Karl Marx'ın Capital, A Critical Analysis of Capitalist Productuon, Volume III, (Progress Publishers, Moscow 1974) adlı yapıtını İngilizcesinden Alaattin Bilgi dilimize çevirmiş, ve kitap, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Üçüncü Cilt, adı ile, Sol Yayınları tarafından Şubat 1990 (Birinci baskı: Ağustos 1978) tarihinde yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
BEŞİNCİ KISIM
KÂRIN FAİZE VE GİRİŞİM KÂRINA BÖLÜNMESİ
FAİZ GETİREN SERMAYE


YİRMİBİRİNCİ BÖLÜM
FAİZ GETİREN SERMAYE


      GENEL ya da ortalama kâr oranını ilk incelediğimiz zaman (bu cildin İkinci Kısmında), bu oran önümüzde kendi tam biçimi içersinde bulunmuyordu, kârın eşitlenmesi, ancak, farklı alanlara yatırılmış bulunan sanayi sermayeleri arasında kârların eşitlenmesi olarak görünüyordu. Bu inceleme, tüccar sermayesinin bu eşitlenme işlemine katılışı ve ticari kâr ile ilgili sorunların ele alındığı bundan önceki kısımda tamamlandı. Genel kâr oranı ile ortalama kâr şimdi, öncekinden daha dar sınırlar içersinde görünüyordu. İncelememiz boyunca şurasını unutmamak gerekir ki, bundan böyle, genel kâr oranı ya da ortalama kara değindiğimizde, bu son aldığı şekli, yani yalnız ortalama kârın bu son biçimini anlatmak istiyoruz. Ve bu oran, ticaret sermayesi için de sanayi sermayesi için de aynı olduğundan, bu ortalama kârı ilgilendirdiği kadarıyla, sınai ve ticari kâr arasında bir ayrım yapmak artık gerekli değildir. Sermaye, ister üretim alanına sanayi, ister dolaşım alanına ticaret sermayesi olarak yatırılmış olsun, büyüklükleri ile pro rata aynı ortalama yıllık kârı sağlarlar.
      Para -burada, fiilen ister para ister meta şeklinde varolan belli bir miktarda değerin bağımsız ifadesi olarak alınmaktadır- kapitalist üretim esası üzerinde sermayeye çevrilebilir, ve böylece belli bir değer (sayfa 297) olmaktan çıkıp kendisini genişleten ya da artan bir değer haline dönüştürülebilir. Para, kâr üretir, yani kapitaliste, emekçilerden belli bir miktar karşılığı ödenmemiş emek, artı-ürün ve artı-değer sızdırma ve buna sahip çıkma olanağını verir. Böylece para, para olarak kendi kullanım-değeri dışında, ek bir kullanım-değeri, yani sermaye olarak hizmet etmekten ileri gelen bir kullanım-değeri niteliği kazanır. Paranın bu kullanım-değeri, demek ki, sırf, sermayeye çevrildiği zaman ürettiği kârı kapsar. Para, bu potansiyel sermaye niteliği içersinde, kâr üretme aracı olarak, bir meta halini alır, ama sui generis [Kendine özgü. -ç.] bir meta. Ya da, aynı şey demek olan, sermaye, sermaye olarak bir meta haline gelir.[
54]
      Yıllık ortalama kâr oranının %20 olduğunu kabul edelim. Bu durumda, ortalama koşullar altında, ortalama bir beceri ve bir amaca yönelik çaba ile sermaye olarak kullanılan 100 sterlin değerinde bir makine, 20 sterlin bir kâr sağlar. Demek ki 100 sterlini olan bir kimse, bu 100 sterlini 120 sterlin haline getirme ya da 20 sterlinlik bir kâr üretme gücüne sahip bulunur. 100 sterlinlik bir potansiyel sermayeye sahiptir. Eğer o, bu 100 sterlini bir başkasına bir yıllığına verecek olsa, ve o da bunu gerçek sermaye olarak kullansa, ona 20 sterlin bir kâr üretme gücünü vermiş olur ki, bu 20 sterlinlik artı-değer, karşısındakine bedavadan gelmiştir ve karşılığında hiç bir eşdeğer ödememiştir. Eğer bu kimse, yıl sonunda 100 sterlinin sahibine, ürettiği kârdan diyelim 5 sterlin verse, 100 sterlinin kullanım-değerinin -sermaye olarak işlevinin, 20 sterlinlik bir kâr üretme işlevinin kullanım-değerinin- karşılığını ödemiş olur. Kârın paranın sahibine ödenen bu kısmına faiz denir; faiz, kârın, işlev yaptığı süreçte sermayenin kendi cebine indirecek yerde, sermaye sahibine verdiği kısmına takılan bir diğer addan ya da özel bir terimden başka bir şey değildir.
      Açıktır ki, 100 sterline sahip olmak, bunun sahibine, faizi, onun sermayesi ile üretilen kârın belli bir kısmını cebine indirme gücünü verir. Eğer 100 sterlini sahibi, bir başkasına vermemiş olsaydı, bu kimse herhangi bir kâr üretemez, ve bu 100 sterlinle ilgili olarak bir kapitalist gibi hiç bir zaman hareket edemezdi.[55]
      Burada, Gilbart'ın yaptığı gibi, doğal adaletten sözetmek (nota bakınız) saçmadır. Üretimi yürütenlerin arasında geçen işlemlerin adaleti, bunların, üretim ilişkilerinin doğal sonuçlarından ileri geldikleri olgusuna dayanır. Bu ekonomik işlemlerin, ilgili tarafların iradi hareketleri olarak, kendi ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve bir üçüncü tarafa karşı yasa zoruyla kabul ettirilebilir sözleşmeler olarak göründükleri hukuki (sayfa 298) biçimler, sırf biçimler olarak bu içeriği belirleyemezler. Bunlar onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik üretim tarzına tekabül ettiği, ona uygun düştüğü yerde adaletlidir. Bu biçimle çeliştiği yerde adaletsizdir. Kapitalist üretim temeli üzerinde kölelik adaletsizdir; tıpkı, metaların kalitesine hile karıştırmanın adaletsiz olması gibi.
      100 sterlin 20 sterlin kâr üretiyor, çünkü, ister sınai ister ticari olsun sermaye olarak işlev yapıyor. Ama bu işlevin sermaye olarak sine qua non'u, [Zorunlu koşul. -ç.] bu paranın sermaye olarak harcanması, yani (sanayi sermayesi halinde) üretim araçlarının satın alınması, (tüccar sermayesi halinde) metalar satın alınması için harcanmış olmasıdır. Ama harcanabilmesi için, bu paranın varolması gerekir. Eğer o, 100 sterlinin sahibi olan A, bu parayı ya kişisel tüketimi için harcasa ya da yığılmış para olarak elinde tutsaydı, işlev yapmakta olan kapitalist B, onu, sermaye olarak yatıramazdı. B, kendi sermayesini değil, A'ya ait sermayeyi harcıyor; ne var ki, A'ya ait sermayeyi B, onun rızası olmadan harcayamaz. Bu nedenle, aslında kapitalist olarak, 100 sterlinin sermaye biçiminde bu yatırımı sınırlı olmakla birlikte, bu 100 sterlini sermaye olarak harcayan, başlangıçta A'dır. Bu 100 sterlin bakımından B, ancak A kendisine bu parayı ödünç verdiği ve dolayısıyla onu sermaye olarak harcadığı için, kapitalist olarak hareket etmektedir.
      Önce, faiz getiren sermayenin kendine özgü dolaşımını gözden geçirelim. Daha sonra, bunun, özel bir şekilde meta gibi nasıl satıldığını, yani büsbütün elden çıkarmak yerine, onun nasıl ödünç verildiğini irdeleyeceğiz.
      Hareket noktası, A'nın B'ye borç verdiği paradır. Bu, bir güvence karşılığı olabilir de, olmayabilir de. Birinci şekil, meta ya da poliçe, hisse senedi, vb. gibi değerli senetler karşılığında borç verme sayılmazsa, epeyce eskidir. Bu özel şekiller bizi bu noktada ilgilendirmemektedir. Burada biz, olağan şekli içersindeki faiz getiren sermaye ile ilgileniyoruz.
      Para, B'nin elinde fiilen sermayeye çevrilir, P—M—P' hareketini yapar ve A'ya P' olarak, P + DP olarak döner; burada DP faizi temsil eder. Basite indirmek için, biz, burada, sermayenin B'nin elinde uzun süre kaldığı, faizin düzenli aralıklarla ödendiği durumu ele almayacağız.
      Demek ki, hareket şöyledir:

P—P—M—P'—P'.

      Burada iki kez görünen şey, 1) paranın sermaye olarak harcanması, ve 2) gerçekleşmiş sermaye olarak, P' ya da P + DP olarak geriye dönüşüdür.
      Tüccar sermayesinin hareketinde, P—M—P', aynı meta iki kez el değiştirmekte ya da eğer tüccar tüccara satarsa, ikiden de fazla el değiştirmektedir. Ne var ki, aynı metaın bu şekildeki her yer değiştirmesi, bu (sayfa 299) süreç o meta tüketime girene kadar kaç kez yinelenirse yinelensin, bir başkalaşımı, o metaın alım ve satımını gösterir.
      Öte yandan M—P—M hareketinde, aynı para iki kez el değiştirmekte, ama bu önce paraya ve sonra da paradan tekrar bir başka metaya çevrilen metaın tam başkalaşımını göstermektedir.
      Ne var ki, faiz getiren sermayede, P'nin ilk kez el değiştirmesi, hiç bir zaman ne meta başkalaşımında ne de sermayenin yeniden-üretiminde bir evre değildir. Para, ancak, onunla ticaret yapan ya da onu üretken sermayeye dönüştüren faal kapitalistin elinde, ikinci kez harcandığında bir evre olur. P'nin ilk el değiştirmesi, burada, onun A'dan B'ye aktarılması olgusundan öte bir şey ifade etmez ve bu aktarma, çoğu kez, belli yasal biçimler ve koşullar altında yapılır.
      Paranın sermaye olarak, birincisi, yalnızca A'dan B'ye aktarılmasından ibaret olan bu ikili harcanmasına, gene ikili dönüşü tekabül eder. Para, süreçten P' ya da P + DP olarak B'ye, kapitalist işlevini yapan kişiye geri döner. Sonra kapitalist, parayı A'ya, gerçekleşmiş sermaye olarak getirdiği kârın bir kısmı ile birlikte P + DP şeklinde geri verir; burada DP kârın tamamı değil, yalnızca bir kısmıdır – faizdir. Para, B'ye, ancak, nasıl harcanmışsa öyle, işlev yapan sermaye olarak, ama A'nın malı olarak döner. Paranın geri dönüşünün tamamlanması için B'nin bunu A'ya sonunda geri vermesi gereklidir. Ama B'nin bir de sermayeye ek olarak, A'ya, kârın bir kısmını, faiz adı altında anılan ve bu sermaye ile elde ettiği bir kısmını geri vermesi de gereklidir; çünkü, A, B'ye parayı ancak sermaye olarak, yani hareketi sırasında yalnızca kendisini korumakla kalmayıp, bir de sahibi için artı-değer yaratan bir değer olarak vermiştir. Para, B'nin elinde ancak işleyen sermaye olduğu sürece kalır. Ve -belirlenen tarihte- geri dönmesiyle sermaye olarak işlevi sona erer. Ne var ki, artık sermaye olarak iş görmediği anda, daima onun yasal sahibi olmakta devam eden A'ya tekrar geri verilmesi zorunluluğu vardır.
      Bu metaya, meta şeklindeki sermayeye özgü olan ve satış yerine başka işlemlerde de görülen bu borç verme biçimi, sermayenin burada meta olarak görünmesi ya da sermaye olarak paranın meta haline gelmesi basit özelliğinden gelmektedir.
      Burada bir ayrım yapmak gerekir.
      Daha önce de görmüş olduğumuz, (İkinci Cilt, Birinci Bölüm) gibi, dolaşım sürecinde, sermayenin, meta-sermaye ve para-sermaye olarak hizmet ettiğini bu noktada kısaca anımsatalım. Ne var ki, her iki biçimde de, sermaye, sermaye olarak, meta haline gelmez.
      Üretken sermaye meta-sermayeye çevrilir çevrilmez, meta olarak satılmak üzere piyasaya sürülmek zorundadır. O, burada sırf bir meta olarak hareket eder. Tıpkı alıcının sırf meta alıcısı olması gibi, kapitalist de piyasada yalnızca meta satıcısı olarak görünür. Ürünün, meta olarak dolaşım sürecinde satış yoluyla kendi değerini gerçekleştirmesi, kendi dönüşmüş para-biçimine girmesi gerekir. Bu nedenle, bu metaın tüketici (sayfa 300) tarafından yaşam gereksinmesi ya da kapitalist tarafından üretim aracı, yani sermayenin öğeleri olarak satın alınmasının, hiç bir önemi yoktur. Meta-sermaye, dolaşım hareketinde, sermaye olarak değil, yalnızca bir meta olarak hareket eder. Sıradan bir metadan ayrı olarak, bu, bir meta-sermayedir, 1) çünkü, bir artı-değerle yüklüdür. Bu yüzden de, değerinin gerçekleşmesi aynı zamanda artı-değerin de gerçekleşmesi olgusudur; ama, bu onun, bir meta, belli fiyatı olan bir ürün olarak basit varlığında hiç bir şeyi değiştirmez; 2) çünkü, bir meta olarak işlevi, sermaye olarak kendi yeniden-üretim sürecinde bir evredir ve bu nedenle, meta olarak hareketi ancak kendi sürecinin kısmi bir hareketi, aynı zamanda kendisinin sermaye olarak hareketidir. Ne var ki onun bu hale gelişi, satış işleminin kendisiyle değil, ancak bu satış işleminin, belirli miktardaki bu değerin sermaye yetisi içersindeki tüm hareketiyle olan bağıntısı yoluyla olur.
      Tıpkı, para-sermaye gibi, gerçekte yalnızca "para olarak, yani metaları (üretim öğelerini) satınalma aracı olarak hareket eder. Bu paranın, aynı zamanda para-sermaye, sermayenin bir biçimi olması olgusu, satınalma işleminden, burada para olarak yerine getirdiği fiili işlevden değil, bu işlevin, sermayenin toplam hareketi ile olan bağıntısından doğar, çünkü, sermayenin para olarak yerine getirdiği bu hareket, kapitalist üretim sürecini başlatır.
      Ama bunlar, fiilen işlev yaptıkları, yani süreçte fiilen rol oynadıkları sürece, meta-sermaye burada yalnız meta, para-sermaye ise yalnız para olarak iş görür. Tek başına bakıldığında, başkalaşımın hiç bir anında kapitalist, metalarını, alıcıya, bu metalar kendisi için sermayeyi temsil ettikleri halde, ne sermaye olarak satar; ne de satıcıya sermaye olarak para öder. Her iki halde de, metalarını düpedüz meta olarak ve parasını düpedüz para olarak, yani metaları satınalma aracı olarak elden çıkarır.
      Ancak sürecin bütünü ile ilgili olarak, çıkış noktasının aynı zamanda geri dönüş noktası olarak göründüğü anda, P—P' ya da M—M' hareketinde, sermaye, dolaşım sürecinde, sermaye olarak görünür (oysa, üretim sürecinde sermaye, işçinin kapitalistin egemenliği altına girmesi ve artı-değer üretimi yoluyla, sermaye olarak görünür). Ne var ki, bu dönüş anında, aradaki bağ kaybolur. Bu anda gördüğümüz şey , P' ya da P + DP, ilk yatırılan para ile bir artışın -gerçekleşen artı-değerin- toplamına eşit bir para miktarıdır (DP kadar artmış bulunan değer miktarı, para, metalar ya da üretim öğeleri biçiminde bulunabilir, bunun bir önemi yoktur). Ve işte tam bu dönüş noktasında sermaye, gerçekleşmiş sermaye genişlemiş bir değer olarak bulunur ve -bu nokta, ister gerçek, ister sanal olsun, bir durgunluk noktası olarak sabitleştiği sürece- sermaye bu biçimi içersinde hiç bir zaman dolaşıma girmez, daha çok, toplam sürecin sonucu olarak dolaşımdan çekilmiş görünür. Bu sermaye tekrar harcandığında, hiç bir zaman bir başkasına sermaye olarak verilmiş olmaz, ancak ona düpedüz bir meta olarak satılmış ya da bir meta (sayfa 301) karşılığında düpedüz bir para olarak verilmiş olur. Kendi dolaşım sürecinde sermaye, hiç bir zaman sermaye olarak görünmez, ancak meta ya da para olarak görünür ve bu noktada bu onun, başkaları için tek varlık şeklidir. Metalar ve para burada, metalar paraya ya da para metalara çevrildiği için, satıcılar ya da alıcılar ile olan fiili ilişkileri bakımından sermaye değildir, ancak kapitalistle olan ideal ilişkileri (öznel açıdan) ya da yeniden-üretim sürecinde evreler olmaları (nesnel açıdan) nedeniyle sermayedirler. Sermayenin sermaye olarak varlığı, fiili hareket içersinde, dolaşım sürecinde değil ancak üretim sürecinde, emek-gücünün sömürüldüğü süreçte sözkonusudur.
      Ne var ki, durum, faiz getiren sermaye bakımından farklıdır, ve ona kendisine özgü niteliği veren de işte bu farktır. Parasını faiz getiren sermaye olarak değerlendirmek isteyen para sahibi, bunu bir üçüncü kişiye devreder, onu dolaşıma sokar ve sermaye olarak meta haline getirir; sırf kendisi için değil başkaları içinde sermaye haline getirir. Para, yalnızca onu veren kimse için sermaye olmayıp, daha başlangıçta bir üçüncü kişiye sermaye olarak artı-değer yaratan, kâr yaratan bir kullanım-değeri ile yüklü bir değer olarak verilmiştir; bu, kendi hareketinde kendisini devam ettiren ve işlevini yerine getirdikten sonra, ilk sahibine, bu örnekte paranın sahibine dönen bir değerdir. Şu halde para, ondan, yalnızca belirli bir süre için ayrılmakta, geçici bir süre için sahibinin zilyetliğinden çıkıp, iş yapmakta olan kapitalistin zilyetliğine geçmekte ve böylece ne ödeme şeklinde elden çıkartılmakta ne satılmakta, ama yalnızca ödünç verilmekte, ve önce, belli bir zaman aralığından sonra çıkış noktasına dönmek ve ikinci olarak da, gerçekleşmiş sermaye olarak -kullanım-değerini, artı-değer yaratma gücünü gerçekleştirmiş bir sermaye olarak- geri dönmek koşuluna bağlı olarak elden çıkarılmaktadır.
      Sermaye olarak ödünç verilen metalar, taşıdığı özelliklere bağlı olarak ya sabit ya da döner sermaye olarak ödünç verilirler. Para, bu her iki şekilde de borç verilebilir. Örneğin, eğer para, yıllık gelir şeklinde ödeniyor ve böylece, faizle birlikte sermayenin bir kısmı geri geliyorsa, sabit sermaye olarak ödünç verilebilir. Binalar, gemiler, makineler, vb. gibi belli metalar, kullanım-değerlerinin niteliği gereği ancak sabit sermaye olarak ödünç verilebilir. Ne var ki, ödünç verilen her türlü sermaye, şekli ne olursa olsun ve kullanım-değeri geri dönüşünü nasıl değişikliğe uğratırsa uğratsın daima para-sermayenin ancak özgül bir biçimidir. Bunun nedeni, ödünç verilen şeyin daima belli bir miktar para olması ve faizin bu miktar üzerinden hesaplanmasıdır. Borç verilen şey, eğer ne para ne de döner sermaye ise, bu da gene, sabit sermayenin geriye dönüşü şeklinde ödenir. Borç veren, devresel olarak bir faiz ve bir de, sabit sermayenin kendisinin tüketilen kısmının değerini, devresel aşınıp yıpranmanın eşdeğeri olarak elde eder. Ve, belirli sürenin sonunda, borç verilen sabit sermayenin tüketilmeyen kısmı, ayni olarak geri döner. Eğer borç verilen sermaye, döner sermaye ise, bu da gene, döner sermayeye özgü şekilde geri döner. (sayfa 302)
      Geriye dönüş tarzı, demek ki daima, yeniden-üretim halindeki sermayenin ve bu sermayenin özgül çeşitlerinin fiilen izledikleri dolaşım devresi ile belirlenir. Oysa, borç verilen sermayeye gelince, bunun geriye dönüşü, geriye ödeme biçimini alır, çünkü, bu sermayenin bir başkasına aktarılması, borç biçiminde olur.
      Biz bu bölümde, yalnızca, borç verilen sermayenin diğer biçimlerinin de çıktığı, gerçek para-sermayeyi inceliyoruz.
      Borç verilen sermaye, iki şekilde geriye döner. Yeniden-üretim sürecinde, faal kapitaliste döner ve sonra bu dönüş, bir kez daha, borç verene, para-kapitaliste aktarma, gerçek sahibine, yasal çıkış noktasına geri ödenmesi şeklinde kendisini yineler.
      Fiili dolaşım sürecinde sermaye daima, bir meta ya da para olarak görünür ve hareketi her zaman, bir dizi satınalma ve satışlara bölünmüştür. Kısacası, dolaşım süreci, metaların başkalaşımı halini alır. Yeniden- üretim sürecini bütünüyle dikkate alacak olursak, durum farklı olur. Paradan hareket edecek olursak (ve metalardan hareket etsek de aynı şeydir, çünkü biz metaların değerinden yola çıkmış oluruz, yani onları paranın sub specie'leri [Alt türleri. -ç.] olarak dikkate alırız), belli bir miktar paranın harcandığını ve belli bir süre sonra, bir artışla birlikte geri döndüğünü görürüz. Yatırılan bir para miktarı, bir artı-değerle birlikte geri dönmektedir. Bu para olduğu gibi kalır. Bu para kendisini korumuş ve belirli bir dolaşım devresini tamamlayarak çoğalmıştır. Ama şimdi, para, sermaye olarak borç verildiği için, kendini koruyan ve genişleten belli bir süre sonra bir artışla birlikte geri dönen ve daima aynı süreci yeni baştan yinelemeye hazır bir para miktarı olarak borç verilmiştir. Ne para ne de meta olarak harcanmıştır; şu halde, para-biçiminde yatırıldığı zaman, bir meta karşılığında değiştirilmediği gibi, meta olarak yatırıldığı zaman da para karşılığında satılmamıştır; daha çok, sermaye olarak harcanmıştır. Sermayenin kendi kendisiyle bu ilişkisi sermayenin para doğuran para olarak göründüğü kapitalist üretim sürecine bir bütün ve tek bir birlik olarak bakıldığı zaman, sermayenin kendisini ortaya koyduğu bu ilişki herhangi bir ara-hareket olmaksızın, burada ona kendi öz niteliği ve sıfatı olarak verilmiştir. Ve para, sermaye olarak borç verildiği zaman, işte bu niteliği ile elden çıkartılır.
      Para-sermayenin rolü konusunda Proudhon'un acayip bir anlayışı vardır. (Gratuite du Credit. Discussion entre M. F. Bastiat et M. Proudhon, Paris 1850). Borç verme, satış olmadığı için Proudhon'a bir kötülük gibi görünür. Faiz karşılığı borç vermek, "satılan nesnenin sahipliğinden hiç bir zaman ayrılmaksızın, aynı nesneyi tekrar tekrar satmak ve fiyatını tekrar tekrar elde etmek yeteneğidir" (s. 9).[8*] Nesne (sayfa 303) -para, ev, vb.- satışta ve satınalmada olduğu gibi, sahip değiştirmez. Ama Proudhon, faiz getiren sermaye biçiminde verilen paraya karşılık olarak bir eşdeğer elde edilmediğini görmüyor. Arada değişim süreçlerinin bulunduğu her satınalma ve satış hareketinde, sözkonusu nesnenin elden çıkartıldığı gerçi doğrudur. Satılan nesnenin sahipliği daima sona erer. Ama o nesnenin değerinden vazgeçilmiş değildir. Satışta meta elden çıkartılır, ama değeri değil; bu değer, para-biçiminde, ya da burada onun başka bir biçimi olan, borç senedi veya ödeme vaadi belgesi şeklinde geri alınır. Satınalmada, para elden çıkartılır, ama değeri değil; bu değer, metalar biçiminde, yerine konulur. Sanayi kapitalisti, aynı değeri, bütün yeniden-üretim süreci boyunca (artı-değer hariç), yalnızca biçimleri farklı olmak üzere elinde tutar.
      Bir değişim, yani metaların değişimi sözkonusu olduğu sürece değerde bir değişme yoktur. Aynı kapitalist daima aynı değeri elinde tutar. Ama, artı-değer kapitalist tarafından üretildiği süre boyunca değişim yoktur. Değişim olur olmaz, artı-değer metalarda zaten maddeleşmiş bulunur. Biz, eğer, tek tek değişim işlemlerini değil de sermayenin yaptığı tüm devreyi, P—M—P', gözönünde bulundurursak belli miktarda bir değerin sürekli olarak yatırıldığını ve bu aynı miktar ile birlikte, artı-değer ya da kârın dolaşımdan çekildiğini görürüz. Filli değişim işlemleri, hiç kuşkusuz, bu sürecin nasıl oluştuğunu açıklayamaz. Ve, para borç veren kapitalistin faizinin temeli ve bu faizin kaynağı, P'nin sermaye olarak geçirdiği işte bu süreçtir.
      "Aslında," diyor Proudhon, "şapka satan, şapka yapımcısı, bunların değerini elde eder, ne fazlasını ne de eksiğini. Ama para borç veren kapitalist ... yalnızca sermayesini geri almaz, sermayesinden fazlasını, değişime soktuğundan fazlasını geri alır; sermayesinin üstünde ve ötesinde bir faiz alır" (s. 69). Şapkacı burada, borç veren kapitalistten ayrı ve farklı olarak üretken kapitalisti temsil eder. Proudhon, üretken kapitalistin metaları değerlerine eşit fiyatlarla sattığı halde (üretim fiyatları yoluyla eşitlenme, burada, onun anlayışı için önemsizdir) nasıl olup da değişime soktuğu sermayenin üzerinde ve ötesinde bir kâr elde ettiğini, besbelli ki kavrayamıyor. 100 şapkanın üretim fiyatının = 115 sterlin olduğunu, bu üretim fiyatının, şapkanın değeri ile raslansal olarak çakıştığını, yani şapka üreten sermayenin, ortalama toplumsal sermaye ile aynı bileşimde olduğunu kabul edelim. Kâr = %15 ise, şapkacı, mallarını 115 sterlinlik değerleri üzerinden satmakla 15 £ kâr elde eder. Bunlar ona yalnızca 100 sterline malolmuştu. Eğer bu şapkaları kendi sermayesi ile üretmiş ise, bu 15 £ fazlalığın hepsini cebine indirir, yok eğer, borç aldığı sermaye ile üretmişse 5 sterlini faiz olarak vermek zorunda kalabilir. Bu durum, şapkaların değerinde hiç bir değişiklik yapmaz, ancak, bu değerin içerdiği artı-değerin farklı kimseler arasındaki dağılımını etkiler. Bu nedenle, şapkaların değeri, faiz ödemekle değişmediğine göre, şunları söylemek Proudhon hesabına saçmalık olur; "Ticarette, sermaye üzerinden faiz, metaların fiyatını oluşturmak üzere, (sayfa 304) işçilerin ücretlerine eklenmesi nedeniyle, işçinin kendi emeğinin ürününü geriye satınalabilmesi olanaksızdır. Vivre en travaillant, [Kendi emeğiyle yaşamak -ç.] faizin egemenliği altında, içersinde çelişki taşıyan bir ilkedir" (s. 105).[56]
      Proudhon'un sermayenin niteliğini ne denli az anladığım, genel olarak sermayenin hareketini faiz getiren sermayeye özgü hareket olarak anlattığı şu sözleri ortaya koymaktadır: "Para-sermaye, faiz birikimi yoluyla değişimden kendi kaynağına döndüğüne göre, bundan, aynı kimse tarafından sürekli olarak yapılan yeniden yatırımın, aynı kişiye sürekli kazanç getirdiği sonucu çıkar." (s. 154.)
      Faiz getiren sermayenin kendisine özgü hareketinde onun hala çözemediği şey nedir? Kategorileri şunlardır: satınalma, fiyat, nesnelerden ayrılma ve artı-değerin burada göründüğü dolaysız biçim; kısacası, sermayenin sermaye olarak bir meta haline gelmesi, dolayısıyla satışın borç vermeye ve fiyatın kârdan alınan bir paya dönüşmesi görüngüsü.
      Sermayenin kendi çıkış noktasına dönüşü, genellikle, kendi toplam devresindeki, sermayenin karakteristik hareketidir. Bu hiç bir zaman yalnız faiz getiren sermayenin bir özelliği değildir. Onu diğerlerinden ayıran şey, daha çok, herhangi bir devre işe karışmaksızın, geri dönüşündeki dışsal şekildir. Borç veren kapitalist, herhangi bir eşdeğer almaksızın, sermayesini elden çıkarmakta, sanayi kapitalistine aktarmaktadır. Onun bu aktarması, sermayenin gerçek dolaşım sürecine hiç bir şekilde ait olan bir iş değildir. O yalnızca, sanayici kapitalistin başlattığı bu devrenin açılmasına yardım etmektedir. Paranın bu ilk konum değiştirmesi -ne satınalma ve ne de satış şeklinde- bir başkalaşımı ifade etmez. Sahiplik sona ermemiştir, çünkü, ortada ne değişim vardır ne de bir eşdeğer alınmıştır. Paranın, sanayi kapitalistinin elinden, borç veren kapitalistin eline dönüşü, yalnızca, sermayenin ilk elden çıkartılma işlemini tamamlamaktadır. Para şeklinde yatırılan sermaye dairesel süreç yoluyla para şeklinde tekrar sanayici kapitaliste döner. Ne var ki bu para, yatırdığı zaman kendisine ait olmadığı için, dönüşümde de ona ait olamaz. Yeniden-üretim sürecinden geçmekle, sermaye hiç bir zaman sanayici kapitalistin mülkiyetine geçmiş olmaz. Bu yüzden kapitalist bu sermayeyi onu ödünç verene geri vermek zorundadır. Sermayeyi borç verenden borç alana aktaran ilk harcama, fiili yeniden-ürerim süreciyle hiç bir ilişkisi olmayan, yasal bir işlemdir. Bu işlem yalnızca bu süreç için bir giriştir. Borç alandan borç verene akmış bulunan sermayeyi tekrar aktaran geri ödeme, diğer bir yasal işlemdir ve birinciyi tamamlar. Biri fiili süreci (sayfa 305) başlatır, diğeri ise bu süreci tamamlayan bir işlemdir. Çıkış noktası ile dönüş noktası, borç verilen sermayenin elden çıkartılması ve geri alınması, böylece, sermayenin fiili hareketinden önce ve sonra yer alan ve bu hareketin kendisi ile hiç bir ilişkisi bulunmayan, yasal işlemler ile oluşan keyfi hareketler olarak görünür. Sermaye daha başlangıçta sanayici kapitaliste ait olsa ve bu nedenle de kendisine ait bir şey olarak ona dönmüş olsaydı, bu fiili hareket bakımından her şey gene aynı olurdu.
      İlk başlangıç işleminde, borç veren, sermayesini borç alana verir. Tamamlayıcı ve sona erdirici işlemde borç alan, bu sermayeyi borç verene geri verir. Bu ikisi arasındaki alışveriş bakımından -ve faiz şimdilik bir yana bırakılırsa- borç veren ve borç alan arasındaki ödünç verilen sermaye hareketi ile ilgili olarak bu (sermayenin fiili yeniden-üretim sürecinin içersinde geçtiği, daha uzun ya da daha kısa bir zaman aralığı ile ayrılan bu iki işlem) demek ki, hareketin tamamını kapsar. Ve bu hareket, iade edilme koşuluyla elden çıkarma, per se, [Bizatihi, kendisi. -ç.] borç verme ve borç alma hareketini, koşula bağlı olarak paradan ya da metadan ayrılmanın özgül biçimini teşkil eder.
      Genellikle sermayenin karakteristik hareketi, paranın kapitaliste dönüşü, yani, sermayenin kendi çıkış noktasına dönüşü, faiz getiren sermayede, kendisinin bir biçim olduğu gerçek hareketten ayrılmış tamamen dışsal bir görünüm alır. A, parasını, para olarak değil sermaye olarak verir. Sermayede hiç bir dönüşüm olmamaktadır. Yalnızca el değiştirmektedir. B'nin eline geçene kadar onun sermayeye gerçek dönüşümü gerçekleşmez. Ama, B'ye verir vermez, para, A için sermaye halini alır. Sermayenin, üretim ve dolaşım süreçlerinden gerçek geriye akışı yalnız B için sözkonusu olur. Ama, A için geriye akış, elden çıkarış gibi aynı şekle girer. Sermaye B'den A 'ya geri döner. Elden çıkarma, yani parayı belli bir süre için borç verip, faiz (artı-değer) ile birlikte geri almak, faiz getiren sermayenin kendine özgü hareketinin tam biçimidir. Borç verilen paranın sermaye olarak gerçek hareketi, borç veren ile borç alan arasındaki işlemlerin dışında yer alan bir işlemdir. Bunların arasındaki ara-hareket gölgede kalmış, görünmez hale gelmiş ve doğrudan doğruya içerilmemiştir. Özel bir tür meta olarak sermaye, gene kendine özgü bir elden çıkarılma biçimine sahiptir. İşte bu nedenle, geri dönüşü de kendisini, bir dizi belirli ekonomik sürecin sonu ve sonucu olarak değil, satıcı ile alıcı arasındaki özgül bir yasal anlaşmanın sonucu şeklinde ifade eder. Geri dönüş süresi, yeniden-üretim sürecindeki gelişmeye bağlıdır; faiz getiren sermayede, sermaye olarak geriye dönüş, sırf borç veren ile borç alan arasındaki anlaşmaya bağlı görünür. Böylece, bu işleme göre, sermayenin geri dönüşü, bundan böyle, yeniden-üretim sürecinden doğan bir sonuç olarak görünmez; sanki borç verilen sermaye, para-biçimini hiç kaybetmemiş gibi görünür. Hiç kuşkusuz bu işlemler, aslında, gerçek (sayfa 306) yeniden-üretken geri dönüşlerle belirlenirler. Ama bu, işlemin kendisinde görünür durumda değildir. Uygulamada da bu her zaman mutlaka böyle değildir. Vade sona erdiğinde gerçek geriye dönüş olmamışsa, borçlu, alacaklıya karşı yükümlülüklerini yerine getirmek için başka kaynaklara başvurmak zorunda kalır. Sermayenin bu yalın biçimi -belli bir A miktarı olarak harcanan ve belli bir süre sonra, bu süre dışında herhangi başka bir ara-işlem olmaksızın, A + 1/xA miktarı olarak geri dönen para-sermayenin gerçek hareketinin yalnızca anlamsız bir biçimidir.
      Sermayenin gerçek hareketinde, sermayenin dönüşü, dolaşım sürecindeki bir evredir. Para önce üretim araçlarına çevrilmiştir; üretim bunları metalara dönüştürür; metaların satışı ile bunlar tekrar paraya çevrilir ve bu biçim içersinde, başlangıçta para şeklinde sermaye yatıran kapitalistin eline dönerler. Ne var ki faiz getiren sermayede, bu dönüş, elden çıkartma gibi, sermaye sahibi ile, bir ikinci taraf arasındaki yasal işlemin sonucudur. Biz burada yalnız elden çıkartmayı ve geri ödemeyi görürüz. Arada olup bitenler silinip yokolmuştur.
      Ne var ki, sermaye olarak yatırılmış bulunan para, onu yatıran kimseye, sermaye olarak harcayan kişiye geri dönme özelliğini taşıdığı için, ve P—M—P' dolaşımı, sermayenin kaçınılmaz hareket biçimi olduğu için, paranın sahibi işte bu nedenle onu sermaye olarak çıkış noktasına dönme, ve hareketi sırasında değerini koruma ve artırma özelliğine sahip bir şey olarak bir başkasına borç verebilir. Para sahibi onu sermaye olarak elden çıkartır, çünkü bu para, sermaye olarak kullanıldıktan sonra çıkış noktasına döner, şu halde, para, borcu alana geri döndüğüne göre o bunu belli bir süre sonra borcu verene geri vermek olanağına sahiptir.
      Bu nedenle, paranın sermaye olarak borç verilmesi -belli bir süre sonra geri verilmek koşuluyla elden çıkartılması- bu paranın gerçekten sermaye olarak kullanılmasını, çıkış noktasına gerçekten geri dönmesini öngörür. Paranın sermaye olarak yaptığı gerçek çevrim, bu yüzden, borç alanın parayı borç verene geri vermesini zorunlu kılan yasal işlemin önkoşuludur. Borç alan bu parayı sermaye olarak kullanmazsa bu onun bileceği bir şeydir. Borcu veren, parayı sermaye olarak borç verir ve bu niteliği ile paranın, kendi çıkış noktasına para-biçiminde geri dönene kadar, para-sermaye devresini kapsamak üzere, sermayenin işlevlerini yerine getirmesi varsayılır.
      Belli bir miktar değerin, para ya da meta olarak işlev yaptığı, P—M ve M—P' dolaşım hareketleri, ara süreçlerden, toplam hareketin birer evresinden başka bir şey değildir. O, sermaye olarak, tüm P—P' hareketini yerine getirir. Para ya da şu veya bu biçimde bulunan belli bir değerler toplamı olarak yatırılmıştır ve belli bir değerler toplamı olarak geri dönmektedir. Borç para veren, bunu, meta satın almak için harcamamakta, ya da bu değerler toplamı, meta-biçimde ise, para karşılığında (sayfa 307) satmamaktadır. O bunu, sermaye, P—P' olarak, belli bir süre sonra çıkış noktasına geri dönen bir değer olarak yatırmaktadır. Alım ya da satımda bulunmak yerine, parayı borç vermektedir. Demek ki, bu borç verme işlemi, değerden, para ya da meta olarak ayrılma yerine, sermaye olarak ayrılmanın uygun biçimi oluyor. Ne var ki buradan, borç vermenin, kapitalist yeniden-üretim süreci ile hiç bir ilişkisi olmayan işlemler biçimini de alamayacağı sonucu çıkamaz.



      Buraya kadar biz yalnız, borç verilen sermayenin, sahibi ile sanayici kapitalist arasındaki hareketlerini gözden geçirdik. Şimdi de, faizi incelememiz gerekiyor.
      Borç veren, parasını sermaye olarak harcamaktadır; onun bir başkasına verdiği değer miktarı sermayedir ve bu nedenle kendisine dönmektedir. Ne var ki, sırf bu dönüş, borç verilen değer miktarının sermaye olarak geriye akışı anlamına gelmeyebilir, yalnızca borç verilen bir değer miktarının dönüşü olabilir. Sermaye olarak geri dönmesi için yatırılan değer miktarının, hareket sırasında yalnız kendisini koruması değil, aynı zamanda genişlemesi, değer olarak artması, yani bir artı-değerle birlikte P + DP olarak geri dönmesi gerekir; buradaki DP, faiz ya da ortalama kârın bir kısım olup, faal kapitalistin elinde kalmayarak para-kapitalistin payına düşer.
      Para-kapitalistin parayı sermaye olarak elden çıkarması olgusu, bunun kendisine P + DP olarak geri verilmesi gerektiği anlamını taşır. Daha ilerde arada geçen zaman boyunca, geriye dönmesi ancak oldukça uzun bir dönemde yer alacak olan sermaye sözkonusu olmaksızın, belirli aralıklarla yapılan faiz ödenmesi biçimini dikkate alıp incelememiz de gerekecektir.
      Para-kapitalisti, borç alana, sanayici kapitaliste ne vermektedir? Ona gerçekten devrettiği şey nedir? İşte ancak paranın bu devir işlemidir ki, borç para vermeyi, parayı sermaye olarak elden çıkartmaya, yani sermayenin bir meta olarak elden çıkartılmasına çevirir.
      Ve işte ancak bu elden çıkartma hareketiyledir ki, sermaye, para olarak borç veren kimse tarafından bir meta olarak borç verilmiş olur ya da bu kimsenin tasarrufundaki meta, bir başkasına sermaye olarak verilmiş olur.
      Olağan bir satışta, elden çıkartılan şey nedir? Herhalde, satılan metaın değeri değil, çünkü bu onun yalnızca biçimini değiştirmektedir. Bir metada değer, bu değer fiilen satıcının eline para olarak geçmeden, önce, metaın fiyatı olarak düşünsel biçimde mevcuttur. Aynı değer ve aynı değer miktarı yalnızca kendi biçimlerini değiştirir. Bir durumda bunlar, meta-biçimde, diğer durumda para-biçiminde vardırlar. Satıcı tarafından gerçekten elden çıkartılan ve dolayısıyla, alıcının bireysel ya da (sayfa 308) üretken tüketimine geçen şey, metaın kullanım-değeri, kullanım-değeri olarak metadır.
      Şimdi, para-kapitalistin, borç süresince elden çıkarttığı ve üretken kapitaliste -borç alana- devrettiği kullanım-değeri nedir? Bu, paranın, sermaye haline gelebilme, sermaye işlevlerini yerine getirebilme ve bu süreç sırasında kendi ilk değer büyüklüğünü koruyabilmesinin yanısıra belirli bir artı-değer, ortalama kâr (bu ortalamanın üzerinde ya da altında olması burada sırf raslantıya bağlı bir şey olarak görünür) yaratma gücü nedeniyle sahip olduğu kullanım-değeridir. Diğer metalar sözkonusu olduğunda, bu kullanım-değeri tamamıyla tüketilir. Bunların özü, ve onunla birlikte değerleri ortadan kalkar. Buna karşılık, meta sermayenin, kullanım-değerinin tüketilmesiyle, değerini ve kullanım-değerini hala korumasının yanısıra bir de bunu artırması gibi kendine has bir özelliği vardır.
      Para-kapitalistin, sanayi kapitalistine borç verilen sermayeyi onun emrine verdiği dönem boyunca elden çıkarmış olduğu paranın sermaye olarak -ve bu ortalama kâr üretme yetisi- bu kullanım değeridir.
      Böylece borç verilen paranın, emek-gücünün, sanayi kapitalisti karşısındaki durumu ile bu bakımdan belli bir benzerliği vardır. Şu farkla ki, sanayi kapitalisti emek-gücünün değerini ödediği halde, borç verilen sermayenin değerini yalnızca iade eder. Emek-gücünün sanayi kapitalisti için kullanım-değeri, emek-gücünün, tüketimi ile, kendi sahip bulunduğundan ve maliyetinden daha fazla değer (kâr) yaratmasıdır. Bu ek değer, sanayi kapitalisti için kullanım-değeridir. Ve tıpkı bunun gibi, borç verilen sermayenin kullanım-değeri de, onun değer doğurma ve değer artırma yetisi gibi görünür.
      Para-kapitalist, aslında, bir kullanım-değerini elden çıkarmaktadır ve böylece, verdiği şey, meta olarak verilmiş olmaktadır. Bir meta ile benzerlik işte bu ölçüde, per se tamdır. Her şeyden önce, bir elden diğerine geçen bir değerdir. Basit bir meta sözkonusu olduğunda, meta olarak metada, aynı değer, satın alanın ve satıcının ellerinde kalır, yalnız şekilleri farklıdır; her ikisi de, alışveriş işleminden önce sahip oldukları ve şimdi elden çıkardıkları -birisi meta biçiminde, diğeri para biçiminde- aynı değere sahiptirler. Aradaki fark, borç vermede para-kapitalist, bu alışveriş işleminde elinden değer çıkartan tek kimsedir; ama, o da ilerde yapılacak olan ödeme işlemiyle bu değeri gene de korumaktadır. Borç verme işleminde, yalnız bir taraf değer elden çıkarttığı için, diğer taraf değer elde eder. – İkinci olarak, bir yanda gerçek bir kullanım-değeri elden çıkartılmakta, diğer yanda bu değer alınmakta ve tüketilmektedir. Ne var ki, sıradan metaların tersine, bu kullanım-değerinin kendisi bir değerdir, yani paranın sermaye olarak kullanılması yoluyla gerçekleşen ilk değeri aşan bir değer fazlasıdır. Kâr, bu kullanım-değeridir.
      Borç verilen paranın kullanım-değeri, sermaye olarak hizmet edebilmesi sermaye olarak ortalama koşullar altında ortalama kâr (sayfa 309) üretebilmesi olgusunda yatar.[57] Öyleyse, şimdi, sanayici kapitalist ne öder, ve dolayısıyla, borç verilen sermayenin fiyatı nedir? "That which man pay as interest for the use of what they barrow" [insanların borç aldıkları şeyin kullanımı için faiz olarak ödedikleri] Massie'ye göre "a part of the profit it is capable of producing" [o şeyin üretebildiği kârın bir kısmı]dır.[58]
      Sıradan bir metaı satın alan kimsenin satın aldığı şey, bu metaın kullanım-değeridir; karşılığında ödeme yaptığı şey onun değeridir. Bunun gibi, borç para alan kimsenin satın aldığı şey de, bu paranın sermaye olarak kullanım-değeridir, ama, neyin karşılığı için ödeme yapmaktadır? Hiç kuşkusuz, sıradan bir metada olduğu gibi, bu metaın fiyatı ya da değerinin karşılığı için değil. Borç alan ve borç veren arasında alınıp verilen değerde, satıcı ile alıcı arasında, bir durumda para-biçiminde diğer bir durumda meta-biçiminde olduğu gibi, bir biçim değişikliği olmaz. Elden çıkartılan ve geri dönen değerin aynı oluşu, burada kendisini büsbütün farklı bir şekilde ortaya koyar. Bir değer miktarı, yani para, herhangi bir eşdeğer alınmaksızın elden çıkartılmakta, ve belli bir süre sonra geri dönmektedir. Borç veren kendi elinden borç alanın eline geçtikten sonra bile, daima aynı değerin sahibi olarak kalmaktadır. Bildiğimiz basit meta değişiminde para, daima, satın alan tarafından gelir; oysa borç vermede satıcı tarafından gelir. Belli bir süre için parayı elden çıkartan odur, sermaye alıcısı ise, onu, bir meta olarak alan kimsedir. Ne var ki böyle bir şey ancak, para, sermaye olarak iş gördüğü, ve dolayısıyla yatırıldığı sürece olabilir. Borç alan, parayı sermaye olarak, daha fazla değer üreten bir değer olarak borç alır. Ama, yatırıldığı anda bu para, herhangi başka bir sermayenin çıkış noktasında, yatırıldığı anda olduğu gibi hala potansiyel bir sermayedir. Ancak bu para kullanıldıktan sonradır ki, değerini genişletir ve sermaye olarak kendisini gerçekleştirir. Ne var ki bu paranın, borç alan tarafından gerçekleşmiş sermaye olarak, şu halde, değer artı, artı-değer (faiz) olarak geri döndürülmesi zorunluluğu vardır. Ve bu artı-değer (faiz) ancak, gerçekleştirilen kârın bir kısmı olabilir. Ancak bir kısmı, hepsi değil. Çünkü, borç alana borç verilen sermayenin kullanım-değeri, borç alan için kâr üretmesidir. Böyle olmasaydı, borç verenin, kullanım-değerini elden çıkartması diye bir şey sözkonusu olamazdı. Öte yandan, kârın hepsi de borcu alanın payına düşmemektedir. Yoksa, elden çıkartılan kullanım-değeri karşılığında herhangi bir şey ödemez ve yatırılan parayı borç verene, sermaye olarak, ancak P + DP olarak gerçekleşmiş sermaye olduğu için gerçekleşmiş sermaye olarak değil, yalnızca basit para olarak geri vermiş olurdu. (sayfa 310)
      Her ikisi de, borç veren de borç alan da, aynı para miktarını sermaye olarak harcarlar. Ama ancak bu ikincisinin elindedir ki, para, sermaye olarak iş görür. İki kişi için sermaye olarak, aynı miktar paranın, çifte varlığı ile kâr , iki kakına çıkmaz. Bu para ancak kârın bölüşülmesiyle, her ikisi için de sermaye olarak iş görür. Borç verenin payına düşen kısma faiz denir.
      Bütün bu alışveriş, varsayıldığı gibi, iki tür kapitalist arasında, para-kapitalist ile sanayici ya da tüccar kapitalist arasında yer alır.
      Şurasını da hiç unutmamak gerekir ki, burada, sermaye, sermaye olarak daima metadır ya da burada meta olarak irdelenen şey sermayedir. Bu nedenle, burada görülen bütün ilişkiler, sıradan bir meta açısından ya da yeniden-üretim sürecinde meta-sermaye olarak iş gördüğü sürece sermaye açısından irrasyonel olurdu. Satma ve satınalma yerine, borç verme ve borç alma, burada, metaın -sermayenin- özgün niteliğinden doğan bir ayrımdır. Aynı şekilde, burada ödenen şey, metaın fiyatı değil, faizidir. Para sermayenin fiyatına faiz diyecek olursak, bu, metaların fiyat kavramından büsbütün ayrı, irrasyonel bir fiyat şekli olur.[59] Burada fiyat, şu ya da bu şekilde bir kullanım değeri olarak işgören bir şey için ödenen, belli bir miktar parayı gösteren, tamamen soyut ve anlamsız bir biçime indirgenmiş olur; oysa fiyat kavramı bir kullanım-değerinin para ile ifade edilen değerini gerçekten gösterir.
      Sermayenin fiyatını belirleyen bir şey olarak faiz, daha başlangıçta tamamen irrasyonel bir ifadedir. Sözkonusu meta ikili bir değere sahiptir; önce bir değere, sonra da bu değerden farklı bir fiyata; oysa fiyat, değerin para olarak ifadesini temsil eder. Para-sermaye, bir miktar paradan, ya da bir miktar para olarak saptanmış belli bir miktar metaın değerinden başka bir şey değildir. Bir meta, sermaye olarak borç verildiğinde, o ancak, bir miktar paranın kılık değiştirmiş biçimidir. Çünkü, sermaye olarak borç verilen şey, şu ya da bu kadar libre pamuk değil, ama pamuk biçiminde onun değeri olarak varolan, şu ya da bu miktarda paradır. Bu nedenle, sermayenin fiyatı, Bay Torrens'in düşündüğü gibi (bkz. dipnot 59) currency [dolaşım aracı] olmasa bile, bir miktar para olarak sermaye anlamına gelir. Peki öyleyse, bir miktar değer, kendi fiyatı, kendi para-biçimi ile ifade edilen fiyatından ayrı olarak nasıl olur da bir fiyata sahip olabilir? Fiyat, ensonunda, bir metaın, kendi kullanım-değerinden farklı olan değeridir (bu aynı zamanda, değerden nitel olarak değil, ama yalnızca nicel olarak farklı bulunan, yalnız değerin büyüklüğü ile ilgili olan piyasa-fiyatı için de doğrudur). Değerden nitel (sayfa 311) olarak farklı bir fiyat, saçma bir çelişkidir.[60] Sermaye, sermaye oluşunu, kendisini genişletme yoluyla ortaya koyar. Kendisini büyütme derecesi, kendisini sermaye olarak gerçekleştirmesinin nicel derecesini ifade eder. Ürettiği artı-değer ya da kâr -bunun oranı ya da büyüklüğü- ancak yatırılan sermayenin büyüklüğü ile karşılaştırılarak ölçülebilir. Bu nedenle faiz getiren sermayenin kendisini daha fazla ya da az genişletmesi de, bunun gibi, ancak, faiz miktarının toplam kârdaki payının yatırılan sermayenin değeriyle karşılaştırılmasıyla ölçülebilir. Bundan dolayı, eğer fiyat metaın değerini ifade ediyorsa, faiz de, para-sermayesinin kendisini genişletmesini ifade eder ve böylece, bu değer genişlemesi için, borç verene ödenen fiyat gibi görünür. Satınalma ve satışta, para aracılığıyla sağlanan basit değişim ilişkilerinin, Proudhon'un yaptığı gibi burada uygulanmasının daha başlangıçtan beri ne kadar saçma olduğunu bu da göstermektedir. Temel önkoşul kesinlikle şudur ki, para, sermaye olarak işlev yapar, ve dolayısıyla işte bu niteliği ile, yani potansiyel sermaye olarak bir üçüncü kişiye aktarılabilir.
      Ne var ki, sermaye burada, piyasaya arzedildiği ve paranın kullanım-değeri sermaye olarak fiilen elden çıkartıldığı için bir meta olarak görünür. Ancak onun bu kullanım-değeri, kâr üretmesinden doğar. Sermaye olarak kullanılan para ya da metaların değeri, bunların para ya da metalar olarak kendi değerlerine değil, sahipleri için ürettikleri artı-değer miktarı ile belirlenir. Sermayenin ürünü kârdır. Kapitalist üretim esasına göre, paranın para olarak harcanması ya da sermaye olarak yatırılması, yalnızca onun farklı şekilde kullanımıdır. Para ya da metaların kendileri, aslında potansiyel sermayedir, tıpkı emek-günün potansiyel sermaye olması gibi. Çünkü, 1) para, üretim öğelerine çevrilebilir, ve sanki sırf bunların soyut ifadesi – değer olarak varlığıdır; 2) servetin maddi öğeleri, sermaye haline gelebilme özelliğini taşırlar , çünkü, bunları sermaye haline getirecek olan tamamlayıcı karşıtları, yani ücretli-emek, kapitalist üretim temeli üzerinde zaten mevcuttur.
      Maddi servetin çelişkili toplumsal özelliği -ücretli-emek olarak emekle arasındaki zıtlığı- üretim sürecinden bağımsız olarak, kapitalist mülkiyette, bu mülkiyetin niteliğinde ifadesini bulmuştur. İşte bu özel olgu, sürekli sonucu olduğu, ve sürekli sonucu olduğu için de devamlı önkoşulu haline geldiği kapitalist üretim sürecinden ayrı olarak, kendisini, paranın da metaların da gizli, potansiyel sermaye olmalarında, bu yüzden de sermaye olarak satılabilmelerinde ve bu biçim içersinde, başkalarının emeği üzerinde, bu emeğe elkoyma olanağını sağlayan bir kumandaya sahip olmalarında, dolayısıyla da, kendisini genişleten değerleri (sayfa 312) temsil etmelerinde ifade eder. Şurası da apaçık hale gelir ki, kapitalist tarafından bir eşdeğer şeklinde öne sürülen emek değil, işte bu ilişki, başkalarının emeğine elkoyma hakkını ve bunun yollarını sağlar.
      Ayrıca, kârın faize ve asıl kâra bölünmesi, tıpkı metaların piyasa-fiyatlarında olduğu gibi, arz ve taleple, yani rekabetle düzenlendiği ölçüde, sermaye, bir meta olarak görünür. Ne var ki buradaki fark, tıpkı benzerlik kadar açıktır. Arz ile talep aynı olduğu takdirde, metaların piyasa-fiyatları, üretim-fiyatlarına tekabül eder, yani bunların fiyatı, rekabetten bağımsız olarak kapitalist üretimin kendi iç yasaları ile düzenlenir görünür, çünkü, arz ve talepteki dalgalanmalar, piyasa-fiyatlarının, üretim-fiyatlarından gösterdikleri sapmalardan başka bir şeyi açıklamaz. Bu sapmalar karşılıklı olarak birbirlerini dengelerler ve böylece belli uzunluktaki dönemler boyunca ortalama piyasa-fiyatları, üretim-fiyatlarını eşitlerler. Arz ile talep çakışır çakışmaz, bu güçler artık işlemez, biri diğerini telafi eder ve fiyatları belirleyen genel yasa şimdi tek tek durumlara uygulanır hale gelir. Piyasa-fiyatı, yalnız piyasa-fiyatı hareketlerinin ortalaması olarak değil, kendi öz biçimi içersinde bile, üretim tarzının kendi iç yasaları ile düzenlenen üretim-fiyatlarına tekabül eder. Aynı şey ücretler için de geçerlidir. Arz ile talebin çakışması halinde, bunlar birbirlerinin etkisini yokederler ve ücretler, emek-gücünün değerine eşit olur. Ama, para-sermaye üzerinden faiz için, durum farklıdır. Rekabet, bu durumda, kuraldan sapmaları belirlemez. Rekabetin zorladığı bölünme yasası dışında bir yasa yoktur, çünkü, daha ilerde de göreceğimiz gibi, "doğal" faiz oranı diye bir şey yoktur. Doğal faiz oranı sözü ile halk yalnızca, serbest rekabet ile saptanan oranı kasteder. Faiz oranı için "doğal" sınırlar yoktur. Eğer rekabet yalnız sapmalar ile dalgalanmaları belirlemiyorsa ve bu nedenle zıt güçlerin birbirlerini yoketmesi eğer her türlü belirlenmeye bir son veriyorsa, belirlenecek şey, keyfi ve yasaya sığmaz bir hal alır. İzleyen bölümde bu konu üzerinde daha fazla durulacaktır.
      Faiz getiren sermayede her şey yüzeysel görünür: sermaye yatırımının, sırf borç verenden borç alana yapılan bir aktarımı; gerçekleşen sermayenin geriye akışı, borç alandan borç verene sermayenin sırf geriye devredilmesi, faizle birlikte geriye ödenmesi gibi. Aynı şey, kapitalist üretim tarzının özünden gelen ve kâr oranının, yalnız tek bir devirden elde edilen kârın, yatırılan sermaye-değere oranıyla değil, aynı zamanda bu devir döneminin uzunluğu ile, şu halde, sanayi sermayesinin, belirli bir zaman aralığında sağladığı kâr olarak belirlenmekte olduğu olgusu için de doğrudur. Faiz getiren sermayede bu da gene, borç verene belli bir zaman aralığı için belirli bir faiz ödendiği anlamına gelmek üzere, aynı şekilde yüzeyde bir olgu olarak görünür.
      Şeylerin iç ilişkilerine nüfuz etmede gösterdiği o her zamanki yetisiyle, romantik Adam Müller şöyle diyor (Elemente der Staatskunst, Berlin 1809, Dritter Theil, s. 138): "Şeylerin fiyatlarının belirlenmesinde, (sayfa 313) zaman dikkate alınmaz; oysa, faizin belirlenmesinde zaman başta gelen etmendir." Meta fiyatlarının belirlenmesine, üretim zamanı ile dolaşım zamanının nasıl girdiğini, ve sermayenin belli bir devir dönemi için kâr oranını belirleyen şeyin de zaten bu olduğunu, belirli bir dönem için kârın böylece belirlenmesiyle faizin de belirlenmiş olacağını görmüyor. Buradaki bilgeliği de gene, her yerde olduğu gibi, yüzeydeki toz bulutlarına bakarak, burnu havada bir tavırla bu toz bulutlarının gizemli ve önemli bir şey diye ilân etmekten öteye geçmiyor. (sayfa 314)


