|
İÇİNDEKİLER |
||
|
7 |
Sunu, Eric Hobsbawm | |
|
20 |
Büyük Britanya'nın Emekçi Sınıflarına | |
|
23 |
Almanca İlk Baskıya Önsöz | |
|
27 |
İngilizce Baskıya Önsöz | |
|
45 |
İNGİLTERE'DE EMEKÇİ SINIFIN DURUMU |
|
|
45 |
Giriş | |
|
65 |
Sanayi Proletaryası | |
|
69 |
Büyük Kentler | |
|
129 |
Rekabet | |
|
146 |
İrlandalı Göçü | |
|
152 |
Sonuçlar | |
|
196 |
Tek Tek Sanayi Kolları. Fabrika İşçileri | |
|
257 |
Öteki Sanayi Kolları | |
|
285 |
İşçi Hareketleri | |
|
318 |
Maden Proletaryası | |
|
340 |
Tarım Proletaryası | |
|
358 |
Burjuvazinin Proletarya Karşısındaki Tutumu | |
|
385 |
İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu'na Ek | |
|
401 |
Açıklayıcı Notlar | |
|
417 |
Adlar Dizini | |
|
422 |
Yayınlar Dizini | |
EMEKÇİLER!
Durumunuzu, çektiğiniz acıları, giriştiğiniz savaşımları, umutlarınızı ve beklentilerinizi Alman ülkedaşlarımın önüne koymaya gayret ettiğim bu çalışmayı size adıyorum. Aranızda, koşullarınız hakkında bir şeyler öğrenecek kadar uzunca bir süre yaşadım; koşulları öğrenmek için çok ciddi bir çaba harcadım; elime geçirebildiğim resmi ve gayrı-resmi çeşitli belgeleri inceledim — bunlarla yetinmedim; konuma ilişkin soyut bilgilerden daha fazlasını istedim; sizi kendi evlerinizde görmek, gündelik yaşamınızda gözlemlemek, koşullarınız, yakınlarınız üzerine sizinle söyleşmek, sizi ezenlerin toplumsal ve siyasal gücüne karşı verdiğiniz savaşıma tanık olmak istedim. Öyle de yaptım: Şirketten, ziyafetlerden, orta-sınıfın porto şarabından ve şampanyasından vazgeçtim; boş zamanlarımın, neredeyse tamamını sade emekçilerle [sayfa 20) ilişkiye adadım. Böyle yaptığım için hem mutluyum, hem gururluyum. Mutluyum, çünkü öyle yaptığım için, yaşamın gerçeklerine ilişkin bilgiler derlediğim çok hoş saatler geçirdim — öyle yapmasaydım o saatler, protokol konuşmalarıyla ve moda konular üzerinde çene çalmakla boşa gidecekti; gururluyum, çünkü bütün hatalarına ve bütün dezavantajlı durumlarına karşın, yine de İngiliz para-babaları dışındaki herkesin saygısını kazanan insanların suçlanan ve ezilen sınıfına hakkını teslim etme fırsatını elde ettim; gururluyum, çünkü sizin egemen orta-sınıflarınızın, vahşice ,bencil politikasının ve genel davranışının zorunlu sonucu olarak Kıta Avrupası'nda İngilizlere karşı taşınan küçük görme duygusunu önleyebilecek bir konuma ulaştım.
Aynı zamanda, orta-sınıfı, karşıtlarınızı, gözleme fırsatını da bol bol buldum ve kısa sürede şu yargıya vardım ki, onlardan herhangi bir destek beklememekte haklıydınız, tepeden tırnağa haklıydınız. Çıkarları sizinkiyle taban tabana karşıt olmasına karşın her zaman tersini iddia etmeye ve sizin yazgınıza yürekten sıcak baktıklarına sizi inandırmaya çalışacaklardır. Yaptıkları, onları ele veriyor. Orta sınıfların —iş söze gelince ne derlerse desinler— gerçekte sizin emeğinizin ürünlerini satabildikleri sürece, o emekle kendilerini zenginleştirmekten ve bu dolaylı insan eti ticaretinden kazanç sağlayamaz duruma geldiklerinde sizi açlığa terketmekten başka bir niyetleri olmadığını göstermeye yetecek kadarından da fazla kanıt topladığımı umuyorum. Size gösterdiklerini savladıkları iyi niyeti kanıtlayacak ne yaptılar? Yakınlarınıza ciddi biçimde hiç kulak verdiler mi? Oylumlu raporları, Home Office'in[9*] raflarındaki kağıt yığınları arasında sonsuz bir uykuya mahkum edilen yarım düzine soruşturma komisyonunun giderlerini ödemekten başka ne yaptılar? O berbat mavi kitaplardan,[10*] "özgür doğmuş Britanyalılar"ın büyük çoğunluğunun durumu hakkında herkesin kolayca bilgi elde edebileceği, okunması kolay tek bir derleme [sayfa 21) olsun yaptılar mı? Doğal ki hayır; bunlar, konuşmaktan hoşlanmadıkları konular — sizin içinde yaşadığınız alçaltıcı koşulları, uygar dünyaya duyurma işini bir yabancıya bıraktılar.
Onların gözünde bir yabancı; umarım, sizin gözünüzde değil. Benim İngilizcem saf olmayabilir, ama umarım İngilizcemi açık-seçik bulursunuz. İngiltere'de hiçbir emekçi —aklıma gelmişken Fransa'da da hiçbir emekçi— bana asla yabancıymışım gibi davranmadı. Topyekün bir bencillikten başka bir şey demek olmayan o lanet olası ulusal önyargı ve ulusal gururdan uzak olduğunuzu büyük bir keyifle gözlemledim: Gücünü insanlığın gelişmesi için özdenlikle kullanan herkese —İngiliz olsun olmasın— sempatiyle baktığınızı, sizin toprağınızdan çıkmış olsun ya da olmasın, büyük ve iyi olan her şeye hayranlık duyduğunuzu gözlemledim; sizin, yalıtık, tek bir ulusun üyesi İngilizler olmaktan daha fazla bir şey olduğunuzu anladım — kendi çıkarlarının ve tüm insan soyunun çıkarlarının aynı olduğunu bilen büyük ve evrensel insanlık ailesinin üyesi İnsanlar olduğunuzu anladım. '"Bir ve Bölünemez" insanlık ailesinin üyeleri olarak, sözcüğün en kesin anlamıyla İnsanoğulları olarak, ben ve Kıta Avrupası'ndaki birçok kişi, sizlerin her bakımdan ilerleyişinizi selamlıyor ve çabucak başarıya ulaşmanızı diliyoruz. Hadi öyleyse, şimdiye dek yaptığınız gibi. Daha sırtlanılacak çok iş var; kararlı olun, yılmayın — başarınız kesin, ve ileri yürüyüşünüzde atacağınız hiçbir adım, ortak davamız, insanlığın davası için boşa gitmiş olmayacak! [sayfa 22)
Barmen (Renan Prusyası)
15 Mart 1845
Friedrich Engels
BU ÖNSÖZÜ izleyen kitabı aslında, İngiltere'nin toplumsal tarihi üzerine yapacağım daha geniş bir çalışmanın bir bölümü olarak yazmaya niyetlenmiştim.[4] Ancak konunun önemi, çalışmaya başladıktan kısa süre sonra, sorunu ayrıca araştırmamı gerektirdi.
İşçi sınıfının durumu, günümüzdeki bütün toplumsal hareketlerin gerçek temeli ve çıkış noktasıdır; çünkü günümüzdeki toplumsal yoksulluğun en saklanamaz ve en yüksek olduğu nokta odur. Fransız ve Alman işçi sınıfı komünizmi, bunun doğrudan; Fourier'cilik ve İngiliz sosyalizmi ise, eğitimli Alman burjuvazisinin komünizmi, dolaylı ürünleridir. Bir yandan sosyalist teorilere, öte yandan bunların haklılığına ilişkin yargılara sağlam bir temel sağlamak için, ve yandaş ya da karşıt duygusal düşlerle fantezilere bir son vermek [sayfa 23) için, proletaryanın koşullarının bilgisi kesin bir zorunluluktur. Ne var ki, proletaryanın içinde bulunduğu koşullar, klasik biçimiyle, en mükemmel durumuyla yalnızca Britanya İmparatorluğunda, özellikle de asıl İngiltere'de mevcuttur. Ayrıca, konunun en az ayrıntıyla bile ortaya konabilmesi için gerek duyulan malzeme, resmî araştırmacılar tarafından yalnızca İngiltere'de derlenmiş ve yazıya dökülmüştür.
Ben yirmibir ay boyunca, İngiliz proletaryasını ve onun çabalarını, sevincini, kederini tanıma, kişisel gözlemle ya da kişisel ilişkiyle onu yakından görme, aynı zamanda da gerekli otantik kaynaklara başvurarak gözlemlerimi tamamlama fırsatını buldum. Gördüklerim, duyduklarım ve okuduklarım bu kitapta ortaya konmuştur. Birçok çevrede, yalnızca bakış açıma değil, özellikle kitap İngilizlerin eline ulaştıktan sonra, bu kitapta andığım olgulara saldırılmasını görmeye hazırım. Ayrıca çok iyi biliyorum ki, konunun geniş kapsamlılığı ve uzun erimli öngörüleri gözönüne alındığında, şurda burda, bir İngilizin bile sakınamayacağı, önemsiz sayılabilecek hatalarım gösterilebilir; İngiltere'de bile, benimki gibi tüm işçileri kapsayan bir kitap henüz olmadığı için, bu olasılık daha fazladır. Ama bakış açımın bir bütün olarak sunuluşunda sonuca ilişkin tek bir olguda bile sorumlu olduğum bir hata varsa bunu kanıtlamaya, ama benimki gibi otantik bilgilerle kanıtlamaya çağırarak, İngiliz burjuvazisine bir an bile duraksamaksızın meydan okuyorum.
Proletaryanın yaşam koşullarının İngiltere'de ulaştığı klasik biçimin ortaya konması, özellikle Almanya için ve tam da şu sıralarda büyük önem taşıyor. Alman sosyalizmi ve komünizmi, daha çok teorik öncüllerden ortaya çıktı; biz Alman teorisyenler, bu "kötü gerçeklik"in reformlarına, gerçek ilişkiler tarafından doğrudan itilmek için, gerçek dünyanın hâlâ çok azını biliyorduk. En azından, bu reformların açık savunucularından hemen hiçbiri komünizme, hegelci spekülasyonun Feuerbach'çı çözülüşü yolundan başka bir yolla ulaşmadı. Proletaryanın gerçek yaşam koşulları hakkında bilgimiz öylesine azdı ki, şimdi burjuvazinin toplumsal sorunu [sayfa 24) kendi amaçları için kötüye kullandığı "işçi sınıfını kalkındırma dernekleri"[5] bile, işçilerin durumuyla ilgili olarak, sürekli, en gülünç ve mantıksız yargılardan yola çıkıyor. Bu sorunla ilgili olarak olguların bilgisine herkesten çok biz Almanlar gerek duymaktayız. Gerçi Almanya proletaryasının durumu, İngiltere'deki klasik biçimine ulaşmadı ama, yine de temelde aynı toplumsal düzene sahibiz; ulusun zekası, toplumsal sistemin bütünü için yeni bir temel sağlayacak önlemleri zamanında almazsa, er ya da geç, [bu toplumsal düzen] Kuzey Denizinin karşı yakasında şu anda ulaşmış olduğu noktaya kaçınılmaz olarak varmak zorundadır. İngiltere'deki sonuçları, proletaryanın yoksulluğu ve ezilmesi olan temel nedenler Almanya'da da var ve uzun vadede aynı sonuçları yaratmak zorundadır. Ama bu arada İngiltere'deki sefil koşulların kanıtlanmış bir olgu olarak ortaya konması, bizi Almanya'daki sefil koşulları da kanıtlanmış bir olgu olarak ortaya koymaya zorlayacak ve Silezya'yla Bohemya'da, Almanya'nın sakin havasını doğrudan tehdit eden karışıklıkların[6] günışığına çıkardığı tehlikenin genişliğini ve büyüklüğünü ölçebileceğimiz bir ölçüt sağlayacaktır.
Son olarak, değinmek istediğim iki nokta daha var. Birincisi Mittelklasse sözcüğünü, kitabın başından sonuna İngilizce orta-sınıf (ya da genelde söylendiği gibi orta-sınıflar) sözcüğü karşılığı kullandım. Fransızca burjuvazi sözcüğü gibi bu da mülksahibi sınıf, özellikle de aristokrasi denen sınıftan ayrışmış mülksahibi sınıf anlamını taşımaktadır — Fransa ile İngiltere'de doğrudan doğruya, Almanya'da "kamuoyu" görünümü altında dolaylı biçimde siyasal iktidarı elinde tutan sınıftır. Bunun gibi, emekçiler (Arbeiter), proleterler, işçi sınıfı, mülksüz sınıf ve proletarya sözcüklerini birbirinin dengi sözcükler olarak kullandım. İkincisi, alıntıların çoğunda, o sözün sahibinin bağlı olduğu partiyi de belirttim; çünkü, hemen her olayda liberaller kırsal kesimdeki ıstırabı vurgulamaya ve fabrika yörelerindekiniyse geçiştirmeye çalışırlarken, muhafazakarlar, fabrika yörelerindeki sefaleti itiraf ediyorlar, ama tarım yörelerinde sefaletin varlığını kabule [sayfa 25) yanaşmıyorlar. Aynı nedenle, sanayi işçilerinin durumunu tanımlayıcı resmî belgelere sahip olmadığım durumlarda, liberal burjuvazinin yüzüne vurmak için liberal kaynaklardan kanıt sunmayı yeğledim. Torylerle, çartistlerden, ancak benim yaklaşımımı destekledikleri ölçüde, o da doğruluğunu kişisel gözlemle belirlemişsem ya da gerçeği yansıttığına inanıyorsam ya da adını andığım otoritelerin kişisel ya da yazınsal ününe güveniyorsam alıntı yaptım. [sayfa 26)
Barmen, 15 Mart 1845
F. Engels
İNGİLİZCE baskısı yeniden basılan bu kitap ilkin 1845'te Almanya'da yayınlanmıştı. Yazarı o zamanlar gençti; yirmidört yaşındaydı; ürünü, iyi ve, hiçbiri için utanç duymadığı hatalı yanlarıyla onun gençliğinin damgasını taşır. Kitap İngilizceye 1885'te Amerikalı bir hanımefendi, bayan F. Kelley Wıschnewetzky tarafından çevrilmiş ve izleyen yıl New York'ta yayınlanmıştı. Amerika baskısı neredeyse tükendiği ve Atlantik'in bu yakasında geniş çaplı dağıtılmadığı için, şimdiki İngilizce yayın haklı yeni baskısı, ilgili tüm tarafların tam rızasıyla gerçekleştirildi.
