Karl Marx'ın Capital, A Critical Analysis of Capitalist Productuon, Volume III, (Progress Publishers, Moscow 1974) adlı yapıtını İngilizcesinden Alaattin Bilgi dilimize çevirmiş, ve kitap, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Üçüncü Cilt, adı ile, Sol Yayınları tarafından Şubat 1990 (Birinci baskı: Ağustos 1978) tarihinde yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
KIRKDÖRDÜNCÜ BÖLÜM
EN KÖTÜ EKİLİ TOPRAK ÜZERİNDE
FARKLILIK RANTI



      VARSAYALIM Kİ, tahıla olan talep artıyor ve arz, yalnızca, rant getiren topraklarda, düşük-üretkenlik koşulları altında ardarda sermaye, yatırımlarından ya da A toprağında, gene azalan üretkenlikteki ek sermaye yatırımından ya da A'dan daha düşük kalitede yeni topraklardaki sermaye yatırımından doğabiliyor.
      B toprağını, rant getiren toprakların temsilcisi olarak ele alalım.
      Ek sermaye yatırımı, B üzerindeki bir quarter'lık (nasıl ki her akr bir milyon akrı temsil edebilirse, bir quarter da burada bir milyon quarter'ı temsil edebilir) üretim, artışını mümkün kılabilmek için, piyasa-fiyatının o zamana kadar hüküm süren quarter başına 3 sterlinlik üretim-fiyatının üzerine çıkmasını gerektirir. Artan üretimin, en yüksek rantı getiren topraklar tarafından, C ve D, vb. topraklan tarafından da sağlanabilir, ama ancak azalan artı-üretkenlikle; ancak, B'den gelen quarter'ın talebi karşılamak için zorunlu olduğu varsayılmaktadır. Eğer bu quarter, B'ye, daha fazla sermaye yatırılarak, A'ya yapılan aynı ek sermaye ile üretilenden daha ucuza üretilirse, ya da A'da sermayeye yapılan ek, aynı şeyi 3¾ sterline yaptığı halde, örneğin 1 quarter'ı üretmek için 4 sterlin gerektiren A - 1 toprağına inilerek daha ucuza üretilirse, B'deki ek,sermaye, piyasa-fiyatını düzenleyecektir. (sayfa 649)
      A, şimdiye kadar olduğu gibi bir quarter'ı 3 sterline üretir. Bunun gibi, B de, eskisi gibi, toplam üretimi için 6 sterlinlik bir bireysel üretim-fiyatında 3½ quarter'lık toplam üretir. Şimdi, eğer, ek bir quarter A üzerinde 3¾ sterline üretilebildiği halde, B üzerinde, ek bir quarter üretmek için 4 sterlinlik bir ek üretim-fiyatı (kâr dahil) gerekli hale gelirse, doğal olarak, bu quarter, B'dense A üzerinde üretilecektir. O halde, bu quarter'ın B üzerinde 3½ sterlinlik ek üretim-fiyatı ile üretilebileceğini varsayalım. Bu durum 3½ sterlin tüm üretim için düzenleyici fiyat haline gelecektir. B, şimdi, 4½ quarter'lık mevcut üretimini 15¾ sterline satacaktır. Bunun 6 sterlini ilk 3½ quarter'ın ve 3½ sterlini son quarter'ın üretim-fiyatıdır, yani 9½ sterlinlik bir toplam. Bu, rant için, eski 4½ sterline karşın, 6¼ sterline eşit olan bir artı-kâr bırakmaktadır. Bu durumda A'nın bir akrı da ½ sterlinlik bir rant getirecek, ama 3½ sterlinlik üretim-fiyatını düzenleyen en kötü toprak A değil, onun yerine daha iyi toprak B olacaktır. Kuşkusuz burada, A kalitesinde ve o zamana kadar ekilenlerle eşit uygunlukta bir mevkide, yeni toprağın mevcut olmadığını, ya zaten ekili olan A parçasında daha yüksek bir üretim-fiyatında ikinci bir sermaye yatırımının ya da daha da kötü A - 1 toprağının ekiminin gerektiğini varsayıyoruz. Ardarda sermaye yatırımlarıyla farklılık rantı II yürürlüğe girer girmez, artan üretim-fiyatının sınırları daha iyi toprak tarafından düzenlenebilir, ve farklılık rantı I'in temeli olan en kötü toprak da rant getirebilir. Böylece, bir tek farklılık rantıyla bile, tüm ekili toprak, rant getirecektir. O zaman, aşağıdaki iki tabloyu elde edeceğiz; burada üretim-fiyatı ile yatırılan sermaye toplamı artı %20 kâr; bir başka deyişle, her 2½ sterlinlik sermaye üzerinden ½ sterlinlik kâr ya da 3 sterlinlik bir toplam kastediyorum.

Toprak Tipi

Akr

Üretim-Fiyatı £

Ürün (Quarter)

Satış-Fiyatı £

Para Olarak Kazanç £

Tahıl-Rant
(Qr.)

Para-Rant (£)

A

1

3

1

3

3

0

0

B

1

6

3

10½

C

1

6

3

16½

10½

D

1

6

3

22½

16½

Toplam

4

21

17½

 

52½

10½

31½


      Yalnızca bir quarter getiren 3½ sterlinlik yeni sermaye, B'ye yatırılmadan önce durum budur. Bu yatırımdan sonra, durum şöyle görünür [s. 651'deki tablo]: (sayfa 650)

Toprak Tipi

Akr

Üretim-Fiyatı £

Ürün (Quarter)

Satış-Fiyatı £

Para Olarak Kazanç £

Tahıl-Rant
(Qr.)

Para-Rant (£)

    A

1

3

1

1/7

½

    B

1

15¾

111/14

    C

1

6

19¼

311/14

13¼

    D

1

6

26¼

511/14

20¼

      Toplam

4

24½

18½

 

64¾

11½

40½


      [Bu da gene pek doğru hesaplanmamıştır. Her şeyden önce B çiftçisi için 4½ quarter'ın maliyeti, birincisi üretim-fiyatı olarak 9½ sterlin ve ikincisi rant olarak 4½ sterlin, yani toplam 14 sterlindir; quarter başına ortalama = 31/9 sterlindir. Böylece, toplam üretiminin bu ortalama fiyatı, düzenleyici piyasa-fiyatı haline gelir. Böylece, A üzerindeki rant ½ sterlin yerine 1/9 sterlin tutarında olacak ve B üzerindeki rant şimdiye kadar olduğu gibi 4½ sterlin kalacaktır; 31/9 sterlinden 4½ quarter = 14 sterlin ve, eğer üretim-fiyatı olarak 9½ sterlini çıkartırsak, 4½ sterlin artı-kâr için kalır. O halde görüyoruz ki, sayısal değerlerde değişiklik yapılması gerektiği halde, bu örnek, zaten rant getiren daha iyi toprağın nasıl farklılık rantı II aracılığıyla fiyatı düzenleyebileceğini ve böylece o zamana kadar rantsız olan tüm toprakları, rant getiren toprak haline dönüştürebileceğini göstermektedir. -F. E.]
      Tahılın düzenleyici üretim-fiyatı yükselir yükselmez, yani düzenleyici topraktan gelen bir quarter tahılın üretim-fiyatı ya da çeşitli toprak tiplerinden birinde düzenleyici sermaye yatırımı yükselir yükselmez tahıl-rant artmalıdır. Bu, sanki tüm topraklar daha az üretken hale gelmiş ve 2½ sterlinlik her yeni sermaye yatırımıyla 1 quarter yerine, örneğin, yalnızca 5/7 quarter üretiyormuş gibidir. Aynı sermaye yatırımıyla, tahıl olarak bundan başka ne üretirlerse, artı-kârı ve dolayısıyla rantı temsil eden artı-ürüne dönüşür. Kâr oranının aynı kaldığı varsayılırsa, çiftçi, kârı ile daha az tahıl satın alabilir. Eğer -ya ücretler asgari fiziki düzeye, yani emek-gücünün normal değeri altına düşürüldüğü için; ya emekçinin gereksindiği ve fabrikatörün sağladığı öteki tüketim maddeleri nispeten daha ucuz hale geldiği için; ya işgünü daha uzun ya da daha yoğun hale geldiği, öyle ki tarım-dışı olan ama tarımsal kârı düzenleyen üretim dallarında kâr oranı aynı kaldığı veya yükseldiği için; ya da, ensonu, yatırılan sermaye miktarı aynı kalsa da, tarımda daha fazla değişmeyen ve daha az değişen sermaye kullanıldığı- ücretler artmazsa, kâr oranı aynı kalabilir. (sayfa 651)
      Böylece, daha da kötü toprağı ekime açmaksızın, şimdiye kadar en kötü toprak olan A üzerinde rantın doğabileceği birinci yöntemi incelemiş bulunuyoruz; yani rant, onun şimdiye kadar düzenleyici olan, bireysel üretim-fiyatı ile, daha iyi toprak üzerinde düşük-üretkenlik koşullarında kullanılan son ek sermayenin gerekli ek ürünü sağladığı, yeni, daha yüksek üretim-fiyatı arasındaki farktan doğabilir.
      Eğer ek ürünün, bir quarter'ı 4 sterlinden daha aşağısına üretemeyen A - 1 toprağı tarafından sağlanması gerekseydi, A'nın akrı başına rant, 1 sterline yükselmiş olacaktı. Ama bu durumda, A - 1 toprağı en kötü ekili toprak olarak A'nın yerini almış olacaktı ve bu sonuncusu, rant-getiren topraklar dizisinde en düşük konuma geçmiş olacaktı. Farklılık-rantı I değişmiş olacaktı. O halde, bu durum, aynı toprak parçasındaki ardarda sermaye yatırımlarının değişen üretkenliğinden doğan farklılık rantı II'nin incelenmesine dahil değildir.
      Ama, bunlardan ayrı olarak, A toprağı üzerinde, farklılık rantı iki başka yoldan doğabilir.
      Fiyat değişmeden -herhangi bir belli fiyat, hatta öncekilere oranla daha düşük bir fiyat- ek sermaye yatırımı artı-üretkenlikle sonuçlandığı zaman, ki bu, prima facie ye belli bir noktaya kadar, her zaman, tam da en kötü topraktaki durum olmalıdır.
      Oysa ikincisi, A toprağındaki ardarda sermaye yatırımları azaldığı zaman.
      Her iki durumda da talebi karşılamak için üretim artışı gerektiği varsayılmaktadır.
      Ama, farklılık rantı açısından, burada, daha önce geliştirilen yasa nedeniyle özel bir güçlük doğar ki, bu yasaya göre, belirleyici etken rolü oynayan şey, her zaman, toplam üretim (ya da toplam sermaye harcaması), için quarter başına bireysel ortalama üretim-fiyatıdır. Oysa, A toprağı durumunda, daha iyi topraklardaki durumlarda olduğu gibi yeni sermaye yatırımları için bireysel üretim-fiyatının genel üretim-fiyatı ile eşitlenmesini sınırlayan bir başka üretim-fiyatı yoktur. Çünkü A'nın bireysel üretim-fiyatı, tamı tamına, piyasa-fiyatını düzenleyen genel üretim-fiyatıdır.
      Varsayalım ki:
      1) Ardarda sermaye yatırımlarının üretkenliği arttığı zaman, A'nın bir akrı, 5 sterlinlik bir yatırım verilmişse 2 quarter yerine -6 sterlinlik bir üretim-fiyatına tekabül eden- 3 quarter üretecektir. 2½ sterlinlik birinci yatırım 1 quarter, ikincisi 2 quarter getirmiştir. Bu durumda 6 sterlinlik bir üretim-fiyatı, 3 quarter getirecektir, öyle ki 1 quarter'ın ortalama maliyeti 2 sterlin olacaktır; yani eğer 3 quarter, quarter başına 2 sterline satılırsa, o zaman A, şimdiye kadar olduğu gibi hiç rant getirmez, ama yalnızca farklılık rantı II'nin temeli değişmiştir; düzenleyici üretim-fiyatı, şimdi 3 sterlin yerine 2 sterlindir; 2½ sterlinlik bir sermaye şimdi en kötü toprak üzerinde 1 quarter yerine, ortalama 1½ quarter üretir ve şimdi bu, 2½ sterlinlik bir yatırım verilmişse, bütün daha iyi (sayfa 652) topraklar için resmi üretkenliktir. Bundan sonra, bunların daha önceki artı-ürünlerinin bir bölümü, gerekli ürünlerinin oluşumuna girer, tıpkı bunların artı-kârlarının bir bölümünün ortalama kârın oluşumuna girmesi gibi.
      Öte yandan, eğer hesaplama, onlar için genel üretim-fiyatı sermaye yatırımının sınırı olduğundan, ortalama hesabın mutlak artıyı hiç değiştirmediği daha iyi topraklar temel alınarak yapılırsa, o zaman, ilk sermaye yatırımı 3 sterline malolur ve ikinci yatırımdan gelen 2 quarter'ın herbiri de yalnızca 1½ sterline malolur. Bu, böylece, A üzerinde, 1 quarter'lık tahıl-ranta ve 3 sterlinlik para-ranta yolaçacak, ama 3 quarter, eski fiyat 9 sterlin üzerinden satılacaktır. Eğer 2½ sterlinlik bir üçüncü sermaye, ikinci yatırımla aynı üretkenlik koşulları altında yapılsaydı, o zaman toplam, 9 sterlinlik bir üretim-fiyatı için 5 quarter olacaktı. Eğer A'nın bireysel ortalama üretim-fiyatı düzenleyici fiyat olarak kalacak olursa, o zaman bir quarter, 14/5 sterlinden satılacaktır. Ortalama fiyat bir kez daha düşmüş olacaktır - üçüncü sermaye yatırımının üretkenliğindeki yeni bir artışla değil, yalnızca, ikincisiyle aynı ek üretkenliğe sahip, yeni bir sermaye yatırımın eklenmesiyle, A toprağında, daha yüksek ama sabit üretkenlikteki ardarda sermaye yatırımları, rant-getiren topraklarda olduğu gibi rantı yükseltmek yerine, orantılı olarak üretim-fiyatım ve böylece de, diğer şeyler eşit olmak koşuluyla, bütün öteki topraklar üzerindeki farklılık rantını düşürecektir. Öte yandan, 1 quarter'ı, 3 sterlinlik bir üretim-fiyatında üreten birinci sermaye yatırımı, aslında, düzenleyici olarak kalırsa, o zaman, 5 quarter, 15 sterline satılacak ve A toprağındaki daha sonraki sermaye yatırımlarının farklılık rantı 6 sterlin tutarında olacaktır. A toprağının akrı başına ek sermaye, nasıl uygulanırsa uygulansın, bu durumda bir iyileştirme olacak ve sermayenin ilk bölümünü daha üretken yapacaktır. Sermayenin 1/3'ü, 1 quarter ve öteki 2/3'ü, 4 quarter üretmiştir demek gülünç olacaktır. Çünkü, 3 sterlin yalnızca 1 quarter üretecekken, akr başına 9 sterlin, her zaman 5 quarter üretecektir. Burada bir rantın doğup doğmayacağı, bir artı-kârın elde edilip edilmeyeceği, tümüyle koşullara bağlı olacaktır. Normal olarak düzenleyici üretim-fiyatı düşmek zorunda kalacaktır. Eğer A toprağının bu iyileştirilmiş ama daha pahalı ekimi, yalnızca bu ekim daha iyi topraklarda da yeraldığı için oluyorsa bir başka deyişle tarımda genel bir devrim oluyorsa, durum böyle olacaktır; öyle ki, şimdi A'nın doğal verimliliğinden sözettiğimiz zaman, onun, 3 sterlin yerine 6 sterlin ya da 9 sterlinle işlendiği varsayılmaktadır. Eğer, belli bir ülkenin esas arzını sağlayan, A toprağının ekili akrlarının çoğunluğu bu yeni yöntemi kullanacak olursa, bu durum özellikle geçerli olacaktır. Ama, eğer iyileştirme, önce A'nın yalnızca küçük bir alanına yayılacak olursa, o zaman, bu daha iyi ekilen bölüm artı-kâr getirecek, toprakbeyi, bunu, hızla, tümüyle ya da kısmen ranta dönüştürecek ve rant biçiminde saptayacaktır. Bu yolla -eğer talep, artan arza ayak uydurursa- A toprağının gitgide daha fazlası bu (sayfa 653) yeni ekim yöntemini kullanmaya başladıkça, A kalitesindeki tüm topraklar üzerinde yavaş yavaş rant oluşabilir ve artı-üretkenlik, piyasa koşullarına bağlı olarak tümüyle ya da kısmen ortadan kalkabilir. A'nın üretim-fiyatının, artan sermaye harcaması koşullarında elde edilen ürünün ortalama fiyatına eşitlenmesi, bu artan sermaye yatırımının artı-kârının rant biçiminde saptanmasıyla böylece engellenebilir. O halde, daha önce ek sermayenin üretkenliği azaldığı zaman daha iyi topraklarda görüldüğü gibi, üretim-fiyatını yükselten şey, gene, yalnızca bireysel ve genel üretim-fiyatları arasındaki farkın bir sonucu olan farklılık rantı yerine, artı-kârın ranta dönüştürülmesi, yani toprak mülkiyetinin müdahalesi olacaktır. Bu, A toprağı durumunda her iki fiyatın çakışmasını önleyecektir, çünkü, üretim-fiyatının, A üzerindeki ortalama üretim-fiyatı tarafından düzenlenmesine müdahale edecektir; böylece, gerekli olanın üzerinde bir üretim-fiyatını sürdürecek ve dolayısıyla rant yaratacaktır. Dışardan özgürce tahıl ithal edilse bile, çiftçilerin dışardan düzenlenen üretim-fiyatında, rant getirmeksizin tahıl ekiminde rekabet edebilecek topraklarının, başka amaçlar, örneğin otlak olarak kullanmaya zorlanmalarıyla da aynı sonuç sağlanabilir ya da devam ettirilebilir, öyle ki yalnızca rant getiren topraklar, yani quarter başına bireysel ortalama üretim-fiyatları dışardan belirlenen fiyatın altında olan topraklar, tahıl ekimi için kullanılacaktır. Bir bütün olarak, mevcut durumda üretim-fiyatının düşeceği, ama ortalamasının düzeyine düşmeyeceği; ortalamanın üzerinde, ama en kötü ekili toprak A'nın üretim-fiyatının altında olacağı, öyle ki, yeni A toprağının rekabetinin sınırlandığı varsayılmalıdır.
      2) Ek sermayelerin üretkenliği azaldığı zaman.
      Varsayalım ki, A - 1 toprağı, ek quarter'ı üretmek için 4 sterlin gerektirmektedir, oysa A toprağı, onu, 3¾ sterline, yani daha ucuza, ama gene de ilk sermaye yatırımıyla üretilen quarter'dan ¾ sterlin daha pahalıya üretmektedir. Bu durumda, A üzerinde üretilen iki quarter'ın toplam fiyatı = 6¾ sterlin; böylece quarter başına ortalama fiyat da = 33/8 sterlin olacaktır. Üretim-fiyatı artacaktır. Ama yalnızca 3/8 sterlin; oysa eğer ek sermaye 3¾ sterlinden üretim yapan yeni toprağa yatırılmış olsaydı, bu fiyat, bir 3/8 sterlin daha artacak, ya da 3¾ sterline yükselecek ve böylece de bütün öteki farklılık rantlarında orantılı bir artış getirecekti.
      A'nın quarter'ı başına 31/8 sterlinlik üretim-fiyatı, böylece, artan bir sermaye yatırımı durumundaki ortalama üretim-fiyatına eşitlenecek ve düzenleyici fiyat olacaktır; böylece, hiç bir artı-kâr üretmeyeceğinden hiç bir rant getirmeyecektir.
      Ama, eğer, ikinci sermaye yatırımıyla üretilen bu quarter 3¾ sterline satılmışsa, o zaman, A toprağı ¾ sterlinlik bir rant getirecektir, ve gerçekten de, hiç bir ek sermaye yatırımının yer almadığı ve dolayısıyla hâlâ (sayfa 654) quarter başına 3 sterlinden üretim yapan A'nın bütün akrlarında böyle olacaktır. A'nın herhangi bir ekilmemiş alanı kaldığı sürece, fiyat ancak geçici olarak ¾ sterline çıkabilir. A'nın yeni alanlarından gelen rekabet, elverişli mevkiin, bir quarter'ı ¾ sterlinden aşağıya üretmesini mümkün kılan tüm A tipi toprak tükeninceye kadar, üretim-fiyatını 3 sterlinde tutacaktır. O halde, toprakbeyi, bir akrlık toprak, rant getirdiği sürece, kiracı çiftçinin öteki akra rantsız sahip olmasına izin vermeyecek olsa da, varsayacağımız şey budur.
      Üretim-fiyatının ortalama fiyatta eşitlenip eşitlenmediği, ya da, ikinci sermaye yatırımının bireysel üretim-fiyatının 3¾ sterlinde düzenleyici hale gelip gelmediği, gene, mevcut A toprağındaki bir ikinci sermaye yatırımının ne ölçüde genel hale geldiğine bağlıdır. İkinci durum, yalnızca, toprakbeyi, quarter başına 3¾ sterlinlik fiyat üzerinden elde edilen artı-kârı rant olarak saptamak üzere, talep doyuruluncaya dek yeterli zamana sahip olduğu zaman ortaya çıkar.



      Ardarda sermaye yatırımlarının azalan üretkenliğiyle ilgili olarak Liebig'e[1*] bakınız. Gördük ki, üretim-fiyatı sabit kaldığı sürece, yatırılan sermayenin, artı-üretkenliğindeki ardarda azalış, her zaman, akr başına rantı artırır ve bu, düşen bir üretim-fiyatı ile bile olabilir.
      Ama genel olarak, şunu belirtmek gerekir.
      Kapitalist üretim tarzı açısından, ürünlerin fiyatında, bu ürünler, daha önce yapılmayan bir harcamaya ya da ödemeye girişilmedikçe sağlanamayacağı zaman, daima, nispi bir artış yer alır. Çünkü üretimde tüketilen sermayenin yerine konmasıyla, yalnızca bazı üretim araçlarının temsil ettiği değerin yerine konmasını kastediyoruz. Üretime aracı olarak giren ve hiç bir şeye malolmayan doğal öğeler, üretimde hangi rolü oynarlarsa oynasınlar, sermayenin parçaları olarak değil, doğanın sermayeye karşılıksız bir armağanı olarak, yani kapitalist üretim tarzı altında, bütün öteki üretkenlikler gibi, sermayenin üretkenliği gibi görünen, doğanın üretken gücünün, emeğe verdiği karşılıksız bir armağan olarak girerler. Bu yüzden, başlangıçta hiç bir şeye malolmayan böyle bir doğal güç, üretime katılırsa, üretilmesine yardım ettiği ürün, talebi karşılamaya yettiği sürece, fiyatın belirlenmesine girmez. Ama gelişme süreci içinde, bu doğal gücün yardımıyla sağlanabilecek olan üretimden daha büyük bir üretim talep edilirse, yani eğer bu ek üretimin, bu doğal gücün yardımı olmaksızın, ya da insan emek-gücünün onu desteklemesiyle yaratılması gerekirse, o zaman, sermayeye yeni bir ek öğe girer. Böylece, aynı üretimi elde etmek için nispeten daha büyük bir sermaye yatırımı gerekli olur. Bütün öteki koşullar aynı kalmak kaydıyla, üretim-fiyatında bir artış olur. (sayfa 655)



      ["1876 Şubat ortasında başlanan" bir defterden parça. -F. E.]
      Toprağa katılan sermaye üzerinden salt faiz olarak farklılık rantı ve rant.

      -Bir sermaye harcaması gerektiren işlemler aracılığıyla, toprağın fiziksel ve kısmen de kimyasal koşullarını değiştiren ve toprağa sermaye katılması olarak kabul edilebilecek olan- sözde sürekli iyileştirmeler, hemen hemen tümüyle belli, sınırlı bir yerdeki, özel bir toprak parçasına, başka bir yerde, bazen pek yakındaki, başka bir toprak parçasının doğal olarak sahip olduğu özellikleri vermekten ibarettir. Bir toprak parçası doğal olarak düzdür, ötekinin düzleştirilmesi gerekir; biri doğal akaçlamaya sahiptir, öteki yapay akaçlama gerektirir; birine doğa derin bir üst toprak tabakası bahşetmiştir, öteki yapay derinleştirme gerektirir; bir balçık toprak, doğal olarak gerekli miktar kumla karışmıştır, ötekinin, bu oranın elde edilmesi için işlenmesi gerekir; bir çayır, doğal olarak sulanmış ya da mil tabakalarıyla kaplanmıştır, öteki, bu duruma ulaşmak için emek gerektirir, ya da burjuva iktisatçıların diliyle, sermaye gerektirir.
      Bu, gerçekten de eğlenceli bir teoridir, buna göre, karşılaştırmalı üstünlükleri sonradan edinmiş olan bir toprak parçası durumunda, rant, faiz olduğu halde, bu üstünlüklere doğal olarak sahip olan başka bir toprak parçası durumunda faiz değildir. (Aslında bu, uygulamada öylesine çarpıtılmıştır ki, rant bir durumda gerçekten de faizle çakıştığından, öteki durumlarda da, durum kesinlikle böyle değilken, hatalı bir biçimde, gene ranta faiz denmektedir.) Oysa toprak, sermaye yatırıldığı için değil, yatırılan sermaye, bu toprağı eskiden olduğundan daha üretken yaptığı için sermaye yatırıldıktan sonra rant getirir. Belli bir ülkedeki tüm toprakların bu sermaye yatırımına gereksinmesi olduğu varsayılırsa, bunu almamış olan her toprak parçasının önce bu aşamadan geçmesi gerekir ve daha şimdiden sermaye yatırımının sağladığı toprağın doğurduğu rant (bu durumda, getirilen faiz), tıpkı toprak, bu üstünlüğe doğal olarak sahipmiş ve öteki toprağın önce bunu yapay olarak edinmesi gerekirmiş gibi, farklılık rantı oluşturur.
      Faize dönüşebilecek olan bu rant da, yatırılan sermaye amortize edilir edilmez salt farklılık rantı haline gelir. Tersi durumda, bir ve aynı sermaye, sermaye olarak iki kez varolmak zorunda kalacaktır.