YİRMİİKİNCİ BÖLÜM
KÂRIN BÖLÜNMESİ
FAİZ ORANI
"DOĞAL" FAİZ ORANI



      BU bölümün konusu, kredi ile ilgili daha sonra karşılaşacağımız diğer bütün görüngüler gibi burada ayrıntılarıyla incelenemez. Borç verenler ile borç alanlar arasındaki rekabet ve bunun sonucu olarak para piyasasındaki ufak tefek dalgalanmalar, bu incelememizin sınırları dışında kalır. Faiz oranının sınai çevrim sırasında izlediği devrenin ortaya konabilmesi için bu çevrimin tahlil edilmesi gerekir ki, bu da gene burada yapılamaz. Aynı şey, faiz oranının dünya piyasasındaki çok ya da az yaklaşık eşitlenmesi için de geçerlidir. Biz burada, faiz getiren sermayenin bağımsız biçimi ile, kârdan farklı olarak faizin bağımsızlaşması ile ilgilenmekteyiz.,
      Daha önceki varsayımımıza göre faiz, kârın yalnızca sanayi kapitalisti tarafından para-kapitaliste ödenen kısmı olduğuna göre faizin üst sınırı kârın kendisi olur ve bu durumda üretken kapitalistin cebe indireceği kısım = 0 olurdu. Faizin kârdan büyük olabileceği istisnai durumlar dışında -böyle bir durumda faiz zaten kârdan ödenemez- faizin üst sınırı olarak, toplam kârdan, yönetim ve denetim ücretlerine (wages of superintendence) giden kısım (bu daha sonra incelenecektir) çıktıktan sonra geriye kalan miktar düşünülebilir. Faizin alt sınırının belirlenmesi ise (sayfa 315) tamamen olanaksızdır. Herhangi bir alt düzeye düşebilir. Ne var ki bu durumda daima, onu tekrar bu nispi alt düzeyinin üzerine yükseltecek zıt yönlü etkiler görülecektir.
      "Bir sermayenin kullanımı için ödenen miktar ile sermaye arasındaki bağıntı, para olarak ölçülen faiz oranını ifade eder. " "Faiz oranı, 1) kâr oranına ve; 2) toplam kârın borç veren ile borç alan arasındaki bölünme oranına bağlıdır." (Economist, January 22, 1853.) "Eğer bir kimsenin borç aldığı paranın kullanımı için faiz olarak ödediği şey, bu kimsenin üretebildiği kârın bir kısmı ise, bu faizin, daima bu kârla belirlenmesi gerekir" (Massie, l.c., s. 49.)
      Önce, toplam kâr ile, bunun, faiz olarak para-kapitaliste ödenmesi gerekli kısmı arasında sabit bir bağıntı bulunduğunu varsayalım. Bu durumda, faizin, toplam kârla birlikte yükseleceği ya da düşeceği ve toplam kârın, genel kâr oranı ve bu orandaki dalgalanmalar ile belirleneceği açıktır. Örneğin, ortalama kâr oranı = %20 ve faiz = kârın ¼'i ise, faiz oranı = %5; eğer ortalama kâr oranı = %16 ise, faiz oranı = %4 olurdu. %20 bir kâr oranı ile, faiz oranı; %8'e yükselebilir ve sanayi kapitalisti gene de, kâr oranı = %16 ve faiz oranı = %4 olduğu zamanki kadar, yani %12 kâr elde ederdi. Faiz, yalnızca %6 ya da %7'ye yükselecek olsa, kârın gene de büyük bir kısmını kendisine alıkoyabilirdi. Faiz, ortalama kârın değişmeyen bir miktarına eşit olsa, buradan, genel kâr oranı ne kadar yüksek olursa, toplam kâr ile faiz arasındaki mutlak farkın o kadar büyük olacağı ve toplam kârdan üretken kapitalistin cebe indireceği kısmın o kadar büyük olacağı, ve bunların tersi olduğu zaman da, sonucun bunun tersi olacağı sonucu çıkar. Faiz = ortalama kârın 1/5'i olsun. 10'un beşte-biri 2'dir; toplam kâr ile faiz arasındaki fark = 8 olur. 20'nin beşte-biri = 4'tür; fark = 20 - 4 = 16; 25'in 1/5'i = 5; fark = 25 - 5 = 20; 30'un 1/5'i = 6; fark = 30 - 6 = 24; 35'in 1/5'i = 7; fark = 35 - 7 = 28." %4, 5, 6, 7'lik farklı faiz oranları burada daima, toplam kârın ancak 1/5'ini ya da %20'sini temsil ederler. Kâr oranları farklı iseler, farklı faiz oranları, toplam kârın aynı kesirli parçalarını ya da toplam kârın aynı yüzdelerini ifade ederler. Bu gibi değişmeyen faiz oranları ile, sanayi kârı (toplam kâr ile faiz arasındaki fark) genel kâr oranıyla orantılı olarak yükselir ve bunun tersi de doğrudur.
      Diğer bütün koşullar eşit olmak üzere, yani faiz ile toplam kâr arasındaki oranın, azçok değişmeyen bir oran olduğu varsayıldığında, işlev yapmakta olan kapitalist, kâr oranının düzeyiyle doğru orantılı olarak, daha yüksek ya da daha düşük bir faiz ödemeye hazırdır ve isteklidir.[
61] Görmüş olduğumuz gibi, kâr oranı, kapitalist üretimin gelişmesiyle ters orantılı olduğuna göre, buradan, bir ülkedeki daha yüksek ya da düşük faiz oranının, hiç değilse faiz oranındaki fark fiilen kâr oranlarındaki farkı ifade ettiği ölçüde, sanayiin gelişme derecesiyle gene ters orantılı (sayfa 316) olacağı sonucu çıkar. Daha ilerde, bunun, daima böyle olması gerekmeyeceği görülecektir. Bu anlamda olmak üzere, faizin kârla ya da daha doğrusu genel kâr oranıyla düzenlendiği söylenebilir. Ve bu düzenleme biçimi, faizin ortalaması için bile geçerlidir.
      Her ne olursa olsun, ortalama kâr oranına, faizin üst sınırının nihai belirleyicisi gözüyle bakılabilir.
      Faizin, ortalama kârla ilişkisi olgusu şimdi daha uzun uzadıya ele alınacaktır. Kâr gibi, özgül varlığa sahip bir bütünün iki parçaya ayrılması sözkonusu olduğunda, sorun her şeyden önce, doğal olarak bölünecek olan varlığın büyüklüğü üzerinde düğümlenir, ve bu kârın büyüklüğü, kendi ortalama oranı ile belirlenir. Belli bir büyüklükte bir sermayenin, diyelim, 100'lük bir sermayenin genel kâr oranı, şu halde kârın büyüklüğü veri olsa. Bu durumda, kârdaki değişmelerin, kârın, borç aldığı sermaye ile çalışan üretken kapitalistin elinde kalan parçaları ile ters orantılı olacağı açıktır. Ve, bölüşülecek kârın, karşılığı ödenmemiş emeğin ürettiği değerin miktarını belirleyen koşullar, kârın bu iki tür kapitalist arasında bölüşümünü belirleyen koşullardan büyük ölçüde farklıdırlar ve çoğu kez, büsbütün zıt yönde etki yaratırlar.[62]
      Modern sanayiin üzerinde hareket ettiği çevrimlere bakacak olursak -hareketsizlik hali, artan canlılık, gönenç, aşırı-üretim, bunalım, durgunluk, hareketsizlik durumu, vb. gibi inceleme alanımızın dışında kalanlar- düşük bir faiz oranını genellikle bir gönenç ya da fazla kâr dönemine tekabül ettiğini, faizdeki yükselmenin gönençten ayrı düştüğünü, ya da bunun tersinin olacağını, ve tefeciliğin en uç noktasına kadar ulaşan azami bir faiz düzeyinin, bunalım dönemine rasladığını görürüz.[63] 1843 yazı, çarpıcı bir gönenç döneminin başlangıcıydı; 1842 ilkyazında hala %4 ½ olan faiz oranı, 1843 ilkyazı ile yazında %2'ye düştü;[64] eylül ayında ise %1½'ye kadar düştü (Gilbart, I, s.166); daha sonra, 1847 bunalımı sırasında, %8'e ve bunun da üstüne yükseldi.
      Bununla birlikte, düşük bir faizin durgunluk ılımlı bir yükselme gösteren faizin, canlanan bir faaliyet sırasında görünmeleri de olanaklıdır.
      Faiz oranı, ödemelerin karşılanabilmesi için ne pahasına olursa olsun borç para alındığı bunalım sıralarında doruk noktasına ulaşır. Faizde bir yükselme, değerli senetlerin fiyatlarında bir düşme anlamına geldiğinden, bu durum, elinde para-sermaye bulunan kimselere, işlerin (sayfa 317) gidişi sırasında, faiz oranı tekrar düşer düşmez, hiç değilse ortalama fiyatlarına yeniden yükselecek olan bu gibi faiz getiren senetleri, gülünç derecede düşük fiyatlarla ele geçirmek için güzel bir fırsat sağlar.[65]
      Bununla birlikte, faiz oranı, kâr oranındaki dalgalanmalardan tamamen bağımsız bir düşme eğilimini de taşır. Ve, gerçekten, iki ana neden buna yolaçar:
      I. "Sermayenin, hiç bir zaman üretken bir kullanım dışında borç alınmadığını kabul etsek bile, faizin, brüt kâr oranında herhangi bir değişiklik olmadan da değişebileceğini pek olası sayıyorum. Çünkü, bir ulus zenginlik yolunda ilerledikçe, kendilerini, atalarının emeği sayesinde, yalnız faizleri ile rahatça yaşatabilecek birikmiş bir paranın sahipleri halinde bulan bir sınıf insan türer ve bunlar gitgide artar. Gençliklerinde ve orta yaşlılıklarında fiilen iş hayatına katılmış bulunan bir çoğu da, yaşlanınca kendi biriktirdikleri meblağların faizleriyle sakin bir hayat sürmek üzere iş hayatından çekilirler. Bu her iki sınıf da, ülkenin artan zenginliği ile birlikte büyüme eğilimindedir, çünkü, oldukça büyük bir sermaye ile işe başlayanların az bir sermaye ile başlayanlara göre daha çabuk bağımsızlığa ulaşmaları olasılığı vardır. İşte bu yüzden, eski ve zengin ülkelerde, sermayeleri olup da, bunu kendileri kullanmak zahmetine girmek istemeyenlere ait ulusal sermaye miktarının, toplumun tüm üretken sermayesine olan oranı, yeni yerleşen ve daha yoksul bölgelere göre daha büyüktür. İngiltere'de ... nüfusa oranla rantiyeler sınıfı ne denli daha kalabalıktır! Rantiyeler sınıfı ne denli çoğalırsa, borç sermaye verenler sınıfı da o denli artar, çünkü bunlar bir ve aynı sınıftır." (Ramsay , An Essay on ıhe Distribution of Wealth, s. 201-02.)
      II. Kredi sistemindeki gelişme ve bununla birlikte, sanayiciler ile tüccarların, toplumun bütün sınıflarının tasarrufları üzerinde bankerler aracılığı ile kurdukları gittikçe artan denetimleri ve para-sermaye olarak iş görebilecek bu tasarrufların miktar olarak gitgide yoğunlaşması, faiz oranı üzerinde ayrıca bir baskı yaratır. Bu konu üzerinde ilerde daha fazla durulacaktır.
      Faiz oranının belirlenmesiyle ilgili olarak Ramsay şöyle diyor: "Faiz oranı kısmen brüt kâr oranına ve kısmen de, bunun sermaye kârı ile girişim kârına bölünme oranına bağlıdır. Bu oran da, gene, borç sermaye verenler ile borç sermaye alanlar arasındaki rekabete bağlıdır; bu rekabet, hiç bir şekilde, gerçekleşmesi umulan brüt kâr oranı tarafından tümüyle düzenlenmemekle birlikte, onun etkisi altındadır."[66] Ve, rekabetin niçin sırf bu neden tarafından düzenlenmemesine gelince, bir yandan (sayfa 318) çoğu kimse, parayı, üretken bir kullanım amacı gütmeksizin borç almaktadır; öte yandan, borç verilebilir tüm sermaye oranının, brüt kârdaki herhangi bir değişiklikten bağımsız olarak ülkenin zenginliğiyle değişiklik göstermesidir." (Ramsay, l.c., s. 206-07.)
      Ortalama faiz oranını belirlemek için, 1) ortalama faiz oranının, büyük sanayi çevrimleri içinde gösterdiği değişiklikler sırasında hesaplanması; ve 2) uzun vadeli sermaye borçlanmalarını gerektiren yatırımları için faiz oranının bulunması gerekir.
      Bir ülkede egemen olan -ve sürekli dalgalanmalar gösteren piyasa oranlarında farklı bulunan- ortalama faiz oranı, herhangi bir yasa ile belirlenemez. Burada, iktisatçıların doğal bir kâr oranından ve doğal bir ücret oranından sözettikleri anlamda doğal bir faiz oranı diye bir şey yoktur. Massie bu konuda haklı olarak şöyle der (s. 49): "Bir kimsenin bu konuda kuşku duyabileceği tek şey, bu kârın hangi kısmının hak olarak borç alana, ve hangi kısmının borç verene ait olduğudur; ve bunu, genellikle borç alanlar ile borç verenlerin düşüncelerinden başka belirleyecek bir yöntem bulunmamaktadır; haklı ya da haksız, bu konuda genel rızaya uygun olarak yapılan ne ise odur." Arz ve talebin eşitlenmesi -ortalama kâr oranı veri kabul edildiğinde- hiç bir anlam taşımaz. Bu formüle başvurulan diğer hallerde (ve bu o zaman pratik olarak doğrudur), rekabetten bağımsız olan ve daha çok onu belirleyen temel kuralı ( düzenleyici sınırları ya da sınırlayıcı büyüklükleri) bulmaya yarayan bir formül olarak iş görür; özellikle, rekabetin pratiği ve görüngülerinin ve bu görüngülerden doğan kavramların tutsağı olanların, ekonomik ilişkilerin, rekabetin çerçevesi içersinde kazandıkları içsel bağlar üzerine, gene yalnızca yüzeysel bir fikre ulaşmalarına yarayan bir formül olarak hizmet eder. Bu, rekabetle birlikte giden değişikliklerden, bu değişikliklerin sınırlarına ulaşmak için bir yöntemdir. Ortalama faiz oranında durum böyle değildir. Ortalama rekabet koşulIarının, borç verenle borç alan arasındaki dengenin, niçin borç verene sermayesi üzerinden, %3, 4, 5, vb. gibi bir faiz oranı ödenmesini, ya da brüt kârın, diyelim %20 ya da %50 gibi belli bir kısmının verilmesini gerektirdiğini söylemek için hiç bir akla-uygun neden yoktur. Rekabetin, sırf rekabet olarak herhangi bir şeyi belirlemesi halinde, bu belirleme raslantıya bağlı, tamamen görgücül bir belirlemedir ve ancak bilgiçlik ya da hayalcilik, bu raslantıyı bir zorunluluk gibi göstermeye kalkışabilir.[67] Banka mevzuatı ve ticari (sayfa 319) bunalımlarla ilgili 1857 ve 1858 yıllarına ait parlamento raporlarında, İngiltere Bankası müdürlerinin, Londralı bankerlerin, taşralı bankerlerin ve profesyonel teorisyenlerin, "fiilen oluşan faiz oranı" üzerindeki ileri-geri gevezeliklerini ve "borç verilebilir sermayenin kullanımı için ödenen fiyatı, bu tür sermayenin arzına bağlı olarak değişebilir", "yüksek bir faiz oranı ve düşük bir kâr devamlı varolamaz", gibi ve bunlara benzer daha bir yığın orta-malı ve şatafatlı saçmalıkları dinlemekten daha eğlendirici bir şey olamaz.[68] Görenek ve gelenek, hukuksal gelenek, vb., ortalama faiz oranının belirlenmesinde, bu salt bir ortalama olarak değil, daha çok, gerçek bir büyüklük olarak varolduğu sürece, rekabetin kendisi kadar rol oynarlar. Faiz oranının hesaplanmasını gerektiren birçok hukuksal anlaşmazlıkta, ortalama bir faiz oranının yasal bir oran olarak kabul edilmesi zorunluluğu ortaya çıktı. Eğer bir bir adım daha atar ve ortalama bir faiz oranının sınırlarının niçin genel yasalardan çıkartılamadığını soracak olursak, bu sorunun yanıtının, düpedüz faizin özünde saklı olduğunu görürüz. Faiz yalnızca ortalama kârın bir parçasıdır. Aynı sermaye, iki ayrı rolde görünür – borç verenin elinde, borç verilebilir sermaye olarak, ve faal kapitalistin elinde sanayi ya da ticaret sermayesi olarak. Ama bu sermaye, tek bir kez işlev yapar ve tek bir kez kâr üretir. Üretim sürecinin kendisinde, sermayenin borç verilebilir sermaye olma niteliği herhangi bir rol oynamaz. Kâr üzerinde hak iddia eden tarafların bunu nasıl bölüştükleri sorunu, tıpkı bir iş ortaklığında ortak kârın, yüzde paylar olarak bölüşülmesinde olduğu gibi, o olayla sınırlı ve tamamen görgücül bir şeydir. Esas olarak kâr oranını belirleyen artı-değer ile ücretler arasındaki bölünmede, birbirinden tamamen farklı iki öğe -emek-gücü ile sermaye- belirleyici etmenlerdir; bunlar, birbirlerini sınırlayan, iki bağımsız değişkenin işlevleridir; ve bunların nitel farkı, üretilen değerin nicel bölünümünün kaynağıdır. Artı-değerin rant ile kâra bölünmesinde de aynı şeyin olduğunu daha ilerde göreceğiz. Faiz konusunda ise böyle bir şey olmamaktadır. Burada nitel farklılaşma, biraz sonra göreceğimiz gibi, daha çok, aynı artı-değer miktarının tamamen nicel bölünmesinden ileri gelmektedir.
      Bütün bu anlatılanlardan "doğal" faiz oranı diye bir şeyin olmadığı sonucu çıkar. Ne var ki, genel kâr oranının tersine, bir yandan ortalama faizin sınırlarının ya da sürekli dalgalanan piyasa faiz oranlarından farklı olarak, ortalama bir faiz oranının belirlenmesi için, genel bir yasa yoktur, (sayfa 320) çünkü bu salt brüt kârın, sermayenin farklı adlar taşıyan iki sahibi arasında bir paylaşılması sorunudur; öte yandan faiz oranı -ister ortalama, ister her özel durum için geçerli piyasa oranı olsun- tekbiçimli, belirli ve somut bir büyüklük olarak, genel kâr oranından tamamen farklı bir görünüş içersindedir.[69]
      Faiz oranı ile kâr oranı arasındaki bağıntı, bir metaın piyasa-fiyatı ile kendi değeri arasındaki bağıntıya benzer. Faiz oranı, kâr oranı ile belirlendiği sürece, bu oran, özel bir sanayi kolunda egemen olan özgül bir kâr oranı ile, ya da hele, belli bir iş alanında herhangi bir kapitalistin elde edebileceği fazladan bir kâr ile değil, daima genel bir kâr oranı ile belirlenir.[70] Bu nedenle, ortalama faiz oranı, genel kâr oranının saf ya da güvenilir ifadesi olmamakla birlikte, genel kâr oranı, aslında, ortalama faiz oranında görgücül ve bilinen bir gerçek olarak görünür.
      Faiz oranının kendisinin, borç alanlar tarafından verilen farklı güvence derecelerine göre ve borç vadesinin uzunluğuna bağlı olarak değişeceği gerçi doğrudur; ama, faiz oranı, bu derecelerin herbiri için belli bir anda tek biçimdedir. Bu ayrım da demek ki, faiz oranının sabit ve tekbiçimdeki görünüşünü değiştirmemektedir.[71]
      Ortalama faiz oranı, her ülkede, oldukça uzun dönemlerde sabit bir büyüklük olarak görünür, çünkü genel kâr oranı -özgül kâr oranlarının, bir alandaki değişikliğin, bir başka alandaki zıt yönlü bir değişiklik ile telafi edilmek üzere, sürekli değişiklik göstermesine karşın- ancak daha uzun dönemlerde değişir. Ve bunun göreli değişmezliği, ortalama, ya da (sayfa 321) ortak kâr oranının tam da bu aşağı yukarı değişmez niteliğinde ortaya çıkarılır.
      Bununla birlikte, sürekli dalgalanan piyasa faiz oranına gelince, bu tıpkı metaların piyasa-fiyatı gibi her an sabit bir büyüklük olarak bulunur, çünkü, para piyasasında, bütün borç verilebilir sermaye, toplu bir kitle olarak faal sermayenin karşısında yeralır, ve böylece, bir yanda borç verilebilir sermaye arzı ile, öte yanda buna olan talep arasındaki bağıntı, faizin herhangi bir andaki piyasa düzeyini belirler. Kredi sistemi ne kadar fazla gelişir ve bununla birlikte yoğunlaşarak borç verilebilir sermayeye ne kadar fazla toplumsal bir nitelik kazandırır ve onu hep birlikte para piyasasına sürerse, bu o kadar çok böyle olur. Öte yandan genel kâr oranı, hiç bir zaman özgül kâr oranlarının eşitlenmesi eğiliminden, bunların eşitlenmesi hareketinden başka bir şey değildir. Kapitalistler arasındaki rekabet, -ki, kendisi bu eşitlenme yönünde harekettir- burada, kârın oldukça uzun bir süre ortalamaların altında kaldığı alanlardan sermayeyi yavaş yavaş çekerek, kârın ortalamanın üzerinde bulunduğu alanlara yavaş yavaş kaydırılması şeklindedir. Ya da, ek sermayenin bu alanlar arasında yavaş yavaş ve değişen oranlarda dağılması biçimindedir. Bu farklı alanlar bakımından, sermayenin arzı ve çekilmesinde sürekli bir değişme sözkonusudur; faiz oranının belirlenmesinde olduğu gibi, eşzamanlı bir kitle etkisi hiç bir zaman sözkonusu olamaz.
      Faiz getiren sermayenin, metadan mutlak farklı bir kategori olmakla birlikte, sui generis bir meta haline geldiğini ve böylece faizin, sıradan bir metaın piyasa-fiyatı gibi her zaman arz ve taleple saptanan fiyatı halini aldığını görmüş bulunuyoruz. Piyasa faiz oranı da, bu nedenle, sürekli bir dalgalanma içersinde olduğu halde, belli bir anda, tıpkı bir metaın her ayrı durumdaki piyasa-fiyatı gibi, devamlı olarak belirlenmiş ve tekbiçimde bir hali gibi görünür. Para-kapitalistler bu metaı arzederler ve faal kapitalistler onun için sürekli bir talep yaratarak, bu metaı satın alırlar. Eşitlenme süreci genel bir kâr oranı yarattığında, böyle bir şey olmaz. Meta fiyatları, bir alanda, üretim-fiyatının üzerinde ya da altında ise (her ayrı girişimde, sınai çevrimlerin çeşitli evreleri ile birlikte görülen dalgalanmaları burada özellikle bir yana bırakıyoruz) denge, sermayenin bireysel üretim alanlarına akması ya da bu alanların dışına çıkmasına bağlı olarak, üretimin genişlemesi ya da daralması, yani sanayi sermayeleri tarafından piyasaya sürülen metaların kitlesindeki büyüme ya da küçülme ile sağlanır. Metaların ortalama piyasa-fiyatlarının, bu şekilde, üretim-fiyatlarına eşitlenmesiyle, özgül kâr oranlarının, genel ya da ortalama kâr oranlarından gösterdiği sapmalar düzeltilmiş olur. Bu süreçte, sanayi ya da ticaret sermayesi, bu sermaye niteliğiyle, faiz getiren sermayede olduğu gibi, alıcı karşısında hiç bir zaman metalar görünüşüne bürünemez. Böyle bir görünüşe girse bile, bu ancak, metaların piyasa-fiyatlarının dalgalanmalarında ve üretim-fiyatlarına eşitlenmelerinde olur, yoksa ortalama kârın doğrudan doğruya belirlenmesi şeklinde (sayfa 322) olmaz, Genel kâr oranı gerçekte, 1) toplam sermaye tarafından üretilen artı-değer ile, 2) bu artı-değerin, toplam sermayenin değerine oranıyla, ve 3) rekabet ile -ama ancak, belli üretim alanlarına yatırılmış bulunan sermayelerin, bu artı-değerden, kendi nispi büyüklükleri ile orantılı olarak eşit paylar almaya çalıştığı bir hareket olduğu ölçüde, bu rekabet ile- belirlenir. İşte bunun için, genel kâr oranı gerçekte, doğrudan doğruya ve derhal arz ve talep arasındaki oranla belirlenen piyasa faiz oranından çok daha farklı ve çok daha karmaşık nedenlerden doğmaktadır, bu yüzden de faiz oranı gibi somut ve açık bir olgu değildir. Çeşitli üretim alanlarındaki tek tek kâr oranlarının kendileri az çok belirsiz şeylerdir; ama göründükleri kadarıyla, farkedilen şey, bunların tekbiçimde olmaları değil; farklılıklarıdır. Genel kâr oranı ise, gerçek kâr oranının görgücül ve doğrudan doğruya görülebilir biçimi olarak değil, ancak kârın en alt sınırı olarak görünür.
      Faiz oranı ile kâr oranı arasındaki bu farkı vurgularken, faiz oranının sağlam bir temele oturmasına yardım eden şu iki noktayı hala bir yana bırakıyoruz: 1) faiz getiren sermayenin, tarihsel olarak önceden varoluşu ve geleneksel bir genel faiz oranının varlığı; 2) dünya piyasasının, faiz oranının oluşması üzerinde, bir ülkenin ekonomik koşullarından bağımsız olarak, kâr oranı üzerindeki etkisine kıyasla, çok daha büyük olan doğrudan etkisi.
      Ortalama kâr, doğrudan doğruya yerleşmiş bir olgu gibi ortaya çıkmaz, o daha çok, zıt yönlü dalgalanmaların eşitlenmelerinin nihai bir sonucu olarak belirlenecek bir şeydir. Faiz oranı için durum böyle değildir. Faiz oranı, kendi genel ve hiç değilse yerel gerçekliği içersinde günü gününe saptanan -sanayi ve ticaret sermayesinin kendi işlemlerinin hesaplanmasında bir etmen ve hatta önkoşul olarak hizmet eden- bir şeydir. Her 100 sterlin tutarındaki bir para miktarının, 2, 3, 4, 5 sterlin sağlamak üzere, taşıdığı genel bir yeti halini almıştır. Meteoroloji raporları hiç bir zaman barometre ve termometreden alınan sonuçları, borsa raporlarının faiz oranının, şu ya da bu sermaye için değil, para piyasasındaki sermaye, yani genellikle borç verilebilir sermaye için gösterdiğinden daha büyük bir doğrulukla gözler önüne seremezler.
      Para piyasasında yalnız borç verenlerle borç alanlar karşı karşıya gelirler. Meta aynı biçime sahiptir: para. Özel bir üretim ya da dolaşım alanına yatırılmış olmasına göre sermayenin aldığı bütün özel biçimler burada yokolmuştur. Şimdi o, bağımsız bir değerin, farklılaşmamış, türdeş biçiminde -para biçiminde- bulunur. Özel alanlardaki rekabet onu etkilemez. Bunların hepsi, borç para alanlar şeklinde biraraya toplanmışlardır ve sermaye, onların karşısına, henüz ilerdeki yatırım tarzıyla ilgisiz bir biçim içersinde çıkmaktadır. Sanayi sermayesinin, ancak, çeşitli bireysel alanlar arasındaki hareket ve rekabetle ortaya koyduğu şeyi, borç verilen sermaye, burada, esas olarak sınıfın ortak sermayesi olarak, sermayenin arz ve talebinde en kesin biçimde ortaya koyar. Öte yandan, (sayfa 323) para piyasasındaki para-sermaye, fiilen, kendi özgül kullanımına kayıtsız bir biçimde bulunur ve her özel alanın üretim gereksinmelerinin gerektirdiği şekilde, çeşitli alanlar arasında, kapitalist sınıf arasında ortak bir öğe olarak dağıtılır. Ayrıca, geniş-ölçekli sanayiin gelişmesiyle, para-sermaye piyasada bulunduğu sürece, herhangi bir kapitalist, piyasadaki sermayenin şu ya da bu kadar kısmına sahip bulunan bir kimse tarafından temsil edilmez, fiili üretimden büsbütün farklı bir bankerler topluluğunun, yani toplumsal sermayenin temsilcilerinin denetimi altındaki, yoğunlaşmış, örgütlenmiş bir kitle niteliğine bürünür. Böylece talep bakımından, borç verilebilir sermaye bütünüyle bir sınıf ile karşı karşıya bulunduğu halde arz alanında, kitle haline gelen şey, borç verilebilir sermayenin kendisidir.
      Genel kâr oranının, büyüklüğü dalgalansa bile, borç alanların karşısına, hepsi için aynı şekilde değiştiği için, daima belli ve sabit bir öğe olarak çıkan, belirli faiz oranının yanında puslu ve sisli görünmesinin nedenlerinden bazıları işte bunlardır. Tıpkı, paranın değerindeki değişmelerin, onun bütün metalar karşısında aynı değere sahip olmasına engel olmaması; tıpkı metaların piyasa-fiyatlarındaki günlük dalgalanmaların, bunların günü gününe gazetelerde bildirilmelerine engel olmaması gibi, faiz oranı da tıpkı onlar gibi düzenli şekilde "paranın fiyatı" olarak bildirilir. Bunun böyle olmasının nedeni, sermayenin kendisinin burada para-biçiminde bir meta olarak arzedilmesidir. Fiyatının saptanması ise, böylece, öteki bütün metalarda olduğu gibi, onun da piyasa-fiyatının saptanmasıdır. Faiz oranı, bu nedenle, daima genel faiz oranı olarak, şu kadar para için şu kadar para şeklinde, belirli bir miktar olarak görünür. Öte yandan kâr oranı, aynı alan içersindeki fiyatı aynı olan metalar için bile farklı sermayelerin aynı metaı, ürettikleri farklı koşullara bağlı olarak değişebilir, çünkü, bireysel bir sermayenin kâr oranı, metaın piyasa-fiyatı ile belirlenmeyip, daha çok, piyasa-fiyatı ile maliyet-fiyatı arasındaki farkla belirlenir. Ve bu farklı kâr oranları -önce aynı alan içersinde ve sonra farklı alanlar arasında- ancak sürekli dalgalanmalar yoluyla bir dengeye ulaşabilirler.



      (Daha sonra işlenmek üzere not.) Kredinin özgül bir biçimi: Bilindiği gibi, para, satınalma aracı yerine ödeme aracı olarak hizmet ettiğinde, meta elden çıkartılır, ama değeri ancak daha sonra gerçekleşir. Eğer ödeme ancak tekrar satıldıktan sonra yapılacak olursa, bu satış, satın almanın bir sonucu olarak görünmez; daha çok, bu satış yolu iledir ki, satınalma gerçekleşmiş olur. Başka bir deyişle, satış, satınalmanın aracı olur. İkinci olarak: borç senetleri, poliçeler, vb., alacaklı için ödeme araçları olurlar. Üçüncü olarak, borç senetlerinin birbiriyle değiştirilmesi paranın yerini tutar. (sayfa 324)


