretiminin aracı olarak canlı emeği getirmesi, öte yandan başlangıçta değişim-değerinin yalnız emeğin bir ürünü olarak ortaya çıkmasıdır.)

2) DOLAŞIMDAN GELEN, DOLAŞIMIN ÖNKOŞULU OLAN,
DOLAŞIMDA EMEK ARACILIĞIYLA KORUNAN VE ÇOĞALAN
DEĞİŞİM-DEĞERİ


      ||18| <I. 1) Sermayenin genel kavramı. – 2) Sermayenin özelliği; dolaşan sermaye, sabit sermaye. (Yiyecek maddesi, hammadde, iş aleti olarak sermaye.) 3) Para olarak sermaye. II. 1) Sermayenin niceliği. Birikim. – 2) Kendisiyle ölçülen sermaye. Kâr. Faiz. Sermayenin değeri: yani kâr ve faiz olarak sermayenin tersine, farklı sermaye. 3) Sermayelerin dolaşımı, a) Sermayenin sermaye ile değişimi. Sermayenin gelir ile değişimi. Sermaye ve fiyatlar, b) Sermayelerin rekabeti, g) Sermayelerin yığılması. III. Kredi olarak sermaye. IV. Ortaklık sermayesi olarak ser­maye. V. Para piyasası olarak sermaye. VI. Servetin kaynağı olarak serma­ye. Kapitalist. Sermayeden sonra toprak mülkiyeti ele alınabilir. Bundan sonra da ücretli emek. Üçü de gereklidir, fiyatların hareketi, şimdi dolaşım olarak içsel bütünlüğü içinde belirlenir. Öte yandan üç sınıf, dolaşımın üç temel biçiminde ve koşullarında üretim olarak var­dır. Sonra devlet. (Devlet ve burjuva toplum. – Vergi, ya da üretken olmayan sınıfların varlığı. – Devlet borcu. – Nüfus. – Dışarıya doğru devlet: koloniler. Dış ticaret. Döviz kuru. Uluslararası metal para olarak para. – Son olarak dünya piyasası. Burjuva toplumun devleti elde etmesi ve yeniden elde etmesi. Krizler. Değişim-değerine dayalı üretim tarzının ve toplum biçiminin ortadan kalkması. Bireysel emeğin toplumsal emek olarak gerçek yerleşmesi ve vice versa.14*)>

Ürün ve Sermaye. Değer ve Sermaye. Proudhon.


      (Ekonomik koşullarla ilgili olarak toplumu, iktisatçıların olduğu [sayfa 174] gibi sosyalistlerin de inceleme biçiminden daha yanlış bir şey yoktur. Örneğin, Proudhon, Bastiat’a karşı şöyle diyor (XVI, 29): “Sermaye ile ürün arasında toplum için fark yoktur. Bu fark bireyler için tamamen özneldir15 Yani toplumsal olanı öznel olarak adlandırıyor; öznel soyutlamayı da toplum diye adlandırıyor. Ürün ile sermaye arasındaki fark, tam da ürünün sermaye olarak alınması, toplumun belli bir tarih­sel toplum biçiminin karakteristik bir ilişkisini ifade etmesidir. Toplum açısından bakış denilen şey, toplumsal ilişkiyi (burjuva toplum ilişkisini) tam olarak ifade eden farkları gözden kaçırmaktan başka bir şey değil­dir. Toplum bireylerden oluşmaz, bireylerin içinde bulundukları birbir­leriyle ilişkilerinin, karşılıklı-ilişkilerinin toplamım ifade eder. Sanki birisi şöyle söylemek istiyordu: Toplum açısından bakınca köleler ve yurttaşlar yoktur, her ikisi de insandır. Oysa bunlar toplumun dışında bir şeydir. Köle olmak, yurttaş olmak, toplumsal belirlemelerdir, A ve B insanlarının ilişkileridir. A insanı bu haliyle köle değildir. O, toplum içinde ve toplum yoluyla köledir. Burada Proudhon’un sermaye ve ürün üzerine söylediği, toplum açısından kapitalistlerle emekçiler ara­sında bir fark bulunmadığı, yalnızca toplum açısından var olan bir fark olduğu anlamına gelir.
      (Proudhon, Bastiat’a karşı olan tartışma yazısında: Gratuité du Credit, her şey, onun, sermaye ile emek arasındaki değişimi metaların değişim-değerleri olarak basit değişimine, basit dolaşımın öğelerine indirgemesine, yani her şeyin üzerine dayandığı özgül farktan soyut­lamasına varıyor. Diyor ki: “Her ürün belli bir anda sermaye durumuna gelir16, çünkü belli bir anda tüketilen her şey üretken olarak tüketilir.” Kesin olarak yanlış bu, ama önemi yok. “Ürün kavramını birdenbire serma­ye kavramına ne dönüştürüyor? Değer fikri. Bu demektir ki, ürün, sermaye durumuna gelmek için, gerçek bir evrimden geçmiş, alınmış ya da satılmış, fiyatı bir çeşit yasal bir uzlaşma ile görüşülmüş ve saptanmış olmalıdır. Örneğin, kasap dükkanından çıkan deri, kasabın ürünüdür. Bu deri sepici (tabakçı) tarafından satın alınmış mıdır? Sepici hemen oran ya da değerini kendi işletme fonuna koyar. Sepicinin emeği ile, bu sermaye yeniden ürün durumuna gelirBurada her sermaye “yapılmış bir değer’’dir. Para, “en yetkin değer”, en yüksek güçte yapılmış değerdir. Dolayısıyla da: 1) Ürün, değer haline gelerek sermaye olur. Ya da, henüz sermaye, basit bir değerden başka bir şey değildir. Aralarında bir ayrım yoktur. Bunun içindir ki, kendisi kimi zaman meta terimini (ürün olarak meta­nın doğal yanı belirtilmiştir), kimi zaman da değer, ya da ayrıca, satma ve satın alma olgusunu kastettiği için fiyat terimini kullanıyor. 2) Değerin tamamlanmış biçimi olarak para, değerin basit dolaşımda oluşu gibi, bu yüzden de gerçek yapılmış değerdir) [sayfa 175]

Sermaye ve emek. Değişim-değeri ve değişim-değeri için kullanım-değeri. –
Para ve onun kullanım-değeri (emek), bu ilişkide sermaye. Değerin kendi
kendini çoğaltması onun tek hareketidir. – Hiçbir kapitalistin kâr elde
etmeksizin sermayesini kullanmayacağı deyimi. – Maddesine göre sermaye
nesneleşmiş emektir. Karşıtı: canlı, üretken (yani değer koruyan ve artıran)
emek. – Üretken emek ve hizmet olarak emek. – Üretken olan ve olmayan
emek. A. Smith vb.. – Lauderdale anlamında hırsız ve üretken emek.


      Basit değişim-değerinden ve onun dolaşımından sermayeye geçiş şöyle de anlatılabilir: Dolaşımda değişim-değeri ikili bir görünüm alır: kimi kez meta, kimi kez para. Bu belirlemelerden birini aldığı zaman, ötekini almaz. Bu, her özel meta için geçerlidir. Ama dolaşımın bütünü gözönüne alınınca burada, değişim-değerinin, özne olarak değişim-değerinin, kimi kez meta, kimi kez para olarak bulunması, bu hareke­tin de, ikili belirlemede ortaya çıkması ve bunların her birinde ötekinin karşıtı olarak, metada para olarak ve parada meta olarak korunması sözkonusudur. Aslında basit dolaşımda daha önce bulunan bu nokta, onun tarafından ortaya konulmadı. Metanın ve paranın birliği olarak ortaya konan değişim-değeri sermayedir ve bizzat birliğin durumu, sermayenin dolaşımı olarak ortaya çıkar. (Ama basit çember değil, bir spiral, genişleyen bir eğri.)
      Önce, sermaye ile emek ilişkisinde içerilmiş basit belirlemeleri tah­lil edersek, gerek bu belirlemelerin içsel bağını, gerek daha öncekiler yönünde bunların gelişmelerim bulabiliriz.
      ||19| Birinci koşul, bir yanda sermayenin, öte yanda emeğin, her ikisinin de birbirine karşı bağımsız olarak, yani her ikisinin de birbirine yabancı olarak bulunmasıdır. Sermayenin karşısında bulunan emek, ötekinin17* emeğidir ve emeğin karşısında bulunan sermaye de ötekinin sermayesidir. Birbirine karşı duran uçlar, özgül olarak farklıdır. Basit değişim-değerinin ilk konumunda emek, ürünün işçi için doğrudan kullanım-değeri olmadığı, doğrudan bir geçim aracı olmadığı biçimin­de belirlenmişti. Bu, bir değişim-değerinin ve genel olarak değişimin yaratılmasının genel koşuluydu. Yoksa emekçi, ancak bir ürün yarata­bilir –kendisi için doğrudan bir kullanım-değeri–, ama değişim-değeri yaratamazdı. Bununla birlikte bu değişim-değeri, başkaları için bu haliyle kullanım-değerine sahip ve bu durumda onların gereksi­nimlerinin konusu olan bir üründe maddeleşmişti. Emekçinin serma­yeye karşı sunabileceği ve başkalarına genel bir tarzda sunabileceği kullanım-değeri, bir üründe maddeleşmemiştir, hiç de kendisinin dışında olmamıştır, yani gerçekten olmamıştır, yalnızca potansiyel ola­rak, yetenek olarak vardır. Bu, ancak, sermaye tarafından talep edilir, harekete geçirilirse gerçek olur, çünkü nesnesiz etkinlik bir hiçtir, ya da [sayfa 176] en çok, burada sözkonusu olmayan düşün etkinliğidir. Bu kullanım-değeri sermaye tarafından harekete geçirildiği andan başlayarak, emekçinin belirli, üretken etkinliği olarak varolan kullanım-değeridir; onun, belirli bir amaca yöneltilmiş ve bundan dolayı belirli bir biçimde kendini gösteren kendi yaşamıdır.
      Sermaye ile emek ilişkisinde değişim-değeri ve kullanım-değeri birbiriyle ilişki halinde bulunur, bir yanı (sermaye) ilkin değişim-değeri18* olarak ötekine karşı konur. Öteki yanı (emek) sermaye karşısında kullanım-değeridir. Basit dolaşımda, metaların her biri, sırayla şu ya da bu belirlemede incelenebilir. Her iki durum da, eğer bu durumdaki meta olarak geçerliyse, gereksinim konusu olarak dolaşımdan çıkar ve ekonomik ilişkinin tamamen dışında kalır. Meta, değişim-değeri olarak saptandığı –para– ölçüde aynı biçim yokluğuna, ama bu kez ekono­mik ilişki içinde düşerek gider. Bununla birlikte metalar, [sayfa 177] değişim-değerine sahip oldukları takdirde ancak değişim-değeri ilişkisi içinde (basit dolaşım) ilgi görürler; öte yandan metanın değişim-değeri yalnız geçici bir ilgi görür, çünkü değişim-değeri tekyanlılığı –belirli bir birey için yalnızca bu niteliği, ve dolayısıyla onun için ancak doğrudan varolan bu kullanım-değeri bu niteliği– kaldırır, ama bu kullanım-değerinin kendisini kaldırmadan; tam tersine, daha çok onu getirir ve onun aracılığını yapar; başkaları için kullanım-değeri olarak vb.. Ama, değişim-değeri bu haliyle parada saptandığına göre, onun karşısında kullanım-değeri yalnız soyut kargaşa olarak vardır; böylece tam da kendi özünden ayrılarak kendine döner ve en büyük hareken basit dolaşım olan, en büyük tamamlanması para olan basit değişim-değeri alanından uzaklaşır. Bu alanın içinde ise aslında ayrım, yalnızca yüzey­sel bir farklılık, salt biçimsel başkalık olarak vardır. Paranın kendisi en yüksek donmuşluğu içinde gene malın kendisidir ve böylece meta olarak ötekilerden, yalnız değişim-değerini daha tam göstermesi, ama gene bu yüzden de peşin para olarak içerilmiş belirlemesi olan değişim-değerini yitirmesi, metaların fiyatlanması için vb. kullanım-değeri olmakla birlikte, ||20|salt kullanım-değeri olması ile ayrılır. Belirlemeler doğrudan birbirleriyle buluştukları gibi, doğrudan birbir­lerinden ayrılırlar. Metada olduğu gibi birbirlerine karşı bağımsız kal­dıkları, olumlu oldukları, metanın tüketim konusu olduğu noktada, meta ekonomik sürecin öğesi olmaktan çıkar; paradaki gibi olumsuz olduğu noktada meta çılgınlık olur; ancak ekonominin öğesi ve ulusla­rın pratik yaşamı olarak belirlenen çılgınlık.
      Daha önce gördük ki, değişim-değerinin basit dolaşımda gerçek­leştiği söylenemez. Ancak bu, yalnız kullanım-değeri onun karşısında, onun tarafından kullanım-değeri olarak belirlenmiş halde bulunmadı­ğı için böyledir; öte yandan bunun tersine, kullanım-değeri bu niteli­ğiyle değişim-değeriyle ilişki halinde değildir, yalnızca kullanım-değerlerinin –emek-zamanı olma– ortaklaşalığının onlara dış ölçüt olarak konulması yoluyla belirlenmiş değişim-değeridir. Onların birli­ği hâlâ doğrudan parçalanır, ve onların farklılığı hâlâ doğrudan çakışır. Kullanım-değerinin değişim-değeri yoluyla böyle olması, değişim-değerinin kullanım-değeriyle sağlanması, artık tamamlanmış olmalı­dır. Para dolaşımında, değişim-değerinin farklı iki biçimini (metanın fiyatı – para) ya da yalnızca farklı kullanım-değerlerini (M–M), bun­lar için paranın, değişim-değerinin, salt kaybolan bir aracılık olduğunu gördük. Gerçek bir değişim-değeri ve kullanım-değeri ilişkisi oluşma­dı. Meta olarak meta –kendi özelliği– bundan dolayı da önemsiz, yalnızca raslansal ve genel olarak tasarlanmış bir içeriktir, bu içerik eko­nomik biçimsel ilişkinin dışında kalır; ya da ekonomik biçimsel ilişki ancak yüzeysel bir biçim, biçimsel bir belirlemedir, gerçek öz onun [sayfa 178] alanı dışında bulunur ve kendi özüyle ilişkisi yoktur; bunun içindir ki, bu kendi biçimsel belirlemesi parada korunmuş olmalıdır, böylece de el altından önemsiz bir doğal ürüne, son kalıntının da, ister bireyle, ister bireylerin alışverişiyle ilgisi olsun, silindiği bir metale dönüşür. Doğal olarak bu haliyle metal toplumsal ilişkileri yansıtmaz; metal paranın biçimi de onda silinmiştir; toplumsal öneminin son yaşam belirtisi de.
      İlişkinin sonunda kullanım-değerinin karşısında bulunan değişim-değeri, onun karşısında para olarak vardır, ama onun karşısındaki bu para, bu belirlemesi içinde artık para değil, sermayedir. Sermayenin ya da konulmuş değişim-değerinin karşısında bulunan kullanım-değeri, artık paranın karşısına çıkan, biçim belirlemesi gibi içeriği de önemsiz olan ve yalnızca herhangi bir öz olarak kendini gösteren meta gibi bir meta değildir. 1) Birincisi, sermaye için kullanım-değeri olarak, yani bir nesne olarak, bu nesnenin sermaye ile değişimi sermaye için değer belirlemesini yitirir, örneğin, belirli bir meta karşılığında değişilen paranın durumunda olduğu gibi. Bir nesnenin sermaye için sahip ola­bileceği tek yararlılık, yalnızca, onun korunması ya da çoğaltılması olabilir. Daha önce gördük ki, para olarak bağımsızlaşmış değer –ya da servetin genel biçimi– nicel bir hareketten, çoğalmaktan başka hiç­bir hareket yeteneğine sahip değildir. Kavramı gereğince bu değer, bütün kullanım-değerlerinin özüdür: ama her zaman ancak belirli mik­tarda para olarak (burada sermaye), kendi niteliğiyle çelişen niceliğiyle kendini sınırlamıştır. Bu yüzden sürekli olarak kendi sınırını aşmak onun doğasında vardır. (Bu yüzden, örneğin Roma İmparatorluğu zamanında zevk verici servet olarak, sınırsız israf halinde kendini gös­terir, bu israf, inci salatası vb. vb. yutarak zevk almayı kuruntuluk sınırsızlığına kadar götürmeye çalışır.) Kendinde değer olarak tuttuğu bu değer için çoğalma, bunun sonucu, kendini korumaya paralel düşer ve kendini de ancak, kendi biçim belirlemesine, içsel genelliğine aykırı düşen kendi nicel sınırını aşma yoluyla korur. Böylece zenginleşme kendinde bir amaçtır. Sermayenin amacını belirleyen etkinliği, kendini zenginleştirme, büyütme, çoğaltma etkinliği olabilir. Paranın belirli bir toplamı (ve para sahibi için her zaman ancak belirli bir miktarda var­dır, her zaman ancak belirli para toplamı olarak bulunur) (bu nokta para bölümünde geliştirilebilir), para olmaktan çıktığı belirli bir tüke­tim için tamamıyla yeterli olabilir. Ama genel servetin temsilcisi olarak yeterli olamaz. Nicel bakımdan belirli bir toplam, sınırlı toplam da genel servetin yalnız sınırlı temsilcisidir ya da değişim-değeri kadar genişleyen, aynen onda ölçülmüş sınırlı bir servetin temsilcisidir. Dolayısıyla genel kavramı gereğince sahip olması gereken, bütün zevkleri, bütün metaları, maddi servet özlerinin tümünü satın alma [sayfa 179] yeteneğine sahip değildir; bir “precis de toutes les choses”19 vb. değildir. Böylece, servet olarak saptanmış, servetin genel biçimi, kendi değerin­de olan değer kendi nicel sınırını aşmak için sürekli bir dürtüdür: son­suz süreç. Onun kendi canlılığı yalnız bundan oluşur; yalnız kullanım-değerinden farklı, kendisi için geçerli değişim-değeri olarak sürekli çoğaldığı ölçüde korunur. (Sermayede değerin kendini korumasından çoğalması teorisine geçmek, yani, sermayenin, yalnızca raslantı olarak ya da sonuç olarak değil, temel belirlenmesi içinde çoğalmasını kavra­mak bu ekonomist beyler için son derece zordur. Bkz: örneğin Storch, “gerçekte”20 belirteci ile bu temel belirlemeyi nasıl koyuyor bir görün. Çünkü iktisatçılar bunu sermaye ilişkisine önemli çapta sokmaya çalı­şırlar, ama bu, sermayenin çoğalmasının da özel ekonomik biçim olarak kârda bulunduğu noktada ||21| kâr getirici olarak belirlenmesi gibi kaba bir biçimde yapılmayınca, gizli kapalı ve çok zayıf bir oluşum ortaya çıkıyor. İktisatçıların, sermayenin kavram belirlemesi üzerinde öğrettiklerinin hepsini ilerde kısaca gözden geçirerek bunu gösterece­ğiz. Hiç kimsenin kâr sağlamaksızın sermayesini kullanmayacağı yollu saçmalığın vardığı nokta, ya dürüst kapitalistlerin sermayeyi kullanmaksızın da kapitalist olarak kalacağı saçmalığı; ya da, kâr getirici uygulamanın sermaye kavramında bulunduğu yollu çok niteliksiz bir deyiş biçimidir. Güzel. O zaman bunun kanıtlanması gerekir.) – Toplam olarak para, para niceliği ile ölçülmüştür. Bu ölçülmüş olma, ölçüsüzlüğe yönelmek zorunda oluş belirlemesine ters düşer. Burada para konusunda söylenmiş olanların hepsi, paranın tamamlanmış belirlemesinde gerçekten gelişmeye başlayan sermaye için daha çok geçerlidir. Kullanım-değeri olarak, yani yararlı öyleyse, büyüyen, artan ve dolayısıyla sermaye olarak konan tek yararlı nesne, sermaye olarak varlığını sürdürür.
      İkincisi. Kavramı gereğince, sermaye paradır, ama bu, artık altın ve gümüş metalin basit biçiminde para değil, ayrıca dolaşımın tersine para olarak da para değil, ama bütün özlerin –bütün metaların– biçi­minde paradır. Bu bakımdan sermaye olarak para, kullanım-değerine karşıt olarak değil, ama tam da, yalnız kullanım-değerlerinde vardır. Şimdi onun özleri, geçici, kullanım-değerine sahip olmayınca değişim-değeri de olmayan özlerdir; ancak bunlar, gerçekten kullanılmadıkları zaman basit doğal metabolizma yoluyla yok olur, kullanım-değerleri olarak değerlerini yitirirler; gerçekten kullanıldıkları zaman da gerçek­ten ortadan kalkarlar. Bu bakımdan, sermayenin karşıtı, yeniden özel bir metanın kendisi olamaz; çünkü bu haliyle meta, sermayenin özü kullanım-değerinin kendisi olduğu için, sermayenin karşıtını meydana [sayfa 180] getirmez; sermaye şu ya da bu özel meta değil, her metadır. Bütün metaların ortaklaşa özü, yani gene onların maddi içeriği olmayan özü, yani fiziksel belirlemesi değil, metalar olarak ve dolayısıyla değişim-değerleri olarak ortaklaşa özü, nesneleşmiş emek olma özüdür.21* Nesneleşmiş emekten tek farkı, nesneleşmemiş, henüz nesneleşmekte olan emek, öznellik olarak emektir. Ya da nesneleşmiş, yani hacim içinde bulunan emek, zaman içinde bulunan emeğin karşısında, geçmiş emek olarak bulu­nabilir. Dolayısıyla canlı emek olarak zaman içinde varolması gerekti­ğine göre, emeğin, bağrında, yalnızca yetenek olarak, olanak olarak varolduğu canlı ‘özne olarak bulunur; dolayısıyla da, emekçi olarak. Bundan dolayı, sermayeye bir karşıtlık oluşturabilen tek kullanım-değeri, emektir (ve tam da değer yaratan, yani üretken emektir. Bu yan not öne alındığına göre, geliştirilmek gerekir: derece, derece. Salt gereksi­nimlerin doğrudan karşılanmasıyla uğraşan hizmet olarak emeğin, sermaye ile hiçbir ilişkisi görülmez, çünkü sermaye bu doyumla ilgi­lenmez. Bir kapitalist etini kızartmak için odun kestiriyorsa, oduncu­nun ona karşı bir tutumu olmakla kalmaz, onun da oduncu ile basit değişim ilişkisi içinde olması sözkonusudur. Oduncu ona hizmetini, sermayeyi çoğaltmayan, tersine sermayenin tüketildiği bir kullanım-değeri verir, bunun için kapitalist de ona para biçiminde başka bir meta verir. Bu, emekçilerin başka kişilerin parası karşılığında doğru­dan değiştiği ve bu kişiler tarafından tüketilen bütün hizmetler için geçerlidir. Bu, durmadan basit dolaşıma giren gelirin tüketimidir, ser­mayenin değil. Taraflardan biri ötekine karşı kapitalist durumunda olmadığı için, hizmet görenin yaptığı bu hizmet, üretken emek katego­risine girmez. Fahişeden turun da papaya kadar böyle bir sürü ayakta­kımı vardır. Ama dürüst ve “çalışan” lümpen proletarya, örneğin liman kentlerinde vb. yardımcı zorbaların büyük çeteleri de bunlar arasına girer. Parayı temsil eden, kendisi için doğrudan kaybolan değişim-değeri için yalnız hizmet ister; ama zorba, yalnız para ister ve böylece para veren meta için, ona meta veren para için ortada bulundukların­dan, bunlar basit dolaşımın yalnız iki yanını birbirlerine karşı temsil ederler; her zaman açıktır ki, gözü yalnız parada olan, yani servetin genel biçimiyle doğrudan ilgilenen, sözde dostunun zararına zengin­leşmeye çalışan, onu da ne kadar elisıkı biri ise öylesine inciten, onun şimdi gereksindiği bu hizmet yalnızca genel bir insanlık zayıflığına [sayfa 181] verildiği, için, ondan kapitalist aracılığıyla istenmez. A. Smith22 üretken ve üretken-olmayan emek konusunda, burjuva ekonomistin bakışı açısından haklıydı. Öteki ekonomistlerin buna karşı öne sürdüğü şeyler, ipe sapa gelmez şeylerdir (örneğin Storch,23 Senior24 daha da kötüdür vb.), yani her eylemin herhangi bir şey yerine getirmesidir, böylece de ürünün doğal ve ekonomik anlamında birbirine karıştırılmasıdır; böyle olunca bir dolandırıcı da bir üretken emekçidir, çünkü ||22| dolaylı olarak suç­luluk hukuku kitaplarından üretir; (bu düşünme biçimi, bir yargıç, hırsızlıktan koruduğu için haklı olarak en azından üretken emekçi ola­rak nitelenen bir uslamlamaya yol açar). Ya da, modern ekonomistler kendilerini burjuvanın öyle savunucuları yapmışlardır ki, birisi burju­vanın başından bitleri temizler, ya da kuyruğunu sıvazlarsa, bu son hareket de, onun için büroyu ertesi gün aptalın birinin daha düzenli hale getirmesini sağlayacağı için, bunun üretici emek olduğunu burju­vaya anlatmak isterler. Bundan dolayı, dürüst ekonomistlere göre örneğin lüks mağazaların emekçilerinin, böyle nesneler tüketen bu adamlar yalnızca üretken olmayan israfçı olarak yetiştirildikleri halde, üretken emekçi olmaları çok doğrudur, aynı zamanda da belirleyicidir. Doğrusu ise, bu emekçiler, efendilerinin sermayesini büyüttükleri ölçüde gerçekten üretkendirler; emeklerinin maddi sonucu olarak üretken değil­dirler. Gerçekten, bu “üretken” emekçi, yapmak zorunda olduğu pis işle, onu kullanan ve yapılanı hiç umursamayan kapitalist kadar ilgile­nir. Ancak tam olarak belirlenirse, bu durumda gerçekten, üretken bir emekçinin doğru tanımlaması şudur: Kendisini, kapitalistine alabildi­ğine büyük yaran sağlama yeteneğine ulaştıracak olandan fazlasına gereksinimi olmayan ve istemeyen bir insan. Hepsi saçma. Konudan uzak. Ama üretken olan ve üretken olmayan konusuna daha geniş olarak dönmek gerekiyor).

Sermayenin emekle değişiminde iki farklı süreç.
(Burada sermayeyle değişilenin kullanım-değeri,
özgül ekonomik biçime aittir vb..)


      Yerleşmiş değişim-değeri olarak sermayenin karşısına çıkan kullanım-değeri emektir. Sermaye ne değişilir, ya da ne bu belirlemede yalnız sermaye-olmayanla ilişki içindedir, sermayenin yadsınmasıdır, yalnızca yadsınma bakımından sermayedir; gerçek sermaye olmayan emektir.
      Sermaye ile emek arasındaki değişimi incelersek, yalnızca biçimsel [sayfa 182] olmayan, nitel olarak birbirinden farklı ve birbirine karşıt iki sürece ayrıldığını görürüz:
      1) Emekçi merasını, emeği, kullanım-değeri, meta olarak da bir fiyatı bulunan emeği, bütün öteki metalar gibi, belirli bir değişim-değerleri toplamına, sermayeyi ona satan belirli para toplamına karşı­lık değişir.
      2) Kapitalist, emeğin kendisini, değer getiren etkinlik, üretici emek olarak emeği değişimle elde eder; yani sermayeyi koruyan ve çoğaltan böylece de sermayenin üretken gücü ve yeniden-üreten gücü, bizzat sermayenin kendisine ait güç haline gelen üretken gücü alır.
      Bu iki sürecin ayrılığı öylesine çarpıcıdır ki, zamanla bunlar birbir­lerinden uzaklaşabilirler ve hiçbir zaman da aynı noktada buluşmama­ları gerekir, ikinci sürecin başlamasına zaman kalmadan birinci süreç tamamlanabilir, çoğu zaman bir dereceye kadar tamamlanmıştır. İkinci olgunun tamamlanması, ürünün tamamlanmasına bağlıdır. Emek ücretinin ödenmesi bunu bekleyemez. Onun bunu beklemeyişini de ilişkinin önemli bir belirlemesi olarak göreceğiz.
      Basit değişimde, dolaşımda, bu çifte süreç yoktur. Eğer a metası b parasına karşılık değişilirse ve bu para da tüketim için belirlenmiş c metası karşılığında –a için değişimin asıl nesnesi– değişilirse, c meta-sının kullanımı, tüketimi, tamamıyla dolaşımın dışındadır; ilişkinin biçimini hiç ilgilendirmez; dolaşımın ötesinde kalır ve yalnız A bireyi­nin kendi özel gereksiniminin bir konusu ile bireyin doğallığı içinde bir ilişkisini dile getiren, salt maddi bir ilgidir. Bireyin c metası ile ne yapacağı, ekonomik ilişkiye yabancı bir sorundur. Tersine burada para karşılığı değişilenin kullanım-değeri özel ekonomik ilişki olarak ortaya çıkar ve para karşılığı değişilenin belirli kullanılışı her iki sürecin sonuncu amacını oluşturur. O halde bu, sermaye ile emek arasındaki değişimi basit değişimden –iki ayrı sürece– biçimsel olarak ayırır.
      Ayrıca, içerik bakımından sermaye ile emek arasındaki değişimin basit değişimden (dolaşım) nasıl ayrıldığım kavrayınca, bu farkın dış ilişki ya da karşılaştırma yoluyla ortaya çıkmadığım, sonuncu sürecin bütünlüğünde ikinci biçimin kendini birinciden ayırdığını, bu karşılaş­tırmanın da burada içerildiğini görürüz, ikinci eylemin birinciden farkı –yani emeğin sermaye tarafından ele geçirilmesinin özel süreci ikinci eylemdir–, sermaye ile emek arasındaki değişimin, paranın metalar arasında aracılıkla oluşturduğu değişimden olan farkın aynısıdır. Sermaye ile emek arasındaki değişimde birinci olgu bir değişimdir, tama­mıyla olağan dolaşıma girer; ikinci olgu, nitelik bakımından değişimden farklı bir süreçtir ve bunun basbayağı bir tür değişim olarak nitelenmesi olanağı yalnızca kötüye kullanmadır. Bu olgu doğrudan değişimin karşısındadır; tamamıyla başka bir kategoridir. [sayfa 183]

Sermaye ve modern toprak mülkiyeti. – Wakefield.


      <Sermaye. I. Tümellik: 1) a) Sermayenin paradan oluşumu, b) Sermaye ve emek (ötekinin emeği yoluyla oluşma), c) Sermayenin öğe­leri, emekle ilişkilerine göre çözümleri. (Ürün. Hammadde. İş aleti.) 2) Sermayenin özgüleşmesi: a) dolaşan sermaye, sabit sermaye. Sermaye-nin dolaşımı. 3) Sermayenin ayrıntılanması: Sermaye ve kâr. Sermaye ve faiz. Değer olarak sermaye, faiz ve kâr olarak kendi niteliği gereği farkı. II. Tikellik: 1) Sermayelerin birikimi. 2) Sermayelerin rekabeti. 3) Sermaye-lerin yoğunlaşması (hem nitel olarak, hem de büyüklüğünün ölçüsü ve etkisi olarak sermayenin nicel farkı).25* ||23| III. Tekillik: 1) Kredi olarak sermaye. 2) Ortaklık sermayesi olarak sermaye. 3) Para piyasası olarak sermaye. Para piyasasında sermaye, bütünlüğü içinde vardır; bunda fiyatları belirler, iş verir, üretimi düzenler, kısacası üretimin kayna­ğıdır; ancak sermaye kendi kendini üreten olarak kalmaz (maddi bakımdan sanayi vb. yoluyla fiyat koyucudur, üretken güçleri geliştiri­cidir), aynı zamanda değerlerin yaratıcısı olarak, sermayeden kendine özgü biçimde farklı bir değer ya da servet biçimi getirmek zorundadır. Bu, toprak rantıdır. Kendisinden, kendi üretiminden farklı değer olarak sermaye, değerlerin tek yaratıcısıdır. Gerek doğası gereği, gerek tarih­sel bakımdan sermaye, modern toprak mülkiyetinin, toprak rantının yaratıcısıdır; bunun içindir ki, onun eylemi de, toprak mülkiyetinin eski biçiminin ortadan kalkması olarak görünür. Yenisi, eskisinin üzerinde sermayenin eylemiyle doğar. Bu sermaye –bir yönüne bakılınca– modern tarımın da yaratıcısı olarak yaratıcıdır. Bunun içindir ki, top­rak rantı–sermaye–ücretli emek biçiminde bir süreç olarak (sıralama biçimi başka türlü de formülleştirilebilir: ücretli emek–sermaye– toprak rantı olarak; ama sermayenin her zaman etkin orta olarak bulunması gereklidir) ortaya çıkan modern toprak mülkiyetinin eko­nomik ilişkilerinde, modern toplumun içsel yapısı, ya da ilişkilerinin bütünlüğü içinde sermaye vardır. Şimdi toprak mülkiyetinden ücretli emeğe nasıl geçildiği sorulabilir. (Ücretli emekten sermayeye geçiş kendiliğinden olur; çünkü burada sermaye etkin temeline dönmüştür.) Tarihsel bakımdan geçiş kuşku götürmez. Bu, toprak mülkiyetinin ser­mayenin ürünü oluşunda zaten vardır. Bunun içindir ki, sermayenin toprak mülkiyetinin daha eski biçimlerine karşı koyan etkinliğiyle top­rak mülkiyetinin para rantına dönüştüğünü (aynı şey, modern çiftçinin doğduğu yerde bir başka biçimde de oluşur) ve bu yüzden aynı zamanda tanının sermaye ile işletilerek sanayi tarımına dönüştüğünü, zorunlu olarak pamukçuların, sertlerin, angarya yükümlüsü köylülerin, [sayfa 184] kalıtsal ortakçıların, küçük-köylülerin vb. gündelikçiler, ücretli işçiler olduğunu her yerde görürüz ve dolayısıyla, ücretli emek, bütün­lüğü içinde yalnızca sermayenin toprak mülkiyeti üzerinde eylemiyle ve sonra da, bunun biçim olarak işlenip ortaya çıkışının hemen ardın­dan, bizzat toprak sahibi tarafından yaratılır. Toprak sahibi de, Steuart’ın26 dediği gibi, toprağı fazlalık olan yiyicilerden temizler, top­rağın evlatlarını onların büyüdükleri kaynaktan koparıp atar ve böyle­ce doğası gereği doğrudan geçim kaynağı olan toprak işinin kendisini dolaylılaştıran, salt toplumsal ilişkilere bağımlı geçim kaynağına dönüştürür. (Karşılıklı bağımlılık, gerçek bir toplumsal ortaklaşalık üzerinde düşünülmeden önce iyice işlenmiş olmalıdır. Bütün ilişkiler toplum tarafından konmuş ve doğa tarafından belirlenmemiş olarak görünürler.) Ancak bu yolla, bilimin uygulanması ve üretken gücün tam olarak gelişmesi olanaklı olur. Öyleyse şu noktada hiçbir kuşku sözkonusu olamaz: Ücretli emek klasik biçimiyle, toplumu bütün geniş­lik içine işleyerek ve toprak yerine üstünde durduğu yer haline gele­rek, ancak modern toprak mülkiyetiyle yaratılır, yani toprak mülkiyeti yoluyla sermayenin kendisi tarafından yaratılmış değer olur. Bunun içindir ki, öyleyse toprak mülkiyeti ücretli emeği birlikte götürür. Bir yönden, bu, ücretli emeğin kentlerden kırlık bölgeye taşınmasından, yani toplumun tüm üst düzeyine yayılmış ücretli emekten başka bir şey değildir. Eski toprak sahibinin, eğer zenginse, modern toprak sahi­bi olmak için bir kapitaliste gereksinimi yoktur. Yalnızca işçilerini ücretli işçiye dönüştürmesi ve gelir için üretmek yerine kâr için üret­mesi yeterlidir. O zaman, kendi kişiliğinin önkoşulu da, modern çiftçi ve modern toprak sahibidir. Ama bu, onun gelir elde ettiği biçimin değişmesi, ya da işçinin ücretinin ödenmesi gibi biçimsel bir fark değil­dir, tersine, bizzat üretim tarzının (tarımın) tam bir yeniden biçimlenmesi­ni gerektirir; bunun içindir ki, bu, sanayinin, ticaretin ve bilimin, kısa­cası, üretken güçlerin belirli bir gelişmesine dayanan koşulları varsa­yar. Sermayeye ve ücretli emeğe dayanan üretim için hemen hemen aynı şey: yalnızca biçimsel bir bakış açısından öteki üretim tarzlarından farklılığını değil, aynı zamanda maddi üretimin tam bir devrimini ve tam bir gelişmesini de gerektirir. Eğer sermaye, her ne kadar ticaret sermayesi olarak eksiksiz gelişmişse de (bununla birlikte nicel olarak daha düşük bir yoğunluktadır), toprak mülkiyetinin bu yeniden biçim­lenmesi olmadan, sanayi sermayesi olarak gelişemez. Manüfaktürün gelişmesinde bile, eski ekonomik toprak mülkiyeti ilişkilerinin çözülü­şü bir başlangıç olmuştur. Öte yandan, bu yavaş yavaş gerçekleşen çözülmenin bütünlüğü ve tüm genişliği içinde oluşan yeni biçimin [sayfa 185] başlaması, modern sanayinin gelişmesinin yüksek bir düzeyine bağlı­dır; bu oluşum ise, modern tarımın, ona uygun düşen mülkiyet biçimi­nin, ona uygun düşen ekonomik ilişkilerin gelişmesi ölçüsünde hep daha hızlı ilerler. Bu yüzden İngiltere, bu alanda öteki Kıta Avrupa’sı ülkeleri için örnek ülkedir. Gene bunun gibi: Sanayinin ilk biçimi, büyük manüfaktür, toprak mülkiyetinin çözülüşünü gerektirdiğinde, bu da gene sermayenin kentlerde oluşan daha düşük dereceli gelişme­sine bağlıdır, henüz gelişmemiş (ortaçağ tipi) biçimlerde ve aynı zamanda öteki ülkelerde ticaretle birlikte büyüyen manüfaktürün etki­siyle olur (16. yüzyılda ve 17. yüzyılın ilk yarısında Hollanda İngiltere üzerinde böyle etki yapar). Bu ülkelerde de böyle bir süreçten geçilmiş ve tarım hayvancılığı feda edilmiştir, tahıl Polonya gibi geri kalmış ülkelerden ithalat yoluyla sağlanmıştır (Hollanda gibi). Düşünülebilir ki, yeni üretken güçler ve üretim ilişkileri hiçlikten çıkmamış, ne hava­dan, ne de kendiliğinden oluşan düşüncenin sinesinden gelmiştir; bunlar, eski ve geleneksel üretimin ve mülkiyet ilişkilerinin varolan bir gelişmesi içinde, ve onlarla çelişkili olarak oluşmuşlardır. Tamamlanmış burjuva sistem içinde, her ekonomik ilişki burjuva-ekonomik biçimde­ki başka sistemi gerektirince ve böylece konmuş her çözüm yolu aynı zamanda koşul olunca, bu her ||24| organik sistem için de böyledir. Bu organik sistemin kendisi bütünlük olarak kendi koşullarına sahiptir ve bu bütünlük yönündeki gelişmesi de, toplumun bütün öğelerim kendi­ne uydurmasında, ya da henüz kendisinde eksik olan organları ondan alıp yaratmasında toplanır. Böylece tarihsel bir bütünlük olur. Bu bütünlük yolunda oluşma, onun sürecinin, gelişmesinin bir öğesini meydana getirir. – Öte yandan, bir toplum içinde modern ürerim iliş­kileri, yani sermaye, bütünlüğü ile gelişmişse, ve bu toplum artık yeni bir alan ele geçirmişse, kolonilerde olduğu gibi, o zaman toplum, yani onun temsilcisi kapitalist, ücretli emek olmayınca sermayesinin serma­ye olmaktan çıktığını, bunun koşullarından birinin yalnızca toprak mülkiyeti değil, modern toprak mülkiyeti olduğunu; sermayeleşmiş rant olarak pahalı olan toprak mülkiyetinin, bu haliyle toprağın birey­ler yoluyla doğrudan kullanılışını dışlayan toprak mülkiyeti olduğunu görür. Wakefield’ın, Avustralya’da İngiliz hükümeti tarafından pratikte izlediği koloni öğretisinin nedeni budur.27 Burada toprak mülkiyeti, emekçileri ücretli emekçiye dönüştürmek, sermayeyi sermaye olarak etkili kılmak ve böylece yeni koloniyi üretken hale getirmek için; Amerika’da olduğu gibi, ücretli işçileri geçici olarak kullanmak yerine serveti geliştirmek için yapay yoldan pahalılaştırılır. Modern toprak mülkiyetinin doğru kavranması bakımından Wakefield’ın öğretisi son [sayfa 186] derece önemlidir. – Dolayısıyla toprak rantının yaratıcısı olarak ser­maye, yaratıcı niteliğiyle, onun genel yaratıcı temeli olan ücretli eme­ğin üretimine geri döner. Sermaye dolaşımdan çıkar ve emeği, ücretli emek olarak yerine koyar; böyle oluşur ve, bir kez bütün olarak gelişir, toprak mülkiyetini hem koşulu olarak, hem de karşıtı olarak koyar. Ancak görülüyor ki, bununla yalnız ücretli emeği genel koşulu olarak yaratmıştır. Öte yandan modern toprak mülkiyetinin kendisi en güçlü olarak, işletmelerin değiştirilmesi28* ve tarım emekçilerinin ücretli emek­çiye dönüştürülmesi sürecinde kendini gösterir. Böylece ücretli emeğe çifte geçiş vardır. Bu olumlu yanına göre böyledir. Olumsuzluk serma­yenin toprak mülkiyetini getirmesidir ve bununla ikili amaca erişilmiş­tir: 1) tarımın sanayileşmesi ve böylece toprağın üretken gücünün gelişmesi; 2) ücretli emek, yani sermayenin egemenliğinin kır üzerinde genelleşmesidir, sermaye, o zaman salt geçici bir gelişme olarak toprak mülkiyetinin kendi varlığını gözönünde bulundurur, bu gelişme ser­mayenin eski toprak mülkiyeti ilişkileri üzerinde yaptığı eylem olarak gereklidir ve bu ilişkilerin dağılmasının ürünüdür; bununla birlikte bu süreç de –bu amaca bir kez varıldığı için– kârın ancak saf ve salt sınırlanmasıdır, üretim için bir zorunluluk değildir. Öyleyse sermaye, özel mülkiyet olarak toprak mülkiyetini dağıtmaya ve devletin üzerine geçirmeye çalışır. Bu olumsuz yanıdır. Böylece bütün iç toplum kapita­listlere ve ücretli emekçilere dönüştürülmeye çalışılır. Sermaye böyle olunca, ücretli emek de bir yandan aynı burjuvanın yaptığı tarzda, top­rak mülkiyetini gereksiz diye ortadan kaldırmaya, ilişkinin basitleştirilmesine, vergilerin azaltılmasına vb. çalışır; öte yandan da ücretli emekten kaçmak, bağımsız –doğrudan kullanım için– üretici olmak üzere büyük toprak mülkiyetinin yok edilmesini ister. Bu durumda toprak mülkiyeti iki yönden yadsınır; sermaye yönünden yadsıma, tek başına egemen olmak için yalnız biçim değiştirmedir. (Genel devlet rantı (devlet vergisi) olarak toprak rantı, böylece de burjuva toplumun ortaçağ sistemini, hem de kendinin tam bir yadsınması olarak başka tarzda yeniden-üretmesi.) Ücretli emek yönünden yadsıma, yalnızca sermayenin gizli yadsınması, yani kendi kendisinin yadsınmasıdır. Dolayısıyla şimdi sermaye karşısında bağımsız olarak ücretli emeği gözden geçirebiliriz. Bu yoldan çifte geçiş: 1) olumlu geçiş, sermaye­nin, modern toprak mülkiyetinden başlayarak ya da modern toprak mülkiyetinin yardımıyla sermayenin genel ücretli emeğe geçişi; 2) olumsuz geçiş: sermaye tarafından toprak mülkiyetinin yadsınması, yani, dolayısıyla sermaye tarafından bağımsız değerin yadsınması, yani, tamı tamına, sermayenin kendisi tarafından yadsınması. Ama [sayfa 187] onun yadsınması ücretli emektir. Sonra, toprak mülkiyetinin yadsınma­sı, sermayenin kendisi tarafından ve ücretli emek tarafından yadsın­ması. Bu da, bağımsız gerçeklik taslayan ücretli emektir.>
      <Başlangıçta ekonomide soyut belirleme olarak bulunan piyasa, tüm gelişme biçimlenmelerini edinir. Birincisi para piyasası. Bu, tahvil piyasasını da kapsar; genellikle istikraz piyasasını; yani para ticaretini, değerli metaller piyasasını. İstikraz piyasası olarak hem bankalarda, örneğin tahvil iskontosu yapan iskonto bankalarında: kredi piyasası, borsacılar vb.; daha sonra devlet fonları ve hisse senedi piyasası gibi, her türlü faiz getirici kâğıtlar piyasası olarak. Bu sonuncular büyük gruplara ayrılırlar (birincisi para kurumlarının kendi hisseleri; banka hisseleri; borsa bankası hisseleri; ulaşım araçları hisseleri (demiryolu hisseleri en önemlileridir; kanal hisseleri’, gemicilik hisseleri, telgraf hisseleri otobüs hisseleri); genel sanayi girişimleri hisseleri (başlıcaları madencilik hisseleri). Daha sonra genel elemanların arzı için (gaz hisseleri, sulama hisseleri). Binlerce türden çeşitli hisse. Metaların saklanması için (antrepo hisseleri vb.). Hisse üzerine kurulu ticari şirketler ya da sınai girişimler gibi sonsuz çeşitlilikte [hisseler]. Son olarak her türden sigor­ta hisselerinin tamamının güvencesi olarak). Piyasa genel olarak iç pazar ve dış pazar diye ayrıldığı gibi, iç [pazarın] kendisi de yerli his­seler piyasası, ulusal fonlar vb. ve yabancı fonlar, ||25| yabancı hisseler vb. diye ayrılır. Aslında bu gelişme de, yalnız kendisinin dışında bulunan bütün dış pazarlarla ilişki içinde olmayıp, aynı zamanda gene iç pazarın parçaları olan bütün dış pazarların da iç pazarı olan dünya pazarı için­dedir. Bir ülke içinde para piyasasının başlıca bir yerde yoğunlaşması sözkonusudur, öte yandan ise öteki pazarlar daha çok işbölümüne göre dağılırlar; ancak burada da büyük yoğunluk, eğer aynı zamanda ihracat limanı ise, başkentte toplanır. – Para piyasasından farklı olan pazarlar önce ürünler ve üretim dalları kadar çeşitlidir ve bunlar da çeşitli pazarlar oluşturur. Bu çeşitli ürünlerin ana pazarları merkezler­de oluşur, bu merkezler de ya ithalat ve ihracatla ilgilidir, ya da belli. bir üretimin merkezleri bizzat kendileridir, ya da bu merkezlerin doğ­rudan arz yerleridir. Salt bu farklılığın ardından da şu piyasaların azçok organik ayrışması olarak büyük gruplar gelir ki, bunlar, serma­yenin temel öğelerine göre, ürün pazarı ve hammadde pazarı diye ayrılırlar. Üretim aracı bu haliyle özel bir piyasa oluşturmaz; bu niteli­ği ile en başta, üretim aracı olarak satılan hammaddelerde vardır; daha sonra da özellikle metallerde bulunur, çünkü bunlar hiçbir yönden doğrudan tüketime girmezler. Daha sonra kömür, petrol, kimyasal maddeler gibi üretimin yan araçları olarak kaybolmak zorunda olan ürünlerde bulunur. Boyalar, ağaç, ecza ürünleri vb. böyledir. Buna göre: [sayfa 188] I. Ürünler. 1) Tahıl piyasası, çeşitli alt bölümleriyle birlikte. Örneğin, tohum piyasası: Pirinç, sagu, patates vb.. Bu ekonomik bakımdan çok önemlidir; aynı zamanda üretim ve doğrudan tüketim için pazardır. 2) Kolonyal mallar piyasası. Kahve, çay, kakao, şeker; tütün, baharat (karabiber, jamaica biberi, tarçın, çin tarçını, ödağacı, karanfil tanesi, zence­fil, hindistancevizi kabuğu, hindistancevizi vb.). 3) Meyveler. Badem, ağaç çileği, incir, erik, kuru erik, kuru üzüm, portakal, limon, vb.; melas (üretim için vb.). 4) Yiyecek maddeleri. Tereyağ, peynir, salam, sucuk, donyağı, domuz biftek (tütsülenmiş), balık vb.. 5) İspirtolu maddeler. Şarap, rom, bira vb.. II. Ham ürünler. 1) Mekanik sanayinin hammaddeleri. Keten, kenevir, pamuk, ipek, yün, deri, işlenmiş deri, guteperka,vb.. 2) Kimya sanayisinin hammaddeleri. Potas, güherçile, terepentin, gühterçile vb.. III. Aynı zamanda üretim aracı olan hammaddeler. Metaller (bakır, demir, kur­şun, kalay; çinko, çelik vb.). Ağaç. Marangozluk ağaçlan, kereste ağaçlar. Boya ağaçları, gemi yapım ağacı vb.. Yan üretim araçları ve hammaddeler. İlaçlar ve boyalar (kırmızböceği, indigo vb.). Katran. Pudra. Yağlar. Kömürler vb.. Kuşku yok ki, her ürünün piyasaya girmesi gerekir; ama gerçekten büyük pazarlar, perakende ticaretten farklı olarak, yalnız tüketim için büyük ürünleri oluştururlar (ekonomik bakımdan önemli olan yalnız tahıl pazarı, çay, şeker ve kahve pazarıdır (şarap pazarı bir ölçüde ve alkol pazarı genel olarak) ya da sanayinin hammaddelerini oluşturan pazarlar: Yün, ipek, kereste, metal pazarı vb.. Pazarın soyut kategorisinin nerede ele alınması gerektiği anlaşılacak.>

Sermaye ile emek arasında değişim. Parça başına ücret. – Emek-gücünün
değeri. – Ücretli işçinin genel servetteki payı yalnızca miktar olarak belirlenir.
– İşçinin eşdeğeri para. Öyleyse sermaye karşısında eşit. – Ama onun
değişiminin amacı gereksiniminin karşılanmasıdır. Onun için para yalnız
dolaşım aracıdır. – İşçinin zenginleşme aracı olarak tasarruf, feragat. –
İşçinin değersizliği ve değersizleşmesi sermayenin bir koşuludur.


      İşçinin kapitalistle değişimi basit bir değişimdir; her biri bir eşde­ğer alır; biri para, öteki de fiyatı onun için ödenmiş paraya aynen eşit olan bir meta; kapitalistin bu basit değişimde aldığı, bir kullanım-değeridir: ötekinin emeği üzerinde kullanma yetkisi. Emekçi açısından –hizmet, onun satıcı olarak bulunduğu değişimdir– apaçık olan nokta, kendisinde olduğu kadar, başka bir metanın, bir kullanım-değerinin sahasında da, satıcının kendisine sattığı metadan alıcının elde ettiği kullanımın, ilişkinin biçim belirlemesini göstermesinin önem taşımamasıdır. Onun sattığı şey, belirli bir emek, belirli bir teknik becerisi vb. olan emeği üzerindeki kullanma yetkisidir.
      Kapitalist, doğal olarak, emekten, hemen hemen belirlenmiş bir işle sınırlanmış olarak ve belirlenmiş bir süreyle (şu ya da bu [sayfa 189] emek-zamanıyla) yararlanmasına karşın, onun için işçinin emeğini nasıl kullanacağı hiç de önemli değildir. Bununla birlikte, parça başına işe ücret sistemi, kapitalistin üründen belli bir pay aldığı görüntüsünü verir. Ancak bu, yalnız, zaman ölçüsünün bir başka biçimidir (sen 12 saat boyunca çalış demek yerine, parça başına şu kadar alırsın denir; yani, senin emek-zamanını ürünlerin sayısıyla ölçüyoruz); burada genel ilişkinin incelenmesi bizi şimdilik ilgilendirmiyor. Eğer kapita­list, işçiyi gerçekten hiç çalıştırmadan, örneğin işçinin emeğini yedekte tutmak için vb. ya da rakibinin kullanım yetkisini elinden almak için (örneğin tiyatro müdürlerinin şarkıcıları, şarkı söyletmemek, böylece rakip bir tiyatroda şarkı söylenmesini önlemek için bir sezonluğuna satın alışı gibi) onun emeğini yedekte tutmak üzere salt kullanma yet­kisiyle yetiniyorsa, değişim tam olarak gerçekleşmiş demektir. Bununla birlikte, emekçi bu para ile, değişim-değerini, servetin genel biçimini belirli bir miktarda alır ve aldığı miktar ona genel servetin çok ya da az büyüklükte bir payım sağlar. Bunun nasıl çok ya da az belirlendiği, onun aldığı para miktarının nasıl ölçüldüğü genel ilişkiyi öylesine az ilgilendirir ki, bu ilişkinin bundan çıkarak geliştirilmesi olanaklı değil­dir. Genel olarak bakılınca, işçinin metasının değişim-değeri, yalnızca metanın alıcısının kullanışıyla belirlenemez, aynı zamanda, metada bulunan nesneleşmiş emeğin miktarı ile; öyleyse burada emekçinin kendisinin üretilmesinin maliyeti olan emek miktarı ile belirlenebilir. Çünkü emekçinin pazara sunduğu kullanım-değeri ||26| yalnızca bece­ri olarak, fizik varlığının yeteneği olarak vardır; bunun dışında onun bir varlığı yoktur. Gerek çalışma gücünün varolduğu genel özün, yani emekçinin kendisinin bedensel varlığının korunması için, gerek bu özün özel bir güç olarak gelişmesi yolunda genel özün yeni bir biçime sokulması için gerekli olan nesneleşmiş emek, bu özde nesneleşmiş emektir. Genel olarak bu, değerin miktarını, onun değişimde aldığı paranın toplamım ölçer. Ücretin, bütün öteki metalar gibi, emekçiyi bu niteliği ile üretmek için gerekli emek-zamanıyla nasıl ölçüldüğüne iliş­kin daha sonraki gelişme, henüz konumuzla ilgili değildir. Dolaşımda paraya karşılık bir meta değişiyor, bunun için meta satın alıyor ve gereksinimimi karşılıyorsam, eylem sona ermiştir. Emekçi için de durum böyledir. Ama onun, canlılığı kendi kullanım-değerinin kayna­ğı, zamanın belirli bir anına kadar, yıpranıncaya kadar, durmadan yeniden ateşlendiği ve sürekli sermaye karşısında bulunduğu için, aynı değişime yeniden başlama olanağı vardır. Dolaşımın içinde bulu­nan her birey özne olarak nasılsa, emekçi de bir kullanım-değerinin sahibidir; bunu, para karşılığında, servetin genel biçimi karşılığında, ama yalnızca kendi doğrudan tüketiminin nesneleri olarak bunu gene metalar karşılığında, kendi gereksinimlerinin karşılanması için araç [sayfa 190] olarak satmak üzere ileri sürer. Kendi kullanım-değerini servetin genel biçimine karşılık değiştiği için, kendi eşdeğerinin sınırına –her deği­şimde olduğu gibi nitel sınıra dönüşen bir nicel sınıra– kadar genel servetten yararlanıcılar arasına girer. Ama özel nesnelere, hatta gerek­sinim giderlerinin özel tarzına bağlı değildir. Nitel olarak dışlanma­mıştır – yararlanmalarının çevresi dışlanmamıştır, dışlanma yalnız niceldir. Onu köleden, sertten vb. ayıran budur. Tüketim kuşkusuz üre­timin kendisi üzerine gene etki yapar; ama bu etki, ne değişimi sırasın­da emekçiyi, ne de bir metanın başka bir satıcısını ilgilendirir; daha çok meta, salt dolaşım açısından –karşımızda henüz başka gelişmiş bir ilişki yoktur– ekonomik ilişkinin dışında kalır. Şimdi ayrıntı olarak ayrıca şu da belirtilebilir ki, emekçilerin yararlanma çevresinin göreli, yalnız nitel olarak değil, nicel olarak da konmuş nitel sınırlaması, onla­ra tüketiciler olarak da (sermayenin daha sonraki gelişmesinde tüke­tim ve üretim ilişkisinin daha yalandan incelenmesi zorunludur), üre­timin temsilcileri olarak çok daha başka bir önem kazandırır, çünkü örneğin eskiçağda ya da ortaçağda, ya da Asya’da, bu öneme sahiptir­ler ve sahip olmuşlardı. Ama belirtildiği gibi, bu henüz konumuzun içinde değildir. Öte yandan, emekçi eşdeğeri para biçiminde, genel servet biçiminde aldığına göre, bu değişimde, her değişim yapan gibi, kapitalistin karşısında eşit durumdadır; hiç değilse görünüşte. Gerçekte ise bu eşitlik, emekçi olarak kapitalistle ilişkisinin, özel olarak değişim-değerinden farklı biçimde, kullanım-değeri olarak, değer olarak kon­muş değerin tersine, bu sözde basit değişim için koşul olması; yani emekçinin ekonomik yönden çok başka türlü belirlenmiş bir ilişki için­de bulunması –kullanım-değerinin doğasının, bu haliyle metanın özel kullanım-değerinin önemsiz olduğu değişimin ilişkisi dışında– dola­yısıyla bozulmuştur. Ancak bu görüntü emekçi açısından ve bir dere­ceye kadar, öte yanda bir hayal olarak vardır, bu yüzden de başka toplumsal üretim tarzlarında bulunan emekçilerin ilişkisinden farklı olarak, onun ilişkisini önemli ölçüde değişikliğe uğratır. Ama en önem­li şey, onun için değişimin amacı, gereksiniminin karşılanmasıdır. Onun değişiminin konusu, bu haliyle değişim-değeri değil, doğrudan gereksiniminin konusudur. Kuşkusuz para alır, ama yalnızca peşin para belirlemesi içinde; yani yalnızca kendi kendini ortadan kaldıran ve kaybolan aracılık olarak. Bunun içindir ki, emekçinin değiştiği, değişim-değeri değildir, servet değildir, ama geçim araçları, yaşamını sürdürmeye, genel olarak fiziksel, toplumsal vb. gereksinimlerini kar­şılamaya yarayan nesnelerdir. Bu geçim araçlarında, nesneleşmiş emekte bulunan, onun emeğinin üretim maliyeti ile ölçülmüş belirli bir eşdeğerdir. Onun [karşılıksız] bıraktığı, bu eşdeğerin üzerindeki eme­ğidir. Öte yandan, basit dolaşım içinde de [önceden] belirlenen peşin [sayfa 191] para para olmak yolundadır, böylece, değişimde, işçi belirlenen parayı aldığına göre, biriktirerek paraya çevirdiğine göre, onu dolaşımdan çıkardığı doğrudur; para, kaybolan değişim aracı olarak değil, servetin genel biçimi olarak donmuştur. Bu yönden balonca denebilir ki, emek­çinin sermaye ile değişiminde onun konusu –ve aynı zamanda onun için değişimin ürünü– geçim aracı değil, servettir, özel bir kullanım-değeri değil, kendi niteliğinde değişim-değeridir. Dolayısıyla, emekçi değişim-değerini yalnızca, kendi ürünü yapabilir; bunun gibi servet de yalnız, içinde eşdeğerlerin değişikliği basit dolaşımın ürünü olarak orta­ya çıkabilir, aslında emekçi de temel gereksinimini, feragat, biriktirme, dolaşıma verdiği mallardan daha az kısmını dolaşımdan çekip tüketi­mini kısma yoluyla, servet biçimine feda eder. Zenginleşmenin tek ola­naklı biçimi budur, dolaşım yoluyla bu biçim sağlanmıştır. Feragat, basit dolaşımda bulunmayan daha etkin bir biçimde de, daha ileri derecede dinlenmeden, emekçi olarak kendi varlığından ayrı bir biçim­de yaşadığı varlığından feragat ederek, olabildiğince ancak emekçi kalarak; yani değişim eylemini daha sık yenileyerek, ya da nicel olarak daha çok sürerek, dolayısıyla emeği canlandırarak yapılabilir. Bunun içindir ki, günümüz toplumunda hâlâ daha [emeği] canlandırma ve özellikle biriktirme, feragat istemi kapitaliste değil, işçiye, özellikle de ||27| kapitalistler tarafından yöneltilir. Bugünkü toplum, değişimin konusunun zenginleşmek değil, geçim aracı olduğunu, bunun için de feragat etmek gerektiğini, bu çelişkili çözümü açıkça ileri sürer. Kapitalistlerin gerçekten “feragatte bulunma” yolunda oldukları –ve böylece kapitalist oldukları– hayali, böyle bir istemin ve düşüncenin ancak, sermayenin feodal vb. koşullardan doğduğu eski zamanlarda bir anlamı bulunduğu için, sorumluluk duyan modern ekonomistler tarafından terk edilmiştir. Emekçi tasarruf etmeli istemi, biriktirme sandıkları vb. ile büyük önem kazanmıştır. (Bunlarla ilgili olarak eko­nomistler bile kabul etmişlerdir ki, asıl amaç servet değil, giderin amaca daha uygun biçimde dağıtılması, böylece emekçilerin yaşlılıkta, ya da hastalık, kriz vb. durumlarında kendilerini kurtarmaları, yoksul evlerine, devlete, dilenciliğe düşmemeleri (tek sözcükle, bizzat işçi sınıfına yük olmaları, ve kapitalistlere yük olmamaları, bu sonuncula­rın sırtından yaşamamaları), yani kapitalistler için biriktirmeleridir; onların üretim maliyetini azaltmaktır.) Tek bir ekonomist yadsımaz ki, işçiler genel olarak, yani işçi olarak (tek işçinin, kendi türünden insan­dan farklı olarak ne yaptığı ve ne yapabileceği, kural değil, ancak istis­nadır, çünkü ilişkinin kendisinin belirlenmesinde yoktur), böylece de kural olarak bu istemleri yerine getirmişlerdir (onların genel tüketime verdikleri –eksiklik çok büyük olabilirdi–, dolayısıyla üretime, aynı zamanda da sermaye ile yapabildikleri değişimin sayısına ve büyüklüğüne, [sayfa 192] yani kendi kendilerine işçi olarak verdikleri zarar dışında); işçi kendi amacını ortadan kaldıran, onu ücretli emekçinin, gereksinimleri­nin, geçim araçlarının hayvanlara özgü en alt düzeyinde sağlanması yolunda sermaye ile değişimin tek konusu ve amacı olduğu düzeye, gülünçlük düzeyine indiren araçları kesinlikle kullanmıştır. Kullanım-değeri yerine serveti amaç yapma hedefi ile işçi, bunun sonucu servete ulaşamadığı gibi, üstelik kullanım-değerini alışı sırasında yitirebilir. Çünkü kural olarak çalışkanlığın, emeğin en üst ucu, tüketimin en alt ucu –ve bu da, onun feragatinin ve para yapışının en üst ucudur–, onun en çok emek için en az ücreti olmasından daha öteye götürmez. İşçi harcayacağı çabalar ile yalnızca, kendi emeğinin üretim maliyeti­nin genel düzeyini ve dolayısıyla üretimin genel fiyatını düşürmüş olur. İşçinin istem gücü, fiziksel güç ve direnme, tutku vb. yoluyla belirle­nen parasını paraya çevirebilmesi, ancak bir istisna, kendi sınıfının varlığının genel koşullarının bir istisnasıdır. İşçilerin hepsi ya da çoğunluğu aşırı ölçüde çalışkansa (modern sanayide çalışkanlık onla­rın kendi oyuna bırakılmışsa da, bu en önemli ve en gelişmiş üretim dallarında sözkonusu değildir), onlar kendi metalarının değerini değil, ancak onun niceliğini çoğaltırlar; yani onlara kullanım-değeri olarak öne sürülen istemleri. Hepsi biriktirme yoluna giderse, ücretin genel olarak düşürülmesi onları gene doğru çizgiye getirecektir; çünkü genel biriktirme kapitalistlere, işçi ücretinin çok yüksek olduğunu, metanın eşdeğeri olarak, işçilerin, emek üzerindeki kendi kullanım yetkisinden daha fazlasını aldıklarını; basit değişimin özünün ise –işçiler kapita­list karşısında bu ilişki içindedirler– hiç kimsenin dolaşıma verdiğin­den daha fazlasını ondan çekmediği anlamına geldiğini; işçinin de ona verdiğinden fazlasını dolaşımdan çekemediğini göstermiştir. Bir işçi işçi olarak yaşamak için zorunlu olduğundan, daha çok bu düzeyin üstünde çalışırsa çalışkan olabilir, çünkü bu düzeyin altında kalan biri daha tembel sayılır; işçi ancak, başka biri israfçı olduğu için ve olursa biriktirebilir. Tutumluluğu ile ortalama olarak sağlayabileceği en çok, fiyatların dengelenmesine –yüksek ve düşük fiyatlar, bunların çembe­ri– daha iyi dayanabilmek; yani yararlanmalarını ancak daha uygun bölüştürmektir, servet kazanmak değil. Zaten kapitalistlerin de istediği budur. İşçiler, işlerin iyi gittiği zamanlarda, kötü zamanları şöyle böyle geçirebilmek, kısa süre dayanmak, ya da ücretlerin düşürülmesine katlanmak için gerektiği kadar biriktirmelidirler. (O zaman da ücretler daha çok düşer.) Dolayısıyla bu, işçilerin her zaman yaşamdan yarar­lanmanın en düşük düzeyinde bulunmasını ve böylece kapitalistlerin bunalımları kolayca atlatmasını öngören bir istemdir. İşçiler salt iş makinesi olarak acının ve sıkıntının bedelini elden geldiğince bizzat ödemelidirler. Salt hayvanlaşma bir yana, ki sonuç buraya götürür [sayfa 193] –genel biçimde, para olarak, biriktirilmiş para olarak yalnızca servete ulaşma çabası göstermeyi bu hayvanlaştırma olanaksız kılar– (işçinin daha yüce ve ayrıca zihinsel yararlanmalardan aldığı pay, kendi çıkar­ları için propaganda yapması, gazete çıkarması, konferanslar dinleme­si, çocuklarını eğitmesi, beğenisini geliştirmesi vb., onu köleden ayıran tek şey olarak, uygarlığa katılmasının tek yolu ekonomik bakımdan ancak, iyi günlerde yararlanmalarının çemberini genişletmesi, biriktir­menin bir dereceye kadar olanaklı bulunduğu zamanlarda bunu yapa­bilmesi ile sağlanabilir; bunun dışında çok sıkıntılı biçimde biriktirir ve böylece lümpen proletarya için, madrabazlar vb. için, talep ölçüsünde artacak primler yığarsa, biriktirdikleri –kapitalistler kendi biriktirdik­lerinden büyük faizler sağlasın ya da devlet alıp bunları kullansın diye, ona faizin en düşüğünü veren resmî biriktirme sandıklarının kumbara­larını taşıran birikimlerle işçi yalnızca karşıtlarının gücünü ve kendi bağımlılığını artırmış olur–, bu biriktirdiklerini yalnızca dondurmak ve ürün getirecek hale sokmak için bankalara vb. yatırır, böylece son­radan, bunalım zamanlarında elindekileri yitirir, oysa bolluk zamanla­rında sermayenin gücünü artırmak için yaşamın bütün zevklerinden feragat etmiştir; demek ki, ne türde olursa olsun sermaye için biriktir­miştir, )|28| kendisi için değil.
      Üstelik –bütün bunlar, işçiyi “masum dileklerle” avutmaktan başka bir şey olmayan burjuva “insanseverliğinin” ikiyüzlü gevezeliği değilse–, her kapitalist, işçilerinin biriktirmesini ister, ama yalnız kendi işçilerinin, çünkü işçi olarak karşısında onlar vardır; işçiler dün­yasının geri kalanları asla biriktirmemeli, çünkü onlar kendisi için ancak tüketici olarak vardır. Bunun içindir ki bütün “masum” çözüm­lere karşın, bundan dolayı da kapitalist, işçileri tüketime yöneltmek, metalarına yeni çekicilikler bulmak, işçilerde yeni gereksinimler uyan­dırmak için her çareye başvurur. Sermaye ile emek arasındaki bu görü­nüm, tam da, tarihsel haklılığın üzerine dayandığı önemli bir uygarlık öğesidir, aynı zamanda sermayenin bugünkü gücü de buna dayanır. (Üretim ile tüketim arasındaki bu ilişki, ancak sermaye ve kâr vb. bölü­münde incelenebilir) (ya da aynı zamanda sermayelerin birikimi ve rekabeti konusu çerçevesinde). Ayrıca bunlar hep, eğer yeri gelmişse, dışsal düşüncelerdir, ikiyüzlü burjuva insanseverliğin istemleri olarak kendi kendileri içinde yok oldukları, çürütmek istedikleri şeyi doğru­ladıkları kanıtlanabilir ve bu da, işçinin sermaye ile değişiminde, işçi­nin basit dolaşım ilişkisi içinde bulunması, yani servet değil, yalnız geçim araçları, doğrudan tüketimi için kullanım-değerleri elde etmesi­dir. İstemin ilişkiye aykırı düştüğü basit yansımadan ortaya çıkıyor (işçilere kârdan belli bir pay verme yolunda bazan yeni yeni kendini beğenmişlikle ortaya atılan istem, ücret üzerine olan bölümde sözkonusu [sayfa 194] edilecektir; yalnız kural dışı olarak amacına ulaşabilen ve gerçekte sınırlı olarak belirtmeye değer bir uygulama ile bazı gözetleyicilerin satın alınması için işverenin çıkarma, işçi sınıfının aleyhine olan; ya da yardımcı işçilere vb. verilen, kısacası basit işçiye verilmeyen, yani genel ilişkiye girmeyen özel prim dışında; ya da bu, işçiyi kandırmak ve iş durumuna bağlı bir kârın nazik biçimi altında işçilerin ücretlerinin bir kısmını alıkoymak için özel bir tutumdur). İşçinin birikimi yalnızca dola­şımın ürünü olarak kalmayacaksa –ancak servetin özsel içeriğine, yararlanmalara karşılık er ya da geç değiştirilmeyen para olarak ger­çekleşebilen biriktirilmiş para–, birikmiş paranın kendisi sermaye olmak, yani emeği satın almak, emeğin karşısında kullanım-değeri olarak kalmak zorunda kalır. Demek ki, bu da, yeniden, sermaye olma­yan emeği varsaymayı gerektirir, emeğin kendi karşıtı, emek-olmayan haline geldiği varsayıldığı gibi. Sermaye olmak için, emeğin kendisinin sermaye karşısında sermaye-olmayan nitelikte olmasını; yani bir nok­tada ortadan kalkması gereken, başka bir noktada karşıtının oluşturul­masını gerektirir. Öyleyse ilk ilişkide işçinin değişiminin nesnesi ve ürünü –salt değişimin ürünü olarak başka bir ürün olamaz– kullanım-değeri geçim aracı, doğrudan gereksinimin karşılanması, eşdeğerin dolaşımından çekiliş, tüketim yoluyla yok edilmek için dolaşıma konulmuş olan şey – emek, sermaye karşısında emek olarak, sermaye-olmayan olarak değil, ama sermaye olarak görünür. Ama sermaye de sermayenin karşısına, sermaye emeğin karşısına çıkmadan çıkamaz, çünkü sermaye ancak emek-olmayan olarak sermayedir; bu çelişik ilişki içinde. Böylece bizzat sermaye kavramı ve ilişkisi yok edilmemiş olur. Kuşkusuz kendileri çalışan mal sahiplerinin birbirleriyle değişim­de bulundukları durumlar da yadsınmaz. Ama bu durumlar, sermaye­nin böyle gelişmiş halde varolduğu toplum durumları değildir; bunun içindir ki, bunlar da, sermayenin gelişmesiyle bütün noktalarda yok edilir. Sermaye, emeği emek-olmayan olarak, salt kullanım-değeri ola­rak getirdiği için kendi kendini var edebilir. (Köle olarak, işçinin bir değişim-değeri, bir değeri vardır; özgür işçi olarak değeri yoktur; yalnız onun emeği üzerindeki yetkinin, onunla yapılan değişimle sağlanmış bir değeri vardır. Değişim-değeri olarak kapitalist karşısında bulun­maz, ama tersi. Onun değerinin yokluğu ve değerini yitirmesi, sermayenin gereği, özgür emeğin sine qua non29* koşuludur. Linguet bunu gerileme olarak görüyor;30 bununla işçinin, kendi emeğinin dışında kendisi için bir şey olan ve kendi yaşamı için araç olarak yalnızca kendi yaşam işaretini devreden kişi olarak resmen varolduğunu unutuyor. İşçi böyle bir değişim-değerine sahip olduğu sürece, sanayi kapitalisti, genel olarak [sayfa 195] gelişmiş sermaye halinde varolamaz. Bu sermaye karşısında emeğin, sahibi tarafından meta olarak sermayeye karşılık, değişim-değerine kar­şılık, bununla birlikte işçinin elinde yalnız genel değişim aracı halinde belirlemesiyle gerçekleşen, aksi halde kaybolan [belirlenen paraya] karşılık sunulan saf kullanım-değeri olarak bulunması zorunludur. Güzel. Demek ki işçi yalnız basit dolaşım, basit değişim ilişkisi içinde bulunur ve kendi kullanım-değeri için ancak belirlenen para; geçim araçları alır; ama aracılıkla. Gördüğümüz gibi, aracılığın bu biçimi iliş­ki için önemli ve karakteristiktir. Belirlenen paranın paraya dönüşebil­diğim –biriktirmek için– ancak, onun ilişkisinin basit dolaşımın iliş­kisi oluşu kanıtlar; işçi az ya da çok biriktirebilir; bunun dışına çıka­maz; yararlanmalarının çapını bir an için genişleterek biriktirdiğini gerçekleştirebilir. Bu, önemlidir, –ve ilişkinin kendisinin belirlemesine etkide bulunarak–, para onun değişiminin ürünü olduğu için, genel servetin bir hayal olarak sürüklemesi, onu sanayici yapması bakımın­dan önemlidir. Aynı zamanda bu yoldan hem biçimsel olarak keyfiliğin etkinlik ||29| alanının ... 31*

İşçi karşısında sermaye yalnız nesnel zordur. Kişisel değeri yoktur. –
Hizmetten farklılığı. – Sermaye ile değişimde işçinin amacı – Tüketim.
Durmadan yeniden başlama zorunluluğu: İşçinin sermayesi olarak emek.
(Sermaye olarak emek-gücü!) – Ücret üretken değildir.


      ...32* ||III-8| bunun süreçlerinin öznesidir; örneğin gözün özünün görmenin sermayesi olması vb. gibi. Herhangi bir örneksemeye göre her şeyi her şeyin altında sıralayan böylesi tumturaklı sözler, ilk kez söylendikleri zaman, hele bir de en çelişkili olan şeyi ortaya koymuş­larsa, o kadar çok esprili bile olabilirler. Yinelenirlerse, hem de kendim beğenmişlikle, bilimsel değeri olan anlatımlar olarak yinelenirlerse kabalıktan başka bir şey değildirler. Bu, bütün bilimleri meyan balının kiriyle bulaştıran geveze gözboyayıcılara ve boşboğazlara yakışır. İşçi için, çalışabildiği sürece, değişimin, –basit değişimin değil, sermaye ile değişimin– yeni kaynağının her zaman emek olduğu bizzat kav­ram belirlemesinde vardır, yalnız geçici olarak emek yeteneği üzerin­deki yetkiyi satar, yani değişime her zaman, yaşam belirtisini yeniden-üretebilmek için gerekli ölçüde maddeyi alınca, yeniden başlayabilir. Gözboyayıcılığı yapan savunmacılar şaşkınlıklarını bu yöne çevirecek­leri yerde –hem de, işçinin yaşamda kalmasını, yani uykusunu alıp karnını doyurduktan sonra belirli yaşam süreçlerini yeniden her gün [sayfa 196] yineleyebilmesini sermayenin işçiye yaptığı büyük bir hizmet olarak hesaplayacakları yerde– burjuva ekonominin bu savunucuları dikkat­lerini başka tarafa çevirip, işçinin durmadan yinelenen emekten sonra her zaman yalnız canlı, doğrudan emeğinin kendisini değişebildiğim görmeliydiler. Aslında yinelenmenin kendisi de yalnız görünüşte öyle­dir. Sermayeye karşılık onun değiştiği şey, örneğin 20 yılda harcadığı bütün çalışma yeteneğidir. Sermaye ona bunu bir defada ödeyecek yerde, azar azar, işçinin emeğini sermayenin emrine verişi gibi, örneğin haftalık olarak öder. O halde bu, işin doğasında kesinlikle bir şey değiştirmez ve –işçi, emeğini ve sermaye ile değişimini yineleme yeteneğine kavuşmadan önce 10-12 saat uyumak zorunda olduğu için– emeğin kendi sermayesini meydana getirdiği sonucundan daha başka bir yargı­ya elvermez. Buna göre sermaye olarak gerçekte kavranmış olan şey, işçinin bir perpetuum mobile33* olmadığı yolundaki sınırlama, emeğinin kesintiye uğramasıdır. On saat çalışma yasası için yapılan savaşım, kapitalistin yaşam gücü porsiyonlarını olabildiğince çok ve aralıksız harca­maktan başka bir şey istemediğini kanıtlıyor. Şimdi, bu değişimden sonra emek ile sermaye arasındaki ilişkiyi meydana getiren ikinci süre­ce geliyoruz. Burada yalnız şunu eklemek istiyoruz ki, ekonomistler yukardaki tümceyi, ücret üretken değildir, diye söylerler. Onlara göre üretken olmak demek, doğal olarak, servetin üretken olmasıdır. Bunun için, öyleyse, ücret, işçi ile sermaye arasındaki değişimin ürünüdür –ve bu eylemin kendisinde bulunan tek ürün– olduğu için, bu deği­şimde işçinin hiçbir servet üretmediğini kabul ederler, ne kapitalist için, çünkü onun için bir kullanım-değerine para ödemek –ve bu ödeme bu ilişkide sermayenin tek işlevidir– servetin terk edilmesidir, yaratılma­sı değil, bu yüzden olabildiğince az ödemeye çalışır; ne de işçi için, çünkü bu ona yalnızca geçim nesnesi, bireysel gereksinimlerin, az ya da çok, karşılanmasını sağlar – servetin genel biçimini asla, serveti asla. İşçi serveti sağlayamaz da, çünkü sattığı metanın içeriği hiçbir yoldan onu dolaşımın genel yasalarının üstüne çıkarıp, işçinin dolaşı­ma koyduğu değer tarafından bir eşdeğerin (para aracılığıyla, onun tükettiği başka bir kullanım-değerinde korunmasını sağlamaz. Kuşkusuz böyle bir işlem asla zenginlik getirmez, tersine, bu işlemi yapanı, sürecin sonunda, başlangıçta bulunduğu noktaya aynen geri götürür. Gördüğümüz gibi bu, onun dolayımsız şeyleşme alanının belli bir daralma ya da genişleme gösterebilmesini dışlamaz, daha çok bunu içerir. Öte yandan, eğer kapitalist –kendisi bu değişimde henüz kapi­talist olarak değil, yalnız para olarak vardır– bu eylemi durmadan yeniden yinelerse, parası, işçi ||9| tarafından hemen tüketilir ve işçi bu [sayfa 197] parayı bir dizi başka şeyleşmelerle, yamalı pantalonlarla, parlatılmış çizmelerle –kısacası, elde ettiği hizmetlerle– derhal tüketmiş olabilir. Her şeye karşın bu işlemin yinelenmesi, işçinin cüzdanının sınırıyla tamı tamına ölçülmüş olabilir. Bu da işçiyi, bilindiği gibi ona bir şey getirmeyen, tersine paraya malolan öteki kullanım-değerlerine kendi canı için ayırdığı paranın bağımlılığından daha çok zenginlik sağlaya­maz.

Sermaye ile emek arasındaki değişim basit dolaşıma girer, işçiyi
zenginleştirmez. – Emek ve mülkiyet ayrılığı bu değişimin önkoşuludur.
– Emek nesne olarak mutlak yoksulluk, özne olarak servetin genel olanağıdır.
– Emek özel belirlenimi olmaksızın sermaye karşısındadır.


      Emek ve sermaye ilişkisinde, aynı zamanda ikisi arasındaki değişi­min bu ilk ilişkisinde, işçinin değişim-değerini alması, kapitalistin de kullanım-değerini satın alması dolayısıyla, emeğin sermaye karşısında bir kullanım-değeri olarak değil, yalnızca kullanım-değeri olarak bulunması bakımından kapitalistin serveti, işçinin de yalnız, tüketim­de yok olan bir kullanım-değerini alması gerektiği garip görünebilir. (Bunun kapitalistle olan ilişkisi, ancak ikinci süreçte geliştirilebilir.) Bu, beklenmiş olanın tam tersine karşıtlığa dönüşen bir diyalektik olarak görünür. Tek başına incelenince görülür ki, metasını değişen işçi, deği­şim sürecinde M–P–P–M biçiminden geçer. Değişimin ilkesi olarak kullanım-değerinden çıkan metanın dolaşımında zorunlu olarak gene metaya ulaşırız, çünkü yalnız peşin para olarak para ortaya çıkar ve değişim aracı olarak yalnız kaybolan bir aracılıktır; bu haliyle meta, dolaşım çizgisini aştıktan sonra, gereksinimin doğrudan nesnesi olarak tüketilir. Öte yandan sermaye, P–M–M–P biçimini, karşıt öğeyi temsil eder.
      Mülkiyetin emekten ayrılması sermaye ile emek arasındaki bu değişi­min zorunlu yasası olarak vardır. Bu haliyle sermaye-olmayan olarak bulunan emek: 1) Nesneleşmiş olmayan emektir, olumsuz kavranma biçi­minde, (henüz nesneleşmiş halde bile; nesnel biçimde nesneleşmişin kendisidir). Bu haliyle hammadde değildir, iş-aleti değildir, ham ürün değildir: emek, bütün emek araçlarından ve emek nesnelerinden, bütün nesnelliğinden ayrılmıştır. Fiilî gerçekliğinin bu öğelerinin soyutlanması olarak canlı halde bulunan emek (aynı zamanda değer-olmayan); bu tam çıplaklık, tüm nesnellikten arınmışlık, emeğin saf öznel varlığıdır. Mutlak yoksulluk olarak emek: bir eksiklik olarak değil, nesnel servetin tamamen dışlanması olarak yoksulluk. Ya da aynı zamanda varolan değer-olmama olarak ve dolayısıyla saf nesnel kullanım-değeri, aracısız halde varoluş, bu nesnellik yalnızca kişiden ayrılmış yalnızca onun dolayımsız bedenselliğine paralellik olabilir. [sayfa 198] Nesnellik salt dolayımsız olduğu için, aynı zamanda doğrudan nesnellik-olmayışlıktır. Başka bir deyişle, bireyin dolayımsız varlığının dışında kalmış bir nesnellik değildir. 2) Nesneleşmiş olmayan emek, değer olmayan emek, olumlu kavranmıştır, ya da kendi kendisiyle ilişkili olum­suzluktur, nesneleşmiş olmayan, yani nesnel olmayan, dolayısıyla, eme­ğin kendisinin öznel varlığıdır. Nesne olarak değil, etkinlik olarak emek; değerin kendisi olarak değil, değerin canlı kaynağı olarak. Nesnel olarak, gerçeklik olarak bulunduğu sermaye karşısında, sermayenin genel olanağı olarak, bu haliyle eylemde korunan olanak olarak, genel servet. Öyleyse, emeğin bir yandan nesne olarak mutlak yoksulluk, öte yandan özne ve etkinlik olarak servetin genel olanağı oluşu, hiçbir bakımdan çelişik değildir, ya da daha çok her bakımdan çelişkili bir tümcedir, bunların ikisi de karşılıklı olarak birbirini koşullandırır ve karşıtlık olarak, sermayenin çelişkili varlığı olarak sermayenin koydu­ğu koşul oluşu ve öte yandan emek açısından sermayeyi koşul yapışı gibi, emeğin özünden gelirler.
      Dikkat çekilmesi gereken son bir nokta, sermayeyle ilişkisi içersin­de emekte sözkonusu olan, sermaye olarak konmuş para karşısında kullanım-değeri olarak varolan emeğin şu ya da bu emek değil, mutlak emek, soyut emek olmasıdır; özel belirlenimine karşı önemsiz, ama her belirlenimliğe yetkin olmasıdır. Özel bir tözde içerilen verili bir serma­yeye, doğal olarak özel bir emeğin tekabül etmesi gerekir; ama bu haliyle sermaye, tözünün her özelliğine karşılık önemsiz olduğu, gerek tözün bütünlüğü, gerek bütün özelliklerinin soyutlanması olarak böyle olduğu için, onun karşısında bulunan emek de, öznel bakımdan aslın­da bu tümlüğe ve soyutluğa sahiptir. Örneğin sermayenin kendisinin henüz sınırlı bir biçime sahip olduğu, belirli bir töz içine henüz tama­mıyla dalmış durumda bulunduğu ve, giderek, bu haliyle henüz serma­ye olmadığı, lonca ve zanaat emeğinde, emek henüz özel belirlenimliği içine dalmış olarak görünür; o, henüz bütünlüğü ve soyutluğu içinde değildir, henüz o, sermaye karşısında olduğu gibi emek değildir. Bu demektir ki, emek her durumda, özgül bir emek olmakla birlikte, ser­maye her özgül emek karşısında bulunabilir; bütün emeklerin bütünlü­ğü onun dunamei34* karşısında bulunur ve o anda karşısında hangisinin bulunduğu raslansaldır. Öte yandan işçi, emeğinin belirlenmişliğine karşı ilgisizdir; böyle bir belirlenmişliğin onun için ilgi çekici yanı yok­tur, yalnızca bu belirlenmişlik emek ise ve bu haliyle sermaye için kullanım-değeri ise, bir önemi vardır. ||10| Bu haliyle emeğin –yani ser­maye için kullanım-değeri olarak emeğin–, taşıyıcısı olmak, onun eko­nomik karakterini meydana getirir; o, kapitalistin tersine işçidir. [sayfa 199] Ekonomik karakteri en başta emeğinin belirlenmişliği içinde ve belirli bir usta ilişkisi içinde vb. bulunan zanaatçıların, lonca üyelerinin vb. karakteri aynı değildir. Bundan dolayı bu ekonomik ilişki –bu karak­terin taşıyıcıları bir üretim ilişkisinin uçları olarak gözönünde bulun­durulan kapitalist ile işçi ilişkisi– emeğin bütün sanat karakterini yitirişi ölçüsünde daha saf ve daha uygun olarak geliştirilir; emeğin özel yeteneği giderek daha çok soyut, önemsiz olur ve giderek, saf soyut etkinlik, saf mekanik, dolayısıyla da önemsiz, özel biçimine karşı ilgisiz bir etkinlik olur; salt biçimsel etkinlik, ya da aynı şey demek olan salt maddi, biçimine karşılık önemsiz, basbayağı etkinlik olur. Burada gene, üretim ilişkisinin, kategorinin –burada sermaye ve emek– özel belirmişliğinin, ancak özel bir maddi üretim tarzının gelişmesi ve sana­yideki üretken güçlerin gelişmesinin özel basamağı ile nasıl gerçek oldu­ğu, nasıl doğrulandığı görülür. (Bu nokta genellikle bu ilişkide, daha sonra özellikle geliştirilebilir; çünkü burada ilişkinin kendisinin içinde bulunur, buna karşılık değişim-değeri, dolaşım, para gibi soyut belirle­melerde daha çok öznel düşüncemize girer.)

Emek sürecinin sermayeye soğurulması (Sermaye ve kapitalist).