      Çok eğlendirici bir olgu da, Ricardo'nun, değer belirlenmesinin yalnızca emeğe dayandığı fikrine karşı çıkan tüm muhaliflerinin, farklılık rantına, topraktaki farklılıklardan doğan bir şey gözüyle bakmak yerine, burada değeri belirleyenin emek değil, doğa olduğunu belirtmeleridir; ama bunlar, aynı zamanda da bu belirlemeyi, toprağın yerine, ya da -ve daha da büyük bir ölçüde- ekimi sırasında toprağa konan sermayenin (sayfa 656) faizine bağlamaktadırlar. Aynı emek, belli bir zaman dönemi içinde yaratılan bir üründe aynı değeri üretir; ama bu ürünün büyüklüğü ya da miktarı ve dolayısıyla bu ürünün herhangi bir tam kesri ile ilişkili olan değer bölümü, belli bir emek miktarı için, yalnızca ürünün miktarına bağlıdır, ve buna karşılık bu sonuncusu da verilen emek miktarının üretkenliğine bağlıdır, bu miktarın mutlak büyüklüğüne değil. Bu üretkenliğin, doğa yüzünden mi, yoksa toplum yüzünden mi olduğu önemli değildir. Yalnızca bizzat üretkenliğin emeğe, dolayısıyla sermayeye malolduğu durumda, bu, üretim-fiyatını yeni bir öğe ile artırır - ki doğa kendi başına bunu yapmaz. (sayfa 657)