YİRMİÜÇÜNCÜ BÖLÜM
FAİZ VE GİRİŞİM KÂRI


      FAİZ, bundan önceki iki bölümde görmüş olduğumuz gibi, kökeni bakımından, faal kapitalistin, sanayicinin ya da tüccarın, kendi sermayesi yerine borç alınan sermayeyi kullandığında, para-sermaye sahibine ve onu ödünç verene ödemek zorunda olduğu kârın, yani artı-değerin yalnızca bir parçası gibi görünür, ve kökeninde, onun bir parçası olduğu gibi, gerçekte onun bir parçası olarak da kalır. Kapitalist eğer yalnız kendi sermayesini kullanıyorsa, bôyle bir kâr bölüşümü olmaz, kârın hepsi onun olur. Gerçekten de, sermaye sahipleri bunu kendi yeniden-üretim sürecinde kullandıkları sürece, faiz oranının belirlenmesinde rekabet halinde değillerdir. Bu bile, tek başına, faiz kategorisinin -bir faiz oranı belirlenmeksizin varlığı olanaksız olan bu kategorinin- sanayi sermayesinin sermaye olarak hareketlerine yabancı bir şey olduğunu göstermektedir.
      "The rate of interest may be defined to be that proportional sum which the lender is content to receive, and the borrower to pay, annually, or for any longer or shorter period for use of a certain amount of rnoneyed capital... When tlıe owner of a capital employs it actively in reproduction, he does not come under tlıe head of tlıose capitalists, the (sayfa 325) proportion of whom, to the number of borrowers, determines the rate of interest."[
9*] (Th. Tooke, History of Prices, London 1838, II, pp. 355-56.) Gerçekten de, kârın bir kısmını faize dönüştüren, genellikle faiz kategorisini yaratan şey, kapitalistlerin kendi aralarında böylece, para-kapitalistler ve sanayi kapitalistleri diye ikiye ayrılmaları olduğu gibi, faiz oranını yaratan şey de işte bu iki tür kapitalist arasındaki rekabetten başka bir şey değildir.
      Sermaye yeniden-üretim sürecinde işlev yaptığı sürece, -bu sermayenin sanayici kapitaliste ait olduğunu ve onu borç verene geri vermek zorunda olmadığını kabul etsek bile- kapitalist, özel bir birey olarak, bu sermayenin kendisi üzerinde değil, ancak gelir olarak harcayabileceği kâr üzerinde tasarrufta bulunur. Sermayesi, sermaye olarak işlev yaptığı sürece, yeniden-üretim sürecine aittir, bu sürece bağlanmış durumdadır. O, gerçekten de bu sermayenin sahibidir, ama bu sahiplik, ona, bunu emeğin sömürüsü için sermaye olarak kullandığı sürece başka bir şekilde tasarrufta bulunabilme olanağını vermez. Aynı şey, para-kapitalist için de doğrudur. Sermayesi borç verildiği ve böylece para-sermaye olarak hizmet ettiği sürece, kendisine bir faiz, kârın bir kısmını getirir , ama o, ana para üzerinde tasarrufta bulunamaz. Bu durum, sermayesini, diyelim bir yıl ya da daha uzun bir süre için borç verdiği ve kararlaştırılan tarihlerde ana parası kendisine dönmeksizin faiz aldığı zaman açıkça belli olur. Ne var ki, ana paranın geri dönüşü bile, burada bir şey değiştirmez. Sermayesi geri dönmüş olsa bile, bu para kendisi için sermaye olarak -burada para-sermaye olarak- işlev yaptığı sürece, daima o bunu tekrar borç vermek durumundadır. Bu parayı kendi elinde tuttuğu sürece, ona ne faiz getirir ne de sermaye olarak iş görür; ve ona faiz getirdiği, sermaye olarak iş gördüğü sürece de onun elinde bulunmaz. Sermayeyi her zaman için borç verebilme olanağı işte buradan gelir. Tooke'nin Bosanquet'ye yönelttiği aşağıdaki görüşler işte bunun için baştan sona yanlıştır. Önce Bosanquet'den şu aktarmayı (Metallic, Paper and Credit Currency, London 1842, s. 73) yapıyor: "Faiz oranı %1'e düşecek olsa, borç alınan sermaye neredeyse sahip bulunulan sermaye ile bir görülebilir." Tooke buna şu kenar notunu ekliyor: "Bu ya da daha düşük bir oran ile borç alınan sermayenin, sahip bulunulan sermaye ile neredeyse bir tutulması iddiası, öylesine garip bir iddiadır ki, böylesine zeki ve konu üzerinde yer yer böylesine derin bilgi sahibi bir yazardan gelmemiş olsaydı, ciddiye almaya bile değmezdi. Varsayım gereği, geriye ödemenin zorunlu bir koşul olduğunu görmemezlikten mi geldi, yoksa bunun pek önemli olmadığını mı düşünüyor?" (Th. Tooke, An Inquiry into the Currency Principle, 2nd ed., London 1844, s. 80.) Faiz = 0 (sayfa 326) olacak olsa, borç sermaye ile çalışan sanayi kapitalisti, kendi sermayesini kullanan kapitalist ile aynı durumda olur. Her ikisi de, aynı ortalama kârı cebe indirirler ve, ister borç alınmış olsun ister olmasın, sermaye, ancak kâr ürettiği sürece sermaye olarak hizmet eder. Geriye ödeme koşulu hiç bir şeyi değiştirmez. Faiz oranı ne kadar sıfıra yaklaşırsa, diyelim %1'e düşerse, borç alınan sermaye, sahip olunan sermaye ile aynı duruma o kadar yaklaşmış olur. Para-sermaye, para-sermaye olarak varolduğu sürece daima o günkü faiz oranı üzerinden, diyelim %1 üzerinden ve daima aynı sanayi ve ticari kapitalistler sınıfına borç verilmek zorundadır. Bunlar, kapitalist olarak işlev yaptıkları sürece, borç alınan sermaye ile iş yapanla, kendi sermayesi ile iş yapan arasındaki tek fark, bunlardan ilkinin faiz ödemek zorunda olduğu halde ikincisinin böyle bir zorunluluğunun bulunmamasıdır; bir tanesi bütün kârın, k'yi, ötekisi ise, k - f'yi, kâr eksi faizi cebe indirir. Faiz sıfıra ne denli yaklaşırsa, k - f, k'ye o kadar yaklaşır ve şu halde bu iki sermaye, aynı tutulabilir hale gelir. Bir tanesi, sermayeyi geri vermek ve yeni baştan borç almak zorundadır; diğeri ise, sermaye olarak işlev yapacaksa, sermayesini tekrar tekrar üretim sürecine yatırması gerekir, ve bu durumda da onu, bu süreçten bağımsız, istediği gibi kullanamaz. Bu ikisi arasında geriye kalan tek açık fark ise, birisinin sermayesinin sahibi olması, diğerinin ise olmamasıdır.
      Şimdi ortaya çıkan soru şudur: Kârın, net kâr ve faiz şeklindeki bu tamamen nicel bölünmesi, nasıl oluyor da, nitel bir bölünme halini alıyor? Diğer bir deyişle, nasıl oluyor da, borç değil de yalnızca kendi sermayesini kullanan bir kapitalist, brüt kârının bir kısmını, özgül faiz kategorisi altında sınıflandırıyor ve bunu böylece ayrı olarak hesaplıyor? Ve ayrıca, borç alınmış olsun ya da olmasın her sermaye, faiz getiren sermaye olarak, nasıl oluyor da kendisinden net kâr getiren sermaye olarak ayrılıyor?
      Anlaşıldığına göre, kârın her raslansal nitel bölünmesi, bu şekilde nitel bir bölünme halini almıyor. Örneğin, bazı sanayi kapitalistleri biraraya gelip bir iş kuruyorlar ve sonra kârı, aralarında yasal bir anlaşma uyarınca bölüşüyorlar. Diğerleri ise, herbiri, ortağı olmaksızın kendi işini yapıyor. Bu sonuncular kârlarını iki başlık altında, bir kısmı bireysel kâr, diğer kısmı varolmayan ortaklar için şirket kârı olarak hesaplıyorlar. Bu durumda, nicel bölünme demek ki, nitel bir bölünme halini almıyor. Bu, mülkiyetin raslansal olarak birkaç tüzel kişiye ait bulunması halinde olur. Durum böyle değilse böyle bir şey sözkonusu değildir.
      Bu soruyu yanıtlamak için bizim, faizin oluşumunda, fiili çıkış noktası üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor; yani para-kapitalist ile sanayi kapitalistinin birbirlerinin karşısına yalnızca yasal yönden farklı kişiler olarak değil, yeniden-üretim sürecinde büsbütün farklı roller oynayan kimseler, ya da ellerinde,aynı sermayenin gerçekten iki yönlü ve tamamen farklı hareketler yaptığı kişiler olarak çıktıkları varsayımından (sayfa 327) hareket etmemiz gerekiyor. Bunlardan birisi sermayeyi yalnızca borç veriyor, diğeri ise onu üretken olarak kullanıyor.
      Borç sermaye ile çalışan üretken kapitalist için, brüt kâr, iki kısma bölünür: borç verene ödemek zorunda olduğu faiz ile, kârdan kendi payına düşen ve faizin üzerinde kalan fazlalık. Eğer, genel kâr oranı veri ise, bu ikinci kısım faiz oranı ile, eğer faiz oranı veri ise, genel kâr oranı ile belirlenir. Ve ayrıca, brüt kâr, toplam kârın fiili değeri, her özel durumda ortalama kârdan ne kadar saparsa sapsın, faal kapitaliste ait olan kısım, faiz ile belirlenir, çünkü bu (özel yasal sözleşmeler bir yana bırakılırsa) genel faiz oranı ile saptanmış olup, üretim süreci başlamadan önce, dolayısıyla, sürecin sonucu olan brüt kâr elde edilmeden önce verilmiş varsayılır. Görmüş olduğumuz gibi, sermayenin gerçek özgül ürünü artı-değerdir ya da daha doğrusu kârdır. Ama borç verilen sermaye ile çalışan kapitalist için bu, kâr değil, kâr, eksi, faiz, kârın faiz ödendikten sonra kendisine kalan kısmıdır. Bu nedenle kârın bu kısmı ona zorunlu olarak, faal olduğu sürece sermayenin bir ürünü olarak görünür; ve bu, onu ilgilendirdiği kadarıyla böyledir de, çünkü, o sermayeyi, ancak faal bir sermaye olarak temsil eder. Sermaye işlev yaptığı sürece o, bu sermayenin kişileşmiş şeklidir, ve sermaye, sanayi ya da ticarete kârlı biçimde yatırıldığı sürece işlev yapar; bu gibi işlevler bu sermaye ile ilgili sanayi kolunun öngördüğü biçimde ve bir girişimci aracılığı ile yerine getirilir. Brüt kârdan, parayı borç verene ödemek zorunda olduğu faizden ayrı ve farklı olarak, kârdan onun hissesine düşen kısım zorunlu olarak, sanayi ya da ticari kâr biçimini, ya da bunların her ikisini de kapsayan Almanca bir terimle, Unternehmergewinn (girişim kârı) biçimini alır. Brüt kâr eğer ortalama kâra eşit olursa, girişim kârının büyüklüğü yalnızca faiz oranı ile belirlenir. Brüt kâr eğer ortalama kârdan saparsa, bunun ortalama kârdan farkı (her ikisinden de faiz düşüldükten sonra), ister özel bir alandaki kâr oranının genel kâr oranından, ister belirli bir alanda bireysel bir kapitalistin elde ettiği kârın bu alandaki ortalama kârdan gösterdiği sapma şeklinde olsun, geçici bir süre için bir sapmaya yolaçan bütün koşullar tarafından belirlenir. Bununla birlikte, görmüş olduğumuz gibi, üretim sürecinin kendi içersinde kâr oranı yalnızca artı-değere bağlı olmayıp ayrıca, üretim araçlarının satınalma fiyatları, ortalamadan daha üretken olan yöntemler, değişmeyen sermayeden sağlanan tasarruflar, vb., gibi birçok başka koşullara da bağlıdır. Ve üretim-fiyatlarının dışında bir de bazı özel durumlara, her alışveriş işleminde kapitalistin gösterdiği kurnazlık ve çabanın derecesine, üretim-fiyatlarının ne ölçüde üzerinde ya da altında satın aldığına ya da sattığına ve böylece dolaşım sürecindeki toplam artı-değerin ne kadar büyük ya da küçük kısmına elkoyduğuna bağlıdır. Her ne olursa olsun, brüt kârın nicel bölünümü burada nitel bir bölünüme dönüşür ve nicel bölünümün kendisi, bölünecek olan şeye, faal, kapitalistin sermayesini işletme tarzına, işlev yapan bir kapitalist olarak, yani faal kapitalist olarak işlevlerinin (sayfa 328) sonucunda sermayenin kendisine sağladığı brüt kâra bağlı olduğu için, bu daha da fazla böyle olur. İşlev yapmakta olan kapitalistin, burada, sermayenin sahibi olmadığı kabul edilmiştir. Onun bakımından sermayenin sahipliğini, para-kapitalisti, borç veren kimse temsil eder. Bu nedenle, para-kapitaliste ödediği faiz, brüt kârdan, sermayenin mülkiyetine bu niteliğiyle ödenmesi gerekli kısım olarak görünür. Kârdan faal kapitaliste düşen kısım bundan farklı olarak, şimdi, yeniden-üretim sürecinde sırf bu sermaye ile yerine getirdiği işlem ya da işlevlerden, yani özellikle sanayi ya da ticarette, girişimci olarak yaptığı işlevlerden doğan girişim kârı olarak görünür. Onun bakımından faiz, bu yüzden ona, sahip bulunulan sermayenin, "çalışmadığı", işlev yapmadığı için sermayenin yeniden-üretiminden soyutlanmış sermayenin ürünü olarak görünür; girişim kârı ise ona, sırf bu sermaye ile yerine getirdiği işlevlerin ürünü olarak, sermayenin hareket ve faaliyetinin, ona, üretim sürecine katılmayan para-kapitalistin hareketsizliği karşısında kendi hareketliliği olarak görünen bir faaliyetin bir ürünü olarak görünür. Brüt kârın iki kısmı arasındaki bu nitel ayrım, faizin, bizzat sermayenin, üretim süreciyle bir ilişkisi bulunmayan bir sermaye mülkiyetinin bir ürünü, girişim kârının ise, faal sermayenin, üretim sürecinde işlev yapan sermayenin ve dolayısıyla, sermayeyi kullananın yeniden-üretim sürecinde oynadığı faal rolün bir ürünü olduğu şeklindeki bu ayrım, hiç bir zaman, bir yanda para-kapitalistin, öte yanda sanayi kapitalistinin sırf öznel bir düşüncesi değildir. Bu, nesnel bir olguya dayanır; çünkü faiz, para-kapitaliste, sermayenin sırf sahibi olan kimseye, şu halde, sermayenin mülkiyetini ancak üretim sürecinden önce ve o süreç dışında temsil eden borç verene gittiği halde, girişim kârı yalnız sermayenin sahibi olmayan faal kapitaliste gider.
      Brüt kârın, her ikisi de aynı sermaye ve dolayısıyla bu sermayenin ürettiği kâr üzerinden farklı yasal haklara sahip iki ayrı kimse arasında sırf nicel bölüşümü böylece, hem borç alınan sermaye ile iş gördüğü sürece sanayi kapitalisti için ve hem de, sermayesini bizzat kendisi kullanmadığı sürece para-kapitalist için nitel bir bölünüm halini alır. Kârın bir kısmı şimdi bir biçim içersindeki sermayeden bu haliyle gelen bir ürün olarak, faiz olarak görünür; diğer kısmı, sermayenin özgül bir ürünü olarak, karşıt bir biçim içersinde, ve dolayısıyla girişim kârı olarak görünür. Birisi, sırf sermaye ile iş görmenin bir ürünü, faaliyet halindeki sermayenin ya da faal kapitalist tarafından yerine getirilen işlevlerin bir ürünü olarak görünür. Ve brüt kârın iki kısmının birbirleri karşısında, sanki temelden farklı iki kaynaktan geliyorlarmış gibi böylece katılaşmaları ve bağımsızlaşmaları, şimdi tüm kapitalist sınıf ve toplam sermaye için kesin ve sağlam bir şekil alır. Ve öyle ki, faal kapitalistin kullandığı sermayenin borç alınmış olup olmamasının, para-kapitaliste ait sermayenin kendisi tarafından kullanılıp kullanılmamasının bir önemi kalmaz. Her sermayenin kârı ve dolayısıyla sermayelerin eşitlenmesi yoluyla saptanan ortalama kâr, nitelik bakımından farklı, karşılıklı olarak bağımsız ve (sayfa 329) kendi başına bireyselleşmiş iki kısma bölünmüş ya da ayrılmıştır: faiz ve girişim kârı; ve bunların her ikisi de ayrı yasalar ile belirlenmişlerdir. Kendi sermayesi ile çalışan kapitalist de, borç alınan sermaye ile iş gören kapitalist gibi, brüt kârını, sermayenin sahibi ve kendi kendisine borç veren olarak faize, ve, işlevini yerine getiren faal bir kapitalist olarak kendisine düşen girişim kârına ayırır. Bu bölünme bakımından demek ki, nitel bir bölünme olması nedeniyle, kapitalistin gerçekten bir başkasıyla bölüşmek zorunda olup olmamasının bir önemi yoktur. Sermayeyi kullanan, kendi sermayesi ile iş görürken bile, iki kişiliğe bölünür: sermayenin sahibi ve sermayenin kullanıcısı; sermayesinin getirdiği kâr kategorileri bakımından kendi sermayesi de gene, sermaye-mülkiyete, üretim süreci dışında bulunan ve kendi kendisine faiz getiren sermayeye ve, üretim süreci içersinde bulunan ve işlevi sonucu girişim kârı getiren sermayeye bölünür.
      Bu nedenle faiz artık, sanayici kapitalistin bir başkasına ait sermaye ile iş görürken zaman zaman ortaya çıkan ve üretim için bir önem taşımayan brüt kârın bir bölünmesi olarak görünmeyecek biçimde iyice yerleşmiş oluyor. Sanayi kapitalistinin kârı, kendisine ait sermaye ile çalıştığı zaman bile, faiz ve girişim kârına bölünür. Sırf nicel bir bölünme, böylece nitel bir bölünme halini alır. Bu dönüşme, sanayici kapitalistin, kendisine ait sermaye ile çalışıp çalışmaması gibi raslantıya bağlı bir duruma bağlı olmayarak meydana gelir. Burada sözkonusu olan, yalnız, kârdan, farklı kimselere ayrılan farklı paylar değil, sermaye ile ilişkisi farklı olan, şu halde, sermayenin farklı yönleriyle ilişkisi bulunan iki farklı kâr kategorisidir.
      Şimdi, brüt kârın faize ve girişim kârına bu bölünmesi nitel bir bölünme halini alınca, bunun, toplam sermaye ve tüm kapitalistler sınıfı için, niçin nitel bir bölünme niteliğini aldığının nedenlerini bulup çıkartmak kolaydır.
      Birinci olarak
bu, sanayici kapitalistlerin çoğunluğu farklı sayısal oranlarda olsa bile, hem kendi sermayeleri ve hem de borç alınan sermayeler ile iş görmeleri ve değişik zamanlarda, kendi sermayeleri ile borç alınan sermaye arasındaki oranın değişmesi gibi, basit bir görgücül durumdan ileri geliyor.
      İkinci olarak,
brüt kârın bir kısmının faiz biçimine dönüşmesi, onun diğer kısmını girişim kârına çevirir. Bu kâr gerçekte, brüt kârın faizden sonra kalan fazla kısmının, faiz bağımsız bir kategori olarak varlık kazanır kazanmaz aldığı karşıt biçimden başka bir şey değildir. Brüt kârın nasıl olup da faiz ve girişim kârı olarak farklılaştığı sorunu konusundaki bütün tahliller, sonunda, nasıl olup da brüt kârın bir kısmının genel olarak faiz şeklinde katılaşıp bağımsızlık kazandığının araştırılması halini alır. Ne var ki, tarih içersinde, faiz getiren sermaye, bütünleşmiş geleneksel bir biçim olarak ve şu halde, faiz de sermayenin ürettiği artı-değerin bütünleşmiş bir alt-bölümü olarak, kapitalist üretim tarzından ve (sayfa 330) beraberinde getirdiği sermaye ve kâr kavramlarından çok daha önce varolmuştur. İşte bu nedenle halkın kafasında para-sermaye ya da faiz getiren sermaye, hâlâ, sermaye deyince, onun par excellence [En üstün, en yetkin. -ç.] şekli olarak yaşamaktadır. Öte yandan, Massie'nin zamanına kadar egemen olan, karşılığında faiz ödenen şeyin para olarak para olduğu şeklindeki düşüncenin nedeni de işte budur. Borç verilen sermayenin, ister fiilen sermaye olarak kullanılsın ister kullanılmasın -sırf tüketim için borç alındığı zaman bile- faiz getirmesi olgusu, bu sermaye biçiminin bağımsız olarak varolduğu düşüncesine güç kazandırır. Kapitalist üretim tarzının başlangıç dönemi boyunca, faizin kâr karşısında ve faiz getiren sermayenin sanayi sermayesi karşısında sahip bulunduğu bağımsızlığın en iyi kanıtı, faizin, brüt kârın yalnızca bir kısmı olduğu gerçeğinin, ancak 18. yüzyılın ortalarında (önce Massie[10*] ve ondan sonra Hume[11*] tarafından) keşfedilmesi, ve böyle bir buluşa genel bir gereksinme duyulmuş olmasıdır.
      Üçüncü olarak,
sanayici kapitalistin, kendisine ait ya da borç alınan sermaye ile iş görmesi, para-kapitalistler sınıfının onun karşısına, özel türde kapitalistler, para-sermayenin özel türde bir sermaye, ve faizin, bu tür sermayeye özgü bağımsız bir artı-değer biçimi olarak çıkması olgusunu hiç bir şekilde değiştirmez.
      Nitel
deyişle, faiz, sırf sermaye sahipliğiyle sağlanan artı-değerdir; bu artı-değeri, sermaye sahibi, yeniden-üretim sürecinin dışında kalmış olsa bile, sermaye, sermaye olarak sağlamıştır. Demek ki, faiz, sermayenin, kendi süreci dışında gerçekleştirdiği artı-değerdir.
      Nicel
deyişle, kârın faizi teşkil eden kısmı, sermaye olarak sanayi ya da ticaret sermayesi ile değil, para-sermaye ile ilişkili görünmektedir, ve artı-değerin bu kısmının oranı, faiz oranı, bu ilişkiyi güçlendirmektedir. Çünkü, her şeyden önce, faiz oranı, genel kâr oranına bağlı olduğu halde, bağımsız olarak belirlenir; sonra, faiz oranı, metaların piyasa-fiyatı gibi, kavranılması güç kâr oranının tersine, sabit, tekbiçimli, somut ve ne kadar değişirse değişsin daima belli bir bağıntı içersinde görünür. Bütün sermaye, sanayi kapitalistlerinin elinde olsaydı, faiz ve faiz oranı diye bir şey olmazdı. Brüt kârın nicel bölünümünün aldığı bağımsız biçim, nitel bir bölünüm yaratıyor. Sanayi kapitalisti kendisini, para-kapitalist ile karşılaştıracak olsa, onu karşısındakinden ayırdeden şey, yalnız elde ettiği girişim kârı, brüt kârın, ortalama faizi -bu ortalama faiz, faiz oranı sayesinde belli bir görgücül büyüklük gibi görünür- aşan fazlalığı olurdu. Yok eğer kendisini, borç aldığı sermaye ile değil kendi sermayesi ile çalışan kapitalist ile karşılaştıracak olsa, bu kapitalist ondan yalnızca, bir (sayfa 331) başkasına faiz ödeyecek yerde, faizi cebe indiren bir para-kapitalist olması bakımından ayrılırdı. Brüt kârın faizden farklı olan kısmı, ona, her iki durumda da girişim kârı olarak, ve faizin kendisi de, sermayenin, üretken biçimde kullanılmamış olsa bile, sermaye olarak getirdiği artı-değer olarak görünürdü.
      Bu, bireysel kapitalist için pratik anlamda doğrudur. Bireysel kapitalist, sermayesinden, ya faiz getiren sermaye şeklinde ödünç vererek, ister sermayesi başlangıçta para-sermaye biçiminde olsun ister henüz para-sermayeye çevrilecek halde bulunsun, ya da üretken sermaye gibi kullanıp değerini genişleterek yararlanmak üzere bir seçim yapma olanağına sahiptir. Ama bunu, bazı vülger İktisatçıların yaptıkları gibi toplumun toplam sermayesine uygulamak, ve hele, kârın nedeni olarak gösterecek kadar ileriye gitmek haliyle mantıksızlık olur. Para şeklindeki nispeten küçük bir kısım dışında kalan ve, toplam sermayeyi oluşturan üretim araçlarını satın alacak ve bunlardan yararlanacak kimseler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri, hiç kuşkusuz düpedüz saçmalıktır. Hele, sermayenin, herhangi bir üretken işlevi yerine getirmeksizin, yani faizin ancak bir kısmını teşkil ettiği artı-değeri yaratmaksızın, kapitalist üretim temeli üzerinde faiz sağlayabileceğini; kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim olmaksızın da yoluna devam edebileceğini düşünmek daha da büyük saçmalık olur. Eğer kapitalistlerin çok büyük bir kısmı, sermayelerini para-sermayeye çevirecek olsaydı, para-sermayede korkunç bir değer kaybı, faiz oranında müthiş bir düşme olur, pek çoğu hemen, faizle yaşamlarını sürdüremeyecek hale gelir ve tekrar sanayi kapitalisti haline gelmek zorunda kalırlardı. Ama, yineliyoruz, bu ancak bireysel kapitalist için sözkonusudur. İşte bunun için, bireysel kapitalist, kendi sermayesi ile iş görürken bile, ortalama kârının, ortalama faize eşit olan kısmını zorunlu olarak, sermayesinin sermaye olarak, üretim sürecinden ayrı ve bağımsız bir ürünü olarak görür; ve brüt kârın, faiz şeklinde bağımsızlaşmış bu kısmından farklı olarak, arta kalan kısmını, girişim kârı sayar.
      Dördüncü olarak,
[elyazmasında bir boşluk].
      Böylece görmüş oluyoruz ki, kârın, borç alınan sermayenin sahibine, işlev yapmakta olan kapitalist tarafından ödenmesi gerekli kısmı, borç alınmış olsun olmasın bütün sermayelerin sermaye olarak, faiz adı altında sağlamış oldukları bir kısım kâr için bağımsız bir biçime dönüşmüş oluyor. Bu kısmın büyüklüğü, ortalama faiz oranına bağlıdır. Bunun kökeni hâlâ kendisini, işlev yapmakta olan kapitalistin, sermayesinin sahibi olduğu zaman, bu faiz oranının belirlenmesinde rakip durumunda -hiç değilse faal rakip durumunda- bulunmaması olgusunda ortaya koyar. Kârın, kâr üzerinde farklı yasal hakları olan iki kişi arasında bu tamamen nicel bölünümü, sermaye ile kârın kendi öz niteliklerinden doğarmış gibi görünen nitel bir bölünme halini alıyor. Çünkü, daha önce de görmüş olduğumuz gibi, kârın bir kısmı, her zaman ve her yerde, faiz (sayfa 332) biçimine girer girmez, ortalama kâr ile faiz arasındaki fark ya da kârın faizin üzerinde kalan kısmı, faize zıt bir biçime – girişim kârı biçimine giriyor. Bu iki biçim, faiz ve girişim kârı, ancak zıt biçimler olarak varolurlar. Öyleyse, yalnızca farklı kategoriler, başlıklar ya da adlar altına konulan kısımları olarak bunların artı-değerle değil, daha çok birbirleriyle bir bağıntıları vardır. Sırf kârın bir kısmı faize dönüştüğü içindir ki, diğer kısım girişim kârı olarak görünür.
      Biz burada kâr dediğimiz zaman daima ortalama kârı anlatmak istiyoruz, çünkü, ister bireysel kârlarda, ister farklı alanlardaki kârlarda olsun, görülen değişiklikler, öyleyse, rekabet savaşımı ile, ortalama kârın ya da artı-değerin dağılımını etkileyen diğer durumlardan doğan değişiklikler, bu incelemede bizi ilgilendirmemektedir. Bu, genellikle bütün bu inceleme için geçerlidir.
      Demek ki faiz, sermaye sahipliğinin, ister yeniden-üretim sürecinin dışında kalan borç verene, ister sermayesini üretken bir biçimde kullanan sermaye sahibine olsun, bu sermaye sahipliği niteliği ile sağladığı, Ramsay'ın verdiği adla, net kârdır. Ne var ki sermaye bu ikinci durumdaki sahibine de bu net kârı, üretken kapitalist olduğu için değil, para- kapitalist, kendi sermayesini faiz getiren sermaye şeklinde, faal kapitalist niteliğiyle kendisine borç veren bir kimse olduğu için sağlar. Paranın ve genel olarak değerin sermayeye çevrilmesi nasıl kapitalist üretimin devamlı bir sonucu ise, sermaye olarak varlığı da gene onun devamlı önkoşuludur. Üretim araçlarına dönüşebilme olanağıyla, para olarak karşılığı ödenmeyen emeğe kumanda eder ve böylece, metaların üretim ve dolaşım süreçlerini, sahibi için artı-değer üretimine çevirir. Bu nedenle faiz, genellikle değerin -onun genel toplumsal biçiminde maddeleşen emeğin-, fiili üretim sürecinde üretim araçlarının biçimine giren değerin, canlı emek-gücünün karşısına bağımsız bir güç olarak çıkması ve karşılığı ödenmeyen emeğe elkoymasının bir aracı olması olgusunun bir ifadesidir; ve değerin böyle bir güç olmasının nedeni de, emekçinin karşısında, bir başkasının malı olarak yeralmasıdır. Ama öte yandan, ücretli emek karşısındaki bu zıt durum, faiz biçiminde yokolur; çünkü, faiz getiren sermayenin, faiz getiren sermaye olarak karşıtı, ücretli emek değil, üretken sermayedir. Borç veren kapitalist, borç veren kapitalist olarak, yeniden-üretim sürecinde, fiili işlevini yerine getiren kapitalistin karşısına, kapitalist üretim altında, üretim araçlarından tamamen yoksun hale getirilmiş ücretli emekçi olarak çıkmaz. Faiz getiren sermaye, işlev olarak sermayeden farklı ve ayrı, mülkiyet olarak sermayedir. Ne var ki sermaye, işlevini yerine getirmediği sürece emekçiyi sömürmez ve emekle bir zıtlık içersine girmez.
      Öte yandan, girişim kârı, ücretli emek ile zıt bir ilişki içersinde olmayıp, yalnız faizle zıtlık içersindedir.
      Birincisi,
ortalama kâr veri kabul edilirse, girişim kârı oranı, ücretlerle değil, faiz oranı ile belirlenir. Faiz oranı ile ters orantılı olarak (sayfa 333) yüksektir ya da düşüktür.[72]
      İkincisi,
işlev yapan kapitalistin, girişim kârı üzerindeki hakkı, dolayısıyla girişim kârının kendisi, sermaye üzerindeki sahipliğinden değil, sermayenin yalnızca durgun bir mülkiyet halinde olduğu belirli bir biçiminden farklı olarak, sermayenin işlevinden doğar. Kapitalistin, borç alınan sermaye ile iş yaptığı ve bu yüzden de faiz ile girişim kârının farklı kimselere gittiği durumlarda, bu, hemen göze çarpan bir zıtlık halinde kendisini ortaya koyar. Girişim kârı, sermayenin, yeniden-üretim sürecindeki işlevinden, şu halde, işlev yapan kapitalistin, sanayi ve ticaret sermayesinin bu işlevlerini yerine getirmesini sağlayan işlem ve hareketlerinin bir sonucu olarak doğar. Ama, işlev yapan sermayeyi temsil etmek, faiz getiren sermayeyi temsil etmek gibi, eli-kolu bağlı oturmakla olmaz. Kapitalist üretimde, kapitalist, üretim ve dolaşım süreçlerini yönetir. Üretken emeğin sömürülmesi, ister bizzat kendisi, ister onun adına bir başkası onu sömürmüş olsun, bir çaba harcamayı gerektirir. Bu nedenle, girişim kârı ona, faizden farklı, sermayenin sahipliğinden bağımsız olarak, daha çok, mülksüz bir kimse – bir emekçi olarak işlevinin bir sonucu gibi görünür.
      İşte bu nedenle, onda, zorunlu olarak, elde ettiği girişim kârının, ücretli emeği zıt düşen bir şey olmaktan çok uzak, başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğiyle bir ilişkisi olmayan, emeğin denetim ve yönetimiyle ilgili, ve sıradan bir işçininkinden daha yüksek bir ücret ya da ücretler olduğu konusunda bir düşünce yereder; bu ücretlerin daha yüksek olmasının nedenleri de, 1) onun yaptığı işin çok daha karmaşık olması, ve 2) bu ücretleri onun kendi kendisine ödemesidir. Kapitalist olarak işlevinin, artı-değer, yani karşılığı ödenmeyen emek yaratmak ve bunu en ekonomik koşullar altında yapmaktan ibaret bulunduğu olgusu, faizin kapitalist işlevini yerine getirmediği, sırf sermaye sahibi olduğu zaman bile kapitalistin payına düşmesi, ve buna karşılık, iş gördüğü sermayenin sahibi olmasa bile, işlev yapan kapitalistin girişim kârını pay olarak alması zıtlığı içersinde tamamen gözden kaybolur. Kârın, şu halde artı-değerin bölündüğü iki kısmının birbirine zıt biçimleri nedeniyle, o, bu her iki kısmın da, yalnızca artı-değerin kısımları olduğunu, ve bu bölünmenin, artı-değerin niteliği, kökeni ve varlık biçiminde hiç bir şeyi değiştirmediğini unutur.
      Yeniden-üretim sürecinde işlev yapan kapitalist, sermayeyi, ücretli emekçilerin karşısında bir başkasının malı olarak temsil eder, ve işlev yapan kapitalist tarafından temsil edilen para-kapitalist, emeğin sömürülmesine katılır. Yatırım yapan kapitalistin, işlevini, emekçileri kendi hesabına çalıştırmak ya da ancak işçilerin karşısında üretim araçlarının kişileşmiş şekli olarak, üretim araçlarını sermaye gibi kullanmakla (sayfa 334) yerine getirebileceği olgusu, sermayenin yeniden-üretim sürecindeki işlevi ile, yeniden-üretim süreci dışındaki yalnızca sahipliği arasındaki çelişki içersinde unutulup gitmiştir.
      Gerçekte, kârın, yani artı-değerin iki kısmının girdikleri, faiz ve girişim kârı biçimleri, bunların emekle hiç bir bağıntısını ifade etmez, çünkü, bu bağıntı yalnız emekle kâr , ya da daha doğrusu, bir toplam, bir bütün olarak artı-değer, bu iki kısmın birliği arasında vardır. Bu kârın bölünme oranı, bu bölünmeyi öngören farklı yasal haklar, kârın zaten mevcut bulunduğu varsayımına dayanır. Bu nedenle, eğer kapitalist kullandığı sermayenin sahibi ise, tüm kârı ya da artı-değeri cebe indirir. Kapitalistin bunu böyle yapmasının ya da kârın bir kısmını bir üçüncü kişiye vermek zorunda olmasının işçi için hiç bir anlamı bulunmadığı apaçıktır. Kârın, iki tür kapitalist arasında bölünme nedenleri, böylece, farkında olmadan, bölünecek kârın ve sermayenin sermaye olarak, daha sonra herhangi bir bölünme olmaksızın yeniden-üretim sürecinden sağladığı artı-değerin varlık nedenleri halini alırlar. Faiz girişim kârına ve girişim kârı da faize karşı olduğuna ve her ikisi de emeğe değil birbirine karşı zıt durumda yer aldıklarına göre, buradan, girişim kârı, artı, faizin, yani kârın, ve daha sonra da artı-değerin nereden geldikleri sorusu ortaya çıkar. Kârın bu iki kısmının, birbirine zıt tarzlarından mı! Ne var ki kâr, bu bölünme daha yapılmadan önce, böyle bir bölünmenin sözkonusu olması henüz olanaksızken üretilmiştir.
      Faiz getiren sermaye bu niteliği içersinde, ancak, borç verilen para gerçekten sermayeye çevrildiği ve bununla, faizin bir kısmını teşkil ettiği bir fazlalık üretildiği sürece kalabilir. Ama bu durum, üretim sürecinden bağımsız olarak faiz sağlamanın sermayenin organik özelliği olmasını ortadan kaldırmaz. Bunun gibi, emek-gücü de, değer üretme özelliğini, ancak, emek-sürecinde kullanıldığı ve maddeleştirildiği sürece korur, ama bu gene de onun potansiyel bir güç olarak değer yaratan bir faaliyet ve kuvvet olduğu, ve bu niteliği gereği, üretim sürecinden çıkmayıp, daha çok, bu süreçten önce varolduğu olgusuna karşı bir iddia olamaz. Emek-gücü, işte bu değer yaratma yetisi nedeniyle satın alınır. Bir kimse onu, üretken biçimde çalıştırmaksızın da, sırf kişisel amaçları için, örneğin, kişisel hizmetler, vb. için de satın alabilir. Aynı şey sermaye için de geçerlidir. Sermayeyi sermaye olarak kullanmak, dolayısıyla, onun özünde bulunan artı-değer yaratma niteliğini fiilen harekete geçirip geçirmemek, onu borç alanın bileceği bir şeydir. Onun karşılığında ödeme yaptığı şey, her iki durumda da, bir meta olarak sermayenin özünde taşıdığı potansiyel artı-değerdir.



      Şimdi girişim kârını biraz daha ayrıntılarıyla görelim.
      Kapitalist üretimde, sermayenin kendisine özgü toplumsal niteliği (sayfa 335) -başkalarına ait emek-gücüne kumanda etme niteliği- sabit hale geldiğine ve böylece faiz, bu iç bağıntı içersinde sermayenin ürettiği artı-değerin bir kısmı olarak göründüğüne göre, artı-değerin öteki kısmı -girişim kârı- zorunlu olarak, sermaye olarak sermayeden değil, farklı varlık biçimi sermaye üzerinden faiz teriminde ifadesini bulan, kendi özgül toplumsal niteliğinden ayrılmış bulunan üretim sürecinden geliyormuş gibi görünür. Oysa, sermayeden ayrılmış üretim süreci, düpedüz emek-sürecidir. Bu nedenle, sanayici kapitalist, sermaye sahibinden farklı olarak, sermaye işleten olarak değil, daha çok, sermaye ile ilişkisi bulunmayan bir görevli, ya da genellikle emek-sürecinin düpedüz bir yürütücüsü, bir işçi ve gerçek ücretli bir emekçi gibi görünür.
      Faiz bu niteliği ile, emek koşullarının varlığını, emeğe karşı toplumsal koşulları içersinde, emek karşısında ve emek üzerinde kişisel bir güce dönüşmüş bir durumda, kesenkes sermaye olarak ifade eder. Faiz, sermaye sahipliğini, başkalarının emek ürünlerinin ele geçirilmesi aracı olarak ifade eder. Ne var ki o, sermayenin bu özelliğini, üretim sürecinin dışında ona ait bulunan ve hiç bir şekilde, bu üretim sürecinin kendisinin özellikle kapitalist niteliğinin bir sonucu olmayan bir şeymiş gibi temsil eder. Faiz, bu niteliği, doğrudan emeğe karşıt bir durum olarak değil de, daha çok, emekle ilişkisi bulunmayan ve düpedüz bir kapitalistten diğerine bir ilişki olarak temsil eder. Dolayısıyla, bu, sermayenin emekle olan ilişkisinin dışında ve onunla herhangi bir bağıntısı olmayan bir niteliktir. İşte bu yüzden, faizde, sermayenin çelişkili niteliğinin bağımsız bir biçime kavuştuğu kârın bu özgül şeklinde bu iş sözü edilen çelişkinin tamamen ortadan silindiği ve soyutlandığı bir tarzda yapılmıştır. Faiz, kapitalist ile emekçi arasında değil, iki kapitalist arasındaki bir ilişkidir.
      Öte yandan, faizin bu şekli, kârın diğer kısmına, nitel bir girişim kârı biçimini ve daha sonra da yönetim ve denetim ücretleri biçimini kazandırır. Kapitalistin kapitalist olarak yerine getirmek zorunda bulunduğu ve emekçiden farklı ve onun karşısında bulunduğu için kendisine düşen özgül işlevler, düpedüz emeğe ait işlevlermiş gibi gösterilir. Kapitalist, kapitalist olarak çalıştığı için artı-değer yaratmaz, kapitalist kimliğine bakılmaksızın, sırf o da çalıştığı için artı-değer yaratır. Böyle olunca, artı-değerin bu kısmı artık artı-değer değil, onun karşıtı, harcanan bir emeğin eşdeğeridir. Sermayenin yabancılaşmış niteliği, emekle olan zıtlığı, fiili sömürü sürecinin dışında bir yere, yani faiz getiren sermayeye aktarıldığı için, bu sömürü sürecinin kendisi de, içersinde faal kapitalistin, yalnızca emekçiden farklı türde bir emek harcadığı, yalın bir emek-süreci olarak görünür. İşte böylece, sömüren emekle sömürülen emeğin her ikisi de, emek olarak, özdeş görünür. Sömüren emek de, tıpkı sömürülen emek kadar emektir. Sermayenin toplumsal biçimi faize aktarılmıştır, ama tarafsız ve ilişkisiz bir biçimde ifade edilmiş olarak. Sermayenin ekonomik işlevi, girişim kârına aktarılmıştır ama, bu işlevin özgül (sayfa 336) kapitalist niteliğinden soyutlanmış olarak.
      Kapitalistin bu durumda da, aklından, bu kitabın ikinci kısmında, ortalama kârın eşitlenmesi ile ilgili telafi nedenleri üzerine söylenen aynı şeyler geçer. Artı-değerin bölüşümüne belirleyici olarak giren bu telafi nedenleri, kapitalistin kafasında, kârın kökeninin ve (öznel) haklı gösterme nedenlerinin temeli gibi görülecek şekilde çarpıtılmıştır.
      Girişim kârını, emeğin yönetim ve denetim ücretleri olarak kabul eden ve girişim kârının faize karşıtlığından doğan anlayış, kârın bir kısmının gerçekten de ayrılabilmesi ve uygulamada da ücretler olarak ayrılmış olması ya da daha doğrusu tersine, kapitalist üretimde ücretlerin bir kısmının, kârın bütünleyici bir parçası olarak görünmesi olgusu ile daha da güç kazanmıştır. Bu kısım, Adam Smith'in doğru olarak anladığı gibi, bir yandan kârdan (faiz ve girişim kârının toplamı olarak kârdan) ve öte yandan, faiz düşüldükten sonra, hacimleri, vb., bir yönetici için özel bir maaşı haklı gösteren yeterli bir işbölümüne izin veren işkollarının yönetim giderlerinde girişim kârı olarak geriye kalan kâr parçasından tamamen bağımsız ve bütünüyle ayrılmış, katıksız biçimi içersinde kendisini gösterir.
      Denetim ve yönetim emeği, doğal olarak doğrudan üretim sürecinin bileşik toplumsal bir süreç biçimini aldığı yerlerde gereklidir, ve bağımsız üreticilerin tek başına olan emeklerinde değil.[73] Ne var ki bu, ikili bir niteliğe sahiptir.
      Bir yandan, bir çok bireyin elbirliği yaptığı her iş, zorunlu olarak, sürecin düzenlenmesini ve birliğini sağlayacak yön verici bir iradenin ve tek tek işlemlere değil de, tıpkı bir orkestra şefinde olduğu gibi işyerinin toplam faaliyetine uygulanacak görevlerin bulunmasını gerektirir. Bu, her bileşik üretim biçiminde yapılması gerekli üretken bir iştir.
      Öte yandan, -herhangi bir ticari bölümden tamamen, ayrı olarak- bu denetim işi, doğrudan üretici olan işçi ile, üretim araçlarının sahibi arasındaki karşıtlığa dayanan bütün üretim tarzları için zorunlu olarak ortaya çıkar. Bu uzlaşmaz karşıtlık ne denli büyük olursa, denetimin oynadığı rol de o denli büyük olur. Dolayısıyla, kölelik sisteminde doruk noktasına ulaşır.[74] Ne var ki bu, kapitalist üretim tarzında da vazgeçilmez bir şeydir, çünkü, buradaki üretim süreci, aynı zamanda, kapitalistin, emek-gücünü tükettiği bir süreçtir. Tıpkı despotik devletlerde, hükümet denetiminin ve her işe karışmanın, hem bütün toplulukların niteliklerinden doğan ortak faaliyetlerin yerine getirilmesini ve hem de, hükümet ile halk kitleleri arasındaki zıtlıktan doğan özel işlevleri kapsaması gibi.
      Köle sistemini karşılarında bulan eski çağ yazarlarının yapıtlarında, (sayfa 337) denetim işinin her iki yanı, pratikte olduğu gibi teoride de ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır. Tıpkı, kapitalist üretim tarzına mutlak gözüyle bakan modern iktisatçıların yapıtlarında olduğu gibi. Öte yandan, hemen bir örnekle göstereceğim gibi, modern köle sisteminin savunucuları, tıpkı ücret sistemini haklı göstermek için öteki iktisatçıların yaptıkları gibi, köleliği haklı göstermede, denetim işinden yararlanırlar.
      Cato zamanındaki villicus: "Köle ekonomisinde (familia rustica) malikanenin başında, devşiren ve harcayan, satınalan ve satan, efendisinden emirler alan, yokluğunda emir veren ve ceza kesen yönetici (villa'dan gelen villicus) bulunur. ... Yöneticinin, doğal olarak, öteki kölelerden daha çok hareket özgürlüğü vardı; Magon kitapları bunların evlenmelerine, çocuk yetiştirmelerine ve mal sahibi olmalarına izin verilmesini öğütlemekte, Cato da bunların kadın yöneticilerle evlenmelerini salık vermektedir; iyi davranışları karşılığı efendisinden özgürlüğünü sağlama umudu olan belki de yalnız bunlardı. Geri kalanların hepsi ortak bir aile oluşturuyorlardı. ... Her kölenin, yönetici de dahil, geçim gereksinmeleri belirli aralıklarla ve sabit oranda efendileri tarafından karşılanıyordu, ve bunlarla geçinmek zorundaydılar. ... Bu miktar, emeğe göre değişiyordu, ve örneğin işi öteki kölelerden daha hafif olan yöneticinin, onlardan daha az bir pay alması bu yüzdendi." (Mommsen, Römische Geschichte, 2nd ed.,1856, I, s. 809-10.).
      Aristoteles: "O gar despothz ouc en ktasqai touz doulouz, allen tw crhqaiu oulouz" ("Çünkü efendi" -kapitalist- "efendiliğini köle elde ederek değil" -ona emek-gücü satınalma gücünü veren sermaye sahipliği ile değil- "ama köleleri çalıştırmakla" -üretim sürecinde emekçi, şimdi ücretli emekçi kullanarak- "tanıtlar".) "Esti de auth h episthmh ouden mega ecousa oude semnon." ("Ama bu bilimin büyük ya da yüce hiç bir yanı yok.") "a gar ton doulon epistasqai dei poiein eceinon dei tauta epistasq ai epitattein" ("Ama kölenin yapabilme zorunda olduğu her şeyi efendi emredebilmelidir.") "Dio osoiz exousia mh autouz cacopaqein epistopoz lambanei tau - thn thn timhn, autoi de politeuontai h filosofosin." ("Efendilerin, denetim işini kendilerine dert edinmek zorunda olmadığı durumlarda, yönetici, bu onurlu görevi üstlenir ve efendiler de kendilerini devlet işlerine ya da felsefe öğrenimine verirler.") (Aristotle, De republica, Bekker edition, Kitap l, 7. )
      Aristoteles, birkaç sözcükle, politik ve ekonomik alanlardaki üstünlüğün yönetim işlevlerini de egemen güçlerin omuzlarına yüklediğini ve dolayısıyla bunların, ekonomik alanda da, emek-gücünü tüketme sanatını bilmeleri gerektiğini söylüyor. Ve ardından, bu denetim işinin, pek de önemli bir şey olmadığını, bu nedenle de, efendinin, olanak bulur bulmaz, bu cansıkıcı işin "onurunu," bir gözcüye bıraktığını ekliyor.
      Yönetim ve denetim işi -her türlü bileşik toplumsal emeğin niteliğiyle belirlenen özel bir işlev olmaktan çok, üretim araçlarının sahibi ile (sayfa 338) sırf emek-gücüne sahip bulunan insan arasındaki zıtlıkla belirlendiği sürece, ister bu emek-gücü, kölelik düzeninde olduğu gibi, emekçinin kendisinin satın alınmasıyla elde olunsun, ister emekçinin kendisi kendi emek-gücünü satsın ve böylece, üretim süreci de, sermayenin, işçinin emek-gücünü tükettiği bir süreç olarak görünsün-, doğrudan üreticilerin köleleştirilmelerinden doğan bir işlev , hemen her zaman, bu ilişkinin gerekçesi gibi gösterilmiştir. Ve sömürü, başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğine elkoyma, çoğu kez, sermaye sahibine bu emeği için haklı olarak verilmesi gerekli bir ödül gibi gösterilmiştir, ama bunu hiç kimse, Birleşik Devletler'de köle düzeninin savunuculuğunu yapan, O'Connor adlı avukatın, 19 Aralık 1859 tarihinde New-York'ta yapılan bir mitingte, "Güneye Adalet" sloganı altında yaptığından daha iyi becerememiştir. Büyük bir alkış tufanı arasında, "şimdi baylar," diyor, "zenciyi bu köle durumuna koyan şey, doğanın kendisidir. O kuvvetlidir ve çalışma gücüne sahiptir, ama, bu gücü yaratan doğa, ondan, hem yönetme yeteneğini ve hem de çalışma isteğini esirgemiştir." (alkışlar.) "Bunların her ikisi de ondan esirgenmiştir. Ve ondan bu çalışma isteğini esirgeyen doğa, bu isteği zorla yaratacak, hem kendisi ve hem de onu yönetecek efendisi için yararlı bir yaşam sürebileceği bir ortamda hizmet etmesini sağlayacak bir efendi ihsan etmiştir. ... İnanıyorum ki, zenciyi doğanın uygun gördüğü durumda bırakmak, kendisini yönetecek bir efendi vermek asla adaletsizlik değildir ... karşılık olarak onu çalışmaya zorlamak ve onu yönetmek, hem kendisi ve hem de toplum için yararlı duruma getirmek yolunda emek ve yeteneğini harcayan efendisine hakkı olan bir karşılık vermeye zorlamak, haklarından herhangi birisini elinden almak demek değildir."[12*]
      Şimdi, tıpkı köle gibi ücretli emekçinin de, kendisini işe koşacak ve yönetecek bir efendiye sahip olması gerekiyor. Ve bu efendi-köle ilişkisinin varlığı kabul edilince, ücretli emekçiyi, hem kendi ücretini ve hem de kendisini yönetme ve denetleme işi için, ya da "onu yönetmek, hem kendisi ve hem de toplum için yararlı hale getirmek yolunda emek ve yeteneğini harcayan efendisine bir karşılık olarak", denetim ücretlerini de üretmeye zorlamak çok yerinde bir şey olur. Denetim ve yönetim işi, sermaye ile emek arasındaki zıtlıktan, sermayenin emek üzerindeki egemenliğinden doğduğuna, ve bu nedenle, kapitalist üretim tarzı gibi, sınıf çelişkilerine dayanan bütün üretim tarzlarında ortak olduğuna göre, kapitalist düzen altında da, bütün bileşik toplumsal emeğin bireylere kendi özel görevleri olarak verdiği üretken işlevler ile doğrudan doğruya ve ayrılmaz bir biçimde bağlı bulunur. Feodal Fransa'daki adıyla bir epitropos[13*] ya da regisseur'ün[14*] ücreti, yapılan iş, böyle bir yöneticiye bir ücret ödemeye elveren boyutlara (sayfa 339) ulaştığı zaman, kârdan tamamen ayrılır ve vasıflı emek için ödenen ücret biçimine girer; oysa, bütün bunlara karşın, bizim sanayi kapitalistlerimiz, "kendilerini devlet işlerine vermekten ya da felsefe öğrenimi yapmaktan" pek uzaktırlar.
      Bay Ure[75] daha uzun zaman önce, "sanayi sistemimizin ruhunun" sanayici kapitalistler değil, sanayi yöneticileri olduğuna parmak basmıştı. Bir girişimin ticaretle ilgili yanları üzerinde bundan önceki kısımda gerekli olan şeyleri söylemiş bulunuyoruz.
      Kapitalist üretim tarzı, durumu, sermaye sahipliğinden tamamen ayrılmış bulunan denetim işinin kolayca sağlanabileceği bir noktaya getirmiştir. Böylece, denetim işi, kapitalistin kendisinin yapması gerekli bir iş olmaktan çıkmıştır. Bir orkestra şefinin bütün orkestranın çalgılarına sahip olması gerekmediği gibi, şef olarak, diğer müzisyenlerin "ücretleri" ile de görev bakımından herhangi bir ilgisi bulunmaz. Kooperatif fabrikalar, kapitalistin, tıpkı onun tepedeki tüneğine oturup, büyük toprak sahiplerini gereksiz bulması gibi, üretimde bir işlev sahibi kişi olarak gereksiz hale geldiğini tanıtlamış oluyor. Kapitalistin işi, sırf üretim sürecinin kapitalist niteliğinden doğmadığına, ve dolayısıyla, sermaye, sermaye olmaktan çıktığında kendiliğinden ortadan kalkmadığına göre; yalnızca başkalarının emeğini sömürme işleviyle sınırlı olmadığına göre; ve bu nedenle o, emek-sürecinin toplumsal biçiminden, ortak bir sonucun alınması için birçok kimsenin biraraya gelmesinden ve elbirliği etmesinden doğduğuna göre, tıpkı bu biçimin kapitalist kabuğunu kırar kırmaz yaptığı gibi, sermayeden bağımsız olur. Bu işin kapitalist bir iş olarak ya da kapitalistin bir işlevi olarak zorunlu olduğunu söylemek, ancak, vulgus'ın,[15*] kapitalist üretimin bağrında, kendi zıt kapitalist niteliklerinden ayrı ve arınmış olarak gelişen biçimlerini kavrayamamak anlamına gelir. Sanayi kapitalisti, para-kapitaliste göre bir işçidir ama, kapitalist anlamda bir işçidir, yani başkalarının emeğinin sömürücüsüdür. Bu iş için hak iddia ettiği ve cebe indirdiği ücret, tam, başkalarının elkonulan emek miktarına eşittir ve sömürü için gerekli çabayı gösterdiği sürece, bu emeğin sömürü derecesine doğrudan bağlıdır; ne var ki bu, böyle bir sömürünün gerektirdiği ve ılımlı bir ücret karşılığında bir yöneticiye devredebildiği çabanın derecesine bağlı değildir. Her bunalımdan sonra İngiliz fabrika bölgelerinde, eskiden kendilerine ait bulunan fabrikaları, çoğu kez alacakları olan yeni sahipleri adına düşük ücretlerle yöneten eski fabrikatörlere sık sık raslanır.[76] (sayfa 340)
      Hem ticaret ve hem de sanayi yöneticilerine ait yönetim ücretleri, emekçilere ait kooperatif fabrikalar ile hisse senetli kapitalist şirketlerde, girişim kârlarından tamamen ayrılmış durumdadır. Yönetim ücretlerinin girişim kârlarından başka zamanlardaki ayrılığı sırf raslantıya bağlı olduğu halde, burada devamlıdır. Kooperatif fabrikada, denetim işinin zıt niteliği yokolur, çünkü, yöneticinin ücreti, emekçiye karşıt durumda sermayeyi temsil edenin yerine, emekçiler tarafından ödenir. Hisse senetli şirketlerde -bunlar, kredi sistemi ile gelişmişlerdir- genellikle bu yönetim işini, ister kendilerine ait olsun, ister borç alınsın, sermaye sahipliğinden bir işlev olarak ayırma konusunda gitgide artan bir eğilim vardır. Tıpkı, burjuva toplumundaki gelişmenin, yargıçlık ve yöneticilik işlevlerinin feodal zamanlarda kendi nitelikleri olan toprak mülkiyetinden ayrılmasına tanık olması gibi. Ne var ki, bir yandan, sırf sermayenin sahibi, para-kapitalist, işlev yapan kapitalistin karşısına çıkmak zorunda olduğu halde, para-sermayenin kendisi, kredi sisteminin gelişmesiyle toplumsal bir niteliğe bürünür, bankalarda toplanarak, ilk sahipleri yerine artık buralardan borç verilir, öte yandan da, ister borç alınmış olsun ister olmasın, sermaye üzerinde herhangi bir hakkı bulunmayan bir yönetici, işlev yapan kapitaliste kapitalist olarak ait bulunan bütün gerçek işlevleri yerine getirir, ve böylece, yalnızca görev yapan yönetici kalarak, kapitalist, bir fazlalık gibi üretim sürecinde ortadan kalkar.
      İngiltere'deki kooperatif fabrikaların resmi hesaplarından[77] -tıpkı öteki işçilerin ücretleri gibi, yatırılan değişen sermayenin bir kısmını oluşturan yönetici ücretleri düşüldükten sonra- kârın, zaman zaman bunlar özel fabrikatörlerden çok daha yüksek faiz ödedikleri halde, ortalama kârdan daha yüksek olduğu görülmektedir. Bütün bu durumlarda, elde edilen daha büyük kârların kaynağı, değişmeyen sermayenin kullanımında gösterilen daha büyük tasarruf olmuştur. Ama bizi burada asıl ilgilendiren şey, ortalama kârın (= faiz + girişim kârı) kendisini burada fiilen ve göze çarpacak şekilde, yönetim ücretlerinden tamamen bağımsız bir büyüklük olarak göstermesi olgusudur. Burada kâr , ortalama kârdan daha yüksek olduğu için, girişim kârı da, normalin üzerinde idi.
      Aynı durum, hisse senetli bankalar gibi bazı hisse senetli kapitalist şirketlerde de görülmektedir. 1863'te, Union Bank of London ile diğer bankalar %15'lik yıllık temettü ödedikleri halde, London and Westminster Bank, %30'luk yıllık temettü ödemiştir. Burada, yöneticilerin ücretlerinden başka, mevduata ödenen faizler de brüt kârdan düşülmüştür. Yüksek kâr burada, ödenmiş sermayenin mevduata oranının oldukça küçük olmasıyla açıklanır. Örneğin, London and Westminster Bank'ın 1863'teki durumunda: ödenmiş sermaye = 1.000.000 £; mevduat, 14.540.275 £. Union Bank of London, 1863'te: ödenmiş sermaye, 600.000 £; mevduat, 12.384.173 £ idi. (sayfa 341)
      Girişim kârı ile denetim ya da yönetim ücretleri, faizin, kârın fazlalığı bakımından girdiği zıt biçim nedeniyle, köken olarak birbirine karıştırılmıştır. Bu karışıklık, daha sonraları, kârı karşılığı ödenmeyen emekten elde edilen artı-değer olarak değil de, kapitalistin yaptığı iş karşılığında aldığı ücret olarak göstermek için harcanan mazur gösterme çabalarıyla daha da artırılmıştır. Buna, sosyalistler, kârın fiilen, teorik olarak iddia edilen düzeye, yani sırf denetim ücretlerine indirilmesi isteğiyle karşı çıktılar. Ve bu istem, teorik gözboyacılığı için, bir yandan, sayısız sanayi ve ticari yöneticiler sınıfının[78] gelişmesi ile bu denetim ücretlerinin diğer herhangi bir ücret gibi gitgide daha belirli bir düzeye ve belirli bir piyasa-fiyatına ulaşması ve öte yandan, diğer bütün vasıflı emek ücretleri gibi, özel eğitim gören emek-gücünün üretim giderlerini azaltan gelişmeyle birlikte gösterdiği düşmeyle daha da uygunsuz hale geldi.[79] İşçiler yönünden elbirliğinin, burjuvalar yönünden, hisse senetli girişimlerin gösterdikleri gelişmeyle, girişim kârı ile yönetim ücretlerinin karıştırılması için son bahane de ortadan kalktı ve kâr, teoride apaçık belli olduğu gibi, pratikte de, düpedüz bir artı-değer, karşılığında herhangi bir eşdeğerin ödenmediği bir değer, gerçekleşmiş karşılığı ödenmemiş emek olarak ortaya çıktı. İşte o zaman, işlev yapan kapitalistin, emeği gerçekten sömürdüğü ve borç alınan sermaye ile çalışıldığında bu sömürünün meyvesinin, faiz ile girişim kârına, kârın faizden sonra kalan fazlalığına bölündüğü görüldü.
      Kapitalist üretim temeli üzerinde, hisse senetli girişimlerde, yönetim ücretleri ile ilgili yeni bir üçkağıtçılık yöntemi gelişti ve fiili yöneticinin üzerinde bir yığın yönetim ve denetim kurulları peydahlandı; bunlar için denetim ve yönetim yalnızca ortakları soymanın ve keselerini doldurmanın bir bahanesi oldu. Bu konuyla ilgili çok ilginç ayrıntılar, The City or the Physiology of London Business; With Sketches on Change, and the Coffee Houses, London 1845, adlı incelemede bulunabilir. "Bankerler ile tüccarların, sekiz-dokuz farklı şirketin yönetimi ile, elde ettikleri kazanç şu örnekten görülebilir: İflas etmesi üzerine Bay Timothy Abraham Curtis'in İflas Mahkemesine sunduğu özel bilançoda, yöneticilikten, bu bayın ... yılda 800 ile 900 sterlin arasında net bir gelir sağladığı görülüyordu. İngiltere Bankası ve Doğu Hint Şirketi ile yakın ilişkisi bulunan bir kimse olarak Bay Curtis'in kurulunda hizmetini sağlamak, bir şirket için büyük bir şans sayılıyordu" (s. 81, 82). Böyle bir şirketin yöneticileri için, haftalık her toplantıya ait huzur hakkı en az bir İngiliz altın lirasıydı. İflas Mahkemesinin tutanakları, bu denetim ücretlerinin, kural olarak, bu sözde yöneticilerin yerine getirdikleri gerçek denetimle ters orantılı olduğunu göstermektedir. (sayfa 342)


YİRMİDÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SERMAYE İLİŞKİLERİNİN
YÜZEYSEL BİR BİÇİMİ OLARAK
FAİZ GETİREN SERMAYE



      SERMAYE ilişkileri, faiz getiren sermayede, en yüzeysel ve en fetiş biçime ulaşır. Biz, burada, P—P' hareketini, bu iki ucu meydana getiren süreç olmaksızın, daha çok, para yaratan parayı, kendisini genişleten değeri görüyoruz. Tüccar sermayesinde, P—M—P', sırf dolaşım alanı içersinde kaldığı halde, ve bu nedenle de kâr, sırf elden çıkarma ile sağlanan kâr olarak göründüğü halde, hiç değilse genel bir kapitalist hareket biçimi vardır; ama hiç değilse burada kâr, sırf bir şeyin ürünü olarak değil, toplumsal bir ilişkinin ürünü olarak görünür. Tüccar sermayesinin biçimi, en azından bir süreci, zıt evrelerin birliğini, iki zıt işleme -metaların satın alınması ve satışı- bölünen bir hareketi temsil eder. Bu, P—P' hareketinde, faiz getiren sermayenin biçiminde yokolur. Örneğin, 1.000 sterlini bir kapitalist %5 faiz ile borç verse, 1.000 sterlinlik değer, bir yılda sermaye olarak = S + Sf' olur; burada S sermaye, f' faiz oranıdır. Şu halde, %5 = 5/100 = 1/20, ve l.000 + 1.000 x 1/20 = 1.050 £. Sermaye olarak 1.000 sterlinin değeri = 1.050 sterlindir, yani sermaye yalın bir büyüklük değildir. Sermaye, bir büyüklükler ilişkisidir, ama paranın kendi kendisiyle, belli bir değer olarak, kendisini genişleten bir değer olarak, bir artı-değer üretmiş olan ana para olarak ilişkisidir. Ve sermaye, görmüş olduğumuz gibi, sermaye olarak, ister kendilerine ait ister borç alınan sermaye ile iş görüyor olsun, bütün faal kapitalistler için, bu, doğrudan (sayfa 343) doğruya kendisini genişleten değer biçimini alır.
      P—P': Biz burada, sermayenin ilk çıkış noktasını görüyoruz; P—M—P' formülünde para, kendi iki ucuna, P—P''ne indirgenmiştir ve burada P' = P + DP, daha fazla para yaratan paradır. Bu, sermayenin, anlamsız bir özet haline getirilmiş ilk ve genel formülüdür. Bu, hazır sermaye, üretim süreci ile dolaşım sürecinin bir birliği ve dolayısıyla, belli bir dönemde belli bir artı-değer sağlayan sermayedir. Faiz getiren sermaye biçiminde bu, arada üretim ve dolaşım süreçleri olmaksızın doğrudan doğruya görünür. Sermaye, faizin, gizemli ve kendi kendisini yaratan bir artışın kaynağı -kendi artışının kaynağı- olarak görünür. Bu şey (para, meta; değer) şimdi sırf bir şey olarak sermayedir, ve sermaye, sırf bir şey olarak görünür. Tüm yeniden-üretim sürecinin sonucu, bu şeyin kendi içersinde taşıdığı bir özellik gibi görünür. Bu, ister para olarak harcamak istesin ister sermaye olarak borç versin, paranın, yani her an değiştirilebilir biçimdeki metaın sahibine bağlıdır. Bu nedenle, faiz getiren sermayede, bu otomatik fetiş, kendini genişleten değer, para doğuran para, kendi saf hali içersinde ortaya çıkarılır ve bu biçim içersinde artık kökenini gösteren hiç bir işaret taşımaz. Toplumsal ilişki, bir şeyin paranın, kendi kendisiyle ilişkisi içersinde tamamlanmış olur. Paranın sermayeye fiilen dönüşmesi yerine, burada biz yalnız, içeriksiz bir biçim görüyoruz. Emek-gücünde olduğu gibi, paranın kullanım-değeri, burada, onun değer yaratma yetisi, içerdiğinden daha büyük bir değer yaratma özelliğidir. Para, para olarak, kendi kendini genişleten potansiyel değerdir, ve bu acayip metaın satış biçimi olan bu özelliği nedeniyle, borç verilmektedir. Böylece, değer doğurmak ve faiz sağlamak paranın bir özelliği halini almaktadır; tıpkı armut ağacının armut vermesi gibi. Ve para borç veren, parasını böylece, faiz getiren bir şey olarak satmaktadır. Hepsi bu kadar da değil. Fiilen işlev yapan sermaye, görmüş olduğumuz gibi, kendisini öyle bir ışık altında gösterir ki, sanki faizi, işlev yapan sermaye olarak değil, bizatihi sermaye olarak, para-sermaye olarak sağlamaktadır.
      Bu da gene, çarpıtılır. Faiz, kârın, yani faal kapitalistin işçiden sızdırdığı artı-değerin bir parçasından başka bir şey olmadığı halde, şimdi tam tersine, faiz sanki sermayenin tipik ürünü, asıl öğesi ve, girişim kârı şeklindeki kâr ise, yalnızca yardımcı bir öğe ve yeniden-üretim sürecinin bir yan ürünü olarak görünür. İşte böylece, sermayenin fetiş biçimine ve fetiş sermaye kavramına ulaşmış oluruz. P—P' hareketinde, sermayenin anlamsız biçimini, üretim ilişkilerinin son derece çarpıtıldığı ve somutlaştığı faiz getiren sermaye biçimini, kendi yeniden-üretim sürecinden önce gelen, basit sermaye biçimini görüyoruz. Bu, paranın ya da bir metaın, yeniden-üretim sürecinden bağımsız olarak kendi değerini genişletme yeteneğini – sermayenin çok kaba bir biçimde bir esrar perdesiyle örtülmesidir.
      Sermayeyi, değerin, değer yaratmanın bağımsız bir kaynağı gibi (sayfa 344) gösterme çabasında olan vülger ekonomi politik için, bu biçim büyük bir keşiftir; ve bu biçim içersinde kârın kaynağı artık farkedilemez hale geldiği gibi, kapitalist üretim sürecinin sonucu -sürecin kendisinden ayrılarak- bağımsız bir varlık kazanmaktadır.
      Sermaye, kendi kendisini büyütme yetisi her seferinde o günkü faiz oranıyla ifade edilen, belirli bir fiyata sahip bir meta haline, ancak para-sermaye halini almakla dönüşebilir.
      Faiz getiren sermaye olarak, ve özellikle faiz getiren para-sermayenin dolaysız biçimi içersinde (faiz getiren sermayenin bizi burada ilgilendirmeyen diğer biçimleri, gene bu biçimden türerler ve onun varlığını öngörürler), sermaye kendi saf fetiş biçimini alır ve P—P' bir özne, satılabilir bir şeydir. Önce, para olarak sürekli varlığı nedeniyle, bu biçim içersinde bütün özgül nitelikleri yokolmuş ve gerçek öğeleri görünmez hale gelmiştir. Çünkü para, kullanım-değerleri olarak metaların bütün ayırdedici özelliklerinin ve dolayısıyla, bu metalar ile bunların üretim koşullarından oluşan sanayi sermayelerinin de yine ayırdedici niteliklerinin yokoldukları bir biçimdir. İşte paranın bu biçimi, değerin -bu durumda sermayenin- bağımsız bir değişim-değeri olarak varolduğu biçimdir. Sermayenin yeniden-üretim sürecinde, bu para-biçim, yalnızca geçici bir biçim – sırf bir geçiş noktasıdır. Ama, para piyasasında sermaye daima bu biçim içersinde bulunur. Sonra, ürettiği artı-değer de, burada gene para-biçiminde, onun özünde taşıdığı bir kısım olarak görünür. Büyüme süreci ağaç için neyse, para doğurma da (tocoz) [faiz ve döl -ç.], sermayenin, para-sermaye biçiminde özünde taşıdığı bir şey gibi görünür.
      Faiz getiren sermayede, sermayenin hareketi kısaltılmış, araya giren süreç atlanmıştır. Böylece, kendisi 1.000'e eşit bir şey olarak sabit bulunan 1.000'lik bir sermaye, tıpkı belli bir süre için mahzende tutulan şarabın, kendi kullanım-değerini iyileştirmesi gibi, belli bir süre sonra, 1.100 haline gelir. Sermaye şimdi bir şeydir, ama bir şey olarak sermayedir. Para şimdi gebedir.[
1*] Borç verilir verilmez ya da yeniden-üretim sürecine yatırılır yatırılmaz (para, faal kapitaliste, sahibi olarak faiz getirdiği ölçüde girişim kârından ayrılır), ister uykuda ister uyanık, ister evde ister dışarda, ister gündüz ister gece olsun, üzerinde faiz büyümeye başlar. Böylece, faiz getiren para-sermaye (ve bütün sermaye, değeri bakımından para-sermayedir ya da para-sermayenin ifadesi olarak kabul edilir), para yığıcının en ateşli isteğini yerine getirmiş olur. Tefeciliğe karşı bütün gücüyle giriştiği safça saldırıda Luther'in bütün dikkatini çeken şey, işte, bu bir şey olarak -artı-değer üretiminin sermaye aracılığıyla burada ortaya çıkışı böyledir- para-sermayenin özünde taşıdığı faizdir. Borç alınan bir paranın saptanan tarihte borç verene ödenmemesi yüzünden, kendisi de bir ödemede bulunmak zorunda olan (sayfa 345) alacaklının zarara uğraması halinde, ya da bir alışveriş, örneğin bir bahçe satın alınması üzerine sağlayacağı bir kâr fırsatını kaçırmasına neden olunduğunda, bir faiz talep edilebileceğini gösterdikten sonra Luther şöyle devam ediyor: "Şimdi ben sana onları (100 guldeni) borç verdiğim için, sen benim, hem bir yandan ödeme yapamadığım, hem de öte yandan satın almama engel olduğun için ikili bir zarara uğramama neden oluyorsun ki, buna duplex interesse, damni emergentis et lucri cessantis[2*] denir.. .. Ahmet'in, 100 gulden borç vermekle zarara uğradığını ve bu zararlar için adil bir tazminat istediğini duyar duymaz hemen harekete geçer ve her 100 gulden için çifte ödemede bulunulmasını, yani hem paraların ödenmediği ve hem de yapacakları alışveriş üzerinden kâr sağlamalarına engel olunduğu için tıpkı iki türlü zarara uğramış gibi çifte tazminat talep ederler; böylece, ne zaman ellerinde 100 guldenleri olsa ve bunu borç verseler, hiç uğramadıkları bu iki zararın tazmin edilmesini isterler.. .. Bu nedenle, hiç uğramadığını ne ispat ne de hesap edebileceğin hayali bir kayıp için komşunun parasından tazminat alan sen, bir tefecisin. Bu tür zararlara, hukukçular, non verum, sed phantasticum interesse[3*] derler. Bu, herkesin kendi kafasından uydurduğu bir zarardır. Bu yüzden, ödeyemediğini ya da satın alamadığım için kayba uğradığımı öne sürmem hiç bir işe yaramaz. Yoksa bu ex contingentenecessarium[4*] olmayan bir şeyden bir şey yaratmak, belirsiz bir şeyi mutlak bir şey haline getirmek olurdu. Böyle bir tefecilik dünyayı birkaç yılda yiyip bitirmez mi?. ..Eğer istemediği halde başına kötü bir kaza gelse ve bundan kurtulmak zorunda kalsa, bunun için tazminat talep edebilir, ama ticarette bu böyle değil, tam tersinedir. Orada gereksinme içinde bulunan komşularının sırtından kâr sağlamak, servet toplayıp zengin olmak, hiç bir çaba, tehlike ya da kaybı göze almaksızın başkalarının emeği ile tembellik ve aylaklık edip lüks içersinde yaşamak için planlar yapılır. Ocağın karşısına geçip oturacaksın, 100 guldeni ülkede senin için servet toplasın diye borç vereceksin ve bu para borç verildiği için hiç bir tehlikesi ya da riski olmadan gene de cebinde sayılacak – kim istemez böylesini a benim dostum?" (Martin Luther, An die Pharherm wider den Wucher zu predigen, etc., Wittenberg 1540.)
      Kendi kendisini yeniden üreten ve kendi kendisini genişleten, özünde taşıdığı nitelikler sayesinde -yani, skolastiklerin gizli nitelikleri sayesinde- ebediyen varolan ve büyüyen değer olarak, sermaye kavramı, Dr. Price'ın, simyacıların fantezilerine taş çıkartan renkli hayaller kurmasına yolaçmıştır; bunlar, Pitt'in bütün ciddiyetiyle inandığı ve itfa fonuyla ilgili yasalarında, mali yönetimin temel direkleri olarak kullandığı hayallerdir. (sayfa 346)
      "Bileşik faiz getiren para önce yavaş yavaş artar. Ama, artış oranı gitgide hızlandığı için, bir süre sonra aklın alamayacağı bir hıza ulaşır. Kurtarıcımızın[5*] doğduğu gün, yüzde 5 bileşik faizle borç verilen bir peni, şimdiye kadar, hepsi de som altından 150 milyon tane dünyanın içerebileceğinden daha büyük bir miktara ulaşmış olurdu. Yok eğer basit faizle verilmiş olsaydı, aynı zaman içinde, ancak yedi şilin dörtbuçuk peni olurdu. Hükümetimiz, şimdiye değin para işlerini düzeltmede bu iki yoldan, birincisinden çok ikincisini seçmiştir."[80]
      Yazarın hayali, Observations on Reversionary Payments, etc., London, 1772, adlı yapıtında daha da yüksek bulutlar üzerinde dolaşıyor. Şöyle diyor: ''Bir şilin, Kurtarıcımızın doğumunda, %6 bileşik faizle verilmiş olsa" (herhalde Kudüs Tapınağında) ''Satürn'ün yörüngesinin çapına eşit çapta bir kürenin kapsayabileceğinden daha büyük ... bir miktara ulaşırdı." "Bu nedenle bir devletin hiç bir zaman sıkıntıya düşmesine gerek yoktur; çünkü, çok küçük bir tasarrufla, faizlerin gerektirebileceği pek kısa zamanda en büyük borçları bile ödeyebilirdi." (s. XIII, XIV.) İngiliz devlet borçları için, ne hoş teorik bir başlangıç!
      Geometrik dizinin ulaştığı dev boyutlar karşısında Price'ın düpedüz gözleri kamaşıyor. Çünkü, ne yeniden-üretim ve ne de emek koşullarını hiç dikkate almaksızın, sermayeye, devridaim makinesi, sırf kendi kendini artıran bir sayı gözüyle bakıyor; tıpkı Malthus'un, nüfus sorunu ile ilgili olarak, geometrik dizisinde yaptığı gibi,[6*] t = S (1 + f)n formülde, t = sermaye + bileşik faiz toplamı, S = yatırılan sermaye, f = faiz oranı (yüzün kesirleri olarak ifade edilmiş) ve n, bu sürecin yer aldığı yılların sayısını ifade etmektedir, sermayenin büyüme yasasını bulduğu düşüncesiyle şaşkına dönmüştür.
      Pitt, Dr. Price'ın, sermayeyi bir esrar perdesine bürümesini iyiden iyiye ciddiye alıyor. 1786 yılında Avam Kamarası, kamu yararı için 1 milyon sterlin toplanmasına karar verdi. Pitt'in pek güvendiği Price'a göre, bu para toplandıktan sonra gerekli "birikimin" sağlanması ve böylece, bileşik faizin göstereceği sihirle ulusal borçları kayıplara karıştırmak (sayfa 347) için, hiç kuşkusuz halka vergi yüklemekten başka çıkar yol olamazdı. Avam Kamarasının çıkarttığı bu kararı, hemen Pitt'in, ''vadesi gelmiş borçlar ile, fonun yılda 4.000.000 sterline ulaşmasına kadar,'' 250.000 sterlinin biriktirilmesini emreden bir yasası izledi. (Act 26, George III, Chap, 31.[7*]). Devlet borçlarının itfasına ayrılan miktarın artırılmasını önerdiği 1792 tarihli konuşmasında Pitt, İngiltere'nin ticari üstünlüğünün nedenleri arasında, makineleri, krediyi, vb., sayıp döktü, ama "en yaygın ve sürekli neden, birikim" idi. Bu ilkenin Smith'in bu dehanın yapıtında baştan sona geliştirildiğini söylüyor ... ve bu birikimin, gelecek yıl aynı şekilde kullanılmak ve böylece sürekli bir kâr sağlamak için, ana sermayeyi artırmak amacıyla yıllık kârın en az bir kısmının bir yana ayrılmasıyla oluşturulduğunu sözlerine ekliyordu. Pitt, böylece, Dr. Price'ın yardımıyla, Smith'in birikim teorisini, borçların biriktirilmesi yoluyla, bir ulusun zenginleşmesi teorisine çeviriyor ve bu yolla, tatlı bir borçlar sonsuzluğu dizisine -borç ödemek için borçlar dizisine- ulaşıyor.
      Modern bankacılığın babası Josiah Child, çok daha önce, 100 sterlinin, %10 bileşik bir faizle 70 yılda 102.400 sterline ulaşacağını söylemişti. (Traite surlecommerce, etc., par J. Child, traduit, etc., Amsterdam et Berlin, 1754, s.115. Yazılış tarihi: 1669.)
      Dr. Price'ın düşüncelerinin modern iktisatçılar tarafından nasıl düşüncesizce uygulandığını, Economis'ten alınan aşağıdaki satırlar göstermektedir: "Tasarruf edilen sermayenin her parçasının sağladığı bileşik faiz ile sermaye öylesine dalbudak salmıştır ki, dünyada gelirin elde edildiği bütün servet, uzun zamandır artık sermayenin faizi halini almıştır. ... Şimdi bütün rant, daha önce toprağa yatırılan sermayeye ödenen faizdir." (Economist, July 19, 1851.) Sermaye, faiz getiren sermaye niteliği içersinde, üretilebilen bütün servete sahip çıkıyor ve şimdiye değin elde ettiği her şey, onun, yalnızca her tarafa dalbudak salan iştahını doyurmak için ödenen bir taksit oluyor. Özünde bulunan yasalar gereği, insanoğlunun bugüne kadar harcadığı bütün artı-emek ona aittir. Moloch.
      Konuyu, romantik Müller'in aşağıdaki laf salatası ile bağlayalım: "Dr. Price'ın sözettiği, muazzam bileşik faiz artışı, ya da insanın kendiliğinden hız artıran güçlerindeki muazzam büyüme, böylesine muazzam bir etki yaratmak için bölünmemiş ya da kesintisiz, tekdüze bir uygulamayı öngörür. Sermaye bölünür bölünmez ve pek çok bağımsız büyüyen sürgünlere ayrılır ayrılmaz, güçlerin birikim süreci bütünüyle yeniden başlar. Doğa, her işçinin ortalama olarak payına düşen enerji toplamını, aşağı yukarı 20-25 yıllık bir zamana dağıtmıştır(!). Bu süre dolduktan sonra emekçi işini bırakır ve emeğinin bileşik faizi ile biriken sermayeyi yeni bir emekçiye aktarması gerekir, çoğu kez bunu, birkaç emekçi ya da çocuk arasında dağıtır. Bunlar, paylarına düşen sermaye üzerinden fiilen herhangi bir bileşik faiz almadan önce, bunu harekete geçirmeyi ve kullanmayı (sayfa 348) öğrenmek zorundadırlar. Ayrıca, uygar bir toplumun elde ettiği muazzam miktardaki sermaye en hareketli topluluklarda bile, uzun yıllarda yavaş yavaş birikmiştir ve işin hemen büyütülmesi için kullanılmamıştır. Bunun yerine, önemlice bir miktar biraraya getirilir getirilmez, bu, bir başka bireye, bir emekçiye, bankaya ya da devlete borç adı altında devredilmiştir. Ve bunu alan, sermayeyi fiilen harekete geçirir, bundan bileşik faiz alır ve böylece borç verene basit faiz ödemeyi kolayca üstlenir. Nihayet eğer yalnız üretim ya da tutumluluk yasası tek başına egemen olsaydı, insanın gücü ve bu gücün ürünlerinin durmadan artacağı bu muazzam birikime, tüketim, açgözlülük ve israf yasası karşı koyar." (A. Müller, Elemente der Staatskunst, III, s. 147 -49.)
      Bu kadar az satırda bu kadar çok tüyler ürpertici saçmalığı biraraya getirmek her yiğidin kârı değildir. Emekçi ile kapitalistin, emek-gücünün değeri ile sermaye üzerinden faizin, vb. böylesine gülünç bir şekilde karıştırılması bir yana, bileşik faiz talebi, sermayenin bileşik faiz getirmek üzere borç verilmesi olgusuyla sözde açıklanmış oluyor. Bizim Müller'in uyguladığı yöntem, yaşamın her alanında görülen romantizmin tipik bir örneğidir. Bunlar şeylerin en yüzeysel görünüşlerinden derlenen günlük önyargılardan oluşurlar. Ardından da, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, esrarlı bir ifade tarzıyla "yüceltilmesi" ve ululaştırılması işi kalıyor.
      Sermaye birikimi süreci, ancak, kârın (artı-değerin) tekrar sermayeye çevrilen, yani daha fazla artı-emek emmek için hizmet eden kısmına eğer faiz adı verilebilirse, bu anlamda, bileşik faiz birikimi olarak düşünülebilir.
      Ne varki:
      1) Her türlü dıştan gelen etkenler bir yana, mevcut sermayenin büyük bir kısmı, yeniden-üretim süreci boyunca sürekli olarak azçok değer kaybına uğrar, çünkü metaların değeri, üretimlerinde kökensel olarak harcanan emek-zamanı ile değil, yeniden-üretimlerinde harcanan emek-zamanıyla belirlenir ve bu zaman, emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme nedeniyle sürekli azalır. Daha yüksek bir toplumsal üretkenlik düzeyinde, mevcut bütün sermaye, bu nedenle, uzun bir sermaye birikimi sürecinin sonucu olmak yerine, daha kısa bir yeniden-üretim döneminin sonucu gibi görünür.[81]
      2) Bu cildin Üçüncü Kısmında gösterildiği gibi, kâr oranı, artan sermaye birikimi ve buna tekabül eden ve tüm ifadesini sermayenin değişmeyen kısmına göre değişen kısmındaki nispi ve kademeli azalmada bulan toplumsal emeğin üretkenliğindeki artışla orantılı olarak düşer. Tek bir emekçi tarafından harekete geçirilen değişmeyen sermaye on katı artırıldıktan sonra aynı kâr oranının meydana gelmesi için artı (sayfa 349) emek-zamanın on katı artması gerekir ki, çok geçmeden toplam emek-zamanı ve ensonu günün 24 saatini sermaye bütünüyle ele geçirmiş olsa bile buna yetmez. Ne var ki, kâr oranının düşmediği düşüncesi, Price'ın sözünü ettiği dizinin, ve genellikle de, "bileşik faizli sermayenin her yeri kaplaması" sözünün ternelidir.[82]
      Artı-değerle artı-emeğin özdeşliği, sermaye birikimi için nitel bir sınır koyar. Bu sınır, toplam işgünü ile aynı anda sömürülebilir işgünlerinin sayısını sınırlayan, üretken güçlerin ve nüfusun o günkü gelişme derecesinden oluşur. Yok eğer, artı-değer, anlamsız bir biçim olan faiz olarak kabul edilirse, bu sınır sırf niceldir ve her türlü hayal ve fanteziye açıktır.
      Şimdi artık, bir fetiş olarak sermaye kavramı, emeğin birikmiş ürününe, üstelik de para şeklinde sabitleşmiş şekline, özünde saklı bir güç, bir otomat gibi, geometrik dizi içersinde artı-değer yaratma niteliği veren bir kavram olarak, faiz getiren sermaye de en yüksek noktasına ulaşmıştır; böylece, Economis'in düşündüğü gibi, emeğin birikmiş ürünü, dünyanın bütün servetini, her zaman için, ona ait bir şey ve haklı olarak ona giden bir şey olarak bu sermayeye, bir fiyat indirimi ile çoktan devretmiştir. Geçmiş emeğin ürünü, geçmiş emeğin kendisi, burada, bugünkü ya da gelecekteki canlı artı-emeğin bir kısmına kendiliğinden gebedir. Oysa biz, gerçekte, geçmiş emeğin ürünlerinin değerlerinin korunmasının ve bu bakımdan yeniden-üretimlerinin, ancak bunların canlı emekle biraraya gelmesinin sonucu olduğunu; ve sonra da, geçmiş emeğin ürünlerinin canlı emek üzerindeki egemenliğinin ancak, geçmiş emeğin bağımsız ve çok ağır basar biçimde canlı emeğe egemen bulunduğu özel toplumsal ilişkilere dayanan sermaye ilişkilerinin devamı süresince devam ettiğini biliyoruz. (sayfa 350)


YİRMİBEŞİNCİ BÖLÜM
KREDİ VE FİKTİF SERMAYE


      KREDİ sistemi ile, bu sistemin kendi kullanımı için yarattığı araçların (kredi-para, vb.) çok ayrıntılı bir incelemesi bizim planımızın dışında kalır. Biz burada yalnızca, genellikle kapitalist üretim tarzının karakterini ortaya koymak için gerekli birkaç özel nokta üzerinde durmak istiyoruz. Burada yalnız ticari kredi ile banka kredisini ele alacağız. Bu kredi biçimi ile, kamu kredisinin gelişmesi arasındaki ilişki burada incelenmeyecektir. Ödeme aracı olarak paranın işlevinin ve buradan da, metaların üreticileri ile ticaretini yapanlar arasında alacaklı ve borçlu ilişkisinin, metaların basit dolaşımından nasıl geliştiğini, daha önce göstermiş bulunuyorum (Buch I, Kap. III, b). Ticaretin ve sırf dolaşım amacıyla üretimde bulunan kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte, kredi sisteminin bu doğal temeli genişler, yaygınlaşır ve işlenmiş hale gelir. Para, burada, genellikle sırf bir ödeme aracı olarak hizmet eder, yani metalar para karşılığında değil, belli bir tarihte ödeme yapılmak üzere yazılı bir ödeme vaadi belgesi karşılığında satılır. Bütün bu borç senetlerini, sırf kısa olsun diye, poliçe genel başlığı altında toplayabiliriz. Bu poliçeler de gene, (sayfa 351) ödeme tarihleri gelene kadar ödeme aracı olarak dolaşımda bulunurlar, ve bunlar fiili ticaret parasını teşkil ederler. Bunlar, alacak ve borçların dengelenmesi yoluyla en sonunda birbirlerini eşitledikleri sürece ve ölçüde, tam olarak gerçek paraya dönüşmedikleri halde, mutlak olarak para işini görürler. Üreticiler ile tüccarların bu karşılıklı avansları nasıl ki kredinin gerçek temelini oluşturuyorsa, bunların dolaşım aracı poliçe de, asıl kredi-parasının, banknotların, vb. gerçek temelini teşkil eder. Bunlar, ister madeni olsun ister devletin çıkardığı kağıt para olsun, para dolaşımına dayanmamıştır, daha çok, poliçe dolaşımına dayanırlar.
      W. Leatham (Yorkshire'lı banker), Letters on the Currency, 2nd ed., London 1840, adlı kitabında şunları yazıyor: "1839 yılının tamamı için toplam miktarın ... 528.493.842 £, olduğunu" (yabancı poliçelerin, bu toplamın aşağı yukarı beşte-biri kadar olduğunu kabul ediyor) "ve bu yıl, aynı anda, dolaşımdaki senetler tutarının 132.123.460 £ olduğunu hesapladım" (s. 56.) Poliçeler, "miktar olarak onu oluşturan bir kısmını bütün birarada bulunan geriye kalanlardan daha büyük" yapar (s. 3.). "Poliçelerden oluşan bu muazzam üstyapı, banknotlar ile altın miktarının teşkil ettiği temele dayanır (!) ve olaylar sonucu bu temel çok daraldığında, sağlamlığı ve hatta varlığı tehlikeye düşer" (s. 8). "Bütün nakit parayı" (banknotlar demek istiyor) "ve bankalar ile taşra bankerlerinin, talep üzerine ödenecek borçlarını hesap edecek olursam, 153 milyonluk bir miktar bulurum ve yasaya göre bunun altına çevrilebilmesi gerekir ... ve bu talebi karşılayacak altın miktarı" yalnızca 14 milyondur (s. 11 ). "Poliçeler ... para bolluğunu önleme ve bunların bir kısmını yaratan, ve büyük ve tehlikeli şekilde genişlemelerini teşvik eden, aşırı ve düşük faiz oranları ile iskontoya engel olma dışında herhangi bir denetim altına alınmamıştır. Bunların ne kadarının, fiili alım-satım gibi gerçek bonâ fide işlemlerden doğduğunu ya da ne kadarının fiktif ve sırf yenileme poliçelerinden, yani şu kadar miktar dolaşım aracı yaratarak bir fiktif sermaye meydana getirmek üzere keşide edilen poliçelerden ibaret olduğuna karar vermek olanaksızdır. Paranın bol ve ucuz olduğu zamanlarda bunun çok büyük miktarlara ulaştığını biliyorum." (s. 43-44.) J. W. Bosanquet, Metallic paper and Credit Currency, London 1842: "Yılın her işgününde, 3.000.000 sterline ulaşan ortalama bir ödeme Clearing House (Londralı bankerlerin, vadesi dolmuş senetleri ve ödenmiş çekleri değiştirdikleri yer) aracılığı ile yapılıyor ve bu amaç için gerekli günlük para miktarı, 200.000 sterlini biraz geçiyordu" (s. 86). [1889'da, Clearing House'ın toplam devir tutarı 7.618¾ milyon sterline ulaşmıştı ve aşağı yukarı 300 işgünü hesabıyla, günlük ortalama 25½ milyon sterlin ediyordu. -F. E.] "Poliçe," mülkiyeti, ciro yoluyla elden ele aktardığı ölçüde, "hiç kuşkusuz paradan bağımsız olarak, dolaşım aracı olarak işlev yapar" (s. 92). "Ortalama olarak, dolaşımdaki her senedin iki kez ciro edildiği ve ... her senedin, vadesi gelmeden iki ödemeyi yerine getirdiği" kabul edilebilir. "Bu varsayıma göre, 1839 yılında, yalnız senetlerin cirosuyla, günde 3.000.000 sterlinden fazla olmak üzere, 528.000.000'un iki katı, yani (sayfa 352) 1.056.000.000 sterlin değerinde bir mülkiyet transferi yapılmış görünür. Bu nedenle, sonuç olarak mevduat ile poliçelerin birarada, paranın yardımı olmaksızın günde 18.000.000 sterlinden az olmamak üzere, mülkiyeti elden ele aktarmak suretiyle paranın işlevlerini yerine getirdiklerini güvenle söyleyebiliriz" (s. 93).
      Tooke, genel olarak kredi üzerine şunları söylüyor: "En basit ifadesiyle kredi, bir kimsenin, bir başka kimseye, belli bir miktarda sermayeyi para olarak, ya da para olarak hesaplanan değeri üzerinde anlaşmaya varılmış mallar şeklinde, ve her iki halde de, belli bir vadenin sonunda ödenmek üzere, emanet vermesine yolaçan, sağlam ya da çürük bir temele dayalı güvendir. Sermayenin, para olarak, yani ya banknot ya da nakit kredi veya bir muhabire havale şeklinde borç verilmesi halinde sermayenin kullanımı için, geriye ödenecek miktara, her 100 £ için bir şu kadar miktar ilave yapılır. Para olarak değerleri üzerinde anlaşmaya varılmış ve bir satış teşkil eden mallar sözkonusu olduğunda, geriye ödenmesi kararlaştırılan miktar, ödeme için saptanan dönemin sonuna kadar, sermayenin kullanımı ve riski için bir tazminatı içerir. Belli tarihlerde yazılı ödeme taahhütleri çoğu kez bu kredilerle birlikte verilir, ve belli tarihten sonra devredilebilir taahhütler ya da borç-senetleri, para ya da mal şeklindeki sermayelerini, ellerindeki borç senetlerinin vadeleri dolmadan önce kullanma olanağı bulan alacaklılar için, kredileri, senetler üzerinde kendi adlarına ilaveten başka adlarla kuvvetlenmiş olacağı için, çoğu kez daha uygun koşullarla borç almak ya da satın almak olanağını sağlayan bir araç olurlar." (Inquiry into the Currency Principle, s. 87.).
      Ch. Coquelin, Du Credit et des Banques dans l'Industrie, Revue des Deux Mondes, 1842, Tome 31: "Her ülkede kredi işlemlerinin çoğu, sınai ilişkiler çerçevesi içersinde yer alır. ... Hammadde üreticisi, imalatçı fabrikatöre kredi açar ve ondan belli bir tarihte ödeme yapmak için taahhüt alır. Kendi payına düşen işi tamamlayan fabrikatör de şimdi ürününü benzer koşullarla, onu daha fazla işleyecek olan başka bir fabrikatöre kredi ile verir ve bu şekilde kredi, birinden diğerine uzanıp giderek tüketiciye kadar ulaşır. Toptancı tüccar, bir yandan fabrikatörden ya da komisyoncu aracıdan kredi aldığı halde, perakendeci tüccara kredi ile mal verir. Hepsi de bazan para, ama çoğu kez ürün olmak üzere bir eliyle borç alır, öteki eliyle borç verir. İşte bu şekilde, sınai ilişkiler içersinde bütün yönlere doğru uzanan ve birbiriyle kesişen aralıksız bir avans alış-verişi yeralır. Kredinin gelişmesi, işte bu karşılıklı avansların çoğalması ve büyümesiyle olur ve onun gerçek güç kaynağı da budur."
      Kredi sistemlerinin diğer yanı, kapitalist üretimde, hiç kuşkusuz meta ticaretiyle elele giden, para ticaretindeki gelişmeyle bağlı bulunur. İşadamlarına ait yedek fonların yönetiminin, para toplama, para ödeme, uluslararası ödemeler ve külçe ticareti ile ilgili teknik işlemlerin, para ticaretiyle uğraşan kimselerin ellerinde nasıl toplandığını bundan önceki (sayfa 353) kısımda (Yirmidokuzuncu Bölüm) görmüş bulunuyoruz. Kredi sisteminin öteki yanı – faiz getiren sermayenin ya da para-sermayenin yönetimi, para-ticareti yapan kimselerin özel bir işlevi olarak bu para ticaretinin yanısıra gelişir. Paranın borç alınması ve borç verilmesi bunların uğraştıkları özel işleri haline gelir. Bunlar, para-sermayeyi fiilen borç verenle borç alan arasında aracılık ederler. Genel bir deyişle, bankacılık işinin bu yanı, büyük miktarlarda borç verilebilir para-sermayenin bankerlerin ellerinde toplanarak, bireysel borç verenler yerine bu bankerlerin, sanayi kapitalistleri ile ticaret kapitalistlerinin karşısına, bütün borç para verenlerin temsilcileri olarak çıkmasından ibarettir. Bunlar, para- sermayenin genel yöneticileri haline gelirler. Öte yandan, tüm ticaret alemi adına borç para topladıkları için, borç alanları borç verenler karşısında toplamış olurlar. Bir banka, bir yanda, borç verenlerin toplaşmasını, öte yanda da borç alanların para-sermayesinin toplaşmasını temsil eder. Genel olarak kârı, borç alırken verdiği faize göre, borç verirken aldığı oranın daha yüksek olmasından oluşur.
      Bankaların, üzerinde tasarrufta bulundukları borç verilebilir sermaye, bunlara çeşitli yollardan gelir. Her şeyden önce, sanayici kapitalistlerin kasadarları olarak, her üreticinin ve tüccarın yedek fon olarak bulundurmak zorunda olduğu ya da ödemelerden gelen para-sermaye, bunların ellerinde toplanır. Bu fonlar böylece borç verilebilir para-sermayeye çevrilmiş olur. Bu yoldan, ticaret aleminin yedek fonu, ortak bir hazinede toplandığı için, gerekli en alt düzeyine indirilmiş bulunur ve, aksi halde, yedek sermaye olarak atıl kalacak para-sermayenin bir kısmı borç verilir ve faiz getiren sermaye olarak hizmet eder. Sonra, bankaların borç verilebilir sermayesi, para-kapitalistlerin borç verilme işini kendilerine bıraktıkları mevduatlardan oluşur. Ayrıca, banka sistemindeki gelişmeyle, ve özellikle bankalar mevduat üzerinden faiz ödemeye başlar başlamaz, her sınıfa ait tasarruf edilen paralar ile, geçici olarak atıl halde bulunan paralar, bankalara yatırılmaya başlanır. Herbiri kendi başına para-sermaye olarak iş görecek halde bulunmayan küçük miktarlar, büyük kitleler halinde biraraya gelir ve böylece bir para gücü oluştururlar. Küçük miktarların bu biraraya toplanması, bankacılık sisteminin özgül bir işlevi olarak, onun, asıl para-kapitalistler ile borç alanlar arasındaki, aracılık faaliyetlerinden ayrılması gerekir. Son tahlilde, çoğunlukla ancak yavaş yavaş tüketilen gelirler de gene bankalara mevduat olarak verilir.
      Borç (biz burada, dar anlamda ticari krediyi kastediyoruz) poliçelerin iskonto edilmesiyle -poliçeleri vadeleri gelmeden paraya çevirmekle- çeşitli türde avanslarla verilir: doğrudan doğruya kişisel krediye bağlı avanslar, rehin karşılığı verilen borçlar, faiz getiren senetler, devlet tahvilleri, her türlü hisse senetleri ve özellikle, konşimento, doklara teslim belgesi ve metalar üzerinde mülkiyet hakkını gösteren tasdikli belgeler karşılığında verilen avanslar ile mevduatı aşan avanslar, vb. gibi.
      Bankerin verdiği kredi, başka bankalara çekilmiş poliçeler, çekler, aynı türden kredi hesapları, ve ensonu, eğer banka, banknot çıkarmaya (sayfa 354) yetkili ise, bankanın kendisinin çıkardığı banknotlar gibi çeşitli biçimler alabilir. Banknot, bankaca üzerine çekilmiş, her an hamiline ödenir, ve banker tarafından özel senet yerine verilmiş bir çekten başka bir şey değildir. Bu son kredi biçimi, bu konuya yabancı olan kimseye, özellikle önemli ve çarpıcı görünür, çünkü, önce, kredi-parasının bu biçimi, sırf ticari dolaşımın sınırlarını aşarak genel dolaşıma girer ve burada para olarak hizmet eder; sonra, çoğu ülkelerde, banknot çıkartan büyük bankalar, ulusal ve özel bankaların kendine özgü bir karışımı oldukları için aslında arkalarında onları destekleyen ulusal bir kredi vardır ve bunların çıkardıkları banknotlar azçok geçerliği olan paralardır; ensonu, banknot, dolaşımda bulunan sırf bir kredi senedi olduğu için, burada bankerin kredi ticareti yaptığı besbellidir. Ne var ki banker, kendisine yatırılmış mevduatla, nakit olarak avans verse bile, diğer bütün kredi biçimleriyle de iş yapmak zorundadır. Gerçekte, banknot yalnızca toptan ticaretin bozuk parasını temsil eder ve bankalarda asıl ağırlığı taşıyan mevduattır. Bunun en iyi kanıtını İskoç bankaları sağlarlar.
      Özel banka biçimleri gibi, özel kredi kurumlarının da daha fazla incelenmesine, amacımız bakımından gerek yoktur.
      "Bankerlerin işi ... iki kola ayrılabilir. ... Bu kollardan birisi, sermayelerini hemen kullanamayacak olanlardan sermaye toplamak ve bunu kullanacak olanlara dağıtmak ya da aktarmaktır. Diğer kol, müşterilerinin gelirlerini mevduat olarak kabul etmek ve bunların tüketim nesnelerine yapacağı harcamalar için gerekli miktarı ödemek. ... Bunlardan birincisi sermaye, diğeri nakit para dolaşımıdır..." Biri, "bir yandan sermaye yoğunlaşması, öte yandan, sermaye dağılımı ile ilgilidir," diğeri "o bölgenin yerel amaçları için dolaşımın sağlanmasında kullanılır." Tooke, Inquiry into the Currency Principle, s. 36, 37. Bu alıntıya, daha ilerde, Yirmisekizinci Bölümde tekrar döneceğiz.
      Reports of Committees, vol. VIll. Commercial Distress, vol. II, part l, 1847-48, Minutes of Evidence. (Bundan böyle Commercial Distress, 1847-48 olarak anılacaktır.) Binsekizyüzkırklarda, Londra'da poliçelerin iskontosunda çoğu kez banknot yerine bir bankadan diğerine 21 gün vadeli çekler kabul ediliyordu. (Taşralı banker J. Pease'ın ifadesi, n° 4636 ve 4645.) Gene aynı rapora göre, bankerler, para kıtlaştığı zamanlarda, yaptıkları ödemelerde düzenli olarak bu gibi poliçeler vermeyi adet haline getirmişlerdi. Müşteri banknot istediği zaman, bu poliçeyi tekrar iskonto ettirmek zorundaydı. Bu, bankalar için, para çıkarma ayrıcalığı demekti. Bay Jones, Loyd ve ortakları, para kıtlaşır ve faiz oranı %5'in üzerine çıkar çıkmaz, "anımsanamayacak kadar eski zamanlardan beri" bu şekilde ödeme yapıyorlardı. Müşteri bu gibi poliçeleri almaktan çok hoşnuttu, çünkü Jones, Loyd ve ortaklarına ait poliçeleri iskonto ettirmek, kendi poliçelerini iskonto ettirmekten daha kolaydı; ayrıca bunlar çoğu kez yirmi-otuz el değiştiriyordu. (Ibid., n° 901-904, 905, 992.) (sayfa 355)
      Bütün bu şekiller, ödeme taleplerinin devredilebilir hale gelmesine hizmet ederler. -"Kredinin, paranın işlevlerini yerine getirmek için zaman zaman başvurulmak üzere alamayacağı hiç bir biçim yok gibidir; ve ister bu biçim banknot, ister poliçe, ister çek olsun, süreç her esas, özel durumda aynıdır ve sonuç da aynıdır." Fullarton, On ıhe Regulation of Currencies, 2nd ed., London 1845, s. 38.- "Banknotlar kredinin ufak paralarıdır." (s. 51.)
      Aşağıdaki satırlar, J. W. Gilbart'ın The History and Principle of Banking, London 1834 adlı yapıtından alınmıştır: "Bir bankanın ticari sermayesi iki kısma ayrılabilir: yatırılmış sermaye (invested capital) ve borç alınmış banka sermayesi (banking capital)" (s. 117). Banka ya da borç alınan sermayenin toplanmasında üç yol vardır. Birincisi, mevduat kabul etmek; ikincisi, banknot çıkartmak; üçüncüsü, tahvil çıkartmak. Bir kimse eğer bana hiç bir karşılık istemeksizin 100 £ borç verirse, ben bu 100 sterlini bir başkasına yüzde-dört faizle borç verir ve bir yılda bu alışverişle 4 £ kazanırım. Gene bir kimse, eğer benim 'ödeme vaadimi' ("I promise to pay" sözü, İngiliz banknotları için yaygın olarak kullanılan bir deyimdir) alır ve yıl sonunda geri getirerek, bunun için, tıpkı ona 100 İngiliz lirası ödünç vermişim gibi yüzde-dört verirse, bu alışverişten 4 £ kazanmış olurum; ve gene, bir taşra kentinden bir kimse bana, 100 £ getirse ve yirmibir gün sonra Londra'da bir başkasına aynı miktarı ödemem koşuluyla verse, yirmibir gün boyunca bu paradan sağlayacağım faiz, benim kârımı teşkil eder. Bu bankacılık işlemlerinin, ve mevduat, banknot ve senetler aracılığı ile banka sermayesi yaratmanın aklauygun bir açıklamasıdır." (s. 117.) "Bir bankerin kârı genellikle, kendi banka sermayesi ya da borç alınan sermaye miktarı ile orantılıdır. ... Bir bankanın gerçek kârını bulmak için, yatırılan sermaye üzerinden faizin, brüt kârdan düşülmesi gerekir, ve geriye kalan, bankacılık kârıdır." (s. 118.) "Bankerlerin müşterilerine verdikleri avanslar, başkalarına ait parayla yapılır." (s. 146.) "Banknot çıkartmayan bankerler, banka sermayesini, senetleri iskonto etmek yoluyla yaratırlar. Bunlar, mevduatlarını çoğaltmada, iskonto işlemlerinden yararlanırlar. Londralı bankerler, kendilerinde mevduat hesapları bulunan müesseseler dışında iskonto işlemi yapmazlar." (s. 119.) "'Senet iskonto ettiren ve bunun tutarı üzerinden faiz ödeyen bir kurum, bunun bir kısmını, faiz almaksızın bankere bırakmak zorundadır. Böylece banker, fiilen avans verilen para üzerinden, cari faiz oranından daha yüksek bir faiz elde eder ve kendi eline kalan bakiyeler tutarında bir banka kredisi yaratır." (s. 119- 20.) Yedek fonlarda, mevduatta, çeklerde tasarruf sağlama: "Mevduat bankaları, dolaşım aracının kullanılmasında tasarruf sağlamaya hizmet eder. Bu, alacakların aktarılması ilkesine dayanılarak yapılır. ... Böylece mevduat bankaları ... büyük tutardaki ticari işlemlerin, küçük miktarda para ile yapılmasını sağlar. Bu yoldan serbest kalan parayı banker, müşterilerine, iskontolu ya da başka şekilde avans vermede kullanır. Şu halde, bu aktarma ilkesi, mevduat sistemine daha da etkinlik kazandırır..." (s. 123.) (sayfa 356)
      "Birbirleriyle iş yapan iki tarafın, aynı bankerde ya da farklı bankerlerde hesabı olmasının bir önemi yoktur; çünkü, bankerler, ellerindeki çekleri, Clearing House'da birbirleriyle değiştirirler. ... Mevduat sistemi böylece, aktarma yoluyla, madeni paranın kullanımını tamamen ortadan kaldıracak derecede genişletilebilir. Herkesin bir bankada mevduat hesabı olsa ve bütün ödemelerini çekle yapsalar, para ortadan kalkabilir ve çekler tek dolaşım aracı haline gelebilir. Ne var ki bu durumda, bankerin ellerinde para bulunduğunu varsaymak gerekir, yoksa çeklerin bir değeri kalmaz." (s. 124.) Yerel işlemlerin bankaların ellerinde toplanması şu yollardan sağlanır: 1) Banka şubeleri. Taşra bankalarının, bölgelerindeki küçük kentlerde şubeleri bulunur, ve Londra bankalarının, kentin çeşitli semtlerinde şubeleri vardır. 2) Temsilciler. "Her taşralı banker, banknotlarını ve senetlerini ödemek ... ve Londra'da oturan kimselerin taşrada oturanlar hesabına yatırdıkları meblağları kabul etmek üzere, Londra'da bir temsilci kullanır" (s. 127). Her banker, başkalarının banknotlarını alır, ama bunları tekrar kullanmaz. Bütün büyük kentlerde, haftada bir-iki kez biraraya gelirler ve bunları değiştirirler. Bakiye, Londra üzerine çekilen bir havaleyle ödenir (s. 134). "Bankacılığın amacı ticarete kolaylık sağlamaktır, ve ticareti kolaylaştıran her şey, spekülasyonu da kolaylaştırır. Ticaret ile spekülasyon bazı hallerde öylesine sıkıfıkıdırlar ki, hangi noktada ticaretin bitip hangi noktada spekülasyonun başladığını anlamak olanaksızdır. Banka bulunan yerlerde, sermaye daha kolay ve daha düşük faiz oranıyla elde edilir. Ucuz sermaye, spekülasyonu kolaylaştırır, tıpkı, ucuz dana etiyle biranın, oburluğu ve ayyaşlığı kolaylaştırması gibi." (s. 137, 138.) "Dolaşım bankalarının, (Bank of circulation) daima kendi banknotlarını çıkardıkları için, iskonto işlerini tamamen çıkardıkları banknotlardan oluşan sermaye ile yaptıkları sanılır, ama bu böyle değildir. Bir banker kendi iskonto ettiği bütün senetler için pekala kendi banknotlarıyla ödeme yapabilir ve gene de elindeki senetlerin onda-dokuzu gerçek sermayeyi temsil edebilir. Çünkü, her ne kadar senetler karşılığı bankerin çıkardığı banknotlar veriliyorsa da, bu banknotlar senetlerin vadeleri gelene kadar dolaşımda kalmayabilirler -senet üç ay vadeli olduğu halde banknotlar üç günde geriye dönebilir." (s. 172.) "Nakdi kredi hesabından, hesabın üzerinde para çekilmesi, iş hayatında olağan bir şeydir; gerçekte, nakdi kredi açmanın amacı da budur. ... Nakdi kredi yalnız kişisel güvene dayanılarak verilmez, değerli senetler karşılığı da verilir." (s. 174, 175.) "Mal teminatı karşılığı borç verilen sermaye, senetlerin iskontosu yoluyla verilen sermaye ile aynı etkiyi gösterir. Bir kimsenin, mallarının teminatı karşılığı 100 sterlin borç almasıyla, malını 100 sterlinlik bir senet karşılığı satması ve bu senedi bankere iskonto ettirmesi aynı şeydir. Ne var ki bu yoldan avans alması, malını daha iyi bir piyasa için elde tutmasını sağlar, ve aksi halde acil gereksinmelerini karşılamak için para bulmak üzere katlanmak zorunda kalabileceği fedakarlıklardan kaçınmış olur." (s. 180- 81.). (sayfa 357)
      The Currency Theory Reviewed, etc.,
s. 62-63: "Bugün A'ya yatırdığınız 1.000 sterlinin yarın yeniden kullanılabileceği ve B'de mevduat teşkil edebileceği hiç kuşkusuz doğrudur. Ertesi gün bu parayı B elden çıkartabilir ve C'de mevduat halini alabilir ... ve bu böyle sonsuza kadar devam edebilir; para olarak aynı 1.000 sterlin böylece, ardarda yapılan aktarmalar ile, mutlak olarak sonsuz mevduat toplamı şeklinde kendisini çoğaltabilir. Bu nedenle, Birleşik Krallık'taki bütün mevduatın onda-dokuzu, bunlardan sorumlu olan bankerlerin defterlerindeki kayıtlardan öte bir varlığa sahip olmayabilir. ... Böylece, örneğin İskoçya'da dolaşımdaki para (üstelik de çoğu, kağıt para) hiçbir zaman 3 milyon sterlini aşmamıştır, bankalardaki mevduatın 27 milyon sterlin olduğu tahmin edilmektedir. Bankalardaki mevduatın hepsi birden çekilmedikçe, aynı 1.000 sterlin gerisin geriye yoluna devam edecek olursa, aynı kolaylıkla, gene belirsiz bir miktarı tasfiye edebilir. Bir tüccara olan borcunuzu kendisi ile bugün tasfiye ettiğiniz aynı 1.000 sterlin, yarın bir başka tüccara olan borcunu, ertesi gün tüccarın bir bankaya olan borcunu tasfiye edebilir ve bu böylece sürer gider; demek ki aynı 1.000 sterlin, elden ele, bankadan bankaya dolaşır ve akla gelebilecek herhangi bir mevduat miktarını tasfiye edebilir."
      [Gilbart'ın daha 1834 yılında, "ticareti kolaylaştıran şeyin, spekülasyonu da kolaylaştırdığını," bildiğini görmüş bulunuyoruz. Ticaret ile spekülasyon bazı hallerde öylesine sıkıfıkıdırlar ki, hangi noktada ticaretin bittiğini, hangi noktada spekülasyonun başladığını anlamak olanaksızdır. "Satılmamış metalar üzerinden avans almak ne kadar kolay olursa, bu gibi avanslar o kadar fazla alınır, ve sırf karşılık göstererek avans para almak için meta imali ya da zaten imal edilmiş bulunan metaları uzak piyasalara sevketmek şeklindeki yersiz teşvik o kadar büyük olur. Bir ülkenin tüm iş aleminin böylesine bir sahtekârlık dalgasıyla ne ölçüde kuşatılabileceğini ve bunun sonunun neye varacağını, 1845-4 7 yılları arasındaki İngiliz ticaret tarihi bütün çıplaklığı ile gözler önüne serebilir. Kredinin neler yapabileceğini bu bize gösterir. Aşağıdaki örneklere geçmeden önce, birkaç noktaya işaret edelim.
      İngiliz sanayiinin 1837 yılından beri neredeyse kesintisiz olarak karşı karşıya kaldığı baskı, 1842 yılının sonunda azalmaya başladı. Bunu izleyen iki yıl boyunca, İngiliz mamul mallarına karşı yabancı talepler daha da arttı; 1845 ve 1846 yılları, en yüksek bir gönenç dönemini belirler. 1843'te Afyon Savaşı, Çin'i, İngiliz ticaretine açtı. Bu yeni pazar, başta pamuklu sanayi olmak üzere, zaten genişlemekte olan sanayiye yeni bir itici güç oldu. O sıralarda Manchester'li bir fabrikatör, bu satırların yazarına, "Bu kadar fazla nasıl üretimde bulunabiliriz? 300 milyon insanı giydirmek zorundayız." diyordu. Ne var ki, bütün yeni yapılmış fabrikalar, buharlı makineler, eğirme ve dokuma tezgahları, Lancashire'den akan artı-değeri emmeye yetmiyordu. Üretimi genişletmede gösterilen aynı büyük çabayla, halk, demiryolu yapımına girişti. Fabrikatör ile (sayfa 358) tüccarların, spekülasyon hırsı, önce bu alanda bir tatmin yeri buldu, ve hem de 1844 yazında. Hisse senetleri tamamen, yani ilk ödemeleri karşılayacak para olduğu ölçüde satıldı. Gerisi allah kerimdi! Ama, geriye kalan ödemelerin zamanı gelince, -Soru 1059, C. D. 1848/57, demiryollarına 1846-47 yılları arasında yatırılan sermayenin 75 milyon sterline ulaştığını göstermektedir- krediye başvurmak zorunda kalındı ve çoğu hallerde, firmanın temel girişimleri de zor duruma düştü.
      Ve birçok durumda, bu temel girişimler de zaten ağır yük altındaydı. Çok çekici yüksek kârlar, mevcut likit kaynakların karşılayabileceğinin çok ötesinde girişimlere yol açtı. Ama kredi sağolsun – hem elde edilmesi kolay hem de ucuzdu. Banka iskonto oranı düştü: 1844'te %13/4 ile %23/4, 1845 Ekimine kadar %3'ten daha düşük, bir süre için (1846 Şubatı) %5'e yükselmiş, ardından 1846 Aralığında tekrar %31/4'e düşmüş durumda. İngiltere Bankasının kasalarında duyulmamış derecede bir altın stoku bulunmaktaydı. Bütün iç borsa değerleri, görülmemiş yükseklikteydi. Öyleyse bu mükemmel fırsat kaçırılır mıydı? İnsanın bütün gücüyle yüklenmesinin tam zamanı değil miydi? Üretilebilen her şeyi, İngiliz mallarına canatan dış piyasalara göndermemek için ne neden vardı? Ve bir yandan Uzak Doğu'ya iplik ve kumaş satarak, öte yandan da İngiltere'ye mal taşıyarak elde ettiği çifte kazancı, fabrikatörün kendisi niçin doğrudan cebe indirmesindi?
      Böylece, Hindistan ile Çin'e, avans ödemeler karşılığında kitle halinde mal gönderme sistemi ortaya çıktı ve çok geçmeden bu aşağıdaki notlarda daha ayrıntılı olarak anlatılan ve kaçınılmaz olarak pazarların aşırı malla dolmasına ve çöküntülere yolaçan bir sistemin, sırf avans almak için mal gönderme sisteminin gelişmesiyle sonuçlandı.
      Bunalımı, 1846 yılında alınan ürünün kötü olması hızlandırmıştı. İngiltere ve özellikle İrlanda, başta tahıl ve patates olmak üzere çok büyük miktarlarda besin maddesi ithal etmek zorundaydı. Ne var ki, bu maddeleri sağlayan ülkelere, bunların karşılığı, ancak çok sınırlı ölçülerde İngiliz sanayii ürünleriyle ödenebilirdi. Değerli madenlerle ödeme yapmak zorunluydu. En az dokuz milyon değerinde altın dışarıya gönderilmişti. Bu miktarın tam yedibuçuk milyonu İngiltere Bankasının hazinesinden çıktı ve bankanın para piyasasındaki hareket özgürlüğü böylece önemli ölçüde sınırlanmış oldu. Yedekleri İngiltere Bankasında tutulan ve uygulamada bu bankanın yedekleriyle özdeş olan diğer bankalar da, böylece, borç verme işlemlerini kısıtlamak durumuna düştüler. Hızlı ve kolay ödeme akışı, önce burada, sonra bir başka yerde, ardından da her yerde tıkandı; 1847 Ocağında hala %3-%3½ olan banka iskonto oranı, paniğin ilk patlak verdiği nisan ayında %7'ye yükseldi. Durum, yaz aylarında biraz yatışır gibi oldu (%6½, %6), ama yeni ürün de kötü olunca, panik yeniden ve daha da beter patlak verdi. Resmi asgari banka iskontosu ekimde %7'ye, kasımda %l0'a yükseldi; yani büyük bir poliçeler kitlesi, ya ancak inanılmaz faiz oranlarıyla iskonto ediliyor ya da (sayfa 359) hiç iskonto edilemiyordu. Ödemelerin genel olarak durması, birkaç önde gelen ve pek çok orta büyüklükte ve küçük firmaların iflasına yol açtı. 1844 tarihli, ustalıkla hazırlanmış Banka Yasasının getirdiği sınırlamalar yüzünden, Bankanın kendisi tehlikeye düştü. Hükümet kopartılan gürültüye boyun eğdi ve 25 Ekimde Banka Yasasını yürürlükten kaldırarak Banka üzerine konan saçma yasal bağları bir yana itmiş oldu. Şimdi Banka, elindeki banknotları, hiç bir engel olmaksızın dolaşıma sürebilecekti. Bu banknotların güvenliği pratikte ulusun kredisiyle garanti edildiği ve dolayısıyla sağlam olduğu için, para darlığında hemen ve önemli ölçüde bir ferahlama oldu. Haliyle, umutsuzca birbirine kenetlenmiş epeyce irili-ufaklı firma gene de iflastan yakalarını kurtaramadı, ama bunalımın doruk noktası aşılmış oldu, ve banka iskontosu aralıkta %5'e düştü; 1848 yılı boyunca, iş hayatında 1849 yılında Kıta Avrupa'sında devrimci hareketlerin hızını yavaşlatan ve 1850'lerde görülmemiş bir refahı başlatan, ama ardından gene 1857 bunalımı ile sona eren bir canlılık belirdi. -F. E.]
      1. 1848'de Lordlar Kamarası tarafından yayınlanan bir doküman, 1847 bunalımı sırasında devlet tahvilleri ile hisse senetlerinde görülen muazzam değer kaybını ele almaktadır. Bu belgeye göre, 23 Ekim 1847'deki değer kaybı, aynı yılın şubat ayına göre şöyledir:

İngiliz devlet tahvillerinde

93.824.217 £

Dok ve kanal hisse senetlerinde

1.358.288 £

Demiryolları hisse senetlerinde

19.579.820 £

Toplam

114.762.325 £


      II. Metalar satın alınmış olunduğu için artık senet çekilmeyen, ama daha çok iskonto edilebilir, paraya çevrilebilir senet çekebilmek için meta satın alındığı, Doğu Hint ticareti sahtekarlığı ile ilgili olarak 24 Kasım 184 7 tarihli Manchester Guardian şöyle diyor:
      Londra'da Bay A, Doğu Hindistan'daki Bay D'ye sevkedilmek üzere, Manchester'deki fabrikatör C'den meta satınalması konusunda Bay B'ye talimat verir. B, C'ye, C tarafından B üzerine çekilmiş altı ay vadeli senetle ödemede bulunur. B, A üzerine çekilmiş altı aylık bir senetle kendisini güvence altına alır. Mallar gemiye yüklenir yüklenmez A, postayla gönderilen konşimento karşılığında, D üzerine altı aylık bir senet çeker. "'Gönderici ve alıcı her ikisi de böylece, malların bedelini fiilen ödemeden, aylarca önce fonların sahibi olurlar; ve çoğu kez, uzun zaman alan böyle bir alışverişte, karşılığın gelmesi zaman alacağı bahanesiyle bu senetler vadesi geldiğinde yenilenmiştir.' Böyle bir ticaretteki kayıplar, onun daralmasına yolaçacak yerde, ne yazık ki, doğrudan doğruya büyümesine yol açtı. Bu insanlar yoksullaştıkça yeni avanslarla geçmişteki maceralı işlerde kaybettikleri sermayeyi elde etmek için, daha büyük satın almada bulunmak zorunda kaldılar. Böylece satın almalar , birer arz ve talep sorunu olmaktan çıkıp, güç koşullar altında iş gören (sayfa 360) bir firmanın mali işlemlerinin en önemli bir kısmı halini aldılar. Ne var ki bu, manzaranın yalnızca bir yanıdır. İçerde, malların ihracı ile ilgili olarak olup biten şeyler, dışarda, ürünlerin satın alınmasında ye sevkinde yineleniyordu. Senetleri iskonto edilebilecek derecede kredisi olan Hindistan'daki firmalar, Londra'dan aldıkları son mektupta bildirilen fiyatların, Hindistan'da o günkü fiyatlara göre bir kâr sağlayacağı umudunu verdiği için değil, Londra'daki firma üzerine daha önce çekilmiş senetlerin vadeleri yakında dolacağı, bunlara karşılık bulunması gerektiği için, şeker, indigo, ipek ya da pamuk satın alıyorlardı. Bir şilep dolusu şeker alıp, bedelini Londra'daki firma üzerine çekilen on ay vadeli senetle ödemekten ve sevk belgelerini posta ile göndermekten daha basit ne olabilirdi; ve daha iki ay geçmeden, mallar daha açık denizdeyken ya da belki henüz Hugli kanalına bile geçmeden, Lombard Street'te rehine verilir – ve böylece Londra'daki firma, bu mallar için verilen senedin vadesinin dolmasına daha sekiz ay varken paraya kavuşmuş olur. Ve bütün bunlar, kambiyo tellallarının elinde, konşimento ve dok belgeleri karşılığında avans verebilecek 'hazır' bol para bulunduğu ve Hindistan'daki firmaların, Mincing Lane'deki seçkin firmalar üzerine çektikleri poliçeleri sınırsız bir şekilde iskonto edebildikleri sürece, kesintisiz ya da herhangi bir güçlükle karşılaşmaksızın sürüp gitti."
      [Bu hileli usul, Hindistan'a giden ve Hindistan'dan gelen mallar, yelkenli gemilerle Ümit Burnunu dolaşmak zorunda oldukları sürece, moda halinde devam etti. Ama mallar, buharlı gemilerle Süveyş Kanalı yoluyla gönderildiğinden beri, bu hayali sermaye imal etme yöntemi, dayandığı temelden, malların uzun bir seyahat etmekle sağladığı temelden yoksun kaldı. Ve telgraf hatları, İngiliz işadamlarına, Hint piyasası ve Hintli tüccarlara İngiliz piyasası üzerine hemen aynı gün bilgi aktarmaya başladığından beri, bu yöntem büsbütün pratik olmaktan çıktı. -F. E.]
      III. Aşağıdaki satırlar, Cornmercial Distress, 1847 -48 üzerine daha önce aktarılan rapordan alınmıştır: "1847 Nisanının son haftasında, İngiltere Bankası, Liverpool Krallık Bankasına, bu bankayla yaptığı iskonto işlemlerini yarı yarıya azaltacağını bildirdi. Bu haber çok kötü bir etki yaptı, çünkü, Liverpool'a ödemeler son zamanlarda nakitten çok, senetlerle yapılıyordu; çünkü, senetlerini ödemek için genellikle bankaya çok miktarda nakit para getiren tüccarlar son günlerde ancak pamukları ve öteki ürünleri karşılığında aldıkları senetleri verebiliyorlardı ve bu durum, güçlükler arttıkça hızla artıyordu. ... Bankanın tüccarlar adına ödemek durumunda olduğu ... poliçeler, çoğunlukla dışardan bunlar üzerine çekilmiş poliçelerdi ve tüccarlar bunları şimdiye kadar, ürünleri karşılığında aldıkları ödemelerle karşılıyorlardı. ... Tüccarların, eskiden genellikle getirdikleri para yerine ... şimdi getirdikleri senetler ... vadeleri ve türleri çeşitli senetlerdi; bunların önemli bir kısmı üç ay vadeli ve çoğu pamuk karşılığı banker senetleri idi. Bu poliçelerin banker senedi (sayfa 361) olanları Londralı bankerler, akla gelebilen çeşitli işlerle uğraşan tüccarlar -Brezilyalı, Amerikalı, Kanadalı ve Batı Hint adalılardan- tarafından alınıyordu. ... Tüccarlar birbirleri üzerine poliçe çekmiyorlardı; ama tüccarlardan ürün satın alan yerli firmalar, tüccarlara, Londra'daki bankalar ya da Londra'daki çeşitli firmalar ya da herhangi bir kimse üzerine çekilmiş poliçelerle ödeme yapıyorlardı. İngiltere Bankasının bildirisi, yabancı ürünlerin satışlarına karşı çekilen ve eskiden çoğu kez üç ayı aşan vadelerinde bir kısalmaya yol açtı." (s. 26, 27. ) İngiltere'de 1844'ten 1847'ye kadar süren gönenç dönemi yukarda anlatıldığı gibi, birinci büyük demiryolu sahtekarlığı ile bağlı idi. Yukarda sözü edilen raporda, sahtekarlığın, genellikle iş hayatı üzerindeki etkisi konusunda şunlar söyleniyor: 1847 Nisanında, "aşağı yukarı bütün ticaret firmaları ... ticari sermayelerinin bir kısmını demiryolları için çekerek ... kendi işlerini az çok yönetmeye başlamışlardı." (s. 42.) "Demiryolu hisse senetleri karşılığında, yüksek bir faiz oranı ile, diyelim %8 ile, özel kişilerden, bankerlerden ve sigorta şirketlerinden borç alınıyordu." (s. 66.) "Ticari firmaların demiryollarına bu kadar geniş ölçüde borç vermesi, bu firmaları, kendi ticari işlerini senet kırdırmak yoluyla yürütmek için bankalar üzerine fazlaca yüklenmek zorunda bıraktı." (s. 67.) (Soru:) "Demiryolları ödemelerinin" (1847) "nisan ve ekiminde" (para piyasası üzerindeki) "baskının meydana gelmesinde büyük etkileri olduğunu söyleyebilir misiniz?" – (yanıt:) "Nisan ayındaki baskının yaratılmasında bunun hemen hemen hiç bir etkisi olmadığını söyleyebilirim; bana kalırsa nisan ayına ve belki de yaza kadar bunlar bankerlerin gücünü zayıflatmaktan çok, bazı bakımlardan artırmışlardır; çünkü yapılan harcamalar, demiryolu senetleri için yapılan ödemelerin hızında olmuyor ve bunun sonucu, bankaların çoğunun elinde, yılın başında oldukça büyük miktarda demiryoluna ait para bulunuyordu." (Bu, bankerlerin, C. D. 1848-57 raporunda yer alan sayısız ifadeleriyle doğrulanıyordu.) "Bu para yazın yavaş yavaş eridi ve 31 Aralıkta epeyce azaldı. Ekimdeki baskının ... bir nedeni bankacıların ellerindeki demiryolu parasının yavaş yavaş azalmasıydı; 22 Nisan ve 31 Aralık arasında elimizdeki demiryolu bakiyeleri üçte-bire inmişti; demiryolu ödemeleri, bütün Birleşik Krallık ölçüsünde ... bu etkiyi göstermişti; bunlar bankaların mevduatlarını yavaş yavaş kurutmuştu." (s. 43, 44.) – Samuel Gurney (mahut, Overend, Gurney ve ortakları firmasının başkanı) buna benzer şekilde diyordu ki: "1848 yılı boyunca ... demiryollarının yapımı için önemli miktarda sermaye talebi olmuştu ... ama bu, paranın değerini artırmadı. ... Küçük miktarlar büyük kitleler halinde biraraya toplandı ve bu büyük kitleler, bizim piyasada kullanıldı; böylece, bütünüyle bunun etkisi, kentin para piyasasına, buradan çekilenden daha fazla para sürülmesi oldu" [s. 159].
      Liverpool Joint-Stock Bankası müdürü A. Hodgson, poliçelerin ne ölçüde bankaların yedeğini teşkil edebileceğini göstermektedir: "Bütün (sayfa 362) mevduatımızın en az onda-dokuzunu ve başka kimselerden elde edilen paranın tamamını, senet kasamızda, her gün vadeleri dolan senetler halinde tutmak adetimizdi ... öyle ki, toplu halde para çekildiği süre boyunca vadesi gelen senetler aşağı yukarı, her gün bizden çekilen para miktarına eşitti" (s. 53).
      Spekülatif senetler.
-"5092. Bu senetler (satılmış pamuklar karşılığında çekilenler) genellikle kimler tarafından kabul ediliyordu?" – (R. Gardner, bu yapıtta sık sık adı geçen pamuklu fabrikatörü:) "Mal komisyoncuları tarafından: bir kimse pamuk satın alır, bunu komisyoncuya teslim eder ve bu komisyoncu üzerine bir poliçe çekerek bunu iskonto ettirir."- "5094. Ve bunlar, Liverpool'daki bankalara götürülür ve orada iskonto edilir, değil mi? Evet, ve ayrıca başka yerlerde. ... Sanırım, başta Liverpool bankaları tarafından olmak üzere böyle kolaylıklar sağlanmamış olsaydı, geçen yıl, pamuğun libresi 1 ½ ya da 2 peni kadar daha yüksek olamazdı." – "600. Spekülatörler tarafından Liverpool'daki pamuk komisyoncuları üzerine çekilen çok miktardaki poliçenin dolaşıma sokulduğunu söylediniz; bu sistem, sizin, pamuk karşılığında olduğu gibi, başka sömürge ürünleri ve yabancı ürünler karşılığında verdiğiniz avansları da kapsıyor mu?" (Liverpool'lu banker A. Hodgson:) "Her türlü sömürge ürünlerini, ama en çok ve özellikle pamuğu kapsıyor." – "601. Bir banker olarak, bu tür senetlerden elden geldiğince kaçınır mısınız? – Hayır; biz bu tür senetleri, sınırlı tutulmak koşuluyla çok yasal senetler olarak kabul ederiz. Bu tür senetler sık sık yenilenirler."
      Doğu Hint ve Çin Piyasalarındaki Sahtekarlık,
1847: – Charles Turner (Liverpool'daki önde gelen Doğu Hint firmalarından birinin başkanı): "Mauritius ticareti ve bu türden diğer işlerle ilgili olarak meydana gelen bütün olayları hep biliyoruz. Komisyoncular ... yalnız, mallar geldikten sonra, bu mallara karşılık çekilmiş senetleri ödemek için -ki bu tamamen yasaldır- ve konşimento üzerine avans vermeyi adet haline getirmemişler ... ama ... mal henüz sevkedilmeden önce ve bazı durumlarda daha imal edilmeden önce avans vermişlerdi. Şimdi kendi başımdan geçen bir olayı anlatayım: bir seferinde Kalküta'da altı-yedi bin sterlin tutarında senet satın almıştım; senetlerin karşılığı, şeker yetiştirilmesinde kullanılmak üzere Mauritius'a gitti; senetler İngiltere'ye gitti, yarıdan fazlası protesto edilmişti; çünkü, şekerlerin sevk zamanı geldiğinde, bu senetlerin ödenmesi için alı konulacağı yerde ... daha sevkedilmeden önce, aslında neredeyse daha kaynatılmadan önce üçüncü kişilere rehin edilmiş olduğu anlaşıldı." (s. 78.) "Şimdi fabrikatörler, nakit üzerinde ısrar ediyorlar ama bu da pek işe yaramıyor, çünkü, alıcının eğer Londra'da kredisi varsa, Clearing House üzerine poliçe çekiyor ve bunu iskonto ettiriyor; iskontonun şimdi ucuz olduğu Londra'ya gidiyor; (sayfa 363) poliçeyi iskonto ettiriyor ve fabrikatöre nakit ödeme yapıyor. ... Hindistan'a mal gönderen bir kimsenin eline bunun bedeli en az oniki ay sonra geçer ... elinde on-onbeş bin sterlin bulunan bir kimse, Hindistan ile ticaret işine girebilir; Londra'daki bir firma adına önemli miktarda kredi açtırarak bu firmaya yüzde-bir verir; Londra'daki firma üzerine, sevkedilen malların bedelinin, Londra'daki firmaya geri gönderilmesi koşuluyla poliçe çeker ama, her iki taraf da Londra'daki kimseye nakdi avans verilmeyeceği konusunda tamamen anlaşmış durumdadırlar; yani başka bir deyişle, malların bedeli gelene kadar bu senetler yenilenecektir. Bu senetler, Liverpool'da, Manchester'de ... ya da Londra'da iskonto edilmişlerdir ... bunların çoğu İskoç bankalarında durmaktadırlar." (s. 79.) – "786. Geçenlerde Londra'da bir firma iflas etti ve yaptığı işlerin incelenmesinde, bu türlü bir işlemin yapıldığı ortaya çıktı; Manchester'de de bir işyeri var, bir başkası da Kalküta'da; bunlar, Londra'daki bir firma için 200.000 sterlin kredi hesabı açmışlar; yani bunun anlamı Glasgow'dan ve Manchester'den Doğu Hint firmasına mal gönderen Manchester'deki bu firmanın dostlarının Londra'daki firma üzerine 200.000 £ tutarında senet çekmek gücüne sahip olmasıdır; aynı zamanda, aradaki anlaşmaya göre, Kalküta'daki firma da Londra'daki firma üzerine 200.000 £ tutarında senet çekebilecekti; Kalküta'da satılan bu senetlerin geliriyle, başka senetler satın alacaklar ve Glasgow'dan çekilen ilk senetleri karşılamak için bunlar Londra'daki firmaya gönderilecekti. ... Böylece, bu işlem üzerine 600.000 £ tutarında senet yaratılmış oluyordu." – "971. Halen, Kalküta'da bir firma," (İngiltere'ye sevkedilmek için) "mal satın alır ve karşılık olarak Londra'daki muhabir firması üzerine çekilmiş kendi senetlerini verirse, ve konşimentoları bu ülkeye gönderirse, bu konşimentolar ... Lombard Street'de avanslar için hemen emirlerine hazır olur ve böylece, daha muhabirlerin senetlerini ödemelerine sekiz ay varken, bu parayı kullanabilir hale gelmiş olurlar."
      1V. Lordlar Kamarasınca 1848'de kurulmuş gizli bir komite, 1847 bunalımının nedenlerini araştırmıştı. Ne var ki, bu komiteye verilen ifadeler 1857'ye kadar gizli tutuldu (184 7 bunalımının nedenlerini araştırmak üzere Lordlar Kamarası tarafından kurulan Gizli Komite önünde alınan İfadelerin Zabıtları; kısaca, C. D. 1848-57 olarak anılmıştır). Burada Liverpool Union Bankasının müdürü Mr. Lister, ifadesinde diğer şeyler arasında şunları söylemiştir:
      "2444. İşadamları, sermayelerini, yaptıkları işlerden demiryollarına aktardıkları ve gene de işlerini aynı ölçüde sürdürmek istedikleri için ... 1844 baharında kredilerde beklenmeyen bir genişleme oldu. Önce bunlar belki de demiryolu hisselerini kârla satabileceklerini ve elde edecekleri parayı yeniden işlerine yatırabileceklerini sandılar. Belki de bunun mümkün olmadığını gördüler ve daha önce nakit olarak ödeme yaptıkları işler için kredi almaya başladılar. İşte bu yüzden kredilerde bir genişleme oldu." (sayfa 364)
      "2500. Bankaların, ellerinde tuttukları için zarara uğradıkları senetler başlıca tahıl üzerine mi yoksa pamuk üzerine mi olan senetlerdi? – Bunlar, her türden ürün için, tahıl, pamuk, şeker için, her türden yabancı ürün için çekilmiş senetlerdi. O sırada belki yağ dışında fiyatı düşmeyen hiç bir şey yok gibiydi." – "2506. Senet kabul eden bir komisyoncu, bunu, değer bakımından iyi bir zarar payı tanınmaksızın yapmıyordu."
      "2512. Ürüne karşı çekilen iki türlü senet vardır; birincisi, dışarda ürün ithal eden tüccar üzerine çekilen orijinal senettir. ... Ürüne karşı çekilen bu senetlerin vadesi çoğu kez ürün gelmeden dolar. Bu yüzden tüccar, ürün geldiğinde yeterli sermayesi yoksa, ürünü satacağı zamana kadar komisyoncuya rehin vermek zorunda kalır: Ardından, Liverpool'daki tüccar tarafından, komisyoncuya, ürünün sağladığı teminata dayanılarak yeni tür bir senet çekilir. ... Bundan sonra, komisyoncudan, ürünü alıp almadığını ve ne ölçüde avans verdiğini öğrenmek, bankanın işidir. Komisyoncunun, zarar ettiği takdirde kendisini koruyabilecek varlığa sahip olduğunu saptamak gene bankerin işidir."
      "2516. Biz dışardan da senet kabul ederiz. ... Bir kimse dışardan İngiltere üzerine çekilmiş senet satın alır ve bunu İngiltere'de bir firmaya gönderir; biz bu senedin, akıllıca mı yoksa akılsızca mı çekildiğini, karşılığında mal mı yoksa hava mı olduğunu kestiremeyiz."
      "2533. Siz neredeyse her tür yabancı malın büyük bir kayıpla satıldığını söylediniz. Bu, sizce, o mal üzerinde girişilen ve yasaya uymayan spekülasyon sonucu mudur? – Bu, çok geniş ölçüde yapılan ithalat ve bunu kaldıracak denk bir tüketim olmayışından ileri geliyordu. Öyle görünüyor ki, tüketim epeyce düşmüştür." – "2534. Ekim ayında ürün neredeyse satılamaz haldeydi."
      Bunalım en yüksek noktasına ulaştığında, herkesin nasıl bir genel sauve qui peut [can telaşı. -ç.] içine düştügü, Overend, Gurney ve Ortaklari firmasindan, birinci sinif uzman, saygideger üçkagitçi Quaker Samuel Gurney'in ayni raporunda açiklanmaktadir: "1262. ... Panik başladı mı insan artık kendisine, banknotları karşılığında ne elde edebileceğini ya da hazine bonoları satışıyla, yüzde-bir, iki ya da üç zarara ugrayıp uğramayacağı sorusunu sormaz. Bir kez içersine korku girdi mi, gözü ne kâr görür ne zarar, yalnızca kendisini güven altına alır, ve dünya alemin canı cehenneme der."
      V. İki piyasanın karşılıklı doyum hali ile ilgili olarak, Doğu Hint ticaretiyle uğraşan Bay Alexander, Avam Kamarasının, 1857 tarihli Bankalar Yasası konusundaki Komitesinde (B. C. 1857 olarak anılır) şöyle diyor: "4330. Şu anda, Manchester'de 6 şilin yatırsam, Hindistan'da 5 şilin elde ederim; Hindistan'da 6 şilin yatırsam, Londra'da 5 şilin elde ederim." Demek ki, Hindistan piyasası İngiltere, ve İngiliz piyasası Hindistan tarafından aşırı malla doldurulmuş bulunuyordu. Gerçekten de 1857 yazında durum buydu; hem de, acı 1847 deneyiminin üstünden yalnızca on yıl geçtikten sonra! (sayfa 365)


YİRMİALTlNCI BÖLÜM
PARA-SERMAYENİN BİRİKİMİ
BUNUN FAİZ ORANI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ



      "İNGİLTERE'DE, en sonunda para-biçimini alma eğilimini taşıyan, düzenli bir ek servet birikimi oluyor. Şimdi, para kazanmak arzusunun hemen yanısıra belki de, bunu faiz ya da kâr getirecek türde bir yatırım için tekrar elden çıkartma isteği geliyor; çünkü, paranın kendisi, para olarak ne faiz getirir, ne de kâr. Bu nedenle, bu sürekli artı-sermaye akımı ile birlikte, bunun kullanımı için gerekli alanın sürekli ve yeterli bir biçimde genişlemesi olmaksızın, yatırım alanı arayan paranın, olayların gidişine bağlı olarak, az ya da çok miktarda devresel birikimi ile karşı karşıya kalırız. Uzun yıllar boyunca, İngiltere'nin servet fazlalığını en fazla emen, devlet borçlarımız oldu. ... 1816 yılında bu borçlar en üst düzeyine ulaşır ulaşmaz, ve artık bu emme işini bırakır bırakmaz, en az her yıl yirmiyedi milyonluk bir miktar başka yatırım kanalları aramak zorunda kaldı. Buna ek olarak, bir de, çeşitli sermayeler geri ödendi. ... Büyük sermaye yatırımlarını gerektiren ve zaman zaman kullanılmayan sermaye fazlalığı için bir akış yeri yaratan girişimler ... hiç değilse ülkemizde, toplumun her zamanki kullanım alanlarında yer bulamayan servet fazlalığının devresel birikimlerinin bir düzene sokulması için mutlak olarak gereklidir." (The Currency Theory Reviewed, London 1845, s. 32-34.) Aynı yapıtta 1845 yılı için şöyle deniyor: "Çok yakın bir süre içersinde (sayfa 366) fiyatlar, depresyonun en düşük noktasından yukarı doğru sıçradılar. ... Devlet borçları pariteye ulaştılar. ... İngiltere Bankasının kasalarındaki külçeler ... bu kurumun kuruluşundan beri en yüksek düzeye ulaştı. Her türden hisse senetleri, ortalama olarak daha önce hiç görülmemiş fiyatlarda ve faiz yalnızca nominal orana inmiş bulunuyor. Eğer bütün bunlar, şu anda İngiltere'de, diğer bir kullanılmayan büyük servet birikiminin ve başka bir spekülatif telaş döneminin eşiğinde olduğumuzun belirtileri değilse." (Ibid., s. 36.)
      "Külçe altın ithali ... dış ticaret kazancının güvenilir bir işareti olmamakla birlikte, başka bir açıklama nedeni olmadığına göre gene de bu altının bir kısmı, prima facie [İlk bakışta. -ç] böyle bir kazancı temsil eder." (J. G. Hubbard, The Currency and the Country, London 1843, s. 40-41.) "Diyelim ... düzenli bir ticaret, uygun fiyatlar ... tam ama aşırı olmayan bir dolaşım döneminde, kötü bir ürün yılı, tahıl ithaline ve beş milyon değerinde altın ihracına yolaçmış olsun. Dolaşım [Birazdan göreceğimiz gibi, bununla dolaşım aracı değil, atıl para-sermaye anlatılmak isteniyor. -F.E.] hiç kuşkusuz, aynı miktarda azalmış olacaktır. Buna eşit miktarda dolaşım aracı, bireyler elinde hala tutuluyor olabilir, ama tüccarların bankalardaki mevduatları, bankerlerin kendi para-simsarları ile olan bakiyeleri ve kendi kasalarındaki yedekleri, hepsi azalmış olacaktır; ve, kullanılmayan sermaye miktarındaki bu azalmanın en yakın sonucu, faiz oranındaki bir yükselme olacaktır. Bunun yüzde-dörtten yüzde-altıya yükseldiğini kabul ediyorum. İşler sağlıklı bir durumda olduğundan, güven sarsılmayacak ama kredi daha yüksek değerde olacaktır." (Ibid., s. 42.) "Ama ... bütün fiyatların düştüğünü düşünelim. ... Fazla paralar, artan mevduatlar halinde bankalara dönerler – kullanılmayan sermaye bolluğu, faiz oranını asgari düzeye düşürür ve bu durum, ya yüksek fiyatların geri gelmesine, ya daha faal bir ticaretin hareketsiz duran parayı tekrar hizmete sokmasına, ya da yabancı hisse senetlerine veya yabancı mallara yapılan yatırımlar yoluyla emilmesine kadar sürer." (s. 68.)
      Aşağıdaki alıntılar da, gene, 1847-48 Ticari Bunalımı konusunda parlamento araştırma raporundan yapılmıştır. – 1846-47 kötü ürün ve kıtlık dönemi yüzünden, büyük ölçüde besin maddesi ithali zorunlu hale gelmiştir. "Bu durum, ülkenin ithalatının ... ihracatını büyük ölçüde aşmasına, bankalar üzerinde önemli bir baskıya ... senetlerin iskonto edilmesi için ... iskonto simsarlarına daha fazla başvurulmasına yolaçtı. ... Simsarlar senetleri daha ince eler sık dokur hale geldiler. Firmaların kaynakları, çok ciddi ölçüde daralmaya ve zayıf olanlar iflas etmeye başladı. Kredilerine güvenen firmalar ... perişan oldular. Bu, daha önce duyulan kaygıyı artırdı; bankerler ile diğerleri, kendi yükümlülüklerini karşılamak amacıyla, ellerinde bulunan senetler ile diğer değerli kağıtları paraya çevirmede, eskiden olduğu gibi aynı rahatlıkla bunlara (sayfa 367) güvenemeyeceklerini anladıklarından, firmalara sağladıkları kolaylıkları daha da kısıtladılar ve bir çok durumda bu gibi istekleri tamamen geri çevirdiler; çoğu kez kendi yükümlülüklerini karşılamak için banknotları üzerine kilit vurdular; bunlardan ayrılmaktan ödleri kopuyordu. ... Kaygı ve karışıklık günden güne arttı; ve Lord John Russel ... o mektubu bankaya göndermiş olsaydı ... genel bir iflas kaçınılmaz olurdu." (s. 74-75.) Russell'ın mektubu Banka Yasasını yürürlükten kaldırdı. – Daha önce adı geçen Charles Turner'ın ifadesi: "Bazı firmalar büyük olanaklara sahipti, ama nakit paraları yoktu. Bunların bütün sermayeleri, Mauritius'daki çiftliklerde, indigo ya da şeker fabrikalarında bağlanmış durumdaydı. Daha önceki borçların toplamı 500.000-600.000 sterline ulaştığı için, senetlerini ödeyecek nakit paraları yoktu, ve sonunda anlaşıldığına göre, senetlerini ödemek için bunlar tamamen kredilerine güvenmişlerdi." (s. 81.) Yukarda adı geçen S. Gurney diyordu ki [1664]: "Bugün (1848) bir iş darlığı ve büyük bir para bolluğu var." – "1763. Bunun, sermaye kıtlığından ileri geldiğini sanmıyorum; ortaklıktaki telaş ve korku yüzünden faiz oranı böylesine yükselmiştir."
      1847 yılında, İngiltere, yabancı ülkelere, ithal ettiği yiyecek maddeleri için en az 9 milyon sterlin tutarında altın ödemiştir. Bu miktarın 7½ milyon sterlini İngiltere Bankasından ve 1½ milyonu diğer kaynaklardan çıkmıştır. (s. 245) – İngiltere Bankası Guvernörü Morris: "Ülkedeki kamu fonları ile, kanal ve demiryolu hisse senetleri, 23 Ekim 1847 tarihinde, toplam 114.752.225 £ tutarında bir değer kaybına uğramış bulunuyordu." (s. 312.) Lord G. Bentinck'in aşağıdaki sorularını gene aynı Morris şöyle yanıtlıyordu: "Değerli senetler ile her türden ürüne yatırılan bütün sermayelerin aynı şekilde değer kaybettiğini; ham pamuk, ham ipek ve işlenmemiş yünün aynı düşük fiyatla Kıta Avrupasına gönderildiğini ... ve şeker, kahve ve çayın zoraki satışlarla zararına elden çıkartıldıklarını bilmiyor muydunuz? – Geniş yiyecek maddesi ithali sonucu ortaya çıkan külçe altın kaybını karşılamak amacıyla ülkenin önemli fedakarlıklarda bulunması ... kaçınılmazdı." – "Altını geri almak için böylesine fedakarlıklara katlanılacağına, bankanın kasalarında yatan 8.000.000 sterline el atılması daha iyi olmaz mıydı? - Hayır, bence olmazdı." – Şimdi, bu kahramanlık üzerine yorumlar. Disraeli, İngiltere Bankası Müdürü ve eski Güvernörü Mr. W. Cotton'a soruyor: "Bankanın, 1844'te ortaklarına ödediği kâr payı oranı neydi? – O yıl yüzde 7 idi." – "1847'ye ait kâr payı ... ne idi? – Yüzde dokuz." – "Banka bu yıl ortakları adına gelir vergisi ödüyor mu? – Ödüyor." – "1844'te de ödedi mi? – Ödemedi."[
83] – "Öyleyse bu Banka Yasası (1844 tarihli) ortakların epeyce hayrına işlemiş? ... Sonuç olarak, yasanın yürürlüğe (sayfa 368) girmesinden beri ortaklara ödenen kâr payı yüzde 7'den yüzde 9'a yükselmiş ve yasanın çıkmasından önce ortakların ödediği gelir vergisini şimdi banka ödemiş oluyor? - Evet, öyle."(n° 4356-61.)
      Taşralı bir banker, Bay Pease, 1847 bunalımı sırasında bankalarda yığılan para ile ilgili olarak şöyle diyor: "4605. Banka, faiz oranını daha da yükseltmek zorunda kalınca herkes büyük bir kaygıya kapıldı; taşralı bankerler ellerindeki altın külçesini artırdılar, ve yedek banknotlarını çoğalttılar; belki de ancak birkaç yüz sterlinlik altın ve banknot bulundurmak alışkanlığında olan biz bankerlerin çoğu, iskontolar ile piyasadaki senetlerimiz konusunda görülen kararsızlık karşısında hemen masalarımıza, çekmecelerimize binlerce sterlinlik altın ve banknot doldurduk, böylece genel bir para yığılması oldu." Bir komite üyesi diyor ki: "4691. Buna göre, son 12 yıl boyunca, neden ne olursa olsun, sonuç, genellikle üretken sınıflardan çok, Yahudilerle para tüccarlarının çıkarına olmuştur."
      Bunalım zamanlarında, para tüccarlarının bundan nedenli yararlandıklarını Tooke şöyle anlatıyor: "Warwickshire ve Staffordshire'daki madeni eşya yapımı bölgelerinde, pek çok sipariş kabul edilmiyordu, çünkü, yapımcının senetlerini kırdırmak için ödemek zorunda olduğu faiz oranı, bütün kârını alıp götürüyordu." (n° 5451.)
      Şimdi, daha önce de sözü edilen bir başka parlamento raporuna göz atalım: Report of Select Committee on Bank Acts, comminicated from the Commons to the Lords, 1857 (bundan böyle B. C. 1857 diye anılacaktır). Bu raporda, İngiltere Bankası direktörü ve Currency Principle savunucularının önde gelenlerinden Bay Norman'a yöneltilen sorular ve alınan yanıtlar yeralıyor:
      "3635. Faiz oranının, banknot miktarına değil, sermaye arz ve talebine bağlı olduğu düşüncesinde olduğunuzu söylediniz. 'Sermayeye', banknotlar ile sikkeler dışında neleri dahil ettiğinizi söyleyebilir misiniz? – Buna göre, 'sermaye'nin yaygın olarak kullanılan tanımı, üretimde kullanılan metalar ya da hizmetlerdir. – "3636. Faiz oranı dediğiniz zaman, 'sermaye' sözcüğünün bütün metaları içerdiğini mi anlatmak istiyorsunuz? – Üretimde kullanılan bütün metaları." – "3637. Faiz oranını düzenleyen şeylerden sözederken, 'sermaye' sözcüğüne bütün bunları koyuyor musunuz? – Evet. Diyelim bir fabrikatörün fabrikası için pamuğa gereksinmesi var; bunu elde etmesinin yolu, belki de, bankerinden bir avans almaktır; böylece sağladığı banknotlarla Liverpool'a gider ve orada satın almada bulunur. Onun asıl istediği pamuktur; o, pamuk elde etmenin bir aracı olması dışında, ne banknot, ne de altın ister. Ya da, işçileri için ödeme aracı isteyebilir; o zaman da gene, banknot borç alır ve bunlarla işçilerinin ücretlerini öder; ve işçilerin de gene, yiyeceğe ve barınmaya gereksinmeleri vardır, para bunların ödeme aracı olur." – "3638. Ama faiz para için ödenir, değil mi? – İlk durumda öyle; ama başka bir durumu ele alalım. Pamuğu, avans için bankaya gitmeden (sayfa 369) kredi ile satın almış olsun; bu durumda, hazır-para fiyatı ile, vadesi geldiğinde ödeyeceği kredi-fiyatı arasındaki fark, faizin ölçüsüdür. Faiz, ortada hiç para olmasaydı da gene mevcut olurdu."
      Bu kendini beğenmiş saçmalık, Currency Principle'ın bu güçlü dayanağına ne kadar da yaraşıyor. Önce, banknotların ya da altının, bir şey satınalma aracı olduğu, sırf banknot ya da altın oldukları için borç alınmadıkları konusundaki parlak buluş. Ve bu, faiz oranının düzenlenişini açıklamak için öne sürülüyor – ama neyle? Metaların arz ve talebiyle düzenlenirmiş; oysa şimdiye değin, bunun, metaların piyasa-fiyatını düzenlediği bilinirdi. Ne var ki, metaların aynı piyasa-fiyatlarına, çok farklı faiz oranları tekabül edebilir. – Ama şimdi de şu kurnazlık. Kendisine şu haklı soru yöneltiliyor: "Ama faiz, para için ödenmiyor mu?" Bu soru kuşkusuz şu anlamı taşıyor: "Meta ticareti ile hiç bir ilişkisi bulunmayan bankerin elde ettiği faizin bu mallarla ne ilgisi olabilir? Ve fabrikatörler, aldıkları parayı, çok farklı piyasalara, yani üretimde kullanılan metalar için çok farklı talep ve arz koşullarının bulunduğu piyasalara yatırdıkları halde, aynı faiz oranı ile almıyorlar mı?" Bütün bu sorulara bizim ünlü dehanın verebildiği yanıt ise, fabrikatörün pamuğu kredi ile alması halinde, "hazır-para fiyatı ile, vadesi geldiğinde ödeyeceği kredi-fiyatı arasındaki farkın, faizin ölçüsü" olduğudur. Tam tersine, büyük deha Norman'dan, nasıl belirlendiğinin açıklanması istenen cari faiz oranı, nakit-fiyat ile vade gününe kadar olan kredi-fiyatı arasındaki farkın ölçüsüdür. Önce pamuk nakit-para fiyatı ile satılır, ve bu, piyasa-fiyatı ile belirlenir, bunu da, arz ve talebin durumu saptar. Diyelim fiyat = 1.000 £ olsun. Bu, fabrikatör ile pamuk komisyoncusu arasında, satış ve satınalma ile ilgili işlemi tamamlar. Şimdi, ikinci bir işlem gelir. Bu, borç verenle borç alan arasındaki işlemdir. 1.000 sterlinin değeri fabrikatöre pamuk olarak avans verilir ve o bunu para olarak, diyelim üç ayda ödemek zorundadır. Ve 1.000 £ için piyasa faiz oranı tarafından belirlenmiş bulunan üç aylık faiz, nakit-fiyatın üstünde ve ötesinde, fazladan bir ödeme oluşturur. Pamuğun fiyatı, arz ve talep tarafından belirlenir. Oysa, avans verilen pamuğun değerinin fiyatı, yani üç ay için avans verilen 1.000 sterlinin fiyatı, faiz oranı tarafından belirlenir. Ve işte bu olgu, pamuğun böylece para-sermayeye çevrilmesi olgusu, Bay Norman'a, para hiç mevcut bulunmasaydı bile, faizin gene de mevcut olacağını kanıtlar. Ama, para hiç mevcut olmasaydı, doğal olarak, genel faiz oranı diye de bir şey olmazdı.
      Ortada, bir de, sermayeyi "üretimde kullanılan metalar" olarak gören kaba bir anlayış var. Bu metalar , sermaye olarak iş gördükleri sürece, metalar olarak değerlerinden farklı olan, sermaye olarak değerleri, bunların üretken ya da ticari kullanımlarından doğan kârda ifadesini bulur. Ve kâr oranının, her zaman için, satın alınan metaların piyasa-fiyatı ile, bu metaların arz ve talebi ile bir ilişkisi vardır, ama bu oran, tamamen farklı koşullar tarafından belirlenir. Ve hiç kuşku yoktur ki, faiz (sayfa 370) oranı genellikle kâr oranı ile sınırlıdır. Ne var ki, Bay Norman'ın bize, işte bu sınırın nasıl belirlendiğini anlatması gerekir. Ve bu sınır, öteki sermaye biçimlerinden farklı olarak para-sermayenin arz ve talebi ile belirlenir. Bir de şu soru sorulabilirdi: para-sermayenin arz ve talebi nasıl belirlenir? Maddi sermayenin arzı ile para-sermayenin arzı arasında zımni bir ilişki bulunduğu hiç kuşkusuz doğrudur, ve bunun gibi, sanayi kapitalistinin para-sermayeye olan talebi, fiili üretim koşulları ile belirlenir. Bizi bu nokta üzerinde aydınlatacağı yerde, Norman, bize, para-sermayeye olan talebin, para olarak paraya olan taleple aynı şey olmadığı yolunda bir bilgelik taslıyor; ve bu bilgelikle de kalıyor, çünkü, o, Overstone ve diğer Currency peygamberleri, sermayeyi, yasa koyucunun yapay müdahalesi ile dolaşımın kendisinden çıkartmak ve faiz oranını yükseltmek çabasında oldukları için sürekli bir vicdan azabı içersindedirler.
      Şimdi, ülkesinde "sermaye" bu kadar kıt olduğuna göre "parası" için neden %10 aldığını açıklaması istenen Lord Overstone'a, namı diğer Samual Jones Loyd'a kulak verelim.
      "3653. Faiz oranındaki dalgalanmalara şu iki nedenden biri yolaçar: Sermayenin değerindeki bir değişiklik" (mükemmel! Sermayenin değeri, genel bir deyişle, faiz oranının ta kendisi demektir. Faiz oranındaki bir değişiklik böylece, faiz oranındaki bir değişiklikten doğmuş oluyor. "Sermayenin değeri" başka bir yerde göstermiş olduğumuz gibi, hiçbir zaman teoride başka türlü düşünülmemiştir. Ya da eğer Lord Overstone, "sermayenin değeri" sözü ile, kâr oranını kastediyorsa, bu derin düşünür, faiz oranının kâr oranı ile belirlendiği düşüncesine dönmüş olur!) "ya da ülkedeki para miktarındaki bir değişme. Faiz oranındaki bütün büyük dalgalanmalar, ister dalgalanmaların süresi, ister büyüklüğü bakımından olsun, sermayenin değerindeki değişikliklere kadar açıkça izlenebilir. Bu olguyu, hiçbir şey, 1847 yılında ve son iki yıl boyunca (1855- 56) faiz oranında görülen yükselme kadar, iki çarpıcı pratik örnek kadar gözler önüne seremez; faiz oranında, para miktarındaki değişmelerden ileri gelen küçük dalgalanmalar, hem boyut ve hem de süre bakımından küçüktürler. Bunlar sık sık görülür ve ne denli hızlı ve sık olurlarsa, kendi amaçlarını gerçekleştirmede o denli etkili olurlar." Yani, Overstone gibi bankerleri zenginleştirme amacını gerçekleştirirler. Dost Samuel Gurney, bunu Lordlar Komisyonunda, C.D. 1848 [1857] pek safça ifade ediyor: "1324. Faiz oranında son yılda görülen büyük dalgalanmalar, bankerler ile para ticareti yapanlar için sizce yararlı olmuş mudur olmamış mıdır? – Bence bu dalgalanmalar, para ticareti yapanlar için yararlı olmuştur. Ticaret hayatındaki bütün dalgalanmalar, işbilir kimseler için yararlı olur." – "1325. En iyi müşterilerini yoksulluğa düşürmesi nedeniyle yüksek faiz oranları eninde sonunda banker için de zararlı olmaz mı? – Hayır; bu etkiyi hissedilebilir ölçüde göstereceğini sanmıyorum." - Voilà ce que parler veut dire. [İşte size dört dörtlük bir söz. -Ed.] (sayfa 371)
     