      2) Şimdi sürecin ikinci yanına geliyoruz. Sermaye ya da kapitalist ile emekçi arasındaki değişim, değişim sürecinin sözkonusu oluşu çerçe­vesinde şimdi tamamlanmıştır. Şimdi sermayenin, onun kullanım-değeri olarak emekle olan ilişkisine doğru gelişmektedir. Emek yalnız­ca sermaye karşısında bulunan kullanım-değeri değil, sermayenin kullanım-değeridir. Nesneleştikleri ölçüde değerlerin varlık-olmayanı olarak emek, onların neşneleşme-olmayışları ölçüsünde onların varlı­ğıdır; onların düşüncel varlığıdır; değerlerin olanağı, ve etkinlik olarak değerin konuşudur. Sermaye karşısında emek, salt soyut biçimdir, yal­nızca beceri, yetenek olarak işçinin bedenselliğinde varolan, değer koyucu etkinliğin salt olanağıdır. Ama sermaye ile ilişkiye geçince ger­çek etkinlik olur –kendiliğinden bunu yapamaz, çünkü nesnesizdir–, gerçekten değer koyucu, üretken bir etkinlik olur. Sermaye ile ilgili olarak etkinlik yalnız kendi kendisinin yeniden-üretiminde –yalnız parada olduğu gibi varsayılmış değerin değil, gerçek ve etkili değerinin korunmasında ve çoğaltılmasında– bulunabilir. İşçi ile değişimde, sermaye, emeğin kendisini kendi sahipliğine almıştır; şimdi dölleyici canlılık olarak onun yalnızca varlığına ve dolayısıyla da ölü nesnelliği­ne etki yapan öğelerinden biri olmuştur. Sermaye paradır (kendisi için konmuş değişim-değeri), ama artık özel bir öz içindeki para değildir ve bu yüzden yanıbaşında bulunduğu değişim-değerlerinin öteki özlerin­den dışlanmıştır, nesneleşmiş emeğin her biçiminde ve varoluş [sayfa 200] tarzındaki bütün özlerde, değişim-değerlerinde onun ideal belirlenmesi korunmaktadır. Sermaye, nesneleşmiş emeğin bütün özel biçimlerinde varolan para olarak şimdi nesneleşmemiş, canlı, süreç olarak ve eylem olarak varolan emekle sürece girdiğine göre, önce varolduğu özün, şimdi aynı zamanda emek olarak bulunduğu biçimden bu nitel farkı olmuş demektir. Sermayenin kendisinin süreç haline geldiği işte bu farklılaşma ve farkın ortadan kalkması sürecidir. Emek onun içine kon­muş mayadır, şimdi sermayeyi mayalaştırmaya başlar. Bir yandan sermayenin içinde bulunduğu nesnellik işlenmek, yani emek tarafın­dan tüketilmek, öte yandan salt biçim olan emeğin salt öznelliği orta­dan kaldırılmak ve sermayenin malzemesi içinde nesneleşmek zorun­dadır. İçeriği bakımından sermayenin emekle ilişkisi, nesneleşmiş emeğin canlı emekle ilişkisi –sermayenin emeğe karşı edilgen bulun­duğu bu ilişkide, emekle ilgili olarak biçimlendirici etkinlik halinde ortaya çıkan, özel öz olan, sermayenin edilgen varlığıdır–, yalnızca emeğin nesneleşmişliği ile, maddesi ile ilişkisi olabilir –(değişim-değerinden önce gelen ve üretimi genel olarak işlemesi gereken ilk bölümde incelenebilir)– ve etkinlik olarak emekle ilgisi bakımından konunun, nesneleşmiş emeğin yalnız iki ilişkisi vardır; hammaddenin, yani biçimlenmemiş maddenin, salt malzemenin biçimlendirici eme­ğin amaca yönelik etkinliği için ilişkisi, iş aletinin, kendisi nesneleşmiş aracın ilişkisi ve bununla öznel etkinlik, kendisiyle nesne arasında, kendisinin iletkeni olarak bir nesneyi ileri sürer. Ekonomistlerin bura­da araya soktukları, ürün olarak belirleme, henüz konunun tamamen dışındadır, hammadde ve iş aletinden ayrılmış belirleme olarak sözkonusudur. Sermayenin edilgen içeriği ile etkinlik olarak emeğin arasın­da sürecin koşulu olarak değil sonucu olarak ortaya çıkar. Koşul olarak ürün, hammadde ve iş aletinden farklı bir emekle nesne ilişkisi değil­dir, çünkü hammadde ve iş aleti, değerlerin özü olması bakımından, bizzat nesneleşmiş emektir, üründür. Değerin özü de özel bir doğal öz değil, nesneleşmiş emektir. Bunun sonucu, ||11| hammadde ve iş aleti ola­rak canlı emekle ilişkisi tarafından kendini gösterir. Üretimin salt eylemi­ni tek basma incelersek, iş aleti ve hammaddenin doğada bulunduğu görülebilir, böylelikle bunların yalnızca elde edilmesi, yani emeğin nes­nesi ve aracı yapan bizzat emek süreci değildir. Öyleyse bunlar karşı­sında ürün nitel olarak başka bir üründür ve yalnızca alet yoluyla madde üzerinde emeğin sonucu olarak değil, onların yaranda emeğin ilk nesneleşmişliği olarak üründür. Ama sermayeyi oluşturan parçaları olarak hammadde ve iş aleti de daha şimdiden nesneleşmiş emeğin kendisidir, yani bir üründür. Bununla birlikte, ilişki henüz bitmiş değil­dir. Çünkü örneğin, hiçbir değişim-değerinin bulunmadığı, yani ser­mayenin olmadığı üretimde, sermayenin ürünü yeni emeğin aracı ve [sayfa 201] nesnesi olabilir. Örneğin yalnız kullanım-değeri için üreten tarımın durumu böyledir. Avcının yayı, balıkçının ağı, kısacası, en ilkel meslek­ler bile ürünü gerektirir, bu ise ürün olarak geçerli olmaktan çıkar, hammadde ya da özellikle üretim aleti olur, çünkü aslında bu, ürünün yeniden-üretimin aracı olarak çıktığı ilk kendine özgü biçimdir. Dolayısıyla bu ilişki, hammadde ile iş aletinin bizzat sermayenin öğeleri olarak ortaya çıktığı ilişkiyi bitirmez. Zaten iktisatçılar bir de bambaş­ka bir yönden, ürünü sermayenin tözünün üçüncü öğesi olarak konuya katarlar. Bu, hem üretim sürecinden, hem de dolaşımdan gelen, birey­sel tüketimin doğrudan nesnesi olma belirlemesi varsa, Cherbuliez’nin35 dediği gibi, approvisionnement36* ise, üründür. Yani, işçinin işçi olarak yaşaması ve üretim sırasında, bir ürün yaratılmadan önce yaşama yeteneğinde olması için koşul olan ürünlerdir. Kapitalistin bu yeteneğe sahip bulunduğu, sermayenin her öğesinin para oluşunun ve bu nite­liğiyle servetin genel biçimi olarak kendisini servetin maddesine, tüke­tim nesnesine dönüştürebilmesinin sonucunda vardır. Ekonomistlerin approvisionnement’ı, bundan dolayı, yalnızca işçilerle ilgilidir; yani bu, tüketim nesneleri biçiminde, kullanım-değerinde dile getirilmiş para, her ikisi arasındaki değişim eyleminde işçilerin kapitalistten aldığı paradır. Ama bu birinci eyleme girer. Birincisi ikincisi ile ilgi içinde bulunduğuna göre, burada henüz sözkonusu değildir. Üretim süreci­nin kendisiyle konmuş tek yön, nesneleşmiş emek ile canlı emek ara­sındaki fark dolayısıyla, yani hammadde ile iş aleti arasındaki fark sonu­cu konmuş yöndür. İktisatçıların bu belirlemeleri birbirine karıştırma­ları, sermaye ile emek arasındaki ilişkinin iki öğesini birbirine karıştır­mak zorunda kaldıkları ve bunların kendine özgü farkını yakalayama­dıkları için çok olağandır.
      Öyleyse: Hammadde, emek tarafından değiştirilmiş, biçimlendiril­miş olarak tüketilmiştir, ve alet kullanılmasıyla, bu süreçte yıpratılarak tüketilir. Öte yandan emek de, kullanılarak, hareket içine konularak ve böylece işçinin kas gücünün belli bir niceliği vb. harcanır, harcanarak tüketilir. Bununla birlikte, emek tüketilmekle kalmaz, aynı zamanda etkinlik biçiminden çıkarak nesne biçiminde donar, maddeleşir; nesne içindeki değişme olarak kendi kılığını değiştirir ve etkinlikten varlık olur. Sürecin sonu üründür, bu üründe hammadde emekle birleşmiş olarak bulunur, iş aleti de salt olanak olmaktan çıkarak gerçeğe dönüş­müştür, çünkü emeğin gerçek iletkeni olmuştur, ama bununla, emeğin malzemesiyle olan mekanik ya da kimyasal ilişki yoluyla, kendisi de durgun biçimi içinde tüketilmiştir. Sürecin her üç öğesi, malzeme, alet, emek, yansız bir sonuçta çakışırlar: ürün. Üründe, aynı zamanda, [sayfa 202] tüketilmiş olan üretim süreci öğeleri de yeniden-üretilir. Bundan dolayı sürecin tümü, üretici tüketim olarak, yani ne hiçlikte, ne de nesnelliğin salt özneleşmesinde sona eren, ancak kendisi de gene bir nesne olarak konmuş bulunan tüketim olarak ortaya çıkar. Tüketim, maddi olanın basit tüketilmesi değil, tüketilmenin kendisinin tüketilmesidir; maddi olanın saklanmasında saklamanın saklanması ve dolayısıyla onun kon­masıdır. Biçim verici etkinlik nesneyi tüketir ve kendi kendini tüketir, ama yalnızca onu yeni bir nesne biçiminde koymak için nesnenin yal­nız verilmiş biçimini tüketir ve kendi kendini ancak etkinlik olarak öznel biçiminde tüketir. Nesnenin nesnel karakterini –biçime karşı kayıtsızlığını– ve etkinliğin öznel karakterini tüketir; birini biçimlen­dirir, ötekini maddeleştirir. Ama ürün olarak üretim sürecinin sonucu kullanım-değeridir.
      ||12| Buraya kadar elde edilen sonucu gözden geçirirsek şuraya varırız:
      Birincisi: Emeğin sahipliğe geçmesiyle, sermayeye katılmasıyla –para, yani kullanma yetkisinin işçi üzerinden satın alınması eylemi burada, bu sürecin sağlanması için araç olarak, kendi kendisinin öğesi olarak değil, ortaya çıkar– sermaye mayalanmaya girer ve süreç olur, bütünlük, canlı emek olarak kendi kendisiyle, hem nesneleşmiş, hem de, nesneleştiği için, emeğin salt nesnesi [olarak] ilişkide bulunduğu üretim süreci olur.
      İkincisi: Basit dolaşımda metanın ve paranın özünün kendisi, biçim belirlemesi için, yani meta ve para, dolaşımın uğrakları olarak kaldığı sürece, önemsizdi. Meta, eğer tözü sözkonusu ise, tüketimin (gereksi­nimin) konusu olarak ekonomik ilişkinin dışında kalıyordu; para, biçimi bağımsızlaşmışsa, dolaşımla ilgili oluyordu, ama yalnız olum­suz halde ve yalnız bu olumsuz ilişkiydi. Kendisi için donmuşsa gene ölü maddiliği içinde sönüp gidiyordu, para olmaktan çıkıyordu. Meta ve para değişim-değerinin iki anlatımıdır ve yalnız genel ve özel değişim-değeri olarak farklıydılar. Farklılığın kendisi de genel düşü­nüşte bir farklılıktı, çünkü hem gerçek dolaşımda iki belirleme tersine çevrilmişti, hem de her biri, kendi basma alındığında, paranın kendisi bir özel meta, meta da fiyatın kendisi olarak genel para idi. Fark yal­nızca biçimseldi. Her biri yalnızca bir belirlemede bulunuyordu, çünkü ve dolayısıyla öteki belirlemede yoktu. Ancak şimdi, üretim sürecinde, sermaye biçim olarak kendini olarak öz olarak kendinden ayırdeder. O aynı zamanda her iki yöndür, aynı zamanda her birinin ötekine ilişki­sidir. Ama:
      Üçüncüsü: Bu ilişki olarak yalnız kendi kendisinde bulunuyordu. Henüz konmamıştır, ya da bu ilişki de ancak henüz her iki öğeden biri­nin, maddi öğenin belirlenmesi altında konmuştur, bu maddi öğe [sayfa 203] madde olarak (hammadde ve alet) ve biçim (emek) olarak kendi ken­disinde farklıdır, her ikisinin ilişkisi olarak, gerçek süreç olarak da gene yalnız maddi ilişkidir – sermayenin içeriğini sermaye olarak kendi biçim ilişkisinden ayırdeden her iki maddi öğenin ilişkisidir. Sermayeyi, başlangıçta emekten farklı olarak ortaya çıktığı yönden incelersek, süreç içinde yalnız edilgen, yalnız nesnel bir varlıktır, bu varlıkta, ser­maye olduğunu gösteren biçim belirlemesi –yani kendisi-için varlık olarak varolan bir toplumsal ilişki– tamamıyla ortadan kalkmıştır. Yalnız içeriği yönünden –yalnız nesneleşmiş emek olarak– sürece girer; ama nesneleşmiş emek olması, emek için –ve bunun sermaye ile ilişkisi süreci oluşturur– tamamıyla önemsizdir; daha çok yalnız nesne olarak, nesneleşmiş emek olarak değil, sürece girer, işlenir. Pamuk ipliği olan pamuk, ya da dokuma olan iplik, ya da basma ve boyama malzemesi olan dokuma, emek için yalnız eldeki pamuk, iplik, doku­ma olarak vardır. Bunlar emeğin ürünlerinin kendisi, nesneleşmiş emek olmuşlarsa, bir sürece girmezler, yalnız belli doğal özellikleri olan maddi varlıklar olarak bulunurlar. Bu özelliklerin onlarda nasıl oluştuğu, canlı emeğin onlarla olan ilişkisini hiç ilgilendirmez; onların varlığı yalnızca, kendilerinden farklı olarak, yani emek maddesi olarak var iseler sözkonusudur. Çıkış noktası, emeğe önvarsayılan, nesnel biçiminde sermaye olduğu sürece [durum] budur. Öte yandan, emeğin kendisi işçi ile yapılan değişim yoluyla değişimin nesnel öğelerinden biri olmuşsa, sermayenin kendisinin nesnel öğelerinden emeğin farkı, yalnız nesnel bir farktır; birisi hareketsizlik biçiminde, öteki etkinlik biçimindedir. İlişki, öğelerinden birinin ötekisiyle olan maddi ilişkisi­dir; ama onun her ikisiyle olan kendi ilişkisi değildir. O halde sermaye bir yandan yalnız edilgen nesne olarak vardır ve bu nesnede bütün biçim ilişkisi yok olmuştur; öte yandan da yalnız basit üretim süreci olarak vardır ve sermaye bu sürece bu haliyle, özünden farklı olarak girmez. O kendine uygun özde –nesneleşmiş emek olarak, çünkü bu değişim-değerinin özüdür– bile ortaya çıkmaz, ama, daha çok bu özün içinde değişim-değerine, nesneleşmiş emeğe, ve sermayenin kullanım-değeri olarak emeğin kendisine –ve böylece sermayenin kendisine–tüm ilişkinin söndüğü, doğal varlık-biçiminde [Daseinsform] [ortaya çıkar]. Bu yönden bakınca, ||13| sermayenin süreci bu haliyle basit üretim süreci ile çakışır ve burada sermaye olarak belirlenmesi, tıpkı paranın para olarak değerin biçiminde sönmesi gibi, üretimin biçimi içinde sönmüştür. Süreci şimdiye kadar gözden geçirdiğimiz ölçüde, kendi kendisi için olan sermaye –yani kapitalist– asla sözkonusu olmaz. Hammadde ve iş aleti olarak emek tarafından tüketilen, kapitalist değildir. Tüketen de kapitalist değil, emektir. Böylece serma­yenin üretim süreci sermayenin üretim süreci olarak değil, basbayağı [sayfa 204] üretim süreci olarak vardır ve emeğe karşıt olarak sermaye yalnız ham­maddenin ve iş aletinin maddi belirmişliğinde vardır. İktisatçıların, ser­mayeyi bütün üretim sürecinin zorunlu öğesi olarak göstermek için saptadıkları bu yandır – bu, yalnızca keyfî bir soyutlama değil, aynı zamanda sürecin kendi içinde geçen bir soyutlamadır. Kuşkusuz, ikti­satçılar bunu, yalnızca bu süreç sırasında sermaye olarak onun davra­nışını unutarak yaparlar.
      Burada yeri gelmişken, hem inceleme açısından burada ortaya çıkan ve hem de ekonomik ilişkinin kendisinde bulunan bir öğeye dik­kati çekmek gerekiyor. İlk eylemde, sermaye ile emek arasındaki deği­şimde, bu haliyle, kendisi için varolan emek, zorunlu olarak işçi olarak görünüyordu. Burada ikinci süreçte de öyle: Sermaye yalnızca kendi kendisi için olan, denebilir ki benci [egotik] değer olarak, (yalnızca parada amaç edinilmiş olan bir şey olarak) vardır. Ancak kendisi için olmak olarak, sermaye kapitalisttir. Kuşkusuz, sosyalistler derler ki, bize sermaye gerekli, ama kapitalist değil.37 O zaman sermaye saf nesne olarak vardır, kendisinde yansıyınca kapitalist olan üretim ilişki­si olarak yoktur. Sermayeyi belki bu bir tek kapitalistten ayırabilirim, ve sermaye başka bir kapitaliste de geçebilir. Ama kapitalist sermayeyi yitirince, kapitalist olma özelliğini de yitirir. Bundan dolayı sermaye belki bir tek kapitalistten ayrılabilir, ama bu niteliğiyle işçinin karşısın­da bulunan kapitalistten ayrılamaz. Bunun gibi tek işçi de emeğin kendisi için olmaktan çıkabilir; para mirasına konabilir, çalabilir vb.. Ama o zaman da işçi olmaktan çıkar. İşçi olarak yalnız kendi kendisi için olan emektir. (Bu sonradan daha da geliştirilebilir.)

Sermayenin içeriği olarak üretim süreci. – Üretken ve üretken-olmayan emek
(üretken emek - sermaye üreten). – İşçi, emeği ile değişim-değeri olarak,
kapitalist kullanım-değeri olarak ilişkilidir vb.. – İşçi, emeğini servet üreten
güç olarak bırakır [entäussert sich]. (Sermaye onu bu haliyle kendine maleder.)
– Emeğin sermayeye dönüşmesi vb.. Sismondi, Cherbuliez, Say, Ricardo,
Proudhon vb..


      Sürecin başında onun önvarsayımı ve önkoşulu olarak ortaya çık­mayan, sürecin sonunda da ortaya çıkamaz. Öte yandan hepsinin çık­ması da zorunludur. Bundan dolayı, sermaye önvarsayımıyla başlamış olan üretim sürecinin sonunda, sermaye biçimsel ilişki olarak kaybol­muş halde ortaya çıkarsa, bu, yalnız, sürecin içinden geçen görünme­yen iplikler gözden kaçtığı için sözkonusu olabilir. Öyleyse işin bu yanım gözden geçirelim.
      Bu durumda ilk sonuç şudur: [sayfa 205]
      a) Emeğin sermayenin içine alınmasıyla sermaye, üretim süreci olur; ama önce maddi üretim sürecidir; basbayağı üretim sürecidir, böy­lece sermayenin üretim süreci, maddi üretim sürecinden farklı değil­dir. Biçim belirlemesi tamamıyla yok olmuştur. Sermayenin nesnel varlığının bir kısmını emeğe karşılık değişmiş olma yoluyla, sermaye­nin nesnel varlığının kendisi nesne ve emek diye ayrılır; her ikisinin ilişkisi üretim sürecim ya da daha doğrusu emek sürecini meydana geti­rir. Böylece değer karşısında, çıkış noktası olarak bulunan emek süreci –soyutluğu, saf maddiliği dolayısıyla, bütün üretim biçimlerine eşit özellikte– gene sermaye içinde, kendi maddesi içinde geçen bir süreç olarak, onun içeriğini meydana getirir.
      (Üretim sürecinin içinde de bu biçim belirlemesinin sönüşünün yalnız bir görüntü olduğu görülecektir.)
      Sermaye değer olduğuna, ama süreç olarak önce basit üretim süre­cinin, hiçbir ekonomik belirlenmişlikte bulunmayan üretim sürecinin, basbayağı üretim sürecinin biçimi altında bir süreç olarak ortaya çıktı­ğına göre, denebilir ki –basit üretim sürecinin (gördüğümüz gibi bu niteliğiyle sermayeyi gerekli kılmayan, tersine, bütün üretim tarzlarına özgü olan bir süreç) herhangi bir özel yanının yerleşmiş oluşuna göre–, sermaye ürün olmaktadır ya da iş aletidir, ya da emeğin ham­maddesidir. Ayrıca gene emeğin karşısında madde ya da salt araç ola­rak bulunan bir yan olarak kavranırsa, haklı olarak denir ki, sermaye üretken değildir38*, çünkü yalnızca emeğin karşısında bulunan nesne, [sayfa 206] madde olarak görünür; salt edilgen halde. Ama doğrusu, bunun yan­lardan biri olarak, ya da bir yanın kendisinin farklılığı olarak, yalnızca sonuç (ürün) olarak ortaya çıkmaması, tersine, basit üretim sürecinin kendisi olarak; şimdi bu sürecin, sermayenin kendi kendine hareket eden içeriği olarak görünmesidir.
      ||14| b) Şimdi biçim belirlemesinin, üretim sürecinde bulunduğu ve değişime uğradığı yanını gözden geçirelim.
      Kullanım-değeri olarak emek yalnız sermaye içindir ve sermayenin kullanım-değerinin kendisidir, yani aracılık yapan etkinliktir ve bu yoldan sermaye değerlenir. Değerini yeniden-üreten ve çoğaltan olarak sermaye, süreç olarak, değerlenme süreci olarak bağımsız değişim-değeridir (para). Bundan dolayı emek, işçi için kullanım-değeri değil­dir; dolayısıyla işçi için servet üretici güç, zenginleşme etkinliğinin aracı değildir. İşçi onu kullanım-değeri olarak, kendisinin karşısında serma­ye olarak değil, para olarak bulunan sermaye ile değişime sokar. Sermaye olarak sermaye ancak işçi ile, önce bu değişimin dışında bulu­nan ve ondan bağımsız olan emeğin tüketimiyle ilişkilidir. Sermaye için kullanım-değeri, emek, işçi için salt değişim-değeri; varolan değişim-değeridir. Bu haliyle emek, sermaye ile değişim eyleminde, para için satılması yoluyla vardır. Bir şeyin kullanım-değeri bu durumdaki satı­cıyı değil, yalnız alıcıyı ilgilendirir. Güherçilenin toz halindeki özelliği­nin tüketilebilmesi için, bu özellik güherçilenin fiyatını saptamaz, fiyat güherçilenin kendisinin üretim maliyeti, onda nesneleşmiş emeğin miktarı ile belirlenir. Kullanım-değerlerinin fiyat olarak girdiği dola­şımda onların değeri, bu değer yalnız dolaşımda gerçekleştiği halde, dolaşımdan gelmez; bu değer onlarda önvarsayılmıştır ve yalnızca para­ya karşılık değişim yoluyla gerçekleşir. Bunun gibi, işçi tarafından sermayeye kullanım-değeri olarak satılan emek de, işçinin gerçekleştir­mek istediği, işçi için onun değişim-değeridir; ama bu değişim-değeri, bu değişim eyleminden önce belirlenmiştir, onun koşulu olarak önvarsayıl­mıştır, başka her metanın değeri de talep ve arz yoluyla ya da genel olarak –şimdi burada tek başına konumuzu meydana getiren– üre­tim maliyeti ile, nesneleşmiş emeğin miktarı ile belirlenir, bununla işçinin çalışma yeteneği üretilmiştir ve bu yüzden meta bunu eşdeğer olarak alır. ||15| Dolayısıyla emeğin değişim-değeri, kapitalistle değişim süreci içinde gerçekleşen bu değişim-değeri, önceden konmuştur, [sayfa 207] önceden belirlenmiştir ve yalnızca düşüncel olarak konmuş her fiyatın gerçekleşme yoluyla elde ettiği biçimsel değişimden başkasını kabul edemez. O, emeğin kullanım-değeriyle belirlenmemiştir. İşçinin kendi­si için, emeğin kullanım-değeri, ancak emek değişim-değeri olduğu ölçüde vardır, değişim-değerleri ürettiği ölçüde değil. Sermaye için, ancak, kullanım-değeri olduğu ölçüde değişim-değeri vardır. Emek, kullanım-değeridir, böyle olunca değişim-değerinden farklıdır, işçinin kendisi için değil, ama yalnızca sermaye için. O halde işçi, emeği, basit, önceden belirlenmiş, daha önceki bir süreç yoluyla belirlenmiş değişim-değeri olarak değişir –emeğin kendisini nesneleşmiş emek olarak deği­şir; ancak bu takdirde emek belirli miktarda nesneleşmiş emektir, yani onun eşdeğeri ölçülmüş, verilmiştir–; sermaye emeği, canlı emek ola­rak, servetin genel üretken gücü olarak, serveti çoğaltan etkinlik ola­rak, değişir. Dolayısıyla işçinin bu değişim yoluyla zenginleşemeyeceği açıktır, çünkü işçi, İncil’deki İys’in bir mercimek yemeği için ilk doğu­munu feda edişi gibi, verilmiş bir büyüklük olarak emeğin kapasitesi için emeğin bu kapasitesinin yaratıcı gücünü feda eder. Buna karşılık işçi, ilerde göreceğimiz gibi, sermayenin gücü olarak, ötekinin erki ola­rak, onun karşısına yerleştirdiği emeğinin yaratıcı gücü ölçüsünde yoksullaşmak zorundadır. İşçi kendini servetin üretken gücü olarak emeğe devreder; sermaye onu bu haliyle kendine maleder. Bundan dolayı emeğin ürününde emek ile mülkiyet arasında, emek ile servet arasında ayrılma, bizzat değişimin bu eylemi içinde ortaya çıkar. Sonuç olarak çelişkili gibi görünen, koşulun kendisinde bulunur. İktisatçılar az çok empirik olarak bunu dile getirmişlerdir. İşçinin emeği yetke değil, ama hareket, fiili emek olduğu için, onun emeğinin üretkenliği, genellikle, işçinin karşısında, ötekinin erki olur; sermaye, tersine, öteki­nin emeğini kendine malederek kendi değerini artırır. (Ya da en azından, bu eylemle, değeri artırmanın olanağı sağlanmıştır; emek ile sermaye arasında değişimin sonucu olarak. İlişki, ancak, bizzat üretim eylemi içinde sermayenin ötekinin emeğini gerçekten tükettiği zaman gerçek­leşir.) Değişim-değeri olarak önvarsayılan emeğin, para olarak bir eşdeğer karşılığında değişilmesi gerektiği gibi, meta olarak bir eşdeğer karşılığında değişildiği sırada tüketilmiş olması da gerekir. Değişimin bu sürecinde emek üretken değildir; ancak sermaye için üretken olur; emek, dolaşımdan yalnız, ona vermiş olduğunu, kendi değeri olduğu kadar onun kendi ürünü olan metanın önceden belirlenmiş bir miktarım, ancak çekip çıkarabilir. İşçiler, diyor Sismondi, emeklerini buğday kar­şılığında değişirler ve, “bu emek onların efendisi için sermaye olur”ken tüketirler. (Sismondi VI.39) “İşçiler, emeklerini değişime vererek, sermayeye [sayfa 208] dönüştürürler”. (Agy, VIII.40) İşçi, emeğini, kapitaliste satarak, bu emeğin ürünü üzerinden değil, emeğin ürüne kattığı değer üzerinden değil, yalnızca emeğin fiyatı üzerinden bir hak elde eder. (Cherbuliez, XXVIII.41) “Emeğin satışı = emeğin bütün meyvelerinden vazgeçme”. (Agy,42) Bundan dolayı, uygarlıktaki bütün ilerlemeler, ya da başka bir deyişle, toplumsal üretken güçlerin, denebilirse, emeğin kendisinin üretken güçlerinin tüm artışı –bilimin, buluşların, işbölümünün ve iş bileşimi­nin, iletişim araçlarının iyileştirilmesinin, dünya piyasasının yaratıl­masının, makinelerin vb. bu sonuçları– işçiyi değil, sermayeyi zengin­leştirir; böylece emek üzerinde egemen olan gücü büyütmekten başka bir sonuca götürmez; yalnızca sermayenin üretken gücünü artırırlar. Sermaye işçinin karşıtı olduğu için [uygarlıktaki bütün ilerlemeler] ancak emek üzerindeki nesnel gücü artırırlar. Emeğin (bir amaca yönelik canlı etkinlik olarak) sermayeye dönüşümü, aslında, emeğin ürünü üze­rinde kapitaliste mülkiyet hakkı (ve ona kumanda etme hakkı) verildi­ği ölçüde, sermaye ile emek arasındaki değişimin sonucudur. Bu deği­şim, ancak, bizzat üretim sürecinin içinde oluşur. Öyleyse, sermayenin üretken olup olmadığı sorusu saçmadır. Emeğin kendisi, ancak serma­yeye girdiğinde üretkendir ve burada sermaye, üretimin temelini oluş­turur, kapitalist de üretimin kumandanıdır. Metaların genel değişim-değerinin parada toplanması gibi, emeğin üretkenliği de sermayenin üretken gücü olur. Emek, sermayeye karşıt olarak işçide, kendi-için varolur, yani sermayeden ayrılmış dolayımsız varlığı içinde emek üret­ken değildir. Salt dolaşımın yalnızca biçimsel olarak dönüştüren basit sürecine girdiği sürece işçinin etkinliği olarak da üretken değildir. Bundan dolayı, sermayeye ||16| atfedilen bütün üretken gücün bir yer değiştirme, emeğin üretken gücünün aktarımı olduğunu öne sürenler, tam da sermayenin kendisinin özü bakımından bu yer değiştirme, bu aktarım olduğunu ve ücretli emeğin bu haliyle sermayeyi gerektirdiğini, onla­rın açısından bakınca da bu özdeğişimi; emeğin kendi güçlerini işçiye yabancı olarak koymaktan ibaret olan bu gerekli süreci unutuyorlar. Bunun içindir ki, ücretli emeği sürdürmek, ve aynı zamanda sermaye­yi ortadan kaldırmak, kendi kendisiyle çelişen ve kendini yok eden bir istemdir. Başkaları, Ricardo, Sismondi vb. gibi iktisatçılar bile, serma­yenin değil, yalnız emeğin üretken olduğunu söylüyorlar. Ama, bunu söylerken de, sermayeyi kendi özgül biçimsel belirlenimi içinde kendinde yansıyan bir üretim ilişkisi olarak bırakmıyorlar, yalnızca onun maddi tözünü, hammaddesini vb. düşünüyorlar. Oysa bu maddi öğeler ser­mayeyi sermaye yapmaz. Öte yandan ayrıca gene, sermayenin bir [sayfa 209] yandan değer olduğu, yani maddi olmayan bir şey, maddi varlığı karşı­sında önemsiz bir şey olduğu akıllarına geliyor. Örneğin, Say diyor ki: “Sermaye her zaman maddi olmayan bir özdendir, çünkü sermayeyi oluşturan madde değil, ama bu maddenin değeri, cisimsel hiçbir yanı olmayan değeri­dir(Say, 21,43) Ya da Sismondi: “Sermaye ticari bir fikirdir(Sismondi, LX.44) Ama sonra gene akıllarına geliyor ki, sermaye gene de değerden farklı ekonomik bir belirlemedir, çünkü, aksi halde, değerden farklılaşan sermayeden kesin olarak sözedilmezdi ve bütün sermayeler değer olunca, değerler de değer haliyle henüz sermaye değildir. Sonra gene sermayenin üretim süreci içindeki maddi durumuna sığınıyorlar, örne­ğin Ricardo, sermayeyi, yeni emeğin üretiminde kullanılan birikmiş emek olarak, yani salt iş aleti ya da emek materyali45 olarak açıklıyor. Hatta bu anlamda Say, sermayenin üretken hizmetinden,46 böyle bir iş aletinin işçi­nin minnettarlığını hak ediyormuş gibi, sermayenin buna dayanarak huzur hakkı olduğundan, iş aleti olarak yalnız işçi tarafından sermaye­nin üretken olarak bulunamayacağından sözediyor. Dolayısıyla iş aleti­nin özerkliği, yani onun toplumsal bir belirlenmesi, ya da sermayenin hak iddialarını azaltmak için sermaye olarak yeniden belirlenmesi gerekir. Proud-hon’un: “Sermayenin değeri, emeğin ürünü”47 kesinlikle şu anlama gelir: Sermaye değerdir ve burada sermayenin değer olduğu­nun dışında başka bir şey söylenmediği için, değer değerdir (vargının öznesi burada yüklem için yalnızca başka bir addır) ve emek üretir, bu üretken bir etkinliktir, yani emek emektir, çünkü “üretmek”ten başka bir şey değildir. Bu özdeş vargıların bir bilgelik temelinden yoksun olduğu, özellikle bunların, değerin ve emeğin bir ilişkiye girdiği, bir­birleriyle ilgili oldukları ve birbirlerinden ayrıldıkları, önemsiz ilgisiz­likler olarak yanyana bulunmadıkları bir ilişkiyi dile getiremedikleri göze çarpıyor olmalıdır. Emeğin sermaye karşısında özne olarak görün­düğü, yani işçinin yalnız emeğin belirleniminde göründüğü ve bunun işçinin kendisi olmadığı gözleri açmalıdır. Sermaye bir yana, burada işçinin kendi etkinliği ile bir ilgisinin, bir ilişkisinin bulunduğu, bu ilişkinin asla “doğal” ilişki olmadığı, tersine, bizzat özgül bir ekonomik belirlenim içerdiği de vardır.
      Buraya kadar gözden geçirdiğimiz kadarıyla sermaye, değer ve para ilişkisini ayırdeden olarak, genel anlamda sermayedir, yani sermaye olarak değeri, salt değer ya da para olarak sermayeden ayıran belirle­melerin bütünüdür. Değer, para, dolaşım vb., fiyatlar vb., emekle vb. [sayfa 210] birlikte gereklidir. Ama bizim için henüz ne sermayenin özel bir biçimi, ne de öteki sermayelerden farklı olarak ayrı bir sermaye vb. sözkonusudur. Biz onun oluşum sürecini izlemekteyiz. Bu diyalektik oluşum süreci, sermayenin oluştuğu gerçek hareketin ancak ideal bir deyimi­dir. Daha sonraki ilişkiler, bu filizden hareket eden gelişmeler olarak incelenebilir. Ama sermayenin belli bir noktada ortaya çıktığı belirli biçimi unutmamak gereklidir. Yoksa karışır.

Değerlenme süreci. – (Üretim maliyeti). – (Artı-değer değişimle açıklanamaz.
Ramsay. Ricardo.) Kapitalist kendi ücreti vb. ile geçinemez. (Zorunlu ama
üretken-olmayan üretim giderleri.48*) – Değerin salt kendini koruması,
çoğalmaması, sermayenin özüne aykırı düşer.


      ||17| Buraya kadar sermaye, basit üretim süreci olarak maddi yönün­den incelenmiştir. Ancak bu süreç, biçim belirlemesi yönünden kendi kendini değerlendirme sürecidir. Kendi kendini değerlendirme, hem var­sayılmış değerin korunmasını, hem de çoğaltılmasını içerir.
      Değer özne olarak ortaya çıkar. Emek amaca yönelik etkinliktir ve maddi yönüne göre, üretim sürecinde iş aletinin araç olarak bir amaç için gerçekten kullanılmış olmasını, ürün olarak hammaddenin, tözü­nün ister kimyasal madde değişimiyle olsun, ister mekanik değişimle olsun, daha önce sahip olduğundan daha yüksek bir kullanım-değeri elde etmiş olmasını gerektirir. Yalnızca bu yönü bile, yalnız kullanım-değeri ile ilgili olarak, henüz basit dolaşım sürecine aittir. Burada söz-konusu olan –daha çok bu onun içindedir, koşuldur–, daha yüksek bir kullanım-değerinin üretilmesi değildir (bunun kendisi de çok göre­lidir; tahıldan un yapılırsa, daha yüksek kullanım-değerinin kendisi dolaşımla ilgili olarak vardır); birey için, üretici için, henüz daha yük­sek bir kullanım-değeri üretilmemiştir. Bu hiç değilse raslansaldır ve buradaki ilişkiyi ilgilendirmez; başkaları için daha yüksek bir kullanım-değeridir. Burada sözkonusu olan, daha yüksek bir değişim-değerinin meydana gelmesidir. Basit dolaşımda bir meta için süreç, kullanım-değeri olarak onun ilgiliye ulaşması, tüketilmesiyle sona eriyordu. Bununla birlikte dolaşımdan çıkıyordu; değişim-değerini, genel olarak ekonomik belirlemesini yitiriyordu. Sermaye, emek yoluyla malzeme­sini ve malzeme yoluyla emeği tüketmiştir; kullanım-değeri olarak kendini tüketmiştir, ama yalnızca kendisi için kullanım-değeri olarak, sermaye olarak. Kullanım-değeri olarak tüketilmesi ise burada dolaşı­ma girer, ya da hatta dolaşımın başlaması, ya da, isteğe göre, sona erme­sidir. Burada kullanım-değerinin tüketilmesi de ekonomik sürece girer, [sayfa 211] çünkü burada kullanım-değerinin kendisi değişim-değeri tarafından belirlenmiştir. Üretim sürecinin hiçbir uğrağında sermaye, sermaye olmaktan ya da değer, değer olmaktan çıkmaz, ve bu haliyle değişim-değeridir. Bay Proudhon’un yaptığı gibi, değişim eylemi yoluyla, yani sermayenin yeniden basit dolaşıma girmesiyle sermayenin üründen değişim-değerine dönüştüğünü söylemekten daha saçma bir şey yoktur.49 Bununla hemen başlangıca, değişim-değerinin üründen mey­dana gelişinin incelendiği doğrudan trampaya kadar geriye sürüklen­miş oluyoruz. Sermayenin, üretim sürecinin bitirilmesinden sonra, kullanım-değeri olarak tüketilmesinden sonra, yeniden meta olarak dolaşıma girmesi ve girebilmesi, onun kendini koruyan değişim-değeri olarak gerekli oluşunda vardır. Ama yalnız ürün olarak şimdi gene meta ve meta olarak da değişim-değeri olduğuna göre, fiyat elde edip bu nitelikte parada gerçekleştiğine göre, basit metadır, yalnız değişim-değeridir ve bu niteliğiyle dolaşımda da, parada gerçekleşmesi onun alınyazısı olduğu kadar, parada gerçekleşmemesi de, yani değişim-değerinin para haline gelmesi ya da gelmemesi bu alınyazısında var­dır. Bundan dolayı onun değişim-değeri daha çok, oluşacak yerde –daha önce düşüncel olarak varolduğu halde– sorunlu duruma gel­miştir. Hatta şimdi, daha yüksek bir değişim-değeri olarak gerçekten dolaşımda bulunması, yalnız eşdeğerlerin, basit belirlenmeleri gere­ğince, değişildiği dolaşımdan ortaya çıkan bir sonuç olamaz. Eğer daha yüksek bir değişim-değeri olarak dolaşımdan geliyorsa, bu niteliğiyle ona girmiş olması zorunludur.
      Biçimine göre sermaye, emeğin nesnelerinde ve emekte değil, değerlerden ve daha kesin olarak da, fiyatlardan meydana gelir. Üretim süreci sırasında sermayenin değer öğelerinin, çeşitli tözlere ortaklaşa sahip olması, onların değerler olarak belirlenmesini ilgilendirmez; onlar bu yolla değişime uğramazlar. Eğer sürecin hareketsizlik biçi­minden, sürecin sonunda, nesnel biçimde, üründe yeniden bir hareket­sizlikte toplanırlarsa, o zaman bu da değere ilişkin olarak basit bir maddi değişikliktir, ve değeri değiştirmez. Doğru, tözler töz olarak yok edilmişlerdir, ancak hiçliğe değil, biçimi başka olan bir töze dönüşmüş­lerdir. Daha önce ürünün temel, ayrımsız koşulları olarak ortaya çıkı­yorlardı. Şimdi ise üründürler. Dolayısıyla, ürünün değeri yalnız = hammadde, iş aleti (ve basit aletler de bu metalar arasında yer alır) ve emeğin kendisi olarak, sürecin belli maddi öğelerinde maddeleşmiş olan değerlerin toplamı olabilir. Hammadde tamamıyla tüketilmiştir, emek tamamıyla tüketilmiştir, alet yalnız kısmen tüketilmiştir, yani sermayenin değerinin bir kısmını süreçten önce kendisine ait olan [sayfa 212] belirli bir varlık tarzı içinde elinde bulundurmayı sürdürmektedir. Dolayısıyla sermayenin bu kısmı, bir değişikliğe uğramadığı için bura­da kesin olarak sözkonusu değildir. Değerlerin değişik varlık tarzları saf görüntüydü, değerin kendisi bunların kayboluşunda aynı kalan varlığı meydana getiriyordu. Bu yönden bakınca değer olarak ürün, ürün değil, daha çok, özdeş kalmış, değişmemiş, yalnız başka bir varlık tarzında olan değerdir, ama bu varlık tarzı da onun için önemsizdir ve para karşılığında değişilebilir. Ürünün değeri = hammaddenin değeri + iş aletinin başlangıçtaki biçimi altında bulunmayan, yok olan, yani ürüne aktarılmış olan kısmın değeri + emeğin değeridir. Ya da ürünün fiyatı eşittir bu üretim giderleri, yani = üretim sürecinde tüketilmiş olan meraların fiyatlarının toplamı. Bu başka bir deyişle, üretim süreci­nin maddi yönünden değer için önemsiz ||18| oluşundan; bundan dola­yı da kendi kendisiyle özdeş kalmasından ve yalnız başka bir maddi varlık tarzı almış olmasından, bir başka tözde ve bir başka biçimde maddeleşmiş olmasından başka bir şey değildir. (Tözün biçimi, ekono­mik biçimi, bu haliyle değeri hiç ilgilendirmez.) Başlangıçta sermaye = 100 talerdi, şimdi gene eskisi gibi 100 talere eşittir, oysa üretim fiyatın­daki 100 taler, 50 taler pamuk, 40 taler emek ücreti + 10 taler iplik makinesi olarak vardı; şimdi 100 taler fiyatındaki pamuk ipliği olarak vardır. 100 talerin yeniden-üretimi basit bir kendi kendine eşit kalma­dır, yalnız bu maddi üretim süreci aracılığıyla olmuştur. Bundan dola­yı gene üretimde kalmak zorundadır, çünkü aksi takdirde pamuk değerini yitirir, iş aleti boşuna yıpranır, emek ücreti boşuna ödenir. Değerin kendi kendisini korumasının tek koşulu, üretim sürecinin ger­çek, tüm bir süreç olması, ürüne kadar sürüp gitmesidir. Üretim süre­cinin bütünlüğü, yani ürüne kadar sürmesi, aslında burada korunma­nın, değerin aynı kalmasının koşuludur, ama bu I daha ilk koşulda, sermayenin gerçekten kullanım-değeri, gerçek üretim süreci olmasın­da vardır; yani bu noktada koşul olmuştur. Öte yandan, sermaye bu süreçte, yani üründe değer olarak kaldığı ölçüde üretim süreci yalnız sermaye için üretim sürecidir. Bundan dolayı, gerekli fiyat = üretim giderleri fiyatlarının toplamı tümcesi, saf analitiktir. Sermayenin ken­disinin üretiminin koşuludur. Birincisinde sermaye 100 taler olarak, basit değer olarak konmuştur; sonra da bu, bu süreçte üretim fiyatının kendisi yoluyla belirlenmiş, kendi kendisinin belli değer öğelerinin fiyatlarının toplamı olarak konmuştur. Değeri parada ifade edilmiş oları sermayenin fiyatı = ürünün fiyatı. Bu demektir ki, üretim süreci­nin sonucu olarak sermayenin değeri, onun koşulu olarak daha önce varolan aynı değerdir. Yalnız bu değer süreç sırasında yoktur, ne baş­langıçtaki, ne de sonunda sonuç olarak gene sahip olduğu basitliği içinde; tersine, önce emeğin (emek ücretinin) değeri, iş aletinin ve [sayfa 213] hammaddenin değeri olarak tamamıyla aynı geçerlikteki nicelik parçaları­na bölünür. Bunun dışında başka bir ilişki yoktur, ancak yalnız üretim sürecinde basit değer sayısal olarak, üretimde tekrar basitliği içinde yanyana bulunan bir değerler sayısı olarak parçalara ayrılır, ama şimdi toplam olarak bulunur. Ama bu toplam, başlangıçtaki birime eşittir. Bunun dışında burada, değerin gözönüne alınmasında, nicelik bölün­mesi dışında, çeşitli değer toplamları arasındaki ilişkide başka bir fark yoktur. 100 taler önce sermaye idi; 100 taler üründür, ama şimdi 100 taler, 50 + 40 + 10 talerin toplamı olarak üründür. Başlangıçta 100 tale­ri 50 + 40 + 10 talerin toplamı olarak da dikkate alabilirdim, 60 + 30 + 10 talerin vb. toplamı olarak da. Şimdi bunların, birimlerin belirli mik­tarlarının toplamı olarak bulunması, sermayenin üretim sürecinde parçalara ayrıldığı, çeşitli maddi öğelerin her birinin değerin bir parça­sını, ama belirli bir parçasını göstermesinin koşuludur.
      Sonradan görülecektir ki, başlangıçtaki birimin parçalandığı bu miktarların kendileri birbirleriyle belirli ilişkiler halindedir, ama bu nokta burada bizi henüz ilgilendirmiyor. Üretim süreci sırasında kendi değeri içinde ortaya çıkan bir hareket bulunduğuna göre, bu salt biçim­sel, aşağıdaki gibi, basit eyleme dayanan bir harekettir: ilkin, birim olarak vardır: birimlerin belirli bir sayısı, bu sayı da birim olarak, bir bütün olarak kabul edilir: 100 talerlik sermaye; ikincisi, üretim süreci sırasında bu birim, 50 taler, 40 taler ve 10 talere bölünür ve bu bölün­me, emek materyali, alet ve belirli miktarda kullanılan emek ölçüsünde önemlidir, ama burada, 100 talerin kendisi ile ilgili olarak yalnız, aynı birimin çeşitli sayılarına eşit geçerlikte bölünme olarak bulunurlar; ensonu, 100 taler üründe toplam olarak gene ortaya çıkar. Değer ile ilgili olarak tek süreç, değerin önce bir bütün olarak, birim olarak; sonra bu birimin belirli sayıya bölünmesi olarak; sonunda da toplam olarak ortaya çıkmasıdır. Sonunda, toplam olarak ortaya çıkan 100 taler, başlangıçta birim olarak ortaya çıkmış bulunan toplamın esasen ve tamı tamına aynıdır. Toplamın, toplamanın belirlenmesi, yalnız üre­tim eyleminde ortaya çıkan bölünme yoluyla olur; ama bu haliyle üründe varolmaz. Söylenen şu: Ürünün fiyatı = üretim maliyetinin fiyatıdır, ya da sermayenin değeri = ürünün değeridir, yani sermaye­nin değeri üretim eyleminde korunmuştur ve şimdi toplam olarak ortaya çıkmaktadır. Sermayenin bu salt özdeşliği ya da değerinin yeniden-üretilmesiyle üretim sürecini gözden geçirerek, başlangıçta bulunduğumuz noktadan öteye henüz geçmemiş oluruz. Başlangıçta koşul olarak bulunan şey, şimdi ||19| sonuç olarak ve hem de değişme­miş biçimde vardır. Ekonomistlerin fiyatın üretim maliyeti yoluyla belirlenmesinden söz ederken aslında bunu kastetmedikleri açıktır. Aksi halde başlangıçta varolandan daha büyük bir değer; burada hiç [sayfa 214] sözkonusu olmayan, daha büyük bir kullanım-değeri olmakla birlikte, daha büyük bir değişim-değeri yaratılamazdı. Sözkonusu olan, bir metanın kullanım-değeri değil, sermayenin kullanım-değeridir.
      Bir metanın üretim maliyeti ya da zorunlu fiyatı = 110 denirse, şöyle hesap yapılmış olur: Başlangıç sermayesi = 100 (yani örneğin hammadde = 50; emek = 40; alet = 10) + %5 faiz + %5 kâr. Öyleyse üretim maliyeti =110 olur, 100 değil; üretim maliyeti öyleyse, onun üretim maliyetinden daha büyüktür. Bazı iktisatçıların çok hoşlandık­ları gibi, metanın değişim-değerinden kullanım-değerine kaçmanın hiçbir yararı yoktur. Bunun kullanım-değeri olarak daha yüksek ya da daha düşük olduğunu bu niteliğiyle değişim-değeri belirlemez. Metalar, kesinlikle aynı büyüklükte kullanım-değeri elde ettikleri halde, çoğu zaman üretim fiyatlarının altına düşerler, çünkü üretimden önceki dönemde bu değer daha yüksektir. Dolaşıma sığınmak da gene yarar getirmez. 100’e üretirim, ama 110’a satarım. “Kâr değişim yoluy­la yapılmaz. Ondan önce yoksa, bu işlemden sonra da bulunamaz”. (Ramsay, IX, 88.50) Bu, değerin artmasını basit dolaşımla açıklamak isteme anlamına gelir ki, aslında dolaşım, tersine, kesinlikle eşdeğer olarak değeri koyar. Empirik olarak da açıktır ki, hepsini %10 daha pahalı satmak, bunların hepsini üretim maliyetine satmış olmakla aynı şey demektir. O zaman, artı-değer51* salt saymaca, yapmaca, biçimsel, yalnız bir boş laf olur. Ve para olarak kendisi metadır, üründür, bu ürün %10 pahalıya satılırsa, yani satıcı 110 taler almışsa, aslında yalnız 100 almış olur. (Bkz: Ricardo, basit dolaşım olarak kavradığı dış ticaret konusunda şöyle diyor: “Dış ticaret bir ülkenin değişim-değerlerini asla yükseltemez.” (Ricardo, 39, 40.52) Bu konuda ileri sürdüğü nedenler kesinlikle aynıdır ve bunlar “kanıtlıyor” ki, böyle bir değişim, basit dolaşım, yani genel olarak ticaret, böyle alındığı takdirde, asla değişim-değerlerini yükseltemez, asla değişim-değeri üretemez.) Yoksa, fiyat = üretim maliyeti tümcesinin şöyle olması gerekirdi: Bir metanın fiyatı üretim maliyetinden her zaman daha yüksektir. Basit sayısal bölme ve toplama dışında, üretim sürecinde değere şu biçim öğesi de eklenir: değer öğeleri şimdi üretim giderleri olarak ortaya çıkar, yani üretim sürecinin kendisinin öğeleri maddi belirlenmişliğinde değil, değer ola­rak alıkonurlar ve üretim sürecinden önce bulundukları varlık tarzında tüketilirler.
      Öte yandan, şurası açıktır ki, üretim eylemi, ancak sermayenin değerinin yeniden-üretimi ise, onunla ilgili olarak ekonomik bir [sayfa 215] değişim değil, yalnız maddi bir değişim gerçekleşmiş olur ve değerin böyle basit bir korunması onun kavramına aykırı düşer. Gerçi bağımsız para gibi dolaşımın dışında kalmayabilir; çeşitli meraların biçimine girebilir, ama boşuna; bu durumda, bu, amaçsız bir süreçtir, çünkü, sermaye, sonunda paranın özdeş toplamını temsil edebilir ve üretim eyleminden –ki bu başarısızlığa uğrayabilir; bunda para geçici biçimini bırakır– zedelenmiş halde çıkma riskine girmiş olabilir. Güzel. Şimdi üretim süreci sona ermiştir. Ürün de yeniden parada gerçekleşmiş ve 100 tale­rin ilk biçimini almıştır. Ancak kapitalistin de yemesi içmesi gerekir; paranın bu biçim değiştirmesiyle geçimini sağlayamaz. Öyleyse 100 talerin bir kısmının sermaye olarak değil, nakit para olarak kullanım-değerleri olan metalara karşılık değişilmesi ve bu biçimde tüketilmesi gereklidir. 100 taler 90 olabilir ve sermaye her zaman sonunda para biçiminde yemden onun tarafından üretildiği, bu para miktarı da kapi­talistin üretime başladığı miktarda olduğu için, 100 taler sonunda tüketilmiş ve sermaye kaybolmuş olabilir. Ama kapitaliste, tüketecek yerde, 100 taleri sermaye olarak üretim sürecine soktuğu için emek kar­şılığında ödeme yapılır. Peki bu ödeme nerden yapılacak? Sermaye emek ücretini kapsadığı için onun yaptığı iş salt yararsız değildir; öyleyse işçiler üretim maliyetinin basit bir yeniden-üretimi yoluyla geçim sağlayabilirler, ama kapitalist bunu yapamaz. O zaman kapita­list üretken olmayan zorunlu üretim giderleri altında ortaya çıkabilir. Ama yaptığı hizmet ne olursa olsun, – yeniden-ürerim o olmadan da ola­naklıdır, çünkü işçiler ancak üretim sürecinde elde ettikleri değerin yerini değiştirirler, yani onun her zaman yemden başlaması için serma­yenin bütün ilişkisine gereksinimleri yoktur; ikincisi, kapitalistin hiz­metinin ödeneceği bir fon da bulunmayabilir, çünkü metanın fiyatı üretim maliyetine eşittir. Kapitalistin işi, işçinin işinin yanında ve dışında özel bir iş olarak örneğin yönetim işi vb. olarak kavranmış olsa, onun da işçiler gibi belirli bir emek ücreti alması gerekir, yani kendisi işçi kategorisine girer ve emek karşısında kapitalist durumunda bulun­mazdı; zengin de olamaz, yalnızca dolaşım yoluyla tüketmesi gereken bir değişim-değeri elde ederdi. Sermayenin emek karşısındaki varlığı, kendi kendisi için olan sermayenin, işçi olmayan kapitalistin varolması­nı, yaşayabilmesini ister. Öte yandan şurası da açıktır ki, ||20| olağan ekonomik belirlemeler açısından da yalnız değerini koruyabilen serma­ye onu koruyamazdı. Üretimin risklerinin karşılanması zorunludur. Sermaye, fiyatların dalgalanmaları içinde korunmak zorundadır. Sermayenin, üretken gücün yükselmesi dolayısıyla sürekli oluşan değersizleşmesinin karşılanması zorunludur vb.. Bundan dolayı ikti­satçılar da dosdoğru derler ki, hiçbir kazanç, hiçbir kâr yoksa, herkes parasını,,) üretime bırakacak, sermaye olarak kullanacak yerde yesin [sayfa 216] daha iyi. Kısacası, bu değerlenmeme, yani sermayenin değerinin çoğaltılmaması önvarsayımı ile, sermayenin, üretimin gerçek organı olma­ması, özel bir üretim ilişkisi olmaması önvarsayılır; üretim maliyetinin sermaye biçimini almadığı ve sermayenin üretimin koşulu olarak kon­madığı bir durum gereklidir.
      Emeğin kullanım-değerini nasıl çoğaltabildiğim kavramak kolay­dır; güçlük, onun daha yüksek değişim-değerlerini gerekli değişim-değerleri olarak nasıl yaratabileceğindedir.
      Diyelim ki, sermayenin işçiye ödediği değişim-değeri, emeğin üre­tim sürecinde yarattığı değer için tam bir eşdeğerdir. Bu durumda ürünün değişim-değerinin çoğalması olanaksızdır. Bu haliyle emeğin üretim sürecine, hammaddenin ve iş aletinin gerekli değerinin üstünde sokabileceği şeyin, işçiye ödenmesi gerekir. Ürünün değerinin kendisi, hammaddenin ve aletin değerinin üzerinde bir fazlalık olduğu ölçüde, işçinin payına düşer; yalnız, kapitalist bu değeri ona ücret içinde öder ve işçi de üründe onu kapitaliste geri verir.

Sermaye üretim maliyetine sermaye olarak girer.
Faiz getiren sermaye. Proudhon.


      <Üretim maliyeti deyince, üretime giren değerlerin toplamının –bunu ileri süren iktisatçılar tarafından bile– anlaşılmadığı, borç alınan sermaye için ödenen faizde apaçık görülür. Bu, sanayi kapitalis­ti için doğrudan onun giderleri, gerçek üretim giderleri arasındadır. Ama faizin kendisi de, sermayenin üretimden artı-değer olarak çıkma­sını gerektirir, çünkü faizin kendisi de yalnızca bu artı-değerin bir biçimidir. O halde faiz borç veren açısından onun dolaysız üretim gider­lerine girdiği için, bu haliyle sermayenin üretim giderlerine girdiği, bu sermayenin ise onun değer parçalarının salt toplamı olmadığı anlaşılır. – Faizde sermayenin kendisi gene metanın belirlenimindedir, ama öteki metaların hepsinden özgül olarak farklı bir meta olarak; bu duru­muyla sermaye –değişim-değerlerinin salt bir toplamı olarak değil– dolaşıma girer ve meta olur. Ekonomik, özgül belirleme olarak varolan, basit dolaşımdaki gibi eşit değerde olmayan, sınai sermayede olduğu gibi, üretimden ve dolaşımdan meydana gelmiş bundan sonraki belir­lemelerinde olduğu gibi, sermayede emekle karşıt olarak, onun kullanım-değeri olarak doğrudan ilgisini henüz sürdüren belirleme olarak metanın kendisinin karakteri buradadır. Bundan dolayı serma­ye olarak meta ve meta olarak sermaye, dolaşımda bir eşdeğer karşılı­ğında değişilmez; dolaşıma girmek suretiyle kendisi için olmasını korur; böylece yabancı bir sahibin eline geçse bile, sahibiyle olan başlangıçta­ki ilişkisini korur. Bu yüzden de yalnız borç verilir. Bu durumda onun [sayfa 217] kullanım-değeri sahibi için onun değerlenmesidir, dolaşım aracı olarak değil, para olarak paradır; sermaye olarak kullanım-değeridir. Bay Proudhon tararından ortaya atılan sermayenin borç verilmediği ve faiz getirmediği, başka her meta gibi, kendi eşdeğeri için meta olarak satıl­ması gerektiği savı, kesinlikle, ancak, değişim-değerinin asla sermaye olamayacağı,53 basit değişim-değeri olarak kalması gerektiği; sermaye­nin sermaye olarak varolmaması gerektiği savı demektir. Bu sav, ücretli emeğin üretimin genel temeli olarak kalması gerektiği yollu öteki sav ile birlikte, en basit ekonomik kavramlar üzerindeki hoş bir şaşkınlığı gösterir. Bastiat’yla girdiği polemikte oynadığı ve üzerinde sonradan duracağımız perişan rolün nedeni budur. Adalet ve hukuk gereklilik­leri üzerinde yapılan boşboğazlık ancak, mülkiyet ya da hukuk ilişki­sini, basit değişime uygun gelecek biçimde, değişim-değerinin daha yüksek bir basamağının mülkiyet ve hukuk ilişkisi için ölçüt yapma amacına yöneliktir. Bu yüzden Bastiat, bilinçsiz olarak, sermaye yönünde zorlayan öğeleri bile gene basit dolaşımda vurgular. – Meta olarak sermayenin kendisi, sermaye olarak para ya da para olarak serma­yedir.>
       
      <Sermaye kavramının biçimlenmesinde geliştirilmesi gereken üçüncü öğe, emek karşısında ilk birikim, yani birikim karşısında henüz nesnel olmayan emektir. Birinci öğe, dolaşımdan çıkarak, dolaşımı önvarsayan değerden geliyordu. Bu, sermayenin basit kavramıydı; dolayımsız olarak sermaye olarak belirlenme yolundaki paraydı; ikinci öğe, üretimin koşulu ve sonucu olarak sermayeden geliyordu; üçüncü öğe, sermayeyi dolaşımın ve üretimin belirli birimi olarak koyar. (Sermaye ve emek arasındaki ilişki, kapitalist ve işçi arasındaki ilişki de üretim sürecinin sonucu olarak.) Sermayelerin ||21| birikiminde bir ayrım yap­mak gerekir; birikim sermayeleri gerektirir; sermayenin ilişkisi varlığı bakımından ve böylece de emekle, fiyatlarla (sabit sermaye ve dolaşan sermaye), faiz ve kârla ilişkilerinin de gerekmesi bakımından. Ama ser­maye, sermaye olmak için belli bir birikimi gerektirir; nesneleşmiş emeğin canlı emekle olan bağımsız karşıtlığında, bu karşıtlığın bağım­sız varlığında bu birikim vardır. Sermayenin oluşması için gerekli olan bu birikimi, yani sermaye kavramına koşul olarak –bir öğe olarak– alınmış olan bu birikimi, sermayelerin çokluğu olması gerekli olan ser­mayenin sermaye olarak oluşmuş birikiminden ayırdetmek önemli­dir.>
       
      <Buraya kadar gördük ki, sermaye şunları gerektirir: 1) bütün [sayfa 218] toplumsal durumlara özgü, yani tarihsel karakteri olmaksızın, deyim yerindeyse, insancıl olan normal üretim sürecini; 2) bizzat öğelerinin her birinde, bundan da fazla, bütünlüğü içinde belirli bir tarihsel ürün olan dolaşımı; 3) her ikisinin belirli birliği olarak sermayeyi. Şimdi genel üre­tim sürecinin kendisinin, yalnız henüz sermayenin öğesi olarak ortaya çıkar çıkmaz, ne ölçüde tarihsel değişime uğradığı, gelişmesi içinde ortaya çıkacaktır; sermayenin özgül farklarının basit kavranışından tarihsel koşullarının basbayağı ortaya çıkması gerektiği gibi.>
       
      <Bunun dışında hepsi tam anlamıyla gevezeliktir. Genel Olarak Üretim başlıklı ilk kesime ve Genel Olarak Değişim-Değeri başlıklı ikinci kısmın birinci kesimine hangi belirlemelerin alınabileceği, ancak bütün gelişmenin sonunda ve sonucu olarak ortaya çıkabilir. Örneğin gördük ki, kullanım-değeri ile değişim-değeri ayrımı ekonominin kendisine aittir, Ricardo’nun yaptığı gibi, kullanım-değeri basit koşul olarak ölü bırakılmaz. Üretim bölümü nesnel olarak, sonuç olarak ürün ile biti­yor; dolaşım bölümü meta ile başlıyor, ki kendisi gene kullanım-değeri ve değişim-değeridir (yani birbirlerinden farklı değerdir de), ikisinin bir­liği olarak dolaşım sözkonusu; ama bu yalnız biçimseldir ve bundan dolayı salt tüketim nesnesi olan metaya, ekonomi dışı, ve bağımsızlaşmış para olarak değişim-değerine döner.>

Artı-değer. Artı-emek-zamanı. – Ücret üzerine Bastiat. – Emeğin değeri. Nasıl
belirlenir? – Değerlenme sermayenin korunmasıdır. Kapitalist yalnız işiyle
geçinemez vb.. – Sermayenin değerlenmesinin koşulları. Artı-emek-zamanı vb..
– Sermaye ne ölçüde üretkendir (artı-emeğin yaratıcısı olarak vb.), yalnız
tarihsel-geçişli nitelikte. – Jamaika’da özgür zenciler. – Bağımsızlaşmış
servet, köle emeği ya da ücretli emek ister (her iki halde zorla çalışma).


      Üretim sürecinin sonunda sermayenin elde ettiği artı-değer, –ürünün daha yüksek fiyatı olarak ancak dolaşımda gerçekleşen bir artı-değer, ama bunun gibi bütün fiyatlar, düşüncel olarak dolaşımın koşulu olma, ona girmeden önce belirlenmiş olma yoluyla dolaşımda gerçekleşir­ler– değişim-değerinin genel kavramına göre söylenirse, üründe nes­neleşmiş emek-zamanı –ya da emek miktarı (dingin durumda anlatı­mında, emeğin büyüklüğü, hacmin bir miktarı gibi görünür, ama hareket durumunda anlatımında, bu büyüklük zaman ile ölçülür)–, sermayenin başlangıçtaki öğelerinden daha büyük demektir. Bu ise, ancak, emek fiyatında nesneleşmiş emeğin, onunla birlikte satın alın­mış olan canlı emek-zamanından daha küçük olmasıyla olanaklıdır. Gördüğümüz gibi, sermayede nesneleşmiş olan emek-zamanı üç bölümden meydana gelen bir toplam olarak vardır: a) hammaddede nesneleşmiş emek-zamanı; b) alette nesneleşmiş emek-zamanı; c) emek [sayfa 219] fiyatında nesneleşmiş emek-zamanı. Şimdi a) ve b) parçaları sermaye­nin öğeleri olarak değişmiyor; süreç içinde görünüşlerini, maddi varo­luş tarzlarını değiştirseler bile, değer olarak değişmiyorlar. Sermayeyi nitel olarak başka olan bir sermayeye karşı değişen yalnız c)’dir; nes­neleşmiş emeğin belli bir miktarı canlı emeğin bir miktarı karşılığında değişilir. Canlı emek-zamanı, yalnızca emek fiyatında nesneleşmiş emek-zamanım yeniden-üretseydi, bu yeniden-üretim ancak biçimsel olurdu ve genel olarak, değer bakımından, yalnızca aynı değerin başka bir varlık tarzı olarak canlı emek karşılığında bir değişim meydana gelmiş olurdu, tıpkı emek materyalinin ve aletinin değeri bakımından bunların yalnız maddi varoluş tarzının bir değişiminin gerçekleşmiş olması gibi. Kapitalist işçiye bir işgününe eşit bir fiyat ödemişse ve işçinin işgünü hammaddeye ve alete yalnız bir işgünü ekliyorsa, o zaman kapitalist basit bir değişimle bir biçimdeki değişim-değerini başka bir biçimdeki değişim-değeri karşılığında değişmiş olur. Sermaye olarak etkili olmuş sayılmaz. Öte yandan işçi değişimin basit sürecinde kalmamış olsaydı, ancak kapitalistin ona, ürünün fiyatım gerçekleşme­sinden önce peşin ödeme iyiliğinde bulunması halinde gerçekten eme­ğinin ürününü ödeme olarak elde ederdi. Kapitalist ona kredi verme­liydi, hem de karşlıksız olarak, kralın hatırı için. İşte hepsi bu. Sermaye ile emek arasında, sonucu emek fiyatı olan değişim, işçi açısından ne denli basit bir değişim olsa da, kapitalist açısından değişim olmama niteliği taşımalıdır. Bu değişimin, verdiğinden daha çok değer alması zorunlu­dur. Sermaye açısından balonca değişim, yalnız görünüşte olmalı, yani değişimin ait olduğundan başka bir ekonomik biçim belirlemesine ait olmalı, ya da sermaye sermaye olarak ve emek emek olarak birbirine karşıtlık içinde bulunmamalıdır. Bunlar, yalnız, değişik varlık tarzla­rında maddi olarak varolan eşit değişim-değerleri olarak değişilirlerdi. – Bunun içindir ki, iktisatçılar, sermayeyi haklı göstermek, savunmak için bu basit )|22| dolaşıma sığmıyor, bunu, varlığım olanaksız hale getiren bir süreçle açıklıyorlar. Bunun sermaye olduğunu göstermek için, ortadan kaldırmanın bir gösterisini yapıyorlar. Sen bana emeği­min karşılığım ödüyorsun, emeği onun kendi ürünü karşılığında deği­şiyorsun ve bana teslim ettiğin hammadde ile malzemenin değerini benden alıyorsun. Bu demektir ki, biz, çeşitli öğeleri üretim sürecine sokan ve bunları değerine göre değişen ortaklarız. Öyleyse ürün paraya dönüşüyor ve para, kapitalist olarak senin kendi hammaddelerinin ve aletlerinin fiyatım alacağın, benim de emeğin onlara kattığı fiyatı elde etmem biçiminde bölünüyor. Yarar, senin için, hammaddeye ve alete şimdi tüketilebilir (dolaşıma elverişli) biçimde sahip olman, benim için de, emeğimin değerlenmiş olmasıdır. Bununla birlikte, ben işçi olarak her ikisinin sahipliğine gelirken, sen sermayeni para biçiminde [sayfa 220] tüketmiş olma durumuna hemen gelebilirsin.
      İşçinin sermaye karşılığında değiştiği, emeğinin kendisidir (onu kullanma-yeteneğidir); işçi onu devreder. Fiyat olarak aldığı, bu devirin değeridir. Değer getiren etkinliğini, etkinliğin sonucu bir yana, daha önce belirlenmiş bir değer karşılığında değişir.54* Oysa işçinin değeri nasıl belirlenir? İşçinin metasmda içerilen nesneleşmiş emek tarafın­dan. Bu meta işçinin ancak öteki öz yaşamında vardır. Onu bugünden yarma korumak için –işçi sınıfından, onun sınıf olarak varlığını sür­dürebilmesi ve yıpranmasının yenilenmesi için gösterilecek çabadan henüz söz etmiyoruz, çünkü burada işçi sermaye karşısında işçi olarak, dolayısıyla da gerekli ve her an taze özne olarak vardır, henüz işçi türünün geçici bireyi olarak yoktur–, belirli bir miktarda geçim aracı tüketmek, tüketilen yaşam güçlerini yerine koymak zorundadır vb.. İşçi ancak bir eşdeğer alır. Dolayısıyla ertesi gün, değişimin tamamlan­masından sonra –ve değişimi biçimsel olarak bitirince, bunu ancak üretim sürecinde yerine getirir– onun çalışma yeteneği daha önceki gibi aynı tarzda vardır: tam bir eşdeğer almıştır, çünkü elde ettiği fiyat, onu, daha önce sahip olduğu değişim-değerinin sahipliğinde bırakır. İşçinin canlılığında korunan nesneleşmiş emek miktarı, sermaye tara­fından ona ödenmiştir. Sermaye emeğin bu miktarını tüketmiştir, ve bu da son şey olarak değil, bir canlıdaki yetenek olarak varolduğu için, bu canlı, metasının özgül doğası dolayısıyla –yaşam sürecinin özgül doğası gereğince– değişime yeniden girebilir. İşçinin canlılığında nes­neleşmiş emek-zamanı –yani onun bu canlılığını koruması için gerek­li ürünlere ödemek için gerekli olan emek-zamanı– dışında daha başka emeğin de onun dolayımsız varlığında, yani belirli bir çalışma yeteneğini, özel bir beceriyi üretmek için tükettiği değerlerin nesneleş-mesi –bunların değeri, belirli bir benzer becerisinin hangi maliyete [sayfa 221] üretilebildiğinde kendini gösterir–, burada bizi henüz ilgilendirmi­yor; burada bizi ilgilendiren özellikle kalifiye olmuş emek değil, basba­yağı emek, basit emektir.
      Bir işçinin bir işgünü boyunca yaşamda kalması için bir işgünü gerekli olsaydı, sermaye varolmazdı, çünkü o zaman işgünü kendi ürünü karşılığında değişilir, sermaye sermaye olarak değerlenemez ve bu yüzden de korunamazdı. Sermayenin korunması, onun değerlen-mesidir. Eğer, yaşamak için, sermaye, çalışmak zorunda kalsaydı, ken­dini sermaye olarak koruyamazdı, tersine emek olarak koruyabilirdi. Hammaddelerin ve iş aletlerinin mülkiyeti yalnız saymaca olurdu; ||23|ekonomik bakımdan kapitaliste olduğu kadar işçiye ait olurlardı, çünkü kapitalistin kendisi işçi olsaydı bunlar ona yalnızca değer yarat­mış olurdu. Bu yüzden onlara karşı sermaye imişler gibi değil, işçinin kendisinin üretim sürecinde yaptiğı gibi, basit madde ve araç imişler gibi davramrdı. Buna karşılık, örneğin, bir işçiyi bir bütün işgünü yaşamda tutmak için yalnız yarım işgünü gerekli ise, ürünün artı-değeri kendiliğinden ortaya çıkar, çünkü kapitalist fiyatta yalnız yarım işgününü ödemiş ve üründe bütün bir işgününü nesneleşmiş olarak almıştır; öyleyse işgününün ikinci yarısı için hiçbir şey değişmemiştir. Değişim değil, içinde değişim olmaksızın nesneleşmiş emek-zamant, yani değeri elde ettiği bir süreç onu ancak kapitalist yapabilir. Yarım işgünü sermayeye hiçe malolur; sermaye, karşılığında hiçbir eşdeğer vermedi­ği bir değer almış olur. Değerlerin çoğalması da ancak, bir değerin eşdeğerin üstünde korunması, yani yaratılması yoluyla olabilir.
      Artı-değer kesinlikle eşdeğerin üzerindeki değerdir. Eşdeğer, belir­lenmesi gereğince, yalnız değerin kendisiyle özdeşliğidir. Bundan dolayı eşdeğerden asla artı-değer doğamaz; başlangıçta dolaşımdan da doğamaz; onun bizzat sermayenin üretim sürecinden doğması zorun­ludur. Konu şöyle de dile getirilebilir: Bütün bir gün yaşamak için işçiye yalnız yarım işgünü gerekliyse, işçi olarak varlığım sürdürmek için de yalnız yarım gün çalışması gerekir. İşgününün ikinci yansı zor­lama çalışmadır; artı-emektir. Sermaye tarafından artı-değer olarak görünen, işçi tarafında, tam da, işçi olarak gereksiniminin üstünde, yani canlılığını korumak için doğrudan gereksiniminin üstünde artı-emeğe tekabül eder. Sermayenin büyük tarihsel yönü, salt kullanım-değeri, salt geçim açısından bu fazla emeği, bu artı-emeği yaratmasındadır, ve bir yandan gereksinimler, artı-emeğin, gerekli olamn üzerinde, bireysel gereksinimlerin kendisinden ortaya çıkan genel bir gereksinim oluşu ölçüsünde gelişir gelişmez, – öte yandan genel çalışkanlığın sermayenin sıkı disiplininden, daha sonraki kuşakların başından geçti­ği gibi geçmesiyle, yeni kuşağm genel kazanımının gelişmesiyle, – son olarak da, sermayeyi sınırsız zenginleşme tutkusu ve emeğin sermayeyi [sayfa 222] gerçekleştirebilmesinin koşulları içinde onu sürekli olarak kamçıla­yan emeğin üretken güçlerinin gelişmesiyle, bu gelişmenin, genel ser­vetin sahipliğinin ve korunmasının, bir yandan yalnızca daha az bir emek-zamanını bütün toplum için gerektirmesi ve çalışan toplumun bilimsel olarak sürekli yeniden-üretim sürecine, toplumun yeniden-üretme sürecine gittikçe daha geniş ölçüde katılması noktasma kadar gelmesiyle; yani insanın kendisi için yaptırabildiği şeyleri yaptığı eme­ğin sona ermesiyle, sermayenin tarihsel belirlenmesi ve kullanılış amacı yerine gelmiş olacaktır. Buna göre sermaye ile emek, para ve meta gibi davranırlar; birisi servetin genel biçimi ise, öteki ancak doğ­rudan tüketimi amaçlayan tözdür. Ama sermaye, servetin genel biçimi yönünde aralıksız bir çaba olarak, emeği doğal gereksinmişliğinin sınırları ötesine iter ve böylece zengin bireyselliğin gelişmesi için maddi öğeleri yaratır, bu bireysellik de çok yanlılığı ile üretimde tüke­tim olarak vardır ve bu yüzden onun emeği de artık emek olarak değil, etkinliğin kendisinin tam gelişmesi olarak ortaya çıkar, bu etkinlik içinde doğal zorunluluk dolayımsız biçimiyle gözden kaybolmuştur; çünkü doğal gereksinimin yerini tarihsel olarak üretilmiş gereksinim almıştır. Bunun içindir ki, sermaye üretkendir; yani toplumsal üretken güç­lerin gelişmesi için başlıca bir ilişkidir. Bizzat bu üretken güçlerin gelişme­si ancak, sermayenin kendi içinde bir engelle karşılaştığı zaman durur.
      Kasım 1857 tarihli Times’da,55 Batı Hint Adalarından bir çiftlik sahi­binin çok hoş öfkeli bir haykırışı yer alıyor. Bu avukat –zenci köleliği­nin yeniden getirilmesinin savunucusu olarak–, Quashee’lerin (Jamaika’nın özgür zencilerinin) kendi tüketimlerinin aynen gerektir­diğini üretmekle yetindiklerini, bu “kullanım-değeri” yanmda gerçek bir lüks olarak bizzat tembelliği kabul ettiklerini (zevk ve haylazlık); şekere ve plantasyonlara yatırılan sabit sermayeyi hiç umursamadıkları­nı, buna karşılık iflas halinde bulunan çiftlik sahibiyle iğneleyici bir sevinç duygusu ile alay ettiklerini, kendilerine öğretilen hıristiyanlığı bile bu zevklenmenin ve haylazlığın gözboyayıalığı olarak istismar ettiklerini dürüstlükle karışık büyük bir öfke ile açıklıyor. Onlar köle olmaktan çıktılar, ama ücretli işçi, kendi kendine yeten, kendi küçücük tüketimleri için çalışan köylüler olmaktan çıkmadılar. Sermaye onların karşısında sermaye olarak varolmuyor, çünkü bağımsızlaşmış servet yalnızca ya doğrudan zoraki çalışma, kölelik yoluyla, ya da aracılıklı zoraki çalışma, ücretli emek yoluyla vardır. Doğrudan zoraki çalışma karşısında servet sermaye olarak değil, egemenlik ilişkisi olarak vardır; bundan dolayı sermaye zoraki çalışma temeli üzerinde de yalnız [sayfa 223] egemenlik ilişkisini yeniden-üretir, bu ilişki için servetin kendisinin yalnız yararlanma olarak değeri vardır, servetin kendisi olarak değil; ||24| bu yüzden böyle bir ilişkiyi genel sanayi de asla yaratamaz. (Köleliğin ve ücretli emeğin bu ilişkisine tekrar döneceğiz.)

Artı-değer. Ricardo. Fizyokratlar. A. Smith. Ricardo


      Değerin oluşmasının güçlüğünü kavramak, 1) modern İngiliz ikti­satçılarında görülür; bunlar, Ricardo’ya, fazlalığı, artı-değeri kavrama­dığı suçlamasında bulunurlar (bkz: Malthus, Değer Üzerine, hiç değilse bilimsel davranmaya çalışır56). Oysa Ricardo bütün iktisatçılar içinde bunu anlayan tek kişidir; Adam Smith’in,57 değer belirlemesini ücretle ve metada nesneleşmiş emek-zamanı ile” karıştırmasına karşılık açtığı polemik bunu kanıtlar. Yeniler yalnızca yüzeysel hışırdırlar. Ancak Ricardo da çoğu zaman işi karıştırır, çünkü sermayenin koşulu olarak artı-değerin oluşmasını kavramakla birlikte, bu temel üzerinde değer­lerin çoğalmasını kavramada çoğu zaman yanılır, yalnız aynı üründe daha çok nesneleşmiş emek-zamanımn yatırılması, başka bir deyişle, üreti­min güçleşmesi yoluyla bu çoğalmanın olduğunu kabul eder. Onda değer ile servet arasındaki mutlak karşıtlığın nedeni budur. Bu yüzden toprak rantına ilişkin teorisi tek yönlüdür; yalnız kullanım-değeri (o buna servet diyor) üretmesi gerektiği sanılan, değişim-değeri üretme­diği sanılan uluslararası ticarete ilişkin yanlış teorisinin nedeni budur. Bu nitelikte değerlerin çoğalması için tek çıkar yol, üretimin giderek zorlaşması (rant teorisi) dışında yalnız nüfusun çoğalması (sermayenin artması yoluyla işçilerin doğal çoğalması) kalıyor ki, bunu bile hiçbir zaman basit biçimde toparlamamışhr. Temel yanlış, ücret yoluyla belir­lenmiş değer ile nesneleşmiş emek yoluyla belirlenmiş değer arasında­ki farkın nereden geldiğini onun hiç araştırmamış olmasıdır. Bu yüz­den, para ve değişim bile (dolaşım) yalnızca onun ekonomisindeki saf biçimsel öğe olarak görünür ve sözkonusu olan yalnızca ekonomideki değişim-değeri olsa da, kâr vb. yalnızca, kölelik temeli üzerinde oluşan üretimdeki parçanın payı olarak görünür. Aracılığın biçimini hiçbir zaman araştırmamıştır.
      2) Fizyokratlar. Sermayeyi, değerin kendini değerlendirmesini, dolayısıyla artı-değeri, üretim eyleminde sermayenin yarattığı artı-değeri kavramanın güçlüğü burada açıkça ortaya çıkıyor ve bu güçlü­ğün, modern ekonominin son klasik kapanışında, artı-değerin yaratıl­masını rant biçiminde kavrayan Ricardo’da olduğu gibi bu ekonominin yaratıcılarında da kendini göstermiş olmalıdır. Aslında bu, sermayenin [sayfa 224] ve ücretli emeğin kavramı sorunudur ve bu yüzden de, modern top­lum sisteminin eşiğinde ortaya çıkan temel sorundur. Moneter sistem, yalnızca değerin bağımsızlığını, basit dolaşımdan nasıl çıktığım –para­yı– kavramıştı; bu yüzden servetin bu soyut biçimini, böyle zenginleşme­nin toplumun kendisinin amacı olarak ortaya çıktığı döneme henüz girmiş olan ulusların tek konusu haline getirdiler. Ardından, sanayi sermayesinin ve dolayısıyla manüfaktürde ücretli emeğin ortaya çıktı­ğı döneme raslayan merkantil sistem geldi ve feodal toprak mülkiyetine, smai-olmayan servete karşıt ve onun hesabına gelişti. Onlara göre para sermaye demekti, ama gerçekte gene yalnızca para biçiminde, merkan­til sermayenin dolaşımı biçiminde, paraya dönüşmüş sermaye biçimin­de. Onlar için sanayi sermayesinin değeri, hem de en yüksek değeri –üretim sürecinde bile servet olarak değil, araç olarak– vardır, çünkü o merkantil sermayeyi yaratır ve bu da dolaşımda para olur. Manüf aktür emeği, yani gerçekte sanayi emeği – tarım emeği ona karşıttı ve onlara başlıca kullanım-değeri üreticisi olarak görünüyordu; hammadde işlenmiş olarak daha değerlidir, çünkü belirgin biçimdedir, aynı zamanda dolaşıma ve ticarete daha elverişlidir, merkantil biçimde daha çok para yaratır (özellikle Hollanda gibi tarımcı olmayan halkların serveti tarihsel kavrayışı, tarıma halklara feodallere ters düşer; tarım kesinlikle smai biçimde değil, feodal biçimdeydi, yani burjuva zengin­liğin değil, feodal zenginliğin kaynağıydı). Ücretli emeğin bir biçimi, sınai biçim, ve sermayenin bir biçimi, sınai sermaye, zenginliğin kay­nağı olarak kabul edilmişti, ama yalnızca parayı yarattığı ölçüde. Bundan dolayı değişim-değeri de henüz sermaye biçiminde kavranmı­yordu. Şimdi fizyokratlara geçiyoruz. Sermayeyi paradan ayırırlar ve genel biçiminde, üretimde varolan ve onunla çoğalan, bağımsızlaşmış değişim-değeri olarak kavrarlar. Bu yüzden ilişkiyi de kendine göre, basit dolaşımın öğesi gibi değil de, daha çok onun koşulu olarak ve onun kendisinden durmadan yeniden onun koşulu olarak meydana gelen koşul olarak görürler. Dolayısıyla modern ekonominin ataları­dırlar. Artı-değerin konumunu, ücretli emek tarafından özdeğer artımı, yani sermayenin somut gerçekleşmesi olduğunu da kavrarlar. Ama sermaye tarafından, yani varolan değerlerle, bir artı-değer nasıl yaratı­lır, emek aracılığı ile mi? İşte burada biçimi tamamen bırakır ve yalnız basit üretim sürecini gözönüne alırlar. Dolayısıyla [onlara göre] ancak iş aletinin doğal gücünün, işçiye, tükettiğinden daha çok değer üretme­sine açıkça izin veren bir alanda oluşan emek üretken olabilir. Öyleyse artı-değer böyle bir emekten değil, emeğin kullandığı ve yönettiği doğa gücünden ||25| tarımdan ortaya çıkabilir. Öyleyse tek üretici emek tarımdır, çünkü bunlar, yalnız artı-değer yaratan emek üretkendir noktası­na kadar gelirler (artı-değerin maddi bir üründe dile gelmesi gerektiği, [sayfa 225] A. Smith’te58 bile ortaya çıkan bir ham görüştür. Komedyenler üretken işçilerdendir, oyun üretenler olarak değil, işverenlerinin servetini artı­ranlar olarak. Bununla birlikte, hangi tür emeğin geçtiği, yani emeğin hangi biçimde maddeleştiği, bu ilişki için kesinlikle önemli değildir. Daha sonraki bakış açılarından da önemli değildir); ama bu artı-değer, üretimden gelen kullanım-değerinin, onda tüketilmiş olan kullanım-değerinin üstünde bir miktara el atmadan dönüşür. Kullanım-değerlerinin bu çoğalışı, yalnızca doğal tohumun kendi ürününe oranı kadardır, ürünün yeni üretim için kullanılması gereken kısmının –yani bunun bir kısmı üretken olmaksızın tüketilebilir– üzerindeki fazlalık apaçık ortadadır. Ürünün yalnız bir kısmı tohum olarak doğru­dan toprağa yeniden verilmek zorundadır; doğal olarak hazır bulunan ürünlerde, hava, su, toprak, ışık gibi öğelerde, gübrede ve başka türlü sağlanan özlerde, tahıl vb. olarak çoğaltılmış miktarlarda gene bulu­nan tohum ürünlerinde. Kısacası, insan emeği, fazlalığı elde etmek, yani aynı doğa özlerini kullanım için değersiz olan bir biçimden değer­li bir biçime dönüştürmek için kimyasal madde değişimini (tarımda) yalnız yönlendirmek, kısmen mekanik olarak da geliştirmek ya da yaşamı yeniden-üretmek (hayvancılık) zorundadır. Öyleyse genel ser­vetin gerçek durumu, toprak ürünlerinin (tahıl, hayvan, hammadde­ler) fazlalığıdır. Yani, ekonomik açıdan bakınca, servetin biçimi yalnız ranttır. Bunun sonucu olarak, sermayenin ilk peygamberleri ancak kapitalist-olmayanları, feodal toprak sahiplerini, burjuva servetin temsil­cileri olarak görürler. Buna karşılık, yalnız rantın vergilendirilmesi sonucu, tamamıyla burjuva sermaye üstünlük sağlar. Feodalizm, uygulamada onu batırmak için ilke olarak yalnız burjuva tarafından göklere çıkarılmıştır – ihtiyar Mirabeau gibi bazı feodalleri aldatan budur. Bütün öteki değerler yalnız hammadde ile emeği temsil eder; emeğin kendisi tahılı, ya da emeğin tükettiği öteki toprak ürünlerini temsil eder; yani fabrika işçisi vb. tükettiği hammaddelerden daha fazlasını hammaddeye eklemez. Öyleyse onun emeği, aynı zamanda kendisinin işvereni, servete bir şey eklemez –servet, üretimde tüketi­len meraların üzerindeki fazlalıktır–, ona yalnızca güzel ve yararlı tüketim biçimleri verirler. O zamanlar da sanayide doğa güçlerinin uygulanması, ayrıca da işbölümü vb., emeğin kendisinin doğal gücü­nü çoğaltan işbölümü, henüz gelişmemişti. Oysa A. Smith’in zamanın­da gelişmişti. Öyleyse ona göre emek genel olarak değerlerin, aynı şekilde servetin kaynağıdır, ama artı-değer de, aslında, işbölümündeki fazlalığın, fizyokratlarda toprağın doğal gücü oluşu gibi, yalnızca doğal bir vergi, toplumun doğal gücü olarak görünmesi halinde bu [sayfa 226] kaynağı sağlar. A. Smith’in işbölümüne verdiği ağırlığın nedeni budur. Öte yandan, ona göre, sermaye – (çünkü kendisi emeği değer yaratan olarak kavramakla birlikte, emeğin kendisi kullanım-değeri olarak, kendi kendisi için olan verimliliktir, insanal doğa gücüdür (onu fizyok­ratlardan ayıran budur), ama emek ücreti olarak değil, sermayeye karşıt olarak kendi özgül biçim belirlemesinde değil) – başlangıçta ücretli emeğin öğesi olarak kendinde çelişkili halde bulunmaz, dola­şımdan geldiği gibi, para olarak da vardır ve bunun içindir ki, biriktir­me yoluyla dolaşımdan çıkarak oluşur. Öyleyse sermaye başlangıçta kendi değerini artırmaz – çünkü ötekinin emeğinin ele geçirilmesi, kendi kavramı içine alınmamıştır. Ancak iş işten geçtikten sonra, sermaye olarak koşul haline geldikten sonra –kısır döngü– ötekinin emeği üze­rinde kumanda eden olarak ortaya çıkar. Bundan dolayı A. Smith’e göre aslmda emek, ücret olarak kendi ürününü almalı, ücret = ürün olmalı, yani emek, ücretli emek ve sermaye de sermaye olmamalıydı. Bu yüz­den kârı ve rantı üretim giderlerinin temel öğeleri olarak almak, yani sermayenin üretim sürecinden bir artı-değer çıkarmak için, bunları son derece kaba biçimde önvarsayıyor. Kapitalist sermayesinin üretimde boşuna kullanılmamasını ister; aynı şekilde toprak sahibi de topraklarını boşuna vermez. Bunun karşılığında bir şey isterler. Ama istemleri ile tarihsel olgular olarak alınırsa, gene de açıklanmamış olurlar. Aslmda, ücret, üretim maliyetinin zorunlu tek öğesi olduğu için, ekono­mik bakımdan oluşması yerindedir. Kâr ve rant yalnızca ücret üzerinden yapılan kesintilerdir, sermayenin ve toprak mülkiyetinin tarihsel süreci içinde keyfî olarak uygulanırlar ve yasaldırlar, ama ekonomik yönden değil. Öte yandan ise, A. Smith gene emeğin karşısında toprak mülki­yeti ve sermaye biçiminde üretim araçlarını ve malzemelerini bağımsız varlıklar olarak bulundurduğu için, bunları önemli ölçüde ücretli emek olarak koymuştur. İşte çelişkiler. Bu yüzden değerin belirlenme­sinde ikirciklidir, kâr ile toprak rantını aynı basamağa koyması; ücretin fiyatlar üzerindeki etkisine ilişkin yanlış ||26| görüşler vb.. Gelelim Ricardo’ya (bkz: 1 [s. 232]). Onda da gene ücretli emek ve sermaye, kullanım-değeri olarak servetin yaratılışına göre belirlenmiş tarihsel toplum biçimi olarak değil, doğal toplumsal biçim olarak kavranmışür, yani doğal olduğu, aynı geçerlikte olduğu için de biçimi böyledir ve servetin biçimiyle belirli ilişkisi içinde görülmez, servetin kendisi de, değişim-değeri biçiminde, maddi varlığının salt biçimsel aracılığı ola­rak bulunur; bu yüzden burjuva servetin belirli karakteri kavranmamıştır – çünkü bu, genel olarak servetin uygun biçimidir, dolayısıyla da ekonomiktir, oysa değişim-değerinden hareket edince, değişimin belirli ekonomik biçimleri de onun ekonomisinde hiçbir rol oynamaz, sürekli olarak yalnız emeğin genel ürününün paylaşılmasından ve toprağın üç [sayfa 227] sınıf arasında bölüşülmesinden söz edilir, sanki değişim-değerine dayalı servette yalnız kullanım-değeri sözkonusudur ve değişim-değeri yalnız­ca bir gösteri biçimidir; bu biçim de, değişimde dolaşım aracı olarak para gibi Ricardo’da tamamıyla ortadan kalkmıştır. Bu yüzden kendisi, ekonominin gerçek yasalarını geçerli kılmak için, paranın ilişkisine de salt biçimsel olarak değinmekten hoşlanır. Paranın asıl öğretisindeki zayıflığı da bizzat buradan ileri gelir.
      Sermaye kavramının, modern ekonominin temel kavramı olduğu için tam olarak geliştirilmesi gerekir; bunun gibi, soyut yansıması, onun kavramı olan sermaye de burjuva toplumun temelidir. İlişkinin temel önvarsayımmın derinliğine kavranmasıyla, bu ilişkinin kendi kendisinin dışma çıktığı sınır gibi, burjuva üretimin bütün çelişkileri ortaya çıkmalıdır.
      <Şunu belirtmek önemlidir ki, bu servet, yani burjuva servet, her zaman en yüksek gücü bakımından değişim-değerinde dile gelmiştir ve burada aracı olarak, bizzat değişim-değeri ve kullanım-değeri olan iki ucun aracılığı olarak vardır. Bu orta, her zaman tamamlanmış eko­nomik ilişki olarak ortaya çıkar, çünkü karşıtlıkları biraraya getirir ve sonunda hep, bizzat uçlar karşısında bir Tekyanlı Daha Yüksek Güç halinde bulunur; çünkü hareket, ya da iki uç arasında araalık olarak başlangıçta ortaya çıkan ilişki, diyalektik bakımdan zorunlu olarak, kendi kendisiyle araalık halinde, özne halinde bulunmasına götürür ve bu öznenin öğeleri, yalnız, bağımsız koşulları onu ortadan kaldıran uçlardır, bu ortadan kalkmanın amacı, tek basma bağımsız olan durumda ortaya çıkmaktır. Dinsel alanda tann ile insan arasında aracı durumundaki İsa –ikisi arasında salt dolaşım aracı olarak–, onların birliği olur. Tann-insan olur ve böylecede tanrıdan daha önemli olur; azizler İsa’dan daha önemlidir; rahipler azizlerden daha önemlidir. Tümden ekonomik deyim, uçlara karşı tekyanlı oluşuyla da, her zaman değişim-değeridir, burada orta eklem olarak bulunur; örnek olarak basit dolaşımda para; üretim ile dolaşım arasında aracı olarak sermayenin kendisi. Bizzat sermayenin içinde de bunun bir biçimi, değişim-değeri olan ötekine karşı gene kullanım-değerinin yerini alır. Örneğin sanayi sermayesi, dolaşım halinde ortaya çıkan tüccar karşı­sında üretici olarak bulunur. Böylece birincisi maddi, ikincisi biçimsel yanını, yani serveti servet olarak temsil eder. Aynı zamanda merkantil sermayenin kendisi de gene üretim (sanayi sermayesi) ile dolaşım (tüketiciler topluluğu) arasında ya da değişim-değeri ile kullanım-değeri arasında aracıdır, burada iki taraf sırayla, üretim para olarak, dolaşım kullanım-değeri olarak (tüketiciler topluluğu) ya da birincisi kullanım-değeri olarak (ürün), ikincisi değişim-değeri olarak (para) bulunur. Gene bizzat ticaretin içinde, toptancı fabrikatör ile perakendeci [sayfa 228] arasında, ya da fabrikatör ile tarımcı, ya da çeşitli fabrikatörler ara­sında aracı olarak, bu daha yukardaki ortadır. Meta komisyoncusunun toptancı karşısındaki durumu da böyledir. Sonra sanayici ve tüccar karşısında banker vardır; basit üretim karşısında anonim şirket; devlet ile burjuva toplum arasında en üst basamakta aracı olarak finansör. Bu durumda servet, doğrudan üretimden uzaklaştıkça ve her biri kendini ekonomik biçim ilişkileri olarak ortaya koymuş taraflar arasında gene aracılık yaptığı ölçüde en belirgin ve en geniş nitelikte temsil edilir. Paranın araç olmaktan çıkıp amaç olması, aracılığın daha yüksek biçi­minin her yerde sermaye olarak, daha düşük biçiminin de gene emek olarak, artı-değerin salt kaynağı olarak bulunması sözkonusudur. Örneğin, borsacı, banker vb. fabrikatörler ve çiftçiler karşısında bulu­nur, bunlar da onun karşısında göreli olarak emeğin (kullanım-değerinin) belirlenmesini koyarlar, öte yandan banker onlar karşısında sermaye, artı-değerin yaratıcısı olarak bulunur; en müthiş biçimde finansör durumunda.>
      Sermaye, ürün ile paranın, ya da daha doğrusu ürerim ile dolaşımın doğrudan birliğidir. Böylece de gene, bizzat doğrudan bir nesnedir ve gelişmesi de bu birlik olarak –belirli ve dolayısıyla basit ilişki olarak ortaya konmuştur– kendiliğinden ortaya çıkar ve ortadan kalkar demektir. Birlik önce sermayede basit bir şey olarak ortaya çıkar.
      [|27| <Ricardo’nun düşünce akışı basittir: Değişilen ürünler –yani sermayeye karşı sermaye– onlarda içerilen nesneleşmiş emeğin mik­tarlarına göre değişilirler. İşgünü her zaman işgünü karşılığında deği­şilir. Koşul budur. Öyleyse değişimin kendisi tamamıyla bir kenara bırakılabilir. Ürün –ürün olarak sermaye konmuştur– aslında değişim-değeridir, değişim buna yalnız biçim olarak eklenir, ona göre kalıpsal biçimdir. Şimdi önemli olan yalnızca, bu ürünün hangi paylar halinde dağıtılacağıdır. Bu payların, varsayılan değişim-değerinin ya da onun içeriğinin, maddi servetin belirli miktarları olarak görülmesi aynı şey­dir. Hatta, değişim bu durumda salt dolaşım olduğu için –dolaşım olarak para–, ondan bunu tamamıyla çıkarmak daha iyidir ve yalnız­ca, maddi servetin, üretim süreci içinde ya da bunun sonucu olarak çeşitli temsilcilere dağıtılmış miktarlarıdır. Değişim biçiminde her değer vb. yalnız nominaldir; ancak oran biçiminde reeldir. Bütün deği­şim, daha büyük maddi çeşitlilik yaratmadığma göre, nominaldir. Her zaman bütün bir işgünü karşılığında bütün bir işgünü değişildiği için, değerler toplamı aynı kalır – üretken güçlerin büyümesi servetin yal­nız içeriğim etkiler, biçimim değil. Bunun içindir ki, değerlerin çoğal­ması da üretimin ancak artan güçlüğü tarafından meydana gelebilir – bunun oluşabildiği yerde yalnız, insan emeğinin aynı büyüklükteki doğa gücünün artık aynı işi görmediği, yani doğal öğelerin verimliliğinin [sayfa 229] azaldığı yerdedir, tarımdadır. Bu yüzden kârların düşmesine neden olan ranttır. En başta, toplumun bütün koşullarında her zaman tam bir işgünü çalışıldığı yanlış bir önvarsayımdır; vb. vb.. (Bkz: yukarda [s. 233]).>

Artı-değer ve üretken güç. Bunlar arttığı zaman ilişki. – Sonuç. – Emeğin
üretken gücü, sermayenin üretken gücüdür. – Gerekli-emeğin azalışıyla
orantılı olarak, sermayenin değerlenmesi güçleşir.


