Georges Politzer
Felsefenin Başlangıç İlkeleri


[Türkçesi, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sol Yayınları.}

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Felsefenin Başlangıç İlkeleri (920 KB)









ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İKİNCİ YASA: KARŞILIKLI ETKİ



I .     Süreçlerin zincirleme sıralanışı.
II .    19. yüzyılın büyük buluşları.

          1. Canlı hücrenin ve gelişiminin bulunuşu.
          2. Enerjinin dönüşümünün bulunuşu.
          3. İnsanda ve hayvanlarda evrimin bulunuşu.
III .   Tarihsel gelişim ya da sarmal (spiral) gelişim.
IV .    Vargı.




I. SÜREÇLERİN ZİNCİRLEME SIRALANIŞI


      Biraz önce elmanın öyküsü dolayısıyla, bir sürecin ne olduğunu gördük. Gene bu örneği ele alalım. Elmanın nereden geldiğini araştırdık, ve araştırmalarımızı ağaca kadar götürmemiz gerekti. Ama bu araştırma sorunu, ağaç içinde kendini ortaya koyar. Elmanın incelenmesi, bizi, ağacın yazgısını ve kökenlerini incelemeye götürür. Ağaç nereden geliyor? Elmadan. Ağaç, yere düşen ve yeni bir filize can vermek üzere toprakta çürüyen elmadan gelir, bu durum, bizi, yeri, elmanın (sayfa 158) çekirdeklerinin filiz verebilmesi koşullarını, havanın, güneşin vb. etkilerini incelemeye götürür. Böylece, elmanın incelemesinden yola çıkarak, elma sürecinden ağaç sürecine geçip, oradan yerin incelenmesine geldik, ağaç süreci de yerin sürecine zincirleme bağlanıyor. İşte "süreçlerin zincirleme sıralanışı" denilen şeyle karşı karşıyayız. Bu, bize, diyalektiğin ikinci yasasını açıklamak ve incelemek olanağını verecektir. Bu yasa, karşılıklı etki yasasıdır. Süreçlerin zincirleme sıralanışına örnek olarak, elma örneğinden sonra Paris İşçi Üniversitesi örneğini alalım.
      Bu okulu diyalektik görüş açısından incelersek, nereden geldiğini araştıracağız, ve ilkin şöyle bir yanıtımız olacak: 1932 güzünde, biraraya gelmiş bazı arkadaşlar, marksizmi incelemek üzere, Paris'te, bir işçi üniversitesi kurmaya karar verdiler.
      Ama, bu komite, marksizmi öğretme fikrine nasıl vardı? Besbelli ki, marksizm varolduğu için. Peki, o halde, marksizm nereden geliyor?
      Görüyoruz ki, süreçlerin zincirleme sıralanışını araştırmak, bizi, tam ve titiz incelemelere götürüyor. Dahası var: Marksizmi araştırırken, bu öğretinin, bizzat proletaryanın bilgisi olduğunu saptamaya kadar varmış olacağız; şu halde görüyoruz ki, (ister marksizmden yana, ister ona karşı olunsun) proletarya mevcuttur; o zaman şu yeni soruyu soracağız: proletarya nereden geliyor?
      Biliyoruz ki, proletarya, bir ekonomik sistemden, kapitalizmden geliyor. Biliyoruz ki, toplumun sınıflara bölünüşü, sınıf savaşımı, marksizme karşı olanların iddia ettikleri gibi, marksizmden doğmamıştır, tersine, marksizm bu sınıf savaşımının varlığını saptar ve gücünü zaten daha önceden varolan proletaryadan alır.
      Şu halde, süreçten sürece, kapitalizmin varoluş koşullarının incelenmesine kadar geleceğiz. İşte böylece, her şeyin, her şey üzerinde etki oluşturduğunu bize gösteren bir (sayfa 159) süreçler zincirlemesi var önümüzde. Her şeyin her şeyi etkilemesi, karşılıklı etki yasasıdır.
      Şimdi de bu iki örnekle, elma ve Paris İşçi Üniversitesi örneği ile metafizikçi nasıl bir yöntem izlerdi, onu görelim.
      Elma örneğinde, metafizikçi, yalnızca "elmanın nereden geldiğini" düşünebilecekti. "Elma ağaçtan gelir" demekle yetinirdi. Daha ilerisini araştırmazdı.
      İşçi Üniversitesi için de, "Fransız halkını baştan çıkarmak isteyen" bir grup insan tarafından kurulmuş bir üniversite olduğunu söyler ya da incir çekirdeğini doldurmayan başka sözler söyleyerek gönlünü eğlendirirdi.
      Ama diyalektikçi, bir yanda elma, diğer yanda da İşçi Üniversitesi ile sonuçlanan bütün süreçler zincirini görür. Diyalektikçi özel, tikel olayı, ayrıntıyı, bütüne bağlar.
      Diyalektikçi, elmayı ağaca bağlar, ve daha öteye, bütünü içinde doğaya kadar gider. Elma, yalnız elma ağacının meyvesi değildir, bütün doğanın meyvesidir de.