Kitabın Amerika baskısı için, yazarı tarafından İngilizce yeni bir önsöz ve bir ek yazılmıştı. O önsözün kitapla ilintisi pek yok gibiydi; o tarihlerdeki Amerika işçi sınıfı hareketini tartışıyordu; ilgisiz olduğu için de bu baskıya alınmadı. İkincisinden —orijinal önsözden— bu baskının sunumunda geniş [sayfa 27) ölçüde yararlanıldı. Bu kitapta anlatılanlar bugün artık, İngiltere sözkonusu olduğu ölçüde, birçok yönden geçmişe aittir. Bizim kabul görmüş bilimsel çalışmalarımızda, her ne kadar açıkça belirtilmemişse de kapitalist üretimin gerçekleştirildiği ölçek ne kadar geniş olursa, kapitalizmin ilk zamanlarının karakteristiği olan ufak-tefek dolandırıcılık ve yağma olaylarını o kadar az desteklediği gerçeği, modern ekonomi politiğin yasasıdır. Avrupa ticaretinin enalt düzeyinde olduğu dönemde, temsilciliğini Polonya yahudisinin yaptığı kılı kırk yaran iş alemi oyunlarının,ona kendi ülkesinde çok yarar sağlayan ve genelde orada geçerli olan bu oyunların, modası geçmiş, ırapta yeri olmayan oyunlar olduğunu, aynı yahudi Hamburg'a ya da Berlin'e geldiği zaman görür; bunun gibi, yüzdeyle çalışan, Berlin ya da Hamburg'dan gelen, yahudi ya da hıristiyan komisyoncu, birkaç ay içinde Manchester borsasını tanıyıp öğrenince, görür ki, pamuk ipliğini ya da kumaşı ucuza almak için onun da kendi ülkesinde zekiliğin tepe noktası sayılan, bir ölçüde daha incelikli olsa bile yine de o rezilce hile ve oyunlardan vazgeçmesi gerekir. Gerçek şu ki, zamanın para demek olduğu, yalnızca zamandan ve sorunlardan tasarruf etme aracı olarak belli bir ticaret ahlakının ister-istemez geliştirildiği geniş bir pazarda, sözkonusu oyunlar geçerli değildir. İmalatçıyla "işçileri" arasındaki ilişkilerde de bu böyledir.
1847 bunalımından sonra ticaretin canlanması yeni bir sanayi çağının şafağıydı. Tahıl Yasasının[11*] yürürlükten kaldırılması ve onu izleyen mali reformlar, İngiliz sanayi ve [sayfa 28) ticaretine, arzu ettiği hareket alanını sağladı. Birbiri ardından Kaliforniya ve Avustralya altın madenleri keşfedildi. Sömürge pazarları, İngiliz mamul mallarını emme kapasitelerini, giderek büyüyen bir hızla artırdılar. Hindistan'daki milyonlarca dokuma tezgahı; Lancashire'da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi. Çin giderek daha çok dışarı açıldı. Hepsinin ötesinde, —o sıralarda ticari açıdan düşünülürse basit bir sömürge pazarı olan, ama sömürge pazarlarının en büyüğü olan— Birleşik Devletler, hızla ilerleyen, kendisinin bile hayret ettiği bir ekonomik gelişme sürecine girdi. Ve son olarak, önceki dönemin bitiminde ortaya çıkan yeni ulaşım araçları —demiryolları ve buharlı gemiler— artık uluslararası ölçekte kullanılmaya başlandı; o zamana kadar yalnızca potansiyel olarak varolan şeyi, dünya pazarını, bu yeni ulaşım araçları gerçek yaptı. Bu dünya pazarı ilkin, hammadde üretimlerinin fazlasının büyük bir kısmını tüketen ve karşılığında mamul madde gereksinmelerinin büyük bir kısmını sağlayanı bir imalat merkezinin —İngiltere'nin— çevresinde gruplanan, ya tümüyle ya önemli ölçüde tarıma dayalı ülkelerden oluşuyordu. İngiltere'nin sınai ilerleyişinin devcesine ve benzersiz olması, [bu durumda] çok doğal; öyle ki, bu gelişmeyle karşılaştırıldığı zaman 1844'teki durum ilkel ve önemsiz kalıyor. Ve bu gelişme ile oranda olduysa, imalat sanayisi de aynı oranda moral kazandı. Bir imalatçının öteki imalatçıyla kendi işçileri üzerinden adi hırsızlıklarla rekabet etmesi artık bir değer ifade etmez oldu. Ticaret, böyle bayağı para kazanma yöntemlerinin ötesine taştı; imalatçı milyoner için artık böyle uygulamalara değmezdi; yalnızca her kuruşu kazanç sayan daha küçük çaplı işyerlerinin rekabetini ayakta tutmaya hizmet ediyordu. Bu çerçevede ücreti malla ödeme sistemi kaldırıldı, on saatlik işgünü tasarısı[12*] yasalaştırıldı ve ikincil önemde birkaç reform daha yapıldı —bu reformların çoğu, gerçi serbest ticaret ve dizginlenmemiş bir rekabet ruhuna aykırıydı ama, [sayfa 29) kendisine daha az çıkar sağlanan kardeşine karşı rekabetinde dev kapitalistin yararınaydı. Dahası, işletme ne kadar büyükse ve orada ne kadar çok işçi çalışıyorsa, patronla çalışanlar arasındaki her anlaşmazlık daha büyük bir rahatsızlık ve daha büyük bir yitik nedeni oluyordu; bu yüzden patronlara, daha çok da büyük patronlara, gereksiz sürtüşmelerden kaçınmalarını, sendikaların varlığını ve gücünü kabul etmelerini ve son olarak da —uygun zamanlarda— grevlerde bile kendi amaçlarına hizmet edecek güçlü yöntemler bulmalarını öğreten yeni bir ruh egemen oldu. En büyük imalatçılar, eskiden işçi sınıfına karşı verilen savaşın önderleri, şimdi herkesin önünde barış ve uyuşumu övüyordu. Hem de çok iyi bir nedenle. Gerçek şu ki, hakkaniyet ve insanseverlik adına verilen tüm bu ödünler, sermayenin birkaç elde yoğunlaşmasını hızlandırmaktan öte bir amaç taşımıyordu; önceki yılların hasisçe gasp yöntemleri, o bir avuç insan için artık tüm önemini yitirmişti, hatta başağrısı durumuna gelmişti; tüm bu ödünlerin amacı, o hasisçe gasp yöntemleri olmaksızın iki yakası biraraya gelemeyen küçük rakipleri çabucak ve güzelce ezmekti. Böylece, üretimin —önemsiz sanayi dallarında durum tamamen başka olduğundan, en azından önde gelen sanayilerde— kapitalist sistem temelinde gelişimi; ilk zamanlarda işçilerin durumunu kötüleştiren ufak-tefek yakınma nedenlerini ortadan kaldırmak için yeterliydi. Şimdi bu çerçevede, giderek daha belirgin duruma gelen büyük temel olgu şu: İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. Ücretli işçi, emek-gücünü, belli bir gündelik karşılığı kapitaliste satar. Bu gündeliğin karşılığı olan değeri, birkaç saatlik bir çalışmayla üretmiştir; ama sözleşmeye göre, işgününü tamamlamak için daha bir dizi saat çalışmak zorundadır; bu ek artı-emek saatlerinde ürettiği değer, kapitaliste hiçbir maliyeti olmayan, ama yine de onun cebine giren artı-değerdir. Uygar toplumu, bir yanda bütün üretim ve geçim araçlarının sahipleri bir avuç Rothschildsler'le Vanderbiltsler'e, öte yanda [sayfa 30) emek-güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan çok büyük sayıda ücretli işçilere bölme eğilimi taşıyan sistemin temeli budur. Ve bu sonucu, şu ya da bu ikincil yakınma konusunun değil ama sistemin kendisinin yarattığı gerçeği, kapitalizmin 1847'den bu yana İngiltere'de gösterdiği gelişmeyle açık-seçik ortaya çıkarılmıştır.
Kolera, tifüs, çiçek ve öteki salgın kastalıkların tekrar tekrar ortaya çıkması, İngiliz burjuvaya, eğer kendini ve ailesini bu hastalıklardan koruyacaksa, kasaba ve kentlerde sağlık koruma kurallarına hemen uyulması gereğini göstermiştir. Böylece, bu kitapta anlatılan en göze batar rezillikler ya tümden ortadan kalkmış ya göze daha az çarpar olmuştur. Kanalizasyon, varsa iyileştirilmiş, yoksa yeniden yapılmıştır; betimlemek zorunda kaldığım en kötü "gecekondular"ın bir başından öteki ucuna geniş caddeler açılmıştır. Küçük İrlanda[13*] ortadan kalkmıştır; yıkılıp açılacak mahalleler listesinde sırada "Seven Dials"[14*] vardır. Peki bundan ne çıkar? 1844'te benim cennetten bir köşe diye anlattığım yerler, şimdi kentlerin de genişlemesiyle, rahatsızlık verici, sefalet yüklü, harabelere dönüşmüştür. Artık, yalnızca domuzlarla çöp yığınlarına göz yumulmuyor. Burjuvazi, işçi sınıfının ıstırabını gözlerden saklama sanatında yeni ilerlemeler sağlamış bulunuyor. Ama işçi konutları konusunda hiçbir esaslı gelişme olmadığını "Yoksulların İskanı"nı incelemek üzere kurulan Krallık Komisyonunun 1885 tarihli raporu bol bol kanıtlıyor. Başka açılardan da durum böyle. Polis kuralları böğürtlenler kadar çok; ama işçilerin ıstırabını ancak çitle çevirebilirleri, o ıstıraba son veremezler.
Gerçi İngiltere, kapitalist sömürünün anlattığım ilk gençlik dönemini geride bırakmış bulunuyor ama, başka ülkeler oraya henüz geldiler. Fransa, Almanya ve özellikle Amerika —1844'te öngördüğüm gibi— şuanda İngiltere'nin sanayi tekelini giderek daha fazla kırmakta olan zorlu [sayfa 31) rakiplerdir. Manüfaktürleri, İngiltere'ninkiyle karşılaştırıldığı zaman genç, ama İngiltere'ninkinden çok daha hızlı bir oranda artıyor; garip görünüyor ama; İngiliz manüfaktürünün 1844'te eriştiği gelişme evresine, tam da şu sıralarda ulaştılar. Koşutluk, Amerika örneğinde gerçekten çok çarpıcı. Doğru, Amerika'da işçi sınıfının içinde yeraldığı dış çevre çok farklıdır, ama aynı ekonomik yasalar orada da işliyor ve sonuçları, her yönüyle özdeş olmasa bile aynı sıraya göre gelişmek durumunda. Böylece Amerika'da da daha kısa işgünü, çalışma zamanının özellikle fabrikalardaki kadın ve çocuklar için yasayla sınırlanması gibi konularda aynı savaşımı görüyoruz; ücreti malla ödeme sistemi tam hız gidiyor; kırsal kesimde "patronlar" işçiler üzerinde egemen olmak için kulübe sisteminden [cottage-system] yararlanıyorlar. 1886'da Pennsylvanialı 12.000 maden işçisinin Connellesville bölgesinde giriştiği büyük grevin haberini veren Amerikan gazetelerini okurken, sanki İngiltere'nin kuzeyindeki 1844 madenciler grevi hakkında yazdıklarımı okuyordum. İşçileri, sahte önlemlerle aynı aldatmalar, aynı malla ödeme sistemi, madencilerin direncini kırmak için kapitalistlerin başvurduğu son ama ezici aynı darbe — şirketlerin sahip olduğu kulübelerden işçileri çıkarma.
Bu çeviride, kitabı güncelleştirmeye ya da 1844'ten bu yana gerçekleşen tüm değişiklikleri ayrıntılarıyla göstermeye kalkışmadım. Bunun iki nedeni var: İlkin, bunu gereği gibi yapabilmek için, kitabın oylumunu bir kat artırmak gerek; ikincisi, Karl Marx'ın İngilizce çevirisi halka sunulmuş olan Das Kapital'inin birinci cildi, Britanya işçi sınıfının 1865 dolayındaki, yani Britanya'nın sınai gönencinin doruk noktasına çıktığı dönemdeki durumunu genişçe anlatıyor. O nedenle, Marx'ın ünlü yapıtının kapsadığı bir alana yeniden girmek zorunda kalacaktım.
Söylemenin hiçbir gereği yok, bu kitabın genel teorik yaklaşımı —felsefi, ekonomik, siyasal— bugünkü yaklaşımımla çakışmıyor .O zamandan bu yana esas olarak ve hemen hemen tamamen Marx'ın çabalarıyla bir bilim olarak [sayfa 32) gelişen modern enternasyonal sosyalizm, 1844'te henüz ortalarda yoktu. Benim kitabım, onun embriyon olarak gelişiminin aşamalarından birine işaret eder; ve insan embriyonu ilk evrelerinde balık olan atalarının solungaç kemerlerini nasıl yeniden üretiyorsa, bu kitap da her yerinde [modern sosyalizmin] atalarından biri olan Alman felsefesinden modern sosyalizmin çıkışının izlerini taşır. Komünizmin, yalnızca işçi sınıfının parti öğretisi olmadığının, kapitalist sınıf dahil olmak üzere tüm toplumun, bugünkü dar koşullarından kurtuluşunun teorisi olduğunun sıkı sıkıya vurgulanması da işte bundan ötürüdür. Bu soyut olarak yeterince doğrudur ama pratikte kesinlikle yararsız ve hatta bazan daha da kötüdür. Varlıklı sınıflar yalnızca herhangi bir kurtuluş gereği duymamakla kalmayıp işçi sınıfının kendini kurtarmasına da kararlı biçimde direndiklerine göre toplumsal devrimin tek başına işçi sınıfı tarafından hazırlanıp başarılması gerekiyor. 1789'un Fransız burjuvası da burjuvazinin kurtuluşunun, tüm insan soyunun kurtuluşu demek olacağını ilan etmişti; ama soylular ve din adamları bunu görmüyordu; o sıralarda feodalizmle ilgili olarak soyut tarihsel bir doğru olan bu önerme, kısa sürede basit bir duygusalcılık [sentimentalism] durumuna geldi ve devrimci savaşımın alevleri arasında yitip gitti. Ve bugün, kendi üstün konumlarının "yansızlığı" ile işçilere, sınıf çıkarlarının ve sınıf savaşımlarının çok üstüne çıkmış ve rakip iki sınıfın çıkarlarını daha üst bir insanlıkta uzlaştırmaya yönelmiş bir sosyalizm öneren insanlar ya henüz çok şey öğrenmesi gereken cahillerdir, ya da işçilerin en korkunç düşmanlarıdır — kuzu postuna bürünmüş kurtlardır.