      Gördük ki, bir işçinin bütün bir gün yaşamak için örneğin yalnız yarım işgünü çalışması yeterlidir; ancak böylelikle, ertesi gün aynı sürece yeniden başlayabilir. İşçinin çalışma yeteneğinde –canlı varlık olarak bu onda varsa, ya da canlı iş aleti olarak buna sahipse–, yalnız yarım işgünü nesneleşmiştir. İşçinin bütün canlı günü (yaşam günü) saptanmış sonuçtur, yarım işgününün nesneleşmesidir. Kapitalist, işçi­de nesneleşmiş emeğe karşılık –yani yarım işgünü emeğine karşılık– değişim yoluyla bütün işgününü kendine malettiği ve sonra da onu üretim sürecinde, sermayesini oluşturan maddede tükettiği için, ser­mayesinin artı-değerini –varsayılan durumda yarım günde nesneleş­miş emeği– yaratır. Diyelim ki, şimdi emeğin üretken güçleri iki katına çıkmıştır, yani aynı zaman içinde aynı emek iki kat kullanım-değeri vermektedir. (Bu ilişkide şimdilik kullanım-değeri olarak belir­lenmiş olan, yalnızca, işçinin, işçi olarak yaşamda kalabilmek için tükettiği şeydir; geçim araçları miktarıdır, buna karşılık işçi, para ara­cılığı ile, kendi canlı emeğin gücünde nesneleşmiş emeği değişir.) O zaman işçinin, bütün bir gün yaşamak için yalnız ¼ gün çalışması gerekirdi; kapitalist de, bu durumda, üretim süreci aracılığıyla artı-değerini ½’den ¾’e çıkarmak için, değişimde işçiye yalnız ¼ günlük nesneleşmiş emek verme gereğini duyardı; ½ günün nesne­leşmiş emeği yerine ¾ günlük nesneleşmiş emek kazanmış olurdu. Üretim sürecinden gelen biçimiyle sermayenin değeri, 2/4 yerine ¾ oranında yükselirdi. Öyleyse kapitalistin, sermayeye aynı artı-değeri –½ ya da 2/4’lük nesneleşmiş emeğin artı-değerini– katmak için, onu yalnız ¾ gün daha çalıştırması gerekirdi. Ama sermaye, servetin genel biçiminin –paranın– temsilcisi olarak, kendi sınırının ötesine taşmaya sınırsız ve ölçüsüz eğilimlidir. Her sınır onun için engeldir ve engel olmalıdır. Yoksa, sermaye, kendi kendini üreten olarak para olmaktan çıkar. Belirli bir sınırı engel olarak hissetmeyip, kendini bu engelde sınır olarak hissetseydi, gene kendisi değişim-değerinden kullanım-değeri, servetin genel biçiminden onun belirli bir özsel varlı­ğı düzeyine düşerdi. Bu niteliğiyle sermaye belirli bir artı-değer yara­tır, çünkü sonsuz bir artı-değer birden meydana getiremez; ama [sayfa 230] bundan daha fazlasını yaratmak için sürekli bir harekettir. Sermaye için artı-değerin nicel sının yalnız doğa engeli olarak, sürekli olarak aşma­ya çalıştığı ve sürekli olarak ötesine geçmeye çalıştığı zorunluk halinde vardır.59*
      Öyleyse kapitalist (sonradan eklenen belirlemeler, rekabet, fiyat­lar vb. tamamen bir yana), işçiyi yalnız ¾ gün değil, çünkü ¾ gün ona daha önce bütün gün olduğu gibi aynı artı-değeri sağlayacaktır, bütün gün çalıştıracaktır; işçiyi ¼ işgünü ile bütün gün yaşayacak duruma getiren üretken gücün artması, çok basit olarak, daha önce yalnız 2/4 gün sermaye için çalıştığı halde, bu kez ¾ gün ||28| çalış­ması zorunluğunda ifadesini bulur. İşçinin emeğinin büyüyen üret­ken gücü, eğer bu işçide nesneleşmiş emeğin (kullanım-değeri, geçim aracı için) yerine gelmesi için zamanın kısaltılması demek ise, serma­yenin değerlenmesi için işçinin emek-zamanımn uzaması halinde görülür (değişim-değeri açısından). İşçi açısından bakınca, şimdi onun bir gün yaşamak için ¾ günlük artı-emek gerçekleştirmesi zorunludur, oysa daha önce yalnız 2/4 günlük artı-emek gerçekleştir­mek zorundaydı. Üretken gücün artması, iki katma çıkması yoluyla, onun artı-emeği ¼ gün oranında çoğalmıştır. Burada şu noktayı belirtmek gerekir: Üretken güç iki katma çıkmıştır, işçi için artı-emek iki katına çıkmamış, yalnız ¼ gün oranında büyümüştür; sermaye­nin artı-değeri de iki katına çıkmamış, yalnız ¼ oranında büyümüş­tür. Dolayısıyla görülüyor ki, artı-emek (işçi açısından) ya da artı-değer (sermaye açısından) üretken gücün büyüdüğü sayısal oranda büyümüyor. Acaba neden? Üretken gücün iki katma çıkması gerekli-emeğin (işçi için) ¼ gün azalması, bunun yanında artı-değer üreti­minin ¼ oranında büyümesidir, çünkü başlangıç oranı ½ idi. Başlangıçta işçi, bir gün yaşamak için 2/3 gün çalışmak zorunda olsaydı, artı-değer, artı-emek gibi, 1/3 olurdu. Emeğin üretken gücü­nün iki katma çıkması, işçiyi, gerekli olanlar için emeğini 2/3’ün yansı ile ya da 2/3 × 2, 2/6 ya da 1 /3 gün ile sınırlandırmaya yetkin duruma getirir, kapitalist de 1/3 günlük değer kazanmış olurdu. Ama toplam artı-emek 2/3 gün olurdu. Üretken gücün, birinci örnek­te ¼ günlük artı-değer ve artı-emek olarak sonuçlanan iki katma çıkışı, bu kez 1/3 günlük artı-değer ya da artı-emekte sonuçlanırdı. Üretken gücün çarpanı –onun çarpıldığı sayı–, artı-emeğin ya da artı-değerin çarpanı değildir, tersine, her zaman sınır olarak ortaya [sayfa 231] çıkan60* 1 işgününde nesneleşmiş emeğin emek fiyatında nesneleşmiş ½ emeğin başlangıçtaki oranıydı ve böylece çift katma çıkış, ½’nin 2 ile (başlangıçtaki oranla) bölünüşüne eşittir ya da ¼’tür. Başlangıçtaki oran 2/3 iken, şimdi çift katına eşittir, 2/3’ün 2 ile bölünmesine eşittir ya da 1/3’tür. Öyleyse üretken gücün çarpanı her zaman çarpan değil­dir, başlangıçtaki oranın bölenidir, payın çarpanı değil, paydanın çar­panıdır. Birincisi olsaydı, üretken gücün çarpımı, artı-değerin çarpımı­na uyardı. Ama artı-değer her zaman, başlangıçtaki oranın, üretken gücün çarpanı ile bölünmesine eşittir. Başlangıçtaki oran 8/9 idiyse, yani işçi yaşamak için 8/9 işgününe gereksinim duyuyorsa, böylece sermaye emeğe karşılık değişimde yalnız 1/9 kazamyorsa, artı-emek 1/9’a eşitse, işçi 8/9 işgününün yarısı ile yaşayabilecektir, yani 8/18 = 4/9 (payı bölmemiz ya da paydayı çarpmamız aynı şeydir); bu kez bütün gün çalıştıran kapitalist, 4/9 işgününün bütün artı-değerini elde edebilirdi; bundan 1/9’luk başlangıç arn-değeri çıkarılırsa, geriye 3/9 ya da 1/3 kalır. Öyleyse üretken gücün artışı burada = artı-değerin ya da artı-zamanın [artı-emek-zamanırun] 1/3 oranında büyümesidir. Bunun nedeni de, artı-değerin her zaman, tam işgününün, işçiyi yaşamda tutmak için gerekli işgününün parçasının oranına eşit olma­sıdır. Artı-değerin hesaplanmasma temel olan birim her zaman, bir kesirdir, yani emek fiyatını tam olarak temsil eden bir günün belli bir parçasıdır. Bu = 1 /2 ise, üretken gücün ||29| çoğalması = gerekli-emeğin ¼’e indirilmesidir; bu = 1 /3 ise, gerekli-emeğin 1 /6’ya indirilmesidir; öyleyse birincisinde toplam artı-değer = ¾; ikincisinde = 5/6; göreli artı-değer, yani daha öncekine oranla artı-değer, birinci örnekte = ¼, ikincisinde = 2/6 ya da 1/3. Dolayısıyla sermayenin değeri üretken gücün çoğaldığı oranda değil, üretken gücün çoğaldığı, üretken gücün çarpanının, işgününün işçiye ait kısmım gösteren kısmının bölündüğü oranda büyür. Emeğin üretken gücünün sermayenin değerini ne kadar çoğalttığı, işçide nesneleşmiş emeğin canlı emekteki payım gösteren başlangıçtaki orana bağlıdır. Bu pay her zaman tam işgününün kesri 1/3, 2/3 vb. olarak ifade edilir. Üretken gücün çoğalması, yani onun belli bir sayı ile çarpılması, paym bölünmesine ya da bu kesrin payda­sının aynı sayı ile çarpılmasına eşittir. Öyleyse değerin çoğalmasının ne ölçüde büyük ya da küçük oluşu, hem üretken gücün çoğalışını anla­tan sayıya, hem de önceden varolan, işgününün emek fiyatına ait kıs­mım meydana getiren orana bağlıdır. Bu oran 1/3 ise, işgününün [sayfa 232] üretken gücünün çoğalması = bunun 1/6’ya indirilmesine; çoğalma 2/3 ise, işgünü 2/6’ya inmiştir. Emek fiyatında içerilmiş nesneleşmiş emek, her zaman tam günün bir kesrine eşittir; her zaman aritmetik olarak deyimlenmiş bir kesir; hep bir sayı oranıdır, asla basit bir sayı değildir. Üretken güç iki kat olmuşsa, 2 ile çarpılırsa, emek fiyaüru elde etmek için işçinin daha önceki zamanın yalnız ½’si kadar çalışması gerekir; ama işçinin bu amaçla daha ne kadar emek-zamanına gereksi­nimi olduğu, ilk verilen orana, yani üretken gücün çoğalmasından önce kendisine gerekli olan zamana bağlıdır. Üretken gücün çarpanı, bu ilk kesrin bölenidir. Bundan dolayı, artı-değer ya da artı-emek, üret­ken güç gibi aynı sayısal orana göre büyümez. Başlangıçtaki 1 /2 ise ve üretken güç iki kat olmuşsa, (işçi için) gerekli emek-zamanı ¼’e iner ve artı-değer yalnız ¼ oranında artar. Değer hiçbir zaman tam işgü-nüne eşit olamaz; yani işgününün belli bir kısmının her zaman işçide nesneleşmiş emek karşılığında değişilmesi zorunludur. Artı-değer ise yalnızca, canlı emeğin, işçide nesneleşmiş emeğe oranıdır; o yüzden ilişkinin bir halkasının her zaman kalmış olması gerekir. Zaten etkenler değişmekle birlikte, oranın, oran olarak sürekli olmasıyla, üretken gücün çoğalmasıyla değerin çoğalması arasında belirli bir ilişki vardır. Bundan dolayı bir yandan göreli artı-değerin tam olarak göreli artı-emeğe eşit olduğunu görüyoruz; işgünü ½ idiyse, üretken güç iki katına çıkıyorsa, işçiye ait pay, gerekli-emek, ¼’e iner ve yeniden ekle­nen değer de tam ¼ olur; ama şimdi toplam değer ¾’tür. Artı-değer ¼ yükseldiği, yani 1:4 oranında olduğu halde, toplam artı-değer = ¾ = 3:4’tür.
      Diyelim ki, ¼ başlangıçtaki gerekli işgünü olmuştur ve üretken gücün iki kat oluşu gerçekleşmiştir, o zaman gerekli-emek 1/8’e iner ve artı-emek ya da artı-değer aynen = 1/8 = 1:8’dir. Buna karşılık, top­lam artı-değer = 7:8’dir. Birinci örnekte başlangıçtaki toplam artı-değer = 1:2 (½) idi ve şimdi 3:4’e yükseldi; ikinci örnekte başlangıçtaki top­lam artı-değer ¾ idi ve şimdi ise 7:8’e (7/8) yükselmiştir. ||30| Birinci örnekte bu, ½ ya da 2/4’ten çıkmıştır; ikincisinde ¾ ya da 6/8’den 7/8’e; birinci örnekte ¼, ikincisinde 1/8 artmıştır; yani birinci örnek­te ikincisine göre iki kat daha yükselmiştir; ama birinci örnekte toplam artı-değer yalnız ¾ ya da 6/8, ikincisinde ise 7/8’dir, o halde 1/8 daha çoktur.61* [sayfa 233]
      Dersek ki, gerekli-emek 1/16’dır, toplam artı-değer = 15/16 olur; daha önceki oranda bu 5/8 = 10/16 idi; öyleyse varsayılan toplam artı-değer, daha önceki örneğe göre 5/16 daha yüksektir. Şimdi de desek ki, üretken güç iki karma çıkıyor, o zaman gerekli-emek = 1/32’dir; daha önce = 2/32 (1/16) idi; öyleyse artı-zaman 1/32 oranında yükselmiştir, onunla birlikte artı-değer de. 15/16 ya da 30/32 olan toplam artı-değeri gözönüne alırsak, şimdi bu 31/32’dir. Daha önceki oranla karşı­laştırınca (burada gerekli-emek ¼ idi ya da 8/32), toplam artı-değer şimdi 31/32’dir, oysa daha önce yalnız 30/32 idi, yani 1/32 artmıştır.62* Ama göreli olarak bakınca, birinci örnekte üretimin katlanmasıyla 1/8 ya da 4/32 oranında çoğalmıştı, oysa şimdi yalnız 1/32 oranında, yani 3/32 oranında daha az çoğalmıştır.
      Gerekli-emek 1.000’e inmiş olsaydı, toplam artı-değer = 999/1.000 olurdu. Üretken güç bin katma çıksaydı, gerekli-emek 1/1.000.000 işgününe düşerdi ve toplam artı-değer bir işgününün 999.999/1.000.000 tutarında olurdu; oysa üretken gücün bu çoğalışından önce yalnız 999/1.000 ya da 999.000/1.000.000 idi; demek ki, 999/1.000.000 oranın­da = 1/11 çoğalmış olurdu (ayrıca eklenen 1:11+1/999), yani toplam fazlalık üretken gücün bin kaüna çıkmasıyla henüz 1/11 oranında yük-selmemiştir, yani henüz 3/33 oranında büyümemiştir, oysa birinci örnekte üretken gücün salt iki katına çıkmasıyla 1/32 yükseliyordu. Gerekli-emek 1/1.000’den 1/1.000.000’a düşerse, tam 999/1.000.000 (çünkü 1/1.000 = 1.000/1.000.000’dur) oranında, yani artı-değer kadar azalır.
      Bunları özetlersek, şuraya varırız:
      Birincisi: Canlı emeğin üretken gücünün çoğalması sermayenin değerini, aynı emekle yaraülan ürünlerin ya da kullanım-değerlerinin miktarlarını çoğaltarak –emeğin üretken gücü onun doğal gücüdür– değil, gerekli-emeği azalttığı, yani bunun azalması oranında artı-emeği ya da aynı şey demek olan artı-değeri yarattığı için, çoğalür (ya da işçinin değerini azaltır); çünkü sermayenin üretim süreci yoluyla ulaştığı artı-değer, yalnızca gerekli-emek üzerinde gerçekleşen artı-emeğin fazlalığında vardır. Üretken gücün çoğalması, ancak, gerekli-emeğin artı-emekle olan oranını azaltması halinde ve yalnızca bu oranın azalması ölçüsünde, artı-emeği –yani sermayede ürün olarak nesneleşmiş eme­ğin, işgününün değişim-değerinde nesneleşmiş emek üzerindeki fazla­lığı– çoğaltabilir. Artı-değer tam tamma artı-emeğe eşittir; birinin çoğalışı tam tamına gerekli-emeğin azalmasıyla ölçülür.
      İkincisi. Sermayenin artı-değeri, üretken gücün çarpanı, yani üret­ken gücün (birim olarak, çarpan olarak bulunan) çoğaldığı sayı gibi [sayfa 234] çoğalmaz; başlangıçta gerekli-emeği gösteren canlı işgününün kesrinin aynı kesir üstündeki fazlalığının, üretken gücün çarpanı ile bölünmesi oranında çoğalır. Demek ki, gerekli-emek = canlı işgününün ¼’ü ise ve üretken güç iki kat oluyorsa, sermayenin değeri iki kat büyümez, |[31| 1/8 oranında büyür; bu da eşittir ¼ ya da 2/8 (gerekli-emeği göste­ren işgününün başlangıçtaki kısmı) eksi ¼ bolü 2, ya da = 2/8 -1/8 = 1/8. (Değerin iki kat oluşu, değer 4/2 katı ya da 16/8 katıdır, diye de söylenebilir. Dolayısıyla, yukardaki örnekte üretken güç 16/8 artarsa, kâr yalnız 1/8 büyür. Büyümesinin üretken gücün büyümesine oram = 1:16. (İşte hepsi bu!) Kesir 1 /1.000 idiyse ve üretken güç bin kat artıyor­sa, sermayenin değeri bin kat değil, henüz 1/11 oranında artmaz; 1/1.000 eksi 1/1.000.000, yani 1.000/1.000.000 eksi 1/1.000.000 = 999/1.000.000 oranında artar.)
      Dolayısıyla, sermayenin kendi değerini üretken gücün belirli bir çoğalışı yoluyla çoğalttığı mutlak toplam, işgününün eldeki parçasına, işgününün bölünebilir parçasına bağlıdır ve bu parça gerefc/i-emeği gösterir, böylece de gerekli-emeğin canlı işgününe olan başlangıçtaki oranını dile getirir. Öyleyse üretken gücün çoğalışı belirli bir oranda, sermayenin değerini, örneğin çeşitli ülkelerde farklı olarak çoğaltabilir. Üretken gücün aynı oranda genel bir çoğalışı, sermayenin değerini çeşitli sanayi kollarında değişik ölçüde artırabilir ve bunu da, bu dal­larda gerekli-emeğin canlı işgününe olan değişik oramna göre yapacak­tır. Eğer emek her yerde basit emek, dolayısıyla gerekli-emek aynı şey olsaydı, özgür rekabet sisteminde bu oran bütün iş dallarında doğal olarak aynı olurdu. (Nesneleşmiş emeğin aynı miktarını gösterirdi.)
      Üçüncüsü: Üretken gücün çoğalmasından önce sermayenin artı-değeri ne kadar büyükse, varsayılmış artı-emeğin ya da sermayenin artı-değerinin miktarı ne kadar büyükse, ya da işçinin eşdeğerini oluştu­ran, gerekli-emeği anlatan işgününün kesri de ne kadar küçükse, üretken gücün çoğalmasından önce sermayenin elde ettiği artı-değerin büyümesi o kadar azdır. Sermayenin artı-değeri yükselir, ama her zaman üretken gücün gelişmesine göre daha küçük bir oranda. Demek ki, sermaye ne kadar çok gelişmişse, ne kadar çok artı-emek yaratmış­sa, yalnızca küçültülmüş bir oranda değerlenmesi için, yani kendine artı-değer katmak için, üretken gücün o kadar verimli bir gelişme gös­termiş olması gerekir – çünkü onun sının her zaman, gerekli-emeği gösteren günün kesri ile tam işgünü arasında bulunan orandır. Yalnız bu sınırlar içinde hareket edebilir. Gerekli-emeğe düşen kesir ne kadar küçükse, artı-emek ne kadar büyükse, üretken gücün herhangi bir çoğa­lışı gerekli-emeği öylesine duyarlı biçimde daha az azaltabilir; çünkü payda çok büyümüştür. Sermayenin kendini değerlendirmesi, değer­lenmiş olduğu ölçüde güçleşir. Üretken güçlerin çoğalması sermaye [sayfa 235] için önemsiz olabilir; porsiyonları en aza inmiş olduğu için değerlen­menin kendisi de; o zaman sermaye olmaktan da çıkabilir. Gerekli-emek 1/1.000 olur ve üretken güç üç katma çıkarsa, gerekli-emek yal­nızca 1/3.000’e düşer ya da artı-emek yalnız 2/3.000 oranında büyü­müş olur. Ancak böyle bir şey olmaz, nedeni de emek ücreti büyüdüğü ya da üründe emeğin payı arttığı için değil, emeğin ürününe ya da canlı işgününe oranla gözönüne alındığında, zaten o kadar çok düştü­ğü içindir.63*
      (Bütün bu söylenenler, ancak şimdiki görüş açısından oran için sözkonusu bu soyutlamada doğrudur. Bunları önemli ölçüde değişik­liğe uğratacak başka ilişkiler de ortaya çıkacaktır. Bütün bunlar, çok genel olarak bir anlam taşıyorsa, yalnızca kâr öğretisi ile ilgilidir.)
      Genel olarak şimdilik şu kadarı söylenebilir. Emeğin üretken gücü­nün gelişmesi –önce artı-emeğin konuşu– değerin büyümesi ya da sermayenin değerlenmesi için zorunlu koşuldur. Dolayısıyla sermaye, zenginleşmenin sonsuz güdüsü olarak, emeğin üretken güçlerinin son­suzca çoğalmasına çalışır ve onları yaşama çağırır. Ama öte yandan emeğin üretken gücünün her çoğalışı –bunun kapitalist için kullanım-değerlerini çoğaltması bir yana– sermayenin üretken gücünün çoğal-masıdır ve şimdiki görüş açısından bakınca, emek sermayenin üretken gücü olduğuna göre, yalnız emeğin üretken gücüdür.64*

Sermayenin değerinin artışı üzerine


      ||32| Şimdi bu kadarı açığa kavuştuğuna göre, önce hiç değilse şu noktaya değinilebilir: Üretken gücün çoğalışı, aslında fiyatları yükselt­mez.65* Bir buşel buğdayı örnek alalım. Yarım işgünü bir buşel buğ­dayda nesneleşmişse ve bu, işçinin fiyatı ise, artı-emek yalnız 2 buşel buğday üretebilir. Demek ki, 2 buşel buğday bir işgününün değeridir ve para olarak 26 şilin = 26 şilin. Buşel = 13 şilin. Üretken güç iki katma çıkarsa, bir buşel buğday yalnız = ¼ işgünü = 6½ şilin. Metanın bu [sayfa 236] ayrı parçasının fiyatı üretken güç yoluyla düşmüştür. Ama toplam fiyat aynı kalmıştır; ama şimdi ¾ işgününün fazlalığıdır. Her çeyrek = 1 buşel buğday = 6½ şilin. Öyleyse toplam ürün = 26 ş. = 4 buşel. Daha önceki kadar. Sermayenin değeri 13’ten 183/2’ye çıkıyor. Emeğin değeri 13’ten 6½’ye düşüyor; maddi üretim 2 buşelden 4’e yükselmiş­tir. Şimdi 183/2’dir. Altın üretiminde üretken güç de iki katma çıksaydı, böylece 13 ş. daha önce yanm işgününün ürünü olsa ve yanm işgünü gerekli-emek olsaydı; şimdi ¼ işgününün ürünü olur, böylece 52 ş. ya da 52 eksi 13 ya da 39 ş. daha fazla üretir. 1 buşel buğday şimdi = 13 ş.; eskisi gibi aynı parça fiyat; ama toplam ürün = 52 ş.; önce yalnız = 26 ş. Öte yandan ise 52 ş. satın alıyordu. 4 buşel, daha önce ise 26 ş. yalnız 2 buşel satın alıyor.
      Güzel. Şurası açıktır ki, sermaye artı-emeği, bütün canlı işgününü üretim sürecinde tüketecek kadar yükseltmişse (burada işgününü, işçi­nin [kapitalistin] yararlanmasına verebileceği emek-zamanının doğal miktan olarak alıyoruz; işçi çalışma yeteneğini her zaman yalnız belli bir zaman için, yani belirli bir emek-zamanını [kapitalistin] yararlanma­sına verir), üretken gücün çoğalması emek-zamanım çoğaltamaz, dola­yısıyla nesneleşmiş emek-zamanını da çoğaltamaz. Bir işgünü üretim­de nesneleşmiştir, gerekli emek-zamanı 6 ya da 3 saat, ½ ya da ¼ işgünü olsa da. Sermayenin artı-değeri yani işçiye oranla değeri büyümüştür; – Önce yalnız = 2/4 iken, şimdi = ¾ nesneleşmiş emek-zamanı; ama sermayenin değeri, mutlak emek miktarı değil, göreli emek miktarı büyü­düğü için artmıştır; yani büyüyen emeğin toplam miktan değildir; gene eskisi gibi bütün bir gün çalışılır; o halde artı-zaman (artı-emek-zamanı) mutlak olarak çoğalmamıştır; tersine, gerekli-emeğin miktarı azalmıştır ve böylece göreli artı-emek çoğalmıştır. Gerçekte işçi daha önce bütün gün çalışıyordu, ama yalnız ½ günlük artı-zaman vardı; eskisi gibi gene bütün gün çalışıyor, ama artı-zaman ¾ işgünüdür. Dolayısıyla fiyat (altın ve gümüş değeri aynı şey olarak varsayılmıştır) ya da sermayenin değişim-değeri, üretken gücün iki katına çıkmasıyla çoğalmış oluyor. Ancak bu, ürünün değerini ya da üründe yemden meta olmuş sermayenin değerini değil, kâr oranını ilgilendirir. Ama, aslında, mutlak değerler de bu biçimde çoğalırlar, çünkü sermaye ola­rak, kendi kendini değerlendiren değer olarak konmuş servetin bir kısmı çoğalır. (Sermayelerin birikimi.) Daha önceki örneği alalım. Sermaye = 100 taler olsun ve hem de üretim sürecinde şu parçalara dağılsın: 50 taler pamuk, 40 taler emek ücreti, 10 taler alet. Gene diye­lim ki, hesabı basitleştirmek için, bütün iş aleti bir tek üretim (bu, şim­dilik, henüz tamamen önemsizdir) eyleminde tüketiliyor, böylece değeri ürün biçiminde aynen yeniden ortaya çıkıyor. Bu örnekte canlı emek-gücünde nesneleşmiş emek-zamanım gösteren 40 talere karşılık [sayfa 237] değişimde, emeğin, desek ki 4 saatlik emek-zamanının sermayeye ver­diği 8 saattir. Aletin ve hammaddenin varsayımıyla, işçi, yalnız 4 saat çalıştığında, yani hammaddenin ve aletin kendisine ait olması ve yal­nız 4 saat çalışması halinde, toplam ürün 100 taler tutarında olurdu. İşçi 60 taleri, tüketebileceği 40 taler oranında artırırdı, çünkü en başta 60 taleri –üretim için gerekli hammaddeyi ve aleti– yerine koymuş ve onlara, kendi canlı emek yeteneğinin yeniden-üretimi olarak ya da bu yetenekte nesneleşmiş zamanın yeniden-üretimi olarak, 40 talerlik bir artı-değer eklemiş olurdu. İşe durmadan yeniden başlayabilirdi, çünkü üretim sürecinde hem hammaddenin, hem aletin, ||33| hem de emek-gücünün değerini yeniden-üretmiş olurdu ve üstelik bu sonun­cusu, birincisinin değerini 4 saatlik nesneleşmiş emek olarak sürekli olarak çoğaltma yoluyla gerçekleşirdi. Oysa şimdi yalnız 40 taler emek ücreti alabilir, çünkü 8 saat çalışıyor, yani şimdi onun karşısında ser­maye olarak bulunan iş malzemesine ve alete 80 talerlik bir artı-değer vermiş oluyor; oysa onun kattığı 40 talerlik ilk artı-değer, tam tamına onun emeğinin değeridir. Böylece işçi katmış olacağı artı-değer tam olarak = artı-emek ya da artı-zamandır.66* Dolayısıyla sermayenin değe­ri 100 talerden 140’a yükselmiş olurdu.67*
      Sermaye şimdi basit değişim-değeri olarak alınırsa, mutlak bir artış sağlamış olur, 100 yerine 140 taler; ama, aslında, yalnız bir değer, yani iş malzemesi ve alet için 60 taler, emek için 40 taler, yatırımı yerine koymak için gerekli olmayan bir değer, 40 talerlik yeni bir değer yara­tılmış olur. Dolaşımda bulunan değerler, 40 talerlik daha fazla nesne­leşmiş emek-zamanı olsaydı, 40 taler artmış olacaktı.
      Aynı varsayıma yeniden dönelim: 100 taler sermaye; yani 50 pamuk için, 40 taler emek için, 10 taler de üretim aleti için; artı-emek-zamanı bundan önceki örnekte olduğu gibi aynı kalsın, yani 4 saat ve [sayfa 238] toplam emek-zamanı 8 saat olsun. O zaman hepsinde ürün yalnız = 8 saat emek-zamanı = 140 taler. Emeğin üretken gücünün iki katına çık­tığını kabul edelim; yani hammaddeyi ve aleti, işçinin çalışma yetene­ğinin korunması için gerektiği kadar değerlendirmek üzere işçiye iki saat yeterli olsun. Bütün 4 saatte nesneleşmiş emek-zamanı 40 taler olursa, 2 saatin nesneleşmiş emek-zamanı 20 talerdir. Şimdi bu 20 taler, daha önceki 40 taler kadar kullanım-değerini gösterir. Çalışma yetene­ğinin değişim-değeri yan yarıya azalmıştır, çünkü başlangıçtaki emek-zamanının yarısı aynı kullanım-değerini yaratır, kullanım-değerinin değişim-değeri ise onda nesneleşmiş emek-zamanıyla saf olarak ve yalın olarak ölçülmüştür. Oysa, kapitalist eskisi gibi işçiyi 8 saat çalış­tırır ve böylece işçinin ürünü eskisi gibi 8 saatlik emek-zamanını temsil eder = 80 taler emek-zamanı, buna karşılık hammaddenin ve malzeme­nin değeri aynı kalmıştır, yani 60 talerdir; toplamı daha önceki gibi 140 talerdir. (İşçinin kendisine ise, yaşamak için, 60 talerlik hammaddeye ve alete 20 talerlik bir değer katmaktan daha fazlası gerekli olabilirdi, yani 80 talerlik bir değer, daha yaratması gerekirdi. İşçinin ürününün toplam değeri, demek ki, üretimin iki karma çıkmış olması nedeniyle 100’den 80’e düşmüş, 20 taler, yani 1/5 = %20 azalmış olacaktı. Ama sermayenin artı-zamanı ya da artı-değeri şimdi 4 yerine 6 saat, ya da 40 yerine 60 talerdir. Artışı 2 saat, 20 talerdir. Sermayenin hesabı şimdi şöyle olabilir: hammadde için 50, emek için 20, alet için 10; giderler = 80 taler, kazanç = 60 taler. Ürününü eskisi gibi gene 140 talere satacak­tır, ama daha önceki 40 taler yerine 60 taler bir kazanç elde edecektir. Kapitalist, buna göre, dolaşıma eskisi gibi aynı değişim-değerini veri­yor, 140 taler. Ama sermayenin artı-değeri, 20 taleri büyümüştür. Dolayısıyla, buna göre, kapitalistin 140 talerdeki payı yalnız onun kârının oranıdır. Gerçekte işçi kapitalist için 2 saat daha fazla parasız çalışmıştır; yani 4 yerine 6 saat ve onun için bu, daha önceki oran çer­çevesinde 8 saat yerine 10 saat çalışmış olmak, mutlak emek-zamanını çoğaltmış olmakla aynı şey demektir. Ama gerçekte yeni bir değer de meydana gelmiştir; 20 taler, bağımsız değer olarak, nesneleşmiş emek olarak daha fazla gelmiştir; bu nesneleşmiş emek serbest kalmıştır, yalnızca daha önceki emek-gücü için değişime hizmet etmek için bun­dan bağım koparmıştır. Bu, iki türlü kendini gösterebilir. Ya 20 talerle, bu paranın sermaye olması ve büyümüş değişim-değeri yaratması için o kadar daha fazla emek ortaya konur: yeni üretim sürecinin çıkış nok­tası için daha çok nesneleşmiş emek meydana getirilir; ya da kapitalist, 20 taleri para olarak, üretiminde sanayi ||34| sermayesi olarak gereksin­diklerinin dışında kalan metalara karşılık değişir; emeğin ve paranın dışındaki bütün metalar da böylece 20 taler karşılığında daha çok deği­şilirler; 2 saate karşılık daha çok nesneleşmiş emek-zamanı için. Demek [sayfa 239] ki, bunun değişim-değeri, işte bu serbest kalmış toplam kadar yükselmiştir. Gerçekte, fizyokratların çok “aklı derin” Fransız yayıncısının68 Boisguille-bert’e yönelik olarak belirttiği gibi, 140 taler gene 140 talerdir. Ancak bu 140 talerin yalnız daha çok kullanım-değerini temsil etmesi yanlıştır; bu para, bağımsız değişim-değerinin, paranın, saklı sermayenin, yani servet olarak konmuş servetin daha büyük bir kısmını temsil eder. İktisatçılar sonradan sermayelerin birikimi yoluyla yalnız kullanım-değerlerinin yığınını değil, aynı zamanda da değişim-değerlerinin yığınının birikimini açıklarken bunu kabul ederler; çünkü Ricardo’ya göre de, sermayelerin birikiminin öğesi, mutlak artı-emek yoluyla olduğu kadar göreli artı-emek yoluyla da tamamlanmış olarak sağlan­mıştır69 – başka türlü olması da olanaksızdır. Öte yandan, bizzat Ricardo tarafmdan en iyi biçimde geliştirilmiş tabloda görüldüğü gibi, yalnız üretken gücün çoğalması yoluyla yaratılmış olan bu 20 taler fazlalık gene sermaye olabilir.70 Daha önce 140 talerden (sermayenin tüketilmesi şimdilik bir yana bırakılmıştır) yalnız 40 taler yeni sermaye olabiliyordu; 100 [yeni] sermaye olmaz, sermaye olarak kalır; şimdi 60, yani 20 talerlik değişim-değeri kadar daha büyük bir sermaye vardır. Öyleyse, eskisi gibi bir servetin genel toplamı doğrudan büyümediği halde, değişim-değerleri, bunun gibi servet çoğalmıştır. Neden çoğal­mıştır? Çünkü genel toplamın hem salt dolaşım aracı, hem de para, hem eşdeğer, hem de kendisi için değişim-değeri olan kısmı çoğalmıştır. Serbest kalan 20 taler, ya para olarak birikir, yani değişim-değerinin genel (soyut) biçiminde, varolan değişim-değerlerine eklenir; ya da hepsi birden dolaşıma girer ve sonra da bununla satın alman metaların fiyatları yükselir; hepsi birden daha çok parayı temsil eder ve altının üretim maliyeti düşmediği için (daha çok, üretken duruma gelen ser­maye ile üretilmiş metaya oranla yükseldiği için), daha çok nesneleşmiş emeği temsil eder (bu da başlangıçta üretici bir sermaye tarafında bulunduğu halde şimdi daha pahalı metalar üreten öteki sermayelerin tarafında bulunan fazlalığın sonucudur); ya da 20 taler, doğrudan, baş­langıçta dolaşan sermaye tarafından sermaye olarak kullanılır. Böylece 20 talerlik –kendi kendini koruyan ve değerlendiren servetin topla­mı– yeni bir sermaye konmuştur. Sermaye, 20 talerlik değişim-değeri kadar artmıştır. (Aslmda dolaşım bizi henüz hiç ilgilendirmiyor, çünkü burada yalnızca sermaye üzerinde durmaktayız ve dolaşım yalnızca para olarak sermaye biçimi ile onun sermaye olarak biçimi arasında [sayfa 240] aracılık yapabilir; birinci sermaye, parayı sermaye olarak gerçekleştire­bilir, yani daha önce tükettiğinden daha çok tükettiği metalar karşılı­ğında değişebilir; ama, bu metaların üreticisinin elinde, bu para serma­ye olur. Öyleyse, birinci sermayenin elinde doğrudan ya da, bir dolam­baçtan sonra, başka bir sermayenin elinde sermaye olur. Ancak öteki sermaye her zaman bu durumu ile gene sermayedir; ve burada üzerin­de durduğumuz bu durumuyla sermaye, yani bir toplumun sermayesidir. Sermayelerin çeşitliliği vb. henüz bizi ilgilendirmiyor.) Bu 20 taler yal­nızca iki biçimde ortaya çıkabilir. Para olarak ve böylece sermayenin kendisi henüz sermaye olmamış paranın –çıkış noktasının– belirle­mesinde gene vardır; değişim-değerinin ya da genel servetin soyut ve bağımsız biçiminin belirlenmesinde; ya da gene sermayenin kendisi olarak, nesneleşmiş emeğin canlı emek üzerindeki yeni egemenliği olarak vardır.71* (Kullanılan sermayenin kitlesinin her çoğalışı, üretken gücü, hem aritmetik oranda, hem de geometrik oranda çoğaltır; buna karşılık sermaye kân ise –üretken gücün çoğaltıası olarak– ancak çok daha düşük oranda çoğaltabilir. Sermayenin çoğalışının üretken gücün çoğalışı üzerindeki etkisi, üretken gücün çoğalışının sermayenin büyümesi üzerindeki etkisinden sonsuz ölçüde daha yüksektir.) Genel servet olarak para biçiminde (nesne biçiminde, yalnızca soyut olması bakımından) ya da yeni canlı emek biçiminde maddeleşir. Kapitalist 140 talerden diyelim ki 20’sini kullanım-değeri olarak kendi kendisi için dolaşım aracı olarak para aracılığıyla tüketiyor. O zaman birinci varsayımda yalnız daha büyük bir sermaye ile, 120 talerlik daha büyük değişim-değeri ile (100’ün yerine) kendini değerlendirme sürecine baş­layabiliyordu. Üretken güçlerin iki katına çıkmasından sonra, tüketi­mini sınırlamaksızın, bunu 140 talerle yapabilir. Değişim-değerlerinin daha büyük bir kısmı, kullanım-değerinde kaybolacak yerde değişim-değeri olarak pekişiyor (doğrudan pekiştiği gibi üretim yoluyla sağlan­mış olarak da pekişebilir). Daha büyük sermaye yaratmak daha büyük değişim-değeri yaratmak demektir, oysa değişim-değeri basit değişim-değeri olarak doğrudan biçiminde verimliliğin artışı yoluyla çoğalma­makla birlikte sermaye olarak çoğalmış biçiminde bulunur. 140 talerlik bu daha büyük sermaye daha önceki 120 talerlik ||35| sermayeden kesinlikle daha çok nesneleşmiş emeği temsil eder. Bundan dolayı da, hiç değilse göreli olarak, hareket halindeki daha çok canlı emeği sağlar ve dolayısıyla da sonunda daha büyük basit değişim-değerini yeniden-üretir. %40 oranında 120 talerlik sermaye, %40 oranında 60 talerlik bir ürünü ya da basit değişim-değerini üretiyordu; 140 talerlik sermaye ise 64 talerlik bir basit değişim-değeri üretir. Burada değişim-değerinin [sayfa 241] çoğalması sermayenin biçimine gene doğrudan basit biçimdeki değişim-değerinin çoğalması biçiminde vardır. Bunu saptamak son derece önemlidir. Ricardo72 gibi, değişim-değeri çoğalmıyor demek yeterli değildir: bu servetin soyut biçimi demektir; sözkonusu olan yalnız sermaye olarak değişim-değeridir. Onun burada gözönüne aldı­ğı yalnızca başlangıçtaki üretim sürecidir. Ama göreli artı-emek çoğalırsa –ve bundan dolayı sermaye de mutlak olarak çoğalırsa–, zorun­lu olarak dolaşım içinde değişim-değeri olarak varolan göreli değişim-değeri, bu haliyle para da çoğalır ve bu yüzden üretim sürecinin aracı­lığıyla mutlak değişim-değeri de. Başka bir deyişle, aynı miktardaki değişim-değerinden –ya da paradan–, değerlendirme sürecinin ürünü de bu basit biçimde ortaya çıkar – (artı-değer yalnız sermaye ile, üretim sürecinden önce varolan biçimi ile değerle ilişkisi bakımın­dan üründür; kendisi için bağımsız varlık olarak görülünce, yalnızca nicel bakımdan belirli değişim-değeridir) – bir kısmı serbest kalmıştır, varolan değişim-değerlerinin eşdeğeri olarak ya da varolan emek-zamanı için eşdeğer olarak bulunmaz. Varolanlara karşılık değişilirse, onlara bir eşdeğer vermez, bir eşdeğerden daha fazlasını verir ve böy­lece onların tarafında değişim-değerinin bir kısrmru serbest bırakır. Toplumun o ölçüde zenginleştiği bu serbest kalmış değişim-değeri hareketsiz halde yalnız para olabilir, sonra da yalnız servetin soyut biçimi çoğalmıştır; hareketli halde iken yalnız yeni canlı emekte gerçek­leşebilir (ister daha önce uyuyan emek harekete geçirilir, ya da yeni emekçiler sağlanabilir (nüfuslaşma hızlanır), ya da değişim-değerlerinin, dolaşımda bulunan değişim-değerlerinin yeni çevresi genişler; üretim açısından olabilir, çünkü serbest kalan değişim-değeri yeni bir üretim dalı açar, yani değişim-değerinin yeni bir nesnesi, yeni bir kullanım-değeri biçiminde nesneleşmiş emek; ya da nesneleşmiş emeğin yeni bir ülkede, ticaretin genişlemesiyle dolaşım çemberine sokulması yoluyla aynı şeye erişilir). Demek ki bunun yaratılması zorunludur.
      Ricardo’nun konuyu açıklamaya çalıştığı (kendisi bu konuda açık­lıktan çok uzaktır) biçimin aslında anlattığı yalnız şudur: Kendisi hemen belirli bir oran ortaya atıyor; bunun yerine doğrudan demesi gerekirdi ki, basit değişim-değerlerinin aynı toplamından daha az bir kısmı basit değişim-değeri biçiminde (eşdeğer), daha büyük bir kısmı da para biçiminde (durmaksızın yeniden meydana gelen sermayenin nuhnebiden kalma ilk biçimi olarak paranın; sikkenin vb. değil, para­nın belirlemesindeki paranın) oluşur; bu yüzden, kendisi için değişim-değeri, yani değer olarak varolan kısmı, servet olarak biçimiyle serveti büyür (oysa, Ricardo tam bir yanlış sonuca vararak diyor ki, servet [sayfa 242] yalnız kullanım-değeri olarak maddileşmiş, maddi servet biçiminde büyür). Bu niteliği ile servetin meydana gelişi, ranttan değil de, yani Ricardo’ya göre, üretken gücün çoğalmasından değil de, tersine bunun azalmasından çıktığına göre, onun tarafından hiç kavranmamıştır. Ricardo çok hoş çelişkilere dolanıp kalıyor. Konuyu onun biçiminde ele alalım 1.000’lik sermaye 50 işçiyi harekete geçirdi; ya da 50 canlı işgününü; üretken güçlerin iki katına çıkmasıyla 100 işgününü harekete getirebi­lir. Ama bunlar varsayımda yoktur ve keyfî olarak buraya alınmışlar­dır, çünkü aksi halde –daha çok gerçek işgünü hesaba sokulmuyor­sa– artan verimlilikle değişim-değerinin çoğalışını kavramıyor demektir. Öte yandan değişim-değerlerinin bir öğesi olarak nüfusun artışı onun tarafından hiçbir yerde geliştirilmemiştir; hiçbir yerde açık ve belirgin olarak dile bile getirilmemiştir. Sözkonusu varsayımda serma­ye 1.000 ve işçi 50’dir. Onun da bundan çıkardığı doğru sonuç şudur (bkz: defter V, cilt II): 25 işçi ile 500’lük sermaye, daha önceki aynı kullanım-değerini üretebilir; öteki sermaye 500, öteki 25 işçi ile yeni bir iş kuruyor ve 500’lük değişim-değeri de üretiyor. Kâr gene aynıdır, çünkü 500’ün öteki 500 karşılığında değişilmesiyle değil, kârın ve emek ücretinin başlangıçta 500’de bölündüğü paylardan çıkar ve deği­şim de eşdeğerlerin değişimidir, bu ise Ricardo’nun bunu özellikle geliştirdiği dış ticarette olduğu gibi değeri çoğaltamaz. Çünkü burada eşdeğerlerin değişimi, A’ran elinde bulunan ve B ile değişimden önce varolan değerin, B ile değişimden sonra da onun elinde olduğu anla­mına gelir. Toplam değer ya da servet, aynı kalmıştır. Ama kullanım-değeri, ya da servetin maddesi iki katına çıkmıştır. Şimdi –üretken güç­lerin çoğalması gözden geçiriliyorsa– servet olarak servetin, değişim-değeri olarak kendisinin büyümesi gerektiği konusunda kesinlikle hiçbir neden yoktur. Üretken güçler gene her iki ||36| dalda73* iki katına çıkıyorsa, A sermayesi gene 250’si 12½ işgünü ve 250’si 12½ işgünü, B sermayesi de bunun gibi parçalarına ayrılır. Şimdi aynı 1.000 sterlin değişim-değeri ile dört sermaye vardır, bunlar eskisi gibi hep birlikte 50 canlı işgünü74* tüketirler ve iki katına çıkmadan öncekine göre dört kat fazla kullanım-değerini tüketime yarar durumda üretirler. Ricardo, onu düzeltmeye kalkanların yaptığı ahmaklıkları yapmayacak kadar kla­siktir; oysa onlar daha büyük değeri, üretken güçlerin çoğalmasının sonucu olarak, dolaşımda birinin daha pahalı sarması yoluyla meyda­na getirtirler. 500’lük sermaye, meta, basit değişim-değeri olur olmaz, [sayfa 243] 500 karşılığında değişilecek yerde, 550 karşılığında (%10’a) değişir, ama o zaman anlaşılan öteki değişim-değerinde 500 yerine yalnız 450 alır ve genel toplam eskisi gibi 1.000 olarak kalır. Ticarette bu yeterince sık olur, ama yalnız sermayenin birinin kârını ötekinin kaybı yoluyla açıklar, sermayenin kârım değil, ve bu varsayım olmaksızın ne bir yanda, ne de öteki yanda kâr vardır. Dolayısıyla Ricar-do’nun süreci, üretken gücün çoğalmasından başka bir sınır olmaksızın sürüp gidebilir (bu da gene nesneldir, önce ekonomik ilişkinin de dışında bulunur); bu çoğalma 1.000 sermaye ve 50 işçi ile gerçekleşebilir. Şuraya bakınız: “Sermaye, bir ülkenin servetinin gelecekteki üretim amacıyla kullanılan kısmıdır ve servet gibi aynı tarzda çoğalabi-lir”.75 (Çünkü ona göre servet, kullanım-değerlerindeki fazlalıktır ve basit değişim açısından bakınca, aynı nesneleşmiş emek sınırsız kullanım-değerlerinde anlatı-labilir ve aynı miktarda nesneleşmiş emek bulunduğu sürece her zaman aynı değişim-değeridir, çünkü bunun eşdeğeri, içinde bulunduğu değişim-değerlerinin yığını ile ölçülmez, kendi miktarı ile ölçülür.) “Ek bir sermaye, ister pek büyük bir beceri ve makinelerin geliştirmeleri saye­sinde sağlanmış olsun, ya da ister gelirin verimli kullanılması sayesinde sağlanmış olsun, gelecekteki gönencin oluşmasında eşit ölçüde etkilidir; çünkü gönenç” (kullanım-değeri) “her zaman üretilen metaların miktarına bağlıdır” (anlaşıldığına göre, biraz da onların çeşitliliğine), “üretimde kullanılan aletlerin üretebileceği kolaylık hesaba katılmaz” (yani onlarda nesneleşmiş emek-zamanı). “Belli bir miktarda giyim ve yiyecek maddesi aynı sayıda insanı geçindirir ve çalıştırır; ama bunların üretiminde 200 kişi çalıştırılmışsa, onların değeri” (değişim-değeri) “iki kattır76 Üretken gücün çoğalması yoluyla 100 işçi daha önceki 200 ile olduğu kadar kullanım-değeri üretiyorsa, o zaman “200’ün yansı işten çıkarılır, geri­ye kalan 100, daha önceki 200 kadar üretir. Öyleyse sermayenin yarısı iş kolundan dışarı alınabilir; emek kadar sermaye de serbest kalmıştır. Sermayenin bir yarısı, daha önce sermayenin tamamının yaptığı hiz­meti yerine getirdiği için bu kez iki sermaye oluşturulmuştur vb.” (karş: 39,4077 Agy, ulusal ticaret üzerine ve bu konuya sonra gene dön­memiz gerekecek). Ricardo burada işgününden söz etmiyor; kapitalis­tin, önce nesneleşmiş yarım işgününü işçinin bir tam canlı işgününe karşılık değişince, gerçekte yalnız yarım canlı işgünü kazanması, çünkü öteki yansını da nesneleşmişlik biçiminde işçiye verip canlılık biçimin­de ondan alması, yani işgününün yarısını işçiye ödemesi, bunu da aynı andaki işgünleri, yani çeşitli işçiler biçiminde yapması; işin özünde bir [sayfa 244] değişiklik yapmaz, yalnızca anlatamda değişme vardır. Bu işgünlerinin her biri gene artı-zaman sağlar. Kapitalistin daha önce işgünü için bir sının varsa, şimdi 50 işgünü için vardır vb.. Belirtildiği gibi, bu biçimde sermayelerin verimlilik yoluyla çoğalması ile değişim-değerlerinin çoğalması sağlanmamıştır, ve Ricardo’ya göre, bundan dolayı nüfus da, değişim-değeri ya da kullanım-değerlerinin niceliği azalmaksızm, örneğin 10.000.000’dan 10.000’e inebilir (karş: Ricardo’nun kitabının sonu78). Sermayede çelişkilerin içerildiğini yadsıyacak en son biz oluruz. Daha çok bizim amacımız, bunları tam olarak geliştirmektir. Oysa Ricardo bunları geliştirmiyor, tersine değişimde değerin servetin oluşma­sında önemsiz olduğunu düşünerek bunlara değinmiyor. Bu demektir ki, değişim-değeri üzerine kurulu bir toplumda ve servetin bu değerden geldiği yerde, üretken güçlerin gelişmesi ile birlikte vb. bu servet biriminden doğan çelişkilerin varolmadığını, böyle bir toplumda servetin artmasını ||37| güvenceye almak için değerin gelişmesinin gerekli olmadığını, bunun sonu­cu olarak da servet biçimi olarak değerin servetin kendisini ve onun geliş­mesini hiç etkilemediğini ileri sürüyor, bu demektir ki, o, değişim-değerini salt biçimsel olarak görüyor. Bu kez ise gene aklma geliyor ki, 1) kapitalisti ilgilendiren şey değerdir, ve 2) tarihsel bakımdan üretken güçlerin ilerlemesi (aynı zamanda uluslararası ticaretin ilerlemesini düşünmeliydi) ile bu nitelikteki servet, yani değer toplamı büyür. Bunu nasıl açıklamalı? Sermayeler nüfustan daha hızlı yığılır; bununla ücret de yükselir; nüfus da; tahıl fiyatları da; üretimin güçlüğü ve değişim-değerleri de. Bu noktada en sonunda ise dolaşık yola ulaşılır. Üretimin güçlüğünün artmasının değil, tersine, üretken güçlerin büyümesinin sözkonusu olduğu bu noktada, rantla ilgili nedeni tamamıyla bir kena­ra bırakacağız. Sermayelerin birikimiyle birlikte ücret, aynı zamanda nüfus artmazsa yükselir; işçi evlenir, üretim mahmuzlanır ya da çocuk­ları daha iyi yaşar, vaktinden önce ölmezler vb.. Kısacası nüfus büyür. Ama onun büyümesi işçiler arasında rekabeti ortaya çıkarır ve böylece işçiyi, emek-gücünü kapitaliste yeniden değerine, hatta bazan değerinin altında satmaya zorlar. Şimdi birikmiş sermaye, bu arada daha yavaş büyümüş olan bu sermaye, daha önce ücret biçiminde, yani para ola­rak, emeğin kullanım-değerini satın almak için harcadığı fazlalığa, yeniden para olarak, canlı emekte sermaye olarak değerlendirmek üzere sahiptir ve şimdi daha büyük miktarda işgününe de sahip oldu­ğu için, onun değişim-değeri gene büyür. (Bu bile Ricardo tarafından doğru geliştirilmemiş, rant teorisi ile birbirine karıştırılmıştır; çünkü nüfusun artması, daha önce ücret biçiminde sermayeden kaybolan fazlalığı şimdi ondan rant biçiminde dışarı çıkarıyor.) Ama nüfusun artışı bile onun öğretisinden doğru olarak anlaşılmaz. Sermayede nesneleşmiş emeğin bütünü ile canlı işgünü arasında içkin bir ilişkinin [sayfa 245] oluştuğunu (bunun 50 × 12 saatlik bir işgünü, ya da 50 işçinin oniki saatlik emeği olarak tasarlanması, ilişki için aynı şeydir) ve bu içkin ilişkinin ise canlı emek gününün kesrinin oram, ya da nesneleşmiş emek için eşdeğerin oranı olduğunu, işçinin bu oranla ücretini aldığını ve bunun canlı işgünü ile olan oran olduğunu; bütünün de günün kendi­si olduğunu ve içkin ilişkinin, gerekli-emek saatlerinin kesri ile artı-emek saatleri arasındaki değişken ilişki (günün kendisi değişken olmayan büyüklüktür) olduğunu hiçbir yerde geliştirmemiştir. Bu ilişkiyi geliş­tirmediği için, şunu da geliştirmemiştir {bu niteliği ile sermaye sözkonu-su olduğu ve üretken güçlerin gelişmesi dış ilişki olarak alındığı için, şimdiye kadar bu nokta bizi hiç ilgilendirmiyordu): Üretken gücün gelişmesi de, hem sermayenin çoğalmasını, hem de aynı zamanın işgünlerini gerektirir, ama bir işgününü (ister 50 × 12’lik bir işgününü, ister 600 saati) harekete geçiren sermayenin varolan sının çerçevesin­de, kendi üretken gücünün gelişmesi için de sınırdır.
      Ücret, yalnızca işçiyi değil, aynı zamanda onun yeniden-üretimini kapsar; böylece işçi sınıfının kopyası ölürse, onun yerini bir öteki alır; 50 işçi ölmüşse, onların yerini alacak 50 tane yenisi vardır. 50 işçinin kendisi –canlı emek-gücü olarak– hem kendi üretimlerinin giderleri­ni, hem de 50 yeni bireyin onların yerine geçmesi için ücretlerinin üzerinde birey olarak onların ana-babalarına ödenmesi vaktiyle gerek­li olmuş giderleri temsil eder. Demek ki, nüfus ücret ödenmeden de ilerliyor. Acaba neden gerektiği kadar hızlı ilerlemiyor? Özel bir uyarı mı alması gerekli? Bunun tek nedeni, bu yoldan sermayeye, Ricardo’nun anladığı gibi daha çok “servet” sağlaması için hizmet edilmemiş olma­sı, sermayenin daha çok değere, daha çok nesneleşmiş emeğe kumanda etmek istemesidir. Ancak sermaye, buna, emek ücreti düşerse gerçek­ten sözkonusu anlamda kumanda edebilir; yani aynı sermaye için daha çok canlı emek günü nesneleşmiş emek karşılığında değişilmeli ve dolayısıyla daha büyük değer yaratılmalıdır. Ricardo, emek ücretini düşürmek için nüfusun çoğalmasını koşul yapıyor. Burada nüfusun çoğalmasını kanıtlamak için, işgünlerine talebin artmasını, başka bir deyişle, sermayenin daha çok nesneleşmiş emek (emek-gücünde nesne­leşmiş) satın alabilmesini, yani sermayenin değerinin büyümüş olması­nı koşul yapıyor. Oysa başlangıçta tam anlamıyla ters bir önvarsayım-dan hareket ediyor ve bundan hareket ettiği için yolu yalnızca dolaştı­rıyordu. 1000£, 500 işgünü satın alabilir ve üretken güç büyürse, ya 500 işgününü aynı işkolunda kullanmaya devam edebilir, ya da bunlar bölünür ve bir işkolunda 250, ötekinde 250 kullanılır, böylece sermaye de 500’lük 2 sermayeye bölünür. Ama asla 500 işgününden fazlasma kumanda edemez, çünkü aksi halde, Ricardo’ya göre, hem onun tara­fından üretilmiş kullanım-değerlerinin, hem de bunların [sayfa 246] değişim-değerinin, sermayenin kumanda ettiği nesneleşmiş emek-zamanının, çoğalmış olması gerekirdi. Dolayısıyla Ricardo’nun varsayımından emek için daha büyük bir talep çıkmaz. Ama çıkarsa ||38| sermayenin değişim-değeri büyümüş demektir. Karş: Değer Konusunda Malthus, o da çelişkileri seziyor, ama tam bunu geliştirmek istediği noktada becerik­sizliğe kapılıyor.

Emek işlediği malzemenin ve kullandığı aletin değerini yeniden-üretmez. Emek
sürecinde kendi nesnel koşulları olarak onlarla ilişkiye girerek, bunların
değerini korur. Bu canlandırıcı ve koruyucu güç sermayeye bedavaya malolur;
daha çok sermayenin kendi gücü olarak ortaya çıkar vb.


      Şimdiye kadar hep sermayenin yalnız iki öğesinden, canlı işgünü-nün iki bölümünden, bunların birinin ücreti, ötekinin kârı, bir tanesi­nin gerekli-emeği, ötekinin artı-emeği gösterdiği biçiminde söz ettik. Peki, iş malzemesinde ve iş aletinde gerçekleşmiş olan, sermayenin öteki iki parçası nerede kaldı? Basit üretim sürecine gelince, emek, çalışmayı kolaylaştıran aleti, kendisini yansıtan ve kendisinin biçim verdiği malzemeyi gerektirir. Bu biçim ona kullanım-değerini verir. Değişimde bu kullanım-değeri, içerdiği nesneleşmiş emek olarak değişim-değeri olur. Ama sermayenin öğeleri olarak bunlar, emeğin yerine getirmesi gereken değerler midir? Öyleyse yukardaki örnekte (ve böyle itirazlar Ricardo’ya karşı yığınlarca yapılır; kendisi, salt kârı ve ücreti üretim maliyetinin parçaları olarak görür, makineyi ve malze­meyi dışlar), 100’lük sermaye pamuk için 50, emek ücreti için 40, alet için 10 diye bölününce; 40 talerlik emek ücreti = 4 saat nesneleşmiş emek olduğunda, sermaye 8 saat çalıştırınca, emek için 40 taler, artı-emek-zamanı (kâr) için 40 taler, alet için 10 taler, pamuk için 50 taler = 140 taler üretmek zorunda olan işçinin, yalnız 80 taleri yeniden-ürettiği anlaşılıyor. Çünkü 40 taler yarım işgününün ürünüdür, 40’ı da öteki artı-yarımdır. Ama 60 taler, sermayenin öteki iki parçasının değeridir. İşçinin gerçek ürünü 80 taler olduğu için, kendisi 140’ı değil, yalnız 80’i yeniden-üretilebilir. Oysa 60’m değerini azaltması gerekirdi; çünkü 80’in 40’ı onun emek ücreti içindir; geri kalan 40 artı-emek 60’tan 20 daha azdır. Kapitalist 40’lık bir kâr yerine, sermayenin alet ve malze­meden oluşan başlangıçtaki kısmı üzerinden 20’lik bir zarara uğraya­bilir. Aldığı ücretin gösterdiği gibi, işgününün bir yansı alet ve malze­me ile birlikte yalnız 40 taler yarattığına, öteki yansı da yalnız o kadar getirdiğine göre, işçi, 80 taler dışında 60 taler değeri daha nasıl sağla­yacak? Ayrıca, yalnız bir işgünü çalışabilir, bir işgününde iki gün çalı­şamaz. Desek ki, 50 taler malzeme = x lira pamuk ipliği; 10 taler alet = iğ. Şimdi önce kullanım-değeri sözkonusu olunca, işçinin, pamuk iğin girebileceği iplik, ağaç ve demir biçimini almamışsa, dokuma, daha [sayfa 247] yüksek bir kullanım-değeri üretemeyeceği açıktır. Onun kendisi için üretim sürecinde 50 taler ve 10 taler, iplik ve iğden başka bir şey değildir, değişim-değeri değildir. İşçinin emeği bunlara daha yüksek bir kullanım-değeri vermiş, onlara 80 talerük nesneleşmiş emek miktarı, yani kendi emek ücretinin yeniden-üretildiği 40 taler, 40 arn-zaman eklemiştir. Kullanım-değeri –dokuma– fazladan bir işgünü içerir, ama bunun yansı yalnızca sermayenin bir kısmının yerine geçer, buna karşılık emek-gücü üzerindeki kumanda değişilmiştir. İplikte ve iğde içerilen, ürün değerinin bir kısmım oluşturan nesneleşmiş emek-zamanını işçi yaratmamıştır; onun için bunlar, başka bir biçim verdiği ve yeni emek kattığı malzeme idi ve öyle kalmıştır. Tek koşul, onun bunları saçıp savurmamasıdır ve ürünü kullanım-değerine ve eskisinden daha yük­sek bir kullanım-değerine sahip olduğuna göre, saçıp savurmamıştır. Sermaye şimdi nesneleşmiş emeğin iki parçasını içerir – işçinin işgü­nünü ve onun malzemesi olan iplik ve iğde ondan bağımsız halde, onun emeğinden önce içerilen emeği. Daha önce nesneleşmiş emek, işçinin emeğinin koşulu idi; önce bu onu emek yapıyordu ve işçiye bir şey yüklemiyordu. Bunların sermayenin öğeleri olarak, değerler olarak gerekli olmadığım, sermayeden bir karşılık almadığını varsayalım. O zaman ürünün değeri, eğer işçi tam bir gün çalışmışsa 80, yarım gün çalışmışsa 40 taler olur. Bu değer = nesneleşmiş bir işgünü olabilir. Bunlar gerçekten üretimde işçiye bir maliyet yüklemez; ancak bu, onlarda nesneleşmiş emek-zamanını ortadan kaldırmaz, bu kalır ve yalnız başka biçimdedir. İşçi, dokumanın dışında ipliği ve iği de aynı işgününde yaratmak zorunda kalsaydı, aslında süreç olanaksız halde bulunurdu. Bunlar ise kullanım-değerleri olarak başlangıçtaki biçimde bulunmadıkları değişim-değeri olarak işçinin emeğini gerektirmedik­leri, basbayağı varoldukları için, işçinin bir işgününün eklenmesi bir işgünü olarak daha yüksek değerde bir ürün yaratır. Ama işçi bunu, işgünü üzerindeki bu fazlalığı yaratamadığı, malzeme olarak, koşul olarak hazır bulduğu takdirde yaratır. Ancak bu takdirde denebilir ki, işçi bu değerleri, emek olmaksızın çürüyebilecekleri, yararsız kalacakla­rı zaman yeniden yaratır; ama bunlar olmayınca emek de yararsız kalabi­lir. İşçi bu değerleri yeniden-üretiyorsa, bu olgu, işçinin onlara daha yüksek değişim-değeri vermesi, ya da herhangi bir sürece onların değişim-değeri ile birlikte girmesi yoluyla değil, onları yalnızca üreti­min basit süreci altına sokması, doğrudan çalışması yoluyla gerçekleşir. ||39|Ama bunun işçiye, bunların işlenmesi ve daha çok değerlenmesi için gereksindiği emek-zamanı yanında daha fazla emek-zamanı mali­yetini yüklemesi sözkonusu değildir. Bu, sermayenin çalışmak için ona koyduğu koşulun gereğidir. İşçi bunları yalnızca, onlara daha yüksek bir değer vererek üretir ve bu daha yüksek verilmiş değer = işçinin [sayfa 248] işgünü. Yoksa bunları işçi olduğu gibi bırakır. Onların eski değerinin korunması, onlara yeni bir değer eklenerek olur, eski değerin kendisi­nin yeniden-üretümesi, yarahlması yoluyla değil. Bunlar daha önceki emeğin ürünü olduğuna göre, önceki emeğin bir ürünü, daha önce nesneleşmiş emeğin bir toplamı, işçinin ürününün bir öğesi kalır, yeni değeri dışında ürün, eskisini de içerir. Dolayısıyla işçi gerçekte üründe, ona eklediği yalnız bir işgününü yerûden-üretir ve eski değerin korun­ması ona, yenisinin eklenmesinin yüklediği maliyet dışında bir yük getirmez. İşçi için bu yalnız malzemedir ve biçimini değiştirse de mal­zeme olarak kalır; yani emeğinden bağımsızdır. Bu malzemenin yalnız başka biçime girdiği için öyle kalması, emek-zamanmı da içermesi, sermayenin konusudur, işçinin değil; bunun gibi, işçinin emeğinden bağımsızdır, emekten önce varolduğu gibi ondan sonra da varlığını sür­dürür. Yeniden-üretim denilen şey işçiye emek-zamanı yüklemez, ancak onun emek-zamanırun koşuludur, çünkü bu, onun emeğinin malzemesi olarak varolan maddenin kullanılmasından, onun karşısın­da malzeme olarak bulunmasından başka bir şey değildir. O halde işçi, bu amaçla özel emek-zamanını ekleme yoluyla değil, bizzat çalışma eylemi yoluyla eski emek-zamanını yerine koyar. Bunu doğrudan yeni­sinin eklenmesi yoluyla yerine getirir ve bu yoldan da eskisi üründe korunur ve yeni bir ürünün öğesi olur. Öyleyse işçi işgünü ile ham­maddeyi ve aleti, bunlar değer olduğuna göre, yerine koymaz. Eski değerin bu korunuşunu kapitalist gene bedava, artı-emek olarak elde eder. Ama bunu karşılıksız elde edişi, aynı şeyin işçiye hiçbir şey yükleme-mesinin değil, malzemenin ve iş aletinin işçinin elinde varsayılmasının sonucudur ve bu yüzden işçinin, sermayenin elinde nesneleşmiş biçimde bulunan emeği kendi emeğinin malzemesi yapmaksızın ve dolayısıyla da bu malzemede nesneleşmiş emeği korumaksızın çalışa­mayacağı içindir. Dolayısıyla kapitalist, ipliğin ve iğin –bunların değe­rinin– değerine göre dokumada bulunması, yani korunması için işçi­ye hiçbir şey ödemez. Bu korunma doğrudan, daha yüksek değeri getiren yeni emeğin eklenmesi yoluyla olur. Böylece sermaye ile emek arasındaki ilk ilişkiden ortaya çıkan, canlı emeğin nesneleşmiş emeğin canlı emeği olarak ilişkisi yoluyla yaptığı hizmetin, işçiye de hiçbir şey yüklememesi gibi, sermayeye hiçbir gider yüklememesidir, yalnızca emeğin malzemesinin ve aletinin onun karşısında sermaye olduğu, ondan bağımsız koşullar olduğu ilişkisini gösterir. Eski değerin korun­ması, yenisinin eklenmesinden ayrı bir olgu değildir, ancak kendiliğin­den oluşur; onun doğal sonucu olarak ortaya çıkar. Ancak bu korun­manın sermayeye ve işçiye de bir şey yüklememesi sermaye ile emeğin, aslında birinin kârı ve ötekinin ücreti demek olan ilişkisinde saptan­mıştır. [sayfa 249]
      Kapitalistin biri şöyle düşünebilir (hesabı için de aynı hizmeti görür): Eğer 100 talerlik bir sermayesi varsa, 50 taler pamuk, emek elde etmek için 40 taler yiyecek maddesi, 10 taler alet, üretim giderlerine ek olarak %10 da kâr hesap ederse, emeğin ona pamuk için 50, yiyecek maddesi için 40 taler, alet için 10 taler, 50, 40 ve 10 üzerinden %10 sağ­laması zorunludur; böylece düşüncesine göre emeğin ona 55 taler hammadde, 44 taler yiyecek maddesi, 11 taler alet, toplam = 110 taler yaratması gerekir. Ricardo’ya karşı bir yenilik olarak büyük bir iddia ile ileri sürülmesine karşın, ekonomistler için79 bu garip bir düşünce­dir.80* İşçinin işgünü = 10 saat ise ve 8 saatte 40 taler yaratabiliyor, yani ücretini yaratabiliyorsa, ya da aynı şey demek olan bir sonuçla, çalışma gücünü koruyor ve yerine getirebiliyorsa, sermaye için ücreti yerine koymak üzere 4/5 güne gereksinir ve sermayeye 1/5 artı-emek ya da 10 taler verir. Demek ki, sermaye, değişimde 40 taler ücret için, 8 saat nesneleşmiş emek için, 10 canlı emek elde eder ve bu fazlalık onun kârının tamamını oluşturur. Öyleyse işçinin yarattığı bütün nesneleş­miş emek 50 talerdir ve aletin ve hammaddenin giderleri ne kadar olursa olsun, bunlara daha fazlasını ekleyemez, çünkü fazla emekte onun bir günü nesneleşebilir; 60 taler hammadde ve alete 50 taler eklemesiyle–10 saatlik emek (bunun 8’i yalnız ücretin yerine geçer) –aynı zamanda malzemeyi ve aleti korur– bu koruma da gene, canlı emekle yeniden bunların ilişkiye girmesi, alet ve malzeme olarak kullanılması yoluyla olur, bu işçiye emeğe malolmaz (bunlar için fazla zamanı da olmayabilirdi), kapitalist ona bunun için ödeme de yapmaz. Emeğin bu canlandırıcı doğal gücü –malzemeyi ve aleti kullanarak onları korur, şu ya da bu biçimde, aynı zamanda onlarda nesneleşmiş emeği, onların değişim-değerini koruması–, daha önceki emeğin ürünü olmayan, ya da daha önceki böylesi emeğin ürünü olmayan, yinelenmesi gereken (örneğin işçinin tarihsel gelişmesi vb.) emeğin her doğal ya da toplum­sal gücü gibi, emeğin değil, sermayenin gücü olur. Dolayısıyla sermaye tarafından da ödenmez. İşçinin aklına bile bunun ödeneceği gelmez vb..
      ||40| Başlangıçta dolaşıma karşı bağımsızlaşmış değerin –yani değişim-değerinin belirlenmesinin salt biçimsel, öteki kullanım-değerine karşılık değişilmek üzere kaybolan, sonunda tüketimin [sayfa 250] nesnesi olarak kaybolması demek olan belirlemesinin olmadığı meta–, dolaşımdan çıkarılan ve onun karşısında olumsuz konumdaki paranın koşulu olan para olarak paranın nasıl oluştuğunu, bu koşuldan da serma­yenin nasıl oluştuğunu gördük. Öte yandan sermayenin ürünü, kendi kendinin salt yeniden-üretimi olmadığına göre (ancak bu yeniden-üretim yalnız biçimseldir; çünkü sermayenin üç değerinden yalnız biri gerçekten tüketilir, yani yeniden-üretilir, emek ücretini yerine koyan kısımdır; kâr ise yeniden-üretim değildir, değere eklemedir, artı-değerdir), sonuç olarak gene değeri kazanır; bu değer artık eşdeğer olarak dolaşıma girmez ve öte yandan henüz gene sermaye olma gücünde değildir, yani dolaşıma karşılık olumsuz bağımsızlaşmış değerdir – paradır (üçüncü, uygun biçiminde). Para önce sermayenin koşulu olarak ortaya çıktığı, onun nedeni olduğu gibi, şimdi de onun etkisi olarak görünür. Birinci harekette para basit dolaşımdan çıkıyor­du; ikincisinde ise sermayenin üretim sürecinden çıkar. Birincisinde sermayeye geçer, ikincisinde sermayenin sermaye tarafından konmuş koşulu olarak vardır; dolayısıyla da kendinde sermaye olarak gelmiştir; sermaye ile olan düşüncel ilişkisini zaten içerir. Artık doğrudan serma­yeye geçmez, para olarak onda bulunan koşul, sermayeye dönüşebilmesidir.

Mutlak artı-emek-zamanı. Göreli olanı. – Malzemede vb. varolan
emek-zamanını eşanlı olarak koruyan, canlı emeğin niceliği değil, emek olarak
onun niteliğidir. – Doğrudan üretim sürecinde biçim ve öz değişimi. -
Üretimin önceki basamağının daha sonraki yoluyla korunması, basit üretim
sürecinde içerilir vb. – Eski kullanım-değerinin yeni emek yoluyla korunması
vb. – Üretim süreci ve değerlenme süreci. Nesneleşmiş emek miktarının
korunması, yeni emek için kullanım-değerleri olarak onun niteliğinin canlı
emekle olan ilişkisi yoluyla korunması sonucu olur. – Gerçek üretim sürecinde
emeğin nesnel varlık koşullarından ayrılığı ortadan kalkar. Ama bu süreçte
emek sermaye ile birleşik duruma gelir vb.. Sermayenin kendini korumasının
gücü olarak ortaya çıkar. Değerin ölümsüzleşmesi.


      Demek ki, değerlerin çoğalması, sermayenin kendini değerlendir­mesinin sonucudur; bu kendini değerlendirme, mutlak ya da göreli artt-emek-zamanının yani mutlak emek-zamanının gerçek çoğalışının ya da göreli artı-emeğin çoğalışının, yani emek-gücünün korunması için gerekli emek-zamanı olarak, doğrudan gerekli-emek olarak belirlenmiş işgününün kesirsiz bölünen kısmının azalmasının sonucu olsa da.
      Canlı emek-zamanı, nesneleşmiş emek-zamanımn (sermayenin), canlı emek-gücü üzerinde buyruk olma eşdeğeri olarak ortaya çıkan kısmından başkasını yeniden-üretmez; dolayısıyla bu kısım, eşdeğer olarak, bu emek-gücünde nesneleşmiş emek-zamanını, yani canlı emek-güçlerinin maliyetini yerine koymak, başka bir deyişle, işçileri [sayfa 251] işçi olarak yaşamda tutmak zorundadır. Fazladan ürettiği yeniden-üretim değil, yeni yaratımdır ve hem de yeni değer yaratımıdır, çünkü yeni emek-zamaranm bir kullanım-değerinde nesneleşmesidir. Hammaddede ve alette içerilmiş emek-zamanırun aynı zamanda korunması, emek niceliğinin sonucu değil, emek olarak yalnızca niteliği­nin sonucudur; onun özel bir yeteneği olmayan genel niteliği –özgül olarak belirlenmiş emek değildir–, emeğin emek olarak emek olması, özel olarak ödenmez, çünkü sermaye bu niteliği işçi ile değişimde satın almıştır.
      Oysa, bu nitelik için (emeğin özgül kullanım-değeri için) eşdeğer, doğrudan, emek-zamanının ürettiği niceliğiyle ölçülmüştür. İşçi önce hammaddenin ve aletin değerine, aletin alet olarak kullanılması ve hammaddenin biçimlenmesi yoluyla, kendi ücretinde korunmuş emek-zamanına eşit nicelikte yeni biçim ekler; fazladan eklediği, artı-emek-zamanıdır, artı-değerdir. Ama aletin alet olarak kullanılması ve ham­maddenin emeğin hammadde olarak konması biçimindeki basit ilişki yoluyla, bunların emekle ilişkiye geçmesi, onun aracı ve konusu olarak konması, böylece de canlı emeğin nesneleşmesi olarak, bizzat emeğin öğelerinin konulmasının basit süreci yoluyla, biçim yönünden değil, öz yönünden korunmuş olurlar ve ekonomik açıdan, nesneleşmiş emek-zamanı onların özüdür. Nesneleşmiş emek-zamanı, canlı emeğin maddi varoluş tarzı –araç ve amaç– olarak konulma yoluyla, tekyanlı nesneleşmiş biçimde varolmaktan –ve dolayısıyla salt şey olarak kimyasal vb. süreç yoluyla yok oluşa teslim olmaktan– çıkar. Salt nes­neleşmiş emek-zamanırun nesnel varlığında emek yalnızca kaybolan, doğal özünün dışsal biçimi halinde bulunan, bu öze bile dışsal kalan (örneğin masanın biçiminin ağaca göre, hadde biçiminin demire göre özü), maddi olan dışsal biçiminde yalnızca varolan niteliktedir; bu nesneleşmiş emek-zamanından, maddenin biçime karşı olan ilgisizliği gelişir; emek bu biçimi, örneğin ağacın ağaç olarak biçimini elde edişi gibi (kereste, ağaç olarak belli biçimde korunur, çünkü masa olarak biçim kereste için raslantıdır, onun özünün içsel biçimi değildir), yeniden-üretimin canlı, içkin yasası yoluyla elde ermez, biçim yalnızca maddi olana karşı dışsal biçim olarak vardır, ya da bizzat yalnız maddi durumda bulunur. Bu yüzden onun maddesinin karşı karşıya bulun­duğu yok oluş da ortadan kalkar. Ama bunlar, canlı emeğin koşulları olarak saptandıklarında, kendi kendilerine yeniden canlanırlar. Nesneleşmiş emek, dışsal, önemsiz biçim olarak maddede varolmak­tan çıkıp ölü hale gelir, çünkü bizzat kendisi gene canlı emeğin öğesi olarak vardır; canlı emeğin nesnel bir maddede kendi kendisiyle ilişki­si olarak, canlı emeğin nesnelliği (araç ve konu olarak) (canlı emeğin nesnel koşullan) olarak vardır. Böylece canlı emek malzemede gerçekleşme [sayfa 252] yoluyla bu kendi kendini değiştirdiği için, amaç yoluyla emeği belirleyen bir değişiklik ve emeğin amaca yönelik etkinliği –(ölü nes­nede olduğu gibi maddeye dışsal kalan biçimin konuşu değil, yalnızca maddenin varlığının kayboluşu halindeki görünüşü olan bir değişik­lik)–, yüzünden, malzeme belirli bir biçim içinde korunur, maddenin biçimin değişmesi emeğin amacına bağlıdır. Emek, canlı, biçim veren ateştir; şeylerin geçici karakteri, zamansalhğı, ||41| canlı zaman tarafın­dan biçime konulmalarıdır. Basit üretim sürecinde –değerlendirme süreci bir yana– şeylerin kullanılabilirliğini getirmek için şeylerin biçirninin geçiciliği kullanılır. Pamuktan iplik, iplikten dokuma, doku­madan basma vb., ya da renkli vb., dokuma, bundan da elbise meyda­na geliyor diyelim, o zaman, 1) pamuk özünü bütün bu biçimlerde korumuştur. (Kimyasal süreçte, emek tarafından düzenlenen madde değişiminde her yerde eşdeğerler (doğal) değişilmiştir vb.); 2) bütün bu birbirini izleyen süreçlerde madde daha yararlı bir biçim almıştır, çünkü bu onu tüketime daha çok elverişli yapan bir biçimdir; en sonunda aldığı biçimde doğrudan tüketimin konusu olabilir, burada ise maddenin tüketilmesi ve biçiminin ortadan kalkışı insanın yararı­nadır, değişmesi de bizzat onun kullanılmasıdır. Pamuğun maddesi bütün bu süreçlerde kendini korur; kullanım-değerinin bir biçiminde, daha yüksek bir biçime yer vermek üzere, doğrudan tüketimin konusu olarak başka bir konu gelinceye kadar yok olur. Ancak pamuk iplik olarak varol­duğu için, emeğin daha sonraki bir türü ile belli bir ilişki içindedir. Bu emek ortaya çıkmazsa, yalnız biçim onda yararsız durumda olmakla kalmaz, yani önceki emek yenisi tarafından onaylanmaz, aynı zaman­da madde de bozulur, çünkü iplik biçiminde yalnız, yeniden işlenirse kullanım-değeridir: yalnız daha sonraki emeğin ondan yapacağı kulla­nım bakımından henüz kullanım-değeridir; iplik biçiminden dokuma biçimine geçince ancak kullanım-değeridir; öte yândan pamuk ise pamuk varlığı içinde sonsuz kullanımlara elverişlidir. Böylece daha sonraki emek olmazsa pamuğun ve ipliğin, malzemenin ve biçimin kullanım-değeri berbat olur; üretilecek yerde yok edilir. Biçim gibi, malzeme de, biçim olarak madde, daha sonraki emek yoluyla, kullanım-değeri tüketimde kullanılan biçimini alıncaya kadar – kullanım-değeri olarak korunur. Öyleyse, üretimin önceki basamağının daha sonraki yoluyla korunması, daha yüksek kullanım-değerinin konul­ması yoluyla eskisinin korunması ya da yalnızca kullanım-değeri ola­rak yükseldiği ölçüde değişmesi, basit ürerim sürecinde varolan bir şeydir. Tamamlanmış emek ürünün kullanım-değerini koruyan canlı emektir ve bunu da bu ürünü bir sonraki emeğin malzemesi yaparak sağlar. Ama ürünü, ancak, kendi amacına göre işleyerek, daha doğrusu yeni canlı emeğin konusu haline getirerek, korur, yani kullanılmamaktan [sayfa 253] ve yok olmaktan bu yoldan kurtarır. Eski kullanım-değerinin bu korunması, onun çoğalması ya da yeni emek yoluyla tamamlaşması yanında oluşan bir süreç değildir; bu, bizzat kullanım-değerinin yük­selmesinin bu yeni emeği ile olur. Dokuma işinin ipliği dokumaya çevirmesi, yani dokumanın hammaddesi olarak (canlı emeğin özel bir türü) işlemesi (ve iplik örüldüğü için yalnız kullanım-değerine sahip­tir) yoluyla, bu iş pamuğu olduğu gibi ve özgül olarak iplikte saklamış olan kullanrm-değerini korur. Emek, emeğin ürününü, onu yeni eme­ğin hammaddesi haline getirerek korur; ama, 1) buna yeni emek ekle­mez ve 2) bunun yanında başka bir emek yoluyla hammaddenin kullanım-değerini korur. İpliği dokuyarak pamuğun iplik olarak yararını korur. (Bunların hepsi aslında genel olarak üretimin birinci bölümüne girer.) Dokuyarak korur. Ürün olarak emeğin bu koruması, ya da ürü­nün yeni emeğin hammaddesi haline gelmesiyle, emeğin ürününün kullanım-değerinin korunması, ürünün yeniden amaca yönelik canlı emeğin maddi nesnelliği olarak bulunması, basit üretim sürecinde var­dır. Kullanım-değeri ile ilgili olarak emek, bu değeri yükseltme yoluy­la varolanı koruma özelliğine sahiptir ve bu değeri, son amacıyla belirlenmiş yeni bir emeğin konusu yaparak yükseltir; aynı geçerlikte­ki varoluş biçiminden çıkarıp nesnel malzemenin, emeğin bedeninin biçimine sokar. (Aynı şey alet için geçerlidir. Bir iğ, bükümde yıpranarak kullanım-değeri halinde korunur. Yoksa, burada demirde ve ağaçta bulunan belli biçim yoluyla gerek onu getiren emek, gerek emeğin biçim verdiği madde kuUamlarak bozulmuş olurdu. Yalnızca emeğin canlı emeğin aracı olarak, onun canlılığının nesnel varlık öğesi olarak bulunduğu için ağacın ve demirin kullanım-değeri, bunun gibi de bun­ların biçimi korunur. Yıpranmak iş aleti olarak onun belirlemesidir, ama bu yıpranma örme sürecinde olur. Onun emeğe verdiği daha yük­sek verimlilik daha çok kullanım-değeri yaratır ve böylece aletin tüke­timinde harcanan kullanım-değerini yerine koyar. En belirgin olarak bu, tarımda görülür, çünkü alet doğrudan biçimiyle besin maddesi ve kullanım-değeri olarak, en başta, dolayısıyla da en kolay halde, değişim-değerinden farklı olarak kullanım-değeri olarak ortaya çıkar. Çiftçinin çapası ona normal olarak elde ettiğinin iki katı tahıl sağlıyor­sa, çaparım kendisinin üretimi için daha az zamana gereksinimi olur; yeni bir çapa yapmak için yeteri kadar yiyeceği vardır.) Şimdi değer­lendirme sürecinde sermayenin değer öğeleri –bundan bir tanesi malzeme biçiminde, öteki de alet biçiminde vardır– işçi karşısında, yani canlı emek karşısında (çünkü bu, işçinin yalnızca canlı emek ola­rak değerin artırılması sürecinde vardır) değerler olarak değil, üretim sürecinin basit öğeleri olarak; emek için kullanım-değerleri olarak, emeğin etkinliğinin nesnel koşulları olarak, ya da onun nesnel öğeleri [sayfa 254] olarak bulunur. İşçinin bunları, aleti alet olarak kullanarak, kullanım-değerinin daha yüksek biçimini hammaddeye ||42| vererek elde etmesi, bizzat emeğin doğasında vardır. Ama emeğin böyle elde edilen kullanım-değerleri, sermayenin öğeleri olarak değişim-değerleridir; bu nitelikte, onlarda içerilmiş üretim maliyeti, onlarda nesneleşmiş eme­ğin miktarı tarafından belirlenmişlerdir. (Kullanım-değeri için sözko-nusu olan yalnız, daha önce nesneleşmiş emeğin niteliğidir.) Nesneleşmiş emeğin miktarı, bu emeğin niteliğinin daha sonraki emek için kullanım-değeri olarak, canlı emekle kurulan ilişki yoluyla korunarak sağlanır. Pamuğun kullanım-değeri, iplik olarak onun kullanım-değeri, iplik halinde dokunması yoluyla; nesnel öğelerden biri olarak (iplik çıkrığı yanında) dokuma sırasında varolmasıyla sağlanır. Demek ki, pamukta ve pamuk ipliğinde içerilmiş emek-zamanı niceliği de böyle sağlanır. Basit üretim sürecinde daha önceki emeğin niteliğinin korunması –ve dolayısıyla, onun bulunduğu malzemenin de korunması– değerlendirme sürecinde, nesneleşmiş emeğin niceliğinin korunması olarak ortaya çıkar. Sermaye için bu korunma, üretim süreci yoluyla nesneleşmiş emeğin niceliğinin korunmasıdır; canlı emek için ise yalnızca, önceden varolan, emek için varolan kullanım-değerinin korunmasıdır. Canlı emek yeni bir emek niceliği sağlar; ama daha önce nesneleşmiş emek niceliğini bu niceliksel ekleme yoluyla değil, onun canlı emek olarak niteliği yoluyla, ya da emek olarak, geçmiş emeğin bulunduğu kullanım-değerlerine karşı durumu ile sağlar. Ancak canlı emeğin karşılığı da, canlı emek olarak sahip olduğu bu nitelik için değil –eğer canlı emek olmasaydı, asla satın alınmazdı– onun kendisinde içerilen emek niceliği için ödenir. Bütün öteki metalarının fiyatları olarak, yalnızca onun kullanım-değerinin fiyatı ödenir. Nesneleşmiş olan emek niceliğine, aynı zamanda nesne­leşmiş emeği bu nitelikte sağlamak için, yeni bir emek niceliği ekleme yoluyla sahip olduğu özgül nitelik ona ödenmez, işçiye hiçbir maliyeti de yoktur, çünkü işçinin emek-gücünün doğal bir özelliğidir. Üretim sürecinde emeğin kendi nesnel varlık öğelerinden ayrılığı –alet ve malzemeden– ortadan kalkar. Sermayenin ve ücretli emeğin varlığı bu ayrılığa dayanır. Üretim sürecinde gerçekten oluşan bu ayrılığın ortadan kalkmasını –çünkü aksi halde asla çalışılamazdı–, sermaye ödemez. (Ortadan kalkma, işçi ile değişim yoluyla da değil – üretim sürecinde bizzat emek yoluyla olur. Ama böyle günlük-emek olarak da emek serma­yeye katılmıştır, onun bir öğesidir. Dolayısıyla emeğin bu koruyucu gücü, sermayenin kendini koruma gücü olarak ortaya çıkar. İşçi yalnız yeni bir emek eklemiştir; geçmiş emek –sermaye varolduğu için– değer olarak ölümsüz bir varlığa sahiptir, onun maddi varlığından tamamıyla bağımsızdır. Sermaye ve işçi karşısında konu böyle görü­nür.) Sermaye bunu da ödemek zorunda olsaydı, sermaye olmaktan da [sayfa 255] çıkardı. Bu, yalnızca emeğin üretim sürecinde doğası gereği oynadığı maddi role, onun kullanım-değerine girer. Ancak kullanım-değeri ola­rak emek kapitaliste aittir; salt değişim-değeri olarak ise işçiye. Bizzat üretim sürecinde onun canlı niteliğinin, nesneleşmiş emek-zamanının, emeğin bunu canlı emeğin nesnel varlık tarzı haline sokması yoluyla korunması, işçiyi ilgilendirmez. Üretim sürecinin kendisinde canlı emeğin, aleti ve malzemeyi onun canı haline getirmesini sağlayan ve böylece dirilten bu sahiplenme, gerçekte, emeğin soyut, ya da yalnızca doğru­dan canlılık halinde işçide gerçeklik oluşu ile – ve emek malzemesi ile aletin kendi kendileri için sermayede bulunuşu ile çelişki halindedir. (Buna ayrıca değinilecek.) Sermayenin değerlenme süreci, basit üretim sürecinden geçerek ve bu süreç içinde, canlı emeğin kendi maddi var­lık öğeleriyle doğal ilişkisine sokulmasıyla oluşur. Ama bu ilişki içine girince de, sözkonusu ilişki onun kendisi için değil, sermaye için var­dır; o da sermayenin bir öğesidir.

Kapitalist artı-emeği, malzemenin ve aletin değerinin korunmasıyla birlikte,
karşılıksız sağlar. Emek, eski emeğe yeni bir emek ekleyerek, aynı zamanda eski
emeği korur, kalıcılaştırır. – Üründe değerlerin korunması sermayeye
bedavaya malolur. – Kapitalist, günlük-emeği sahiplenerek, gelecekteki emeğe
sahip olma bonosunu (ve sahiplenmeyi) sağlar.