      İşçi Üniversitesi, yalnız proletaryanın "meyvesi" değil, ama kapitalist toplumun "meyvesi"dir de.
      Şu halde görüyoruz ki, dünyayı kalıplaşmış şeylerin kümesi gibi kavrayan metafizikçinin tersine, diyalektikçi, dünyayı bir süreçler kümesi olarak görecektir. Ve diyalektik görüş açısı, nasıl doğa için ve bilimler için doğru ise, toplum, için de doğrudur.
      "Hegel'in 'metafizik' yöntem dediği, verilmiş ve değişmez nesneler olarak düşünülen şeylerin incelenmesiyle uğraşmayı yeğleyen ... eski araştırma ve düşünce yönteminin doğruluğu, zamanında, tarihsel olarak ortaya çıkmıştı."[53]       Bu bakımdan, o çağda, her şey ve toplum, bir "veri olan değişmez nesneler" kümesi gibi inceleniyor, ayrıca toplumun yalnızca değişmemesi şöyle dursun, yokolması alnında yazılı değilmiş gibi inceleniyordu. (sayfa 160)
      Engels, diyalektiğin başlıca önemini belirtir: Bu büyük temel düşünce, "dünyanın, bir tamamlanmış şeyler karmaşası olarak değil de, görünüşte durulmuş şeylerin, tıpkı beynimizdeki zihinsel yansıları olan kavramlar gibi, kesintisiz bir oluş ve yokoluş değişmesinden geçtikleri, son olarak bütün görünüşteki raslantılara ve geçici geriye dönüşlere karşın, ilerleyici bir gelişmenin eninde sonunda belirmeye başladığı bir süreçler karmaşası olarak dikkate alınması gerektiği" düşüncesidir.[54]
      Kapitalist toplumun kendisi de, demek ki, bir "tamamlanmış şeyler karmaşası" olarak ele alınmamalıdır, tersine, o da bir süreçler karmaşası olarak incelenmelidir.
      Metafizikçiler, kapitalist toplumun her zaman varolmamış olduğunun farkındadırlar, onun bir tarihi olduğunu söylerler, ama kapitalizmin ortaya çıkışı ile toplumun evriminin bittiğini ve bundan böyle "değişmez" (fixée) kalacağını düşünürler. Her şeyi bitmiş, tamamlanmış sayarlar, yeni bir sürecin başlangıcı saymazlar. Dünyanın tanrı tarafından yaradılışının anlatısı, dünyanın, tamamlanmış şeylerin bir karmaşası olarak açıklanmasıdır. Tanrı, [yaradılışın ilk altı gününde, -ç.] her gün, bir işi bitirdi. Bitkileri, hayvanları, insanı, bir kerede, artık değişmemek üzere, kesin olarak yarattı - saptanımcılık (fixisme) teorisi de buradan gelir.
      Diyalektik, bunun karşıtı biçimde düşünür. Şeyleri "değişmez nesneler" olarak değil, üstelik "hareket halinde" düşünür. Diyalektiğe göre hiçbir şey bitmiş, tamamlanmış bir biçimde bulunmaz; her şey, her zaman bir sürecin sonu ve başka bir sürecin başıdır, her zaman değişme ve gelişme durumundadır. Bunun içindir ki, biz kapitalist toplumun, sosyalist topluma dönüşeceğine bu kadar güveniyoruz. Hiçbir şey, son ve kesin olarak tamamlanmış olmadığından, kapitalist toplum, bir sürecin sonudur ki, onu, sosyalist toplum, (sayfa 161) sonra komünist toplum izleyecek ve bu böyle sürüp gidecektir; sürekli olarak bir gelişme vardır ve olacaktır.
      Ama burada, diyalektiği, alınyazısı bir şey gibi almamaya dikkat etmek gerekir; böyle bir sanıdan, şöyle bir sonuç çıkarılabilir: "Mademki siz istediğiniz değişmeden bu kadar eminsiniz, ne diye savaşım veriyorsunuz?" Çünkü, Marx'ın da dediği gibi "sosyalist toplumu doğurtmak için, bir ebe gerekecektir"; işte devrimin, eylemin zorunluluğu buradan gelir.
      Ne var ki, işler bu kadar basit değildir. Bu dönüşümü önceye alabilecek ya da geciktirebilecek insanların rolü unutulmamalıdır (bu soruyu, bu kısmın beşinci bölümünde, "Tarihsel Materyalizm"den sözederken yeniden yanıtlayacağız).
      Şimdilik saptadığımız şey, her şeyde, şeylerin içgücü ile (yani otodinamizm ile) oluşan süreçlerin, zincirleme sıralanışının varlığıdır. Diyalektiğe göre, yeniden üzerinde duruyoruz, hiçbir şey bitmiş, tamamlanmış değildir. Şeylerin gelişmesine, son sahnesi olmayan bir gelişme olarak bakmak gerekir. Dünya tiyatrosunda, bir piyesin sonu, başka bir piyesin birinci perdesiyle başlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu birinci perde, bir önceki piyesin son perdesinde başlamıştır bile.