Büyük sınai bunalımın yinelenme periyodu, metinde beş yıl olarak belirtiliyor. 1825'ten 1842'ye kadarki olayların işaret ettiği periyod bu idi. Ama 1842'den 1868'e kadar olan sürenin sınai tarihi, gerçek periyodun on yılda bir olduğunu gösterdi; aradaki dalgalanmalar ikincil nitelikteydi ve giderek ortadan kalkma eğilimindeydi. 1868'den bu yana durum yeniden değişti; biraz aşağıda bu konuya yine dönülecek. [sayfa 33)
Aralarında gençlik heyecanımın bana söylettiği, İngiltere'de toplumsal bir devrimin yakın olduğu kehaneti de dahil, birçok kehanetimi kitaptan çıkarıp atmaya kalkışmadım. İşin garibi, bu kehanetlerden birkaçının yanlış çıkması değil, birçoğunun doğru çıkmasıdır; ve İngiltere'nin ticaretinin Kıta Avrupası ve özellikle Amerika'dan gelen rekabet sonucu, o zaman öngördüğüm gibi -gerçi çok kısa sürede demişim- nazik bir konuma gireceği kehanetim gerçekleşti ve artık geçmişin malı oldu. Bu açıdan, Londra'da yayınlanan Commonweal'in 1 Mart 1885 tarihli sayısında çıkan "1845'te ve 1885'te İngiltere" başlıklı bir yazımı buraya alarak kitabımı güncelleştirebilirim ve hatta güncelleştirmem gerekiyor . O makale, aynı zamanda, o kırkyıl1ık dönemin İngiliz işçi sınıfı tarihini de kısaca özetliyor. Makale şöyle:
"Kırk yıl önce İngiltere, ancak zor ile çözülebilecek gibi görünen bir bunalımla yüzyüzeydi. Manüfaktürlerin çok büyük ve hızlı gelişimi, dış pazarların genişlemesinin ve talepteki artışın ötesine taşmıştı. Her on yılda bir sanayinin yürüyüşü, genel bir ticari çöküşle sert bir kesintiye uğruyor, bunu, uzunca süren süreğen bir depresyon döneminin ardından kısa, birkaç yıllık bir gönenç dönemi izliyor, ve her zaman hummalı bir aşırı-üretim ve onun sonucu olan yeniden çöküşle sona eriyordu. Kapitalist sınıf tahılda serbest ticaret yaygarası koparıyor ve kentlerde açlığa mahkum olan nüfusu, geldikleri yere, kırsal yörelere geri göndererek serbest ticareti zorlama ve bu insanların, oraları ekmek dilenen yoksullar olarak değil, ama John Bright'ın dediği gibi, düşmanın üzerine yürümüş bir ordu olarak işgal edeceği tehdidinde bulunuyordu. Kentlerin işçi kitleleri siyasal iktidarı paylaşmak -Halk çartı- istiyorlardı; küçük esnafın çoğunluğu onları desteklemekteydi, ve bu ikisi arasındaki tek fark, Halk Çartının fizik güçle mi, moral güçle mi gerçekleştirilmesi gerektiğindeydi. Sonra 1847 ticari çöküşü, İrlanda'daki açlık ve bu ikisiyle birlikte de devrim beklentisi geldi.
"1848 Fransız Devrimi İngiliz orta-sınıfını kurtardı. [sayfa 34) Utkun Fransız işçilerinin sosyalizan bildirgeleri, İngiltere'nin küçük bir grup olan orta-sınıfını ürküttü ve İngiliz işçi sınıfının, daha dar, ama daha gerçek olan hareketinin ise düzenini bozdu Tam da çartizm kendini olanca gücüyle ortaya koymak üzereyken, 10 Nisan 1848'de,[15*] dışardan çökertilmeden önce içerden çöktü. İşçi sınıfının eylemi geri plana düştü. Kapitalist sınıf tüm cephede utkun geldi.
"1831[16*] tarihli reform tasarısı, tüm kapitalist sınıfın toprak aristokrasisi üzerindeki utkusuydu. Tahıl Yasasının yürürlükten kaldırılmasıysa sanayi kapitalistlerinin yalnızca toprak aristokrasisi üzerindeki utkusu değildi, ama aynı zamanda çıkarları aşağıyukarı toprak aristokrasisinin çıkarlarıyla ilintili olan kapitalist kesimler -bankerler, borsa simsarları, fon sahipleri vb.- üzerinde de utkusuydu. Serbest ticaret, İngiltere'nin tüm iç ve dış ticari ve mali politikasını, artık ulusu temsil eden imalatçı kapitalistlerin çıkarlarına uygun biçimde yeniden ayarlamak demek oluyordu. Bu işe azimle başladılar. Sınai üretimin önündeki her engel acımasızca yok edildi. Gümrük tarifeleri ve tüm vergi sistemi tepeden tırnağa değiştirildi. Her şey bir amaca, imalatçı kapitalist açısından çok önemli bir amaca dönüktü: Bütün tarım [sayfa 35) ürünlerinin ve özellikle işçi sınıfının geçim araçlarının ucuzlatılması; hammadde maliyetinin düşürülmesi ve ücretlerin -henüz aşağı çekilmese bile- düşük tutulması. İngiltere, "dünyanın atölyesi" olacaktı; İngiltere için İrlanda ne idiyse, bütün öteki ülkeler de o olacaktı - İngiltere'nin mamul malları için pazar olacaklar karşılığında hammadde ve gıda vereceklerdi. Tarımsal bir dünyanın büyük imalat merkezi olan sanayi güneşinin, İngiltere'nin çevresinde dönen ve sayıları giderek artan tahıl ve pamuk üreticisi, İrlandalar. Ne parlak bir görünüm!
"İmalatçı kapitalistler, güçlü bir sağduyu ile ve onları Kıta Avrupası'ndaki darkafalı benzeşlerinden farklılaştıran bir duyguyla, geleneksel ilkeleri hor görme duygusuyla, bu büyük amaçlarını gerçekleştirmeye giriştiler. Çartizm ölüm döşeğindeydi. 1847 çalkantısı durulduktan sonra doğal olarak ticari gönencin canlanması, serbest ticaretin erdemleri hanesine yazıldı. Bu iki gelişme İngiliz işçi sınıfını, siyasal açıdan "büyük liberal parti"nin, imalatçıların önderlik ettiği partinin kuyruğu durumuna getirdi. Bu avantaj bir kez yakalandıktan sonra sürdürülmeliydi. Serbest ticarete değil, ama serbest ticaretin yaşamsal bir ulusal sorun durumuna getirilmesine karşı duran çartist muhalefetten, imalatçı kapitalistler, işçi sınıfının yardımı olmaksızın, orta-sınıfın ulus üzerinde hiçbir zaman tam bir toplumsal ve siyasal güç elde edemeyeceğini öğrenmişlerdi ve öğrenmeye devam ediyorlardı. Bu çerçevede, iki sınıfın ilişkilerinde adım adım bazı değişiklikler oldu. Bir zamanlar tüm imalatçıların umacısı olan Fabrika Yasasına yalnızca gönüllü rıza gösterilmekle kalınmadı, hemen hemen tüm ticareti düzenleyen kurallar olarak genişletilmesine gözyumuldu. O zamana kadar şeytan icadı sayılan sendikalar artık son derece meşru kurumlar ve işçiler arasında sağlam ekonomik doktrinlerin yayılması için yararlı araçlar olarak canım-cicim olmuştu. 1848'e kadar ondan daha habis bir şey olamaz diye kestirilip atılan grevlerin bile, şimdi, özellikle de patron tarafından kendine uygun bir zamanda kışkırtılmışsa, pekala yararlı olabileceği düşünülüyordu. [sayfa 36) İşçiyi patron karşısında daha alt düzeye ya da dezavantajlı bir konuma koyan, en azından en karşı çıkılan yasalar yürürlükten kaldırıldı. Ve pratikte, korkunç "Halk Çartı", sonuna kadar ona karşı çıkmış olan imalatçıların siyasal programı durumuna geldi. "Seçmen olmak için mal-mülksahibi olma kuralının kaldırılması" ve "oy pusulasıyla seçim" artık ülkenin yasaları arasındaydı. 1867 ve 1884 reform yasaları,[17*] "genel oy"a, en azından şimdi Almanya'da varolan düzeye yaklaştı. Halen parlamentoda olan seçim çevreleri yasa tasarısı "eşit seçim çevreleri" oluşturuyor -genelde Almanya'dakinden daha eşitsiz bir durum sözkonusu değil; "parlamento üyelerine aylık ödenmesi", gerçekten "yıllık parlamentolar" değilse bile şimdikinden daha kısa süreli parlamento dönemi ufukta belirdi- ve yine de çartizm öldü diyenler var.
"1848 Devriminin de öncekilerden daha az olmayan garip yatak arkadaşları ve halifeleri var. O devrimi bastıran aynı insanlar, Karl Marx'ın dediği gibi, sonradan devrimin vasiyetinin icracısı durumuna geldiler. Louis Napoleon bağımsız ve birleşik bir İtalya yaratmak durumunda kaldı; Bismarck Almanya'yı tepeden tırnağa değiştirmek ve Macaristan'ın bağımsızlığını yeniden vermek durumunda kaldı; İngiliz sanayiciler Halk Çartını yasalaştırmak durumunda kaldılar.
"İmalatçı kapitalistlerin bu başatlığının etkileri İngiltere için ilkin şaşırtıcıydı. Ticaret canlanmış ve modern sanayinin beşiğinde bile işitilmedik bir genişliğe ulaşmıştı; 1850'den 1870'e kadar gerçekleştirilen çok büyük ürün kitlesiyle, çok yüksek ithalat ve ihracat rakamlarıyla [sayfa 37) kapitalistlerin elinde biriken zenginlikle ve büyük kentlerde yoğunlaşan insan çalışma-gücüyle karşılaştırıldığı zaman, daha önce buharın ve öteki makinelerin hayretten insanın ağzını açık bırakan keşfi, devede kulak kalıyordu. İleriye doğru gidiş daha önce her on yılda bir gelen bunalımla olduğu gibi 1857'de ve 1866'da kesintiye uğradı; ama bu dalgalanmalar doğal ve kaçınılmaz sayılıyor, kadere boyun eğiliyor ve sonunda [sistemin] kendini düzelteceği düşünülüyordu.
"Peki işçi sınıfının bu dönemdeki durumu? Büyük kitle için bile geçici bir iyileşme sağlandı. Ama büyük yedek işsiz ordusunun sürekli akışı, yeni makinelerin sürekli olarak emeğin yerini kapması, şimdilerde makineler tarafından işinden edilen tarım nüfusunun da giderek daha fazla sayıda göçmesi, sağlanan iyileşmeyi yeniden eski düzeyine geri götürdü.
"İşçi sınıfının yalnızca 'korunan' iki kesimi için kalıcı bir iyileşme olduğu görülüyor. Birincisi fabrika işçileridir. Onların çalışma saatlerinin parlamentonun çıkardığı bir yasa ile bir ölçüde rasyonel sınırlar içinde sabitleştirilmesi, işçilerin beden sağlığını yeniden kazandırmış ve onlara moral bir üstünlük duygusu getirmiştir; bu işçilerin belli yerlerde toplanmaları da bu duyguyu pekiştirmiştir. Hiç kuşkusuz 1848 öncesinden çok daha iyi durumdalar. Bunun en iyi kanıtı şu: Yaptıkları on grevden dokuzu, imalatçıların, kendi çıkarları için, üretimi kısıtlamanın güvence altına alınmasının tek aracı olarak kışkırttıkları grevlerdir. Mamul mallar satılmayıp kaldıkça patrona 'kısa süreli' çalışmayı kabul ettiremezsiniz; ama çalışanları greve götürürsünüz, patronlar da fabrikayı son işçisine kadar kapatırlar .
"İkincisi büyük sendikalardır. Bunlar, yetişkin erkek işçilerin çoğunlukta olduğu ya da yalnızca onların çalıştırıldığı işkollarında kurulmuş örgütlerdir. Bu işkollarında ne kadın ve çocukların, ne makinaların rekabeti şimdiye dek onların örgütlü gücünü zayıflatabilmiştir. Makine işçileri, marangozlar ve mobilya yapımcıları, duvarcılar, bunların her biri bir güçtür; öyle ki, duvarcılar ve duvarcı ameleler [sendikasında] [sayfa 38) olduğu gibi, makine kullanımına bile başarıyla karşı durabilirler. Durumlarının 1848'den beri önemli ölçüde iyileştiğinden hiç kuşku yoktur; bunun en iyi kanıtı da onbeş yılı aşkın bir zamandan bu yana, yalnızca işverenlerinin onlarla değil, onların da işverenleriyle gayet iyi geçinmekte oluşudur. Bunlar işçi sınıfı içinde bir aristokrasi oluştururlar; kendileri için göreli olarak rahat bir konum yaratmayı başarmışlardır ve bunu tartışmaya bile yanaşmazlar .Bunlar Leone Levi ve Giffen bayların model işçileridir ve şimdilerde herhangi bir makul kapitalistin ve genelde tüm kapitalist sınıfın birlikte çalışabileceği çok kibar insanlardır.
"Ne var ki, emekçilerin büyük bölümüne gelince, içinde yaşadıkları ne olacağını bilmezlik ve sefalet eskisinden daha fazla değilse, eskisi kadar yakadan-paçadan akmaktadır. Londra'nın doğu kesimi, bir işte çalışıyorsanız fizik ve moral aşağılanmanın, bir işiniz yoksa açlığın, umutsuzluğun ve sefaletin sürekli genişleyen durgun havuzu gibidir. Ve bütün öteki büyük kentlerde böyledir - doğal ki, işçilerin ayrıcalıklı azınlığı ayrı tutulduğunda; ve kasabalarda böyledir, ve tarım yörelerinde böyledir. Emek-gücünün değerini zorunlu geçim araçlarının değerine indiren yasayla, emek-gücünün ortalama fiyatını, kural olarak o geçim araçlarının asgarisine indiren yasa, bu ikisi, o insanlar üzerinde hükmünü yerine getirir, otomatik bir makinenin dayanılmaz gücüyle, onları dişlileri arasında ezer.
"1847 serbest ticaret politikasının ve yirmi yıllık imalatçı kapitalistlerin o zamanlar yarattığı durum buydu. Ama sonra bir değişiklik oldu. 1866 çöküntüsünü 1873 dolayında, hafif ve kısa süreli bir canlanma izledi; ama bu uzun sürmedi. Gerçekte, olması beklenen zamanda, 1877 ya da 1878'de tam bir bunalımdan geçmedik; ama 1876'dan bu yana bütün başat sanayi kollarında süreğen bir durgunluğa girdik. Ne tam çöküntü geldi, ne de çöküntü öncesi ve sonrasında hak edegeldiğimiz özlenen gönenç. İç karartıcı bir depresyon, bütün işkollarında ve bütün piyasalarda süreğen bir mal fazlalığı - yaklaşık on yıldır yaşadığımız bu. Bu nasıl oluyor? [sayfa 39)
"Serbest ticaret teorisi, bir varsayıma dayanıyordu: İngiltere, tarımsal bir dünyanın tek imalatçı merkezi olacaktı. Bu varsayımın katışıksız bir yanılgı olduğu ortaya çıktı. Modern sanayinin gerekleri, buhar gücü ve makine donanımı; yakıt, özellikle kömür olan her yerde yerine getirilebilir. Ve İngiltere'nin yanısıra başka ülkelerde -Fransa, Belçika, Almanya, Amerika, hatta Rusya'da- kömür vardır. Ve oralardaki insanlar, sırf İngiltere'nin şanı-şerefi ve daha büyük bir zenginlik elde etmesi uğruna, İrlandalı yoksul çiftçilere dönüştürülmenin hiçbir yararı olmadığını gördüler. Kararlı bir biçimde, yalnızca kendileri için değil, ama dünya için mal üretimine giriştiler; ve sonuç şu ki, İngiltere'nin neredeyse bir yüzyıldır tadını çıkardığı imalat tekeli geri döndürülemeyecek biçimde kırıldı.