KIRKBEŞİNCİ BÖLÜM
MUTLAK TOPRAK RANTI



      FARKLILIK rantı tahlilinde, en kötü toprağın hiç bir toprak rantı getirmediği, ya da daha genel olarak koyarsak, yalnızca, ürünü, piyasayı düzenleyen üretim-fiyatının altında bir bireysel üretim-fiyatına sahip olan toprağın toprak rantı ödediği, öyle ki bu biçimde ranta dönüştürülen bir artı-kâr doğduğu varsayımından hareket ettik. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, farklılık rantı yasası bu haliyle, bu varsayımın doğruluğundan ya da yanlışlığından tümüyle bağımsızdır.
      Piyasanın düzenlendiği genel üretim-fiyatına P diyelim. O zaman, P, en kötü toprak A'nın üretiminin bireysel üretim-fiyatı ile çakışır; yani onun fiyatı, üretimde tüketilen değişmeyen ve değişen sermaye artı ortalama kârı (= işletmenin kârı artı faiz) karşılar.
      Bu durumda rant sıfıra eşittir. Bir sonraki daha iyi toprak B'nin bireysel üretim-fiyatı = P''dür, ve P > P''dür; yani P, B toprağının ürününün gerçek üretim-fiyatından fazlasını karşılar. Şimdi P-P' = d olduğunu varsayalım; dolayısıyla d, P'nin P''nden fazlası, B tipi toprağın çiftçisinin gerçekleştirdiği artı-kârdır. Bu d, toprakbeyine ödenmesi gereken ranta dönüştürülür. P'', üçüncü toprak tipi C'nin gerçek üretim-fiyatı, ve P-P'' = 2d olsun; o halde bu 2d ranta dönüştürülür; gene bunun gibi, P''', dördüncü toprak tipi D'nin bireysel üretim-fiyatı, ve toprak rantına dönüştürülen P-P''' = 3d olsun, vb.. Şimdi A toprağı için rant (sayfa 658) = 0 ve dolayısıyla ürününün fiyatı = P + 0'ın hatalı olduğunu varsayalım. Bunun yerine, onun da rant = r getirdiğini varsayalım. Bu durumda iki farklı sonuç çıkar.
      Birincisi
: A toprağının ürününün fiyatı onun üzerindeki üretim-fiyatı tarafından düzenlenmeyecek, bu fiyatın üzerinde bir fazla içerecek, yani = P + r olacaktır. Çünkü, kapitalist üretim tarzının normal olarak işlediğini varsayarsak, yani çiftçinin toprakbeyine ödediği r fazlasının, ne ücretlerden, ne de sermayenin ortalama kârından bir çıkartmayı temsil etmediğini varsayarsak, çiftçi, bunu, yalnızca, ürünü üretim-fiyatının üzerinde, böylece de, eğer bu fazlayı rant biçiminde toprakbeyine aktarmak zorunda olmasaydı, ona artı-kâr getirecek biçimde satarak ödeyebilir. Bu durumda, bütün topraklardan elde edilen, piyasadaki toplam üretimin düzenleyici piyasa-fiyatı, sermayenin, bütün üretim alanlarında genel olarak getirdiği üretim-fiyatı, yani maliyetler artı ortalama kâra eşit bir fiyat olmayacak, üretim-fiyatı artı rant olacaktır. P değil, P + r olacaktır. Çünkü A toprağının ürününün fiyatı, genel olarak, düzenleyici genel piyasa-fiyatının, yani toplam ürünün sağlanabileceği fiyatın sınırını temsil eder, ve bu ölçüde, bu toplam ürünün fiyatını düzenler.
      Ama ikincisi: Tarımsal ürünlerin genel fiyatının bu durumda önemli ölçüde değişmiş olmasına karşın, farklılık rantı yasası, gene de hiç bir biçimde etkisini yitirmez. Çünkü A toprağının ürününün fiyatı ve böylelikle genel piyasa-fiyatı = P + r ise, B, C, D vb. toprakları için fiyat da gene bunun gibi, = P + r olacaktır. Ama, B toprağı için P-P' = d olduğuna göre, (p + r) - (P' + r) de gene bunun gibi = d, ve C toprağı için, P-P''. = (P + r) - (P'' + r) = 2d, ve ensonu, D toprağı için P-P''' = (P + r) - (P''' + r) = 3d olacaktır vb.. Böylece rantın bu yasadan bağımsız bir öğe içermesine ve tarımsal ürünün fiyatıyla birlikte genel bir artış göstermesine karşın, farklılık rantı, eskisinin aynı olacaktır ve aynı yasa tarafından düzenlenecektir. O halde bundan şu sonuç çıkar ki, en az verimli topraklardaki rant açısından durum ne olursa olsun, farklılık rantı yasası yalnızca bundan bağımsız olmakla kalmaz, farklılık rantını, niteliğine uygun olarak kavramanın tek biçimi, A toprağı üzerindeki rantı = 0 saymaktır. Farklılık rantı açısından, bunun gerçekten = 0 mı yoksa > 0 mı olduğu önemli değildir ve aslında hesaba katılmaz.
      O halde, farklılık rantı yasası aşağıdaki incelemenin sonuçlarından bağımsızdır.
      Eğer şimdi, en kötü toprak A'nın ürününün hiç bir rant getirmediği varsayımının temelini daha derinden araştıracak olursak, yanıt, zorunlu olarak şöyle olacaktı: Eğer tarımsal ürünün, diyelim tahılın, piyasa-fiyatı, A toprağındaki bir ek sermayenin yatırımının olağan üretim-fiyatı ile sonuçlandığı, yani sermaye üzerinden olağan ortalama kârın geldiği düzeye ulaşırsa, bu koşul, ek sermayeyi A toprağına yatırmak için yeterlidir. Bir başka deyişle, bu koşul, olağan kâr getiren yeni sermayeyi yatırmak ve onu normal biçimde kullanmak için, kapitaliste yeterlidir. (sayfa 659)
      Burada şunu belirtmek gerekir ki, bu durumda, piyasa-fiyatı, A'nın üretim-fiyatından yüksek olmalıdır. Çünkü, ek sermaye yaratılır yaratılmaz, açıktır ki, arz ve talep arasındaki ilişki değişikliğe uğrar. Eskiden arz yetersizdi. Şimdi yeterlidir. O halde fiyat düşmelidir. Düşmesi için, A'nın üretim-fiyatından yüksek olmuş olması gerekir. Ama yeni ekime açılan A toprağının daha az verimli olması gerçeği yüzünden, fiyat, B toprağının üretim-fiyatının piyasayı düzenlediği zamanki kadar düşük bir düzeye tekrar düşmez. A'nın üretim-fiyatı, piyasa-fiyatındaki, geçici değil, nispeten sürekli yükselişin sınırını oluşturur. Öte yandan ekime açılan yeni toprak, o zamana kadar düzenleyici olan A toprağından daha verimli ise ve gene de ancak artan talebi karşılamaya yetiyorsa, piyasa-fiyatı değişmeden kalır. Ama, en zayıf toprak tipinin rant getirip getirmediği sorusunun araştırılması, bu durumda da, bizim mevcut soruşturmamızla çakışır, çünkü burada da, A toprağının hiç bir rant getirmediği varsayımı, piyasa-fiyatının, kapitalistin bu fiyatla, yatırılan sermaye artı ortalama kârı tam olarak kapsamasına yeterli olması gerçeğiyle açıklanacaktır; kısacası, piyasa-fiyatının ona metalarının üretim-fiyatını getirdiği gerçeğiyle açıklanacaktır.
      Her durum ve koşulda, kapitalist çiftçi, kapitalist olarak böyle bir karar gücüne sahip olduğu ölçüde, bu koşullar altında A toprağını ekebilir. A toprağındaki normal sermaye yayılmasının önkoşulu şimdi mevcuttur. Ama kapitalist çiftçinin, şimdi, sermayenin yayılması için ortalama koşullar altında, hiç rant ödemek zorunda olmasa bile, A toprağına sermaye yatırabileceği öncülünden, A kategorisine dahil olan bu toprağın, şimdi, hemen çiftçinin kullanımında olduğu sonucu asla çıkmaz. Kiracı çiftçinin, hiç bir rant ödemek zorunda olmasaydı, sermayesi üzerinden olağan kân gerçekleştirebileceği gerçeği, hiç de, toprakbeyinin toprağını bedavadan çiftçiye vermesi ve iş arkadaşlığı uğruna credit gratuit[
2*] bahşedecek kadar hayırsever olması için bir temel oluşturmaz. Böyle bir varsayım, toprak mülkiyetinin soyutlanması, toprak mülkiyetinin kaldırılması anlamına gelecektir, ve tam da bu sonuncunun varlığıdır ki, sermaye yatırımına ve toprakta sermayenin özgürce yayılmasına bir sınırlama oluşturur. Çiftçinin, eğer hiç rant ödemek zorunda olmasaydı, bir başka deyişle, gerçekte, sanki toprak mülkiyeti yokmuş gibi davranabilseydi, tahıl fiyatları düzeyinin, A toprağının işlenmesindeki sermayesinin yatırımı ile, olağan kârı gerçekleştirmesine olanak sağlayacağı yolundaki basit düşüncesinin karşısında, bu sınırlama hiç de ortadan kalkmaz. Ama, farklılık rantı, toprak mülkiyetinde bir tekelin varlığını, sermayeye bir sınırlama olarak toprak mülkiyetini öngörür, çünkü bu olmaksızın, artı-kâr, ne toprak rantına dönüştürülecek, ne de çiftçinin yerine toprakbeyinin payına düşecektir. Ve bir sınırlama olarak toprak mülkiyeti, farklılık rantı biçiminde rant, örneğin A toprağı üzerinde ortadan (sayfa 660) kalktığı zaman bile, var olmaya devam eder. Eğer, toprakta sermaye yatırımının rant ödenmeksizin gerçekleşebileceği, kapitalist üretime sahip bir ülkedeki durumları ele alırsak, göreceğiz ki, bunların tümü de, toprak mülkiyetinin ayrıca hukuken kaldırılmasına olmasa bile, de facto[3*] kaldırılmasına dayanmaktadırlar; ama bu, ancak, tam da niteliği gereği raslansal olan çok özgül koşullar altında yer alabilir.
      Birincisi
: Toprakbeyinin kendisi bir kapitalist ya da kapitalistin kendisi bir toprakbeyi olduğu zaman. Bu durumda, piyasa-fiyatı, şimdi A toprağı olan topraktan, üretim-fiyatını, yani sermayenin yenilenmesi artı ortalama kârı elde etmesini mümkün kılmaya yetecek kadar yükselir yükselmez, toprağını kendisi yönetebilir. Ama niçin? Çünkü, onun için, toprak mülkiyeti, sermaye yatırımına bir engel oluşturmaz. Toprağına yalnızca doğanın bir öğesi olarak davranabilir ve bu yüzden yalnızca sermayesini yayma düşünceleri, kapitalist düşünceler ona yol gösterebilir. Böyle durumlar pratikte ortaya çıkar, ama ancak istisnai olarak. Toprağın kapitalist ekimi, nasıl ki, işlev yapmakta olan sermayenin, toprak mülkiyetinden ayrılmasını öngörürse, bir kural olarak, toprak mülkiyetinin kendi-kendine yönetimini de dıştalar. Hemen anlaşılmaktadır ki, bu durum, salt raslansal bir durumdur. Eğer artan tahıl talebi, kendi-kendine yöneten mülk sahiplerinin elinde olandan daha büyük bir A tipi toprak alanının ekimini gerektirirse, bir başka deyişle, ekilmek üzere A tipi toprağın bir bölümünün kirayla tutulması gerekirse, toprak mülkiyetinin sermaye yatırımına koyduğu sınırlamanın bu nazari kaldırılması, bir anda çöker. Kapitalist üretim tarzı altında, sermaye ile toprak, çiftçiler ile toprakbeyleri arasındaki farklılaşma ile işe başlamak, sonra da dönerek, her nerede ve her ne zaman, sermaye, toprak mülkiyeti ondan ayrı ve farklı değilse, toprağın ekiminden rant sağlamayacak olursa, toprakbeylerinin bir kural olarak kendi topraklarını yönettiklerini varsaymak saçma bir çelişkidir. (Aşağıda aktarılan, Adam Smith'in madencilik rantına ilişkin parçalarına bakınız.[4*]) Toprak mülkiyetinin bu kaldırılması raslansaldır. Olabilir de olmayabilir de.
      İkincisi
: Kiraya verilen bir mülkün toplam alanında, mevcut piyasa-fiyatlarında hiç rant getirmeyen bazı bölümler olabilir, öyle ki bunlar, aslında bedavadan verilmiştir. Ama toprakbeyi buna o gözle bakmaz, çünkü o, kiraya verilen toprağın toplam rantını görür, onu oluşturan ayrı ayrı parçaların özgül rantını değil. Bu durumda, kiraya verilen mülkün içindeki rantsız parçalar açısından, sermaye yatırımına bir sınırlama olarak toprak mülkiyeti, kapitalist çiftçi için ortadan kalkar; ve bu, gerçekte, toprakbeyinin kendisiyle sözleşme ile olur. Ama, kapitalist çiftçi, salı bunlarla bağlantılı olan toprak için rant ödediğinden, bu parçalar için rant ödemez. Burada, arz açığını üretmek için kesinlikle yeni bir üretim (sayfa 661) alanı olarak daha zayıf A toprağına başvurmak yerine daha zayıf A toprağının, yalnızca, daha iyi toprağın ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu bir düzenleme öngörülmektedir. Ama araştırılması gereken durum, tamı tamına, A tipi topraktaki bazı toprak parçalarının bağımsız olarak yönetilmesi gereken, yani kapitalist üretim tarzı altında genellikle hüküm süren koşullar yüzünden bağımsız olarak kiraya verilmesi gereken durumdur.
      Üçüncüsü
: Bir çiftçi, bu yolla sağlanan ek ürün, ona yalnızca, yürürlükte olan piyasa-fiyatlarında, üretim-fiyatını getirse bile, yani ona olağan kârı sağlasa, ama hiç bir ek rant ödemesine olanak vermese bile, aynı kiraya verilmiş mülke, ek sermaye yatırabilir. Böylece, toprağa yatırılan sermayenin bir bölümü ile toprak rantı öder, ama öteki ile ödemez. Ancak, bu varsayımın sorunun çözümüne ne kadar az yardımcı olduğu şu aşağıdakinden anlaşılabilir: Eğer piyasa-fiyatı (ve toprağın verimliliği), eski sermayede olduğu gibi, üretim-fiyatına ek olarak bir artı-kâr getiren ek sermayesiyle, ek bir ürün elde etmesini mümkün kılarsa, kira sözleşmesi sona ermediği sürece, bu artı-kârı cebe indirebilmektedir. Ama niçin? Çünkü, toprak mülkiyetinin sermayesinin toprağa yatırılmasına koyduğu sınırlama, kira sözleşmesi süresince ortadan kaldırılmıştır. Ama, daha zayıf nitelikteki ek toprağın ona bu artı-kârı sağlaması için, bağımsız olarak temizlenmesi ve bağımsız olarak kiraya verilmesi gerektiği yolundaki basit gerçek, eski topraktaki ek sermaye yatırımının, artık, gereken arz artışını üretmeye yetmediğini çürütülmez bir biçimde tanıtlamaktadır. Bir varsayım ötekini dıştalıyor. Şurası bir gerçek ki, şimdi şöyle söylenebilir: En kötü toprak A üzerindeki rantın kendisi -karşılaştırma ister toprak sahibinin kendisi tarafından işlenen toprağa göre (ama bu, salt bir raslansal istisna olarak meydana gelir), ister hiç rant getirmeyen eski kiraya verilmiş mülklerdeki ek sermaye yatırımlarına göre yapılsın- farklılık rantıdır. Ama bu, 1) çeşitli toprak kategorilerinin verimliliğindeki farklılıktan doğmayan ve dolayısıyla A toprağının hiç rant getirmediğini ve ürününün üretim-fiyatından satıldığını öngörmeyen bir farklılık rantı olacaktır; ve 2) aynı kiraya verilmiş mülkteki ek sermaye yatırımlarının rant getirip getirmemesi durumunun, ekime açılacak A sınıfından yeni toprağın rant getirip getirmemesi sorunu ile ilgisi yoktur, tıpkı, örneğin, yeni bir bağımsız imalat işinin kurulmasının, aynı daldaki bir başka fabrikatörün, sermayesinin bir bölümünün, hepsini kendi işinde kullanmadığı için faiz getiren senete yatırması, ya da ona tam kâr getirmeyen, ama gene de faizden daha fazla getiren bazı iyileştirmeler yapması ile ilgisi olmaması gibi. Bu, onun için ikincil önem taşır. Öte yandan, yeni ek kuruluşlar, ortalama kârı getirmelidir ve bu ortalama kârı elde etmek umuduyla örgütlenmişlerdir. Elbette şurası bir gerçektir ki, eski kiraya verilmiş mülklerdeki ek sermaye yatırımları ve A tipi yeni toprağın ek ekimi, karşılıklı olarak birbirini sınırlar. Daha az elverişli üretim koşulları altındaki aynı kiraya verilmiş mülke ek sermayenin (sayfa 662) yatırılabileceği sınır, A toprağındaki rakip yeni yatırımlarla belirlenir, öte yandan, bu toprak kategorisinin getirebileceği rant, eski kiraya verilmiş mülklerdeki rakip ek sermaye yatırımlarıyla sınırlanmıştır.
      Ama bütün bu belirsiz kaçamaklar, basit bir biçimde şöyle ifade edilen sorunu çözmezler: Tahılın (bu araştırmada, bu, genel olarak toprak ürünlerini temsil etmektedir) piyasa-fiyatının, A toprağından bölümlerin ekime açılmasına izin verecek yeterlikte olduğunu ve bu yeni alanlara yatırılan sermayenin üretim-fiyatını getirebildiğini, yani sermaye artı ortalama kârı tekrar yerine koyabildiğini varsayın. Böylece, A toprağında sermayenin normal yayılması için koşulların var olduğunu varsayın. Bu yeterli midir? Bu sermaye, bu durumda, gerçekten yatırılabilir mi? Yoksa piyasa-fiyatı, en kötü toprak A'nın bile rant getirdiği noktaya kadar yükselmeli midir? Bir başka deyişle, toprak sahibinin tekeli, salt kapitalist görüş açısından tekelin yokluğunda durum böyle olmazken sermaye yatırımım engeller mi? Sorunun kendisinin konuş biçiminden şu çıkmaktadır ki, eğer örneğin, ek sermayeler, belli piyasa-fiyatında ortalama kâr getiren, ama hiç rant getirmeyen eski kiraya verilmiş mülklere yatırılmışsa, bu durum, sermayenin, gene ortalama kârları getiren, ama hiç rant getirmeyen A toprağına, şimdi gerçekten yatırılıp yatırılamayacağı sorusunu hiç bir biçimde yanıtlamaz. Ama önümüzdeki soru da tam budur. Hiç rant getirmeyen ek sermaye yatırımlarının talebi karşılamadığı gerçeği, A tipi yeni toprağın ekime açılması zorunluluğu ile tanıtlanmaktadır. Eğer A toprağının ek ekimi ancak rant getirdiği ölçüde, yani üretim-fiyatından daha fazla getirdiği ölçüde gerçekleşiyorsa, tam iki seçenek mümkündür. Ya, piyasa-fiyatı öyle olmalıdır ki, eski kiraya verilmiş mülklerdeki ek sermaye yatırımları ister çiftçi, ister toprakbeyi tarafından cebe indirilsin, artı-kâr getirsinler. Fiyattaki bu artış ve son ek sermaye yatırımlarından gelen bu artı-kâr, bu durumda, A toprağının rant getirmeksizin ekilememesi gerçeğinin sonucudur. Çünkü, eğer, üretim-fiyatı, yalnızca ortalama kâr getirecek ekimin gerçekleşmesi için yeterli olsaydı, fiyat bu kadar yükseğe çıkmayacaktı ve bu yeni toprak parçalarının rekabeti, bunlar tam bu üretim-fiyatını getirir getirmez hissedilmeye başlanacaktı. Hiç rant getirmeyen eski kiraya verilmiş mülklerdeki ek yatırımlarla rekabet edenler, bu durumda, A toprağındaki gene hiç rant getirmeyen yatırımlar olacaktı. - Ya da, eski kiraya verilmiş mülklerdeki son yatırımlar hiç rant getirmezler, ama gene de piyasa-fiyatı, A toprağının ekime açılmasını ve rant getirmesini mümkün kılacak ölçüde yükselmiştir. Bu durumda, hiç rant getirmeyen ek sermaye yatırımı, yalnızca, A toprağı, piyasa-fiyatı rant ödemesine izin verinceye kadar ekilmeyeceği için mümkün olmuştur. Bu koşul olmaksızın onun ekimi, daha düşük bir fiyat düzeyinde zaten başlamış olacaktı ve rantsız olağan kârı getirmek için yüksek piyasa-fiyatı gerektiren eski kiraya verilmiş mülklerdeki o daha sonraki sermaye yatırımları, yer alamayacaktı. Şurası gerçektir ki, bunlar, yüksek piyasa-fiyatında yalnızca ortalama kâr (sayfa 663) getirirler. O halde A toprağı ekime açıldığı andan itibaren düzenleyici üretim-fiyatı haline gelecek olan daha düşük bir üretim-fiyatında, bunlar, bu ortalama kârı getirmeyeceklerdi, yani o halde, yatırımlar bu koşullar altında hiç yer almamış olacaklardı. Bu yolla, A toprağından gelen rant, gerçekten de, hiç rant getirmeyen eski kiraya verilmiş mülklerdeki yatırımlarla karşılaştırıldığında farklılık rantını oluşturacaktır. Ama öyle ki, A'nın toprak alanlarında oluşan bu farklılık rantı, bu alanların, rant getirmedikçe ekime hiç de açık olmamaları gerçeğinin bir sonucundan başka bir şey değildir, yani öyle ki, aslında, toprak tiplerindeki hiç bir farklılık tarafından belirlenmeyen ve eski kiraya verilmiş mülklerdeki olası ek sermaye yatırımlarına bir engel oluşturan bu rant için zorunluluk sözkonusudur. Her iki durumda da, A toprağından gelen rant, yalnızca tahıl fiyatlarındaki yükselmenin bir sonucu olmayacak, tersine, ekiminin mümkün olması için en kötü toprağın rant getirmesi gerektiği gerçeği, tahıl fiyatlarının, bu koşulun gerçekleşeceği noktaya kadar yükselmesinin nedeni olacaktır.
      Farklılık rantı şu özelliğe sahiptir: toprak mülkiyeti, burada, yalnızca, tersi durumda, çiftçinin cebine akacak olan ve çiftçinin sözleşme süresi boyunca belli koşullar altında gerçekten de cebe indirebileceği artı-kârın yolunu keser. Toprak mülkiyeti, burada, yalnızca, mülkiyetle hiç bir ilgisi olmaksızın (aslında, piyasa-fiyatını düzenleyen üretim-fiyatının rekabetle belirlenmesi sonucunda) doğan ve artı-kâra dönüşen meta-fiyatının bir bölümünün aktarılmasının nedenidir - fiyatın bu bölümünün bir kişiden ötekine, kapitalistten toprakbeyine aktarılmasının nedenidir. Ama toprak mülkiyeti, fiyatın bu bölümünü, ya da fiyatın bu bölümünü koşullandıran fiyat artışını yaratan neden değildir. Öte yandan, en kötü toprak A, üretim-fiyatının üzerinde bir şey, rant getirinceye kadar -ekimi üretim-fiyatını getirecek olmasına karşın- ekilemezse, o zaman, toprak mülkiyeti, fiyattaki bu artışın yaratıcı nedenidir. Toprak mülkiyetinin kendisi rantı yaratmıştır. Eğer, sözü edilen ikinci durumda olduğu gibi, şimdi A toprağı üzerinde ödenen rant, yalnızca üretim-fiyatını ödeyen, eski kiraya verilmiş mülklerdeki son ek sermaye yatırımları ile karşılaştırıldığında, farklılık rantını oluşturuyorsa, bu gerçek değişmez. Çünkü, düzenleyici piyasa-fiyatı, A toprağından rant gelmesine izin verecek ölçüde yükseğe çıkıncaya kadar, A toprağının ekilemeyeceği koşulu - yalnızca bu koşul, burada, piyasa-fiyatının, eski kiraya verilmiş mülklerdeki son yatırımların, gerçekte yalnızca, üretim-fiyatlarını, ama aynı zamanda da A toprağı üzerinde rant getiren bir üretim-fiyatım getirmelerini mümkün kılacak bir noktaya yükselmesi gerçeğinin temelidir. A toprağının rant getirmek zorunda olması gerçeği, bu durumda, A toprağı ile eski kiraya verilmiş mülklerdeki son yatırımlar arasındaki farklılık rantının nedenidir. (sayfa 664)
      Genel olarak, A toprağının hiç rant getirmediğini söylerken -tahıl fiyatının üretim-fiyatı ile düzenlendiğini varsayarak- sözcüğün kesin anlamında rantı kastediyoruz. Eğer çiftçi, emekçilerinin normal ücretlerinden, ya da kendi normal ortalama kârından düşülen bir miktarı oluşturan ''kiralama parası'' ödüyorsa,rant, yani metalarının fiyatının, ücretlerden ve kârdan ayrı, bağımsız bir parçasını ödemektedir. Zaten belirtmiştik ki, uygulamada, bu, sürekli olarak, gerçekleşmektedir. Belli bir ülkede tarım emekçilerinin ücretleri genel olarak, normal ortalama ücretler düzeyinin altına düşürüldüğü, öyle ki, ücretlerden düşürülen bir miktar, ücretlerin bir bölümü, genel bir kural olarak ranta girdiği sürece, en kötü toprağı eken çiftçi için, bu, istisnai bir durum oluşturmaz. En kötü toprağın ekimini mümkün kılan aynı üretim-fiyatında, bu düşük ücretler zaten onu meydana getiren bir öğeyi oluştururlar, ve bu yüzden ürünün üretim-fiyatında satılması, bu toprağı eken çiftçinin herhangi bir rant ödemesini mümkün kılmaz. Toprakbeyi, toprağını, satış-fiyatında ücretlerin üzerinde gerçekleştirdiğinin, tümünü ya da bütün bir bölümünü, toprakbeyine rant biçiminde ödemekten hoşnut kalabilen herhangi bir emekçiye de kiraya verebilir. Ancak bütün bu durumlarda, kiralama parası ödenmesi gerçeğine karşın, hiç bir gerçek rant ödenmemiştir. Ama her nerede, koşullar, kapitalist üretim tarzı altındaki koşullara tekabül ediyorsa, rant ve kiralama parası çakışmalıdır. Oysa burada tahlil edilmesi gereken de tam bu normal koşuldur.
      Yukarda ele alınan durumlar bile -ki bunlarda, kapitalist üretim tarzı altında, topraktaki sermaye yatırımları gerçekten rant getirmeden yapılabilirler- sorunumuzun çözümüne katkıda bulunmaz, koloni koşullarına atıfta bulunmak ise daha da yararsızdır. Bir koloninin koloni olduğunu saptayan ölçüt -burada yalnızca gerçek tarımsal kolonilerden sözediyoruz- yalnızca, mevcut, doğal durumdaki geniş verimli toprak alanı değildir. Daha çok, bu toprağın maledinilmemiş olması, özel mülkiyete tabi tutulmamış olması durumudur. Eski ülkelerle koloniler arasındaki, toprak açısından büyük fark şurada yatar: Wakefield'in[35] doğru olarak belirttiği ve fizyokrat Mirabeau pere'in[5*] ve öteki eski iktisatçıların ondan çok önce keşfettiği gibi, toprak mülkiyetinin hukuken ya da gerçekte var olmayışı. Kolonistler yalnızca toprağı mal mı ediniyorlar, yoksa, gerçekten devlete, toprakta, geçerli hukuki bir tasarruf hakkı için nominal bir toprak fiyatı biçiminde bir ücret mi ödüyorlar, burada hiç önemli değildir. Ayrıca oraya zaten yerleşmiş olan kolonistlerin, toprağın hukuki sahibi olabilmeleri de önemli değildir. Gerçekten de, toprak mülkiyeti, burada sermaye yatırımına -ve ayrıca, sermayesiz emek yatırımına- hiç bir sınırlama getirmez; toprağın bir kısmının oraya zaten (sayfa 665) yerleşmiş olan kolonistler tarafından maledinilmesi, yeni gelenlerin sermayelerini ya da emeklerini yeni toprak üzerinde kullanmalarını engellemez. Bu yüzden -toprak mülkiyetinin sermayenin bir yatırım alanı olarak toprağı kısıtladığı hallerde-; toprak mülkiyetinin, toprağın ürünlerinin fiyatı ve rant üzerine etkisini incelemek gerekli olduğu zaman, tarımda, ne kapitalist üretim tarzının, ne de ona uygun düşen toprak mülkiyeti biçiminin, var olmadığı -aslında toprak mülkiyeti hiç yoktur- özgür burjuva kolonilerinden sözetmek son derece saçma olacaktır. Örneğin Ricardo, toprak rantı konusundaki bölümünde böyle yapmaktadır. Önsözde, toprağın maledinilmesinin toprağın ürünlerinin değeri üzerine etkisini araştırmak niyetinde olduğunu belirtmekte ve bundan sonra doğrudan doğruya kolonileri bir örnek olarak almakta, bununla, toprağın nispeten ilkel bir durumda bulunduğunu ve topraktan yararlanmanın toprak mülkiyeti tekeli ile sınırlanmadığını varsaymaktadır.
      Toprağın salt hukuki sahipliği, toprak sahibi için hiç bir toprak rantı yaratmaz. Ama, gerçekten de, ona, toprak ister gerçek tarımsal amaçlar için, ister yapı vb. gibi öteki üretim amaçları için kullanılsın, iktisadi koşullar, toprağı kendisine bir artı getirecek biçimde kullanmasına izin verinceye dek, kullanım dışında tutmak gücünü verir. O, alanın mutlak büyüklüğünü çoğaltamaz ya da azaltamaz, ama piyasaya konan toprak miktarını değiştirebilir. Dolayısıyla, Fourier'nin de zaten gözlemlemiş olduğu gibi, tüm uygar ülkelerde toprağın nispeten önemli bir bölümünün daima ekilmeden kalması tipik bir gerçektir.
      O halde, talebin, diyelim o zamana kadar ekilenlerden daha az verimli olan yeni toprakların ekime açılmasını gerektirdiğini varsayarsak - toprakbeyi, sırf toprağın ürününün piyasa-fiyatı, çiftçiye üretim-fiyatını ve böylece de topraktaki yatırımı üzerinden olağan kârı getirecek ölçüde yükseldi diye, toprağını hiç bir karşılığı olmadan kiraya verecek midir? Hiç de değil. Sermaye yatırımının ona rant getirmesi gerekir. Toprağı için ona kiralama parası ödenebilinceye kadar, toprağını kiraya vermez. Bu yüzden, piyasa-fiyatı, üretim-fiyatının üzerinde bir noktaya, örneğin p + r'ye çıkmalıdır, öyle ki, toprakbeyine rant ödenebilsin. Varsayımımıza göre toprak mülkiyeti kiraya verilinceye kadar hiç bir şey getirmediğinden, o zamana kadar iktisaden değersiz olduğundan piyasa-fiyatındaki, üretim-fiyatının üzerine çıkan ufak bir artış, en zayıf nitelikteki yeni toprağı piyasaya getirmeye yeter.
      Şimdi şu soru doğuyor: En kötü toprağın hiç bir verimlilik farkından sağlanamayacak toprak rantı getirmesi gerçeğinden, toprağın ürününün fiyatının, zorunlu olarak, olağan anlamda bir tekel fiyatı olduğu ya da vergiyi devlet yerine toprakbeyinin koyması yolundaki tek ayrımla rantın bir vergi gibi girdiği bir fiyat olduğu sonucu çıkar mı? Söylemeye gerek yok ki, bu vergi, kendine özgü iktisadi sınırlara sahiptir. Eski kiraya verilmiş mülklerdeki ek sermaye yatırımlarıyla, dışardan gelen toprak ürünlerinin rekabetiyle -bunların ithalinin kısıtsız olduğunu varsayarsak- (sayfa 666) toprakbeylerinin kendileri arasındaki rekabetle, ve ensonu, tüketicilerin gereksinmeleri ve ödeme yetenekleriyle sınırlanmıştır. Ama burada sorun bu değildir. Sorun en kötü toprak üzerinden ödenen rantın, bir metaya konan verginin onun, fiyatına girmesi, yani metaın değerinden bağımsız bir öğe olarak girmesi ile aynı biçimde, bu toprağın ürünlerinin fiyatına -varsayımımıza göre genel piyasa-fiyatını düzenleyen fiyat- girip girmediğidir.
      Bu, hiç de zorunlu olarak çıkan bir sonuç değildir, ve bunun böyle olduğu yolundaki tartışma, yalnızca metaların değeri ile üretim-fiyatları arasındaki ayrımın şimdiye kadar anlaşılmamış olmasındandır. Gördük ki, bir bütün olarak ele alındığında, metaların üretim-fiyatlarının, yalnızca toplam değerleri tarafından düzenlenmelerine karşın, ve çeşitli türdeki metaların üretim-fiyatlarının hareketinin, bütün öteki koşullar eşit olmak kaydıyla yalnızca değerlerinin hareketiyle belirlenmesine karşın, bir metaın üretim-fiyatı, hiç de değerine özdeş değildir. Gösterilmişti ki, bir metaın üretim-fiyatı, değerinin üzerinde ya da altında olabilir, ve değeri ile yalnızca istisnai olarak çakışır. Dolayısıyla toprağın ürünlerinin üretim-fiyatlarının üzerinde satılması gerçeği, hiç de bunların değerlerinin üzerinde satıldığını tanıtlamaz; tıpkı, sanayi ürünlerinin, ortalama olarak üretim-fiyatları üzerinden satılmaları gerçeğinin, değerleri üzerinden satıldıklarını tanıtlamaması gibi. Tarımsal ürünlerin, üretim-fiyatlarının üzerinde ve değerlerinin altında satılmaları mümkünken, öte yandan da, birçok sınai ürün, salt değerleri üzerinde satıldıkları için, üretim-fiyatını getirir.
      Bir metaın üretim-fiyatının değeriyle bağıntısı, salt, metaı üreten sermayenin değişen bölümünün değişmeyen bölümüne oranıyla, ya da onu üreten sermayenin organik bileşimi ile belirlenir. Eğer, belli bir üretim alanında, sermayenin bileşimi, ortalama toplumsal sermayeninkinden düşükse, yani sermayenin ücretler için kullanılan değişen parçası, emeğin maddi koşulları için kullanılan değişmeyen parçasına oranla, ortalama toplumsal sermayede olduğundan daha büyükse, o zaman, onun ürününün değeri, üretim-fiyatının üzerinde olmalıdır. Bir başka deyişle, böyle sermaye daha çok canlı emek kullandığı için, emeğin eşit biçimde sömürüldüğünü varsayarsak, toplumsal ortalama sermayenin eşit büyüklükteki bir tam bölümünden daha çok artı-değer ve dolayısıyla daha çok kâr üretir. Bu yüzden, bu üretim-fiyatı, sermayenin yerine konması artı ortalama kâra eşit olduğuna ve ortalama kâr bu metada üretilen kârdan daha düşük olduğuna göre, ürününün değeri üretim-fiyatının üzerindedir. Ortalama toplumsal sermaye tarafından üretilen artı-değer, bu düşük, bileşimdeki bir sermaye tarafından üretilen artı-değerden azdır. Belli bir üretim alanına yatırılan sermaye, toplumsal ortalama sermayeden daha yüksek bir bileşimde ise, durum tersidir. Onun ürettiği metaların değeri, üretim-fiyatlarının altındadır, en gelişmiş sanayilerin ürünlerinde durum genellikle böyledir. (sayfa 667)
      Eğer, belli bir üretim alanındaki sermaye, ortalama toplumsal sermayeden daha düşük bir bileşimde ise, o zaman bu her şeyden önce, yalnızca, bu özel üretim alanındaki toplumsal emeğin üretkenliğinin, ortalamanın altında olduğunu söylemenin bir başka biçimidir; çünkü, ulaşılan üretkenlik düzeyi, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye nispi üstünlüğünde, ya da -verilen sermaye için- ücretler için kullanılan bölümün sürekli azalmasında kendini gösterir. Öte yandan, eğer belli bir üretim alanındaki sermaye daha yüksek bir bileşimdeyse, o zaman bu, üretkenlikte, ortalamanın üzerinde olan bir gelişmeyi yansıtır.
      Nitelikleri gereği, incelenmeleri tartışmamız dışında tutulan gerçek sanat yapıtlarını bir yana bırakırsak, üstelik açıktır ki, farklı üretim alanları kendilerine özgü teknik özelliklerine uygun olarak, farklı oranlarda değişen ve değişmeyen sermaye gerektirirler, ve canlı emek bazılarında daha büyük, ötekilerde daha küçük rol oynamak zorundadır. Örneğin, tarımdan kesinlikle ayırdedilmesi gereken istihraç sanayiinde, değişmeyen sermayenin bir öğesi olarak hammadde, bütünüyle mevcut değildir ve hatta, yardımcı madde bile ender olarak önemli bir rol oynar. Oysa madencilik sanayiinde, değişmeyen sermayenin öteki parçası, yani sabit sermaye, önemli bir rol oynar. Gene, burada da, ilerleme, değişen sermayeye oranla değişmeyen sermayedeki nispi artışla ölçülebilir.
      Eğer asıl tarımdaki sermayenin bileşimi, ortalama toplumsal sermayeninkinden düşükse, o zaman, bu, prima facie, gelişmiş üretime sahip ülkelerde, tarımın, işleme sanayilerindeki ile aynı ölçüde ilerlemiş olduğu gerçeğini ifade eder. Böyle bir gerçek -belirleyici iktisadi koşullar da kısmen dahil1 olmak üzere tüm öteki koşullardan başka- kimyada, jeolojide ve fizyolojideki daha sonraki ve oldukça yeni gelişmelere, ve özellikle bunların tarıma uygulanmalarına oranla mekanik biçimlerdeki gelişmenin ve özellikle bunların uygulanmalarının, daha erken ve daha hızlı olmasıyla açıklanabilir. Bu arada şunu belirtelim, bizzat tarımın ilerlemesinin, değişen sermayeye oranla değişmeyen sermayedeki nispi bir büyüme ile sürekli olarak ifade edildiği, kesin ve eskiden beri bilinen bir gerçektir.[36] Kapitalist üretimin hüküm sürdüğü belirli bir ülkede, örneğin İngiltere'de, tarımsal sermayenin bileşiminin ortalama toplumsal sermayeninkinden düşük olup olmadığı, ancak istatistiki olarak kararlaştırılacak bir sorundur, ve bizim amaçlarımız açısından, buna ayrıntılı olarak girmek gereksizdir. Her durum ve koşulda, tarımsal ürünlerin değerinin üretim-fiyatından ancak bu varsayıma dayanılarak yüksek olabileceği, teorik olarak saptanmıştır. Bir başka deyişle tarımda belli büyüklükteki bir sermaye, ortalama toplumsal bileşime sahip aynı büyüklükteki bir sermayeden, daha çok artı-değer üretir, ya da, aynı şey demek olan, daha çok artı-emeği harekete geçirir ve emri altına alır (ve bununla (sayfa 668) genel olarak daha çok canlı emek kullanır).
      O halde, bu varsayım, burada tahlil ettiğimiz ve ancak bu varsayım yürürlükte olduğu sürece geçerli olan rant biçimi için yeterlidir. Bu varsayım nerede geçerli değilse, buna uygun olan rant biçimi de artık geçerli olmaz.
      Ama, tarımsal ürünlerin değerinde, üretim-fiyatlarının üzerinde bir fazlanın salt varlığı, kendi başına, çeşitli toprak tiplerinin verimliliğindeki ve aynı toprak üzerindeki ardarda sermaye yatırımlarındaki farklılıklardan bağımsız olan bir toprak rantının -kısacası, kavram olarak farklılık rantından kesinlikle ayırdedilecek ve dolayısıyla mutlak rant diye adlandırabileceğimiz bir rantın varlığını açıklamak için yeterli değildir. Çok sayıda imalat ürünü, ranta dönüştürülebilecek, ortalama kârın üzerinde herhangi bir fazla ya da artı-kâr getirmeksizin, değerlerinin, üretim-fiyatlarından daha yüksek olması gerçeği ile tanımlanırlar. Tersine, üretim-fiyatı ve onun ifade ettiği genel kâr oranı kavramı ve bunların varlığı, tek tek metaların, değerleri üzerinden satılmadığı gerçeğine dayanır. Üretim-fiyatları, meta-değerlerinin bir eşitlenmesinden doğar. Çeşitli üretim alanlarında tüketilen ayrı ayrı sermaye-değerleri yerine konduktan sonra, bu, tüm artı-değeri, tek tek üretim alanlarında üretilmiş olan ve böylece bunların metalarına katılmış olan miktarda orantılı olarak değil, ortaya konan sermayelerin büyüklüğü ile orantılı olarak dağıtır. Ancak bu biçimdedir ki, üretim-fiyatı ve onun tipik öğesi olan ortalama kâr doğar. Toplam sermaye tarafından üretilen artı-değerin dağıtılmasında rekabet aracılığıyla bu eşitlemeyi sağlamak ve bu eşitlemenin önündeki tüm engelleri yenmek, sermayelerin sürekli eğilimidir. Bu yüzden bunlar tüm koşullar altında metaların değerleri ve üretim-fiyatları arasındaki farklılıktan değil de, daha çok, piyasaya hükmeden genel üretim-fiyatı ile, ondan farklı olan bireysel üretim-fiyatları arasındaki farklılıktan doğan artı-kârları; belli bir üretim alanında geçerli olan, ve onun için iki farklı alan arasında geçerli olmayan ve böylece de çeşitli alanların genel üretim-fiyatlarını, yani genel kâr oranını etkilemeyen, bunun yerine değerlerin üretim-fiyatlarına dönüşmesini ve genel bir kâr oranını öngören artı-kârları hoş görmek eğilimindedirler. Ama bu varsayım, daha önce de tartışıldığı gibi, toplam toplumsal sermayenin, çeşitli üretim. alanları arasında sürekli olarak değişen orantılı dağılımına, sermayelerin aralıksız giriş-çıkışına, bunların bir alandan ötekine aktarılabilmelerine, kısacası, bunların toplam toplumsal sermayenin bağımsız parçaları için, bir sürü elverişli yatırım alanını temsil eden, çeşitli üretim alanları arasındaki serbest hareketlerine dayanır. Bu durumda öncül, hiç bir engelin, ya da salt raslansal ve geçici bir engelin, sermayelerin -örneğin meta-değerlerinin üretim-fiyatlarından daha yüksek olduğu, ya da üretilen artı-değerin ortalama kârı aştığı bir üretim alanında- değeri üretim-fiyatına indirmek ve böylece, bu üretim alanının fazla artı-değerini, sermayenin yararlandığı bütün alanlar arasında orantılı dağıtmaktaki (sayfa 669) rekabetine müdahale etmemesidir. Ama eğer tersi olursa, eğer sermaye ancak kısmen yenebileceği, ya da hiç yenemeyeceği, ve bazı alanlardaki yatırımını sınırlayan, bu yatırımı, ancak, artı-değerin bir ortalama kâra genel eşitlenmesini kısmen ya da tümüyle dıştalayan koşullar altında kabul eden yabancı bir güçle karşılaşırsa, o zaman açıktır ki, böyle üretim alanlarında, metaların değerinin üretim-fiyatlarından fazlası, ranta dönüştürülebilen ve bu niteliğiyle de kâra göre bağımsız kılınmış bir artı-kâra yolaçacaktır. Böyle bir yabancı güç ve engel, toprağa yatırım yapmak çabasında sermayenin karşısına çıktığı zaman, toprak mülkiyeti tarafından temsil edilir; böyle bir güç, kapitalistle karşı karşıya olan toprakbeyidir.
      Burada toprak mülkiyeti, yeni ekime açılacak toprağın, hiç bir farklılık rantı getirmeyen ve toprak mülkiyeti olmasaydı, piyasa-fiyatındaki küçük bir artışla bile ekilebilecek olan, öyle ki, düzenleyici piyasa-fiyatının, bu en kötü toprağın çiftçisine yalnızca üretim-fiyatını sağlayacağı bir kategoriye dahil olabilmesine karşın, o zamana kadar ekilmemiş ya da kiraya verilmemiş olan toprakta, bir vergi koymaksızın, ya da bir başka deyişle bir rant talep etmeksizin hiç bir yeni sermaye yatırımına izin vermeyen engeldir. Ama toprak mülkiyetinin koyduğu engel yüzünden, piyasa-fiyatı, toprağın, üretim-fiyatının üzerinde bir artı getirebileceği, yani bir rant getirebileceği bir düzeye çıkmalıdır. Ancak, varsayımımıza göre, tarımsal sermayenin ürettiği metaların değeri, bunların üretim-fiyatlarından yüksek olduğundan (az sonra tartışacak bir durum dışında) bu rant, üretim-fiyatının üzerindeki değer fazlasını, ya da onun bir kısmını oluşturur. Rantın, değer ile üretim-fiyatı arasındaki farkın tümüne mı, yoksa bunun daha büyük ya da daha küçük bir parçasına mı eşit olduğu, tamamen, arz ve talep arasındaki ilişkiye ve yeni ekime açılan toprağın alanına bağlı olacaktır. Rant, tarımsal ürünlerin değerinin, bunların üretim-fiyatları üzerindeki fazlasına eşit olmadığı sürece, bu fazlanın bir bölümü, daima, tüm artı-değerin çeşitli bireysel sermayeler arasında orantılı dağılımına ve genel eşitlenmesine girecektir. Rant, üretim-fiyatı üzerindeki değer fazlasına eşit olur olmaz, artı-değerin ortalama kârın üzerinde olan bu bölümünün tümü, bu eşitlenmenin dışına çekilecektir. Ama bu mutlak rant, ister üretim-fiyatı üzerindeki değer fazlasının tümüne, ister yalnızca bir parçasına eşit olsun, tarımsal ürünler, fiyatları değerlerini aştığı için değil, fiyatları değerlerine eşit olduğu için, ya da fiyatları değerlerinden düşük, ama üretim-fiyatlarından yüksek olduğu için, her zaman, bir tekel fiyatına satılacaklardır. Bunların tekeli, değerleri genel üretim-fiyatından yüksek olan öteki sanayi ürünlerinden farklı olarak, üretim-fiyatı ile bir düzeye getirilmemeleri gerçeğinden ibarettir. Üretim-fiyatının bir bölümü gibi, değerin bir bölümü de, gerçekten verilen bir sabit, yani üretimde tüketilen sermaye = k'yi temsil eden maliyet-fiyatı olduğundan, bunların arasındaki fark, öteki, değişen bölüme, üretim-fiyatında, p'ye, kâra eşit olan, yani toplumsal sermaye (sayfa 670) üzerinden ve toplumsal sermayenin bir tam kesri olarak her bireysel sermaye üzerinden hesaplanan toplam artı-değere eşit olan; ama metaların değerinde, bu özel sermayenin yarattığı gerçek artı-değere eşit olan, ve bu sermayenin yarattığı meta-değerlerinin bütünleyici bir parçasını oluşturan artı-değere dayanır. Eğer metaların değeri, üretim-fiyatlarından yüksekse, o zaman bunların üretim-fiyatı = k + p, ve değer = k + p + d, öyle ki P + d = burada içerilen artı-değerdir. Onun için, değer ile üretim-fiyatı arasındaki fark = d, bu sermaye tarafından yaratılan artı-değerin, genel kâr oranı aracılığıyla ona ayrılan artı-değerden fazlasıdır. Bundan şu sonuç çıkar ki, tarımsal ürünlerin fiyatları, değerlerine erişmeksizin, üretim-fiyatlarından daha yüksek olabilir. Ayrıca bundan şu çıkar ki, bunların fiyatları değerlerine ulaşmadan önce, tarımsal ürünlerin fiyatında sürekli bir artış, belli bir noktaya kadar, yer alabilir. Gene bundan şu çıkar ki, tarımsal ürünlerin değerinin, bunların üretim-fiyatının üzerindeki fazlası, salt toprak mülkiyetindeki tekelin bir sonucu olarak, genel piyasa-fiyatlarında belirleyici bir öğe haline gelebilir. Ensonu, bundan şu çıkar ki, bu durumda, ürünün fiyatındaki artış, rantın nedeni değildir, bunun yerine rant, ürünün fiyatındaki artışın nedenidir. En kötü toprağın bir birim alanından gelen ürünün fiyatı = p + r ise, o zaman P + r'nin düzenleyici fiyat haline gelmesi varsayım olduğundan, tüm farklılık rantları r'nin buna tekabül eden katlarınca artacaktır.
      Eğer tarım-dışı toplumsal sermayenin ortalama bileşimi = 85s + 15d ve artı-değer oranı = %100 olsaydı, o zaman üretim-fiyatı = 115 olacaktı. Eğer tarımsal sermayenin bileşimi = 75s +25d olsaydı ve artı-değer oranı aynı olsaydı, o zaman tarımsal ürünün değeri ve düzenleyici piyasa-fiyatı = 125 olacaktı. Eğer tarımsal ve tarım-dışı ürün, aynı ortalama fiyata eşitlenecekse (kısa olsun diye, her iki üretim dalında da toplam sermayenin eşit olduğunu varsayıyoruz), o zaman toplam artı-değer = 40, ya da 200'lük sermaye üzerinden %20 olacaktır. Birinin olduğu kadar, ötekinin ürünü de, 120'ye satılacaktır. Böylece, üretim-fiyatlarına eşitlenmede, tarım-dışı ürünün ortalama piyasa-fiyatları, değerlerinin üzerinde, tarımsal ürününki ise, altında kalacaktır. Eğer tarımsal ürünler tam değerlerinde satılsalardı, bunlar, eşitlenmede olduklarından 5 fazla, sınai ürünler ise 5 az olacaklardı. Eğer piyasa koşulları, tarımsal ürünlerin tam değerlerinde, üretim-fiyatı üzerindeki tam artıya satılmalarına izin vermezse, o zaman, etki iki aşırı uç arasında olur; sınai ürünler değerlerinin biraz üzerinde, tarımsal ürünler ise üretim-fiyatlarının biraz üzerinde satılırlar.
      Toprak mülkiyeti, tarımsal ürünün fiyatını, üretim-fiyatının üzerine çıkarabilirse de, buna değil, daha çok, piyasanın genel durumuna, piyasa-fiyatının üretim-fiyatını ne ölçüde aştığına ve değere yaklaştığına, ve bu yüzden tarımda yaratılan, verilen ortalama kârın üzerindeki artı-değerin, ne ölçüde, ya ranta dönüştürüleceğine, ya da artı-değerin ortalama kâra genel eşitlenmesine gireceğine dayanır. Her durum ve koşulda, (sayfa 671) üretim-fiyatının üstündeki değer fazlasından doğan bu mutlak rant, tarımsal artı-değerin bir parçasından, bu artı-değerin ranta dönüştürülmesinden, onun toprakbeyi tarafından aşırılmasından başka bir şey değildir; tıpkı farklılık rantının, artı-kârın ranta dönüşmesinden, onun, genellikle düzenleyici bir üretim-fiyatı altında, toprakbeyi tarafından aşırılmasından doğması gibi. Rantın bu iki biçimi, tek normal biçimdir. Bunlardan başka, rant, yalnızca, ne üretim-fiyatı ne de metaların değeri tarafından değil, alıcıların gereksinmeleri ve ödeme yetenekleri tarafından belirlenen gerçek bir tekel fiyatına dayanabilir. Bunun tahlili, piyasa-fiyatlarının gerçek hareketinin ele alındığı rekabet teorisine dahildir.
      Belli bir ülkede, tarıma elverişli olan bütün topraklar, kiraya verilmişse -kapitalist üretim tarzının ve normal koşulların genel olduğunu varsayarsak -rant ödemeyen hiç bir toprak var olmayacaktır; ama hiç rant getirmeyebilen bazı sermayeler, toprağa yatırılan bazı sermaye parçaları olabilir. Çünkü toprak kirayla tutulur tutulmaz, toprak mülkiyeti, gerekli sermayenin yatırımına karşı mutlak bir engel rolü oynamayı bırakır. Ama, bundan sonra bile, toprağa katılan sermayenin toprakbeyine dönmesi, kiracının faaliyetini çok kesin sınırlar içine hapsettiği ölçüde, toprak mülkiyeti nispi bir engel rolü oynamaya devam eder. Yalnızca bu durumda, bütün rant farklılık rantına dönüştürülecek, ancak bu, toprak verimliliğindeki herhangi bir farkla değil, özel bir toprak tipindeki son sermaye yatırımlarından gelen artı-kârlar ile, en kötü kalitede toprağın kiralanması için ödenen rant arasındaki farkla belirlenen bir farklılık rantı olacaktır. Toprak mülkiyeti, ancak, toprakbeyi, toprağı sermaye yatırımına açtığı için bir haraç aldığı ölçüde mutlak bir engel rolü oynar. Böyle bir açılma elde edildiği zaman, artık o, belli bir toprak parçasındaki herhangi bir sermaye yatırımının ölçüsüne hiç bir mutlak sınır koyamaz. Genel olarak konut yapımı, evlerin yapılacağı toprağın bir üçüncü tarafından mülkiyetinde olması biçiminde bir engelle karşılaşır. Ama bu toprak, bir kez, konut yapımı için kiraya verilince, büyük mü yoksa küçük mü bir ev yapacağı, kiracıya bağlıdır.
      Eğer tarımsal sermayenin ortalama bileşimi, ortalama toplumsal sermayeninkine eşit, ya da ondan yüksek olsaydı, o zaman mutlak rant -gene az önce tanımlanan anlamda- yani gerek farklılık rantından, gerekse gerçek bir tekel fiyatına dayanan ranttan eşit ölçüde farklı olan rant, ortadan kalkacaktı. O zaman tarımsal ürünün değeri, üretim-fiyatının üzerinde olmayacak ve tarımsal sermaye daha fazla emek harekete geçirmeyecekti ve bu yüzden tarım-dışı sermayeden daha fazla bir artı- emek de gerçekleştirmeyecekti. Uygarlığın ilerlemesiyle tarımsal sermayenin bileşimi, ortalama toplumsal sermayeninkine eşit hale gelecek olursa, aynı durum ortaya çıkacaktır.
      İlk bakışta, bir yandan tarımsal sermayenin bileşiminin yükseldiğini, başka bir deyişle, onun değişmeyen parçasının değişen parçasına oranla arttığı varsaymak, öte yandan da, tarımsal ürünün fiyatının, yeni ve (sayfa 672) daha önce ekilenden daha kötü toprağın rant getirmesine, bu durumda, ancak, piyasa-fiyatının, değerin ve üretim-fiyatının üzerinde olan fazlasından kaynaklanabilecek bir rant, kısacası, yalnızca ürünün tekel fiyatından elde edilen bir rant getirmesine izin verecek ölçüde yükseleceğini varsaymak, çelişkili gibi görünmektedir.
      Burada bir ayırım yapmak gereklidir. Her şeyden önce, kâr oranının oluşma biçimi incelenirken belirtilmişti ki, teknik açıdan konuşursak, aynı bileşime sahip sermayeler, yani makine ve hammaddelere oranla eşit miktarlarda emeği harekete geçiren sermayeler, bu sermayelerin değişmeyen bölümlerinin farklı değerleri yüzünden gene de farklı bileşimlerde olabilirler. Hammaddeler ve makine, bir durumda ötekinden daha pahalı olabilir. Çünkü, örneğin, 100'lük bir sermaye ile, eğer bu 100 içinden karşılanacak olan hammaddenin maliyeti, bir durumda 40, ötekinde 20 ise, aynı miktarda emek harekete geçirilemeyeceğine göre, harekete geçirilecek aynı miktarda emek için (ve varsayımımıza göre bu, aynı hammadde yığınını harekete geçirmek için gerekli olacaktır), bir durumda ötekinden daha büyük bir sermaye konması gerekecektir. Ama daha pahalı hammaddenin fiyatı daha ucuzunkinin düzeyine düşer düşmez, bu iki sermayenin, aynı teknik bileşimde olduğu hemen ortaya çıkacaktır. Canlı emek ile bu sermayenin kullandığı emek koşullarının yığını ve niteliği arasındaki teknik oranlarda hiç bir değişiklik olmamasına karşın, bu durumda, değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki değer oranı aynı olacaktır. Öte yandan daha düşük bir organik bileşimdeki bir sermaye, salt değer-bileşimi açısından, yalnızca değişmeyen bölümlerinin değerindeki bir artıştan dolayı, daha yüksek bir organik bileşimdeki bir sermaye ile aynı sınıftanmış gibi görünebilir. Canlı emek-gücüne oranla daha fazla makine ve hammadde kullandığı için bir sermayenin = 60s + 40d olduğunu, öteki sermayenin ise daha fazla canlı-emek (%60), az makine (örneğin %10) ve emek-gücüne oranla daha az ve daha ucuz hammadde (örneğin %30) kullandığı için = 40s + 60d olduğunu varsayalım. Böylece, bu durumda, ham ve yardımcı maddelerin değerinde 30'dan 80'e basit bir artış, bileşimi eşitleyebilecektir, öyle ki, şimdi, ikinci sermaye, makine olarak 10'a karşılık 80 hammadde ve 60 emek-gücünden, ya da 90s + 60d'den oluşacaktır, bu da teknik bileşimde bir, değişiklik yer almaksızın, yüzde olarak gene = 60s + 40d olacaktır. Başka bir deyişle, eşit organik bileşimdeki sermayeler, farklı değer bileşiminde olabilirler ve aynı değer-bileşimi yüzdelerine sahip olan sermayeler, değişik organik bileşim dereceleri gösterebilir ve böylece emeğin toplumsal üretkenliğinin gelişmesinde farklı aşamalar ifade edebilirler. O halde, salt tarımsal sermayenin genel değer-bileşimi düzeyinde olması durumu, onda emeğin toplumsal üretkenliğinin de eşit ölçüde çok gelişmiş olduğunu tanıtlamayacaktır. Yalnızca gene onun üretim koşullarının bir parçasını oluşturan kendi ürününün daha pahalı olduğunu, ya da eskiden yakında bulunan gübre gibi (sayfa 673) yardımcı maddelerin şimdi uzaktan getirilmek zorunda olduğunu vb. tanıtlayacaktır.
      Ama, bundan ayrı olarak, tarımın kendine özgü niteliği hesaba katılmalıdır.
      Emekten tasarruf sağlayan makinelerin, kimyasal yardımcıların vb. tarımda daha çok kullanıldığını, ve bu yüzden değişmeyen sermayenin, kullanılan emek-gücü kütlesine oranla, yalnızca değer olarak değil, aynı zamanda, kütle olarak da, teknik açıdan arttığını varsayalım, o zaman, tarımda, (madencilikte olduğu gibi) sorun, yalnızca emeğin toplumsal üretkenliği değil, aynı zamanda da, doğal koşullarına bağlı olan doğal üretkenliğidir. Tarımdaki toplumsal üretkenlik artışının doğal güçteki azalışı güçbela karşılaması, ya da hatta karşılamaması -bu karşılama gene de ancak kısa bir süre için etkili olacaktır- olasıdır, öyle ki, buradaki teknik gelişmeye karşın, üründe hiç bir ucuzlama olmaz, yalnızca daha da büyük bir fiyat artışı engellenir. Ayrıca nispi artı-ürün artarken, yükselen tahıl fiyatlarıyla, ürünlerin mutlak kütlesinin azalması da mümkündür; şöyle ki, esas olarak, yalnızca aşınma ve eskimenin yenilenmesini gerektiren makine ve hayvanlardan oluşan değişmeyen sermayedeki nispi bir artış ve ürün içinden, tam olarak sürekli yenilenmeyi gerektiren ücretlere harcanan değişmeyen sermayedeki buna tekabül eden bir azalış durumunda bu böyle olur.
      Dahası tarımdaki ilerleme ile, teknik yardımların daha az gelişmiş olması halinde piyasa-fiyatında daha büyük bir artış gerektirecek olan, daha zayıf toprağı ekmek ve ondan bir rant elde etmek için, piyasa-fiyatında ortalamanın üzerinde yalnızca mütevazı bir artışın yetmesi de mümkündür.
      Örneğin daha geniş-ölçekli sığır yetiştiriciliğinde, kullanılan emek-gücü kütlesinin, sığırın kendisi tarafından temsil edilen değişmeyen sermayeye oranla çok küçük olması gerçeği, tarımsal sermayenin, tarım-dışındaki ortalama toplumsal sermayenin harekete geçirdiğinden, yüzde olarak, daha fazla emek-gücü harekete geçirdiği iddiasını çürütüyor diye kabul edilebilir. Ama burada belirtmek gerekir ki rant tahlilinde belirleyici olarak, uygar ulusların arasında başlıca geçim araçlarını sağlayan ana bitkisel besin maddelerini üreten tarımsal sermaye bölümünü ele aldık. Adam Smith -ve bu, onun değerli yanlarından biridir- zaten göstermiştir ki, sığır yetiştiriciliğinde ve genel olarak, baş geçim aracının, yani tahılın üretilmesi işinde kullanılmayan toprağa yatırılan sermayeler için, tamamen farklı bir fiyat belirlenmesi gözlemlenecektir. Yani bu durumda, fiyat öyle bir biçimde belirlenir ki, -örneğin yapay bir otlak olarak, sığır yetiştiriciliği için kullanılan, ama aynı kolaylıkla, belli bir kalitedeki tahıl tarlalarına dönüştürülebilecek olan- toprağın ürününün fiyat, aynı kalitede ekilebilir toprak üzerindeki rantın aynısını üretmeye yetecek yüksekliğe çıkmalıdır. Başka, bir deyişle, tahıl tarlalarının rantı, sığırın fiyatında belirleyici bir öğe haline gelir ve bu nedenle Ramsay, bu (sayfa 674) biçimde sığırın fiyatının rant tarafından, toprak mülkiyetinin iktisadi ifadesi tarafından, kısacası toprak mülkiyeti aracılığıyla yapay olarak yükseltildiğini haklı olarak belirtmiştir.[6*]
      "Ekimin yayılması ile, işlenmemiş kırlar, kasaplık ete olan talebin karşılanması bakımından yetersiz hale gelirler. Ekili toprakların büyük bir parçasının sığır yetiştiriciliği ve beslenmesi için kullanılması gerekir, bu yüzden de sığırın fiyatı, yalnızca onların bakımı için gerekli olan emeği değil, çiftçilikte kullanılan böyle bir topraktan toprakbeyinin elde edebileceği rantı ve çiftçinin elde edebileceği kârı da ödemeye yetecek kadar olmalıdır. En ekilmemiş sahalarda üretilen sığır, aynı pazara getirildiği zaman, ağırlıklarıyla ve iyilikleriyle orantılı olarak, en işlenmiş topraklar üzerinde yetiştirilenlerle aynı fiyata satılır. Bu alanların sahipleri bundan yararlanır ve topraklarının rantını sığırlarının fiyatı ile orantılı olarak yükseltirler." (Adam Smith, Book I, Ch, xı, Part 1.) Bu durumda, gene, tahıl-ranttan farklı olarak, farklılık rantı en kötü toprağın lehindedir.
      Mutlak rant, ilk bakışta, salt bir tekel fiyatını rantın sorumlusu yapar gibi görünen bir olguyu açıklar. Adam Smith'in örneği ile devam ederek, örneğin insan faaliyetinden bağımsız olarak var olan, yani ağaç yetiştiriciliği ve bakımının bir ürünü olmayan herhangi bir Norveç ormanının sahibini ele alalım. Eğer bu ormanın sahibi, belki de İngiltere'den gelen bir talebin sonucu olarak tomruk kestiren bir kapitalistten bir rant alırsa, ya da bu orman sahibi kapitalist sıfatıyla hareket ederek tomruğu kendisi kestirirse, o zaman yatırılan sermayeden ayrı olarak tomruktan onun eline büyük ya da küçük bir miktarda rant geçecektir. Bu, doğanın saf bir ürününden elde edilen saf bir tekel fiyatı gibi görünür. Ama aslında, burada, sermaye, hemen tümüyle emeğe harcanan bir değişen parçadan oluşur ve böylece de aynı büyüklükteki bir başka sermayeye göre, daha fazla artı-emeği harekete geçirir. O halde, kerestenin değeri, daha yüksek bir organik bileşimdeki sermayenin ürününün değerine göre, daha fazla ödenmemiş emek ya da artı-değer fazlası içerir. Bu nedenle, bu tomruktan ortalama kâr elde edilebilir ve rant biçiminde önemli bir artı, orman sahibinin payına düşebilir. Tersine olarak, tomruk kesiminin kolaylıkla yaygınlaştırılabilmesi, bir başka deyişle, üretimin kolaylıkla hızla artırılabilmesi sayesinde, tomruğun fiyatının, değerine eşit olması için, ve böylece de, (ortalama kâr olarak kapitaliste düşen bölümün üzerindeki) tüm ödenmemiş emek fazlasının, rant biçiminde orman sahibinin eline geçmesi için, talep çok büyük ölçüde artmalıdır.
      Yeni ekime açılan toprağın daha önce ekilen en kötü topraktan daha da düşük kalitede olduğunu varsaymıştık. Eğer iyiyse, bir farklılık rantı getirir. Ama biz, burada, tamı tamına, rantın bir farklılık rantı olarak ortaya çıkmadığı durumu tahlil ediyoruz. Mümkün olan yalnızca iki durum vardır: Yeni ekilen toprak, ya eskiden ekilen topraktan daha düşük kalitededir, ya da onun kadar iyidir. Eğer düşük kalitede ise, (sayfa 675) sorun zaten tahlil edilmiş bulunuyor. Geriye yalnızca, onun kadar iyi olduğu durumun tahlil edilmesi kalıyor.
      Farklılık rantı tahlilimizde geliştirmiş olduğumuz üzere, ekimin ilerlemesi pekala, daha kötü toprak kadar, eşit ölçüde iyi ya da hatta daha iyi toprakları da sürüme açabilir.
      Birincisi.
Çünkü farklılık rantında (ya da farklılık rantı olmayan durumda bile, bir yandan genel olarak toprak verimliliğinin, öte yandan da toprağın yerinin, onun, bir kat ve rant getirecek biçimde düzenleyici piyasa-fiyatında ekimine izin verip vermeyeceği sorusu her zaman doğduğuna göre, genel olarak herhangi bir rantta) iki koşul, bazan biri ötekini hükümsüz kılarak, bazan da sırasıyla belirleyici etkiyi yaparak, karşıt yönlerde çalışırlar. Piyasa-fiyatındaki artış -ekimin maliyet-fiyatının düşmemiş olması, yani hiç bir teknik ilerlemenin daha fazla ekime yeni bir hız vermemiş olması koşuluyla- bulunduğu yer nedeniyle daha önce rekabet dışına atılmış daha verimli toprağı ekime açabilir. Ya da, düşük kalitedeki toprağın yerinin üstünlüğünü öyle artırabilir ki, onun daha az olan verimliliği bununla dengelenir. Ya da piyasa-fiyatında hiç bir artış olmaksızın, yer, ulaştırma araçlarındaki gelişme aracılığıyla daha iyi toprakları rekabete sokabilir. Kuzey Amerika'nın geniş kırlık devletlerinde geniş çapta gözlemlenebileceği gibi. Daha eski uygarlığa sahip ülkelerde, Wakefield'in doğru olarak gözlemlediği gibi, yerin belirleyici olduğu kolonilerdekiyle aynı ölçüde olmasa bile, sürekli olarak aynı şey yer alır.[7*] O halde özetlersek, yerin ve verimliliğin çelişen etkileri, ve sürekli olarak dengelenen ve durmadan, eşitlenmeye yönelik ilerici değişikliklerden geçen yer etkeninin değişkenliği, sırayla, eşit ölçüde iy1, daha iyi ve daha kötü toprak alanlarını ekim altındaki eski toprak alanlarıyla yeni rekabete sokar.
      İkincisi.
Doğa biliminin ve tarımbilimin gelişmesiyle, toprağı oluşturan öğeleri hemen hizmete hazır duruma sokabilen araçlar değiştirilerek toprağın verimliliği de değiştirilir. Bu yolla, bir zamanlar düşük kalitede gözü ile bakılan Fransa'daki ve İngiltere'nin doğu kontluklarındaki hafif toprak tipleri, son zamanlarda birinci duruma yükselmişlerdir. (Bkz: Passy.[8*]) Öte yandan, kötü kimyasal bileşiminden ötürü değil de, ekimini önleyen bazı mekanik ve fiziksel engellerden ötürü düşük kalitede sayılan toprak, bu engelleri yenecek araçlar bulunur bulunmaz, iyi toprak, haline dönüştürülür.
      Üçüncüsü.
Bütün eski uygarlıklarda, örneğin devlet mülkiyetindeki topraklar, komün toprakları vb. biçimindeki eski tarihsel ve geleneksel ilişkiler, büyük toprak parçalarını, salt keyfi olarak ekilmekten alıkoymuşlardır, bunlar ekime, ancak azar azar dönmektedirler. Bunların ekime açılma sırası, ne iyi kalitelerine, ne de yerlerine değil, tümüyle dış (sayfa 676) koşullara bağlıdır. Tarım Alanlarının Meraya Çevrilmesi Yasaları aracılığıyla, ardarda, özel mülk haline gelen ve sürüme açılan İngiliz komün topraklarının tarihi izlenirken, Liebig gibi bir modern tarım kimyacısının, bazı alanları, kimyasal özellikleri yüzünden ekim için ayırıp, ötekileri dıştalayarak bu toprakların bu sıra ile seçimini gösterdiği yolundaki fantastik fikirden daha gülünç bir şey olamaz. Bu durumda daha belirleyici olan şey, hırsızı yaratan fırsattır; büyük toprakbeylerinin maledinmelerini haklı göstermek için başvurdukları görünüşte azçok akla-uygun hukuki hilelerdir.
      Dördüncüsü.
Nüfusun ve sermaye artışının herhangi bir zaman ulaştığı gelişme aşamasının, ekimin genişlemesine, esnek de olsa, bazı sınırlar koyması gerçeğinden başka, piyasa-fiyatını geçici olarak etkileyen -bir dizi iyi ve kötü mevsim gibi- raslansal etkilerden başka, tarımın daha geniş bir alana yayılması, sermaye piyasasının genel durumuna ve bir ülkedeki iş koşullarına bağlıdır. Para darlığı dönemlerinde, tarıma ek sermaye yatırılması için, ekilmemiş toprağın kiracıya -ister rant ödesin, ister ödemesin farketmez- bir ortalama kâr getirmesi yetmeyecektir. Bir sermaye fazlalığının olduğu dönemlerde piyasa-fiyatında bir artış olmaksızın bile, eğer yalnızca öteki normal koşullar mevcutsa, sermaye tarıma akacaktır. O zamana kadar ekilmiş olandan daha iyi toprak, aslında, salt elverişsiz yer yüzünden, ya da o zamana kadar kullanımının karşısına aşılmaz engeller çıkmışsa ya da raslansal olarak, rekabet dışında tutulmuş olacaktır. Bu nedenle, biz, yalnızca son ekilen topraklar kadar iyi olan topraklarla ilgileneceğiz. Ancak, gene de, ekim için temizleme maliyetinde, yeni toprak ile son ekilen arasında farklılık vardır. Ve bu işe girişilip girişilmeyeceği, piyasa-fiyatlarının düzeyine ve kredi koşullarına bağlıdır. Bu durumda, bu toprak, gerçekten rekabete girer girmez öteki koşulların eşit olduğu varsayılırsa piyasa-fiyatı bir kez daha, önceki düzeyine düşecektir, ve yeni toprak o zaman, buna tekabül eden eski toprakla aynı rantı getirecektir. Bunun hiç rant getirmediği varsayımı, bu varsayımın savunucularınca, tam da tanıtlamaları istenen şey varsayılarak, yani son toprağın hiç rant getirmediği varsayılarak, tanıtlanmaktadır. Aynı biçimde, son yapılan evlerin, kiraya verilmiş olsalar bile, asıl ev-rantı dışında, bina için hiç bir rant getirmediği de tanıtlanabilir. Oysa aslında, sık sık, uzun bir süre için, boş kaldıkları zaman, herhangi bir ev-rantı bile getirmezden önce, rant getirirler. Tıpkı, belli bir toprak parçasında ardarda sermaye yatırımlarının, orantılı bir artı ve böylece de birinci yatırımla aynı rantı getirebilmeleri gibi, son ekilenle aynı kalitede olan tarlalar da, aynı maliyet için aynı kazancı getirebilirler. Tersi durumda, aynı kalitedeki tarlaların nasıl olup da ardarda ekime açıldığı tümüyle açıklanamaz olacaktır; öyle görünmektedir ki, geri kalanların hepsini rekabete sokmamak için, ya bunların tümünü birlikte almak, ya da bunun yerine bunlardan bir tekini bile almamak gerekir. Toprakbeyi, her zaman bir rant elde etmeye, yani hiç karşılığında bir şeyler almaya (sayfa 677) hazırdır. Ama, sermaye, isteklerini gerçekleştirmek için belli koşullar gerektirir. Bu yüzden, toprak parçaları arasındaki rekabet, toprakbeyinin onların rekabetini istemesine değil, yeni alanlarda öteki sermayelerle rekabet etmek isteyen mevcut sermayeye bağlıdır.
      Asıl tarımsal rant salt bir tekel fiyatı olduğu ölçüde, bu sonuncusu ancak çok küçük olabilir, tıpkı, ürünün değerinin, onun üretim-fiyatı üzerindeki fazlası ne olursa olsun, normal koşullar altında, burada mutlak rantın ancak küçük olabileceği gibi. O halde, mutlak rantın özü şundan ibarettir: Aynı artı-değer oranı ya da emeğin sömürülme derecesi verilmişse, çeşitli üretim alanlarındaki eşit ölçüde büyük sermayeler, değişen ortalama bileşimlerine uygun olarak farklı miktarlarda artı-değer üretirler. Sanayide bu çeşitli artı-değer kütleleri, bir ortalama kâr halinde eşitlenirler ve toplumsal sermayenin tam parçaları olarak bireysel sermayeler arasında eşit biçimde dağıtılırlar. Üretim, ya tarım ya da hammaddelerin çıkarılması için toprağı gerektirdiği zaman, toprak mülkiyeti, toprağa yatırılan sermayeler arasında böyle bir eşitlenmeyi engeller, ve tersi durumda, genel kâr oranına eşitlenmeye katılacak olan artı- değerin bir bölümünü ele geçirir. O halde, rant, metaların değerinin ya da daha özel olarak artı-değerin bir bölümünü oluşturur ve onu emekçilerinden çekip almış olan kapitalistlerin kucağına düşeceği yerde, onu kapitalistlerden çekip alan toprakbeylerinin payına düşer. Bununla, tarımsal sermayenin, tarım-dışı sermayenin eşit büyüklükteki bir bölümünden daha fazla emeği harekete geçirdiği varsayılmaktadır. Bu ayrılığın ne ölçüde sürdüğü, ya da hiç varolup olmadığı, sanayiye oranla tarımın nispi gelişmesine bağlıdır. Değişmeyen sermayeye oranla değişen sermayedeki orantılı azalış, sınai sermayede, tarımsal sermayede olduğundan, hâlâ daha büyük olmadıkça, bu farkın azalması gerektiği, durumun niteliği gereğidir.
      Bu mutlak rant, değişmeyen sermayenin bir öğesinin, hammaddenin hiç bulunmadığı ve makine ve öteki sabit sermayeden oluşan sermayenin çok önemli olduğu dallar dışında, en düşük sermaye bileşiminin hüküm sürdüğü asıl istihraç sanayiinde daha da önemli bir rol oynar. Rantın tümüyle bir tekel fiyatına atfedilebilir göründüğü tam da burada, metaların değerleri üzerinden satılmaları için ya da rantın, bir metaın artı-değerinin onun üretim-fiyatı üzerindeki tüm fazlasına eşit olması için, olağanüstü elverişli piyasa koşulları gereklidir. Bu, örneğin, balıkçılıktan, taş ocaklarından, doğal ormanlardan vb. gelen rant için geçerlidir.[37] (sayfa 678)