Mevcut para miktarının faiz oranı üzerindeki etkisine en sonunda döneceğiz. Ama burada hemen belirtmek gerekir ki, Overstone gene bir quid pro quo [Elçabukluğu. -ç.] yapmaktadır. 1847 yılında para-sermayeye olan talepte (ekim ayından önce, para darlığı ya da onun deyimiyle "para miktarı" konusunda herhangi bir kaygı yoktu) tahıl ve pamuk fiyatlarındaki yükselme, fazla-üretim nedeniyle şekerin yeterli alıcı bulamaması, demiryolu spekülasyonu ve bunalım, yabancı piyasaların pamuklu mallarla dolup taşması, poliçe spekülasyonu amacıyla Hindistan ile yukarda anlatıldığı şekilde yapılan zorlama ithal ve ihraç gibi çeşitli nedenlere bağlı olarak bir artma olmuştu. Bütün bunlar; sanayide aşın-üretim ve tarımda üretim yetersizliği -yani tamamen farklı nedenler- para-sermaye, yani kredi ve para için artan bir talep yarattı. Para-sermayeye olan bu artan talebin kökeni, üretken sürecin kendi gidişinde idi. Ama, neden ne olursa olsun, faiz oranını, para-sermayenin değerini yükselten şey, para-sermayeye olan talepti. Overstone eğer, para-sermayenin değeri, faiz oranı yükseldiği için yükselmiştir demek istiyorsa, bu, totoloji olur. Yok eğer, "sermayenin değeri" sözü ile, faiz oranındaki yükselmenin nedeni olarak, kâr oranındaki bir yükselmeyi anlatmak istiyorsa, bunun da yanlış olduğunu hemen göreceğiz. Para-sermayeye olan talep, ve dolayısıyla "sermayenin değeri", kâr düştüğü halde bile yükselebilir; para-sermayenin nispi arzı daralır daralmaz, "değeri" yükselir. Overstone'un kanıtlamak istediği şey, 1847 bunalımının ve bununla birlikte ortaya çıkan yük sek faiz oranının, "para miktarı" ile, yani esin kaynağı olduğu 1844 tarihli Banka Yasası hükümleri ile herhangi bir ilişkisi olmadığıdır; oysa gerçekte, banka yedeklerini tüketme korkusu -Overstone'un bir buluşu- 1847-48 bunalımına bir para paniği ile katkıda bulunduğu ölçüde, faiz oranının bunlarla ilişkisi vardı. Ama, burada konumuz o değil. Eldeki olanaklara göre aşırı ölçüde işlere girişilmiş olmanın yolaçtığı, ve kötü bir ürün, demiryollarına yapılan aşırı yatırımlar, özellikle pamuklu mallarda olmak üzere aşırı-üretim, Hindistan ve Çin'le yapılan ticarette girişilen hileli işler, spekülasyon, gereksiz şeker ithalleri, vb. yüzünden yeniden-üretim sürecinde ortaya çıkan düzensizliklerin hızlandırdığı bir para-sermaye kıtlığı vardı. Bir quarter'ı 120 şiline tahıl satın alan bir kimsenin, fiyat 60 şiline düştüğü zaman elinden giden şey, fazladan ödediği 60 şilin ile, tahıl karşılığı Lombart Street avanslarında bu miktara tekabül eden kredi idi. Bunların, tahıllarını 120 şilinlik eski fiyatları üzerinden paraya çevirmelerine engel olan şey hiçbir zaman banknot kıtlığı değildi. Aşırı şeker ithal eden ve neredeyse hepsi de ellerinde kalan kimseler için de, aynı şey geçerliydi. Bunun gibi, dolaşan sermayelerini demiryollarına bağlayıp da, "yasal" işlerinde bu sermayeyi kredi ile yerine koyacaklarına güvenen baylar da aynı durumdaydılar. Bütün bunlar Overstone için, "Parasının yükselmiş değerinin moral anlamını" belirten (sayfa 372) şeylerdir. Ne var ki para-sermayenin bu yükselen değerine öte yandan doğrudan doğruya, gerçek sermayenin (meta-sermaye ve üretken sermaye) düşmüş para-değeri tekabül ediyordu. Bir biçimdeki sermayenin değeri düştüğü için diğer biçim sermayenin değeri yükseliyordu. Oysa Overstone, farklı türden sermayelerin bu iki değerini genellikle sermayenin tek bir değerinde özdeşleştirmeye çalışıyor ve bunu, bunların her ikisini de, dolaşım aracı kıtlığına, mevcut para kıtlığına karşı çıkartarak yapmaya çabalıyordu. Ne var ki, aynı miktar para-sermaye, çok farklı dolaşım aracı miktarlarıyla borç verilebilir.
      Şimdi onun, 1847 örneğini alalım. Resmi banka faiz oranı ocak ayında %3-3½; şubatta %4-4½. Martta genel olarak %4. Nisanda (panik) %4-7½. Mayısta %5-5½, haziranda genellikle %5. Temmuzda %5. Ağustosta %5-5½. Eylülde, %5¼, 5½, 6 gibi küçük değişikliklerle %5. Ekimde %5, 5½, 7. Kasımda %7-10. Aralıkta %7-5. – Bu durumda faiz, kâr azaldığı ve metaların para-değerleri büyük ölçüde düştüğü için yükselmişti. İşte bu nedenle, eğer Overstone burada, 1847'de faiz oranının, sermayenin değeri yükseldiği için arttığını söylerse, sermayenin değeri sözü ile yalnızca para-sermayenin değerini anladığını ifade etmiş olur ve para-sermayenin değeri de faiz oranıdır, başka bir şey değildir. Ama, daha sonra bir elçabukluğu yapıyor ve sermayenin değerini, kâr oranı ile özdeşleştiriyor.
      1856'da ödenen yüksek faiz oranına gelince, Overstone bunun kısmen, faizi kendi kârlarından değil başkalarının sermayeleri ile ödeyen kredi tüccarlarının ön plana geçmelerinin bir belirtisi olduğunun gerçekten farkında değildi; 1857 bunalımından hemen birkaç ay önce, "iş hayatının tamamen sağlıklı" olduğunu öne sürüyordu.
      İfadesine devam ediyordu: [B. C.1857.] "3722. "Ticaret kârının, faiz oranındaki bir yükselme ile yokolması düşüncesi tamamen hatalıdır. Önce, faiz oranında bir yükselmenin uzun süre devam etmesi pek az görülür; sonra, eğer bu uzun sürer ve büyük ölçüde olursa, bu, aslında sermayenin değerinde bir yükselmedir, ve sermayenin değeri niçin yükselir? Kâr oranı arttığı için." – Böylece, burada biz hiç değilse, "sermayenin değerinin" ne anlama geldiğini öğrenmiş oluyoruz. Üstelik, kâr oranı uzun bir süre yüksek olabilir ama, faiz oranı, kârın büyük bir kısmını yutacağı noktaya kadar, girişim kârı düşebilir ve faiz oranı yükselebilir.
      "3724. Faiz oranındaki yükselme, ülke ticaretindeki büyük artışın ve kâr oranındaki büyük yükselmenin bir sonucudur; ve faiz oranındaki yükselmeden, kendi nedeni olan iki şeyi yokediyor diye yakınmak, bir tür mantık saçmalığıdır ki, insan buna ne diyeceğini bilemiyor." – Bunun mantıklılığı, eğer o şu sözleri söylemiş olsaydı, bu sözlerin mantıklılığı kadar olurdu: Kâr oranındaki yükselme meta-fiyatlarında spekülasyonun yarattığı yükselmenin bir sonucudur ve, fiyatlardaki yükselmenin kendi nedeninden, yani spekülasyondan yakınmak, bir mantık saçmalığıdır, vb.. En sonunda kendi nedenini yokedebilen herhangi bir şey ancak, gözünü yüksek faiz hırsı bürümüş bir tefeci için bir mantık (sayfa 373) saçmalığıdır. Romalıların büyüklüğü, fetihlerin nedeni idi ve fetihleri, onların büyüklüklerini yoketti. Servet lüksün nedenidir ve lüksün servet üzerinde yıkıcı bir etkisi vardır. Aman ne espri! Günümüz burjuva dünyasının budalalığını hiç bir şey, milyoner -dunghill aristocrat- "mantığının" bütün İngiltere'de uyandırdığı saygıdan daha iyi anlatamaz. Üstelik, eğer yüksek bir kâr oranı ile iş hayatındaki genişleme, yüksek bir faiz oranının nedeni olursa, yüksek bir faiz oranı hiç bir şekilde yüksek bir kârın nedeni olamaz demektir. Sorulacak asıl soru, böyle bir yüksek faizin (bunalım sırasında fiilen görüldüğü gibi) devam edip etmediği ya da üstelik, yüksek kâr oranı çoktan öte dünyayı boyladıktan sonra, tepe noktasına ulaşıp ulaşmadığı sorusudur.
      "3718. İskonto oranındaki büyük artışa gelince, bu tamamen sermayenin yükselen değerinden ileri gelen bir durum olup, sermayenin bu artan değerinin nedenini, bence herkes tam bir açıklıkla görebilir. Bu yasanın yürürlükte olduğu 13 yıl boyunca bu ülke ticaretinin 45.000.000 sterlinden 120.000.000 sterline yükselmesi olgusuna daha önce de değinmiştim. Bu kısacık ifadenin içerdiği bütün olaylar üzerinde bir an düşünülsün; ticaretteki böyle dev bir artışın yürütülmesi amacıyla sermayeye olan muazzam talep ile birlikte, bu büyük talebin karşılanacağı doğal kaynağın, yani bu ülkenin yıllık tasarruflarının, son üç-dört yıldır, hiç bir kâr getirmeyen savaş giderleri için tüketildiği gözönünde bulundurulsun. Bu durumda ben, faiz oranının şimdikinden niçin daha yüksek olmadığına, yani bu dev işlerin yürütülmesi için gerekli sermaye üzerindeki baskının, sizin gördüğünüzden niçin daha şiddetli olmadığına şaştığımı itiraf etmek isterim."
      Bizim tefecilik üzerine mantık üstadından ne şahane laf salatası! Burada gene, artan sermaye değeri ile ortaya çıkıyor! Ona göre, bir yanda, yeniden-üretim sürecinde bu muazzam genişleme, dolayısıyla, reel sermaye birikimi yeralıyor, öte yanda ise, ticaretteki bu dev artışı karşılamak için "muazzam bir talebin" doğduğu bir "sermaye" bulunuyor! Bu muazzam üretim artışı, sermayenin kendisinde bir artış değil miydi, ve bu bir talep yarattığına göre bir arz da ve onunla birlikte artmış bir para- sermaye arzı da yaratmamış mıydı? Eğer faiz oranı çok yükselmiş ise, o zaman, bu sırf, para-sermayeye olan talebin, bunun arzından daha da hızlı artmış olmasından ileri gelmektedir, başka bir deyişle, bu, sanayi üretiminin genişlemesiyle birlikte, kredi sistemine dayanan temelinin de genişlemesi demektir. Yani, fiili sınai genişleme, "kredi" için artan bir talebe neden olmuştu, ve bizim bankerin "sermaye için muazzam talep" derken herhalde kastettiği bu son taleptir. İhracatı, 45 milyon sterlinden 120 milyon sterline yükselten şey mutlaka yalnızca sermayeye olan bu talep değildi. Ve üstelik, Kırım Savaşının yuttuğu ülkenin yıllık tasarruflarının bu büyük talep için arz kaynakları olduğunu söylerken Overstone ne demek istiyor? Önce, küçük Kırım Savaşından çok daha farklı bir savaş olan, 1792-1815 birikimini İngiltere acaba nasıl gerçekleştirdi? (sayfa 374) Sonra, doğal kaynak kuruduğuna göre, sermaye acaba hangi kaynaktan akıyordu? İngiltere'nin, yabancı ülkelerden borç para istemediğini herkes bilir. Yok eğer, doğal kaynağın yanısıra bir de yapay kaynak varsa, bir ülke için doğal kaynağı savaşta, yapayı da ticarette kullanmak ne güzel olurdu. Ama eğer yalnız eski para-sermaye mevcutsa, bu, onun etkinliğini yüksek bir faiz oranı ile iki katına çıkartamaz mıydı? Bay Overstone, öyle görünüyor ki, ülkenin yıllık tasarruflarının (ne var ki bu durumda güya tüketilmiş bulunuyorlar) yalnız para-sermayeye çevrildiğini düşünüyor. Oysa eğer, gerçek bir birikim, yani üretimin genişlemesi ve üretim araçlarının çoğalması yer almamışsa, bu üretimin üzerinden, alacaklı para taleplerinin birikmesi ne işe yarardı?
      "Sermayenin değerinde", yüksek bir kâr oranından ileri gelen artışı Overstone, para-sermayeye olan daha fazla talebin yolaçtığı artışla özdeşleştiriyor. Bu talep, kâr oranından tamamen bağımsız nedenlere bağlı olarak da artabilir. 1847'deki, reel sermayenin değer kaybı sonucu görülen yükselmeyi, o kendisi, örnek diye veriyor. İşine geldiği gibi, sermayenin değerini ya reel sermayeye ya da para-sermayeye bağlıyor.
      Bankacı lordumuzun samimiyetsizliği ile, didaktik bir hava taşıyan darkafalı banker görüş açısı, şu satırlarda daha da sırıtıyor (3728. Soru:) "İskonto oranının tüccar için önemli olmadığını düşündüğünüzü ifade ettiniz; sizce normal kâr oranının ne olduğunu lütfen bize söyler misiniz?" – Bay Overstone bu soruya karşılık vermenin "olanaksız" olduğunu beyan ediyor. – "3729. Ortalama kâr oranının diyelim %7-10 arasında olduğu kabul edildiğinde, iskonto oranında %2-7 ya da 8 arasındaki bir değişikliğin, kâr oranını önemli ölçüde etkilemesi gerekir, değil mi?" (Bu sorunun kendisi girişim kârı oranı ile kâr oranını bir sepete koymakta ve kâr oranının faiz ile girişim kârının ortak kaynağı olduğu olgusunu görmezlikten gelmektedir. Faiz oranı belki kâr oranını etkilemeyebilir ama girişim kârını değil. Overstone yanıtlıyor:) "Her şeyden önce işadamları kârlarını ciddi şekilde engelleyen bir iskonto oranı ödemeyeceklerdir; bunu yapmaktansa, işlerini durdurmayı yeğ tutacaklardır." (Evet, eğer kendilerini mahvetmeden bunu yapabilirlerse. Kârları yüksek olduğu sürece, istedikleri için iskonto öderler, düşük olduğu zaman ise zorunlu oldukları için.) "İskonto ne demektir? Bir kimse bir senedi niçin iskonto ettirir? ... Daha büyük miktarda sermayenin kumandasını ele geçirmeyi istediği için." (Halte-la! [Dur Bakalım! Artık yeter! -ç.] Çünkü, bağlanmış olan sermayenin para olarak geri döneceğini umar da onun için; işinin durmasına engel olmak ister de onun için; vadesi gelmiş borçlarını ödemek zorundadır da onun için. Ancak işi iyi olduğu zaman ya da işler kötü gitse de bir başkasının sermayesi üzerinde spekülasyon yaparken daha fazla sermaye talep eder. İskonto hiç bir zaman bir iş genişletme aracı olamaz.) "Ve niçin, daha büyük miktarda sermayenin kumandasını ele geçirmek ister? Çünkü bu sermayeyi (sayfa 375) kullanmak ister, peki bu sermayeyi niçin kullanmak ister? Çünkü böyle yapmak kendisi için kârlıdır da ondan; eğer iskonto bu kârını ortadan kaldıracak olsa, bu artık onun için kârlı olmaktan çıkar."
      Bu kendini beğenmiş mantıkçı, poliçelerin ancak, işi genişletmek amacıyla iskonto ettirildiğini, ve işin kârlı olduğu için genişletildiğini varsayıyor. Birinci varsayım yanlıştır. Normal işadamı, sermayesinin, para-biçimde kendisine döneceğini beklediği ve böylece yeniden-üretim sürecinin akışına devam etmesini istediği için senet iskonto ettirir; yoksa işini genişletmek ya da ek sermaye sağlamak için değil, verdiği kredi ile aldığı krediyi dengelemek için bu yola başvurur. Ve eğer işini krediye dayanarak genişletmek isterse, senet iskonto ettirmek pek işine yaramaz, çünkü, bu yalnızca elinde bulunan para-sermayeyi bir biçimden bir başka biçime çevirmekten başka bir şey değildir; bu durumda uzun vadeli bir borç almayı tercih edecektir. Kredi dolandırıcısı, işlerini genişletmek için, bir kirli işini bir başkasıyla kapatmak için; kâr etmek için değil, bir başkasına ait sermayeyi ele geçirmek için borç senetlerini iskonto ettirecektir.
      Bay Overstone böylece iskontoyu (sermayeyi temsil eden senetlerin nakit paraya çevrilmesiyle özdeşleştireceği yerde) ek sermaye borç almakla özdeşleştirdikten sonra, azıcık sıkıştırılınca hemen geriye çekilir. – (3730. Soru:) "Bir işle uğraşan tüccarlar, iskonto oranında geçici bir artış olsa bile, belli bir süre için işlerini sürdürmek zorunda değiller midir?" – (Overstone:) "Hiç kuşku yok ki, herhangi belirli bir işlemde, bir kimse,sermaye üzerinde, yüksek bir faiz oranı yerine düşük bir faiz oranı ile kumanda etmeyi sağlayabilirse, konu bu sınırlı açıdan alındığında, bu, onun için elverişli bir durum olur." – Ama, öte yandan, Bay Overstone'un birdenbire yalnız kendi sermayesinin, banker sermayesinin "sermaye" olduğunu anlamasını ve ona poliçe iskonto ettiren kimseyi, sırf sermayesi metalar biçiminde varolduğu için, ya da Bay Overstone'un bir başka para-biçime çevirdiği sermayesinin para-biçiminin poliçe şeklinde olması nedeniyle, sermayesiz bir kimse olarak kabul etmesini sağlayan bakış açısı ise, çok sınırsız bir bakış açısı oluyor.
      "3732. 1844 tarihli yasayla ilgili olarak ortalama faiz oranının, bankadaki külçe miktarına yaklaşık olarak oranının ne olduğunu bize söyleyebilir misiniz? Külçe miktarı 9.000.000 ya da 10.000.000 sterlin iken, faiz oranının yüzde 6-7, 16.000.000 sterlin olduğu zaman ise, diyelim yüzde 3-4 olması acaba gerçek olabilir mi?" (Soruyu soran, onu, bankadaki külçe miktarıyla etkilendiğine göre ve sermayenin değeriyle etkilendiğine göre faiz oranını açıklamaya zorlamak istiyor.) – "Böyle olduğunu sanmıyorum ... ama eğer öyleyse, 1844 yasasının getirdiğinden daha sıkı önlemler almamız gerektiği kanısındayım, çünkü, eğer külçe ihtiyatı ne kadar büyük olursa, faiz oranının o kadar düşük olacağı doğru ise, bu durumda bizim, yedek külçeyi sınırsız bir miktara çıkartmak (sayfa 376) için işe koyulmamız gerekir; böylece faizi sıfıra indirmiş olurduk." – Soruyu soran Cayley bu tatsız şakaya aldırmayarak devam eder: "3733. Eğer böyle ise, 5.000.000 sterlinlik külçenin bankaya geri geldiğini kabul edersek, bunu izleyen altı ay içersinde külçenin tutarı diyelim 16.000.000 sterline yükselir ve böylece faiz oranının yüzde 3 ya da 4'e düştüğünü varsayarsak, faiz oranındaki bu düşmenin, ülke ticaretindeki büyük azalmadan ileri geldiği nasıl söylenebilir? – Ben faiz oranındaki düşmenin değil, son yükselmenin, ülkenin iş hayatındaki büyük artışla yakın ilişkisi olduğunu söyledim." – Ama Cayley'in söylediği şuydu: Eğer, faiz oranındaki bir yükselme, altın yedeğindeki bir daralma ile birlikte, iş hayatındaki bir genişlemenin belirtisi ise, faiz oranında bir düşme, altın rezervindeki genişleme ile birlikte, iş hayatındaki bir daralmanın belirtisi olmak gerekir. Overstone'un buna verecek yanıtı yok. – (3736. Soru:) "Sizin" (metinde daima "Lord Hazretleri" deniyor) "paranın, sermaye elde etme aracı olduğunu söylediğinizi farkettim." (Yanlışlık işte burada, parayı bir araç olarak anlamakta; oysa para, sermayenin bir biçimidir.) "İngiltere Bankasının altın yedeğindeki bir tükenme, tersine, kapitalistler için para bulmada büyük bir güçlük yaratmaz mı?" – (Overstone:) "Hayır, para elde etmek isteyenler kapitalistler değil, kapitalist olmayanlardır ve bunlar niçin para elde etmek isterler? ... Çünkü para aracılığı ile bunlar, kapitalist olmayan kişilerin işlerini yürütmek için kapitalistin sermayesinin kumandasını ele geçirmiş olurlar." Burada artık fabrikatörler ile tüccarların kapitalist olmadıklarını, kapitalistin sermayesinin yalnızca para-sermaye olduğunu açıkça ilan etmiş oluyor. – "3737. Bu durumda, poliçe çeken kimseler kapitalist değiller mi? Poliçe çeken kimseler kapitalist olabilirler de olmayabilirler de." -Burada sıkışıp kalıyor.
      Daha sonra kendisine, tüccarların poliçelerinin, satılan ya da sevkedilen metaları temsil edip etmediği soruluyor. Burada, o, poliçelerin, metaların değerini banknotların altının değerini temsil ettiği gibi temsil ettiklerini inkar ediyor. (3740, 3741.) Bunlar biraz küstahça.
      "3742. Tüccarın amacı para elde etmek değil mi? – Hayır; para elde etmek poliçe çekmekte amaç değildir; para elde etmek poliçeyi iskonto ettirmede amaçtır." – Poliçe çekmek, metaları bir kredi-parası biçimine çevirmektir, tıpkı poliçe iskonto ettirmenin, bu kredi-parasını bir başka biçime, yani banknota çevirme olması gibi. Bay Overstone hiç değilse burada, iskonto ettirmenin amacının para elde etmek olduğunu kabul ediyor. Bir süre önce, iskontonun, sermayeyi bir biçimden bir başka biçime çevirmenin değil, ek sermaye elde etmenin bir yolu olduğunu söylemişti.
      "3743. Sizin 1825, 1837 ve 1839'da görüldüğünü söylediğiniz gibi, bir paniğin baskısı altında, ticaretle uğraşan bir topluluğun büyük arzusu nedir; bunların amacı, sermaye elde etmek midir, yoksa yasal geçerli ödeme aracı elde etmek midir? – Bunların amacı, işlerini desteklemek için sermaye üzerinde kumanda elde etmektir." Bunların amacı, o sıralardaki kredi kıtlığı nedeniyle vadesi gelmiş senetlerini karşılamak için, (sayfa 377) ödeme aracı elde etmektir; böylece metalarım düşük fiyatlarla elden çıkartmak zorunda kalmayacaklardır. Bunların ellerinde kendilerine ait hiç sermayeleri olmasa bile, bunu ödeme aracıyla birlikte elde etmiş olmuyorlardı, çünkü, herhangi bir eşdeğer vermeksizin değer elde ediyorlardı. Bu şekildeki para elde etme isteği, daima, değeri, metalar ya da alacaklı hakkı şeklinden, para-biçimine çevirme isteğinden ibarettir. Bu nedenle, bunalımlar bir yana bırakılsa bile, borç sermaye almak ile iskonto arasındaki büyük fark, iskontonun yalnızca parasal hakların bir biçiminden diğerine ya da gerçek paraya çevrilmesi olgusunda yatar.
      [Burada editör olarak birkaç noktayı eklemek üzere araya girmek isterim.
      Norman'a ve Loyd-Overstone'a göre banker, daima başkalarına "sermaye avans veren" kimsedir ve müşterileri de, ondan "sermaye" talep eden kimselerdir. İşte bunun için Overstone, "sermaye üzerinde kumanda elde etmek istedikleri için" bu kimselerin banker aracılığı ile poliçelerini iskonto ettirdiklerini (3729) ve "sermaye üzerinde kumandayı düşük bir faiz ile elde edebilmelerinin" bu kimseler için hoş bir şey olacağını söylüyor (3730). "Para, sermaye elde etme aracıdır." (3736), ve panik sırasında, ticaretle uğraşan topluluğun büyük isteği "sermaye üzerinde kumanda elde etmektir" (3743). Sermayenin ne olduğu konusunda Loyd-Overstone'un düştüğü bütün yanılgılar içersinde hiç değilse şu kadarı açıktır ki, o, bankerin müşterilerine verdiği şeye sermaye diyor ve bunu müşterinin daha önce sahip bulunmadığı, ama elinde bulunana ek olarak kendisine avans verilen sermaye olarak tanımlıyor.
      Banker, para-biçimde bulunan toplumsal sermayenin (borç verme yoluyla) dağıtıcısı olarak hareket etmeye o kadar alışmıştır ki, elinden para çıkmasına yolaçan her işlevi, borç verme olarak görüyor. Ödediği bütün paralar ona, bir borç verme gibi görünüyor. Paranın doğrudan doğruya borç verilmesi halinde bu tamamen doğrudur. Yok eğer para, senet iskonto etme işlemi için verilmiş ise, aslında bu, senedin vade gününe kadar verilmiş bir avans olur. Böylece onda, yaptığı bütün ödemelerin avans olduğu düşüncesi yer eder; üstelik bunlar, faiz ya da kâr elde etme amacıyla yapılan her para yatırımının, ekonomik bakımdan, ilgili para sahibinin, özel bir kişi niteliğiyle, bir girişimci olarak gene kendisine verdiği bir avans anlamında değil, ama belirli bir anlamda bankerin müşterisine, halen elinde bulundurduğu sermayeyi çoğaltan bir miktar parayı borç vermesi anlamında avanslardır.
      Bankerin bürosundan ekonomi politiğe sıçrayan işte bu anlayıştır ki, bankerin, müşterisinin tasarrufuna verdiği nakit paranın sermaye mi, yoksa düpedüz para, dolaşım aracı ya da kullanılagelen para mı olduğu konusundaki yanıltıcı tartışmayı doğurmuştur. Aslında -pek basit olan- bu tartışmayı çözümlemek için kendimizi bir banka müşterisinin yerine koymak gerekir. Her şey bu müşterinin ne istediğine ve aldığına bağlıdır. (sayfa 378)
      Eğer banka, ondan herhangi bir güvence istemeksizin yalnızca kişisel kredisine dayanarak borç verirse, sorun açıktır. Bu durumda müşteri, zaten yatırmış olduğu sermayeye ek olarak belli bir miktarda değeri avans almış olur. O, bunu para-biçiminde alır; şu halde, aldığı şey düpedüz para değil, aynı zamanda para-sermayedir de.
      Buna karşılık eğer müşteri bu avansı, tahvil, senet, vb. karşılığında alırsa,o zaman bu, geriye ödenme koşuluyla kendisine ödenen para anlamında bir avanstır. Ama bu bir sermaye avansı değildir. Çünkü bu değerli senetler de sermayeyi temsil ederler ve hem de verilen avanstan daha büyük bir miktarı. Bu nedenle de avansı alan, güvence olarak bankaya verdiğinden daha az sermaye-değer almış olur; bu onun için, ek bir sermaye elde edilmesi demek değildir. O, bu işe, sermayeye gereksinmesi olduğu için değil -çünkü o buna, değerli senetler halinde zaten sahiptir- paraya gereksinmesi olduğu için girmiştir. İşte bu yüzden burada, sermaye değil bir para avansı sözkonusudur.
      Yok eğer borç, poliçelerin iskontosu ile verilirse, o zaman avansın biçimi bile yokolur. Şimdi, sırf bir alım-satım sözkonusudur. Poliçe, ciro yoluyla bankanın mülkiyetine, buna karşılık, para da müşterinin mülkiyetine geçer. Müşteri bakımından bir geriye ödeme sözkonusu değildir. Müşteri eğer, poliçe ya da benzeri bir kredi aracı ile nakit para satın alacak olsa, bu, nakit parayı, pamuk,demir ya da tahıl gibi diğer metaları ile satın almasından, ne daha fazla, ne de daha az avans sayılır. Ama buna bir sermaye avansı demek daha az sözkonusudur. İki tüccar arasındaki her satınalma ve satış, bir sermaye transferidir. Bir sermaye avansı ancak, sermaye transferi karşılıklı değil tek taraflı olduğu ve bir süreyle sınırlandırıldığı zaman sözkonusudur. İskonto yoluyla sermaye avansı, bu nedenle, ancak, poliçenin, satılan herhangi bir metaı temsil etmeyen ve asıl niteliğini bilse hiç bir bankerin kabul etmeyeceği spekülatif bir poliçe olması halinde mümkündür. Normal iskonto işlemi ile banka müşterisi, demek ki, ne sermaye ve ne de para olarak avans almış olur. Müşterinin aldığı şey, satılan metalar karşılığında elde ettiği paradır.
      Müşterinin bankadan sermaye istediği ve elde ettiği durumlar, demek ki, yalnızca para avans aldığı ya da para satın aldığı durumlardan açıkça farklıdır. Ve hele Bay Loyd-Overstone, bankasının fonlarını, çok ender durumlar dışında karşılıklı güvence olmaksızın avans vermediği için (o benim Manchester'deki firmanın bankeri idi), onun, sermaye darlığı çeken fabrikatörlere cömert bankerler tarafından borç verilen büyük miktarlardaki sermaye ile ilgili göz yaşartıcı tasvirlerinin kuyruklu yalanlar olduğu da aynı şekilde açıktır.
      Şu da var ki, otuzikinci bölümde Marx da aslında aynı şeyi söylüyor: "Ödeme araçlarına olan talep, tüccarlar ile üreticiler; sağlam güvenceler verebildikleri ölçüde sırf bir paraya çevrilebilme talebidir; maddi bir teminatın sözkonusu olmadığı ve böylece, ödeme araçları avansının, kendilerine yalnız para-biçimini sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda (sayfa 379) gereksinmeleri olan, şekli ne olursa olsun, ödeme yapmaya elverişli bir eşdeğer sağladığı zaman bu talep, para-sermaye talebidir." – Ve yine otuzüçüncü bölümde: "Paranın bankerlerin elinde toplandığı gelişmiş kredi sisteminde, parayı avans verenler, en azından nominal olarak bu bankerlerdir. Bu avans yalnız dolaşımdaki parayla ilgilidir. Bu bir dolaşım avansıdır, dolaşımda bulunan sermaye avansı değildir." Bu konuyu bilmesi gereken Bay Champman da, iskonto işlemi üzerine olan bu anlayışı doğruluyor: B. C. 1857: "Bankerin elinde poliçe vardır, banker bu poliçeyi satın almıştır." İfade sorusu 5139.
      Ne var ki biz bu konuya yirmisekizinci bölümde tekrar döneceğiz. -F.E.]
      "3744. Lütfen bize 'sermaye' ile fiilen ne demek istediğinizi anlatır mısınız?" – (Overstone:) "Sermaye, ticaretin kendileriyle yürütüldüğü çeşitli metalardan oluşur; (capital consists of various commodities, by the means of which trade iscarried on) sabit sermaye vardır ve döner sermaye vardır. Gemileriniz, doklarınız, rıhtımlarınız ... sabit sermayedir; yiyecekleriniz, giyecekleriniz, vb., döner sermayedir."
      "3745. Dışarıya külçe akışı altında ülke çok sıkışmış durumda mıdır? – Sözcüğün rasyonel anlamında değil." (Ardından eski rikardocu para teorisi geliyor.) ... "Eşyanın doğal halinde, dünyadaki para, çeşitli ülkeler arasında belli oranlarda dağılmıştır; bunlar öyle oranlardır ki," (paranın) "bu şekilde dağılımı ile, bir ülke ile dünyanın diğer bütün ülkeleri arasındaki ilişki ortaklaşa bir değişim ilişkisi halini alır; ne var ki, bu dağılımı etkileyen, denge bozucu durumlar ortaya çıkar ve bu gibi hallerde, belli bir ülkenin parasının belli bir kısmı, diğer ülkelere geçer." – "3746. Lord Hazretleri şimdi 'para' terimini kullanıyorlar. Sizi daha önce iyi anladımsa, bunun bir sermaye kaybı olduğunu söylemiştiniz. – Sermaye kaybı denen acaba neydi?" – "3746. Külçe ihracı mı? – Hayır, ben böyle demedim. Külçeyi eğer sermaye sayarsanız, hiç kuşkusuz bu bir sermaye kaybıdır; dünya parasını oluşturan değerli madenlerin belli bir kısmından ayrılmaktır." – "3748. Anladığıma göre Lord Hazretleri, siz, faiz oranındaki bir değişikliğin sırf sermayenin değerindeki bir değişikliğin işareti olduğunu söylemiştiniz, değil mi? – Evet söyledim." – "3749. Ve iskonto oranı genellikle, İngiltere Bankasındaki külçe stokunun durumu ile değişiyordu, değil mi? – Evet, ama ben daha önce, bir ülkede para miktarındaki (demek ki, onun burada kastettiği, fiilen mevcut altın miktarıdır) değişiklikten doğan faiz oranı dalgalanmalarının çok küçük olduğunu ifade etmiştim."
      "3750. Lord Hazretleri iskonto oranında normale göre daha sürekli, ama geçici bir artış olduğu zaman, eskisine göre bir sermaye azalması mı olduğunu söylemek istiyorlar? – Sözcüğün bir anlamında daha az. Sermaye ile sermayeye olan talep arasındaki oran değişmiştir; bu, sermaye miktarındaki bir azalmadan değil, talepteki artıştan ileri gelebilir." (Oysa biraz önce, sermaye = para ya da altın idi, ve daha önce de, faiz oranındaki (sayfa 380) yükselmeyi, işlerin ya da sermayenin daralmasından çok genişlemesinden ileri gelen, yüksek kâr oranı ile açıklamıştı.)
      "3751. Siz, sermaye ile özellikle neyi kastediyorsunuz? – Bu tamamen, her kimsenin istediği sermayenin ne olduğuna bağlıdır. Bu, bir ülkenin işlerini yürütmek için kumandası altında bulunan sermayedir , ve bu iş iki katına çıkınca, bunun yürütüleceği sermayeye olan talepte de büyük bir artış olması gerekir." (Bu kurnaz banker önce iş faaliyetini iki katına çıkartıyor, sonra da bunu iki katına çıkartacak sermayeye olan talebi. Gözü, Bay Loyd'dan, iş hacmini iki katına çıkartabileceği miktarda sermaye rica eden müşterisinden başkasını görmüyor.) – "Sermaye herhangi başka bir meta gibidir," (ama Bay Loyd'a göre sermaye, metaların toplamından başka bir şey değildir) "Fiyatı, arz ve talebe bağlı olarak değişir." (Şu halde metalar, fiyatlarını, bir kez meta ve bir ikinci kez sermaye olarak iki kez değiştiriyor.)
      "3752. İskonto oranındaki değişiklikler genellikle, bankanın kasalarında bulunan altın miktarlarındaki değişikliklerle bağlı durumdadır. Lord Hazretlerinin işaret ettikleri sermaye acaba bu sermaye midir? – Hayır" – "3753. Acaba Lord Hazretleri, İngiltere Bankasında büyük bir sermaye stoku varken, iskonto oranının da yüksek olduğu bir durumu örnek gösterebilir mi? – İngiltere Bankası sermaye depo edilen bir yer değil; para depo edilen bir yerdir" – "3754. Lord Hazretleri, faiz oranının, sermaye miktarına bağlı bulunduğunu söylediler; lütfen bize hangi sermayeyi kastettiğinizi söyler misiniz ve bankada büyük bir külçe stoku bulunduğu bir sırada faiz oranının da yüksek olduğu bir durumu örnek olarak gösterebilir misiniz? – Çok olasıdır ki (bak hele!) bankadaki külçe birikimi düşük bir faiz oranı ile aynı zamana rasgelebilir, çünkü sermayeye olan talebin azaldığı bir dönem" (yani, para-sermaye; burada değinilen 1844 ve 1745 dönemi, bir gönenç dönemi idi) "hiç kuşkusuz, sahiplerine sermaye üzerinde kumanda sağlayan araç ya da aletlerin birikebildiği bir dönemdir." – "3755. Öyleyse siz, iskonto oranı ile, bankanın hazinesindeki külçe miktarı arasında bir bağıntı olmadığı inancındasınız? – Bir bağıntı olabilir ama bu, ilke olarak bir bağıntı değildir" (oysa, 1844 tarihli kendi Banka Yasası, faiz oranının, bankanın sahip olduğu külçe miktarı ile düzenlenmesini, İngiltere Bankasının bir ilkesi haline getirmişti), "zaman bakımından bir çakışma olabilir (there may be a coincidence of time)." - "3758. Eğer sizi doğru anladımsa, yüksek iskonto oranı sonucu olarak baskı altında bulunan bu ülke tüccarlarının zorluklarının, sermaye elde etmek olduğunu, para elde etmek olmadığını söylemiştiniz değil mi? – Siz, benim aralarında bu şekilde ilişki kurmadığım iki şeyi biraraya getiriyorsunuz; onlar hem sermaye bulmada ve hem de para bulmada sıkıntı çekiyorlar. Para elde etme ve sermaye elde etme güçlüğü, kendi gelişmesinin birbirini izleyen iki aşaması olarak alındığında, aynı güçlüktür." – Burada balık gene ağa düşmüştür. Birinci güçlük, poliçe iskonto ettirmek ya da meta güvencesi (sayfa 381) karşılığı borç elde etme güçlüğüdür. Bu, sermayeyi ya da sermayeyi temsil eden ticari bir sembolü paraya çevirme güçlüğüdür. Ve bu güçlük, kendisini, diğer şeyler arasında, yüksek faiz oranında belli eder. Ama, para elde edildiğine göre ikinci güçlük de ne oluyor? Sırf bir ödeme sözkonusu olduğuna göre, bir kimsenin elindeki paradan kurtulmasında ne gibi bir güçlük olabilir? Ve eğer sözkonusu olan satınalma ise, bir kimsenin, bunalım sıralarında satın almada güçlük çektiği görülmüş şey midir? Ve sırf konuyu aydınlatmak için diyelim ki, eğer bu, tahıl, pamuk, vb. gibi özel bir kıtlık ile ilgili ise, bu güçlük ancak bu metaların fiyatları bakımından sözkonusu olabilir, yoksa para-sermayenin değeri, yani faiz oranı bakımından değil; ve bu güçlük de son tahlilde, bizim kahramanımızın şimdi bunları alacak parası olması olgusu ile aşılmış olur.
      "3760. Ama yüksek bir iskonto oranı, para elde etmede artmış bir güçlük değil midir? – Para elde etmede artmış bir güçlüktür, ama bu güçlük paraya sahip olmak istemenizden ileri gelmiyor; bu yalnızca, sermaye elde etmede, uygar bir devletin karmaşık ilişkilerine göre artmış güçlüğün kendisini ortaya koyduğu biçimdir" (ve işte bu biçim, bankerin cebine kâr getirir).
      "3763. (Overstone yanıtlıyor:) Banker, bir yandan mevduat kabul eden ve öte yandan bu mevduatı, kişilerin ellerine sermaye biçiminde güvenle tevdi ederek kullanan bir aracıdır."
      En sonunda, onun sermayeden ne anladığını görüyoruz. O, parayı, güvenle tevdi ederek, kibarcası, faiz karşılığı borç vererek sermayeye çeviriyor.
      Bay Overstone, iskonto oranındaki bir değişikliğin, bankadaki altın rezervi miktarındaki ya da mevcut para miktarındaki değişiklikle esaslı bir ilişkisi bulunmadığını, olsa olsa zaman bakımından bir çakışmanın sözkonusu olabileceğini ifade ettikten sonra yineliyor:
      "3805. Ülkedeki para dışarıya akarak azaldığı zaman değeri artar ve İngiltere Bankası, paranın değerindeki bu değişikliğe kendisini uydurmak zorunda kalır" (burada sözkonusu olan, sermaye olarak paranın değerindeki, başka bir deyişle faiz oranındaki değişikliktir, çünkü paranın para olarak değeri, metalara kıyasla aynı kalır) "ve teknik deyimiyle bu, faiz oranının yükselmesi demektir."
      "3819. Ben bu ikisini hiç bir zaman birbirine karıştırmam." – Para ile sermayeyi demek istiyor; çünkü, zaten hiç bir zaman bunlar arasında bir ayrım yapmıyor ki.
      "3834. Ülkenin zorunlu yiyecek maddelerinin ikmali için" (1847 yılında tahıl için) "ödenmek zorunda kalınan ve aslında sermaye olan çok büyük miktar."
      "3841. İskonto oranındaki değişmelerin, hiç kuşkusuz" (İngiltere Bankasının) "rezerv durumu ile çok yakın ilişkisi vardır, çünkü, bu rezerv durumu, ülkedeki para miktarındaki artış ya da azalmanın göstergesidir; ve ülkedeki para miktarındaki artış ya da azalma ile orantılı (sayfa 382) olarak, paranın değeri de artar ya da azalır; banka iskonto oranının da bu değişikliğe uyması gerekir." – Böylece Overstone, n° 3755'te, şiddetle reddettiği şeyi burada kabul etmiş oluyor. – "3842. Bunlar arasında sıkı bir ilişki vardır." Yani, bir yanda, bankanın tedavül kısmındaki külçe miktarı ile, öte yanda, bankacılık kısmındaki banknot rezervini kastediyor. Faiz oranındaki değişmeyi, burada para miktarındaki değişmeyle açıklıyor. Ama bu söyledikleri yanlıştır. Ülkede, dolaşımdaki para arttığı için, yedek para azalabilir. Halk daha fazla banknot aldığı ve meta yığma azalmadığı zaman, durum böyle olur. Ama böyle bir durumda faiz oranı yükselir, çünkü, İngiltere Bankasının banka sermayesi, 1844 tarihli yasa ile sınırlandırılmıştır. Ama bunu söylemeye onun dili varmıyor, çünkü bu yasa yüzünden bankanın iki kısmı arasında hiç bir ilişki kalmamış bulunuyor.
      "3859. Yüksek bir kâr oranı daima sermaye için büyük bir talep yaratacak; sermaye için yüksek bir talep onun değerini yükseltecektir." – İşte sonunda, yüksek bir kâr oranı ile sermayeye olan talep arasındaki ilişkiyi Overstone'un anladığı şekliyle görüyoruz. Şimdi, örneğin 1844-45'te pamuklu sanayiinde, pamuklu eşyaya karşı talep fazla olduğu halde, ham pamuk ucuz olduğu ve ucuz kaldığı için yüksek bir kâr oranı görülüyordu. Sermayenin değeri (ve daha önceki bir ifadesinde Overstone sermayeye, herkesin kendi işi için gereksinme duyduğu şey diyordu), bu örnekte demek ki ham pamuğun değeri, fabrikatör için artmamış oluyordu. ... Bu yüksek kâr oranı, bazı pamuklu fabrikatörlerini, işlerini genişletmek amacıyla krediyle para elde etmeye itmiş olabilir. Böylece fabrikatörün, para-sermayeye karşı talebi yükselmiştir, yoksa başka hiç bir şeye karşı değil.
      "3889. Tıpkı kağıdın banknot olabilmesi ya da olmaması gibi, külçe de para olabilir de olmayabilir de."
      "3896. Lord Hazretlerini doğru anlıyorsam, 1840'ta benimsemiş olduğunuz, İngiltere Bankasının çıkarttığı banknotlardaki dalgalanmaların, külçe miktarındaki dalgalanmalara uyması gerektiği görüşünü bırakmış bulunuyorsunuz? – Şu ölçüde bırakmış bulunuyorum ki ... elimizde bulunan bilgilere göre, İngiltere Bankasının dolaşımda bulunan banknotlarının, İngiltere Bankasının banka rezervlerinde bulunan banknotlara eklenmesi gerekiyor." – İşte bu mükemmel. Bankanın, hazine dairesindeki altın kadar ve bundan da 14 milyon fazla kağıt para basabileceği üzerine olan keyfi hüküm hiç kuşkusuz. onun çıkarttığı kağıt paraların, altın rezervlerindeki dalgalanmalar ile dalgalanacağı anlamını taşıyor. Oysa, bugün "elimizde bulunan bilgiler", bankanın böylece basabileceği (ve Issue Department'ın Banking Department'a devredeceği) banknot kitlesinin, İngiltere Bankasının iki kısmı arasında, altın rezervindeki dalgalanmalar ile dalgalanan bu dolaşımın, İngiltere Bankası dışındaki banknot dolaşımındaki dalgalanmaları belirlemediğini açıkça ortaya koyduğu için, bu son -gerçek dolaşım- banka yönetimi için önemsiz (sayfa 383) bir sorun haline gelmiş, bankanın iki kısmı arasında cereyan eden ve gerçek dolaşımla arasındaki fark, rezervlerde yansıyan dolaşım tek başına kesin bir önem kazanmıştır. Dış alem için bu içerdeki dolaşım, yalnız rezervlerin, bankanın, banknot çıkartma konusundaki yasal azamiye ne derece yaklaştığını ve müşterilerinin, banking department'tan daha ne kadar alabileceklerini göstermesi bakımından önemlidir.
      Aşağıdaki satırlar, Overstone'un mala fides'inin [Kötü niyet. -ç. ] parlak örneğidir: "4243. Sizce, sermaye miktarı aydan aya, son yıllarda iskonto oranındaki dalgalanmalarda görüldüğü gibi, değerini değiştirecek derecede dalgalanır mı? – Sermaye talebi ile arzı arasındaki ilişki, hiç kuşkusuz çok kısa dönemlerde bile dalgalanabilir. ... Diyelim Fransa yarın, çok büyük bir miktar borç alacağını bildirecek olsa, hiç kuşku yoktur ki, bu derhal, bu ülkede paranın değerinde yani sermayenin değerinde büyük bir değişikliğe yolaçar."
      "4245. Fransa, herhangi bir amaçla, birdenbire 30 milyon değerinde meta istediğini bildirse, daha bilimsel ve daha yalın bir terimle, sermaye için büyük bir talep doğar."
      "4246. Fransa'nın, aldığı borçla satın almak istediği sermaye bir şeydir, sermayeyi kendisiyle satın alacağı para başka bir şeydir; burada, değer bakımından değişen para mıdır, değil midir? – Bu soruyla bana öyle geliyor ki, asıl yeri bu komisyon odasından çok, bir bilgenin hücresi olması gereken, eski soruyu yinelemiş oluyoruz." Ve bunu söyleyerek çekiliyor, ama bilgenin hücresine değil.[84] (sayfa 384)