"Ne var ki, İngiltere'nin imalat tekeli, orada şimdiki toplumsal sistemin eksenidir. Tekel ayakta kaldığı sürede bile piyasa, İngiliz imalatçılarının artan üretkenliğine ayak uyduramıyordu; sonuç, on yıllık bunalımlardı. Şimdi artık yeni pazarlar bulmak her gün daha zorlaşıyor; öyle ki, Kongo zencileri bile, şimdi Manchester patiskası, Staffordshire çanak- tabağı ve Birmingham araç-gereci tezgahtarlığı yaparak uygarlığa zorlanıyor. Kıta Avrupası'nın, özellikle de Amerika'nın malları, giderek artan miktarlarla akmaya başladığı zaman, henüz İngiliz imalatçıların aslan payını aldıkları pazarlarda o pay yıldan yıla azalmaya başladığı zaman ne olacak peki? Her derde deva serbest ticaret, sen yanıtla.
"Buna ilk işaret eden ben değilim. 1883'te Britanya Derneğinin Southport'taki toplantısında, ekonomi bölümünün başkanı bay Inglis Palgrave, açıkça şöyle demişti: 'İngiltere'nin ticaretten büyük kâr sağladığı günler geride kaldı; sınai çalışmanın birçok büyük dalındaki büyümede bir durgunluk vardı; ülkenin, gelişmesiz bir döneme girdiği söylenebilirdi."
"Ama sonuç ne olacak? Kapitalist üretim duramaz. Artarak ve genişleyerek sürmelidir ya da ölmelidir. Şimdi bile, [sayfa 40) İngiltere'nin dünya pazarlarına mal gönderimindeki aslan payının yalnızca azalması bile durgunluk, sıkıntı şurada sermaye fazlası, burada istihdam edilmemiş işçi fazlası demek oluyor. Yıllık üretimdeki artış tümden durduğu zaman ne olacak?
"Zayıf nokta burası, kapitalist üretimin Achilles'in topuğu. Temeli sürekli genişlemeye dayanıyor ve bu sürekli genişleme şimdi olanaksız duruma geliyor .Bir çıkmazla son buluyor. İngiltere şu soruyla her yıl daha yakından yüzyüze geliyor: ya ülke parça parça olacak, ya kapitalist üretim. Hangisi?
"Ya işçi sınıfı? 1848'den 1868'e kadar eşi görülmedik bir ticari ve sınai genişlemede bile, böylesine bir sefalet içinde kaldılar; o zaman bile onların büyük çoğunluğu yaşam koşullarında en fazlasından geçici bir iyileşme elde edebildi; buna karşılık yalnızca, küçük, ayrıcalıklı, 'korunan' bir azınlık sürekli yarar sağladı; peki bu göz kamaştırıcı dönem sona erdiği zaman ne olacak; şimdiki ürkütücü durgunluğun yalnızca yoğunlaşmakla kalmayacağı, ama o yoğunlaşmış koşulların süreklilik kazandığı ve İngiliz ticaretinin normal durumu haline geldiği zaman ne olacak?
"Gerçek şu: İngiltere'nin sanayi tekeli döneminde, İngiliz işçi sınıfı, bir dereceye kadar bu tekelden yarar sağladı. Bu yararlar, onlar arasında çok dengesiz bölüştürüldü; ayrıcalıklı azınlık çoğunu kendi cebine attı; ama büyük kitle bile ara sıra geçici bir yarar sağladı. Owen'cılığın ölümünden bu yana İngiltere'de sosyalizm olmayışının nedeni işte budur. O tekelin kırılmasıyla, İngiliz işçi sınıfı, o ayrıcalıklı konumunu yitirecektir; genel olarak kendisini -ve ayrıcalıklı, önde gelen azınlık da bunun dışında değil- öteki ülkelerdeki işçi arkadaşlarıyla aynı düzeyde bulacaktır. Ve İngiltere'de sosyalizmin yeniden niçin olacağının nedeni de budur."
Bana. 1885'te göründüğü biçimiyle duruma ilişkin bu yazıya ekleyecek pek az şeyim var. Söylemenin gereği yok, "İngiltere'de yeniden sosyalizm" bugün gerçekten var ve bol bol [sayfa 41) var - her rengiyle sosyalizm: bilinçli ve bilinçsiz sosyalizm; yavan ve şairane [prosaic and poetic] sosyalizm; işçi sınıfı sosyalizmi ve gerçekten o beterin beteri orta-sınıf sosyalizmi; sosyalizm yalnızca saygınlaşmakla kalmadı, artık gece giysileri giyiyor ve tembelce divana uzanıp oturma odası causeuses'üne[18*] katılıyor. Bu, "toplumun" o korkunç despotunun, orta-sınıf kamuoyunun, tedavi edilemez kararsızlığını gösteriyor ve biz eski kuşak sosyalistlerin o kamuoyu hakkında beslediğimiz horgörünün ne kadar haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Ama aynı zamanda hastalık belirtisinin kendisi üzerinde homurdanmamız için de bir neden yok.
Burjuva çevrelerdeki bu gelip geçici, sulandırılmış ılımlı sosyalizm modasından ve hatta sosyalizmin genel olarak İngiltere'de sağladığı ilerlemeden çok daha önemli bulduğum şey, Doğu Londra'nın yeniden dirilmesidir. O engin sefalet karabasanı, artık altı yıl önceki gibi durgun bir havuz değil. O uyuşuk çaresizliğini silkip attı, yaşama döndü ve "yeni sendikacılık" denen şeyin, yani büyük "niteliksiz" işçiler kitlesinin örgütlenmesi hareketinin vatanı durumuna geldi. Bu örgütlenme eski "nitelikli" işçiler sendikalarının benimsediği biçimi kabul edebilir, ama niteliği farklıdır. Eski sendikalar, kuruldukları günlerin geleneğini koruyorlar ve ücret sistemini, bir kez kurulmuş ve hep öyle kalacak sonal bir olgu gibi anlıyorlar; en fazlasından kendi üyelerinin çıkarları için bu sistemi ılımlayabileceklerini düşünüyorlar. Yeni sendikalarsa, ücret sisteminin sonsuza dek öyle kalacağı inancının sarsıldığı bir sırada kuruldu; kurucuları ve destekleyicileri ya bilinçli ya da duygusal sosyalistler sendikalara sarılarak bu kişilere güç veren kitleler, kaba, ihmal edilmiş ve işçi sınıfı aristokrasisinin tepeden baktığı insanlar, ama engin bir üstünlükleri var: zihinleri bakir bir toprak; daha iyi konumdaki eski sendikacıların beyinlerini özgür düşünceden alıkoyan edinilmiş, "saygın" burjuva önyargılardan tümüyle uzaklar. Ve şimdi, bu yeni sendikaların, genel olarak işçi sınıfı hareketinde başı çektiklerini, zengin ve gururlu "eski" [sayfa 42) sendikaları giderek peşlerine taktıklarını görüyoruz. Kuşku yok ki, Doğu Londralılar çok büyük acemilikler de yaptılar: ama öncelleri de öyle, onları poh-pohlayan doktriner sosyalistler de öyle. Geniş bir sınıf, tıpkı büyük bir ulus gibi, en hızlı ve en iyi, kendi hatalarının ceremesini çekerek öğrenir. Geçmişte yapılmış, şimdi yapılan, gelecekte yapılacak bütün hatalara karşın, Doğu Londra'nın yeniden doğuşu, fin de siecle'in[19*] en büyük ve en verimli olgularından biridir . Bunu görecek kadar yaşadığım için mutlu ve gururluyum. [sayfa 43)
F. Engels
11 0cak 1892[20*]
İNGİLTERE'DE proletaryanın[21*] tarihi, geçen yüzyılın ikinci yarısında buhar motorunun ve pamuklu işleme makinelerinin icadıyla başlar. Bu icatlar, çok iyi bilindiği gibi bir sanayi devrimine, tüm sivil toplumu değiştiren bir devrime yolaçtı; o devrimin tarihsel önemi ancak şimdi anlaşılmaya başlanıyor. Sessiz geliştiği ölçüde daha da güçlü olan bu dönüşümün klasik toprağı İngiltere'dir, ve o nedenle İngiltere, o devrimin esas ürününün, proletaryanın da klasik ülkesidir. Proletarya tüm ilişkileri içinde ve her yönüyle ancak İngiltere'de incelenebilir.
Şimdi ve burada ne bu devrimin tarihine eğilmemiz gerekir, ne de günümüz ve gelecek için taşıdığı engin öneme. Bu tanımlama işi, geleceğe, daha geniş bir çalışmaya bırakılmalıdır. [sayfa 45] Şimdilik kendimizi, izleyecek olguları anlamak üzere, İngiliz proletaryasının bugünkü durumunu kavramak için gerekli olan küçük hedefle sınırlamalıyız.
Makineler gelmeden önce hammadde işçinin evinde eğiriliyor, işçinin evinde dokunuyordu. Kadın ve kız çocuk, babanın dokumada kullanacağı ipliği eğiriyor ya da baba ipliği bizzat kullanmıyorsa satıyorlardı. Bu dokumacı aileler, kentlere komşu olan kırsal alanda yaşarlar, ve ücretleriyle oldukça iyi geçinir giderlerdi; çünkü iç pazar hemen tek pazardı,[22*] ve dış pazarların fethi ve ticaretin genişlemesiyle sonradan gelen rekabetin ezici gücü, henüz ücretler üzerinde baskı yapmıyordu. Dahası, iç pazara dönük talepte, nüfus artışındaki yavaşlığa ayak uyduran ve bütün işçileri istihdam eden sürekli bir artış vardı; ayrıca, evleri kırsal alana yayıldığı için işçilerin kendi aralarında hızlı bir rekabet olasılığı da yoktu. İşte bu çerçevede dokumacı, bir kenara üç-beş kuruş ayırabileceği, boş zamanlarında ekip-biçeceği küçük bir toprak kiralayabileceği, canı istedikçe ve dilediği zaman dokumacılık yapabileceği için, istediği kadar toprak kiralayabilecek bir konumda bulunuyordu. Doğru, o kötü bir çiftçiydi, toprağını iyi işleyemiyor, çoğu zaman kötü ürün alıyordu; ama yine de proleter değildi, sürekli olarak yerleştiği o topraklarda onun da bir çıkarı vardı ve bugünkü İngiliz işçiden, toplumda bir basamak daha yukardaydı.
İşte böylece, çalışanlar oldukça rahattılar, dindar, dürüst, namuslu ve barışçıl bir yaşam içindeydiler; maddi konumları ardıllarından çok daha iyiydi. Aşırı çalışmaları gerekmiyordu; çalışmak istedikleri kadar çalışıyorlar ve gereksindikleri parayı kazanıyorlardı. Bahçede ya da tarlada sağlıkları için yararlı olan çalışma yapacak boş zamanları vardı; bu çalışmanın kendisi, onlar için bir tür dinlenme oluyordu; bunun yanı sıra, komşularının eğlencelerine ve oyunlarına da katılabiliyorlardı; ve bütün bu oyunlar — bowling, kriket,[23*] [sayfa 46] futbol, vb. beden sağlıklarına, dinç kalmalarına yardım ediyordu. Çoğu güçlü-kuvvetli, yapılı insanlardı; komşu köylülerden pek farklı bir görünümde değillerdi. Çocukları, temiz kır havasında büyüyordu; çalışmada ana-babalarına yardım ederlerse, bu ancak ara sıra olurdu; onlar için sekiz ya da oniki saat çalışma diye bir şey sözkonusu değildi.
Bu sınıfın moral ve entelektüel karakterinin ne olacağı tahmin edilebilir. Hiç içine girmedikleri kentlerden uzak kalan, ipliği ve dokumayı gezginci simsarlara teslim edip ücretini onlardan alan, böylece kentin yakın çevresinde sakin bir yaşam sürdüren ve makineler gelip de onu işinden edinceye ve ücretini çalışma karşılığı kentte aramak zorunda kalıncaya kadar oraya gitmeyen bu dokumacılar moral ve entelektüel bakımdan, küçük toprakları nedeniyle bağlantı içinde bulundukları yeomanler[24*] düzeyindeydiler. Kendisinden toprak kiraladıkları squirei —o yöredeki en büyük topraksahibini— doğal üstleri olarak görüyorlardı; işlerini ona danışırlar, ufak-tefek anlaşmazlıklarını çözüm için ona götürürler, ataerkil ilişkilerin gerektirdiği her türlü saygıyı gösterirlerdi. "Saygın" insanlardı, iyi koca, iyi babaydılar, ahlaklı bir yaşamları vardı; yakınlarında meyhane ya da randevuevi olmadığı için ahlaksızlığa kışkırtacak bir şey yoktu, çünkü ara sıra susuzluklarını giderdikleri hanın işletmecisi de genelde büyük kiracı-çiftçi olan ve düzenliliğiyle, birasıyla ve birahanesini erken kapatmakla gurur duyan saygıdeğer bir insandı. Çocukları gün boyu evdeydi; onları, içlerinde tanrı korkusu taşıyan itaatkar insanlar olarak yetiştirirlerdi; çocuklar evleninceye dek ataerkil ilişki, hiç değişmeksizin sürerdi. Gençler evlenme yaşına gelinceye kadar oyun arkadaşlarıyla kırsal bir sadelik ve özdenlik içinde büyürlerdi; gerçi evlilikten önce hemen hemen hiç şaşmaksızın cinsel ilişkiye girilirdi ama, her iki taraf da evliliği ahlaksal bir zorunluluk olarak benimsediği zaman bu olurdu ve evlilik her şeyi düzeltirdi. Kısacası, o günlerin İngiliz sanayi işçileri, Almanya'da kıyıda-köşede hâlâ karşılaşılabilecek bir emeklilik ve inziva [sayfa 47] havası içinde, herhangi bir düşünsel çabadan uzak ve konumlarında şiddetli dalgalanmalar olmaksızın yaşarlardı. Çok seyrek okuyabiliyorlar, ondan daha seyrek yazabiliyorlardı; kiliseye düzenli giderlerdi; hiç politika konuşmazlardı; birinin arkasından dolap çevirmezlerdi; hiç düşünmezlerdi; beden eğitimine bayılırlardı; İncil okunurken, babadan oğula geçen bir saygıyla dinlerlerdi ve "daha üst" sınıflara karşı aşırı ölçüde iyi duygularla ve tam bir alçakgönüllülükle yaklaşırlardı. Ama beyinsel olarak ölüydüler; yalnızca küçük, özel çıkarları için, dokuma tezgahları ve bahçeleri için yaşarlardı; onların ufkunun ötesinde insanlığı baştan sona saran güçlü hareket hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Sakin, otsu yaşamlarında huzurluydular; sanayi devrimi olmaksızın, sıcak-romantikse de insana yakışmayan bu yaşamdan asla çıkamazlardı. Gerçekte, onlar insan değildi; o zamana kadar tarihe rehberlik etmiş bir avuç aristokratın hizmetinde çalışan makinelerdi. Sanayi devrimi, işçileri basit ve salt makineler yaparak onlardan, bağımsız etkinliğin son kırıntılarını da çekip aldı ve böylece onları, insana yaraşır bir konumu düşünüp istemeye zorlayarak, süregelmiş durumu, kendi mantıklı sonucuna ulaştırmış oldu. Fransa'da politikanın yaptığını, İngiltere'de manüfaktür ve genel olarak sivil toplum hareketi yaptı — insanlığın evrensel çıkarlarına karşı uyuşuk bir kayıtsızlığa batmış son sınıfları da tarih kasırgasının içine sürükledi.