KIRKALTINCI BÖLÜM
ARSA RANTI
MADENCİLİKTEKİ RANT
TOPRAĞIN FİYATI



      NEREDE bir rant varsa, orada her zaman farklılık rantı ortaya çıkar ve tarımsal farklılık rantı gibi, aynı yasalarla yönetilir. Nerede doğal güçler tekel altına alınabiliyor ve onları kullanan sanayici kapitaliste bir artı-kâr güvencesi veriyorsa, ister çağlayanlar, zengin madenler, balıkla dolu sular, ister daha elverişli bir yerde bulunan bir arsa olsun, burada, yeryüzünün bir bölümüne tasarruf nedeniyle bu doğal nesnelerin sahibi haline gelmiş olan kişi, bu artı-kârı, rant biçiminde, işlev yapmakta olan sermayeden çekip alacaktır. Adam Smith, yapı amacına ilişkin toprak açısından, bunun rantının temelinin, bütün tarım-dışı topraklarınki gibi, asıl tarımsal rant tarafından düzenlendiğini ileri sürmüştür (kitap I, Bölüm xı, 2 ve 3). Bu rant, her şeyden önce, burada, yerin, farklılık rantı üzerindeki ağır basan etkisiyle (örneğin bağlarda ve büyük kentlerdeki arsalarda çok önemlidir); ikinci olarak, tek faaliyeti (özellikle madenlerde) sanayici kapitalistten farklı olarak, hiç bir şey katmadığı ve uğruna hiç bir şeyi tehlikeye atmadığı toplumsal gelişmedeki ilerlemeden yararlanmak olan malsahibinin, elle tutulur ve tam pasifliği ile; ve ensonu, özellikle yoksulluğun en utanmazca sömürüsü aracılığıyla (çünkü yoksulluk, ev-kirası için Potosi madenlerinin İspanya için olabildiğinden (sayfa 679) daha kazançlıdır[
38]) pek çok durumda tekel fiyatlarının hüküm sürmesiyle, ve sınai sermaye ile elele verip birleştiği zaman, ücret savaşımlarıyla uğraşan emekçilere karşı, onları oturulacak bir yer olarak yeryüzünden hemen hemen kovmakta bir araç olarak kullanılabilen toprak mülkiyetinin korkunç gücüyle ayırdedilir.[39] Böylece, toprak mülkiyeti, genel olarak toprakbeyine, karasal cismi, toprağın bağrını, havayı ve böylece de yaşamın sağlanması ve gelişmesini sömürme ayrıcalığı verdiğinden, toplumun bir parçası, yeryüzünde oturma izni için, ötekinden haraç alır. Yalnızca nüfus artışı ve onunla birlikte büyüyen barınak talebi değil, ya toprağa katılan, ya da tüm sınai yapılar, demiryolları, depolar, fabrika yapıları, doklar vb. gibi onun üzerinde kök salan ve ona dayanan sabit sermayenin gelişmesi de, zorunlu olarak bina rantını artırır. Bir eve yatırılan sermaye üzerinden faiz ve amortismanı oluşturduğu ölçüde ev-rantının salt toprak için olan rantla karıştırılması, bu durumda, Carey gibi bir kişinin tüm iyi niyetiyle bile, özellikle, İngiltere'de olduğu gibi toprakbeyi ve yapı spekülatörü farklı kişiler olduğu zaman mümkün değildir. Burada iki öğe ele alınmalıdır: bir yandan, yeryüzünden yeniden-üretim ya da istihraç için yararlanılması; öte yandan da, tüm üretimin ve tüm insan faaliyetinin bir öğesi olarak gerekli olan yer. Ve topraktaki mülkiyet, her iki anlamda da haracını ister. Arsalara olan talep, yer ve temel olarak toprağın değerini yükseltir, böylece de yapı malzemesi olarak hizmet eden karasal cismin öğelerine olan talep de aynı zamanda artar.[40]
      Hızla büyüyen kentlerde, özellikle inşaatın bir sanayi olarak sürdürüldüğü yerlerde, örneğin Londra'da, yapı spekülasyonunda gerçek amacı, evin değil, toprak rantının oluşturduğu, Londra'daki büyük bir yapı spekülatörü olan Edward Capps'ın, 1857 Banka Yasaları Seçme Komitesi önünde yaptığı, Kitap II, Bölüm Xll'de[9*] aktarılan tanıklıkla zaten gösterilmişti. Capps, orada n° 5435'te şöyle diyordu: "Kanımca dünyada yükselmek isteyen bir insan dürüst bir iş sürdürerek yükselmeyi pek az umabilir ... buna spekülatif inşaatı eklemek zorundadır ve bu, çok küçük bir çapta yapılmamalıdır; ... çünkü inşaatçı, yapıların kendilerinden çok az kâr eder; kârının esas kısmını, gelişen toprak rantlarından elde eder. Belki bir parça toprak alır ve onun için yılda 300 sterlin vermeyi kabul eder; özenle planlayarak ve üzerine bazı yapı türleri kondurarak, ondan yılda 400 sterlin ya da 450 sterlin kazanmayı başarabilir, ve onun kârı, çoğu durumda hemen hiç dönüp bakmadığı ... yapıların kârından çok, yılda 100 sterlin ya da 150 sterlinlik artan toprak rantı (sayfa 680) olacaktır." Ve parantez olarak, unutulmamalıdır ki, genellikle 99 yılın sonunda, sözleşmenin bitiminden sonra bütün binalarıyla ve -genellikle bu arada iki-üç kat artmış olan toprak rantı ile- toprak, yapı spekülatöründen ya da onun yasal varisinden başlangıçtaki son toprakbeyine döner.
      Asıl madencilik rantı, tarımsal rantla aynı yoldan belirlenir. "Bazı madenler vardır ki, bunların ürünleri, emeği ödemeye ve olağan kârları ile birlikte, onları çalıştırmakta kullanılan sermayeyi yerine koymaya güçbela yetişir. Bunlar için girişimcisine biraz kâr getirirler, ama toprakbeyine hiç rant getirmezler. Bunlar, ancak toprakbeyi tarafından kârlı bir biçimde işletilebilirler, toprakbeyi, işe girişen kendisi olduğundan, bu işte kullandığı sermayeden olağan kârı elde eder. İskoçya'daki pek çok kömür madeni bu yolla çalıştırılır, ve başka bir yolla da çalıştırılamaz. Toprakbeyi, bir miktar rant ödemeksizin bunları hiç kimsenin çalıştırmasına izin vermeyecektir, ve hiç kimsenin de herhangi bir rant ödemeye gücü yetmez." (Adam Smith, Book I, Ch. XI, 2.)
      Rantın, ondan bağımsız olarak, ürünün ya da toprağın bir tekel fiyatı mevcut olduğu için, bir tekel fiyatından mı kaynaklandığı, yoksa bir rant mevcut olduğu için, ürünlerin bir tekel fiyatından mı satıldığı arasında bir ayırım yapılmalıdır. Bir tekel fiyatından sözettiğimiz zaman, genel olarak, genel üretim fiyatıyla olduğu kadar ürünlerin değeriyle de belirlenen fiyattan bağımsız olarak yalnızca alıcıların satınalma şevkleri ve, ödeme yetenekleriyle belirlenen bir fiyatı kastediyoruz. Ancak nispeten küçük miktarlarda üretilebilen çok olağanüstü bir kalitede şarap üreten bir bağ, bir tekel fiyatı getirir. Ürünün değerinden fazlalığı, tümüyle, titiz şarap içicisinin serveti ve düşkünlüğü ile belirlenecek olan bu tekel fiyatından, bağcı, önemli bir artı-kâr sağlayacaktır. Bir tekel fiyatından gelen bu artı-kâr, ranta dönüştürülür ve bu biçimiyle, yeryüzünün, eşsiz özelliklerle donanmış bu parçasına tasarruf hakkı sayesinde, toprakbeyinin kucağına düşer. O halde burada tekel fiyatı, rantı yaratır. Öte yandan, eğer tahıl, yalnızca üretim-fiyatının üzerinde değil, ama toprak mülkiyetinin ekilmemiş toprağa rant ödenmeksizin sermaye yatırılmasına koyduğu sınırlar yüzünden, değerinin de üzerinde satılırsa, rant bir tekel fiyatı yaratacaktır. Bir takım insanların, toplumun artı-değerinin bir bölümünü haraç olarak ve üstelik üretimin gelişmesiyle sürekli olarak artan bir ölçüde kendilerine maletmelerini mümkün kılan tek şeyin, bunların yeryüzünün temellük hakkı olduğu, kapitalize edilen rantın, yani tam da bu kapitalize edilen haracın, bu nedenle başka herhangi bir ticaret maddesi gibi satılabilen toprağın fiyatı olarak görünmesi gerçeği ile gizlenmektedir. Bu yüzden, alıcı rant hakkının, bedavadan ve kapitalistin emeği, riski ve girişimcilik ruhu olmaksızın elde edildiğini değil,bunun yerine rant hakkı için bir eşdeğer ödediğini düşünür. Daha öncede belirtildiği gibi, rant, alıcıya, yalnızca, toprağı ve dolayısıyla rant hakkını satın aldığı sermayenin faizi gibi görünür. Aynı biçimde köle sahibi satın (sayfa 681) aldığı bir zenciye kendi mülkü gözüyle bakar, kölelik kurumu bu sıfatla onu bu zenci üzerinde hak sahibi kıldığı için değil, onu, herhangi bir başka meta gibi, alım-satım yoluyla elde ettiği için bu böyledir. Ama temellük hakkının kendisi, satışla yalnızca aktarılır, yaratılamaz. Temellük hakkı satılmadan önce varolmalıdır, ve bir dizi satış, sürekli yineleme ile, bu hakkı, bir tek satışın yaratabildiğinden daha fazla yaratamaz. Onu ilk olarak yaratan şey, üretim ilişkileriydi. Bunlar derilerini değiştirmeleri gereken noktaya ulaşır ulaşmaz, iktisadi ve tarihsel açıdan haklı olan ve toplumsal yaşamı yaratan süreçten doğan temellük hakkının maddi temeli de, ona dayanan bütün işlemlerle birlikte, bir kenara atılır. Toplumun daha yüksek bir iktisadi biçimi açısından, tek tek bireylerce, yeryüzünün özel sahipliği, bir adamın ötekine özel sahipliği kadar saçma görünecektir. Bütün bir toplum, bir ulus bile, ya da hatta hepsi birarada var olan toplumların tümü birden bire yeryüzünün sahibi değillerdir. Bunlar onun yalnızca zilyetleri, yararlanma hakkı sahipleridir, ve boni patres familias[10*] gibi onu gelecek kuşaklara, ilerlemiş bir durumda devretmeleri gerekir.