YİRMİYEDİNCİ BÖLÜM
KAPİTALİST ÜRETİMDE KREDİNİN ROLÜ


      KREDİ sistemi konusunda buraya kadar yapılan genel açıklamalar şunlar olmuştur:
      I. Kâr oranının eşitlenmesini, ya da tüm kapitalist üretimin dayandığı bu eşitlenme hareketlerini sağlamak üzere kredi sisteminin zorunlu gelişmesi.
      II. Dolaşım giderlerinin azalması.
      1) Dolaşım giderlerinden başta gelen birisi, bizatihi değer olması nedeniyle paranın kendisidir. Bu giderde, kredi aracılığı ile üç şekilde tasarruf sağlanır.
      A. Ticari işlemlerin büyük bir bölümünde paranın tamamen bir yana bırakılmasıyla.
      B. Dolaşım aracının dolaşımını hızlandırmakla.[
85] Bu kısmen (sayfa 385) aşağıda, 2)'de belirtilecek olan şeylere tekabül eder. Bir yanda bu hızlandırma teknik bir işlemdir; yani tüketime ait metaların, fiili devir büyüklükleri ve sayısı aynı iken; daha küçük miktarda para ya da para simgesi aynı işlevi yerine getirir. Bu, bankacılık tekniğine bağlı bulunan bir şeydir. Öte yandan, kredi, metaların başkalaşım hızlarını artırarak, paranın dolaşım hızını da artırmış olur.
      C. Altın para yerine kağıt paranın konulması.
      2) Kredi aracılığı ile, dolaşımın ya da metaların başkalaşımının, daha sonra da sermayenin başkalaşımının bireysel evrelerinin hızlandırılması ve bununla birlikte genellikle yeniden-üretim sürecinin hız kazanması. (Öte yandan, kredi, satınalma ve satma hareketlerinin birbirinden uzun süre ayrılmalarına yardım eder ve böylece spekülasyon için bir temel hizmeti görür.) Yedek fonlarda, şu iki şekilde görülebilecek daralma: bir yandan, dolaşım aracında bir azalma olarak, öte yandan, sermayenin, daima para-biçiminde bulunması gereken kısmında bir eksilme olarak.[86]
      III. Hisse senetli şirketlerin kuruluşu. Böylece:
      1) Üretimin ve girişimin ölçeğinde, bireysel sermayeler için olanaksız bulunan muazzam bir genişleme aynı zamanda, daha önce hükümet girişimleri olan kuruluşların kamu girişimi haline gelmesi.
      2) Kendisi toplumsal üretim biçimine dayanan ve üretim araçları ile emek-gücünün toplumsal yoğunlaşmasını öngören sermaye, burada, özel sermayeden farklı olarak, doğrudan doğruya toplumsal sermaye (doğrudan biraraya gelmiş bireylerin sermayeleri) biçimini alır ve bunun girişimleri, özel girişimlerden ayrı ve farklı toplumsal girişimler şekline girer. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içersinde ortadan kalkmasıdır.
      3) Fiilen işlev yapan kapitalistin yalnızca bir yönlendirici, başkalarına ait sermayenin yöneticisi, ve sermaye sahibinin sırf bir sahip, sırf bir para-kapitalist haline dönüşmesi. Bunların aldıkları temettüler, faiz ile girişim kârını, yani toplam kârı içerse bile, (çünkü, yöneticinin ücreti, fiyatı, herhangi başka bir emek gibi emek-piyasasında düzenlenen, belirli türden vasıflı bir emeğin ücretidir ya da böyle olmalıdır), bu toplam kâr bundan böyle ancak faiz biçiminde elde edilmekte, yani tıpkı yöneticinin kişiliğinde, bu işlevin sermaye sahipliğinden ayrılmış olması gibi, fiili yeniden-üretim sürecindeki işlevden şimdi tamamen ayrılmış bulunan sermaye mülkiyeti için sırf bir tazminat olarak alınmaktadır. Kâr , böylece (artık yalnız, hakkını borç alanın kârından alan kısmı, yani faiz değil), üretim araçlarının sermayeye dönüşmesinden, yani bu üretim araçlarının, gerçek üreticiler karşısında yabancılaşmalarından, bir başkasının mülkiyeti olarak, yöneticiden en son gündelikçi işçiye kadar (sayfa 386) üretimde fiilen yeralan bütün bireyler arasında bulunan zıtlıktan doğan, başkalarının artı-emeğine sırf bir elkoyma olarak görünür. Hisse senetli şirketlerde, işlev, sermaye mülkiyetinden ayrılmıştır, dolayısıyla da emek, üretim araçları sahipliğinden ve artı-emekten tamamen ayrılmıştır. Kapitalist üretimin sonal gelişmesinin bu sonucu, her ne kadar artık bireysel üreticilerin özel mülkiyeti olmaktan çok, biraraya gelmiş üreticilerin doğrudan toplumsal mülkiyeti haline gelmişse de, sermayenin, üreticilerin mülkiyetine yeniden dönüşmesine yönelik zorunlu bir geçiş evresidir. Öte yandan bu hisse senetli şirketler, yeniden-üretim sürecinde, hala kapitalist mülkiyet ile bağlı bulunan bütün işlevlerin, sırf biraraya gelmiş üreticilerin işlevlerine, toplumsal işlevlere dönüşmesi yönünde bir geçiş evresidir.
      Daha ileriye gitmeden dikkate alınması gerekli, ekonomik bakımdan önemli bir de şu olgu var: Kâr, burada, faizin katıksız bir biçimine büründüğü için, bu tür girişimler, sırf faiz sağlasalar bile gene de olanaklıdır, ve bu, genel kâr oranındaki düşmeyi durduran nedenlerden biridir, çünkü, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranının pek büyük olduğu bu gibi girişimler, genel kâr oranının eşitlenmesine zorunlu olarak girmezler.
      [Marx yukardaki satırları yazalı beri, bildiğimiz gibi, ikinci ve üçüncü derece hisseli şirketleri temsil eden yeni sanayi girişim biçimleri gelişmiş bulunuyor. Bugün geniş-ölçekli sanayiin bütün alanlarında üretimin her gün artan bir hızla gelişmesi, bu artan ürünlere ait piyasaların büyümelerinde görülen yavaşlama ile dengelenir. Hızla gelişen üretimin bir ayda ürettiğini, piyasa bir yılda zor emebilir. Buna, bir de, her sanayi ülkesinin kendisini diğerlerinden ve özellikle İngiltere'den ayıran ve üstelik ülke içersindeki üretimin verimini yapay olarak artıran koruyucu gümrük politikasını eklemek gerekir. Sonuç, genel, kronik bir aşırı-üretim, düşük fiyatlar, düşen ve hatta büsbütün yokolan kârlar; kısacası, göklere çıkartılan rekabet özgürlüğü, artık sabrının son noktasına ulaşmıştır ve kendi apaçık, rezilce iflasını kendi ağzıyla ilan etmek zorundadır. Ve bu, her ülkede belli bir alandaki büyük sanayicilerin, üretimin düzenlenmesi için kartel halinde birleşmesi yoluyla yer alır. Bir komite, her kuruluşun üreteceği miktarı saptar ve gelen siparişlerin dağılımında son söz sahibidir. Bazan İngiliz ve Alman demir sanayilerinde olduğu gibi, uluslararası karteller bile kurulmuştur. Ne var ki, bu tür üretim ortaklıkları bile yeterli olmamıştır. Firmalar arasındaki çıkar çatışmaları bu ortaklığı sık sık bosmuş, rekabeti geri getirmiştir. Bu, üretimin ölçeğinin olanak verdiği bazı sanayi kollarında, bu sanayi kolundaki tüm üretimin tek bir yönetim altında, tek bir büyük anonim şirket halinde toplanmasına yolaçar. Amerika'da bu tekrar tekrar,denenmiştir; Avrupa'da bugüne kadar bunun en büyük örneği, bütün İngiliz alkali üretimin tek bir firmanın eline toplayan United Alkali Trust'tür. Otuzu aşkın firmanın eski sahipleri tüm kuruluşlarının yaklaşık değerinin karşılığı olarak, tröstün sabit (sayfa 387) sermayesini temsil eden, aşağı yukarı 5 milyon sterlin tutarında hisse senedi almışlardır. Teknik yönetim, aynı eski ellerde kalmakta, ama iş yönetimi ve denetimi, genel bir idarenin elinde toplanmaktadır. Yaklaşık 1 milyon sterlin tutarında dolaşan sermaye (floating capital), satın alınmak üzere kamuya sunulmuştur. Toplam sermaye bu nedenle 6 milyon sterline ulaşmış bulunuyor. İşte böylece, tüm kimya sanayiinin temelini teşkil eden bu kolda rekabetin yerini İngiltere'de tekel almış ve gelecekte tüm toplumun, ulusun, en tatlı biçimde soyulması için yol açılmıştır. -F. E.]
      Bu kapitalist üretim tarzının, bizzat kapitalist üretim tarzı içersinde ortadan kaldırılmasıdır ve dolayısıyla prima facie yeni bir üretim biçimine geçişin yalnızca bir evresini temsil eden, kendi kendini çözümleyen çelişkidir. Bu böyle bir çelişki olarak, kendisini, kendi sonuçlarıyla da ortaya koyar. Bazı alanlarda tekel kurar ve böylece devlet müdahalesini gerekli kılar. Yeni bir finans aristokrasisi, kurucular, spekülatörler ve düpedüz nominal direktörler şeklinde yeni bir asalaklar zümresi türetir; birleşik kuruluşlar, hisse senedi çıkartmak ve hisse senedi spekülasyonları yoluyla tam bir sahtekarlık ve dolandırıcılık sistemi yaratmış olur. Bu, özel mülkiyetin denetimi olmaksızın, özel bir üretim biçimidir.
      IV. Kapitalist özel sanayiin, kapitalist sistemin kendi temeli üzerinde yokedilmesini temsil eden ve yeni üretim alanlarına yayıldıkça ve buraları egemenliği altına aldıkça özel sanayii ortadan kaldıran hisse senetli şirketler işi dışında, kredi, bireysel kapitaliste ya da kendisine kapitalist gözüyle bakılan kimseye, belli sınırlar içersinde başkalarının sermayesi ve malı, ve böylece de başkalarının emeği üzerinde mutlak bir denetim olanağı sağlar.[87] Kendi bireysel sermayesi üzerinde değil de toplumsal sermaye üzerindeki bu denetim, ona, toplumsal emek üzerinde denetim olanağını verir. Bir kimsenin gerçekten sahip olduğu ya da kamuoyunca sahip bulunduğu kabul edilen sermayenin kendisi, artık yalnızca kredi üstyapısının oturduğu bir temel haline gelir. Bu, özellikle, toplumsal ürünün çok büyük bir kısmının kendisinden geçtiği toptan ticaret için doğrudur. Bütün standart ölçüler, kapitalist üretimde hala azçok haklı görülebilecek bütün mazeretler burada yokolur. Spekülasyon yapan toptancı tüccarın tehlikeye attığı mülkiyet, kendi mülkiyeti değil, toplumsal mülkiyettir. Sermayenin kökeninin tasarruf olduğu yolundaki söz de, burada gene çıkarcı bir anlama bürünür; çünkü onun istediği şey, (sayfa 388) kendisi için başkalarının tasarrufta bulunmasıdır. [Tıpkı, son zamanlarda bütün Fransa'nın elbirliğiyle Panama Kanalı dolandırıcıları için birbuçuk milyon frank tasarrufta bulunmaları gibi. Aslında, Panama Kanalı ile ilgili sahtekarlığın baştan sona öyküsü, daha bu iş olmadan, tam yirmi yıl önce burada kesinlikle beklenen ve bilinen bir şeydi. -F.E.] Tutumlulukla ilgili öteki sözler de, gene, şimdi kendisi de bir kredi aracı haline gelen lüks ile düpedüz çürüğe çıkartılmış haldedir. Kapitalist üretimin daha az gelişmiş aşamalarında bir anlam taşıyan kavramlar burada tamamen anlamsız hale gelmiştir. Başarı ve başarısızlığın her ikisi de burada, sermayenin merkezileşmesine ve böylece en görülmemiş ölçüde mülksüzleştirmeye varır. Mülksüzleştirme burada, doğrudan üreticilerden başlar, daha küçük ve orta boy kapitalistlerin kendilerine kadar uzanır. Bu, kapitalist üretim tarzı için çıkış noktasıdır ve başarılması, bu üretim tarzının hedefidir. Son kertede, bütün bireylerin üretim araçlarından yoksun bırakılmasını, kendisine amaç edinmiştir. Toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte üretim araçları, özel üretimin araçları ve özel üretimin ürünleri olmaktan çıkar ve bundan sonra ancak biraraya gelmiş üreticilerin elinde, üretim araçları, yani bunların toplumsal ürünleri oldukları için gene bunların toplumsal mülkiyeti olabilirler. Ne var ki bu mülksüzleştirme, kapitalist sistem içersinde çelişkili bir biçimde, toplumsal mülkiyetin bir azınlık tarafından ele geçirilmesi biçiminde görünür; ve kredi sistemi bu azınlığa gitgide daha fazla sırf bir maceralar topluluğu niteliğini verir. Mülkiyet burada, hisse senedi biçiminde bulunduğu için, hareketi ve eldeğiştirmesi, tamamen, küçük balıkların köpek balıkları tarafından yutuldukları ve kuzuların borsa kurtları tarafından mideye indirildikleri, borsada oynanan bir kumar halini alır. Hisse senetli şirketlerde toplumsal üretim araçlarının özel mülkiyet gibi göründüğü eski biçime karşı bir düşmanlık vardır, ama hisse senedine dönüşme, hala kapitalizmin ağları içersinde kapana sıkışmış haldedir; bu nedenle, servetin toplumsal servet ve özel servet olarak nitelikleri arasındaki zıtlığı aşacak yerde, bu şirketler bunu yalnızca yeni bir biçim içersinde geliştirirler.
      İşçilere ait kooperatif fabrikalar, fiili kuruluşlarının her yerinde, mevcut sistemin bütün kusur ve eksikliklerini doğal olarak yeniden ürettikleri ve üretmek zorunda kaldıkları halde, eski biçim içersinde, yeninin ilk sürgünlerini temsil ederler. Ama sermaye ile emek arasındaki zıtlık, buralarda, önce, ancak biraraya gelmiş emekçileri kendi kendilerinin kapitalistleri haline getirmek, yani bunlara, üretim araçlarını kendi emeklerinden yararlanmak için kullanma olanağını vermek şeklinde olsa bile aşılmış olur. Bunlar, maddi üretim güçlerindeki ve buna tekabül eden toplumsal üretim biçimindeki gelişme belli bir aşamaya ulaştığı zaman, yeni bir üretim tarzının eskisinden doğallıkla nasıl doğup büyüdüğünü gösterirler. Kapitalist üretim tarzının doğurduğu fabrika sistemi olmasa, kooperatif fabrikalar olmazdı. Ne de bunlar , aynı üretim tarzından (sayfa 389) doğan kredi sistemi olmaksızın gelişebilirdi. Kredi sistemi yalnız, kapitalist özel girişimlerin kapitalist hisse senetli şirketlere yavaş yavaş dönüşmesi için belli başlı temel olmakla kalmaz, bu kooperatif girişimlerin, az-çok ulusal bir ölçekte yavaş yavaş genişlemesi için de aracılık eder. Kapitalist hisse senetli şirketler de kooperatif fabrikalar kadar, kapitalist üretim tarzından ortaklaşa üretim tarzına geçişte geçici biçimler olarak kabul edilmelidir; aradaki tek ayrım, zıtlığın, birisinde negatif diğerinde ise pozitif olarak çözülmesidir.
      Buraya kadar kredi sisteminin gelişmesini -ve kapitalist mülkiyetin bu gelişmenin özünde yatan ortadan kalkışını- başlıca, sanayi sermayesi ile ilişkisi bakımından inceledik. Aşağıdaki bölümlerde kredi sistemini, faiz getiren sermaye ile faiz getiren sermaye olarak ilişkisi ve bu sermaye üzerindeki etkisi bakımından ve böylece büründüğü şekil açısından ele alacağız; ve genellikle bir de hala belirtilmesi gereken özellikle ekonomik birkaç nokta kalıyor.
      Ama önce şu:
      Kredi sisteminin, aşırı-üretimin ve ticarette aşırı-spekülasyonun ana manivelaları gibi görünmesinin biricik nedeni, doğası gereği esnek olan yeniden-üretim sürecinin burada son sınırlarına kadar zorlanmasıdır; ve bu zorlanmaya da, toplumsal sermayenin büyük bir kısmının, bunun sahibi olmayan ve dolayısıyla işleri, bizzat kendi işini yürüttüğü zaman kendi malı olan sermayesinin sınırlarını dikkatle ölçüp biçtiği halde şimdi bambaşka bir biçimde ele alan kimseler tarafından kullanılması yolaçar. Bu yalnızca şu olguyu gözler önüne serer ki, kapitalist üretimin çelişkili niteliğine dayanan sermayenin kendi kendisini genişletmesi, ancak belli bir noktaya kadar gerçek serbest bir gelişmeye izin verir ve böylece, aslında, sürekli olarak kredi sistemi ile yıkılması ve kopartılması gereken kaçınılmaz engeller ve bağlar yaratır.[88] Dolayısıyla, kredi sistemi, üretken güçlerin maddi gelişmelerini ve bir dünya-piyasası kurulmasını hızlandırmaktadır. Yeni bir üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir. Aynı zamanda, kredi, bu çelişkinin şiddetli patlamalarını -bunalımları- hızlandırır ve böylece eski üretim biçimini çözüp dağıtacak öğeleri oluşturur.
      Kredi sisteminin özünde yatan iki karakteristiğinden birisi, kapitalist üretimin itici gücü olan, başkalarının emeğinin sömürülmesi yoluyla zenginleşmeyi, en katıksız ve en dev boyutlara ulaşmış bir kumar ve sahtekarlık sistemi halini alıncaya kadar geliştirmek, ve toplumsal serveti sömüren azınlığın sayısını gitgide azaltmak, diğeri de, yeni bir üretim tarzına geçiş biçimini oluşturmaktır. Kredi sisteminin Law'dan Isaac Pereire'e kadar belli başlı sözcülerine, dolandırıcı ve peygamber karması o tatlı özelliği veren de, işte onun bu belirsiz niteliğidir. (sayfa 390)


YİRMİSEKİZİNCİ BÖLÜM
DOLAŞIM ARACI VE SERMAYE
TOOKE VE FULLARTON'UN GÖRÜŞLERİ



      DOLAŞIM aracı ile sermaye arasında, Tooke,[
89] Wilson ve diğerlerinin çizdikleri ayrım, ve dolayısıyla para olarak dolaşım aracı, genellikle para-sermaye olarak dolaşım aracı ile, faiz getiren sermaye olarak (sayfa 391) (İngilizcedeki para getiren sermaye "moneyed capital" anlamında) dolaşım aracı arasındaki ayrımlar, karmakarışık edilmiştir ve şu iki şeye varır.
      Dolaşımdaki para, bir yandan gelirin harcanmasını, dolayısıyla, bireysel tüketiciler ile perakendeci tüccarlar -tüketicilere, üretken tüketicilerden ya da üreticilerden farklı olarak satış yapan bütün tüccarlar bu kategoriye girerler- arasındaki trafiği sağladığı sürece, sikke (para) olarak dolaşımda bulunur. Burada para, sürekli olarak sermayenin yerini aldığı halde, sikke işlevi ile dolaşım yapar. Bir ülkedeki paranın belli bir kısmı, bu kısım devamlı değişen sikkelerden oluştuğu halde, sürekli olarak bu işleve ayrılmıştır. Ne var ki, para, ister satınalma aracı (dolaşım aracı), ister ödeme aracı şeklinde olsun, sermayenin transferini sağladığı sürece, sermayedir. Bu nedenle, parayı sikkeden ayıran şey, ne satınalma araçlığı ve ne de ödeme araçlığı işlevidir, çünkü o, tüccar ile tüccar arasında, bunları birbirlerinden nakit parayla satın almada bulundukları sürece, satınalma aracı olarak da iş görebileceği gibi, tüccar ile tüketici arasında, kredi verildiği ve gelir daha ödenmeden harcandığı sürece ödeme aracı olarak da iş görebilir. Demek ki, aradaki fark, ikinci durumda bu paranın yalnız bir taraf için, satıcı için sermayeyi yerine koymakla kalmayıp, diğer taraf olan alıcı tarafından sermaye olarak harcanması, elden çıkartılmasıdır. Dolayısıyla, fark, gerçekte, gelirin para-biçimi ile sermayenin para-biçimi arasındadır, yoksa, dolaşımdaki para ile sermaye arasında değildir; çünkü, belli bir miktardaki para, tüccarlar arasındaki alım-satımlarda olduğu kadar, tüketiciler ile tüccarlar arasındaki alış-verişlerde de dolaşım yapar. İşte bunun için, her iki işlevinde de aynı derecede dolaşımdaki paradır. Tooke'un görüşü, bu soruna çeşitli yollardan karışıklıklar getirmektedir:
      1) İşlevsel özellikleri karıştırarak;
      2) Her iki işlevde bir arada dolaşan para miktarı sorununu ortaya atarak.
      3) Her iki işlevi yerine getirmek için dolaşımda bulunan ve böylece, yeniden-üretim sürecinin her iki alanında yeralan para miktarlarının nispi oranları sorununu öne sürerek.
      1. nokta üzerinde: Paranın bir biçimde dolaşım aracı ve diğerinde sermaye olduğu yolundaki işlevsel ayrımları birbirine karıştırma. Para, ister gelirin gerçekleştirilmesi, ister sermayenin transferi için olsun, bir ya da diğer işlevi yerine getirdiği sürece, satın almada ve satışta, ya da ödemede, satınalma ya da ödeme aracı olarak, ve sözcüğün daha geniş anlamıyla, dolaşım aracı olarak işlev yapar. Paranın, onu harcayan ya da alanın hesaplarında, onun için sermaye ya da geliri temsil etmesi konusunda taşıdığı anlam, hiçbir şeyi değiştirmez, ve bu iki kez görünmektedir. İki ayrı alanda dolaşımda bulunan paranın türleri farklı olmakla birlikte, aynı para parçası, örneğin, beş sterlinlik bir banknot bir alandan, diğerine geçer ve her iki işlevi ardarda yerine getirir; ve bu yalnız, perakendeci tüccarın, sermayesine para-biçimini ancak müşterilerinden aldığı (sayfa 392) sikke şeklinde verebilmesi nedeniyle bile olsa kaçınılmaz bir şeydir. Gerçek bozuk paranın, dolaşım alanının ağırlık merkezinin, perakende ticaret alanı olduğu kabul edilebilir; perakendeci tüccarın para bozmak için her zaman buna gereksinmesi vardır ve müşterilerin yaptıkları ödemelerde gene devamlı olarak bu paraları geri alır. Ama o, bir de, para, yani değer ölçüsü olarak hizmet eden madenden yapılma sikke de alır; İngiltere'de, bir sterlinlik sikkeler hatta banknotlar özellikle beş-on sterlinlik banknotlar vardır. Bu altın sikkeler ile banknotları ve ayırabildiği bozuk parayı perakendeci tüccar her gün ya da her hafta bankasına yatırır ve satın almalarının karşılığını, bankadaki mevduatı üzerine çektiği çeklerle öder. Ne var ki, aynı altın sikkeler ve banknotlar da, tüketici olarak tüm halk tarafından, gelirlerinin para-biçimi şeklinde, bankalardan, doğrudan doğruya ya da dolaylı (örneğin, ücretlerin ödenmesi için fabrikatörlerin çektikleri bozuk paralar) yoldan devamlı çekilir ve, sürekli biçimde perakendeci tüccarlara geri dönerek, sermayelerinin bir kısmını ve aynı zamanda da gelirlerinin bir kısmını tekrar gerçekleştirmiş olurlar. Bu son durum önemlidir ve Tooke bunu tamamen gözden kaçırmıştır. Ancak paranın, para-sermaye olarak harcandığı yeniden-üretim sürecinin başlangıcında (Kitap II, Kısım 1), sermaye-değer, saf sermaye-değer olarak bulunur. Çünkü, üretilen metalar, sırf sermayeyi değil, artı-değeri de içerirler; bunlar artık bizatihi sermaye olmakla kalmayıp, sermaye olarak gerçeklik kazanmış sermaye, kendilerine bir gelir kaynağı katılmış sermayedirler. Perakendeci tüccarın, kendisine dönen paraya karşılık verdiği şey, metaları, bu nedenle, onun için sermaye artı kâr, sermaye artı gelirdir.
      Ayrıca perakendeci tüccara dönmekle dolaşımda bulunan para, sermayesinin para-biçimini yerine konulmuş olur.
      Bu nedenle gelirin dolaşımı olarak dolaşım ile, sermayenin dolaşımı arasındaki farkı, dolaşımdaki para ile sermaye arasındaki farka indirgemek tamamen yanlıştır. Bu ifade biçimi, Tooke'un örneğinde onun düpedüz, kendi banknotunu çıkartan bir bankerin görüşünü benimsemiş olmasından ileri geliyor. Bu banknotların, sürekli olarak halkın elinde bulunan ve dolaşım aracı olarak iş gören kısmı (devamlı değişik banknotlardan oluşsa bile) bankere, kağıt ve baskı giderleri dışında herhangi bir gidere malolmazlar. Bunlar, onun kendi adına düzenlenmiş, dolaşımda bulunan borç senetleridir (poliçelerdir), ama kendisine para getirmekte ve böylece, sermayesini genişletme aracı olarak hizmet etmektedirler. Gene de bunlar ister kendisine ait olsun, ister borç alınmış olsun, kendi sermayesinden farklıdırlar. İşte bunun için banker bakımından, dolaşımdaki ile sermaye arasında bu terimlerin tanımlanmalarıyla ve hele Tooke tarafından yapılan tanımlamalarla hiç bir ilişkisi bulunmayan özel bir ayrım vardır.
      Bu farklı nitelik -ister gelirin para-biçimi olarak, ister sermayenin (sayfa 393) para-biçimi olarak hizmet etsin- paranın bir dolaşım aracı olma niteliğinde hiç bir şeyi değiştirmez; bu işlevlerden hangisini yerine getirirse getirsin, o, bu niteliğini daima korur. Gerçekte para, satınalma ve satışların dağınıklığı ve geliri harcayanların çoğunluğunun, işçilerin kredi ile nispeten az şey satın alabilmeleri nedeniyle, gelirin para-biçimi olarak iş gördüğü hallerde, daha çok, fiili dolaşım aracı (sikke, satınalma aracı) olarak hizmet eder; oysa, dolaşım aracının, sermayenin para-biçiminde bulunduğu, ticaret aleminin trafiği içersinde para, kısmen yoğunlaşma ve kısmen de mevcut kredi sistemi nedeniyle, esas olarak ödeme aracı hizmeti görür. Ama, ödeme aracı olarak para ile, satınalma aracı (dolaşım aracı) olarak para arasındaki ayrım, paranın kendisine ilişkin bir ayrımdır. Bu, para ile sermaye arasındaki bir ayrım değildir. Perakende ticarette daha fazla bakır ve gümüş, toptan ticarette daha fazla altın dolaşım yapar, ama bu, bir yandan gümüş ile bakır, öte yandan altın arasındaki ayrım, dolaşım ile sermaye arasındaki fark demek değildir.
      2. nokta üzerinde: Her iki işlevle birarada dolaşımda bulunan para miktarı sorununun öne sürülmesi; para, ister satınalma aracı, ister ödeme aracı olarak -bu iki alandan hangisinde bulunursa bulunsun, ve gelir ya da sermayeyi gerçekleştirme işlevinden bağımsız olarak- dolaşımda bulunduğu sürece, dolaşımdaki kitlesinin miktarı, daha önce, metaların basit dolaşımını irdelerken geliştirilmiş olan yasalara (Buch I, Kap. III, 2, b) tabidir. Dolaşım hızı, dolayısıyla, aynı para parçalarının belli bir süre içersinde satınalma ve ödeme aracı olarak yerine getirdikleri işlevlerin kaç kez yinelendiği, eşzamanlı satın almaların satışların ya da ödemelerin kitlesi, dolaşımda bulunan metaların fiyatlarının toplamı ve ensonu aynı sürede tasfiye edilecek ödeme bilançoları, her iki durumda da, dolaşımdaki paranın, dolaşım aracının kitlesini belirler. Bu şekilde kullanılan paranın, ödeyici ya da parayı alan için sermayeyi ya da geliri temsil etmesinin hiç bir önemi yoktur ve durumu hiç bir şekilde değiştirmez. Bu paranın kitlesi, yalnızca, satınalma ve ödeme aracı olarak yaptığı işlev ile belirlenir.
      3. nokta üzerinde: Her iki işlevi yerine getiren, ve dolayısıyla, yeniden-üretim sürecinin her iki alanında dolaşımda bulunan dolaşım aracı miktarlarının nispi oranları sorunu konusunda. Her iki dolaşım alanı birbirleriyle içsel bir bağlantı halindedir, çünkü, bir yandan, harcanacak olan gelirlerin kitlesi, tüketimin hacmini ifade eder, ve öte yandan, üretim ve ticarette dolaşımı yapan sermaye kitlelerinin büyüklüğü, yeniden-üretim sürecinin hacmini ve hızını ifade eder. Bununla birlikte bu aynı koşullar, her iki işlevde ya da her iki alanda dolaşımda bulunan para miktarı üzerinde, ya da İngilizlerin bankacılık dilinde kullandıkları deyimle dolaşım aracı miktarı üzerinde, hatta zıt yönlerde işleyen farklı etkide bulunurlar. Ve, bu Tooke'un, sermaye ile dolaşım aracı arasında (sayfa 394) yaptığı kaba ayrım için yeni bir neden sağlamış olur. Currency Theory'yi savunan beylerin, iki şeyi birbirine karıştırmaları olgusu, bunları iki farklı kavram gibi göstermenin nedeni olamaz.
      Bolluk zamanlarında, yeniden-üretim sürecindeki yoğun genişleme, hızlanma ve canlanma dönemlerinde, işçiler tam istihdam halindedirler. Genellikle ücretlerde de bir yükselme olur, ve bu, ticari çevrimin diğer dönemlerinde ortalamanın altına düşen ücretleri bir ölçüde telafi eder. Aynı zamanda, kapitalistlerin gelirleri de önemli ölçüde büyür. Tüketim genellikle artar. Meta-fiyatları, hiç değilse, ticaretin çeşitli hayati kollarında düzenli bir yükselme gösterir. Dolayısıyla dolaşımdaki para miktarı, en azından belirli sınırlar içersinde artar, çünkü dolaşımın hızındaki büyüme, bir yandan da, dolaşım aracı miktarındaki büyümeye bazı engeller koyar. Toplumsal gelirin ücretleri oluşturan kısmı, başlangıçta sanayi kapitalistleri tarafından değişen sermaye biçiminde ve daima para- biçiminde yatırıldığı için, bu, bolluk zamanlarında dolaşımı için daha fazla parayı gerektirir. Ama bizim, bunu, -önce, değişen sermayenin dolaşımı için gerekli para, sonra da emekçilerin gelirinin dolaşımı için gerekli para olarak- iki kez hesaba katmamız gerekir. İşçilere ücret olarak ödenen paralar, perakende ticarette harcanır ve daha küçük çevrimler içersinde çeşitli ara işlemlerden geçerek, aşağı yukarı haftada bir kez, bankalara, perakendecilerin mevduatları olarak dönerler. Bolluk zamanlarında, paranın geriye akışı, sanayi kapitalistleri için yumuşak ve düzenlidir, bu nedenle de paraya olan gereksinme, daha fazla ücret ödenme zorunluluğu yüzünden ve değişen sermayenin dolaşımı için daha fazla paraya gereksinme olduğu için artmış olmaz.
      Toplam sonuç, gönenç dönemlerinde, gelirin harcanmasına hizmet eden dolaşım aracı kitlesinin önemli ölçüde artmasıdır.
      Sermayenin transferi, şu halde, kapitalistlerin yalnız kendi aralarında gerekli dolaşıma gelince, canlı bir iş dönemi, aynı zamanda, en esnek ve kolay kredi dönemidir. Kapitalist ile kapitalist arasındaki dolaşımın hızı, doğrudan doğruya kredi ile düzenlenir ve bakiyelerin ödenmesi için gerekli dolaşım aracı kitlesi, nakit satın almalarda bile, buna uygun olarak azalır. Bu kitle mutlak anlamda artabilir, ama yeniden-üretim sürecinin genişlemesine kıyasla, her türlü koşul altında nispi olarak azalır. Bir yandan, daha büyük bir ödemeler kitlesi, paranın aracılığı olmaksızın yapılır; öte yandan, sürecin canlılığı nedeniyle, aynı para miktarının hem satınalma ve hem de ödeme aracı olarak hareketinde bir hızlanma olur. Aynı miktar para, daha çok sayıda bireysel sermayelerin geriye akışını sağlar.
      Bütünüyle bakıldığında, bu gibi dönemlerde para dolaşımı, I. Departmanı (gelirin harcanması) mutlak anlamda genişlediği halde II. Departmanı (sermayenin transferi), hiç değilse nispi olarak daralsa bile, tamamen dolu (full) görünür. (sayfa 395)
      Sermayenin geriye akışları, ikinci cildin birinci kısmında yeniden-üretim sürecinin irdelenmesi sırasında gördüğümüz gibi, meta-sermayenin paraya çevrilmesini, P-M-P' ifade eder. Kredi, para-biçimde geriye akışı, hem sanayi kapitalisti ve hem de tüccar için, fiili geriye akış zamanından bağımsız kılar. Bunların her ikisi de kredi ile satış yapar; bunların metaları, böylece, kendileri için tekrar paraya çevrilmeden önce, dolayısıyla, kendilerine para-biçimde geriye akmadan önce elden çıkartılmış olur. Buna karşılık, bunlar, kredi ile satın almada bulunurlar ve bu şekilde, metalarının değerleri, bu değer gerçekten paraya dönüştürülmeden önce bile, yani meta-fiyatları vadesi gelip ödenmeden önce, üretken ya da meta-sermayeye çevrilmiş olur. Bu gibi gönenç zamanlarında geriye akış yumuşak ve kolay geçer. Perakendeci toptancıya, toptancı fabrikatöre, fabrikatör hammadde ithalcisine, vb. güvenle ödemede bulunur. Bu hızlı ve güvenli geriye akış görüntüsü, daima, gerçekte sona erdikten sonra da, kredilerin hâlâ devam etmesi nedeniyle epeyce bir süre daha devam eder, çünkü, kredi geriye dönüşleri, gerçek geriye dönüşlerin yerini almıştır. Bankalar, müşterileri, paradan çok poliçe ile ödeme yapmaya başlar başlamaz tehlikenin kokusunu alırlar. Liverpool'lu banka direktörünün, s. 398'deki ifadesine bakınız.
      Daha önce belirttiğim bir şeyi buraya almak istiyorum: "Kredinin egemen olduğu dönemlerde, paranın dolaşım hızı, meta-fiyatlarından daha hızlı artar, oysa, kredinin azaldığı dönemlerde, meta-fiyatları, dolaşımın hızından daha yavaş düşer." (Zur Kritik der politischen Ökonomie, 1859, s. 83, 84.)
      Bunalım döneminde bunun tersi doğrudur. I No'lu dolaşım daralır, fiyatlar düşer, ücretler de aynı şekilde düşer; çalışan işçi sayısı azalır, ticari işlemlerin kitlesi küçülür. Tersine, paraya olan gereksinme, kredinin daralmasıyla, II No'lu dolaşımda artar. Bu noktayı daha ayrıntılarıyla hemen inceleyeceğiz.
      Hiç kuşku yoktur ki, yeniden-üretim sürecindeki durgunluk ile elele giden kredi azalması ile, I No. için, gelirin harcanması için gerekli dolaşım kitlesi daralır, oysa II No. için, sermayenin transferi için gerekli olan kitle genişler. Ne var ki, bu ifadenin Fullarton ve diğerlerinin düşünceleri ile ne derecede uyuştuğu, incelenmesi gereken bir şeydir: "Borca dayanan bir sermaye talebi ile, ek dolaşım aracı talebi tamamen ayrı şeylerdir ve çoğu kez aralarında bir bağ yoktur." (Fullarton, l.c., s. 82, Beşinci Bölümün başlığı.)[90] (sayfa 396)
      Her şeyden önce şurası açıktır ki, yukarda sözü edilen iki durumdan ilkinde, dolaşım aracı kitlesinin artmak zorunda olduğu gönenç dönemleri boyunca buna olan talep artar. Ama, bunun gibi şu da açıktır ki, bir fabrikatör, para-biçiminde daha fazla sermaye harcamak zorunda kaldığı için, bankadaki mevduatından, şu ya da bu miktarda altın ya da banknot çekerse, onun sermayeye olan talebi bu yüzden artmış olmaz. Artan şey, yalnızca, sermayesini harcadığı bu özel biçime olan talebidir. Talep, yalnız, sermayesini dolaşıma soktuğu teknik biçimle ilgilidir. Tıpkı, kredi sistemindeki farklı gelişmelerde olduğu gibi, örneğin aynı değişen sermaye ya da aynı miktar ücret, bir ülkede diğerine göre, daha büyük bir dolaşım aracı kitlesine gereksinme gösterir; örneğin, İngiltere'de İskoçya'dan, Almanya'da İngiltere'den daha fazla olması gibi. Bunun gibi tarımda, yeniden-üretim sürecinde iş görmekte olan aynı sermaye, işlevini yerine getirebilmek için, farklı mevsimlerde farklı miktarlarda paraya gereksinme gösterir.
      Ama Fullarton'un sözünü ettiği zıtlık doğru değildir. Depresyon dönemini gönenç döneminden ayıran şey, hiçbir zaman Fullarton'un dediği gibi, borç sermayeye olan kuvvetli talep değil, bu talebin gönenç (sayfa 397) dönemlerinde kolaylıkla, depresyon dönemlerinde güçlükle karşılanmasıdır. Gönenç dönemi boyunca kredi sistemlerindeki pek büyük gelişme ve dolayısıyla borç sermayeye olan talepteki muazzam artış ile bu talebin kolayca karşılanması, depresyon dönemindeki kredi darlığının kesin nedenidir. İşte bunun için, her iki döneme, taşıdıkları özelliği veren, borç sermayeye olan talebin hacmindeki farktır.
      Daha önce de belirttiğimiz gibi, her iki dönemi de birbirinden ayıran başlıca olgu, tüketiciler ile tüccarlar arasında dolaşım aracına olan talep, gönenç dönemlerinde, kapitalistler arasında dolaşım aracına olan talep, depresyon döneminde ağır basar. Depresyon döneminde bunlardan ilki azalır, ikincisi artar.
      Fullarton ile diğerlerine kesin bir önem taşıyormuş gibi görünen şey, böyle dönemlerde, İngiltere Bankasının sahip olduğu security'ler [tahvil ve senetler] arttığı halde, dolaşımdaki banknotların azalmakta olması, ya da bunun tersinin görülmesidir. Ne var ki bu security'lerin [tahvil ve senetlerin] düzeyi, nakdi istikrazların, ıskonto edilmiş poliçelerin, alınıp satılabilir teminatlar karşılığı verilen avansların hacmini ifade eder. Böylece, Fullarton, yukarıya alınan pasajda (s. 435, dipnot 90). İngiltere Bankasının elinde bulunan security'lerin çoğu kez, dolaşımına ters düşen bir yönde dalgalandığı ve bunun, çoktan beri özel bankaların benimsedikleri, hiçbir bankanın, kendi çevresinin gereksinmeleri ile belirlenen belli bir noktanın ötesinde banknot çıkartamayacağı; ama eğer bir banka, avanslarını bu sınırın ötesine çıkarmak isterse, bunu sermayesinden yapmak zorunda olduğu, şu halde, ya senet ve tahvilleri paraya çevireceği ya da başka bir durumda bunlara yatıracağı mevduatı kullanmak zorunda kalacağı görüşünü doğruladığını söylüyor.
      Şu da var ki, bu, Fullarton'un sermayeden ne anladığını da ortaya koyuyor. Sermaye burada ne anlama geliyor? Banka artık, kendisine haliyle hiçbir gidere malolmayan kendi banknotları ya da ödeme vaatleri ile avans vermediğine göre, bu durumda, başka neyle avans verecektir? Securities in reserve'ün [ihtiyat olarak tutulan tahvil ve senetlerin], yani devlet tahvillerinin, hisse senetlerinin ve diğer faiz getiren senetlerin satışından elde edeceği hasılat ile. Peki ama, bu gibi değerli senetlerin satışı karşılığında ne alır? Para-altın, ya da İngiltere Bankasının çıkardığı gibi, yasal ödeme araçları olan banknotlar. Demek ki, bankanın avans verdiği şey, her türlü koşul altında, paradır. Bu para, ne var ki, şimdi bankanın sermayesinin bir kısmını oluşturur. Eğer banka bunu altın olarak veriyorsa, bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Yok eğer banknot olarak verirse, banka bunlar karşılığında faiz getiren senet gibi gerçek bir değeri elden çıkarttığı için, bu banknotlar, sermayeyi temsil ederler. Özel bankalar sözkonusu ise, bunların ellerindeki değerli senetlerin satışıyla sağladıkları banknotlar, aslında, İngiltere Bankasının ya da (sayfa 398) kendilerinin çıkarttıkları banknotlardan başkası olamaz, çünkü, diğerleri, değerli senetlerin ödenmesinde hemen hemen hiç kabul edilmezler. Ama, İngiltere Bankasının kendisi sözkonusu ise geriye aldığı kendi banknotları, ona sermayeye, yani faiz getiren senetlere malolur. Üstelik banka, böylece dolaşımdan kendi banknotlarını çekmiş olur. Bu banknotları yeniden dolaşıma soksa, ya da bunların yerine aynı miktarda yeni banknotlar çıkartsa, bunlar şimdi sermayeyi temsil ederler. Ve bunlar, kapitalistlere avans vermek için ya da daha sonra, nakdi istikrazlara olan talep azaldığında, değerli senetlere yeniden yatırımda bulunmak için kullanıldığında, gene sermayeyi temsil ederler. Bütün bu durumlarda sermaye terimi yalnız banker açısından kullanılmıştır ve bankerin sırf kendi kredisinden daha fazlasını borç verme zorunda kaldığı anlamına gelir.
      Bilindiği gibi, İngiltere Bankası, bütün avanslarını kendi banknotlarıyla verir. Şimdi eğer, böyle olduğu halde, bankanın dolaşımda bulunan banknotları, kural olarak, ıskonto edilen poliçeler ile elindeki diğer değerli senetlere oranla azalır ve böylece verdiği avanslar artarsa - dolaşıma sokulan banknotlara ne olur? Bunlar nasıl bankaya geri dönerler?
      Her şeyden önce, parasal araçlara olan talep, aleyhte ulusal bir ödemeler dengesinden doğuyor ve bu yüzden dışarıya bir altın akımı olduğu anlamına geliyorsa, sorun çok basittir. Poliçeler, banknotlarla ıskonto edilir. Banknotlar, bankanın issue department'ında [kendi tedavül servisinde] altınla değiştirilirler ve bu altın ihraç edilir. Banka sanki, poliçeleri ıskonto ederken, banknotlar araya girmeksizin doğrudan doğruya altın ödemiş gibidir. Bazı durumlarda 7-10 milyon sterline ulaşabilen böyle bir talep artışı, doğal olarak, ülkenin iç dolaşımına, tek bir beş sterlinlik banknot bile katmaz. Şimdi eğer, bankanın, dolaşım aracı değil sermaye avans verdiği söylenecek olursa, bunun iki anlamı vardır. Önce, banka, kredi değil, gerçek değerleri, kendi sermayesinin ya da kendisine yatırılan sermayenin bir kısmını avans vermektedir. İkincisi, banka, iç dolaşım için değil, uluslararası dolaşım için avans vermekte, dünya-parası avansı vermektedir; ve bu amaç için, paranın, daima kendi para-yığma biçiminde, madeni halde varolması gerekir; bu biçim içersinde o sırf bir değer-biçimi değil, değerin kendisi, değerin para-biçimidir. Bu altın şimdi, her ne kadar hem banka ve hem de ihracatçı altın-tüccarı için sermayeyi, yani banka ya da ticaret sermayesini temsil ederse de, ona olan talep, sermayeye değil, para-sermayenin mutlak biçimine karşı olan taleptir. Bu talep, tam da, yabancı piyasaların satılamayan İngiliz meta-sermayeleri ile dolup taştığı anda ortaya çıkar. Bunun için, istenilen sermaye, sermaye olarak sermaye değil, paranın dünya piyasasının evrensel metaı biçimindeki, para olarak sermayesidir; ve bu onun, ilk ve asıl değerli maden biçimidir. Bu nedenle, dışarıya altın akışları, Fullarton'un Tooke'un, vb. öne sürdükleri gibi, a mefe question of capital [sırf bir sermaye sorunu] değildir. Bu, daha çok, özgül bir işlevde olsa bile bir question of money'dir [para sorunudur]. Bunun, Currency Theory'nin (sayfa 399) savunucularının öne sürdükleri gibi, bir sorun olmaması olgusu, Fullarton ile diğerlerinin sandıkları gibi, sırf bir question of capital [sermaye sorunu] olduğunu tanıtlamaz. Bu, paranın uluslararası bir ödeme aracı biçimi içersindeki, bir question of money [para sorunu] dur. "Bu sermayenin" (ülke içersinde kötü bir ürün sonucu, dışarıdan getirilen bir milyon quarter buğdayın satınalma fiyatı) "mal olarak mı yoksa madeni para ile mi transfer edileceği, bu alışverişin niteliğini hiçbir şekilde etkilemeyen bir noktadır." (Fullarton, l.c., s. 131.) Ama bu, dışarıya bir altın akışı olup olmaması sorununu önemli ölçüde etkiler. Sermaye, değerli madenler biçiminde transfer edilmiştir, çünkü, ya hiç transfer edilme olanağı yoktur, ya da ancak, metalar şeklinde büyük bir kayıp pahasına sevkedilebilir. Modern bankacılık sisteminin dışarıya altın akışı konusunda duyduğu korku, değerli madenleri tek gerçek servet kabul eden parasal sistemin o güne kadar hayal edebileceği her şeyi geride bırakır. Örneğin, İngiltere Bankası Guvemörü Morris'in, 1847-48 bunalımı konusunda Parlamento Komitesinde verdiği aşağıdaki ifadeyi alınız: (3846. Soru:) "Ben, stoklardaki ve sabit sermayedeki değer kaybından söz ettiğim zaman, stoklara ve her türden ürüne yatırılmış bulunan bütün sermayenin, aynı şekilde değer kaybettiğini; ham pamuğun, ham ipeğin ve işlenmemiş yünün Kıta Avrupasına aynı düşük fiyatlarla gönderildiğini, şekerin, kahvenin ve çayın, zorlama satışlarda olduğu gibi feda edildiğini bilmiyor muydunuz? - Büyük miktarda besin maddesi ithalinin sonucu ortaya çıkan dışa altın akışının karşılanması amacıyla, ülkenin önemli ölçüde fedakarlıkta bulunması kaçınılmazdı." - "3848. Altını geri almak için, böylesine bir fedakarlığa katlanılacak yerde, bankanın kasalarında yatan 8 milyon sterline el atmak daha iyi olmaz mıydı dersiniz? - Hayır, olmazdı." Burada tek gerçek servet sayılan şey, altındır.
      Fullarton, Tooke'un keşfini aktanyor: "with only one or two exceptions, and those admitting of satisfactory explanation, every remarkable fall of exchange, followed by a drain of gold, that has occurredduring the last half-century, has been coincident throughout with a comparatively low state of the circulating medium, and vice versa."[16*] (Flullarton, p. 121.) Bu keşif, bu gibi dışarıya altın akışlarının, genellikle, bir canlılık ve spekülasyon döneminden sonra "the signal of a collapse already commenced ... an indication of overstocked markets, of a cessation of the foreign demand for our productions, of delayed returns, and, as the necessary sequel of all these, of commercial discredit, manufactories shut up, artisams starving, and a general stagnation of industry and enterprise."[17*] (p. 129) olarak görüldüğünü tanıtlamaktadır. Bu, kuşkusuz, Currency Theory (sayfa 400) savunucularının, "a full circulation drives out bullion and the low circulation attracts it"[18*] yolundaki iddialarının en iyi şekilde hemen çürütülmesi demektir. Tersine, İngiltere Bankası genellikle, bir gönenç dönemi boyunca kuvvetli bir altın yedeği bulundurduğu halde, bu yığma çoğu zaman bir fırtınayı izleyen durgunluk döneminde oluşur.
      Dışarıya altın akışıyla ilgili bütün bu bilgiçlik, demek ki en sonunda, uluslararası dolaşım ve ödeme aracı talebinin, dolaşım ve ödeme aracı talebinden farklı olduğunu (ve bu nedenle, söylemeye gerek yoktur ki, Fullarton'un yapıtının 112. sayfasında belirttiği gibi, "the exi.stence of a drain does not necessarily imply any diminution of the internal demand for circulation.")[19*] ve değerli madenlerin ihracı ve bunların uluslararası dolaşıma sokulması, banknotların ya da sikkelerin iç dolaşıma sokulmaları ile aynı şey olmadığını söylemeye gelir dayanır. Gerisine gelince, daha önce bir başka nedenle, uluslararası ödemeler için toplanmış bulunan bir yığılma hareketlerinin, dolaşım aracı olarak paranın hareketleriyle bir ilişkisi bulunmadığını göstermiştim.[20*] Şu da var ki sorun, yığmanın, benim paranın niteliğinden geliştirdiğim farklı işlevlerinin -ülke içinde vadesi gelen ödemeleri karşılayacak yedek ödeme araçları fonu olma işlevi, yedek dolaşım araçları fonu olma işlevi; ve ensonu, dünya-parasının yedek fonu olma işlevinin- burada tek bir yedek fona indirgenmesi ile karmaşık bir duruma gelmektedir. Bundan bir de, bazı koşullar altında, Bankadan iç piyasaya olan altın akışının, dışarıya altın akışı ile birleşebileceği sonucu da çıkmaktadır. Sorun, bu yığmaya bir de kredi sistemi ile kredi-parasının geliştiği ülkelerde banknotların çevrilebilirliğini garanti eden fon olarak hizmet etmek gibi, ek bir işlevin de keyfi olarak yüklenmesiyle, daha karmaşık hale gelmiştir. Ve bütün bunlara ek olarak, 1) ulusal yedek fonun tek bir merkez bankasında toplanması, ve 2) bunun elden gelen en küçük düzeye indirilmesi. İşte Fullarton da bundan yakınıyor (s. 143): "One cannot contemplate the perfect silence and facility with which variations of the exchange usually pass of in continental countries, compared with the state of feverish disquiet and alarm always produced in England whenever the treasure at the Bank seems to be at all approaching to exhaustion, without being struck with the great advantage in. this respect which a metallic currency possesses." [21*] Ne var ki biz şimdi dışanya altın akışım bir yana bıraksak bile, İngiltere Bankası gibi banknot çıkartan bir banka, çıkardığı banknotların miktarını artırmadan nasıl olur da, kendi sağladığı parasal araçların miktarını artırabilir?
      Bankayı ilgilendirdiği kadarıyla, duvarları dışındaki bütün (sayfa 401) banknotlar, ister dolaşımda bulunsun, ister özel kimselerin elinde yığılmış olsun, dolaşımda sayılır, yani elinden çıkmış durumdadır. Şu halde, eğer banka, ıskonto ve borç verme işlerini genişletecek olursa, değerli senetler karşılığı verdiği avanslar ile, bu amaç için çıkarttığı bütün banknotların geriye dönme zorunluluğu vardır, çünkü böyle olmazsa, dolaşım hacmini artıracaktır ki, bunun olması hiç istenmez. Bu geriye dönüş iki şekilde olabilir.
      Birincisi
: Banka, A'ya, değerli senetler karşılığı banknot verir; A bunlarla B'ye vadesi gelen poliçeleri karşılamak için ödemede bulunur ve B bu banknotları tekrar bankaya yatırır. Bu, banknotların dolaşımını sona erdirir ama, borç varlığım hâlâ sürdürür. ("The loan remains, and the currency, if not wanted, finds its way back to the issuer."[22*] Fullarton, p. 97.} Bankanın A'ya avans verdiği banknotlar, şimdi kendisine geri dönmüştür; ama banka, A'nın ya da A'nın iskonto ettirdiği poliçeyi çeken her kimse onun alacaklısı, ve sözü edilen banknotların ifade ettiği değer tutarında B'ye borçlu durumundadır; böylece B, banka sermayesinin bu miktara tekabül eden kısmı üzerinde tasarruf hakkına sahiptir.
      İkincisi
: A, B'ye ödemede bulunur ve B kendisi ya da banknotlarla ödeme yaptığı C, bu banknotları, bankaya vadesi gelen senetleri ödemek için doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak kullanır. Bu durumda bankaya, kendi banknotları ile ödeme yapılmış olur. Böylece işlem tamamlanmış olur (geriye yalnız, A'nın bankaya yapacağı ödeme kalmıştır).
      Şimdi, bankanın A'ya verdiği avansa, ne ölçüde sermaye avansı ya da sırf bir ödeme aracı avansı olarak bakmak gerekecektir?[91]
      [Bu, verilen borcun kendi niteliğine bağlıdır. Şu üç durumu birbirinden ayırdetmek gerekir.
      Birinci durum.
- A, bankadan bu miktardaki borcu, karşılığında herhangi bir güvence vermeksizin sırf kendi kişisel kredisine dayanarak almıştır. Bu durumda, yalnızca ödeme aracı elde etmiş olmakla kalmaz, kesinlikle yeni bir sermaye de elde etmiş olur ve bunu, vadesi gelene kadar, kendi işinde de kullanabilir ve ek bir sermaye olarak gerçekleştirebilir.
      İkinci durum.
- A, bankaya güvence olarak, değerli senetler, devlet tahvilleri ya da hisse senetleri ve bunlara karşılık olarak, parasal değerlerinin, diyelim üçte-ikisi tutarında nakit borç almıştır. Bu durumda, gereksinmesi olan ödeme aracını almıştır, ama ek bir sermaye almamıştır, çünkü bankaya, ondan aldığından daha büyük bir sermaye-değeri emanet etmiştir. Ne var ki bu daha büyük sermaye-değer, bir yandan onun parasal gereksinmeleri için (ödeme aracına olan gereksinmesi için) (sayfa 402) mevcut bulunmuyordu, çünkü belli bir faiz getiren sermaye biçiminde yatırılmıştı; öte yandan, A'nın bu sermaye-değeri satmak suretiyle doğrudan doğruya ödeme aracına çevirmek istememesinin kendisine göre nedenleri vardı. Bu değerli tahvil ve senetler, diğer şeyler yanında, yedek sermaye olarak da iş görüyordu ve o bunları işte bu nitelikleriyle harekete geçirmişti. Bu nedenle, A ile banka arasındaki alışveriş, geçici bir karşılıklı sermaye transferinden ibaretti ve o, istediği ödeme aracını aldığı halde, ek bir sermaye elde etmemiş oluyordu (tam tersine!). Öte yandan banka için bu alışveriş, para-sermayenin geçici olarak borç biçimine sokulması, para-sermayenin bir biçimden diğerine çevrilmesidir ve bu çevrilme, bankacılığın temel bir işlevidir.
      Üçüncü durum.
- A, bankaya, bir poliçe ıskonto ettirir ve değerini, ıskonto miktarı düşüldükten sonra alır. Bu durumda o, bankaya, likit olmayan bir para-sermayeyi, likit biçimdeki bir değer karşılığında satmıştır. Henüz vadesi dolmamış bir poliçeyi nakit para karşılığında satmıştır. Poliçe şimdi bankanın malıdır, Poliçenin bankaya ödenmemesi halinde, son ciro eden A'nın bundan bankaya karşı sorumlu olması, sorunu değiştirmez. O bu sorumluluğu, diğer ciro edenlerle ve poliçeyi çekenle paylaşmaktadır ve bunların hepsi de ona karşı sorumludurlar. Bu durumda, öyleyse karşımızda bir borç verme değil, yalnızca düpedüz bir alım-satım vardır. Bu yüzden A, bankaya hiç bir şey geri ödemek zorunda değildir. Vadesi geldiğinde, banka poliçeyi para olarak tahsil eder. Burada gene, A ile banka arasında bir sermaye transferi olmuştur ve bu tıpkı diğer herhangi bir başka metaın alım-satımı gibi yapılmıştır, ve bu nedenle de A herhangi bir ek sermaye almamıştır. Onun gereksinmesi olan şey de, aldığı şey de ödeme aracıydı ve o bunu, bankanın, ona ait para-sermayeyi -poliçesini- bir biçimden bir başka biçime -paraya- çevirmesiyle elde etmiştir.
      İşte bunun için, ancak birinci durumda, gerçek bir sermaye avansı sözkonusu olabilir; ikinci ve üçüncü durumlarda, soruna, ancak her sermaye yatırımının "bir sermaye avansı"nı temsil ettiği ölçüde, böyle bakılabilir. Bu anlamda banka, A'ya para-sermaye avansı verir; ama bu A için, olsa olsa, genellikle sermayesinin bir kısmı olması anlamında para-sermayedir. Ve o bunu, özellikle sermaye olarak istemez ve kullanmaz, daha çok, özellikle ödeme aracı olarak ister ve kullanır. Böyle olmasaydı, kendisiyle ödeme aracı sağlanan her sıradan meta satışını, bir sermaye avansı diye kabul etmemiz gerekirdi.- F. E.]
      Kendileri banknot çıkartan özel bankalar sözkonusu olduğunda, arada şu fark vardır ki, eğer bu banknotlar, yerel dolaşımda kalmıyorlar, mevduat şeklinde ya da vadesi gelmiş poliçeleri ödemek için kendilerine dönmüyorlarsa bunlar, özel bankayı, bu banknotları altın ya da İngiltere Bankasının banknotları ile ödemek durumunda bırakan kimselerin ellerinde bulunuyor demektir. Bu durumda demek ki, bankanın verdiği borç, aslında, İngiltere Bankasının banknotları ile verilen bir avansı ya da özel banka için aynı şey demek olan, altın ile verilen bir avansı, (sayfa 403) dolayısıyla banka sermayesinin bir kısmını temsil eder. Aynı şey, banknot çıkartmak için yasal bir üst düzeyin saptandığı, İngiltere Bankasının kendisi ya da bir başka banka, kendi banknotlarını dolaşımdan çekmek için tahvil ve senet satmak ve sonra da bunları avans şeklinde tekrar çıkartmak zorunda kalırsa, onlar için de geçerlidir; böyle bir durumda, bankanın banknotları, kendi harekete geçirilmiş banka sermayesinin bir kısmını temsil eder.
      Dolaşım tamamen madeni parayla olsa bile, 1) bir altın akışı [Marx'ın burada, hiç değilse bir kısmı dışarıya giden bir altın akışından sözettiği anlaşılıyor -F.E.] hazineyi boşaltabilirdi, ve 2) altın başlıca, ödemeleri yapmak için (eski işlemlerin kapatılması için) banka tarafından istendiğinden, maddi güvence karşılığı verilen avanslar önemli ölçüde artabilirdi, ama bunlar mevduat ya da vadesi gelen poliçelerin ödenmesi şeklinde geri gelirlerdi; böylece bir yandan bankanın elindeki değerli tahvil ve senetler artarken, toplam para varlığı azalırdı, öte yandan da banka, eskiden sahibi olarak elinde bulundurduğu aynı miktarı, şimdi mevduat sahiplerinin borçlusu olarak elinde bulundurur, ve ensonu, toplam dolaşım aracı miktarı azalırdı.
      Buraya kadar, verilen avansların banknot olarak yapıldığını ve bu yüzden de, bunun, çıkartılan banknot miktarında, bir anda gözden kaybolsa da, geçici bir artışa yolaçacağını varsaymış bulunuyoruz. Ama buna gerek de yoktur. Banka, kağıt banknot yerine, A adına bir kredi hesabı açabilir ve bu durumda A, bankanın borçlusu, onun sanal mevduat sahibi haline gelir. A, alacaklılarına, banka üzerine çektiği çeklerle ödeme yapar ve bu çekleri alanlar bunları kendi bankerlerine aktarırlar; banka bunları Clearing House'da, adına çekilmiş çeklerle takas eder. Bu durumda, araya banknot hiç girmemiş olur ve tüm işlem, bankanın kendi borcunu, kendi üzerine çekilmiş bir çekle kapatmasından ibarettir; bunun fiili karşılığı ise bankanın A'dan olan alacağıdır. Burada banka A'ya, adına açtığı kredi nedeniyle, kendi banka sermayesinin bir kısmını borç vermiştir.
      Parasal araçlara olan bu talep, sermaye talebi olduğu sürece, bu ancak para-sermaye talebidir. Bu yalnız banker açısından sermaye, yani altın (dışarıya altın ihracı halinde) ya da Ulusal Bankanın banknotlarıdır ve özel bir banka bunları ancak bir eşdeğer karşılığında satın alabilir ve bu nedenle de onun için sermayeyi temsil eder. Ya da gene faiz getiren değerli senetler, devlet tahvilleri, hisse senetleri, vb. gibi, altın ya da banknot elde edilmesi için satılmaları zorunlu olan senetler sözkonusudur. Bununla birlikte, bu değerli senetlerden devlet tahvilleri yalnız bunları satın alan için ve bu nedenle kendisi için satınalma fiyatını bunlara yatırdığı sermayeyi temsil eden kimse için sermayedir. Bunların kendileri sermaye değil, yalnız devlet borcuna karşılık verilen alacak senetleridir. Eğer bunlar ipotek senetleri ise, yalnızca, gelecekteki toprak rantı üzerinde hak saklayan belgelerdir. Ve eğer bunlar hisse senetleri ise, (sayfa 404) yalnızca elinde bulundurana gelecekteki artı-değerden pay alma hakkını sağlayan mülkiyet belgeleridir. Bütün bunlar gerçek sermaye değillerdir. Bunlar, sermayeyi oluşturan öğeler olmadıkları gibi, bizatihi değer de değillerdir. Bunlara benzer işlemlerle, bankaya ait para, mevduata çevrilebilir ve böylece banka, bu paranın sahibi olmak yerine borçlusu haline gelir ve onun üzerinde farklı bir mülkiyet hakkına sahip olur. Bu, banka için ne kadar önemli olursa olsun, yedek sermaye kitlesinde ya da hatta belli bir ülkedeki para-sermaye kitlesinde hiç bir şeyi değiştirmez. Bu nedenle sermaye burada yalnız para-sermayeyi temsil eder ve fiilen para- biçiminde mevcut değilse, yalnızca sermaye üzerinden bir hakkı gösterir. Bu çok önemlidir, çünkü, banka sermayesinde bir kıtlık ve bu sermayeye olan şiddetli talep, bu gibi durumlarda, tersine, üretim aracı ve ürünler biçiminde pek bol bulunan ve piyasayı dolduran fiili sermayedeki azalma ile karıştırılır.
      İşte bunun için, toplam dolaşım aracı kitlesi aynı kaldığı ya da azaldığı halde, bankanın elinde güvence olarak tutulan değerli senetlerin kitlesinin nasıl olup da arttığını, dolayısıyla parasal araçlara olan artan talebin banka tarafından nasıl karşılanabildiğini açıklamak kolaydır. Bu toplam kitle, bu gibi para darlığı dönemlerinde iki şekilde denetim altına alınır; 1) bir altın akışı ile; 2) çıkartılan banknotların derhal geri dönmesi halinde; ya da işlemlerin, banknotların aracılığı olmaksızın, yalnızca açık kredi hesap yoluyla yapıldığı ve dolayısıyla ödemelerin basit kredi işlemleriyle gerçekleştirildiği; bu ödemelerin tasfiye edilmesi, işlemin tek amacı olduğu hallerde, sırf ödeme aracı olması nedeniyle paraya olan talep ile. Paranın sırf ödemelerin tasfiyesinde hizmet ettiği durumlarda (ve bunalım zamanlarında borçlar, satın almaktan çok ödemek için; yani işlemleri başlatmak için değil, eskileri sonuçlandırmak için alınır) bakiyelerin paranın aracılığı olmaksızın sırf kredi işlemleri ile tasfiye edilmediği zamanlarda bile dolaşımının ancak bir anlık olması ve bu yüzden de parasal araçlara karşı şiddetli bir talebin bulunduğu sırada, dolaşımı genişletmeksizin bu gibi işlemlerin çok büyük boyutlarda yapılabilmesi, paranın bir özelliğidir. Ancak, İngiltere Bankasının dolaşımının, kendisi bakımından, parasal araçların genişlemesiyle birlikte kararlı kalması ya da hatta azalması olgusu tek başına, Fullarton, Tooke ve diğerlerinin (parasal araçlar ile ek sermaye olarak capital on loan [borç sermaye] almayı özdeş saymakla düştükleri hatalı düşüncenin sonucu) varsaydıkları gibi, paranın (banknotların) ödeme aracılığı işlevi içersindeki dolaşımının artmadığını, genişlemediğini prima facie tanıtlamaz. Banknotların satınalma aracı olarak dolaşımı, parasal araçların böyle bol olmasını gerektiren depresyon dönemlerinde azaldığı için, ödeme aracı olarak dolaşımları artabilir ve toplam dolaşım miktarı, satınalma ve ödeme aracı olarak işlev yapan banknotların toplamı, aynı kalabilir ve hatta azalabilir. Kendilerini çıkartan bankaya hemen geri dönen banknotların, ödeme aracı olarak yaptıkları dolaşım, bu iktisatçıların gözünde düpedüz (sayfa 405) dolaşım sayılmamaktadır.
      Ödeme aracı olarak dolaşımın hızı, satınalma aracı olarak dolaşımın hızında görülen azalmadan daha büyük bir oranda artacak olsa, satınalma aracı olarak hizmet eden para, miktar olarak önemli ölçüde azalmış olmakla birlikte, toplam dolaşım artabilir. Ve bu bunalımın belirli dönemlerinde, yani kredinin tamamen çöktüğü, yalnız metalar ile değerli senetlerin satılamaz hale geldiği değil, poliçelerin ıskonto ettirilemediği, parayla ya da tüccar diliyle nakitle yapılan ödemeler dışında hiç bir şeyin geçerli olmadığı zamanlarda da fiilen ortaya çıkar. Fullarton ve diğerleri, banknotların ödeme aracı olarak dolaşımlarının, bu gibi para kıtlığı dönemlerinin karakteristik özelliği olduğunu bilmedikleri için onlar bu görüngüyü raslantı olarak ele alırlar. "With respect again to those examples of eager competition for the possession of bank-notes, which characterise seasons of panic and which may sometimes, as at the close of 1825, lead to a sudden, though only temporary, enlargement of the issues, even while the efflux of bullion is still going on, these, I apprehend, are not to be regarded as among the natural or necessary concomitants of a low exchange, the demand in such cases is not for circulation" (satınalma aracı olarak dolaşım diye okuyunuz), "but for hoarding, a demand on the part of alarmed bankers and capitalists which arises generally in the last act of the crisis" (yani, yedek bir ödeme aracı için), "after a long continuation of the drain, and is the precursor of its termination."[23*] (Fullarton, p. 130.)
      Ödeme aracı olarak parayı incelerken (Buch I, Kap. III, 3, b); ödemeler zincirinin birdenbire kesintiye uğradığı zaman paranın nasıl kendi düşünsel biçiminden çıkıp, değerin maddi ve aynı zamanda da metalar karşısında mutlak bir biçimine girdiğini açıklamış bulunuyoruz. Bu, bazı örneklerle (dipnot 100 ve 101) gösterilmişti. Bu kesintinin kendisi, kredideki kararsızlığın ve bununla birlikte görülen, piyasaların aşırı malla dolması, metaların değer kaybetmesi, üretimin kesintiye uğraması, vb. gibi durumların kısmen bir sonucu ve kısmen de bir nedenidir. Bununla birlikte şurası açıktır ki, Fullarton, satınalma aracı olarak para ile ödeme aracı olarak para arasındaki ayrımı, currency [dolaşım aracı] ile sermaye arasındaki asılsız bir ayrım haline sokmaktadır. Bu da gene, dolaşımın, darkafalı banker anlayışından ileri gelmektedir.
      Şöyle bir soru da sorulabilirdi: bu gibi darlık dönemlerinde sıkıntısı çekilen, sermaye midir yoksa ödeme aracı olarak özgül bir işlevi olan (sayfa 406) para mıdır? Ve bu ünlü bir tartışma konusudur.
      Her şeyden önce, bu darlık altın akışı ile kendisini gösterdiği sürece, talep edilen şeyin uluslararası ödeme aracı olduğu açıktır. Ne var ki para kendi özgül uluslararası ödeme aracı niteliği içersinde, bizatihi değerli bir cevher, bir değer miktarı olarak, kendi madeni gerçekliği ile altındır. Aynı zaman da, o, sermaye, meta-sermaye olarak değil para-sermaye olarak sermaye, metalar biçiminde değil para-biçiminde (ve sözcüğün seçkin anlamıyla paranın, içersinde evrensel dünya piyasa metaı olarak varolduğu biçimde) sermayedir. Burada, ödeme aracı olarak paraya olan talep ile, sermayeye olan talep arasında bir çelişki yoktur. Çelişki daha çok, para-biçim içersindeki sermaye ile meta-biçim içersindeki sermaye arasındadır; ve onun burada talep edildiği ve işlevini yerine getirebileceği tek biçim, para-biçimidir.
      Bu altın (ya da gümüş) talebi dışında bu gibi bunalım dönemlerinde, herhangi bir sermaye kıtlığı olduğu söylenemez. Tahıl fiyatlarındaki yükselme ya da pamuk kıtlığı, vb. gibi olağanüstü durumlarda böyle bir şey olabilir; ama bunlar, böyle dönemlerde mutlaka ve zorunlu olarak birlikte görülmezler; ve böyle bir sermaye kıtlığının varolduğu, sırf parasal araçlara karşı büyük bir talep bulunması olgusuna bakılarak hemen söylenemez. Tam tersine, piyasalar aşırı derecede dolmuş, meta-sermayeye boğulmuştur. Şu halde, bu darlığın nedeni, hiç bir şekilde meta-sermaye kıtlığı olamaz. Bu soruna, ilerde tekrar döneceğiz. (sayfa 407)