İngiliz işçilerin durumunda çok radikal bir değişikliğe yolaçan ilk icat, kuzey Lancashire'da Blackburn yakınlarındaki Stanhill'den[25*] dokumacı James Hargreaves'in 1764'te bulduğu jenny[26*] idi. Bu makine, daha sonra icat edilen masuranın başlangıcıydı ve elle hareket ettiriliyordu. Alelade çıkrıktaki bir iğ yerine bu çıkrık onaltı ya da onsekiz iğ taşıyordu ve tek işçi hepsini çalıştırmaya yetiyordu. Bu icat, o zamana kadarkinden çok daha. fazla miktarda iplik yapılmasını [sayfa 48] olanaklı kıldı. Eskiden bir dokumacı üç eğirici çalıştırdığı halde gene de yeterince iplik olmazdı ve dokumacı iplik beklemek zorunda kalırdı; şimdiyse mevcuttaki dokumacıların kullanabileceğindan daha fazla iplik çıkıyordu. Zaten artmakta olan talep, dokuma ürünlerinin ucuzluğu nedeniyle daha da fazlalaştı; o ucuzluk da iplik üretimi maliyetinin düşmesinin sonucuydu. Daha fazla dokumacı gerekiyordu; bu yüzden dokumacı ücretleri arttı. Dokumacı şimdi artık tezgahının başında daha fazla kazanabildiği için, yavaş yavaş çiftçiliği bırakmaya başladı; tüm zamanını dokumacılığa ayırdı. O sıralarda dört büyükle iki çocuktan (masuralamakta çalıştırılırlardı) oluşan bir aile, günde sekiz[27*] saatlik bir çalışma ile haftada dört pound sterlin[28*], eğer ticaret iyiyse ve iş sıkıştırırsa daha da fazla kazanırlardı. Tek dokumacının, dokuma tezgahından haftada iki pound kazandığı sık görülürdü. Yavaş yavaş çiftçi-dokumacılar sınıfı bütünüyle ortadan kalktı ve yeni ortaya çıkmakta olan, tamamen aldığı ücretle yaşayan, herhangi bir mülkü ya da kira-mülk sahibi olmayan dokumacılar sınıfı içinde eridi; böylece işçiler,[29*] proleterler ortaya çıktı. Dahası, eğiriciyle dokumacı arasındaki eski ilişki yıkıldı. O zamana kadar, olabildiği ölçüde, iplik aynı çatı altında eğirilir ve dokunurdu. Şimdi artık çıkrık da dokuma tezgahı gibi güçlü bir el istediği için, erkekler iplik eğirmeye başladılar; ve bazıları antika çıkrıkları bir kenara atarken, aileler tüm olarak iplik eğirme işiyle geçinir oldular; eğer (yeni) çıkrık alacak kadar olanakları yoksa, yalnızca babanın ücretiyle geçinmek zorunda kaldılar. İşbölümü, eğirme ve dokumayla işte böyle başladı ve ondan sonra sonsuz denecek kadar yetkinleştirildi.
Sanayi proletaryası, henüz hiç yetkinleşmemiş ilk makineyle böylece gelişirken, aynı makine tarım proletaryasını da ortaya çıkarıyordu. O yıllara gelinceye kadar, komşuları [sayfa 49] çiftçi-dokumacılar gibi, düşünsel bir çaba gerektirmeyen otsu bir yaşam sürdüren çok sayıda küçük topraksahipleri, yeomanler, vardı. Topraklarını, atalarının eski ve hiç de etkin olmayan tarzıyla eker-biçerlerdi; kuşaktan kuşağa hep aynı kalmışlardı; alışkanlık tutsağı yaratıklara özgü bir inatçılıkla her değişikliğe karşı dururlardı. Bunlar arasında, sözcüğün şimdiki anlamında kiracı olmamakla birlikte, küçük topraksahipleri de vardı — bunlar, toprakları kendilerine, ya kalıtsal kira-mülk olarak ya eski bir geleneğin zorlamasıyla babadan geçmiş ve o zamana kadar sanki kendilerine ait mülkmüş gibi güvenle ellerinde tutmuş kişilerdi. Sanayi işçileri tarımdan çekilince, kirayla tutulmuş olan bu küçük toprakların çoğu işlenmez oldu ve bu topraklara yeni bir büyük kiracılar sınıfı geldi; bunlar, yıl sonunda geri verilmesi gereken, ama daha gelişkin bir toprak sürme ve daha geniş çiftçilik sayesinde ürünü artırılan, elli, yüz, ikiyüz, hatta daha çok akr[30*] araziyi işleyen tenants-at-will[31*] idi. Bunlar ürünlerini yeomanden daha ucuz satabiliyorlardı; çiftliği artık kendisini besleyemeyen yeomane de toprağı satmaktan, bir çıkrık ya da dokuma tezgahı almaktan ya da büyük çiftçinin hizmetinde tarım işçisi olarak çalışmaktan başka bir şey kalmıyordu. Kalıtsal yavaşlığı, atalarından miras kalma etkisiz ekip-biçme yöntemleri ve bunların üstüne çıkamayışı ona başka seçenek bırakmıyordu. Daha sağlam esaslarla ve geniş ölçekli tarımın ve toprağı iyileştirmek için sermaye yatırımı yapmanın getirdiği üstünlüklerle daha iyi tarım yapabilen insanlarla rekabete zorlandığı zaman, yeomanin başka seçeneği yoktu.
Bu arada, sınai gelişme durmadı. Kapitalistler tek başlarına, büyük yapılarda eğirme çıkrıkları kurmaya ve bunları su gücüyle döndürmeye başladılar; böylece işçi sayısını azaltabilecek, ve ipliği, kendi makinelerini el ile çalıştıran tek [sayfa 50] tek eğiricilerden daha ucuza satabilecek bir konuma geldiler. Çıkrık sürekli geliştiriliyordu; öyle ki mevcutların sürekli olarak ya yeniliğe uydurulması ya da bir kenara atılması gerekiyordu; gerçi kapitalistler, su gücünden yararlandıkları için, eski makinelerle bile dayanabilirlerdi ama, tek tek eğiriciler için bu olanaksızdı. Ve işte başlangıcı bu olan fabrika sistemi, Kuzey Lancashire'da Preston'dan berber Richard Arkwright'ın 1767'de icat ettiği döner iplik makinesiyle [spinning throstle] yeni bir genişleme gösterdi. Buhar motorundan sonra, 18. yüzyılın en önemli mekanik icadı buydu;[32*] daha başından itibaren, mekanik hareket gücü için düşünülmüştü ve tamamen yeni ilkelere dayandırılmıştı. Çıkrıkla iplik makinesinin özelliklerini biraraya getirerek, Lancashire'da Firwood'dan Samuel Crompton 1785'te[33*] masurayı icat etti ve Arkwright'ın çırçır makinesini ve aynı zamanda ilk kademe düzeneğini ("hafif büküm ve fitil bükümü")[34*] geliştirmesiyle fabrika sistemi, pamuk ipliği üretiminde başat sistem haline geldi. Ufak-tefek değişikliklerle bu makineler, adım adım, keten ipliğine[35*] de uyarlandı ve o alanda da el çalışmasının yerini aldı. Ama o zaman bile son henüz gelmemişti. Geçen yüzyılın son yıllarında, bir köy papazı olan Dr. Cartwright, motorlu dokuma tezgahını icat etti ve 1804 dolayında öylesine geliştirdi ki, tezgah, el dokuma tezgahıyla başarılı biçimde rekabet edebilir oldu. Ve bütün bu makineleri, James Watt'ın 1764'te icat ettiği ve 1785'ten itibaren hareket ettirici enerjiyi sağlayan buhar motoru bir kat daha önemli hale getirdi.
Yıldan yıla geliştirilen bu icatlarla, İngiliz sanayisinin ana dallarında makineli çalışma, elle çalışmaya üstün geldi; [sayfa 51] ve o zamandan itibaren de el işçiliğinin tarihi, el-işçilerinin makineler tarafından nasıl, bir siperden ötekine geriletildiklerini anlata gelir. Bu gelişmenin sonuçları, bir yandan, tüm mamul meta fiyatlarındaki hızlı düşüş, ticaretin ve imalatın gelişmesi, korunmayan dış pazarların hemen tümünün fethi, sermayenin ve ulusal zenginliğin çarçabuk katlanarak art-masıydı; öte yandan, proletaryanın daha da hızlı katlanarak büyümesi, elde toprak tutmanın ve işçi sınıfı için işsiz kalmama güvencesinin bütünüyle yıkılması, moral bozukluğu, siyasal heyecan ve rahat koşullarda İngilizlerin hiç de haz etmeyecekleri, izleyen sayfalarda gözden geçireceğimiz olgular oldu. Çıkrık gibi hantal bir makinenin, alt sınıfların toplumsal durumunda ne tür bir değişiklik yarattığını gördükten sonra, ince ayarlarla çalışan tam ve birbiriyle uyumlu makine donanımının, bir yandan hammaddeyi alıp öte yandan dokunmuş mal çıkaran makine donanımının getirdiği sonuçlarda şaşılacak hiçbir şey yoktur.
Şimdi, pamuklu sanayisi[36*] ile başlamak üzere, İngiliz manüfaktürünün[37*] gelişimini[38*] biraz daha yakından inceleyelim. 1771-1775 arasında İngiltere'ye yılda 5.000.000 pounddan[39*] daha az ham pamuk girdi; 1841'de ithalat 528.000.000 pounddu, 1844'ün ithalatı en azından 600.000.000 pound olacak. 1834'te dışarıya 556.000.000 yarda[40*] pamuklu dokuma ürünü, 76.500.000 pound pamuk ipliği ve erkek iç çamaşırı sattı; bunların toplam değeri 1.200.000 pound sterlindi. Aynı yıl iplik makineleri dışında, 8.000.000'dan fazla masura, 110.000 dokuma makinesi, [sayfa 52] 250.000 el tezgahı pamuklu sanayisinin emrindeydi; McCulloch'un hesaplarına göre,[41*] bu branştan[42*] yaklaşık bir-buçuk milyon insan ekmek yedi — bunların ancak 220.000'i fabrikalarda çalıştı; bu fabrikalarda kullanılan enerji 33.000 beygir gücünde buhar enerjisi, 11.000 beygir gücünde su enerji-siydi. Bugün, bu rakamlar yeterli olmaktan uzaktır; 1845'te kullanılan enerjinin, makine sayısının ve çalıştırılan işçi sayısının 1834'tekinden bir-buçuk kat daha fazla olduğunu tahmin etmek hatalı olmaz. Bu sanayinin ana merkezi, başladığı Lancashire'dır; bu gözlerden ırak, kötü ekilip biçilen, bataklıkla kaplı yöreyi tümden değiştirmiş, meşgul, canlı, seksen yılda nüfusunu on kat artıran, toplam nüfusu 700.000 olan Liverpool'la Manchester gibi iki dev kent yaratan, 60.000 nüfuslu Bolton, 75.000 nüfuslu Rochdale, 50.000 nüfuslu Oldham, 60.000 nüfuslu Preston, 40.000'er nüfuslu Ashton ve Stalybridge gibi komşu kasabaların yanısıra, sanki sihirli değnekle dokunmuşçasına bir dizi imalatçı kasaba yaratan bir bölgeye dönüştürmüştür. Güney Lancashire'ın tarihi, modern zamanların en yüce harikalarından bazılarını içinde taşımaktadır, ama bunlardan yine de hiç kimse sözetmez; tüm bu mucizeler pamuklu sanayisinin ürünüdür. İskoçya'nm pamuklu yöresi Lanarkshire'la Renfrewshire'ın merkezi[43*] olan Glasgow, sanayinin gelişinden bu yana nüfusunu 30.000'den 300.000'e yükseltmiştir. Nottingham'ın ve Derby'nin çorap ve erkek çamaşırı imalatı, önce düşük iplik fiyatından, sonra çorap dokuma tezgahının geliştirilmesinden, aynı anda iki çorabın örülmesini sağlayan bu gelişmeden hız almıştır. 1777'de dantel örme makinesinin icadından sonra dantel imalatı da sanayinin önemli bir branşı haline gelmiştir; o tarihten kısa süre sonra Lindley pointnet makinesini ve 1809'da da Heathcoat bobbin-net makinesini icat etmiştir; bunun sonucu olarak dantel üretimi çok basitleşmiş, [sayfa 53] azalan maliyet oranında da dantele olan talep artmıştır; şimdi en azından 200.000 kişi bu sanayiden ekmek yiyor. Dantelin bellibaşlı merkezleri, Nottingham, Leicester ve İngiltere’nin batısı, Wiltshire, Devonshire, vb.'dir. Pamuklu sanayisine bağımlı olan boyama, renk ağartma ve baskı sanayisinde de koşut bir genişleme gözlenmiştir. Oksijen yerine klorla ağartma, kimyasal gelişmelere dayanan boyama ve baskı, ayrıca çok parlak mekanik bir dizi buluşa dayanan baskı teknikleri daha da büyük bir ilerleme sağlamış, pamuklu sanayisindeki büyümenin, bu alanlarda sağladığı genişleme, daha önce hiç görülmedik bir düzeye çıkmıştır.
Aynı etkinlik, yünlü imalatında da kendini göstermiştir. Aslında yünlü imalatı, İngiliz sanayisinin o zamana değin önde gelen bölümüydü; ama eskiden üretilen miktarlar, şimdi üretilenin yanında hiç kalıyordu. 1782'de, önceki üç yılın tüm yün ürünü, işçi sıkıntısı nedeniyle işlenmeden kalmıştı; yeni icat edilen makine, eğirmek için yardıma koşmasa, öyle de kalırdı. Bu makinenin yün eğirmeye uygun bir biçime getirilmesi çok başarılı oldu. Sonra, pamuk bölgelerinde gördüğümüz bu hızlı gelişmeler, yün bölgelerinde de olmaya başladı. 1738'de Yorkshire'daki West Riding'de üretilmiş 75.000 parça yünlü giyecek vardı; 1817'de aynı yerde 490.000 parça üretildi; sanayideki genişleme öylesine hızlıydı ki, 1834'te, 1825'tekinden 450.000 parça daha fazla üretilmişti.[44*] 1801'de 101.000.000 pound yün (7.000.000'u ithalat) işlenmişti; 1835'te 180.000.000 pound işlendi, bunun 42 milyon poundu da ithal edilmişti. Bu sanayinin esas merkezi Yorkshire'daki West Riding'dir; orada özellikle Bradford'da uzun İngiliz yünü iplik haline getiriliyor, Leeds, Halifax, Huddersfield vb. kentlerde kısa yünler sıkıca eğirilmiş ipliğe ve giyeceğe dönüştürülüyordu. Sonra Lancashire'ın yakın yöresi, Rochdale bölgesinde pamuklu sanayisinin yanısıra çok miktarda pazen, batı İngiltere’de ise iyi kalite kumaş üretiliyordu. Buralardaki nüfus artışı da dikkate değer: [sayfa 54]
| 1801'de | 1831'de | |
| Bradford nüfusu |
29.000 |
77.000 |
| Halifax nüfusu | 63.000 | 110.000 |
| Huddersfield nüfusu | 15.000 | 34.000 |
| Leeds nüfusu | 53.000 | 123.000 |
| West Riding (bütünü) nüfusu | 564.000 | 980.000 |
PROLETARYANIN farklı kesimleri hakkındaki incelememizde sıralama, doğal olarak onun doğuşu öncesinin tarihini izler. İlk proleterler imalatla bağlantılıdırlar; onun tarafından yaratılmışlardır; dolayısıyla imalatta hammaddelerin işlenmesinde çalıştırılanlar, dikkatimizi ilk çekenlerdir. İmalat için hammadde ve yakıt üretimi, yalnızca sınai değişim sonucu olarak önem kazanmış ve yeni bir proletaryayı, kömür ve metal madencilerini yaratmıştır. İmalat, üçüncü olarak tarımı ve dördüncü olarak da İrlanda'yı etkilemiştir; bunların her birine mensup olan proletarya kesimleri, yerlerini buna uygun olarak alırlar. Biz de bir olasılıkla İrlandalılar dışında, çeşitli işçilerin zeka derecelerinin, imalatla ilişkileriyle doğrudan orantılı olduğunu görürüz; görürüz ki, fabrikalarda çalışanlar, kendi çıkarları konusunda en çok aydınlanmış olanlardır, madencilerde bu biraz daha azdır, [sayfa 65] tarım emekçilerinde hemen hemen hiç yoktur. Ayrıca aynı sırayı sanayi işçileri arasında da buluruz ve sanayi devriminin en yaşlı çocukları olan fabrika işçilerinin, başından bugüne, işçi hareketinin çekirdeğini nasıl oluşturduklarını ve ötekilerin, kendi el sanatları gelişen makinelerce[61*] istila edildiği ölçüde, bu harekete nasıl katıldıklarını görürüz. Böylece İngiltere'nin sunduğu örnekten, işçi hareketinin sınai gelişme hareketine ayak uyduruşundan, manüfaktürün tarihsel önemini kavrarız.