      Aşağıdaki toprağın fiyatının tahlilinde, tüm rekabet dalgalanmalarını tüm toprak spekülasyonunu ve ayrıca toprağın üreticilerin temel aletini oluşturduğu ve bu nedenle onlarca hangi fiyatla olursa olsun satın alınması gerektiği küçük toprak mülkiyetini hesaba katmıyoruz.
      I. Toprağın fiyatı rant yükselmeksizin yükselebilir, şöyle ki:
      1) Faiz oranındaki, rantın daha pahalı satılmasına neden olan salt bir düşüş ile, ve böylece kapitalize edilmiş rant, ya da toprağın fiyatı yükselir;
      2) Toprağa katılan sermayenin faizi yükseldiği için.
      II. Rant arttığı için toprağın fiyatı yükselebilir.
      Toprağın ürününün fiyatı yükseldiği için, rant artabilir, bu durumda, en kötü ekili toprak üzerindeki rant, ister büyük ister küçük olsun, isterse hiç olmasın, farklılık rantı oranı her zaman artar. Oran ile, ranta dönüştürülen artı-değer bölümünün, tarımsal ürünü üreten yatırılan sermayeye oranını kastediyoruz. Bu, artı-ürünün, toplam ürüne oranından farklıdır, çünkü, toplam ürün, yatırılan sermayenin tümünü, yani ürünün yanısıra var olmaya devam eden sabit sermayeyi kapsamaz. Öte yandan, bu oran, farklılık rantı getiren topraklarda ürünün artan bir bölümünün, bir artı-ürün fazlasına dönüştüğü gerçeğini içerir. En kötü toprağın tarımsal ürününün fiyatındaki artış, önce rantı ve böylece de toprağın fiyatını yaratır.
      Oysa rant, tarımsal ürünün fiyatında bir yükselme olmadan da artabilir. Bu fiyat sabit kalabilir ya da hatta azalabilir. (sayfa 682)
      Eğer fiyat sabit kalırsa, rant, (tekel fiyatlarından ayrı olarak) yalnızca, bir yandan, eski topraklara yatırılan sermaye miktarının aynısı verilmişken, daha iyi kalitede yeni topraklar ekildiği, ama bunlar artan talebi karşılamaya ancak yettiği, öyle ki, düzenleyici piyasa-fiyatı aynı kaldığı için büyüyebilir. Bu durumda, eski toprakların fiyatı yükselmez, ama yeni ekilen toprakların fiyatı eskilerinkinin üzerine çıkar.
      Ya da, öte yandan, nispi üretkenliği ve piyasa-fiyatının aynı kaldığını varsayarsak, toprağı işleyen sermaye kütlesi arttığı için rant yükselir. Rantın böylece, yatırılan sermayeye oranla aynı kalmasına karşın, gene de, kütlesi, örneğin iki katına çıkabilir, çünkü, sermayenin kendisi iki katına çıkmıştır. Fiyatta hiç bir düşüş olmadığından ikinci sermaye yatırımı, tıpkı birincisi gibi, bir artı-kâr getirir ve bu da, gene, sözleşmenin bitiminden sonra ranta dönüştürülür. Burada rantın kütlesi artar çünkü bir rant üreten sermayenin kütlesi artar. Aynı toprak parçasındaki çeşitli ardarda sermaye yatırımlarının ancak ürünleri eşit olmadığı sürece rant üretebilecekleri, öyle ki, böylece bir farklılık rantı doğabileceği tezi 1.000 sterlinlik iki sermayeden herbiri eşit üretkenlikteki iki tarlaya yatırıldığı zaman her iki tarlanın da farklılık rantı üreten daha iyi bir toprak tipine ait olmalarına karşın, bunlardan yalnızca birinin rant üretebileceği savına indirgenir. (Rant kütlesi, bir ülkenin toplam rantı, bu yüzden, tek tek toprak parçalarının fiyatı, ya rant oranı, ya da hatta, tek tek toprak parçaları üzerindeki rant kütlesi de mutlaka artmaksızın, yatırılan sermaye kütlesi ile büyür; bu durumda rant miktarı, ekimin daha geniş bir alana yayılması ile büyür. Hatta bu, tek tek toprak parçaları üzerindeki rantta bir azalma ile bile birleşebilir.) Tersi durumda, bu kez, öteki teze, yani yanyana bulunan iki farklı toprak parçasındaki sermaye yatırımı aynı parçadaki ardarda sermaye yatırımlarından farklı yasalar izler tezine yolaçacaktır, oysa farklılık rantı, tam da, her iki durumda da yasanın özdeşliğinden, ister aynı tarlaya, ister farklı tarlalara yatırılan sermayenin artan üretkenliğinden çıkmaktadır. Burada var olan ve görmezlikten gelinen tek değişiklik, ardarda sermaye yatırımlarının farklı toprak parçalarına uygulandığında, toprak mülkiyeti engeli ile karşılaşmasıdır; aynı toprak parçasına ardarda sermaye yatırımlarında durum böyle değildir. İki farklı sermaye biçiminin pratikte birbirini gemlediği, karşıt eğilimleri açıklayan şey budur. Burada, hiç bir zaman sermayede herhangi bir farklılık ortaya çıkmaz. Eğer sermayenin bileşimi ve bunun gibi artı-değer oranı aynı kalırsa, kâr oranı değişmeden kalır, öyle ki sermaye iki katına çıktığı zaman, kâr kütlesi iki katına çıkar. Aynı biçimde, rant oranı, varsayılan koşullar altında aynı kalır. Eğer 1.000 sterlinlik bir sermaye x'lik bir rant üretirse, 2.000 sterlinlik bir sermaye, varsayılan koşullar altında, 2x'lik bir rant üretir. Varsayımımıza göre, iki kata çıkan sermaye aynı tarlada işlediğine göre, değişmeden kalan toprak alanına ilişkin olarak hesaplanan rant düzeyi, kütle olarak artışının bir sonucu olarak da artmıştır. 2 sterlinlik bir rant getiren aynı akr, şimdi (sayfa 683) 4 sterlin getirir.[41]
      Artı-değerin bir bölümünün, para-rantın -çünkü para, değerin bağımsız ifadesidir- toprağa oranı, aslında saçma ve akla aykırıdır; çünkü, burada, birbirleriyle ölçülmüş olan aynı büyüklükler, kıyas kabul etmezler -bir yanda, özel bir kullanım-değeri, şu kadar feet karelik bir toprak parçası ve öte yanda değer, özellikle artı-değer. Aslında bu, verilen koşullar altında, şu kadar feet toprağın sahipliğinin, bu feet karede, patates içindeki bir domuz gibi debelenen sermayenin gerçekleştirdiği belli bir miktar ödenmemiş emeği, toprak sahibinin çekip almasını mümkün kıldığından başka bir şey ifade etmez. [Elyazmasında burada ayraç içinde yazılmış, ama sonradan üstü çizilmiş, "Liebig" adı vardır. -F. E.] Ama Prima facie, ifade, insanın beş liralık bir paranın dünyanın çapıyla ilişkisinden sözetmek istemesiyle aynıdır. Ancak, bazı iktisadi ilişkilerin ortaya çıktıkları ve uygulamada kendilerini gösterdikleri akla-aykırı biçimlerin uzlaşması, bu ilişkilerin, günlük yaşamlarındaki aktif aracılarını etkilemez. Ve bunlar böyle ilişkiler içinde hareket etmeye alışık olduklarına göre, burada tuhaf hiç bir şey bulmamaktadırlar. Tam bir çelişki, onlara birazcık bile esrarlı gelmez. İç bağıntılarından ayrılmış olan ve kendi başlarına tecrit edildikleri zaman saçma olan belirtiler arasında, sudaki bir balık kadar rahattırlar. Hegel'in bazı matematik formüller için söylediği, burada da geçerlidir: sıradan sağduyuya akla-aykırı gibi gelen, akla- uygun, ve ona akla-uygun gibi gelen, bizzat akla-aykırıdır.[11*]
      Toprak alanı, kendisi ile bağıntılı olarak ele alındığında, rantın kütlesindeki bir artış, böylece, rant oranındaki bir artış gibi ifade edilir. Bir durumu açıklayacak koşullar ötekinde bulunmadığı zaman duyulan utangaçlık da buradan gelir.
      Ama, toprağın fiyatı, tarımsal ürünün fiyatı azaldığı zaman bile, artabilir.
      Bu durumda, farklılık rantı ve onunla birlikte daha iyi toprakların fiyatı, daha ileri farklılaşmalar yüzünden artmış olabilir. Ya da, durum bu değilse, tarımsal ürünün fiyatı, daha büyük emek üretkenliği sayesinde düşmüş olabilir, ama öyle bir biçimde ki, artan üretim, bunu fazlasıyla dengeler. Bir quarter'ın 60 şiline malolduğunu varsayalım. Şimdi, eğer aynı akr, aynı sermaye ile, bir yerine iki quarter üretecek ve bir (sayfa 684) quarter'ın fiyatı 40 şiline düşecek olursa, o zaman iki quarter 80 şiline malolacaktır, öyle ki aynı akra yatırılan aynı sermayenin ürününün değeri, fiyatta, quarter başına üçte-birlik bir düşüşe karşın, üçte-bir artmış olacaktır. Ürünü, üretim-fiyatının ya da değerinin üzerinde satmaksızın bunun nasıl mümkün olacağı, farklılık rantı tahlilinde geliştirilmiştir. İşin aslında bu, yalnızca iki yoldan olabilir. Ya kötü toprak, tarım dışında tutulur, ama daha iyi toprağın fiyatı, farklılık rantındaki artış ile artar, yani genel iyileşme, çeşitli toprak tiplerini farklı biçimde etkiler. Ya da, aynı üretim-fiyatı (ve eğer mutlak rant ödeniyorsa aynı değer), emek üretkenliği daha büyük hale geldiği zaman, en kötü toprak üzerinde, daha büyük bir ürün kütlesi ile kendini ifade eder. Ürün, eskisinin aynı değeri temsil eder, ama onun tam parçalarının sayısı artarken, fiyatı düşmüştür. Aynı sermaye kullanıldığı zaman bu olanaksızdır; çünkü bu durumda, aynı değer, kendini, her zaman ürünün herhangi bir bölümü aracılığıyla ifade eder. Ancak, ek sermaye, alçı taşı ve deniz kuşu gübresi vb. için, kısacası etkileri birkaç yıla yayılan iyileştirmeler için harcadığı zaman, bu olanaklıdır. Gerekli koşul, bir tek quarter'ın fiyatının düşmesi, ama quarter'ların sayısındaki artışla aynı ölçüde düşmemesidir.
      III. Rantın ve onunla birlikte genel olarak toprağın ya da özel toprak türlerinin fiyatının yükselebileceği bu farklı koşullar, birbirleriyle kısmen rekabet edebilir, ya da birbirlerini kısmen dıştalayabilirler, ve ancak sırayla hareket edebilirler. Ama yukardakinden şu sonuç çıkar ki, toprağın fiyatındaki bir artışın sonucu, mutlaka, rantta da bir artış olması. değildir, ya da her zaman toprağın fiyatında bir artışı da birlikte getiren bir rant artışı, mutlaka, tarımsal üründeki bir artışa bağlı değildir.[42]



      Toprağın yorulmasına yolaçan gerçek doğal nedenlerin kaynaklarını aramak yerine bu arada şunu da belirtelim ki, o zamanki tarımsal kimyanın düzeyi yüzünden farklılık rantı üzerine yazan iktisatçıların tümü bunlardan habersizdi, sınırlı bir toprak alanına her sermaye miktarının yatırılamayacağı yolundaki yüzeysel kavram benimsendi; örneğin Edinburgh Review'nun[12*] Richard Jones'a karşı, tüm İngiltere'nin, Soho Meydanının ekilmesiyle doyurulamayacağı iddiası gibi. Eğer bu, tarımın özel bir dezavantajı olarak düşünülüyorsa, asıl tam bunun tersi doğrudur. Burada sermayeyi verimli sonuçlarla, ardarda yatırmak mümkündür, çünkü toprağın kendisi bir üretim aleti olarak görev yapmaktadır; oysa bir fabrikada toprak yalnızca bir temel, bir yer ve işlemlerin bir dayanağını sağlayan bir alan görevi yaptığından, durum böyle değildir, ya da (sayfa 685) ancak sınırlı bir ölçüde böyledir. Dağınık elsanatlarına oranla geniş-ölçekli sanayiin, küçük bir alanda, çok fazla üretim yoğunlaştırabileceği doğrudur. Gene de, herhangi belli üretkenlik düzeyinde, her zaman belirli bir miktarda yer gereklidir, ve yüksek yapıların inşasının da pratik sınırlamaları vardır. Bunun ötesinde, herhangi bir üretim genişlemesi, toprak alanında da bir genişleme ister. Makineye yatırılan sabit sermaye vb. kullanımla iyileşmez, tersine eskir. Yeni buluşlar gerçekten de bu açıdan bazı iyileştirmelere izin verirler, ama üretim gücündeki herhangi bir belli gelişme ile, makineler her zaman kötüleşeceklerdir. Eğer üretkenlik hızla gelişirse, eski makinenin tümü, daha üstün olanlarla yenilenmelidir, bir başka deyişle eski makinenin tümü kaybedilmiştir. Oysa toprak, eğer gereken, biçimde davranılırsa, her zaman iyileşir. Ardarda sermaye yatırımlarının, önceki yatırımlar yitirilmeden kazanç getirmesine izin veren toprağın üstünlüğü, bu ardarda sermaye yatırımlarından gelen üründe farklılığın olanaklı olduğunu gösterir. (sayfa 686)


KIRKYEDİNCİ BÖLÜM
ARSA RANTI
KAPİTALİST TOPRAK RANTININ DOĞUŞU

I. GİRİŞ



      Kapitalist üretim tarzının teorik ifadesi olarak, modern iktisat açısından toprak rantının tahlilindeki gerçek güçlüğün nerede yattığı konusunda açıklığa kavuşmalıyız. Toprak rantını "yeniden" açıklamak için girişilen her yeni çabanın kanıtladığı gibi, daha modern yazarların pek çoğu bile, henüz bunu kavramış değildir. Yenilik, hemen hemen istisnasız, çoktan modası geçmiş görüşlerin yinelenmesinden ibarettir. Güçlük, tarımsal sermayenin ürettiği artı-ürünü ve tarımsal sermayenin buna tekabül eden genel olarak artı-değerini açıklamak değildir. Bu sorun, hangi alana yatırılırsa yatırılsın tüm üretken sermaye tarafından üretilen artı-değerin tahlili ile çözümlenmiştir. Güçlük, daha çok, artı-değerin, çeşitli sermayeler arasında ortalama kâra eşitlenmesinden sonra çeşitli sermayeler, üretimin bütün alanlarındaki toplumsal sermaye tarafından üretilen toplam artı-değerden nispi büyüklükleriyle orantılı olarak paylarını aldıktan sonra, toprağa yatırılan sermaye tarafından rant biçiminde toprakbeyine ödenen artı-değer fazlasının kaynağını, bir başka deyişle, bu eşitlenmeden ve genel olarak dağıtılacak olan tüm artı-değerin görünüşteki zaten tamamlanmış dağılımından sonra gelen kaynağı göstermekten ibarettir. Modern iktisatçıları, toprak mülkiyetine karşı sınai (sayfa 687) sermayenin sözcüleri olarak bu sorunu araştırmaya iten pratik nedenlerden -toprak rantının tarihi üzerine bölümde daha açıkça belirteceğimiz nedenlerden[
13*]- tamamen ayrı olarak, sorun, teorisyenler olarak onlar için büyük önem taşıyordu. Tarıma yatırılan sermaye için rantın ortaya çıkmasının, yatırım alanının kendisi tarafından yaratılan bir özel etki yüzünden olduğunu, yeryüzünün kendisine ait bambaşka nitelikler yüzünden olduğunu kabul etmek, aslında değer kavramından vazgeçmekle, böylece de bu alanın bilimsel olarak anlaşılması yolundaki tüm çabaları bırakmakla aynı şeydir. Rantın, tarımsal ürünün fiyatından ödendiği yolundaki basit gözlem bile -ki bu, eğer çiftçi, üretim-fiyatını kapatacaksa, rantın aynî olarak ödendiği yerlerde bile ortaya çıkar- bu fiyatın, olağan üretim-fiyatı üzerindeki fazlasını açıklama, bir başka deyişle, tarımsal ürünlerin nispi pahalılığını, tarımsal üretimin doğal üretkenliğinin, öteki üretim dallarının üretkenliğinden fazlalığı temeli üzerinde açıklama çabalarının saçmalığını göstermiştir. Çünkü bunun tersi geçerlidir: emek ne kadar üretkense, onun ürününün her tam parçası da o kadar ucuzdur; çünkü, aynı emek miktarını, yani aynı değeri içeren kullanım-değerlerinin kütlesi de o kadar çok büyüktür.
      Bu yüzden, rantı tahlil etmenin tüm güçlüğü, tarımsal kârın ortalama kârın üzerindeki fazlasını, artı-değeri değil, bu üretim alanına özgü olan artı-değer fazlasını; başka bir deyişle, "net ürünü" değil, bu net ürünün öteki sanayi dallarının net ürününün üzerindeki fazlasını açıklamaktan ibarettir. Ortalama kârın kendisi, çok belirli tarihsel üretim ilişkileri altında, toplumsal süreçlerin hareketleriyle oluşan bir ürün, görmüş olduğumuz gibi, çok karmaşık ayarlama gerektiren bir üründür. Ortalama kârın üzerinde bir artıdan biraz olsun sözedebilmek için, bu ortalama kârın kendisi, bir ölçüt ve kapitalist üretimde olduğu gibi genel olarak üretimin bir düzenleyicisi olarak zaten belirlenmiş olmalıdır. Bu nedenle, tüm artı-emeği zorlama ve tüm artı-değere doğrudan elkoyma işlevini sermayenin yapmadığı toplumsal biçimlerde ve bu yüzden sermayenin toplumsal emeği henüz tamamen denetimi altına almadığı ya da ancak arada sırada aldığı yerlerde, modern anlamda ranttan, ortalama kârın üzerinde, yani her bireysel sermayenin, toplam toplumsal sermaye tarafından üretilen artı-değerdeki orantılı payının üzerinde bir artıdan oluşan bir ranttan sözedilemez. Örneğin Passy gibi bir kişinin (aşağıya bakınız) ilkel toplumda, ranttan, kârın[14*] -artı-değerin tarihsel olarak belirlenen, ama Passy'ye göre hiç bir toplum olmaksızın da hemen hemen aynı ölçüde var olabilecek toplumsal biçiminin- üzerinde bir artı olarak sözetmesi, onun saflığını gösterir.
      Günlerinde hâlâ gelişmemiş olan kapitalist üretim tarzını, genel olarak, (sayfa 688) ancak tahlil etmeye başlamış olan daha eski iktisatçılar için, rantın tahlili ya hiç bir güçlük getirmez, ya da yalnızca tamamen farklı bir türde bir güçlük getirir. Petty, Cantillon[15*] ve genel olarak, feodal zamanlara daha yakın olan yazarlar, toprak rantının genel olarak artı-değerin normal biçimi olduğunu varsayarlar, oysa onlar için kâr, hâlâ, şekilsiz bir biçimde ücretlerle birleşmiştir ya da olsa olsa kapitalistin toprakbeyinden kopardığı artı-değerin bir parçası olarak görünür. Böylece bu yazarlar, hareket noktaları olarak, birincisi tarımsal nüfusun hâlâ ulusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu ve ikincisi, toprakbeyinin, hâlâ toprak mülkiyeti tekeli sayesinde, doğrudan üreticilerin artı-değerine birinci elden elkoyan kişi olarak göründüğü, bu yüzden de toprak mülkiyetinin hâlâ üretimin temel koşulu olarak gözüktüğü bir durumu ele alırlar. Bu yazarlar için, tersine olarak, kapitalist üretim açısından, toprak mülkiyetinin, sermayeden, onun tarafından üretilen (yani onun tarafından doğrudan üreticilerden aşırılan) ve zaten doğrudan maledinilmiş olan artı-değerin bir bölümünü nasıl geri çekip almayı becerdiğini araştırmaya çalışan soru, henüz sorulamazdı.
      Fizyokratlar,
başka nitelikteki güçlüklerden sıkıntı çekiyorlardı. Bunlar, gerçekte sermayenin ilk sistematik sözcüleri olarak, genel olarak artı-değerin niteliğini tahlil etmeye giriştiler. Onlar için bu tahlil, kabul ettikleri tek artı-değer biçimi olan rantın tahliliyle çakışır. Bu yüzden, rant getiren sermayeyi ya da tarımsal sermayeyi, artı-değer üreten tek sermaye ve onun tarafından harekete geçirilen tarımsal emeği de, artı- değer üreten tek emek sayarlar, ki bu, kapitalist görüş açısından tamamen yerinde bir biçimde, tek üretken emek sayılabilir. Artı-değerin yaratılmasını belirleyici saymakta tamamen haklıdırlar. Bunlar, Kitap IV'te[16*] anlatılacak olan öteki üstünlüklerinden başka, esas olarak salt dolaşım alanında iş gören tüccar sermayesinden, Petty ve onun ardıllarınca yapılan bilimsel tahlil başlangıçlarını kendi pratik çıkarları uğruna bir kenara iten, kaba gerçekçiliği ile o dönemin gerçek kaba iktisadını oluşturan merkantil sisteme karşı olarak üretken sermayeye döndükleri için değer taşırlar. Bu arada belirtelim ki, merkantil sistemin bu eleştirisinde, yalnızca onun sermaye ve artı-değer kavramları ele alınmıştır. Daha önce belirtilmişti ki,[17*] parasal sistem, haklı olarak, kapitalist üretimden önce ve onun koşulu olarak, dünya piyasası için üretimi ve ürünün metalara ve böylece de paraya dönüşmesini ileri sürer. Bu sistemin daha (sayfa 689) merkantil sistem olarak gelişmesinde, artık belirleyici olan, meta değerinin paraya dönüşmesi değil, artı-değer, yaratılmasıdır - ama dolaşım alanının anlamsız görüş açısından ve aynı zamanda öyle bir biçimde ki, bu artı-değer artı-para olarak ticaret dengesi artısı olarak temsil edilir. Ama aynı zamanda, o dönemin ilgili tüccar ve fabrikatörlerinin, temsil ettikleri kapitalist gelişme aşamasına uygun olan tipik özelliği şudur: feodal tarımsal toplumların sınai toplumlara dönüşmesi ve buna tekabül eden, ulusların dünya piyasasındaki sınai savaşımları, sözde doğal yol. dan değil, bunun yerine, zorlayıcı önlemlerle ulaşılacak olan, sermayenin hızlandırılmış gelişmesine dayanır. Ulusal sermaye azar azar ve yavaş yavaş mı sınai sermayeye dönüşüyor, yoksa, bu gelişme, koruyucu gümrükler aracılığıyla, esas olarak toprak sahipleri, orta ve küçük-köylüler, ve elsanatçıları üzerine konulan bir vergi aracılığıyla, bağımsız doğrudan üreticilerin hızlandırılmış mülksüzleştirilmeleri yoluyla ve şiddetle hızlandırılmış sermaye birikimi ve yoğunlaşması aracılığıyla, kısacası kapitalist üretim koşullarının hızlandırılmış bir biçimde kurulmasıyla mı hızlandırılıyor, bu ikisi arasında çok fark vardır. Aynı zamanda, doğal ulusal üretken güçten, kapitalist ve sınai yararlanma açısından da bu ikisi arasında çok fark vardır. Bu yüzden merkantil sistemin ulusal niteliği, onun sözcülerinin dudaklarında bir sözden ibaret değildir. Bunlar, yalnızca ulusun zenginliği ve devletin kaynakları ile ilgilenme bahanesi altında, aslında, kapitalist sınıfın çıkarlarının ve genel olarak servet biriktirilmesinin devletin nihai amacı olduğunu söylerler ve böylece eski ilahi devlet yerine burjuva toplumunu ilan ederler. Ama aynı zamanda, sermayenin ve kapitalist sınıfın, kapitalist üretimin çıkarlarının gelişmesinin, modern toplumda ulusal gücün ve ulusal egemenliğin temelini oluşturduğunun da bilinçli olarak farkındadırlar.
      Dahası, fizyokratlar, aslında tüm artı-değer üretiminin ve bu nedenle de sermayedeki tüm gelişmenin doğal temelinin tarımsal emeğin üretkenliği olduğunu söylerken haklıdırlar. Eğer insan, bir işgününde, her emekçinin kendi yeniden-üretimi için gerekli olandan daha fazla geçim aracı -ki bu tam anlamıyla daha fazla tarımsal ürün demektir- üretecek yetenekte olmasaydı, eğer tüm çalışma, emek-gücünün günlük harcanması, yalnızca, kendi kişisel gereksinmeleri için gerekli geçim araçlarının üretimine yetseydi, o zaman, ne artı-üründen, ne de artı-değerden sözedilemezdi. Emekçinin bireysel gereksinmelerini aşan bir tarımsal emek üretkenliği bütün toplumların temelidir ve hepsinden önce de, toplumun sürekli olarak artan bir bölümünün temel gıda maddeleri üretimiyle ilgisini kesen ve onları Steuart'ın dediği gibi, "özgür başlar"[18*] haline dönüştüren, onları öteki alanlardaki sömürü için elverişli kılan, kapitalist üretimin temelidir.
      Ama artı-emeğin ve dolayısıyla genel olarak artı-değerin doğal (sayfa 690) koşullarıyla ilgili en ilkel kavramları, gerçekte de tüm ölüm döşeğindeki klasik iktisadın alaca karanlığında papağan gibi yineleyen ve böylece, toprak rantı özel bir biçim olarak araştırıldıktan ve artı-değerin özgül bir bölümü haline geldikten çok sonra toprak rantı üzerine yeni ve çarpıcı bir şeyler söylediklerini düşünen Daire, Passy vb. gibi daha yeni yazarlara ne demeli?[19*] Gelişmenin eskimiş belli bir aşamasında, yeni, özgün, derin ve haklı olan ne var idiyse, bunu, yavan, bayat ve yanlış hale döndüğü bir dönemde yankılamak, özellikle kaba iktisada özgüdür. Kaba iktisat, böylece, klasik iktisatla ilgili olan sorunlar konusunda tam bilisizliğini itiraf eder. Bu sorunları, ancak burjuva toplumunun daha düşük bir gelişme düzeyinde sorulabilecek sorularla karıştırır. Aynı şey, serbest ticarete ilişkin fizyokratik sözleri aralıksız olarak ve kendinden hoşnut bir tavırla gevelemesi için de geçerlidir. Bu sözler şu ya da bu devletin pratik ilgisini ne kadar çok kendilerine çekerlerse çeksinler, çoktandır teorik önemlerini yitirmişlerdir.
      Tarımsal ürünün hiç bir parçasının dolaşım sürecine girmediği ya da çok önemsiz bir bölümünün girdiği, ve o zaman da toprakbeyinin gelirini temsil eden ürün parçasının ancak nispeten küçük bir bölümünün dolaşıma girdiği asıl doğal ekonomide, örneğin, birçok Roma latifundiasında ya da Charlemagne villalarında ve aşağı yukarı tüm ortaçağ boyunca olduğu gibi (bkz: Vinçard, Histoire de travail) büyük malikanelerin ürünü ve artı-ürünü hiç de salt tarımsal emeğin ürünlerinden ibaret değildir.
      Bu, sınai emeğin ürünlerini de pekala aynı ölçüde içerir. Temeli oluşturan tarımın ikincil uğraşları olarak ev elsanatları ve manüfaktür emeği -Avrupa antikitesinde ve ortaçağlarda olduğu gibi, geleneksel örgütün henüz yıkılmamış olduğu günümüz Hint topluluğunda da- doğal ekonominin dayandığı üretim tarzının önkoşuludur. Kapitalist üretim tarzı, bu ilişkiyi tümüyle ortadan kaldırır; bu, özellikle İngiltere'de, 18. yüzyılın son üçte-birinde geniş çapta incelenebilecek olan bir süreçtir. Aşağı yukarı yarı-feodal toplumlarda büyümüş olan Herrenschwand gibi düşünürler, örneğin 18. yüzyılın sonları gibi geç bir dönemde bile, manüfaktürün tarımdan bu ayrılmasını, çılgınca bir toplumsal serüven, akılalmaz ölçüde riskli bir varolma biçimi sayarlar. Ve, kapitalist tarımla en büyük benzeşime sahip antikitenin, tarımsal ekonomilerinde, yani Kartaca ve Roma'da bile, bir plantasyon ekonomisine benzerlik, gerçekten kapitalist sömürü tarzına tekabül eden bir biçime benzerlikten daha büyüktür.[42a] Ama aynı zamanda da, kapitalist üretim tarzını tanıyan, Herr (sayfa 691) Mommsen[43] gibi her parasal ekonomide bir kapitalist üretim tarzı keşfetmeyen bu kişi için bütün esas noktalarda tümüyle hayalci olan bir biçimsel benzeşim, hiç de antikite sırasındaki kıta İtalya'sında değil, olsa olsa ancak Sicilya'da bulunacaktır, çünkü bu ada, Roma için haraca bağlı tarımsal bir yer görevi yapıyordu, öyle ki tarımı esas olarak ihracat amaçlamaktaydı. Modern anlamda çiftçiler, burada vardı.
      Rantın niteliği üzerine hatalı bir kavram, aynî-rantın, kısmen kiliseye verilen aşar olarak ve kısmen de eskiden yapılmış sözleşmelerle sürdürülen bir antika olarak, kapitalist üretim koşullarıyla tamamen çelişkili bir biçimde, ortaçağların doğal ekonomisinden modern zamanlara sürüklenmiş olması gerçeğine dayanır. Böylece bu, rantın, tarımsal ürünün fiyatından değil, kütlesinden, bu nedenle de toplumsal koşullardan değil, yeryüzünden doğduğu izlenimini yaratır. Daha önce göstermiştik ki, artı-değerin bir artı-üründe kendini göstermesine karşın. bunun tersi, ürünün kütlesindeki salt bir artışı temsil eden artı-ürünün artı-değer oluşturduğu geçerli değildir. Bu, değerde bir eksi miktarı temsil edebilir. Aksi halde, 1860'ın pamuk sanayii, 1840'ınkine oranla büyük artı-değer gösterecekti, oysa tersine, iplik fiyatı düşmüştür. Tahıl fiyatı arttığı için, bu artı-değer daha pahalı hale gelen buğdayın mutlak biçimde azalan kütlesi olarak göründüğü halde, ardarda kötü ürünlerin bir sonucu olarak rant büyük ölçüde artabilir. Tersine olarak da, azalan rantın daha büyük kütlede daha ucuz buğday olarak görünmesine karşın, fiyat düştüğü için ardarda bolluk yıllarının sonucu olarak, rant düşebilir. Aynî-ranta gelince, şimdi belirtmek gerekir ki, her şeyden önce bu, modası geçmiş bir üretim tarzından kalan ve bir kalıntı olarak varlığını uzatmayı başaran salt bir gelenektir. Kapitalist üretim tarzı ile çelişkisi, özel sözleşmelerde kendi başına ortadan kalkması ve İngiltere'deki kilise aşarında olduğu gibi, yasamanın müdahale edebildiği yerlerde, bir çağdışılık olarak zorla silkilip atılması ile kendini gösterir.[20*] İkinci olarak da aynî-rantın, kapitalist üretim temeli üzerinde sürdüğü yerlerde, bu, para-rantın ortaçağ kılığındaki bir ifadesinden başka bir şey değildir ve olamaz da. Buğday, örneğin quarter başına 40 şilinden satılsın. Bu buğdayın bir bölümü, bunun içerdiği ücretlerin, yerine geçmelidir ve yeni harcama için elde bulunmak üzere satılmalıdır. Bir başka bölümü, kendine düşen vergi payını ödemek üzere satılmalıdır. Tohum ve hatta gübrenin bir bölümü, kapitalist üretim tarzının ve onunla birlikte toplumsal işbölümünün geliştiği yerlerde, yeniden-üretim sürecine metalar olarak girerler, yani yerine koyma amacı ile satın alınmaları gerekir ve bu yüzden de bu quarter'ın (sayfa 692) bir başka bölümü, bunun için para sağlamak üzere satılmalıdır. Bunlar, üretimin koşulları olarak ürünün yeniden-üretimine tekrar girmek üzere, gerçek metalar olarak satın alınmayıp aynî olarak ürünün kendisinden alındıkları ölçüde -yalnızca tarımda değil, değişmeyen sermaye üreten öteki birçok üretim dallarında olduğu gibi- kayıtlarda hesap-parası olarak görünürler ve maliyet-fiyatının öğeleri olarak çıkartılırlar. Makinelerin eskime ve aşınması ve genel olarak sabit sermaye, para ile karşılanmalıdır. Ve ensonu, ya gerçek para ya da hesap-parası cinsinden maliyetler olarak ifade edilen bu miktar üzerinden hesaplanan kâr gelir. Bu kâr, ürünün fiyatı ile belirlenen, gayrisafi ürünün belirli bir bölümü ile temsil edilir, ve o zaman, kalan fazla bölüm, rantı oluşturur. Sözleşme ile taahhüt edilen aynî-rant, fiyatla belirlenen bu fazladan daha büyükse, o zaman bu, rantı değil, kârdan yapılan bir indirimi oluşturur. Yalnızca bu olasılık yüzündendir ki, aynî-rant ürünün fiyatını yansıtmadığı ölçüde, modası geçmiş bir biçimdir, ama gerçek ranttan daha büyük ya da daha küçük olabilir ve böylece, yalnızca kârdan bir indirimi değil, ayrıca sermayenin yenilenmesi için gerekli olan öğelerden yapılan bir indirimi de kapsayabilir. Aslında, yalnızca ad olarak değil, özünde de rant olduğu ölçüde, bu aynî-rant, yalnızca ürünün fiyatının üretim-fiyatının üzerinde olan fazlası ile belirlenir. Yalnız, bu, bu değişkenin sabit bir büyüklük olmasını öngörür. Ama, aynî-rantın, birincisi emekçiyi geçindirmeye, ikincisi kapitalist kiracı çiftçiye gereksindiğinden daha fazla yiyecek bırakmaya yeteceğini ve ensonu, geri kalanının doğal rantı oluşturacağı düşüncesi pek rahatlatıcı bir düşüncedir. 200.000 yardalık pamuklu mal üreten bir fabrikatör de buna çok benzer. Bu kadar yardalık mal, yalnızca onun işçilerini giydirmeye, karısını, bütün çoluk çocuğunu ve kendisini bol bol giydirmeye yetmekle kalmaz, pamuklu mallar cinsinden büyük bir rant ödemeye ek olarak, ayrıca geriye de satış için yeterli pamuklu kalır. Her şey çok basit! Üretim-fiyatını, 200.000 yardalık pamuklu mallardan çıkarın ve rant için bir pamuklu mallar artışı kalacaktır. Ama gerçekten de, satış-fiyatını bilmeden üretim-fiyatını, diyelim 10.000 sterlini 200.000 yardalık pamuklu maldan çıkarmak, parayı pamuklu maldan çıkarmak, bir değişim-değerini aslında bir kullanım-değerinden çıkarmak ve böylece şu kadar yardalık pamuklu malın, İngiliz lirası üzerindeki artışını belirlemek safça bir düşünce olacaktır. Bu, hiç olmazsa, düz çizgilerin ve eğrilerin farkedilemez bir biçimde bir arada gitmelerinin bir sınırı vardır kavramına dayanılarak, dairenin kare yapılmasından bile kötüdür. Ama M. Passy'nin reçetesi böyledir. İster kafanızda, ister gerçekte, pamuklu mallar paraya çevrilmeden önce pamuklu mallardan parayı çıkarın! Geri kalan ranttır, ama bu naturaliter[21*] (bkz: örneğin Karl Arnd[22*]) kavranmalıdır, safsatacılığın şeytanlıklarıyla değil. (sayfa 693) Aynî-rantın tüm restorasyonu ensonu şu budalalığa indirgenmiştir, üretim-fiyatının şu kadar bushel buğdaydan çıkarılması ve bir hacim ölçüsünden bir miktar paranın çıkarılması.