      Dolayısıyla görülüyor ki, kapitalist, işçi ile olan değişim süreci ara­cılığıyla –gerçekte işçiye onun emek-gücünde içerilmiş üretim mali­yeti için ödeme yaparak, yani ona emek-gücünü koruması için araç verip canlı emeği ise kendine malederek– bedavadan iki şey elde eder: birincisi, sermayesinin değerini çoğaltan artı-emeği, aynı zaman­da da, ikincisi, sermayenin öğelerinde maddeleşmiş geçmiş emeği koruyan ve böylece sermayenin daha önce varolan değerini sağlayan canlı emek niteliğini. Ancak bu da, canlı emeğin nesneleşmiş emeğin niceliğini büyütmesi, değer yaratması yoluyla değil, doğrudan, canlı emek olarak yeni emek niceliğinin eklenmesinde varoluşu yoluyla, emeğin, üretim süreci ile konmuş olan, malzeme ve aletle olan içkin oranında, yani canlı emek olarak niteliği dolayısıyla gerçekleşir. Ama bu niteliğinde emeğin kendisi basit üretim sürecinin bir öğesidir ve kapitaliste maliyeti, ipliğin ve iğin kendi fiyatı dışında, bunların gene üretim sürecinin öğeleri olması dolayısıyla gelen fazladan maliyeti kadar az olur.
      Örneğin, ticaretteki durgunluk vb. sonucu fabrikaların çalıştırıl-madı­ğı zamanlarda, makinelerin paslandığı ve ipliğin işe yaramaz bir safra olduğu, ayrıca canlı emekle ilişkisi kesilir kesilmez bozulduğu gerçek­ten görülür. Kapitalist ||43| yalnız artı-değer yaratmak için çalıştınrsa –henüz varolmayan değeri yaratmak için–, çalıştırmaya son verir [sayfa 256] vermez, varolan sermayenin de değersizleştiği; dolayısıyla canlı emeğin yeni değer eklemekle kalmayıp, eski değere bir yenisini katma eylemi ile değeri koruduğu, kalıcılaştırdığı görülür. (Üretim maliyetinin gerekli öğeleri olarak yalnız kârı ve ücreti aldığı, sermayenin hammaddede ve alette içerilmiş kısmını hesaba katmadığı konusunda Ricardo’ya yapı­lan eleştirinin saçmalığı kendini açıkça gösteriyor. Bunlarda varolan değer korunduğuna göre, bu yeni bir üretim maliyeti getirmez. Ama bu varolan değerlerin kendisine gelince, bunların hepsi gene nesneleş-miş emekte –gerekli-emek ve artı-emek– ücret ve kâr olarak dağılıp gider. Salt doğal malzeme, bunda insan emeği nesneleşmediğine göre, bu yüzden de salt öz olduğuna göre, insan emeğinden bağımsız olarak vardır, bir değeri yoktur, çünkü yalnızca nesneleşmiş emeğin değeri vardır; genellikle genel öğeler kadar az bir değerdir.) Bu yüzden varo­lan sermayenin onu değerlendiren emek yoluyla korunması sermaye­ye yük getirmez ve dolayısıyla üretim maliyetine girmez; oysa varolan değerler üründe korunmuştur ve böylece aynı eşdeğerler karşılığında değişimde bunun için verilmek zorundadır. Ama üründe bu değerlerin korunması sermayeye hiçbir yük getirmez ve dolayısıyla onun tarafın­dan da üretim maliyetine aktarılamazlar. Emek yoluyla da yerlerine konulmazlar, çünkü tüketilirler, emek tarafından önemsenmeyen, emek dışında varolan varlık tarzı dışında tüketilirler, yani onların geçi­ciliği onlarda emek yoluyla tüketilir (ortadan kalkar). Gerçekten tüketi­len yalnız ücrettir.
      Verdiğimiz örneğe bir kez daha dönelim. 100 taler sermaye, yani 50 taler hammadde, 40 taler emek, 10 taler üretim aleti. İşçiye, yaşaması için gerekli olan araçların karşılığı 40 taleri, ya da kendisinin korunma­sı için gerekli üretim bölümünü yaratmak için 4 saat gerekli olsun; işgünü 8 saat olsun. Bu yoldan kapitalist 4 saatlik fazlalığı bedavadan elde eder; onun artı-değeri 4 nesneleşmiş saate eşittir, 40 talerdir; demek ki ürünü = 50 + 10 (korunan değerler, yeniden-üretilmemiş olan; değerler olarak değişmez kalmıştır, değişikliğe uğratılmadan kalmış­tır) + 40 taler (emek ücreti; yeniden-üretilmiştir, çünkü ücret biçiminde tüketilmiştir) + 40 taler artı-değer. Toplam 140 taler. Bu 140 talerden 40’ı fazlalıktır. Kapitalist, üretim sırasında ve üretime başlamadan önce yaşamak zorundaydı; bu da 20 taler olsun. Buna, 100 talerlik sermaye­sinin dışında sahip olmak zorundaydı; öyleyse bunların eşdeğerleri dolaşımda varolmalıydı. (Bunların nasıl meydana geldiği burada bizi ilgilendirmiyor.) Sermaye dolaşımı değişmeyen bir büyüklük olarak varsayılır. Bu eşdeğerler yemden vardır. Öyleyse kapitalist kazancın­dan 20 taler harcar. Bu para basit dolaşıma girer. 100 taler de basit dolaşıma girer, ama gene yeni üretim koşullarında 50 taler hammadde, 40 taler işçi için besin maddesi, 10 taler alet haline dönüşmek üzere [sayfa 257] girer. Bu nitelikte eklenmiş, yeniden yaratılmış olarak 20 taler artı-değer kalır. Bu paradır. Dolaşıma karşı olumsuz bağımsızlıkta konmuş değerdir. Salt tüketimin nesnelerini değişmek için eşdeğer olarak dola­şıma giremez, çünkü dolaşım değişmez halde koşuldur. Ama paranın bağımsız, tasanmsal varlığı ortadan kalkmıştır; yalnız değerlenmek üzere vardır; yani sermaye olmak için. Sermaye olmak için ise yeniden-üretim sürecinin öğelerine karşılık, işçi için besin maddesine, hammad­de ve alete karşılık değişilmesi zorunludur; bunların hepsi nesneleşmiş emeğe döner, yalnızca canlı emek yoluyla ortaya konabilirler. Para, şimdi aslında sermaye olarak bulunduğuna göre, dolayısıyla yalnızca gelecekteki (yeni) emek için ayrılmıştır. Nesnel halde yalnız para olarak vardır. Artı-değer, nesneleşmiş emeğin büyümesi, kendisi için varoldu­ğuna göre, paradır; ama aslında şimdi para-sermayedir; bu niteliği ile yeni emek için ayrılmıştır. Sermaye burada artık yalnız varolan emekle değil, gelecekteki emekle ilişkiye girer. Ayrıca artık üretim sürecinde basit öğelerine dağılma halinde değil, paraya dönüş halinde ortaya çıkar; ama para olarak değil, genel servetin salt soyut biçimi olarak değil, genel servetin gerçek olanağı –emek-gücü– için, onunla çakı­şan oluş halindeki emek-gücü için ayrılmış olarak ortaya çıkar. Böyle bir tahsis için, onun para olarak maddi varlığı önemsizdir ve başka her adla yer değiştirebilir. Devlet alacaklısı gibi de her kapitalist yeni elde ettiği değerde, gelecekteki emek yönünde bir tahsise sahiptir ve mev­cut emeğin ele geçirilmesi yoluyla gelecekteki emeği de kendine maletmiştir. (Sermayenin bu yönü bu kadar geliştirilebilir. Burada sermaye­nin değer olarak kendi özünden ayrı olarak varolma özelliği kendini gösterir. Kredinin temeli burada sağlanmış olur.) Sermayenin para biçi­minde yığılması, dolayısıyla emeğin maddi koşullarının maddi yığılısı olamaz. Tersine, bu, mülkiyet senetlerinin emek üzerine yığümasıdır. Gelecekteki emeğin ücretli emek olarak, sermayenin kullanım-değeri olarak konulmasıdır. Yeni yaratılmış emek için bir eşdeğer yoktur; bunun olanaklılığı ||44| yeni emektedir.
      Dolayısıyla bu örnekte mutlak artı-emek-zamaruyla –4 yerine 8 saatlik çalışma– yeni değer, 20 taler, para ve sermaye olarak paranın biçimi ile ilgili olarak para (daha önceki gibi, bu nitelikli para olmaktan çıkış yoluyla para olma değil, sermayenin sağlanmış olanağı olarak) yaratılmış; eski değerlere, servet dünyasının varlığına eklenmiştir.
      Şimdi üretken güç, işçinin 4 saat yerine 2 saat gerekli-emek sağlama­sı gerektiği biçiminde iki katına çıkar ve kapitalist saf mantık sonucu daha önce olduğu gibi 8 saat çalışmayı sürdürürse, hesap şöyle çıkar: 50 taler malzeme, 20 emek ücreti, 10 iş aleti, 60 artı-değer (6 saat, önce­den 4 saat). Mutlak artı-değer artışı: 2 saat ya da 20 taler. Toplam 140 taler (üründe). [sayfa 258]
      Toplam, daha önce olduğu gibi 140 taler; bundan ise 60 artı-değer; bunun da 40’ı daha önceki gibi artı-zamanın mutlak artışı, 20’si de göreli artışı içindir. Ancak daha önce olduğu gibi yalnız 140 taler basit değişim-değerinde içerilmiştir. Bu durumda yalnız kullanım-değerleri mi artmıştır, yoksa yeni bir değer mi yaratılmıştır? Önceden sermaye, yemden %40 oranında artmak için gene 100 ile başlamak zorundaydı. 20 artı-değerin 20 talerine ne oldu? Daha önce sermaye 20’yi tüketiyor­du; kendisine 20 değer kalıyordu. Şimdi 20 tüketiyor; kendisine 40 kalıyor. Öte yandan daha önce üretime giren sermaye 100 olarak kalı­yordu; şimdi ise kalan 80. Bir yanda değerde bir belirlemede kazanıl­mış olan, öteki yanda değer olarak başka bir belirlemede kaybolmuş­tur. İlk sermaye gene üretim sürecine giriyor; gene 20 (tüketimi düşü­lünce) artı-değer üretiyor. Bu ikinci işlem sonunda yeni yaratılmış değer bir eşdeğer için yoktur. 20 taler birinci ile birlikte 40’ur. Şimdi ikinci sermayeyi ele alalım.
      50 taler materyal, 20 emek ücreti (= 2 saat), 10 iş aleti. Ama 2 saatte 8 değer, yani 80 taler üretir (bunun 20’si üretim giderleri içindir). Kalan 60’tır, çünkü 20 ücreti yeniden-üretir (demek ki ücret olarak kaybol­muştur). 60 + 60 = 120. Bu ikinci işlem sonunda 20 taler tüketimdir, kalan 20 artı-değerdir; birinci işlemle birlikte 60 olur. Üçüncü işlemde birinci sermayede 60, ikincisinde 80; dördüncü işlemde birinci serma­yede 80, ikincisinde 100. Birinci sermayenin değişim-değerinin üretici sermaye olarak azaldığı ölçüde, sermaye değer olarak artmıştır.81*
      Varsayıyoruz ki, iki sermaye de sermaye olarak fazlalığı ile birlikte kullanılabilecek durumdadır; yani fazlalık için yeni canlı emeğe karşı­lık olarak değişilebilecek durumdadır. O zaman aşağıdaki hesabı elde ederiz (tüketim bir kenarda bırakılmıştır): Birinci sermaye %40 üreti­yor; ikincisi %60. 140’ın %40’ı, 56 eder; 140’ın %60’ı (yani 80 sermaye, 60 artı-değer) 84’tür. Birinci örnekte toplam ürün 140 + 56 = 196; ikin­cisinde 140 + 84 = 224. Demek ki, ikinci örnekte mutlak değişim-değeri 28 daha çoktur. Birinci sermayenin, yeni emek-zamanı sarın almak için 40 taleri vardır; işsaatinin değeri 10 taler kabul edilmişti; öyleyse 40 talerle 4 yeni işsaati sarın alır ve bunlar ona 80 taler üretir (401 ücretin karşılığım, yani 8 işsaatini verir). Sonunda 140 + 80 (yani 100 sermayenin [sayfa 259] yeniden-üretimi: artı-değer 40 ya da 140 yeniden-üretim; ya da birincisinde 100 taler 140 olarak yeniden-üretilir; ikinci 40, yalnızca yeni emeğin satın alınması için harcanmış olduğu için, doğrudan hiçbir değeri yerine koymaz – zaten olanaksız bir varsayım.) 80 üretir. 140 + 80 = 220. İkinci sermaye 140’tır; 80 taler 40 üretir; ya da 80 taler 120 olarak yeniden-üretilir; geri kalan 60 ise (çünkü salt emek satın almak için harcanır ve böylece doğrudan değeri yerine koymaz, kendiliğin­den yeniden-üretilir ve fazlalığı sağlar) 180 olarak yeniden-üretilir; o halde 120 + 120 = 240. (40 taler birinci sermayeden daha çok, tam 2 saat artı-zaman üretir, çünkü birinci sermaye 2 saatlik artı-zamana göre birincisinde bulunmasını gerektirir). Demek ki, sonuç olarak daha büyük degişim-değeri vardır, çünkü daha çok emek nesneleşir; 2 saat daha çok artı-emek.
      ||45| Burada başka bir şeye daha değinmek gerekir: 140 taler %40’tan 56 veriyor; sermaye ve faiz birlikte = 140 + 56 = 196; ama elde ettiğimiz 220; buna göre 140’m faizi 56 değil, 84 olmalıdır; bu da 140 için %60 olabilir (140:84 = 100:x; x = 8.400/140 = 60). İkinci örnekte de böyle: 140’ın %60’ı = 84; sermaye ve faiz = 140 + 84 = 224; ama elimize geçen 240; buna göre 140’ın faizi 84 değil, 100’dür; (140 + 100 = 240); yani (140:100 = 100:x; x =1.000/140). %713/7 Peki bu nereden geliyor? (Birinci örnekte %40 yerine 60; ikincisinde %60 yerine %703/7) 40 yeri­ne 60 olan birinci örnekte %20 fazladan elde edilmiştir; birinci örnekte 60 yerine 703/7, yani %101/7 fazladır. Öyleyse birincisi, her iki örnekte­ki farklılık ve ikincisi, her örnekteki fark nereden geliyor?
      Birinci örnekte ilk sermaye 100 = 60 (malzeme ve iş aleti) ve 40 emek; 2/5 emek, 3/5 (materyal). İlk 3/5 hiç faiz getirmez; son 2/5 %100 getirir. Ama bütün sermaye üzerinden hesaplanınca yalnız %40 çoğalmıştır; 100’den 2/5 = 40. Ancak aynı sermaye üzerinden %100 yalnız bütün 100 üzerinden %40 verir; yani bütünün çoğalması 2/5’tir. Yeni eklenmiş 40’lık sermayenin de yalnız 2/5’i %100 çoğalmış olsaydı, bütün 16 çoğalmış olurdu. 40 + 16 = 56. Bu, 140 ile birlikte = 196’dır; 156 üzerinden gerçekten gelen %40 o zaman hep birlikte sermaye ve faizdir. 40’ın %100 çoğalması, iki katma çıkması 80’dir; 40’ın 2/5’i %100 çoğalınca 1682* olur. 80’den 40’ı sermayeyi yerine koyar. 40 kazanç.
      Demek ki, hesap: 100s + 40 faiz + 40s + 40 faiz = 220; ya da 140’lık sermaye 80’in faizi ile; ama şöyle hesaplasaydık: 100s + 40 faiz + 40s + 16 faiz = 196; ya da 56 faizle birlikte 140 sermaye.
      Faiz fazla hesaplanmıştır, 40 sermaye için 24; ama 24 = 3/5, 40 için (3 × 8 = 24); yani sermaye yanında sermayenin yalnız 2/5’i %100 büyü­müştür; demek ki bütün sermaye yalnız 2/5, yani %1683* büyümüş. [sayfa 260] %24 faiz hesabı 40 üzerinden çok fazladır (sermayenin 3/5’i üzerinden %100); 24 üzerinden 24,3 ? 8 üzerinden %100’dür (40’ın 3/5’i). Ama bu bütün toplam olan 140 üzerinden 40 yerine %60 düşer; yani 40 üzerin­den 24 fazla hesaplanmış oluyor (3/5), 40 üzerinden 24, %60 olur. Öyleyse, 40 faiz üzerinden %60 fazla hesaplanmış oluyor (60 = 100’ün 3/5’i). Ama 140 üzerinden 24 fazla hesaplanmış (ve bu 220’nin 196’ya olan farkıdır), önce 100’ün 1/5’i ve 100’ün 1/12’si fazla hesaplanmış; 100’ün 1/5’i = %20; 100’ün 1/12’si %84/12 ya da %81/3 dolayısıyla, hepsi birden %281/3 fazla. Öyleyse %60 sermaye gibi bütün üzerinden değil, yalnız %281/3 fazla; bu da %312/3’ün farkı yapar, 140 sermayenin 40 üzerinden 24 fazla hesap edilmesine göre. Öteki örnekte de bunun gibidir.
      120 üreten ilk 80’de 50 + 10 doğrudan yerine konmuştu; 20 ise ken­dinin üç katını yeniden-üretiyordu: 60; (20 yeniden-üretim, 40 fazlalık). 20 iş saati 60 iş saati getirirse, bunun üç katı olan değerde 60 iş saati 180 iş saati getirir. [sayfa 261]

Kâr ile artı-değerin birbiriyle karıştırılması. Carey’in yanlış hesabı. – Eski
değerin korunması için işçiye ödeme yapmayan kapitalist, eski sermayeyi
korumak üzere işçiye verdiği izin için bir de geri ödeme ister. – Artı-değer ve
kâr vb.. – Aletin ve ücretin tüketilmesinin farkı. Birincisi üretim sürecinde,
ikincisi onun dışında tüketir. - Artı-Değerin çoğalması ve kâr oranının
azalması. (Bastiat.)


      ||IV-1|84* Bu cansıkıcı hesaplama üzerinde daha fazla durmamak gerekir. İşin püf noktası doğrudan şudur: İlk örneğimizde olduğu gibi 3/5 (100’ün 60’ı) materyal ve alet, 2/5’i emek ücreti (40) olursa, serma­ye %40 kazanç getirirse, sonuçta bu 140 demektir (bu %40 kazanç, kapitalistin 6 gerekli emek-saati ile 12 saat çalıştırmasına, yani gerekli emek-zamanı üzerinden %100 kazanmasına eşit sayılır). Kazanılmış olan 40 taler gene aynı koşullar altında sermaye olarak çalışmışsa –ve üzerinde durduğumuz bu noktada koşullar da değişmemiştir–, 40 talerin gene 3/5’i, yani 24 taler malzeme ve alet üzerinde 2/5 emek üzerinde kullanılmak zorundadır; o zaman da yalnız 16 emek ücreti iki katına çıkar, 32 olur, böylece 16 yeniden-üretim, 16 artı-emektir; böyle­ce toplamı üretimin sonunda, 40 + 16 = 56 ya da %40. Böylece 140 top­lam sermaye aynı koşullar alfanda 196 üretmiş olur. Birçok ekonomiler­de olduğu gibi, 40 talerin salt emek ücretine, canlı emeğin satın alınma­sına gittiği, dolayısıyla üretim sonunda 80 taler getirdiği kabul edile­mez.
      Diyelim ki, 100 sermaye belli bir dönemde %10, başka bir zaman %5 getirir, Carey ve ortaklarının85 yaptığı gibi bundan şu sonucu çıkar­mak en büyük yanlıştır: Birincisinde sermayenin üründeki payı 1/10, emeğin ise yalnız 9/10’dur; ikincisinde sermayenin payı yalnız 1/20, emeğin payı ise 19/20’dir; böylece, kâr oram düşer, emek oram yükse­lir. 100 sermaye üzerinden %10 kâr, doğal olarak sermaye açısından böyledir ve sermaye kendi değerlendirme sürecinin doğası üzerinde bir bilince asla sahip değildir, bu konuda bilinç sahibi olmak için yalnız bunalım zamanlarında ilgisi uyanır; konuya böyle bakınca, sermayenin değer öğeleri –materyel, alet, emek ücreti– farksız olarak %10 çoğal­mıştır, yani sermaye 100 taler değerin toplamı olarak, değerlerin belli bir bütününün miktarı olarak, %10 çoğalmıştır. Gerçekte ise şu soru akla geliyor: 1) sermayenin öğeleri birbiriyle nasıl bir ilişkide, 2) serma­ye ücretle birlikte –ücrette nesneleşmiş emek-saatleriyle– ne kadar [sayfa 262] artı-emek satın almış oldu? Sermayenin genel toplamını, değer öğele­rinin birbiriyle ilişkisini biliyorsam (aslında üretim aletinin hangi par­çasının süreçte aşındığını, yani gerçekten ona girdiğini de bilmem gerekir), kârı biliyorsam, ne kadar artı-emek yaratıldığını da bilirim. Sermayenin 3/5’i malzemeden oluşmuşsa (burada kolaylık olsun diye, sermayenin tamamının üretim malzemesi olduğu, tamamen üretken olarak tüketildiği varsayılıyor), yani 60 taler ise ve emek ücreti 40,100 talerin kârı da 10 ise, 40 talerle satın alınmış nesneleşmiş emek-zamanı üretim sürecinde 50 taler nesneleşmiş emek yaratmış, yani gerekli emek-zamanının ¼’ü %25 artı-zaman işlemiş ya da artı-değer yarat­mıştır. Öyleyse işçi bir günde 12 saat çalışıyorsa, 3 saat artı-zaman çalışmıştır ve kendisini bir gün yaşatmak için gerekli emek-zamanı 9 emek-saati olmuştur. Aslında üretimde yaratılmış yeni değer yalnız 10 talerdir, ama gerçek orana göre bu 10 taler, 100 üzerinden değil, 40 üzerinden hesaplanabilir. 60 taler değer hiçbir değer yaratmamıştır; bunu yaratan işgünüdür. Öyleyse işçi, emek-gücüne karşılık değişilmiş sermayeyi, %10 değil, %25 çoğaltmıştır. Toplam sermaye %10 bir artış elde etmiştir. 40 üzerinden %25, 10 eder; 100 üzerinden yalnız %10. Böylece sermayenin kâr oranı, canlı emeğin nesneleşmiş emeği çoğalt­tığı oranı asla göstermez; çünkü bu artış yalnızca işçinin kendi emek ücretini yeniden-üretmesini sağlayan fazlalığa eşittir, yani kendi emek ücretini üretmek için çalışmak zorunda olduğundan daha fazla çalıştı­ğı süreye eşittir. Yukardaki örnekte işçi, kapitalistin işçisi olmasaydı ve 100 talerde içerilmiş kullanım-değerleri karşısında sermaye karşısında bulunuyor gibi bulunmasaydı, kendi emeğinin nesnel koşulları karşısında bulunuyormuş gibi olsaydı, üretim sürecine yeniden başlama­dan önce, 40 taler besin maddesine sahip olur ve bunu işgünü sırasın­da tüketir, 60 talerlik de aleti ve malzemesi olurdu. O zaman yalnız ¾ gün, 9 saat çalışırdı ve günün bitiminde ürünü 110 taler değil, 100 taler olur ve bunu da tekrar, yukardaki oranlarda değişir ve sürece yeniden başlardı. Üstelik de 3 saat daha az çalışmış olurdu; yani %25 artı-emek tasarruf etmiş olurdu, bu da, 40 taler geçim aracı ile onun emek-zamanı arasındaki değişim üzerinden %25 artı-değere eşittir; malzeme ve alet hazır bulunacağı için üç saat daha fazla çalışınca da, %10’luk bir yeni kazanç sağladığım söylemek aklına gelmezdi, %25’lik bir yeni kazanç sağlardı; çünkü bir çeyrek daha fazla geçim aracı satın alabilirdi; 40 talerlik yerine, 50 talerlik. Kendisi için kullanım-değerinin önemli olduğu işçiye yalnızca geçim aracının değeri olurdu.
      40 talerde nesneleşmiş 9 emek-saatinin 12 canlı emek-saati karşılı­ğında değişilmesiyle yeni kazanç |[2| sağlanmaması, yani bu kısım üzerinden %25 artı-değer yaratılmadığı, tersine, toplam sermayenin aynı oranda %10 çoğaldığı –60’ın %10’u 6 ve 40’ın 4 eder–, [sayfa 263] bir aldatmacadır ve adı kötüye çıkmış Dr. Price’in bileşik faiz hesabı bu aldatma­caya dayanır; bu hesap da zavallı Pitt’i azalan fon saçmalığına götür­müştür. Kazancının artışının artı-emek-zamanı ile –mutlak ve göre­li– özdeşliği yoluyla sermayenin birikimi için nitel bir sınır sağlanmış­tır, bu, işgünüdür, işçinin emek-gücünün 24 saat içinde etkin olabileceği zamandır –üretken gücün gelişmesinin derecesidir– ve aynı andaki işgünlerinin sayısını anlatan nüfustur vb.. Tersine, bu kazancın artışı, yalnız faiz olarak – yani sermayenin herhangi bir düşsel etki yoluyla çoğaldığı oran olarak alınınca, dıyla ancak nicel bir sınır vardır ve böyle bir durumda, sermayenin neden her sabah yeniden sermaye olarak ortaya çıkmadığı, faizinden, sonsuz geometrik akış içinde yeni­den faiz yaratmadığı kesinlikle anlaşılmaz. Price’ın faiz artışının ola­naksızlığını iktisatçılar pratikte görmüşlerdir; bunun içerdiği yanlışı ise ortaya çıkarmamışlardır.
      Üretimin sonunda sağlanan 110 talerden 60 taler (malzeme ve alet) değer olduklarına göre, hiçbir değişikliğe uğramamıştır. İşçi onlardan bir şey almamış ve onlara bir şey eklememiştir. Kuşkusuz, işçinin nesneleşmiş emeğin değerini, emeğinin canlı emek olması olgusuyla serma­yeye karşılıksız bırakması, kapitalist bakış açısından, sanki işçi hâlâ emeğin nesnel uğraklarıyla, nesnel koşullarıyla, ilişkiye girmeye izin almak için kapitaliste ödeme yapmak zorundaymış gibi görünür. Geri kalan 50 talere gelince, bunun 40 taleri şimdi salt sağlamayı değil, ger­çek yeniden-üretimi temsil eder, çünkü sermaye bunu ücret biçiminde kendi üzerinden çıkarır ve işçi ise onu tüketmiştir; 10 taler üretimi yeniden-üretimden ötede, yani ¼ artı-emeği (3 saatlik) temsil eder. Üretim sürecinin ürünü yalnız bu 50 talerdir. Bundan dolayı işçi, yanlış olarak ileri sürüldüğü gibi, ürünü kapitalistle, kendisi 9/10 almış gibi paylaşsaydı, 40 taler almazdı (kendisi zaten bunu önceden almış, kar­şılığında yeniden-üretmiştir; gerçekte ise sermayeye tam olarak geri ödemiş ve sermaye için eldeki değeri satın alma yoluyla karşılıksız korumuştur), bu da yalnız 8/10 eder; onun alması gereken 45 olurdu, bunun da sermayeye bıraktığı yalnız 5 olurdu. Öyleyse kapitalist, 100 talerle başladığı üretim sürecinin ürünü olarak sonunda yalnız 65 taler alırdı. Ama yeniden-üretilmiş 40 talerden işçi hiçbir şey almaz, 10 taler artı-değerden de ona bir şey kalmaz. Yeniden-üretilmiş 40 taler, yeni­den ücret olarak iş görmek, yani aynı zamanda sermayeye canlı eme­ğin satın alınması için hizmet etmek üzere belirlenmiş diye anlaşılırsa, o zaman, eğer ilişki sözkonusu ise, yalnızca denebilir ki, 9 saatlik nesneleşmiş emek (40 taler) 12 saatlik canlı emek (50 taler) satın alır ve böylece değerlendirme sürecinin gerçek ürünü üzerinden %25 artı-değer (kısmen emek ücreti için fon olarak yeniden-üretir, kısmen de artı-değer olarak yeniden-üretir) yapar. [sayfa 264]
      Yukarıda 100 başlangıç sermayesi vardı:
   

Emek koşulları:

Alet:

Emek-ücreti

 

50

10

40

Üretilmiş artı-kazanç 10 taler.
(%25 artı-zaman). Toplam 110 taler.


      Şimdi şöyle olduğunu varsayalım:
      60–20–20. Sonuç 110 taler olsun; o zaman normal iktisatçı der ki, ve daha normal kapitalist der ki, sermayenin bütün bölümlerinde eşit ölçüde üretim olmuştur. Gene 80 taler sermaye ancak korunur; onun değerinde bir değişiklik olmamıştır. Yalnız 20 taler 30 karşılığında değişilmiş olur; böylece artı-emek, daha önceki gibi %25 değil, %50 çoğalmıştır.
      Üçüncü durumu alalım:
     
    Emek koşulları] [Alet] [Emek ücreti]  
100: 70 20 10, sonuç 110.

      Böylece değişmeyen değer 90. Yeni ürün 20; dolayısıyla artı-değer ya da artı-zaman %100. Burada üç örnek var, bunlarda hep tüm serma­yenin kârı 10’dur, ama canlı emeğin satın alınması için sarfedilen nesneleşmiş emek üzerinden yaratılmış yeni değer %25’tir, ikinci örnekte bu %50, üçüncüsünde %100’dür.86*)
      Bu körolası yanlış hesaplar yerin dibine batsın. Ama zararı yok. Yeniden başlayalım.
      Birinci örnekte şunlar vardı:

Değişmeyen değer

Ücretli emek

Artı-Değer

Toplam

60

40

10

110


      Bir işgününü hep 12 saat sayıyoruz. (İşgününün arttığını, örneğin daha önce yalnız x saat olduğunu, bu kez ise x+b saat, ve üretken gücün değişmediğini, her iki etkenin değişken olduğunu da kabul edebilirdik.)
      ||3|
       

 

Saat

Taler

 

 

İşçinin ürettiği

12

50

 

ise

o zaman

1

41/6

 

 

o zaman

93/5

40

}

12 saatte

o zaman

22/5

10

50 taler


      [sayfa 265]
      Öyleyse işçinin gerekli-emeği 93/5 saattir (40 taler; dolayısıyla artı-emek 22/5 saat (10 talerlik değer). 22/5 saat, işgününün beşte-biridir. İşçinin artı-emeği 1/5 gündür, yani 10 talerlik değere eşittir. Bu 22/5 saati sermayenin canlı emeği karşılığında değişimde 93/5 saat nesneleşmiş emek-zamanı üzerinden kazandığı yüzde olarak alırsak, 22/5:93/5= 12/5:48/5, yani = 12:48 = 1:4. Dolayısıyla sermayenin ¼’ü = aynı yüzde üzerinden %25. Bunun gibi 10 taler: 40 taler = 1:4 = %25. Şimdi bütün sonucu özetleyelim:87*
 
 
N° I Başlangıç sermayesi:

Değişmeyen değer:

Ücret için yeniden-üretilmiş değer

Üretimin
artı-değeri

Genel
toplam

Artı-zaman ve
artı-değer

Değişilen nesneleşmiş
emek üzerinden %


       

100 tal.

60 tal.

40 tal.

10 tal.

110 tal.

22/5 saat ya da
10 tal. (22/5emek)

%25

      (İş aletinin, bunun değerinin, yalnız yerine konması değil, yeniden-üretilmesi gerektiği söylenebilir; çünkü bu, yıpranıyor, üre­timde tüketiliyor. Bu nokta, sabit sermaye ile ilgili olarak ele alınabilir. Aslında aletin değeri malzemenin değerine aktarılıyor; bu değer, nesneleşmiş emek olduğuna göre, yalnız biçimini değiştirir. Yukarıdaki örnekte malzemenin değeri 50 ve iş aletinin değeri 10 idi, şimdi ise, alet 5 oranında yıpranmıştır, malzemenin değeri 55, aletin değeri 5 olmuştur; tamamen kaybolursa, mal­zemenin değeri 60’a erişmiştir. Bu, basit üretim sürecinin öğesidir. Alet, ücret gibi, üretim sürecinin dışında tüketilmemiştir.)
      Şimdi ikinci varsayıma gelelim:

Başlangıç
sermayesi:

Değişmeyen
değer

Ücret için yeniden-üretilmiş değer

Üretimin
artı-değeri

Genel
toplam

100 tal.

80 tal.

20 tal.

10 tal.

110 tal.

      İşçi 12 saatte 30 taler üretirse, 1 saatte 22/4 taler, 8 saatte 20 taler, 4 saatte 10 taler üretir. 10 taler, 20 taler üzerinden %50’dir; 8 saat üzerinden 4 saat; artı-değer = 4 saat, 1/3 gün ya da 10 taler artı-değer.

N° II

Başlangıç sermayesi:

Değişmeyen değer:

Ücret için yeniden-üretilmiş değer

Üretimin
artı-değeri

Genel
toplam

Artı-zaman ve
artı-değer

Sermaye
üzerinden %


       

100 tal.
 
 

80 tal.
 
 

20 tal.
8 saat
 

10 tal.
 
 

110 tal.
 
 

4 saat
10 taler
2 işgünü

%50
 
 

      Birinci örnekte, ikincisinde olduğu gibi, 100 toplam sermaye üze­rinden kâr % 10’dur, ama birinci örnekte üretim sürecinde sermayenin sağladığı gerçek artı-değer 25, ikincisinde %50’dir.
      N° I’deki örnekler gibi n° II’de de aslında aynı koşullar olanaklıdır. Ama birbirleriyle ilişkileri bakımından bu koşullar n° II’de anlamsız­dır. Malzeme ve alet 60’tan 80 talere yükselmiş, emeğin verimliliği saatte 41/6 talerden 22/4 talere düşmüş ve artı-değer %100 artmıştır. (Ama desek ki, ücret için ek gider birinci örnekte daha çok işgününü, ikincisinde daha az işgününü gösteriyor, o zaman varsayım doğrudur.) Gerekli emek ücretinin, yani emeğin taler olarak gösterilen değerinin düşmesi, aslında önemsiz olabilir. Bir emek-saatinin değerinin ister 2, ister 4 taler olarak gösterilmesi halinde de, hem birinci hem ikinci örnekte 12 emek-saatinin ürünü (dolaşımda) 12 emek-saati karşılığın­da değişilir ve her iki durumda artı-emek artı-değer olarak ortaya çıkar. Varsayımın anlamsızlığı şundan ileri geliyor: 1) En düşük emek-zamanını 12 saat olarak aldık; dolayısıyla daha çok ya da daha az işgünü getiremiyoruz; 2) bir tarafta ne kadar çok sermaye büyütürsek, hem gerekli-emeği, hem de onun değerini o kadar çok azaltmak zorunda kalıyoruz; oysa değer aynı kalıyor, ikinci durumda fiyatın yükselmesi gerekirdi. İşçinin daha az emekle yaşayabilmesi, yani aynı nicelikte saat içinde daha çok üretmesi, gerekli emek-saati için olan talerin azal­masında ||4| değil, gerekli emek-saatinin sayısında kendini gösterme­liydi. Örneğin işçi birinci durumda 41/6 taler alır, ama bu değerin kullanım-değeri, değeri anlatmak için (fiyatı değil); değişmeyen değer olmak gerekir, o kadar çoğalırsa, artık bu, birinci örnekte olduğu gibi değil, işçinin canlı emek-gücünün ürerimi için yalnız 4 saat olur, böyle­ce de bunu değerin fazlalığında gösterilmiş olarak bulurduk. Oysa burada, koyduğumuz koşullara göre, değişen olarak “değişmemiş değeri” görüyoruz, ve burada yeniden üretken emeğe ek olarak değiş­meyen durumda olan %10 değişmemiştir, bununla birlikte, aynı eme­ğin çeşitli yüzdelerini göstermektedir. Birinci durumda değişmemiş [sayfa 266] değer ikinci durumdakinden daha küçüktür, ama emeğin toplam ürünü daha büyüktür; çünkü 100’ün bir parçası daha küçük olunca öteki parçasının daha büyük olması gerekir; ve aynı zamanda, saptan­mış mutlak emek-zamanının aynıdır; çünkü, ayrıca emeğin toplam ürünü azalır, buna karşılık “değişmemiş değer” büyür ve bu değer küçüldüğü gibi de büyürse, bu emek-zamanı için, daha çok sermaye kullanıldığı oranda daha az emek ürünü (mutlak ürün) elde ederiz. 100 gibi belli bir toplamdan daha çoğunun “değişmemiş değere” konulma­sı halinde, daha az emek-zamanında kullanılabileceği ve, dolayısıyla, göreli olarak konulmuş sermaye üzerinden genellikle daha az yeni değer yaratılabileceği için bu kez tamamen doğru bir sonuç alınmış olur; ama o zaman, sermaye için kârın olanaklı bulunması için, emek-zamanının buradaki gibi değişmez olmaması zorunludur, ya da değiş­mez durumda ise, emek-saatinin değerinin buradaki gibi daha saptanmış olması gerekir ve bu da, “değişmemiş değer” daha büyükse ve artı-değer daha büyükse, olanaklı değildir; emek-saatlerinin sayısının daha az olması gerekir. Ancak aldığımız örnekte öngörülen budur. Birinci durumda, 12 saat çalışmayla 50 taler, ikinci durumda yalnızca 30 taler üretildiğini varsayıyoruz. Birinci durumda, işçiyi 93/5 saat çalıştırıyo­ruz; ikinci durumda, saatte daha az üretmesine karşın yalnızca 6 saat. Bu saçma.
      Başka türlü kavrandığında, bu sayılarda doğru bir şey yok mudur? Emeğe oranla, sermayenin öğelerine göreli olarak daha çok malzeme ve alet girer girmez, göreli değerin büyümesine karşın mutlak yeni değer azalmıyor mu? Verilen sermaye oranında daha az canlı emek kullanılıyor; dolayısıyla, bu canlı emeğin fazlalığı da emek giderlerine göre daha büyük olursa ve dolayısıyla işte bu yüzde oram emek ücreti ile ilgili olarak büyürse, yani gerçekten tüketilmiş sermaye üzerinden olan yüzde oram büyürse, mutlak yeni değer, daha az iş malzemesi ve alet (özellikle bu, değişmeyen değerin, yani üretim süreci yoluyla değer olarak değişmeyen değerin değişiminde ana noktadır) kullanan ve daha çok canlı emek harcayan sermayede olduğundan göreli olarak zorunlu halde daha küçük müdür? Yalnızca göreli olarak daha çok canlı emek kullanıldığı için? O zaman üretken gücün büyümesi iş ale­tinin çoğalmasına eşit olur, çünkü bunun artı-değeri, daha önceki üre­tim tarzında olduğu gibi, kullanım-değeri ile üretken gücü ile orantılı değildir ve aynı sayı ile ilişkili olmayınca da üretken gücün salt çoğalı­şı artı-değer yaratır. Üretken gücün, aletin değerinin –sermayenin giderlerinde aletin kapladığı hacmin– büyümesinde dile gelmesi gereken çoğalışı, zorunlu olarak malzemenin çoğalışım da yanında götürür, çünkü daha çok ürünün üretilebilmesi için daha çok malzeme­nin işlenmesi gerekir. (Üretken gücün çoğalması ise aynı zamanda [sayfa 268] nitelikle ilgilidir; ancak yalnızca belli nitelikte varolan ürünün niceliği ile; varolan belli bir nicelik için nitelikte; her ikisi ile ilgili olabilir.) Artı-emek orantılı olarak şimdi daha az (zorunlu) emek, gerekli olduğun­dan daha az, doğrudan sermaye için daha azcanlı emek varolmasına karşın, onun artı-değeri bununla çoğalamaz, artı-değer tüm sermayeye oranla azaldığı halde, yani kârın oranı denilen şey azaldığına göre, çoğalamaz mı? Örneğin 100’lük sermaye alalım. İlkin malzeme 30 olsun. Alet 30 (toplam 60 değişmeyen değer). Emek ücreti 40 (4 emek-günü). Kâr 10. Burada emek ücretinde nesneleşmiş emek üzerinden kâr %25, yeni değer ve sermaye bakımından %10. Şimdi malzeme 40, alet 40 olsun. Verimlilik iki katına çıksın, böylece yalnız 2 daha fazla işgünü gerekli olsun = 20. Diyelim ki, mutlak kâr 10 daha azdır; yani toplam sermaye üzerinden kâr. Kullanılan emek üzerinden kâr %25’ten daha fazla, yani verilen örnekte 20’nin yalnız dörtte-birinden daha fazla olamaz mı? Aslında 20’nin üçte-biri 62/3’tür; yani 10’dan daha ||5| azdır, ama kullanılan emek üzerinden %331/3’tür, oysa bundan önceki durumda yalnız %25 idi. Burada sonunda yalnız 1062/3 elde edebilir­dik, oysa daha önceki durumda, 110 olurdu ve gene aynı toplamla (100) artı-emek, fazla kazanç, kullanılan emek üzerinden birincisinden daha büyük olurdu; ama %50’den kesinlikle daha az emek kullanıldığı için, öte yanda kullanılan emek üzerinden daha büyük kâr birincisine göre yalnız 81/3 daha fazla tuttuğu halde, mutlak sonuç daha az olur, yani kâr da toplam sermaye üzerinden daha azdır. Çünkü 20 × 331/3 40 × 25’ten daha küçüktür. Bu durum, bütünü içinde pek şaşırtıcıdır ve ekonomide genel bir örnek olarak geçerli olamaz; çünkü iş aletinin çoğaldığı, işlenen malzemenin çoğaldığı varsayılmıştır, oysa hem göre­li işçi sayısı, hem de mutlak işçi sayısı azalmıştır. (Doğal olarak iki etken bir üçüncüye eşit olursa, öteki büyüdüğü için birisi küçülmek zorundadır.) Ama iş aletinin, sermayede aldığı değere göre büyümesi ve iş malzemesinin göreli olarak azalmış emekle birlikte değer bakı­mından çoğalması, bütünün içinde işbölümünü koşul yapar, yani kul­lanılan sermayenin büyüklüğü ile aynı oranda olmasa bile, işçilerin çoğalmasını hiç değilse mutlak olarak gerektirir. Bununla birlikte, örneğin her işçinin bizzat baskı işinde kullanabileceği litografi makine­sini ele aldığımızda, yeni icat edilmiş aletin değerinin, bu el aletlerinin icadından önce 4 işçinin kullandığı değerden daha büyük olduğunu kabul edelim; makine için şimdi 2 işçiden fazlası gerekli olmasın; (burada, alet cinsinden birçok makinede olduğu gibi, işin daha fazla bölünmesi asla sözkonusu değildir, tersine nitel bölünme ortadan kal­kar); aletler başlangıçta yalnız 30 değerinde olmuştur, ama gereken emek (yani kâr etmesi için kapitaliste gereken 4 işgünüydü.) Emeğin bu niteliği ile tamamen kaybolduğu, bir nokta dışında hava ısıtıcı [sayfa 269] borular gibi makineler vardır; boru bir noktada açılır; bunu başka borulara aktarmak için işçi gerekli değildir. Bu, genel olarak, eskiden gücün, maddi biçimde, önceleri ateşçiler kadar işçiler tarafından bir yerden başka bir yere taşındığı, borunun bir odadan ötekine götürül­düğü, şimdi ise bunun fiziksel süreç olduğu, şu kadar ve bu kadar işçinin emeği olarak göründüğü (bkz: Babbage88) durum sözkonusudur. İşçi bu litografi makinesini geçim kaynağı olarak, kullanım-değeri olarak değil de sermaye olarak kullanırsa, malzeme zorunlu olarak çoğalır, çünkü işçi aynı süre içinde daha çok baskı yapabilir ve dolayı­sıyla da kâr sağlar. Bu litografi ile 40’lık alet, 40’lık da malzeme, 2 işgünü (20) kullanalım, bunlar işçiye %331/3, yani 20 nesneleşmiş emek-zamanı üzerinden 62/3 getirsin, o zaman onun sermayesi 100’den gelen öteki sermaye gibi 100 olur ve ona yalnız %62/3 getirir, ama kul­lanılan emek üzerinden 331/3 kazanır; öteki ise 10 sermaye, kullanılan emek üzerinden yalnız %25 kazanır. Kullanılan emek üzerinden elde edilmiş değer daha küçük olabilir, ama toplam sermayenin kârları, sermayenin öteki öğeleri oran bakımından daha küçük olunca, daha büyüktür. Gene de toplam sermaye üzerinden %62/3 ve kullanılan emek üzerinden %33’/3 ile yapılan iş, başlangıçta emekten %25’e ve toplam sermayeden %10 kâra dayalı işe göre daha kârlı olabilir. Diyelim ki, örneğin tahıl vb., işçinin geçiminin değer olarak %25 pahalılanması kadar yükselmiştir. 4 işgünü şimdi birinci litografa 40 yerine 50’ye malolur. Aletleri ve malzeme aynı kalmıştır: 60 taler. Dolayısıyla, onun 110 sermaye koyması gerekir. 110 sermaye ile kârı, 4 işgünü için 50 taler üzerinden 12 (%25) olur. O halde 110 üzerinden 12 taler; (yani 110 toplam sermaye üzerinden %9½). Öteki litograf: makine 40; mal­zeme 40; ama 2 işgünü 20 yerine ona %25 daha fazlaya malolur, yani 25. Öyleyse 105 yatırım yapması gerekir; emek üzerinden artı-değeri %331/3, yani 1/3, o halde 81/3’tür. Böylece 105 üzerinden 81/3 kazanır; %131/8. O halde 10 yıllık bir dönemde, yukarıdaki ortalama bölümlere göre 5 kötü ve 5 iyi güz mevsimi olduğunu varsayalım; o zaman birin­ci litograf, ikinciye karşılık ilk 5 yılda 50 taler faiz kazanır; ikinci 5 yılda 455/6; toplam 955/6 taler; 10 yıl üzerinden ortalama faiz 97/12 talerdir. Öteki kapitalist ilk 5 yılda 311/3; ikinci 5 yılda 655/8; toplam 9625/24 taler; 10 yılın ortalaması 984/120 kazanmış olur. N° II aynı fiyata daha çok mal­zeme işlediği için daha ucuza satar. Buna karşılık denebilir ki, daha çok alet eskittiği için daha pahalıya maleder; çünkü özellikle daha çok makine değeri kullandığı ölçüde bu oran aynıdır, aynı oranda daha çok malzeme eskitir; yalnız, ||6| makinelerin aynı ölçüde daha çok yıpran­dığı, yani daha çok malzeme işledikleri aynı süre içinde yerlerine [sayfa 270] konması gerektiği gerçekte yanlıştır. Ancak bütün bunların yeri burası değildir. Makinenin değeri ile malzeme arasındaki oran, her iki örnek­te değişmez varsayılmıştır.
      Daha çok emek kullanan, daha az malzeme ve makine kullanan, ama toplam sermaye üzerinden daha yüksek oranda kazanan daha küçük bir sermaye; daha çok makine, daha çok malzeme, göreli olarak daha az, ama mutlak olarak aynı nicelikte emek kullanan ve daha verimli olan daha az emek üzerinden olduğu için, bütün üzerinden daha küçük oranda kazanan, işbölümünü kullanan vb. daha büyük bir sermaye varsayarsak, o zaman bu örnek önem kazanır. Bu arada, maki­nenin kullanım-değerinin (yukarda bu varsayılmamıştı) kendi değe­rinden epeyce büyük olduğunu; yani üretimde kullanıldığı sırada yitirdiği değerin, üretimin çoğalması ile aynı oranda olmadığını var­saymak gerekir.
      Dolayısıyla yukardaki gibi baskı makinesi (birincisinde baskı makinesi, ama el baskısı; ikincisinde kendi kendine işleyen makine).
      Sermaye 1,100 üzerinden, malzemede 30; el baskısında 30; emekte 4 işgünü = 40 taler kullanıyor; kazanç %10; öyleyse canlı emek üzerinden %25 (artı-zamanın dörtte-biri).
      Sermaye II, 200 üzerinden malzemede 100, baskı makinesinde 60, 4 işgünü (40 taler) kullanıyor; kazana dört işgünü üzerinden 131/3 taler = 1 işgünü ve 1/3, buna karşılık birinci örnekte yalnız 1 işgünü; genel toplam: 2131/3. Yani %62/3, oysa birinci örnekte %10. Gene de bu ikinci örnekte kullanılan emek üzerinden artı-değer 131/3’tür, birincisinde yalnız 10’dur; birincisinde 4 günlük işin 4 gününde 1 artı-gün; ikinci­sinde 4 [günlük iş] 11/3 artı-gün yaratıyor. Ama toplam sermaye üze­rinden kâr oram üçte-birdir ya da birincisine göre %331/3 daha azdır; kazancın genel toplamı 1/3 daha fazladır. Şimdi diyelim ki, malzeme ve baskı kağıdı birinci sermayede 30, ikinci sermayede 100’dür; alet aynı süre içinde, 10 yılda ya da 1 /10 yılda tükeniyor. O zaman n° I malzemede 30’un 1/10’unu, yani 3’ü yerme koyacaktır; n° II ise 60’ın 1/10’unu, yani 6. Daha sonra malzeme, yukarıdaki örnekte gözönüne alman yıllık üretime her iki tarafta da (4 işgünü 3 ayın günleri olarak geçerli olabilir) girmiyor.89* [sayfa 271]
      Sermaye I, baskı kağıdı olarak 30 malzeme + 3 alet + 50 (nesneleşmiş emek-zamanı) (üretim zamanı)90* = 83’e satıyor.
      Sermaye II, 100 baskı kağıdını 100 malzeme + 6 alet + 531/3 (nesne­leşmiş emek-zamanı) (üretim zamanı) = 1591/3’e satıyor.
      Sermaye I, 30 baskı kağıdını 83 talere satıyor; 1 tabaka 83/30 taler = 2 taler 23 gümüş para.
      Sermaye II, 100 tabakayı 159 taler 10 gümüş paraya satıyor; 1 tabaka 159 taler 10/100 gümüş para = 1 taler, 9 gümüş para 10 fenik.91*
      Açıkça görülüyor ki, sermaye I, aşırı ölçüde pahalıya sattığı için iflas etmiştir. Birinci örnekte kâr toplam faiz üzerinden %10 ve ikinci­sinde yalnız %62/3 olmasına karşın, birinci sermaye emek-zamanı üze­rinden yalnız %25 almış, oysa ikincisi 331/3 alıyor. Sermaye I’de gerekli-emeğin kullanılan toplam sermayeye oranı daha büyüktür ve bundan dolayı artı-emek vardır, oysa bu sermaye II’de kesinlikle daha küçüktür, daha küçük toplam sermaye üzerinden kârın oranı daha büyük olduğu halde. 4 işgünü 60 üzerinden, 160 üzerinden 4’e göre daha büyüktür; birincisi 15 sermaye üzerinden 1 işgünüdür; ikincisin­de 40 üzerinden 1 işgünüdür. Ama ikinci sermayede emek daha üret­kendir (bunun nedeni, hem daha önemli bir makine kitlesinin olması; dolayısıyla bunların sermayenin değerleri arasında daha büyük bir yer alması; hem de daha çok artı-emek çalışan, dolayısıyla aynı süre içinde daha çok malzeme tüketen işgününün ||7| kendini gösterdiği daha büyük malzeme olması). Daha çok artı-zaman yaratır (göreli artı-zaman, yani üretken gücün gelişmesinin sonucu olarak sağlanan). Birinci örnekte, artı-zaman ¼, ikincisinde 1/3’tür. Bu yüzden aynı süre içinde daha çok kullanım-değeri, daha büyük bir değişim-değeri yaratır; ama sonuncusu birincisiyle aynı oranda değildir, çünkü, gör­düğümüz gibi değişim-değeri emeğin verimliliği gibi aynı sayısal oranda çoğalmaz: Bu yüzden kesir fiyat, üretimin toplam fiyatından daha küçüktür – yani kesir fiyat üretilmiş kesir fiyatların miktarı ile çarpılınca daha büyüktür. İş günlerinin genel toplamı n° I’de olduğu gibi göreli olarak daha küçük olduğu halde, mutlak olarak daha büyük olduğunu kabul etseydik, konu daha göze çarpıcı hale gelirdi. Böylece, daha büyük sermayenin, daha çok makine ile çalışan sermayenin kârı, daha küçük sermayenin, göreli ya da mutlak olarak daha çok canlı emekle çalışan sermayenin kârından daha küçük olur, çünkü canlı emek [sayfa 272] üzerinden gerçekleştirilen daha büyük kâr, kullanılan canlı sermayenin toplam sermayeye göre daha düşük oranda bulunduğu bir toplam sermayeye bölününce, canlı emek üzerinden gerçekleştirilen daha küçük kârdan, daha küçük toplam sermayeye göre daha büyük bir oranda bulunan kârdan daha küçük olur. Ama n° II’de oranın, daha çok mal­zeme işlenebilmesi ve değerin daha büyük kısmının iş aletine yatırıl­ması biçiminde olması, yalnızca emeğin verimliliğinin ifadesidir.
      Daha büyük ve daha verimli toplam sermaye üzerinden kâr oranı daha küçük olduğu için işçinin payının daha büyüdüğü, öte yandan bunun tam tersine işçinin artı-emeğinin de büyüdüğü savında sımsıkı direnmiş olan zavallı Bastiar’nın92 –bay Proudhon ona ne yanıt vere­ceğini bilememişti– ünlü kurnazlığı işte budur.
      Ricardo’nun da konuyu anlamadığı anlaşılıyor;93 yoksa, kârın dönemsel düşüşünü, yalnızca tahıl fiyatlarının (ve bununla birlikte rantın) yükselişinden ileri gelen ücret yükselişi ile açıklamaya kalk­mazdı. Ancak aslında artı-değer –kârın temeli olmakla birlikte, aynı zamanda genel olarak kabul edilmiş kâr kavramından farklı oluşu bakı­mından– hiç geliştirilmemiştir. Zavallı Bastiat verilen örnekte belki şöyle demiş olabilir: Birinci örnekte kâr %10 (yani 1/10), ikincisinde yalnız %31/3 yani 1/3394* (yüzdenin parçasını atalım) olduğu için, işçi birinci örnekte 9/10, ikincisinde 32/33 alır.95* Ne her iki örneğin birinde oran, ne de bunların birbirleri arasındaki oran doğrudur.
      Sermayenin yeni değerinin ilgisiz toplam değer olan sermaye ile daha sonraki ilişkisine gelince (üretim sürecine geçişimizden önce ser­maye bize yalnızca böyle görünüyordu ve sürecin sonunda gene öyle görünmesi gerekir), bunu kısmen, yeni değerin yeni bir belirleme bul­duğu kâr başlığı altında, kısmen de birikim başlığı altında geliştirmek gerekir. Burada bizim için önce sözkonusu olan yalnız, artı-değerin doğasını, gerekli emek-zamanı dışında sermaye tarafından işleme konulmuş, mutlak ya da göreli emek-zamanının eşdeğeri olarak geliş­tirmektir.
      Alette bulunan değer öğesinin üretim eyleminde tüketimin üretim aletini malzemeden hiç ayıramaması –henüz yalnız artı-değerin geti­rilmesinin açıklandığı bu noktada kendi kendini değerlendirmedir–, bu tüketimin basit ürerim sürecinin kendisine ait olmasından, yani bu süreçte –kendiliğinden buna yeniden başlama yeteneğini bununla elde etmiştir– tüketilen aletin değerinin (ister basit kullanım-değerinin kendisinin aleti, ister değişim-değerinin aleti olsun, üretim işbölümüne [sayfa 273] kadar varınca ve hiç değilse fazlalık değişilince) değerde (değişim-değeri) ya da ürünün kullanım-değerinde yeniden bulunması gereğin­den ileri gelir. Alet kullanım-değerini, hammaddenin değişim-değerinin yükselmesine yardım ettiği ve araç olarak emeğe hizmet ettiği ölçüde yitirir. Bu noktanın gerçekten araştırılması gerekir, çünkü sermayenin korunmuş olarak kalan bir kısmı olarak değişmeyen değerle, yeniden-üretilen (sermaye için yeniden-üretilen; emeğin gerçek üretimi açısından – yeniden-üretilen), yeni üretilen kısmı arasındaki ayrım oldukça önemlidir.

Aynı andaki işgünlerinin çoğalması. (Sermayenin birikimi.) Makineler.
– Sermayenin değişmeyen kısmının, emek ücretine yatırılan değişen kısmına
oranla büyümesi = emeğin verimliliğinin büyümesi. – Verimlilik artışında
sermayenin, aynı sayıda işçiyi istihdam etmek üzere büyümesi gereken oran.


      Şimdi değere üretken güçlerin artışından doğan bir şey olarak bakan soru­nu bir çözüme bağlamanın zamanıdır. Gördük ki, bir artı-değer (salt daha büyük kullanım-değeri değil), artı-emeğin mutlak büyümesi duru­munda olduğu gibi yaratılır. Belli bir sınır konmuşsa, örneğin diyelim ki, işçi bütün bir gün için geçim araçları üretmek üzere yalnız yarım gün çalışacaksa –doğal sınıra böylece erişilmişse–, bu sınırda işçi belli bir emek niceliği ile artı-emek sağlıyorsa, mutlak emek-zamanının çoğalması, ancak, aynı zamanda daha çok işçinin kullanılması, gerçek işgününün yalnız uzatılması yerine kendiliğinden çoğalması yoluyla olanaklıdır (tek işçi, varsayımımıza göre, ancak 12 saat çalışabilir; 24 saat artı-zaman kazanılacaksa, bunda 2 işçinin çalışması gerekir). Bu durumda, sermaye, kendi kendini değerlendirme sürecine girmeden önce, işçi ile değişim olgusunda 6 emek-saati fazladan satın almak, böylece kendinden daha büyük bir kısmı vermek zorundadır; öte yan­dan işlenecek malzemeye ortalama olarak daha çok yatırım yapması gerekir (yararlanılabilen işçinin fazla oluşu, yani çalışan nüfusun çoğal­mış olması gerektiği bir yana). Dolayısıyla, daha sonraki değerlendir­me sürecinin ||8| olanağı, sermayenin ondan önceki birikimine bağlıdır (maddi varlığı yönünden). Buna karşılık üretken güç ve dolayısıyla da göreli artı-zaman büyürse, –şimdiki bakış açısından sermaye hâlâ doğrudan geçim nesnesi, hammadde vb. üreten olarak görülebilir– ücret için daha az gider gereklidir ve malzemedeki büyüme değerlen­dirme sürecinin kendisi yoluyla sağlanmıştır. Ama bu konu daha çok sermayelerin birikimi ile ilgilidir.
      Şimdi son olarak yarıda bıraktığımız noktaya dönelim. Artan verimlilik, değişim-değerlerinin mutlak toplamını çoğaltmamakla bir­likte, artı-değeri çoğaltır. Değerleri çoğaltır, çünkü yeni bir değer olarak değer yani yalnızca eşdeğer olarak değişilmeyen, sürekli olan bir değer, [sayfa 274] tek sözcükle, daha çok para yaratır. Soru şudur: Sonunda değişim-değerlerinin toplamı da çoğalıyor mu? Aslında bu kabul edilmiştir, çünkü Ricardo da kabul ediyor ki, sermayelerin birikimi ile birlikte birikimler, dolayısıyla da, üretilen değişim-değerleri de büyür. Birikimlerin büyümesi demek, bağımsız değerlerin –paranın– çoğal­ması demektir. Ama Ricardo’nun gösterisi, onun bu kendi savı ile çelişir.
      Eski örneğimiz. 100 taler sermaye; 60 taler değişmeyen değer; 40 ücret; ürettiği 80; öyleyse ürün = 140.96* Bu 40 artı-değer mutlak emek-zamanıdır.
      Varsayalım ki, üretken güç iki katına çıkıyor, dolayısıyla işçi 40 [ücretle] 8 gerekli emek-saati sağlıyor, böylece 4 saatte canlı emeğin bütün bir gününü üretebiliyor. O zaman artı-emek (önceden bütün bir günü üretmek için 2/3 gün, şimdi ise 1/3 gün büyüyor) 1/3 oranında büyür. İşgününün ürününden 2/3’ü artı-değer olur ve gerekli emek-saati = 5 taler (5 × 8 = 40) ise, şimdi yalnız 5 × 4 = 20 taler gereksinimi olur. Böylece sermayenin artı-kazancı 20, yani 40 yerine 60’tır. Sonunda 140, bunun 60’ı = değişmeyen değer, 20 = ücret ve 60 = artı-kazanç; toplam 140. 80 taler sermaye ile kapitalist üretime yeniden başlayabi­lir.
      Kapitalist A, eski üretimin aynı basamağında yeni üretim için 140 olan sermayesini kullansın. Başlangıç oranına göre sermayenin değiş­meyen kısmı için 3/5 gerekir, yani 3 × 140/5 = 3 × 28 = 84, gerekli-emek için kalan 56. Daha önce emek için 40 kullanıyordu, şimdi 56; 40’ın 2/5’i kadar daha çok. Öyleyse, sonunda sermayesi = 84 + 56 + 56 = 196. [sayfa 275]
      Kapitalist B, büyüyen üretim basamağında yeni üretim için gene 140 taler kullanır. Kendisine 80 sermaye gerekirse, değişmeyen değer olarak 60 ve emek için yalnız 20, 60’tan 45’i değişmeyen sermaye için ve 15’i emek için gereklidir; dolayısıyla toplam = birincisi 60 + 20 + 20 = 100 ve ikincisi 45 + 15 + 15 = 75. Öyleyse genel sonuç 175, oysa birin­cisinin = 196. Emeğin verimliliğinin çoğalması, aynı sermayenin aynı değeri daha az emekle yaratmasından, ya da daha az emeğin aynı ürünü daha büyük sermaye ile yaratmasından başka bir anlama gel­mez. Daha az gerekli-emek daha çok artı-emek üretir. Gerekli-emek sermayeye oranla ||9| daha azdır, anlaşılan sermayenin değerlenme süreci için bu aynı şeydir: sermaye, harekete getirdiği gerekli-emeğe göre oran bakımından daha büyüktür; çünkü aynı sermaye daha çok artı-emeği, böylece de daha az gerekli-emeği harekete getirir.97*
      Bundan dolayı makinelerle ilgili olarak, bunların emek tasarruf ettiği söylenir; bununla birlikte emeğin salt tasarrufu, Lauderdale’in98 doğru olarak belirttiği gibi, ayırdedici bir özellik değildir; çünkü makinelerin yardımı ile insan emeği, onlar olmadan kesinlikle yaratamayacağı şey­ler yapar ve yaratır. Bu sonuncusu, makinelerin kullanım-değeri ile ilgilidir. Gerekli-emeğin tasarrufu ve artı-emeğin yaratılması ayırdedicidir. Emeğin daha yüksek verimliliği, sermayenin aynı değeri ve daha [sayfa 276] büyük nicelikte kullanım-değerini yaratmak için daha az gerekli-emek satın almasında, ya da daha az gerekli-emeğin aynı değişim-değerini yaratmasında, daha çok malzemeyi değerlendirmesinde ve daha büyük bir kullanım-değeri yığını yaratmasında deyimlenmesini bulur. Dolayısıyla üretken gücün büyümesi, sermayenin toplam değeri aynı kalı­yorsa, değişmeyen kısmının (malzemede ve makinelerde bulunan) değişken olan, yani canlı emekle değişilen, emek ücreti fonunu meyda­na getiren kısmı ile aynı oranda büyümesini gerektirir. Aynı zamanda bu, daha az emek niceliğinin daha büyük bir sermaye niceliğini hare­kete geçirmesi biçiminde de ortaya çıkar. Üretim sürecine giren serma­yenin toplam değeri büyürse, emek fonunun da (sermayenin bu değiş­ken kısmı), emeğin verimliliği, yani gerekli-emeğin artı-emeğe oranı aynı kalırsa, bu oranla karşılaştırıldığında göreli olarak azalması gere­kir.
      Yukardaki örnekte 100 sermayenin tarımda kullanıldığım kabul edelim. 40 taler tohum, gübre vb., 20 taler iş aleti ve üretimin eski görüş açısından 40 taler emek ücreti olsun. (Diyelim ki, bu 40 taler = 4 gerek­li işgünü.) Üretimle ilgili eski görüş açısından bu 140’lık bir toplam yaratır. Aletin geliştirilmesi ya da daha iyi gübre vb. yoluyla, verimlilik iki kat artmış olsun. Bu durumda ürün 140 talere eşit olmalıdır (aletin tamamen tüketildiği varsayılsın). Verimlilik iki katına çıkınca, gerekli işgününün fiyatı yarıya iniyor; ya da 8 gün üretmek için 4 yarım gerek­li işgünü (yani 2 tam gün) gereklidir, 8 gün üretmek, gerekli-emek için tek işgününe ¼ (3 saat) gün düşmesi ile aynı şeydir. Şimdi çiftlik kiracısı 40 taler yerine yalnız 20 taler daha fazla emeğe ayıracaktır. Sürecin sonunda ise sermayenin parçaları değişmemiştir; tohuma vb. için ayrılmış başlangıçtaki 40 talerden şimdi iki kat kullanım-değeri vardır; 20 iş aleti ve 20 emek (2 tam işgünü). Daha önce sermayenin değişmeyen kısmının değişken kısmına oram = 60:40 = 3:2; şimdi = 80:20 ya da 4:1. Tüm sermayeyi gözönüne alırsak, gerekli-emeğin oram = 2/5 iken, şimdi 1/5’tir. Çiftlik kiracısı emeği daha önceki oranda kullanmayı sürdürürse, sermayesinin ne kadar büyümesi gerekir? Ya da, aldatıcı varsayımdan kaçınarak diyelim ki, 60 değişmeyen sermaye ve 40 emek fonu ile çalışmayı sürdürüyor – üretken gücün iki katına çıkmasından sonra, bu yüzden yanlış koşullar ortaya çıkmışsa;99* bununla varsayalım ki, iki katma çıkmış üretken güce karşın aynı [sayfa 277] öğelerde çalışmayı, aynı nicelikte gerekli-emek kullanmayı, hammadde ve iş aleti için daha fazla harcamadan sürdürdü;100* dolayısıyla üretken güç, iki katma çıkınca, çiftlik kiracısı eskiden emek için 40 taler harcamak zorunda iken, şimdi yalnız 20 taler harcaması gerekiyor. (Ona 4 tam işgününün fazlalığını sağlamak için 4 tam işgününün gerekli olduğu­nu –her biri 10 talere eşit– bu fazlalığın da ona 40 taler pamuğun ipliğe çevrilmesi yoluyla sağlanacağını varsayarsak, şimdi ona ||10| aynı değeri yaratmak için yalnız 2 tam işgünü, yani 8 işgünü gerekli­dir; ipliğin değeri önce 4 işgününün artı-zamanını, şimdi 6 işgününün artı-süresini gösteriyordu. Ya da her işçi için daha önce 12 saat yarat­mak için 6 saat gerekli-emek-zamanı gerekiyordu; şimdi ise 3 saat. Gerekli emek-zamanı 12 × 4 = 48 saat ya da 4 gün tutuyordu. Bu gün­lerin her birinde artı-zaman = ½ gün (6 saat). Gerekli emek-zamanı şimdi ise yalnız 12 × 2 = 24 saat ya da 2 gün; günde 3 saat. Artı-değeri elde etmek için 4 işçiden her biri 6 × 2 saat çalışmak zorundaydı; yani 1 gün; şimdi ise her işçinin yalnız 3 × 2 saat fazla çalışması gerekir, yani ½ gün. Şimdi 4 işçinin ½ gün, ya da ikisinin bir tam gün çalışması, aynı şey demektir. Kapitalist 2 işçiyi işten çıkarabilir. Hatta çıkarması gerekir, çünkü belirli miktarda pamuktan yalnız belirli miktarda iplik yapabilir; o halde 4 tam günden daha çok çalıştıramaz; yalnız 4 yarım gün çalıştırabilir. Ama işçi 3 saat, yani gerekli ücretini almak için 12 saat çalışmak zorunda ise, 6 saat çalıştığında yalnız 1½ saat değişim-değeri elde edecektir. Ama gerekli 3 emek saati ile birlikte 12 saat yaşayabilirse, 1½ saat ile ancak 6 saat yaşayabilir. Dolayısıyla 4 işçinin her biri, eğer dördü de çalıştırılırsa, yalnız yarım gün yaşayabilir, yani dördü birden işçi olarak aynı sermayeden geçim sağlamayacak, yalnız ikisi sağlayacaktır. Kapitalist, 4 yarım işgünü için olan eski fonla 4 gün için ödeyebilir; o zaman 2’yi fazladan ödemiş ve işçilere üretken güçten bir armağanda bulunmuştu; çünkü yalnız 4 yarım canlı işgününü kullana­bilir; böylesi “olanaklar” ne uygulamada ortaya çıkar, ne de, sermaye ilişkisinin bu nitelikte sözkonusu olduğu burada bunun sözü edilebilir.)
      100 sermayeden 20 taler şimdi doğrudan üretimde kullanılmamış­tır. Kapitalist eskisi gibi hammadde için 40 taler, alet için 20, toplam 60 kullanıyor, ama emek için (2 işgünü) yalnız 20 taler. Sermayenin tama­mı 80’den ¾’ünü (60) değişmeyen kısım için ve yalnız ¼’ü emek için kullanıyor. Öyleyse geriye kalan 20’yi aynı tarzda kullanırsa, değişmeyen sermaye için ¾, emek için ¼, yani birinci için 15, ikinci için 5 kullanılmış olur. Şimdi bir işgünü = 10 taler varsayılırsa, 5 yalnız [sayfa 278] = 6 saat =½ işgünüdür. Sermaye, verimlilik yoluyla kazandığı 20 yeni değerle, aynı oranda değerlenmek için, yalnız ½ işgünü daha satın alabilir. O zaman, işten çıkarılan 2 işçiyi, ya da daha önce kullan­dığı 2 işgününü tamamen kullanabilmek için üç kat (yani 60) (20 ile birlikte toplam 80) artması gerekir. Yeni orana göre sermaye, ¼ emek fonu kullanmak için değişmeyen sermayeden ¾ kullanır.
      Böylece 20 tüm sermaye ile ¾, yani 15 değişmeyen sermaye ve ¼ emek (yani 5) = ½ işgünü kullanır.
      Dolayısıyla, 4 × 20 toplam sermaye ile, 4 × 15 = 60 değişmeyen sermaye ile, 4 × 5 emek ücreti = 4/2 işgünü = 2 işgünü.
      Öyleyse emeğin üretken gücü iki katına çıkar, böylece 60 taler ser­maye hammadde ve alet ile, değerlenmesi için eskiden 100 toplam sermaye gerektiği halde şimdi yalnız daha 20 taler emek (2 işgünü) gereksinimi halinde, [toplam sermayenin] 100’den 160’a çıkması, ya da emek-dışı kalmış tüm emeği koruması için şimdi hesaplanan 80 serma­yenin iki katma çıkması gerekir. Ancak üretken gücün iki katına çıkma­sıyla 20 talerlik yeni bir sermaye oluşur ve bu da daha önce kullanılan emek-zamanının yarısına eşittir; ve bu yalnız, ½ işgünü daha fazla kullanmaya yeter. Üretken gücün iki katma çıkmasından önce 100 olan ve 4 işgünü kullanan (2/5 = 40 emek fonu olması koşulu altında) ser­mayenin şimdi, emek fonunun 100’ün 1/5’ine, 20 = 2 işgününe (ama 80’in ¼’üne, değerlenme sürecine yeni girmekte olan sermayeye göre) düşmesiyle, 160’a çıkması, eski 4 işgününü de kullanabilmesi için %60 oranında çoğalması gerekir. Üretken gücün çoğalmasının sonucu olarak emek fonundan çıkarılan 20 talerle sermaye şimdi, eski serma­yenin tümü ile çalışmayı sürdürecekse, yalnız ½ işgününü yeniden kullanması gerekir. Daha önce sermaye 100 ile 16/4 (4 gün) işgünü kullanıyordu; şimdi yalnız 5/4 kullanabilir. O halde üretken güç iki kafana çılanca, sermayenin, aynı gerekli-emeği harekete getirmek için, iki katına çıkması, 4 işgünü, yani 200’e çıkması gerekli değildir, yalnız­ca bütünden emek fonundan çıkarılan kısmın çıkmasıyla kalan kısım kadar artması gerekir. (100 - 20 = 80) × 2 =160. (Buna karşılık ilk serma­ye, üretken gücün çoğalmasından önce, 100 harcamıştı: 60 değişmeyen, 40 emek ücreti (4 işgünü), 2 gün daha fazla kullanmak için, 100’den yalnız 150’ye çıkmak zorundaydı; yani 3/5 değişmeyen sermaye (30) ve 2/5 emek fonu (20). Her iki durumda işgününün iki katma çıktığı varsayıldığı halde ikinci durumun sonunda ||11| 160 olur; birincisi ise yalnızca 160). Üretken gücün çoğalmasının sonucu olarak emek fonun­dan çekilen sermaye bölümünden bir kısmının yeniden hammaddeye ve alete dönüşmesi, öteki kısmının da canlı emekle değişilmesi gerekir; bu da yalnız, yeni verimlilik yoluyla meydana gelmiş çeşitli bölümler arasındaki oranlar içinde olabilir. Sermaye 100’ün 2/5’ini emek fonu [sayfa 279] (40) için kullanır ve üretken gücün iki katına çıkmasının sonucu yalnız 1/5 (20) kullanılırsa, sermayenin 1/ 5’i serbest kalmıştır (20 taler); işlem içinde olan 80, yalnız ¼’ü emek fonu olarak kullanır. Öyleyse bu 20’de yalnız 5 talerdir (½ işgünü). Tüm 100 sermaye şimdi 2½ işgü­nü kullanır; ya da 4 işgününü yeniden kullanmak için 160’a çıkması gerekir.
      Başlangıç sermayesi 1.000 olsaydı ve aynı tarzda bölünseydi: 3/5 değişmeyen sermaye, 2/5 emek fonu, o zaman 600 + 400 (400, 40 işgününe eşit olur; işgünü = 10 taler). Üretken gücün iki katına çıkması, yani emeğin iki kat olması, böylece aynı ürün için 20 işgünü gerekli olması (= 200 taler) halinde, üretime yemden başlamak için gerekli sermaye 800 olur; yani 600 + 200; 200 taler serbest kalır. Bu da aynı oranda kullanılır, böylece ¾ değişmeyen sermaye = 150 ve ¼ emek fonu = 50’dir. Bundan dolayı 1.000 taler tamamen kullanılırsa, 750 değişmeyen + 250 emek fonu = 1.000 taler, ama 250 emek fonu = 25 işgünü (o halde yeni fon yalnız yeni oranda, yani ¼ emek-zamanı oranında kullanılabilir; eski emek-zamanının tamamını kullanmak için dört katına çıkması gerekir). Serbest kalan 200’lük sermaye 50 emek fonu kullanmış olur, bu da 5 işgününe eşittir (serbest kalan emek-zamanının ¼’ ü). (Sermayeden çözüşen iş fonu bölümü sermayenin kendisi ola­rak, yalnız ¼ emek fonu oranında daha fazla kullanılır; yani tam olarak, emek fonu olan yeni sermayenin bu kısmının sermayenin genel toplamına olan oranı ölçüsünde.) Öyleyse 20 işgününü kullanmak için (4 × 5 işgünü) bu fonun 50’den 4 × 50 = 200’e çıkması; böylece serbest kalan kısmın 200’den 600’e çıkması, yani dört kat olması gerekir; bunun sonunda toplam yeni sermaye 800 olur. O zaman toplam sermaye 1.600’dür; bunun 1.200’ü değişmeyen kısım ve 400’ü emek fonudur. Dolayısıyla 1.000 sermaye başlangıçta 400 emek fonu içermişse (40 işgünü) ve üretken gücün iki katma çıkmasıyla yalnız 200 emek fonu kullanması yeterli olup bununla gerekli-emeği satın alıyorsa, yani daha önceki emeğin yalnız ½’si sözkonusu ise; sermayenin daha önceki emeğin tamamını kullanmak için (aynı artı-emeği kazanmak için) 600 oranında büyümesi gerekir. İki kat emek fonu kullanabilmesi gerekir, yani 2 × 200 = 400; ama emek fonunun toplam sermayeye oranı şimdi = ¼ olduğu için, bu da 4 × 400 = 1600 toplam sermaye gerektirir.101* [sayfa 280]
      Bu da aynı şey demek ||12| olan = 2 × yeni sermayeye; bu yeni serma­ye yeni üretken güç sonucu, üretimde eski sermayenin yerine geçer (800 × 2) (öyleyse üretken güç dört katma, beş katma vb. çıkarsa = 4 ×, 5 × yeni sermaye vb. üretken güç iki karma çıkmışsa, gerekli-emek
      ½’ye düşer; emek fonu da düşer. Yukardaki örnekte olduğu gibi, eski 1.000 sermayeden 400, yani toplam sermayenin 2/5’i gerekli-emek ise, şimdi bu 1 /5, ya da 200’dür. Gerekli-emeğin düşme oranı olan bu oran, emek fonunun serbest kalan kısmı = eski sermayenin 1/5’i = 200. Eski sermayenin 1/5’i = yeni sermayenin ¼’ü. Yeni sermaye = eski sermaye – bunun 3/5’i. Bu ince hesaplar üzerinde daha sonra daha çok duru
      Sermayenin parçaları arasındaki aynı ilk ilişkiler varsayılınca ve üretken gücün bu çoğalması konusunda olduğu gibi, sermayenin büyüklüğü ya da küçüklüğü, genel oranlar için tamamıyla önemsizdir. Sermaye büyüyünce oranların aynı kaldığı bambaşka bir sorudur (ancak bu birikime girer). Ama bunu varsayarsak, üretken gücün artı­şının sermayenin parçalarındaki oranları nasıl değiştirdiğini görürüz. Üretken gücün iki katma çıkması, 100 için nasılsa, 1.000 için de, her iki durumda başlangıçta değişmeyen sermaye 3/5, emek fonu 2/5 olduğu zaman, üretken gücün iki kafana çıkması aynı tarzda etkilidir. (Emek fonu sözü burada yalnızca kolaylık olsun diye kullanılıyor; sermayeyi bu belirleme içinde henüz geliştirmedik. Şimdiye kadar iki bölüm oldu; birisi metalara karşı değişilen bölüm (malzeme ve alet), öteki de emek-gücüne karşılık.) (Yeni sermaye – yani eski sermayenin onun işlevini temsil eden kısmı ve bu, emek fonunun serbest kalan kısmı eksi eski sermayeye eşittir; bu serbest kalan kısım ise, gerekli-emeği gösteren (ya da aynı şey demek olan emek fonunu) yüzdenin, üretken gücün çarpanı ile bölünmesine eşittir. Dolayısıyla eski sermaye 1.000 ise, gerekli-emeği ya da emek fonunu gösteren kesir = 2/5 ise; ve üretken güç iki katma çıkıp da, eski sermayenin işlevini temsil eden yeni ser­maye = 800, yani eski sermayenin 2/5’i = 400; bu da 2 ile, üretken gücün çarpanı ile, bölününce = 2/10 = 1/5 = 200 olur. Demek ki, yeni sermaye = 800 ve emek fonunun serbest kalan kısmı = 200). [sayfa 281]
      Gördük ki, bu koşullar altında 100 taler sermaye 160’a 1.000 olan 1.600’e büyümek zorunda ve ancak o zaman aynı emek-zamanını (4 ya da 40 işgünü) koruyabilir vb.; serbest kalan 1/5 sermayeyi (birinci örnekte 20 taler, ikinci örnekte 200) –serbest kalan emek fonunu– bu nitelikte yeniden kullanabilmek için her ikisinin de %60 oranında, yani kendi kendisinin (eski sermayenin) 3/5’i kadar çoğalması zorunludur.

Genel sermaye üzerinden yüzde, çok farklı oranları ifade edebilir. – Sermaye
(mülkiyet gibi) emeğin üretkenliğine dayanır.


      (Notabene. Daha önce gördük ki, toplam sermaye üzerinden yüzde, sermayenin kendi artı-değerini yarattığı, yani artı-emeği, göreli ya da mutlak olarak, koyduğu çok çeşitli oranları dile getirebilir. Sermayenin değişmeyen-değer bölümü ile değişeni arasındaki oran, sonuncunun = toplam sermayenin ½’si (yani 100 sermaye = 50 (değişmeyen) + 50 (değişen) biçiminde olsaydı, emeğe karşılık değişilen kısmın, sermaye üzerinden %25 vermek için yalnızca %50 çoğalması gerekirdi; yani 50 + 50 (+ 25) = 125; oysa yukardaki örnekte 75 + 25 (+25) =125; dolayısıy­la sermayeye 25 vermek için, canlı emeğe karşılık değişilen kısım %100 çoğalmıştır. Oranlar aynı kalınca, toplam sermaye üzerinden yüzde oranının sermaye ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun, nasıl aynı kaldığım burada görüyoruz; yani emek fonunun toplam sermayeye oranı aynı kalınca; yukarıda bu ¼’tür. Yani, 100,125 veriyor; 80,100; 1.000, 1.250; 800, 1.000 veriyor; 1.600 2.000 vb. veriyor, hepsi %25’e eşittir. Bölümlerin değişik oranlarda olduğu sermayeler, yani üretken gücün de, toplam sermaye üzerinden bu yüzdeleri verirse, gerçek artı-değerin değişik dallarda çok değişik olması gerekir.)
      <Böylece, üretken güç aynı koşullar altında aynı sermaye ile üret­ken gücün yükselmesinden önce karşılaştırılmasında örnek doğrudur. 100 sermaye 50’sini değişmeyen-değerde kullanırsa, emek fonu = 50’dir. Fon %50, yani ½ çoğalır; toplam ürün = 125 olur. 50 taler emek fonu 10 işgünü kullanır, her gün için 5 taler öder. Yeni değer ½ oldu­ğu için, artı-zamanın 5 işgününe eşit olması gerekir; yani 15 gün yaşa­mak için 10 işgünü çalışması gereken işçi, 15 gün yaşamak için kapita­list için 15 gün çalışmak zorundadır; onun 5 günlük artı-zamanı serma­yenin artı-değerini meydana getirir. Saat olarak söylenirse, işgünü 12 saat ise, artı-emek = gün başına 6 saat. 10 gün ya da 120 saat böyle fazla çalışırsa 60 saat = 5 gün. Ancak şimdi verimliliğin iki katma ||13| çıkma­sında 100 talerin oranı 75 ve 25’tir, yani aynı sermaye, aynı 125 değeri yaratmak için fazladan yalnız 5 işçi kullanmak zorundadır; dolayısıyla 5 işgünü = 10; iki katma çıkar, yani 5 işgünü için ödeme yapılır, 10 üre­tilir. İşçinin 10 gün yaşamak için yalnız 5 gün çalışması gerekiyordu [sayfa 282] (üretken gücün büyümesinden önce, 15 gün yaşamak için 10 gün çalış­mak zorundaydı; böylece 5 gün çalışınca, yalnız 7½ gün yaşayabili­yordu); ama 10 gün yaşamak için kapitalist için 10 gün çalışmak zorun­dadır; kapitalist 5 günü kullanır; gün başına 1 gün; ya da gün başına diye anlatılırsa, daha önce 1 gün yaşamak için ½ gün çalışmak zorun­daydı (yani 12 saat yaşamak için 6 saat); şimdi 1 gün yaşamak için yalnız ¼ gün çalışması gerekir (3 saat). Eğer bütün bir gün çalışsaydı, 2 gün yaşayabilirdi; 12 saat çalışınca, 24 saat; 6 saat çalışsaydı, 12 saat. Ama şimdi 12 saat yaşamak için 12 saat çalışmak zorundadır. 1 gün yaşamak için yalnız ½ gün çalışması gerekiyordu; ama 1 gün çalış­mak için 2 × ½ = 1 gün çalışmak zorundadır. Üretken gücün eski durumunda 15 gün yaşamak için 10 gün, ya da 18 saat yaşamak için 12 saat çalışmak zorundaydı; ya da 1½ saat yaşamak için 1 saat, 12 saat yaşamak için 8 saat, 3/5 gün yaşamak için 2/3 gün. Ama 2/3 gün yaşa­mak için 3/3 gün, yani 1/3 daha çok çalışmak zorundadır. Üretken gücün iki katına çıkması artı-sürenin oranını 1:1 ½’ den (yani %50) 1:2’ye yükseltiyor (yani %100). Daha önceki emek-zamanı oranında, işçinin 12 saat yaşamak için 8 saat, yani tam işgününün 2/3 gerekli-emeği kadar çalışması gerekiyordu; şimdi yalnız, 12 saat yaşamak için ½ gün, yani 6 saat çalışması gerekir. Bundan dolayı sermaye 10 işçi yerine yalnız 5 işçi kullanıyor. Daha önce 10 işçi (50’ye maloluyordu) 75 üretiyordu, şimdi 5 işçi (25’e maloluyor) 50 [üretiyor]; yani birinciler yalnız %50; ikinciler: %100. İşçiler eskisi gibi 12 saat çalışıyor; ama birinci örnekte sermaye 10 işgünü satın alıyordu, şimdi ise yalnız 5; üretken güç iki katına çıktığı için, 5 işçi 5 artı-emek günü üretiyor; birinci örnekte 10 işgünü yalnızca 5 artı-emek günü verdiği için; şimdi üretken güç iki katına çıkmış, %50’den %100’e yükselmiştir – 5, 5 veriyor; birinci örnekte 120 işsaati (= 10 işgünü) 180 üretiyor, ikincisin­de 60 iş saati 60; yani birinci örnekte tam günün artı-zamanı gün basma 1/3’tür (gerekli emek-zamanı için %50); (yani 12 saat için 4; gerekli zaman 8); ikinci örnekte artı-zaman tam gün için ½ (gerekli emek-zamanı için %100) (12 saat için 6; gerekli zaman 6); dolayısıyla birinci örnekte 10 gün 5 gün artı-emek-zamanı veriyordu, ikinci örnekte 5 gün 5 veriyor. Göreli artı-zaman iki katına çıkmıştır; birinci orana oranla yalnız, 1/3’e karşılık ½ büyümüştür; yani 1/6, yani %164/6.)>
       

 

değişmeyen

 

değişen

 

100

60

+

40

(başlangıç oranı)

100

75

+

25

(+25) = 125 (%25)

160

120

+

40

(+40) = 200 (%25)


      Artı-emek, ya da artı-zaman sermayenin koşulu olduğu için, [sayfa 283] bireyin korunması ve soyunu yaşarması için gerekli emek-zamanı üstün­deki fazlalığın varlığı denilen temel koşula dayanan sermayedir; örne­ğin bireyin, bir gün yaşamak için yalnız 6 saat, 2 gün yaşamak için 1 gün çalışması gerekir. Üretken güçlerin gelişmesi ile birlikte gerekli emek-zamanı azalır ve bununla birlikte de artı-zaman çoğalır. Ya da bir birey iki birey vb. için de çalışabilir. (“Servet kullanılabilir zamandır ve başka bir şey değil. (s. 6.) ... Bir ülkenin tüm emeği, bütün nüfusun korunmasına yetecek kadar olsaydı, artı-emek de olmaz, bunun sonucu olarak sermaye olarak birikim yapılmasına izin verme olanağı da olmazdı. (s. 4.)... Hiç faiz olmazsa, ya da 12 saat yerine 6 saat çalışılırsa bir ulus gerçekten zengindir, (s. 6.)... Kapitalistin rolü ne olursa olsun, onun elde edebileceği tek şey işçinin artı-emeğidir; çünkü işçinin yaşaması zorunlu­dur.” (The Source and Remedy of the National Difficulties.) (s. 27, 28.)102
      “Mülkiyet. Kaynağı emeğin üretkenliğinde. Bir insan yalnız bir insana yetecek kadar üretebilse, herkes işçi olur; orda mülkiyet olamaz. Tek bir insanın emeği beş kişiyi geçindirebiliyorsa, üretimde bir kişinin istihdam edilmesine karşılık dört kişi boş gezen olacaktır. Mülkiyetin baş­langıcında üretim tarzının iyileştirmesi vardır.... Mülkiyetin büyümesi, boş gezen insanların geçimlerini sağlamanın artan olanağı ve üretken olmayan sanayi = sermaye. ... Bir bireyin işini azaltmak için, bizzat makineler pek seyrek olarak başarıyla kullanılabilir; yapımlarına harcanan zaman, onların kullanılmalarıyla sağlanacak ekonomiden çok daha fazla­dır. Makineler ancak büyük yığınlar üzerinde etkili oldukları, tek bir makinenin binlerce insanın işine yardımcı olabileceği zaman yararlı olurlar. Bunun içindir ki, nüfusun fazla olduğu ülkelerde, işsizler daha fazla, makineler daha çoktur. Makineler işçiler eksik olduğu için değil, bunları taşıyarak biraraya getirmek kolay olduğu için kullanılırlar. ... İngiltere nüfusunun ¼’ünden azı bile, herkesin tükettiği ||14| her şeyi sağlar. Örneğin fetihçi William zamanında üretime doğrudan katılanla­rın sayısı boş gezen insanlardan çok daha fazladır.” (Ravenstone. IX, 32.103)
      Bir yandan sermaye artı-emek yaratırsa, bunun gibi de artı-emek sermayenin varlığının koşuludur. Servetin tüm gelişmesi, kullanılabilir zamanın yaratılmasına dayanır. Gerekli emek-zamanının fazla emek-zamanına oranı (önce gerekli-emek açısından artı-emek sayılır) üret­ken güçlerin gelişmesinin çeşitli aşamalarında değişir. Değişimin daha verimli aşamalarında insanlar, kendi fazla emek-zamanlarından başka bir şey değişmez; bu onların değişiminin ölçüsüdür ve dolayısıyla deği­şim de ancak fazla ürünleri kapsar. Sermayeye dayalı üretimde gerekli [sayfa 284] emek-zamanının varlığı, fazla emek-zamanının yaratılmasına bağlıdır. Üretimin en alt aşamalarında birincisi henüz insanların gereksinimleri az üretilmiştir, dolayısıyla daha az gereksinimin karşılanması gerekir. Bu yüzden gerekli emek-zamanı sınırlıdır, bunun nedeni emeğin verimli olması değil, gerekliliğinin az olmasıdır; ikincisi de üretimin bütün aşamalarında emeğin belli bir ortaklaşalığı, emeğin toplumsal karakteri vardır vb.. Daha sonra toplumsal üretken güç gelişir vb.. (Buna gene dönülecektir.)

Artı-emek-zamanının çoğalması. Aynı andaki işgünlerinin çoğalması (nüfus).
(Nüfus, gerekli emek-zamanının azalışı yani canlı emek kapasitesi üretimi için
gereken sürenin azalışı ölçüsünde artabilir.) – Artı-sermaye ve artı-nüfus. –
Toplum için boş zamanın yaratılması.


      Artı-zaman, gerekli emek-zamanı dediğimiz işgünü bölümünün üstünde fazla olan işgünü fazlalık olarak vardır; ikincisi de, aynı anda­ki işgünlerinin, yani çalışan nüfusun artışı olarak vardır. (Bu, işgününün doğal sınırlan üzerinde zorla uzatılması, kadınların ve çocukların çalı­şan nüfusa eklenmesi yoluyla da üretilebilir – yalnızca anıştırma ola­rak burada değinilen bu nokta, ücretli emek bölümüne girer). Günün artı-zamanının gerekli zamana ilk oranı, üretken güçlerin gelişmesiyle öyle değiştirilebilir ve değiştirilir ki, gerekli-emek her zaman daha küçük bölünebilir bir kısımla sınırlıdır. Aynı şey nüfus için de göreli olarak geçerlidir. Örneğin 6 milyonluk çalışan bir nüfus, 6 × 12 işgünü olan bütün, yani 72 milyon saat olarak dikkate alınabilir ve böylece burada aynı yasalar uygulanabilir.
      Gördüğümüz gibi, kullanılabilir zaman yaratmak artı-emek yarat­mak sermayenin yasasıdır; bunu da yalnızca, gerekli-emeği harekete geçirerek – yani işçi- ile değişime girerek yapabilir. Bu yüzden serma­yenin eğilimi, olabildiğince çok emek yaratmaktır; gene onun eğilimi, gerekli-emeği en düşük düzeye indirmektir. Bu yüzden gene onun eğilimi, çalışan nüfusu çoğaltmak kadar, bunun bir kısmını her zaman artı-nüfus olarak –sermaye kullanabilinceye kadar yararsız kalan nüfus– tutmaktır. (Bu yüzden artı-nüfus ve artı-sermaye teorisi doğ­rudur.) Gene sermayenin eğilimi, insan emeğini fazlalık haline getir­mek kadar (göreli), insan emeğini aşırılığa itmektir. Değer yalnızca nesneleşmiş emektir ve artı-değer (sermayenin değerlenmesi) yalnızca, emek-gücünün yeniden-üretimi için gerekli nesneleşmiş emek bölü­münün üzerindeki fazlalıktır. Ama emek aslında koşuldur ve koşul olarak kalır, artı-emek ise ancak, gerekli-emek oranında, yani yalnız bu emeğin varlığı halinde varolabilir. Bunun içindir ki sermaye, artı-emek sağlamak üzere sürekli olarak gerekli-emeği sağlamak zorundadır; fazlalığı çoğaltabilmek üzere artı-emeği (yani aynı andaki işgünlerini) [sayfa 285] çoğaltmak zorundadır; ama onu artı-emek yapmak için de gerekli-emek olarak tutmak zorundadır. Bir tek işgününü dikkate alırsak, süreç doğal ki basittir: 1) işgününü doğal olanağın sınırlarına kadar uzatmak; 2) bunun gerekli bölümünü durmadan kısaltmak (dolayısıy­la üretken güçleri aşırı ölçüde yükseltmek). Ancak işgünü, hacim ola­rak dikkate alınınca –zamanın kendisi hacim olarak alınınca– birçok işgününün yanyana oluşudur. Sermaye, nesneleşmiş emeği canlı emeğe kar­şılık değiştiği işleme bir kez de ne kadar çok işgünü ile girebilirse, bir kez de değerlenmesi o kadar büyük olur.104* Sermaye, bireyin canlı işgü­nünün meydana getirdiği doğal sınırı, üretken güçlerin gelişmesinin belli bir aşamasında (bu aşamanın evrimsel oluşu da hiçbir şeyi değiştir­mez) yalnızca, bir işgününün yanına bir başka işgününü aynı anda koya­rak –daha çok aynı zamanlı işgününü hacimsel olarak ekleyerek– aşabi­lir. Örneğin artı-emek A’yı yalnız 3 saat işletebilirim; ama B, C, D vb. günlerini eklersem, bu 12 saat olur. 3 saatlik bir artı-zaman yerine 12 saatlik bir zaman yaratmış olurum. Dolayısıyla sermaye nüfusun çoğalmasını zorlar ve gerekli-emeğin azalmasını sağlayan aynı süreç yeni gerekli-emeğin (ve dolayısıyla artı-emeğin) işleve konulmasını olanaklı kılar. (Yani işçilerin üretimi ucuzlar, gerekli-emek-zamanı daha az ya da canlı emek-gücünün üretimi için gerekli zaman göreli olarak daha az olduğu ölçüde daha çok işçi aynı süre içinde üretilebilir. Bunlar özdeş tümleçlerdir.) (Bununla ilgili olarak, nüfus artışının, işin daha çok bölünmesini ve daha geniş ölçüde düzenlenmesini vb. ola­naklı kılarak, emeğin üretken gücünün çoğaltması henüz dikkate alın­mamıştır. Nüfusun artışı, emeğin karşılığı ödenmeyen bir ||15| doğal gücüdür. Bu açıdan biz doğal gücü toplumsal güç diye adlandırıyoruz. Toplumsal emeğin bütün doğal güçleri de tarihsel ürünlerdir.) Öte yandan sermayenin eğilimi –daha önce bir işgünü konusunda olduğu gibi– şimdi aynı andaki birçok gerekli işgünleri ile ilgili olarak (bu işgünleri, ancak değer dikkate alındığında, tek bir işgünü olarak dikkate alınabi­lir) bunu en düşük düzeye indirmek, yani bu işgünlerinden olabildi­ğince çoğunu gerekli olmayan niteliğe sokmak, ve daha önce tek bir işgünü için olduğu gibi gerekli emek-saatlerini, böylece şimdi de gerekli işgünlerini, nesneleşmiş emek-zamanının toplamına oranla azaltmaktır. (12 fazla iş saati üretmek için 6 saat gerekli ise, sermaye bu konuda, yalnız 4 saat gerekli olması yönünde çalışır. Ya da 6 işgünü 72 saatlik tek bir işgünü olarak dikkate alınabilir; gerekli emek-zamanının 24 saat azaltılması başarılınca, 2 gerekli işgünü –yani 2 işçi– eksilmiş olur.) Öte yandan yaratılan yeni artı-sermaye bu haliyle ancak, canlı emek karşılığında değişimle değerlenebilir. Dolayısıyla gene sermayenin [sayfa 286] eğilimi, çalışan nüfusu çoğaltmak kadar, bunun gerekli bölümünü sürekli azaltmaktır (bir bölümü sürekli olarak gene yedekte tutmaktır). Nüfusun çoğalması da bunun azalması için başlıca araçtır. Aslında, bu ilişkinin tek bir işgününe [gerekli-emeğin ve artı-emeğin] uyarlanmasından başka bir şey değildir. Modern nüfus teorisinde ortaya konulan, oysa anlaşılmamış bulunan bütün çelişkiler bu noktada toplanır. Artı-emeğin konuşu olarak sermaye, aynı zamanda ve aynı anda gerekli-emeğin konması ve konmamasıdır; yalnız böyle ise ve aynı zamanda değilse, sermayedir.105*
      Gerekli işgünlerinin, nesneleşmiş işgünlerinin toplamına oranı = 9:12 idiyse (yani artı-emek = ¼), sermayenin çabası bunu 6:9’a indir­mektir, (bu durumda 2/3, artı-emek = 1/3). (Daha sonra daha ayrıntılı geliştirilecektir; burada, yalnız, sermayenin genel kavramının sözünün edildiği temel çizgiler var.) [sayfa 287]
       

İKİNCİ KESİM
SERMAYENİN DOLAŞIM SÜRECİ


       

Sermayenin üretim sürecinden dolaşım sürecine geçiş. – Üretken güçlerin
çoğalması yoluyla sermayenin kendisinin değersizleşmesi. (Rekabet). (Üretim
süreci ve değerlenme sürecinin birliği ve çelişkisi olarak sermaye) Üretimin
sınırı olarak sermaye. – Aşırı-Üretim. (İşçilerin kendi talebi.) – Kapitalist
üretimin sınırları.