Ne var ki, şimdilerde sanayi proletaryasının hemen tümü harekette yeraldığı için ve farklı kesimlerin durumu, hepsi sınai olduğundan, birçok yönden ortak olduğu için önce sanayi proletaryasının durumunu bir bütün olarak ele alacağız ki daha sonra her ayrı bölümün kendi özelliklerine eğitebilelim.
Manüfaktürün mülkiyeti bir avuç insanın elinde merkezileştirdiği daha önce belirtilmişti. Manüfaktür, büyük sermaye gereksinir; o sermayeyle, küçük iş yapan burjuvaziyi yıkan dev işletmeler kurar; doğanın güçlerini emrine alır ve böylece kol gücüyle çalışan serbest emekçiyi pazarın dışına sürer. İşbölümü, su gücünün ve özellikle buhar gücünün sanayiye uygulanması, ve bir de makineler, geçen yüzyılın ortasından bu yana, dünyayı yerinden oynatan manüfaktürün üç büyük kaldıracı oldu. Küçük ölçekli imalat orta-sınıfı, geniş ölçekli imalat işçi sınıfını yarattı ve orta-sınıfın seçkinle-i ini tahta oturttu, ama yalnızca zamanı gelince daha bir kesinlikle devirmek için. Bu arada, yadsınmaz ve açıklanması kolay bir gerçek, o "eski altın çağlar"ın sayısız küçük ortası sınıf mensubunu imalatın ortadan kaldırdığı gerçeğidir; kimi zengin kapitaliste dönüşmüştür, kimi yoksul işçiye.[62*] [sayfa 66]
Ne var ki, manüfaktürün merkezileştirici eğilimi bununla kalmıyor. Sermaye gibi nüfus da merkezileşiyor; bu da çok doğal; çünkü imalatta insan, işçi, kullanılması karşılığında fabrikatörün ücret adı altında faiz ödediği bir sermaye parçası olarak görülüyor. Bir imalatçı işletme;[63*] tek bir yapıda çalıştırılan, birbirine yakın yerlerde yaşayan ve makul boyutta bir fabrikanın varolması durumunda kendilerine özgü bir köy oluşturan birçok işçiye gerek duyar. Bu işçilerin bazı gereksinimleri vardır; onların karşılanması için başka insanlar gereklidir; el zanaatı ustaları, kunduracılar, terziler, fırıncılar, marangozlar, taş ustaları çevrede yerleşirler. Köyde yaşayanlar, özellikle daha genç kuşak, fabrika işine alışır, orada nitelikli işçi haline gelir ve ne zaman ki,[64*] ilk fabrika onların hepsini çalıştıramaz olur, o zaman ücretler düşer; bunun sonucu yeni imalatçıların oraya göçüdür. Böylece köy küçük bir kasaba olur ve küçük kasaba geniş bir kente dönüşür. Kent ne kadar büyükse sağladığı yararlar da o kadar büyüktür. Yolları, demiryolları, kanalları olur; nitelikli işçi seçme olanağı sürekli artar; kerestenin, makinelerin, inşaatçıların, makinistlerin götürülmesi gereken kırsal kesimdeki uzak yörelere göre, buralarda, el altında bulunan inşaatçılar ve makinistler arası rekabet nedeniyle yeni işletmeler daha ucuza kurulabilir; kent, alıcıların doluştuğu bir pazar[65*] ve ayrıca hammadde sağlayan ya da mamul mal isteyen pazarlarla iletişim olanağı sunar. İşte büyük imalatçı kentlerin hayret verici hızlı büyüyüşü. Öte yandan kırsal kesimin avantajı, ücretlerin genelde kenttekinden düşük olmasıdır ve bu yüzden kentle kırsal alan sürekli rekabet halindedir; ve avantaj bugün kentte ise, kırsal kesimde yarın ücretler öylesine düşer ki, yeni yatırımlar en kârlı biçimde orada yapılabilir. Ama manüfaktürün merkezileştirici eğilimi bütün gücüyle sürmektedir ve kırsal alanda kurulan her fabrika [sayfa 67] içinde imalatçı bir kentin tohumunu taşır. Eğer manüfaktürün bu çılgın koşuşturması, bu hızla bir yüzyıl daha sürmesi olanaklı olsaydı, İngiltere’nin her imalatçı yöresi, büyük bir imalatçı kent haline gelir, Manchester'la Liverpool, Warrington'da ya da Newton'da birleşirdi. Nüfusun merkezileşmesi ticarette de aynı biçimde işlediğinden, Hull ve Liverpool, Bristol ve Londra gibi bir ya da iki büyük liman, Büyük Britanya'nın tüm deniz ticaretini kendi tekeline alır.
Ticaret ve manüfaktür en tam gelişmiş biçimlerine bu büyük kentlerde ulaştıkları için, proletarya üzerindeki etkileri de en açık biçimde buralarda gözlenir. Mülkiyetin merkezileşmesi, buralarda en yüksek noktasına ulaşmıştır; eski güzel günlerin ahlakı ve gelenekleri buralarda bütünüyle silinip yokolmuştur; şu Eski Şen İngiltere[66*] sözü buralarda hiçbir anlam ifade etmez hale gelmiştir, çünkü Eski İngiltere'nin kendisine ve atalarımızın öykülerine, belleğimiz artık yabancıdır. İşte bu yüzden, buralarda artık yalnızca bir zengin ve bir yoksul sınıf vardır; çünkü her geçen gün alt orta-sınıf giderek yokolmaktadır. Bu nedenledir ki, eskiden en durgun olan sınıf, artık en hareketli sınıf haline gelmiştir. Bu sınıf bugün, geçmiş zamanların birkaç kalıntısından ve köşeyi dönme heveslisi bir miktar insandan, sanayinin Micawber'larından,[67*] aralarından biri servet biriktirebilse de doksandokuzu iflas etmiş ve yarısı sürekli başarısızlığa uğrayan spekülatörlerden oluşmaktadır.
Bu kentlerde proleterler sonsuz çoğunluğu oluşturur; nasıl geçinirler, büyük kent onlar üzerinde ne tür etkiler yapar, şimdi de onları görelim. [sayfa 68]
SONUN başlangıcına ulaşmaksızın ve kentin bitmek kırın başlamak üzere olduğu izlenimini verebilecek bir noktaya erişmeksizin içinde saatlerce dolaşabileceğiniz Londra gibi bir kent, garip bir şeydir. Bu dev merkezileşme, bu iki-buçuk milyon insanın bir noktada yığılması, bu iki-buçuk milyonun gücünü yüz kat artırmıştır; Londra'yı dünyanın ticari başkenti yapmıştır; dev doklar yaratmış ve Thames nehrinin üzerini sürekli olarak örten binlerce tekneyi biraraya getirmiştir. Denizden Londra Köprüsüne doğru çıkarken görülen Thames manzarasından daha etkileyici bir şey bilmiyorum. Yapı yığınları, özellikle Woolwich'ten yukarı doğru her iki yakadaki rıhtımlar, her iki kıyıda, ortada yalnızca dar bir su yolu bırakıncaya dek giderek daha dar aralıklarla demir atmış sayısız gemi, o dar su yolundan birbiri ardınca fırlayıp geçen yüzlerce gemi, bütün bunlar öylesine engin, [sayfa 69] öylesine etkileyici ki, insan aklını başına toplayamaz, İngiliz toprağına ayak basmadan önce İngiltere'nin yüceliğinin harikaları içinde yiter gider.[68*]
Bütün bunların malolduğu fedakarlıklar ise sonradan görülecektir. Kentin sokaklarında bir-iki gün avarelik ettikten, insan kalabalığı ve sonu gelmez taşıt kuyrukları arasında güçlükle kendimize yol açtıktan, metropolün teneke mahallelerini dolaştıktan sonra, insan ilk kez görür ki, bu Londralılar, kendi kentlerine yığılan uygarlık harikalarını yaratabilmek için en iyi insani özelliklerini feda etmeye zorlanmışlardır; insan görür ki, içlerinde rehavete dalan yüzlerce yetenek, yalnızca birkaçı tam işe yarasın ve başkalarınınkiyle birleşerek çoğalsın diye hareketsiz bırakılmış, bastırılmıştır. Sokaklardaki kargaşada, insanın midesini bulandırıcı, insan doğasını isyan ettirici bir şey var. Her sınıftan, her rütbeden birbirini geçip giden yüzbinlerce kişi, aynı özellikte, aynı yetenekte, mutlulukta aynı çıkarı olan insanlar değil mi? Ve hepsi, eninde sonunda, aynı yolda, aynı şeylerde mutluluğu aramıyor mu? Yine de sanki ortak hiçbir yanları yokmuş gibi, birbirleriyle hiç ilgileri yokmuş gibi birbirlerinin önünden geçiyorlar; sözsüz tek anlaşmaları, karşı karşıya yürüyen kalabalık akıntılarının birbirinin yolunu kesmemesi için, herkesin kaldırımda kendi yakasında kalmasıdır[69*]; bu arada hiç kimse ötekine şöyle bir göz atma onurunu bahşetmeyi düşünmez. Yaban bir kayıtsızlık, herkesin özel çıkarı içinde kendisini duygusuzca yalıtması, bu insanlar sınırlı bir alanda üst üste yığıldığı ölçüde tiksindirici ve rahatsız edici hale geliyor. Bireyin bu yalıtlanmışlığının, bu kendini düşünmeci sığlığın, bugün her yerde toplumumuzun temel ilkesi olduğunun ne ölçüde bilincinde olursak olalım, bu, hiçbir yerde, burada, [sayfa 70] büyük kentte olduğu kadar utanmazca gerçek yüzünü ortaya koymuş, bu kadar kendi ayrımında olmuş değildir. İnsanlığın atomlarına ayrılışı, her biri kendi ilkesine[70*] sahip bir atomlar dünyası, burada aşırının en aşırısına varmış görünüyor.
Toplumsal savaş, herkesin herkese karşı savaşımı da bu yüzden, burada açıkça ortaya dökülmüş bulunuyor. Stirner'in son kitabındaki[71*] gibi, insanlar birbirlerini yalnızca yararlı nesneler gibi görüyorlar; her biri ötekini sömürüyor ve sonuç şu ki, güçlü, güçsüzü ayağının altında eziyor, ve güçlü bir avuç kişi, kapitalistler, her şeye kendileri için el koyuyorlar, zayıf çoğunluğa, yoksullara, varlığını sürdürmesi için pek az şey kalıyor.
Londra için geçerli olan, Manchester, Birmingham, Leeds için bütün büyük kentler için geçerli. Her yerde bir yandan barbarca bir kayıtsızlık, katı bir bencillik, öte yandan adı konmamış bir sefalet, her yerde toplumsal bir savaş; herkesin evi bir çembere alınmışlık içinde; her yerde yasa koruması altında karşılıklı yağmalama; ve bütün bunlar öylesine utanmazca, öylesine açıktan ki, kendisini burada apaçık ortaya koyan toplumsal durumun sonuçlarından insan ürküyor ve bu çılgın dokunun hâlâ birarada durabilmesinden hayrete düşüyor.
Sermaye, geçim ve üretim araçlarının doğrudan ve dolaylı denetimi — bu toplumsal savaşımın yürütüldüğü silah olduğuna göre, böyle bir durumun bütün dezavantajlarının yoksulun sırtına bineceği apaçıktır. O, kimsenin umurunda değil. Girdabın içine itilmiş, elinden geldiğince çabalıyor. İş bulma mutluluğuna erişmişse, yani burjuvazi onun sırtından zengin olma lütfunu ona bahşetmişse, kendisini bekleyen ücret, ruhuyla bedenini birarada tutmasına ucu ucuna yetecek bir ücret. İş bulamazsa, polisten korkmadıkça çalabilir, ya da aç kalır ki, o zaman polis, bunu rahatsızlık vermeyecek[72*] bir biçimde yapmasına özen gösterir. Benim [sayfa 71] İngiltere'de kaldığım süre içinde, en azından yirmi-otuz kişi, en isyan ettirici koşullar altında, açlıktan öldü ve olaydaki açık gerçeği gözler önüne serecek biçimde açıkça konuşma cesaretini gösterebilecek bir jüri pek çıkmadı. Tanıkların ifadesi ne kadar açık ve kesin olursa olsun, jüriyi oluşturan burjuvazi, korkunç yargıdan, açlık nedeniyle ölmüştür yargısından kaçabilmek için, her zaman bir arka kapı buldu. Burjuvazi bu olaylarda gerçeği konuşmaya cesaret edemez, çünkü kendini suçlamış olur. Oysa doğrudan olmaktan çok, dolaylı biçimde, birçok kişi, açlık sonucu ölmüştür; çünkü, uzunca bir süre doğru-dürüst gıda alamamak öyle bir güçsüzlük yaratmıştır ki, başka türlü olsa açığa çıkmayacak olan nedenler, öldürücü ciddi bir hastalık getirmiştir.[73*] İngiliz emekçiler buna "toplumsal cinayet" diyorlar ve tüm toplumumuzu bu suçu sürgit işlemekle suçluyorlar. Haksızlar mı?