II. EMEK-RANT


      Eğer toprak rantını, en basit biçimiyle, doğrudan üreticinin, gerçekte ya da hukuken kendisine ait olan iş aletlerini (saban, sığır, vb.) kullanarak, haftanın bir kısmında gerçekten kendisinin sahip olduğu toprağı ektiği ve geri kalan günlerde, feodal beyden hiç bir karşılık almaksızın feodal beyin malikanesinde çalıştığı emek-rant biçimini ele alırsak, burada, durum hâlâ çok açıktır, çünkü bu durumda rant ve artı-değer özdeştir. Burada ödenmemiş artı-emeğin kendisini ifade ettiği biçim, kâr değil, ranttır. Emekçinin (self-sustaining self[
23*]) bu durumda, ne ölçüde vazgeçilmez yaşam gereksinmelerinin üzerinde bir artı, yani kapitalist üretim tarzı altında ücretler diye adlandıracağımızın üzerinde bir artı elde edebileceği, öteki koşullar değişmeden kaldığında, emek-zamanının, kendisi için emek-zamanı ile feodal beyi için zorunlu emek-zamanı olarak bölündüğü orana bağlıdır, Bu nedenle, yaşamın vazgeçilmez gereksinmelerinin üzerindeki bu artı, kapitalist üretim tarzı altında kâr olarak çıkan şeyin tohumu, tümüyle, bu durumda yalnızca doğrudan ödenmemiş artı-emek olmakla kalmayıp, ayrıca da bu sıfatla ortaya çıkan toprak rantının miktarıyla belirlenir. Bu, burada toprakla çakışan ve topraktan farklı iseler, onun salt eklentileri olan üretim araçlarının "sahibi" için ödenmemiş artı-emektir. Burada serfin ürününün, geçimine ek olarak, onun emek koşullarının yeniden-üretimine de yetmesi gerektiği koşulu, bütün üretim tarzları altında aynı kalan bir koşuldur. Çünkü bu, bunların özel biçiminin sonucu değil, genel olarak tüm sürekli ve üretken emeğin, daima aynı zamanda da yeniden-üretim olan, yani kendi işleme koşullarının yeniden-üretimini de içeren her sürekli üretimin, doğal bir önkoşuludur. Ayrıca açıktır ki, doğrudan doğruya emekçinin, kendi geçim araçlarının üretimi için gerekli olan üretim araçlarının ve emek koşullarının "zilyedi" olarak kaldığı tüm biçimlerde, mülkiyet ilişkileri, aynı zamanda, doğrudan bir beylik ve kölelik ilişkisi olarak ortaya çıkmalıdır, öyle ki, doğrudan üretici özgür değildir; yükümlü-emeğin bulunduğu serflikten, salt bir haraca bağlılık ilişkisine indirilebilecek olan bir özgürlük noksanlığı. Varsayımımıza göre, burada, doğrudan üreticinin, kendi üretim araçlarına, emeğinin gerçekleştirilmesi ve geçim araçlarının üretimi için zorunlu olan gerekli maddi emek koşullarına sahip olduğu görülecektir. O, tarımsal faaliyetini ve onunla bağlantılı olan kırsal ev sanayilerini bağımsız olarak yürütür. Küçük köylülerin kendi aralarında, Hindistan'da yaptıkları gibi, azçok doğal bir üretim topluluğu oluşturmaları durumu bu bağımsızlığı baltalamaz, çünkü burada sözkonusu olan, yalnızca (sayfa 694) malikanenin ismi beyinden bağımsızlıktır. Böyle koşullar altında, toprağın ismi sahibi için artı-emek, bürünülen biçim ne olursa olsun, onlardan ancak ekonomi-dışı baskı ile alınabilir.[44] Bu, köle ya da plantasyon ekonomisinden, kölenin yabancı üretim koşulları altında ve bağımsız olmadan çalışmasıyla ayrılır. O halde, kişisel bağımlılık koşulları gereklidir, ne ölçüde olursa olsun kişisel özgürlük eksikliği ve toprağın bir eklentisi olarak toprağa bağlı olmak, sözcüğün gerçek anlamıyla bağımlılık. Eğer doğrudan üreticiler özel bir toprak sahibi ile karşılaşmayıp, Asya'da olduğu gibi, toprakbeyleri ve, aynı zamanda hükümdarları olarak başlarında duran bir devletin doğrudan emri altında iseler, o zaman, rant ve vergiler çakışır ya da daha doğrusu, burada, toprak rantının bu biçiminden farklı olan hiç bir vergi bulunmaz. Böyle koşullar altında, bu devlete bağlı herkes için geçerli olandan daha güçlü bir siyasal ya da iktisadi baskının varlığına gerek yoktur. Devlet, bu durumda en yüksek beydir. Burada, egemenlik, ulusal çapta yoğunlaşmış olan toprağın sahipliğinden oluşur. Ama öte yandan, toprağın gerek özel, gerek ortaklaşa zilyetliği ve tasarrufu olmasına karşın, toprağın özel mülkiyeti yoktur.
      Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimi, doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendilerinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir - bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir. Bu, aynı iktisadi temelin -esas koşulları açısından aynı- sayısız farklı deneysel durumlar, doğal çevre, ırksal ilişkiler, dışsal tarihsel etkiler vb. yüzünden, yalnızca deneyimsel olarak verilen koşulların tahlili ile anlaşılabilen görünüşteki sonsuz değişmeler ve nüanslar göstermesini engellemez.
      En basit, ve en ilkel rant biçimi olan emek-rant bakımından şu kadarı açıktır: Rant, burada, artı-emeğin ilkel biçimidir ve onunla çakışır. Ama artı-değerin başkalarının ödenmemiş emeği ile -bu özdeşliğini, burada tahlil etmek gerekmez, çünkü doğrudan üreticinin kendisi için emeği, yer ve zaman bakımından toprakbeyi için emeğinden hâlâ ayrı olduğundan ve bu sonuncusu, doğrudan doğruya bir üçüncü kişi için gaddarca yükümlü-emek biçiminde ortaya çıktığından, bu artı-değer (sayfa 695) hâlâ göz1e görülür, elle tutulur biçimde mevcuttur. Aynı biçimde rant üretmek üzere toprağın sahip olduğu "öz nitelik", burada, elle tutulur açık bir sırra indirgenir, çünkü rant sağlama yeteneği, burada, toprağa bağlı emek-gücünü ve emek-gücünün sahibini, bunu, kendi zorunlu gereksinmelerini karşılamak için gerekli olanın ötesinde bir ölçüde sıkıştırmaya ve harekete geçirmeye zorlayan mülkiyet ilişkisini de içerir. Rant, doğrudan, emek-gücünün bu artı harcamasının, toprakbeyi tarafından maledinilmesidir; çünkü doğrudan üretici, ona, hiç bir ek rant ödemez. Artı-değerin ve rantın yalnızca özdeş olmakla kalmayıp artı-değerin elle tutulur, artı-emek biçiminde olduğu burada, genel olarak artı-değerin doğal koşulları ya da sınırları olan rantın doğal koşulları ya da sınırları apaçıktır. Doğrudan üretici 1) yeterince emek -gücüne sahip olmalıdır ve 2) emeğinin doğal koşulları, hepsinden önce de ektiği toprak, yeterince üretken olmalıdır, kısacası, emeğinin doğal üretkenliği, kendi zorunlu gereksinmelerinin karşılanması için gerekli olanın üzerinde bir miktar artı-emeği elde bulundurmasına olanak verecek kadar büyük olmalıdır. Rantı yaratan bu olanak değil, bu olanağı gerçeğe dönüştüren zorlamadır. Ama olanağın kendisi de, öznel ve nesnel doğal durumlar tarafından koşullandırılmıştır. Ve burada da gizemli hiç bir şey yoktur. Emek-gücü çok ufak ve emeğin doğal koşulları kıt ise, artı-emek de küçüktür, ama böyle bir durumda, bir yanda üreticilerin istekleri, öte yandan da artı-emeği sömürenlerin nispi sayısı ve ensonu, bu birkaç sömürücü toprak sahibi için bu pek az üretken artı-emeğin gerçekleştiği artı-ürün de küçüktür.
      Ensonu, aslında emek-rant, tüm öteki koşullar eşit kaldığında, doğrudan üreticinin kendi durumunu iyileştirmeye, servet edinmeye, gerekli geçim araçlarının üzerinde bir fazla üretmeye ne ölçüde muktedir olacağı, ya da kapitalist anlatım biçimini şimdiden kullanırsak, kendisi için bir kâr üretip üretmeyeceği ve ne kadar kâr, yani kendisi tarafından üretilmiş olan ücretlerinin üzerinde ne kadar bir fazla üreteceği, tamamen, artı-emeğin nispi miktarına ya da yükümlü-emeğe bağlı olacaktır. Burada rant, artı-değerin, normal, herşeyi kapsayan adeta meşru biçimidir ve bu durumda ücretlerin üzerinde herhangi bir başka fazlanın ötesinde olmak anlamına gelen, kârın üzerinde bir fazla olmaktan çok uzak olup, bunun yerine, bu kârın miktarı ve hatta varlığının kendisi, öteki koşullar eşitse, rant miktarına, yani toprakbeylerine teslim edilecek yükümlü artı-emeğe bağlıdır.
      Doğrudan üretici, malsahibi değil, yalnızca bir zilyet olduğuna göre ve artı-emeğinin tümü aslında de jure[24*] toprakbeyine ait olduğuna göre, bazı tarihçiler, bu koşullar altında, yükümlü-emeğe tabi olanların ya da serflerin herhangi bir bağımsız mülkiyet, ya da göreli konuşursak, servet edinmelerinin biraz olsun mümkün olacağı konusunda şaşkınlıklarını (sayfa 696) belirtmişlerdir. Ancak, geleneğin, bu toplumsal üretim ilişkilerinin ve buna uygun düşen üretim tarzının dayandığı ilkel ve gelişmemiş koşullarda egemen rol oynaması gerektiği ortadadır. Ayrıca açıktır ki, her zaman olduğu gibi, burada da, mevcut düzeni yasa olarak onaylamak ve onun, kullanım ve gelenek ile gelen sınırlarını yasal olarak yerleştirmek toplumun yönetici kesiminin çıkarınadır. Bu arada şunu belirtelim, her şey bir yana, bu, mevcut düzenin temelinin ve esas ilişkilerinin sürekli yeniden-üretimi, zaman içinde, ayarlı ve düzenli bir biçime bürünür bürünmez, kendiliğinden olur. Ve böyle bir ayar ve düzenin kendisi, toplumsal istikrara ve salt raslantı ve keyfilikten bağımsızlığa kavuşacak olan her üretim tarzının vazgeçilmez öğeleridir. Bunlar, tam da onun toplumsal istikrarının ve bu yüzden de salt keyfilik ve salt raslantıdan nispi özgürlüğünün biçimidir. Geri üretim süreci koşulları altında olduğu gibi, buna tekabül eden toplumsal koşullarda da, bu biçime, bunların yeniden üretiminin salt yinelenmesi ile kavuşur. Eğer bu bir süre devam etmişse, gelenek ve görenek olarak yerleşir ve ensonu, açık bir yasa olarak onaylanır. Ama, bu artı-emek biçimi, yükümlü-emek, tüm toplumsal üretken güçlerin eksik gelişmesine ve emek yöntemlerinin kendilerinin hamlığına dayandığına göre, doğal olarak, doğrudan üreticinin toplam emeğinin, gelişmiş üretim tarzları altında, özellikle kapitalist üretim tarzı altında olduğundan, nispeten çok daha küçük bir bölümünü emecektir. Örneğin, toprakbeyi için yükümlü-emeğin başlangıçta haftada iki gün olduğunu kabul edelim. Bu, haftada iki günlük yükümlü-emek böylece saptanmıştır, töresel ya da yazılı yasa ile hukuken düzenlenen sabit bir büyüklüktür. Ama doğrudan üreticinin kendisinin kullanımında olan haftanın geri kalan günlerinin üretkenliği, onun deneyimi sırasında gelişmesi gereken değişken bir büyüklüktür, tıpkı edindiği yeni istekler gibi ve tıpkı ürününün piyasasının genişlemesinin ve emek-gücünün bu bölümünü kullanırken gösterdiği artan güvenin onu emek-gücünü daha büyük ölçüde kullanmaya özendireceği gibi; burada unutulmamalıdır ki, onun emek-gücünün kullanımı hiç de tarımla sınırlı değildir, kırsal ev sanayiini de içerir. Kuşkusuz burada elverişli koşullara, doğuştan gelen ırksal özelliklere vb. bağlı olarak belli bir iktisadi gelişmenin yeralması olasılığı ortaya çıkar.


III. AYNÎ-RANT


      Emek-rantın aynî-ranta dönüşmesi, iktisadi açıdan toprak rantının niteliğinde hiç bir şeyi değiştirmez. Burada ele alınan biçimlerde, toprak rantının niteliği, rantın, artı-değerin ya da artı-ürünün tek egemen ve normal biçimi olmasıdır. Bu, ayrıca, rantın, kendi yeniden-üretimi için gereken emek koşullarına tasarruf eden doğrudan üreticinin, bu durumda her şeyi kucaklayan emek koşulu olan toprağın, sahibine vermek zorunda olduğu tek artı-emek ya da tek artı-ürün olması gerçeği ile ifade (sayfa 697) edilir. Ve dahası, toprak doğrudan üreticinin karşısına ondan bağımsız ve toprakbeyi tarafından kişileştirilen yabancı mülkiyet olarak çıkan tek emek koşuludur. Aynî-rant, ne ölçüde egemen ve üstün toprak rantı biçimi olursa olsun, ayrıca, her zaman daha önceki biçimin kalıntıları, yani toprakbeyi ister özel bir kişi, ister devlet olsun, emek olarak, angarya-emek olarak ödenen rantın kalıntıları, azçok buna eşlik eder. Aynî-rant, doğrudan üretici için daha yüksek bir uygarlık aşaması, yani emeğinin ve genel olarak toplumun daha yüksek bir gelişme düzeyini öngörür. Ve, önceki biçiminden, artı-emeğin doğal biçimiyle, dolayısıyla toprakbeyinin ya da onun temsilcilerinin doğrudan gözetimi ve zorlaması altında harcanmasının artık gerekli olmamasıyla ayrılır; doğrudan üretici, doğrudan zorlamadan çok koşulların itmesiyle, kırbaçtan çok yasal yollarla, bu emeği kendiliğinden harcamak üzere harekete geçirilir. Doğrudan üreticinin vazgeçilmez gereksinmelerinin ötesindeki ve gerçekten kendisine ait olan üretim alanındaki, eskiden olduğu gibi kendi toprağının ötesinde, yakındaki beyin malikanesi üzerinde olmak yerine, kendisi tarafından işlenen toprağın üzerindeki üretim anlamında, artı-üretim, daha şimdiden, burada kendiliğinden anlaşılan bir kural haline gelmiştir. Bu ilişkide, doğrudan üretici, eskiden olduğu gibi bu emek-zamanının bir parçasının, başlangıçta hemen hemen tüm artı bölümünün, karşılıksız olarak toprakbeyine ait olmasına karşın, tüm emek-zamanını kendi bildiğince kullanır; şu farkla ki, toprakbeyi, artık, bu artı-emeği doğrudan doğal biçimiyle almaz, bunun yerine içinde gerçekleştiği ürünlerin doğal biçimiyle alır. Aynî-rantın saf biçimiyle ortaya çıktığı her yerde, toprakbeyi için çalışmanın yarattığı, külfetli ve yükümlü-emeğin düzenlenme biçimine göre azçok rahatsız edici fasıla (bkz: Buch I, Kap. VIII, 2) ("İmalatçı ve Boyar") ortadan kalkar ya da en azından, aynî-rant ile yanyana bir miktar angarya-emek de yer aldığı zaman, yıl boyunca bir-kaç kısa aralığa iner. Üreticinin kendisi için emeği ile, toprakbeyi için emeği, artık, zaman ve yer açısından, elle tutulur bir biçimde ayrılmış değildir. Saf biçimiyle bu aynî-rant, daha yüksek ölçüde gelişmiş üretim tarzlarına ve üretim ilişkilerine de küçük parçalar halinde sürüklense de, varlığı için bir doğal ekonomiyi öngörür, yani ekonominin koşulları ya bütünüyle, ya da büyük bölümüyle ekonominin kendisi tarafından üretilir, onun gayrisafi ürününden doğrudan doğruya yerine konur ve yeniden-üretilir. Dahası, bu, kırsal ev sanayii ile tarımın birleşmesini öngörür. Rantı oluşturan artı-ürün, bu bileşik tarımsal ve sınai aile emeğinin ürünüdür, aynî-rant, ister ortaçağlarda çoğu kez olduğu gibi azçok sınai ürünü içersin, ister yalnızca, gerçek toprak ürünleri olarak ödensin, farketmez. Bu rant biçiminde, artı-emeği temsil eden aynî-rantın, kırsal ailenin tüm artı-emeğini, tamamen tüketmesi hiç de gerekli değildir: Emek-ranta oranla, üretici, gerekli gereksinmelerini karşılayan (sayfa 698) emeğinin ürünü için olduğu gibi, ürünü kendisine ait olacak olan artı-emek için de zaman kazanmak üzere daha fazla hareket alanına sahiptir. Gene bunun gibi, bu biçim, tek tek doğrudan üreticilerin iktisadi durumlarında daha büyük farklılıklara yolaçacaktır. En azından böyle bir farklılaşma olanağı, doğrudan üretici için, sırası geldiğinde, öteki emekçileri doğrudan doğruya sömürme araçlarını elde etme olanağı vardır. Ancak, saf biçimi ile aynî-rant üzerinde durduğumuzdan, burada, bu bizi ilgilendirmemektedir; tıpkı genel olarak çeşitli rant biçimlerinin birleşebileceği saflığını kaybedeceği ve karışabileceği sayısız kombinasyon çeşitlerine giremeyeceğimiz gibi. Aynî-rant biçimi, belli bir ürün tipine ve üretimin kendisine bağlı olmakla ve tarım ile ev sanayiinin vazgeçilmez birleşmesi aracılığıyla, köylü ailesinin pazardan ve üretimin hareketinden ve kendi alanı dışında kalan toplum kesiminin tarihinden bağımsız olarak kendi kendini geçindirdiği hemen tam kendine-yeterliliği aracılığıyla, kısacası genel olarak doğal ekonominin niteliği sayesinde, bu biçim, örneğin Asya'da gördüğümüz gibi, durağan toplumsal koşullara temel sağlamaya çok uygundur. Burada da daha önceki emek-rant biçiminde olduğu gibi, toprak rantı, artı-değerin ve bunun için artı-emeğin, yani doğrudan üreticinin bedavaya, dolayısıyla da, bu zorlama altında gerçekleştirdiği -temel emek koşulunun, toprağın sahibinin yararına sunduğu- tüm fazla emeğin normal biçimidir. Eğer hatalı bir biçimde önceden davranıp, doğrudan üreticinin gerekli-emeği üzerinde olan emek fazlasının kendisi için tuttuğu bölümüne kâr diyebilirsek, kârın, aynî-rantın belirlenmesiyle pek az ilgisi vardır. Bu kâr, tersine, rantın sırtından büyür ve doğal sınırını aynî-rantın büyüklüğünde bulur. Bu sonuncusu, emek koşullarının, bizzat üretim araçlarının yeniden-üretimini ciddi bir biçimde tehlikeye koyan boyutlara ulaşabilir, üretimin yayılmasını azçok olanaksız kılabilir ve doğrudan üreticileri, geçim araçlarının fiziki asgari düzeyine indirebilir. Fetihçi bir ticari ulus, örneğin Hindistan'daki İngilizler gibi, bu biçimle karşılaştığı ve bundan yararlandığı zaman durum özellikle böyledir.