Dipnotlar



[1*] [Goethe, Faust, Part I. Scene 5. -Ed.]
[2*] Çifte zarar, biri uğranılan kayıp ve biri kaçırılan kazanç fırsatı. -ç.
[3*] Gerçek olmayan, hayali zararlar. -ç.
[4*] Raslantıdan zorunluluk yaratmak. -ç.
[5*] İsa'nın doğduğu tarih sözkonusudur. -ç.
[6*] [Malthus,] An Essay on the Principle of Population, London 1798, s. 25-26. -Ed.
[7*] "Her üç ayın sonunda, Ulusal Borç Fonuna yatırılmak üzere, ilgili komisyonlara belli bir miktarın ödenmesini öngören bir yasa." (Anno Georgii III, Regis, cap. 31). -Ed.
[8*] Aktarılan sözler, La Voix du Peuple gazetesinin editörlerinden ve Gratuite du Credit. Discussion entre M. F. Bastiat et M. Proudhon, (Paris 1850) adlı kitapta "Birinci Mektup"un yazan Cheve'e aittir. -Ed.
[9*] "Faiz oranı, belli bir miktardaki para-sermayenin kullanımı için, yıllık ya da daha uzun ya da kısa bir süre için, borç verenin almaya ve borç alanın da vermeye hazır olduğu nispi bir miktar olarak tanımlanabilir. ... Sermaye sahibi bu sermayeyi yeniden-üretim sürecinde fiilen kullandığı zaman, bu kimse. borç alanların sayılarına olan oranlarının faiz oranını belirlediği kapitalistler bölümüne girmez." .
[10*] [J. Massie,] An Essay on the Governing Causes ofthe Naturai Rate of Interest, London 1750. -Ed.
[11*] D. Hume, "On Interest", Essays and Treatises on Several Subjects, Vol. I, London 1764. -Ed.
[12*] New-York Daily Tribune, November 20, 1859, s. 7-8.
[13*] Eski Yunan'da: "sürveyan". -ç.
[14*] Yönetmen yardımcısı. -ç.
[15*] Halk, çokluk, yığın. -ç.
[16*] "Tatminkar bir açıklaması yapılabilecek yalnız bir-iki istisna dışında, son yarım yüzyıl boyunca görülen, dışarıya bir altın akışının izlediği borsadaki her önemli düşme, baştan sona, dolaşım aracında nispi bir düşük düzeyle aynı zamana raslar, ve bunun terside doğrudur."-ç.
[17*] "Zaten başlamış bulunan bir çöküşün işareti ... aşırı dolu piyasaların, ürünlerimize karşı dış taleplerin durmasının, geciken ödemelerin ve bütün bunların zorunlu sonucu olarak, ticari itibarsızlığın, fabrikaların kapanmasının, zanaatkarların açlıktan kırılmalarının, sanayi ve ticarette genel bir durgunluğun bir belirtisi". .
[18*] "Dolu bir dolaşımın altını ittiği ve düşük bir dolaşımın altını çektiği". .
[19*] "Dışa olan bir akışın varlığı, içerdeki dolaşım aracı talebinde zorunlu olarak herhangi bir azalma olduğu anlamına gelmez," .
[20*] Kapital, Birinci Cilt, s. 165-166 -Ed.
[21*] ''Bankadaki altın stoklarının tükenmeye yüz tutar gibi olduğunda İngiltere'de daima görülen ateşli huzursuzluk ve endişe haline bakarak, Kıta Avrupa ülkelerindeki kambiyo değişikliklerinin genellikle nasıl bir sükunet ve kolaylıkla geçiştirildiğini görmek, ister istemez, insanı, madeni paranın bu bakımdan taşıdığı büyük yararı düşünmeye zorluyor." .
[22*] "Borç hâlâ vardır ve eğer gereksinme yoksa dolaşım aracı, tekrar kendisini çıkartana geri dönme yolunu bulur." -ç.
[23*] "Banknot ele geçirmek için girişilen ve panik dönemlerini belirleyen, bazan da 1825 yılının sonunda olduğu gibi, ülke dışına altın akımı henüz devam ederken bile görülebilen o hırslı rekabet örneklerine tekrar dönecek olursak, bence bunları düşük kambiyo kurlarının doğal ya da zorunlu sonuçları gibi görmemek gerekir; bu gibi hallerde talep, dolaşım için değildir, para yığmak içindir, korkuya kapılan bankerler ile kapitalistlerin, genellikle bunalımın son perdesinde dışarıya uzun süreli bir altın akışının sonucu olarak ortaya çıkan ve bunalımın sona ereceğini müjdeleyen bir taleptir." .

[54] Bu noktada, iktisatçıların sorunu böyle anladıklarını gösteren bazı pasajlar aktarılabilir: "Siz (İngiltere Bankası) sermaye metaı ile iş yapan çok büyük tüccarlarsınız, değil mi?" sorusu, bu bankanın müdürüne, tanık olarak, Banka Yasaları Raporu için bilgisine başvurulduğu zaman sorulmuştu. (H.of C.1857,s.104.)
[55] "Bir kâr sağlamak amacıyla borç para alan bir kimsenin, sağladığı kârın bir kısmını borç verene vermek durumunda olması, doğal adaletin apaçık bir ilkesidir." (Gilbart, The History and Principles of Banking, London 1834, s. 163.)
[56] "Bir ev","para".vb., eğer Proudhon'a bakılacak olursa, "sermaye" olarak ödünç verilemeyecek, ancak "maliyet fiyatı ile ... metalar" olarak satılacaklardır. Luther bir bakıma Proudhon'dan üstündür. O, kâr elde etmenin, borç verme ya da satın almanın şekline bağlı olmadığını biliyordu: "Onlar satın almayı da tefeciliğe çeviriyorlar. Ama bu, gerçekten de hemen üstesinden gelinemeyecek kadar büyük bir konu. Biz önce tek bir şey üzerinde, borç vererek tefecilik yapmak üzerinde durmak zorundayız, buna bir son verdikten sonra (kıyamet gününden sonra) satınalma yoluyla tefeciliğin üstesinden gelmekten de geri kalmayacağız." (Martin Luther, An die Pfarherm wider den Wucher zu predigen, Wittenberg 1540.)
[57] "Faiz almanın adilliği, bir kimsenin kâr edip etmemesine bağlı olmayıp, o şeyin" (borç alınan şeyin) "yerinde kullanıldığı takdirde kâr üretebilme yetisine sahip olmasıdır." (An Essay on the Governing Causes of the Natural Rate of Interest, where in the sentiments of Sir W. Petty and Mr. Locke, on that head, are considered, London 1750, s. 49. Bu anonim yapıtın yazan, J. Massie'dir.)
[58] "Zengin kimseler paralarını kendileri kullanmak yerine ... onu, kendileri için kâr sağlamak ve böylece sağlanan kârdan sahipleri için bir pay ayırmak üzere başkalarına borç verirler." (l.c., s. 23-24.)
[59] "'Değer' terimi, dolaşım aracına uygulandığında üç ayrı anlam taşır ... 2) ilerdeki bir tarihte elde edilecek olan aynı miktardaki dolaşım aracına kıyasla ... fiilen elde bulunan para. Bu durumda paranın değeri, faiz oranı ne ölçülür ve faiz oranı da, borç verilebilir sermaye miktarı ile, buna olan talep arasındaki oranla belirlenir." (Colonel R Torrens, On the Operation of the Bank Charter Act of 1844, etc., 2nd ed., 1847, s. 5, 6.)
[60] "'Paranın ya da dolaşım aracının değeri' teriminin belirsizliği, terim, hiç bir ayrım gözetmeksizin, hem metaların değişim-değerlerini ve hem de sermayenin kullanım-değerlerini belirlemek için kııllanıldığında sürekli bir karışıklık kaynağı olur." (Tooke, Inquiry into the Currency Principle, s. 77.) Tooke, asıl karışıklığı (konunun kendisinde bulunan karışıklığı) değerin, değer olarak (faiz) sermayenin kullanım-değeri haline gelişini gözden kaçırıyor.
[61] "Doğal faiz oranı, bireylerin ticari kararlarıyla düzenlenir." (Massie, l. c., s. 51.)
[62] Bu noktada elyazmasında şu belirleme var: "Bu bölümün gidişi, kârın dağılım yasalarını çözümlemeden önce, nicel bir bölünümün, nitel bir bölünüm haline nasıl geldiğini araştırmanın daha uygun olacağını gösteriyor. Bundan önceki bölümden buraya bir geçiş yapmak için, faizin, kârın belirli olmayan bir kısım olduğunu varsaymak yeterli olacaktır."
[63] "İlk dönemde, hemen bunalımdan sonra, spekülasyon olmaksızın para boldur; ikinci dönemde, para boldur ve spekülasyon da boldur; üçüncü dönemde, spekülasyon gerilemeye başlar ve para aranır olmuştur, dördüncü dönemde, para kıttır ve bunalım gelip çatmıştır." (Gilbart, A Practical Treatise on Banking, 5th ed., Vol. I, London 1849, s. 149.)
[64] Tooke, bunu, "daha önceki yıllarda kârlı yatırımların kıtlığı nedeniyle zorunlu olarak oluşan, aşırı-sermaye birikimi, biriktirilmiş bulunan paraların piyasaya sürülmesi ve umut veren ticari girişimlere olan güvenin canlanması ile" açıklıyor. (History of Prices from 1839 till 1847; London 1848, s. 54.)
[65] "Bir bankerin eski bir müşterisinin, 200.000 sterlinlik tahvil karşılığında borç verilmesi isteği reddedildi; ödemeleri durduracağını bildirmek için tam ayrılacağı sırada kendisine, bunu yapmasına gerek bulunmadığı, o günkü koşullar altında bankerin tahvilleri 150.000 sterline satın alabileceği anlatıldı." ([H. Roy.] The Theory of the Exchanges. The Bank Charter Act of 1844, etc., London 1869, s. 80.)
[66] Faiz oranı genellikle ortalama kâr oranı ile belirlendiği için, aşırı dolandırıcılık çoğu kez, düşük bir faiz oranı ile bir aradadır. Örneğin, 1844 yazındaki demiryolu sahtekarlığında olduğu gibi, İngiltere Bankasının faiz oranı, 16 ekim 1844'e kadar %3'e yükseltilmemişti.
[67] Örneğin, J. G. Opdyke, Treatise on Political Economy (New York 1851) adlı yapıtında, %5'lik bir faiz oranının evrenselliğini; ebedi yasalar ile açıklamak için çok başarısız bir girişimde bulunmuştur. Bay Karl Arnd, Dienaturgemüsse Volkswirtschaft gegenüber dem Monopoliengeist und dem Kommunismus, etc., Hanau 1845, daha da bönce şu sözleri eder: "Nesnelerin üretiminin doğal seyrinde tek bir görüngü vardır ki, tamamen yerleşilmiş ülkelerde bir ölçüde faiz oranını düzenler görünmektedir: bu olay Avrupa ormanlarında kerestenin, yıllık büyüme ile artma oranıdır. Bu yeni büyüme, kendi değişim-değerlerinden tamamen bağımsız, yüzde 3-4 oranında olur." (Ağaçların kendi değişim-değerlerinden bağımsız olarak daha her yıl büyümeleri ne kadar garip değil mi!) "Buna göre, faiz oranının, en zengin ülkelerde bugünkü düzeyinin altına düşmesi beklenemez." (s. 124.) (Demek istediği, ağaçların değişim-değerleri, büyümelerine ne kadar bağlı olursa olsun, bunların büyümesi değişim-değerlerinden bağımsızdır.) Buna, "ilk orman faiz oranı" denilse yeridir. Bunun kaşifi bu yapıtta. "bilimimize," "köpek vergisi filozofu" olarak övgüye değer bir katkıda daha bulunmuştur. (Marx, kitabındaki özel bir paragrafta (§ 88, s. 420-421) bu vergiyi savunduğu için, K. Arnd'a alaylı bir ifadeyle, "köpek vergisi filozofu" diyor. -Ed.)
[68] İngiltere Bankası, açık piyasada egemen olan oranı, doğal olarak her zaman gözönünde tutarak, iskonto oranını, altının ithal ve ihracına göre yükseltiyor ve alçaltıyor. "Böylece, banka hadlerindeki değişmeleri tahmin ederek iskonto oyunlarına girişmek şimdi para merkezinin", yani Londra para-piyasasının, "büyükbaşlarının uğraşlarının yansı haline gelmiş bulunuyor. " ([H.Roy,] The Theory of the Exchanges, etc., s.113.)
[69] "Metaların fiyatı sürekli dalgalanır; bu metalar, farklı kullanmalar için imal edilmişlerdir; para, bütün amaçlara hizmet eder. Metalar, aynı türden olanlar bile, nitelik bakımından farklıdırlar; nakit para daima aynı değerdedir, ya da hiç değilse böyle kabul edilmiştir. Bu nedenle, paranın, bizim faiz terimi ile belirlediğimiz fiyatı, diğer şeylerden daha büyük kararlılığa ve tekbiçimliliğe sahiptir." (J. Steuart, Principies of Political Economy, Fransızca çeviri, 1789, IV, s. 27.)
[70] "Ne var ki bu, kârın bölünmesi kuralı, her borç verene ve alana özel olarak değil, genellikle borç verenlere ve alanlara uygulanır ... önemli büyüklükte ve küçüklükte kazançlar, borcu verenle hiç bir ilişkisi bulunmayan bir becerinin ya da bilgi noksanlığının muvafakatıdır; borç verenler, uğranılan kayıptan zarara uğramadıklarına göre, kazançtan da yararlanmamaları gerekir. Aynı işi yapan tek bir kimse için söylenenler, özel türden işler için de geçerlidir; herhangi bir iş kolunda iş gören tüccarlar ile işadamları borç aldıkları para ile, aynı ülkedeki diğer tüccar ve işadamlarının sağladığı olağan kârdan daha fazlasını elde ederlerse, bu fazladan kazanç, bunu elde etmek yalnızca olağan bir beceri ye bilgiyi gerektirdiği halde, kendilerine aittir; yoksa, o parayı kendilerine sağlayan borç verene değil ... çünkü, borç verenler paralarını, genel kâr oranının altında bir ödemede bulunmaya ancak elveren koşullarda iş gören bir iş kolunda kullanılmak için borç vermezler; ve bu nedenle, paralarıyla, sağlanan kazanç ne olursa olsun, bundan fazlasını almayı haketmemişlerdir." (Massie, l.c., s. 50, 51.)
[71]
Banka iskonto oranı %5
Piyasa iskonto oranı, 60 gün vadeli senetler %35/8
Piyasa iskonto oranı, 3 ay vadeli senetler %3½,
Piyasa iskonto oranı, 6ay vadeli senetler %35/16
Poliçe simsarlarına borç, günlük %1-2
Poliçe simsarlarına borç, bir hafta vadeli %3
Ondört gün için son oran, hisse senedi simsarlarına borç %4¾-5
Mevduat faizi (bankalar) %3½
Mevduat faizi (iskonto kurumları) %3-3¼
      Bu farkın, bir ve aynı gün için ne denli büyük olabileceği, 10 Aralık tarihli Daily News'ın kent haberlerinden alınan, 9 aralık 1819'da Londra para-piyasasındaki faiz hadleri ile ilgili yukardaki rakamlarda görülmektedir. En düşüğü %1, en yükseği %5'dir. [F. E.]
[72] "İşletmenin kârları, sermayenin kârlarına bağlıdır, sermayenin kârları işletmenin kârlarına bağlı değildir." (Ramsay, Essay on the Distribution of Wealth, s. 214. Ramsay için net kâr, her zaman faiz demektir.)
[73] "Yönetim ve denetim burada" (çiftlik sahibi durumunda) "tamamen gereksizdir." (J. E. Cairnes, The Slave Power, London 1862, s. 48.)
[74] "Eğer yapılan işin niteliği, işçilerin" (yani kölelerin) "geniş bir bölgeye yayılmalarını gerektiriyorsa, gözcülerin sayısı ve dolayısıyla bu denetimin gerektirdiği işin niteliği, bununla orantılı olarak artacaktır." (Caimes, l.c., s. 44.)
[75] A. Ure, Philosophy of Manufactures, Fransızca çeviri, 1836, I, s. 67. Fabrikatörlerin bu Pindar'ı aynı zamanda, fabrikatörlerin çoğunun, harekete geçirdikleri mekanizma üzerine en ufak bir bilgileri olmadığına da tanıklık eder.
[76] Benim de bildiğim bir olayda, 1868 bunalımından sonra, iflas etmiş bir fabrikatör, eski işçilerinin, ücretli işçisi haline geldi. Fabrika, sahibi iflas ettikten sonra, bir işçi kooperatifi tarafından işletildi ve eski sahibi de orada yönetici olarak çalıştırıldı. -F. E.
[77] Yukardaki satırlar 1865'te yazıldığı için, buraya alınan hesaplar 1864'ten öteye gidemez. -F.E.
[78] "Ustalar da, bunların kalfaları da işçidirler. Bu bakımdan bunların çıkarları, adamlarıyla tamamen aynıdır. Ama bunlar aynı zamanda ya kapitalist ya da kapitalistlerin aracılarıdır, ve bu bakımdan çıkarları, işçilerin çıkarları ile kesinlikle zıttır." (s. 27). "Eğitimin, bu ülkenin mekanik ustaları arasında yaygınlaşması, hemen hemen bütün ustaların ve işverenlerin emek ve becerilerinin değerlerini, bu bilgilere sahip olan kimselerin sayısını artırmakla her gün biraz daha azaltmaktadır." (s. 30, Hodgskin, Labour Defended Against the Classes of Capital. etc., London 1825).
[79] "Öteden beri varolan engellerde görülen genel gevşeme, artan eğitim olanakları, vasıfsız emeğin ücretlerini yükseltmek yerine vasıflı emeğin ücretlerini düşürme eğilimini göstermektedir." (J. S. Mill, Principles of Political Economy, 2nd ed., London 1849, I, s. 479.)
[80] Richard Price, An Appeal to the Public on the Subject of the National Debt, 2nd ed., London 1774, s. 19. Yazar şu bönce şakayı yapıyor: "Bileşik faizle çoğaltmak için, basit faizle para borç almak." (R. Hamilton, An Inquiry into tlıe Rise and Progress of tlıe National Debt of Great Britain, 2nd ed., Edinburgh 1814, s. 133.) Buna göre, borç almak, özel kişilerin servet toplaması için de en güvenli yol olabilir. Ama eğer , %5 yıllık faiz ile 100 £ borç alırsam, yıl sonunda 5 £ ödemem gerekir ve bu borç 100 milyon yıl bile sürecek olsa, bu arada ben her yıl yalnız 100 £ borç vermek ve 5 £ ödemek durumunda olurum. Hiç bir zaman 100 £ borç aldığım halde 105 £ borç verecek hale gelemem. Ve, nasıl olur da, %5 faizi ödeyebilirim? Yeni borçlarla ya da devlet sözkonusu ise yeni vergilerle. Şimdi, eğer sanayici kapitalist borç para alırsa ve kârı diyelim %15'e ulaşırsa, %5 faiz ödeyebilir, %5 özel giderleri için harcayabilir (her ne kadar geliri ile birlikte iştahı da kabarsa da) ve %5 de sermayesine katabilir. Bu süreç devam edecek olursa, kâr oranı, daha önceki bölümlerde belirtilen nedenlerle, %15'ten, diyelim %10'a düşer. Ne var ki Price, %5'lik bir faizin %15'1ik bir kâr oranını öngördüğünü tamamıyla unutuyor ve bunun, sermaye birikimi ile sürüp gideceğini varsayıyor. Onun, gerçek birikim süreciyle en ufak bir ilişkisi bulunmayıp, daha çok yalnız paranın borç verilmesi ve bileşik faiz ile geri alınmasıyla uğraşıyor. Bunun nasıl yapılacağının onun için bir önemi yok çünkü bu, faiz getiren sermayenin zaten özünde taşıdığı bir nitelik.
[81] Mill ile Carey'e ve Roscher'in bu konudaki yanlış yorumuna bakınız. [Marx şu yapıtlara işaret ediyor: J. St. Mill, Principles of Political Economy, Second edition, vol. 1, London 1849, s. 91-92; H. Ch. Carey, Principles of Social Science, vol. III, Philadelphia 1859, s. 71-73; W. Roscher, Die Grundlagen der Nationalökonomie, 3 Auflage, Stuttgart und Augsburg, 1858, § 45. -Ed.]
[82] "Açıktır ki, hiç bir emek, hiç bir üretken güç, hiç bir beceriklilik ve hüner, bileşik faizin çok ağır taleplerini karşılayamaz. Ne var ki, bütün tasarruflar, kapitalistin gelirinden yapılır ve böylece bu talepler fiilen sürekli yinelenir ve emeğin üretken gücü bunları karşılamayı sürekli reddeder. Bu nedenle, bir tür denge sürekli kurulmuş olur." (Labour Defended Against the Clains of Capital, 5. 23. By Hodgskin.)
[83] Başka bir deyişle, daha önce, ilkin kâr payı saptanır ve ortaklara ödeme yapılırken gelir vergisi bu kârdan düşülürdü; ama, 1844'ten sonra, banka, önce, toplam kârı üzerinden gelir vergisini ödüyor ve sonra kâr payını "vergi almadan" ortaklara dağıtıyordu. Bu nedenle, aynı nominal yüzdeler ikinci durumda, vergi tutarı kadar fazla oluyordu. -F.E.
[84] Sermayeyle ilgili konularda, Overstone'un düştüğü kavram kargaşası üzerinde Otuzikinci Bölümün sonunda daha fazla durulacaktır. [-F. E.]
[85] "Yıl boyunca dolaşımdaki banknot tutarı 1812 yılında 106.538.000 frank; 1818'de 101.205.000 frank idi; oysa para dolaşımı ya da her türlü hesaba ait yıllık toplam ödemeler ve tahsilat, 1812'de 2.837.712.000 frank, 1818'de 9.665.030.000 frank idi. Fransa'da para dolaşım faaliyeti bu nedenle 1818 yılında 1812'ye göre üçte-bir oranında idi. Dolaşım hızının en büyük düzenleyicisi kredidir. Bu durum, para-piyasası üzerindeki şiddetli bir baskının niçin genellikle dolu bir dolaşımla eşzamanlı olduğunu açıklar." (The Currency Theory Reviewed, etc., s. 65.) – "1833 Eylülü ile 1843 Eylülü arasında, bütün Birleşik Krallık'ta yaklaşık 300 banka, banknot çıkartan bankalar arasına katıldı; bunun sonucu, dolaşımda ikibuçuk milyon miktarında bir azalma oldu; 1833 Eylülü sonunda 36.035.244 sterlin, 1843 Eylülü sonunda 33.518.554 sterlin idi." (Lc., s. 53.) – "İskoçya'daki olağanüstü dolaşım faaliyeti 100 sterlin ile İngiltere'de 420 sterlini gerektirecek miktarda parasal işlemi gerçekleştiriyordu." (Lc., s. 55. Bu son örnek yalnız bu işlemin teknik yanı ile ilgilidir.)
[86] "Bankaların kuruluşundan önce ... dolaşım amaçları için çekilen sermaye miktarı, her zaman, fiili meta dolaşımının gerektirdiğinden fazlaydı." (Economist, 1845, s. 238.)
[87] Örneğin, 1857 gibi bir bunalım yılında iflas eden firmaların Times'taki listesine bakınız ve bu iflas edenlerin özel mülklerini borç miktarları ile karşılaştırınız. "Şurası bir gerçektir ki, sermaye ve krediye sahip kimselerin satınalma gücü, spekülatif piyasalar konusunda bilgisi bulunmayan bir kimsenin düşünebileceğinin çok daha ötesindedir." (Tooke, Inquiry into the Currency Principle, s. 79.) "Normal işini yürütmeye yetecek kadar sermayesi bulunduğu bilinen ve işinde iyi bir krediden yararlanan bir kimse eğer ticaretini yaptığı nesnenin fiyatında bir yükselme olacağına inanırsa ve giriştiği spekülasyonun başında ve gelişmesi sırasındaki koşullar kendisine yardım ederse, sermayesi ile kıyaslanamayacak kadar muazzam miktarlarda satın almada bulunabilir." (lbid., s, 136.) "Tüccarlar, fabrikatörler, vb., ticari işlemlerini, yalnız kendilerine ait sermayenin kullanımıyla yapabileceklerinin çok daha ötesine götürürler. Sermaye, bir ticari kuruluşunun girişeceği işlemin sınırı olmaktan çok, iyi bir kredinin üzerine kurulabileceği bir temeldir." (Economist, 1847, s. 333.)
[88] Th. Chalmers [On Political Economy, etc., Glasgow 1832, -Ed.]
[89] Burada, Tooke'dan s. 390'da [bu baskıda: s. 355.) Almancasından aktardığımız konuyla ilgili pasajın aslını veriyoruz: "Bankerlerin yaptıkları iş, talep üzerine ödenebilecek banknotların çıkartılması bir yana bırakıldığında, tüccarla tüccar ve tüccarla tüketiciler arasındaki işlemlerin Dr. (Adam) Smith tarafından işaret edilen ayrımına uygun olarak iki kola ayrılabilir. Bankerlerin işlerinin bir kolu sermayelerini hemen kullanma durumunda olmayan kimselerden sermaye toplamak ve bunu, bu olanağa sahip kimselere dağıtmak ya da aktarmaktır. Diğer kolu, müşterilerinin gelirlerinden mevduat kabul etmek ve tüketim nesnelerine yaptıkları giderleri için istenilen miktarları bunlara ödemektir. .. bunlardan ilki sermaye dolaşımı, ikincisi para dolaşımıdır. " (Tooke, Inquiry into the Currency Principle, London, s. 36.) Birincisi "sermayenin bir yandan toplanması ve diğer yandan dağılımıdır."; ikincisi, "çevrenin yerel amaçları için dolaşımın düzenlenmesidir." (Ibid., s. 37.) Kinnear'ın aşağıya alınan satırlarında çok daha doğru bir anlayış belirtilmekte: "Para. .. aslında farklı iki işlemi yerine getirmek için kullanılır. ... Tüccarlar ile tüccarlar arasında, bir değişim aracı olarak, sermayenin aktarılmasını sağlayan bir araçtır; yani para olarak belli bir miktar sermayenin, metalar şeklinde eşit miktarda sermaye karşılığında değişilmesidir. Ama ücretlerin ödenmesinde ve tüccarlar ile tüketiciler arasındaki satınalma ve satışta kullanılan para-sermaye olmayıp, gelirdir; topluluğun gelirlerinin, günlük harcamalara ayrılan kısmıdır. Bu, sürekli günlük kullanım için dolaşımda bulunur ve sözcüğün tam anlamıyla dolaşım aracı denilebilecek kısımdır. Sermaye avansları, tamamen, banka ile diğer sermaye sahiplerinin isteklerine bağlıdır, çünkü borç alacaklar nasıl olsa her zaman bulunur; oysa dolaşım aracı miktarı, paranın günlük harcamalar amacı nedeniyle içinde dolaştığı topluluğun gereksinmelerine bağlıdır." (J. G. Kinnear, The Crisisand the Currency, London 1847, [s. 3-4].)
[90] "Parasal araçlara" (yani sermaye borç almak için) "olan talebin, ek dolaşım araçlarına olan taleple özdeş olduğunu ya da hatta çoğu kez bunların birbirine bağlı olduğunu tasavvur etmek gerçekten büyük bir yanılgıdır. Bu taleplerden herbiri, özellikle kendisini etkileyen koşullar içersinde ortaya çıkar ve birbirlerinden çok farklıdır. Her şeyin elverişli göründüğü, ücretlerin yüksek olduğu, fiyatların yükselmekte ve fabrikaların faal bulunduğu sıralarda, daha büyük ve daha fazla sayıda ödemeler yapmak zorunluluğuna sıkı sıkıya bağlı ek işlevlerin yerine getirilmesi için genellikle ek bir dolaşım aracı arzı gerekli olur; buna karşılık, herşeyden önce ticari döngünün daha ileri bir aşamasında, güçlüklerin kendilerini göstermeye başladığı, piyasaların malla dolduğu, geriye ödemelerin geciktiği, faizin yükseldiği sıralarda, banka üzerinde sermaye avansları için bir baskı doğar. Bankanın sermaye avansı vermek için kendi banknotları dışında bir aracı bulunmadığı, bu nedenle de banknot çıkartmayı reddetmenin, kredi saptamayı reddetmek olduğu doğrudur. Ama, bir kez kredi sağlandı mı, her şey kendisini piyasa gereksinmelerine uygun biçimde ayarlar; borç öylece kalır ve dolaşım aracı, eğer kendisine gereksinme duyuluyorsa, kendisini çıkartana geri götürecek yolu bulur. Buna göre, Parlamento Raporlarının şöyle bir gözden geçirilmesi insanı şuna inandırabilir ki, İngiltere Bankasının elindeki tahviller ile senetler, dolaşımdaki kendi banknotlarıyla çoğu kez aynı yönde değil, zıt yönde bir dalgalanma gösterir ve bu nedenle bu büyük kurumun ortaya koyduğu örnek, taşra bankerlerinin, banknot dolaşımının normal olarak kullanıldığı amaçlar için zaten yeterli olması halinde hiçbir bankanın kendi dolaşımını genişletmeyeceği, ama bu sınır aşıldıktan sonra, avanslarına yapacağı her ekin kendi sermayesinden yapılması ve kendi rezervindeki bazı değerli senetlerin satışı ya da bu gibi senetlere daha fazla yatırım yapmaktan kaçınarak sağlanması gerekeceği yolunda sıkı sıkıya sarıldıkları doktrine bir istisna teşkil edemez. Bir önceki sayfada sözünü ettiğim 1833 ve 1840 yılları arasındaki döneme ait Parlamento Raporlarından derlenen tablo, bu gerçeğin sürekli örneklerini sağlar; ve bunlardan iki tanesi o denli dikkat çekicidir ki, bunların ötesine gitmeye benim için hiçbir gerek yoktur. Bankanın kaynaklarını, krediyi ayakta tutmak ve para piyasasının güçlüklerini karşılamak için sonuna kadar zorlandığı 3 Ocak 1837 tarihinde, borç ve ıskonto yoluyla verdiği avansların, 17.022.000 sterlin gibi muazzam bir tutara ulaştığını görüyoruz; bu, savaştan beri pek görülmeyen bir miktar olduğu gibi, bu arada 17.076.000 sterlin gibi düşük bir noktada öylece hareketsiz kalan tüm toplam çıkartılmış banknot miktarına neredeyse eşittir. Öte yandan, 4 Haziran 1833'te dolaşımdaki banknot 18.892.000 sterlin, elde bulunan özel senetlerin toplamı ancak 972.000 sterlin kadardı ve bu son yarım yüzyılda görülen belki de en düşük miktardı!" (Fullarton, l.c., s. 97, 98.) Parasal araçlara olan talep ile altına (Wilson, Tooke ve diğerleri buna sermaye diyorlar) olan talebin hiçbir şekilde özdeş şeyler olması gerekmediği, İngiltere Bankası Guvernörü Mr. Weguelin'in şu ifadesinden de anlaşılmaktadır: ''Bu ölçüdeki poliçe ıskontosu" (ardarda üç gün için, günlük bir milyon) "halk daha büyük miktarda aktif dolaşım talep etmedikçe, rezervleri" (banknot rezervlerini) "azaltamaz. Poliçelerin ıskontosu üzerine çıkartılan banknotlar, bankerler aracılığı ile ve mevduat yoluyla dönecektir. Bu işlemler altın ihracı amacıyla yapılmadıkça ve ülke içersinde halkı banknotlarını kasalarına kitlemeye yöneltecek derecede bir panik hali yoksa ... rezervleri bu işlemlerin büyüklüğü etkilemez." - "Banka günde bir-buçuk milyonluk ıskonto yapabilir ve bu, rezervleri en ufak şekiIde etkilenmeksizin sürekli yapılabilir, banknotlar mevduat olarak geri döner, yalnızca bir hesaptan diğerine yapılan aktarma dışında hiçbir değişiklik olmaz." (Report on Bank Acts, 1857, Evidence, n° 241, 500.) Banknotlar, burada, demek ki, sırf kredi transferinin bir aracı gibi hizmet etmektedir.
[91] Asıl metinde bunu izleyen kısım, bu konuyla ilgisi bakımından anlaşılmaz haldedir ve köşeli parantezin sonuna kadar editör tarafından yeniden yazılmıştır. Bu noktaya, bir başka bakımdan, Yirmialtıncı Bölümde değinilmiş bulunuluyor. [Bu baskıda: s. 366. -Ed.] -F. E.



Sayfa başına gidiş