Doğru, açlıktan ölümler yalnızca tek-tük, ama yarın sıranın kendisine gelmeyeceği konusunda, emekçinin ne güvencesi var? Ona kim çalışma güvencesi veriyor; şu ya da bu nedenle patronu ya da ustası yarın onu işten çıkarırsa, onun eline bakanlarla birlikte, birileri "kendisine ekmek verinceye" kadar yuvarlanıp gidebileceğine kim kefil oluyor? Çalışmaya istekli olmanın iş bulmaya yeteceğini, dürüstlüğün, çalışkanlığın, verimliliğin ve burjuvazinin salık verdiği öteki erdemlerin gerçekten mutluluğa giden yol olduğunu kim temin ediyor? Hiç kimse. O biliyor ki, yalnızca bugün elinde bir şey var; elinde avucunda yarın bir şey olup olmayacağı kendisine bağlı değildir. O biliyor ki, her esinti, patronun her kaprisi, işlerdeki her kötü gidiş, kendisini, yalnızca geçici olarak kurtardığı girdaba onu yeniden fırlatıp atabilir ve orada başını suyun üstünde tutmak güçtür, hatta çoğu zaman olanaksızdır. O biliyor ki, bugün geçinecek birkaç kuruşu olsa da yarın olacak mı olmayacak mı belli değildir.
Şimdi, toplumsal savaşımın, mülksüz sınıfı getirip oturttuğu [sayfa 72] konumu, biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim. Toplumun yaptığı iş karşılığında emekçiye konut, giyim-kuşam, gıda olarak ne ödediğini, toplumun ayakta durmasına en çok katkıda bulunanlara ne tür bir geçim olanağı bahşettiğini görelim; ve ilk olarak konutu ele alalım.
Her büyük kentte, işçi sınıfının üstüste yığıldığı bir ya da daha çok kenar mahalle var. Doğrudur, yoksulluk çoğu zaman zenginlerin saraylarına yakın arka sokaklarda oturur; ama genelde, ona ayrı bir toprak parçası ayrılmıştır; orada o, mutlu sınıfların gözünden uzakta, yapabildiği ölçüde ayakta kalmaya çabalar durur. Bu kenar mahalleler ise İngiltere'nin büyük kentlerinde birbirine oldukça denk biçimde düzenlenmiştir — kentlerin en kötü mahallelerindeki en kötü evler; genelde uzun bir sıra üzerine dizilmiş, tek ya da iki katlı, kiminin konut olarak kullanılan bodrumu da bulunan, çoğunca kural-dışı yapılmış kulübelerdir.[74*] Üç-dört oda bir mutfak olan bu evler, Londra'nın bazı kesimleri hariç, tüm İngiltere'de bir baştan öteki uca işçi sınıfı evidir. Sokaklarda genelde kaldırım yoktur, inişli-yokuşlu, pis, çöp ve hayvan pisliği doludur; kanalizasyon ya da atık su kanalı yoktur; tam tersine yollar durgun, pis su birikintileriyle kaplıdır. Ayrıca kötü, karmakarışık yapılanma nedeniyle semtin hava akımı engellenmiştir; ve buralarda küçük bir alanda birçok insan birarada yaşadığı için, bu emekçi mahallelerinin nasıl bir havası olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. Dahası, sokaklar iyi havalarda çamaşır kurutmak için kullanılır; evden eve ip gerilir ve ıslak çamaşırlar asılır.
Şimdi bu kenar mahallelerin bazılarını sırayla inceleyelim. Önce Londra[75*] ve Londra'da da St. Giles'in, en sonunda [sayfa 73] artık içinden bir çift geniş caddenin geçirileceği[76*] ünlü kenar mahallesi [rookery].[77*] St. Giles, kentin en yoğun nüfuslu kesiminin tam göbeğindedir; Londra'nın zevk düşkünleri dünyasının aylaklık ettiği geniş, ışıklı bulvarlarla çevrilidir; Oxford caddesinin, Regent caddesinin, Trafalgar alanının ve Strand'in hemen yanı başındadır. Yüksek üç-dört katlı yapıların çarpık bir yığınıdır; dar, eğri-büğrü, kirli sokakları vardır; geniş caddelerdeki canlılık kadar canlılık o sokaklarda da görülür; bir farkla ki, o sokaklarda yalnızca işçi sınıfı insanları dolaşır. Sokaklarda pazar kurulur; içi doğal olarak çürümüş ve kullanılamayacak kadar kötü sebze ve meyvelerle dolu küfeler, kaldırımları daha da geçilmez hale getirir; bunlardan da, balıkçıların tablalarından da iğrenç bir koku yayılır. Evler bodrum katından tavanarasına kadar işgal edilmiştir; içi-dışı pistir; görünüşleri öyledir ki, hiçbir insan onların içinde yaşamayı isteyebilemez. Ama bunlar gene de iyi. Bir de sokaklar arasındaki daracık geçitlerin ya da evler arasındaki üstü örtülü pasajların açıldığı ev bloklarının baktığı avlulardaki pislik ve zar-zor ayakta duran harabeler her türlü tanımın ötesindedir. Camı olan bir pencere bulmak kolay değildir; duvarlar dökülmektedir; kapı-pencere çerçeveleri sağlam değildir, kırıktır; tahtaları eski olan kapılar birbirine çivilenmiştir, ya da bu hırsızlar semtinde, çalacak bir şey olmadığı için kapıya gerek olmayan bu semtte, tamamen kaldırılıp atılmıştır. Her yanda çöp ve kül yığınları vardır; kapıların önüne dökülen sıvı atıklar, çok kötü kokular yayan birikintiler halinde durur. Buralarda yoksulun da yoksulu, en düşük ücret alan işçiler hırsızlarla ve fahişeliğin mağdurlarıyla,[78*] ayrım gözetmeksizin karmakarışık yaşarlar; çoğunluk İrlandalı ya da İrlanda kökenlidir ve kendilerini çevreleyen ahlak çöküntüsünün girdabına henüz düşmemiş, [sayfa 74] ama her gün biraz daha gerileyen, yoksulluğun, pisliğin ve kötü çevrenin ahlak bozucu etkisine direnme gücünü her gün biraz daha yitirenlerdir.
Ama Londra'nın tek kenar mahallesi St. Giles değildir. O engin sokak ağı içinde, insana yaraşır bir konut için hâlâ ödeyebileceği parası olanların yaşayamayacağı evlerin sıralandığı yüzlerce ve binlerce ara sokak ve blok evlerle çevrili avlu vardır. Zenginlerin o şahane evlerine çok yakın yerlerde böylesi bir rezilce yoksulluğun gizlendiği mahalleler rahatlıkla bulunabilir. Örneğin, geçenlerde, kuşkulu bir ölüm olayıyla ilgili olarak soruşturma memurunun yaptığı inceleme sırasında, çok saygın yerlerden biri olan Portman Square'in olduğu yörede, "yoksulluk ve pisliğin demoralize ettiği birçok İrlandalının" oturduğu ortaya çıktı. Long Acre vb. gibi, sosyetik olmasa da gene de "saygın" caddelerde de, bodrum katlarından sıska çocuklarla, çullar içinde yarı-aç kadınlar gün ışığına çıkarılabilir. Londra'nın ikinci tiyatrosu olan Drury Lane tiyatrosunun hemen yanı başında, metropolün en kötü sokakları olan Charles, King ve Park sokaklarındaki evler bodrumdan tavan arasına kadar yoksul ailelerce işgal edilmiştir. Journal of the Statistical Society'nin bir yazısına göre, 1840'ta, St. John ve St. Margaret kiliseleri mıntıkasında[79*] 5.294 "konutta" (eğer konut denebilirse bunlara!) yaş ve cinsiyet ayırmaksızm tıka-basa doldurulmuş kadın, erkek, çocuk tam 5.366 işçi ailesi, 26.830 kişi oturuyordu; bu ailelerin dörtte-üçünün yalnızca birer odası vardı. Aristokrat St. George kilisesi mıntıkasında, Hanover Square'de aynı kaynağa göre, 1.465 işçi ailesi, yaklaşık 6.000 kişi, benzer koşullar altında yaşıyordu; orada da ailelerin üçte-ikisi, her bir aile, yalnızca bir odada yaşıyordu. Hırsızların bile çalacak bir şeylerini bulamadığı bu talihsizlerin yoksulluğunu peki mülksahibi sınıf, yasal yollardan nasıl sömürüyor? Drury Lane'de biraz önce sözü edilen o iğrenç konutlarda iki bodrum katı haftada 3 şilin,[80*] giriş katında bir oda 4 şilin, ikinci [sayfa 75] katta 4 şilin 6 peni, üçüncü katta 4 şilin, tavan arası 3 şilin bedelle kiraya veriliyordu. Böylece Charles sokağının aç kiracıları, konut sahibine yılda 2.000 sterlin[81*] ve Westminster'de, biraz önce anılan 5.366 aile yılda 40.000 sterlin ödüyor.[10]
En geniş işçi sınıfı mahallesi Tower'ın doğusunda Whitechapel ve Bethnal Green'dedir; Londra'daki işçilerin büyük bölümü buralarda yaşar. Bethnal Green'de kendi kilise mıntıkasındaki insanların hangi koşullar altında yaşadığını St. Philip's kilisesi vaizi bay G. Alston'dan dinleyelim:
"Yörede 1.400 ev var; 2.795 aile yaşıyor. Toplam 12.000 nüfus. Bu kadar büyük nüfusun yaşadığı alan 400 yard kareden (1.200 fit) daha az; dört-beş çocuklu bir karı-kocanın bazan büyükbaba ve büyükanneyle birlikte, on-oniki ayak karelik bir odada yaşıyor olması hiç de ayrıksın bir durum değil. Aynı odayı hem yemek için, hem çalışma için de kullanıyorlar. Londra piskoposu, Bethnal Green'in durumuna kamunun dikkatini çekinceye dek, West End[82*], Güney Denizindeki adalar ya da Avustralya'nın yaban yöreleri hakkında ne kadar bilgiye sahip idiyse, kentin bu en yoksul yöresi hakkında da o kadar bilgiye sahip olduğuna inanıyorum. En yoksul olanı ve ödüllendirilmesi gerekeni gerçekten bilmek istiyorsak, kapılarının mandalını çevirip içeri girmeli ve onları o kıt yemeklerini yerken görmeliyiz; onları hastayken ve işsizken görmeliyiz; bunu Bethnal Green gibi yanı başımızdaki bir mahallede her gün yaparsak, bizim gibi bir ulusun izin vermekten utanç duyması gereken yoksulluk ve sefaletin nasıl bir şey olduğunu yakından anlayacağız. En ciddi üretim bunalımı sırasında üç yıl boyunca Huddersfield yakınlarındaki bir kilisenin rahibiydim; Bethnal Green'deki yoksulun tepeden tırnağa tükenmişliğini oralarda o zaman [sayfa 76] bile görmedim. Tüm mahallede on aileden birinin babasının bile, iş giysisi dışında bir giysisi yoktur; o da lime limedir; gece uyurken üstüne örttüğü tek örtü de odur; üzerinde yattığı da bir torba saman ya da talaştan daha iyi değildir."[11]
Bu tanımlama, konutların iç görünümü hakkında bir fikir veriyor. Bir de ara sıra yolu, bu işçi evlerine düşen İngiliz resmî görevlilerini izleyelim.
Surrey soruşturma memuru bay Carter'ın, bir ölüm olayıyla ilgili olarak 14 Kasım 1843 tarihinde 45 yaşındaki Ann Galway'in cesedi üzerinde yaptığı incelemeyle ilgili olarak gazeteler şu bilgileri veriyor.[12] Kadın, eşi ve ondokuz yaşındaki oğluyla birlikte Londra'da Bermondsey sokağı 3 numaradaki White Lion Court'ta küçük bir odada kalıyordu. Odada ne karyola vardı ne de başka bir eşya. Kadın, oğlunun yanıbaşında bir tüy yığınının üstünde, yarı çıplak bir biçimde ölü yatıyordu; üstüne tüyler serpiştirilmişti; ne bir yatak örtüsü ne bir çarşaf vardı; tüyler kadının vücuduna öylesine yapışmıştı ki adli tabip, tüyler ayıklanmadan, cesedi incele-yemedi; incelediği zaman da açlıktan öldüğünü ve vücudunun fare ısırıklarıyla dolu olduğunu gördü. Odanın bir köşesindeki taban tahtası kırılıp koparılmıştı ve aile o kırık yerdeki deliği hela olarak kullanıyordu.
15 Ocak 1844 Pazartesi günü iki erkek çocuk, açlıktan ölmek üzere oldukları için bir dükkandan yarı pişmiş dana bacağını çalıp hemen yedikleri için yargıç[83*] önüne çıkarıldılar. Yargıç sorunu biraz daha derinlemesine araştırma gereğini duymuş ve polis memurundan şu ayrıntılı bilgileri almıştı: İki çocuğun annesi daha sonra polislik yapan eski bir askerin dul eşiydi; kocasının ölümünden sonra dokuz çocuğuna bakmakta çok güçlük çeker olmuştu. Kadın, Pool's Place, Quaker Court, Spitalfields'deki 2 nolu evde müthiş bir yoksulluk içinde yaşıyordu. Polis memuru eve gittiği zaman kadını çocuklarından altısıyla, küçük bir arka odada, sözün gerçek anlamıyla hepsi birbirine sokulmuş durumda bulmuştu; [sayfa 77] odada oturulacak yeri olmayan eski iki hasır iskemle, iki bacağı kırık küçük bir masa, kırık bir bardak ve küçük bir tabaktan başka hiçbir şey yoktu. Ocakta ateşe benzer bir şey görünmüyordu; bir köşede de bir kadının önlüğünü dolduracak kadar eski-püskü kumaş parçaları vardı; tüm ailenin yatağı buydu. Yatak kılığı olarak, pejmürde gündelik kılıklarından başka bir şeyleri yoktu. Zavallı kadın, önceki yıl, yiyecek alabilmek için karyolasını satmak zorunda kaldığını söyledi. Yiyecek sağlamak için yatak takımını bir lokantacıya rehin etmişti. Kısacası her şey, yiyecek bulmak için gitmişti. Yargıç, yoksullar fonundan kadına önemlice miktarda bir para ödenmesini emretti.
Şubat 1844'te, 26 yaşındaki hasta kızıyla birlikte oturan, 60'hk dul Theresa Bishop'a, yardım için Marlborough sokağındaki mahkemeye başvurması salık verildi. Kadın Grosvenor Square Browk sokağı 5 numaralı evde, bir heladan daha büyük olmayan bir arka odada yaşıyordu; odada hiçbir eşya yoktu. Bir köşede, ana-kızın üstünde uyudukları paçavralar yığılıydı; bir sandık, hem masa, hem iskemle olarak kullanılıyordu. Anne, gündelikçiliğe giderek birkaç kuruş kazanıyordu. Ev sahibi, ana-kızın Mayıs 1843'ten beri böyle yaşadıklarını, sahip oldukları her şeyi yavaş yavaş ya sattıklarını ya rehin ettiklerini, ve şimdiye dek hiç kira ödemediklerini söyledi. Yargıç, yoksullar fonundan 1 sterlin ödenmesine karar verdi.[13]
>
Londra'daki tüm emekçilerin, yukardan beri anlattığım üç aile gibi yaşadıklarını savlıyor değilim. Çok iyi biliyorum ki, bir kişinin toplumun ayakları altında çiğnendiği yerde, on kişi, şöyle ya da böyle daha iyi yaşıyor; ama, binlerce çalışkan ve —Londra'nın tüm zenginlerinden daha değerli ve daha saygıdeğer— değerli insanın, kendilerini insana yakışmayan koşullar içinde bulduklarını vurgulamak ve her proleterin, ayrımsız her insanın, hiçbir suçu olmaksızın her tür çabayı göstermesine karşın, aynı yazgının kurbanı olabileceğini vurgulamak istiyorum.