IV. PARA-RANT


      Para-rant ile -kapitalist üretim tarzına dayanan, ortalama kârın üzerinde bir fazladan başka bir şey olmayan sınai ve ticari toprak rantından ayrı olarak- burada, aynî-rantın biçimindeki salt bir değişiklikten doğan toprak rantını kastediyoruz, tıpkı aynî-rantın da emek-rantın bir değişmesinden başka bir şey olmayışı gibi. Burada, doğrudan üretici, ürün yerine onun fiyatını toprakbeyine (bu ister devlet, ister bir özel kişi olabilir) aktarır. Doğal biçimlerindeki ürünlerin bir fazlası artık yetmez; bu doğal biçiminden, para-biçimine dönüştürülmelidir. Doğrudan üretici, hâlâ en azından geçim araçlarının büyük bölümünü kendisi üretmeye (sayfa 699) devam ederse de, bu ürünün belirli bir bölümü şimdi metaya dönüştürülmeli, metalar olarak üretilmelidir. Böylece, tüm üretim tarzının niteliği azçok değişir. Bağımsızlığını, toplumsal bağlantıdan kopukluğunu yitirir. Şimdi daha büyük ya da daha küçük para harcamalarını içeren üretim maliyeti oranı, belirleyici duruma gelir; her durum ve koşulda gayri-safi ürünün paraya çevrilecek bölümünün, bir yandan tekrar yeniden- üretim araçları görevi, öte yandan da doğrudan geçim araçları görevi yapması gereken bölümün üzerinde olan fazlası, belirleyici bir rol kazanır. Ama, sonuna yaklaşmasına karşın, bu rant tipinin temeli de, onun hareket noktasını oluşturan aynî-rantınki ile aynı kalır. Eskiden olduğu gibi, doğrudan üretici, ya miras yoluyla ya da başka bir geleneksel hakla, hâlâ toprağın zilyedidir ve en hayati üretim koşulunun sahibi olan beyi için fazla angarya-emek, yani paraya dönüştürülmüş artı-ürün biçiminde, karşılığında hiç bir eşdeğerin verilmediği ödenmemiş emek harcamak zorundadır. Tarım aletleri ve her türlü taşınır eşya gibi, topraktan ayrı olan emek koşullarının sahipliği, daha önceki rant biçimlerinde bile, önce gerçekten, sonra da ayrıca hukuken doğrudan üreticinin mülkiyeti haline dönüşmüştür ve bu, para-rant biçimi için daha da geçerli bir önkoşuldur. Önce arasıra, sonra azçok ulusal çapta ortaya çıkan aynî-rantın para-ranta dönüşmesi, ticarette, kent sanayiinde, genel olarak meta üretiminde ve dolayısıyla para dolaşımında önemli bir gelişme öngörür. Ayrıca, ürünler için bir piyasa-fiyatı ve bunların kabaca değerlerine yaklaşan fiyatlarda satılmalarını varsayar, daha önceki biçimlerde böyle bir durum hiç de gerekmiyordu. Doğu Avrupa'da, bu dönüşümün, gözlerimizin önünde yeralışını, hâlâ kısmen gözlemleyebiliriz. Toplumsal emeğin üretkenliğinde belli bir gelişme olmaksızın, bunun ne kadar olanaksız olabileceği, Roma İmparatorluğunda bunu uygulamak için girişilen çeşitli başarısız çabalarla ve hiç olmazsa bu rantın devlet vergisi bölümünü para-ranta dönüştürmeye çalışıldıktan sonra aynî-ranta dönüşlerle tanıtlanabilir. Aynı geçiş güçlükleri, örneğin, para-rantın, daha önceki biçimlerin kalıntılarıyla birleştiği ve onlar tarafından bozulduğu devrim-öncesi Fransa'da görülür.
      Aynî-rantın bir biçim değiştirmesi ve onun antitezi olarak para-rant, şimdiye kadar incelediğimiz toprak rantı tipinin, yani artı-değerin ve üretim koşullarının sahibi için harcanması gereken ödenmemiş artı-emeğin normal biçimi olarak toprak rantının sonal biçimi ve aynı zamanda da son bulma biçimidir. Bu rant, saf biçimiyle, emek-rant ve aynî-rant gibi, kârın üzerinde bir fazlayı temsil etmez. Anlaşıldığı üzere kârı içine alır. Kâr onun yanısıra, hemen hemen fazla emeğin ayrı bir bölümü olarak ortaya çıktığı ölçüde, daha önceki biçimlerdeki rant gibi, ancak, para-rantın temsil ettiği artı-emeğin harcanmasından sonra kalan, ister kişinin kendisinin, ister başkasının fazla emeğinin, sömürülme olanaklarıyla ilişkili olarak gelişebilecek olan bu rüşeym halindeki kârın normal sınırını oluşturmaya devam eder. Eğer bu rantla birlikte, herhangi (sayfa 700) bir kâr gerçekten de doğacak olursa, o zaman, bu kâr, rantın sınırını oluşturmaz, tersine, rant, kârın sınırıdır. Ancak, zaten belirtildiği gibi, para-rant, aynı zamanda, şimdiye kadar ele alınan, artı-değer ve artı-emekle prima facie çakışan toprak rantının, yani artı-değerin normal ve egemen biçimi olarak toprak rantının son bulma biçimidir.
      Para-rant daha sonraki gelişmesinde -örneğin küçük kiracı köylü çiftçi gibi bütün ara biçimlerden ayrı olarak- ya toprağın köylülerin mülkü haline dönüşmesine ya da kapitalist üretim tarzına uygun düşen biçime, yani kapitalist kiracı çiftçinin ödediği ranta yolaçacaktır.
      Para-rantın egemen olması ile, toprakbeyi ile toprağın bir kısmının tasarrufunu elinde tutan ve onu işleyen uyruklar arasındaki geleneksel ve göreneksel yasal ilişki, zorunlu olarak, pozitif hukukun kurallarına uygun olarak sözleşme ile saptanmış saf bir para ilişkisine dönüşür. Böylece toprağı işlemekle uğraşan zilyet, gerçekte salt bir kiracı haline gelir. Bu dönüşüm, bir yandan, öteki genel üretim ilişkilerinin izin vermesi koşuluyla, eski köylü zilyetlerin gitgide daha çok mülksüzleştirilmesine ve bunların yerine kapitalist kiracılar konmasına hizmet eder. Öte yandan da, eski zilyedin, para karşılığında, rant yükümlülüğünden kendini kurtarmasına ve işlediği toprağa tam olarak sahip olan bağımsız bir köylüye dönüşmesine yolaçar. Ayrıca, aynî-rantın para-ranta dönüşmesine, kendilerini para karşılığı kiraya veren mülksüz bir gündelikçiler sınıfının oluşumu, kaçınılmaz olarak eşlik etmekle kalmaz, hatta bu oluşum ondan önce meydana gelir. Bunların doğuşu sırasında, bu yeni sınıfın ancak arasıra ortaya çıktığı dönemde, rant ödemelerine tabi, daha gönenç içindeki köylüler arasında, ücretli tarım emekçilerini kendi hesaplarına sömürme göreneği zorunlu olarak gelişir, tıpkı feodal dönemlerde, daha hali-vakti yerinde köylülerin kendilerinin de serf tutması gibi. Bu yolla, giderek, belli bir miktar servet biriktirme ve bizzat, gelecekteki kapitalistler haline dönüşme olanağı elde ederler. Böylece, toprakta bizzat çalışan eski zilyetler, gelişmesi, kırın sınırları ötesindeki kapitalist üretimin genel gelişmesi ile belirlenen, kapitalist kiracılar için bir ana okulunun doğmasını bizzat sağlamış olurlar. Bu sınıf, özellikle elverişli koşulların yardımına kavuştuğu zaman çok hızlı boy atar, 16. yüzyılda paranın o dönemdeki artan oranlı değer kaybının, geleneksel uzun kira sözleşmeleri altında, onları, toprakbeylerinin zararına olarak zenginleştirdiği İngiltere'de olduğu gibi.
      Dahası: rant, para-rant biçimine bürünür bürünmez ve böylece de rant ödeyen köylü ile toprakbeyi arasındaki ilişki, sözleşme ile saptanan bir ilişki haline gelir gelmez -ancak dünya piyasası, ticaret ve manüfaktür nispeten yüksek, belli bir düzeye eriştiği zaman genel olarak mümkün olan bir gelişme- kapitalistlere toprak kiralama da kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Bu sonuncular şimdiye kadar kırsal sınırların ötesinde durmuşlardır ve şimdi, kıra ve tarıma, kentlerde edinilmiş olan sermayeyi ve onunla birlikte de geliştirilmiş olan kapitalist iş tarzını -yani bir (sayfa 701) ürünün salt bir meta olarak ve yalnızca bir artı-değeri maledinme aracı olarak yaratılmasını taşırlar. Bu biçim, yalnızca, feodal üretim tarzından kapitalist üretim tarzına geçiş döneminde dünya piyasasına egemen olan ülkelerde genel kural haline gelebilir. Kapitalist kiracı çiftçi, toprakbeyi ile toprağın gerçek işleyeni arasına girdiği zaman, eski kırsal üretim tarzından doğan tüm ilişkiler parçalanır. Çiftçi, bu tarım emekçilerinin gerçek kumandanı ve onların artı-emeğinin gerçek sömürücüsü haline geldiği halde, toprakbeyi, yalnızca bu kapitalist kiracı ile doğrudan bir ilişki ve aslında yalnızca bir para ve sözleşme ilişkisi sürdürür. Böylece, rantın niteliği de, daha önceki biçimlerde bile kısmen olduğu gibi, yalnızca gerçekte ve raslansal olarak değil, normal olarak, tanınan ve egemen olan biçimine dönüşür. Artı-değerin ve artı-emeğin normal biçimi olmaktan çıkıp, salt, bu artı-emeğin, onun, sömürücü kapitalist tarafından kâr biçiminde maledinilen bölümünün üstündeki bir fazlası durumuna düşer; tıpkı toplam artı-emeğin, kârın ve kârın üzerindeki fazlanın, doğrudan doğruya onun tarafından çekilip alınması, toplam artı-ürün biçiminde toplanması ve paraya dönüştürülmesi gibi. Yalnızca, tarım emekçisinden doğrudan sömürü ile, sermayesi aracılığıyla çekip aldığı bu artı-değerin fazla bölümünüdür ki, rant olarak toprakbeyine aktarır. Bu sonuncuya ne kadar çok ya da ne kadar az aktardığı, ortalama olarak, tarım-dışı üretim alanlarındaki sermayenin gerçekleştirdiği ortalama kâr tarafından ve bu ortalama kârın düzenlediği tarım-dışı üretim-fiyatları tarafından konan sınırlara bağlıdır. Şimdi rant, artı-değerin ve artı-emeğin normal bir biçimi olmaktan çıkıp, artı-emeğin sermaye tarafından kendisinin meşru ve normal payı olarak istenen bölümünün üzerinde ve bu özel üretim alanına, tarımsal üretim alanına özgü bir fazlaya dönüşmüştür. Şimdi rant yerine kâr, artı-değerin normal biçimi olmuştur ve rant, genel olarak artı-değerin değil, yalnızca onun kollarından biri olan, özel koşullar altında bağımsız bir biçime bürünen artı-kârın bir biçimi olarak varlığını sürdürür. Üretim tarzının kendisindeki kerteli bir dönüşümün bu dönüşüme nasıl uygun düştüğünü ayrıntılarıyla açıklamaya gerek yok. Bu, zaten, kapitalist kiracı çiftçi için tarımsal ürünleri meta olarak üretmenin normal olması ve eskiden yalnızca geçim araçlarının üzerindeki fazla, metalara dönüştürülürken, şimdi, bu metaların ancak önemsiz bir bölümünün geçim araçları olarak onun tarafından doğrudan doğruya kullanılması gerçeğinden çıkmaktadır. Şimdi tarımsal emeği bile, doğrudan egemenliği ve üretkenliği altına sokan, artık toprak değil, sermayedir.
      Ortalama kâr ve onunla düzenlenen üretim-fiyatı, kırdaki ilişkilerin dışında ve kent ticaret ve manüfaktürü içinde oluşur. Rant ödeyen köylünün kârı, eşitleyici bir etken olarak ona dahil değildir, çünkü onun toprakbeyi ile olan ilişkisi kapitalist bir ilişki değildir. Kâr ettiği ölçüde, yani ya kendi emeğiyle ya da başka insanların emeğini sömürerek, gerekli geçim araçlarının üzerinde bir fazla gerçekleştirdiği ölçüde, bu, (sayfa 702) normal ilişkinin arkasında yapılır ve öteki koşullar eşit olmak kaydıyla, bu kârın büyüklüğü, rantı belirlemez, tersine, kâr, onun sınırı olarak rant tarafından belirlenir. Ortaçağlardaki yüksek kâr oranı, tümüyle, ücretlere yatırılan değişen parçanın egemen olduğu düşük sermaye bileşimi yüzünden değildir. Topraktaki dolandırıcılık, toprakbeyinin rantının ve onun vasallarının gelirinin bir bölümünün maledinilmesi yüzündendir. Ortaçağlarda, feodalizmin istisnai kentsel gelişmeyle çökmediği her yerde, kır, kenti politik açıdan sömürüyorsa - İtalya'da olduğu gibi, öte yandan da, kent, tekel fiyatları, vergi sistemi, lonca örgütü ve doğrudan ticari hilekarlığı ve tefeciliği aracılığıyla, her yerde ve istisnasız. olarak, toprağı ekonomik açıdan sömürür.
      Tarımsal üretimde kapitalist çiftçinin salt ortaya çıkışının, çok eski zamanlardan beri şu ya da bu biçimde rant olarak ödenmiş olan tarım ürünlerinin fiyatının, en azından bu ortaya çıkış sırasında, ister bu tarımsal ürünlerin fiyatı bir tekel fiyatı düzeyine eriştiği için olsun, ister bu fiyat, tarımsal ürünlerin değeri kadar yükseldiği ve bunların değeri, gerçekte, ortalama kârın düzenlediği üretim-fiyatının üzerinde olduğu için olsun, manüfaktürün üretim-fiyatlarından yüksek olması gerektiğini tanıtlayacağı düşünülebilir. Çünkü eğer bu böyle değil idiyse, kapitalist çiftçi, mevcut tarım ürünleri fiyatlarında, önce bu ürünlerin fiyatından ortalama kârı hiç de gerçekleştiremez, sonra da aynı fiyattan, bu kârın üzerinde, rant biçiminde bir fazla ödeyemezdi. Bundan şu sonuç çıkarılabilir: kapitalist çiftçiye, toprakbeyi ile sözleşmesinde kılavuzluk eden genel kâr oranı, rant dahil edilmeden oluşmuştur ve bu nedenle, tarımsal üretimde düzenleyici bir rol alır almaz, bu fazlayı hazır olarak bulur ve toprakbeyine öder. İşte örneğin, Herr Rodbertus, sorunu bu geleneksel biçimde açıklamaktadır.[
25*] Ama:
      Birincisi.
Sermayenin, tarımda bağımsız ve önde giden bir güç olarak bu ortaya çıkışı, birden ve genel olarak değil, kerteli olarak ve belli üretim dallarında gerçekleşir. Önce asıl tarımı değil, sığır yetiştiriciliği, özellikle koyun üreticiliği gibi üretim dallarını kucaklar, ki bunun esas ürünü olan yün, sanayiin yükselişi sırasında, ilk aşamalarda, üretim-fiyatının üzerinde sürekli bir piyasa-fiyatı fazlası sunar, ve bu, ancak daha sonraları eşitlenir. 16. yüzyılda İngiltere'de olan budur.
      İkincisi.
Bu kapitalist üretim, önce ancak arasıra ortaya çıktığına göre, bunun ilkönce, özel verimlilikleri ya da istisnai elverişlilikteki yerleri aracılığıyla, genel olarak, bir farklılık rantı ödemeye muktedir olan toprağın kategorilerine uzandığı varsayımı tartışılamaz.
      Üçüncüsü.
Hatta bu üretim tarzı ortaya çıktığı sırada -ve bu gerçekten de kent talebinin gitgide, daha çok ağır basmasını öngörür- (sayfa 703) 17. yüzyılın son üçte-birinde, İngiltere'de şüphesiz olduğu gibi, tarım ürünleri fiyatlarının üretim-fiyatından yüksek olduğunu varsayalım. Gene de, bu üretim tarzı, kendini, tarımın sermayeye salt tabi gibi olması durumundan kurtarır kurtarmaz ve onun gelişmesinde zorunlu olarak eşlik eden tarımsal ilerleme ve üretim maliyetlerindeki düşüş gerçekleşir gerçekleşmez, 18. yüzyılın ilk yarısında İngiltere'de olduğu gibi, bir karşı-tepki ile, tarımsal ürünün fiyatında bir düşme ile denge yeniden kurulacaktır.
      Demek ki, rant, ortalama kârın üzerinde bir fazla olarak, bu geleneksel yoldan açıklanamaz. Rantın ilk ortaya çıktığı zamanda mevcut tarihsel koşullar ne olursa olsun, rant kök salar salmaz, ancak daha önce tanımlanan modern koşullar altında varolabilir.
      Ensonu, aynî-rantın para-ranta dönüşmesinde şunu belirtmek gerekir ki, onun yanı sıra, kapitalize rant, ya da toprağın fiyatı, ve böylece de onun satılabilirliği ve satılması, esas etkenler haline gelir ve bu nedenle yalnızca rant ödemeye tabi olan eski köylü, bağımsız bir köylü malsahibine dönüşebilmekle kalmaz, ayrıca kentli ve öteki paralı kişiler de, ya köylülere ya da kapitalistlere kiralamak üzere gayrimenkul satınalabilir ve böylece, bu biçimde yatırılan sermayeleri üzerinden bir faiz biçimi olarak ranttan yararlanabilirler, bu yüzden, bu durum da, daha önceki sömürü tarzının, toprak sahibi ile toprağı gerçekten işleyen arasındaki ilişkinin ve rantın kendisinin dönüşmesini kolaylaştırır.