      Değerlendirme süreci yoluyla, sermayenin 1) değerini bizzat değişim yoluyla (yani canlı emekle değişimle) nasıl koruduğunu; 2) çoğalttığım ve artı-değeri yarattığını gördük. Üretim ve değerlendirme sürecinin bu birliğinin sonucu olarak sürecin ürünü, yani sermayenin kendisinin süreçten ürün olarak meydana gelişi ortaya çıkıyor ve bu sürecin koşu­lu da gene sermayedir – ürün olarak değerdir, ya da değerin kendisi bu sürecin ürünü olarak ortaya çıkar ve üstelik, başlangıçta çıkmış olduğu değerden daha çok nesneleşmiş emek içerdiği için daha yüksek bir değerdir. Bu değer bu niteliği ile paradır. Ancak bu yalnız kendi ken­disinde böyledir; bu haliyle getirilmemiştir; önce ortaya konan varolan, belli bir (düşünsel) fiyatı olan metadır, yani yalnız düşünsel olarak belli bir para toplamı halinde vardır ve bu para toplamı ancak değişimde bu haliyle gerçekleşir, yani para olarak konulması için önce gene basit dolaşım sürecine girmek zorundadır. Böylece şimdi, sermayenin bu niteliği ile getirildiği sürecin üçüncü yanma geliyoruz.
      3) Tam olarak dikkate alınınca sermayenin değerlendirme süreci –ve para ancak değerlendirme süreci yoluyla sermaye olur– aynı zamanda onun değersizleşme süreci, parasızlaşması olarak ortaya çıkar. Üstelik iki yönden. Birincisi, sermaye mutlak emek-zamanını [sayfa 288] artırmadığına, tersine üretken gücün artması yoluyla göreli gerekli emek-zamanını azalttığına göre, kendi kendisinin maliyetini –başlangıçta metaların belirli toplamı olarak konmuş olduğu ölçüde– kendi değişim-değerini azaltır: eldeki sermayenin bir bölümünün değeri, sermayenin yeniden-üretilmesine esas olan üretim maliyetinin düşmesi sonucu, sürekli azalır; onda nesneleşmiş emeğin azalması yoluyla değil, bu belli üründe nesneleşmek için gereken canlı emeğin azalması yoluyla. Varolan sermayenin değerinin bu sürekli azalması ||16| şimdiki konumuzla ilgili değildir; çünkü bu, sermayeyi hazır durumda gerek­tirir. Daha sonraki sermayenin onun genel kavramında nasıl içerildiğini belirtmek üzere, burada, bunu yalnızca not etmek gerekiyor. Bunun bulunacağı yer, sermayelerin yoğunlaşması ve rekabeti öğretişidir. – Burada sözkonusu olan değersizleşme, sermayenin para biçiminden bir meta biçimine, gerçekleşmesi gereken belirli bir fiyata sahip bir ürün biçimine geçişi demek olan değersizleşmedir. Para olarak, sermaye, değer olarak vardı. Şimdi ürün olarak ve yalnızca düşüncel olarak fiyat olarak var; ama bu niteliğiyle değer olarak değil. Değerlenmek için, yani değer olarak kalmak ve çoğalmak için, önce para biçiminden kullanım-değerleri biçimine geçmesi gerekir (hammadde – alet – emek ücreti); ama bu yoldan değer olarak biçimini yitirir; ve genel servetin bu biçi­mini yeniden sağlamak için yeniden dolaşıma girmek zorundadır. Kapitalist şimdi dolaşım sürecine basit bir değişimci olarak değil ama üretici olarak girer, ve öteki değişimciler onun karşısında tüketicidir. Tüketicilerin, kendi tüketimleri için onun metasını para karşılığı değiş­meleri gerekir, o da onların parasını almak için ürününü değişir. Diyelim ki, bu süreç başarılmamıştır –yalnız teslimin yapılmadığı, şu ya da bu durumda başarısızlık olasılığı farklılığı vardır–, o zaman kapitalistin parası değerden yoksun bir ürüne dönüşmüştür ve yeni bir değer kazanmadığı gibi, başlangıçtaki değerini de yitirmiştir. Bu olabi­lir ya da olmayabilir – değersizleşme değerlenme sürecinin bir öğesi olarak her zaman kendini gösterir; bunun da nedeni, sürecin ürünü­nün doğrudan biçimiyle değer olmaması, ancak bu nitelikte gerçekleş­mesi için yeniden dolaşıma girmesi zorunluluğudur. Dolayısıyla ser­maye üretim süreciyle değer ve yeni değer olarak yeniden-üretilmişse, o ilkin değişim yoluyla değerlenmiş olmadan önce değeri-olmayan olarak görünür Sermayenin birlik oluşturduğu üç süreç, zaman ve yer bakı­mından farklı, biri ötekine dışsal süreçlerdir. Birinden ötekine geçiş, yani ayrı ayrı kapitalistlerin bu birliği oluşturmaları raslansaldır. İçsel birliğe karşın birbirinden bağımsız halde yanyana bulunurlar ve her biri ötekinin koşuludur. Üretimin bütünü sermayeye dayandığına göre, böylece bu bütün onun kendi kendini biçimlendirmesinin gerekli öğe­lerini gerçekleştirmek ve bunların gerçekleşmesinin koşullarını [sayfa 289] içermek zorunda olduğuna göre, bu birliğin enine boyuna kendini göster­mesi gerekir. Şimdiye kadar gelmiş olduğumuz bu noktada sermaye, dolaşımı (değişimi) henüz bizzat koşullandıran olarak görünmez, yal­nızca dolaşımın öğesi olarak, henüz sermaye olmaktan çıkma nokta­sındadır ve bu anda dolaşıma girmektedir. Meta olarak ise sermaye şimdi metanın yazgısını paylaşır; para karşılığında değişilip değişilmeyeceği raslantıya bağlıdır; fiyatının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bir raslantıdır.
      Üretim sürecinin kendisinde –burada sermaye her zaman değer olarak koşul olmuştur– sermayenin değerlenmesi yalnız onun nesne­leşmiş emeğin canlı emeğe olan oranına tümden bağlıdır; yani serma­yenin ücretli emeğe olan oranına bağlıdır. Ama şimdi ürün olarak, meta olarak, bu sürecin dışında bulunan dolaşıma bağımlı durumda­dır. (Gerçekte, gördüğümüz gibi, dolaşımın nedeni olarak bu sürece geri döner, ama aynı zamanda gene ondan meydana gelir.) Meta olarak sermaye, 1) kullanım-değeri ve bu niteliğiyle gereksinim konusu, tüke­tim konusu olmak zorundadır; 2) eşdeğeri karşılığında –parayla– değişilmelidir. Ancak satışta yeni değerini gerçekleştirebilir.
      Sermaye, başlangıçta, 100 taler karşılığında nesneleşmiş emek içe­riyorsa, ve şimdi 110 karşılığında içeriliyorsa (nesneleşmiş emeğin niceliğini para olarak ancak fiyat ifade eder), bunun, kendisini, değişileceği, 110 taler karşılığında üretilmiş metada içerilen emek olgusuyla göstermesi gerekir. Ürün, ilkin, değer biçimine yeniden kavuşmak için, para karşılığında değişilmesi gerektiği ölçüde değersizleşmiştir. Ürerim süreci içinde değerlenme, artı-emek üretimi ile (artı-zamanın nesneleşmesi ile) tamamıyla özdeşti ve dolayısıyla, bu sürecin içinde de kısmen koşul olan, kısmen de konulmuş bulunan daha geniş sınırların dışın-daydı; ama bu sınırlar aşılması gereken sınırlar olarak süreçte her zaman vardır. Şimdi bu sınırlar, sürecin dışında bulunan nitelikte orta­ya çıkar. Pek yüzeysel bir bakışla, meta, önce, ancak değişim-değeridir, değişim-değeriyse, kullanım-değeridir de, yani bir tüketim konusudur (tüketim tipi burada pek önemli değildir); kullanım-değeri olmaktan çıktığı zaman değişim-değeri olmaktan da çıkar (bunun için henüz yeniden para olarak yoktur, ama doğal niteliğiyle çakışan belirli bir varlık tarzında vardır). Demek ki, metanın ilk engeli tüketimin kendisi­dir – meta için saptanan gereksinim. (Ödeme gücü olmayan, yani deği­şimde ||17| bir meta ya da para verebilecek durumda olmayan gereksi­nim sorunu olması, buraya kadar olan varsayıma göre, henüz bilinmi­yor.) İkincisi ise, meta için bir eşdeğerin olması gerekir. Çünkü başlan­gıçta dolaşım değişmeyen bir büyüklük –belirli bir hacim– olarak varsayıldığı için, öte yandan ise sermaye üretim sürecinde yeni bir değer yarattığı için, gerçekte bu değer için bir eşdeğer bulunamayacak [sayfa 290] gibi görünür. Öyleyse sermaye üretim sürecinden çıkarak gene dolaşı­ma girince, a) üretim olarak tüketimin belli büyüklüğüyle –ya da tüke­tim yeteneğinde– bir sınır bulacak gibi görünür. Belirli bir kullanım-değeri olarak, niceliği, belli bir noktaya kadar önemli değildir; ama yalnızca belirli bir derecede –ancak belirli bir gereksinimi karşıladığı için– tüketim için gerekli olmaktan çıkar. Belirli, tekyanlı ve nitel kullanım-değeri olarak, örneğin, bu durumda buğday olarak, niceliği de ancak belli bir noktaya kadar önemsizdir; çünkü yalnızca belirli nicelikte gereklidir; yani belli bir ölçüde. Ama bu ölçü, bir kısmı için, kullanım-değeri olarak onun niteliği –özgül yararlılığı, yani kullanıla­bilirliği biçimi– ve öteki kısım için belirli bir tüketime gereksinimi olan değişimcilerin sayısıyla sağlanmıştır. Tüketicilerin sayısı, bu özgül ürün için olan gereksinimin büyüklüğü ile çarpılır. Kendi niteliği gere­ği kullanım-değeri, böyle bir değer olarak ölçüsüz değildir. Belli nesne­ler ancak belli bir noktaya kadar tüketilebilir ve gereksinim konuşu­durlar. Örneğin, ancak belli bir miktarda buğday tüketilir vb.. Bundan dolayı kullanım-değeri olarak ürünün kendisinde bir sınır vardır –ona olan gereksinimle saptanmıştır–, bu sınır, üreticilerin gereksiniminin ölçüsüne göre, ama değişimcilerin toplamının gereksinimlerine göre ölçülür. Belli bir kullanım-değerine olan talebin bittiği yerde, ürün, kullanım-değeri olmaktan çıkar. Kullanım-değerini belirleyen gerçekte taleptir. Ama kullanım-değeri olmaktan çıkar çıkmaz, dolaşım konusu olmaktan da çıkar (eğer para değilse), b) Yeni değer ve genel olarak değer olarak ise, varolan eşdeğerlerin büyüklüğünde, önce para olarak, dolaşım aracı değil, para olarak sınırının bulunduğu görülür. Artı-değer (başlangıçtaki değer olduğu kendiliğinden anlaşılır) için bir artı-eşdeğer gereklidir. Şimdi bu, ikinci bir engel olarak ortaya çıkıyor.
      c) Başlangıçta, para –yani bu nitelikte servet, yani ötekinin nesneleşmiş emeği karşısında değişim içinde ve değişimle varolan servet– üretim sürecinde yitip gitmediği, ötekinin canlı emeği karşılığında deği­şiminde yitip gitmediği ölçüde kendi sınırlarını aşmamış görünür. Dolaşım kendi kendine yenilenebilecek durumda değildi. Öte yandan şimdi üretim süreci, dolaşım sürecine girebilecek durumda değilse, çıkmaza girmiş gibi görünür. Ücretli emeğe dayalı üretim olarak serma­ye, hareketin bütününün zorunlu bir koşulu ve bir öğesi olarak dolaşı­mı gerektirir. Üretimin bu belirli biçimi, para dolaşımında ifadesini bulan değişiminin bu belirli biçimini gerektirir. Üretimin iç aşamalar­dan geçmesinin, üretime yalnızca dokunan değişimin ve bütünlüğü içinde üretime dokunmayan fazla gelen ürünlerin tersine, tüm bütün ürünü yenileşmek için paraya dönüşmesi gerekir.
      Bunlar, basit, nesnel, yansız bir kavrayış karşısında kendiliğinden ortaya çıkan çelişkilerdir. Bunların sermayeye dayalı üretimde durmadan [sayfa 291] nasıl ortadan kalktığı, ama gene durmadan yeniden-üretildiği – ve yalnız zorla ortadan kaldırıldığı (bu ortadan kalkmanın belli bir noktaya kadar salt sessiz dengelenme olarak görünmesine karşın), başka bir konudur. Önemli olan önce bu çelişkilerin varlığını sapta­maktır. Dolaşımın bütün çelişkileri gene yeni bir biçimde ortaya çıkar. Kullanım-değeri olarak ürün, değer olarak kendi kendisiyle çelişki halindedir; yani belirli bir nitelikte, özgül bir şey olarak bulunduğuna göre, belirli doğal özelliklerin ürünü, gereksinim özü olarak, ürünün değer olarak yalnızca nesneleşmiş emekte sahip olduğu özü ile çelişki halindedir. Ama bu kez sözkonusu çelişki, dolaşımda olduğu gibi artık yalnız, salt bir biçimsel ayrım olarak konmamıştır, kullanım-değeri tara­fından ölçülmüş olmanın, burada, bu ürün için değişenlerin gösterdiği gereksinim yoluyla ölçülmüş olması durumunda kesinlikle –yani toplam tüketimin gereksinimi yoluyla– belirlenmesidir. Bu, burada ürün için kullanım-değeri ve dolayısıyla aynı zamanda değişim-değeri olarak ölçü durumunda ortaya çıkıyor. Basit dolaşımda ise özel kullanım-değeri biçiminden değişim-değeri biçimine doğrudan aktar­ma içindi. Sının yalnızca, birinci biçimden gelerek, bütün öteki merala­ra karşılık doğrudan değişilebilir halde bulunduğu değer biçimi yeri­ne, doğal özelliği dolayısıyla özel bir biçimde bulunmasında kendini gösteriyordu. Oysa şimdi, doğal özelliğinde bizzat varoluşunun ölçüsü haline gelmiştir. Genel biçime geçmek için, kullanım-değeri ancak belli bir nicelikte varolabilir; ölçüsü onda nesneleşmiş emekten sonra bulunma­yan bir niceliktir, ama bu ölçü kullanım-değerinin ve öteki için kullanım-değerinin doğasına bağlı olur. Öte yandan daha önceki, kendisi için para olan ||18| canlı emek karşılığında değişime geçmesi zorunluluğu çeliş­kisi, şimdi daha büyük hale gelir, çünkü paranın, bu niteliğiyle daha fazla olması, bir başka deyişle artı-değerin artı-değer karşılığında değişilmesi gereklidir. Demek ki, kullanım-değeri olarak ötekinin tüketimiyle sınırlanmış olması gibi, değer olarak da ötekinin ürünüyle sınır­lanmıştır; burada ölçüsü özgül ürüne olan gereksinim niceliğinde, orada ise dolaşımda varolan nesneleşmiş emeğin niceliğindedir. Bu nite­liğiyle değerin kullanım-değeri karşısında kayıtsızlığı, böylece nesne­leşmiş emek olarak değerin özü ve ölçüsü de yanlış bir konum içinde bulunur.106*
      Sermayenin genel kavramı incelenirken burada sözkonusu olan, bu üretim ve değerlendirme birliğinin doğrudan değil, koşullara bağlı yalnız [sayfa 292] bir süreç oluşu, sürecin görünüşüne göre, bunların dışsal koşullar olma­sıdır.107*
      Mutlak artı-değerin sermaye yoluyla –daha çok nesneleşmiş emek– yaratılması, dolaşım çemberinin genişlemesine ve sürekli geniş-lemesi­ne bağlıdır. Bir noktada yaratılan artı-değer, başka bir noktada, karşılığında değişildiği artı-değerin yaratılmasını gerektirir; önce yalnız daha çok altın ve gümüş, daha çok para üretimi olsa da, eğer artı-değer doğ­rudan yeniden sermaye olamıyorsa, artı-değer yeni sermaye olma olanağı halinde paranın biçiminde vardır. Bu yüzden sermayeye daya­lı üretimin bir koşulu, çember ister doğrudan genişlesin, ister üretim noktalan olarak aynı çemberde daha çok nokta yaratılsın, sürekli genişleyen bir dolaşım çemberinin üretilmesidir. Dolaşım önce verilmiş büyüklük olarak bulunduğu halde, burada hareketli ve üretim yoluyla kendi kendini genişleten durumdadır. Ardından, kendisi üretimin bir öğesi olarak ortaya çıkar. Bundan dolayı sermaye nasıl bir yandan sürekli daha çok artı-emek yaratma eğilimi gösteriyorsa, tamamlayıcı eğilim de daha çok nokta yaratma yolundadır; yani burada mutlak artı-değer ya da artı-emek açısından bakıldığında, tamamlayıcı olarak daha çok artı-emeği kendine katmak ister; aslında bu, sermayeye dayalı üretimi, ya da ona uygun düşen üretim tarzını yayma eğilimidir. Dünya pazarı yaratma eğilimi, sermaye kavramının içinde verili olarak doğrudan vardır. Her sınır aşılması gereken engel olarak görünür. Dolayısıyla, sermayenin ilkin, üretimin her öğesini kendi değişimi altına sokması ve doğrudan dolaşıma girmeyen kullanım-değerlerinin üretimim orta­dan kaldırması, yani kendi açısından doğa kökenli olan eski üretim tarzlarının yerine sermayeye dayalı üretimi yerleştirmesi eğilimi söz-konusudur. Burada ticaret artık, bağımsız üretimler arasında bunların fazlalıklarının değişimine ilişkin bir işlev olarak değil, üretimin kendi­sinin daha çok her şeyi kapsayan koşulu ve öğesi olarak görünür.108*
      Öte yandan göreli artı-değer üretimi, yani üretken güçlerin çoğalmasına [sayfa 293] ve gelişmesine dayalı artı-değer üretimi, yeni tüketimin üretimini gerektirir; daha önce üretici çember için olduğu gibi, dolaşım için de tüketim çemberinin genişlemesini gerektirir. Birincisi, varolan tüketi­min nicel genişlemesi; ikincisi, varolan gereksinimlerin daha geniş bir çevreye yayılmasıyla yeni gereksinimlerin yaratılması; üçüncüsü, yeni gereksinimlerin üretilmesi, yeni kullanım-değerlerinin keşfi ve yaratıl­ması. Başka bir deyişle, bu, kazanılmış artı-emeğin yalnızca nicel bir fazlalık olarak kalmaması, aynı zamanda emeğin nitel farklarının çev­resini (ve dolayısıyla artı-emeği) sürekli büyültmek, böylece daha çok çeşitlendirmek ve kendi içinde farklılaştırmaktır. Örneğin, daha önce 100 sermayenin kullanıldığı yerde, üretken gücün iki katma çıkmasıyla şimdi yalnız 50 sermayenin kullanılması gerekir ve böylece 50 sermaye ve onun karşılığı olan gerekli-emek serbest kalır; ||19| serbest kalan sermaye ve emek için, yeni bir gereksinim karşılayacak ve meydana getirecek yeni, nitel bakımdan değişik bir üretim dalı yaratmak zorun­lu olur. Eski sanayinin değeri, sermaye ve emek arasında ilişkinin yeni bir biçimde oluştuğu yeni bir sanayi için bir fon yaratılarak korunur.
      Nesnelerde yeniden yararlı özellikler bulgulamak için tüm doğa­nın araştırılması; tüm iklimlerde ve tüm ülkelerde imal edilmiş ürün­lerin evrensel ölçekte değişimi; doğal nesnelere kullanım-değerleri kazandırmak için yeni (yapay) işlemeler.109* Hem yeni kullanılabilir nes­neler bulgulamak, hem eskilerinin yeni kullanım özelliklerini bulmak için dünyanın her yönden araştırılması; hammadde olarak vb. bunların yeni özelliklerinin bulunması; dolayısıyla doğa biliminin en yüksek noktaya kadar geliştirilmesi; bunun gibi toplumun kendisinden kay­naklanan yeni gereksinimlerin bulunması, yaratılması ve karşılanması; gereksinimleri maksimum olan toplumsal bir insanın üretimi için, top­lumsal insanın niteliklerinin bütün kültürünü, niteliği zengin ve tümüyle yeniliğe açık duruma getirmek – olabildiğince daha genel ve daha evrensel toplumsal üretim – (çünkü, çok yanlı bir yararlanma için, insan, aynı yararlanma yeteneğinde ve dolayısıyla yüksek bir kül­türel düzeyde olmalı) – bunların tümü aslında, sermaye üzerine kurulmuş üretimin bir koşuludur. Bu, yalnızca, işbölümü, yeni üretim dallarının yaratılması, yani nitel bakımdan yeni artı-zaman değil, aynı zamanda, yeni bir kullanım-değeri olarak emeğin kendisinden belirli üretimin uzaklaştırılması; sürekli genişleyen ve zenginleşen bir gerek­sinimler sistemine uygun iş türlerinin, üretim türlerinin sürekli geniş­leyen ve kapsamlaşan bir sisteminin geliştirilmesidir.
      Öyleyse sermaye üzerine kurulu üretim, bir yandan evrensel [sayfa 294] sanayiyi –yani artı-emeği, değer yaratan emeği– yaratırken, öte yandan aslında bilime, tüm fiziksel ve zihinsel niteliklere dayalı görünen doğal ve insansal özelliklerin genel bir sömürü sistemini, yararlılık üzerine kurulu bir sistemi yaratır, oysa (toplumsal üretimin ve değişimin bu çemberi dışında) hiçbir şey, toplumsal üretimin ve değişimlerin bu çemberi dışında kendi basma kanıtlanmış, kendinde üstün bir değer ola­rak görünmez. Böylece sermaye, önce, bizzat toplumun üyeleri yoluy­la burjuva sivil toplumu yaratır ve doğarım ve toplumsal bağlantının evrensel sahipliğini geliştirir: Sermayenin büyük uygarlaştırıcı etkisi daha önceki bütün toplum basamaklarının yalnızca insanlığın yerel gelişmeleri olarak ve doğal bir putperestlik olarak göründüğü bu toplum basamağının onun tarafından üretilmesi bundan ileri gelir. Artık doğa, insan için yalnızca bir nesne, saf bir yararlanma konusudur; kendisi için bir güç olarak kabul edilmesi son bulur; bağımsız yasalarının teo­rik bilgisi bile, onu, ister tüketim nesnesi olarak ister üretim aracı ola­rak insan gereksinimlerine tabi kılmak için bir kurnazlık olarak ortaya çıkar. Sermaye, bu eğilime göre, ulusal engelleri ve önyargıları aştığı gibi, doğanın tanrılaştırılmasını, varolan gereksinimlerin gelenekleşmiş, belirli sınırlar içinde doyunganlığa saplanmış biçimde karşılan­masını ve eski yaşam biçiminin yeniden-üretilmesini de aşar. Bütün bunlara karşı o, üretken güçlerin gelişmesini, gereksinimlerin genişle­mesini, üretimin çok yanlı olmasını, doğal ve zihinsel güçlerin üretimi­nin çeşitliliğini ve işletilmesini ve değişimini frenleyen bütün engelleri ortadan kaldıran yıkıcı ve sürekli kökünden değiştiricidir.
      Ama sermayenin bu tip her sınırı bir engel olarak koyması ve dola­yısıyla düşünsel tarzda bunu aşmış olması, bunu gerçek olarak aştığı sonucuna götürmez ve böyle her engel onun belirlenimine aykırı düş­tüğü için, sürekli aşılan, ama gene sürekli olarak konulan çelişkiler içinde sermayenin üretimi devam eder. Dahası var. Durmadan ardın­dan koştuğu evrensellik, sermayenin kendi doğasında sınırlarını bulur, bu sınırlar sermayenin gelişmesinin belli bir evresinde sermayenin kendisini bu eylemin en büyük engeli olarak ortaya çıkarır ve bu yüz­den de bizzat sermaye yoluyla onun kendisinin ortadan kaldırılması yönünde çabalar.
      Üretimi sermayenin kendini değerlendirmesiyle doğrudan özdeş kabul eden ve böylece, tüketimin sınırları olsun, dolaşımın varolan sınırları olsun, bunu umursamayan, (dolaşım olgusuna bütün nokta­larda karşılığı olan karşıt-değerleri göstermesi gerektiğine göre), yal­nızca üretken güçlerin gelişmesini ve sanayi nüfusunun büyümesini gözönünde tutan –talebe bakmaksızın arzı gözönüne alan– Ricardo gibi iktisatçılar, Sismondi gibi tüketimin ve karşıt değerlerin varolan çemberinin sınırlarına ağırlık veren iktisatçılardan daha doğru ve daha [sayfa 295] derinliğine sermayenin olumlu özünü kavramışlardır. Bununla birlikte Sismondi, sermayeye dayalı üretimin sınırlılığını, onun olumsuz tek-yanlılığını daha iyi kavramıştır. Birincisi daha çok onun evrensel eğili­mini, ikincisi de onun kendine özgü sınırlılığını kavramıştır. Sermaye açısından artı-üretimin olanaklı ve gerekli olup olmadığı konusunda bütün kavga, üretimde sermayenin değerlendirme sürecinin doğrudan değerlenmesini dolaşımda yapıp yapmadığı; ||20| üretim sürecinde sağ­lanan değerlenmesinin onun gerçek değerlenmesi olup olmadığı nokta­sında toplanmaktadır. Kuşkusuz Ricardo’nun, değişimin dışında bir değer oluşturulmadığı ve değişim-değerinin ancak değişim tarafından değer olarak oluşturulduğu konusunda bir kuşkusu da var; ama, üreri­me konan böyle engelleri, raslantılar olarak, üretimin üstündeki engel­ler olarak görüyor. Dolayısıyla bu engellerin aşılmasını da, açıklamala­rında çoğunlukla saçmalığa düşmekle birlikte, sermayenin doğasında buluyor; oysa Sismondi bunun tersine, bu engelle karşılaşmayı belirt­mekle kalmıyor, aynı zamanda bu engelin bizzat sermayeye bağlı ola­rak ortaya çıktığında ısrar ediyor ve böylece sermayenin çelişkilere girdiğini belirtiyor, bu çelişkilerin zorunlu olarak sermayeyi yıkıma götüreceğini seziyor. Dolayısıyla, olduğu gibi kaldırılıp atılması kesin olarak gereken salt dışsal ve yapay engelleri, sermaye, ahlak, yasa vb. yoluyla dışardan üretime, zorla kabul ettirmek istiyor. Öte yandan, Ricardo ve okulunun tümü, sermayenin bu çelişkisini büyük fırtınalar halinde boşaltan, giderek toplumun temeli olarak sermayenin ve üreti­min kendisini tehdit eden gerçek modern bunalımları asla kavrama­mıştır.
      Genel aşırı üretimi belli bir noktada yadsımak için bağnaz ekonomik görüş açısı yönünden yapılmış olan girişimler gerçekte çocuksudur. Ya, örneğin McCulloch gibi110 sermayeye dayalı üretimi kurtarmak için onun bütün özgül nitelikleri, kavram belirlemeleri bir yana bırakılıp, tersine, doğrudan kullanım-değeri için basit üretim olarak kavranıyor. Temel ilişkilerden tamamıyla uzaklaştırılıyor. Aslında onu çelişkilerden arındırmak için, asıl bu çelişkiler bırakılıyor ve yadsınıyor. – Ya da, örneğin Mill gibi,111 daha keskin bir usla (zavallı Say de onu taklit edi­yor) şöyle deniyor: Arz ve talep özdeştir, bu yüzden bunların birbirine uyması gerekir; çünkü arz, kendi niceliğine göre ölçülen bir taleptir. Büyük yanlışlık şurada: 1) Arzm kendi niceliği ile ölçülen bir talep olduğuna ilişkin bu arz özdeşliği, ancak bunun, değişim-değeri = belli bir nicelikteki nesneleşmiş emek olması halinde doğrudur. Bu [sayfa 296] bakımdan arz, –değeri ilgilendirmesi yönünden– kendi talebinin ölçüsüdür. Ama bu nitelikte değer olabilmesi için önce para karşılığında değişilmiş olmasıyla gerçekleşmesi gerekir ve para karşılığı değişimi konusu ola­rak da, 2) kendi kullanım-değeri ile bağımlıdır; ama kullanım-değeri olarak, onun için varolan gereksinimlerin, gerekliliğin büyüklüğü ile bağımlıdır. Ancak kullanım-değeri olarak arz, kendisinde nesneleşmiş emek-zamanıyla kesinlikle ölçülmez, tersine, onun için değişim-değeri olarak doğasının dışında bulunan bir ölçüt verilir. Ayrıca şöyle de söy­leniyor: Arzın kendisi, belirli değerde belirli bir ürün için olan taleptir (bu değer, istenilen ürün miktarında dile gelir). Öyleyse arz edilen ürün satılmaz nitelikte olunca, bu, arz edilen metadan fazlasıyla ve arz ede­nin talep ettiği metadan eksiğiyle üretildiğinin kanıtıdır. Dolayısıyla genel bir aşırı üretimin bulunmadığı, şu ya da bazı maddelerde aşırı üretim, ama bazılarında da eksi üretim bulunduğu ileri sürülüyor. Burada gene, üreten sermayenin istediği şeyin belirli bir kullanım-değeri değil, değerin kendisi, yani para – dolaşım aracı belirleniminde para değil, servetin genel biçimi olarak para, ya da bir yönü ile serma­yenin gerçekleşmesi biçimi, öteki yönü ile başlangıçtaki uyuyan duru­muna dönüş olarak para olduğu unutuluyor. Ancak, çok az para üretil­diği savı, gerçekte, üretimin, değerlenmeye koşut düşmediği, böylece aşırı üretim olduğu savından başka bir şey değildir, ya da bu, paraya dönüştürülmeyen, değere dönüştürülmeyen üretim olduğu, dolaşımda değerlenmeyen üretimin sözkonusu olduğu anlamına gelir. Bundan dolayı parasal artistlerin kuruntusundan, (ayrıca da Proudhon vb.), dolaşım araçlarında eksiklik –paranın değerli oluşu yüzünden– ve daha çok paranın yapay yollardan yaratılması gereği hayaline kapılır­lar. (Ayrıca bkz: Birmingham okulu, Geminiler112.) Ya da denir ki, top­lumsal açıdan bakıldığında üretim ile tüketim aynı şeydir, yani her ikisi arasında bir oransızlık ya da bir fazlalık asla ortaya çıkamaz. Burada toplumsal açı deyince, belli bir toplumsal yapıyı ve koşulları, dolayı­sıyla da bundan ortaya çıkan çelişkileri gözardı eden bir soyutlama anlaşılır. Örneğin Storch,113 Say’ye karşı çıkarken, tüketimin büyük bir kısmının doğrudan kullanım için tüketim değil, makine, kömür, petrol, gerekli yapılar vb. gibi tüketim olarak üretim sürecindeki tüketim olduğunu ileri sürerken çok haklıdır. Bu tüketim, ||21| burada sözkonu­su olan tüketimle asla özdeş değildir. Gene Malthus114 ile Sismondi,115 örneğin işçilerin tüketiminin kapitalist için aslında hoşnutluk verici bir [sayfa 297] tüketim olmadığını doğru ve yerinde belirtmişlerdir. Burada değerlen­dirme öğesi tamamıyla dışa atılmış, üretim ve tüketim basbayağı karşı karşıya konmuş, yani sermayeye dayalı üretim değil de, doğrudan kullanım-değerine dayalı üretim varsayılmıştır. Ya da sosyalist terimle, emek ve emeğin değişimi, yani üretim ve bunun değişimi (dolaşım), bütün süreci oluşturur; yanlışlık, ters hesaplama yüzünden olmazsa, bu oransızlık başka neden olabilir? Burada emek ücretli emek olarak, sermaye sermaye olarak dikkate alınmıyor. Bir yandan sermayeye dayalı üretimin sonuçları hesaba katılıyor; öte yandan bu sonuçların varsayımı ve koşulu –artı-emek yoluyla ve bunun için ortaya çıkan emek olarak gerekli-emek– yadsınıyor. Ya da deniyor ki –örneğin Ricardo gibi– üretim, üretim maliyeti tarafından düzenlendiği için, üretim kendi kendine düzenleniyor ve bir üretim dalı değerlenmeyin­ce sermaye bir ölçüde ondan çekiliyor ve gerekli olduğu başka bir noktaya gidiyor.116 Ama bu dengeleme gerekliliğinin kendisinin denge­sizliği, ahenksizliği ve dolayısıyla da çelişkiyi gerektirmesi bir yana –aşırı üretimin genel bunalımında çelişki üretken sermayenin değişik türleri arasında değil, sanayi sermayesi ile ödünç alman sermaye ara­sında– sermayenin doğrudan üretim sürecine karışmış türü ile bu sürecin dışında para olarak bağımsız (göreli olarak) bulunduğu türü arasındadır. Son olarak, oranlı üretim (bu Ricardo’da da vb. sözkonusu ediliyor), salt sermayenin doğru oranlar halinde bölünmesi eğilimi, ayrıca da oranın dışına taşma yolundaki zorunlu eğilimi –artı-emeği elde etmeye aşırı çabaladığı için, artı-verimlilik, artı-tüketim vb. dola­yısıyla– olarak sözkonusu. (Rekabette sermayenin bu içsel eğilimi, ona ötekinin sermayesiyle kabul ettirdiği, doğru orana girmesi için onu sürekli kamçılayarak iten bir zorlama olarak kendini gösterir. Bay Wakley’in117 Smith ile ilgili yorumunda doğru olarak sezinlediği gibi, serbest rekabet iktisatçılar tarafından henüz hiç geliştirilmemiş, bunun yalnız gevezeliği yapılmış, tüm burjuva, sermayeye dayalı üretimin temeli üzerinde uzun uzun durmaktan öteye gidilmemiştir. Rekabet yalnızca olumsuz, yani tekellerin, korporasyonların, yasal düzenleme­lerin vb. yadsınması olarak, feodal üretimin yadsınması olarak anlaşıl­mıştır. Ancak gene de kendine özgü bir şey olması gerekir, çünkü yalnız­ca sıfır bir yadsımadır. Örneğin tekel, doğal tekeller vb. biçiminde hemen yeniden dirilen bir sınırlamadan soyutlamadır. Kavram bakı­mından rekabet, sermayenin içsel doğasından başka bir şey değildir, onun [sayfa 298] temel belirlenimidir, birçok sermayenin birbiriyle olan karşılıklı etkisi olarak ortaya çıkar, ve gerçekleşir, dışsal zorunluk olarak içsel eğilim­dir.) (Sermayenin varlığı, ancak birçok sermayenin varlığıyla olabilir, dolayısıyla onun kendi belirlenimi bu sermayelerin birbiri üzerindeki karşılıklı etkisi olarak ortaya çıkar.) Sermaye oranlı üretimin hem sürek­li getiricisi, hem de götürücüsüdür. Varolan oranlılığın, artı-değerlerin yaratılması ve üretken güçlerin çoğaltılması yoluyla durmadan orta­dan kaldırılması gerekir. Ama üretimin aynı zamanda ve eşanlı olarak aynı oranda genişletilmesi yolundaki bir gereklilik, onun kendisinden asla gelmeyen dışsal istemleri sermayeye yöneltir; aynı zamanda, bir üretim tarzında bulunan orana uymadığı için, bütün üreticileri, bu oram terketmeye ve eşit olmayan oranlarda üretime götürür. Buraya kadar (çünkü döner sermaye olarak sermayenin belirlenimine henüz gelmedik ve henüz bir yanda dolaşımı, öte yanda sermayeyi, ya da üretimin koşulu ya da onun çıkmış olduğu temel olarak üretimi ele aldık) dolaşım, üretim açısından bakıldığında, tüketim ve üretim ora­nındadır – başka bir deyişle, karşıt-değer olarak artı-emeği ve emeğin giderek daha zengin bir belirlenimini varsayar.
      Sermayenin basit kavramında aslında onun uygarlaştırıcı eğilimle­rinin vb. içerilmiş olması gerekir; şimdiye kadar görülen ekonomi teorilerinde olduğu gibi, salt dışsal sonuçlar olarak bunların kalmama­sı gerekir. Sonradan ortaya çıkan çelişkilerin de onda gizli halde bulun­duğu ortaya konmalıdır.
      Buraya kadar değerlendirme sürecinde tek tek öğelerin birbirine karşı salt önemsizliğini; bunların içsel olarak birbirini gerektirdiğini ve dışsal olarak birbirini aradığını; bulabildiklerini ya da bulamadıklarını, birbirlerini karşıladıklarım ya da karşılayamadıklarım, birbirlerine uygun düştüklerini ya da düşmediklerini; birbirinin olmanın içsel zorunluğunu; ve bu sürecin bağımsız varlığının birbirine karşı önem­siz oluşunun çelişkilerin ||22| temeli olduğunu ele aldık.
      Bununla birlikte henüz sona gelmiş değiliz. Üretim ile değerlendir­me –bütünlüğü oluşturan kavramına göre sermaye– arasındaki çelişkinin sürecin ayrıksın öğelerinin, ya da daha doğrusu birbirine karşıt birçok sürecin toplamının önemsiz ve görünüşte bağımsız görü­nüşü olarak daha içkin biçimin azçok kavranmış olması gerekir.
      Konuya daha yakından bakalım: İlkin, genel olarak üretime değil, sermaye üzerine kurulu üretime bağlı bir sınır vardır. Bu sınır ikilidir, ya da daha doğrusu, iki yönde dikkate alınca, tek ve aynı bir sınır sözkonusudur. Aşırı üretimin nedenini, gelişmiş sermayenin temel çelişkisini ortaya koymak için, sermayenin üretimin özel bir sınırlamasını içerdi­ğini –bu sınırlama, üretimin her sınırını aşma yolundaki genel eğili­mine aykırı düşer– göstermek burada yeterlidir; hatta bununla, [sayfa 299] iktisatçıların sandığı gibi, sermayenin üretken güçlerin gelişmesi için mutlak biçim olmadığını – üretken güçlerin gelişmesine kesinlikle paralel düşebilen servet biçimi için mutlak biçim olmadığım ortaya koymak olanaklıdır. Sermayeden önce gelen üretim aşamaları, serma­ye açısından bakıldığında, üretken güçlerin engellenmeleri olarak da ortaya çıkar. Ama sermayenin kendisi, doğru anlaşılmışsa, üretken güçlerin, aynı zamanda onlar için bir dizgin olan dışsal mahmuza gereksinimleri olduğu sürece, gelişmesi için koşul olarak görünür. Bunların disiplini, gelişmenin belli bir düzeyinde gereksiz ve sıkıntı verici olur; tıpkı korporasyonlar vb. gibi. Bu içsel sınırların, sermaye­nin doğası ile, hatta onun temel kavram belirlemeleriyle paralel düş­mesi gerekir. Bu zorunlu sınırlar şunlardır:
      1) Gerekli-emek, canlı emek-gücünün değişim-değerinin, ya da sana­yi nüfusunun ücretinin sının olarak;
      2) Artı-değer, artı-emek-zamanının sının olarak; ve göreli artı-emek-zamanı ile ilgisi bakımından, üretken güçlerin gelişmesinin sınırı olarak;
      3) Aynı şey demek olan, paraya çevrilme, üretimin yalın sınırı olarak tüm kullanım-değeri; ya da değer üzerine kurulu değişim ya da üreti­min sınırı olarak değişim üzerine kurulu değer. Bunlar şöyledir:
      4) Gene aynı şey, değişim-değeri tarafından kullanım-değerlerinin üretiminin sınırlanması olarak; ya da gerçek servetin, yalnızca üretimin konusu olmak için, belirli, kendisinden farklı bir biçim, yani onunla özdeş olmayan bir biçim alması zorunluluğu.
      Öte yandan, (basit dolaşımda, giderek kaybolan bir dolaşım aracı olarak görünmeyen para, bağımsız bir gereklilik olmadan ve dolayısıy­la da sınır ve engel olarak ortaya çıkmaması demek olan kendini gös­teren aynı görüngü) hesap tutulmaması ve soyutlama yapılması serma­yenin genel eğiliminin sonucudur.
      1) Canlı emek-gücünün değişim-değerinin sının olarak gerekli-emek; 2) artı-emeğin ve üretken güçlerin gelişmesinin sının olarak artı-değer; 3) üretimin sınırı olarak para; 4) değişim-değeri tarafından kullanım-değerlerinin üretiminin sınırlanması.
      Hinc118* aşırı üretim, yani sermaye üzerine kurulu üretimin bütün bu gerekli öğelerinin ansızın anımsanması; dolayısıyla bunların unutulma­sının sonucu olarak genel değersizleşme. Bununla birlikte sermayeye, üretken güçlerin gelişmesinin daha ileri bir derecesinden vb. çıkış yaparak, sermaye olarak giderek artan başarısızlıkla girişimine yeniden başlaması görevi veriliyor. Bundan dolayı, üretimin ve ulaştırmanın ağır bir engeli olarak sermayeyi gösteren öteki çelişkiler bir yana, [sayfa 300] sermayenin gelişmesi ne kadar ileri ise, onun üretimin engeli –ve dolayı­sıyla tüketimin de engeli– olarak ortaya çıktığı apaçıktır.
      <Tüm kredi sistemi, ve bununla ilgili olarak büyük kapsamlı ticaret ve borsa vb., dolaşımın ve değişim alanının sınırını genişletme ve aşma zorunluğuna dayanır. Bu, bireylerin ilişkisinde olduğundan daha çok halkların ilişkisinde daha büyük ve daha klasik biçimde ortaya çıkar. Örneğin İngilizler, kendilerine müşteri edinmek için yabancı uluslara kredi vermek zorunda kalmışlardır. Aslında İngiliz kapitalisti, 1) kendi adına değişim yapar, kendisi olarak, 2) Yanki olarak vb., ya da parasını yatırdığı başka herhangi bir biçim altında, üretken İngiliz sermayesi ile iki kat değişim yapar.>
      <Üretimin sınırı olarak sermayeye şurada değiniliyor: Örneğin Hodgskin: “Şimdiki durumda sermayenin her birikimi, işçinin istediği kâr toplamına ekleniyor ve rahat yaşaması için işçinin sağlayacağı bütün emeği yok ediyor.... Kâr üretimin sınırlandırılmasıdır”.(H[odgskin. Defter,] s. 46.119) Dış ticaret yoluyla değişim alanının sınırı genişletilir ve kapitaliste, daha çok artı-emek tüketme olanağı verilir:
      “Yıllar boyunca dünya, bizim ondan alabildiğimizden daha çoğunu bizden alamaz. Tüccarlarımızın dış ticarette sağladığı kârlar bile, buradaki ithal mallarının tüketicileri tarafından ödenir. Dış ticaret basit bir trampadır ve böyle bir değişim kapitalisti sevindirmeye ve tatmin etmeye yeter. ||23| Ama kendisi ancak belli bir ölçüye kadar metalardan tüketebilir. Dış ülke­lerin şarabı ve ipeği karşılığında pamuğu vb. değişir. Ama bunlar, elbiseler ve pamuk gibi, (kendi) nüfusumuzun yalnız artı-emeğini temsil ederler ve böylece kapitalistin yıkıcı gücü bütün engelleri aşar. Böylece doğa aldatı­lır”. (Source and Remedy, vb., s. 27,28.120) Doyum, gerekli-emeğin koydu­ğu engel ile ne ölçüde bağıntılıdır: “İşçiler için artan isteğin asıl anlamı, kendilerine azını almak ve daha büyük payı işverenlere bırakma tavrıdır; bunun, tüketimin azaltarak doyumu artırdığı söylenirse, ben yalnızca diye­bilirim ki, o zaman doyum, yüksek kârın eşanlamıdır.” (Enquiry, London 1821, s. 12.121) Burada çelişkinin bir yanı eksiksiz dile getirilmiştir. “Pratikte işin, kapitalist için bir kâr sağlamaya elverişli olan işçinin geçim araçlarından fazlasını üretebileceği anda durdurulması, üretimi düzenleyen doğa yasasına aykırıdır.” (H[odgskin. Defter,] 41, IX.122) “Ne kadar çok sermaye birikirse, istenen kârın genel tutan o kadar büyük olur; böylece üre­tim ve nüfus konusunda yapay bir engel ortaya çıkar.” (H[odgskin, Defter] 4Ö.12377) Üretim aracı olarak sermaye ile değerin üretim aracı arasındaki [sayfa 301] çelişkileri Malthus şöyle geliştiriyor: (X, 40 ve devamı): “Kârlar her zaman değerle ölçülürler, asla nicelikle ölçülmez124 ... Bir ülkenin serveti kıs­men emeğin sağladığı ürünlerin niceliğine, kısmen de bu niceliğin ona değerini verecek varolan nüfusun gereksinimlerine ve kapasitelerine uyar­lanmasına bağlıdır. Onun, bu iki etmenden yalnızca biri tarafından belirlen­mediğinin kesin olduğu açıktır. Ama servetin ve değerin birbiriyle belki en yakından ilişkili olduğu nokta, değerin servetin üretimi için gerekliliğidir. Metalara konulan değer, insanların ayakta kalmak amacıyla isteyerek yap­tıkları emek özverisidir ve bugünkü koşullar altında söylenebilecek tek şey, servetin varlığının hemen tek nedenini oluşturmasıdır. ... Yalnız üretken emekte kullanılan işçilere bağlı olarak tüketim malları talebi, yalnız serma­yenin birikimi ve kullanılması nedenine dayandırılamaz.125 ... Üretimin kapasitesi, servetin orantılı bir düzeyde yaratılmasını sağlamaz; nüfusun artışı da sağlanamaz. Bunun kaynağı, ürünün gerektiği gibi dağıtımıdır, bu ürünün onu tüketecek kimselerin taleplerine göre uyarlanması, tüm kitle­nin değişilebilir değerinin sürekli artırılması, yani üretken güçlerin ancak üretilmiş her şey için sınırsız bir talebin getirdiği hareket içinde tam anla­mıyla bulunmasıdır.... Bu bir yandan sürekli olarak yeni sanayi dalları­nın meydana getirilmesi (ve eskilerinin karşılıklı olarak genişletilmesi) yoluyla sağlanır, bu yoldan eski sanayi kolları da yeni pazarlar elde eder vb.. Gerçekte üretim, aynı iş dalında daha çok işçi çalıştırarak bizzat talep yaratır, yeni kapitalistlerin gene yeni işçiler çalıştırdığı ve aynı zamanda eskiler için karşılıklı olarak pazar haline gelen yeni işkolları yaratır;126 ama bizzat üretken işçinin uyandırdığı talep olmaz, uygun bir talep asla olamaz, çünkü onun üretimi tamamıyla yayılamaz. Bu durumda ise, kâr olmaz, bunun sonucu olarak da onu istihdam etmenin nedeni olmaz. Herhangi bir meta üzerine gerçekleşmiş bir kârın temel özü, onu üretmiş olan işçinin talebine ek olarak dıştan gelen bir talebi gerektirir.”127 “Hem işçi ve hem de sermaye, onları kazançlı olarak kullanma araçları ile karşılaştırınca yeteri kadar varolabilir.”128>
      <Biraz sonra yeniden döneceğimiz için not olarak şunu belirtmek gerekir ki, sermayenin emek karşısında ortaya çıktığı geçici birikim, ve bu yoldan sermaye emek üzerinde egemen olur, şimdilik artı-ürün biçi­minde olsa bile artı-emekten, öte yandan da yanyana bulunan ötekinin emeği yönünde bir tahsisten başka bir şey değildir.>
      Kuşkusuz burada sözkonusu olan, henüz aşırı üretimi kendi belir­lemesi içinde geliştirmek değil, yalnızca, bunun sermayenin ilişkisi içinde bile ne kadar ilkel halde bulunduğuna ilişkin eğilimdir. Bundan dolayı burada, üretmeyen, geliriyle geçinen, yani sermaye ile değişimde [sayfa 302] bulunan, onun için değişim merkezleri oluşturan öteki varlık sahibi ve tüketici vb. sınıfları dikkate almaktan şimdilik vazgeçebiliriz. Bunları, yalnızca, sermayenin tarihsel oluşumu için çok önemli olmala­rı halinde kısmen dikkate alabiliriz (ama daha uygun olanı birikimde dikkate almaktır).
      Köleliğe dayalı üretimde, tıpkı, nüfusun büyük çoğunluğunun kendi emeği ile gereksinirninin büyük kısmını karşıladığı ataerkil karakterde tarım-sanayisi üretiminde olduğu gibi, dolaşımın ve değişi­min çemberi çok daralmıştır, özellikle birinci durumda, kesinlikle köle değişimci olarak hesaba katılmaz. Ama sermaye üzerine kurulu üretim­de, tüketim bütün noktalarda değişim aracılığıyla olur ve emeğin çalı­şanlar için doğrudan kullanım-değeri hiç yoktur. Onun ||24| bütün temeli, değişim-değeri olarak ve değişim-değeri yaratan olarak emek­tir.
      Güzel. İlkin.
      Ücretli işçi, köleden farklı olarak, bizzat dolaşımın bağımsız bir merkezi, bir değişimci ve değişim yoluyla korunan kişidir. Birincisi, sermayenin ücret olarak belirlenmiş kısmı ile canlı emek-gücü arasın­daki değişim yoluyla sermayenin bu kısmının değişim-değeri, sermaye yeniden-üretim sürecinden çıkıp dolaşıma girmeden, ya da bunun kendisi dolaşım eylemi olarak henüz kavranma olanağı bulmadan önce, doğru olan halde vardır. İkincisi, her kapitalist, karşısında, onun kendi işçileri dışında bulunan bütün öteki işçiler yığınını, işçi olarak değil, tüketici olarak, değişim-değerlerinin (ücret) sahibi olarak, onun metası karşılığında işçilerin değiştiği para olarak bulur. Aynı zamanda bunlar, değişim eyleminin çıktığı ve sermayenin değişim-değerinin korunduğu dolaşım merkezleridirler. Bunlar tüketicilerin oran olarak çok büyük bir kısmını –gerçekte sanayi işçisi gözönüne alındığında, genel olarak sanıldığı kadar çok büyük olmamakla birlikte– meydana getirirler. Bunların sayısı –sanayi nüfusunun sayısı– ve onların kul­lanabileceği para yığını ne kadar büyük olursa, sermaye için değişim alanı o kadar büyüktür. Sermayenin, sanayi nüfusunu olabildiğince çok büyültme eğiliminde olduğunu gördük.129*
      Aslında burada bir kapitalistin, öteki kapitalistin işçileriyle olan ilişkisi bizi henüz hiç ilgilendirmiyor. Bu, ancak her kapitalistin kurdu­ğu hayali gösterir, ama sermayenin emekle olan ilişkisinde hiçbir şeyi değiştirmez. Her kapitalist kendi işçisinden bilir ki, o, işçi karşısında, üreticinin tüketici karşısındaki durumunda değildir ve işçinin tüketi­mini, yani değişim gücünü, ücretini elden geldiğince kısıtlamak ister. Kuşkusuz öteki kapitalistlerin işçilerinin alabildiğine onun metasının [sayfa 303] büyük tüketicileri olmalarını diler. Ama her kapitalistin kendi işçileriyle olan ilişkisi, genel olarak sermaye ve emek ilişkisidir, önemli ilişkidir. Ama kendi işçileri dışında geri kalan bütün işçi sınıfının onun karşısında işçi olarak değil, tüketici ve değişimci olarak, para bağışlayan olarak bulun­duğu hayali –öteki bütün kapitalistlerden farklı olarak tek bir kapita­list için gerçektir– de böyle oluşur. Malthus’un dediği gibi, “herhangi bir meta üzerindeki kârın gerçek varlığı, onu üretmiş olan işçiden başka biri­nin talebini varsayar”,130 ve bundan dolayı işçinin kendi talebi hiçbir zaman yeterli bir talep olamaz. Bir üretim başka birini harekete getirdiği ve dolayısıyla öteki sermayenin işçilerini tüketici olarak yarattığı için, üretimin kendisi tarafından sağlanmış işçi sınıfı talebi, her bir sermaye için “yeterli talep” olarak görünür. Üretimin kendisi tarafından sağlan­mış olan bu talep, bir yandan, işçilerle ilgili olarak üretmesi gereken oranın üstünde bir üretime götürür; götürmek zorundadır; öte yandan da, işçinin kendisinin talebinden başka talep kaybolursa ya da azalırsa, çöküş dönemi gelir. Sermayenin kendisi işçilerden gelen talebi –yani bu talebe dayalı ücretin ödenmesini– bir kazanç olarak değil, bir kayıp olarak görür. Yani sermaye ile emek arasındaki içkin ilişki etkisini gösterir. Burada gene sermayelerin rekabeti, birbirlerine karşı ilgisizliği ve birbirle­rinden bağımsızlığı vardır, bu da bir sermayeyi öteki tüm sermayelerin işçilerine karşı, işçi değilmişler gibi davranmaya götürür. Üretimin gerekli oranın üstüne itilmesinin nedeni budur. İşçinin sermaye karşı­sına değişim-değerleri getiren tüketici olarak, para sahibi biçiminde, para biçiminde, dolaşımın basit merkezi olarak –dolaşımın işçinin işçi olarak belirlenmesinin ortadan kalktığı sayısız merkezlerden biri ola­rak– çıkması, sermayeyi, gerçekte ötekilerin egemenlik ilişkisinden ayırır.131*
      Önce, sermaye, işçileri gerekli-emeğin üzerinde artı-emek üretmeye [sayfa 304] zorlar. Sermaye ancak böyle değerlenir ve artı-değer yaratır. Ama, öte yandan, sermaye, ancak, artı-emeğin artı-değer olarak gerçekleştiği nitelikte ve ölçüde gerekli-emeği ortaya çıkarır. Dolayısıyla artı-emeği gerekli-emek için koşul olarak ve artı-değeri nesneleşmiş emek, yani değer için sınır olarak koyar. Sonuncusunu koyamazsa birincisini de koymaz ve bunun temeli üzerinde ancak bunları sağlar. Dolayısıyla sermaye –İngilizlerin sahte çek olarak adlandırdığı gibi– emek ile değer yaratımını sınırlar ve sınırlamanın nedeni de, artı-emeği ve artı-değeri koymasının nedeninin aynıdır. Dolayısıyla sermaye, doğası gereği, ||25| emek ve değer yaratımı için bir sınır koyar, bu sınır onun bunları sonsuzca büyütme eğilimi ile çelişki halindedir. Hem kendine özgü bir sınır koyması, hem de öte yandan bütün sınırların ötesine doğru çabalaması, canlı bir çelişkidir.132*
      Böylece sermaye bir yandan artı-emeği ve dolayısıyla onun artı-emeğe karşılık değişimini gerekli-emeğin koşulu ve bundan dolayı da emek-gücünün değişim merkezi olarak konulmasının koşulu yapıyorsa –öyleyse bu yönden değişim alanı daralır ve koşula bağlanır–, öte yandan onun için, işçinin tüketimini onun emek-gücünün yeniden-üretimini gerekli düzeyde sınırlamak – gerekli-emeği gösteren değeri emek-gücünün değerlenmesinin ve dolayısıyla işçinin değişim gücünün sının yapmak ve bu gerekli-emeğin artı-emeğe olan oranını en salt düzeye indirmeye çalışmak önemlidir. Değişim alanının yeni sının, birincisi gibi, sermayenin, kendi kendini değerlendirmesinin her sınırı­na karşı engel olarak görme eğilimi ile özdeştir. Dolayısıyla, burada, değerinin ölçüsüzce büyütülmesi –sınırsız biçimde değer kazandırma olgusu–, değişim alanının, yani değerlendirme olanağının: üretim sürecinde kazanılan değerin gerçekleşmesinin sınırlandırılması ile kesinlikle özdeştir.
      Üretken güç için de aynı. Bir yanda göreli artı-zamanı çoğaltmak için üretken gücü sonuna kadar çoğaltma konusunda sermayenin eğilimi zorunludur. Öte yanda bununla gerekli emek-zamanı, yani işçilerin deği­şim gücü azalır. Ayrıca, yukarda gördüğümüz gibi, göreli artı-değer, üretken güç gibi çok daha az oranda büyür ve hatta üretken güç ne kadar artmışsa bu oran durmadan aynı ölçüde azalır. Ama ürünlerin yığını benzer oranda büyür –yoksa, yeni bir sermaye, dolayısıyla yeni [sayfa 305] bir emek serbest hale gelir, çünkü ürünler dolaşıma girmemiştir. Ama ürün yığını büyüdüğü ölçüde, bunların içerdiği emek-zamanını değer­lendirmek güçleşir; çünkü tüketime talep yükselir. (Burada üzerinde durmamız gereken nokta, yalnız, sermayenin değerlendirme sürecinin aynı zamanda onun değersizleşme süreci olmasıdır. Sermayenin, üretken güçleri aşırı ölçüde yükseltme eğilimi yanında, asıl üretken gücü, insanın kendisini de ne ölçüde tekyanlı duruma getirdiği, sınırlandırdığı vb., genel olarak üretken güçleri sınırlandırma eğilimi, şimdilik konumu­zun dışındadır.)
      Öyleyse sermaye, gerekli emek-zamanını canlı emek-gücünün değişim-değeri için sınır olarak getirir; artı-emek-zamanını da gerekli emek-zamanı için sınır olarak ve artı-değeri, artı-emek-zamanı için sınır olarak koyar; öte yanda aynı zamanda, emek-gücünü salt değişim yapan olarak, para olarak, artı-emek-zamanını da, artı-değerin yaratıcısı olduğu için, tek sınır olarak karşısına aldığına göre, bütün bu sınırlan yok eder. (Ya da, ilk yönü gereğince, artı-değerlerin değişimini, gerekli-emeğin değişimi için sınır olarak koyar.)
      Dolaşımda aynı anda varolan değerleri –ya da, bununla aynı şey demektir, onun tarafından konmuş değerin, onun kendisinde ve dola­şımda varsayılan değerlerin oranım– sınır olarak, değer yaratımının gerekli sının olarak koyar; öte yandan da kendi verimliliğini, tek sınır olarak ve değerlerin yaratıcısı olarak getirir. Dolayısıyla bir yandan kendi değersizleşmesi, öte yandan üretken güçlerin ve değerlerde nesneleşen emeğin engellenmesi yönünde yürür.

Aşırı-Üretim. – Proudhon (İşçinin satın aldığı metanın fiyatında kârı vb.
ödemesi ve gene de gerekli emek ücretini alması nasıl olabiliyor?) – Metanın
fiyatı ve emek-zamanı. Fazlalık vb. (Fiyat ve değer vb.) – Kapitalist çok
pahalıya satmaz; ama gene de maliyetinin üstünde satar. – Fiyat (oransal).
Bastiat. Oransal fiyatın düşmesi. – Fiyat, sermayeye zarar vermeden değerin
altına düşebilir. Fiyat çarpımında sayı ve birim (ölçü) önemlidir.


      <Aşırı üretimin olanaksızlığı konusundaki saçmalık (başka bir deyimle, üretim sürecinin ve sermayenin değerlendirme sürecinin özdeşliği iddiası), yukarda değinildiği gibi, James Mill tarafından en azından karmaşık, yani zekice dile getirildiği üzere, arz, kendisine karşı olan talebe eşittir, yani talep ve arz birbirini karşılar; başka bir deyişle, bu demektir ki, değer emek-zamanı ile belirlenmiştir, yani değişim ona hiçbir şey eklemez. Ancak burada şurası unutuluyor ki, deği­şim yapılması zorunludur ve bu da (son aşamada) kullanım-değerine bağlıdır. Dolayısıyla Mill’in dediği gibi, talep ve arz birbirini karşılamı­yorsa, bunun nedeni, belli bir üründen (arz edilen) çok fazla, ötekinden (talep edilen) çok az üretilmiş olmasıdır. Bu çok fazla ve çok az, [sayfa 306] değişim-değerini değil, kullanım-değerini etkiler. Arz edilen üründen, bunun “kullanılmışından” daha çoğu vardır; işin can alıcı noktası bun­dan ileri gelir. Öyleyse Aşırı üretim kullanım-değerinden ve dolayısıyla bizzat değişimden kaynaklanır. Say bu fikri133 büsbütün saçmalaştırarak der ki: ürünler yalnız ürün karşılığında değişilir; öyleyse, bütünü olarak, birinden çok fazla, ötekinden çok az üretilmiştir. Burada unutu­lan şudur: 1) değerler değerler karşılığında değişilirler ve bir ürün, eğer değer ise, o zaman başka bir ürün karşılığında değişilir; yani ürün para ise ya da para oluyorsa değişim vardır; 2) değer emek karşılığında değişilir. Adamcağız, gerçekte değişim-değeri değil, kullanım-değeri sözkonusu olduğu için, basit değişimin, gerçekte aşırı üretimin olanak­sız bulunduğu yönüne ayak basıyor. Aşırı üretim yalnızca değerlendir­me ile ilgili olarak meydana gelir ve başka bir şey de değil.>
      ||26| Çanların çaldığını duyan, ama nerede çaldığını hiç bilmeyen Proudhon, bundan dolayı aşırı üretimi, “işçinin kendi ürününü geriye satın alamamasından”134 çıkarıyor. Bundan anladığı, faizin ve kârın bunun üstüne yüklenmesi; ya da ürünün fiyatının gerçek değerin üze­rinde aşırı biçimde yüklenmesidir. Bu, genel olarak söylenirse, aşırı yüklemeyi hiçbir yönden içermeyen değer belirleniminden onun hiçbir şey anlamadığını açıkça kanıtlıyor. Pratik ticarette A kapitalisti, B kapi­talistini kandırabilir. Birisi daha çok, öteki daha az şeyi cebe indirir. Bu ikisinin tutarı toplanırsa, onların değişiminin toplamının, bunlarda nesneleşmiş emek-zamanının toplamına eşit olduğu görülür. Yalnızca bundan A kapitalisti, B’ye oranla kendisine düşenden daha fazlasını cebine atmıştır. Kârın tümü için, sermayenin, yani kapitalistlerin ger­çekleştirdiği toplam tutardan, 1) sermayenin değişmeyen kısmını; 2) ücret ya da canlı emek-gücünü yeniden-üretmek için nesneleşmiş gerekli emek-zamanını çıkarmak gerekir. Demek ki onlar, kendi arala­rında artı-değerden başka bir şeyi paylaşamazlar. Bu artı-değeri kendi aralarında paylaşmalarının oranlan –adaletli ya da adaletsiz–, deği­şimde ve sermaye ile emek arasındaki ilişkide kesinlikle bir şey değiş­tirmez.
      Denebilir ki, gerekli emek-zamanı (yani emek ücreti), dolayısıyla kârı içermeyen, daha çok ondan indirilen bu süre, gene kârı içeren ürün fiyatları yoluyla belirlenmiştir. Doğrudan çalıştırmadığı bir işçi ile deği­şen kapitalistin gerçekleştirdiği bu kâr, öyleyse, başka nereden gelebi­lir? Örneğin, iplikçinin işçisi ücretini şu kadar buşel buğday karşılığın­da değişiyor. Ama her buşelin fiyatında çiftlik kiracısının, yani kapita­listin kârı içerilmiştir. Böylece gerekli emek-zamanının kendisinin satın aldığı besin maddesinin fiyatı, artı-emek-zamanını içerir. İlkin açıktır ki, [sayfa 307] iplikçi tarafından, işçilerine ödenen ücretin, çiftlik kiracısı için buğday buşelinin fiyatına her zaman giren kâr ne kadar olursa olsun, gerekli buşel buğdayı satın almaya yetecek kadar olması gerekir; ama öte yan­dan da, çiftlik kiracısının işçilerine ödediği emek ücretinin, bu giysile­rin fiyatına giren iplikçi ve dokumacı kârı ne olursa olsun, onlara gerek­li nicelikte giysi sağlamaya yetecek kadar olması gerekir.135*
      Konunun önemli yanı ||27| şu noktalardan ileri geliyor: 1) fiyat ve değer birbiriyle karıştırılıyor; 2) fiyat belirlenimini bu yönü ile ilgilen­dirmeyen koşullar araya giriyor. Önce varsayalım ki –kavramsal iliş­kinin ne olduğu konusunda– A kapitalisti, işçinin gereksindiği, ya da onun gerekli-emeğinin nesneleştiği kullanım-değerlerinin toplamını gösteren bütün besin maddelerini bizzat üretiyor. Dolayısıyla işçi, kapitalistten aldığı para ile –para bu işlemde yalnız dolaşım aracı olarak vardır– ürünün bölünebilir bir kısmım –onun gerekli-emeğini temsil eden kısmını– kapitalistten, ondan aldığı para ile geri satın [sayfa 308] almak durumundadır. A sermayesinin ürününün bölünebilir kısmının fiyatı başka her değişimci için olduğu gibi, işçi için de kuşkusuz aynıdır. İşçinin kapitalistten satın aldığı andan itibaren, işçi olarak onun özgül niteliği ortadan kalkmıştır; paranın ona sağladığı ilişkinin ve işlemin her izi onun parasında kaybolmuştur; işçi dolaşımda kapitalist karşı­sında yalnızca P[ara] olarak, kapitalist de onun karşısında M[eta] ola­rak vardır; metanın fiyatının gerçekleştiricisi olarak kapitalist için dolayısıyla gereklidir, bunun gibi başka her para temsilcisi, yani alıcı için de gereklidir. Güzel. Ama işçinin satın aldığı metanın bölünebilir kısımlarının fiyatında, sermayeye düşen artı-değerin bulunduğu kâr da içerilmiştir. Öyleyse, işçinin gerekli emek-zamanı, ürünün belirli bir bölünebilir kısmına eşit olan 20 taleri temsil ediyorsa, kâr %10 ise, kapitalist bu metayı 22 talere satacaktır.
      Proudhon136 böyle diyor ve dolayısıyla, işçinin ürününü, yani genel ürünün onun gerekli-emeğini nesneleştiren bölünebilir kısmını geriye satın alamayacağı sonucuna varıyor. (Sermayenin ve dolayısıyla da artı-ürünün yeterince değişilemeyeceği konusundaki öteki sonucuna bunun için, az sonra gene döneceğiz.) Konuyu anlaşılabilir hale getir­mek için diyelim ki, işçinin 20 taleri = 4 şinik buğday. Buna göre işçi –eğer 20 taler 4 şiniğin para olarak gösterilmiş değeri ise– ve kapita­list bunu 22’ye satıyorsa, 4 şiniği geri satın alamaz, ya da yalnızca 37/11 şinik satın alabilir. Başka bir deyişle, para işleminin oranı bozduğu sanısına kapılma sözkonusudur. 20 taler gerekli-emeğin fiyatıdır = 4 şinik; ve kapitalist bunu işçiye verir; ama işçi 20 taler için 4 şinik sahibi olmak isteyince, yalnızca 37/11 elde eder. Bu durumda gerekli ücreti elde edemeyeceğinden, yaşamını bile sürdüremez ve bay Proudhon bunun­la çok fazla şey kanıtlıyor.137* Ancak izninizle bu varsayım yanlıştır. 5 taler, bir şiniğin değeri ise, yani onda nesneleşmiş emek-zamanını ve 4 şinik de gerekli emek ücretini gösteriyorsa, A kapitalisti, Proudhon’un sandığı gibi, bu 4 şiniği 22 talere değil, 20 talere satar. Ancak işin aslı şudur: Genel ürün (gerekli emek-zamanı ve artı-emek-zamanı ile bir­likte) 110 taler = 22 şinik olsun; bunun 16 şiniği = 80 taler tohuma, [sayfa 309] makineye vb. yatırılmış sermayedir; 4 şinik = 20 taler gerekli emek-zamanı; 2 şinik = 10 taler artı-emek-zamanıdır. Kapitalist bir şiniği 5 talere, şiniğin gerekli değerine satar ve gene de şinik basma %10 ya da 5/10 taler, ½ taler = 15 gümüş para kazanır. Bu nerden ileri geliyor? Çünkü kapitalist 20 × 5 yerine 22 × 5’e satıyor. Burada 2 şinik fazla üretmek için onun yatırmak zorunda olduğu sermayeyi sıfır olarak kabul edebiliriz, çünkü bu 2 şinik, ona hiçbir gider yüklemeyen, salt artı-emek, daha iyi toprak işleme, zararlı otları temizleme, yapay güb­reyi taşıma gibi işlerde yok olabilir. ||28| İki artı-şinikte içerilen değer ona hiçbir gider yüklememiştir, dolayısıyla giderlerinin dışında bir faz­lalığı oluşturur. 22 şinikten 20’sini kendisine yüklenen maliyet üzerin­den, 100 talere satması, kendisine hiçbir maliyet yüklemeyen 2 şiniği –ama bunun değeri içerdiği emeğe eşittir– 10 talere satması, onun için, hepsini, her şiniği, kendisine malolan değerin 15 gümüş para faz­lasına satmış olduğu anlamına gelir. (½ taler ya da 5 taler üzerinden %10 = 5/10.) Dolayısıyla işçiye satılmış 4 şinikte 2 taler kazandığı halde, işçi bir şiniği gerekli değeri üzerinden elde eder. Bunlardan yal­nız 2 taler kazanır, çünkü bu 4 şinik yaranda aynı fiyat üzerinden daha 18 şinik satar. Yalnız 16 şinik satsaydı, hiçbir şey kazanmazdı; çünkü o zaman tüm olarak, 5 × 20 = 100, tüm yatırım sermayesini satmış olur­du.
      Aslında, manüfaktürde, artı-değeri satması için sermayenin gider­lerinin artmaması da olanaklıdır; bu demektir ki, hammadde ve maki­ne giderinin büyümesi gerekli değildir. Diyelim ki, aynı ürün salt el emeği ile –gerekli hammaddenin ve aletin değişmemesi koşulu ile– daha iyi işleniyor, daha iyi kullanım-değeri buluyor ve böylece ürünün kullanım-değeri büyüyor, ama onun niceliği değil, niteliği, harcanan daha çok el emeği yoluyla çoğalıyor. Ürünün değişim-değeri –onda nesneleşmiş emek– bu emeğe oranla doğrudan artıyor. Şimdi kapita­list %10 daha pahalıya satarsa, ürünün bölünebilir kısmı, para olarak belirtildiğinde, gerekli-emeği temsil eden kısım, işçiye ödenir ve ürün paylaşılmış olursa, işçi bu bölünebilir kısmı satın alabilir. Kapitalistin kârı, bu bölünebilir kısmı işçiye devretmesinden değil, bütün üzerin­den, ödememiş olduğu bir bölünebilir kısmı, aynı zamanda artı-emek-zamanını temsil eden bu kısmı satmasından ileri gelir. Değer olarak ürün her zaman bölünebilir; doğal biçiminde bulunması gerekli değil­dir. Burada her zaman kârın kaynağı, bütün değerin ödenmemiş bir bölünebilir kısmı içermesi ve dolayısıyla bütünün her bölünebilir kıs­mında bölünebilir bir kısım artı-emeğin ödenmesidir. Yukardaki örnekte böyledir. Kapitalist 22 şinik, yani artı-emeği temsil eden 2 şinik sattığı için, bu, şinik basma 1/10 şinik fazladan, yani 1/10 artı-değer satmış olduğu anlamına gelir. Örneğin aynı oranda emek, sermaye ve [sayfa 310] artı-değer demek olan yalnız 1 saat üretilmişse, saatin niteliği 1/10 emek-zamanı ile kapitaliste hiçbir maliyet yüklemeyen 1/10 değerde yükselmiş demektir.
      Bir üçüncü durumda, kapitalistin, manüfaktürde çoğu zaman olduğu gibi (ama yoğunlaşmış sanayide değil), daha çok hammadde (alet değişmesin; ama değişken olarak kabul edilse de bir şey değiş­mez) gereksindiği durumdur, bunda artı-emek-zamanı nesneleşir. (Gerçekte bu nokta henüz konunun dışındadır, çünkü burada sermaye kadar hammaddenin, örneğin pamuk üretmek için var sayılması ola­naklı ve zorunludur, ve herhangi bir noktada artı-üretimin salt artı-zamana dönüşmesi zorunludur, ya da daha çok gerçek olan, dolaşımın bütün noktalarında aynı andaki artı-emeğin varsayılmasıdır.) Diyelim ki, kapitalist, 25 pound pamuğu iplik yapıyor, bu ona 50 talere maloluyor ve bunun için 30 taler makine (üretim sürecinde bunun tamamıyla tüketildiğini kabul ediyoruz) ve 20 taler yemek ücreti, 25 pound iplik gerektiriyor, bunu da 110’a satıyor. O zaman bir pound ipliği 42/5 talere ya da 4 taler 12 gümüş paraya satmış oluyor. Dolayısıyla işçi, tekrar satın almak istese, 46/11 pound iplik elde ediyor. Eğer işçi kendisi için çalışsaydı, poundunu gene 4 taler 12 gümüş paraya satmış olur ve hiç­bir kâr elde etmezdi – salt gerekli-emeği yerine getirmiş olması koşu­lu ile; ama daha az pamuğu iplik haline getirecektir.138*
      ||29| Bildiğimiz gibi, bir pound ipliğin değeri, yalnızca onda nesne-leşmiş emek-zamanının niceliğinden meydana gelir. Şimdi diyelim ki, bir pound ipliğin değeri 5 talere eşittir. 4/5, yani 4 taler pamuğu, aleti vb. göstermiş olsun; o zaman 1 taler, alet yoluyla pamukta gerçekleş­miş emeği temsil eder. İşçi, iplik yaparak yaşamak için örneğin ayda 20 taler gereksiniyorsa, 1 pound iplikten 1 taler kazandığı, ama 20 taler kazanmak zorunda olduğu için, 20 pound iplik yapmak zorundadır. [sayfa 311]
      Kendisi pamuk, malzeme vb. sahibi olsaydı ve kendi kendisi için çalış­saydı, yani kendinin patronu olsaydı, 20 pound iplik sarmak zorunda olacaktı; her birinden yalnız 1/5 kazandığına göre, yani 1 taler elde ettiğine göre, 1 × 20 = 20 olurdu. Kapitalist onu çalıştırırsa, 20 pound pamuk ipliği eğiren emek, yalnız gerekli-emeği temsil eder; çünkü aslında varsayıma göre, 20 pound iplikten ya da 20 × 5 = 100 talerden 80 taler yalnız satın alınmış pamuğu ve aleti temsil eder, ve yeni üretil­miş değer gerekli-emekten başka bir şey değildir. 20 pound iplikten 4 pound = 20 taler gerekli-emeği temsil eder ve 16, sermayenin değişme­yen kısmından başka bir şey değildir. Kapitalistin 20’nin dışında çalış­tırdığı daha sonraki her poundda 1/5 artı-emek, onun için artı-değer vardır. (Karşılığında ödeme yapmaksızın sattığı nesneleşmiş emek.) 1 pound fazla iplik yaptırırsa, 1 taler, 10 pound yaptırırsa 10 taler fazla kazanır. 10 pound ya da 50 taler başına kapitalist, giderleri yerine 40 taler ve artı-emek 10 taler alır; ya da 10 taler malzeme sarın almak için (makine ve pamuk) 8 pound iplik ve ona hiçbir maliyet yüklemeyen 2 pound iplik ya da bunun değerini elde eder. Şimdi kapitalistin hesabı­nı toparlarsak, görürüz ki, onun harcamaları şöyledir:
       

Taler

Taler

Taler

Taler
  Emek ücreti Artı-Değer  

80 + 40 = 120 (hammadde, alet vb.)

20

10
       
120

20

10

= 150

      Tam olarak 30 pound iplik üretmiştir (30 × 3 = 150); poundu 5 talerden, poundun mutlak değeri üzerinden, yani salt onda nesneleşmiş emek yoluyla ve yalnız bundan çıkan değer yoluyla belirlenmiş olarak. Bu 30 pounddan 24 değişmeyen sermayeyi temsil eder, 4 poundu emek ücre­tine gider ve 2’si artı-değeri oluşturur. Bu artı-değer, kapitalistin hesap­ladığı gibi, onun tüm giderleri üzerinden hesap edilirse, 140 taler tutar (ya da 28 pound) ve 1/14 = %71/7 olur (oysa verilen örnekte artı-değer, emek ile ilgili olarak %50 tutarındadır).
      ||30| Diyelim ki, emeğin üretkenliği, kapitalistin emek için aynı tutan harcayarak 40 pound iplik yapmasını sağlayacak kadar artıyor. Bizim varsayımımıza göre, kapitalist bu 40 poundu gerçek değerine, yani poundu 5 talere satacaktır. Bunun 4 taleri pamukta vb. nesneleş­miş emektir, 1 taleri yeniden eklenmiş emeği gösterir. Öyleyse kapita­list şöyle satış yapacaktır: [sayfa 312]
       

Taler

 

 

Taler

40 pound - poundu 5 talerden = 40 × 5

=

200

; bu 40 poundun

20 pound gerekli-emek için







=







100
—
100
160;
160;
80
—
20


ilk 20 poundda bir metelik
bile kazanmaz; geriye kalan
yüz’den 4/5 = 4 × 20 = 80 çıkar.
malzeme vb. için.
Geriye kalan:
taler.

      200 taler giderden kapitalistin kazancı 20, ya da genel gider üzerin­den %10 olur; ama gerçekte ikinci 100 taler üzerinden 20, ya da ikinci 20 pounddur. Bunlardaki nesneleşmiş emeği ödememiştir. Şimdi diye­lim ki, iki katını yapacak durumdadır, örneğin,
       

Pound

 

 

Taler

80

 

400

Bundan 20 pound düşülür

20 gerekli-emek vb. için
 
 
 
 
 
 

=
 
 
 
 
 
 
100
—
300
240
—
60
 

Geriye kalan:

Bundan 4/5 malzeme vb. için 240 çıkar.
Kalan

400 üzerinden 60 kâr = 40 üzerinden
6 = %15


      Yukardaki örnekte gerçekte kapitalistin gideri yalnız 180’dir, bunun üzerinden 20, ya da %111/9 kazanır.
      Gerekli-emeği temsil eden gider kısmı ne kadar küçük olursa, kazanç o kadar fazla olur; oysa kazanç, gerçek artı-değere, yani artı-emeğe oranla göze çarpan bir özellik göstermez. Örneğin, kapitalistin %10 kazanması için 40 pound iplik yapması gereklidir; işçinin, gerekli-emeğe eşit olarak yalnız 20 pound yapması gerekir. Artı-emek = gerekli-emek, artı-değer %100. Bu, bizim eski yasamız. Ancak burada sözkonusu olan şey başkadır.
      Yukardaki 40 pound örneğinde poundun gerçek değeri 5 talerdir ve işçi, kapitalist gibi, işçi olarak kendi işini bizzat yürütseydi, işçi olarak yaşayabilmek için yetecek kadar hammaddeyi vb. değerlendirmek üzere gerekli yatırımları bizzat koyabilseydi, poundunu 5 talere sata­caktı. Ama o zaman ancak 20 pound üretecek ve bunun satışından 4/5’i yeni hammadde elde edecek, 1/5’i de yaşamak için kullanacaktı. 100 talerden yalnız kendi emek ücretini sağlayacaktı. Dolayısıyla kapi­talistin kazancı, poundu pahalıya satmasından değil –bunu kesin değerine satıyor–, kendisine yüklenen üretim maliyetinin (kendisine [sayfa 313] yüklenen değil; çünkü 1/5, işçiye malolan artı-emektir) üstünde satış yapmasından ileri geliyor. 5 talerin altında satsaydı, değerin altında satmış olurdu ve alıcı, her poundda giderlerin vb. üstünde içerilmiş bulunan 1/5 emeği bedavaya elde etmiş olurdu. Ama kapitalist şöyle hesap eder:
       

1 poundun değeri

=

5

5 taler

40 poundun
 
 
 
=
 
 
 
200
180
—
20
taler; bundan çıkan giderler:
 
 
  kalan 20.

      İkinci ||31| yüz taler üzerinden 20 kazandığını hesap etmez, 180 olan tüm gideri üzerinden 20 kazandığını hesaplar. Bu ona, 20 yerine %111/9 kâr getirir. Ayrıca, bu kârı elde etmek için 40 pound satması gerektiğim hesap eder. 5 talerden 40 pound ona 1/5, ya da %20 getir­mez, 20 taler, 40 pounda ya da pound başına ½ talere bölünür. Poundunu sattığı fiyat üzerinden 5 talerde ½ taler kazanır; ya da kazancı 10 taler başına 1 talerdir; satış fiyatı üzerinden %10. Fiyat, bölünebilir birimin (1 pound) satış yapılan sayı ile çarpımından çıkan fiyatla belirlenmiştir; burada 5 taler için 1 pound × 40. Bu fiyat belirle­mesi kapitalistin cüzdanı için doğru olduğu kadar, teorik olarak yanılt­maya da öylesine elverişlidir, çünkü şimdi her pound için gerçek değe­rin üstünde bir devir oluyormuş ve her poundun artı-değerinin mey­dana gelişi görünmezmiş gibi bir görünüm ortaya çıkar. Kullanım-değerinin (pound, arşın, 50 kiloluk tartı vb.) birim (ölçü) değerinin üretilmiş bu biriminin sayısı ile çarpımı yoluyla bu fiyat belirlemesi, fiyatlar teorisin­de daha sonrası için önemlidir. Bundan çıkan sonuç, ötekiler yanında, birim fiyatının düşmesinin ve birim sayısının yükselmesinin –üretken güçlerin büyümesi ile birlikte ortaya çıkar– kârın emeğe oranla yük­seldiğini, ya da gerekli-emek oranının artı-emeğe oranla düştüğünü göstermesidir – bay Bastiat’ın vb. sandığı gibi bunun tersi sözkonusu değildir. Örneğin, üretkenliğin yardımıyla emek, işçinin aynı süre için­de eskisine göre iki kat fazla pound üretmesine yetecek kadar büyüseydi, –burada örneğin 1 pound ipliğin, maliyeti ne olursa olsun, ona aynı hizmeti yaptığı ve yaşamak için işçinin yalnızca iplik, giysiler gereksindiği varsayılmıştır–, 20 pound iplikte emek yoluyla eklenmiş değer artık 1/5 değil, yalnızca 1/10 olurdu, çünkü ½ süre ile 20 pound pamuk ipliğe dönüşmüş olurdu. Dolayısıyla hammaddenin maliyeti olan 80 talere artık yalnız 20 taler değil, yalnız 10 taler eklen­miş olurdu. 20 poundun maliyeti 90 taler, pound 90/20 ya da 410/20 olurdu. Ama toplam emek-zamanı aynı kalsaydı, emek şimdi 40 yerine [sayfa 314] 80 pound pamuğu ipliğe dönüştürürdü. 80 pound iplik, poundu 49/20139* pound = 356 taler. Kapitalist için hesap şöyle olurdu –
       

Toplam gelir

356 taler;

emek için düşülen:

 

90

 

 

—

 

 

266

Bundan giderler vb. için düşülen

 

23917/89

 

 

—

Dolayısıyla kapitalistin kârı 20 yerine

 

2672/89

Diyelim ki, 27 [biraz fazladır (17/89 fazla)]

 

 

Kapitalistin toplam gideri 330; %12’nin

 

 

üstünde, oysa bir poundda daha az kazancı
olacaktı.


      Kullanım-değerinin –pound, arşın, çeyrek vb.– ölçüsünün (birim) değerinde kapitalistin kazancı, canlı emeğin hammaddeye vb. oranı –yeniden eklenen emeğin oranında– ölçüsünde azalır; yani ham­maddeye biçim vermek için gerekli olan ve şu kadar arşın bez vb. gibi birimi gösteren emek-zamanının azalışı ölçüsünde. Ama öte yandan –bu, emeğin daha çok verimliliği, ya da artı-emek-zamanının büyü­mesi ile özdeş olduğu için– artı-emek-zamanını içeren bu birimlerin sayısı, yani karşılığını kapitalistin ödemediği emek-zamanı da büyür.
      Yukardaki örnekten şu da ortaya çıkıyor ki, fiyat değerin altına düşebilir ve sermaye gene de kâr elde edebilir; yalnız kapitalistin, eme­ğin gerekli fiyatını oluşturan birimle çarpılan sayının üstünde bir faz­lalık meydana getiren birimle çarpılmış bir sayıda satış yapması gere­kir. Emeğin hammaddeye vb. oranı 1/5 ise, örneğin değişmeyen değerin salt 1/10 ||32| üstünde satış yapabilir, çünkü artı-emek ona hiçbir maliyet yüklemez. O zaman artı-emeğin 1 /10’unu tüketiciye hibe eder ya da kendisi için yalnız 1/10 değerlendirir. Rekabette bu çok önemlidir; Ricardo tarafından özellikle gözden kaçırılmıştır. Değer belirlemesi fiyat belirlemesine dayanır; ama buna başka öğeler de ekle­nir. Başlangıçta yalnız değer olarak parada gösterilen fiyat, özgül büyüklüğün kendisi olarak daha sonra da sürekli belirlenir. Bir pound ipliğin değerini 5 taler temsil ediyorsa, yani 5 talerde, bir pound iplikte içerilmiş aynı emek-zamanı varsa, 4 çarpı ya da 4 milyon çarpı pound iplik tahmininde bulunulsun, bu değer belirlemesinde hiçbir şey değiş­mez. Poundların sayısının öğesi, artı-emeğin gerekli-emeğe oranını başka bir biçimde dile getirmesi bakımından, fiyat belirlemesinde son [sayfa 315] derece önemlidir. On Saat Yasası vb. konusunda bu nokta herkesin anlayacağı bir açıklığa kavuşmuştur.

Sermayenin özgül birikimi (Artı-emeğin (gelir) sermayeye dönüşmesi.) –
Proudhon. Değer ve fiyat belirlemesi. Eski toplumlarda (köleler) artı-üretim
değil, artı-tüketim.


      Yukardaki örnekten şu sonuç da çıkıyor:
      İşçi, yalnız 20 pound iplik yapar, –gerekli-emek çerçevesinde kala­rak– yalnız 80 taler değerinde hammaddeyi, makineyi vb. bir ayda değerlendirir. Kapitalist, hammaddeden başka, yeniden-üretim için gerekli makineyi vb., işçinin sağlanmasını, artı-emeğin nesneleşmesi için hammaddeye gerekli sermayeyi (ve aynı oranda olmasa bile, maki­neleri) sağlamak zorundadır. (Tarımda, balıkçılıkta, kısacası, doğal maddeleri işleme sanayilerinde bu, mutlak gerekli değildir; ama bu sanayiler büyük ölçüde, yani sanayi olarak işletilirse, o zaman da gereklidir; o zaman fazla gider hammaddenin kendisi için değil, bunu sağlamak üzere aletlerin fazla gideri olarak ortaya çıkar.) Gerçekte, bu ek avanslar –yani artı-emek için malzemenin– artı-emeğin gerçekleş­mesi için gerekli maddi öğelerin sağlanması– sermayenin kendine özgü deyimle geçici birikimini oluştururlar; sermayenin özgül yedekle­rin (diyelim ki, henüz şu an için) birikimidir. Çünkü, ilerde daha yalan­dan göreceğimiz gibi, ister doğa tarafından sağlanmış olsun, ister tarihsel olarak üretilmiş bulunsun, gerçekte her zaman varolması gere­ken canlı emeğin nesnel koşulların sermayeye özgül bir niteliği say­mak saçmadır. Sermayenin koyduğu bu özgül avanslar, sermayenin nesneleşmiş artı-emeği –artı-ürünü– örneğin Mısır krallarının ya da Etrüsk soylu papazlarının yaptığı gibi, piramitlere vb. yatıracak (harca­yacak) yerde, yeni bir canlı artı-emekte değerlendirmesinden başka bir şey değildir.
      Fiyat belirlemesinde (kârla ilgili olarak da göreceğimiz gibi), işe bir de aldatma, birbirini karşılıklı kandırma karışır. Değişimde birinin kay­bettiğini öteki kazanabilir; bunlar, yalnız artı-değeri birbirleri arasında paylaşabilirler; bu, sınıf olarak sermayedir. Ama bunun oranlan, değer belirlemesi ile hiç ilgisi olmayan bir bireysel aldatmaca alanı (talep ve arz bir yana) ortaya çıkarır.
      Dolayısıyla, işçinin ürününü geriye satın alamayacağı konusunda bay Proudhon’un sağladığı buluşla bunun hiçbir ilgisi yoktur. Onun buluşu, kendisinin ne değerden, ne de fiyat belirlemesinden bir şey anlamadığı noktasına dayanır. Ancak bu da bir yana, artı-üretimin bundan ileri geldiği konusunda vardığı sonuç bu soyutlamada yanlıştır. Kölelik rejiminde, tüketiciler olarak rekabet etmeyen işçiler, efendiler [sayfa 316] için hiçbir güçlük çıkarmaz. (Bununla birlikte, eski toplumlarda görül­düğü biçimiyle lüks üretim, köleci rejimin zorunlu sonucudur. Eski devlet sisteminin yıkılışını korkunçluğa ve garipliğe varırcasına tanım­layan aşın üretim değil, aşırı tüketim ve çılgın tüketimdir.)



      Sermaye, ürün olarak üretim sürecinden çıktıktan sonra, yeniden paraya dönüşmek zorundadır. Daha önce yalnızca gerçekleşmiş meta vb. olarak ortaya çıkan para, şimdi gerçekleşmiş sermaye olarak ortaya çıkar, ya da para olarak gerçekleşmiş sermayedir. Bu paranın bir belir­lemesidir (aynı zamanda sermayenin). Dolaşım aracı olarak varolan para yığınının sermayeyi gerçekleştirme, yani değerlendirme güçlüğü ile bir ilgisi olmadığı yukarda belirtilen gelişmelerden ortaya çıkar.