II. 19. YÜZYILIN BÜYÜK BULUŞLARI


      Metafizik düşünüşün terkedilmesini belirleyen, bilginleri sonra da Marx ve Engels'i, şeyleri, diyalektik hareketleri içinde ele almaya zorlayan şeyin, 19. yüzyılda yapılan buluşlar olduğunu biliyoruz. Bu çağın özellikle üç büyük buluşu, Engels'in Ludwig Feuerbach'ta değindiği buluşlar, diyalektiğin ilerlemesini sağlamışlardır.[
55] (sayfa 162)


1. Canlı hücrenin ve gelişiminin bulunuşu. [56]


      Bu buluştan önce, temel olarak alınan düşünüş tarzı, "saptanımcılık"tı. Türler birbirlerine yabancı olarak düşünülüyordu. Üstelik, hayvanlar dünyası bir yanda, bitkiler dünyası da öbür yanda, kesin olarak birbirlerinden ayrı tutuluyorlardı.
      Hücrenin bulunuşu, 18. yüzyılın bilginlerinin ve düşünürlerinin daha önce de ortaya attıkları "evrim" fikrinin belginlik kazanmasına yolaçıyor. Bu buluş, yaşamın, ölümlerin ve doğuşların ardarda sıralanarak oluştuğunu ve her canlı varlığın benzer hücreleri olduğunu anlamaya olanak sağladı. Bu gerçeğin ortaya çıkarılmış olması, hayvanlarla bitkiler arasında herhangi bir sınırın varlığına artık izin vermez ve metafizik anlayışı kovup atar.