V. YARICILIK VE KÜÇÜK ÖLÇEKLİ
KÖYLÜ MÜLKİYETİ


      Şimdi toprak rantı üzerine ayrıntılı incelememizin sonuna gelmiş bulunuyoruz.
      İster emek-rant, ister aynî-rant, ister (yalnızca aynî-rantın değişmiş bir biçimi olarak) para-rant olsun, bütün bu toprak rantı biçimlerinde, her zaman, rantı ödeyenin, ödenmemiş artı-emeği toprakbeyinin eline doğrudan geçen, toprağın fiili işleyicisi ve zilyedi olduğu varsayılmaktadır. Son biçimde, "saf' olduğu, yani yalnızca aynî-rantın değişmiş bir biçimi olduğu ölçüde para-rantta bile - bu yalnızca mümkün değil, gerçekte olan şeydir.
      Başlangıçtaki rant biçiminden kapitalist ranta bir geçiş biçimi olarak, yarıcılık sistemini, ya da ortakçılığı ele alabiliriz, bunda, işletmeci (çiftçi), emeği (kendisinin ya da bir başkasının) ve ayrıca döner sermayenin bir bölümünü sağlar, toprakbeyi de topraktan başka, döner sermayenin öteki bölümünü (örneğin sığır) sağlar, ve ürün, kiracı ile toprakbeyi arasında, ülkeden ülkeye değişen belirli oranlarda bölüşülür. Bir yandan çiftçi, burada, tam kapitalist işletmecilik için gerekli olan yeterli sermayeden yoksundur. Öte yandan da, burada, toprakbeyi tarafından maledinilen pay, salt rant biçimini taşımaz. Bu, gerçekte koyduğu sermayenin (sayfa 704) faizini ve bir fazla rantı içerebilir. Çiftçinin hemen hemen tüm artı-emeğini de emebilir, ya da ona bu artı-emeğin daha büyük ya da daha küçük bir parçasını bırakabilir. Ama esas olarak burada, rant artık, genel olarak artı-değerin normal biçimi olarak ortaya çıkmaz. Bir yandan, ortakçı, ister kendisinin, ister başkasının emeğini kullansın, ürünün bir bölümünde, emekçi sıfatıyla değil emek araçlarının bir kısmının sahibi sıfatıyla, kendinin kapitalisti sıfatıyla hak iddia edecektir. Öte yandan da toprakbeyi, payını yalnızca toprak sahipliği temeli üzerinde değil, ayrıca da ödünç sermaye veren olarak da istemektedir.[
44a]
      Örneğin Polonya ve Romanya'da eski komünal toprak mülkiyetinin bağımsız köylü çiftçiliğine geçişten sonra da varlığını sürdüren bir kalıntısı, daha aşağı toprak rantı biçimlerine geçişi gerçekleştirmek için bir bahane görevi yapmıştır. Toprağın bir bölümü, birey olarak köylüye aittir ve bağımsız olarak onun tarafından işlenmektedir. Öteki bölümü ortaklaşa işlenir ve kısmen topluluk masraflarını karşılama, kısmen de kötü mahsul vb. durumlarında bir yedek olma görevi yapan bir artı-ürün yaratır. Artı-ürünün bu son iki parçası ve sonunda da, üzerinde yetiştiği toprak da dahil olmak üzere tüm artı-ürün, devlet memurları ve özel kişiler tarafından, giderek daha çok gaspedilir ve böylece, bu ortak toprağı işleme yükümlülükleri devam ettirilen, başlangıçtaki özgür köylü malsahipleri, ya angarya emeğe ya da aynî-ranta tabi vasallar haline dönüşürlerken, ortak toprağı gaspedenler, yalnızca gaspedilen ortak toprakların değil, bizzat köylülerin topraklarının bile sahibi durumuna gelirler.
      Ne gerçek köle ekonomisini (bu da, bir başkalaşım yoluyla, esas olarak ev kullanımını amaçlayan ataerkil sistemden dünya piyasası için plantasyon sistemine geçer), ne de tüm üretim aletlerine sahip olan ve, ya aynî, ya da para olarak ödeme yapılan özgür ya da özgür olmayan bağımlı kişilerin emeğini sömüren toprakbeylerinin kendilerinin bağımsız çiftçiler oldukları malikane işletmeciliğini ayrıntısıyla incelememize gerek yok. Toprakbeyi ve üretim aletlerinin sahibi ve dolayısıyla bu üretim öğeleri arasına dahil olan emekçilerin doğrudan sömürücüsü, bu durumda tek ve aynı kişidir. Bunun gibi rant ve kâr da çakışır, burada artı- değerin farklı biçimlerinin ayrılması yoktur. Burada artı-ürün biçiminde ortaya çıkan, emekçilerin artı-emeğinin tümü, toprağa ve köleciliğin özgün biçiminde bizzat doğrudan üreticilere sahip olan tüm üretim aletlerinin sahibi tarafından, doğrudan, emekçilerden çekilip alınır. Amerikan plantasyonları gibi, kapitalist görünümün egemen olduğu yerlerde, bu artı-değerin tümüne kâr gözüyle bakılır: ne kapitalist üretim tarzının kendisinin bulunduğu, ne de buna uygun düşen görünümün kapitalist ülkelerden aktarıldığı yerlerde, bu rant olarak görünmez. Her durum ve (sayfa 705) koşulda, bu biçim, hiç bir güçlük getirmez. Adına ne denirse densin, toprakbeyinin geliri, onun maledindiği mevcut artı-ürün, burada normal ve egemen biçimdir, bununla tüm ödenmemiş artı-emek, doğrudan maledinilir ve toprak mülkiyeti böyle bir maledinmenin temelini oluşturur.
      Bundan başka, küçük ölçekli toprak mülkiyeti. Köylü, burada, aynı zamanda, onun baş üretim aleti, emeğinin ve sermayesinin vazgeçilmez istihdam alanı olarak ortaya çıkan toprağının özgür sahibidir. Bu biçimde hiç bir kiralama parası ödenmez. Bu yüzden, her ne kadar öte yandan kapitalist üretim tarzının geliştiği ülkelerde öteki üretim dallarına oranla rant, bir artı-kâr olarak, ama genel olarak emeğinin bütün kazançları gibi, köylüde biriken artı-kâr olarak ortaya çıksa da, artı-değerin ayrı bir biçimi olarak ortaya çıkmaz.
      Toprak mülkiyetinin bu biçimi, daha önceki eski biçimlerde olduğu gibi, kırsal nüfusun sayıca kent nüfusuna büyük ölçüde ağır basmasını öngörür, öyle ki, kapitalist üretim tarzı, öteki türlü egemen olsa bile, bu, ancak nispeten az gelişmiştir ve bu yüzden öteki üretim dallarında da sermayenin yoğunlaşması, dar sınırlar arasına hapsolunmuştur ve bir sermaye parçalanması egemen durumdadır. Durumun gereği olarak, tarımsal ürünün daha büyük bölümü, doğrudan geçim araçları olarak, üreticilerin kendileri, köylüler tarafından tüketilmelidir ve ancak bunun üzerindeki fazla, meta olarak kent ticaretine ulaşacaktır. Tarımsal ürünlerin ortalama piyasa-fiyatı burada nasıl düzenlenirse düzenlensin, farklılık rantı, üstün ya da daha elverişli yerdeki topraktan gelen meta-fiyatlarındaki fazla bir bölüm, kapitalist üretim tarzı altında olduğu gibi, kuşkusuz burada da varolmalıdır. Bu farklılık rantı, bu biçimin, genel piyasa-fiyatının henüz gelişmediği toplumsal koşullar altında ortaya çıktığı yerlerde bile mevcuttur; farklılık rantı o zaman fazla artı-üründe ortaya çıkar. Ancak o zamandır ki, emeği daha elverişli doğal koşullar altında gerçekleştirilen köylünün cebine akar. Ya bu biçimin daha ilerdeki gelişmesi sırasında bir miras bölüşülürken toprağın fiyatı belli bir para-değerde hesaplanmış olduğundan, ya da bütün bir malikanenin ya da onu oluşturan parçaların mülkiyetindeki sürekli değişiklik sırasında, toprak, çiftçinin kendisi tarafından, esas olarak ipotekle para sağlamak suretiyle satın alındığından, toprağın fiyatının köylünün gerçek üretim maliyetine, bir etken olarak girdiği ve, bu yüzden, kapitalize ranttan başka bir şeyi temsil etmeyen toprağın fiyatının, önceden varsayılan bir etken olduğu ve böylece rantın, toprağın verimliliğinde ve yerindeki herhangi bir farklılaşmadan bağımsız olarak mevcut oluyor göründüğü bu biçim altında - burada hiç bir mutlak rantın mevcut olmadığı, yani en kötü toprağın rant getirmediği varsayımı genel olarak yapılmalıdır. Çünkü mutlak rant, ya ürün değerinde onun üretim-fiyatının üzerinde olan gerçekleşmiş bir fazlanın varlığını, ya da ürünün değerini aşan bir tekel fiyatını öngörür. Ama burada tarım, çoğunlukla, doğrudan geçim için toprağın işlenmesi (sayfa 706) olarak sürdürüldüğüne göre, ve toprak, nüfusun çoğunluğunun emeği ve sermayesi için vazgeçilmez bir istihdam alanı olarak var olduğuna göre, ürünün düzenleyici piyasa-fiyatı, ancak olağanüstü koşullarda değerine ulaşacaktır. Ama üretim-fiyatının üzerindeki bu değer fazlasının, buna karşılık, esas olarak parça-topraklardan oluşan bir ekonomiye sahip ülkelerde, hatta tarım-dışı sermayenin düşük bileşimi ile sınırlanacak olmasına karşın, bu değer, canlı emek öğesinin ağır basması yüzünden, genellikle üretim-fiyatından yüksek olacaktır. Bir toprak parçasına sahip olan köylü için, kendisi bir küçük kapitalist olduğu ölçüde, sömürü sınırı, sermayenin ortalama kârı ile saptanmaz; öte yandan, bir toprak sahibi olduğu ölçüde, rant zorunluluğu ile de saptanmaz. Bir kapitalist olarak onun için mutlak sınır, gerçek maliyetlerinin çıkarılmasından sonra, kendisine ödediği ücretlerden başka bir şey değildir. Ürünün fiyatı bu ücretleri karşıladığı sürece, toprağını ekecek ve çoğu kez asgari maddi düzeyde ücretlerle ekecektir. Toprak sahibi sıfatına gelince, mülkiyet engeli onun için ortadan kalkmıştır, çünkü bu, ancak toprak sahipliğinden ayrılmış bir sermaye (emek dahil) ile karşı karşıya kalınca, sermaye yatırımına bir engel çıkararak kendini hissettirebilir. Kuşkusuz, toprağın fiyatının faizinin -genel olarak, başka bir kişiye, ipotekli alacak sahibine ödenmesi gerekir- bir engel olduğu doğrudur. Ama bu faiz, tam da, artı-emeğin kapitalist koşullar altında kârı oluşturacak olan bölümünden ödenebilir. Bu nedenle, toprağın fiyatında ve ona ödenen faizde önceden değer biçilen rant, bu artı-emek, meta-değerinin ortalama kârın tümüne eşit olan bir parçasında gerçekleştirilmeksizin ve hele ortalama kârda gerçekleştirilen artı-emeğin üzerinde bir fazlada, yani bir artı-kârda gerçekleştirilmeksizin, köylünün kapitalize edilmiş artı-emeğinin, kendi geçimi için gerekli emeğin üzerinde kalan bir bölümünden başka bir şey olamaz. Rant, ortalama kârdan düşülen bir miktar ya da hatta onun gerçekleştirilen tek parçası olabilir. Bu yüzden toprak parçası sahibi köylünün toprağını işlemesi ya da işlemek üzere toprak satınalması için, normal kapitalist üretim tarzında olduğu gibi, tarım ürünlerinin piyasa-fiyatının ona ortalama kâr getirmeye ve hele bu ortalama kârın üzerinde rant biçiminde bir sabit fazla getirmeye yetecek yüksekliğe çıkması gerekli değildir. Bu yüzden, piyasa-fiyatının, ürünün, ya değerinin ya da üretim-fiyatının düzeyine yükselmesi gerekmez. Tahıl fiyatlarının, küçük köylü toprak mülkiyetinin ağır bastığı ülkelerde, kapitalist üretim tarzına sahip ülkelerdekinden daha düşük olmasının nedenlerinden biri budur. En az elverişli koşullarda çalışan köylülerin artı-emeğinin bir bölümü, topluma bedavadan verilir ve üretim-fiyatının düzenlenmesine ya da genel olarak değer yaratılmasına hiç girmez. Dolayısıyla, bu daha düşük fiyat, üreticilerin yoksulluğunun bir sonucudur, hiç de onların emek üretkenliklerinin bir sonucu değil.
      Egemen normal biçim olarak, toprak parçalarının bu özgür kendi kendini yöneten köylü mülkiyeti biçimi, bir yandan, klasik antikitenin en (sayfa 707) iyi dönemlerinde toplumun iktisadi temelini oluşturur, öte yandan da buna, modern uluslar arasında, feodal toprak mülkiyetinin çözülmesinden doğan biçimlerden biri olarak raslanır. İngiltere'de yeomanry,[26*] İsveç'te köylülük, Fransız ve Batı Alman köylüleri böyledir. Kolonileri buraya katmıyoruz, çünkü oralarda bağımsız köylü, farklı koşullar altında gelişir.
      Kendi kendini yöneten köylünün özgür mülkiyetinin, küçük ölçekli faaliyet için, yani emekçinin kendi emeğinin ürününe sahip olması için toprağa tasarrufun bir önkoşul olduğu ve ister özgür malsahibi, ister vassal olsun, çiftçinin, daima, kendi geçim araçlarını, bağımsız olarak, ailesi ile birlikte tecrit olmuş bir emekçi olarak üretmesi gerektiği bir üretim tarzı için, en normal toprak mülkiyeti biçimi olduğu açıktır. Aletlerin sahipliği, nasıl ki, elsanatı üretiminin gelişmesi için gerekliyse, toprak sahipliği de, bu üretim tarzının tam gelişimi için gereklidir. Kişisel bağımsızlığın gelişmesinin temeli buradadır. Bu, bizzat tarımın gelişmesi için zorunlu bir geçiş aşamasıdır. Onun yıkılışını getiren nedenler, sınırlarını gösterir. Bu nedenler şunlardır: Onun normal bir ekini oluşturan kırsal ev sanayiinin geniş-ölçekli sanayiin gelişmesinin bir sonucu olarak yıkılması; bu ekime tabi tutulan toprağın kerteli zayıflaşması ve yorulması; her yerde toprak parçalarının yönetiminin ikinci bir ekini oluşturan ve sığır yetiştirmesine olanak sağlayan tek şey olan ortak toprakların büyük toprak sahipleri tarafından gaspedilmesi; ve plantasyon sisteminin ya da geniş-ölçekli tarımın rekabeti. Bir yandan tarımsal fiyatlarda bir düşüşe yolaçan, öte yandan daha büyük harcamalar ve daha yaygın maddi üretim koşulları gerektiren tarımdaki iyileştirmeler de bu duruma katkıda bulunur, 18. yüzyılın ilk yarısında İngiltere'de olduğu gibi.
      Küçük ölçekli toprak mülkiyeti, niteliği gereği, emeğin toplumsal üretken güçlerinin gelişmesini, emeğin toplumsal biçimlerini, sermayenin toplumsal yoğunlaşmasını, geniş-ölçekli sığır yetiştiriciliğini ve bilimin ilerici uygulamasını dıştalar.
      Tefecilik ve bir vergi sistemi, her yerde ona güç kaybettirir. Toprağın fiyatına yapılan sermaye harcaması, bu sermayeyi tarımdan çeker. Üretim araçlarının sınırsız parçalanması ve bizzat üreticilerin tecridi. İnsan enerjisinin korkunç israfı. Üretim koşullarının giderek artan kötüleşmesi ve üretim araçları fiyatlarında artış - toprak parçaları mülkiyetinin kaçınılmaz bir yasası. Bu üretim tarzı için mevsimsel bolluk felaketi.[45]
      Küçük-ölçekli tarımın kendine özgü kötülüklerinden biri, özgür toprak sahipliği ile birleştiği yerlerde, çiftçinin, toprağın alımına sermaye yatırmasından doğar. (Aynı şey, büyük toprak sahibinin, birinci olarak toprağı satın almak, ikinci olarak da kendisi kiracı çiftçi olarak onu (sayfa 708) yönetmek için sermaye yatırdığı geçiş biçimi için de geçerlidir.) Toprağın, burada, salt bir meta olarak büründüğü değişken nitelik yüzünden sahiplikteki değişiklikler artar,[46] öyle ki, köylünün bakış açısından toprak, ardarda her kuşak ile ve malikanelerin bölünmesi ile birlikte, yeniden bir sermaye yatırımı olarak girer, yani onun satın aldığı toprak haline gelir. Burada toprağın fiyatı, üretken olmayan bireysel üretim maliyetlerinin ya da bireysel üretici için ürünün maliyet-fiyatının hatırı sayılır bir öğesini oluşturur.
      Toprağın fiyatı, kapitalize edilmiş ve bu yüzden öncelenmiş ranttan başka bir şey değildir. Eğer tarımda kapitalist yöntemler kullanır, böylece toprak sahibi yalnızca rant alırsa ve çiftçi, toprak için bu yıllık ranttan başka bir şey ödemezse, o zaman açıktır ki, toprak sahibinin kendisinin, toprağı satın alırken yatırdığı sermaye, gerçekten de onun için faiz getiren bir sermaye yatırımı meydana getirir, ama tarımın kendisine yatırılan sermaye ile kesinlikle bir ilgisi yoktur. Burada kullanılan, ne sabit ne de döner sermayenin bir parçasını oluşturur;[47] yalnızca alıcıya yıllık rant almakta bir hak sağlar, ama rantın kendisinin üretimiyle kesinlikle bir ilgisi yoktur. Toprağın alıcısı yalnızca toprağı satana sermayesini öder ve satıcı da buna karşılık topraktaki mülkiyetinden vazgeçer. Böylece, bu sermaye artık alıcının sermayesi olarak mevcut olmaz, o, artık ona sahip değildir; bu yüzden herhangi bir yoldan toprağın kendisine yatırabileceği sermayeye dahil değildir. Toprağı pahalı ya da ucuz almış olması, ya da bir hiç karşılığında almış olması, çiftçinin kuruluşuna yatırdığı sermayede hiç bir şeyi değiştirmez ve rantta hiç bir değişiklik yapmaz, yalnızca bunun ona faiz olarak görünüp görünmemesi, ya da sırasıyla daha yüksek ya da daha düşük faiz olarak görünmesi sorununu değiştirir.
      Örneğin köle ekonomisini ele alalım. Bir köleye ödenen fiyat, köleden çekilip alınacak olan, öncelenmiş ve kapitalize edilmiş artı-değer ya da kârdan başka bir şey değildir. Ama bir kölenin satın alınması için ödenen sermaye, kârın, artı-emeğin ondan çekilip alınmasına aracılık eden sermayeye dahil değildir. Tersine, köle sahibinin ayrıldığı sermayedir, gerçek üretim için elinde bulunan sermayeden düşülen bir miktardır. Onun için var olmaktan çıkmıştır, tıpkı, toprağın satın alınmasına yatırılan sermayenin tarım için var olmaktan çıkması gibi. Bunun en iyi (sayfa 709) kanıtı, köle sahibi ya da toprak sahibi için, sırası gelince kölelerini ya da toprağı satması dışında, bunun yeniden ortaya çıkmamasıdır. Ama, o zaman aynı durum, alıcı için hüküm sürer. Köleyi satınalmış olması gerçeği, onun köleyi hemen sömürmesini mümkün kılmaz. Ancak köle ekonomisinin kendisine bir ek sermaye yatırdığı zaman bunu yapabilir.
      Aynı sermaye, birinci olarak satıcının ellerinde, ikinci olarak da toprağı alanın ellerinde, iki kez varolmaz. Alıcının ellerinden satıcının ellerine geçer ve iş orada biter. Alıcı, artık sermayeye sahip değildir. Onun yerine bir toprak parçasına sahiptir. Bu topraktaki gerçek bir sermaye yatırımı ile üretilen rantın, yeni toprak sahibi tarafından, toprağa yatırmadığı, toprağı edinmek için verdiği sermayenin faizi olarak hesaplanması durumu, toprak etkeninin ekonomik niteliğini hiç değiştirmez, birisinin %3'lük konsolde tahvil için 1.000 sterlin ödemiş olmasının, geliri ile ulusal borcun faizinin ödendiği sermaye ile hiç bir ilgisi olmaması gibi.
      Aslında, toprağı satın almak için harcanan para, devlet tahvilleri satın almak için harcanan para gibi, yalnızca kendi başına sermayedir, tıpkı, herhangi bir değer miktarının, kapitalist üretim tarzı temeli üzerinde kendi başına sermaye, potansiyel sermaye olması gibi. Toprak için ödenen şey, devlet tahvilleri ya da başka herhangi bir satınalınmış meta için ödenen gibi, bir miktar paradır. Bu, kendi başına sermayedir, çünkü sermayeye dönüştürülebilir. Satıcının elde ettiği paranın gerçekten sermayeye dönüştürülüp dönüştürülmediği, satıcının onu kullanışına bağlıdır. Alıcı için, bu, asla tekrar böyle bir işlev yapamaz, kesin olarak ödediği başka herhangi bir paranın yapamayışı gibi. Hesaplarında bu, faiz getiren sermaye olarak görünür; çünkü topraktan rant ya da devlet borçlarından faiz olarak alınan geliri, bu kazanç üzerindeki hakkın satın alınmasının ona malolduğu para-faizi olarak kabul eder. Bunu sermaye olarak ancak yeniden satışla gerçekleştirebilir. Ama o zaman da, bir başkası, yeni alıcı, eskisinin sürdürdüğü ilişkinin aynısı bir ilişkiye girer ve bu biçimde harcanan para, herhangi bir el değişikliği ile harcayan için, gerçek sermayeye dönüştürülemez.
      Küçük toprak mülkiyetinde, toprağın kendisinin değere sahip olduğu ve böylece ürünün üretim-fiyatına tıpkı makineler ya da hammaddeler gibi sermaye olarak girdiği hayali, daha beslenir. Ama gördük ki, rant ve bu yüzden de kapitalize rant, toprağın fiyatı, tarımsal ürünlerin fiyatına belirleyici bir etken olarak ancak iki durumda girebilir. Birincisi, tarımsal sermayenin -toprağı satın almak için yatırılan sermaye ile hiç bir ilgisi olmayan bir sermayenin- bileşiminin bir sonucu olarak, toprak ürünlerinin değeri, üretim-fiyatlarından yüksek olduğu ve piyasa koşulları, toprakbeyinin bu farkı gerçekleştirmesini mümkün kıldığı zaman. İkincisi, bir tekel fiyatı olduğu zaman. Ve bunların her ikisi de toprak parçaları yönetimi ve küçük toprak sahipliği altında en az görülen durumlardır, çünkü tam da burada, üretim, büyük ölçüde üreticilerin kendi gereksinmelerini karşılar ve ortalama kâr oranının düzenlenmesinden (sayfa 710) bağımsız olarak sürdürülür. Toprak parçalarının ekiminin, kiraya verilmiş topraklar üzerinde yürütüldüğü yerlerde bile, kiralama parası, başka koşullar altında olduğundan çok daha fazla, kârın bir bölümünü ve hatta ücretlerden düşülen bir miktarı kapsar; bu durumda bu para yalnızca ismi bir ranttır, ücretlere ve kâra karşı bağımsız bir kategori olarak rant değildir.
      O halde, toprağın satın alınması için yapılan para-sermaye harcaması, bir tarımsal sermaye yatırımı değildir. Küçük köylülerin kendi üretim alanlarında kullanabilecekleri sermayede pro tanto[27*] bir azalmadır. Bu, onların üretim araçlarının büyüklüğünü pro tanto azaltır ve böylece, yeniden-üretimin iktisadi temelini daraltır. Genel olarak bu alanda gerçek kredi ender olarak ortaya çıktığından, küçük köylüyü faizciye tabi kılar. Bu tür alışların büyük malikanelerde olduğu yerlerde bile, bu, tarım için bir ayakbağıdır. Aslında, malikanesini ister miras olarak almış olsun, ister satın almış olsun, toprakbeyinin borç içinde olup olmamasına, bir bütün olarak kayıtsız kalan kapitalist üretim tarzı ile çelişir. Kiraya verilen malikanenin kendisinin yönetiminin niteliği, toprak sahibi, ister rantı kendi cebine atsın, ister ipotekli alacaklısına ödemesi gereksin, değişmez.
      Gördük ki, belli bir toprak rantı durumunda, toprağın fiyatı faiz oranı ile düzenlenir. Eğer oran düşükse toprağın fiyatı yüksektir, ve vice versa. O halde, normal olarak yüksek bir toprak fiyatı ve düşük bir faiz oranı elele gidecektir, öyle ki eğer köylü, düşük bir faiz oranının sonucu olarak toprağa yüksek bir fiyat ödediyse, aynı düşük faiz oranı, işler sermayesini de ona kolay kredi koşulları ile sağlayacaktır. Ama toprak parçalarının köylü mülkiyeti egemen biçim olduğu zaman işler farklı olur. Her şeyden önce, genel kredi yasaları çiftçiye uygulanmaz, çünkü bu yasalar üretici olarak bir kapitalist öngörür. İkincisi, toprak parçalarının mülkiyetinin egemen olduğu -burada kolonistlerden sözetmiyoruz- ve küçük-köylünün, ulusun belkemiğini oluşturduğu yerlerde, sermaye oluşumu, yani toplumsal yeniden-üretim nispeten zayıftır ve yukarda geliştirilen anlamda ödünç verilebilir para-sermayenin oluşumu daha da zayıftır. Bu, bir aylak zengin kapitalistler sınıfının yoğunlaşmasını ve varlığını öngörür (Massie).[28*] Üçüncüsü, toprak mülkiyetinin, çoğu üreticilerin varlığı için zorunlu bir koşul ve sermayeleri için vazgeçilmez bir yatırım alanı olduğu burada, toprağın fiyatı, toprak mülkiyetine olan talebin arzından ağır basması aracılığıyla faiz oranından bağımsız olarak ve çoğu kez onunla ters orantılı olarak yükseltilir. Böyle bir durumda parseller halinde satılan toprak, büyük parçalar halinde satıldığından çok daha yüksek bir fiyat getirir, çünkü burada küçük alıcıların sayısı büyük, büyük (sayfa 711) alıcılarınki ise küçüktür (Bandes Noires,[29*] Rubichon; Newman[30*]). Bütün bu nedenlerle, burada, nispeten yüksek bir faiz oranı ile toprağın fiyatı yükselir. Toprağın alımı için yapılan sermaye harcamasından köylünün burada elde ettiği nispeten düşük faiz (Mounier), öte yandan kendisinin ipotekli alacaklarına ödemek zorunda olduğu yüksek tefeci faiz oranına tekabül eder. İrlanda sistemi de, yalnızca başka bir biçimde aynı şeyi taşır.
      Bu nedenle, toprağın fiyatı, aslında üretime yabancı olan bu öğe, burada öyle bir noktaya yükselebilir ki, üretimi olanaksız kılar (Dombasle).
      Toprağın fiyatının böyle bir rol oynaması, alım-satımın, bir meta olarak toprağın dolaşımının bu ölçüde gelişmesi, meta, burada, tüm ürünlerin ve bütün üretim aletlerinin genel biçimi olduğu ölçüde, pratikte, kapitalist üretim tarzının gelişmesinin bir sonucudur. Öte yandan, bu gelişme, yalnızca, kapitalist üretim tarzının sınırlı bir gelişmeye sahip olduğu ve tüm özelliklerini ortaya sermediği yerlerde ortaya çıkar, çünkü, tamı tamına, tarımın kapitalist üretim tarzına artık ya da henüz tabi olmaması, daha çok toplumun soyu tükenmiş biçimlerinden kalan bir üretim tarzına tabi olması gerçeğine dayanır. Bu yüzden üreticinin ürününün para-fiyatına bağımlı olduğu kapitalist üretim tarzının elverişsizlikleri, burada, kapitalist üretim tarzının eksik gelişmesinin getirdiği elverişsizliklerle çakışır. Köylü, ürünlerini meta olarak üretmesini mümkün kılan koşullar olmaksızın, tüccar ve sanayici haline gelir.
      Üreticinin maliyet-fiyatında bir öğe olarak toprağın fiyatı ile üretim-fiyatında bir öğe olmayan toprağın fiyatı arasındaki çelişki (rant tarımsal ürünün fiyatına belirleyici bir etken olarak girse de, 20 ya da daha fazla yıl için konmuş olan kapitalize rant, hiç bir biçimde bir belirleyici olarak girmez), özel toprak mülkiyeti ile rasyonel bir tarım, topraktan normal toplumsal yararlanma arasındaki genel çelişkiyi gösteren biçimlerin birinden başka bir şey değildir. Ama öte yandan toprağın özel mülkiyeti ve böylece de doğrudan üreticilerin topraktan kopartılmaları -ötekilerin mülksüzlüğünü gösteren, birinin özel mülkiyeti- kapitalist üretim tarzının temelidir.
      Burada, küçük-ölçekli tarımda, özel toprak mülkiyetinin bir biçimi ve sonucu olan toprağın fiyatı, üretimin kendisine bir engel olarak ortaya çıkar. Geniş-ölçekli tarımda ve kapitalist bir temel üzerinde işleyen büyük malikanelerde mülkiyet, gene bir engel olarak hareket eder, çünkü, kiracı çiftçiye, son tahlilde, kendisine değil, toprakbeyine yarayan üretken sermaye yatırımında sınırlar. Her iki biçimde de, (topraktan yararlanılmasının, ulaşılan toplumsal gelişme yerine, tek tek üreticilerin (sayfa 712) raslansal ve eşit olmayan durumlarına bağlı kılınmasının yanısıra) toprağın canlılığının sömürülmesi ve israfı, önsüz ve sonsuz ortak mülkiyet olan toprağın, insan ırkının ardarda kuşaklar zincirinin varlığı ve yeniden-üretimi için terkedilmez bir koşul olan toprağın, bilinçli rasyonel ekiminin yerini alır. Küçük mülkiyet durumunda, bu, toplumsal emek üretkenliğini gerçekleştirecek araçların ve bilginin yokluğundan doğar. Büyük mülkiyet durumunda, bu araçlardan, çiftçinin ve mülksahibinin en büyük hızla zenginleşmesi için yararlanılmasından doğar. Her iki durumda da bu, piyasa-fiyatına bağımlılık vasıtasıyla olur.
      Küçük toprak mülkiyeti üzerine tüm eleştiri, son tahlilde, tarıma bir engel ve ayakbağı olarak özel mülkiyetin eleştirisine indirgenir. Ve bunun gibi, büyük toprak mülkiyeti üzerine tüm karşı-eleştiri de buna indirgenir. Her iki halde de, kuşkusuz, tüm ikincil siyasal düşünceleri bir yana bırakıyoruz. Tüm özel toprak mülkiyetinin, tarımsal üretimin ve rasyonel ekimin, bizzat toprağın bakımı ve iyileştirilmesinin karşısına çıkardığı bu engel ve ayakbağı, her iki tarafta da yalnızca farklı biçimlerde gelişir ve bu kötülüğün özel biçimleri üzerine çekişilirken onun nihai nedeni unutulmaktadır.
      Küçük toprak mülkiyeti, nüfusun büyük çoğunluğunun kırsal olmasını, toplumsal değil, tecrit olmuş emeğin egemenliğini öngörür, ve bu nedenle de bu koşullar altında, zenginlik ve yeniden-üretimin gelişmesi, bunun hem maddi, hem de manevi önkoşulları ve dolayısıyla ayrıca da rasyonel ekimin önkoşulları sözkonusu olamaz. Öte yandan, büyük toprak mülkiyeti, tarımsal nüfusu sürekli olarak düşen bir asgariye indirir ve onun karşısına büyük kentlerde biraraya toplanan, sürekli olarak büyüyen bir sınai nüfus. Böylece yaşamın doğal yasalarının emrettiği toplumsal alışveriş bütünlüğünde onarılmaz bir çatlağa neden olan koşulları yaratır. Bunun bir sonucu olarak, toprağın canlılığı boş yere harcanır ve bu israf, ticaretle, belli bir devletin sırırlarının çok ötesine taşınır (Liebig).[31*]
      Küçük toprak mülkiyeti, yarıyarıya toplumun dışında duran bir barbarlar sınıfı, ilkel toplum biçimlerinin bütün hamlığını uygar ülkelerin büyük acıları ve yoksulluğu ile birleştiren bir sınıf yaratırken, büyük toprak mülkiyeti de, emek-gücünü, asıl enerjisinin kendine bir sığınak aradığı ve ulusların hayati gücünün yeniden canlandırılması için kuvvetini bir yedek fon olarak biriktirdiği son bölgede - toprağın kendisinde baltalar. Geniş-ölçekli sanayi ve geniş-ölçekli makineli tarım birlikte çalışırlar. Başlangıçta, birincisi, esas olarak emek-gücünü, dolayısıyla insanların doğal gücünü harabeye çevirdiği ve yokettiği halde, ikincisinin daha dolaysız bir biçimde toprağın doğal canlılığını tüketmesi gerçeği ile (sayfa 713) birbirlerinden ayırdediliyorlarsa, gelişmesinin daha ileri döneminde, kırlardaki sınai sistemin de işçileri zayıflatması ve sanayi ve ticaretin, kendi paylarına, tarıma, toprağı tüketmek için araçlar sağlamasında elele verirler. (sayfa 714)






Dipnotlar



[1*] Liebig, Die Chemie in ihrer Anwendung auf Agricultur und Physiologie, Braunschweig 1862. -Ed.
[2*] Bedava kredi. -ç.
[3*] Fiili olarak. .
[4*] Bu baskıda: s. 681.-Ed.
[5*] Baba. .
[6*] G. Ramsay, An Essay on the Distribution on Wealth, Edinburgh 1836, s. 278-279. -Ed.
[7*] [E. Wakefield,] England and America. A Comparison of the Social and Political State of both Nations, Vol. I, London 1833, s. 214-215. -Ed.
[8*] H. Passy, Rente du sol. Dictionnaire de I'économie politique'te. Tome II, Paris 1854, s. 515. -Ed.
[9*] Bkz: Kapital, İkinci Cilt, Onikinci Bölüm, s. 265-266. -Ed.
[10*] Ailenin büyük babası. -ç.
[11*] Hegel Encyclopädie der philosophichen Wissenschaften in Grundrise, 1. Teil, Die Logik. Werke'de, Band 6, Berlin 1840, s. 404. -Ed.
[12*] 1894 Almanca baskıda: "Westmister Review". - Tome LIV, August-December 1831, s. 94-95. -Ed.
[13*] Bu nedenler, "Theories of Surplus Values', Part II, Chapter IX'de ele alınmıştır. -Ed.
[14*] Passy, Rente du sol. Dictionnaire de I'économie politique'te, Tome II, Paris 1854, s. 511. -Ed.
[15*] Marx, William Petty'yi (1623-87) 'tuzukuru burjuvazinin, onlar için dünyaların en iyisi olan kendi dünyaları ile ilgili bayağı düşüncelerini bilgiççe sistemleştirmeye ve bunları ebedi gerçeklermiş gibi ilan etmeye kalkışan vülger iktisatçılara karşılık, burjuva toplumundaki gerçek üretim ilişkilerini araştıran' ve bu bakımdan klasik ekonomi politiğin kurucusu olarak kabul eder. (Kapital, c I, s. 96, dipnot 33) Burada gönderme yapılan yapıtı: 'A Treatise of Taxes and Contributions', London, 1667, p. 23-24. Ayrıca bkz. Theories of Surplus-Values, part 1, p. 176-7. Richard Cantillon, Essai sur la nature du commerce en général, Amsterdam, 1756. Cantillon (1680-1734) kitabı Hollanda'da Fransızca basılmıştı ama kendisi İngiliz iktisatçısı ve taciriydi. -Ed.
[16*] Theories of Surplus-Values, Part 1, Chapters II, VI, and addenda 8-10.
[17*] Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları,1970, 1. Kısım, 2. Bölüm, s. 258 vd..-Ed.
[18*] J. Steuart, An Inquiry into the Principles of Political Economy, Vol. I, Dublin 1770, s. 396. -Ed.
[19*] Daire, Introduction. Physiocrats'ta, 1. Teil, Paris 1846; Passy, Rente du sol, l. c., s, 511, -Ed.
[20*] Burada, 1836-1860 arasında kabul edilen Aşarı Hafifletme Yasası'na değiniliyor. Bu yasaya göre Kilisenin aldığı aşar aynî hizmetten para olarak ödeme yapmaya çevrilmişti.
[21*] Doğal olarak. .
[22*] K. Arnd, Die naturgemässe Wolkswirtschaft, gegenüber dem Monopoliengeiste und dem Cummunismus, Hanau 1845, s. 461-62. -Ed.
[23*] Kendi geçimini kendi sağlayan. -ç.
[24*] Meşru. .
[25*] J. Rodbertus, Sociale Briefe an von Kirchmann, Dritter Brief: Widerlegung der Ricardo'schen Lehre von der Grundrenıe und Begründung einer, neuen Rententheorie. Ayrıca bkz: K. Marx, Theorien über den Mehrwert, 2. Teil, 1957, s. 3-106, 142-154. -Ed.
[26*] Orta sınıfa dahil küçük toprak sahipleri kitlesi. .
[27*] O ölçüde. .
[28*] (Massie) An Essay on the Governing Causes of the Natural Rate of Interest, London 1750, s. 23-24. -Ed.
[29*] Bu Kara çete, Fransa'da 19. yüzyıl başında spekülatörlerden oluşan bir topluluktu. Özellikle, aristokrasi ile Kilise'den alınıp kamulaştırılan arazi ile ilgileniyorlar ve bu toprakların tamamını ucuza kapatıp, küçük parçalar halinde büyük kârlarla satıyorlardı. Marx burada Maurice Rubichon'un Du mécanisme de la société en France et en Angleterre, Paris, 1837 adlı yapıtına değiniyor. -Ed.
[30*] F. W. Newman, Lectures on Political Economy, London 1851, p. 180-81. -Ed.
[31*] Liebig, Die Chemie in ihrer Anwendung auf Agricultur und Physiologie, Braunschweig 1862. -Ed.

[35] Wakefield, England and America, London 1833. Ayrıca, Das Kapital, Buch I, Kap. xxv [Kapital, Birinci Cilt, Otuzüçüncü Bölüm. -Ed.] ile karşılaştırınız.
[36] Bkz: Dombasle (Annales agricoles de Roville, ou Méletanges d'agriculture, d'économie rurale et de léegislation agricole, Paris 1824-37. -Ed.) ve R. Jones [An Essay on ıhe Disıribution of Wealth, etc., London 1831, s. 223 vd.. -Ed.].
[37] Ricardo bunu çok yüzeysel bir biçimde ele almaktadır. Bkz: Principles'da, Bölüm II'nin tam başında, Norveç'teki orman rantına ilişkin olarak Adam Smith'e karşı olan pasaj.
[38] Laing [National Distress; its Causes and Remedies, London 1844. -Ed.] Newmann [Lectures on Political Economy, London 1857. -Ed.]
[39] Crowlington grevi, Engels, Lage der arbeitenden Klasse in England, s. 307.
[40] "Londra caddelerinin düzeltilmesi; İskoçya kıyılarındaki bazı kıraç kayalık sahiplerini, eskiden hiç rant getirmeyen şeyden bir rant elde etmelerini mümkün kıldı." Adam Smith, [An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nation, Kitap I, Bölüm XI, 2.
[41] Rant üzerindeki önemli çalışmasını Kitap IV'te tartışacağımız Rodbertus'un iyi yönlerinden biri, bu noktayı getirmiş olmasıdır. Ama, bir hata işleyerek, birinci olarak sermaye açısından bir kâr artışının, her zaman bir sermaye artışı ile ifade edildiğini, öyle ki kâr kütlesi artınca oranın aynı kaldığını varsaymıştır. Oysa bu hatalıdır, çünkü sermaye bileşiminde bir değişiklik verilmişse, emeğin sömürülmesi aynı kalsa da, kâr oranı artabilir, bunun nedeni, tam da, sermayenin değişmeyen bölümünün orantılı değerinin değişen bölümüne oranla düşmesidir. İkinci olarak, sanki klasik iktisadın, rant artışı ya da düşüşüne ilişkin tahlilindeki genel öncülü bu imiş gibi, para-rantın nicel olarak belirli bir toprak parçasına, örneğin bir akra oranını ele alma hatasını işlemiştir. Bu da hatalıdır. Klasik iktisat, rantı doğal biçimiyle ele aldığı ölçüde, rant oranını, ürüne göre, ve rantı para-rant olarak ele aldığı ölçüde, yatırılan sermayeye göre inceler, çünkü aslında bunlar rasyonel ifadelerdir.
[42] Rant yükseldiği zaman toprağın fiyatındaki gerçek düşüşe ilişkin olarak bkz: Passy.
[42a] Adam Smith, onun zamanında (bu, günümüzde, tropikal ve subtropikal ülkelerdeki plantasyonlar için de geçerlidir) toprakbeyi, örneğin Cato'nun kendi malikanelerinde olduğu gibi aynı zamanda bir kapitalist olduğu için, rant ve kârın, nasıl henüz birbirinden ayrılmadığını vurguluyor. [Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Aberdeen, London, s, 44. -Ed.] Ama bu ayrılma tam da kapitalist üretim tarzının önkoşuludur, üstelik köleciliğin temeli, kapitalist üretim tarzı kavramıyla tam bir çelişki içindedir.
[43] Herr Mommsen, "Roma Tarihi"nde, kapitalist terimini hiç de modern ekonominin ve modern toplumun kullandığı anlamda değil, İngiltere ya da Amerika'da olmasa bile, Avrupa kıtasında geçmiş koşulları yansıtan eski bir gelenek olarak yaşamaya devam eden, popüler bir kavram olarak kullanıyor.
[44] Bir ülkenin fethinden sonra, fatihin yakın amacı, oranın halkını da kendi istediği gibi kullanmak oluyordu. Karş: Linguet [Théroie des loix civilles, ou Principles fondamentaux de la societe, Tomes I-II, Londres 1767. -Ed.]. Bkz: ayrıca Möser [Osnabrükische Geschichte, 1. Teil, Berlin und Slettin, s. 178. -Ed.].
[44a] Karş: Buret [Cours d'économie politique, Bruxelles 1842. -Ed.], Tocqueville [L'ancien régime et la revolution: Paris 1856. -Ed.], Sismondi [Nouveaux principles d'économie politıique. - Seconde edition, Tome 1, Paris 1827. -Ed.] Antoine-Eugene Buret (1810-42) Sismondi'nin izleyicilerindendi.
[45] Fransa kralının Tooke'da tahttan yaptığı konuşmaya bakınız. [Newmarch, A History of Prices, and of the State of the Circulation, during the nineyears 1848-56. Vol. VI, London 1857,s. 29-30. -Ed.]
[46] Bkz: Mounier [De I'agricuiture en France, Paris 1846. -Ed.) ve Rubichon [Du mécanisme de la société en France et en Angleterre, Paris 1837. -Ed.]
[47] Dr. H. Maron (Extensiv oder Intensiv?) [bu broşür hakkında başka bilgi verilmemiştir -F. E.] karşı çıktığı hasımlarının yanlış varsayımı ile işe başlıyor. Toprağın satın alınmasına yatırılan sermayenin "yatırım sermayesi" olduğunu varsayıyor ve sonra da yatırım sermayesi ve işler sermayenin, yani sabit ve döner sermayenin, ayrı ayrı tanımları konusunda tartışmaya giriyor. Maron'un, Alman ekonomi politiği gözönünde tutulursa, iktisatçı olmayan birinde bağışlanabilecek olan genel olarak sermayeye ilişkin tamamen amatörce kavramları, hisse senetleri ya da hükümet tahvilleri almak üzere borsaya yatırılan ve yatıran için, kişisel bir sermaye yatırımını temsil eden sermaye, ne ölçüde herhangi bir üretim dalına yatırılmışsa, bu sermayenin de, ne yatırım ne de işler sermaye olmadığını ondan gizlenmektedir.



Sayfa başına gidiş