Genel kâr oranı. – Kapitalist yalnızca kendi üretim maliyetine satarsa,
bu öteki kapitalistlere aktarımdır. İşçi bundan hemen hiçbir şey kazanmaz.


      ||33| Kapitalistin bir pound ipliği 5 talere –yani her biri 5 talerden 40 poundu– sattığı, yani bir pound ipliği gerçek değerine sattığı ve böy­lece 5 taler (satış fiyatı) basma 1/2 taler, satış fiyatı üzerinden %10 ya da 4½ üzerinden ½, yani giderleri üzerinden %111/9 kazandığı yukardaki örnekte diyelim ki, yalnız %10’a satıyor – 4½ taler üzerin­den yalnız 9/20 taler kâr alıyor (bu, 4½ taler üzerinden ½’nin 1/20 farkıdır; tam fark %11/9). Dolayısıyla poundu 4½ taler + 9/20 taler; yani 419/20 talere, ya da 40 poundu 198 talere. Şimdi çeşitli durumlar olanaklıdır. Onun değişimde bulunduğu kapitalist –kendi 40 poundunu sattığı kişi–, diyelim ki, gümüş madeni sahibidir, yani gümüş üreticisidir, ona yalnız 198 taler ödüyor – dolayısıyla ona, 40 pound pamukta nesneleşmiş emek için, gümüşte nesneleşmiş emeğe göre 2 taler daha az ödüyor. Bu B kapitalistinde gider koşullarının tamamen aynı olduğunu vb. varsayalım. B kapitalisti 111/9 yerine yalnız 10 alsa da, 200 taler için 40 pound iplik değil, yalnız 393/5 isteyebilir. Dolayısıyla her iki kapitalistin aynı zamanda birbirine %11/9 daha azma satması ya da birinin 40 poundu 198 talere sunması ve ötekinin de 393/5 pound için 200 taler önermesi olanaksızdır, ortaya çıkmayacak bir durumdur. B kapitalisti varsayılan durumda 40 pound ipliğin alı­mında %11/9daha az ödemiş olur; yani değişimde elde etmediği, yal­nızca bu sırada onaylanmış, %111/9 kâr dışında, ayrıca öteki kapitalis­tin zararı dolayısıyla %1/9 daha çok ya da %122/9 kazanmış olurdu. Kendi işçilerinden –kendi sermayesiyle harekete getirilmiş emek­ten– %111/9 kazanmış olurdu; %11/9 fazlalık, A kapitalistinin kendine malettiği işçilerin artı-emeğidir. Dolayısıyla kârın genel oranı, rekabetin [sayfa 317] vb. kapitalisti değerin altında satmaya, yani artı-emeğin bir kısmını kendisi için değil, alıcıları için değerlendirmeye zorlaması yoluyla şu ya da bu iş dalında düşebilir. Ama genel oran böyle düşemez; bu, ancak, artı-emeğin gerekli-emeğe oranının göreli olarak düşmesi yoluy­la düşebilir ve bu durum da, daha önce gördüğümüz gibi, oran çok büyükse, ya da başka bir deyimle, sermaye tarafından harekete getiril­miş emeğin oranı çok küçükse – sermayenin canlı emeğe karşılık değişilen kısmı, makine ve hammaddeye karşılık değişilen kısmına göre çok küçükse ortaya çıkar. O zaman, mutlak artı-emek yükselmek­le birlikte, kârın genel oram düşebilir.
      Böylece şimdi başka bir noktaya geliyoruz. Kârın genel oranı ancak ve yalnız, kâr oranı bir iş dalında çok yüksek ve ötekinde çok küçük ise; yani artı-değerin bir kısmının –artı-değere eşit olan kısmının– bir kapitalist tarafından ötekine devredilmesi sonucu olanaklıdır. Örneğin 5 iş dalında kâr oranları
       
a b c d e

%15,

%12,

%10,

%8,

%5


      ise, ortalama oran %10’dur; ama bunun gerçekte varolması için, A ve B kapitalistinin D ve E’ye %7, yani D’ye 2 ve E’ye 5 vermesi zorunludur, C için ise durumda bir değişme olmamıştır. 100 olan aynı sermayeye düşen kâr oranının eşitliği olanaksızdır, çünkü artı-emeğin koşulları tamamıyla değişiktir, emeğin verimliliğine, hammadde, makine ve emek ücretinin oranına, üretimin yapılması gereken çapın büyüklüğü­ne göre değişir. Ama desek ki, e iş kolu, örneğin fırıncıların iş kolu zorunludur, o zaman buna ortalama %10 ödemek zorunludur. Ancak bu, a ile b’nin artı-emeğin bir kısmını e’ye bırakmasıyla sağlanabilir. Kapitalist sınıfı, belli iş alanlarında sermayeler tarafından gerçekten yaratılmış artı-değerlere göre toplam artı-değeri paylaşacak yerde, belli bir noktaya kadar, bunu sermayenin büyüklüğü oranında eşit düşe­cek biçimde paylaşır. Daha büyük kâr –bir üretim dalı içindeki gerçek artı-emekten, gerçekten yaratılmış artı-değerden elde edilen– rekabet yoluyla aşağı düşürülür ve öteki iş dalındaki artı-değer eksiği serma­yelerin bundan çekilmesiyle, yani talep ve arzın elverişlilik gösteren oranıyla yükseltilir. Rakip taraf bu düzeyi bizzat yükseltmez, yalnızca böyle bir düzey yaratma eğilimini gösterebilir. Daha geniş açıklama, rekabet bölümüne girer. Bu durum, değişik iş alanlarında değerinin altına düşen fiyatların, başka alanlarda bunun üzerine çıkan fiyatların oranıyla gerçekleşir. Bunun sonucu olarak, aynı toplamda sermayenin, aynı olmayan iş dallarında aynı artı-emeği ya da artı-değeri yaratıyormuş görüntüsü ortaya çıkar.
      ||34| Diyelim ki, yukardaki örnekte A kapitalisti, örneğin 111/9, yeri­ne rekabetin zorlaması sonucu %10 kârla satıyor ve dolayısıyla pound [sayfa 318] ipliği 1/20 ucuza satıyor; o zaman işçilerin ücret koşulu gene para ola­rak 20 taler oluyor ve bu işçinin gerekli emek ücreti oluyor; ama iplikte işçi, 44/90 pound yerine 4 pound alabiliyor. İşçi, iplikle karşılaştırılınca, gerekli emek ücretinin dışında 4/20 taler = 1/5 taler ya da 6 gümüş para, yani emek ücreti üzerinden %1 alabilir. İşçi, üretimi onun tüketi­minin tamamıyla dışında bulunan bir iş kolunda çalışıyorsa, bu işlem­den tek kuruş bile kazanmaz; konu, onun için, artı-emeğinin bir kısmını doğrudan A kapitalisti yerine, dolaylı olarak B kapitalisti için, yani A kapitalistinin aracılığı ile yerine getirmesi demektir. Kendisi yalnız, A kapitalistinin ürününde nesneleşmiş emeğin bir kısmım, bu ürünün tüketicisinin bizzat kendisi olması ve yalnızca böyle bir tüketici dere­cesinde kalması yoluyla karşılıksız elden çıkarmasından kazanır. Dolayısıyla işçinin iplik tüketimi giderinin 1/10’u tutarında ise, bu işlem yoluyla tam 1/50 taler kazanır (2 taler üzerinden 2/100 taler, 1 üzerinden 1/100, 2 taler üzerinden tam %1), yani 20 taler toplam emek ücreti üzerinden %1/10, ya da 71/5 fenik. Bu, 20 talerlik kendi artı-emeğine katıldığı oran –71/5 fenik– olabilir. İşçinin en elverişli durumda, bizzat çalıştığı iş kolunda fiyatın gerekli-değerin altına düş­mesi yoluyla yaptığı artı-ücret bu oranlara düşer. En elverişli durumda –ve bu durum olanaksızdır–, yani iplikle geçinmesinin olanaklı olması halinde sınır (verilen koşul altında) 6 gümüş para ya da %1’dir; bu demektir ki, en elverişli durumda onun artı-ücreti, gerekli emek-zamanının artı-emek-zamanına olan oranı yoluyla belirlenmiştir. İşçinin kendi tüketiminin dışında kalan gerçek lüks sanayilerde bu oran her zaman sıfırdır.
      Şimdi diyelim ki, A, B, C kapitalistleri kendi aralarında değişim yapıyorlar; hepsinde toplam ürün = 200 talerdir. A iplik, B tahıl ve C gümüş üretiyor; artı-emek ve gerekli-emek oranları, giderler ve kâr tamamen aynıdır. A 40 pound ipliği 200 taler yerine 198’e satıyor ve kazançtan %11/9 zarar ediyor; B de onun gibi 40 şinik buğdayı 200 yerine 198’den satıyor; ama C, 200 talerde nesneleşmiş emeğini tama­mıyla değişiyor. A ile B arasında ilişki, her biri öteki ile tamamıyla değiştiğinde hiçbirinin kaybetmemesi biçimindedir. A 40 şinik buğday, B 40 pound iplik alır; ama her birinin elde ettiği değer yalnız 198’dir. C, 198 taler için 40 pound iplik ya da 40 şinik buğday alır ve her iki durumda da 2 taler daha az öder, ya da 2/3 pound fazladan alır, iplik ya da 3/5 şinik buğday. Ama diyelim ki, aradaki ilişki, A’nın C gümüş­çüsüne 200 talere 40 pound satması, bunun ise tahıla B’ye 202 taler ödemek zorunda kalması ya da B’nin değerin üzerinde 2 taler alması biçiminde gelişiyor. A ipliği ile C gümüşü arasında her şey yerindedir; her ikisi değeri birbirine karşılık değişiyor; ama B için fiyatın değerin üstüne çıkmasıyla, tahılda dile gelen 40 pound iplik ve 200 taler gümüş [sayfa 319] %1/9 oranında düşmüştür, ya da her ikisi de gerçekte 200 talerle artık 40 şinik buğday değil, yalnız 392/5 alabilir. 392/5 şinik buğday 200 taler değerindedir, ya da buğdayın şiniği 5 taler yerine 51/20 talerdir; (taler 11/4 gümüş para). Şimdi bu son ilişkide diyelim ki, işçinin tüketimi 1/2 buğdaydan oluşuyor; onun iplik tüketimi ise gelirinin 1/10’udur; buğ­day tüketimi 5/10. 1/10’da toplam emek ücreti üzerinden kazana %1/10; buğdayda ise 5/10 kaybediyor; dolayısıyla toplam olarak, kazanacak yerde %4/10 kaybediyor. Kapitalist ona gerekli-emeğini ödediği halde, ücreti, B buğdaycının fazla devri sonucu gerekli ücretin altına düşmüştür. Bu sürüp giderse, onun gerekli ücretin yükselmesi gerekir: dolayısıyla A kapitalisti tarafından ipliğin satışı, buğdayın fiya­tının ya da, işçinin tüketiminin en önemli kısmını oluşturan öteki kullanım-değerlerinin yükselmesinden, değerinin üzerine çıkmasın­dan kaynaklanıyorsa, A kapitalistinin isçisi, pahalanan üründeki tüke­timinin, kendisi tarafından üretilmiş daha ucuz üründen fazla olduğu oranda kaybeder. Ancak A ipliği değerinin %11/9 üstünde, buğday da bunun %11/9 altında satılmışsa, en elverişli durumda işçi, yalnız tahıl tükettiği takdirde, 6 gümüş paradan fazla kazanamaz ya da yan yarıya tahıl tükettiğini varsayarsak, 20 talerlik emek ücreti üzerinden yalnız 3 gümüş para ya da %½ ||35| kazanabilir. Öyleyse işçi için tümü ile üç durum sözkonusu olabilir: işlemde kazana ya da zararı sıfırdır; gerek­li emek ücreti ile yetinebilir ve böylece bu ücretin gerekli en alt sınırın altına düşürülmesine olanak kalmaz; üçüncüsü de bu işlem ona, kendi artı-emeğindeki payı son derece az olan bir artı-emek ücreti sağlayabi­lir.
      Yukarda gördük ki, gerekli-emeğin öteki üretim koşullarına oranı = 2/5 (toplam 100 giderin 20’si) ya da = toplam değerin %40’ı (20 pound iplikte = 4 pound iplik) (ya da 100 talerden 80 hammadde ve alet, 20 emek) ve artı-emeğin gerekli-emeğe oranı %100 ise (yani aynı nicelikte ise), kapitalist gideri üzerinden %111/9 kazanır.
      Yalnız %10 alsaydı ve tüketicilere 11/9 ya da 2 taler hibe etseydi, işçi, tüketici olduğu zaman, aynı biçimde kazanır ve en elverişli durumda (olanaksız durum), yalnızca efendisinin ürünleriyle yaşardı ve yukarda gördüğümüz gibi, durumu şöyle olurdu: [sayfa 320]
     

 
 
 





Diyelim ki, kapitalist ipliğin poundunu 5 taler yerine 415/20 (43/4) üzerinden satıyorsa,
işçi poundda 5/20 ve 4 poundda 20/20 = 1;
ama 20 üzerinden 1 = 1 /20 C = %5 kazanır; (1 taler 20
üzerinden); kapitalist 40 poundu
415/20 = 95/20 talerden × 40 = 190 talere satar; giderleri 180,
kazancı = 10 = %5
6/9 , eksi kazancı = 56/9; kapitalist 412/20’den satsa, işçi poundda 8/20 taler,
4 poundda 32/20, 1 taler 12/20 ya da toplam ücretin­de 1
3/5 taler kazanır, yani %848/119 oysa
kapitalist ise artı-kazançta 16 taler kaybe­
der, ya da toplam 184 taler elde tutar, ya da 180 üzerinden
kazana 4 taler = 180’in 1/45’i = %2
2/9; kaybı 88/9; son olarak diye­lim ki, kapitalist pound ipliği 4½
talere
satıyor; 180’e 40 pound; kazanç = 0 kârı = 0; artı-değerden ya da işçinin (zararı = %111/9
artı-emek-zamanından tüketiciye armağanda bulunursa, işçinin kazancı = libre başına ½ taler =
4/2 taler = 2 taler, ya da 20 talere 2 taler = %10.
Kapitalist yönün­den
zarar %11/9,
(= 2 taler)





56/9 (=10 taler)


= %88/9(=16)







Kazanç = 0
(zarar = %111/9
İşçi için emek ücreti
üzerinde kazanç %1
= 20 taler üzerinden
6 gümüş para (= 20
üzerinden 1/5 taler).



= 1 taler


= %5 (20 üzerinden
1 taler)

= %848/119 (1 taler 18
gümüş para)




=%10 (2 taler) (½
pounddan az)

      ||36| Buna karşılık kapitalist, örneğin kendi iş kolunda emeğe olan talep arzın üstünde olduğu için, emek ücretini %10 yükseltseydi – ipliğin poundunu eskisi gibi değerine, yani 5 talere sattığı halde, kârı yalnız 2 taler düşer, 200’den 198’e inerdi; yani %11/9 azalır ve gene de %10’da kalırdı.
      Bundan çıkan sonuç, kapitalist, örneğin bay Proudhon’u dikkate alarak, metalarını üretim maliyeti (kendisine malolan giderleri) üzerin­den satması ve toplam kârının sıfıra eşit olması durumunda, bunun da A kapitalisti tarafından artı-değerin ya da artı-emek-zamanının B, C, D vb. ile bir transferi, gerçekte olmamış olurdu. Kapitalistin işçisi için, kazanç –yani kendi artı-emeğinde işçinin payı–, en iyi durumda, değeri düşülmüş durumdaki metadan işçinin tükettiği kısmın ücreti sınırlı olurdu; işçi bununla tüm emek ücretini armağan etseydi, bu, gerekli-emeğin toplam ürüne olan oranından daha fazla olamazdı (yukardaki örnekte 20:200 = 20 üzerinden 1/10, 1/10 = 2 taler.) Öteki kapitalistlerin işçileri de tamamen aynı durumda olurdu; bunlar, değe­ri düşürülmüş metada, ancak, 1) onların tükettikleri ölçüde; 2) gerekli-emek tarafından belirlenmiş ücretlerinin büyüklüğü oranında [sayfa 321] kazanırlar. Değeri düşürülmüş meta, örneğin buğday olursa –yaşamın en önemli öğelerinden biri–, ilkin buğdayın üreticisi (kiracı çiftçi), sonra işçinin gerekli ücretinin artık gerekli ücret olmadığı; gereken düzeyin üstünde bulunduğu; yani düşürülmesi gerektiği; yani hesabın sonun­da, yalnız a, b, c vb. sermayelerin artı-değerinin ve bunlarda çalışanla­rın artı-emeğinin çoğaldığı buluşunu yapan bütün öteki kapitalistler kazanırlar.
      A, B, C, D ve E diye 5 kapitalist ele alalım. E, yalnız işçiler tarafın­dan tüketilen meta üretiyor. O zaman E, kârını yalnız, metasının emek ücreti ile değişimiyle gerçekleştirir; ama bu kâr, her zamanki gibi işçi­lerin parası karşılığında onun metasının değişilmesinden değil, serma­yesinin canlı emekle değişilmesinden gelmiştir. Diyelim ki, gerekli-emek bütün 5 iş kolunda 1/5 oranındadır; 1/5 hepsinde artı-emektir; değişmeyen sermaye hepsinde 3/5’tir. Kapitalist E, ürününü, a serma­yesinin 1/5’i, b sermayesinin 1/5’i, c sermayesinin 1/5’i, d sermayesi­nin 1/5’i karşılığında değişiyor ve 1/5 onun kendi ücretini oluşturu­yor. Gördüğümüz gibi, bu son 1/5’te hiç kârı yoktur, ya da daha çok, kârı, sermayesinin 1/5’ini işçilere para olarak vermesinden ve aynı 1/5’i ürün olarak yeniden satın almasından gelmez – tüketiciler olarak ya da dolaşımın merkezi olarak işçilerle yapılan değişimden, ileri gel­mez. Ürünün tüketicileri olarak onlarla yaptığı bütün işlem, ürününü onlar para biçiminde vermesine ve onların da kendisine aynı parayı ürünün aynı bölünebilir kısmı için geri vermesine dayanır. A, B, C, D’nin işçileriyle sermaye-işçi ilişkisi içinde değil, meta-para, satıcı-alıcı ilişkisi içindedir. Varsayımımıza göre, A, B, C, D’nin işçileri karşılıklı kendi kapitalistlerinin ürünlerinden hiç tüketmezler; ancak E, A, B, C ve D’nin ürününden 1/5’ini, yani onların tüm ürününün 4/5’ini deği­şimle alır; ama bu değişim dolaylı yoldan, yalnız A, B, C ve D’nin kendi işçilerine ödediği emek ücretidir. Bunlar, işçilere, her biri ürünün 1/5 değerinde para, ya da ürünün 1/5’ini gerekli-emek için ödeme olarak verirler, onlar da bununla, ürünün ya da sermayenin değerinin 4/5’i ile, E’nin metasını satın alırlar. O halde E ile yapılan bu değişim, yalnızca dolaylı bir biçimdir ve burada gerekli-emeği temsil eden –yani onların sermayesinden kesilip alınan– sermaye bölümünü ser­mayeler avans olarak ortaya koymuşlardır. Kazanç, a, b, c, d sermaye­sinin geri kalan 4/5’inin değerlendirilmesinden ileri gelir ve bu değer­lendirme de, her birinin, kendi ürününde nesneleşmiş emeği değişim yoluyla başka biçimde geri almasından meydana gelir. Aralarında işbölümü bulunduğu için, 3/5 her birine değişmeyen sermayeyi, ham­maddeyi ve emek malzemesini yerine koyar. Son 1/5’in karşılıklı değerlendirilmesinde onların kazancı sözkonusudur – artı-emek zamanının değerlendirilmesi; bunun artı-değer olarak konması, [sayfa 322] a, b, c, d sermayelerinin 4/5’lerinin tamamıyla birbiri karşılığında değişilmeleri gerekli değildir. Bunlar kapitalistler olarak aynı zamanda büyük tüketiciler olduklarından ve hava ile yaşayamayacaklarından, öte yan­dan kapitalistler olarak artık kendi emekleri ile yaşayamayacakların­dan, onlar, ancak ötekilerin ürününü değişirler ve tüketirler. Bu demektir ki, kendi tüketimleri için 1/5’i, artı-emek-zamanını sermaye tarafından yaratılmış emeği temsil eden bu oranı değişirler. Diyelim ki, her biri bu 1 /5’in 1/5’ini, yani 1/25’i kendi ürünü biçiminde ||37| tüke­tiyor. İster değerlendirmek için olsun, ister kendi tüketimi için kullanım-değerine dönüştürmek için olsun, değişime, geride daha 4/25 kalır. A, B’ye karşılık 2/25, C’ye karşılık 1/25 değişim yapar, E’ye karşılık da 1/25 ve B, C, E tarafında da aynı şey olur.140*
      Bizim ortaya koyduğumuz gibi, E sermayesinin ücret karşılığında yapılan değişimde kârını tamamıyla gerçekleştirdiği örnek, en elverişlisidir – ya da daha çok tek doğru ilişkiyi dile getirir ve bu ilişkide, sermayenin üretimde yaratılmış artı-değerini işçilerin tüketimi yoluyla değişimde gerçekleştirmesi olanaklıdır. Ama, bu durumda, a, b, c, d sermayeleri, kendi değerini ancak birbirleri arasında değişimde bulu­narak, yani kapitalist ile kapitalist arasındaki değişim tarafından ger­çekleştirebilirler. E kapitalisti kendi metasım tüketmez, çünkü bunun 1/5’ini kendi işçilerine ödemiştir, a sermayesinin 1/5’i karşılığında, b sermayesinin 1/5’i karşılığında, c sermayesinin 1/5’i karşılığında, d sermayesinin 1/5’i değişilmiştir. A, B, C, D bu değişimde kâr elde ermez, çünkü kendi işçilerine ödediği, bu 1/5 sözkonusudur.
      Varsaydığımız 2/5 hammadde, 1/5 makine, 1/5 işçi gereksinimle­ri, aynı zamanda, kapitalist beylerin geçindiği ve artı-değerlerini ger­çekleştirdiği 1/5 artı-ürün oranına göre, her A, B, C, D, E’nin toplam ürünü = 100 ise, işçilerin gereksinimleri için bir E üreticisine, bütün ötekiler için hammadde üreten 2 A ve B kapitalistine, artı-ürünü hazır­layan bir D kapitalistine gereksinim duyarız. Hesap şöyle olabilir (makinist vb. kendi merasının her bölümünü kendisi için üretmek zorundadır): [sayfa 323]
   

 

Emek

Ham-
madde
Makine-
ler
Artı-
ürün

 

A) Hammadde
imalatçısı için

20

40

20

20

= 100     2½

B) Aynı

20

40

20

20

= 100     2½

C) Makinist

20

40

20

20

= 100     2½

E) İşçiler için
geçim araçları

20

40

20

20

= 100     2½
D) Artı-ürünün
üreticisi

20

40

20

20

= 100

 

10

20

10

10

= 50


      Demek ki, E, tüm ürününü, kendi işçilerinin ücreti için 20, ham­madde imalatçısı A’nın işçileri için 20, makine yapımcısı C’nin işçileri için 20, artı-ürün üreticisi D’nin işçileri için 20 karşılığında değişiyor; buna karşılık hammadde için 40, makine için 20 alıyor, gene 20 de işçi­lerin geçim araçları için alıyor, yaşamını sağlayacağı artı-ürünü satın almak için kendisine 20 kalıyor. Ötekiler de aynı orandadır. Onların artı-değerini oluşturan, 1/5 ya da 20’dir, hepsi bunu artı-ürün karşılı­ğında değişebilir. Bütün fazlalığı tüketselerdi, sonundaki durumları başlangıçtaki gibi olur ve sermayelerinin artı-değeri büyümezdi. Diyelim ki, yalnız 10 ya da 1/10, artı-değerin yansım tüketiyorlar; o zaman artı-ürün üretici D’nin kendisi 10 daha az; ötekilerin her biri de 10 daha az tüketirdi: toplam olarak, D, ancak metasının yarısını = 50 satar ve işine yeniden başlayamazdı. Öyleyse, diyelim ki tüketilebilir nesnelerden ancak 50 üretiyor. Paradan da 50; o zaman A, B, C, D, E kapitalistlerinin her biri para olarak 10 taler yığar. Bu, tüketilmemiş olan artı-değeri temsil eder. Bu 10 taler ya da toplam 50 taler ise yalnız, yeni emeğin içinde yer aldığı ölçüde değerlendirilebilir. Daha çok ham­madde üretmek için A ve B’nin, daha çok canlı emek için 4 talerlik emeğe gereksinimi vardır ve yeni makineye de sahip olmadıkları için bunun yerine 6 talerlik daha el emeği gereklidir. Hammadde, makine ve işçiler için geçim araçları için bulunan 400 talerden, kapitalistler için yalnız 50 taler tüketilen ürünlere ayrılabilir. Ama şimdi kapitalistlerin her birinin 10’luk bir artısı vardır ve bunun 4’ü hammadde, 2’si maki­nelerde, 2’si işçi gereksinimlerindedir, her kapitalist bunlardan 2 kaza­nabilir (daha önce 80 ile 100 olduğu gibi); D, 40’ına 10 kazanmıştır ve böylece aynı oranda üretimini çoğaltabilir, yani 5 oranında. Ertesi yıl artı 7½= 57½ üretir.
      ||38| Bu örnek sonradan uygulanabilir ya da uygulanamaz. Aslında konumuzla ilgili değildir. Şu kadarı açıktır ki, burada değerlendirme kapitalistlerin kendi aralarındaki değişimde olur, çünkü E yalnız işçi tüketimi için üretmekle birlikte, emek ücreti biçiminde A’dan 1/5, [sayfa 324] B’den 1/5, C’den 1/5, D’den 1/5 vb. değişir; aynı biçimde A, B, C, D de E ile değişir; doğrudan değil; ama dolaylı olarak, çünkü, her birinin, işçilerinin gerekli geçim nesneleri için, onun 1/5’ine gereksinimi var­dır. Değerlendirme, her birinin kendi ürününü, öteki dördünün ürün­lerinin bölünebilir kısımları karşılığında değişmesinden oluşur ve bu da, artı-üründen bir kısmının kapitalistin tüketimi için belirlenmesi, bir kısmının artı-sermayeye dönüşmesi ve böylece yeni emeği harekete getirmesi biçiminde olur. Değerlendirme, daha büyük değerlendirme­nin gerçek olanağı içinde – yeni ve daha büyük değerlerin üretiminden meydana gelir. Burada açıktır ki, D ve E fazlasıyla üretmiştir, E işçi tarafından tüketilmiş bütün metaları ve D kapitalist tarafından tüketil­miş bütün meraları üretmiştir, –bu fazlalık, sermayenin işçiler için belirlenmiş kısmının miktarına oranla, ya da sermayenin kapitalistler tarafından tüketilebilen kısmına oranla fazladır (bunların sermayeyi çoğaltmak zorunda olduğu orana göre fazladır; ve bu oran sonradan faizde en düşük sınırını bulur)–, genel artı-üretim işçiler tarafından göreli olarak çok az ya da kapitalistler tarafından çok az tüketilecek meta bulunduğu için değil, her ikisi tarafından çok fazla tüketildiği için, – tüketim için çok fazla değil, tüketim ile değerlendirme arasında doğru oran­da kalmak için; değerlendirme için çok fazla olduğundan dolayı meydana gelmez.

Kapitalist üretimin sınırı. – Artı-emeğin gerekli-emeğe oranı.
Sermaye tarafından tüketilen artının, sermayeye dönüşen artıya oranı. –
Bunalımlar sırasında değersizleşme.


      Başka bir deyişle, üretken güçlerin gelişmesinin belli bir noktasın­da –(çünkü gerekli-emeğin artı-emeğe olan oranını saptayacak olan budur)– değişmez bir oran oluşur ve bu oranda ürün bir parçaya –hammadde, makine, gerekli-emek, artı-emek gereğince–, en sonun­da artı-emeğin kendisi tüketime karşılık düşen bir parçaya ve yeniden sermaye olan başka bir parçaya bölünür. Sermayenin bu içsel kavram­sal bölünüşü, değişimde, sermayelerin birbirleri arasındaki değişim için belirli ve sınırlı –üretim boyunca durmadan değişken olmakla birlikte– oranlar meydana gelmesi biçiminde kendini gösterir. Oranların örneğin 2/5 hammadde, 1/5 makine, 1/5 emek ücreti, 1/5 artı-ürün, bunun da 1/10’u yeni üretim için belirlenmiş olması biçi­minde olup olmadığı –bu bölünme sermaye içindedir–, örneğin 5 sermaye arasındaki bölünme olarak değişimde anlaşılır. Her şeye kar­şın, gerek gerçekleştirilebilen değişimin toplamı, gerek bu sermayele­rin her birinin değişimde bulunmak ve üretmek zorunda olduğu oran­lar böylece ortaya çıkmıştır. Gerekli-emeğin sermayenin değişmeyen [sayfa 325] kısmına oranı (örneğin yukarıda olduğu gibi) = 1/5:3/5 ise, gördük ki, kapitalistlerin ve işçilerin toplam tüketimi için çalışan sermaye, her birinin 1 gösterdiği 5 sermayenin 1/5 + 1/10 = 1½ sermayelerden daha büyük olamaz. Ayrıca, her sermayenin, kendi kendisinin belli bir öğesini gösteren başka bir sermaye ile değişmesi gereken oran da veril­miştir. Ve, ensonu, her sermaye içinde genel olarak değişmesi gereken oran. Örneğin hammadde oranı 2/5 ise, hammadde üreten sermayeler, 2/5 olarak saptandığı zaman, değişimin maksimum büyüklüğü, 3/5’ten fazla olamaz (örneğin tarımda tohum vb. olarak). Kendinde ve kendi için değişim, birbirlerine karşı kavramsal olarak belirlenmiş bu öğelere önemsiz bir varlık verir; birbirlerinden bağımsız halde bulunurlar; bunların içsel gerekliliği, birbirlerine karşı olan önemsiz görüntüye zorla son veren bunalım halinde ortaya çıkar.
      Üretken güçlerde bir devrim ayrıca bu ilişkileri değiştirir, temel –sermaye açısından ve dolayısıyla da değişim yoluyla değerlendirme açısından– her zaman gerekli-emeğin artı-emeğe oranı olarak kalan, ya da denebilir ki, nesneleşmiş emeğin canlı emeğe olan değişik öğelerinin oranı olarak kalan bu oranlan başkalaştırır. Daha önce değindiğimiz gibi, üretken güçlerin çoğalması yoluyla serbest kalan sermayenin, hem serbest kalan, hem de canlı emek-gücünü işe yaramaz halde bırakması olanaklıdır, çünkü bunlar üretimin yeni gelişmiş üretken güçleri temelinde oluşması gereken oranlarda bulunmazlar. Üretim onlara bakmadan sürüp giderse, sonunda değişim sırasında şu ya da bu yanda bir eksinin, olumsuz bir büyüklüğün ortaya çıkması zorun­ludur.
      Değişimin –dolayısıyla da üretimin– artı-emek ile gerekli-emek arasındaki oranın aynı kalmasını sağlayan böyle bir sınır her zaman vardır, çünkü bu, sermayenin değerlenmesinin aynı kalmasına eşittir. İkinci oran –artı-ürünün sermaye tarafından tüketilen kısmı ile yeni­den sermayeye dönüşen kısmı arasındaki oran– birinci oran tarafın­dan belirlenmiştir. Birincisi, bu iki bölüme bölünen toplamın büyüklüğü bu ilk orana bağlıdır; ikincisi, sermayenin artı-değerinin yaratılması artı-emeğin yaratılmasına dayandığında, sermaye olarak sermayenin çoğalması (birikim ve birikim olmaksızın sermaye üretimin temelini oluşturamaz, çünkü o zaman sermaye ||39| durur, salt nüfus artışı vb. dolayısıyla gerekli olan ilerlemenin hiçbir öğesi kalmaz) artı-ürünün bir kısmının yeni sermayeye dönüşmesine bağlıdır. Artı-değer doğru­dan tüketilirse, sermaye değerlendirilmemiş olur ve sermaye olarak, yani değer üreten değer olarak üretmez.
      Gördüğümüz gibi, 40 pound iplik 200 taler değerinde iken –çünkü 200 taler de nesneleşmiş emek-zamanını içerir– 198 talere değişilirse, iplik fabrikatörü kazanandan %11/9 yitirmekle kalmaz, ürünü [sayfa 326] değersizleşmiş olur, gene de kendisine %10 kâr bırakan bir fiyata satılmış olmakla birlikte, gerçek değerinin altında satılmıştır. Öte yanda gümüş üreticisi 2 taler kazanır. 2 taleri serbest kalan sermaye olarak alıkoyar. Gene de, genel toplam dikkate alınınca bir değersizleşme olmuştur. Çünkü toplam 400 yerine 398 talerdir. Çünkü gümüş üreticisinin elin­deki 200 talerlik iplik de yalnız 198 değerindedir; onun için bu, emeği­nin üretken gücünün, daha önceki gibi aynı nesneleşmiş emeğin 200 talerde içerilmesi, ancak bundan 2 talerin gerekli giderler hesabından artı-değer hesabına geçmesi, kendisinin 2 taler daha azmi gerekli-emek için ödemesi biçiminde artması anlamına gelir. Bunun tersi, ancak, gümüş üreticisinin 198 talere aldığı 40 pound ipliği tekrar 200 talere satabilecek durumda olması halinde sözkonusu olabilir. O zaman 202 taleri olur ve diyebiliriz ki, bunu, ona 40 pound iplik için 200 talerlik değeri ipek olarak vermiş olan bir ipek fabrikatörüne satmıştır. Bu durumda 40 pound iplik gerçek değeri üzerinden satılmış olur ve üre­ticisi tarafından birinci elden değil de, ikinci elden, alıcısı tarafından satılınca, genel hesap durumu şöyle olabilir: 3 ürün değişilmiştir, her biri 200 değerinde nesneleşmiş emek içerir; dolayısıyla, sermayelerin değerlerinin toplamı 600’dür. A iplik fabrikatörü. B gümüş fabrikatörü, C ipek fabrikatörü: A 198, B 202 (yani ilk değişimden fazlalık 2, ve ipekte 200), C 200. Toplam 600. Bu durumda sermayelerin toplam değe­ri aynı kalmıştır ve B, A’nın payına daha az düşmüş olan değerin bir kısmını fazlasıyla elde ettiği için, yalnızca bir deplasman meydana gelmiştir.
      Eğer iplik fabrikatörü A, yalnızca 180’den satabilseydi (bunun ken­disine maliyeti) ve 20’yi, iplikte kesinlikle satmasaydı, 20 talerlik nesne­leşmiş emek değersiz hale gelirdi. 200’lük değeri 180 talere verseydi, gene aynı şey olurdu; B için –gümüş imalatçısı için–, bu zorunlulu­ğun A için artı-üretim dolayısıyla iplikte meydana gelmesi halinde, B de 40 pound iplikte içerilen değeri 180’den fazlasına –B, sermayesinin 20 talerini serbest bırakmış olsaydı– elden çıkaramazdı. Elinde 20 talerlik göreli bir artı-değer bulunurdu, ama mutlak değeri (değişime elverişli nesneleşmiş emek-zamanı) hiçbir zaman 200’den fazla olmaz­dı: 40 pound iplik için 180 taler ve 20 taler serbest kalmış sermaye. Onun için bu, ipliğin üretim maliyetinin azalması, yani emeğin üretken gücünün yükselmesi yoluyla, 20 talerlik 40 pound iplikte daha az emek-zamanının bulunması, ya da işgünü 4 talere eşit ise, 5 işgününün daha az gerekli olması, bununla x pound pamuğun 40 pound ipliğe dönüştürülebilmesi demektir; dolayısıyla kendisi gümüşte nesneleş­miş daha az emek-zamanını iplikte nesneleşmiş emek-zamanı karşılı­ğında değişebilirdi. Ama eldeki değerlerin genel toplamı 400 yerine 380 olurdu. Böylece 20 talerlik bir genel değersizleşme ya da 20 taler [sayfa 327] tutarında bir sermayenin yok edilmesi meydana gelirdi. Öyleyse bir genel değersizleşme, iplik fabrikatörünün, gümüş yönünden bir değerlenme olarak, gerekli olan 200 yerine 180’e 40 poundu satması biçimindeki durgunluğun gümüşe karşı ipliğin değersizleşmesi halinde ortaya çık­ması ve fiyatların genel düşüklüğünün genel olarak her zaman paranın değerlenmesini içerdiği, yani bütün öteki metaların değerini gösteren metanın değerlenmesi olduğu halde, gene de meydana gelir. Dolayısıyla bir bunalım durumunda –fiyatların genel olarak düşmesi durumun­da– aynı zamanda, belli bir dereceye kadar genel bir değersizleşme ya da sermaye yıkımı meydana gelir. Değersizleşme, genel ölçüde, yalnız göre­li değil, durgunluk gibi mutlak olabilir, çünkü değer fiyat gibi bir meta­nın öteki metaya olan oranını dile getirmekle kalmaz, metanın fiyatı­nın, onda nesneleşmiş emeğe olan oranını, ya da nesneleşmiş emeğin bir niceliğinin aynı nitelikte başka bir niceliğe olan oranını gösterir. Bu nicelikler eşit olmazsa, öteki y bir değerlendirmeyle, bu öteki yan, sabit ve değişmeyen, değişim yoluyla nesneleşmiş emeğin niceliğinin değiş­mezliğini gösterdiği için dengelenmeyen bir değersizleşme vardır. Genel bunalımlarda bu değersizleşme, canlı emek-gücünün kendisine kadar uzanır. Yukarda belirttiğimiz ||40| noktalara göre, bir bunalım duru­munda meydana gelen değer ve sermaye yıkımı, üretken güçlerin genel büyümesi ile aynı zamana raslar – ya da aynı önemdedir; bu büyüme ise, emeğin üretken gücünün gerçekten çoğalması sonucu değil (bunun, bunalımlar sonucu meydana gelmesi burada konumuzla ilgili değildir), hammaddelerin, makinelerin, emek-gücünün varolan değe­rinin azalması sonucu meydana gelir. Örneğin. Pamuk imalatçısı ürün­leri üzerinden (örneğin, iplikten) sermaye yitirir, ama pamukta, emekte vb. bulunan aynı değeri daha düşük fiyata satar. Bu, onun için, emeğin, pamuğun vb. gerçek değerinin azalmasıyla aynı şeydir, yani emeğin üretken gücünün artmasıyla daha ucuza üretim yapmış olması anlamı­na gelir. Aynı zamanda ve öte yandan üretken güçlerin ansızın genel olarak büyümesi, üretken güçlerin daha alt bir aşamasında emeği, bütün varolan değerleri göreli olarak değersizleştirir ve varolan emek-gücü ile birlikte, varolan sermayeyi de dolayısıyla yok eder. Bunalımın öteki yanı, son aşamada her şeyin dayandığı ve gerekli-emek ile artı-emek arasında olan doğru orantıyı yeniden kurmak üzere, üretimin, canlı emeğin gerçek azalmasında ortaya çıkar. (Gerçek bir tefeci olarak Lord Overstone’un dediği gibi, bunalımlar, birisi için büyük kârlar, öteki için korkunç zararlar halinde basit olarak sonuçlanmaz.)

Üretim sürecinden çıkan sermaye gene para olur.


      Değişim, değerlenmenin içsel koşullarını değiştirmez; ama bunları [sayfa 328] dışlar; onlara bağımsız bir biçim verir ve böylece birliği yalnız içsel gereklilik olarak yaratır, dolayısıyla bu birlik dışsal bakımdan buna­lımlarda zor tarzında kendini gösterir. Dolayısıyla, her ikisi sermaye­nin özünde vardır: hem üretim süreci yoluyla sermayenin değersizleşmesi, hem de bu değersizleşmenin ortadan kaldırılması ve sermayenin değerlenmesi için koşulların yeniden sağlanması. Bunun gerçekten meydana geldiği hareket, ancak gerçek sermaye, yani rekabet vb., ger­çek canlı koşullar gözden geçirildikten sonra incelenebilir. Henüz konuyla ilgili değildir. Öte yandan, değişim olmadan, sermaye bu nite­liği ile üretilemez; çünkü böyle bir değerlenme değişim olmadan varolamaz. Değişim olmadan, yalnızca, üretilmiş kullanım-değerinin ölçülme­sinin vb., sözkonusu olması yalın olarak, açıkça, yalnızca kullanım-değeri sözkonusu demektir.
      Sermaye, üretim süreci yoluyla 1) değerlenmiş, yani bir yeni değer yaratmış olarak, 2) değersizleşmiş, yani para biçiminden belirli bir meta biçimine geçmiş olarak, 3) aynı zamanda ürünü yeniden dolaşı­ma atılmış ve M[eta] olarak P[ara]ya karşı değişilmiş olduğu ölçüde, yeni değeri ile birlikte değerlenir. Bu üçüncü sürecin gerçek güçlükleri, şimdi bulunduğumuz, sermayenin yalnızca genel olarak gözden geçi­rildiği – yalnızca olanaklar halinde varolduğu ve dolayısıyla olanaklar halinde ortadan kalktığı noktada vardır. Dolayısıyla şimdi ürün, yeni­den paraya dönüşmüş halde vardır.
      Öyleyse şimdi sermaye yeniden para olarak ortaya çıkar ve dolayı­sıyla para yalnız metanın gerçekleşmiş fiyatının değil, aynı zamanda gerçekleşmiş sermayenin yeni belirlenmesinde ortaya çıkar. Başka deyişle fiyatta gerçekleşmiş meta, şimdi gerçekleşmiş sermayedir. Paranın ya da daha çok para olarak sermayenin bu yeni belirlemesini ilerde ince­leyeceğiz. Önce paranın doğası gereği, sermayede –paraya çevrilmiş olduğu ölçüde– ancak, onun yarattığı yeni değer ölçüsünde ortaya çıkar; yani meraların genel ölçüsü olarak paranın ilk belirlemesini yeni­den buluruz; şimdi artı-değerin – sermayenin değerlenmesinin ölçüsü olarak ortaya çıkar. Bu değerlenme, para biçiminde, kendisiyle ilişkisi yoluyla ölçülmüş olan olarak; ölçüsü kendinde olan olarak ortaya çıkar. Başlangıçta sermaye 100 talerdi; şimdi ise 110 olduğu için, değer­lenmesinin ölçüsü sermayenin kendi biçiminde oluşmuştur – üretim sürecinden ve değişimden geri dönen (kendi para biçimine geri dönen) sermayenin başlangıç sermayesine olan oranı olarak; artık nitel olarak eşit olmayan –nesneleşmiş ve canlı emek– iki öğe arasında, ya da gerekli-emek ile yaratılmış artı-emeğin ilişkisi olarak değil. Sermaye para olarak konduğu için, ilk para belirlemesinde böyledir, değerin ölçüsü olarak konmuştur. Ancak bu değer burada kendi kendisinin değeridir, ya da kendi kendisinin ölçüsü, yadsınmasıdır. Bu noktaya [sayfa 329] gene döneceğiz (kâr bölümünde).
      Paranın ikinci biçimi, dolaşım aracı biçimiydi ve bu yönden serma­yenin para biçimi yeniden değişilmek üzere yalnızca bir an için kaybol­muş bir öğe olarak görünür, ama dolaşım aracı olarak parada olduğu gibi metalar karşılığında –kullanım-değerleri– tüketim için değişil­mek üzere değil, özel kullanım-değerleri, bir yanda hammadde ve alet, öte yanda canlı emek-gücü karşılığında değişilmek üzere vardır ve bunlarda para sermaye olarak dolaşımına yeniden başlayabilir. ||41| Bu belirlemede para, sonradan üzerinde duracağımız döner sermayedir. Ama dolaşım aracı gibi belirlenmiş para olarak sermayenin sonucu, konulan sermayeden başlayarak üretim eyleminin başlangıcıdır, ve burada daha öteye gitmeden önce gözden geçireceğimiz nokta budur. (Birinci belirlemede, bu ölçüde, kuşkusuz, yeni değer ölçülmüş olarak görünür; ama aradaki fark yalnız biçimseldir; biz orada para yerine artı-emeği –belli bir metada nesneleşmiş artı-emeği– buluruz. Ancak bu yeni değerin nitel doğası, bir değişikliğe de uğrar – kendi ölçüsü­nün büyüklüğü, sonradan incelenecektir. İkincisi, dolaşım aracı olarak para biçiminin kaybolması da henüz yalnızca biçimseldir. Ancak birinci değil, ikinci dolaşım çemberini de tamamladıktan sonra önem kazanır. Sonuçta, şimdilik biz, işte, yeniden değerlendirme sürecinin başında bulunuyoruz. Dolayısıyla, vardığımız bu noktada konuyu geliştirmeyi sürdüreceğiz.)
      Paranın, bağımsız, dolaşıma karşı olumsuz davranan değer olarak üçüncü biçimi, ürerim sürecinden çıkarak para olmak üzere meta ola­rak yeniden değişime girmeyen sermayedir. Bu, kendi kendisiyle iliş­kili değer biçiminde meta olan sermayedir ve dolaşıma girer. (Sermaye ve faiz.) Bu üçüncü biçim sermayeyi daha önceki biçimlerinde gerektirir ve aynı zamanda sermayeden özel sermayelere geçişi, gerçek sermayeleri meydana getirir; şimdi, bu son biçimde, sermaye kavramı gereğince, bağımsız varolan iki sermayeye ayrılır. Bu ikiliği her zaman çoklukla belirlidir. Bu gelişmenin akışı böyledir.
      <Daha ileri gitmeden önce, bir anımsatma. Tek tek sermayelerden farklı olarak, genel olarak sermaye, gerçekten (1) yalnızca bir soyutlama olarak ortaya çıkar; keyfi bir soyutlama değil, sermayeyi tüm öteki ser­vet biçimlerinden –ya da (toplumsal) üretimin içinde geliştiği tarzlar­dan– ayırdeden differentia specifica’yi141* kavrayan bir soyutlama. Bunlar sermaye olarak her sermayenin ortak özellikleridir, ya da her belirli değerler toplamım sermaye yapandırlar. Ve bu soyutlama içersindeki farklılıklar da soyut tikelliklerdir, onların ya olumlaması ya yadsınma­sı olan her oluşturucu sermaye tipini nitelerler (örneğin sabit sermaye [sayfa 330] ya da döner sermaye). Ama (2) tek tek gerçek sermayelerden farklı ola­rak, genel olarak sermaye, kendisi bir gerçek varoluştur. Bu, anlaşılma­mış da olsa, geleneksel iktisat tarafından kabul edilir ve ödemeler dengesi vb. öğretisinin çok önemli bir uğrağını oluşturur. Örneğin, bireysel kapitalistlere ait olmakla birlikte, bu genel biçiminde sermaye, sermaye olarak yalın biçiminde, bankalarda biriken ya da bankalar ara­cılığıyla dağıtılan sermayeyi oluşturur, ve, Ricardo’nun söylediği gibi, üretimin gereksinimlerine uygun olarak, hayranlık duyulacak bir biçimde dağıtılır. Aynı biçimde, borçlar vb. yoluyla, farklı ülkeler ara­sında bir eşdüzeyleme oluşturur. Dolayısıyla eğer, kendini gerçekleş­tirmek için iki-kat konması ve kendini bu iki-kat biçimde gerçekleştir­mesi gerektiği, örneğin genel olarak sermayenin bir yasası ise; o zaman başka bir ulusun [sermayesi] karşısında sermayeyi par excellence142* tem­sil eden örneğin belli bir ulusun sermayesinin, kendini gerçekleştirme­si için bir üçüncü ulusa borç olarak verilmesi gerekecektir. Bu iki-kat konma, bu kendine bir yabana olarak ilintilerime, bu durumda lanetli gerçek olur. Dolayısıyla genel olan, bir yandan yalnızca differentia specifica’nın bir zihinsel işareti iken, aynı zamanda özel ve tekil biçimi yanında özel gerçek biçimdir. (Ekonomik olmaktan çok mantıksal karakter taşımasına karşın yine de incelememizin akışı içinde büyük öneme sahip olacak bu konuya ilerde döneceğiz. Cebirde de böyledir. Örneğin a, b, c bu halleriyle sayılardır; genel olarak; ama sonra, a/b, b/c, c/b, c/a, b/a vb. karşısında tam sayılardır, yine de ikinciler birinci­leri genel öğe olarak önvarsayar.)

Artı-emek ya da artı-değer, artı-sermaye olur. Kapitalist üretimin bütün
koşulları şimdi (ücretli) emeğin kendisinin sonuçlan olarak ortaya çıkar.
Emeğin gerçekleşme süreci [Verwirklichungsprozess], aynı zamanda onun
gerçeksizleşme sürecidir [Entwirklichungsprozess].


      ||42| Dolayısıyla yeni değerin kendisi yeniden sermaye olarak, canlı emekle birlikte değişim sürecine giren nesneleşmiş emek olarak ve bundan dolayı da, değişmeyen bir kısma (emeğin, malzeme ve aletin nesnel koşullarına) ve bir başka kısma, [yani] emeğin öznel durumu­nun koşullarına, canlı emek-gücünün varlığına, en gerekli besinlere, işçilerin geçim araçlarına bölünerek konmuştur. Bu ikinci biçimde ser­mayenin bu ikinci ortaya çıkışında, birinci çıkışında –değer olarak belirlenmesinden çıkarak sermaye belirlemesine geçen parada– tama­mıyla bulanık olan noktalar aydınlanmış durumdadır. Şimdi bunlar, bizzat değerlenme ve üretim süreci yoluyla ortadan kalkmıştır. Birinci çıkışta koşulların kendisi dışsal olarak dolaşımdan çıkış halinde; [sayfa 331] sermayenin oluşumu için dış koşullar olarak ortaya çıkıyordu; bundan dola­yı sermayenin içsel varlığından gelmiyor ve bununla açıklanmıyordu. Şimdi bu dışsal koşullar, sermayenin kendisinin hareketinin öğeleri olarak ortaya çıkacaktır, böylece sermayenin kendisi bunları –her zaman tarihsel bakımdan oluşabilecekleri gibi– kendisinin öğeleri olarak koşul haline getirmiş oluyor.
      Üretim sürecinin içinde, artı-değer (sermayenin zorlaması ile isten­miş artı-değer) artı-emek olarak ortaya çıkıyordu; hatta canlı emek biçi­minde çıkıyordu, ama bu henüz varolan nesnel koşullarını bulmadığı için bir hiçten bir şey üretmiyor. Şimdi bu artı-emek, nesneleşmiş örtt­ürün olarak görünür, ve bu artı-ürün, sermaye olarak değerlenmek üzere, iki biçime bölünür: nesnel emek koşulu olarak –malzeme ve alet– ve öznel emek koşulu – şimdi işe konulacak canlı emeği yaşa­tacak geçim araçları olarak. Değerin genel biçimi – nesneleşmiş emek –ve dolaşımdan gelen nesneleşmiş emek – doğal olarak genel, kendiliğinden anlaşılabilir koşuldur. Ayrıca, artı-ürün bütünlüğü ile –bütünlüğü içinde artı-emeği nesnel duruma getirir halde– şimdi artı-sermaye olarak (sermaye bu dolaşıma başlamadan önce, başlangıç sermayesi ile karşılaştırıldığında), yani canlı emek-gücünün karşısında kendisinin özgül kullanım-değeri olarak bulunan, bağımsızlaşmış değişim-değeri olarak ortaya çıkar. Canlı emek-gücünün karşısındaki bütün öğeler yabancı, dışsal güç olduğu gibi, onun kendisinden bağımsız belli koşullar altında, canlı emek-gücünü tüketen ve kullanan bütün bu öğeler, şimdi onun kendi ürünü ve sonucu olarak ortaya çıkar.
      Birincisi, artı-değer ya da artı-ürün, nesneleşmiş canlı emeğin belirli bir toplamından başka bir şey değildir–artı-emeğin toplamı. Bağımsız değer olarak canlı emeğin karşısına çıkan bu yeni değer, sermaye ola­rak ona karşı değişilen bu değer, emeğin ürünüdür. Bizzat kendisi, genel olarak gerekli-emeğin üzerindeki emek fazlalığından başka bir şey değildir – nesnel biçimdedir ve bu yüzden değerdir.
      İkincisi, bu değerin, yeniden değerlenmek, yani sermaye olarak konulmak üzere alması gereken özel biçimler –bir yandan hammadde ve alet olarak– öte yandan üretim eylemi sırasında emek için geçim aracı olarak, aynı biçimde ve dolayısıyla yalnızca, artı-emeğin kendisi­nin özel biçimleridir. Hammadde ve alet onun kendisi tarafından bu ilişkiler içinde üretilmiştir – ya da kendisi nesnel olarak hammadde ve alet olarak, öyle bir oranda konmuştur ki, bu oran, hem gerekli – yani besin maddelerini (onların değerini) yeniden-üreten canlı-emeğin belirli bir toplamının onda nesneleşebilmesine ve onda sürekli nesneleşebilmesine, böylece sürekli olarak yeniden korunmasının ve kendi kendinin yeniden-üretilmesinin nesnel ve öznel koşullarına girişe yeniden başlayabilmesine, aynı zamanda da, canlı emek onun nesnel [sayfa 332] koşullarının bu yeniden-üretim sürecini tamamladığı için, onun ham­maddeyi ve aleti, kendisinin gerekli-emek üzerinde artı-emek olarak, emek olarak onlarda gerçekleşebileceği ve dolayısıyla onları yeni değer yara­tımının malzemesi yapabileceği oranlarda koymasına elverişlidir. Bundan dolayı artı-emeğin, gerekli-emeğin gereksinimleri üzerindeki hammadde ve alet oranında sınırlanan, öte yandan gerekli-emeğin nesnel koşullarını bunların nesnelliği çerçevesinde emeğin nesnel ve öznel, öğeleri nesnel ve öznel (canlı emeğin geçim araçları) diye bölen nesnel koşulları şimdi ortaya çıkar, bundan dolayı bunlar ürün, sonuç, nesnel biçim, artı-emeğin kendisinin dışsal varlığı olarak şimdi vardır. Oysa, başlangıçta, aletlerin ve geçim araçlarının, canlı emeğin, yalnızca gerekli-emek olarak değil, aynı zamanda artı-emek olarak da gerçekleş­mesine olanak verecek bir oranda varolması, bu olgu, gerçek anlamda canlı emeğe yabana olarak görünür, sermaye tarafından yerleştirilmiş bir etkinlik olarak görünür.
      Üçüncüsü, canlı emek-gücü karşısında değerin bağımsız kendi-için varoluşu, –onun sermaye olarak varlığı burdan ileri gelir–, nesnel, kendine yeten kayıtsızlığı, ||43| canlı emek-gücüne göre, nesnel emek koşullarının yabancılığı bunun, işçinin kişiliğinin bu koşullarının kapi­talistin kişiliğinde (kendi istenci ve çıkan olan kişileşmeler olarak) karşı karşıya kaldığı noktaya kadar varması, bu mutlak ayrışmanın, servetin, yani nesnel emek koşullarının canlı emek-gücünden ayrılma­sı – onların karşısına ötekinin mülkiyeti olarak, bir başka kişinin hukuk­sal gerçekliği olarak, bu kişinin istencinin mutlak egemenliği olarak çıkması – ve bundan dolayı, öte yandan, emeğin, kapitalist kişide kişiselleşmiş değere göre ya da emek koşullarına göre ötekinin emeği olarak ortaya çıkması – mülkiyet ile emek arasında, canlı emek-gücü ile bunun gerçekleşmesinin koşulları arasında, değer ile değer yaratan etkinlik arasında bu mutlak ayrılma – ayrıca emeğin içeriğinin aynı emekçi için yabancı karakteri – bu ayrılma, şimdi aynı zamanda eme­ğin kendisinin ürünü olarak, nesneleşme olarak, onun kendi öğelerinin nesneleşmesi olarak ortaya çıkar. Çünkü bizzat yeni üretim eylemi ile –sermaye ile canlı emek arasında bundan önce yapılan değişimi yal­nızca onaylayan, eylem ile– artı-emek ve dolayısıyla artı-değer, artı-ürün, bizzat emeğin toplam sonucu (hem artı-emeğin, hem de gerekli-emeğin sonucu), sermaye olarak canlı emek-gücünden bağımsız ve onunla ilgisiz, ya da salt kendi kullanım-değerinin karşısında bulunan değişim-değeri olarak konmuştur. Emek-gücü yalnızca, gerekli-emeğin öznel koşullarını kendine maletmiştir –üreten emek-gücü için geçim nesneleri, yani onun gerçekleşmesinin koşullarından salt ayrılmış emek-gücü olarak yeniden-üretilmesi– ve bu koşulları nesneler olarak, yabancı bir kişileştirmede onun karşısında bulunan değerler olarak [sayfa 333] bizzat koymuştur. Daha zengin olmak bir yana, girdiğinden daha yoksullaşmış olarak bu süreçten çıkar. Çünkü sermayeye bağlı olarak gerekli-emeğin koşullarını getirmekle kalmamış; sermayede olanak halinde bulunan değerlenmeyi, değer yaratma olanağını, şimdiki varlığında artı-değer olarak, artı-ürün olarak, tek sözcükle sermaye olarak, canlı emek-gücü üzerinde egemenlik olarak, kendi gücü ve istemi ile büyü­müş değer olarak getirmiş, şimdi soyut, nesnesiz, salt öznel yoksullu­ğu içinde onun karşısındadır. Canlı emek-gücü, yalnızca ötekinin ser­vetini ve kendi yoksulluğunu üretmekle kalmaz, (kendisiyle ilgili olan servet olarak) bu servet ile yoksulluk olarak kendisi arasındaki ilişkiyi de üretir ve bu yoksulluğun tüketimi yoluyla sermaye içine yeni canlı güçler çeker ve yeniden değerlenir. Bütün bunlar, nesneleşmiş emeğin bir niceliği karşılığında kendi canlı emek-gücünün değişikliği değişim­de meydana gelmiştir; ama, şimdi, bu nesneleşmiş emek –canlı emek-gücünün varlığının onun dışında varolan bu koşulları ve bu nesnel koşulların dışlanmış bağımsızlığı– onun kendi ürünü olarak, onun ken­disi tarafından konmuş olarak ortaya çıkarlar; hem onun kendi nesneleşmesi olarak ve hem de ondan bağımsız, kendi eylemi tarafından kendisinin tam tersine egemen olan güç halinde nesneleşmesi olarak vardırlar.
      Artı-sermayede bütün öğeler ötekinin emeğinin ürünüdür –sermaye­ye dönüşmüş ötekinin artı-emeğidirler; gerekli-emek için geçim araçları; nesnel koşullar –malzeme ve alet– gerekli-emeğin, kendisi karşılı­ğında geçim araçları olarak değişilmiş değeri yeniden-üretebilmesi için; ensonu, yeni artı-emeğin onda gerçekleşebilmesi ya da yeni artı-değerin yaratılabilmesi için gerekli miktarda malzeme ve alet.
      Üretim sürecinin ilk incelenişinde varolan, sermayenin kendi yönünden, dolaşımdan herhangi bir değer getirdiği görüntüsü burada ortadan kalkmıştır. Emeğin nesnel koşulları şimdi daha çok onun ürünü olarak –hem bunlar değer olduğu için, hem de üretim için kullanım-değeri oldukları için– ortaya çıkar. Ama sermaye emeğin ürünü olarak böyle ortaya çıktığı zaman, emeğin ürünü de tam o kadar sermaye olarak ortaya çıkar – artık basit ürün olarak, değişilmeye elverişli meta olarak değil, sermaye olarak – nesneleşmiş emek olarak egemen olan ve canlı emeğe kumanda eden olarak vardır. Dolayısıyla, emeğin ürünü olarak, bu ürün ötekinin mülkiyeti olarak canlı emek kar­şısında bağımsız varlık tarzında, aynı zamanda kendisi-için değer ola­rak vardır – emeğin ürünü, nesneleşmiş emek, cardı emek tarafından kendi ruhu ile donatılmıştır ve onun karşısında yabancı güç olarak yer­leşmiştir. Dolayısıyla emek açısından bakılınca bu, üretim süreci içinde etkin olarak görünüşü, nesnel koşullarda gerçekleşmesini yabana bir gerçeklik olarak aynı zamanda kendisinden uzaklaştırdığı ve bu [sayfa 334] yüzden kendi kendisini özsüz, salt muhtaç emek-gücü olarak ona yabancı, onun olmayan, başka bir gerçekliğe ait gibi koyduğu; kendi gerçekliği­ni kendisi için varmış gibi değil, başkası için bir oluş ve dolayısıyla da salt başkalık olarak, ya da başkasının kendisine karşı olan varlığı diye koyduğu biçimdedir. Bu gerçekleşme süreci aynı zamanda emeğin gerçeksizleşme sürecidir. Emek kendini nesnel olarak koyar, ama bu kendi nesnelliğini kendisinin varlıksızlığı ya da kendi varlıksızlığının –sermayenin– varlığı olarak koyar. Değer koymanın ya da değerlen­menin salt olanağı halinde kendi kendine geri döner; çünkü tüm ger­çek servet, gerçek değer dünyası ve aynı zamanda kendi ||44| gerçekleş­mesinin reel koşulları onun karşısında bağımsız varlıklar olarak kon­muştur. Üretim sürecinin sonucu olarak onun dışında gerçeklikler halinde varolan –ama ona karşıt halde serveti meydana getiren ona yabancılaşmış olan somut gerçeklikler olarak–, canlı emeğin sinesinde yatan olanaklardır.
      Artı-ürün, artı-sermaye olarak yeniden değerlendirildiğine, üretim sürecine ve kendi kendini değerlendirme sürecine yeniden girdiğine göre 1) işçiler için canlı emek-gücü karşılığında değişilmek üzere geçim araçlarına; sermayenin bu kısmı emek fonu olarak adlandırılacak; emek-gücünün korunması için belirlenmiş kısım olan bu emek fonu –ve artı-sermaye durmadan büyüdüğü için emek-gücünün ileri aşa­malı olarak korunması amacı ile– şimdi gene ötekinin emeğinin (serma­yeye yabana emeğin) ürünü olarak görünür ve 2) bir değerin yeniden-üretimi için gerekli nesnel koşullan, yani bu geçim araçları + bir artı-değer, artı-ürünün öteki parçalarını oluşturur.
      Ayrıca, bu artı-sermaye gözönüne alınırsa, sermayenin, biri değiş­meyen kısım (emekten önce olan ve çok eski zamandan beri varolan – başka sözcüklerle, hammadde ve aletler[den oluşan kısım]) ve biri değişen kısım (canlı emek-gücü karşılığında değişilebilen geçim araçları[na ayrılan kısım]) olarak bölünmesi, bu iki kısım emek tarafın­dan eşit biçimde konulduğu, ve tamamı, onun tarafından kendi koşulları olarak eşit biçimde konulduğu ölçüde, salt biçimsel gibi görünür. Sermayenin kendi kendisine bu bölünmesi, şimdi daha çok, emeğin kendi ürününün –nesneleşmiş artı-emek– iki kısma bölünmesi biçi­minde görülür; emeğin yeni bir değerlenmesi için nesnel koşullar (1), ve bu canlı emeğin, yani canlı bir emek olarak canlı emek-gücünün korunması olanağı için bir emek fonu (2); ama bu bölünme, emek-gücünün kendi sonucunun emek fonu olarak belirlenmiş kısmını (nes­neleşmiş bir biçimde varolan kendi kısmını) yeniden kendine maledebilmesi, yalnızca onun karşısında bulunan ötekinin servet biçimindeki bu kısmı çekip alabilir; yalnızca değerini yeniden-üreterek değil, aynı zamanda yeni artı-emeğin ve artı-üretimin, ya da artı-değerlerin [sayfa 335] üretiminin gerçekleşmesi için nesnel koşulları temsil eden yeni sermayenin bu kısmım da değerlendirir. Emeğin kendisi yeni gerekli-emeğin kulla­nılması için yeni bir fon, ya da aynı şey demek olan, ve yeni canlı emek-gücünün korunması için işçiler için bir fon yaratmıştır – ama, o, aynı zamanda, bu fonun yalnızca, yeni artı-emeğin artı-sermayenin fazlalık kısmına ayrılmış olması ölçüsünde uygunlaştırılabilmesi koşu­lunu yaratır. Dolayısıyla emek tarafından üretilmiş artı-sermayede (artı-değer), aynı zamanda yeni artı-emeğin gerçek olanağı yaratılmış­tır ve böylece artı-sermayenin kendisi aynı zamanda yeni bir artı-emeğin ve yeni bir artı-sermayenin gerçek olanağıdır. Burada, servetin nesnel dünyasının bizzat emek yoluyla ona yabana güç olarak onun karşısında ne kadar ileriye doğru genişlediği, sürekli daha geniş ve daha yoğun bir varlık kazandığı, böyle göreli olarak, yaratılmış değer­lere ya da değer yaratımının gerçek koşullarına oranla, canlı emek-gücünün öznel yoksulluğunun giderek keskinleşen bir karşıtlık oluş­turduğu kendini gösteriyor. Bu öznellik, emek ne kadar çok nesneleşirse, ona karşı yabana bir dünya olarak –yabancı mülkiyet olarak– bulunan nesnel değerler dünyası da öylesine büyür. Artı-sermayenin yaratılmasıyla, emek, bizzat yeni bir artı-sermayenin zorla yeniden yaratmasını dayatır, vb.,vb..
      Sermayeyle ilişkisi yoluyla, başlangıçta, artı-sermaye olmayan ile ilgili olarak emek-gücü için değişikliğe uğrayan ilişki, 1) sermayenin gerekli-emek karşılığında değişilen kısmı bu emeğin kendisi tarafın­dan yeniden-üretilir; yani artık ona dolaşımdan çıkıp gelmez, onun kendi ürünü olur; ve 2) değerin, hammadde ve alette canlı emeğin değerlendirilmesi için gerçek koşulları gösteren kısmı, onun kendisi tarafından üretim sürecinde korunduğu biçimde değişilmiştir. Her kullanım-değeri, doğası gereği, geçici malzemeden meydana geldiği, değişim-değeri ise yalnız kullanım-değerinde bulunduğu için, varol­duğu için, bunu korumak, batmaktan, ya da kapitalistlerin sahip oldu­ğu değerlerin geçici doğasının yadsınmasından korumak demektir; bundan dolayı bu değerlerin sağlanması, değerin kendisi içindir, geçici olmayan servettir. Bundan dolayı sermaye olarak değerlerin bu başlan­gıç toplamı da önce üretim sürecinde canlı emek yoluyla meydana getirilmiştir.

Artı-sermaye I’in oluşması – Artı-sermaye II. – Mülk edinme yasasının
dönüşmesi. – Üretim ve değerlenme sürecinin başlıca sonucu: Sermaye ve emek
ilişkisinin, kapitalist ve işçi ilişkisinin yeniden-üretimi ve yeni üretimi.


      Şimdi konuya sermaye açısından bakalım: Artı-sermaye gözden geçirildiği zaman, kapitalist kendi-için-değerin, üçüncü öğede parayı, serveti, ötekinin emeğini basit bir biçimde kendine maletme yoluyla temsil [sayfa 336] eder, çünkü artı-sermayenin her öğesi, malzeme, alet, geçim aracı, kapitalistin varolan değerler karşılığında değişim yoluyla değil, değişim olmadan sahiplendiği ötekinin emeğinde son bulur. Bununla birlikte, her şeye karşın bu artı-sermayenin başlangıç durumu olarak görünen öteki­nin canlı emek-gücüne karşı sahip olduğu nesneleşmiş emeğin ya da kapitalistin malı olan değerlerin bir kısmının değişimi ortaya çıkar. Artı-sermaye I’in oluşumu için, (artı-sermayeyi, başlangıçtaki üretim sürecinden geldiği gibi böyle adlandırabilirsek) yani ötekinin emeğinin, ötekinin nesneleşmiş emeğinin sahiplenilmesi için, koşul olarak, bunların bir kısmını canlı emek-gücü karşılığında biçimsel olarak değişen kapi­talist değerlerin sahibi olur. Biçimsel diyoruz, çünkü canlı emek ona değişilen değerleri geri verecek, yerine koyacaktır. Ancak bu onun iste­ğine kalmıştır. Gene de artı-sermaye 7’in oluşması için, yani ötekinin emeğinin ya da onun nesneleşmiş olduğu değerlerin sahiplenilmesi için koşul, kapitaliste ait olan, onun tarafından dolaşıma bırakılmış ve onun tarafından canlı emek-gücüne verilmiş olan değerlerin, –onun canlı emekle yaptığı ||45| değişimden, ya da sermaye olarak emek karşısın­da gösterdiği davranıştan gelmeyen değerlerin– değişimidir.
      Ancak şimdi gene artı-sermayenin üretim sürecine bırakıldığım, değişimde gene artı-değerini gerçekleştirdiğini ve yeni artı-sermaye olarak üçüncü bir üretim sürecinin başlangıcında yeniden ortaya çıktı­ğını düşünelim. Bu artı-sermaye II’nin, artı-sermaye I gibi başka koşul­ları vardır. Artı-sermaye I’in koşulu, kapitaliste ait olan ve onun tara­fından dolaşıma, daha doğrusu, canlı emek-gücü ile değişime konulan değerlerdi. Artı-sermaye II’nin koşulu, artı-sermaye Tin varlığından başka bir şey değildir; başka bir deyişle, kapitalistin ötekinin emeğinin değişimsiz daha önce kendine maletmiş olması koşuludur. Bu, onu, süreci durmadan yeniden başlatma durumuna getirir. Ancak artı-sermaye II’yi yaratmak için, kapitalistin artı-sermaye I’i değerinin bir kısmım geçim araçları biçiminde canlı emek-gücü karşılığında değiş­miş olması gerekir, ama bunu da öyle değişmelidir ki, bunlar, onun kendi fonundan dolaşıma koymadığı başlangıç değerleri olmalıdır; hiçbir karşılık vermeden kendine malettiği, malzeme vb. gibi ötekinin canlı emeği karşılığında şimdi gene değiştiği öteki nesneleşmiş emek olmalıdır; bu yeni emek bu yoldan gerçekleşmiş ve artı-değer yarat­mış, değişilmeksizin, salt maledinme yoluyla, kapitalistin eline bu değerler gelmiştir. Ötekinin emeğinin geçmişteki maledinilmesi, şimdi öte­kinin emeğinin yeni maledilmesi için basit koşul olarak ortaya çıkar, ya da ötekinin emeğinin nesnel (olgusal) biçimde, varolan değerler biçimin­de kapitalistin mülkiyetinde bulunması, onun ötekinin canlı emek-gücünü, dolayısıyla artı-emeği, eşdeğeri olmayan emeği, yeniden kendine maledinmesini elde etmesinin bir koşulu olarak ortaya çıkar. [sayfa 337] Daha önce kapitalistin sermaye olarak canlı emek karşısında bulunma­sı, hem sermaye olarak kalması, hem de büyüyen sermaye olarak büyüyen ötekinin artı-emeğini eşdeğeri karşılanmaksızın kendine maletmesi, ya da gücünü, varlığım sermaye olarak canlı emek-gücü karşısında genişletmesi, öte yandan canlı emek-gücünü, canlı emek-gücünün maddi-olmayan ve öznel yoksulluğunda koyması ve yeniden koyması için biricik koşul olarak kendini gösterir. Geçmiş ya da nesne-leşmiş ötekinin emeği üzerinde mülkiyet, burada, güncel ya da canlı ötekinin emeğinin daha sonra kendine maledinmenin tek koşulu ola­rak ortaya çıkar. Artı-sermaye I, nesneleşmiş emek ile canlı emek-gücü arasında basit değişim tarafından yaratılmış olduğu ölçüde (içerdikleri emeğin niceliğine ya da emek-zamanına göre değerleri biçilmiş olan eşdeğerlerin, tamamen değişim yasaları üzerine kurulu değişim), bu değişim hukuksal deyimiyle, her kişinin kendi ürünlerinin mülkiyet hakkı ile bunlar üzerinde serbestçe kullanma hakkından başka bir şey gerektirmediğine göre –ancak bundan dolayı da artı-sermaye II ile I arasındaki ilişki, bu ilk ilişkinin sonucu olduğuna göre– görüyoruz ki, ayrıksın bir sonuçla, diyalektik olarak sermaye tarafının mülkiyet hakkı, ötekinin bir ürünü üzerindeki hakka ya da ötekinin emeği üze­rinde mülkiyet hakkına, ötekinin emeğinin eşdeğeri karşılanmaksızın maletme hakkına; oysa, emek-gücü tarafında, kendi emeğinin karşısın­da ya da kendi ürününün karşısında ötekinin mülkiyetiymiş gibi davran­ma yükümlülüğüne çevriliyor. Mülkiyet hakkı, bir yandan ötekinin emeğini kendine maletme hakkına ve öte yandan, kendi emeğinin ürü­nünü ve hatta kendi emeğini başkasına ait değerler olarak kabul etme yükümlülüğüne çevriliyor. Oysa mülkiyet hakkını hukuksal olarak anlatan başlangıçtaki ilk işlem olarak ortaya çıkmış eşdeğerlerin deği­şimi öyle bir dönüşe uğramıştır ki, sermayenin cardı emek-gücü karşı­lığında değişilmiş kısmı, birincisi, ötekinin emeğinin kendisi karşılıksız maledinilmiştir, ve ikincisi, yerine konması gereken emek-gücü, bir fazla, dolayısıyla bu kısım gerçekte, elden çıkarılmadığı yalnızca bir biçim­den ötekine dönüştüğü için, bir yanda yalnız sözde bir değişim olur. Böylece değişim ilişkisi tamamıyla ortadan kalkmıştır, ya da salt bir görüntüdür. Ayrıca, başlangıçta mülkiyet hakkı kendi emeği üzerinde kurulmuş görünüyordu. Şimdi ise mülkiyet, ötekinin emeği üzerinde­ki hakkı olarak ve emeğin kendi ürününe sahip olmasının olanaksızlığı olarak görünür. Emek ile mülkiyet arasında ya da, daha çok, emek ile servet arasında tam ayrılma şimdi onların özdeşliğine dayanan aynı yasanın sonucu olarak görünür.
      Ensonu, ürerim ve değerlendirme sürecinin sonucu olarak, özellik­le sermaye ile emek arasında, kapitalist ile işçi arasında aynı ilişkinin yeniden-üretimi ve yeni üretimi ortaya çıkıyor. Bu toplumsal ilişki, bu [sayfa 338] üretim ilişkisi, gerçekte, onun maddi sonuçlan olan sürecin daha önem­li bir sonucu olarak ortaya çıkar, yani bu sürecin içinde, işçi, emek-gücü olarak kendi kendini üretir, karşısında bulunan sermayenin ken­disini üretir; öyleyse, öte yandan da, kapitalist, sermaye olarak kendi kendini üretir, karşısında bulunan emek-gücünün kendisini üretir. Her biri, başkasının yeniden-üretimi, yadsınması olarak kendi kendini üre­tir. Kapitalist emeği ötekinin emeği olarak üretir; emek ürünü ötekinin ürünü olarak üretir. Kapitalist işçiyi üretir, ve işçi kapitalisti üretir vb..

Sermayenin başlangıç birikimi. (Gerçek birikim). – Bir kez tarihsel olarak
gelişmiş sermaye, kendi varlık koşullarını bizzat yaratır (oluşumunun koşulları
olarak değil, varoluşunun sonuçları olarak). – (Ücretli emeğin tersine kişisel
hizmetler) – Mülk edinme yasasının dönüşmesi, işçinin kendi ürününe gerçek
yabancılığı [Fremdheit]. İşbölümü. Makineler vb..


      Bir kez sermaye üzerine kurulu üretim varsayıldığında (para, ancak, yeniden-üretiminde ve yeni üretimde artı-sermaye I’i ortaya koyan ilk üretim sürecinin sonunda sermayeye dönüşür; artı-sermaye I ise, ancak, artı-sermaye II üretildikten, böylece sermayeye geçen para­nın gerçek sermaye hareketi dışında bulunan koşulları kaybolduktan sonra artı-sermaye olarak konur, gerçekleşir, bundan dolayı sermaye, gerçekte, üretimde sermayenin çıktığı koşulların kendisini, kendinde içkin öze uygun olarak koymuştur), bunun bir koşulu da, kapitalistin kendi emeği ile ya da başka bir tarzda –daha önce varolan ve geçmiş ücretli emeğe başvurmaktan başka bir tarzda– yaratılmış değerleri ||46| dolaşıma, sermaye olarak konmak üzere sokması zorunluluğudur. Bu sermayenin çok eskiden kalma koşullarından biridir; onun tarihsel önkoşulları arasındadır; bunlar da, böyle tarihsel önkoşullar olarak geç­miştir ve dolayısıyla sermayenin oluşumunun tarihine aittirler, ama asla çağdaş tarihe girmezler, yani sermayenin egemen olduğu üretim tarzı­nın gerçek sistemi içinde değildirler. Örneğin sertlerin kentlere kaçma­sı şehirciliğin tarihsel koşullarından ve önkoşullarından biri olması, bu, gelişmiş şehircilik sisteminin bir koşulu, bir öğesi değildir, onun geçmiş­teki koşullarından, oluşumunun, onun varlığında saklı kalmış koşulla­rından biridir. Sermayenin oluşumunun, doğuşunun koşulları ve önkoşulları da, onun henüz olmadığı, ama olması gerektiği anlamına gelir; dolayısıyla bu koşullar, gerçek sermaye ile, kendisinin gerçekliğinden hareket ederek, gerçekleşmesinin koşullarını bizzat koyan sermayenin gerçek gelişi ile birlikte ortadan kaybolurlar. Örneğin paranın ya da kendisi için olan değerin sermaye olarak başlangıç oluşumunda bir birikim –kendi emeği ile yaratılmış ürünlerde ve değerlerde biriktir­me yoluyla vb. olsun– kapitalist yönünden, kapitalist-olmayan niteli­ğinde gerçekleştirdiği birikim, gerekli ise – dolayısıyla paranın sermayeye [sayfa 339] dönüşümünün önkoşulları, sermayenin doğuşunun varolan dış­sal önkoşulları olarak ortaya çıkıyorsa, sermaye sermaye olur olmaz, kendi önkoşullarını, yani yeni değerlerin –kendi ürerim süreci yoluy­la– değişimsiz yaratılması için gerçek koşulların sahipliğini yaratır. Başlangıçta oluşmasının koşulları olarak ortaya çıkan –ve dolayısıyla onun sermaye olarak gösterdiği eylemden henüz çıkmamış olan– bu koşullar, şimdi onun kendi gerçekleşmesinin, gerçek gerçekliğinin sonuçları olarak onun tarafından konulmuş durumda –doğuşunun koşulları olarak değil, varoluşunun sonuçları olarak– ortaya çıkarlar. Artık sermaye, oluşmak için önkoşullardan çıkış yapmaz, kendisi önkoşul­dur ve kendisinden çıkış yaparak, korunmasının ve büyümesinin önkoşullarını kendi yaratır. Bunun içindir ki, artı-sermaye I’in yaratı­mından önce bulunan ya da sermayenin oluşumunu ifade eden koşul­lar, sermayenin önkoşul olarak hizmet ettiği üretim tarzı alanına gir­mez; oluşumunun tarihsel önaşamaları olarak onun ardında bulunur­lar; tıpkı yer yuvarlağının ateş ve buhar denizi aşamasından şimdiki biçimine geçmesini sağlamış, oluşmuş bir yer yuvarlağı olarak, onun yaşamının gerisinde kalmış süreçler gibi. Bu demektir ki, tek tek ser­mayeler her zaman, örneğin para biriktirme yoluyla meydana gelebilir. Ama biriktirilen para, önce, yalnızca emeğin sömürülmesi yoluyla ser­mayeye dönüştürülür. Sermayeyi üretimin ölümsüz ve doğaya uygun (tarihe değil) bir biçimi olarak gören burjuva iktisatçılar, sermayenin oluşum koşullarını onun şimdiki gerçekleşmesinin koşulları, yani kapitalistin henüz kapitalist değilken kendine malettiği –çünkü daha sonra kapitalist olur–, kapitalist olarak maledinmesinin gerçek koşulla­rı için sözkonusu öğeler diye göstererek sermayeyi haklı göstermeye çalışırlar. Bu savunmacılık çabaları, bilincin zayıflığını gösterir ve ser­maye olarak sermayenin maledinme tarzını, sermaye toplumunun kendisi tarafından ilan edilmiş genel mülkiyet yasaları ile bağdaştıran güçsüzlüğünü kanıtlar. Öte yandan, bize göre çok daha önemlisi, bizim yöntemimiz, tarihsel incelemenin başlaması gereken, ya da burjuva ekonominin üretim sürecinin salt tarihsel biçimlenmesi olarak kendisi­nin ötesinde üretimin eski tarihsel tarzlarına uzandığı noktalan göste­rir. Dolayısıyla, burjuva ekonominin yasalarını geliştirmek için üretim ilişkilerinin gerçek tarihini yazmak gerekli değildir. Ama doğru bir bakış, ve bunun bizzat tarihsel duruma gelmiş ilişkiler olarak çözümlenmesi, bu sistemin ardında bulunan geçmişi gösteren ilk denklemlere –örne­ğin doğabilimindeki empirik sayılar gibi– her zaman götürür. Bu belirlemeler, şimdiki durumu doğru olarak kavrama ile aynı zamanda, geçmişin anlaşılması için gerekli anahtarı da verir – ilerde ele almayı umut ettiğimiz başlı başına bir çalışma. Öte yandan böyle bir doğru inceleme, üretim ilişkilerinin bugünkü biçimlenmesinin ortadan [sayfa 340] kalkışının ve dolayısıyla geleceğin önbelirtisi, bir hareketin doğuşunun kendini gösterdiği noktalara da götürür. Bir yanda burjuvazi-öncesi dönemler yalnızca tarihsel, yani ortadan kalkmış ve geride kalmış önko­şullar olarak görünürse, üretimin şimdiki koşulları da, kendi kendini ortadan kaldıran ve dolayısıyla tarihsel koşullar olarak yeni bir toplum durumu için koşullar getirir.
      İlkin oluşmuş ilişkiyi, değerin sermaye oluşunu, salt onun karşısın­da bulunan kullanım-değeri olarak canlı emeği, böylece canlı emeğin nesneleşmiş, ölü emeği değerlendirmek, canlandırıcı bir ruhla içine işlemek ve kendi ruhunu onda yitirmek için salt araç olarak bulunuşu­nu –sonuç olarak bir yandan yaratılmış serveti ötekinin serveti olarak, ama kendisi için yalnızca canlı emek-gücünün yoksulluğunu üretmiş olmak– incelersek, konu basitçe şöyle karşımıza çıkar: bizzat sürecin içinde ve süreç tarafından canlı emeğin gerçek nesnel koşulları kon­muştur (yani değerlenmek için malzeme, değerlenmeyi ||47| sağlayacak alet, canlı emek-gücünün alevini iş için canlandırmak ve sönmesini önlemek için gerekli geçim maddesi, bununla onun yaşam sürecine gerekli maddeleri sağlamak) ve bu koşullar, yabancı ve bağımsız var­lıklar olarak konmuştur – ya da bir yabana kişinin varlık tarzı olarak, onlardan da yalıtılmış öznel halde bulunan canlı emek-gücü karşısında kendi basma, kendine sımsıkı bağlı halde, kendisi için olan değerler olarak vardır ve bundan dolayı bu değerler, emek-gücüne yabana ser­veti, kapitalistin servetini meydana getirirler. Canlı emeğin nesnel koşulları, ondan ayrılmış, bağımsız duruma gelmiş değerler olarak, öznel varlık olan canlı emek-gücü karşısına çıkar ve dolayısıyla bu varlık da onlar karşısında yalnızca başka türden bir değer olarak (değer olarak değil, kullanım-değeri olarak onlardan başka türlüdür) bulunur. Bu ayrılma, bir kez varsayılırsa, üretim süreci onları yalnız yeni üretir, yeniden-üretir ve daha büyük bir ölçekte yeniden-üretebilir. Bunu nasıl yaptığını gördük. Canlı emek-gücünün nesnel koşulları bu süreç karşısında bağımsız varlık olarak, canlı emek-gücünden farklı ve onun karşısında bağımsız halde duran bir öznenin nesnelliği olarak varsayıl­mıştır; bundan dolayı yeniden-üretim ve değerlendirme, yani bu nesnel koşulların genişletilmesi, aynı zamanda emek-gücü karşısında ilgisiz ve bağımsız duran yabana bir öznenin serveti olarak bunların yeniden-üretimi ve yeni üretimidir. Yeniden-üretilen ve yeni üretilen, hem canlı emeğin bu nesnel koşullarının varoluşu, hem de bağımsız, yani yabana bir özneye ait olan, bu canlı emek-gücü karşısında bağımsız değerler olarak canlı emeğin varoluşudur. Emeğin nesnel koşulları, canlı emek-gücü karşısın­da öznel varlık kazanır – sermayeden kapitalist doğar; öte yandan emek-gücünün kendi koşulları karşısındaki salt öznel varlığı ona bun­lara karşı ilgisiz bir nesnel biçim verir–başka bir kullanım-değerinden [sayfa 341] değerler olarak değerlenmesinin kendi koşulları yanında yalnızca özel kullanım-değerinden bir değerdir. Onlar, üretim sürecinde, gerçekleş­mesinin koşulları olarak gerçekleşmemiş, dolayısıyla, tersine, emek-gücü, bu süreçten, onların değerlenmesinin ve onun karşısında kendi için değer olarak onların korunmasının salt bir koşulu olarak çıkar. Emeğin malzemesi yabancı malzemedir; alet de yabancı alettir; emek de yalnızca onların aksesuvarı olarak ortaya çıkar (onlar asıl olarak görü­nürler) ve o, onun sahip olmadığı herhangi bir şeyde nesneleşir. Ve canlı emeğin kendisi, canlı emek-gücü karşısında yabancı olarak görü­nür, oysa kendisi onun emeğidir, onun öz yaşamının anlatımıdır, çünkü o, nesneleşmiş emek karşılığında, emeğin kendi ürünü karşılı­ğında sermayeye aktarılmıştır. Emek-gücü, canlı emeğe göre, bir yabancı karşısında gibi davranır ve sermaye çalışma yapılmadan ödeme yapmak isterse, bu alışverişe kuşkusuz girişecektir. Kendi emeği de ona yabanadır –ve onun yöntemi vb. gereğince bu böyle­dir– tüm malzeme ve alet de ona yabanadır. Sonuç olarak, ürün, ona, ötekinin malzemesinin, ötekinin aletinin ve ötekinin emeğinin bir bile­şimi olarak –ötekinin mülkiyeti olarak– görünür ve, üretimden sonra, harcadığı yaşam gücü kadar yalnızca yoksullaşmıştır, ama öte yandan kendi yaşam koşullarından ayrı halde varolan salt öznel emek-gücü olarak angaryaya yemden başlamak zorundadır. Ürünlerin kendi ürünü olarak tanınması ve zorla dayatılan ve herhangi bir şey olarak kabul edilemeyen koşulların onun gerçekleşmesinden ayrı olduğu yar­gısı, sermaye üzerine kurulu üretim tarzının bizzat ürünü olan, aynı biçimde ölümünün çanını çalacağı, köle olduğu zaman ancak bir üçüncü­nün mülkiyeti olacağı bilincini edinmesi, kişinin kendi bilincini edinme­si, köleliğin güçlükle sürdürebileceği yapay bir yaşamdan başka bir şey olmadığı ve üretimin temeli olarak devam etmesi gücünü yitirdiği bilinci, çok büyük bir bilinci temsil eder.
      Buna karşılık paranın kendini değerlendirme sürecine girmeden önceki başlangıç ilişkisini incelersek, tarihsel bakımdan meydana gel­miş ya da varolması gereken paranın sermaye haline gelmesine ve emeğin sermaye koyan ve yaratan emek haline, ücretli emek haline gel­mesi için olanak sağlayan çeşitli koşullar ortaya çıkar. (Ücretli emek, burada onu tek basma gereksindiğimiz tam ekonomik anlamda –iler­de onu gündelikçi vb. gibi emeğin başka biçimlerinden ayırmamız gerekecek– sermaye getiren ve sermaye üreten emektir, yani gerek emek-gücü olarak varlığının nesnel öğeleri gibi, etkinlik olarak gerçek­leşmesinin maddi koşullarını kendisi için kendisinden bağımsız değerler olarak üreten canlı emektir.) Başlangıçta ortaya çıktığı gibi bu ilişkide temel koşulların kendileri konmuştur: 1) bir yandan yalnızca öznel var­lık olarak nesnel gerçekliğinin öğelerinden ayrılmış, bu yüzden varoluş [sayfa 342] araçlarından geçim araçlarından olduğu gibi, canlı emek-gücünün korun­ması araçlarından olduğu gibi, canlı emeğin koşullarından da ayrılmış canlı emek-gücünün varlığı; dolayısıyla da, bir yandan, tam bu soyut­lama içinde emeğin canlı olanağı; 2) öte yanda bulunan değer ya da nesneleşmiş emek, kullanım-değerlerinin birikimi olmak zorundadır ve bu birikim, hem ürünlerin ya da değerlerin üretiminde gerekli nes­nel koşulları getirmeye, canlı emek-gücünü yeniden-üretmeye, ya da korumaya, hem de artı-emeği emmeye –onun için ||48| nesnel malze­meyi sağlamaya– yetecek büyüklükte olmalıdır; 3) iki taraf arasında serbest değişim ilişkisi –para dolaşımı–; uçlar arasında değişim-değerlerine –efendinin köleyle ilişkisi üzerine değil– dayalı ilişki; yani doğrudan üreticiye geçim araçları veren değil, değişim yoluyla verilen, ötekinin emeğini doğrudan egemenliğine alamayan, bizzat işçi tarafından satın alınması, değişilmesi gereken üretim; 4) ensonu, taraf­lardan biri –emeğin nesnel koşullarını bağımsız değerler, kendisi için değerler biçiminde temsil eden taraf–, değer olarak ortaya çıkmalı, değer koymayı, değerlenmeyi, para yaratmayı son amaç olarak görme­li – doğrudan bir yararlanma olmamalı ya da kullanım-değeri yarat­mamalı.
      Her iki taraf emeğini nesneleşmiş emek biçiminde birbiriyle yalnız değiştiği sürece, ilişki olanaksızdır; ayrıca, canlı emek-gücünün kendisi, değişen olarak değil de öteki tarafın mülkiyeti olarak ortaya çıkarsa aynı olanaksızlık vardır. (Bu, burjuva üretim sistemi içinde bazı nokta­larda köleliğin olanaklı bulunmasına aykırı düşmez. Ancak bu, yalnız­ca köleliğin başka noktalarda bulunmaması durumunda olanaklıdır ve burjuva sistemin kendisine karşı bir anormallik olarak ortaya çıkar.)
      İlişkinin başlangıçta ortaya çıktığı, ya da oluşumun tarihsel varsa­yımlar olarak göründüğü koşullar, ilk bakışta iki yanlı bir karakter gösterir –bir yanda canlı emeğin daha düşük biçimlerinin ortadan kalkması– öte yanda bunun daha mutlu ilişkilerinin ortadan kalkma­sı.
      Önce ilk varsayım, kölelik ya da serflik ilişkisinin kalkmasıdır. Canlı emek-gücü kendi kendisinindir ve değişim yoluyla kendi gücü­nü dışavurumu üzerinde egemendir. İki taraf birbirinin karşısında kişiler olarak bulunur. Biçimsel olarak bunların ilişkisi değişenlerin eşit ve serbest ilişkisidir. Bu biçimin görüntü ve aldatıcı görüntü olduğu, hukuksal ilişkinin gözönüne alınması halinde, ilişkinin dışına çıkmış halde kendini gösterir. Serbest işçinin sattığı, her zaman için ancak belirli bir niceliktir ve özel güç gösterimidir; emek-gücü bütünlük halinde her özel dışavurumun üstündedir. İşçi özel güç gösterimini özel bir kapitaliste satar, onun karşısına birey olarak, bağımsız herhangi biri olarak çıkar. Sermaye olarak sermayenin varlığı ile ilişkisinin, yani [sayfa 343] kapitalist sınıfı ile ilişkisinin burada sözkonusu olmadığı açıktır. Yalnızca, tek başına, gerçek kişiyi ilgilendirdiği zaman ona geniş bir seçme, basma buyrukluk ve dolayısıyla biçimsel özgürlük alanı bırakıl­mıştır. Köle ilişkisinde işçi, bir tek, özel mal sahibine aittir, onun iş maki­nesidir. Güç dışavurumunun bütünlüğü, emek-gücü olarak, başkasına ait şeydir ve bundan dolayı özel güç dışavurumunun, ya da canlı emek ediminin öznesi olarak davranmaz. Serflik ilişkisinde ise bizzat toprak mülkiyetinin öğesi olarak vardır, tıpkı iş hayvanı gibi, toprağın eklentilerindendir. Köle ilişkisinde işçi, canlı iş makinesinden başka bir şey değildir ve bundan dolayı başkası için bir değeri vardır ya da daha çok bir değerdir. Serbest işçi karşısında emek-gücü bütünlüğü içinde bile onun mülkiyeti, öğelerinden biri, özne olarak el atacağı biri olarak bulunur ve işçi bu gücü devretmek yoluyla elde eder. Daha sonra ücretli emek konusunda bu, daha da geliştirilecektir.
      Canlı emek karşılığında nesneleşmiş emeğin değişimi henüz, ne bir yanda sermayeyi, ne de öte yanda ücretli emeği oluşturmuyor. Ayakkabı boyacısından krala kadar hizmetler denilen tüm sınıf bu kate­goriye girer. Her yerde tek tük Tasladığımız, ya doğu topluluğunun ya da serbest toprak sahiplerinden meydana gelen batı komününün tek tek öğelerde çözüldüğü yerde – nüfus çoğalmasının, savaş tutsakları­nın salıverilmesinin, raslantıların sonucu olarak, bireyin yoksullaştığı, kendi kendine geçinen emeğin nesnel koşullarından dolayı, yitip gittiği, işbölümünün vb. sonucu olarak Tasladığımız serbest gündelikçi de buraya girer. Eğer A143*, bir değer ya da para, dolayısıyla nesneleşmiş emek değişirse, B’den bir hizmet elde etmek için, dolayısıyla canlı emek elde etmek için değişirse, bunun ait olduğu yerler şunlar olabi­lir:
      1) Basit dolaşım ilişkisinde. Gerçekte her ikisi de yalnız kullanım-değerleri değişirler; biri geçim araçları, öteki bir emek, ötekinin tüket­mek istediği bir hizmeti, ya doğrudan –kişisel hizmet– ya da ötekine malzeme vb. sağlayarak, vb., bu malzeme de ona emeğiyle, emeğinin nesneleşmesiyle bir kullanım-değeri, onun tüketimi için belirlenmiş bir kullanım-değeri sağlar. Örneğin bir köylü, eskiden gördüğü üzere, kapı kapı dolaşan bir terziyi evine alır, kendisine elbise yapması için ona kumaş verir. Ya da sağlığımı düzeltmesi için bir hekime para veri­rim. Bu durumlarda önemli olan, her ikisinin kendisine sağladığı hiz­mettir. Burada do ut facias, facio ut des, ya da do ut des144* gibi tamamıyla aynı basamakta bulunur. Elbise yapması için malzeme verdiğim adam kumaştan bana bir elbise yapıyor, bana bir kullanım-değeri veriyor. Ama onu bana hemen nesneleşmiş biçimde verecek yerde, etkinlik [sayfa 344] biçiminde veriyor. Ben ona hazır bir kullanım-değeri veriyorum; o bana başka bir kullanım-değeri hazırlıyor. Geçmiş, nesneleşmiş emek ile, canlı, şimdiki emeğin farkı burada, yalnızca birisinde geçmiş halde ve ötekinde şimdiki zamanda bulunan değişik zaman çekimlerindeki emeğin biçimsel farkı olarak ortaya çıkar. Gerçekte bu, işbölümü ve değişim yoluyla sağlanmış bir fark halinde ortaya çıkar; B’nin, yaşamı için gereksindiği geçim araçlarım bizzat üretmesi, ya da bunları A’dan alması yerine, geçim araçlarım doğrudan üretmesi, bunun yerine bir elbise üretmesi, bunun için değişim yoluyla A’dan geçim nesnelerini alması sonucu değiştirmez. Her iki durumda da A’mn sahip olduğu kullanım-değerini ancak, karşılığında ona bir eşdeğer vermek suretiyle elde edebilir ve bu eşdeğer son aşamada her zaman onun kendi canlı emeğinde ortadan kalkar; canlı emek, değişim tamamlanmadan önce, ya da bunun sonucu olarak da olsa nesneleşmiş biçimi alabilir. Şimdi elbise hem biçim verici belirli bir emeği –emeğin hareketi yoluyla kumaşa verilmiş yararlılığın belirli bir biçimi–, hem de dolayısıyla kullanım-değerini ve değerin kendisini içerir. Bununla birlikte, bu değer, elbiseyi tüketen, elbise tüccarı olmayan A için yoktur. Dolayısıyla kendisi, emeği, değer koyan emek olarak değil, yararlanma, kullanım-değeri yaratan etkinlik olarak değişmiştir. ||49| Kişisel hizmetlerde kullanım-değeri, hareket biçiminden nesne biçimine geçmeksizin böyle tüketilir.145 Basit ilişkilerde sık sık görüldüğü üzere, hizmeti gören parayı değil de, doğrudan kullanım-değerlerinin kendisini alıyorsa, burada bir tarafta ya da öteki tarafta kullanım-değerlerinden farklı değerler sözkonusu oluyormuş görüntüsü de ortadan kalkar. Ama A’nın hizmet için para ödediğini kabul etsek bile, bu, paranın sermaye­ye dönüşmesi değil, bir tüketim konusu, belirli bir kullanım-değeri almak için salt dolaşım aracı olarak konulmasıdır. Dolayısıyla bu eylem de, servet üretici bir eylem değil,146 tersine, bir serveti tüketen eylemdir. A için sözkonusu olan, emeğin bu nitelikte, belli bir emek-zamanı, yani değer olarak kumaşta nesneleşmesi değil, belli bir gerek­sinmenin karşılanmasıdır. A, parasını değerlendirerek değil, değersizleştirerek, değer biçiminden kullanım-değeri biçimine soktuğunu bilir. Emek, bu durumda, değişim, değer için kullanım-değeri olarak değil, kendisi özel kullanım-değeri olarak kullanım için değişilir. A, değişimi ne kadar sık yinelerse, o kadar yoksullasın Bu değişim onun için bir zenginleşme eylemi, değer yaratmanın bir eylemi değil, varolan, sahip olduğu değerlerin değersizleşmesi eylemidir. A’nın burada canlı emek karşılığında –bir şeyde nesneleşen doğal hizmet ya da hizmet– değiştiği para sermaye değil, gelirdir, değerin biçiminin salt kaybolur [sayfa 345] durumda bulunduğu kullanım-değerini elde etmek için dolaşım aracı olarak paradır, emeğin satın alınması yoluyla para olarak kalan ve değerlenmek isteyen para değildir. Paranın geliri olarak, salt dolaşım aracı olarak canlı emek karşılığı değişimi, parayı sermaye olarak, eko­nomik anlamda emeği ücretli emek olarak asla koyamaz. Para tüket­menin (harcamanın) para üretmek olmadığı, uzun bir tartışmayı gerek­tirmez. Artı-emeğin büyük kısmının tarım emeği ve dolayısıyla toprak sahibinin hem artı-emeğin sahibi, hem de artı-ürünün sahibi olduğu durumlarda, bu, toprak sahibinin, serbest işçi için, tarım işçilerinin tersine manüfaktür (bu durumda: zanaatçı işçi) işçisi için emek fonunu meydana getiren geliridir. Onlarla yapılan değişim, kişisel hizmetlere, çoğu zaman yalnızca hizmet görüntüsü karşılığında bir yığın adamı ile birlikte, toprak sahibinin –gelirinin başka bir kısmını doğrudan bölen ortakçı– tüketiminin bir biçimidir. Hükümdarın toprağın artı-ürününün tek sahibi olduğu Asyatik toplumlarda, hükümdarın geliri­nin, (Steuart’ın tanımladığı gibi) serbest elzanaatçılarıyla147 değişilmesiyle, aslında göçebe kamplardan başka bir şey olmayan kentler meydana gelir. Bu ilişkide, emeğin genel örgütlenmesinin değişik biçimlerinde durmadan yinelendiği için köleliğin ve sertliğin tersine, zora başvur­maksızın yapılabilen bu ilişkide ücretli emek sözkonusu değildir. Para bu değişime aracılık ettiğine göre, fiyat belirlemesi iki tarafta da önem kazanır, ama A için yalnız, emeğin kullanım-değerini çok pahalıya öde­mek istemezse, onun için emeğin değeri bakımından para sözkonusu olmayınca, önemlidir. Başlangıçta daha çok klasik ve geleneksel olan bu fiyatın, yavaş yavaş ekonomik olarak, önce talep ve arz ilişkisi ile, sonunda da böyle canlı hizmetleri satanların bizzat üretebilmesine yarayan üretim giderleri yoluyla belirlenmesi, fiyat belirlemesi eskisi gibi salt kullanım-değerlerinin değişimi için yalnızca biçimsel bir öğe olarak kaldığı için ilişkinin özünde bir şey değiştirmez. Ama bu belir­lemenin kendisi, neredeyse bu özel değişim eyleminin ardında oluşan genel yasaların ve egemen üretim tarzının kendi kendine belirlemesi­nin meydana getirdiği başka ilişkiler yoluyla olur. Önce eski toplum­larda bu tür ücret ödemenin ortaya çıktığı biçimlerden biri askerliktir. Normal askerin ücreti de en aşağı düzeye indirilir – yalnızca onun sağlandığı maliyet tarafından belirlenir. Ama onun hizmetinin değişi­minin karşılığı ise, sermaye değil, devletin geliridir.
      Burjuva toplumun kendisinde kişisel hizmetlerin tüm değişimi bu bölüme girer – kişisel tüketim için, yemek pişirme, dikiş vb. için emek, bahçe işi vb. üretken olmayan bütün sınıflara, devlet hizmetlile­rine, hekimlere, avukatlara, bilim adamlarına vb. kadar gelire karşılık [sayfa 346] hizmetler bu kategoridedir. Bütün hizmetçi ve uşak personeli vb.. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün bu emekçiler, hizmetleriyle –çoğu zaman zorla yüklenen– artı-üründe, kapitalistin gelirinde bir payı sağlarlar. Ama kapitalistin gelirinin böyle hizmetlere karşılık, yani onun öz-tüketimi yoluyla değişilmesi sonucu kapitalistin sermaye ola­rak ortaya çıktığı kimsenin aklına gelmez. Oysa kapitalist bu yoldan sermayesinin meyvelerini harcar. Gelirin böyle canlı emek karşılığında değişildiği oranların, bizzat genel üretim yasaları ile belirlenmiş olma­sı, ilişkinin doğasında bir şey değiştirmez.
      Para bölümünde belirttiğimiz gibi, aslında burada değer koyan daha çok hizmet gören kişidir; bir kullanım-değerini –emeğin, hizme­tin vb. belli bir türünü– değere, paraya karşılık satar. Bu yüzden orta­çağda bu taraftaki tüketen toprak soylularının tersine üretime ve para birikimine dayalı olarak sağlananlar kısmen canlı emek tarafından oraya çıkar; dunamei148* birikir ve daha sonraki bir dönem için kapitalist olurlar. Özgürleşen sertlerin bir kısmı kapitalist olur.
      Bundan dolayı ücretlinin gündelik, ya da ücret, ya da yıllık ödenek alması –ve hizmeti ödeyene göre daha üstün ya da daha aşağı bir sırada görünmesi– durumunda da, bu, ilişkinin kendisine değil, yapı­lan hizmetin doğal özel niteliğine bağlıdır. Bununla birlikte egemen güç olarak sermayenin varsayılması durumunda bütün bu ilişkiler azçok bozulur. Ama bu, henüz konu ile ilgili değildir – gelenek vb. onlara hangi yüce karakteri yakıştırmış olsa da, bu, kişisel hizmetlerin kutsallığının yitirilişidir.
      Demek ki, sermayeyi ve dolayısıyla ücretli emeği oluşturan, nesnelleşmiş emeğin canlı emek –bu, bu görüş açısından iki değişik belirleme, değişik biçimde kullanım-değeri olarak, biri nesnel biçimde belirleme, öteki öznel biçimde belirleme olarak ortaya çıkar– karşılığında doğru­dan değişimi değil, değer olarak, dayanıklı değer olarak nesnelleşmiş emeğin onun kullanım-değeri, belli bir kullanım için değil, özel bir kullanım ya da tüketim için değil, değer için kullanım-değeri olarak canlı emeğe karşılık değişimidir.
      ||50| Paranın emek ya da doğrudan tüketim için hizmet karşılığı değişiminde her zaman gerçek değişim olur; her iki tarafta emek nicelik­lerinin değişilmesinin, emeğin özel yararlılık biçimlerinin birbirinde ölçülmesi yönünden yalnız biçimsel yararı vardır. Bu yalnız değişimin biçimini ilgilendirir; onun içeriğini meydana getirmez. Sermayenin emek karşılığında değişiminde değer, iki kullanım-değerinin değişimi için ölçü değil, bizzat değişimin içeriğidir.
      2) Burjuva-öncesi ilişkilerin ortadan kalktığı zamanlarda serbest [sayfa 347] emekçiler tek tuk görülür ve bunların hizmeti tüketim amacı ile değil, üretim amacı ile; ama birincisi büyük bir çevre içinde, yalnızca doğrudan kullanım-değerlerinin üretimi için; değer ürerimi için değil; ve ikincisi soylu kişinin örneğin serbest emekçiyi kendi sertleri araşma katması ve onun ürününü de yeniden satması halinde, satın alınır ve böylece ser­best emekçi soyluya değer yarattığında, bu değişim yalnızca fazlalık için yapılır ve yalnızca fazlalığın değişimi, lüks tüketimin çıkarma olur; dolayısıyla aslında doğrudan üretim için ya da kullanım-değeri olarak ötekinin emeğinin ancak maskelenmiş biçimde satın alınmasıdır. Üstelik, bu serbest emekçilerin çoğaldığı ve bu ilişkinin büyüdüğü yerde eski üretim tarzı –komün, ataerkil, feodal vb. tarzda– çözülüş halindedir ve gerçek ücretli emek öğeleri hazırlanmaktadır. Ancak bu serbest köleler Polonya’da vb. olduğu gibi, ortaya çıktıktan gibi, üre­tim tarzı değişmediği durumda, gene kaybolurlar.
      <Sermaye ve ücretli emeğin ortaya çıktığı koşullan mülkiyet ilişkileri ya da yasalar olarak anlatmak için, değerlendirme sürecinde maledinme süreci olarak her iki tarafın davranışını belirlemekten başka bir şey yapmamız gerekmez. Örneğin, artı-emeğin sermayenin artı-değeri olarak konması demek, işçinin kendi emeğinin ürününü kendine maletmemesi; bunun ona ötekinin mülkiyeti olarak görünmesi; tersine, ötekinin emeği sermayenin mülkiyeti olarak görünmesi demektir. Burjuva mülkiyetin birinci yasasının dönüştüğü bu ikinci yasası –ve miras hakkı vb. yoluyla tek tek kapitalistlerin geçiciliğinin raslantısından bağımsız bir varlık kazanan yasa– birincisi gibi yasa olarak konur. Birinci yasa servetle emeğin özdeşliğidir; ikincisi ise, yadsınmış mülkiyet olarak emek ya da ötekinin emeğinin yabancılığının yadsın­ması olarak mülkiyettir. Gerçekte, sermayenin üretim sürecinde, bunun daha sonraki geliştirilmesinde daha çok görüleceği gibi, emek bir bütünlüktür –emeklerin bir bileşimi– bunun parçalan birbirine yabancıdır ve böylece, bütünlük olarak toplam emek tek bir işçinin yapıtı değildir ve yalnızca çeşitli işçilerin yapıtı olunca da, eğer bunlar bileşik halde ise, birbirlerine karşı birleştirici olarak davranmazlar. Bileşikliği içinde de bu emek, yabana bir istence ve yabana bir zekaya hizmet eder durumdadır, onun tarafından yönetilir –canlandırıcı birli­ğini kendi dışında taşır–, bunun gibi maddi birliği içinde de makinele­rin, sabit sermayenin nesnel birliğine uymuştur, bu sermaye canlanmış bir dev olarak bilimsel düşünceyi nesnelleştirir ve gerçekten biraraya geti­ricidir; sabit sermaye, tek tek işçiye karşı asla alet olarak davranmaz, tersine işçi sabit sermayeden yalıtılmış ve canlı bir aksesuvar olarak, tek tek canlanmış dakik bir varlık olarak vardır. Böylece bileşik emek iki yönünden kendinde bir bileşikliktir; ister özel ya da tek işlev üzerin­den olsun, ister iş aleti üzerinden olsun, işbirliği halinde çalışan [sayfa 348] bireylerin birbiriyle ilişkisi olarak bileşildik değildir, bunun sınırının aşılma­sı olarak da değildir. Dolayısıyla işçi kendi emeğinin ürününe karşı yabancı bir ürünmüş gibi davranıyorsa, bileşik emeğe karşı davranışı da yabana imiş gibidir; bunun gibi, kendi emeğine karşı tutumu da, bunun kendisine ait olmakla birlikte ona yabana, zorla kabul ettirilmiş bir yaşam belirtisi oluşu gibidir ve bu yüzden de bu, A. Smith tarafın­dan yakınma, kurban149 vb. olarak kavranır. Ürünü gibi emeğin .kendisi de, özel ve tek işçinin emeği olarak yadsınmıştır. Gerçekte yadsınmış tek emek, önem kazanmış toplumsal ya da bileşik emektir. Böyle sağlan­mış toplumsal ya da bileşik emek –gerek etkinlik, gerek nesnenin hare­ketsiz biçimine geçmiş emek olarak– ise aynı zamanda ve doğrudan, gerçekten varolan tek bir emekten başka herhangi bir şey olarak kon­muştur – gerek yabancı nesnellik (ötekinin mülkiyeti) olarak ve gerek yabana öznellik (sermayenin öznelliği) olarak. Dolayısıyla sermaye, gerek emeği ve gerek onun ürününü, yadsınmış tek emek ve dolayısıy­la tek işçinin mülkiyeti olarak temsil eder. Bundan dolayı toplumsal emeğin varlığı –hem özne ve hem de nesne olarak onun bileşiğidir– ama bu varlık gerçek öğeleri karşısında bağımsız durumdadır – böy­lece de onun yanında özel varlık olarak bizzat vardır. Dolayısıyla ser­maye, kendi yönünden, öyleyse, ötekinin emeğinin mülkiyeti olarak ve giderek egemen özne olarak ortaya çıkar, onun ilişkisi de ücretli eme­ğin ilişkisi gibi, tamamlanmış bir çelişkinin ilişkisidir.)