2. Enerjinin dönüşümünün bulunuşu.


      Eskiden, bilim, örneğin, ses, ısı ve ışığın birbirine tamamıyla yabancı olduklarına inanıyordu. Oysa, bütün bu başka başka olayların birbirlerine dönüşebildikleri, cansız (inerte) maddede de, canlı doğada olduğu kadar süreç zincirleri olduğu bulunuyor. Bu buluş da, metafizik düşünüşe indirilmiş bir darbedir.


3. İnsanda ve hayvanlarda evrimin bulunuşu.


      Engels der ki, Darwin, tüm doğa ürünlerinin, başlangıçta tekhücreli küçük tohumların uzun (sayfa 163) bir gelişme sürecinin sonucu olduğunu, her şeyin kökeninde hücre bulunan uzun bir sürecin ürünü olduğunu ortaya koymuştur.
      Ve gene Engels, bu üç büyük buluş sayesinde, bütün doğa olaylarının zincirleme sıralanışını, yalnızca çeşitli bilim alanlarının kendi içlerinde değil, ama değişik bilim alanları arasında da izleyebileceğimiz sonucuna varır.
      Demek ki, bu ikinci karşılıklı etki yasasının ifade edilebilmesi, bilimlerle sağlanmıştır.
      Bitkisel, hayvansal ve madensel konular arasında kesiklik yoktur, yalnız süreçler vardır; her şey zincirleme birbirine bağlanır. Ve bu, toplum için de doğrudur. İnsanlığın tarihi içinden geçmiş olan değişik toplumlar, birinin zorunlu olarak kendinden önce gelen toplumdan çıktığı bir süreçler zinciri dizisi olarak ele alınmalıdır.
      Demek ki, şunu aklımızda tutmak zorundayız: Bilim, doğa, toplum bir süreçler zinciri olarak görülmelidir ve bu zincirlemeyi geliştirmek için işleyen motor da otodinamizmdir.


III. TARİHSEL GELİŞME YA DA SARMAL (SPİRAL) GELİŞME


      Tanımaya başladığımız süreci biraz daha yakından inceleyecek olursak görürüz ki, elma, bir süreçler zincirlemesinin sonucudur. Elma nereden geliyor? Ağaçtan geliyor. Ağaç nereden geliyor? Elmadan. Şu halde öyle düşünebiliriz ki, burada bir kısır döngü var ve hep aynı noktaya gelmek üzere, bu kısır döngü içinde dönüyoruz. Ağaç elma. Elma ağaç. Aynı biçimde yumurta tavuk örneğini alalım. Yumurta nereden geliyor? Tavuktan. Tavuk nereden geliyor? Yumurtadan.
      Eğer şeyleri bu biçimde ele alırsak, bu bir süreç olmaz, bir çember olur, zaten bu görünüş de sonsuz dönüş fikrini vermiştir. Yani biz hep aynı noktaya, aynı çıkış noktasına dönüp geleceğiz.
      Ama sorunun doğru olarak nasıl konduğunu görelim:
      1. İşte bir elma. (sayfa 164)
      2. Bu elma, değişikliğe uğrayarak, bir ağacı ya da ağaçları meydana getirir.
      3. Bir ağaç bir elma vermez, birçok elma verir.
      Demek ki, aynı çıkış noktasına dönüp gelmiyoruz; biz, elmaya dönüp geliyoruz, ama, başka bir düzlem üzerinde.
      Gene ağaçtan yola çıkarsak, şimdi bizim:
      1. Bir ağacımız olacak, bu ağaç,
      2. elmalar verecek, bu elmalar da
      3. ağaçlar verecek.
      Burada da gene ağaca geri geliyoruz, ama başka bir düzlem üzerinde. Bakış açısı genişlemiştir.
      Demek ki, görünüşlerin düşündürttüğü gibi bir çember, bir döngü yok karşımızda, ama tarihsel gelişme diye adlandıracağımız bir gelişme süreci var. Tarih, zamanın iz bırakmaksızın geçip gitmediğini gösterir. Zaman geçer, ama yeniden ortaya çıkan aynı gelişmeler değildir. Dünya, doğa, toplum, bir gelişme oluştururlar ki, bu tarihsel bir gelişmedir ve felsefe dilinde buna "sarmal" (spiral) gelişme denir.
      Bu imge, fikirleri saptamak için kullanılır; şöyle ki: Şeyler, çemberimsi bir sürece göre evrim gösterirler, ama çıkış noktasına dönüp gelmezler, biraz daha yükseğe, başka bir düzlem (plan) üzerinde bir noktaya gelirler, ve böylece sürüp giderek, yükselen, yukarı doğru bir sarmal oluşturur; bu imge işte bu olguyu canlandırmak için yapılan bir benzetmedir.
      Demek ki, dünyanın, doğanın, toplumun (sarmal biçiminde) tarihsel bir gelişmesi vardır ve bu gelişmeyi hareket ettiren, bunu unutmayalım, otodinamizmdir (özgüçtür).