Ama tüm bunlara karşın, bir tür başını sokacak yer [sayfa 78] bulabilenler, bütün bütün evsiz-barksız olanlarla karşılaştırıldığında talihli sayılırlar. Londra'da her sabah ellibin kişi, akşam başını nereye yaslayacağını bilmeksizin uyanıyor. Bunların içinde en şanslı olanlar da her büyük kentte bol bol bulunan pansiyonlardan [lodging-house] birinde bir yatak kiralayabilmesine elverecek bir ya da iki peniyi akşama kadar elinde tutabilenlerdir. Ama yatak da ne yatak! Bu evler, bodrumdan tavan arasına kadar her odada dört, beş, altı yatakla dolup taşar; içine ne kadar yığılırsa o kadar iyidir. Her yatağa dört, beş, altı kişi, ne kadar olabilirse o kadar, tıkıştırılır; hasta ya da sağlıklı, genç ya da yaşlı, sarhoş ya da ayık, kadın ya da erkek, geliş sırasına göre, ayrım yapmaksızın yataklara tıkıştırılırlar. Sonra itiş-kakış, yumruklaşma, yaralama ve eğer bu yatak arkadaşları uyuşursa çok daha kötüsü sökün eder; hırsızlığın bini bir paradır ve dilimiz eylemimizden daha insancıl hale geldiği için yazmaya elimizin varmadığı daha birçok şey... Ya bir de böyle bir sığınma yeri için ödeyecek parası olmayanlar? Onlar nerede kıvrılacak bir köşe bulurlarsa orada, yeraltı geçitlerinde, kemeraltlarında, köşelerde, polisin ve mülksahiplerinin kendilerine dokunmadığı yerlerde kalırlar. Bir avuç insan özel hayırsever derneklerinin işlettiği sığınma evlerinde, kimileri de kraliçe Victoria'nın pencerelerinin altına yakın parklardaki banklarda uyurlar. Londra'nın Times gazetesine kulak verelim:
"Marlborough sokağı sulh mahkemesindeki duruşmaya ilişkin olarak dün sütunlarımıza yansıyan haberden anlaşılıyor ki, her gece parklarda ağaç altında ya da nehir kıyısındaki setin kovuklarında ortalama 50 kişi birbirine sokulup uyuyor. Bunların çoğu genç kızlardır; taşradaki askerler tarafından baştan çıkarılmış ve dostsuz bir yoksulluğun perişanlığı ve erken yaştaki her türlü pisliğin ve fuhuşun içinde dünyaya salıverilmişlerdir.
"Bu gerçekten korkunç! Her yerde yoksul var! Yoksulluk her tarafa sızacak ve o korkunç haliyle büyük ve lüks bir kentin göbeğine gelip oturacak. Çok nüfuslu bir metropolün binlerce dar, yan sokağında, korkarız, gözebatandan daha çok, [sayfa 79] günışığına çıkandan daha çok sefalet her zaman olacaktır.
"Ama zenginliğin, zevkin ve modanın çevresinde, St. James'in hükümdarca büyüklüğünün yakınında, Bayswater'ın görkemli güzelliğinin burnu dibinde, eski ve yeni aristokrat mahallelerin sınırları içinde, modern dizaynın ihtiyatlı inceliğiyle, tek bir yoksul evi yaratmaktan sakındığı bir mahallede, zenginliğin yalnızca keyfini çıkarmasına adanmış bir mahallede ihtiyaçlar ve açlık ve hastalık ve fuhuş, kendisiyle akraba olan her türlü dehşet verici yönleriyle orada insanı ve ruhunu tüketerek kol geziyor!
"Gerçekten çok canavarca bir durum! Dört-dörtlük bir keyif, bedenin huzuru, entelektüel heyecan, ya da insanın özlemini karşılayacak daha masum hazlar, tükenmek bilmez bir sefaletle orada yakından temasa geliyor. Zenginlik, şatafatlı salonlardan yoksunluğun bilinmeyen yaralarına kahkahalarla gülüyor — küstahça bir kahkaha! Haz kabaca ama bilinçsizce aşağıdan yükselen inleyişlerle alay ediyor! Birbirine karşıt her şey birbiriyle alay ediyor — kışkırtan ve kışkırtılan kötülük dışında, birbirine karşıt her şey!
"Ama tüm insanlar şunu anımsamalı ki, tanrının yeryüzündeki cennetinin bu en zengin kentinin en şahane mahallelerinde, her gece, her kış, açlıktan, pislikten ve hastalıktan çürüyen —genç ama— günahta ve acı çekmede yaşlı, toplumdan dışlanmış kadınlar bulunabilir. İnsanlar bunu anımsamalı ve oturduğu yerde ahkam kesmek yerine harekete geçmeyi öğrenmelidir. Tanrı bilir ya, şimdilerde yapacak çok şey var."[84*]
Evsizlerin barındığı sığınma evlerinden sözetmiştim. Bu evlerin ne kadar aşırı ölçüde kalabalık olduğunu iki örnek gösterebilir. Yukarı Ogle sokağında yeni yapılan, her gece 300 kişiyi barındırabilecek kapasitede bir sığınma evine,[85*] açıldığı tarih olan 27 Ocak 1844'ten 17 Mart 1844'e kadar olan süre içinde, bir gece ya da daha fazla kalmak üzere [sayfa 80] 2.740 kişi geldi. Mevsim giderek düzeldiği halde, gerek bu sığınma evine, gerek Whitecross sokağı ile Wapping'deki sığınma evlerine başvurular hızla artıyordu; öyle ki, büyük bir evsizler yığını da yer olmadığı için geri çevriliyordu. Playhouse Yard'daki bir başka sığınma evinde, Merkez Sığınma Evinde, her gece için ortalama 460 yatak bulunduğu halde, 1844'ün ilk üç ayı boyunca orada 6.681 kişi kaldı ve 96.141 parça ekmek dağıtıldı. Yine de müdürler kurulu, Doğu Sığınma Evinin de açıldığı bir sırada[14] yoksullardan gelen istemi, sınırlı ölçüde de olsa karşılamaya başladığını ilan etti.
Londra'dan ayrılalım ve üç krallığın öteki büyük kentlerini sırayla inceleyelim. Önce, Londra'nın denizden yaklaşırkenki görünümü ne kadar etkileyici ise, denizden bakınca görünüşü o kadar sevimli olan Dublin'i alalım. Dublin Körfezi, Britanya Adalar Krallığının tümündeki en güzel körfezdir; hatta İrlandalılar onu Napoli Körfeziyle bir tutarlar. Kentin kendisi de çok çekicidir; aristokrat mahalleler de herhangi bir Britanya kentindekinden çok daha iyi ve zevkli düzenlenmiştir. Ama sanki bunu dengelemek içinmişçesine, Dublin'in yoksul mahalleleri dünyadaki en berbat, en itici mahallelerdir. Doğru, bazı belli koşullarda, kendini ancak pislik içinde rahat hisseden İrlandalı karakterinin de bunda payı vardır; ama İngiltere'yle İskoçya'daki her büyük kentte de binlerce İrlandalı olduğuna ve her yoksul nüfus adım adım aynı kirliliğe batmak durumunda olduğuna göre, Dublin'in sefilliğinin, Dublin'e özgü olması sözkonusu değildir; tüm büyük kentlerin ortak yönüdür. Dublin'in yoksul mahalleleri çok, ama çok geniştir; pislik ve evlerin oturulabilir türden olmayışı ve sokakların ihmal edilmişliği hiçbir tanımlamanın anlatamayacağı ölçüdedir. Düşkünler Yurdu müfettişinin[86*] raporuna göre, 1817 yılında Barrack sokağında toplam oda sayısı 390 olan 52 evde 1.318 kişinin, ona yakın olan [sayfa 81] Church sokağında ve çevresinde toplam oda sayısı 393 olan 71 evde 1.997 kişinin yaşamış olması, yoksulların buralara nasıl tıkıştırıldığı konusunda bir fikir verebilir; ve bir de şu satırları okuyun:
"Bu sokakla çevredeki öteki sokakların arasında pis dar sokaklar, iç bahçeler, avlular yeralmaktadır. ... Birçok bodrumun kapıdan başka ışık alacak yeri yoktur. Bu bodrumların bazısında, her ne kadar bunların çoğunda karyola varsa da insanlar toprak tabanda yatar. ... Nicholson apartmanında ... 28 küçük dairede 151 kişi kalır ... durumları çok sefilcedir, tüm apartmanda yalnızca iki karyola ile iki battaniye bulunmaktadır."
Dublin'de yoksulluk öylesine yaygın ki, biricik yardım kurumu olan Mendicity Association[87*] günde 2.500 kişiye, yani nüfusun yüzde l'ine yardım yapıyor; gün boyunca onları kabul ediyor, karınlarını doyuruyor ve akşam vakti gönderiyor.
Dr. Alison benzer bir durumu anlatıyor; modern Atina sanını kazandıran şatafatlı görünümlü Edinburgh'da New Town'daki tantanalı aristokrat semtle Old Town'daki pisliğin, sefilliğin ve yoksulluğun birbirine ters düştüğünü belirtiyor. Alison bu geniş mahallenin, Dublin'in en kötü mahalleleri kadar pis ve dehşet verici olduğunu yazıyor; orada da Mendicity Association'ın yardım için, İrlanda başkentindeki kadar yüksek oranda yoksul bulacağını söylüyor. Alison, İskoçya'daki ve özellikle Edinburgh'la Glasgow'daki yoksulların, Britanya İmparatorluğunun başka yöreleri içinde en kötü durumda bulunanlar olduklarını ve en yoksul olanların İrlandalılar değil, İskoçyalılar olduğunu savlıyor. Edinburgh'daki Old Church adlı kilisenin vaizi Dr. Lee, Din Eğitimi Komisyonununde 1836'da yaptığı tanıklıkta şunları söylüyor':
"Evinde hiçbir eşyası, hiçbir şeyi bulunmayan insanların yaşadığı bu kilise mıntıkasındaki sefalet yoğunluğunu şimdiye dek hiçbir yerde görmedim. Sık sık, aynı odayı iki evli [sayfa 82] çiftin paylaştığına tanık oldum. Bir günde yedi evi dolaştım; hiçbirinde yatak yoktu, bazılarında hasır bile yoktu. 80 yaşındaki insanların tahta döşeme üzerinde yattığını gördüm. Birçok kişi, gündüz giydiği giysisiyle uyuyordu. Geleli henüz birkaç ay olmuş, bodrumda yaşayan iki İskoç aileyi örnek gösterebilirim. Geldiklerinden bu yana iki çocukları öldü; görünen o ki, üçüncüsü de ölmek üzere. Ailelerden birinin, bir köşede bir parça kirli hasırı vardı, bir başka köşede öteki aileninki. Oturdukları yerde, öğle saatinde, lamba olmaksızın insan yüzünü seçmek olanaksızdı. Bir köşede bir katır duruyordu. Böyle bir ülkede böyle bir sefalet yığınağını görmek, en katı yüreklinin bile kalbini sızlatır."
Edinburgh Medical and Surgical Journal'da[88*] Dr. Hennen de benzer durumları rapor ediyor. Bir parlamento raporundan[89*] açıkça anlaşılıyor ki, Edinburghlu yoksulların konutlarında bu koşullarda beklendiği üzere temizlikten eser yoktu. Karyolaların başlığında geceleri tavuklar tünüyor, insanlar konutlarını köpekler ve atlarla paylaşıyorlar; doğal sonuç, insanı serseme çeviren bir kötü koku, pislik ve fare sürüleri. Edinburgh'un imar planı, bu çirkin koşulları, olabildiğince teşvik ediyor. Old Town, bir tepenin iki yamacına kurulu; tepenin en üst noktası boyunca kentin ana yolu uzanıyor. Bu ana yolun iki yanında aşağılara doğru birçok dar, ve pek fazla dönemeçli olduğu için wynd[90*] denen dolambaçlı sokaklar uzanıyor ve bu wyndler kentin proleter mahallesini oluşturuyor. İngiltere'de, olabildiği ölçüde, her ailenin ayrı bir evi varken,[91*] İskoç kentlerinde evler, genelde [sayfa 83] Paris'teki gibi beş-altı katlı yapılar. Bu yüzden de insanlar sınırlı bir alan içinde daha da sıkış-tıkış oturuyorlar.
Bir İngiliz dergisinde,[92*] kentlerdeki emekçilerin sağlık koşulları hakkındaki bir makalede "evler" deniyor, "çoğu zaman birbirine o kadar yakın ki, insanlar, bir evin penceresinden, karşıkinin penceresine geçebilirler; evler, kat üstüne kat, o kadar yüksek ki, ışık, aşağıdaki avluya güçlükle ulaşabilir. Kentin bu mahallesinde ne lağım vardır, ne evlerin özel helaları; o yüzden de en azından ellibin kişinin dışkısı ve öteki çöpler gece boyunca yollardaki yağmur suyu kanallarına atılır ve (çöpçülerin günlük çabalarına karşın) bir yandan bir pislik yığını olarak, bir yandan yaydığı pis kokuyla, hem sağlığa karşı aşırı ölçüde tehdit oluşturur, hem koku ve görünümüyle rahatsızlık vericidir. Böyle yerlerde sağlığın, ahlakın, karşılıklı nezaketin yeri olmayışına şaşmak gerekir mi? Hayır. Buralarda oturanların özel koşullarını bilen herkes ciddi hastalıklarının, yaygın sefaletlerinin ve ahlak çöküntülerinin tanığıdır. Bu mahallelerde toplum, tanımlanamaz ölçüde adiliğe ve sefilliğe gömülmüştür. ... Yoksul sınıfların evleri genelde çok pistir; anlaşılan herhangi bir temizlik yüzü görmemiştir; ev dediğimiz, çoğu zaman tek odadan ibarettir; havalandırması kötüdür, ama kasasına iyi oturmayan kırık pencereler yüzünden gene de soğuktur; bazan rutubetlidir ve bir kesimi yer düzeyinin altındadır; içinde genel olarak pek az eşya bulunur, çoğu da rahat değildir; hasır yığını yatak işlevini görür; tüm aile, erkek, kadın, yaşlı, genç, isyan ettirici bir karışıklık içinde birbirine sokularak yatar. Su, yalnızca sokak çeşmesinden sağlanır ve o suyu almanın güçlüğü, insanları her türlü rezilliğe zorlar."
Öteki büyük liman kentlerindeki görünüm de daha iyi değildir. Tüm ticaretine, zenginliğine ve görkemine karşın Liverpool, işçilerine aynı barbarlığı reva görür. Nüfusun beşte-biri, yani 45.000'i aşkın insan dar, karanlık, rutubetli, [sayfa 84] havasız bodrumlarda yaşar; kentte böyle 7.862 bodrum var. Bunların yanısıra bir avlu çevresinde dört bir yandan yükselen 2.270 yapı var; bunlar küçük yerleşim yerleridir, giriş kapısı tektir — dar, üstü kemerli[93*] pasajdır; tamamı sıradan, çok kirli ve özel olarak proleterlerin oturduğu yerler. Manchester'a vardığımızda bu tür yapılar hakkında daha çok şey söyleyeceğiz. Bristol'da bir vesileyle, 2.800 aile ziyaret edilmiştir;[15] bu ailelerin yüzde 46'sına,