Kapitalist üretim öncesi biçimler. Sermaye ilişkisinin ya da ilkel
birikimin oluşumu öncesi süreç üzerine.


      Ücretli emeğin önkoşullarından biri ve sermayenin tarihsel koşul­larından biri, özgür emek ve bu özgür emeğin, emeğin kullanım-değerini bireysel tüketim için değil, ama para için kullanım-değeri olarak tüketmek için parayı yeniden-üretmek ve artırmak için, para karşılığında değişimi ise; bir başka önkoşul da, özgür emeğin, onun gerçekleşmesinin nesnel koşullarından –emek aracından ve emek gerecinden– ayrılmasıdır. Bu, her şeyden önce, özgür küçük toprak mülkiyetinin olduğu gibi Doğulu komün üzerine kurulmuş ortak top­rak mülkiyetinin de yıkılmasına yolaçan, emekçinin doğal laboratuvarı olan topraktan ayrılması demektir. Her iki biçimde de, emekçinin, emeğinin nesnel koşullarıyla olan bir mülkiyet ilişkisidir; bu, emeğin ve onun maddi önkoşullarının doğal birliğidir. Bu nedenle, emekçi, emekten bağımsız, nesnel bir varlığa sahiptir. Birey, kendi kendisine karşı mülk sahibi olarak, kendi gerçekliğinin koşulları üzerinde egemen [sayfa 349] olan ||51| efendi olarak davranır. Başkalarıyla olan ilişkisi de aynıdır ve –bu önkoşulun, topluluktan ya da komünü oluşturan tek tek ailelerden doğarak ortaya çıkmış olmasına göre– başkalarıyla ilişkisi, komün mülkiyetinde somutlaşmış olduğu gibi mülkiyetin ortakları olarak, ya da bağımsız toprak sahipleri yanında hâlâ yeralan bağımsız toprak sahipleri olarak – eskiden tümünü soğuran ve tümünü kaplayan komün mülkiyeti, sayısız özel toprak mülklerin yanında ayrı bir ager publicus150* olarak yer alır.
      Her iki biçimde de, bireyler, emekçi olarak değil, mülk sahibi ola­rak –ve bir topluluğun aynı zamanda çalışan üyeleri olarak– davra­nırlar. Bu çalışmanın amacı –başkasının ürünleri ile, yani artı-ürünler ile değişmek için artı-emek harcayabilmelerine karşın–, değer yaratmak değildir; – amacı, mülk sahibinin kendisinin ve ailesinin olduğu gibi komünal topluluğun birlikte korunmasıdır. Bireyin bir emekçi olarak ortaya çıkış sürecinin kendisi, bütün çıplaklığıyla, tarihin bir ürünü­dür.
      Bu toprak mülkiyetinin ilk biçiminde, her şeyden önce, salt doğal bir topluluk ilk önkoşul olarak görünür. Aile, ve ister aileler arası içevlenme ile olsun, ister kabilelerin birleşmesiyle olsun, kabile içinde genişlemiş aile. Yerleşik olmayan, bir yerde, hayvanlarını otlattığı anlamda belirli bir süre oturan kabilenin çobanlık durumunu ve göçebe­liğini, varlık tarzının ilk biçimi olarak kabul edebileceğimiz gibi –insanlar, doğaları gereği yerleşik değillerdir (maymunlar gibi tek bir ağaç üzerinde geçimlerini sağlayabilecekleri çok verimli bir ortam olmadıkça, yabani hayvanlar gibi bir yerden bir yere dolaşırlar)–, kabile topluluğu, doğal topluluk, da, toprağın (geçici olarak) ortaklaşa mülk edinilmesinin ve kullanılmasının bir sonucu olarak değil, önkoşulu olarak görünür.151 Onlar, ensonu bir yere yerleştiklerinde, bu özgün topluluğun, az ya da çok, ayırdedilebilir biçimde değişikliğe uğrayaca­ğı, çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafik, fiziksel vb. koşullara ve onların farklı doğal niteliklerine –etnik özelliklerine– bağlı olacaktır. Doğal kabile topluluğu ya da, –kanın, dilin, geleneğin vb. ortak olduğu– deyim yerindeyse, sürü durumunda varlık, yaşamın ve onu yeniden-üreten ve onu (çobanların, avcıların, çiftçilerin vb. etkinliği olarak) nesnelleştiren etkinliğin nesnel koşullarını maledinmenin ilk önkoşu­ludur. Toprak, hem emek araçlarını hem de yerleşim yerini, topluluğun temelini sağlayan büyük bir laboratuvardır, cephaneliktir. Onların top­rakla olan ilişkisi safçadır: onu topluluğun mülkü, kendisini cardı emek­te üreten ve yeniden-üreten topluluğun mülkü gibi düşünürler. Tek tek her birey, ancak bu topluluğun üyesi olarak kendisini mülk sahibi ya da [sayfa 350] zilyedi sayar. Emek süreci yoluyla gerçek mülk edinme, kendileri emeğin ürünleri olmayan ama onun doğal ya da tanrısal önkoşulları olarak görünen, bu önkoşullar temeli üzerinde gerçekleşir. Aynı temel ilişkiye dayanan bu biçim, çok çeşitli yollarla gerçekleşebilir. Örneğin asyatik temel biçimlerin çoğunda olduğu gibi, bu, bütün bu küçük toplulukla­rın üstünde duran ve herkesi kapsayan birliğin en yüksek mülk sahibi ya da tek mülk sahibi olarak görünmesi olgusuyla, gerçek toplulukların ise yalnızca mirasçı mülk sahipleri olarak görünmesi olgusu mutlak olarak çelişmez. Birlik, gerçek mülk sahibi ve ortak mülk sahipliğinin gerçek önkoşulu olduğuna göre, bu birliğin kendisi, çok sayıdaki tek tek ger­çek toplulukların üstünde ve onlardan ayrı bir öğe olarak görünebilir, bu durumda tek başına birey aslında mülksüzdür; ya da mülkiyet, bütünü kucaklayan birliğin –ki bu, sayısız toplulukların babası, des­potun kişiliğinde gerçekleşmiştir– her bir bireye belirli bir komünün aracılığıyla verilmiş bir bağış olarak görülür; mülkiyetle şu belirtilir: kişisel bireyin, emeğin ve, ona ait olan nesnel koşullar olarak algılanan yeniden-ürerimin doğal koşullarıyla, bir başka deyişle, inorganik doğa biçiminde bulunan öznelliğin gövdesiyle ilişkisidir. Böylece, artı-ürün, –ki, emek yoluyla gerçek mülk edinme sonunda kalıcı olarak yasayla belirlenmiştir– bu en üst birliğe aittir. Doğu despotizmi içinde, mülki­yetin hukuksal açıdan bulunmayışı belirgin bir nitelik gibi görünmekle birlikte, bu, imalat ile tarımın birleşmesiyle mutlak olarak kendine yeterli duruma gelmiş olan ve yeniden-ürerimin ve artı-üretimin bütün koşullarını bizzat içeren küçük topluluğun içinde çoğu zaman yaratıl­mış bulunan kabile ya da topluluk mülkiyeti, temel olarak gerçekten vardır. Artı-emeğinin bir kısmı, sonuçta kişi olarak varolan üst düzey­deki topluluğa aittir, ve bu artı-emek, kabile vb. içinde, bir payı gerçek despot için, bir payı kabilenin hayalî ruhu, tanrı için, birliğin mutlulu­ğuna yapılan ortak çalışmayla sağlanır. Oysa bu ortaklaşa mülkiyet biçimi, çalışma içinde gerçekten gerçekleşmesi ölçüsünde farklı biçim­de ortaya çıkabilir: ister küçük topluluklar, birbirlerinden bağımsız olarak, birbirleriyle yanyana, bitkisel bir yaşam sürdürsünler; ister kişisel birey kendisine ayrılmış olan toprak üzerinde, ailesiyle birlikte bağımsız olarak çalışsın; (bir yandan ortak yedekler, tıpkı sigorta için, bir yandan topluluğun, savaş için, ibadet için vb. topluluk olarak giderlerini karşılamak için belirli bir çalışma; senyör egemenliği örne­ğin Slav komünlerinde, Romenlerde vb. en ilkel anlamda bulunur. Köleliğe vb. geçiş ilkin burada olur); ister Meksika’da, ve özellikle Peru’da, eski Keklerde ve bazı Hintli kabilelerde olduğu gibi, birlik, hâlâ, bizzat emeğin ortaklaşa niteliğini kapsayan biçimlenmiş bir sis­tem oluşturabilmiş olsun. Ayrıca, kabile yapısı içersindeki bu ortaklaşa nitelik daha çok bir başka biçimde görülebilir: birlik, o zaman ailenin [sayfa 351] bir reisi tarafından ya da ailenin başlan arasındaki ilişki olarak temsil edilir. Topluluğun daha az ya daha çok, despotik ya da demokratik bir biçim alması buna bağlıdır. Sulama kanalları Asyalı halklarda çok önem­lidir, ulaşım araçları vb. gibi emek yoluyla gerçek mülk edinmenin ortaklaşa koşullan, bu durumda üst birliğin –alt toplulukların üstün­de yeralan despotik hükümetin– eseri olarak görülecektir. Gerçek anlamda kentler, bu köylerin yanında, ancak dış ticaret için özellikle elverişli olan, ya da devletin başının ve satraplarının152* gelirlerini (artı-ürünü) emek karşılığında değiştikleri, onu emek fonları olarak harca­dıkları noktalarda kurulur.
      ||52| İkinci biçim –ki, birincisi gibi, yerel, tarihsel, vb. bakımdan önemli değişikliklere uğramıştır–, daha dinamik, tarihsel bir yaşamın, ilkel kabilelerin yazgılarının ve uğradıkları değişikliklerin ürünüdür – ve burada da ilk önkoşul topluluktur, ama, bireyler, öz olarak, salt raslantıyla oluşmuş ya da ancak tamamıyla doğal bir tarzda oluşan parçalardan meydana gelmiş değildir – burada da temel kır değil, kırsal insanların (toprak sahiplerinin) daha önce yaratmış bulunduğu, yerleşim yeri (merkez) olan kenttir. İşlenmiş tarlalar, kırın basit bir eklentisi olan köyün değil, kentin arazisi olarak görünür. Toprağın niteliği gereği –onun işlenmesine ve onun gerçekten mülk edinilmesi­ne karşı çıkarabileceği engeller ne denli büyük olursa olsun–, canlı bireyin inorganik doğası olarak, onun atelyesi, çalışma aracı, emeğinin nesnesi ve öznenin geçim aracı olarak hiçbir engel çıkarmaz. Topluluğun karşılaştığı güçlükler, yalnızca toprağı daha önce işgal etmiş olan, ya da işgal ederken topluluğu sarsan öteki topluluklardan gelebilir. Bu yüzden savaş herkesi ilgilendiren büyük bir görev, büyük bir kolektif uğraştır, ya canlı varlığın nesnel koşullarına sahip olmak, ya da bu sahip olunanı korumak ve sürdürmek için gereklidir. Aileler tararın­dan oluşturulan komün, bu nedenle, daha baştan, savaşçı temeller üzerinde, savaşçı, askerî bir güç olarak örgütlenir, ve bu, onun mülk sahibi olarak varoluşunun koşullarından biridir. Konutların kentlerde yoğunlaşması, bu savaşçı örgütlenmenin temelidir. Kabile yapısının niteliği, soyların üst ve alt gruplar olarak farklılaşmasına yolaçar, fark­lılaşma, egemenlik altına geçmiş kabilelerin vb. kaynaşmasıyla daha da ilerler. Ortak mülkiyet –devlet mülkü, ager publicus153* olarak– burada özel mülkiyetten ayrıdır. Bireyin topluluktan ayrı olarak mülk sahibi olmadığı, yalnızca zilyed olduğu birinci durumun tersine, bura­da, bireyin mülkiyeti, doğrudan komünal mülkiyet değildir. Gerçekte, bireysel mülkiyeti değerlendirmek için –örneğin Doğunun sulama sisteminin gerektirdiği gibi– ortaklaşa emek gerektirmeyen durumlar [sayfa 352] çıkar; kabilenin tamamıyla ilkel olan niteliği tarihin hareketiyle ya da göçle parçalanabilir; ayrıca, kabile ilk yerleşim yerinden ayrılıp yaban­cı topraklan işgal edebilir, böylece yepyeni çalışma ve bireyin enerjisini daha da geliştirme koşulları içine girebilir. Bu gibi etmenler ne denli etkin olursa –ve bu yüzden de kabilenin komünal niteliği dış dünyaya karşı ne denli olumsuz bir birlik olarak görünürse ve görünmek zorundaysa– bireyin işlenmesi özel olarak kendisine ve ailesine ait olan toprağın –belirli bir toprak parçasının– özel sahibi durumuna gelme­sini sağlayan koşullar da o denli çok çıkar. Topluluk –devlet olarak–, bir yandan bu özgür ve eşit özel mülk sahiplerinin birbirleriyle olan ilişkileri, dışa karşı onların birliği, ve aynı zamanda da güvenceleridir. Topluluk sistemi, üyelerinin çalışan toprak sahiplerinden, tarla sahibi köylülerden oluşması olgusuna dayanmaktadır; ama bunların bağım­sızlıkları da, aynı ölçüde topluluk üyeleri olarak karşılıklı ilişkilerine, ortak gereksinimler ve ortak şan vb. için ager publicus’un güvence altı­na alınmasına dayanmaktadır. Bir bireyin topluluğun üyesi olması, burada, gene, onun toprak sahibi olması anlamına gelir, ama topluluk üyesi olarak birey, özel mülk sahibidir. Öte yandan, kendi özel mülküyle olan ilişkisi, hem toprakla olan ve hem de topluluğun bir üyesi olarak kendi varlığı ile olan bir ilişkidir, ve bir üye olarak varlığının sürdürülmesi, topluluğun da varlığının sürdürülmesidir, ve vice-versa154* vb.. Çünkü toplulukta, daha şimdiden tarihin fiilî bir ürünü olmakla kalmayıp, böyle olduğunun bilincinde olunsa bile, öyleyse, bir kökene sahip olduğu için, toprak mülkiyetinin –yani çalışan öznenin emeğinin kendisine ait olan doğal koşullarıyla ilişkisinin– önkoşulunu buluruz, ama bu “ait oluş”, kendisinin, devletin bir üyesi olarak varlığı, devletin varlığı ile –dolayısıyla tanrısal vb. sayılan bir önkoşul aracılığı ile– sağlanmaktadır.155* Kırın arazi haline gelmesiyle, kentte bir yoğunlaşma olur; doğrudan tüketim için çalışan küçük çiftçi, eşlerin ve kızların evdeki yan uğraşları olduğu imalat (eğirme ve dokuma) ya da yalnızca birkaç dalda bağımsız bir varlık sağlayan zanaat (fabri156* vb.). Bu top­luluğun sürekliliği, özgür kendi kendine yeterli köylüler arasında eşitli­ğin ve mülklerinin sürekliliğinin koşulu, kendi emeklerinin korunmasını [sayfa 353] gerektirir. Onlar, emeğin doğal koşulları karşısında, mülk sahipleri olarak hareket ederler; ama bu koşullar, kişisel emek aracılığıyla, dur­madan, bireyin kişiliğinin gerçek koşulları ve nesnel öğeleri olarak yaratılmak zorundadırlar. Öte yandan, bu küçük savaşçı topluluğun eğilimi, onu bu sınırların ötesine götürür, vb. (Roma, Yunanistan, Yahudiler vb.). “Kahinler” diyor Niebuhr, “Numa’ya kendisinin seçil­mesine ilişkin tanrıların onayı konusunda güvence verdiklerinde, din­dar kralın ilk düşündüğü şey tanrılara ibadet değil, insancıl bir şey oldu. Romulus tarafından savaşta kazanılmış olan ve işgale terkedil­miş bulunan topraklan dağıttı: Terminos’a* tapınmayı getirdi. Bütün eski yasa koyucular, ve hepsinden çok da Musa, erdem, adalet ve iyi ahlak konusunda yaptıkları düzenlemelerdeki basanlarını, toprak mülkiyetine, ya da hiç değilse olabildiğince çok sayıda yurttaş için güvenli, miras yoluyla geçen toprak tasarruflarına dayandırdılar.” (Rom. Tar,, c. I, 245, 2. baskı.157) Birey yaşamını kazanmada öyle koşullar içinde bulunmaktadır ki, servet edinmeyi değil, kendi kendine yeterli olma­yı, kendisini topluluğun bir üyesi olarak yeniden-üretmeyi; toprak parçası­nın sahibi olarak ve, bu sıfatla, komünün bir üyesi olarak kendisinin yeniden-üretilmesini amaçlamaktadır. Komünün sürekliliği, bütün üyele­rinin fazla-zamanlan komüne, savaş çalışmalarına vb. ait olan kendi kendine yeterli köylüler olarak yeniden-üretilmeleridir. Kişinin kendi emeğine sahip olması, emek koşullarına sahip olması ile –askerlik hizmeti, vb. biçiminde üyelerinin artı-emekleriyle güvence altına alı­nan komünün varlığının yanında güvence altına alman toprak parçası ile– sağlanır. Topluluk üyesinin kendisini yeniden-üretmesi, servet üreten emeğe katılarak değil, birliği, dışa ve içe karşı korumayı amaçla­yan (gerçek ya da hayalî) komünal çıkarları hedefleyen emeğe katıla­rak olur. Mülkiyet quiritorium’dur,158* Romalıdır, özel toprak sahibi, Romalı olduğu için öyledir, ama Romalı olmakla da, özel toprak sahi­bidir.
      ||53| Çalışan bireylerin, topluluğun kendi kendine yeterli üyeleri emeklerinin doğal koşulları içersindeki mülkiyetlerinin bir [başka] biçimi, cermenik mülkiyet biçimidir. Topluluk üyesi burada, bu sıfatıy­la, özgül Doğu biçiminde olduğu gibi, ne ortaklaşa (kolektif) mülkiye­tin mülk ortağıdır (mülkiyetin ancak komünal mülkiyet olarak bulun­duğu yerde, birey olarak üye, bu sıfatıyla, ister miras yoluyla olsun ister olmasın, bunun ancak bir kısmının zilyedidir, çünkü mülkiyetin hiçbir parçası hiçbir üyenin kendisine ait olmayıp, topluluğun ancak [sayfa 354] doğrudan parçası olarak, dolayısıyla topluluktan ayrı olarak değil, onunla doğrudan birleşmiş olan bir kimse olarak onundur. Dolayısıyla, bu birey yalnızca bir zilyeddir. Varolan şey yalnızca ortaklaşa mülkiyet ve özel zilyeddir (tasarruftur). Tarihsel ve yerel vb. durumlar bu zilyedin (tasarrufun) niteliğini, emeğin özel zilyed (tasarruf) sahibi tarafından159* tecrit olunmuş bir biçimde harcanmasına veya onun da topluluk ya da bu belirli topluluğun üstünde yeralan birlik tarafından belirlenmesine bağlı olarak, ortaklaşa (kolektif) mülkiyetle olan ilişkisi bakımından çok çeşitli biçimlerde değiştirilebilir); ne de toprak, Roma, Yunan biçi­minde (kısaca klasik antikite biçimi) olduğu gibi, topluluk tarafından işgal edilmiştir, Roma toprağıdır: [klasik antikitede işgal edilen] topra­ğın bir kısmı, topluluk üyelerinden ayrı, çeşitli biçimlerde ager publicus olarak topluluğa kalır; geri kalanı dağıtılır ve her toprak parçası bir Romalının özel mülkü, malikanesi, laboratuvardan ona düşen pay olduğu için Romalıdır; ama aynı zamanda, kendisi de, ancak Roma topraklarının bir kısmı üzerindeki bu egemenlik hakkına sahip olduğu ölçüde bir Romalıdır. <Antikitede kent zanaatları ve ticaret horlanmak­ta, ama tarım yüceltilmekteydi; ortaçağda tam tersi oldu>160 <Zilyedlik yoluyla ortak toprağı kullanma hakkı, başlangıçta patrisyenlere aitti, ki bunlar da bu hakkı daha sonra, kendi malikanelerindeki korunuklara [Klienten] verdiler; ager publicus içinde bir mülkü devretme yalnızca pleblere aitti; bütün ferağlar pleblerin lehine ve ortak topraktan bir pay karşılığı tazminat. Kent duvarlarını çevreleyen alanı dışta tutacak olur­sak, gerçek anlamda kırsal mülkiyet, başlangıçta, yalnızca pleblerin elin­deydi (kırsal topluluklar daha sonra dahil oldular).>161 <Quiritorium mülkiyetinin de gösterdiği gibi, köylülerin tamamı olarak Roma pleblerinin temeli. Eskiler, tarımı, özgür insana yakışır uğraş, askerin okulu olarak, oybirliği ile yüceltirlerdi. Ulusun eski kökeni tarımla korun­maktadır; o, yabancı tüccarların ve zanaatçıların yerleştikleri, yerlilerin kazanç umuduyla göç ettikleri kentlerde değişmektedir. Köleliğin olduğu yerde, azat edilen kimse geçimini böyle uğraşlarda arar, çoğu kez de servet biriktirir: demek ki antikitede böyle uğraşlar genel olarak bunların ellerindeydi ve bu yüzden de yurttaşlara yakışmazdı: demek ki zanaatçının tam yurttaşlığa kabulü görüşü tehlikeli bir işti (eski Yunanlılar, bir kural olarak, onları bunun dışında tutarlardı). “oudeni gar exhn Rwmaiwn oute caphlon oute ceirotecn eceiv.”162* Eskilerin ortaçağ kent tarihinde olduğu gibi, lonca gururu [sayfa 355] diye bir şeyden haberleri yoktu; loncalar [aristokratik] soylara üstün geldikçe, savaşçı ruhu burada bile azaldı ve sonunda bütünüyle yokoldu; ve sonuçta, onunla birlikte, kentlerin saygınlığı ve özgürlüğü de.>163 <Eski devletlerin kabileleri iki farklı ilkeye göre kuruluydu: ya akrabalık bağına göre, ya da yerleşim yerine göre. Akrabalık üzerine kurulmuş kabi­leler tarihsel bakımdan yerleşim yerine göre olanlardan önce gelmişler, ve hemen her yerde yerleri, bu ikinciler tarafından alınmıştır. Bunların en aşırı ve katı biçimi, birbirlerinden ayrı, iç-evlenme hakkının bulun­madığı, çok farklı statülere sahip; her birinin bir ötekine yasaklanmış değiştirilmez bir uğraşa sahip olduğu kast düzeniydi. Yerleşim yerine göre oluşmuş kabileler, başlangıçta, bölgenin eyalet [Gaue] ve köy olarak bölünmesine tekabül ediyordu; öyle ki, Kleisthenes zamanında, Afrika’da, bir köye yerleşen herhangi bir kimse, o köyün demostes’i164* olarak, ve o köyün ait olduğu bölgenin phyle’sinin165* bir üyesi olarak kaydedilirdi. Ama, onun soyundan gelenler, kural olarak, oturulan yere bakılmaksızın, aynı phyle’de ve aynı demos’ta. kalırlar, ve böylelik­le bu bölünmeye ecdattan gelme bir görünüm verirlerdi.166 Romalı soy­lar, [birbirlerine] kanla bağlı değillerdi; Çiçero, özgür insanları, soyun ortak adını ekleyerek belirtir.167> <Roma genslerinin üyelerinin ortak sacra’ları168* vardı, ama bunlar daha sonra (daha Çiçero döneminde), ortadan kalkmışlardı. Vasiyet bırakmadan ya da yakını bulunmadan ölen bir ortak akrabanın varlığını ortaklaşa miras edinme, en uzun süre korunan şey oldu. En eski zamanlarda, gens üyeleri, olağanüstü bir yük altında bulunan ortak-akrabalara yardımcı olmakla yükümlüydüler.169 (Bu, Almanlarda başlangıçta, giderek hemen her yerde, ve daha uzun süre Dithmarsen’ler arasında yaşamıştır.)170 Gentesler,171* uzlaşmış topluluklardan meydana geliyordu,172 eski dünyada soyların daha genel örgütlenme biçimi yoktu.173 Galler’de de soylu Campbell’ler ve onların vasalları bir klan oluştururlar.174> Patrisyen, topluluğu daha üst bir düzeyde temsil ettiğinden, kendisi ager publicus’un possessor’u175* olur, [sayfa 356] ve onu kendi himayesi altında bulunanların vb. aracılığı ile kullanır (ve aynı zamanda onu adim adım mülk edinir). Cermenik topluluk kentte yoğunlaşmamıştır; salt bu yoğunlaşma sayesinde kent –kırsal yaşa­mın merkezi, kırsal emekçilerin oturma yeri ve askerî harekatların yönetim merkezi olarak– topluluğa, bu sıfatıyla, tek tek üyelerinin varlıklarından ayrı bir dışsal varlık kazandırır. Klasik antikitenin tarihi, sitelerin tarihidir, ama toprak sahipliğine ve tarıma dayanan kentlerin; asyatik tarih, kent ve kırın bir tür farklılaşmamış birliğidir (tam anla­mıyla büyük kent, yalnızca gerçek ekonomik yapının üzerine oturtul­muş bir hükümdarlık karargahı olarak görülmelidir); ortaçağ (cerme­nik dönem), tarihin mekanı olarak kır ile başlar ve daha da gelişmesi kent ile kırın karşıtlığından geçer; modern [çağ], kırın kentleşmesidir, eski çağda olduğu gibi kentin kırlaşması değil.176*
      ||V-1| Kentte toplanma, topluluğa, bu sıfatıyla, iktisadi bir varlık kazandırır; kentlerin salt kent olarak varlığı ayrı ayrı evlerin salt çoğal­masından farklı bir şeydir. Burada bütün, yalnızca onu oluşturan par­çalarının toplamı değildir. Bu, bir tür bağımsız organizmadır. Her bir aile başının birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılan ormanlarda yerleş­tiği177 Cermenlerde, topluluk, dış görünümü bakımından da, üyelerinin her keresinde salt biraraya gelmeleri sayesinde varolur, kendinde-birlikleri, soydan, dilden, ortak geçmiş ve tarihten, vb. gelmiş olsa da. Topluluk, bu yüzden, birarada-oluş [Verein] olarak değil, biraraya-geliş [Vereinigung] olarak; birlik [Einheit] olarak değil, bağımsız özneleri top­rak sahipleri olan bir anlaşmaya dayanan birleşme [Einigung] olarak görünür. Bu yüzden, topluluk gerçekte klasik antikitede olduğu gibi, bir devlet, ya da politik yapı olarak varolmaz, çünkü kent olarak varolma­mıştır. Eğer topluluk gerçek bir varlığa kavuşacaksa, özgür kırsal top­rak sahipleri bir meclis toplamalıdırlar,178 oysa Roma’da, örneğin, bu, böyle meclislerin dışında bizzat kentin bulunuşunda ve onun başına resmî görevlilerin getirilmiş olmasında, vb. varolmuştur. Tek tek birey­lerin mülkiyetine karşıt olarak, ager publicus’un, ortak toprağın ya da halk toprağının Cermenler arasında da görüldüğü doğrudur. Bunlar, bu belirli biçimleri içersinde bir üretim aracı olarak hizmet edeceklerse, bölünemez olan av alanları, ortak otlaklar ya da koruluklardan vb. oluşurlar. Ne var ki, Roma’daki gibi, örneğin, özel mülk sahiplerinin –ki bunlar, plebler gibi, ager publicus’tan yararlanmanın dışında bıra­kıldıkları ya da mahrum edildikleri ölçüde gerçekten özel mülk [sayfa 357] sahipleridirler– yanısıra varolan bu ager publicus, devletin özel iktisadi varlığı olarak ortaya çıkmaz. Tersine, ager publicus, Cermenlerde, daha çok, bireysel mülkiyetin salt bir tamamlayıcısı olarak görünür, ve bir kabilenin ortak mülkü olarak düşman kabilelere karşı korunduğu kadarıyla bir mülk sayılır.179 Bireyin özel mülkiyeti, topluluk aracılığıy­la değil, tersine, topluluğun ve komünal mülkiyetin varlığıyla, bağım­sız öznelerin aracılığıyla, yani onların karşılıklı ilişkileri aracılığıyla gerçekleşir görünür. Tek tek her ev, temelde, kendisi için bağımsız bir üretim merkezi (salt kadınların evdeki yan uğraşı olarak imalat, vb.) oluşturan iktisadi bir bütünsellik içerir. Antik dünyada iktisadi bütün, arazisiyle birlikte sitedir; Cermenik dünyada, bu, birçok toprak sahibi­nin toplanması değildir, ama bağımsız birim olarak ailenin, sahibi olduğu toprakta ancak bir nokta gibi kendini gösteren ayrı olarak yapılmış konutunun yeridir. Asyatik biçimde (en azından çoğu durum­da), mülkiyet değil, yalnızca bireyin zilyedliği vardır; gerçek anlamın­da asıl mülk sahibi topluluktur – öyleyse mülkiyet, ancak toprağın ortaklaşa mülkiyeti olarak vardır. Antikitede (en klasik örnek olarak, en katıksız ve belirgin biçim olarak Romalılarda), özel toprak mülkiyetiy­le çelişen bir devlet toprak mülkiyeti biçimi vardır, öyle ki, ilki ikincisi aracılığıyla gerçekleşmekte, ya da ikincisi ancak bu ikili biçim içinde varolmaktadır. Özel toprak sahibi, bu yüzden, aynı zamanda bir kent yurttaşıdır. Ekonomik açıdan, kent yurttaşlığı şu basit biçime indirge­nebilir: bir kentte oturan köylü. Cermenik biçimde, köylü, bir devletin yurttaşı değildir, yani bir kent sakini değildir; temeli, tecrit olunmuş, bağımsız aile konutudur ve bu da, aynı kabileden gelme aynı biçimde öteki aile konutları ile olan bağla ve onların karşılıklı bağlılıklarını sağlayan savaş, din, yasal anlaşmazlıkların çözümü, vb. amaçlarıyla zaman zaman biraraya gelmeleriyle güvence altına alınır. Burada, bireysel toprak mülkiyeti komünal toprak mülkiyetinin karşıt biçimi olarak ortaya çıkmadığı gibi, onun sağladığı ortamda da ortaya çık­maz, tersine. Topluluk, ancak, bireysel toprak sahiplerinin, toprak sahipleri olarak giriştikleri karşılıklı ilişkilerle varolur. Komünal mül­kiyet, bu sıfatla, ancak geleneksel bireysel yerleşmelerin ve toprağı bireysel sahiplenmelerinin ortak bir tamamlayıcısı olarak ortaya çıkar. Topluluk, ne bireyin yalnızca bir ilineği olarak göründüğü tözdür, ne de bireyin özel gereksinimlerinden farklı olarak ya da, daha önce özel varlığını oluşturan kent toprağında topluluk üyesinin özel ekonomik varlığından farklı olarak, kentin ve onun kentsel gereksinimlerinin varlığında temsil edildiği gibi, genel olarak varolan bir birliktir; ama, bir yandan, topluluk, bireysel mülkiyete öngelen dilin, kanın vb. birliğinin [sayfa 358] kendisidir: öte yandan, gerçek varlık olarak, o, ancak, topluluğun amaçlan için ve her bireysel mülk sahibinin, (Roma’da olduğu gibi) devletin temsilcisi olarak değil, mülk sahibi olarak yararlandığı ortak kullanılan av alanlarının, otlakların vb. ayrı bir iktisadi varlık olması ölçüsünde, fiilî olarak varolan meclisleriyle vardır; kentte tek tek üyeler olarak kendi başına ayrı bir varlığa sahip bulunan mülk sahipleri birli­ği değil, bireysel mülk sahiplerinin gerçek ortak mülkiyetidir.
      Burada önemli olan nokta şudur: toprak mülkiyetinin ve tarımın iktisadi düzenin temelini oluşturduğu ve dolayısıyla iktisadi amacın kullanım-değerlerinin üretilmesi, yani bireyin, temelini oluşturduğu kendi topluluğu ile bazı belirli ilişkiler içersinde yeniden-üretildiği bütün bu biçimlerde şunları buluyoruz: 1° Emeğin doğal koşulunun, yerin, ilkel emek aracı olarak, hem laboratuvar ve hem de onun ham­madde deposu olarak emek aracılığıyla değil, emeğin önkoşulu olarak maledinilmesi. Birey, emeğin nesnel koşullarını, basitçe kendi malı, bunlar sayesinde gerçekleşen öznelliğinin inorganik doğası olarak algı­lar; emeğin başlıca nesnel koşulu, bizzat emek ürünü olarak ortaya çıkmaz, doğa olarak zaten vardır; bir yanda canlı birey, ||2| öte yanda ise kendisinin yeniden-üretilmesinin nesnel koşulu olarak yer. 2° Toprakla, yeryüzeyiyle olan bu ilişki, çalışan bireyin, bir aracılıkla sağlanan, mül­kiyeti olarak algılanır – öyleyse, birey, bu soyutlamada, çalışan birey olarak a priori görünmez, ama o, eylemine öngelen ve onun salt bir sonucu olarak ortaya çıkmayan, kendi varlığının, bu varlığın gelişme­sinin vb. biyolojik süreci içersinde kuşkusuz yeniden-üretilen derisi, duyusal organları gibi aynı nitelikte olan bir kabilenin vb. üyesi olarak doğal varlığının yeniden-üretiminin –doğal varlığın aracılığıyla, tarihsel olarak az ya da çok gelişmiş, az ya da çok değişmiş bir toplulu­ğun üyesi olarak bireyin doğal varlığının yeryüzeyiyle hemen başlamış ilişkisinin– bu sürecine öngelen bir önkoşul da olan varlığın nesnel bir biçimi olarak yeryüzeyinin, mülkiyetine sahip olur. Yalıtılmış birey nasıl konuşamazsa, bir toprağı mülk de edinemez. Kuşkusuz, hayvan­ların yaptığı gibi, bir öz olarak beslenebilir. Toprağa mülk gözüyle bakılması, her zaman, toprağın kabile ya da topluluk tarafından azçok ilkel ya da tarihsel olarak gelişmiş bir biçimde, barışçıl yoldan ya da zor kullanılarak işgal edilmesiyle ortaya çıkar. Burada birey, salt özgür emekçi olarak belirdiği nokta-gibi yalıtıklık [Punktualitat] içinde hiçbir zaman görünmez. Emeğinin nesnel koşullarının kendisine ait olduğu varsayılırsa, kendisinin de, öznel olarak emeğin nesnel koşullarıyla ilişkisini sağlayan bir topluluğa ait olduğu varsayılır. Emeğin nesnel koşullarıyla olan ilişkisi, topluluk üyesi olarak varolması ile sağlanır; öte yandan, topluluğun gerçek varlığı, emeğin nesnel koşulları üzerin­deki mülkiyetinin özgül biçimi ile belirlenir. Bir topluluk içinde [sayfa 359] bulunması sayesinde sağlanan bu mülkiyet, yaktık bireye, toprağın yalnızca salt zilyedini verip ve mülkiyetim vermeyen ortaklaşa mülkiyet olarak görünebilir – ya da devlet mülkünü özel mülkün önkoşulu yapacak biçimde birarada yanyana varolan devlet ve özel mülkün ikili biçimi olarak görünebilir, öyle ki, yalnızca kent yurttaşı, bir özel mülk sahibi­dir ve öyle olmalıdır, oysa, öte yandan, kent yurttaşı olarak mülkü, aynı zamanda, ayrı bir varlığa sahiptir – son olarak, komünal mülki­yet özel mülkiyetin salt bir tamamlayıcısı olarak görünür, ki bu durum­da ikincisi temeli oluşturur; bu durumda topluluk, üye meclisinin, ve üyelerin ortak amaçlarla biraraya gelmelerinin dışında bir varlığa sahip değildir. Komün ya da kabile üyelerinin kabile toprağı ile –üze­rine yerleşmiş oldukları yeryüzeyiyle– olan ilişkilerinin bu farklı biçimleri, kısmen kabilenin doğal niteliğine, kısmen kabilenin kendi toprak mülkiyetini gerçekten kullandığı, yani emek yoluyla onun ürünlerim mülk edindiği iktisadi koşullara, yani iklime, toprağın fizik­sel niteliklerine, topraktan fiziksel olarak koşullandırılmış yararlanma biçimine, düşman ya da komşu kabilelerle olan ilişkilere, ve göçlerin, tarihsel olayların, vb. getirdiği değişikliklere bağlı olacaktır. Topluluğun eski biçimde varolmayı sürdürmesi için, üyelerinin, önceden varsayı­lan nesnel koşullarda yeniden-üretilmeleri gerekir. Bizzat üretim, nüfusun artması (ki bu olgu, üretimin kendi öğesidir), zorunlu olarak, bu koşulları adım adım kaldırır, onları yeniden-üreteceğine yok eder vb., ve böylelikle topluluk, üzerine dayandığı mülkiyet ilişkileriyle birlikte yitip gider. En dirençli olan ve en uzun süre dayanan zorunlu olarak asyatik biçimdir. Bu, onun dayandığı temel ilkeden, yani bireyin topluluktan bağımsız olmayışından; üretim devresinin kendi kendine yeterli oluşundan, tarımla imalatın birliğinden, vb. ileri gelir. Her bir birey, toplulukla olan ilişkisini değiştirecek olursa, hem topluluğu ve hem de onun iktisadi önkoşulunu değiştirir ve temellerim yok eder; aynı biçimde, bu iktisadi önkoşulun kendi diyalektiği sonucu değişme­si – yoksullaşma, vb., özellikle savaş ve istilanın etkisi, örneğin Roma’da, bu, bizzat topluluğun iktisadi koşullarının zorunlu bir par­çası olduğu halde, topluluğun dayandığı gerçek bağlan kopartır. Bütün bu biçimlerde, her bir birey ile topluluk arasında önceden varsa­yılan –azçok doğal, azçok tarihsel ama gelenekleşmiş– ilişkilerin ve, hem emeğin koşullarıyla olan ilişkisi bakımından ve hem de birlikte çalıştığı kişilerle, aynı kabileden öteki kişilerle vb. olan ilişkisi bakımın­dan, birey için önceden saptanmış belirli, nesnel bir varlığın yeniden-üretimi, gelişmenin temelidir; dolayısıyla, bu gelişme daha baştan sınırlıdır, ama bu sınır bir kez aşıldı mı, çürüme ve çözülme başlar.180 [sayfa 360] Romalılarda görüldüğü gibi, köleliğin gelişmesi, toprak mülkiyetinde yoğunlaşma, değişim, para ekonomisi, istila, vb.. Ama gene de, bütün bu öğeler temelle bağdaşabilir bir noktaya kadar yeralıyorlardı, ve bu temelin yalnızca masum uzantıları oluyorlar ya da onun ortaya çıkar­dığı kötüye kullanmalardan ibaret kalıyorlardı. Demek ki burada, belirli bir çerçeve içersinde, büyük gelişmeler kendini gösterebilir. Bireyler büyük görünebilir. Ama bireyin ya da toplumun özgürce ve eksiksiz olarak gelişmesi düşünülemez, çünkü böyle bir gelişme, baş­langıçtaki ilişkilerle çelişir.181
      ||3| Antikitede, en üretken toprak mülkiyet biçiminin hangisi oldu­ğu, en büyük serveti hangisinin yarattığı konusunda tek bir araştırma­ya rastlamıyoruz. Caton, tarlaların en kârlı biçimde nasıl işletilecekle­rini araştırmış olsa da,182 hatta Brütüs en yüksek faizle borç para vermiş olsa da,183 üretimin amacı olarak ortaya çıkmaz. Sorun her zaman en iyi yurttaşları hangi mülkiyet tarzının yarattığıdır. Kendi başına bir amaç olarak servet, yalnızca, ortaçağ toplumundaki yahudiler gibi eski dün­yanın gözeneklerinde yaşayan birkaç tüccar halk –ulaşım ticaretini tekellerinde bulunduranlar– arasında görülür. Çünkü servet, bir yan­dan, insanın özne olarak karşılaştığı ve şeylerde, maddi ürünlerde, gerçekleşen bir nesnenin bir bölümüdür. Öte yandan ise, bir değer olarak, egemenlik amacıyla değil, kişisel zevk, vb. amacıyla başkaları­nın emekleri üzerinde kurduğu kaba kumandadır. İster şeyleştirilmiş figür olsun, ister bireyin dışında kalan ve raslansal olarak onun yanın­da yeralan nesne aracılığıyla gerçekleşen bir ilişki olsun, servet, bütün biçimlerde, bir nesne biçiminde ortaya çıkar. Böylece (ne kadar dar ulusal, dinsel ya da siyasal bir tanımlama içinde olursa olsun) insanın her zaman üretimin amacı olarak göründüğü eski anlayış, insanın amacının ürerim, ve üretimin amacının da servet olduğu modern dünya ile karşılaştırıldığında çok daha yüce görünür. Ama aslında dar burjuva biçim kaldırılıp atıldığında, servet, bireylerin evrensel değişim yoluyla yaratılan gereksinimlerinin, yeteneklerinin, zevklerinin, üret­ken güçlerinin vb. evrenselliğinden başka nedir ki? İnsanın, doğa güç­leri –insanlığın kendi doğasının olduğu kadar “doğa” denen şeyin de güçleri– üzerindeki egemenliğinin eksiksiz gelişmesinden başka nedir ki? Daha önceden saptanmış bir ölçekle ölçülemeyen tüm insan güçlerinin gelişmesini, bu gelişmenin bütünlüğünü kendinde bir amaç haline getiren daha önceki tarihsel gelişme dışında hiçbir önkoşulu gerektirmeksizin, insanın yaratıcı yeteneklerinin mutlak olarak [sayfa 361] geliştirilmesi değildir de nedir? Bu, insanın, kendisini herhangi bir belirlen­miş biçimde yeniden-üretmeyip, ama kendi bütünlüğünü üretmesin­den başka nedir ki? Geçmiş tarafından oluşturulmuş bir şey olarak kalmaya uğraşmayıp, ama mutlak oluş deviniminde olmasından başka nedir ki? Burjuva iktisadında –ve bunun tekabül ettiği üretim evresin­de– insanın içinde yatanın bu eksiksiz geliştirilmesi, toptan yabancı­laşma olarak, ve tüm sabit, tekyanlı amaçların yok edilişi de kendinde amacın tümüyle dışsal bir zorlamaya kurban edilişi olarak görünür. Bu yüzden antikitenin çocuksu dünyası bir bakıma daha yüce gibi görünür;184 ve kapalı bir yapı, biçim ve belirli sınırlamalar arandığı sürece de öyledir. Eskilerin dünyası sınırlı bir tatmin sağlar, oysa modern dünya tatminsiz bırakır, ya da kendi kendisiyle tatmin olmuş göründüğünde ise, bayağılaşır.
      Bay Proudhon’un mülkiyetin ekonomi-dışı doğuşu dediği şey –ki bununla toprak mülkiyetini kastetmektedir–, bireyin, emeğin nesnel koşullarıyla, ve her şeyden önce de emeğin doğal, nesnel koşullarıyla olan burjuva-öncesi ilişkisidir – çünkü, çalışan özne nasıl bir doğal birey, bir doğal varlıksa, emeğinin ilk nesnel koşulu da doğa, yeryüzü olarak, kendisinin inorganik bedeni olarak görünür. Bizzat kendisi organik beden olmakla kalmaz, bir özne olarak inorganik doğadır da. Bu koşul kendi yarattığı bir şey değil, hazır bulduğu bir şeydir; doğada varolan ve kendisinin de varsaydığı bir şey. Tahlilimizi sürdürmezden önce bir nokta daha: bizim Proudhon, sermayeyi ve ücretli emeği –mülkiyet biçimleri olarak– ekonomi-dışı oluşa sahip olmakla suçla­yabilirdi ve suçlamalıydı da. İşçinin kendi emeğinin nesnel koşullarını kendinden ayrı bir şey olarak, sermaye olarak bulduğu ve kapitalistin de emekçileri mülksüz, soyut emekçiler olarak bulduğu için, değer ile canlı emek arasındaki bu değişim –bu ilişkiyi yeniden-üreten ve onun nesnel boyutlarını ve derinliğini belirleyen her ne kadar bizzat serma­ye ve ücretli emek ise de– bir tarihsel süreç halini alır, – bu tarihsel süreç, görmüş olduğumuz gibi, sermayenin ve ücretli emeğin doğuşu­nun tarihini oluşturur. Bir başka deyişle, mülkiyetin ekonomi-dışı doğu­şu, burjuva ekonomisinin tarihsel doğuşundan, ekonomi-politik kate­gorileri tarafından teorik ya da ideal bir biçimde ifade edilen üretim biçimlerinden başka bir şey değildir. Ama burjuva-öncesi tarihin ve onun her evresinin kendi öz iktisadına ve hareketinin iktisadi temeline sahip olduğunu iddia etmek, temelde insan yaşamının, ta baştan beri, iktisadi ilişkiler dediğimiz ilişkileri olan şu ya da bu biçimde üretime –toplumsal üretime– dayandığı yolundaki totolojiyi ifade etmekten başka bir şey değildir. [sayfa 362]
      Üretimin ilk koşulları başlangıçta, (ya da, aynı şey şöyle de denebi­lir: artan sayıda insanın her iki cinsiyet arasındaki doğal süreç yoluyla yeniden-üretilmesi; çünkü bu yeniden-üreme bir yandan nesnelerin özneler tarafından mülk edinilmesi olarak görünüyorsa, öte yandan da, aynı biçimde nesnelerin öznel bir amaç tarafından şekillendirilme­si, ona boyun eğmesi, nesnelerin öznel eylemin sonuçlarına ve hazne­sine dönüştürülmesi olarak görünür) kendi başlarına üretilmiş olamazlar – bunlar üretimin sonuçları değillerdir. Açıklanması gereken şey, canlı ve faal insanların doğa ile metabolik alışverişlerinin inorganik koşulla­rıyla olan birliği, dolayısıyla ne doğayı mülk edinmeleridir, ne de bu bir tarihsel sürecin sonucudur; ||4| ama insan varlığının bu inorganik koşullarının bu faal varlıktan ayrılmasıdır – ancak ücretli emek ile ser­maye arasındaki ilişkide eksiksiz olarak tamamlanan bir ayrılma. Kölelik ya da sertlik ilişkisinde böyle bir ayrılma olmamıştır, ama, burada, toplumun bir kısmı, ötekine, kendisinin yeniden-üretiminin salt inorganik ve doğal koşulları olarak davranmıştır. Kölenin kendi emeğinin nesnel koşullarıyla ilişkisinin hiçbir türünden sözedilemez; ama hem köle, hem serf biçiminde, kendi emeği, sığırın yanısıra ya da toprağın bir eklentisi gibi, üretimin inorganik koşulu olarak öteki doğal varlıklar arasında yeralmıştır. Bir başka deyişle: ne denli kendisi tara­fından yeniden-üretilmiş ya da geliştirilmiş olursa olsun, üreticinin canlı bedeni nasıl ki başlangıçta kendisi tarafından belirlenmeyip, ter­sine, kendisinin önkoşulu olarak görünüyorsa, üretimin ilk koşulları da, doğal önkoşullar, üreticinin varlığının doğal koşulları olarak görünür; kendi (fiziksel) varlığı, doğal bir önkoşuldur, kendisi tarafından belirlenmez. Kendi inorganik bedeniymiş gibi davrandığı bu doğal varlık koşulları ikili bir niteliğe sahiptirler: (1) öznel, ve (2) nesnel doğa. O, bir ailenin, bir klanın, bir kabilenin vb. üyesi olarak kendisinin karşısında bulunur – ki bunlar daha sonra, başkalarıyla karışarak ve çatışarak tarihsel olarak farklı bir biçim alırlar; ve, bu grupların üyesi olarak, belirli bir doğayla (diyelim ki bu hâlâ yeryüzeyi, arazidir) ilişkisi, kendi inorganik varlığı, üretiminin ve yeniden-üretiminin koşulu ola­rak algılanır. Topluluğun doğal üyesi olarak, komünal mülkiyete katılır ve bunun belirli bir kısmının zilyedi olur; tıpkı doğuştan Romalı olan bir yurttaş olarak, ager publicus üzerinde (hiç değilse) ideal bir hakkı, ve şu kadar juggera185* toprak üzerinde, gerçek hakkı vb. olması gibi. Mülkiyeti, yani üretiminin doğal önkoşullarına bunlar kendisininmiş gibi davranması, bir topluluğun doğal üyesi olması dolayısıyladır. (Üyelerinin dil vb. dışında ortak bir şeye hatta bunlara bile sahip bulunmadıkları bir topluluk soyutlamasının çok daha sonraki tarihsel [sayfa 363] koşulların ürünü olduğu açıktır.) Örneğin, açıktır ki, her bir bireye göre, ait olduğu dili, ancak bir insan topluluğunun doğal üyesi olarak kendi dili olarak algılar. Dilin tek bir bireyin ürünü olarak düşünülmesi bir saçmalıktır. Ama aynı şey mülkiyet için de geçerlidir.
      Dilin kendisi, bir topluluğun ürünüdür, tıpkı bir başka açıdan top­luluğun kendiliğinden anlaşılır varoluşunun kendisi oluşu gibi. {Ortaklaşa üretim ve ortak mülkiyet, örneğin Peru’da görüldüğü gibi, besbelli ki, ortak mülkiyeti ve komünal üretimi kendi anayurtlarında, Hindistan’da ve Slavlar arasında görülen eski ve basit biçimiyle tanı­yan istilacı kabilelerin getirdikleri ve aktardıkları ikincil bir biçimdir. Aynı şekilde, örneğin Galler’deki Keltler arasında görülen biçim de, istilaya uğrayan daha aşağı düzeydeki kabilelere istilacılar tarafından getirilmiş aktarma, ikincil bir biçim olarak görünmektedir. Bu sistem­lerin bir üst merkezin otoritesi tarafından tamamlanması ve sistematik bir biçimde geliştirilmesi, bunların kökenlerinin eskiye dayanmadığını ortaya kor. Tıpkı İngiltere’ye getirilen feodalizmin, Fransa’da doğal olarak gelişmiş olan feodalizmden biçim olarak daha tam olması gibi.) (Göçebe çoban kabilelerde –ve bütün bu çoban halklar başlangıçta göçebedirler– toprak, bütün öteki doğal koşullar gibi, örneğin Asya steplerinde ve yüksek Asya platolarında ilksel bir sonsuzluk olarak görünür. O, otlağı hayvanlara sunar, sürüler tarafından tüketilir, ve bu da göçebe halkların geçimim sağlar. Bunlar, bu mülkiyeti hiçbir zaman sabitleştirmeseler de, buna kendi mülkleri gözüyle bakarlar. Amerika’nın yabanıl kızılderili kabilelerinin av alanlarının durumu budur: kabile, belirli bir bölgeyi kendi av alanı olarak görür ve onu öteki kabilelere karşı zor kullanarak korur, ya da öteki kabileleri üzerinde hak iddia ettikleri bölgeden sürüp çıkarmaya çalışır. Göçebe çoban kabilelerde, topluluk, gerçekte, göçücü grup, kafile, sürü biçiminde her zaman bir­lik halindedir, ve daha üst ya da daha alt biçimler, bu yaşam tarzının koşullarından çıkıp gelişir. Burada mülk edinilen ve yeniden-üretilen, kabilenin konakladığı her yerde ancak geçici olarak ortaklaşa kullanılan toprak değil, yalnızca sürüdür, bununla birlikte, toprak, geçici olarak konaklanılan her yerde, her zaman ortaklaşa kullanılır.) Topluluğun, kendisininkiler olarak baktığı üretimin doğal koşullarıyla –yani toprak­la– olan ilişkilerinde karşılaşabileceği tek engel, (hemen bir atlayışla yerleşik halklara geçersek) bunlar üzerinde kendi inorganik bedeni olarak daha önce hak iddia eden bir başka topluluktur. Bunun içindir ki, mülkiyetin hem savunulması, hem edinilmesi için savaş, bu ilkel her topluluğun en ilk uğraşılarındandır. (Burada, toprağın ilk mülkiyetin­den sözetmek yeterli olacaktır, çünkü çoban halklarda toprağın doğal ürünleri –f.i186* koyun– üzerindeki mülkiyet, aynı zamanda bunların [sayfa 364] üzerinde dolaştıkları otlakların da mülkiyeti demektir. Toprak üzerin­deki mülkiyet, genel olarak, onun organik ürünleri üzerindeki mülki­yeti de içerir.) <İnsanın kendisi de toprağın organik tamamlayıcısı ola­rak ||5| ve onunla birlikte ele geçirildiğinde, üretimin koşullarından biri olarak ele geçirilmiş olur ve çok geçmeden bütün toplulukların özgün biçimlerini bozan ve değiştiren ve bizzat bunların temeli haline gelen kölelik ve sertlik böyle doğar. Bunun sonucu olarak, basit yapı, böyle­likle, olumsuz bir biçimde belirlenir.>
      Öyleyse mülkiyet, başlangıçta, insanın kendi doğal üretim koşulla­rına kendi mülkü olarak, kendi varlığının önkoşulları olarak davranma­sından; bu koşullara insanın kendisinin doğal önkoşulları ve kendi bedeninin uzantısı olarak davranmasından başka bir şey değildir. Aslında o, kendi üretim koşullarına karşı bir davranış içersinde olma­yıp, bizzat kendisi olarak öznel ve kendi varlığının bu doğal inorganik koşulları içersinde de nesnel olmak üzere, ikili bir varlığa sahiptir. Bu doğal üretim koşullarının biçimleri ikili bir nitelik taşırlar: (1) bir toplulu­ğun üyesi olarak kendi varlığı; dolayısıyla da, ilk biçimi azçok değiş­miş bir kabile olan bu topluluğun varlığı; (2) topluluk sayesinde kendi toprağı gibi davrandığı toprakla olan ilişkisi, toprağın ortak mülkiyeti, aynı zamanda da her bir birey için bireysel zilyed, (tasarruf) ya da topra­ğın ve işlenmesinin ortaklaşa olarak kalması ve yalnızca ürünlerinin bölüşülmesi. (Ama konutlar, vb., bunlar İskitlerin arabalarından ibaret olsalar bile, gene de her zaman her bir bireyin zilyedinde görünürler.) Canlı birey için üretimin doğal bir koşulu, bir doğal toplumun, bir kabi­lenin vb. üyesi olmaktır. Bu, zaten, örneğin, konuştuğu dilin vb. koşu­ludur. Kendi üretken varlığı da ancak bu koşulda olanaklıdır. Bu haliy­le kendi öznel varlığı, kendi laboratuvarı anlamında toprakla kurduğu bütün ilişkiler gibi, bununla da koşullanmıştır. (Mülkiyetin başlangıçta taşınabilir olduğu doğrudur, çünkü insan, özellikle evcilleştirilecek olan hayvanlar da dahil, ilkin toprağın hazır bütün ürünlerine elkoyar. Ne var ki, bu durum bile –avcılık, balıkçılık, hayvancılık, ağaçlardaki meyvelerle yaşama, vb.–, ister sabit bir yerleşim yeri olarak, ya da ister göçerek yaşama, için olsun, ister hayvanların otlağı için olsun, vb., her zaman toprağın sahiplenilmesi anlamına gelir.)
      Öyleyse mülkiyet, bir kabileye (topluluğa) ait olma (onun içinde öznel-nesnel varlığa sahip olma) demektir, ve bu topluluğun toprakla, bireyin inorganik bedeni olarak yeryüzeyiyle ilişkisi sayesinde, bireyin toprakla, üretimin dışsal temel koşuluyla –çünkü toprak aynı zaman­da hammadde, alet ve üründür de– kendi bireyselliğine ait önkoşul olarak, kendi varolma tarzı olarak kurduğu ilişki çıkar ortaya. Biz, bu mülkiyeti, üretim koşullarıyla olan ilişkiye indirgiyoruz. Ama bireyin üre­tim faaliyeti, başlangıçta, doğada hazır bulunan nesnelere tüketim [sayfa 365] amacıyla elkoyarak kendi bedenini yeniden-üretmekle sınırlı olduğu­na göre, niye tüketim koşullarına indirgemiyoruz? Ama bütün çalış­manın yalnızca bulmaya ve keşfetmeye ayrıldığı yerde bile, bu çalışma, çok geçmeden, bir çabayı, bir emeği –avcılıkta, balıkçılıkta ve sürülere bakmakta olduğu gibi– ve özne tarafından bazı yeteneklerin üretilme­sini (yani geliştirilmesini) gerektirir. Dahası, insanın yapacağı tek işin, hiçbir alet olmaksızın (yani üretime yönelik emek ürünleri olmaksı­zın), biçim değişikliği olmaksızın (ki çobanlıkta bile olur) vb., hazır olan şeyleri uzanıp almaktan ibaret olduğu durumlar çok geçicidirler ve bunlar hiçbir yerde, en ilkel durumda bile, olağan olarak görüle­mezler. Ayrıca, üretimin ilk koşulları, meyveler, hayvanlar vb. gibi emek harcanmaksızın, doğrudan tüketilebilir maddeleri de içerir; bunun sonucu olarak, tüketim fonunun kendisi de, başlangıçtaki üretim fonunun oluşturduğu bir parçası olarak görünür.
      Kabile sistemine (ki topluluk başlangıçta bunun içinde çözüşür) dayanan mülkiyetin temel koşulu –kabilenin üyesi olmak– bir başka kabile tarafından istila edilen ve boyun eğdirilen kabileyi mülksüz kılar ve istila edenin yeniden-üretiminin –istilacı topluluğun kendisinin gibi gördüğü– inorganik koşullarının bir parçası haline getirir. Kölelik ve serflik, öyleyse, ancak kabile yapısına dayanan mülkiyetin daha sonraki gelişmeleridirler. Bunlar, zorunlu olarak, bu mülkiyetin bütün biçimlerini değiştirirler. Bunu, en az asyatik biçimde yapabilirler. Bu biçimin üzerine dayandığı, imalat ve tarımın kendi kendine yeterli bir­liğinde, fetih, toprak mülkiyetinin, tarımın tek başına egemen oldukları yerlerdeki kadar gerekli bir koşul değildir. Öte yandan, bu biçim içer­sinde, her bir birey, hiçbir zaman bir mülk sahibi haline gelmeyip, yalnızca bir zilyed olduğuna göre, kendisi, aslında, topluluğun birliğini içeren şeyin mülkü, kölesidir, ve burada kölelik ne emeğin koşullarını ortadan kaldırır, ne de temel ilişkiyi değiştirir.
      ||6| Şu halde artık açıktır ki:
      Mülkiyet, üretim koşullarıyla, (bireyin) ancak kendininmişçesine bilinçli ilişkisi ölçüsünde –ve orada, bu, her bir bireye göre, topluluk tarafından yasa gibi açıklanmış ve güvenceye alınmış ilişkidir– üreti­cinin varlığı, bu nedenle, onun sahip olduğu nesnel koşullar içersinde bir varlık olarak göründüğü ölçüde – mülkiyet, yalnızca ürerimin kendi­siyle gerçekleşmiştir. Gerçek mülk edinme, düşünce bağıntısı içinde değil, bu koşullarla etkinleşen bağıntı içinde gerçekleştirilir: onun öznel eyleminin koşulları olarak gerçekten varlığını ortaya koyan eyle­midir.
      Ama aynı zamanda açıktır ki, bu koşullar değişir. Ancak kabileler üzerinde avlandığı zamandır ki, bir bölge bir av alam haline gelir; ancak tarlaların işlenmesiyledir ki, toprak, bireyin bedeninin bir [sayfa 366] uzantısı haline gelir. Roma kentinin kurulmasından ve çevresindeki topra­ğın yurttaşları tarafından işlenmesinden sonra, topluluğun koşulları eskisinden farklı hale gelmiştir. Bütün bu toplulukların amacı kendi varlıklarını sürdürmektir, yani kendilerini oluşturan bireylerin mülk sahipleri olarak, yani üyelerin birbirleriyle olan ilişkilerini de biçimlendiren ve böylelikle topluluğun kendisini de biçimlendiren aynı nesnel varlık tarzı içersinde, yeniden-üretimleridir. Ama bu yeniden-üretim, aynı zamanda, zorunlu olarak, yeni üretim ve eski biçimin yok edilmesidir. Örneğin her bireyin belli miktarda toprağı elinde bulundurmasının gerektiği durumda, salt nüfustaki artış bile bir engel oluşturur. Eğer bu engel aşılacaksa, kolonizasyon gelişecek ve bu da istila savaşlarını zorunlu kılacaktır. Bununla birlikte köleler vb., ayrıca ager publicus’un genişle­tilmesi, ve böylelikle de topluluğu temsil eden patrisyenlerin artması vb.. Böylece, eski topluluğun varlığının sürdürülmesi, topluluğun üze­rine dayandığı koşulların yok edilmesini getirir ve kendi karşıtına döner. Örneğin üretkenliğin, toprak artması olmaksızın üretken güçle­rin geliştirilmesi yoluyla (ki bu, en yavaş geleneksel uğraş olan tarımda olur) arttığı düşünülecek olursa, o zaman bu, yeni yöntemleri, emek bileşimlerini, günün büyük bir kısmının tarıma ayrılmasını, vb. getire­cektir, ve böylelikle topluluğun eski iktisadi koşulları bir kez daha ortadan kalkacaktır. Yeniden-üretim eyleminin kendisi, yalnızca nesnel koşulları değiştirmekle kalmaz –örneğin köyü kent haline getirmek, boş toprakları tarıma açmak, vb.– üreticilerin kendilerinde yeni nite­likleri ortaya çıkararak, üretim içinde kendilerini dönüştürerek ve geliştirerek, yeni güçler ve yeni anlayışlar, yeni ilişki biçimleri, yeni gereksinimler ve yeni bir dil oluşturarak, onları da birlikte değiştirirler. Üretim tarzının kendisi ne denli eski ve geleneksel ise –ve bu tarz, tarımda uzun süre, ve tarımın ve imalatın birbirlerini doğuya özgü bir biçimde tamamladıkları durumda daha da uzun bir süre devam eder– yani mülk edinmenin gerçek süreci ne denli aynı kalırsa, mülkiyetin eski biçimleri, ve dolayısıyla bir bütün olarak topluluk da o denli değişme­den kalırlar. Topluluk üyelerinin kentsel bir topluluk ve kentsel bölge­nin sahipleri olarak kolektif varlıklarından, özel mülk sahipleri olarak ayrı bir varlık edinmiş oldukları yerde, her bir bireyin mülkiyetini, yani onu hem eşit statüye sahip bir yurttaş, bir topluluk üyesi yapan ve hem de bir mülk sahibi yapan ikili ilişkiyi yitirmesine yolaçan koşullar da ortaya çıkmış olurlar. Doğulu biçimde bu yitirme, tümüyle dışsal etkiler dışında, hemen hiç olanaklı değildir, çünkü bireysel topluluk üyesi toplulukla, arasındaki (nesnel, iktisadi) bağı yitirmesine yolaçabilecek ölçüde bağımsız bir ilişkiyi hiçbir zaman kurmaz. O, kökleş­miştir. İmalat ve tarımın, kentin (köyün) ve kırın birliğinde de durum budur. Klasik antikitede zanaata, bir yozlaşma (azat edilmiş kimselere, [sayfa 367] korunuklara ve yabancılara yaraşır bir iş) vb. olarak bakılırdı. Üretken emek, yalnızca çiftçiliğe ve savaş ya da ibadete, ve konut, yol ya da tapmak yapımı gibi komünal hizmetlere yönelik özgür kimselerin ev-içi uğraşı olarak, tamamıyla tarıma bağımlı olmaktan çıkmıştır. Yabancılarla, kölelerle olan ilişkilerinden, fazla ürünü değişme arzu­sundan, vb. zorunlu olarak ortaya çıkan bu gelişme, topluluğun üzeri­ne dayandığı üretim biçimini, ve onunla birlikte nesnel bireyi –i.e.187* bir Yunanlı, bir Romalı, vb. olarak belirlenmiş bireyi– çözer. Değişim ve borçlanma vb. de aynı sonuçları yaratır.
      Topluluğun (kabile) ve buna bağlı olarak doğa üzerinde mülkiye­tin belirli bir biçiminin özgün birliği, –bir anlamda mülkiyetin belirli bir biçimi olarak görünen bu birlik–, kendi yaşayan gerçekliğine biz­zat belirli bir üretim tarzı içersinde sahiptir, ve bu tarz, aynı biçimde, bireylerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların inorganik doğaya karşı belirli günlük davranışları, ||7| belirli emek biçimleri (ki her zaman aile emeği ve sık sık da komünal emektir) olarak görünür. Topluluğun ken­disi ilk büyük üretken güç olarak görünür; üretim koşullarının özel türleri (örneğin hayvancılık, toprağın işlenmesi), belirli bir üretim tar­zının ve, hem nesnel hem de bireylere özgü özellikler olarak görünen öznel olmak üzere, belirli üretken güçlerin gelişmesine yolaçar.
      Bu, çalışan öznelerin üretken güçlerinin evriminin belirli bir düze­yinin –bu öznelerin birbirleri arasında ve doğayla olan belirli ilişkile­rin tekabül ettiği düzeyin–, topluluğun ve onun üzerine dayanan mülkiyetin çözülmesinin, son tahlilde, gerçekleştirildiği düzeydir. Belirli bir noktaya kadar yeniden-üretim vardır. Bundan sonra ise bu, çözülmeye dönüşür.
      Öyleyse mülkiyet –asyatik, slavik, antik ve cermenik biçim altında­ki mülkiyet– başlangıçta çalışan (üreten) (ya da kendi kendini yeniden-üreten) öznenin, kendi üretiminin ya da yeniden-üretiminin koşullarına, kendilerinin koşulları gibi davranmaları demektir. Dolayısıyla mülkiyet, üretim koşullarına göre farklı biçimler alacaktır. Bizzat üretimin amacı, üreticiyi varlığının bu nesnel koşulları içersinde ve bu koşullarla birlikte yeniden-üretmektir. Bir mülk sahibi olarak bu davranış –ki bu emeğin, i.e. üretimin sonucu değil, önkoşuludur–, bireyin (belli bir noktaya kadar kendisinin de onun mülkü olduğu) bir kabilenin ya da bir topluluğun üyesi olarak bireyin belirli bir varlığa sahip bulunmasını öngörür. Emekçinin kendisinin, bir üçüncü kişi ya da topluluk bakımından üretimin doğal koşulları arasında göründüğü yerde (yalnızca Avrupalı bakış açısından geçerli olan bu durum, örne­ğin, Doğudaki genel kölelik durumu için geçerli değildir) –ve bu [sayfa 368] yüzden de mülkiyetin, artık bağımsız olarak çalışan bireylerin emeğin doğal koşullarıyla ilişkisi olmadığı yerde– kölelik, sertlik, vb., toplu­luğa ve topluluk içersindeki çalışmaya dayanan mülkiyetin zorunlu ve mantıksal sonuçları olmalarına karşın, hiçbir zaman birincil değil, her zaman ikincildirler. İlkin hayvanları yakalayan, ardından da kendisi için hayvan yakalasın diye insanları yakalayan güçlü, fizik olarak üstün bir kimse; kısacası herhangi bir başka canlı doğal varlık gibi insanı da yeniden-üretiminin doğada hazır bulunan bir koşulu gibi kullanan (ki böylelikle kendi emeği egemenlik sağlamak için kullanıl­mış olur, vb.) bir kimse tasarlamak doğal ki çok kolaydır. Ama böyle bir görüş, belli bir kabile ya da topluluk açısından doğru olsa bile, yak­tık bireylerin evriminden yola çıktığı için saçmadır. İnsan, ancak tarihsel süreçte bireyselleşmeye başlar. İnsan başlangıçta –siyasal anlamda hiçbir biçimde bir zwsu politixou188* olmasa da– bir generik varlık, bir kabile varlığı, bir sürü hayvanı olarak ortaya çıkar. Değişimin kendisi, bu bireyleşmenin başlıca aracıdır. Değişim, sürü sistemini gereksiz kılar ve onu çözüştürür. Durum bir kez insanın ayrılaşmış birey olarak, yal­nızca kendisiyle ilişki kurması haline geldi mi, kendisini ayrılaşmış birey olarak koymasının araçları, aynı zamanda, kendisini genelleştirmiş ve sıradanlaştırmış189 olur. Böyle bir toplulukta, her bir bireyin bir mülk sahibi, diyelim bir toprak sahibi olarak nesnel varlığı öngörülür – bu mülk sahipliği kendisini topluluğa zincirleyen, ya da daha doğ­rusu bu zincirdeki bir halkayı oluşturan belli koşullar altında gerçekle­şiyor olsa bile, bu böyledir. Örneğin burjuva toplumda, emekçi, nesnel-olmayan, salt öznel bir biçimde vardır; ama onun karşısında duran şey, şimdi yutmaya çalıştığı ve kendisini yutan hakiki ortak varlık [Gemeinwesen] haline gelmiştir.
      Topluluğun, özneler ile onların üretim koşulları arasında oluşturu­lan belirli bir nesnel birliği öngördüğü, ya da belirli bir öznel varlığın bizzat topluluğu üretim koşulu olarak öngördüğü bütün biçimler (bu biçimler, kuşkusuz, azçok doğal olarak gelişmişlerdir, ama aynı zaman­da tarihsel sürecin de sonuçlarıdırlar), zorunlu olarak, üretken güçle­rin, ancak, ilke olarak da sınırlı bir gelişmesine tekabül ederler. Üretken güçlerin gelişmesi bu biçimleri çözüştürür ve bunların çözüş­mesinin kendisi de, insanın üretken güçlerinde bir gelişmedir. Çalışma –başlangıçta doğal–-belli bir temelden başlar, daha sonra tarihsel bir veri haline gelir.190* Ama sonradan bu temelin ya da önkoşulun kendisi [sayfa 369] de, ilerleyen insan kalabalığının gelişmesine çok dar gelerek ortadan kalkar ya da yokolma eğilimi gösterir.
      Klasik antikitedeki toprak mülkiyeti, modern küçük toprak mülki­yetinde tekrar ortaya çıktığı ölçüde, bu, ekonomi politiğin konusudur ve bunu toprak mülkiyeti bölümünde ele alacağız.
      ||8| (Bütün bunlara daha köklü ve daha ayrıntılı bir biçimde tekrar dönülecek.)191
      Bizi burada ilgilendiren ilk şey şudur: emeğin sermaye ile, ya da emeğin nesnel koşulu olarak sermaye ile ilişkisi, emekçinin mülk sahi­bi olduğu ya da mülk sahibinin çalıştığı değişik biçimleri çözüştüren tarihsel bir süreci öngörür. Bunun anlamı her şeyden önce şudur: 1) İnsanın kendi inorganik varlığı olarak, güçlerinin laboratuvarı ve kendi irade alanı olarak davrandığı, ürerimin doğal koşulu olarak algı­ladığı yeryüzeyiyle –toprakla– ilişkide bir çözüşme. Bu mülkiyetin ortaya çıktığı bütün biçimler, bir topluluğu öngörür, ki bu topluluğun üyeleri, aralarındaki biçimsel ayrımlara karşın, bu topluluğun üyeleri olarak toprak sahibidirler. Şu halde, bu mülkiyetin özgün biçimi doğru­dan ortak mülkiyetin kendisidir (Doğu biçimi, slavlarda değişikliğe uğramıştır; antik ve cermenik mülkiyette, karşıt olsa bile, hâlâ gizli temel olmasına karşın, karşıtlık noktasına dek geliştirilmiştir). 2) İnsanın aletin sahibi olarak göründüğü ilişkilerin çözüşmesi. Toprak mül­kiyetinin yukardaki biçimi nasıl gerçek bir topluluğu öngörüyorsa, emekçinin alet üzerindeki bu mülkiyeti de zanaatsal çalışma olarak ima­latın belirli bir gelişme biçimini öngörür; loncalar ve korporasyonlar sistemi buna bağlıdır. (Eski Doğunun imalatçıları, yukardaki (1.) başlı­ğın altına sokulabilir.) Burada emeğin kendisi, hâlâ yarı-sanatsal, yarı-kendi başına bir amaçtır, vb.. Ustalık. Kapitalistin kendisi hâlâ bir usta-zanaatçıdır. Alet üzerinde mülkiyeti sağlayan, özel ustalıktır, vb., vb.. Çalışma tarzı, çalışmanın örgütlenmesi ve iş aletleri ile birlikte, bir anlamda, kalıtsal olur. Ortaçağ kent sistemi. Emeği, insan henüz kişisel malı olarak algılar; yeteneklerin tekyanlı, kendine yeterli, belirli geliş­mesi, vb.. 3) İki biçimde de, insan, üretici olarak yaşamak için gerekli tüketim araçlarım, üretimden önce –yani üretim sırasında, üretim tamamlanmadan önce– elinde bulundurur. Toprak sahibi olarak, gerekli tüketim fonlarım doğrudan sağlar görünür. Zanaat-ustası ola­rak, bu fonu miras almış, kazanmış ya da biriktirmiştir, ve zanaat-kalfası olarak ilkin bir çıraktır, henüz tam anlamıyla bağımsız bir emek­çi olarak görünmeyip ataerkil bir biçimde ustasının sofrasından yemektedir. (Gerçek) bir kalfa olduğu zaman, ustasının elinde bulunan tüketim fonuna ortak olarak belirli bir para koyar. Bu kalfanın mülkü [sayfa 370] olmasa bile, loncanın yasaları ve töreleri, vb. onu hiç değilse bir ortak yapmaktadır. (Bu nokta geliştirilecek.) 4) Öte yandan, emekçilerin kendi­lerinin, canlı emek-gücünün, içersinde hâlâ doğrudan üretimin nesnel koşulları olarak bulundukları ve bu sıfatla mülk edinildikleri –ve dolayısıyla köle ya da serf oldukları– ilişkilerin de aynı biçimde çözüş­mesi. Sermaye için üretim koşulu emekçi değil, yalnızca emektir. Eğer bu, makineyle, ya da hatta su ya da havayla yapılabiliyorsa, ne âlâ. Ve sermayenin mülk edindiği şey emekçi değil, onun emeğidir – doğru­dan değil, değişim yoluyla.
      Öyleyse bunlar, bir yandan, emekçinin, üretimin nesnel koşulları karşısında, kendisinin olmayan-mülkiyet olarak, başkasının mülkiyeti ola­rak, kendi-için değer olarak, sermaye olarak, nesnesiz, saf öznel emek-gücü olarak, bir özgür emekçi olarak, ortaya çıkması için gerekli tarih­sel önkoşullardır. Öte yandan, sermaye ile karşı karşıya gelmesi için hangi koşulların zorunlu olduğu sorusu çıkıyor ortaya.
      <Canlı emeğin hem hammaddelerle ve hem de aletlerle ve çalışma sırasında gerekli olan geçim araçlarıyla olumsuz açıdan, mülkiyet-olmayan olarak ilişkilendiği sermaye formülü, her şeyden önce, toprak-mülkiyeti-olmayanı içerir; ya da bir başka deyişle, çalışan bireyin yeryüzeyini, toprağı, kendi malı olarak gördüğü ve onun sahibi gibi çalıştığı ve ürettiği durumu yadsımaktır. Emekçi olarak, en iyi durumda, top­rakla yalnızca ilişki kurmakla kalmaz, toprağın sahibi olarak kendi kendisiyle de çalışan özne olarak ilişki kurar. Toprağın mülkiyeti potansiyel olarak, hem hammaddeler üzerindeki ve hem ilkel alet, toprak ve onun kendiliğinden olan ürünleri üzerindeki mülkiyeti içe­rir. En özgün biçiminde, bu bireyin toprağı kendisine ait görmesi ve toprakta hammadde, alet ve emek tarafından değil de, toprağın kendi­si tarafından yaratılmış geçim araçları bulması demektir. Bu ilişki bir kez yeniden-üretildi mi, ikincil aletler ve bizzat emek tarafından yara­tılan toprağın ürünleri, ilkel biçimleri altında toprak mülkiyeti içine eklenmiş olarak ortaya çıkarlar. Emekçinin, emeğin koşullarıyla, ser­mayeyle ilişkisi içinde yeralan daha tam mülkiyet ilişkisi olarak ilkin yadsınan işte bu tarihsel durumdur. Bu, yeni ilişki içersinde yadsınman ya da tarih tarafından çözüştürüldüğü varsayılan 1 nolu tarihsel durumdur. Alet üzerindeki mülkiyet, yani emekçinin içersinde bulundu­ğu ve alete kendisine ait gözüyle baktığı, aletin sahibi olarak çalıştığı ilişki (ki bireysel emeğinin aleti de kapsadığım varsayar, yani emeğin üretken gücünde özel ve sınırlı bir gelişme evresini varsayar) bir ikinci ||9| tarihsel adımı gerektirir. Emekçinin yalnızca alete sahip olmakla kalmayıp, mülk sahibi olarak emekçinin ya da çalışan mülk sahibinin bu biçiminin toprak mülkiyetinden zaten farklı ve ayrı olduğu ve, birinci durumda olduğu gibi, toprak mülkiyetinin bir belirtisi olmadığı ve [sayfa 371] onun içinde sınıflandırılmadığı durumu ele alıyoruz: bir başka deyişle, emeğin zanaatsal ve kentsel gelişmesini alıyoruz. Böylece burada ham­maddenin ve geçim araçlarının da zanaatçının mülkü olarak sağlandı­ğını, onun zanaatı yoluyla, aletler üzerindeki mülkiyeti yoluyla sağlan­dığını görüyoruz. Bu ikinci tarihsel aşama artık birincisinden farklı ve ayrı olarak varolur, ki bu birincisi de, mülkiyetin bu ikinci tipinin ya da çalışan mülk sahibinin kendi bağımsız süreciyle varlığını sağlamış olmasın­dan ötürü oldukça değişmiş görünecektir. Aletin kendisi de emek ürünü olduğuna göre, yani mülkiyeti oluşturan öğe daha önce emekle sağlandığına göre, topluluk burada, birinci durumda olabildiği gibi, artık doğal biçimiyle ortaya çıkamaz –mülkiyetin bu tipinin dayandı­ğı topluluk– üretilmiş, ikincil bir şey, varedilmiş bir şey, emekçinin kendisi tarafından üretilmiş bir topluluk olarak görünür. Açıktır ki, alet üzerindeki mülkiyetin emeğin ürerim koşullarını bir mülkiyet olarak algılayan bir davranış olduğu yerde, fiilî emek ile alet, salt bireysel emeğin bir aracı olarak görünür, ve bir emek aracı olarak kullanmak üzere aleti gerçekten mülk edinme sanatı, emekçinin, onu kendi aleti­nin sahibi yapan özel bir hüneri olarak görünür. Kısacası, (zanaatçı emeğinin onun öznesi ve mülkiyetin bir parçası olduğu192*) lonca ve korporatif sistemler, üretim aleti –mülkiyet olarak emek aleti– ile olan ilişki olarak tahlil edilebilir. Bu, kişinin yeryüzeyine, toprağa (bu durumdaki hammaddeye) kendisine aitmiş gibi davranmasından fark­lıdır. Bu 2 nolu tarihsel durumda mülkiyet, böylelikle, çalışan öznenin üretim koşullarının bu tek öğesiyle kurduğu ve kendisini çalışan mülk sahibi haline getiren ilişkiden oluşur; ve bu durum, ancak, 1 nolu duru­mun karşıtı olarak, ya da dilerseniz,;değişikliğe uğramış 1 nolu duru­mun tamamlayıcısı olarak varolabilir. Bir üçüncü olanaklı biçim de, ne toprağın ve ne de aletin (yani ne de bizzat emeğin) sahibi olarak değil de, yalnızca geçim araçlarının sahibi olarak davranmaktır ki, bu durumda bunlar, çalışan öznenin doğal koşulu olarak bulunurlar. Bu, temelde, köleliğin ve sertliğin formülüdür ki, bu formül de, işçinin ser­maye biçimindeki üretim koşullarıyla olan ilişkisi içersinde yadsınır, ya da tarihsel olarak çözüştüğü varsayılır. Mülkiyetin ilkel biçimleri, zorunlu olarak, üretimi koşullandıran farklı nesnel öğelerle olan mül­kiyet ilişkisine dönüşür; bunlar farklı topluluk biçimlerinin iktisadi temelidirler ve kendi paylarına özgül topluluk biçimleri öngörürler. Emeğin kendisi bir kez üretimin nesnel koşulları arasında yeraldı mı (kölelikte ve sertlikte olduğu gibi), bu biçimler önemli ölçüde değişik­liğe uğrarlar, ki bunun bir sonucu olarak 1 nonun kapsamına giren bütün mülkiyet biçimlerinin basit olurlayıcı niteliği kaybolur ve [sayfa 372] değişikliğe uğrar. Bütün bunlar köleliği ve, dolayısıyla, kendi kendilerini ortadan kaldırmaları olasılığını içlerinde taşırlar. Emeğin belirli tipinin –yani zanaat ustalığının ve dolayısıyla iş aletleri üzerindeki mülkiye­tin– üretim koşulları içersinde mülkiyete eşit olduğu 2 noya gelince, bu, besbelli ki, köleliği ve sertliği dışlar; ama, bir kast sistemi biçimin­de, buna benzer bir olumsuz gelişmeye de yolaçabilir.) (Tüketim araç­ları üzerindeki mülkiyetin üçüncü biçimi, köleliğe ve sertliğe varma­dıkça, çalışan bireyin üretim ve dolayısıyla varlık koşullarıyla olan ilişkisini kapsayamaz. Bu, ancak, toprak mülkiyetine dayalı ilkel bir topluluğun üyesi olup toprak üzerindeki mülkiyetini yitirmiş, ama panes et circenses193* döneminde Romalı pleblerin durumunda olduğu gibi henüz 2 nolu mülkiyet tipine geçmemiş kimsenin ilişkisi olabilir.) (Retainer’in194* toprakbeyi ile ilişkisi ya da kişisel hizmet ilişkisi, esas olarak farklıdır. Çünkü, bu sonuncusu, temelde, artık çalışmamakla birlikte, ancak, emekçilerin kendilerinin sertler vb. olarak üretim koşulları arasında yeraldığı, bizzat toprak sahibinin varlık tarzını oluş­turan mülkiyeti içinde yeralır. Mülk edinmenin esas ilişkisi, burada, hayvanlarla, toprakla vb. karşılaştırıldığında, egemenlik ilişkisidir. Hayvanların da hizmet vermesine karşın, onları mülk edinme temelde, hiçbir egemenlik ilişkisi yaratamaz. Egemenlik ilişkisi, bir başkasının iradesinin mülk edinilmesini öngörür. Hayvanlar gibi iradeden yoksun varlıklar da, gerçekten, hizmette bulunabilirler, ama bu onların sahibi­ni efendi yapmaz. Ama bizim burada gördüğümüz şey, egemenlik ve kulluk ilişkilerinin bu üretim aletlerini mülk edinme formülüne nasıl girdiğidir; ve bunlar bütün ilkel mülkiyet ve üretim ilişkilerinin geliş­mesinin ve çürümesinin zorunlu mayasını oluştururlar. Aynı zamanda da bunların sınırlılığını dile getirirler. Bunlar, öyle de olsa, –dolaylı bir biçimde– sermaye içersinde yeniden-üretilirler, ve dolayısıyla serma­yenin çözüşmesinin de mayasını oluştururlar ve onun sınırlılığının simgesidirler.>
      ||10| <”Kişinin darda kaldığında kendisini ve bakmakla yükümlü olduklarını satabilmesi, ne yazık ki, genel bir hakti; bu hem kuzeyde, hem Yunanlılarda ve hem de Asya’da geçerliydi. Alacaklının borcunu ödemeyen borçluyu köleleştirmesi ve bu borcu ya onu çalıştırarak ya da şahsını satarak tahsil etmesi, hemen hemen aynı ölçüde yaygındı.” (Niebuhr, I, s. 600.)>195 <Bir başka pasajda, Niebuhr, Augustus dönemin­deki Yunan yazarlarının patrisyenler ile plebler arasındaki ilişkileri kavramakta güçlük çektiklerini ve yanlış anladıklarını ve bu ilişkiyi koruyucular ile korunuklar arasındaki ilişkiyle karıştırdıklarını [sayfa 373] söylüyor; çünkü196 “bunlar, zenginler ile yoksulların biricik gerçek yurttaş sınıf­larını oluşturdukları, dara düşmüş bir kimsenin, ne kadar soylu bir kökenden gelirse gelsin, bir koruyucuya gerek duyduğu ve azat edil­miş bir köle bile olsa bir milyonerin koruyucu olarak ardından koşulduğu bir zamanda yazıyorlardı. Bunlar, kutsal bağımlılık ilişkilerinin izini olsun göremiyorlardı.” (I, 620.)>197 (“Zanaatçılar, her iki sınıfın safları arasında da –metekler198* ve azat edilmiş kölelerle bunların soyun­dan gelenler arasında– bulunuyordu, ve tarımı terk eden plebler, bunların yararlandıkları sınırlı yurttaş statüsüne geçiyorlardı. Bunlar yasal olarak tanınmış loncaların saygınlığından da yoksun değillerdi, ve bunların loncaları o denli saygı görüyorlardı ki, kurucularının Numa olduğu kabul ediliyordu. Bu loncalar dokuz taneydi; flütçüler, kuyum­cular, marangozlar, boyacılar, saraçlar, sepiciler, bakırcılar, çömlekçiler, ve dokuzuncu lonca da bunların dışında kalanları kapsıyordu. ... Bunlar arasında bağımsız yurttaş olanlar; hiçbir koruyucuya bağlı olmayan isopolitler199* (böyle bir statünün varolduğunu düşünelim); ya da bağımlı olanların soyundan gelen ama koruyucularının soyunun ortadan kalkmasıyla bu bağımlılıkları kalmamış olanlar: bütün bunlar, kuşkusuz ki, eski yurttaşlar ile topluluk [Der Gemeinde] arasındaki kav­galardan, Floransa loncaları Guelf ve Ghibelline aileleri arasındaki kan davalarından ne kadar uzak durmuşlarsa o kadar uzak durmuşlardır. Köle nüfus, belki de hâlâ tümüyle patrisyenlerin emri altındaydı” (I, 623).)200
      Bir yanda, bir ulusun bireyler yığınını, bir yanda gerçek özgür emekçiler durumuna olmasa bile, gene de tek mülkleri kendi emek-güçleri ve bunu mevcut değerler karşılığı değişme olanağı olan dunamei201* olarak özgür emekçiler durumuna getiren tarihsel süreçler öngörülür. Bu bireyler, üretimin bütün nesnel koşullarıyla başkasının mülkiyeti olarak, kendilerinin olmayan-mülkiyeti olarak, ama aynı zamanda da değerler olarak değişilebilen ve, bu yüzden de, belirli ölçü­de canlı emek tarafından mülk edinilen bir şey olarak karşı karşıya gelirler. Çözüşmenin bu tarihsel süreçleri şunlardır: emekçiyi toprağa ve toprağın sahibi beye bağlayan, ama aslında geçim araçlarının mül­kiyetine sahip bulunmasını öngören (ki bu, gerçekte, onun topraktan kopmasıyla aynı şeydir) bağımlılık ilişkilerinin çözüşmesi; emekçiyi yeoman, çalışan özgür küçük toprak sahibi ya da kiracı (colonus), özgür [sayfa 374] köylü yapan toprak mülkiyet ilişkilerinin çözüşmesi;202* emekçinin üre­tim aletleri üzerinde mülk sahibi olmasını ve emeğin de zanaat hüne­rinin özel bir biçimi, salt bir mülkiyet kaynağı değil, bizzat mülkiyet olmasını öngören lonca ilişkilerinin çözüşmesi; ayrıca, mülk sahibi olma­yanların kendi beylerinin maiyetinde artı-ürünün ortak tüketicileri ola­rak göründükleri ve bunun karşılığında da beyin hizmetkar üniforma­sını giydikleri, onun kan davalarına katıldıktan, gerçek ya da hayalî kişisel hizmetlerde bulundukları, vb. çeşitli türden korunuk ilişkileri­nin çözüşmesi. Daha yalandan bakıldığında, bütün bu çözüşme süreç­lerinde kullanım-değerinin, doğrudan kullanım için üretimin ağır bastığı üretim ilişkilerini etkilediği görülür. Değişim-değeri ve bunun üretilmesi, başka biçimin ağır basmasını öngörür, dolayısıyla yukarda-ki bütün bu durumlarda ayni ödemeler ve emek hizmeti, parasal öde­melerden ve para ile değerlendirilen hizmetlerden ağır basar. Ama buna yalnızca geçerken değindik. Gene daha yakından bakıldığında, bütün bu ilişkilerin çözüşmesinin, maddi (ve dolayısıyla da zihinsel) üretken güçlerin ancak belirli bir gelişme düzeyiyle olanaklı olduğu görülecektir.
      Burada her şeyden önce bizi ilgilendiren şudur: bir halkın vb. bireylerim bir yığın dunamei203* özgür ücretli işçiler –salt mülkleri olmadığı için çalışmak ve emeklerini satmak zorunda kalan bireyler– haline getiren bu çözüşme süreci, eski gelir kaynaklarının, ya da kıs­men, bu bireylerin eski mülkiyet koşullarının ortadan kalkmasını öngör­mez, tersine, yalnızca bunların kullanımının ve varlık biçimlerinin değiştiğini, bunların serbest fon olarak başka kimselerin eline geçtiğini, ya da belki kısmen aynı ellerde kaldığını varsayar. Ama şu kadarı açık­tır: belirli bir bireyler yığınını –şu ya da bu biçimde– emeğin nesnel koşullarıyla olan daha önceki olurlayıcı ilişkilerinden koparmış olan, bu ilişkileri yadsımış ve böylelikle bu bireyleri özgür emekçilere dönüştür­müş olan süreç, emeğin bu nesnel koşullarını –toprak, hammadde, geçim araçları, iş aletleri, para ya da bunların tümünü– şimdi artık bunlardan ayrılmış olan kişilere olan daha önceki bağlarından potansiyel olarak kurtarmış olan aynı süreçtir. Bunlar hâlâ vardır, ama bir başka biçimde; bütün eski siyasal vb. ilişkilerin ortadan kalkmış olduğu ve artık bu kopmuş, mülksüz bireylerin karşısına salt değerler, kendi ken­dilerini ve birbirlerini idame ettiren değerler204* biçiminde çıkan serbest fon olarak. Yığınları, yani özgür emekçileri emeğin nesnel koşullarıyla [sayfa 375] karşı karşıya getiren aynı süreç, aynı zamanda da, sermaye ||11| biçimin­de bu aynı koşulları özgür emekçilerle karşı karşıya getirmiştir. Bu tarihsel süreç, o güne kadar birbirlerine bağlı olan öğelerin ayrılması süreci olmuştur; dolayısıyla bunun sonucu, bu öğelerden biri kaybol­mamıştır, ama bunlardan her biri ötekine karşı olumsuz bir ilişki içinde görünür: bir yanda (potansiyel olarak) özgür emekçi, öte yanda (potan­siyel) sermaye. Nesnel koşullar ile özgür emekçilere dönüşmüş bulu­nan sınıflar arasında ayrılma, aynı zamanda, bağımsızlığın bu aynı koşullar tarafından sağlanması biçiminde karşıt uçta da ortaya çıkması zorunlu duruma gelir.
      Sermaye ile ücretli emek ilişkisini, belirleyici ve üretimin tümünü kucaklayan bir şey olarak değil de,205* tarihsel doğuşu olarak ele alalım. Paranın başlangıçta sermaye haline gelişini, bir yanda ancak dunamei206* olarak varolan sermaye ile ve öte yanda dunamei olarak varolan özgür emekçiler arasındaki değişim sürecini ele alıyoruz. Bu durumda, doğal olarak kendimizi ekonomistlerin büyük gürültü kopardıkları o basit gözlemi yapmaktan alıkoyamayız: sermaye olarak ortaya çıkan tarafın, emekçinin üretim sırasında, üretim tamamlanıncaya dek yaşamasını sağlayabilmesi için hammaddelere, iş aletlerine ve yaşam araçlarına sahip bulunması gerekir. Dahası, kapitalistin emekçiyi işe koşabilmesi ve onu canlı emek-gücü olarak çalışır durumda tutabilmesi için bir birikim –emekten önce gelen ve emeğin ürünü olmayan bir birikim– yapmış olması gerektiği görülecektir:207* Sermayenin emekten bağım­sız, onun tarafından konmuş olmayan bu eylemi, ayrıca ve daha sonra, kökeninin bu tarihinden çıkartılarak bu güne aktarılır ve kendi gerçek­liğinin ve etkinliğinin, kendi oluşumunun bir momenti olarak değişti­rilir. Son olarak, sermayenin başkasının emeğinin ürünü üzerindeki sonsuz hakkı, bu durumdan türetilir, ya da daha çok, sermayenin [sayfa 376] edinim biçimi, basit ve “adil” eşitlerin değişimi yasasından türetilir.
      Para biçiminde varolan servet, ancak emeğin nesnel koşulları emekten tam olarak ayrıldığı zaman, emeğin nesnel koşullarına çevri­lebilir. Paranın kısmen salt eşdeğerlerin değişimi ile biriktirilebileceğini gördük; ne var ki –bir kez paranın kişinin kendi emeğinin değişi­miyle kazanıldığını varsaydığımızda– bu o denli önemsiz bir kaynak­tır ki, tarihsel bakımdan sözünü etmeye değmez. Bu, daha çok, terimin gerçek anlamında sermayeye, yani sanayi sermayesine dönüştürülen, tefecilikle –özellikle toprak mülkiyeti üzerindeki tefecilikle– ve ticari kârlarla para olarak biriktirilen taşınabilir servettir. İlerde her iki biçim­den de –bunlar, sermaye biçimlerinin kendileri olarak değil, servetin eski biçimleri, sermayenin önkoşulları olarak ortaya çıktığı ölçüde– sözetme fırsatını bulacağız.
      Görmüş olduğumuz gibi, sermaye kavramı ve onun oluşu, hareket noktası olarak paraya ve, dolayısıyla, para biçiminde varolan servete sahip olmak anlamına gelir. Ama sermaye kavramı içinde olduğu gibi, tümüyle dolaşımdan doğmuş gibi, dolaşımın ürünü gibi görünür. Öyleyse sermaye, (tarım ürünlerinin ticaretiyle de uğraşması ölçüsün­de kiracı çiftçiden doğabilse bile) toprak mülkiyetinden, ya da (bu da bir olasılık olsa bile) loncadan değil, ticaretten ve tefecilikten sağlanan servetten oluşur. Ama tüccar ve tefeci, özgür emeğin satın alınmasını sağlayan koşullarla ancak özgür emeğin, tarihsel bir sürecin sonucu olarak kendi varlığının nesnel koşullarından kopartılmış olması duru­munda karşı karşıya gelir. Ancak bundan sonradır ki, bizzat bu koşul­ları satın alma olanağı da doğar. Örneğin lonca koşulları altında, bizzat loncanın parası, zanaat-ustasının parası olmayan, tek başına para, işçi­leri çalıştırmak için tezgah satın alamaz; bir işçinin kullanabileceği tezgah sayısını belirleyen kurallar vardır, vb.. Kısacası, alet, canlı emekle hâlâ o denli içiçedir ve canlı emeğin kendi mülkü olarak görü­nür ki, gerçek anlamda dolaşıma girmez. Para-servetin sermaye duru­muna gelmesini sağlayan, bir yanda özgür emekçilerin bulunması, ve ikincisi şimdi nesnel olarak yoksunlaşmış olan yığınların eskiden şu ya da bu biçimde mülkü olmuş bulunan, ama artık serbest ve satılabilir olan geçim araçlarının ve malzemelerin vb. bulunmasıdır. Ama sermaye, emeğin öteki koşulunu –belirli bir zanaat hüneri, çalışma aracı olarak aleti, vb.–, sermayenin bu hazırlık ya da ilk döneminde hazır bulur; bu kısmen kentsel lonca sisteminin, kısmen de ev sanayisinin ya da tarı­mın tamamlayıcısı olarak varolan sanayinin sonucudur. Tarihsel süreç sermayenin sonucu değil, onun önkoşuludur. Bu süreç sayesinde kapi­talist, bir toprak mülkiyeti (ya da genel olarak mülkiyet) ile emek ara­sına (tarihsel) aracı kişi olarak girer. Tarihte kapitalist ile emekçinin birlikteliği vb. ||12| yolundaki duygusal yanılgılara yer yoktur; ne de [sayfa 377] sermaye kavramının gelişmesinde böyle bir yanılgıdan eser vardır. İtalyan kentlerinde olduğu gibi, manüfaktür şurada burada, çok farklı bir döneme ait bir çerçeve içersinde, yerel olarak, loncalarla yanyana gelişebilir. Ama bir dönemin evrensel olarak egemen biçimi olacaksa, sermayenin koşulları salt yerel olarak değil, geniş bir ölçekte gelişme­lidir. (Loncaların dağılmaları sırasında bireysel lonca ustalarının sanayi kapitalistleri haline gelmeleri olasılığı buna engel değildir; ama olgu­nun doğası gereği bu çok ender olur. Kapitalist ile işçinin ortaya çıktığı yerde, tüm lonca sistemi zanaat-ustası ve kalfası genel olarak yokolurlar.)
      Ama açıktır ki –ve halen incelemekte olduğumuz tarihsel döne­min daha yakından tahlil edilmesinin de gösterdiği gibi– eski üretim tarzlarının ve emekçinin, emeğin nesnel koşullarıyla olan ilişki biçim­lerinin çözülme dönemi, aynı zamanda, bir yandan para-servetin belirli bir ölçüde gelişmiş bulunduğu, öte yandan ise bu çözülmeyi hızlandıran koşulların yardımıyla hızla büyüdüğü ve genişlediği bir dönemdir de. Nasıl ki para-servet bu çözülmenin etkenlerinden biriyse, bu çözülme de onun sermaye haline gelmesinin koşuludur. Ama salt para-servetin varlığı, kendi payına bir tür üstünlük elde etmiş olsa bile, bu çözülmenin sermaye ile sonuçlanması için yeterli değildir. Yeterli olsaydı, eski Roma, Bizans vb. tarihlerini özgür emek ve sermaye ile sonuçlandırmış olur­lar, ya da daha doğrusu yeni bir tarihe geçmiş olurlardı. Çünkü oralar­da da eski mülkiyet ilişkilerinin çözülmesi, para-servetin –ticaretin, vb.– gelişmesine bağlıydı. Ama bu çözülme, sanayiye götürme yerine, gerçekte, kırın kent üzerinde egemenliğine götürdü. Sermayenin ilk oluşumu, çoğu kez sanıldığı gibi, yaşam araçlarının, emek aletlerinin ve hammaddelerin, kısacası topraktan kopmuş ve insan emeği ile kaynaş­mış olan emeğin nesnel koşullarının birikimiyle olmaz.208* Sermaye eme­ğin nesnel koşullarını yaratmaz. Sermayenin ilkel oluşumu, salt eski bir üretim biçiminin çözülüşünün tarihsel sürecinin para-servet biçiminde varolan değere, bir yandan emeğin nesnel koşullarını satınalma, öte yandan da artık özgür olan emekçilerin canlı emeğini para karşılığında değişme olanağını sağlamasıyla gerçekleşir. Bütün bu etkenler vardır; [sayfa 378] bunları ayrıştıran tarihsel bir süreç, bir çözüşme sürecidir, ve paranın sermaye haline gelmesini sağlayan da budur. Bunda paranın kendisinin de bir payı varsa, bu ancak onun kendisinin de çok güçlü bir çözücü etmen olarak sürece girmesi ve böylelikle nesnel varlığı olmayan, soyup soğana çevrilmiş, özgür emekçilerin yaratılmasına katkıda bulunması ölçüsünde olur; bu kuşkusuz onların varlıklarının nesnel koşullarının yaratılmasıyla değil, tersine, bu aynı koşullardan ayrılmalarının hızlan­dırılmasıyla, yani bütün mülklerini sürekli daha hızlı yitirişlerinin hızlandırılmasıyla olur. Örneğin, İngiliz büyük toprak sahipleri, topra­ğın artı-ürününü onlarla birlikte tüketen retainers’a209* yolverdiklerinde; sonra kiracıları, küçük köylüleri sürüp çıkardıklarında, vb., birincisi, emek pazarına çifte anlamda özgür olan bir canlı emek-gücü yığını sürülmüş oldu: eski koruyuculuk, sertlik ve angarya ilişkilerinden özgür ve ikincisi, her türlü maldan ve her türlü gerçek ve nesnel varlık biçiminden, her türlü mülkiyetten özgür; ya emek-gücünü satmaya boyun bükecek, ya da dilencilik, serserilik, haydutluk yapmak zorun­da kalacaktı. Tarih belgeleri bunların ilkin dilencilik, serserilik ve suç yolunu denediklerini, ama darağacı, pranga ve kırbaçla bu yoldan çıkartılıp emek pazarına giden dar yola sokulduklarını gösteriyor; böy­lelikle hükümetler, f.i.210* Henry VII, VIII, vb., tarihsel çözüşme sürecinin koşulları ve sermayenin varoluş koşullarının yaratıcıları olarak ortaya çıkıyorlar.211 Öte yandan, eskiden beyler ve onların retainers’ı tarafın­dan tüketilen geçim araçları, şimdi para ile satın alınabilir duruma gelmişlerdi ve para, bunlar aracılığıyla emek satın almak için, bunları satın almak istiyordu. Para bu geçim araçlarını ne yaratmış, ne de birik­tirmişti. Para aracılığı ile tüketilmeden ve yeniden-üretilmeden önce de bunlar vardı, tüketiliyorlar ve yeniden-üretiliyorlardı. Tek değişiklik, bu geçim araçlarının şimdi değişim-pazarına sürülmüş olmalarıydı. Şimdi artık retainers’ın. vb. ağızlarıyla olan doğrudan bağlarından kopartılmışlar ve kullanım-değerlerinden değişim-değerlerine dönüş­türülmüşler, böylelikle para-servetin nüfuz ||13| alanına ve egemenliği­ne girmişlerdi. Aynı şey, çalışma aletleri için de geçerlidir. Para-servet, iplik çıkrığını ve dokuma tezgahını ne icat etmiş, ne de imal etmiştir. Ama iplikçiler ve dokumacılar topraklarından bir kez kopartıldıktan sonra, kendileri, çıkrıkları ve tezgahlarıyla birlikte, para-servetin ege­menliği altına girmişlerdir, vb.. Sermayeye özgü olan yalnızca, kol ve alet yığınlarını olduğu gibi birleştirmektir. Bunları kendi egemenliği altında bira-raya getirir. Bu, onun gerçek toplama biçimidir; emekçileri aletleriyle [sayfa 379] birlikte belirli noktalarda toplar. Sermaye birikimi denilen şeye gelince, bunun üzerinde daha derinlemesine durulmalı. Kuşkusuz, –tüccar serveti olarak– para-servet, eski üretim ilişkilerinin çözülmesini hız­landırmaya katkısı olmuş ve, A. Smith’in daha önce güçlü bir biçimde açıkladığı gibi,212 toprak sahibine, örneğin, kendi ürünlerini, büyük ölçüde zenginliğinin ölçüsü kabul edilen ve tüketimini paylaştığı retainer’larla birlikte boşa harcamak yerine, tahılım, sürülerini vb. ithal edilen kullanım-değerleri ile değişme olanağı sağlamıştır. Onun için, para-servet, onun gelirinin değişim-değerine daha büyük bir önem kazandırmıştır. Bu henüz pek örtük bir biçimde de olsa, zaten yan-kapitalist hale gelmiş olan kiracıları için de geçerliydi. Tüccar toplulu­ğu biçiminde varolan para tarafından desteklenen değişim-değerindeki gelişme, amacı esas olarak doğrudan kullanım-değeri olan üretimi ve böyle bir üretime tekabül eden mülkiyet biçimlerini –emeğin kendi nesnel koşullarıyla olan ilişkilerini– çözüştürür, böylelikle bir emek-pazarı (kuşkusuz, köle pazarıyla karıştırılmamalı) yaratılmasına bir dürtü kazandırır. Bununla birlikte, paranın bu etkisi bile, ancak, serma­yeye ve ücretli emeğe değil de, emeğin loncalar vb. içersinde örgütlen­mesine dayanan kentsel zanaatların sürekli etkinliği ve çalışanların varol­ması koşuluyla olanaklıdır. Kısmen tarımsal ürünlerin kentlere vb. daha büyük miktarlarda satılmasının sonucu olan tarımsal ilerlemeye eski toprak mülkiyeti ilişkileri nasıl dar geldilerse, loncaların da bir o kadar dar geldikleri üretim araçlarını yaratan, bizzat kentsel emek olmuştur. Örneğin 16. yüzyılda dolaşımdaki meraları olduğu kadar, parayı da artırmış, yeni gereksinimler yaratmış ve, böylelikle, yerli ürünlerin değişim-değerlerini yükseltmiş vb., fiyatları yükseltmiş vb. olan öteki durumlar, eski üretim ilişkilerinin çözülmesine yardımcı olmuş, emekçinin ya da çalışabilir durumdaki emekçi-olmayanın kendi yeniden-üretiminin nesnel koşullarından ayrılışını hızlandırmış ve böylelikle paranın sermaye haline dönüşünü geliştirmiştir. Bunun içindir ki sermayenin ilkel oluşumunu, üretimin nesnel koşullarının –geçim araçları, hammaddeler, aletler– toplanması ve yaratılması olarak ve ayrıca bu koşullardan yoksun bırakılmış olan emekçiye bunla­rın sunulması olarak anlamaktan daha saçma bir şey olamaz. Tersine, para-servet, çalışabilir durumdaki bireylerin emek-güçlerinin bu koşul­lardan yoksun bırakılmalarına kısmen yardıma olur. Oysa, öte yandan, bu süreç, kısmen para-servetin yardımı olmadan farklı bir gelişme gös­terir. Bu fark, belirli bir düzeye erişince, para-servet artık özgürleşmiş olan yaşamın nesnel koşulları ile aynı biçimde özgürleşmiş, ama aynı zamanda da, bütün bağlardan kurtarılmış canlı emek-gücünün araşma [sayfa 380] aracı olarak girebilmiş ve bunlardan biriyle ötekini satın alabilmiştir. Bizzat para-servetin sermayeye dönüşmeden önceki oluşumuna gelince: bu, burjuva ekonomisinin tarih-öncesinden devralınmıştır. Tefecilik, ticaret, kentler ve bunlarla birlikte ortaya çıkan devlet maliyesi bunda başlıca rolü oynarlar. Daha küçük ölçekte olsa bile, kiracı çiftçinin, köy­lülerin, vb. yaptıkları para-yığma da öyle. Ticaret, her yerde ticaretin bir aracı olan değişimin ve değişim-değerinin gelişmesi için bir aracıdır; ya da değişim-değerinin aktarımı ticaret olarak adlandırılır – çünkü dolaşım, nasıl ki, ticarette bağımsız bir varlık kazanırsa, para da tüccar topluluğunda aynı şeyi kazanır. Değişimin ve değişim-değerinin geliş­mesinin, hem emeğin kendi varlık koşulları içersindeki mülkiyet ilişki­lerinde, ve hem de üretimin nesnel koşullarının bir parçası olarak emeğin kendisinde bir çözüşme meydana getirdiğini görebiliriz. Bütün bunlar hem kullanım-değerinin ve doğrudan tüketime yönelik üreti­min, ve hem de üretimin doğrudan bir önkoşulu olarak hâlâ varolan gerçek bir topluluğun egemen bulunduğunu gösteren ilişkilerdir. Değişim-değerine dayanan üretim ve bu değişim-değerlerinin değişi­mine dayanan bir topluluk, ve emeğin de servetin genel koşulu olması, bütün bunlar, emeğin kendi nesnel koşullarından ayrılmasını öngörür­ler ve bu ayrılmayı yaratırlar. Daha önce para konusundaki bölümde görmüş olduğumuz gibi, değişim için yapılan üretimin ve değişime dayanan topluluğun, mülkiyeti yalnızca emekten çıkan bir şey olarak ve kişinin kendi emeğinin ürünü üzerinde özel mülkiyete sahip oluşunu da, bir önkoşul olarak koymasına karşın, bu görünüm aldatıcıdır. Eşdeğerlerin değişimi olur, (ama bu, yalnızca) değişim görüntüsü altın­da, değişim olmaksızın başkalarının emeğine elkonulmasına dayanan üretimin yüzeydeki görünümüdür. Bu değişim sistemi, bu sistemin temeli olan sermayeye dayanır, ve bunu sermayeden ayrı olarak, yüzey­de kendini gösterdiği gibi, bağımsız bir sistem biçiminde alınırsa, bu ancak salt görüntü olur, ama zorunlu bir görüntü. Bunun içindir ki, değişim-değerleri sisteminin –emekle ölçülen eşdeğerlerin değişimi­nin–, başkalarının emeğine değişim olmaksızın elkonulmasına, emek ile mülkiyetin tamamıyla ayrılmasına dönüşmesinde, ya da daha doğrusu bu elkoymanın kendi gizli arka-planı olarak görünmesinde artık şaşa­cak bir şey yoktur. Gerçekte, değişim-değerinin ve değişim-değerleri üreten üretimin egemen olması, ||14| yabancı emek-gücünün kendisi­nin bir değişim-değeri olmasını öngörür. Yani, canlı emek-gücünün kendi nesnel koşullarından ayrılmasını, bunlara karşı –ya da kendi nesnelliğine karşı– başkasının mülkü olarak, tek sözcükle sermaye olarak davranmasını öngörür. Emeğin özgürleşme süreci, altın çağını, yalnızca feodalizmin çöktüğü, ama –14. yüzyılda ve 15. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’-de olduğu gibi– hâlâ iç kavgalara sahne olduğu [sayfa 381] dönemlerde yaşamıştır. Emeğin kendi nesnel koşullarıyla bir kez daha kendi mülkü olarak ilişki kurabilmesi için, özel değişimin yerini bir başka sistemin alması gerekir, çünkü görmüş olduğumuz gibi, özel değişim nesneleştirilmiş emeğin emek-gücüyle değişimini ve böylelik­le de canlı emeğe değişim olmaksızın elkonulmasını öngörmektedir. Tarihsel bakımdan, paranın sermaye haline gelmesi, çok basit ve açık yollardan olmaktadır; örneğin tüccar, iplikçiliği ve dokumacılığı tarı­ma ek bir uğraş olarak yapmış olan iplikçiyi ve dokumacıyı, kendi hesabına çalıştırır ve onların bu yan uğraşını baş uğraşları haline geti­rir; ama bundan böyle de, onları kendi denetimine alır ve ücretli emek­çiler olarak kendi buyruğu altına sokar. Bir sonraki adım, onları kendi evlerinden ayırmak ve bir işevinin çatısı altında toplamaktır. Bu basit süreç içersinde, tüccarın dokumacı ya da iplikçi için ne hammadde, ne alet, ne de geçim araçları sağlamadığı açıktır. Yaptığı tek şey, bunların satışını yavaş yavaş, alıcıya, tüccara bağımlı duruma getirerek, ve böy­lece giderek salt onun için ve onun sayesinde üretim yapar duruma geldikleri bir tip emekle sınırlandırmak olmuştur. Başlangıçta, onların emeklerini, yalnızca onların ürünlerini satın alarak satın almıştır; bun­ları değişim-değerinin üretimi ile sınırlar sınırlamaz, ve böylece onlar doğrudan değişim-değerleri üretmek ve yaşamlarını sürdürmek için emeklerim tamamıyla para ile değişmek zorunda kalır kalmaz, tücca­rın egemenliği altına girerler; ve ensonu ona ürünlerini sattıkları görü­nümü de ortadan kalkar. Tüccar onların emeklerini satın alır ve ilkin bunların ürün üzerindeki mülkiyetlerini, çok geçmeden de aletler üze­rindeki mülkiyetini çeker alır, ya da kendi üretim maliyetlerini azalt­mak için bunun onlarda görünüşte mülkiyet olarak kalmasına izin verir. Sermayenin ilkin dağınık ya da yerel olarak, eski üretim tarzlarının yanında ortaya çıktığı, ama giderek bunları parçaladığı ilk tarihsel biçim, sözcüğün gerçek anlamıyla manüfaktürdür (henüz fabrika değil). Bu, ihracata yönelik yığınsal üretimin olduğu yerlerde ortaya çıkar – örneğin büyük bir deniz ve kara ticareti temeli üzerinde, İtalyan kentlerin­de, Konstantinopl’da, Flemenk, Hollanda kentlerinde, Barselona gibi bazı İspanyol kentlerinde vb. gibi ticaret merkezlerinde. Manüfaktür, başlangıçta, kentsel denilen zanaatları değil, kırsal yan uğraşları, iplikçili­ği ve dokumacılığı, zanaat ustalığını, teknik eğitimi en az gerektiren uğraşı ele geçirir. Manüfaktürün bir ihraç pazarı için temel bulduğu ve üretimin, sanki doğası gereği, değişim-değerine –yani gemi yapımı da dahil olmak üzere gemiciliğe doğrudan bağlı olan manüfaktürlere– yöneldiği bu büyük ticaret merkezleri dışında, manüfaktür, ilkin kent­lerde değil, kırda, loncaların bulunmadığı köylerde vb. kurulur. Kırsal yan uğraşlar, manüfaktürler için geniş bir temel oluşturur, oysa kentsel zanaatları fabrika biçiminde yürütmek için üretimde büyük ölçüde bir [sayfa 382] ilerleme gerekir. Camcılık, metal işleri, hızar atelyeleri, vb. gibi daha baştan daha büyük bir emek-gücü yoğunlaşması gerektiren, daha çok doğal güç kullanan ve hem yığınsal üretim ve hem de üretim araçların­da bir yoğunlaşma gerektiren vb. üretim dallarında da aynı şey geçer­lidir. Kâğıtçılıkta da vb. böyle. Öteki ilk tarihsel biçimler, öte yandan kiracı çiftçinin ortaya çıkışı ve tarımsal nüfusun özgür gündelikçiler haline gelişidir. Bu dönüşümün sonal sonuçlarına ve en saf biçimlerine ulaştığı en son yer kır olsa bile, en önce orada başlar. Gerçek anlamda kentsel zanaatların ötesine hiçbir zaman geçememiş olan klasik antiki­te, bu yüzden büyük sanayiye hiçbir zaman ulaşamadı. Çünkü bunun ilk önkoşulu, kırın tamamının kullanım-değerlerinin değil, değişim-değerlerinin üretimi ile uğraşmasıdır. Camcılık, kâğıtçılık, demir işleri, vb., lonca ilkelerine dayanılarak yürütülemez. Bunlar yığınsal üretimi, satışın genel bir pazara yapılmasını, girişimcinin para-servete sahip bulunmasını gerektirirler. Öznel ve nesnel koşulları yaratan girişimci değildir; ama eski mülkiyet ve üretim ilişkileri bağrında bu koşullar biraraya getirilemezler. – Sertlik ilişkilerinin çözülmesi ve manüfaktürün çıkışı, bütün üretim dallarını giderek sermaye ile işletilen dallar haline getirir. – Kentlerin kendileri de, lonca sisteminin dışında kalan gündelikçilerde, hünersiz işçilerde, vb., gerçek ücretli emeğin oluşması için bir öğe içerirler.
      ||15| Öyleyse görüyoruz ki, paranın sermayeye dönüşmesi, eme­ğin nesnel koşullarını emekçiden ayıran ve onları emekçiden bağım­sız kılan tarihsel bir süreci öngerektirmektedir. Ne var ki, sermayenin etkisi ve onun süreçlerinin etkisi bir kez varoldu mu, bunlar tüm üretimi egemenliği altına alırlar ve emek ile mülkiyeti, emek ile eme­ğin nesnel koşullarını, her yerde, birbirlerinden ayırırlar ve hızlandı­rırlar. Sermayenin, emeğe karşıt görünmediği biçimler içersinde –küçük sermaye, ve eski üretim tarzlarıyla (ya da sermaye temeli üze­rinde bunların yenilenmesi ile) bizzat sermayenin klasik, buna uygun üretim biçimi arasında kalan ara ya da melez türleri içersinde– zana­atçı emeğini, küçük toprak mülkiyetine dayanan emeği vb., bizzat kendisiyle birlikte nasıl yok ettiğini, daha sonraki gelişmeler göstere­cektir.
      Sermayenin ortaya çıkması için gerekli olan tek birikim, para-servet birikimidir, ki tek basma alındığında, hiçbir biçimde üretken değildir, yalnızca dolaşımdan doğar ve yalnızca dolaşıma aittir. Sermaye, bütün kırsal yan uğraşları yok ederek, yani herkes için eğirerek ve dokuya­rak, herkesi giydirerek vb., kısacası, daha önce doğrudan kullanım-değerleri olarak üretilmiş bulunan metaları değişim-değerleri haline getirerek, kendisine derhal bir içpazar yaratır. Bu süreç, toprak ve üre­tim koşulları mülkiyen ile (bu serflik biçiminde olsa da) emekçilerin [sayfa 383] ayrılmalarının kendiliğinden ortaya çıkan sonucudur.
      Kentsel zanaatların esas olarak değişime ve değişim-değerlerinin yaratılmasına dayanmasına karşın, üretimin başlıca ve doğrudan amacı, zenginleşme ya da değişim-değeri olarak değişim-değeri değil, zana­atçı olarak, zanaat-ustası olarak varolmak, dolayısıyla da kullanım-değeridir. Öyleyse her zaman, üretim verili bir tüketime, arz talebe tabidir ve genişlemesi yavaş olur.
      Demek ki, kapitalistlerin ve ücretli emekçilerin üretimi, sermayenin değe­rini artırma sürecinin başlıca bir ürünüdür. Yalnızca üretilen nesneler üzerinde duran sıradan iktisat, bunu tamamıyla unutuyor. Mademki, bu süreç, nesnelleşmiş emeği, aynı zamanda, emekçinin nesnelliği-olmayan, emekçiye karşıt bir öznelliğin nesnelliği, kendisine yabana bir iradenin mülkiyeti olarak koymaktadır, öyleyse sermaye aynı zamanda zorunlu olarak bir kapitalisttir ve bazı sosyalistlerin, kapitalistlere değil, sermayeye gereksinim vardır yolundaki düşünceleri tamamıyla yanlış­tır. Sermaye kavramı, emeğin nesnel koşullarının –ve bunlar onun kendi ürünleridir– emek karşısında bir kişilik kazanmaları, ya da aynı şey demek olan, bunların emekçilerinkinden ayrı bir kişiliğin mülkü olarak bulunmaları demektir. Sermaye kavramında kapitalist de var­dır. Bununla birlikte bu yanlış, örneğin klasik antikitede sermayeden ve Romalı ve Yunan kapitalistlerden sözeden bütün filologlarınkinden hiç de daha büyük değildir. Bu, Roma’da ve Yunan’da, emeğin özgür oldu­ğunu söylemenin bir başka yoludur ki, bu baylar, hiç de böyle bir iddiada bulunmuyorlar. Amerika’daki plantasyon sahiplerini şimdi artık kapitalistler diye adlandırıyorsak ve bunlar gerçekten de öyle iseler, bu, onların özgür emeğe dayanan bir dünya pazarı içersinde kural-dışı olarak varolmalarındandır. Antikitede raslanmayan sermaye sözcüğü alındığında213* Orta Asya steplerinde sürüleriyle birlikte dola­şan göçebeler en büyük kapitalistler olurlardı, çünkü sermaye sözcü­ğünün özgün anlamı da vardır. Bu yüzden, Güney Fransa’da çok görülen metairie214* anlaşmaları, sermaye kıtlığı yüzünden, hâlâ, istisnai olarak “bail de bestes à cheptel”215*216 diye adlandırılır. Latinceyi kötü kullanacak olursak, bizim kapitalistler ya da Capitales Homines, “qui [sayfa 384] debent censum de capite”ler217*218 olurlardı.
      Para kavramının tanımında karşılaşılmayan güçlükler, sermaye kavramının tanımında görülürler; sermaye esas olarak bir kapitalisttir; ama aynı zamanda, genel olarak üretim, kapitalistin varlığında ondan çok ayrı bir öğe olarak, sermayedir. Böylece, daha sonra göreceğiz ki, sermaye tanımı, bu tanımın parçası olduğu görünmeyen pek çok şeyi kapsamaktadır. Örneğin sermaye ödünç verilir, biriktirilir, vb.. Bütün bu ilişkilerde, sermayenin salt bir nesne olduğu ve içerdiği malzeme ile tamamıyla çakıştığı görülür. Ama daha sonraki gelişmeler bunu ve öteki sorunları açıklığa kavuşturacaktır. Geçerken şu eğlenceli gözlemi belirtelim: Bütün mecazi sözlere mistik bir anlam veren övülesi Adam Müller, günlük yaşamda, ölü sermayeden ayrı olarak canlı sermaye olduğunu da duymuş ve buna teosofik bir anlam vermeye kalkışmıştır.219 Kral Aethelstan bu konuda ona bir ders verebilirdi: Reddam de meo proprio decimas Deo tam in Vivente Capitale quam in mortuis fructuis terrae.220*221 Para aynı öz içersinde hep aynı biçimi korur, ve bu yüzden de onu bir nesne olarak kavramak daha kolaydır. Ama aynı şey, metayı, parayı vb. sermayeyi ya da geliri vb. temsil edebilir. Böylece iktisatçılar bile para­nın elle tutulur bir şey olmadığım, aynı şeyin kah sermaye kapsamına, kah bir başka ve karşıt bir şeyin kapsamına girebileceğini, ve duruma göre sermaye olacağını ya da olmayacağını kabul ederler. Bunun bir ilişki olduğu, ve ancak bir üretim ilişkisi olabileceği açıktır.
      ||16| Sermayenin gerçek niteliğinin, ancak ikinci devrenin sonunda ortaya çıktığını gördük. Şimdi incelemek zorunda olduğumuz şey, bu devrenin kendisi, ya da sermayenin devridir. Başlangıçta dolaşımın dışın­da üretimin ve üretimin dışında dolaşımın bulunduğu görüldü. Sermayenin devresi –dolaşım, sermayenin dolaşımı olarak ele alındı­ğında– her iki uğrağı da kapsar. Burada üretim, devrenin son ve baş­langıç noktası gibi görünür ve vice versa.222* Dolaşımın bağımsızlığı burada, tıpkı üretimin dışında bulunuşu gibi, salt bir görüntüdür. [sayfa 385]