IV. VARGI


      Diyalektik konusundaki bu ilk bölümlerde ilk iki yasayı; değişme yasasını ve karşılıklı etki yasasını incelemiş bulunuyoruz. (sayfa 165) Bu inceleme, çelişki yasasının incelenmesini ele alabilmek için zorunlu idi, çünkü, bu, "diyalektik değişme"nin devindirici gücünü, otodinamizmi anlamamızı sağlayacaktır.
      Diyalektiğe ilişkin birinci bölümde, bu teorinin metafizik anlayışın baskısı altında niçin kalmış olduğunu, ve niçin 18. yüzyıl materyalizminin metafizik bir materyalizm olduğunu gördük. Şimdi, 19. yüzyılın, materyalizmin gelişmesine olanak sağlayarak diyalektik olmasını sağlayan üç büyük buluşunu kısaca gördükten sonra, bu felsefenin tarihinin, şu üç büyük dönemden, (1) antikçağ materyalizmi (atomlar teorisi); (2) 18. yüzyıl materyalizmi (mekanikçi ve metafizikçi), son olarak da (3) diyalektik materyalizm gibi üç büyük dönemden geçmesinin niçin zorunlu olduğunu daha iyi anlıyoruz.
      Materyalizmin bilimlerden doğduğunu ve onlara bağlı bulunduğunu belirtmiştik. Bu üç bölümden sonra, bunun ne kadar doğru olduğunu görebiliriz. Diyalektik hareket ve diyalektik değişmenin incelenmesi konusunda, sonra karşılıklı etki yasasının incelenmesinde, bizim bütün düşünüş tarzlarımızın bilimlere dayandığını gördük.
      Bilimsel incelemelerin son derece özelleştiği ve (genellikle diyalektik materyalizmi bilmeyen) bilginlerin, bazan, kendi özel buluşlarının, bilimlerin tümüne oranla önemini anlayamadıkları bugünkü günde, demiştik ki, felsefenin rolü, ona düşen özel görev, dünyanın ve daha genel sorunların açıklamasını yapmaktır; özellikle de, her bilim kolunun tüm özel buluşlarını, bunların bir sentezini yapmak üzere biraraya getirmek ve böylece bizi, giderek daha çok Descartes'ın dediği gibi, "doğanın efendisi ve sahibi" yapacak bir teori vermek, diyalektik materyalizmin özel görevidir. (sayfa 166)



Dipnotlar

[53] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 43-44.
[54] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 43.
[55] F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, s. 44.
[56] Organik hücre ile birlikte çoğalma ve başkalaşma (farklılaşma) yoluyla bütün bitkisel ve hayvansal organizmanın gelişmesinin başladığı birimi bularak, canlı doğanın iki büyük aleminin (bitkiler ve hayvanlar aleminin) birbirine bağlılığını, sürekliliğini ortaya koyan Schwann ile Schleiden olmuştur.


Sayfa başına gidiş