Dipnotlar

      1 “Sermaye Bölümü” (başlangıçta “Sermaye Olarak Para Bolümü” olarak belirlen­miştir) II (ilk yedi sayfa dışında), III, IV, V, VI ve VII numaralı defterleri kapsıyor. Defterlerin oluşma tarihleri: Defter II: Kasım 1857 dolayı. Defter III: 29 Kasımdan Aralık 1857 ortasına kadar. Defter IV: 1857 Aralık ortalarından 22 Ocak 1858’e kadar. Defter V: 22 Ocak 1858 ile Şubat 1858 başlan arasında. Defter VI: Şubat 1858 dolayında. Defter VII: Şubat sonu. Mart ve Mayıs sonu / Haziran başı, 1858.
      2 Bunun tersi
      3 J. B. Say, Traité d’économie politique, Paris, 1817, c. 2, s. 480-482.
      4 Frédéric Bastiat, Harmonies ..., s. 87-169.
      5 * Köle.
      6 Institutiones D. Justiniani, sacratissimi principis. Accesserunt ex Digestis tituli de verborum significatione et regults juris. Edito Stereotypa Herhan, Paris, 1815, s. 342.
      7 * Elyazmasında: ücret.
      8 J. B. Say, Traité d’éeconomie politique..., c. 2, Paris, 1817, s. 428 ve 478.
      9 * Parada, değişim-değerinin, yani değişim-değerleri olarak metaların bütün ilişkilerinin nesne halinde ortaya çıkışı gibi, sermayede, değişim-değerlerini yaratan etkinliğin, emeğin bütün belirlenimleri ortaya çıkar. [Marx’ın notu]
      10 David Ricardo, On the principles of political economy ..., s. 327.
      11 Charles Ganilh, Des systèmes d’économie politique..., c. 2, Paris, 1809, s. 11-12.
      12 J. B. Say, Traité ..., s. 185. Cahier d’extraits de 1844.
      13 J. C. L. Simonde de Sismondi, Nouveaux principes ..., s. 88-89.
      14 * Tersi.
      15 İbid., s. 177.
      16 Agy, s. 178-180.
      17 * Fremde. İngilizce çeviride: alien (yabancı); Fransızca çeviride: autrui (el, öteki)
      18 * Değer, kullanım-değeri ile değişim-değerinin birliği olarak alınamaz mı? Aslında değer, bu haliyle kullanım-değeri ile değişim-değerine karşılık genel olan, onun özel biçimleri değil midir? Bunun ekonomide, önemi var mıdır? Kullanım-değeri, basit değişimde, ya da saf değişimde de gereklidir. Ama değişimin yalnız metanın karşılıklı kullanım-değerinin varlığı dolayısıyla oluştuğu bu noktada, kullanım-değerinin, yani içeriğin, metanın doğal özelliğinin ekonomik belirleme olarak bir varlığı yoktur. Onun biçim belirlemesi daha çok değişim-değeridir. Bu biçim dışındaki içerik önemli değildir; toplumsal ilişki olarak ilişkinin içeriği değildir. Ama bu içerik, bir gereksinimler ve üre¬tim sistemi içinde bu haliyle gelişmiyor mu? Kullanım-değeri, örneğin sermaye ve emek ilişkisinde, emeğin çeşitli biçimlerinde –tarımda, sanayide vb.– toprak rantında, ekonomik biçimi bizzat belirleyerek bu biçime kendisi girmiyor mu? – Hammadde fiyatlarına mevsimlerin etkisi yok mu? vb. - Eğer yalnız değişim-değeri bu rolde ekono-mide etkili olmuşsa, salt kullanım-değeriyle ilgili olan öğeler sonradan nasıl ortaya çıkı-yor, örneğin hammadde olarak sermayede vb. ? Ricardo’da toprağın fiziksel niteliği nasıl oluyor da ansızın işe karışıyor?* vb.. Meta sözcüğü (“Güter” sözcüğü Almancada belki, marclıandise’den farklı olarak denrée olabilir?) ilişkiyi içerir. Fiyat onda salt biçimsel belirleme olarak bulunur. Değişim-değerinin ağır basan belirleme olması, buna aykırı değildir. Ama kullanım, kuşkusuz, değişim yoluyla yalnızca belirlenmiş olmakla sona ermez; hiç kuşku yok ki, kendi yönünü de bu yoldan bulmasına karşın. Herşeye karşın bu, değerle ilgili incelemede araştırılabilir ve Ricardo’nun yapağı gibi, ne saf ne basit soyutlama yaparak olur, ne de cansıkıcı Say’nin yaptığı gibi “yararlılık” sözcüğünün varsayımıyla yetinilerek büyütülmüş olur.** Her şeyden önce, kullanım-değerinin gerekli madde olarak ekonominin ve onun biçim belirlemelerinin dışında kalmakla ne ölçüde yetinmediği, ne ölçüde ona girdiği, her bölümün ayn ayn geliştirilmesinde gösterilecek ve gösterilmelidir. Proudhon’un saflığındaki “Sefalet”, görmeli. Şurası gayet kesindir: Değişimde (dolaşımda) önümüzde meta -kullanım-değeri– fiyat olarak, vardır; onun fiyatı dışında metanın, gereksinim konusu olduğu, kendiliğinden anlaşılır. Özel kullanım[-değerinin] metanın doğal sının olarak ortaya çıktığı ve bundan dolayı paranın, yani metanın değişim-değerinin, aynı zamanda varlık olarak metanın kendisinin dışında, parada bulunması, ama bunun da biçimsel olması durumu dışında, her iki belirleme birbiriyle tamamıyla ilişkiye girmez. Paranın kendisi metadır, öz olarak bir kullanım-değerine sahiptir. [Marx’ın notu]
      * David Ricardo; On the principles ..., s. 55-75.
      ** J. B. Say, Cours .... s. 80-83 ve Traité.... c. I, s. 2-6.
      19 “Tüm şeylerin özeti.” (Bousguillebert, Dissertation, s. 399.)
      20 Storch, Cours d’économie politique ..., s. 154.
      21 * Ama eğer buna bir karşıtlık aranıyorsa, yalnızca kullanım-değerlerinin bu ekono­mik (toplumsal) özünden, yani biçimden farklı olarak içerik halinde bunlann ekonomik belirlemesinden (ama bu biçim ancak değerdir, çünkü bu emeğin belirli niceliğidir) söze-dilebilir. Bunlann doğal farklılıklarına gelince, değişim-değerinin ve metanın belirleme­sini bunların hiçbiri dışlamadığı ölçüde, sermayenin onlarm yerini alması, onlan kendi gövdesi haline getirmesi bakımından onu dışlamaz. [Marx’ın notu]
      22 Adam Smith, An Inquiry..., c. II, s. 335-385.
      23 Henri Storch, Considerations..., s. 38-50.
      24 Nassau William Senior, Principes fondamentaux ..., s. 284-308.
      25 * Burada şu kısım çizilmiş: b) Kredi olarak sermaye, c) Ortaklık sermayesi, d) Para piyasası, e) Fiyat belirleyici olarak sermaye.
      26 James Steuart; An lnquiry..., s. 50.
      27 Edward Gibbon Wakefield, A Vieıv o the Art of Colonization, with Preseni Reference to the British Empire, London 1949.
      28 * Clearing of estates.
      29 * Olmazsa olmaz.
      30 S. N. H. Linguet, Théorie des loix civiles..., c. I, Londra 1767, s. 462-513.
      31 * Bundan sonraki sayfa kayıptır.
      32 * Burada başlayan kısım, bir önceki (II.) defterin sonunda başlayan, sözü geçen eksik sayfanın devamıdır, bu sayfanın içeriği başlıkta belirtilmiştir. Bu defterin (III.) 8. sayfası¬nın başlığı şöyledir: 29, 30. Kasım, Aralık, Sermaye Bölümü, (devamı) (defter Il’den).
      33 * Devridaim makinesi.
      34 * Potansiyel olarak.
      35 Antoine Cherbuliez, Rkhesse ou pauvreté, Paris. 1841, s. 16.
      36 * Gereç sağlama. İkmal.
      37 Başkaları arasında: John Francis Bray, Labour’s Wrong and Labour’s Remedy: or, the Age of Might and the Age of Right, Leeds, 1839, s. 59.
      38 * Üretken emeğin ne olduğu ya da ne olmadığı, Adam Smith’in bu ayrımı yapmasın­dan* bu yana üzerinde bir öyle bir böyle çok tartışılmış olan bir noktadır ve sermayenin çeşitli yönlerinin incelenmesiyle meydana çıkarılması gereklidir. Üretken emek, yalnızca, sermaye üreten emektir. Ne hoş değil mi, diye soruyor örneğin (hiç değilse benzeri biçim­de) bay Senior,** piyano yapımcısı bir üretken işçi oluyor da piyano çalan, ki kendisinin olmaması halinde piyanonun bir saçmalık olmasma karşın, böyle sayılmıyor? Ama işin doğrusu budur. Piyano yapımcısı sermayeyi yeniden-üretir; piyano çalan yalnızca gelire karşılık emeğini değişir. Ancak piyano çalan müzik üretir ve ses duyumuzu tatmin eder de, onu bir ölçüde üretmez mi? Gerçekte, üretir: onun emeği bir şey üretiyor; bundan dolayı bu emek ekonomik anlamda üretken emek değildir; bunun gibi, ham hayaller üreten bir şaklabanın emeği de üretken değildir. Emek, yalnızca kendi karşıtını üreterek üretken olur. Başka iktisatçılar buna dayanarak, üretken-olmayan denilen işçiyi dolaylı olarak üretici gösterirler. Örneğin piyano çalan üretime imrenme uyandırır; kısmen bireyselli­ğimizi daha güçlü, daha canlı yaparak, ya da ayrıca genel anlamda alırsak, yeni bir gereksinim uyandırarak, bunun giderilmesi için doğrudan maddi üretimde daha çok çaba gösterilmesini sağlar. Bunda, yalnız sermaye üreten emeğin üretken olduğu; böyle­ce bunu yapmayan emeğin, ne kadar yararlı olursa olsun –böylesi aynı ölçüde zararlı da olabilir–, sermayeleştirme için üretken olmadığı, dolayısıyla üretken olmayan emek olduğu da kabul edilmiş sayılır. Başka iktisatçılar da üretken olan ve üretken olmayan farkının üretimle değil, tüketimle ilişkili olması gerektiğini söylerler. Tam tersi. Tütün tüketimi üretken olmayan olduğu halde, tütün üreticisi üretkendir. Üretken olmayan tüketim için üretim, üretken tüketim kadar üretkendir; bunun ürettiği ya da sermayeyi yeniden-ürettiği her zaman kabul edilir. “Üretken işçi, patronunun servetini doğrudan çoğaltan kişidir” diyen Malthus’un sözü çok doğrudur (IX), 40),*** hiç değilse bir yönü ile doğrudur. Bu biçimiyle köle için de geçerli olduğundan, deyim fazlasıyla soyuttur. İşçiyle ilişkisi içinde patronun serveti, emekle ilişkisi içinde servetin kendisinin yani sermayenin biçimidir. Üretken işçi, sermayeyi doğrudan çoğaltan kişidir. [Marx’ın notu]
      * Adam Smith, An Inquiry..., c. 2, s. 355-385.
      ** Senior, Principes fondamentaux..., s. 195-206.
      *** Malthus, Principles of Political Economy..., s. 47.
      39 J. C. L. Simonde de Sismondi, Nouveaux principes..., c. I, s. 90.
      40 Agy, s. 105.
      41 A. Cherbuliez, Richesse ou pauvreté..., s. 55-56.
      42 Agy, s. 64.
      43 J. B. Say, Traité d’économie politique..., c. 2, s. 429.
      44 J. C. L. Simonde de Sismondi, Etudes..., c. 2, s. 273.
      45 Bkz: David Ricardo, On the principles..., s. 327.
      46 J. B. Say, Traité d’économie politiaue..., c. 2, s. 424, 425, 429.
      47 P.J. Proudhon, Système des contradictions..., c. I, s. 61.
      48 * Faux frais de production - Adam Smith’ten itibaren ekonomi politikçilerce, gerekli ama üretken-olmayan işçilerin, örneğin askerlerin, doktorların vb. maliyetinin içine sokulduğu kategori.
      49 Bkz: Gratuité du crédit..., s. 179-180.
      50 George Ramsay, An Essay on the Distribution of Wealth. Edinburgh ve Londra, 1836, s. 184.
      51 * Mehrwert teriminin bu elyazmasında ilk geçişi.
      52 Ricardo, On the Principles..., s. 131.
      53 Bkz: Gratuité du crédit...
      54 * Ücretin önemsiz, salt kalıpsal bir biçim, bir ortaklık biçimi, bu niteliğiyle emek ile sermaye arasındaki ekonomik ilişkiyle ilgisi bulunmayan bir biçim olduğunu söyleyen Basriat’ın korkunç bir hikmetidir bu. İşçiler, diyor Bastiat, ürünün hazır oluşuna ve satı­şına kadar bekleyebilecek zenginlikte olsalardı, ücret, emek ücreti, kapitalistle, bir kapi­talistin başka bir kapitalistle yaptığı kadar kazançlı bir kontrat yapmalarını engellemezdi.* O halde kabahat ücretin biçiminde değil, ondan bağımsız olan koşullardadır. Bizzat bu koşulların ücretin koşulları olduğu kuşkusuz, onun aklına gelmiyor. İşçiler aynı zamanda kapitalist olsalardı, gerçekte çalışan işçiler değil, çalışan kapitalistler olarak –yani ücret­li işçiler biçiminde değil– çalışmayan sermayenin karşısında bulunurlardı. Bunun için sermaye karşısında emek ücreti ve kâr, kâr ve faiz kadar yaşamsaldır.** Bastiat, bunu, ekono­mik ilişkilerin uyumu, yani ekonomik ilişkilerin yalnız görünüşte var oluşu, gerçekte, özde ise yalnız bir ilişki – basit değişim ilişkisi diye tanımlıyor. Bu yüzden onun karşısında yaşamsal biçimler aslında içeriksiz olarak, yani gerçek olmayan biçimler olarak görünür­ler. [Marx’ın notu]
      * Frédéric Bastiat, Harmonies économiques ..., s. 378.
      ** Agy, s. 381-383.
      55 “Negroes and the slave trade. To the editör of the Times”, imza: Expertus, Times, nº 22844, 21 Kasım 1857, s. 9.
      56 T. R. Malthus, Tlıe Measure of Value..., Londra, 1823.
      57 Bkz: D. Ricardo, On the Principles..., s. 1-12.
      58 Adam Smith, An lnquiry..., c. 2. s. 356.
      59 * Engel, aşılması gereken bir raslantı olarak ortaya çıkar. En yüzeysel bir görüşte bile bu kendini gösterir. Sermaye 100’den 1.000’e çıkarsa, şimdi çıkış noktası 1.000 olur, ve artış burdan başlamalıdır; %1.000’lik on katına çıkış hiçbir anlam taşımaz; kâr ve faizin kendileri sermaye haline gelirler. Daha önce artı-değer olarak ortaya çıkan, şimdi basit bileşi­minde içerilmiş olarak, basit önvarsayım olarak ortaya çıkar. [Marx’ın notu.]
      60 * Ancak sayın fabrikatörler bunu geceye kadar uzatmışlardır, On Saat Yasası. Leonhard Horner’in raporuna [Reports of the inspectors of factories to Her Majesty’s Principal Secretary ofstatefor the Home Department, for the half year ending 30th April 1849, London, 1849] bakınız. İşgününün doğal günde sınırı yoktur; gecenin ortasına kadar uza­tılabilir; bu, ücretli bölümüne giriyor. [Marx’ın notu.]
      61 * Elyazmasında üstü çizili pasaj: Diyelim ki, üretken güç bin kat çoğalıyor ve baş­langıçtaki gerekli emek = ¼ ise, o zaman gerekli emek bu tür bir işgününün 1/4.000’i olur; arb-değer de tam 1/4.000 oranında yükselmiş olur. Başlangıçtaki toplam artı-değer ¾ ya da 3.000/4.000 idi. O zaman toplam artı-değer şimdi 3000/4.000’dir, yani gerekli emeğe düşen yalnız 1/4.000 olur. Başlangıçta ise gerekli emeğe düşen ¼, toplam artı-değere ise ¾ idi.
      62 * “Yalnız 30/32,” özgün metinde “20/32 ... 11/32”dir.
      63 * İşçide nesnelleşmiş emek-gücü burada, onun kendi canlı işgününün kesiri olarak kendini gösteriyor; çünkü bu, onun ücret olarak sermayeden aldığı nesnelleşmiş emeğin tam işgününe göre olan oranı ile aynı şeydir. [Marx’ın notu]
      64 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş: Eğer sermaye, üretken güç iki katma çıkar çıkmaz ve gerekli-emek ½’ye eşit iken, yani ¼’e düşerse, yani sağlanmış artı-emek 2/4’ten ¾’e çıkarsa, yalnız ¾ gün çalıştırmış olursa, o zaman gerçekten, Ricardo’nun dediği gibi, üretken gücün çoğalması değerleri, sermayenin değerini çoğaltmaz. [Sermayenin değeri] aynı kalmış olur; daha önce sermayede nesnelleşmiş işgünlerinin, isçinin payına düşen işgünü bölümü üzerindeki 2/4’lük fazlalığını temsil ederse, eskisi gibi gene hep bunu yerine getirir. Nesnelleşmiş emeğin aynı fazlalığı yaratılmıştır. Ama gördüğümüz gibi, sermayenin sağlanmış bütün artı-emeği tüketmesi onun doğasında vardır; çünkü artı-emeğin yaratılması onun kavramıdır.
      65 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş: çünkü ürünün ayn bir parçasını her zaman birim olarak alırız.
      66 * Şimdi bulunduğumuz nokta için, artı-emek ya da aru-zaman ile birlikte malzeme­nin ve aletin de çoğalması gerektiğinı kabul etmek, henüz hiç de gerekli değildir. Salt artı-emeğin hammaddeyi nasıl çoğalttığı konusunda, bkz: Babbage** örneğin altın tel işleri vb.. [Marx’ın notu]
      ** Karş: Babbage, Traité sur l’économie des machines et des manufactures, Paris, 1833, s. 216-219.
      67 * Diyelim ki, hammadde iki katına çıkıyor ve iş aleti (basit hesap bakımından) yan oranda büyüyor. O zaman sermayenin giderleri 100 taler pamuk, 20 taler alet, yâni 120 taler ve emek için de eskisi gibi 40 taler; hepsi birden 160 taler. 4 saatlik 100 taler artı-emek %40 artarsa, 160 taleri 64 taler çoğaltır. Öyleyse toplam ürün = 224 taler. Burada ayrıca varsayılmıştır ki, kârın oranı sermayenin büyüklüğü ile aynı kalır ve iş malzeme­si ile aleti artı-emeğin, artı-emeğin sermayeleşmesinin gerçekleşmeleri olarak da dikkate alınmamıştır; gördüğümüz gibi, varolan artı-zaman, yani bu nitelikteki sermayenin büyüklüğü ne kadar artarsa, emek-zamanının mutlak çoğalışının olanaksızlığı ve üretken gücün geometrik oranda düşüşü dolayısıyla göreli oluşu öylesine koşul haline gelir. [Marx’ın notu]
      68 Economistes financiers du XVIII siècle. Précéds de notices historiques sur chaque auteur, et accompagnés de commentaires et de notes explicatives. Paris, 1843, s. 419, not n” 1 yapıtın yayıncısı Eugène Daire sözkonusu.
      69 D. Ricardo, On the Principles..., s. 89.
      70 Agy, s. 136 ve 340.
      71 * Üretken güç iki katına çıkmıştır, %100 yükselmiştir, sermayenin değeri bu örnekte %20 artmıştır. [Marx’ın notu]
      72 David Ricardo, On the Principles..., s. 325-326.
      73 * Aslında, canlı emek sermayeyi tüketiyor demek yanlıştır, sermaye (nesnelleşmiş emek) canlı emeği üretim sürecinde tüketir. [Marx’ın notu]
      74 * Burada müsvedde sayfasının üst kenarına, ekleme işareti yapılmaksızın şu yazılmış: (Kendisi için para kullanım-değeri, ya da değişim-değeri olarak değil, değer olarak tanım­lanmalıdır.)
      75 David Ricardo, On the Principles..., s. 327.
      76 Ricardo, agy, s. 327-328.
      77 Marx’ın burada özetlediği fikirler, Ricardo’nun son yapıtının XX ve VII. bölümle­rinden.
      78 Ricardo’nun kitabının XXVI. bölümü sözkonusu.
      79 Marx, kuşkusuz, George Ramsay (An essay on the distribution of wealth...) ve (özel­likle kârın bütün kaynağı olarak ileri sürdüğü ve Marx’ın Kapital’in birinci cildinde eleştirdiği Senior’un ünlü “on iki saati”, dolayısıyla) Nassau W. Senior (Letters on the factory act. London, 1837, s. 12-13) gibi ekonomistleri anımsatıyor.
      80 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş: 40 taler ise, işçi bununla bir gün yaşayabilir, emek-gücünü, yarım işgününün ürününü değişebilirse, tam işgünü fabrikatöre yalnız 40 + 40 = 80 yaratabilir.
      81 * Elyazmasında üstü çizili pasaj: Üretilen kullanım-değeri her iki örnekte aynı kalmış­tır. İkinci sermaye eskisi kadar canlı emeğe kumanda ediyor ve gene o kadar malzeme ve alet harcıyor. Birinci örnekte 20 talerlik bir değer var, bu değer için henüz bir eşdeğer yoktur, ikinci örnekte 40 talerlik değer. Varsayalım ki, her iki sermaye, her ikisinin artı-değeriyle birlikte üretime girmesine yetecek kadar emeğe (ister malzeme ve hammadde yaratan emek, ister yalnız işleyen emek olsun, önemli değil) kumanda edebilecek durumdadır. O zaman birinci sermayede şu çıkar: 100 (başlangıç sermayesi) + 20 artı-değer (120): bu 120 birincisinde, daha önceki gibi 40 üretir; toplam 160; ikinci 80 (ilk serma­ye) + 40 (120), daha önceki gibi birincisinde 40 ve ikincisinde 40 üretir =
      82 * “32” olması gerekiyor.
      83 * “%40” olması gerekiyor.
      84 * IV. Defter burdan başlıyor. Marx birinci sayfanın üstüne şunu yazmış: Defter 4.
      Aralık [18] 57. Sermaye Bölümü. (Devam).
      85 Richard Price, An Appeal to the Public, On the Subject of the National Debt., 2, baskı, Londra, 1772, ile: Observations on Reversionary Payments..., 2. baskı, Londra, 1772. Ayrıca bkz: Robert Hamilton, An lnquiry Concerning the Rise and Progress, the Redemption and Present State, and the Management of the National Debt of Great Britain., 2. baskı, Edinburgh, 1814, s. 133.
      86 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş: Birinci örnekte işçi, ¾ işgünü nesnelleşmiş emek için 12 saatlik tam bir işgünü veriyor ve bu yüzden 30 saatlik artı-zaman çalışıyordu. ikinci örnekte işçinin gerekli-emek zamanı 20 talere eşittir: artı-emeği 10 talere eşittir.
      87 * Bkz: İzleyen sayfadaki tablo.
      88 Charles Babbage, Traité sur l’économie des machines..., s. 20-21.
      89 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş:
      Sermaye I, 200 tabaka kağıdı 30 malzeme + 3 alet, + 50 üretim öğesi (nesneleşmiş emek-zamanı (bunda kâr 3) = 83 üzerinden satıyor.
      Sermaye II ise 200 tabakayı 100 malzeme + 6 alet + 531/3 (nesneleşmiş emek = 1591/3 üzerinden satıyor.
      Sermaye I dolayısıyla bir basılı kağıdı 83/100 taler; yani 2 gümüş para 9 fenik üze­rinden satıyor.
      Sermaye II de dolayısıyla 1 basılı kağıdı 159/100 taler + 10/100 gümüş para = 39 gümüş para 10 fenik üzerinden satıyor.
      Dolayısıyla, örnek yanlış seçilmiştir ve fiyatlar doğru değildir. – Öyleyse diyelim ki, malzeme 90; makine 60; 50’den 5 işgünü. Ya göreli daha çok işçi ya da daha çok malzeme olmalıdır (yani daha çok verimlilik).
      N° I’de 15 malzemeye vb. 1 işgünü düşüyor.
      90 * “(üretim zamanı)” ekleme işareti konmaksızın “(nesneleşmiş emek-zamanı)” üstünde duruyor.
      91 * “9 gümüş para 10 fenik” yerine “17 gümüş para 8 fenik” olmalı.
      92 Bkz: Gratuité du crédit, s. 130-131 ve 133-157.
      93 Bkz: D. Ricardo; On the Principles..., s. 119-122 ve VI. bölümün tamamı.
      94 * %31/3’ün %6¼,1/33’ün 51/16 olması gerekir.
      95 * 32/33’ün 15/16 olması gerekir.
      96 * Sermayenin bütünü üzerinden artı-değerin, yeni üretilmiş değerin yan­sına eşit olduğu, çünkü değerin yarısının gerekli emeğe eşit olduğu burada gene ortaya çıkıyor. Her zaman artı-zamana eşit olan, dolayısıyla ücreti mey­dana getiren kısım çıkanldıktan sonra işçinin toplam ürününe eşit olan bu artı-değerin hangi oranda olduğu, 1) sermayenin değişmeyen kısmının üret­ken kısmına olan oranına bağlıdır; 2) bu da gerekli emek süresinin artı-zamana olan oranıdır. Yukardaki örnekte aru-zamanın gerekli-zamana oranı %100’dür; 100 sermaye üzerinden %40 yapar; öyleyse 3) hem 2)’de verilen orana, hem de gerekli emek zamanının mutlak büyüklüğüne bağlıdır. 100 sermayenin 80’i değişmeyen kısım olsaydı, gerekli emeğe karşılık değişilen kısım = 20 olurdu, ve bu %100 artı-zaman yaratırsa, sermayenin kârı %20’dir. Ama 200 sermaye değişmeyen ve değişen kısmının (yani 3/5’e 2/5) aynı oranı ile ise, toplam 280’dir, bu da 100 üzerinden 40 eder. Bu durumda kârın mutlak çokluğu 40’tan 80’e çıkar, ama oran %40 olarak kalmıştır. Buna karşılık 200’de örneğin gene değişmeyen öğe 120, gerekli emeğin niceliği 80 ise, ama bu yalnız %10 oranın­da 8 çoğalmışsa, o zaman genel toplam = 208, yani kâr %4’tür; gerekli emek yalnız 5 oranında yükselmişse, genel toplam 205’tir; yani %2½. [Marx’ın notu]
      97 * Örneğimizde olduğu gibi, sermayenin aynı kaldığı, yani her ikisinin de gene 140 talerle başladığı varsayılırsa, daha verimli sermayede daha büyük kısım sermayeye (yani onun değişmeyen kısmı), daha verimsiz sermayede daha büyük kısım emeğe düşer. 140 olan birinci sermaye dolayısıyla 56’lık gerekli emeği harekete getirir ve bu gerekli emek, süreci için 84’lük sermayenin değişmeyen bir kısmını gerektirir. İkinci sermaye 20 + 15 = 35 emeği, değişme­yen sermaye ise 60 + 45 = 105 emeği harekete geçirir (daha önce geliştirilen noktalardan çıkan başka bir sonuç, üretken gücün çoğalmasının, kendi kendini çoğalttığı ölçüde değer çoğaltmamasıdır). Birinci örnekte, daha önce görüldü­ğü gibi, mutlak yeni değer ikincide olduğundan daha büyüktür, çünkü kulla­nılan emek yığını değişmeyen sermayeye göre daha büyüktür; oysa ikincisin­de bu daha küçüktür, çünkü emek daha üretkendir. Yalnız 1), yeni değerin ilk örnekte yalnız 40, ikincisinde 60 oluşunun farkı, birincinin aynı sermaye ile üretime ikincide olduğu gibi yeniden başlayabilmesini dışlar; çünkü yeni değerin bir kısmı her iki tarafta, kapitalistin yaşaması ve hem de sermaye saye­sinde yaşaması için eşdeğer olarak dolaşıma girmek zorundadır. Her ikisi 20 taler tüketirse, birincisi yeni emeğe 120 sermaye ile, öteki de gene 120 sermaye ile başlar. Yukarıya bakınız. Bunların hepsine bir daha dönülecektir; ama daha büyük üretken güçle yaratılmış olan yeni değerin, mutlak olarak çoğalmış emekle yaratılmış olan yeni değerle nasıl bir ilişki içinde olduğu sorusu, birikim ve kâr başlıklı bölüme giriyor. [Marx’ın notu]
      98 J. M. de Lauderdale, Recherches sur la nature..., s. 119-120.
      99 * Örneğin bu, verimliliğin iki katına çıktığı mevsimlerde çiftlik kiracısı için doğrudur ya da çalışnğı alanda değil de, onun yararlandığı üretken gücün alanında bu güç iki katina çıkarsa sanayici için doğrudur; örneğin yapağı %50 ucuzlamışhr, tahıl (yani emek ücreti), son olarak da alet de öyle; o zaman bu kişi, eskisi gibi birinci yapağıda 40 taler, ama makinede 20, emekte 40 olarak, iki kat fazla miktarda harcamayı sürdürür. [Marx’ın notu]
      100 * Yalnız pamuğun üretken güçte iki katına çıktığını, makinenin aynı kaldı­ğını kabul edelim. Bu, daha geniş ölçüde incelenebilir. [Marx’ın notu]
      101 * Eski emek süresini kullanmak için gerekli olan toplam sermaye o zaman şimdi emek fonunun yeni toplam sermayeye olan oranını gösteren kesirin paydası ile eski emek fonunun çarpımına eşittir. Üretken gücün iki katma çıkması bunu ¼’e indirmişse, 4 ile çarpılır; 1/3’e indirilmişse 3’le çarpılır. Üretken güç iki kat olmuşsa, gerekli emek ve bununla birlikte emek fonu, daha önceki değerinin ½’sine düşer; ama 800 yeni toplam sermaye ile ilgili olarak ¼ ya da 1.000 eski toplam sermaye ile ilgili olarak 1/5 yapar. Ya da yeni toplam sermaye = 2 × eski sermaye eksi emek fonunun serbest kalan kısmı; (1.000-200) × 2 = 800 × 2 = 1.600. Yeni toplam sermaye ise, değişmeyen ve değişen sermayenin genel toplamını gösterir, bu sermaye, eski emek-zamanının yansını (1/3, ¼ vb., 1/x, üretken gücün 3,4, x oranda çoğalmasına göre) kullanmak için gereklidir; 2× sermaye, bunu tamamen kullanmak için olur (ya da 3×, 4×, x×, vb., üretken gücün büyüdüğü orana göre). Burada her zaman, başlangıçta sermaye bölümlerinin birbirleriyle olan oranının (teknolojik) verilmiş olması gereklidir; örneğin, gerekli emeğin bölünmesi olarak üretken gücün çoğalmasının hangi kesirlerde dile geldiği buna bağlıdır. [Marx’ın notu]
      102 The Source and Remedy of the National Difficulties, Deduced from Principles of Political Economy, in a Letter to Lord John Russell, Londra, 1821.
      103 P. Ravenstone, Thoughts on the Fundig System..., Londra, 1824, (s. 11, 13, 45 ve 467.
      104 * Burada şurası çizilmiş: O halde sermaye çalışan nüfusun çoğalmasını zorlar.
      105 * Henüz konumuz olmamakla birlikte, bir yanda eksi-emeğin, göreli işsiz­liğin (ya da en olumlu durumda üretken-olmayan emeğin) yaratılmasının, öte yanda artı-emeğin yaratılmasına nasıl uygun düştüğü burada anımsatılabilir. Birincisi bu, sermaye tarafından; sonra da onlarla paylaştığı sınıflar tarafından; yani artı-üründen geçinen yoksullar, uşaklar, yandaşlar vb. tarafından, kısacası onun ardından giden topluluğun tümü tarafından; sermayeden değil de gelir­den geçinen, hizmet eden sınıfın bu kesimi tarafından kendiliğinden anlaşılır. Bu hizmet eden sınıf ile çalışan sınıf arasında büyük fark vardır. Tüm toplumla ilgi­li olarak, kullanılabilir zamanın yaratılması, aynı zamanda, bilimin, sanata vb. üretilmesi için gerekli zamanın yaratılmasıdır. Hiçbir biçimde, bir birey gerek­sinimlerini giderdiği ve sonra da fazlalığı yarattığı için, toplumun gelişmesi ilerlemez; tersine, birey ya da bireylerin sınıfı, gereksinimini gidermek için gerekli olduğundan daha çok çalışmaya zorlandığı için –bir yanda artı-emek bulunduğu için– öte yanda da emek-olmama ve artı-servet vardır. Gerçek karşısında servetin gelişmesi yalnız bu karşıtlıklar içinde vardır: Gerçek odur ki, olanak çerçevesinde servetin gelişmesi bu karşıtlıkların kaldırılması olana­ğıdır. Ya da birey yalnız kendi gereksinimini, aynı zamanda başka bir birey için gereksinim karşılayıp bu gereksinim üzerinde bir fazlalık sağlayarak karşıla­yabilir. Kölelikte bu çok keskindir. Ancak ücretli emek koşulu altında sanayiye, sanayi emeğine gidilir. – Bundan dolayı Malthus, artı-emek ve artı-sermaye yarımda, üretmeden tüketen artı-çalışmazların bulunmasını, ya da israfın, lük­sün, bağışlamanın vb. gerekliliğini ileri sürerken çok yerinde bir istekte bulu­nuyor. [Marx’ın notu]
      106 * Gerçek gelişmesi içinde sermayeyi gerektiren talep, arz, fiyat ilişkisine henüz geçilemiyor. Talep ve arz soyut kategoriler olduğu için, henüz belirli ekonomik ilişkileri dile getirmiyorlar. Belki bunlar basit dolaşımda ya da üre­timde ele alınabilir? [Marx’ın notu]
      107 ** Sermayenin değerlendirme süreci ile ilgili olarak daha önce gördük ki, bu süreç basit üretim sürecinin daha önce geliştirilmesini gerektirir. Basit değişimde üretime olan gereksinimin koşul sayılması bakımından talep ve arz için de durum aynıdır. Üreticinin (doğrudan üreticinin) kendi gereksinimi, başka bir talebin gereksinimidir. Bizzat bu gelişmede, onun koşulu olması gereken şeyin ortaya çıkması gerekir ve bu da daha sonra ilk bölümlere bırakılabilir. [Marx’ın notu]
      108 * Kuşkusuz, doğrudan kullanım-değerine yönelmiş bütün üretim, değişim yapanların sayısı gibi, dolaşıma bırakılmış olan değişim-değerlerinin toplamı­nı, özellikle artı-değerlerin üretimini de azaltır. Bundan dolayı, sermaye, 1) dolaşım çemberini sürekli genişletmeye; 2) bütün noktalarda bunu sermaye üzerine kurulmuş ürerime dönüştürmeye çalışır. [Marx’ın notu]
      109 * Modern toplumlarda olduğundan farklı olarak eski toplumlarda lüksün oynadığı role daha sonra değinilecektir. [Marx’ın notu]
      110 John Ramsay MacCulloch, The Principles of Political Economy: with a sketch of the rise and Progress ofthe Science, Edinburgh 1825, s. 166-190.
      111 James Mill, Eléments d’économie politique, Paris, 1823, s. 250-260.
      112 Anonim yapıta anıştırma: The Currency Question. The Gemini Letters. Londra, 1844.
      113 Henri Storch, Considérations sur la nature du revenu...
      114 T. R. Malthus, Principles of Politcal Economy..., s. 405.
      115 J. C. L. Simonde de Sismondi, Etudes sur l’économie politique...f s. 61n.
      116 David Ricardo, On the Principles..., s. 80-85.
      117 Kalem sürçmesi: “Wakley” değil “Wakefield” olması gerekiyor. Bkz: Edward Gibbon Wakefield, Adam Smith’in yapıtının 1843 baskısı: An lnquiry... With Notes from Ricardo, M’Culloch, Chalmers and other Eminent Political Economists, c. I, Londra, 1843, s. 244-246.
      118 * İşte bundan dolayı.
      119 Bkz: T. Hodgskin, Popular Political Economy..., s. 245-246.
      120 The source and remedy..., s. 17
      121 (Anonim yapıt), An Inquiry into those principles respecting ine Nature of Demand and the Necessity of Consumption, lately advocated by Mr. Malthus, Londra, 1821, s. 59.
      122 T. Hodgskin, Popular Political Economy..., s. 238.
      123 Agy., s. 246.
      124 T. R. Malthus, Principles..., s. 266..
      125 Agy, s. 301,302,315
      126 Agy, s. 361-413, özellikle, s. 372, 382 ve 298-413.
      127 Agy, s. 405. Yayıncı William Otter’in notu.
      128 Agy, s. 414.
      129 * Bunu izleyen satırda yalnız “Ocak 1858” yazılı.
      130 T. R. Malthus, Principles..., s. 405. Otter’in notu.
      131 * Bizzat üretim yoluyla hammadde, yarı-işlenmiş maddeler, makineler, iletişim araçları ve üretimde yararlanılan ve tüketilen öteki maddeler, boya maddesi, kömür, sabun, pudra vb. gibi yardıma malzeme için üretilmiş talep­le bu tamamen aynı şeydir. Ödemeyi, değişim-değeri getirilmesini sağlayan bu talep, üreticilerin kendi aralannda değişimi sırasmda uygun ve yeterlidir. Son ürün doğrudan ve son tüketimde sınırına ulaşınca yetersizlik kendim gösterir. Uygun oranın dışına götüren bu görüntü de sermayenin özünde vardır, rekabet bölümünde daha ayrıntılı geliştirileceği gibi, tiksindirici bir özelliktir; birbirine karşı tamamen ilgisiz birçok sermayelerin kendisidir. Bir kapitalist ötekinden satın aldığı, meta sahn aldığı ya da sattığı sırada bunlar basit değişim ilişkisi içindedirler; birbirlerine karşı sermaye olarak davranmazlar. Sonunda sermaye olarak değerlenebilmek üzere, birbirleriyle değişim yapmak zorunda oldukla­rı doğru (tasarlanmış) oran, birbirleriyle olan ilişkinin dışında bulunur. [Marx’ın notu]
      132 * Değer sermayenin temelini meydana getirdiği, dolayısıyla ancak bir karşı-değere karşı değişim yoluyla zorunlu olarak var olduğu için, zorunlu olarak sermaye kendi kendini iter. Bundan dolayı karşısında başka sermayele­rin olmadığı evrensel bir sermaye, bu sermayelerle değişim yapmıyorsa –şimdi­ki görüş açısından karşısında ücretli emekten ya da kendi kendinden başka bir şey yoktur– bir anlamsızlıktır. Sermayelerin birbirinden kaçması, gerçekleş­miş değişim-değeri olarak sermayede vardır. [Marx’ın notu]
      133 J. B. Say, Traité d’économie politique.., s. 142-156.
      134 Bkz: Gratuité du créit..., s. 207-208.
      135 * Burada şu kısmın üstü çizilmiş: Kârın genel oranı örneğin %10 ise, iplikçi işçilerine, çiftlik kiracısı da kendi işçilerine, gerekli emek ücretinin %10 üstünde ödeme yapmak zorundadır. Henüz yalnız genel ya da ortalama oranlar üzerinde durmamız gereken bu noktada, ayrıntılar bizi hiç ilgilendirmiyor. İplikçi sermaye üzerinden değil, sermayenin, onun metaya çevrilmiş sermayesinin kesirinde temsil edilen, işçinin satın aldığı, bölüne­bilir kısmı üzerinden %10 kazanır. Çiftlik kiracısı da, yani kapitalist de işçilerinden. Ama bunların her biri, gerekli emek ücretinin üzerinde ödediği %10’u kaybeder. (Birinin, örneğin çiftlik kiracısının ürünleri işçinin tüketimine girdiği, ötekinin girmediği duruma göre fark meydana gelebilir; bu da henüz konumuzla ilgili değildir.) Diyelim ki, kiraa ve elbiseci 100 taler sermaye kullanıyor, değişmeyen ve değişen değer oranlan her ikisinde de aynıdır, o zaman artı-değer de aynıdır.
      Öyleyse örneğin 60 hammadde, 20 makine, 20 emek, 20 artı-emek = 120 taler. 60 arşın ya da buşel = 120,1 arşın ya da buşel = 120/60 = 2 taler. Emeğe düşen artı-değer %100; yatırılan sermayeye düşen yalnız yüzde 20 ya da 1/5, çünkü emek ücreti yatırılan sermayenin yalnız 1/5’idir. Ama 100/5 = 20. Her iki örnekte işçi gerekli emek ücreti olarak 10 arşın ya da 10 buşel = 20 taler alır. Her arşın ya da buşelin fiyatı %20 kâr içerir; öyleyse işçi, arşın ya da buşel satın alırsa, 10 arşın ya da 10 buşel üzerinden 10 × %20 fazla öder, Proudhon’a göre. 2 taler ya da 60 gümüş para üzerinden %20 = 12 gümüş para. (5 × 12 = 60): öyleyse 10 üzerinden = 60 gümüş para = 2 taler. Ama işçi de yalnız gerekli emek ücretini 10 arşın ya da 10 buşel alır. Yani makineleri değişmez varsayarsak böyledir. İşçi, eğer 100 sermayeye sahip olsaydı ve kendi gerekli emeği ile yetinseydi, ama bu emek gene daha baştan onun emeğinin ürünü ile başlanabilecek duruma sokulsaydı, yalnız 10 arşın ya da buşel üretmek zorunda olurdu; ancak bunun için ham...
      1 buşel ya da arşın 6 gümüş para daha fazladır; 10 üzerinden = 60 ya da 2 taler.
      2 taler için %20 ya da 60 gümüş para 60/5 = 12. Bir arşın ya da buşel için kâr 12 gümüş paradır. Ama işçi 20 taler = 10 buşel ya da arşın alır. Bir yandan 10 × 12 ya da 120 gümüş para = 4 taler fazladan öder (4 × 30 = 120); öte yandan 4 taler daha fazla alır (arşın basma 12 gümüş para. 10 × 12); yani 16 yerine 20; yani beşte-bir, 20’nin yüzde 20 daha fazlasını. Öte yandan da yalnız 10 arşın ya da buşel gerekli emek ücreti ahr. Fiyat gerek­li emek yoluyla belirlenseydi, alacağı şuydu: 1 arşın için 60-12 gümüş para = 48 gümüş para = 1 taler 18 gümüş para 10 arşın için 48 × 10 = 480 gümüş para = 16 taler (480/30) = 16).
      136 Agy., s. 191-208.
      137 * Uygulamada gerek genel eğilim olarak, gerek doğrudan fiyat üzerinden, trampa ödeme sisteminde olduğu gibi, sermayenin gerekli emeği aldatmaya çalışması, hem doğal olarak, hem de belirli bir toplumsal durumda varolan ölçünün altına düşürmek istemesi konumuzla ilgili değildir. Burada her yön­den, ekonomik bakımdan adil, yani ekonominin saptanmış genel yasaları ile belirlenmiş emek ücretinin ödendiğini varsayıyoruz. Çelişkiler burada genel koşulların içinden ortaya çıkmalıdır. Bazı kapitalistlerin aldatmacalarından değil. Gerçek alanda bunun nasıl biçimlendiği, ücret öğretisi konusuna girer. [Marx’ın notu]
      138 * Burada şu kısım çizilmiş: Kapitalist, 110 taler elde etmek için 25 pound pamuğu (poundu 2 taler değerinde) 4 taler 12 gümüş paraya iplik haline getirmek zorunda ise, işçi 20 talerlik gerekli ürününü (değişim değerini) elde etmek için 4 taler 12 gümüş para­ya yalnız 22½ pound (%10 daha az. 25/10 ya da 5/2 daha az; yani 2½ daha az) iplik yapar. O zaman hesap şöyle olur:
      45 taler (22½ pound pamuk için) 30 taler (alet) 20 taler (emek ücreti) = 95 taler.
      Bir pound iplik 42/5 taler olursa, kapitalistin kazancı, 10 taler eşittir 23/11 pound iplik, 25 pound pamuk üzerinden, ya da ona pamuğun maliyeti olan 1/10, 50 taler üze­rinden.
      İşçi yalnız 228/11 pound pamuk iplik yapar ve bunu 42/5 talere satmış olur. Kapitalist 23/11 pound daha fazla iplik yapmıştır. İşçi 42/5taler fiyata yalnız kendi gerekli emeğini = 20 taler ödemiş olur; yani: 228/11 pamuk poundu 2 talerden = 4416/11 taler iş aleti 30 taler emek 20 taler (işçi 46/11 pound iplik elde eder = 20 taler 42/5 taler pound için). 455/11 + 30 + 20 = 955/11; o halde 228/ 11 pound iplik 946/11 taler 1 pound = 42/5 taler (yani: 946/11 için 228/11, 1.040/11 için 250/11; 1.040 için 250; 1.040/250 × 11 için 1/11 =1.040 taler için 250 pound; 1.040/250 için 1 pound = 440/250= 44/25 = 41/5 taler.)
      Kapitalistin fazladan ödeyeceği 23/11 pound pamuk için: = 46/11 taler.
      139 * Marx’ın 410/20 yerine 49/20 yazması izleyen tabloyu da etkiliyor. Şöyle düzeltilmeli: poundu 410/20 talerden 80 pound = 360 taler. 360 taler - emek için düşülen 90 = 270. 270 – giderler vb. için düşülen 216 = 54. 360 - 54 = 306. Dolayısıyla kapitalistin kârı 20 yerine 54, bu da %15 kârdır.
      140 * Buradan başlayan şu kısmın üstü çizilmiş:
      A pamuk dokumacısı ve iplikçi, B pamuk üreticisi, C makine yapımcısı, D demir üreticisi olsun;
      Varsayım gereğince E, yalnız işçilerin gereksinimleri için üretir; D ise, A, B, C, D, E kapitalistleri için tüm tüketimleri. O onlar için tüm giysiyi üretsin, B tüm ...
      Varsayıma göre, her sermaye çerçevesinde koşullar, işçilerin gereksinimleri için 1/5, hammadde için 2/5, makine için 1/5, artı-emek 1/5 biçiminde ise, kapitalistin elindeki kısım.
      141 * Özgül farklılığını.
      142 * En üstün biçimde.
      143 * A, buradan başlayarak tüketici için konmuştur.
      144 * Veriyorum ki yapabilesin, yapıyorum ki verebilesin, veriyorum ki verebilesin.
      145 Bkz: Adam Smith, An lnquiry..., c. II, s. 356.
      146 Agy., s. 355.
      147 Free hands. James Steuart, An Inquiry..., c. I, s. 40.
      148 * Potansiyel olarak.
      149 Bkz: Adam Smith, An Inquiry..., c. I, s. 104-105.
      150 * Kamu toprağı, ortak toprak.
      151 Aristoteles, De Republica, Bekken baskısı 1.I, Bölüm 8, 6.
      152 * Eski İran valileri.
      153 * Kamu toprağı, ortak toprak.
      154 * Tersi.
      155 * “Burada tarihin fiilî bir ürünü...” diye başlayan tümcede, Marx’ın yardımcı fiilleri atlamış olması yüzünden, tümcenin anlamı bulanıklaşmaktadır. Marx’ın yazdığı biçi­miyle bu tümcenin özgün Almancası şöyledir: “Da die Gemeinde, obgleich hier schon histo-risches Produkt, nicht nur dem fact nach, sondern als solches gewusst, daher entstanden, hier Voraussetzung des Eigentums am Grund und Boden –d. h. der Beziehung des arbeitenden Subjekts zu den natürlichen Voraussetzungen der Arbeit als ihm gehorigen–, diese Gehörigkeit aber vermittelt durch sein Sein als Staatsmitglied, durch das Sein des Staats – daher durch eine Voraussetzung, die als göttlich etc. betraehtet wird.
      156 * Pek genel anlamda: zanaatçılar.”
      157 Niebuhr, Römische Geschichte. Erster Theil. Zweyte, völlig umgearbeitete, Ausgabe, Berlin 1827, s. 245.
      158 * Quiritelerin, yani Romalıların, mülkü.
      159 * “Von dem Privatbesitzer” bu, ya “özel zilyed sahibinden” biçiminde, ya da “özel zilyed sahibi tarafından” biçiminde çevrilebilir. Burada daha anlamlı olduğu için, ikinci biçim yeğlenmiştir.
      160 Niebuhr, agy, s. 418.
      161 Niebuhr, agy, s. 435-436.
      162 * “Hiçbir Romalı yurttaşın yaşamını esnaf ya da zanaatçı olarak kazanmasına izin verilmezdi.” (Halikarnaslı Dionysius, Roman Antiquities, Kitap IV, Bölüm 25).
      163 Niebuhr, agy, s. 614-615.
      164 * Köylüsü.
      165 * Kabilesinin.
      166 Niebuhr, agy, s. 317-318.
      167 Niebuhr, agy, s. 326.
      168 * Tapınakları.
      169 Niebuhr, agy, s. 328-329..
      170 Niebuhr, agy, s. 330.
      171 * Gentes, gens’in çoğulu. Birkaç gens’in birleşmesiyle, tribu [stamm] oluşur.
      172 Niebuhr, agy, s. 331.
      173 Niebuhr, agy, s. 333.
      174 Niebuhr, agy, s. 335.
      175 * Zilyedi, tasarruf sahibi.
      176 * Burada Marx yeni bir deftere başlamıştır: Defter V. (Sermaye bölümü. Devam.) İlk sayfanın üzerinde şunlar yazılı: Defter V, Ocak 1858, Londra (22 Ocakta başlandı).
      177 Tacitus, Germania, Bölüm XVI, ayrıca bkz: MEGA, III/4, s. 33-34.
      178 Tacitus, Bölüm XI-XII.
      179 Tacitus, Bölüm XXVI, ayrıca bkz: MEGA, III/4, s. 33.
      180 Hegel, IV, s. 417, (m, 407).
      181 Hegel, XII, s. 254-263, 320-329 (X., 238-247, 304-313).
      182 M. Porcius Caton, De Re Rustica
      183 M. Tullii Ciceronis, Epistolarum ad Atticum V, 21,10-13; VI, 1,3-7; VI, 2,7-10; VI, 3, 5-7.
      184 F. Schiller, Die Götter Griechenlands.
      185 * Eski Roma’da bir toprak birimi ölçüsü.
      186 * For instance: örneğin.
      187 * id est: yani.
      188 * Politik hayvan.
      189 Friedrich Schiller, Marta Stuart. Ein Trauerspiel, 3. Anzug, 4. Auftritt, Elisabeth’in daha önce geçen sözleri.
      190 * “Es wird erst gearbeitet von gewisser Grundlage aus –erst naturwüchsig– dan historische Voranssetzung.” Tümce tamam değildir ve çeşitli olası yorumlara açıktır.
      191 Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Elyazmalannda olduğu gibi, 1861-1863
      192 * Almanca özgün metinde: “der handwerksmässigen Arbeit als ihr Subjekt, als Eigentümer konstituierend”.
      193 * “Ekmek ve sirk”; yani devlet yardımlarıyla yaşayan mülksüzler yığını.
      194 * Kahya, uşak vb. gibi malikane hizmetkarları.
      195 Niebuhr, Römische Geschichte. Erster Theil, s. 600.
      196 Niebuhr, agy, s. 606-620.
      197 Niebuhr, agy, s. 620.
      198 * Atina’da oturan, ama yurttaş sayılmayan yabancılar.
      199 * Bir Yunan kent-devletin yurttaşı olup da bir başka yerde yurttaşlık hakkı verilmiş olanlar.
      200 Niebuhr, agy, s. 623.
      201 ** Potansiyel.
      202 * Daha da eski komünal mülkiyet biçimlerinin ve gerçek topluluğun çözüştüğünü varsayıyoruz. [Marx’ın notu.]
      203 * Potansiyel.
      204 * Burada “kendi kendilerini ve birbirlerini idame ettiren değerler” olarak çevrilmiş bulunan bu sözlerin özgün Almancası şöyledir: “an sich fest haltenden Werten”.
      205 * Çünkü bu durumda ücretli emeğin önkoşulu olan sermaye, emeğin ürünüdür ve bizzat emek tarafından bir koşul haline getirilmiş, kendi önkoşulu olarak emek tarafın­dan yaratılmıştır. [Marx’ın notu.]
      206 * Potansiyel.
      207 * Sermaye ile ücretli emek bir kez kendi önkoşulları olarak, yani üretimin öngördüğü bir temel olarak ortaya çıktılar mı, şu durumun varolduğu görülür: başlangıçta, kapita­listin yalnızca emekçinin kendi kendisini yeniden-üretmesine, gerekli geçim araçlarını üretmesine, gerekli-emeği gerçekleştirmesine yeterli bir hammadde ve geçim araçları fonuna değil, emekçinin onunla kendi artı-emeğini, yani kapitalistin kârını da gerçekleş­tirdiği bir hammadde ve iş aletleri fonuna da sahip bulunması gerektiği görülür. Daha ayrıntılı bir tahlil, emekçinin kapitalist için durmadan çifte bir fon, ya da sermaye biçi­minde bir fon yarattığını gösterir. Bu fonun bir bölümü durmadan emekçinin kendi varlık koşullarını yerine getirir, öteki bölümü ise sermayenin varlık koşullarını. Görmüş olduğumuz gibi, artı-sermaye –ve emek ile olan tarih-öncesi ilişkisi içerisindeki artı-sermaye– bütün gerçek mevcut sermayeyi ve bu sermayenin değişim olmaksızın, kar­şılığında bir eşdeğer verilmeksizin bir nesneye dönüştürülmüş ve sermaye tarafmdan mülk edinilmiş yabana emek olan her öğesini içerir. [Marx’ın notu.]
      208 * Bir yandan, sermayenin, sermaye olarak varolmak üzere, istihdam etmesi gereken emekçilerin, bu emekçiler sanki onun “ol!” emrini bekliyormuş gibi, ilkin sermayenin birikimi ile yaratılmaları, hayata getirilmeleri gerekir deyip, öte yandan da, sermaye yabana emek olmaksızın birikim yapamaz, olsa olsa kendi öz emeğini biriktirebilir, yani kendisi sermaye-olmayan ve para-olmayan biçimde olabilir; çünkü emek, sermaye varolmazdan önce, kendisini ancak zanaat emeği, küçük tarım vb. biçimleri içersinde, kısaca­sı hiç ya da pek az birikime, yalnızca küçük bir surplus product’a [artı-ürüne –ç.] olanak tanıyan ve onun da çoğunu yiyip bitiren biçimler içersinde gerçekleşebilir demenin ne kadar saçma bir döngü olduğu ilk bakışta görülür. Bu birikim kavramını ilerde daha yakından inceleyeceğiz. [Marx’ın notu.]
      209 * Kahya, uşak vb. gibi malikane hizmetkarları.
      210 * For instance: örneğin.
      211 F. M. Eden, The State ofthe Poor, Londra 1797, c. I, s. 75-76, 79, 82-83, 87, 94-121., ayrıca bkz: John Wade, History, etc, s. 22-54.
      212 Smith, An lnquiry, c. III, kitap 3, bölüm IV, aynca bkz: MEGA, I/3, s. 482-483.
      213 * Yunanlılarda arceia sözcüğü, principals summa reicreditae karşılığı kullanılıyor olsa bile. ª [Marx’ın notu.]
      ª Glossarium Mediae et Infımae Latinitatis conditum a Carlo Dufresne Domino Du Cange cum supplementis integris Monarchorum Ordinis S. Benedicti D. P. Carpenterii adelungii, aliorum, suisque digessit G. A. L. Henschel. Parisus 1842, Tomus Secundus, s. 139.
      214 * Ortakçılık.
      215 * Davar kiralama anlaşması.
      216 Glossarium Mediae et Infımae Latinitatis, etc, Tomus Secundum, s. 139 vide supra, 2. Capitale, Debitae pecuniae capu.
      217 * Davar kiralama anlaşması.
      218 Glossarium Mediae et Infımae Latinitatis, etc, Tomus Secundum, s. 141/142.
      219 Adam H. Müller, Die Elemente der Staatskunst ete. Erster Theil, Berlin 1809, s. 226-
241.
      220 * “Malımın onda-birini Tanrıya vereceğim, hem canlı davar olarak, hem de toprağın ölü meyveleri olarak.”
      221 Glossarium, etc., Tomus Secundus, s. 140.
      222 * Bunun tersi. -ç.




Sayfa başına gidiş